Benim için dün gecenin en ilginç haberi YSK’ya giden bütün yolların kamyonlarla kapatılmış olmasıydı...
Önce inanamadım. Sonra muhalefet partisi milletvekillerinin paylaşımılarından olayın gerçek olduğunu gördüm... Barış Yarkadaş, tam 19 20’de paylaştığı twitinde, “ Oylarımızı korumak için Ankara’ya geldim. YSK ya giden bütün yollar kamyonlarla kapatılmış.” diyordu.
Demek ki herşey önceden ayarlanmıştı.
Her şey hesaplanmıştı.
Hatırlayın bu kamyonlar en son 15 Temmuz darbe akşamı görülmüştü!.
Tankları durdurmak için kışla ve tankların önüne çekilen kamyonlar da önceden hazırlanmış bir planın patçasıydı
Sadece bu da değil...
Eylül 2015’te Hürriyet’in önüne sopalı gruplar yine kamyonlarla taşınmış ve gazete saldırıya uğramıştı.
Ama ben sizi biraz daha geriye götüreyim...
6-7 Eylül olaylarına...
1955’de İstanbul Beyoğlu’nda gayrimüslimlere ait evler, işyerleri yağmalandı!
Görgü tanıklarının ifadesi ile İstanbul dışından binlerce insan kamyonlarla Beyoğlu’na taşınmış ellerine kazma kürekler verilmişti!
Türk tarihinin en utanç verici olayları yaşandı o iki günde...
Masum insanların canlarına, namuslarına, mallarına kast edildi...
Yıllar sonra Özel Harp Dairesi eski başkanı Sabri Yirmibeşoğlu, “ 6-7 Eylül bir özel harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Anacına da ulaştı. “ diyecekti. ( Fatih Güllapoğlu, Tanksız Topsuz Harekat)
Kamyon deyip geçmeyin...
Önceden hazırlanmış planların parçası onlar..
Muhalefetin sonuçları kolayca kabullenmesinde de rolleri olabilir.
Nasılsa bir gün gerçekler ortaya çıkar.
[Ali Emir Pakkan] 25.6.2018 [Samanyolu Haber]
Vicdanlar uyanır bir gün.... [Abdullah Aymaz]
İzmir’deki 54 kişilik Risale-i Nur davasından, sırf kitap okuduğunuz için mahkûm edildik. Zaten beş ay hapis yatmıştım. Af çıkıyor, çıktı haberleri çoğalınca gidip de yedi ay daha yatmayalım, diye teslim olmadık. Ara-sıra bizi arayan soranlar olmuş ama bunlar askerlik içinmiş. Yani hapis için arayan yokmuş… Af çıkınca askerliğe müracaat ettim. Kaderimizden ilk defa dört aylık yedek subaylık çıktı. O zaman en büyük merkez Isparta idi… Burdur ve Antalya’da da kısa dönem askerlik yapanlar vardı.
Isparta’yı bir göreyim, arkadaşlarla tanışayım diye İzmir’den yola çıktım. Daha önce 1970, 1972 ve 1977’de gitmiştim ama bu dört ay askerlik döneminde şehirde tatil günleri nerelere uğrar nerelerde kalırız düşüncesiyle bir ön yoklama idi.
İzmir’den Aydın’a uğradım. Oradan yola çıkarken bir arkadaşımız “Ben de sizinle gelmek istiyorum dedi. İzmir, Aydın, Denizli, Isparta yolu o zaman kaldığımız yere çok yakın… Çıkar çıkmaz, Isparta’ya giden bir otobüs yanımızda durdu. İçi boş denecek kadar az yolcu vardı. Biz ortalarda bir yere oturduk. Muâvin bize birer bilet verdi. Hiç bakmadan ceplerimize yerleştirdik. O günlerde hizmet açısından Aydın çok hareketli… Birileri dersaneye geliyor, birkaç gün kalıyor ve gözüne kestirdiği bazı talebeleri koparıp kendi yerlerine götürüyor. Yani hizmet tam oturmamış. Bunu yapanların kim olduklarını az-çok biliyoruz. Ama bir fitne çıkmaması için sabrediyoruz. Otobüste arkadaşımız bunlarla ilgili bilgi istedi. “Mühim değil, sabırlı olun, biz bunları biliyoruz, sakın münakaşa etmeyin” meâlinde konuştum. Fakat o çok ısrar etti… “Biz de bilelim” dedi. “Bak bunun sonu gıybete varır. Biz bu gıybetlerin çok tokatlarını yedik. Diyelim İzmir’den Edremit’e vaaz dinlemeye gidiyoruz veya dönüyoruz. Eğer gıybete girilmişse ya tekerimiz patlar, hiç olmadık şekilde benzinimiz biter yolda kalırız… Hatta önceleri öğrenciliğimiz yıllarında, Karşıyaka’ya veya Çiğli’ye derse gideceğiz. Yurttan çıkıp İzmir Konak’tan kalkan vapura yetişmemiz lâzım. Hem vapurla hızlı varıyoruz hem de talebe kartımız var yarı fiyatına. Belki on defa başımıza gelmiştir. Eğer yolda gıybet vâri bir şeyler konuşulursa mutlaka vapuru kaçırırız. Halbuki aynı yol, aynı saatte yola çıkıyoruz. Tesadüfle izah edilecek gibi değil” demişsem de “Böyle konuşmazsanız, Aydın’ın problemleri de bitmez.” dedi. Başladık konuşmaya… O sordu, ben cevap verdim. Denizli’ye garaja geldik. Öğlen namazını zamanında kılmak istiyoruz. Çünkü Isparta’ya varıncaya kadar çok ikindi vakti girmiş olacak. O zaman mescitler, abdest alacak yerle yoktu. Hemen oralarda gördüğümüz bir tulumbadan abdest aldık. Camiye gitmeye vaktimiz yok. Bir dükkana girdik. Kıbleyi sorduk. Bize birer temiz şeker çuvalını seccade gibi serdi namazlarımızı kılıp koştuk. Baktık bizim araba garajdan çıkmak üzere, arkadan yetişip bindik. Ama bir de ne görelim, başkaları oturuyor. Muâvine sorduk, “Gidin arkada yer bulursanız gider oturursunuz, yoksa ayakta gidersiniz!” dedi. “Yahu kardeşim biz Aydın’dan binmedik mi? Sen bize bilet vermedin mi?” dedik. Bize “Bir de okumuş adamlara benziyorsunuz, bakın bakalım bilette koltuk numarası var mı?” dedi. Baktık yok. “Peki bize bunu niye yaptın?” dedik. “Zırlayıp durmayın, gidin arkaya” dedi. Arka koltuklara gittik onlar da dolmuş. Mecbur ayakta gidiyoruz ve öfkeden burnumuzdan soluyoruz. Bunlar yetmiyormuş gibi muavin her arkadan öne, önden arkaya geçerken bize ardılıyor ve hakaretli sözler söylüyor. Hakikaten sabır taşı çatlamak üzere. O zaman Risalelerden ve Üstad Hazretlerinden öğrendiğimiz bir usule baş vurdum. İçimden, “Ya Rabbi biz otobüsü kaçıracak bir günah işlemedik. Sırf kazaya kalmasın diye öğlen namazını kılmaya gittik” dedim. Sonra Aydın’dan Denizli’ye gelinceye kadar konuştuklarım hatırıma geldi. “Biz hiç o konulara girmemeliydik” diye düşündüm. Bu muhasebe ile dağ gibi bir yük üzerimden kalktı. “Cenab-ı Hak âhirete bırakmadan bizi temizlemek istedi. Kader âdildir.” dedim. Hiçbir şey olmamış gibi bu düşüncelerimi arkadaşımıza anlattım. Artık olanları unutmuş gibi bırakıp başka şey konuşmaya başladık. Dinar’a yakınlaşınca da yolculardan birisi, şoföre bağırdı: “Bu nasıl iş!.. Burda iki delikanlının yerlerini satıyorsunuz, bir de durmadan hakaret ediyorsunuz. Böyle otobüsçülük mü olur… Bunlar efendiliklerinden bir şey demiyorlar ama büyük haksızlık. Isparta’ya varınca arabayı doğru trafiğe çekeceksin, bunun hesabını sizden soracağım” dedi. Herhalde üst rütbeli bir memur idi. Bu sefer şoför kendisini temize çıkarmak için muavine ağza alınmayacak laflarla saldırdı. Biz ise neredeyse, “Tamam, mânen asıl suçlu biziz” diyecek hale gedik. Kimseye de meselelerimizi anlatamazdık elbette… Zaten biraz sonra Dinar’da inenler oldu. Onların yerlerine oturduk. Isparta’ya varınca gerçekten adam arabayı trafiğe çektirdi.
Sabır, çölde yetişen çok acı bir otmuş ama bazı illetlere devâ imiş…
Burada anlattıklarım, çok büyük bir olay değil… Ama insanlarda vicdan diye bir duygu var. Bazı durumlarda tek kişide başlayan vicdan alarmı bütün ülkeyi sarar. Vicdan yalan söylemez…
Siz bazı şeyleri algı operasyonları ile halktan gizlemeye çalışırsınız ama, kötülüğü huy haline getirince, artık açıktan yapmaya başlarsınız. O zaman vicdanlar feverana başlar; kimse de önünde duramaz. Mekke Müşriklerinin Mekke’deki boykot olayı aynen böyle idi. “Kimse Müslümanlara bir damla su, bir parça ekmek vermeyecek” denildi. Sonra vicdanlar isyan etti. Şimdi de işten atıyorsun, hapse sokuyorsun, dışarıdakileri açlıktan ölüme mahkum ediyorsun. Çünkü kimse, iş vermeyecek, kimse en ufak bir yardım yapmayacak, yoksa onları da hapse atarım” diyorsun. Gerçekten hapse atıyorsun. Sonra sosyal fâcialar. Söyle bakalım bunların sonu nereye varacak? Hadis-i Şerifte “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez” buyuruluyor. Ne zaman, nasıl biteceğini hikmet Sahibi Cenab-ı Hak, biliyor… Ama çâresi yok bitecek bu zulüm…
[Abdullah Aymaz] 25.6.2018 [Samanyolu Haber]
Isparta’yı bir göreyim, arkadaşlarla tanışayım diye İzmir’den yola çıktım. Daha önce 1970, 1972 ve 1977’de gitmiştim ama bu dört ay askerlik döneminde şehirde tatil günleri nerelere uğrar nerelerde kalırız düşüncesiyle bir ön yoklama idi.
İzmir’den Aydın’a uğradım. Oradan yola çıkarken bir arkadaşımız “Ben de sizinle gelmek istiyorum dedi. İzmir, Aydın, Denizli, Isparta yolu o zaman kaldığımız yere çok yakın… Çıkar çıkmaz, Isparta’ya giden bir otobüs yanımızda durdu. İçi boş denecek kadar az yolcu vardı. Biz ortalarda bir yere oturduk. Muâvin bize birer bilet verdi. Hiç bakmadan ceplerimize yerleştirdik. O günlerde hizmet açısından Aydın çok hareketli… Birileri dersaneye geliyor, birkaç gün kalıyor ve gözüne kestirdiği bazı talebeleri koparıp kendi yerlerine götürüyor. Yani hizmet tam oturmamış. Bunu yapanların kim olduklarını az-çok biliyoruz. Ama bir fitne çıkmaması için sabrediyoruz. Otobüste arkadaşımız bunlarla ilgili bilgi istedi. “Mühim değil, sabırlı olun, biz bunları biliyoruz, sakın münakaşa etmeyin” meâlinde konuştum. Fakat o çok ısrar etti… “Biz de bilelim” dedi. “Bak bunun sonu gıybete varır. Biz bu gıybetlerin çok tokatlarını yedik. Diyelim İzmir’den Edremit’e vaaz dinlemeye gidiyoruz veya dönüyoruz. Eğer gıybete girilmişse ya tekerimiz patlar, hiç olmadık şekilde benzinimiz biter yolda kalırız… Hatta önceleri öğrenciliğimiz yıllarında, Karşıyaka’ya veya Çiğli’ye derse gideceğiz. Yurttan çıkıp İzmir Konak’tan kalkan vapura yetişmemiz lâzım. Hem vapurla hızlı varıyoruz hem de talebe kartımız var yarı fiyatına. Belki on defa başımıza gelmiştir. Eğer yolda gıybet vâri bir şeyler konuşulursa mutlaka vapuru kaçırırız. Halbuki aynı yol, aynı saatte yola çıkıyoruz. Tesadüfle izah edilecek gibi değil” demişsem de “Böyle konuşmazsanız, Aydın’ın problemleri de bitmez.” dedi. Başladık konuşmaya… O sordu, ben cevap verdim. Denizli’ye garaja geldik. Öğlen namazını zamanında kılmak istiyoruz. Çünkü Isparta’ya varıncaya kadar çok ikindi vakti girmiş olacak. O zaman mescitler, abdest alacak yerle yoktu. Hemen oralarda gördüğümüz bir tulumbadan abdest aldık. Camiye gitmeye vaktimiz yok. Bir dükkana girdik. Kıbleyi sorduk. Bize birer temiz şeker çuvalını seccade gibi serdi namazlarımızı kılıp koştuk. Baktık bizim araba garajdan çıkmak üzere, arkadan yetişip bindik. Ama bir de ne görelim, başkaları oturuyor. Muâvine sorduk, “Gidin arkada yer bulursanız gider oturursunuz, yoksa ayakta gidersiniz!” dedi. “Yahu kardeşim biz Aydın’dan binmedik mi? Sen bize bilet vermedin mi?” dedik. Bize “Bir de okumuş adamlara benziyorsunuz, bakın bakalım bilette koltuk numarası var mı?” dedi. Baktık yok. “Peki bize bunu niye yaptın?” dedik. “Zırlayıp durmayın, gidin arkaya” dedi. Arka koltuklara gittik onlar da dolmuş. Mecbur ayakta gidiyoruz ve öfkeden burnumuzdan soluyoruz. Bunlar yetmiyormuş gibi muavin her arkadan öne, önden arkaya geçerken bize ardılıyor ve hakaretli sözler söylüyor. Hakikaten sabır taşı çatlamak üzere. O zaman Risalelerden ve Üstad Hazretlerinden öğrendiğimiz bir usule baş vurdum. İçimden, “Ya Rabbi biz otobüsü kaçıracak bir günah işlemedik. Sırf kazaya kalmasın diye öğlen namazını kılmaya gittik” dedim. Sonra Aydın’dan Denizli’ye gelinceye kadar konuştuklarım hatırıma geldi. “Biz hiç o konulara girmemeliydik” diye düşündüm. Bu muhasebe ile dağ gibi bir yük üzerimden kalktı. “Cenab-ı Hak âhirete bırakmadan bizi temizlemek istedi. Kader âdildir.” dedim. Hiçbir şey olmamış gibi bu düşüncelerimi arkadaşımıza anlattım. Artık olanları unutmuş gibi bırakıp başka şey konuşmaya başladık. Dinar’a yakınlaşınca da yolculardan birisi, şoföre bağırdı: “Bu nasıl iş!.. Burda iki delikanlının yerlerini satıyorsunuz, bir de durmadan hakaret ediyorsunuz. Böyle otobüsçülük mü olur… Bunlar efendiliklerinden bir şey demiyorlar ama büyük haksızlık. Isparta’ya varınca arabayı doğru trafiğe çekeceksin, bunun hesabını sizden soracağım” dedi. Herhalde üst rütbeli bir memur idi. Bu sefer şoför kendisini temize çıkarmak için muavine ağza alınmayacak laflarla saldırdı. Biz ise neredeyse, “Tamam, mânen asıl suçlu biziz” diyecek hale gedik. Kimseye de meselelerimizi anlatamazdık elbette… Zaten biraz sonra Dinar’da inenler oldu. Onların yerlerine oturduk. Isparta’ya varınca gerçekten adam arabayı trafiğe çektirdi.
Sabır, çölde yetişen çok acı bir otmuş ama bazı illetlere devâ imiş…
Burada anlattıklarım, çok büyük bir olay değil… Ama insanlarda vicdan diye bir duygu var. Bazı durumlarda tek kişide başlayan vicdan alarmı bütün ülkeyi sarar. Vicdan yalan söylemez…
Siz bazı şeyleri algı operasyonları ile halktan gizlemeye çalışırsınız ama, kötülüğü huy haline getirince, artık açıktan yapmaya başlarsınız. O zaman vicdanlar feverana başlar; kimse de önünde duramaz. Mekke Müşriklerinin Mekke’deki boykot olayı aynen böyle idi. “Kimse Müslümanlara bir damla su, bir parça ekmek vermeyecek” denildi. Sonra vicdanlar isyan etti. Şimdi de işten atıyorsun, hapse sokuyorsun, dışarıdakileri açlıktan ölüme mahkum ediyorsun. Çünkü kimse, iş vermeyecek, kimse en ufak bir yardım yapmayacak, yoksa onları da hapse atarım” diyorsun. Gerçekten hapse atıyorsun. Sonra sosyal fâcialar. Söyle bakalım bunların sonu nereye varacak? Hadis-i Şerifte “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez” buyuruluyor. Ne zaman, nasıl biteceğini hikmet Sahibi Cenab-ı Hak, biliyor… Ama çâresi yok bitecek bu zulüm…
[Abdullah Aymaz] 25.6.2018 [Samanyolu Haber]
Mes‘uliyet Şuuru ve Sorumlulukta Derinlik [Mehmet Ali Şengül]
Sâni-i Muhteşem olan Allah (cc) yarattığı mahlûkat içinde insanı en şerefli kılmış, bütün varlıkları O’nun emrine musahhar kılmıştır.
İnsanı diğer hayat sâhibi varlıklardan ayıran en önemli özelliklerden biri de, sorumluluk şuurudur. Bu özellik imanla doğru orantılıdır. İman erkânına olan inancı ne kadar derin ise, sorumluluk duygusu da o ölçüde gelişmiştir.
Mü’min, mes’uliyet insanıdır. İmanının derinliği ölçüsünde, Allah’a (cc), Efendimiz’e (sav) ve bütün müslümanlara hatta, bütün insanlara karşı sorumluluğunu hisseder, ona göre tavır ve davranışlarını organize eder. Hz.Ömer’in (ra) beyan buyurduğu gibi, ‘(Büyük Mahkeme’de) hesâba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekin’ hassasiyetinde hayatını yaşar.
Dünyâda derin bir tefekkürle kendini hesâba çeken, -inşâallah- zerre kadar hayır ve şerrin hesabının verileceği öbür âlemde, sorumluluktan kurtulur.
Dünyâda Allah’ın kuluna verdiği en büyük nimet şüphesiz iman nimetidir. Her nimet şükrü gerektirir. İman nimetinin şükrü, imana muhtaç Allah kullarına imanı götürmek, Allah ve Resûlullah’ı sevdirmekle mümkündür.
Saadet asrında Sahâbe-i Kiram Efendilerimizle (r.anhüm) temsil edilen bu şerefli vazîfe, ihsân-ı ilâhi tarafından günümüzde omuzlarımıza yüklenmiş durumdadır. Bu oldukça ağır bir sorumluluktur. Ama ne var ki, şerefide o ölçüde büyüktür. Temsil ettiğimiz davanın sorumluluğunu derinlemesine vicdanınızda duyamadığımızdan dolayı çok gülüyor az ağlıyoruz. Allah Resûlü (sav); ‘Eğer benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz!’ buyurmuşlardır. (Buhari)
Allah ve Resûlullah’a (sav) ait bir davanın mes’uliyetini omuzunda taşıyan mü’minler olarak, sorumluluğumuzun idrak ve şuurunda olmamız ve ona göre hayatımıza çeki düzen verip tanzim etmemiz gerekmektedir.
Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Mûciz’ül Beyan’da Ahzab sûresi 15.âyette; “Halbuki daha önce düşmandan kaçmayacaklarına dair Allah’a yemin ederek söz vermişlerdi. Allah’a karşı verilen o ahitlerin hesâbı elbette sorulacaktır” buyurmaktadır.
Bakara sûresi 286.âyette de; “Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenâlıkta kendi aleyhinedir” ifâde buyrulmaktadır.
Yolumuz ‘Hak’, düşüncemiz ‘hakkı tutup kaldırmak’, sorumluluğumuz ‘muhtaç olanlara Hakkı ulaştırmak’ olmalı; hedefimiz ise, Allah’ın rızâsını kazanma gayreti içinde her türlü sıkıntılara katlanıp sabretme olmalıdır. İnsan olarak yaratılmamızın gayesi ve hikmeti budur.
Efendimiz (sav), insan olarak her ferdin, makam seviyesi ne olursa olsun sorumlu olduğunu belirtmiştir. ‘Her biriniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz: Devlet Reisi bir çobandır ve elinin altındakilerden -inancı, dili, rengi, anlayışı ne olursa olsun- sorumludur. Her fert ailesinin çobanıdır ve onlardan sorumludur. Kadın evinin çobanı ve onların gözetiminden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının çobanı ve elinin altındakilerden sorumludur. Her biriniz çoban ve her biriniz raiyyetinden sorumludur’ buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim, Ebû Davud)
İrşad, tebliğ ve temsil bakımından her mü’min sorumlu tutulmuştur. Yine Allah Resûlü (sav); ‘Kim bir fenâlık görürse onu eliyle düzeltsin. Buna güç yetiremezse diliyle -kavl-i leyyinle, medenilere galebe iknâ iledir prensibiyle- düzeltsin. Buna da güç yetiremezse kalbiyle buğz etsin’ buyurmuşlardır. (Müslim)
Bir hareket, sorumluluk duygusuyla disipline edilirse hedefini bulur, herkese faydası olur. Efendimiz (sav) insanlara mes’uliyet almalarını teklif ediyordu.
Mus’ab bin Umeyr (ra) Mekke’nin en zengin ailelerinden idi. Nazik, medeni ve çok yakışıklı bir gençti. Uhudda Efendimiz’e kol kanat olmuş, kolları da başı da gitmişti. Dünyada iki mezar bile bize çok demişler, Hz.Hamza (ra) ile beraber Uhud’un bağrında tek mezarı paylaşmışlardır.
Birinci Akabe biatından sonra, Medineli müslümanlara Kur’an’ı ve İslâm’ı öğretmesi için Hz.Mus’ab bin Umeyr (ra) gönderilmişti. Yesrib (Medine)’de Es’ad bin Zürâre’nin (ra) evinde misâfir kalıyordu.
Medine’nin önde gelen, binlere hükmeden birlere İslâm’ın anlatılması ve sevdirilmesi gerekiyordu ki, geniş anlamda bir açılım olsun. Evs kabilesinin reisi Sa’d bin Muaz henüz müslüman olmamıştı. Mus’ab’ın mevcudiyetinden ve tebliğinden rahatsız idi. O’na (ra) engel olmak için kabilenin ileri gelenlerinden Useyd bin Hudayr’ı gönderdi; ‘Git ve ona anlat! Teyzenin oğlu Es’ad bin Zürâre’nin misâfiri olmasaydı ben O’na yapacağımı biliyorum’ dedi.
Useyd bin hudayr, kızgın ve öfkeli bir şekilde Mus’ab’ın bulunduğu Es’a bin Zürâre’nin evine geldi. O’na, ‘niçin geldiğini biliyorum. Hayatından olmak istemiyorsan derhal buradan ayrıl!’ ikazında bulundu. Hz.Mus’ab (ra); ‘Hele biraz otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla! Beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen o zaman istediğini yaparsın, zaten gücüm sana engel olmaya yetmez’ dedi.
Useyd bin Hudayr, ‘haklısın, doğru söylüyorsun’ deyip silahını çıkardı ve yanlarına oturdu. Hz.Mus’ab bin Umeyr (ra) İslâm’ı anlattı, Kur’an okudu. ‘Bu ne güzel bir söz!’ deyip hemen iman etti. Ardından da, ‘Ben gideyim size birisini göndereyim. Şayet o iman derse, bu belde de iman etmedik kimse kalmaz’ dedi.
Useyd bin Hudayr (ra), Said bin Muaz’a gitti. ‘Onlara söylenmesi gerekeni söyledim. Vallahi onlarda ben bir problem görmedim’ deyince, Sa’d bin Muaz kalktı, kendisi onların yanına gitti.
Hz.Mus’ab’ın (ra) kavl-i leyyinle; ‘Hele bir oturup dinlen ve beni dinle! Hoşuna gider beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen biz vazgeçeriz, bize istediğini yaparsın’ ifâdesi üzerine, oturdu ve dinledi.
Kendisine anlatılan hakîkatler karşısında çehresi değişti, şehâdet getirip müslüman oldu. Hz.Mus’ab’ın samimi,tatlı dil ve güleryüzlü nazik üslûbu ile Medine-i Münevvere’de girilmedik ev kalmadı.
Kanuni Sultan Süleyman, süt kardeşi olan büyük islam alimlerinden ve ehlullahdan Yahya Efendi’ye mektup gönderip, Osmanlı Devlet’nin akıbetinin nasıl olacağını sorar? Yahya Efendi de kağıda, ‘Neme lazım, neyime gerek?’ yazar ve geri gönderir.
Padişah merak edip yanına gider. Kardeşim niçin soruma cevap vermedin? Deyince; ‘cevap verdim, ama sizin anlayamadığınıza şaşırdım’ karşılığını verir ve şöyle açıklar:
‘Kardeşim! Bir ülkede haksızlık ve zulüm yayılır, bunu gören, işitenler de neme lazım, neyime gerek’ derler ve mâni olmazlarsa, bir koyunu kurt değil çoban yerse, fakirlerin, gariplerin, yetimlerin, masum, mazlum, mahkum ve muhtaçların, parçalanmış ailelerin feryadını taşlardan dağlardan başka kimse duymuyorsa, işte o zaman memleket ve milletin yok olmasını bekle!’
Mes’uliyet duygusunun idrak ve şuurunda olanlar kanayan bir yara gördüğünde, ciğerleri yanar. Neslinin ateşler içinde yandığını gören aldırmayıp geçip gidemez. İtfaiye memuru gibi yangını söndürmeye, neslini kurtarmaya çalışır. Yoksa bir gün kendisi de o ateşten kurtulamaz.
Kalbinde iman taşıyan her mü’min, Allah’dan korkmalı, Efendimiz’in (sav) ruhaniyetinden sıkılmalı, maddî-mânevî değerlerine hiç bir şeyi alet etmeden sâhip çıkmalıdır.
İslâm adına atılan her adımın arkasında Resûl-i Ekrem (sav) vardır. Bir mü’min arkasında zahir olarak Efendimiz’i görmek istiyorsa, bugün kendisine düşen vazifeyi yapmakla mükelleftir.
Mes’uliyetinin idrak ve şuurunda olan bir mü’min, Kitap ve Sünnet’e dayalı, ehl-i sünnet anlayışı içinde dinini öğrenmeli; ihlâs, samimiyet, vefâ ve sdâkât üzere yaşamalı ve başkalarını aldatmayacak şekilde model olmalıdır.
Mü’min, aynı zamanda esbabta kusur yapmama kaydıyla, Allah’dan gelen imtihanlara sabredip katlanmalıdır. Zirâ, en büyük belâ ve musibetler, Allah indinde en kıymetli kullar olan peygamberlere gelmiştir.
Allah Resûlü’ne (sav) ve O’na inanan Ashâbına yapmadıkları kötülük bırakmadılar. 13-14 sene çekmedikleri ezâ, görmedikleri cefâ kalmadı. Onların başına gelenler -hâşâ- günahlarından dolayı cezâ olarak mı gelmişti. Yoksa; inandıkları, hak bildikleri dâvâya ne kadar sâdık olup olmadıklarını, sınıflarını geçmek için derslerine ne kadar çalışıp çalışmadıklarını test etmek için miydi?
Hz.Allah (cc) Kur’an-ı Azimüşşan’da Ankebut sûresi 2. ve 3.âyetlerde;
“Mü’minler sadece ‘iman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?
Biz elbette, kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette, şimdiki mü’minleri de imtihan edip iman iddiasında sâdık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir” buyurmaktadır.
İnsanı diğer hayat sâhibi varlıklardan ayıran en önemli özelliklerden biri de, sorumluluk şuurudur. Bu özellik imanla doğru orantılıdır. İman erkânına olan inancı ne kadar derin ise, sorumluluk duygusu da o ölçüde gelişmiştir.
Mü’min, mes’uliyet insanıdır. İmanının derinliği ölçüsünde, Allah’a (cc), Efendimiz’e (sav) ve bütün müslümanlara hatta, bütün insanlara karşı sorumluluğunu hisseder, ona göre tavır ve davranışlarını organize eder. Hz.Ömer’in (ra) beyan buyurduğu gibi, ‘(Büyük Mahkeme’de) hesâba çekilmeden önce kendinizi hesâba çekin’ hassasiyetinde hayatını yaşar.
Dünyâda derin bir tefekkürle kendini hesâba çeken, -inşâallah- zerre kadar hayır ve şerrin hesabının verileceği öbür âlemde, sorumluluktan kurtulur.
Dünyâda Allah’ın kuluna verdiği en büyük nimet şüphesiz iman nimetidir. Her nimet şükrü gerektirir. İman nimetinin şükrü, imana muhtaç Allah kullarına imanı götürmek, Allah ve Resûlullah’ı sevdirmekle mümkündür.
Saadet asrında Sahâbe-i Kiram Efendilerimizle (r.anhüm) temsil edilen bu şerefli vazîfe, ihsân-ı ilâhi tarafından günümüzde omuzlarımıza yüklenmiş durumdadır. Bu oldukça ağır bir sorumluluktur. Ama ne var ki, şerefide o ölçüde büyüktür. Temsil ettiğimiz davanın sorumluluğunu derinlemesine vicdanınızda duyamadığımızdan dolayı çok gülüyor az ağlıyoruz. Allah Resûlü (sav); ‘Eğer benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz!’ buyurmuşlardır. (Buhari)
Allah ve Resûlullah’a (sav) ait bir davanın mes’uliyetini omuzunda taşıyan mü’minler olarak, sorumluluğumuzun idrak ve şuurunda olmamız ve ona göre hayatımıza çeki düzen verip tanzim etmemiz gerekmektedir.
Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Mûciz’ül Beyan’da Ahzab sûresi 15.âyette; “Halbuki daha önce düşmandan kaçmayacaklarına dair Allah’a yemin ederek söz vermişlerdi. Allah’a karşı verilen o ahitlerin hesâbı elbette sorulacaktır” buyurmaktadır.
Bakara sûresi 286.âyette de; “Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenâlıkta kendi aleyhinedir” ifâde buyrulmaktadır.
Yolumuz ‘Hak’, düşüncemiz ‘hakkı tutup kaldırmak’, sorumluluğumuz ‘muhtaç olanlara Hakkı ulaştırmak’ olmalı; hedefimiz ise, Allah’ın rızâsını kazanma gayreti içinde her türlü sıkıntılara katlanıp sabretme olmalıdır. İnsan olarak yaratılmamızın gayesi ve hikmeti budur.
Efendimiz (sav), insan olarak her ferdin, makam seviyesi ne olursa olsun sorumlu olduğunu belirtmiştir. ‘Her biriniz çobansınız ve hepiniz elinizin altındakilerden sorumlusunuz: Devlet Reisi bir çobandır ve elinin altındakilerden -inancı, dili, rengi, anlayışı ne olursa olsun- sorumludur. Her fert ailesinin çobanıdır ve onlardan sorumludur. Kadın evinin çobanı ve onların gözetiminden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının çobanı ve elinin altındakilerden sorumludur. Her biriniz çoban ve her biriniz raiyyetinden sorumludur’ buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim, Ebû Davud)
İrşad, tebliğ ve temsil bakımından her mü’min sorumlu tutulmuştur. Yine Allah Resûlü (sav); ‘Kim bir fenâlık görürse onu eliyle düzeltsin. Buna güç yetiremezse diliyle -kavl-i leyyinle, medenilere galebe iknâ iledir prensibiyle- düzeltsin. Buna da güç yetiremezse kalbiyle buğz etsin’ buyurmuşlardır. (Müslim)
Bir hareket, sorumluluk duygusuyla disipline edilirse hedefini bulur, herkese faydası olur. Efendimiz (sav) insanlara mes’uliyet almalarını teklif ediyordu.
Mus’ab bin Umeyr (ra) Mekke’nin en zengin ailelerinden idi. Nazik, medeni ve çok yakışıklı bir gençti. Uhudda Efendimiz’e kol kanat olmuş, kolları da başı da gitmişti. Dünyada iki mezar bile bize çok demişler, Hz.Hamza (ra) ile beraber Uhud’un bağrında tek mezarı paylaşmışlardır.
Birinci Akabe biatından sonra, Medineli müslümanlara Kur’an’ı ve İslâm’ı öğretmesi için Hz.Mus’ab bin Umeyr (ra) gönderilmişti. Yesrib (Medine)’de Es’ad bin Zürâre’nin (ra) evinde misâfir kalıyordu.
Medine’nin önde gelen, binlere hükmeden birlere İslâm’ın anlatılması ve sevdirilmesi gerekiyordu ki, geniş anlamda bir açılım olsun. Evs kabilesinin reisi Sa’d bin Muaz henüz müslüman olmamıştı. Mus’ab’ın mevcudiyetinden ve tebliğinden rahatsız idi. O’na (ra) engel olmak için kabilenin ileri gelenlerinden Useyd bin Hudayr’ı gönderdi; ‘Git ve ona anlat! Teyzenin oğlu Es’ad bin Zürâre’nin misâfiri olmasaydı ben O’na yapacağımı biliyorum’ dedi.
Useyd bin hudayr, kızgın ve öfkeli bir şekilde Mus’ab’ın bulunduğu Es’a bin Zürâre’nin evine geldi. O’na, ‘niçin geldiğini biliyorum. Hayatından olmak istemiyorsan derhal buradan ayrıl!’ ikazında bulundu. Hz.Mus’ab (ra); ‘Hele biraz otur. Sözümüzü dinle, maksadımızı anla! Beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen o zaman istediğini yaparsın, zaten gücüm sana engel olmaya yetmez’ dedi.
Useyd bin Hudayr, ‘haklısın, doğru söylüyorsun’ deyip silahını çıkardı ve yanlarına oturdu. Hz.Mus’ab bin Umeyr (ra) İslâm’ı anlattı, Kur’an okudu. ‘Bu ne güzel bir söz!’ deyip hemen iman etti. Ardından da, ‘Ben gideyim size birisini göndereyim. Şayet o iman derse, bu belde de iman etmedik kimse kalmaz’ dedi.
Useyd bin Hudayr (ra), Said bin Muaz’a gitti. ‘Onlara söylenmesi gerekeni söyledim. Vallahi onlarda ben bir problem görmedim’ deyince, Sa’d bin Muaz kalktı, kendisi onların yanına gitti.
Hz.Mus’ab’ın (ra) kavl-i leyyinle; ‘Hele bir oturup dinlen ve beni dinle! Hoşuna gider beğenirsen kabul edersin, beğenmezsen biz vazgeçeriz, bize istediğini yaparsın’ ifâdesi üzerine, oturdu ve dinledi.
Kendisine anlatılan hakîkatler karşısında çehresi değişti, şehâdet getirip müslüman oldu. Hz.Mus’ab’ın samimi,tatlı dil ve güleryüzlü nazik üslûbu ile Medine-i Münevvere’de girilmedik ev kalmadı.
Kanuni Sultan Süleyman, süt kardeşi olan büyük islam alimlerinden ve ehlullahdan Yahya Efendi’ye mektup gönderip, Osmanlı Devlet’nin akıbetinin nasıl olacağını sorar? Yahya Efendi de kağıda, ‘Neme lazım, neyime gerek?’ yazar ve geri gönderir.
Padişah merak edip yanına gider. Kardeşim niçin soruma cevap vermedin? Deyince; ‘cevap verdim, ama sizin anlayamadığınıza şaşırdım’ karşılığını verir ve şöyle açıklar:
‘Kardeşim! Bir ülkede haksızlık ve zulüm yayılır, bunu gören, işitenler de neme lazım, neyime gerek’ derler ve mâni olmazlarsa, bir koyunu kurt değil çoban yerse, fakirlerin, gariplerin, yetimlerin, masum, mazlum, mahkum ve muhtaçların, parçalanmış ailelerin feryadını taşlardan dağlardan başka kimse duymuyorsa, işte o zaman memleket ve milletin yok olmasını bekle!’
Mes’uliyet duygusunun idrak ve şuurunda olanlar kanayan bir yara gördüğünde, ciğerleri yanar. Neslinin ateşler içinde yandığını gören aldırmayıp geçip gidemez. İtfaiye memuru gibi yangını söndürmeye, neslini kurtarmaya çalışır. Yoksa bir gün kendisi de o ateşten kurtulamaz.
Kalbinde iman taşıyan her mü’min, Allah’dan korkmalı, Efendimiz’in (sav) ruhaniyetinden sıkılmalı, maddî-mânevî değerlerine hiç bir şeyi alet etmeden sâhip çıkmalıdır.
İslâm adına atılan her adımın arkasında Resûl-i Ekrem (sav) vardır. Bir mü’min arkasında zahir olarak Efendimiz’i görmek istiyorsa, bugün kendisine düşen vazifeyi yapmakla mükelleftir.
Mes’uliyetinin idrak ve şuurunda olan bir mü’min, Kitap ve Sünnet’e dayalı, ehl-i sünnet anlayışı içinde dinini öğrenmeli; ihlâs, samimiyet, vefâ ve sdâkât üzere yaşamalı ve başkalarını aldatmayacak şekilde model olmalıdır.
Mü’min, aynı zamanda esbabta kusur yapmama kaydıyla, Allah’dan gelen imtihanlara sabredip katlanmalıdır. Zirâ, en büyük belâ ve musibetler, Allah indinde en kıymetli kullar olan peygamberlere gelmiştir.
Allah Resûlü’ne (sav) ve O’na inanan Ashâbına yapmadıkları kötülük bırakmadılar. 13-14 sene çekmedikleri ezâ, görmedikleri cefâ kalmadı. Onların başına gelenler -hâşâ- günahlarından dolayı cezâ olarak mı gelmişti. Yoksa; inandıkları, hak bildikleri dâvâya ne kadar sâdık olup olmadıklarını, sınıflarını geçmek için derslerine ne kadar çalışıp çalışmadıklarını test etmek için miydi?
Hz.Allah (cc) Kur’an-ı Azimüşşan’da Ankebut sûresi 2. ve 3.âyetlerde;
“Mü’minler sadece ‘iman ettik’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler?
Biz elbette, kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette, şimdiki mü’minleri de imtihan edip iman iddiasında sâdık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir” buyurmaktadır.
[Mehmet Ali Şengül] 25.6.2018 [Samanyolu Haber]
Krampon [Kadir Gürcan]
Futbol meraklısı değilim. Belli bir yaştan sonra, elimden geldikçe “An'ı” ganimet bilip daha anlamlı meşgaleler ile vakit geçirmeye gayret edenlerdenim. Yaşlı-başlı, ömrü altmışa dayanmış, ortalama hayatın son çeyreğine girmiş adamların, futbol piyasasındaki kan-revan kavgalarını gülünç bulurum. Ama herkesin 2018 Dünya Kupalarını konuştuğu, ekran başında bir önceki maçın galibini, bir sonraki maçın skor ihtimalini, yarı finale kalacak takımların analizini yaptığı ortamda, kulak misafiri olmak kaçınılmaz.
Olacak ya, bir bekleme salonunda, karşı duvara asılmış ekranda, Dünya Kupalarında maç yönetme teklifi aldığını, gazetelerden okuduğum, başarılı hakemimiz gözüme çarptı. Birbirlerine horozlanan iki takım futbolcularını yatıştırmaya çalışıyordu. Kısa bir aradan sonra, maç tekrar başladığında, takım oyuncularının giydiği forma ile ayaklarındaki krampon arasındaki renk uyumu dikkatime takıldı.
Bütün dünyada seyirci bulan ekran showlarında her bir detayın milyon dolarlık bir reklam karşılığı olduğunu bilenler için renk, logo ve markaların belli aralıklarla muhatap ile buluşması, iki takımın başarısından çok daha önemli. Bu bir standart ve kimse de buna hayır demiyor!
Biz bu yıl dünya kupalarında yokuz. Kramponlarımız olmadığı için değil, ön elemelerde cok erken dönüş bileti aldığımız için. Belki buna üzülmemiz gerekiyor ama, keşke tek derdimiz bu olsa. İster-istemez, Türkiye'nin iç işleriyle çok yakından ilgilenen sınır komşumuz, İran'ın ABD'nin ticari ambargosundan dolayı, Dünya Kupalarında futbolcularına giydirecek standartlarda krampon bulamadığı haberi dikkatimi çekti. ABD'nin ünlü spor malzeleleri firması Nike, kendi ülkesinin ambargosuna riayet edeceğini duyurmuş. Emin olun, İran, o kramponları on kat daha fazla ödeyerek alacak güce sahiptir ama, Nike ambargoyu delmesi halinde başına gelecekleri çok iyi biliyor. Ambargoyu hiçe sayan şirket ve şirketlerin münasebette olduğu üçüncü dünya ülkeleri, önümüzdeki günlerde kendileri için takdir edilecek cezayı bekliyorlar.
Bugünün dünyasında, evinizde ürettiğiniz, kapı önündeki on'a on, mütevazi bahçenizde yetiştirdiğiniz temel ihtiyaçlarla idame-i hayat şansınız yok. “Kendi kendine yeten ülke!” konforu on yıllar öncesinde kaldı. Modern hayattan, şehir hayatından bıkıp, köye, yaylaya, dağa, bayıra sığınan meşhurların tatmin fantazileri ciddiye alınmayacak kadar bayağı. İran gibi, dünyayı nükler silahlarla tehdit ediyor olsanız bile, Dünya Kupalarına futbol takımı gönderirken, kendi ülkenizde ürettiğiniz ev yapımı kramponları kullanamıyorsunuz. Ülke içi liglerinde ev yapımı, çarık veya postal kulllanabilir ya da yalın ayak maça çıkabilirsiniz, sizin bileceğiniz iş. Lakin, Dünya Kupalarına gelirken Nike'nin kramponlarını almanız gerekiyor. Rengini, forma desenizine göre kendiniz tercih edebilirsiniz.
Türkiye'de iyice kontrolü kaybetmiş idari yapı, başarısızlıkları ve dünya çapında yitirilen krediyi, daha fazla agresifleşerek, daha bir katlanılmaz hale gelerek aşmaya çalışıyor. Seçim konuşmalarında “Herkes bize düşman. Büyük devlet olmamızı istemiyorlar!” iddialarının seçim sonrasında korkunç bir hayal kırıklığına dönüşeceğini görmek artık bir kehanet değil. Dolar kurlarını gizleyerek, her gece faiz oranlarında gizli oynamalar yaparak işleri yürütmek önümüzdeki haftadan itibaren pek kolay olmayacak.
Sayın Cumhurbaşkanı, seçim meydanlarında dünya çapında itibarı olan kredi değerlendirme kuruluşlarını yola getirmek için bir operasyon düşündüklerini dile getirmişti. Hiç kimse ciddiye almadığı için söylediği yerde kaldı.
Uzun bir süredir, dış siyaset reflekslerini İran'dan kopyalayan Türkiye, yine İran'a uygulanan ekonomik ambargoları delme suçuyla bazı yaptırımlar ile karşı karşıya. Seçimlerden çıkacak sonuç ne olursa olsun, ekononimin kendi kriterleri içerisinde Türkiye'yi İran benzeri bir ambargolar serisi tesiri altına alabilir. Kamuoyunu tatmin etmek ve bütün bu vebali “Emperyalist dünya ve Amerika!” söylemi ile savuşturmanız mümkün ama, yetmişli yıllarda 90 sent ve bir varil benzine muhtaç olacağımız günler tekrar gelebilir. O günlerde olduğu gibi “Benzin vardı da biz mi içtik!” diyecek kadar aymaz ve sorumsuz siyasetçilerin ekran karşısında pis pis sırıtmalarına katlanmak zorunda kalacacağız.
Dünyaya kafa tutarak kendi ülkelerinde müstebit ve dikta rejimlerle siyaset eden üçüncü sınıf devlet başkanları, her galibiyetlerinde, ülkelerini dünya standartlarının çok gerisine düşürmüş oluyorlar. Türkiye de bu tercihleriyle dünya liglerinden kopmaya rıza gösteren ilk ve son ülke olmayacak.
İran'ın milli takımı, dünya kupası maçlarında yer aldı. Nike'nin ambargo konusundaki dikkati, bu tür uygulamaların arkasından dolaşarak günü kurtarma peşindeki aracı ülkeler için bir şey ifade etmiyor. İnşallah Türkiye'deki bazı netameli kuruluşlar bu Şark Kurnazlığı'na yeltenmemişlerdir.
25 Haziran'da nasıl bir sabaha uyanacağımızı bilmiyoruz. Şu kadar var ki, bazı ekonomik yaptırımların ayak sesleri bir kaç ay önceden duyulmuştu. Benzerlerinin yürürlüğe konması için hiçbir mani yok. Bu yıl dünya kupalarına sadece bir hakem gönderdik, onun krampon problemi yoktu. Ama 2022'de Milli Takımımız dünya kupalarına gitme biletini alırsa, şimdiden 15 çift krampon takımını yedeklesek fena olmaz. Sonra gariban kasaba futbol takımları gibi “Krampon bulamadılar, hükmen malup oldular!” durumuna düşmeyelim. Bizim İran'a yaptığımız ambargo delme kıyağını kimse bize yapmaz.
[Kadir Gürcan] 25.6.2018 [Samanyolu Haber]
Olacak ya, bir bekleme salonunda, karşı duvara asılmış ekranda, Dünya Kupalarında maç yönetme teklifi aldığını, gazetelerden okuduğum, başarılı hakemimiz gözüme çarptı. Birbirlerine horozlanan iki takım futbolcularını yatıştırmaya çalışıyordu. Kısa bir aradan sonra, maç tekrar başladığında, takım oyuncularının giydiği forma ile ayaklarındaki krampon arasındaki renk uyumu dikkatime takıldı.
Bütün dünyada seyirci bulan ekran showlarında her bir detayın milyon dolarlık bir reklam karşılığı olduğunu bilenler için renk, logo ve markaların belli aralıklarla muhatap ile buluşması, iki takımın başarısından çok daha önemli. Bu bir standart ve kimse de buna hayır demiyor!
Biz bu yıl dünya kupalarında yokuz. Kramponlarımız olmadığı için değil, ön elemelerde cok erken dönüş bileti aldığımız için. Belki buna üzülmemiz gerekiyor ama, keşke tek derdimiz bu olsa. İster-istemez, Türkiye'nin iç işleriyle çok yakından ilgilenen sınır komşumuz, İran'ın ABD'nin ticari ambargosundan dolayı, Dünya Kupalarında futbolcularına giydirecek standartlarda krampon bulamadığı haberi dikkatimi çekti. ABD'nin ünlü spor malzeleleri firması Nike, kendi ülkesinin ambargosuna riayet edeceğini duyurmuş. Emin olun, İran, o kramponları on kat daha fazla ödeyerek alacak güce sahiptir ama, Nike ambargoyu delmesi halinde başına gelecekleri çok iyi biliyor. Ambargoyu hiçe sayan şirket ve şirketlerin münasebette olduğu üçüncü dünya ülkeleri, önümüzdeki günlerde kendileri için takdir edilecek cezayı bekliyorlar.
Bugünün dünyasında, evinizde ürettiğiniz, kapı önündeki on'a on, mütevazi bahçenizde yetiştirdiğiniz temel ihtiyaçlarla idame-i hayat şansınız yok. “Kendi kendine yeten ülke!” konforu on yıllar öncesinde kaldı. Modern hayattan, şehir hayatından bıkıp, köye, yaylaya, dağa, bayıra sığınan meşhurların tatmin fantazileri ciddiye alınmayacak kadar bayağı. İran gibi, dünyayı nükler silahlarla tehdit ediyor olsanız bile, Dünya Kupalarına futbol takımı gönderirken, kendi ülkenizde ürettiğiniz ev yapımı kramponları kullanamıyorsunuz. Ülke içi liglerinde ev yapımı, çarık veya postal kulllanabilir ya da yalın ayak maça çıkabilirsiniz, sizin bileceğiniz iş. Lakin, Dünya Kupalarına gelirken Nike'nin kramponlarını almanız gerekiyor. Rengini, forma desenizine göre kendiniz tercih edebilirsiniz.
Türkiye'de iyice kontrolü kaybetmiş idari yapı, başarısızlıkları ve dünya çapında yitirilen krediyi, daha fazla agresifleşerek, daha bir katlanılmaz hale gelerek aşmaya çalışıyor. Seçim konuşmalarında “Herkes bize düşman. Büyük devlet olmamızı istemiyorlar!” iddialarının seçim sonrasında korkunç bir hayal kırıklığına dönüşeceğini görmek artık bir kehanet değil. Dolar kurlarını gizleyerek, her gece faiz oranlarında gizli oynamalar yaparak işleri yürütmek önümüzdeki haftadan itibaren pek kolay olmayacak.
Sayın Cumhurbaşkanı, seçim meydanlarında dünya çapında itibarı olan kredi değerlendirme kuruluşlarını yola getirmek için bir operasyon düşündüklerini dile getirmişti. Hiç kimse ciddiye almadığı için söylediği yerde kaldı.
Uzun bir süredir, dış siyaset reflekslerini İran'dan kopyalayan Türkiye, yine İran'a uygulanan ekonomik ambargoları delme suçuyla bazı yaptırımlar ile karşı karşıya. Seçimlerden çıkacak sonuç ne olursa olsun, ekononimin kendi kriterleri içerisinde Türkiye'yi İran benzeri bir ambargolar serisi tesiri altına alabilir. Kamuoyunu tatmin etmek ve bütün bu vebali “Emperyalist dünya ve Amerika!” söylemi ile savuşturmanız mümkün ama, yetmişli yıllarda 90 sent ve bir varil benzine muhtaç olacağımız günler tekrar gelebilir. O günlerde olduğu gibi “Benzin vardı da biz mi içtik!” diyecek kadar aymaz ve sorumsuz siyasetçilerin ekran karşısında pis pis sırıtmalarına katlanmak zorunda kalacacağız.
Dünyaya kafa tutarak kendi ülkelerinde müstebit ve dikta rejimlerle siyaset eden üçüncü sınıf devlet başkanları, her galibiyetlerinde, ülkelerini dünya standartlarının çok gerisine düşürmüş oluyorlar. Türkiye de bu tercihleriyle dünya liglerinden kopmaya rıza gösteren ilk ve son ülke olmayacak.
İran'ın milli takımı, dünya kupası maçlarında yer aldı. Nike'nin ambargo konusundaki dikkati, bu tür uygulamaların arkasından dolaşarak günü kurtarma peşindeki aracı ülkeler için bir şey ifade etmiyor. İnşallah Türkiye'deki bazı netameli kuruluşlar bu Şark Kurnazlığı'na yeltenmemişlerdir.
25 Haziran'da nasıl bir sabaha uyanacağımızı bilmiyoruz. Şu kadar var ki, bazı ekonomik yaptırımların ayak sesleri bir kaç ay önceden duyulmuştu. Benzerlerinin yürürlüğe konması için hiçbir mani yok. Bu yıl dünya kupalarına sadece bir hakem gönderdik, onun krampon problemi yoktu. Ama 2022'de Milli Takımımız dünya kupalarına gitme biletini alırsa, şimdiden 15 çift krampon takımını yedeklesek fena olmaz. Sonra gariban kasaba futbol takımları gibi “Krampon bulamadılar, hükmen malup oldular!” durumuna düşmeyelim. Bizim İran'a yaptığımız ambargo delme kıyağını kimse bize yapmaz.
[Kadir Gürcan] 25.6.2018 [Samanyolu Haber]
MHP üzerinden sandık mühendisliği [Sefer Can]
24 Haziran Seçimleri öncesi ve sonrasıyla yıllar boyunca tartışılacak. Adil ve eşit şartlarda propaganda dönemi yaşanmadığı gibi seçim günü kayıtlara geçen usulsüzlükler rekor kırdı. Cetvelle çizilmişçesine mühendislik kokan sonuçların siyaset bilimi ve diğer sosyal bilimlerle izahı mümkün değil. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sandık mühendisliğinde ustalaştığını teslim etmemiz gerekiyor. Yüzde 90 küsurluk sonuçlarla galibiyetini ilan eden yakın coğrafya diktatörlerinin aksine o, demokrasi oyununun biraz daha sürmesini istiyor. Ekonomisi sallantıda bir ülkeyi yönetmek için bir müddet daha pilav üstü az demokrasiye tahammül etmek zorunda.
Erdoğan, 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra partinin genel başkanı Ahmet Davutoğlu’nu kovdu, Başbakan olarak Binali Yıldırım’ı atadı. İstanbul, Ankara ve Bursa gibi büyük şehirler başta olmak üzere birçok ilin seçilmiş belediye başkanını azletti. Neredeyse bütün il başkanlarını değiştirdi. Gerekçe partideki metal yorgunluğu ve yaklaşan seçimde başarısızlık ihtimaliydi. Buna rağmen AKP dünkü seçimlerde yaklaşık yüzde 5 oy kaybetti. Erdoğan, Melih Gökçek, Kadir Topbaş, Edip Uğur’dan özür dileyecek mi dersiniz? Bütün manipülasyonlara ve devlet desteğine rağmen alınan oyu hâlâ başarı olarak sunmaya çalışanlar matematik özürlü olmalı. Erdoğan kendi partisindeki nispi düşüşe razı oldu. Böylece sandık mühendisliği fazla sırıtmayacaktı. İhtiyaç duyduğu Meclis çoğunluğunu MHP eliyle sağlamak kabul edelim fena fikir değil. Demokrasicilik oyununa uygun bir makyaj.
MHP’yi merkeze alan mühendislik kağıt üzerinde kurnazca duruyor ama izahı pek kolay olmayacak. Matematik, siyaset ve sosyoloji gibi bilimlerin çaresiz kaldığı noktadayız. 1 Kasım seçimlerinde yüzde 11 oy alan MHP’nin içinden İYİ Parti çıktı. O da yüzde 10 civarında oy almış görünüyor. Üstüne Devlet Bahçeli partide bir tasfiye yaptı; en güçlü genel başkan yardımcısı Şefkat Çetin ve Ülkü Ocakları eski Başkanı Atilla Kaya’nın içinde olduğu önemli isimleri minder dışına attı. Neredeyse hiç miting yapmadı, çok az televizyon programında konuştu. Seçmenlere tek vaadi yoktu. Buna rağmen oy oranını koruduğu iddia ediliyor. MHP’nin şu ana kadar aldığı en yüksek oy 1999 seçimlerindeki patlamayla aldığı yüzde 17,9. Öcalan yakalandığı için milliyetçi oyların yükseldiği ve seçmenin 28 Şubat’tan dolayı hem merkez partileri hem de Erbakan’ı cezalandırdığı bir dönemdi. Denenmemiş Bahçeli iktidar ortağı haline geldi. Makul bir izahı vardı. AKP’nin arka bahçesine çadır kurmak dışında bir icraatı olmayan bir lider ve partisi oy oranını nasıl korur? Açıklayabilen çıkabilecek mi?
Bahçeli, Erdoğan’a desteğin ödülünü aldı
MHP ile bağlantı biçimde izahı zor sonuçlardan biri de Meral Akşener’le partisi arasındaki oy farkı. İYİ Parti’ye oy verenlerin yüzde 30’u Akşener’i tercih etmemiş. İYİ Parti neredeyse Meral Akşener’i cumhurbaşkanı yapabilmek için kurulmuş bir parti. Vitrin yüzü ve genel başkan ama seçmenlerinden üçte biri ona oy vermemiş. MHP’deki olağanüstü kongre sürecinden beri bir el Akşener’i yok etmeye çalışıyor. Bahçeli, Erdoğan’a verdiği sınırsız desteğin karşılığını önce kurultayı yaptırmayarak şimdi de böyle alıyor. Cetvelle seçim sonuçlarını çizen el Akşener’e ölümcül darbeyi indirmek istiyor galiba.
Benzer bir mühendislik harikası CHP’de yaşanıyor. Muharrem İnce ile CHP arasında 8 puanlık fark var. Barajı aştırmak için HDP’ye gitti derseniz ben de 1 Kasım’da da aynı gerekçeyle aynı oranda gidiş vardı derim. Bu izah farkı anlatmak için yeterli değil.
Erdoğan bir kaç seçimdir, yüzde 52 civarında oyla seçimi kapatıyor. Astronomik farkları izah edemeyeceğini biliyor. Muhalefeti son ana kadar umutlandırıp iyice yorduktan sonra kabul edilebilir bir farkla eve gönderiyor. 7 Haziran’dakine benzer sürprizlerle karşılaşmamak için bütün hünerlerini döktürüyor. İyi bir seçim dönemi geçirip toplumda heyecan uyaran muhalefeti 25 Haziran’da daha büyük bir sınav bekliyor. Seçimde hile varsa 16 Nisan’da olduğu gibi üzerine yatıp aylar sonra laf arasında söylenmek yerine vaktinde hesabını sormak gerekiyor. Bu yapılamazsa sonraki seçimde Erdoğan demokrasi oyunundan iyice sıkılmış vaziyette Ortadoğulu muadilleri gibi yüzde 90’lı sonuçlar için kolları sıvayacak.
[Sefer Can] 25.6.2018 [TR724]
Erdoğan, 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra partinin genel başkanı Ahmet Davutoğlu’nu kovdu, Başbakan olarak Binali Yıldırım’ı atadı. İstanbul, Ankara ve Bursa gibi büyük şehirler başta olmak üzere birçok ilin seçilmiş belediye başkanını azletti. Neredeyse bütün il başkanlarını değiştirdi. Gerekçe partideki metal yorgunluğu ve yaklaşan seçimde başarısızlık ihtimaliydi. Buna rağmen AKP dünkü seçimlerde yaklaşık yüzde 5 oy kaybetti. Erdoğan, Melih Gökçek, Kadir Topbaş, Edip Uğur’dan özür dileyecek mi dersiniz? Bütün manipülasyonlara ve devlet desteğine rağmen alınan oyu hâlâ başarı olarak sunmaya çalışanlar matematik özürlü olmalı. Erdoğan kendi partisindeki nispi düşüşe razı oldu. Böylece sandık mühendisliği fazla sırıtmayacaktı. İhtiyaç duyduğu Meclis çoğunluğunu MHP eliyle sağlamak kabul edelim fena fikir değil. Demokrasicilik oyununa uygun bir makyaj.
MHP’yi merkeze alan mühendislik kağıt üzerinde kurnazca duruyor ama izahı pek kolay olmayacak. Matematik, siyaset ve sosyoloji gibi bilimlerin çaresiz kaldığı noktadayız. 1 Kasım seçimlerinde yüzde 11 oy alan MHP’nin içinden İYİ Parti çıktı. O da yüzde 10 civarında oy almış görünüyor. Üstüne Devlet Bahçeli partide bir tasfiye yaptı; en güçlü genel başkan yardımcısı Şefkat Çetin ve Ülkü Ocakları eski Başkanı Atilla Kaya’nın içinde olduğu önemli isimleri minder dışına attı. Neredeyse hiç miting yapmadı, çok az televizyon programında konuştu. Seçmenlere tek vaadi yoktu. Buna rağmen oy oranını koruduğu iddia ediliyor. MHP’nin şu ana kadar aldığı en yüksek oy 1999 seçimlerindeki patlamayla aldığı yüzde 17,9. Öcalan yakalandığı için milliyetçi oyların yükseldiği ve seçmenin 28 Şubat’tan dolayı hem merkez partileri hem de Erbakan’ı cezalandırdığı bir dönemdi. Denenmemiş Bahçeli iktidar ortağı haline geldi. Makul bir izahı vardı. AKP’nin arka bahçesine çadır kurmak dışında bir icraatı olmayan bir lider ve partisi oy oranını nasıl korur? Açıklayabilen çıkabilecek mi?
Bahçeli, Erdoğan’a desteğin ödülünü aldı
MHP ile bağlantı biçimde izahı zor sonuçlardan biri de Meral Akşener’le partisi arasındaki oy farkı. İYİ Parti’ye oy verenlerin yüzde 30’u Akşener’i tercih etmemiş. İYİ Parti neredeyse Meral Akşener’i cumhurbaşkanı yapabilmek için kurulmuş bir parti. Vitrin yüzü ve genel başkan ama seçmenlerinden üçte biri ona oy vermemiş. MHP’deki olağanüstü kongre sürecinden beri bir el Akşener’i yok etmeye çalışıyor. Bahçeli, Erdoğan’a verdiği sınırsız desteğin karşılığını önce kurultayı yaptırmayarak şimdi de böyle alıyor. Cetvelle seçim sonuçlarını çizen el Akşener’e ölümcül darbeyi indirmek istiyor galiba.
Benzer bir mühendislik harikası CHP’de yaşanıyor. Muharrem İnce ile CHP arasında 8 puanlık fark var. Barajı aştırmak için HDP’ye gitti derseniz ben de 1 Kasım’da da aynı gerekçeyle aynı oranda gidiş vardı derim. Bu izah farkı anlatmak için yeterli değil.
Erdoğan bir kaç seçimdir, yüzde 52 civarında oyla seçimi kapatıyor. Astronomik farkları izah edemeyeceğini biliyor. Muhalefeti son ana kadar umutlandırıp iyice yorduktan sonra kabul edilebilir bir farkla eve gönderiyor. 7 Haziran’dakine benzer sürprizlerle karşılaşmamak için bütün hünerlerini döktürüyor. İyi bir seçim dönemi geçirip toplumda heyecan uyaran muhalefeti 25 Haziran’da daha büyük bir sınav bekliyor. Seçimde hile varsa 16 Nisan’da olduğu gibi üzerine yatıp aylar sonra laf arasında söylenmek yerine vaktinde hesabını sormak gerekiyor. Bu yapılamazsa sonraki seçimde Erdoğan demokrasi oyunundan iyice sıkılmış vaziyette Ortadoğulu muadilleri gibi yüzde 90’lı sonuçlar için kolları sıvayacak.
[Sefer Can] 25.6.2018 [TR724]
Seçim bitti, kriz derinleşecek [Semih Ardıç]
Türkiye 24 Haziran 2018 Pazar günü sandık başına gitti. 56,3 milyon seçmenin 50 milyonu (katılım oranı: yüzde 88) reyini verdi. Böylece 16 Nisan 2016’da halk oylaması ile kabul edilen anayasa değişikliği resmen yürürlüğe girmiş oldu.
Her ne kadar 13 aydır fiilen öyle hareket etse de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin ilk partili cumhurbaşkanı olarak seçildi.
CİHAN HABER AJANSI KAPATILDI, AA TEK BAŞINA
“Erdoğan seçildi.” derken ekranlara akseden ve hiç de hafife alınmayacak şaibe iddialarını tarihin hafızasına emanet ediyorum.
Makalenin kaleme alındığı saatlerde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) herhangi bir beyanda bulunmadı. Sadece devletin ajansı AA’nın açıkladığı oranlar üzerinden mütalaamı paylaşıyorum.
Herkesin seçimlerde teyit merci haline gelen Cihan Haber Ajansı (Cihan) bu seçimde yok. Nitekim 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesi ile kapısına kilit vurulan 200’e yakın medya kuruluşundan biri de Cihan idi.
MHP İTTİFAKI ERDOĞAN’I KURTARDI
Erdoğan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile kurduğu Cumhur İttifakı’nın semeresini sandıkta fazlasıyla aldı ve oyların yüzde 52’sini topladı. Seçim de ikinci tura kalmadı.
Muhalefet cenahında en iddialı ikinci aday olan Muharrem İnce oylarını yüzde 31’e çıkararak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) nihai hududu olarak kabul edilen yüzde 25’i çok rahat açtı.
Amma velakin İnce’nin aldığı oy diğer cumhurbaşkanı adayları İyi Parti lideri Meral Akşener, Selahattin Demirtaş ve Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun oylarının anketlerde geçen oranların altında kalması sebebiyle Erdoğan’ı ilk turda yüzde 50’nin altına çekmeye kâfi gelmedi.
KİMSE İÇİN “ZAFER” DEĞİL
Siyaset tarihine en yüksek katılımla yapılan seçim olarak geçen Cumhurbaşkanlığı ve 27. Dönem Milletvekilliği Seçimi’nden çıkan netice hakiki mânâda kimse adına “zafer” sayılmaz.
Bu tespitim seçimi ilk turda kazanan Erdoğan ve partisi için de geçerli. Zira Erdoğan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) 291 sandalyeye sahip olacak. AKP 1 Kasım 2015’te aldığı yüzde 49,49’a kıyasla yüzde 7 puan oy kaybetti. 317 milletvekili vardı, bunların 25’ini 24 Haziran sandığında bıraktı.
Yüzde 42,36 oy oranı yürütmeyi kendine bağlayan Erdoğan’ı yasama organında başkalarına muhtaç bıraktı.
SEÇİMİN TEK GALİBİ BAHÇELİ
Bu seçimde nispeten zafer ilan edebilecek bir isim varsa o da Erdoğan’ın gözünün içine bakacağı MHP lideri Devlet Bahçeli olabilir.
Bahçeli’nin partisi 49 sandalye ile TBMM’nin kilit partisi haline geldi. 1 Kasım 2015 ile hemen hemen aynı oranda oy aldı.
Gayri resmi neticelere göre Erdoğan namına MHP’nin desteğini almadan hareket edemeyeceği bir başkanlık dönemi olacak.
Erdoğan ayak bağı istemiyordu ki! Yargıyı bile ayak bağı olarak gören bir siyasetçi muvakkat seçim ittifakının vadesini uzatmayı hiç arzu etmez.
Bahçeli en küçük bir ihtilafta bile müttefik odasının kapısını Erdoğan’ın suratına çarpıp çıkabilir. Bu zaviyeden bakıldığında Başkan Erdoğan tek başına iktidarı kaybetmiştir.
TBMM’DE MHP’SİZ HAREKET EDEMEYECEK
Kanunlar için de MHP ile birlikte hareket edecek. Başka çaresi yok.
Seçmen hiç bir partiye tek başına TBMM’de çoğunluk mührünü vermedi. Yeni dönem “çok partili siyaset”e kapı araladı. Artık İyi Parti de Meclis’te olacak.
Tek adam ve çok partili bir TBMM. Erdoğan’a kalsa en son arzu edeceği netice. Erdoğan her halükârda siyasî darbelere hedef olabileceği bir denklemle karşı karşıya. İçinin rahat etmesi mümkün değil mevcut sandalye dağılımında. Meclis’te milletvekili transferleri hiç sürpriz olmaz.
Bahçeli kemikleşmiş MHP tabanını İyi Parti’ye rağmen kendi etrafında tutmaya muvaffak oldu. Bunu biraz da Meral Akşener’e borçlu.
İyi Parti lideri ve cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener MHP’den fazla oy devşiremedi, milliyetçi seçmenin beklentilerine cevap veremedi.
AKŞENER BAŞARAMADI, ÇÜNKÜ…
Sebepler muhtelif. En mühim iki sebep ise “isim tercihlerinde hata ve kullandığı siyaset dilinin Erdoğan ve Bahçeli’nin kopyası olması” şeklinde hülasa edilebilir. Değişim yerine milliyetçi statükoya vurgu yaparsanız aslı varken seçmen gölgesine niye itibar etsin ki!
Ulusalcı isimlerin partinin vitrinine geçmesi kurucu teşkilatları küstürdü. Ham verilere bakılırsa Akşener’e MHP’den ziyade AKP’den kopanlarla birlikte kararsız sağ seçmenin destek verdiği anlaşılıyor.
Seçimde gözler Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) üzerindeydi. İki eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan mahpus. Belediye başkanları da öyle. Yine de HDP yüzde 10 barajını aştı. Erdoğan’ın korktuğu başına geldi.
KÜRT SİYASETİ İÇİN “BARAJ” YIKILMIŞTIR
Bilvesile ifade edeyim… Türkiye’de Kürt siyasetinin yüzde 10 ülke barajı ile durdurulamayacağını artık herkes kabul etmeli. Sırf Kürtleri, TBMM’nin haricinde tutmak için 1980 darbesini yapan askerlerin anayasaya koyduğu bu antidemokratik “şart” şu ana kadar iptal edilmeliydi.
AKP’nin kendi ikbali uğruna bel bağladığı yüzde 10 barajını halk kendisi yıktı.
Bu seçim göstermiştir ki Türkiye’de milliyetçi seçmen tabanı genişliyor. MHP ve İyi Parti’nin toplamı yüzde 22’ye yaklaştı. HDP ve CHP’deki sol milliyetçi seçmenler de dikkate alındığında oran yüzde 30-35’leri buluyor.
AKP’yi destekleyenler içindeki milliyetçiler de ilave edildiğinde belki de iki seçmenden biri milliyetçi kabul edilebilir. Dünyada da böyle bir temayül olduğuna göre demek ki insanlar 50-60 senede bir aynı hataları tekrar ediyor. Milliyetçilik, faşizm ve otoriterlik… Birbirini besleyen kanserli hücreler…
ERDOĞAN’IN HEVESİ KURSAĞINDA KALDI
Oyların çalınması ve hile iddialarının gölgesinde 1. Erdoğan devrini İstanbul’da Boğaz’ın kenarında Huber Köşkü’nün salonunda dünyaya ilan eden AKP liderinin hevesinin kursağında kaldığı yüzünden okunuyordu. Bu saatten sonra muhalefetin itirazlarının ilan edilen gayr-i resmi oranları değiştirmesi mümkün görünmüyor. Yine de Erdoğan’da zafer sevincinden eser yok.
Erdoğan da biliyor ki artık tehir ettirdiği iflasla yüzleşecek. Halının altına süpürdüklerini temizlemek için sandıktan birinci çıkmak kâfi değil. Bütçe açığını kapatmak için seçmene hediye paketi olarak zam gönderecek!
Sandıktan çıkan netice seçimden evvel kaleme aldığım “Türkiye iki ihtimalden birini seçecek” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/turkiye-2-ihtimalden-birini-sececek/) yer verdiğim birinci ihtimalin tahakkuk ettiğini gösteriyor.
PİYASALAR İÇİN EN İSTENMEYEN İHTİMAL
Piyasalar için hiç istenmeyen oldu. Erdoğan yarından tezi yok Merkez Bankası’ndan (TCMB) kamu bankalarına kadar eskiden kalma ne varsa hepsini kendisine bağlayacak.
Seçimden evvel Adana’da, “24 Haziran’da bana yeter ki vekâlet verin, görün bakın faiz nasıl düşürülüyormuş göstereceğim hepsine!” diyordu.
İlk rövanş maçının ismi dünden belli. Kendi tabiri ile ilk hesaplaşmayı doları ve faizi yükselten lobilerle yapacak.
Böyle bir iklimde Türkiye’nin bizzat Erdoğan’dan mütevellit riskleri daha da artacak. TL ve Borsa İstanbul cenahında hafif bir toparlanma olsa bile dövizde keskin düşüş beklemek hayal olur.
Yatırımcılar Erdoğan’ın nasıl bir ekonomi siyaseti takip edeceğinden emin oluncaya dek mevcut seviyelerin etrafında dolanacak.
Erdoğan’ın yasama tarafında ‘topal ördek’ durumunda olması kısa vadede yatırımcıları rahatlatacak bir tablo. İlk günlerde piyasalardaki iyimserlikte bu hususun da payı olacak.
SÖZ VERDİĞİ GİBİ OHAL’İ KALDIRACAK MI?
Kamu maliyesini çökerten ‘ballı ihaleler’den geri adım atılırsa, İhale Kanunu aslına rücu ettirilirse ve ekonominin beklediği hakiki ıslahata (restorasyona) ‘evet’ denilirse piyasa Erdoğan’a bir miktar destek de verebilir.
Seçimden evvel taahhüt ettiği gibi 15 gün içinde Olağanüstü Hal’i (OHAL) kaldırıp kaldırmayacağı da takip edilecek.
“Ekonomiyi bildiğim gibi idare edeceğim.” diye ısrar ederse dolar yeniden fırlayacak, faizler yüzde 25’i geçecek. Piyasalardan hesap soracağını söylemişti, nasıl bir tavır sergileyeceğini mührü alınca anlayacağız.
Faiz artışının doğru olmadığını belirtmişti. Faize, TCMB’ye müdahale ettiğinde Londra ziyaretinin akabinde yaşananlar daha sert haliyle tekrar edecek maalesef.
Dünyada faizler yükselirken Türkiye’nin döviz açıkları ile başa çıkması çok zor. Siyasette kan değişimi belki kaybedilen yatırımcıyı geri getirebilirdi. O fırsat kaçtı.
HALK KENDİ KRİZİNE İMZA ATTI
Ekonomi bu halde iken bunların müsebbibi bir isme yüzde 52 destek veren halk da Pirius zaferini kutlayabilir. Türkiye, Erdoğan’ın elinde küçülecek, halk daha da fakirleşecek. Halkın tercihine hürmet etmekle beraber mevcut şartlarda bunun yanlış bir tercih olduğunun altını çizdim.
Velhasıl 24 Haziran 2018 Pazar günü sandıktan çıkan netice kimse namına zafer değildir. Top yekün Türkiye adına hüsrandır.
Yaşayarak müşahede edeceğiz…
[Semih Ardıç] 25.6.2018 [TR724]
Her ne kadar 13 aydır fiilen öyle hareket etse de Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin ilk partili cumhurbaşkanı olarak seçildi.
CİHAN HABER AJANSI KAPATILDI, AA TEK BAŞINA
“Erdoğan seçildi.” derken ekranlara akseden ve hiç de hafife alınmayacak şaibe iddialarını tarihin hafızasına emanet ediyorum.
Makalenin kaleme alındığı saatlerde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) herhangi bir beyanda bulunmadı. Sadece devletin ajansı AA’nın açıkladığı oranlar üzerinden mütalaamı paylaşıyorum.
Herkesin seçimlerde teyit merci haline gelen Cihan Haber Ajansı (Cihan) bu seçimde yok. Nitekim 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesi ile kapısına kilit vurulan 200’e yakın medya kuruluşundan biri de Cihan idi.
MHP İTTİFAKI ERDOĞAN’I KURTARDI
Erdoğan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile kurduğu Cumhur İttifakı’nın semeresini sandıkta fazlasıyla aldı ve oyların yüzde 52’sini topladı. Seçim de ikinci tura kalmadı.
Muhalefet cenahında en iddialı ikinci aday olan Muharrem İnce oylarını yüzde 31’e çıkararak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) nihai hududu olarak kabul edilen yüzde 25’i çok rahat açtı.
Amma velakin İnce’nin aldığı oy diğer cumhurbaşkanı adayları İyi Parti lideri Meral Akşener, Selahattin Demirtaş ve Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu’nun oylarının anketlerde geçen oranların altında kalması sebebiyle Erdoğan’ı ilk turda yüzde 50’nin altına çekmeye kâfi gelmedi.
KİMSE İÇİN “ZAFER” DEĞİL
Siyaset tarihine en yüksek katılımla yapılan seçim olarak geçen Cumhurbaşkanlığı ve 27. Dönem Milletvekilliği Seçimi’nden çıkan netice hakiki mânâda kimse adına “zafer” sayılmaz.
Bu tespitim seçimi ilk turda kazanan Erdoğan ve partisi için de geçerli. Zira Erdoğan, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) 291 sandalyeye sahip olacak. AKP 1 Kasım 2015’te aldığı yüzde 49,49’a kıyasla yüzde 7 puan oy kaybetti. 317 milletvekili vardı, bunların 25’ini 24 Haziran sandığında bıraktı.
Yüzde 42,36 oy oranı yürütmeyi kendine bağlayan Erdoğan’ı yasama organında başkalarına muhtaç bıraktı.
SEÇİMİN TEK GALİBİ BAHÇELİ
Bu seçimde nispeten zafer ilan edebilecek bir isim varsa o da Erdoğan’ın gözünün içine bakacağı MHP lideri Devlet Bahçeli olabilir.
Bahçeli’nin partisi 49 sandalye ile TBMM’nin kilit partisi haline geldi. 1 Kasım 2015 ile hemen hemen aynı oranda oy aldı.
Gayri resmi neticelere göre Erdoğan namına MHP’nin desteğini almadan hareket edemeyeceği bir başkanlık dönemi olacak.
Erdoğan ayak bağı istemiyordu ki! Yargıyı bile ayak bağı olarak gören bir siyasetçi muvakkat seçim ittifakının vadesini uzatmayı hiç arzu etmez.
Bahçeli en küçük bir ihtilafta bile müttefik odasının kapısını Erdoğan’ın suratına çarpıp çıkabilir. Bu zaviyeden bakıldığında Başkan Erdoğan tek başına iktidarı kaybetmiştir.
TBMM’DE MHP’SİZ HAREKET EDEMEYECEK
Kanunlar için de MHP ile birlikte hareket edecek. Başka çaresi yok.
Seçmen hiç bir partiye tek başına TBMM’de çoğunluk mührünü vermedi. Yeni dönem “çok partili siyaset”e kapı araladı. Artık İyi Parti de Meclis’te olacak.
Tek adam ve çok partili bir TBMM. Erdoğan’a kalsa en son arzu edeceği netice. Erdoğan her halükârda siyasî darbelere hedef olabileceği bir denklemle karşı karşıya. İçinin rahat etmesi mümkün değil mevcut sandalye dağılımında. Meclis’te milletvekili transferleri hiç sürpriz olmaz.
Bahçeli kemikleşmiş MHP tabanını İyi Parti’ye rağmen kendi etrafında tutmaya muvaffak oldu. Bunu biraz da Meral Akşener’e borçlu.
İyi Parti lideri ve cumhurbaşkanı adayı Meral Akşener MHP’den fazla oy devşiremedi, milliyetçi seçmenin beklentilerine cevap veremedi.
AKŞENER BAŞARAMADI, ÇÜNKÜ…
Sebepler muhtelif. En mühim iki sebep ise “isim tercihlerinde hata ve kullandığı siyaset dilinin Erdoğan ve Bahçeli’nin kopyası olması” şeklinde hülasa edilebilir. Değişim yerine milliyetçi statükoya vurgu yaparsanız aslı varken seçmen gölgesine niye itibar etsin ki!
Ulusalcı isimlerin partinin vitrinine geçmesi kurucu teşkilatları küstürdü. Ham verilere bakılırsa Akşener’e MHP’den ziyade AKP’den kopanlarla birlikte kararsız sağ seçmenin destek verdiği anlaşılıyor.
Seçimde gözler Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) üzerindeydi. İki eski eş genel başkanı Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan mahpus. Belediye başkanları da öyle. Yine de HDP yüzde 10 barajını aştı. Erdoğan’ın korktuğu başına geldi.
KÜRT SİYASETİ İÇİN “BARAJ” YIKILMIŞTIR
Bilvesile ifade edeyim… Türkiye’de Kürt siyasetinin yüzde 10 ülke barajı ile durdurulamayacağını artık herkes kabul etmeli. Sırf Kürtleri, TBMM’nin haricinde tutmak için 1980 darbesini yapan askerlerin anayasaya koyduğu bu antidemokratik “şart” şu ana kadar iptal edilmeliydi.
AKP’nin kendi ikbali uğruna bel bağladığı yüzde 10 barajını halk kendisi yıktı.
Bu seçim göstermiştir ki Türkiye’de milliyetçi seçmen tabanı genişliyor. MHP ve İyi Parti’nin toplamı yüzde 22’ye yaklaştı. HDP ve CHP’deki sol milliyetçi seçmenler de dikkate alındığında oran yüzde 30-35’leri buluyor.
AKP’yi destekleyenler içindeki milliyetçiler de ilave edildiğinde belki de iki seçmenden biri milliyetçi kabul edilebilir. Dünyada da böyle bir temayül olduğuna göre demek ki insanlar 50-60 senede bir aynı hataları tekrar ediyor. Milliyetçilik, faşizm ve otoriterlik… Birbirini besleyen kanserli hücreler…
ERDOĞAN’IN HEVESİ KURSAĞINDA KALDI
Oyların çalınması ve hile iddialarının gölgesinde 1. Erdoğan devrini İstanbul’da Boğaz’ın kenarında Huber Köşkü’nün salonunda dünyaya ilan eden AKP liderinin hevesinin kursağında kaldığı yüzünden okunuyordu. Bu saatten sonra muhalefetin itirazlarının ilan edilen gayr-i resmi oranları değiştirmesi mümkün görünmüyor. Yine de Erdoğan’da zafer sevincinden eser yok.
Erdoğan da biliyor ki artık tehir ettirdiği iflasla yüzleşecek. Halının altına süpürdüklerini temizlemek için sandıktan birinci çıkmak kâfi değil. Bütçe açığını kapatmak için seçmene hediye paketi olarak zam gönderecek!
Sandıktan çıkan netice seçimden evvel kaleme aldığım “Türkiye iki ihtimalden birini seçecek” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/turkiye-2-ihtimalden-birini-sececek/) yer verdiğim birinci ihtimalin tahakkuk ettiğini gösteriyor.
PİYASALAR İÇİN EN İSTENMEYEN İHTİMAL
Piyasalar için hiç istenmeyen oldu. Erdoğan yarından tezi yok Merkez Bankası’ndan (TCMB) kamu bankalarına kadar eskiden kalma ne varsa hepsini kendisine bağlayacak.
Seçimden evvel Adana’da, “24 Haziran’da bana yeter ki vekâlet verin, görün bakın faiz nasıl düşürülüyormuş göstereceğim hepsine!” diyordu.
İlk rövanş maçının ismi dünden belli. Kendi tabiri ile ilk hesaplaşmayı doları ve faizi yükselten lobilerle yapacak.
Böyle bir iklimde Türkiye’nin bizzat Erdoğan’dan mütevellit riskleri daha da artacak. TL ve Borsa İstanbul cenahında hafif bir toparlanma olsa bile dövizde keskin düşüş beklemek hayal olur.
Yatırımcılar Erdoğan’ın nasıl bir ekonomi siyaseti takip edeceğinden emin oluncaya dek mevcut seviyelerin etrafında dolanacak.
Erdoğan’ın yasama tarafında ‘topal ördek’ durumunda olması kısa vadede yatırımcıları rahatlatacak bir tablo. İlk günlerde piyasalardaki iyimserlikte bu hususun da payı olacak.
SÖZ VERDİĞİ GİBİ OHAL’İ KALDIRACAK MI?
Kamu maliyesini çökerten ‘ballı ihaleler’den geri adım atılırsa, İhale Kanunu aslına rücu ettirilirse ve ekonominin beklediği hakiki ıslahata (restorasyona) ‘evet’ denilirse piyasa Erdoğan’a bir miktar destek de verebilir.
Seçimden evvel taahhüt ettiği gibi 15 gün içinde Olağanüstü Hal’i (OHAL) kaldırıp kaldırmayacağı da takip edilecek.
“Ekonomiyi bildiğim gibi idare edeceğim.” diye ısrar ederse dolar yeniden fırlayacak, faizler yüzde 25’i geçecek. Piyasalardan hesap soracağını söylemişti, nasıl bir tavır sergileyeceğini mührü alınca anlayacağız.
Faiz artışının doğru olmadığını belirtmişti. Faize, TCMB’ye müdahale ettiğinde Londra ziyaretinin akabinde yaşananlar daha sert haliyle tekrar edecek maalesef.
Dünyada faizler yükselirken Türkiye’nin döviz açıkları ile başa çıkması çok zor. Siyasette kan değişimi belki kaybedilen yatırımcıyı geri getirebilirdi. O fırsat kaçtı.
HALK KENDİ KRİZİNE İMZA ATTI
Ekonomi bu halde iken bunların müsebbibi bir isme yüzde 52 destek veren halk da Pirius zaferini kutlayabilir. Türkiye, Erdoğan’ın elinde küçülecek, halk daha da fakirleşecek. Halkın tercihine hürmet etmekle beraber mevcut şartlarda bunun yanlış bir tercih olduğunun altını çizdim.
Velhasıl 24 Haziran 2018 Pazar günü sandıktan çıkan netice kimse namına zafer değildir. Top yekün Türkiye adına hüsrandır.
Yaşayarak müşahede edeceğiz…
[Semih Ardıç] 25.6.2018 [TR724]
Veresiye Defteri [Hakan Zafer]
Seçimden bir gün sonra yayınlanacak yazıyı önceden yazmanın tüm risklerini üzerimde taşıyorum galiba.
Ümit yorgunu okuyucuya sunulabilecek iki seçenek var. Birincisi, bekledikleri olmamışsa “önemli olan…” diye, ikincisi, sonuç beklenene uygunsa “hep demiştim…” diye başlar. Ben ikisinden de uzağım. Allah’tan ümit kesmemenin, çoğu kez ümidi iman yerine koymak gibi bir aldatıcı sezgi ile karışacağına inandım hep. Ben, imanın ümidi doğurduğunu düşünüyorum. Bu, aldatması, aldatılması en zor alandır. Ümit edebiliyor diye üzerinde tasarrufta bulunacak eşya gibi görme kötülüğünden kişiyi uzak tutar.
Kandırmanın da türlü çeşidi var. Yerinde insan, Allah ile de aldatıyor, aldanıyor ki O (cc), kulun aldatması esnasında kendisine yer vermesine karşı diğerlerini uyarıyor (Fatır 5).
“Kaynağı olmayan ümit mi olur?” demeye çalışıyorum aslında. İnanmak, inanmanın olduğu yerde bilmek, bilmenin olduğu yerde hatırlamak, hatırlamanın olduğu yerde sonunu düşünerek davranmak, sonuca dair güven duymak, güvendiği yerde kalbi rahat davranmak gibi. Yani, ümidin yetiştiği iman toprağında, bilgi, zikir, tedbir, tevekkül ve saadet olur. O topraktan bitecekse ümidin bir yerlerinde bu minareller bulunur. Yoksa toprağından kopmuş dalda meyve mi olur?
*****
Mahallede ağırlığa sahipken bakkalların bir âdeti vardı. Veresiye defterinden borcun hepsini silmemek. Defterinde kaydınız var, ödeme yapıyorsunuz ama kapanmıyor. En küçük olanının üstüne çizgi bir türlü çekilmiyor. Kötü bir niyet yok aslında. Bakkal efendi, ayağınızı kesmeyesiniz ümidiyle defteri kapatmıyor. Tıpkı Hz. Yusuf’un (as) kardeşi Bünyamin’i borçlu çıkarıp alıkoyması gibi.
Hz. Yusuf (as) da ümidin piridir.
Kuyulardan kuyulara düş, gel en sonunda o kuyulara itenlerin kendisinden arpa, buğday dilendiği noktada kardeşi Bünyamin’in defterine veresiye yaz.
Müslüman bireyin zihnine ümidin sembolüdür Bünyamin’in heybesine konulan o tas.
Kimsenin kimseyi yanında Bünyamin diye tutmaya hevesli olmadığı bir çağda gözü ayrılık acısıyla ağlamaktan ufağı tefeği görmez olmuş bir Yakub’u ve o Yakub’a sarılacağı bir günü ümit eden kimsenin, alacaklı kalmayı tercih pahasına veresiye defterini kapatmaması gerçek bir ümittir.
Uzağınızda bırakmamak için geride alacaklı kalırsınız. Kiminde, lafı açılınca hatırlanan eski söz vermeler, kiminde kalbinize, zihninize onları tutturduğunuz raptiye gibi hatıralarla defterini açık tutarak ümitlenir insan.
Kaç seçim gördüm saymadım. Hepsi geldi geçti unuttum ama kötülüğü, kötüyü unutmuyor insan.
Unutmamalı.
İyilerin hakkını saymak adına ortaya konacak bu karşı hafıza olma durumu mülayemetle bertaraf edilmemesi gereken bir hakkaniyettir. Sonuç ne olur bilmiyorum ama iyilik ve iyiler hatırına hayırlar feth, şerler def olur inşallah…
[Hakan Zafer] 25.6.2018 [TR724]
Ümit yorgunu okuyucuya sunulabilecek iki seçenek var. Birincisi, bekledikleri olmamışsa “önemli olan…” diye, ikincisi, sonuç beklenene uygunsa “hep demiştim…” diye başlar. Ben ikisinden de uzağım. Allah’tan ümit kesmemenin, çoğu kez ümidi iman yerine koymak gibi bir aldatıcı sezgi ile karışacağına inandım hep. Ben, imanın ümidi doğurduğunu düşünüyorum. Bu, aldatması, aldatılması en zor alandır. Ümit edebiliyor diye üzerinde tasarrufta bulunacak eşya gibi görme kötülüğünden kişiyi uzak tutar.
Kandırmanın da türlü çeşidi var. Yerinde insan, Allah ile de aldatıyor, aldanıyor ki O (cc), kulun aldatması esnasında kendisine yer vermesine karşı diğerlerini uyarıyor (Fatır 5).
“Kaynağı olmayan ümit mi olur?” demeye çalışıyorum aslında. İnanmak, inanmanın olduğu yerde bilmek, bilmenin olduğu yerde hatırlamak, hatırlamanın olduğu yerde sonunu düşünerek davranmak, sonuca dair güven duymak, güvendiği yerde kalbi rahat davranmak gibi. Yani, ümidin yetiştiği iman toprağında, bilgi, zikir, tedbir, tevekkül ve saadet olur. O topraktan bitecekse ümidin bir yerlerinde bu minareller bulunur. Yoksa toprağından kopmuş dalda meyve mi olur?
*****
Mahallede ağırlığa sahipken bakkalların bir âdeti vardı. Veresiye defterinden borcun hepsini silmemek. Defterinde kaydınız var, ödeme yapıyorsunuz ama kapanmıyor. En küçük olanının üstüne çizgi bir türlü çekilmiyor. Kötü bir niyet yok aslında. Bakkal efendi, ayağınızı kesmeyesiniz ümidiyle defteri kapatmıyor. Tıpkı Hz. Yusuf’un (as) kardeşi Bünyamin’i borçlu çıkarıp alıkoyması gibi.
Hz. Yusuf (as) da ümidin piridir.
Kuyulardan kuyulara düş, gel en sonunda o kuyulara itenlerin kendisinden arpa, buğday dilendiği noktada kardeşi Bünyamin’in defterine veresiye yaz.
Müslüman bireyin zihnine ümidin sembolüdür Bünyamin’in heybesine konulan o tas.
Kimsenin kimseyi yanında Bünyamin diye tutmaya hevesli olmadığı bir çağda gözü ayrılık acısıyla ağlamaktan ufağı tefeği görmez olmuş bir Yakub’u ve o Yakub’a sarılacağı bir günü ümit eden kimsenin, alacaklı kalmayı tercih pahasına veresiye defterini kapatmaması gerçek bir ümittir.
Uzağınızda bırakmamak için geride alacaklı kalırsınız. Kiminde, lafı açılınca hatırlanan eski söz vermeler, kiminde kalbinize, zihninize onları tutturduğunuz raptiye gibi hatıralarla defterini açık tutarak ümitlenir insan.
Kaç seçim gördüm saymadım. Hepsi geldi geçti unuttum ama kötülüğü, kötüyü unutmuyor insan.
Unutmamalı.
İyilerin hakkını saymak adına ortaya konacak bu karşı hafıza olma durumu mülayemetle bertaraf edilmemesi gereken bir hakkaniyettir. Sonuç ne olur bilmiyorum ama iyilik ve iyiler hatırına hayırlar feth, şerler def olur inşallah…
[Hakan Zafer] 25.6.2018 [TR724]
OHAL kalktığında KHK’lılar göreve iade edilmeli [Nurullah Albayrak]
Seçimler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, hem iktidar hem de muhalefet partileri seçimi kazanıp hükümeti kurduklarında OHAL’i sonlandırma vaadinde bulundu. Siyasi partilerin vaadine göre kısa süre içerisinde OHAL’in kaldırılacağı artık kesin denilebilir. OHAL kaldırıldığında özellikle KHK ile ve KHK gerekçe yapılarak ihraç edilenler için yeni bir dönem başlayacaktır.
Olağanüstü Hal Kanunu’nun yalnızca OHAL ilanını takip eden ve OHAL süresince geçerli olan kurallar koyduğu, koyması gerektiği düşünüldüğünde, OHAL sona erdiğinde tedbir niteliğinde ki kararlar kaldırılmış olacaktır. Anayasa hukukçusu Ergun Özbudun’a göre, “KHK ile getirilen kuralların olağanüstü hal sonrasında uygulanmaları veya başka bir zamanda ve yerde olağanüstü hal ilanı durumunda geçerliliklerini korumaları olanaksızdır.” Bu açık değerlendirme gereğince OHAL’in sona ermesiyle birlikte ihraç edilmiş kamu görevlileri eski görevlerine iade edilmelidir.
Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu tarafından 07.12.1989 tarihinde benzer mahiyetli bir olay üzerine verilen karar gereğince, OHAL süresinde KHK ile işlerine son verilen memurların, diğer kamu görevlilerinin ve kamu hizmetlerinde görevli işçilerin, ilk kez kamu görevine girdikleri tarihte bu görev için yasa ve yönetmeliklerde öngörülen nitelikleri kaybetmemiş olmaları koşuluyla, işlerine son verildiği bölgede olağanüstü hal kalktıktan sonra, kurumlarınca eski görevlerine iade edilmeleri gerekecektir.
Danıştay kararına gerekçe yapılan olayda, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na 2301 ve 2766 sayılı Kanunlar ile sıkıyönetim komutanına sakıncalı bulduğu kişilerin görevlerine son verme yetkisi eklenmiş ve görevine bu şekilde son verilenlerin bir daha kamu hizmetinde çalıştırılamayacakları hükme bağlanmıştır. Yapılan bu düzenlemeyle binlerce kişi bir daha kamu hizmetine dönmemek üzere görevinden uzaklaştırılmıştır. Mahkeme yolu ise kapatılmıştır. Danıştay 07.12.1989 tarihli içtihadı birleştirme kararı ile Sıkıyönetim Kanunu’nda verilen yetkinin sıkıyönetim süresini aşacak biçimde etki doğuramayacağını belirterek kanunda çerçevesi çizilen yetkinin “tedbir” niteliğini ortaya koymuştur.
Sıkıyönetim Kanununa yapılan ek hükme göre, sıkıyönetim komutanlarının, bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakıncalı görülen veya hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi hakkındaki istemleri ilgili kurumlarca derhal yerine getirilecektir.
Sıkıyönetimin ilanını gerektiren nedenlerle hiç bir ilgisi bulunmayan ve memur hukukuna ilişkin kurallar içinde çözümlenmesi mümkün olan bir konuda, “hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin görev yerinin değiştirilmesi veya görevine son verilmesi” gerekmektedir. Sıkıyönetim komutanlarına yetki verilmiş olmasının hukuken doğru olmadığı açıkça vurgulanmıştır. Sözkonusu ek hükümde, sıkıyönetim komutanlarına amacı aşan, asli görevleri ile ilgisi bulunmayan bir yetki tanımak suretiyle, bir yandan hukuki durumları yasalarla düzenlenmiş ve belli güvencelere bağlanmış bulunan kamu personelinin kişisel değerlendirmelerle, kolayca ve kısa sürede görev yerlerinin değiştirilmesi veya görevlerine son verilmesi olanağı sağlanmasının da kabul edilemeyeceği belirtilmiştir.
Bu yetkinin kullanılması için maddede hiç bir usulün öngörülmemiş olmasının da kamu personeli yönünden tümüyle güvencesiz bir ortam oluşturduğu da açıkça belirtilmiştir. Kişinin genel güvenlik, asayiş ve kamu düzeni açısından çalışmasının sakıncalı olduğunun nasıl saptanacağı; kamu görevlisinin hizmetinde yararlı olmadığını sıkıyönetim komutanının bilmesi ve değerlendirmesi mümkün olmadığına göre bu öneriyi kimin yapacağı; kişi hakkında toplanan bilgilerin veya yapılan önerinin, gerçekliği ve doğruluğunun nasıl denetleneceği gibi konularda yasada herhangi bir açıklık bulunmadığı gibi, çok ağır bir ceza niteliği taşıyan bu işlemin uygulanmasından önce ilgiliye savunma hakkının tanınmamış olması da düzenlemenin hukuka aykırı olmasının gerekçesi olarak belirtilmiştir.
Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu tarafından yapılan değerlendirme sonucunda; ‘Hukuk yollarına başvurma olanağı bulunmayan bir işlemle bu işlem için öngörülen yaptırım arasında adil bir denge kurulmasının hak, adalet ve hukuk devleti ilkelerinin bir gereği olması; öte yandan dayanağını Anayasa’dan alan ve bu maddede belirtilen durumlara bağlı olarak yürürlüğe konulan sıkıyönetimin geçici bir nitelik taşıması, dolayısıyla sıkıyönetim komutanlığınca alınan önlemlerin de sıkıyönetim süresi ile sınırlı bulunması; Anayasa’nın 15. ve 122. maddelerinde sıkıyönetim halinde temel hak ve özgürlüklerin durumun gerektirdiği ölçüde kısıtlanabileceğinin veya durdurulabileceğinin, 13. maddesinde de bu sınırlamaların Anayasa`nın özüne ve ruhuna uygun olması gerektiğinin, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacaklarının ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacağının açıklanmış olması nedenleri ile 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu`nun 2. maddesinin 2766 sayılı Yasa ile değişik son fıkrasında yer alan ” … bir daha kamu hizmetlerinde çalıştırılamazlar.” ibaresini sıkıyönetim süresiyle sınırlı bir hüküm olarak değerlendirmek ve bunun sadece sıkıyönetim süresince hukuki sonuç doğurabileceğini kabul etmek gerekmektedir.’ Denilerek OHAL süresinde alınan kararların tedbir niteliğinde oldu ve OHAL süresince hüküm doğuracağını, OHAL bittiğinde ise hüküm doğurmayacağı açık ve tereddütsüz olarak belirtmiştir.
Danıştay’ın kararı da dikkate alınarak ihraç edilmiş olan kişilerin yapması gereken; OHAL’İN sona ermesinin ertesi günü, ihraç edilen kuruma yapılacak başvuru ile Danıştay İctihadı Birleştirme Genel Kurulunun 1988/6 Esas 1989/4 K ve 07.12.1989 tarihli kararı da gerekçe yapılarak, eski görevlerine iade edilmelerinin istenmesi olmalıdır.
[Nurullah Albayrak] 25.6.2018 [TR724]
Olağanüstü Hal Kanunu’nun yalnızca OHAL ilanını takip eden ve OHAL süresince geçerli olan kurallar koyduğu, koyması gerektiği düşünüldüğünde, OHAL sona erdiğinde tedbir niteliğinde ki kararlar kaldırılmış olacaktır. Anayasa hukukçusu Ergun Özbudun’a göre, “KHK ile getirilen kuralların olağanüstü hal sonrasında uygulanmaları veya başka bir zamanda ve yerde olağanüstü hal ilanı durumunda geçerliliklerini korumaları olanaksızdır.” Bu açık değerlendirme gereğince OHAL’in sona ermesiyle birlikte ihraç edilmiş kamu görevlileri eski görevlerine iade edilmelidir.
Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu tarafından 07.12.1989 tarihinde benzer mahiyetli bir olay üzerine verilen karar gereğince, OHAL süresinde KHK ile işlerine son verilen memurların, diğer kamu görevlilerinin ve kamu hizmetlerinde görevli işçilerin, ilk kez kamu görevine girdikleri tarihte bu görev için yasa ve yönetmeliklerde öngörülen nitelikleri kaybetmemiş olmaları koşuluyla, işlerine son verildiği bölgede olağanüstü hal kalktıktan sonra, kurumlarınca eski görevlerine iade edilmeleri gerekecektir.
Danıştay kararına gerekçe yapılan olayda, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na 2301 ve 2766 sayılı Kanunlar ile sıkıyönetim komutanına sakıncalı bulduğu kişilerin görevlerine son verme yetkisi eklenmiş ve görevine bu şekilde son verilenlerin bir daha kamu hizmetinde çalıştırılamayacakları hükme bağlanmıştır. Yapılan bu düzenlemeyle binlerce kişi bir daha kamu hizmetine dönmemek üzere görevinden uzaklaştırılmıştır. Mahkeme yolu ise kapatılmıştır. Danıştay 07.12.1989 tarihli içtihadı birleştirme kararı ile Sıkıyönetim Kanunu’nda verilen yetkinin sıkıyönetim süresini aşacak biçimde etki doğuramayacağını belirterek kanunda çerçevesi çizilen yetkinin “tedbir” niteliğini ortaya koymuştur.
Sıkıyönetim Kanununa yapılan ek hükme göre, sıkıyönetim komutanlarının, bölgelerinde genel güvenlik, asayiş veya kamu düzeni açısından çalışmaları sakıncalı görülen veya hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin statülerine göre atanması veya işine son verilmesi hakkındaki istemleri ilgili kurumlarca derhal yerine getirilecektir.
Sıkıyönetimin ilanını gerektiren nedenlerle hiç bir ilgisi bulunmayan ve memur hukukuna ilişkin kurallar içinde çözümlenmesi mümkün olan bir konuda, “hizmetleri yararlı olmayan kamu personelinin görev yerinin değiştirilmesi veya görevine son verilmesi” gerekmektedir. Sıkıyönetim komutanlarına yetki verilmiş olmasının hukuken doğru olmadığı açıkça vurgulanmıştır. Sözkonusu ek hükümde, sıkıyönetim komutanlarına amacı aşan, asli görevleri ile ilgisi bulunmayan bir yetki tanımak suretiyle, bir yandan hukuki durumları yasalarla düzenlenmiş ve belli güvencelere bağlanmış bulunan kamu personelinin kişisel değerlendirmelerle, kolayca ve kısa sürede görev yerlerinin değiştirilmesi veya görevlerine son verilmesi olanağı sağlanmasının da kabul edilemeyeceği belirtilmiştir.
Bu yetkinin kullanılması için maddede hiç bir usulün öngörülmemiş olmasının da kamu personeli yönünden tümüyle güvencesiz bir ortam oluşturduğu da açıkça belirtilmiştir. Kişinin genel güvenlik, asayiş ve kamu düzeni açısından çalışmasının sakıncalı olduğunun nasıl saptanacağı; kamu görevlisinin hizmetinde yararlı olmadığını sıkıyönetim komutanının bilmesi ve değerlendirmesi mümkün olmadığına göre bu öneriyi kimin yapacağı; kişi hakkında toplanan bilgilerin veya yapılan önerinin, gerçekliği ve doğruluğunun nasıl denetleneceği gibi konularda yasada herhangi bir açıklık bulunmadığı gibi, çok ağır bir ceza niteliği taşıyan bu işlemin uygulanmasından önce ilgiliye savunma hakkının tanınmamış olması da düzenlemenin hukuka aykırı olmasının gerekçesi olarak belirtilmiştir.
Danıştay İçtihadı Birleştirme Kurulu tarafından yapılan değerlendirme sonucunda; ‘Hukuk yollarına başvurma olanağı bulunmayan bir işlemle bu işlem için öngörülen yaptırım arasında adil bir denge kurulmasının hak, adalet ve hukuk devleti ilkelerinin bir gereği olması; öte yandan dayanağını Anayasa’dan alan ve bu maddede belirtilen durumlara bağlı olarak yürürlüğe konulan sıkıyönetimin geçici bir nitelik taşıması, dolayısıyla sıkıyönetim komutanlığınca alınan önlemlerin de sıkıyönetim süresi ile sınırlı bulunması; Anayasa’nın 15. ve 122. maddelerinde sıkıyönetim halinde temel hak ve özgürlüklerin durumun gerektirdiği ölçüde kısıtlanabileceğinin veya durdurulabileceğinin, 13. maddesinde de bu sınırlamaların Anayasa`nın özüne ve ruhuna uygun olması gerektiğinin, demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacaklarının ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacağının açıklanmış olması nedenleri ile 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu`nun 2. maddesinin 2766 sayılı Yasa ile değişik son fıkrasında yer alan ” … bir daha kamu hizmetlerinde çalıştırılamazlar.” ibaresini sıkıyönetim süresiyle sınırlı bir hüküm olarak değerlendirmek ve bunun sadece sıkıyönetim süresince hukuki sonuç doğurabileceğini kabul etmek gerekmektedir.’ Denilerek OHAL süresinde alınan kararların tedbir niteliğinde oldu ve OHAL süresince hüküm doğuracağını, OHAL bittiğinde ise hüküm doğurmayacağı açık ve tereddütsüz olarak belirtmiştir.
Danıştay’ın kararı da dikkate alınarak ihraç edilmiş olan kişilerin yapması gereken; OHAL’İN sona ermesinin ertesi günü, ihraç edilen kuruma yapılacak başvuru ile Danıştay İctihadı Birleştirme Genel Kurulunun 1988/6 Esas 1989/4 K ve 07.12.1989 tarihli kararı da gerekçe yapılarak, eski görevlerine iade edilmelerinin istenmesi olmalıdır.
[Nurullah Albayrak] 25.6.2018 [TR724]
İslam’da barış mı esastır? [Ahmet Kurucan]
Fransa’daki 300 imzalı Kur’an’da gayri müslimlere yönelik şiddet içeren ayetler kaldırılsın bildirisinden hareketle cihad ayetlerini merkeze koyarak bir değerlendirme yapıyorduk. Geçen haftaki yazımızda “İslam’da uluslararası ilişkide savaş esastır” görüşünü savunanların söz konusu ayetleri nasıl tasnif ettiğini ve nasıl yorumladığını yazmıştık. Şimdi sıra ‘İslam’da uluslararası ilişkilerde esas olan barıştır’ diyenlerin bu ayetlere nasıl baktığını görelim.
Öncelikle barış veya savaş salt dini bir mesele olmadığı gibi ne savaş ne de barış sırf dini nedenlerle hayata taşınmaz. Aksi bir yaklaşım insanın fıtratına, hayatın tabii akışına aykırıdır. Yalnız bu demek değildir ki savaşın ya da barışın dini sebepleri yoktur! Hayır, olabilir ve vardır. Tarih de bunun şahididir. İlla Kur’an’dan delil arayanlara da Mümtehine süresi 8.ayetinde “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kafirlere gelince…” cümlesinin mefhum-u muhalifini sunabilirim. Kur’an’ın bu ayetinden yaptığımız çıkarımla da tarihen sabit hadiselerle de biliyoruz ki nüzul sürecinde sırf din farklılığından dolayı Müslümanlarla savaşanlar vardı, şimdi veya gelecekte de olabilir. Ama bütüncül bir bakış bize din farklılığının savaşlarda her zaman hâkim unsur ve ana neden olmadığını söylemekte. Siyasi, iktisadi, askeri vb. sebepler nispetler perspektifinden bakılıp oranlamaya tabii tutulduğunda savaş sebebi olarak din farklılığından daha büyük ölçüde rol oynamıştır. Kaldı ki uluslararası ilişkiden söz ediyor ve adı üzerinde savaştan bahsediyoruz. Uluslararası ilişki de ve onun son seçenek veya istenmeyen bir formu savaş da siyasetin alanı içine girer. Onun için bir kez daha tekrar edeyim, savaşın nedenleri arasında din farklılığı olabilir ama savaşın siyasi bir mesele olduğunun baştan kabullenilmesi lazım. Nitekim Efendimizin gerçekleştirdiği savaşlarda onun peygamberlik değil devlet başkanlığı sıfatı öndedir. Gerek bu sebeplerle inen ayetlerin gerek savaş öncesi, savaş esnası ve savaş sonrası vermiş olduğu kararların bağlayıcılığı konusunda dünkü ve bugünkü ulemanın yapmış ve yapmakta olduğu yorumlar bunu açıkça ortaya koymaktadır.
“Barış esastır” diyenler cihad ayetlerinin her birisi için nüzul sebepleri, nüzul zamanlaması/sıralaması ve bağlam bilgisi/nüzul ortamı/arka plan şartları içinde açıklama getiriyor ve diğerleri gibi sadece nüzul zamanlamasından hareketle “Fitne ortadan kalkıp din Allah için oluncaya kadar onlarla savaş.” (2/193) ayetiyle önceki ayetlerin hepsi mensuhtur demiyorlar. Bu bakış açısı farklılığı zaten siyah-beyaz nispetinden birbirine zıt olan iki sonucun ana nedenini oluşturuyor.
Bunu ispat sadedinde “savaş esastır” diyenlerin beş safha içinde kullandıkları ayetlerde barış esastır diyenler nasıl yorumladığına bakmamız lazım.
1.safhada Mekke’nin erken dönemlerinde kafirlerin azılı ve amansız düşmanlıklarından dolayı İslam’a ve Müslümanlara karşı almış oldukları cephe, buna karşılık Müslümanların fiziki karşılık verecek, mücadeleye girecek güçleri olmadığı için “dinde zorlamada bulunmama” (2/256) “müşriklerden yüz çevirme” (15/94) gibi ayetler yer alıyordu. Savaşı esas alanların “bunlar mensuhtur” demelerine karşılık barışı esas alanlar bu ayetlerin “bütün zaman ve mekanlarda geçerliliğini koruduğunu” ifade etmekteler. Barış diyenlerin bakış açısı düşmanlarla mücadele edecek fiziki gücün olmaması değil din ve inanç özgürlüğü perspektifidir; Zira din hiç bir baskı altında kalkmaksızın insanın özgür iradesiyle tercih yapması gerekli olan konudur. Burada iradenin elden alınması, zorlamada bulunulması samimiyeti değil nifakı netice verir ve Kur’an’ın bu mevzudaki onlarca ayeti ile zaten yasaklanmıştır. Hz. Peygamberin (sas) hayatından da buna dair yığınla örnek göstermek mümkündür.
2.safha İslam’ı anlatmada takip edilecek sabır, güzel söz, hikmetini açıklama gibi (16/125; 29/46) sonuc almaya yönelik akli ve ahlaki esaslara vurgu yaptığı için her iki grup getirdikleri yorumlarda ittifak etmektedirler.
3.safha Medine’ye hicretten hemen sonra başlıyordu ve “Haksız yere saldırıya uğrayan müminlere, zulme uğramış olmaları sebebiyle savaşma izni verilmiştir.” (22/39) ayeti ile Mekke’li müşriklerle savaşa izin veriliyordu. Bu doğru. Herkesin bildiği gibi İlahi irade bu ayetle savaşa izin veriyor ve gerekçe olarak da zulme uğramayı ön plana çıkartıyordu.
Şimdi burada sorulması gerekli olan soru şu; zulme uğrama ne demektir? Zulmün açılımı nedir? Bu sorunun cevabını tarihi perspektiften bakarak 13 yıllık Mekke ve Bedir savaşına kadar olan 2 yıllık Medine dönemi hadiselerinde bulabiliriz. Kaldı ki 39. ayetin devamı da aynı soruya cevap veriyor. Mesela diyor ki Allah 40. ayette: “Onlar tamamen haksız yere, sırf “Rabbimiz Allah’tır!” dediklerinden ötürü yerlerinden yurtlarından kovulmuşlardı.” (22/40) Burada zulmün tarifi, açılımı, mahiyeti ve kapsamı adına gördüğümüz iki şey var; bir, inanç özgürlüğünü engelleme. “Sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için” kaydı bunun göstergesidir. İki, yine bu nedenden dolayı “yerlerinden-yurtlarından kovulma.” Bir başka anlatımla inandıkları dine, o dinin esaslarına göre kendi vatanlarında özgürce yaşayamama.
“Savaş esastır” diyenlere göre 4 ve 5. safhada yer alan haram aylarla mukayyed savaş ve nihayet müşriklerle/kafirlerle topyekûn savaşı emreden “Fitne ortadan kalkıp din Allah için oluncaya kadar onlarla savaş.” (2/193) ayeti ile bu ayet nesh edilmiştir. “İyi ama muhteva açısından nesh olmasına gerek yok, Hac süresi 39.ayeti aynı şeyi içine alıyor.” denilebilir ki bu benim kabul edebileceğim aklımı ikna, kalbimi tatmin eden bir cevaptır. Ama ayni safhada barisi emreden ayetler de var. Mesela “Şayet onlar barışa yanaşırlarsa sen de barıştan yana ol ve Allah’a tevekkül et.” (6/61). O zaman barisa istemelri durumunda onu tercih etmeyi emreden bu ayetin emri/hükmü hayata nasıl taşınacak, nasıl fonksiyonel kılınacak? Zira nihai durak denilen mutlak ve topyekûn bir savaş teorisinden bahsediyoruz. Savaş esastır diyenlerin bu köklü soruya vereceği cevap ya mensuhtur olacak ya da tahsis, takyid, tercih vb. usul kaideleri ile istisnalar getirmek olacaktır, başka türlü olmaz. Zaten böyle de diyorlar. Halbuki ayetin nüzul sebebi, zamanlaması ve bağlamı hepsi birlikte mütalaa edilse ve tarihin ilerleyen zamanlarında benzeri şartların geçerli olduğu yerlerde bu ayet mucibince amel edilir; din özgürlüğü adına gerektiğinde zalimlerle savaşa çıkılır, savaşın herhangi bir kertesinde bu özgürlükleri vermek kaydıyla barışa yanaştıklarında barış yapılır denilse, ayetler bütün zaman ve mekanlarda işlevsel kılınmaz ve daha doğru bir yaklaşım olmaz mı? Barış esastır diyenlerin görüşü de zaten budur.
4.safha haram aylarla kayıtlı umumi savaş ilanıydı ve seyf/kılıç (9/5) ayeti ile bu yaklaşım temellendiriliyordu. Hatırlarsanız savaşı esas alanların görüşlerine göre Mekke ve Medine’de Peygamberliğin ilk gününden beri gelen yüzlerce barış, hoşgörü, birlikte yaşama vb. temalı ayetler ile zulümle kayıtlı olan savaşa izin verilen ayetler seyf ayeti ile nesh edilmiştir. Şöyle diyor ayet: “Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tütün. Eğer tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir; affı ve merhameti boldur.” (9/5) Nüzul sebebinden, siyak-sibakından, nüzül sıralamasından ve tabii ki bağlamından kopuk metin merkezli bir okuma bu ayete şunları söyletebilir; “Allah burada açıkça saldırı emri veriyor. Allah’ın bu ayetteki muradı savaşı başlatan tarafın Müslümanlar olması ve bu uğurda girilecek mücadelede müşrikleri amansız ve acımasız bir şekilde öldürmeleridir.” Zaten söylenen de budur.
Pekala barışı merkeze alanlar bu konuda neler düşünüyor? Öncelikle İlahi muradı anlayabilmek için siyak-sibakından kopuk biçimde sadece bu ayeti değil ayet kümesini esas almak lazım. Zira Tevbe süresinin başından 17. ayetin sonuna kadar olan kesim kendi içinde anlam bütünlüğü olan ve birbiriyle bağlantılı bir ayet kümesidir. Bunu görmek ve anlamak için 17 ayeti arkası arkasına mealiyle okumak yeterli; Arapça bilmeye veya tefsir alimi olmaya gerek yok. Hangi dilden okunursa okunsun, okuduğunu anlayacak akıl sağlığı ve zihni kapasiteye sahip olmak bunu görmeye ve anlamaya yeterli. Bu bir.
İkincisi: bu ayetler bir devlet başkanı olarak Hz. Peygamberle yapmış oldukları siyasi anlaşmalarını bozan müşriklere karşı verilen anlaşmanın bittiğini bildiren bir ültimatom, bir başka anlatımla savaş ilanıdır. Ahlaki bir davranış olarak ahde sadık kalma, bir sorumluluk örneği olarak da anlaşmaları sonuna kadar devam ettirme Müslümanın şiarıdır. Ama burada anlaşma şartlarına muhalefet ederek onu sonlandırmış olanlar müşriklerdir. Buna rağmen onlara haber vermeden ani saldırıda bulunmayı Kur’an en azından ahlaki bir davranış olarak kabul etmez. Kaldı ki bu türlü bir davranış İslam öncesi Arap örf ve adetinde de vardır. Rivayetlere göre böylesi durumlarda savaş ilanı öncesi 4 aylık süre tanınması, bunu karşı tarafa bildirme isini de kabile reisinin kendisi veya yakınlarından birisinin yapması Arap örf ve adetidir. Nitekim ayetlerin nazil oluşu Hz. Ebu Bekir’in hac emirliği yaptığı sırada olduğu için Efendimiz Hz. Ali’yi Mekke’ye göndererek ilanı ona yaptırtmıştır.
Ayetlerin yer aldığı sürenin diğer adı “Berae”dir ve manası ültimatom demektir. Sürenin besmele ile başlamayan tek süre olmasının sebebi olarak da bu gösterilir. Hasılı “Bu topraklarda dört ay daha serbeste gezin dolaşın” bir taraftan anlaşmanın bitmesi ve savaş ilanı diğer taraftan da savaş öncesi kendilerine verilen süreyi gösterir.
Üçüncüsü: bu kümedeki devam eden ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere anlaşmalarına sadık kalan müşrikler savaş ilanı kapsamı dışındadır. “Ancak kendileriyle anlaşma yaptıktan sonra anlaşma şartlarını tamamen yerine getiren ve size karşı menfî hiçbir hareketleri olmadığı gibi, aleyhinizde de hiç kimseye destek vermeyen müsrikler, bu hükmün dışındadırlar. Onlarla olan anlaşmalarınıza süreleri doluncaya kadar bağlı kalmakta devam edin. Şüphesiz ki Allah, bütün davranışlarında Kendisine karşı gelmekten sakınan ve O’nun koyduğu sınırlara titizlikle riayet edenleri (mü̈ttakîler) sever.” (9/4)
Dördüncüsü: “….müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tütün.” beyanı ise barışa yanaşmayan, barış anlaşmasını defalarca bozan ve düşman olarak Müslümanları öldürmek için savaş meydanında elinde silah dolaşan insanlara yöneliktir. Yani diplomatik münasebetlerin sonuna kadar kullanılıp barışın sağlanamadığı ve nihayet Kur’anî kavramlarla harb’in (savaşın), katl’in (öldürmenin) ve kıtal’in (karşılıklı öldürmenin) olduğu bir zemin için geçerlidir bu emir. Böylesi bir pozisyonda başka türlü nasıl davranılır ki? Ayetin net ifadesiyle “anlaşmaları bozan, Müslümanlara hücum eden ve savaşı ilk başlatanlar da onlar olmuştu.” (9/12-13) Dolayısıyla müşrikleri öldürme mutlak bir beyan değil, şartlarla mukayyed olarak Mekke’li Arap müşriklerine yönelik bir ayettir ve siyer, megazi ve tefsir kitaplarında bu kabilelerin isimleri teker teker sayılmaktadır.
Beşincisi: müşriklerin öldürülmesi ile alakalı Kur’an’da geçen diğer ayetler de aynı metodoloji ile ele alınmalı yorumlanmalıdır. Bu yapıldığı takdirde görülecektir ki müşriklere, kafirlere, münafıklara karşı savaşın tek alternatif olduğu bir muamele tarzından bahsedilmemekte, her ayet nüzul sebebi ile sınırlı spesifik hadiselere yönelik çözümler önermektedir. Dolayısıyla ortada reel-politik bir durum vardır. Bu reel-politik ihmal edilerek yapılacak her yorum bizi maksadı ilahinin dışına çıkartır. Baştan bu yana anlatmaya çalıştığımız da zaten bu,
Örnek olarak vereceğimiz son ayet kafir ve müşriklere mutlak savaş hali görüşünün temeli olarak sunulan 5.safhadaki ayettir ve bu ayetle önceki 4 safhadaki ayetlerin tamamı nesh edilmiştir. Önce ayeti hatırlayalım; “Fitne ortadan kalkıp din Allah için oluncaya kadar onlarla savaş.” (2/193) Barışı esas alanlar burada da tıpkı seyf ayetinin izahında olduğu gibi sadece bu ayeti değil ayet kümesinin ele alınmasının şart olduğu görüşündedirler ki doğrudur bu. Zira İlahi maksadı -Allahü A’lem- sıralı olarak nazil olmuş ve aynı konudan bahseden bu kümeyi okuyarak ancak anlayabilir ve anlamlandırabilirsiniz. Yoksa kümenin içinden bir ayeti, ayetin içinde de yarım cümleyi veya birkaç kelimeyi ya da farklı manalara gelen ve tarihi süreçte kavramsal olarak çok farklı anlam çerçevelerine sahip olmuş “fitne” gibi bir kelimeyi/kavramı öne çıkartarak yorum yapmaya kalkma defalarca ifade ettiğimiz gibi bizi doğru sonuca ulaştırmaz.
İslam’da uluslararası ilişkide esas olan mutlak savaştır görüşü bu ayet ile temellendirildiği için bu ayet kümesini biraz genişçe ele almak istiyorum. Aslında bu yazı ile cihad ayetlerini ele aldığım silsileyi bitirmeyi hedefliyordum. Ama gördüğünüz gibi mümkün olmadı. Sanırım iki yazı daha yazmam gerekecek.
Sözün burasında bir hatırlatma; bundan yıllar önce yayınlanan Niçin Diyalog kitabımda bu ve aynı muhtevadaki ayetlerin her birerlerini tek tek ele almış ve yorumlamıştım. İsteyenler o kitaba da müracaat edebilir.
[Ahmet Kurucan] 25.6.2018 [TR724]
Öncelikle barış veya savaş salt dini bir mesele olmadığı gibi ne savaş ne de barış sırf dini nedenlerle hayata taşınmaz. Aksi bir yaklaşım insanın fıtratına, hayatın tabii akışına aykırıdır. Yalnız bu demek değildir ki savaşın ya da barışın dini sebepleri yoktur! Hayır, olabilir ve vardır. Tarih de bunun şahididir. İlla Kur’an’dan delil arayanlara da Mümtehine süresi 8.ayetinde “Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen kafirlere gelince…” cümlesinin mefhum-u muhalifini sunabilirim. Kur’an’ın bu ayetinden yaptığımız çıkarımla da tarihen sabit hadiselerle de biliyoruz ki nüzul sürecinde sırf din farklılığından dolayı Müslümanlarla savaşanlar vardı, şimdi veya gelecekte de olabilir. Ama bütüncül bir bakış bize din farklılığının savaşlarda her zaman hâkim unsur ve ana neden olmadığını söylemekte. Siyasi, iktisadi, askeri vb. sebepler nispetler perspektifinden bakılıp oranlamaya tabii tutulduğunda savaş sebebi olarak din farklılığından daha büyük ölçüde rol oynamıştır. Kaldı ki uluslararası ilişkiden söz ediyor ve adı üzerinde savaştan bahsediyoruz. Uluslararası ilişki de ve onun son seçenek veya istenmeyen bir formu savaş da siyasetin alanı içine girer. Onun için bir kez daha tekrar edeyim, savaşın nedenleri arasında din farklılığı olabilir ama savaşın siyasi bir mesele olduğunun baştan kabullenilmesi lazım. Nitekim Efendimizin gerçekleştirdiği savaşlarda onun peygamberlik değil devlet başkanlığı sıfatı öndedir. Gerek bu sebeplerle inen ayetlerin gerek savaş öncesi, savaş esnası ve savaş sonrası vermiş olduğu kararların bağlayıcılığı konusunda dünkü ve bugünkü ulemanın yapmış ve yapmakta olduğu yorumlar bunu açıkça ortaya koymaktadır.
“Barış esastır” diyenler cihad ayetlerinin her birisi için nüzul sebepleri, nüzul zamanlaması/sıralaması ve bağlam bilgisi/nüzul ortamı/arka plan şartları içinde açıklama getiriyor ve diğerleri gibi sadece nüzul zamanlamasından hareketle “Fitne ortadan kalkıp din Allah için oluncaya kadar onlarla savaş.” (2/193) ayetiyle önceki ayetlerin hepsi mensuhtur demiyorlar. Bu bakış açısı farklılığı zaten siyah-beyaz nispetinden birbirine zıt olan iki sonucun ana nedenini oluşturuyor.
Bunu ispat sadedinde “savaş esastır” diyenlerin beş safha içinde kullandıkları ayetlerde barış esastır diyenler nasıl yorumladığına bakmamız lazım.
1.safhada Mekke’nin erken dönemlerinde kafirlerin azılı ve amansız düşmanlıklarından dolayı İslam’a ve Müslümanlara karşı almış oldukları cephe, buna karşılık Müslümanların fiziki karşılık verecek, mücadeleye girecek güçleri olmadığı için “dinde zorlamada bulunmama” (2/256) “müşriklerden yüz çevirme” (15/94) gibi ayetler yer alıyordu. Savaşı esas alanların “bunlar mensuhtur” demelerine karşılık barışı esas alanlar bu ayetlerin “bütün zaman ve mekanlarda geçerliliğini koruduğunu” ifade etmekteler. Barış diyenlerin bakış açısı düşmanlarla mücadele edecek fiziki gücün olmaması değil din ve inanç özgürlüğü perspektifidir; Zira din hiç bir baskı altında kalkmaksızın insanın özgür iradesiyle tercih yapması gerekli olan konudur. Burada iradenin elden alınması, zorlamada bulunulması samimiyeti değil nifakı netice verir ve Kur’an’ın bu mevzudaki onlarca ayeti ile zaten yasaklanmıştır. Hz. Peygamberin (sas) hayatından da buna dair yığınla örnek göstermek mümkündür.
2.safha İslam’ı anlatmada takip edilecek sabır, güzel söz, hikmetini açıklama gibi (16/125; 29/46) sonuc almaya yönelik akli ve ahlaki esaslara vurgu yaptığı için her iki grup getirdikleri yorumlarda ittifak etmektedirler.
3.safha Medine’ye hicretten hemen sonra başlıyordu ve “Haksız yere saldırıya uğrayan müminlere, zulme uğramış olmaları sebebiyle savaşma izni verilmiştir.” (22/39) ayeti ile Mekke’li müşriklerle savaşa izin veriliyordu. Bu doğru. Herkesin bildiği gibi İlahi irade bu ayetle savaşa izin veriyor ve gerekçe olarak da zulme uğramayı ön plana çıkartıyordu.
Şimdi burada sorulması gerekli olan soru şu; zulme uğrama ne demektir? Zulmün açılımı nedir? Bu sorunun cevabını tarihi perspektiften bakarak 13 yıllık Mekke ve Bedir savaşına kadar olan 2 yıllık Medine dönemi hadiselerinde bulabiliriz. Kaldı ki 39. ayetin devamı da aynı soruya cevap veriyor. Mesela diyor ki Allah 40. ayette: “Onlar tamamen haksız yere, sırf “Rabbimiz Allah’tır!” dediklerinden ötürü yerlerinden yurtlarından kovulmuşlardı.” (22/40) Burada zulmün tarifi, açılımı, mahiyeti ve kapsamı adına gördüğümüz iki şey var; bir, inanç özgürlüğünü engelleme. “Sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dedikleri için” kaydı bunun göstergesidir. İki, yine bu nedenden dolayı “yerlerinden-yurtlarından kovulma.” Bir başka anlatımla inandıkları dine, o dinin esaslarına göre kendi vatanlarında özgürce yaşayamama.
“Savaş esastır” diyenlere göre 4 ve 5. safhada yer alan haram aylarla mukayyed savaş ve nihayet müşriklerle/kafirlerle topyekûn savaşı emreden “Fitne ortadan kalkıp din Allah için oluncaya kadar onlarla savaş.” (2/193) ayeti ile bu ayet nesh edilmiştir. “İyi ama muhteva açısından nesh olmasına gerek yok, Hac süresi 39.ayeti aynı şeyi içine alıyor.” denilebilir ki bu benim kabul edebileceğim aklımı ikna, kalbimi tatmin eden bir cevaptır. Ama ayni safhada barisi emreden ayetler de var. Mesela “Şayet onlar barışa yanaşırlarsa sen de barıştan yana ol ve Allah’a tevekkül et.” (6/61). O zaman barisa istemelri durumunda onu tercih etmeyi emreden bu ayetin emri/hükmü hayata nasıl taşınacak, nasıl fonksiyonel kılınacak? Zira nihai durak denilen mutlak ve topyekûn bir savaş teorisinden bahsediyoruz. Savaş esastır diyenlerin bu köklü soruya vereceği cevap ya mensuhtur olacak ya da tahsis, takyid, tercih vb. usul kaideleri ile istisnalar getirmek olacaktır, başka türlü olmaz. Zaten böyle de diyorlar. Halbuki ayetin nüzul sebebi, zamanlaması ve bağlamı hepsi birlikte mütalaa edilse ve tarihin ilerleyen zamanlarında benzeri şartların geçerli olduğu yerlerde bu ayet mucibince amel edilir; din özgürlüğü adına gerektiğinde zalimlerle savaşa çıkılır, savaşın herhangi bir kertesinde bu özgürlükleri vermek kaydıyla barışa yanaştıklarında barış yapılır denilse, ayetler bütün zaman ve mekanlarda işlevsel kılınmaz ve daha doğru bir yaklaşım olmaz mı? Barış esastır diyenlerin görüşü de zaten budur.
4.safha haram aylarla kayıtlı umumi savaş ilanıydı ve seyf/kılıç (9/5) ayeti ile bu yaklaşım temellendiriliyordu. Hatırlarsanız savaşı esas alanların görüşlerine göre Mekke ve Medine’de Peygamberliğin ilk gününden beri gelen yüzlerce barış, hoşgörü, birlikte yaşama vb. temalı ayetler ile zulümle kayıtlı olan savaşa izin verilen ayetler seyf ayeti ile nesh edilmiştir. Şöyle diyor ayet: “Haram aylar çıkınca müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tütün. Eğer tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir; affı ve merhameti boldur.” (9/5) Nüzul sebebinden, siyak-sibakından, nüzül sıralamasından ve tabii ki bağlamından kopuk metin merkezli bir okuma bu ayete şunları söyletebilir; “Allah burada açıkça saldırı emri veriyor. Allah’ın bu ayetteki muradı savaşı başlatan tarafın Müslümanlar olması ve bu uğurda girilecek mücadelede müşrikleri amansız ve acımasız bir şekilde öldürmeleridir.” Zaten söylenen de budur.
Pekala barışı merkeze alanlar bu konuda neler düşünüyor? Öncelikle İlahi muradı anlayabilmek için siyak-sibakından kopuk biçimde sadece bu ayeti değil ayet kümesini esas almak lazım. Zira Tevbe süresinin başından 17. ayetin sonuna kadar olan kesim kendi içinde anlam bütünlüğü olan ve birbiriyle bağlantılı bir ayet kümesidir. Bunu görmek ve anlamak için 17 ayeti arkası arkasına mealiyle okumak yeterli; Arapça bilmeye veya tefsir alimi olmaya gerek yok. Hangi dilden okunursa okunsun, okuduğunu anlayacak akıl sağlığı ve zihni kapasiteye sahip olmak bunu görmeye ve anlamaya yeterli. Bu bir.
İkincisi: bu ayetler bir devlet başkanı olarak Hz. Peygamberle yapmış oldukları siyasi anlaşmalarını bozan müşriklere karşı verilen anlaşmanın bittiğini bildiren bir ültimatom, bir başka anlatımla savaş ilanıdır. Ahlaki bir davranış olarak ahde sadık kalma, bir sorumluluk örneği olarak da anlaşmaları sonuna kadar devam ettirme Müslümanın şiarıdır. Ama burada anlaşma şartlarına muhalefet ederek onu sonlandırmış olanlar müşriklerdir. Buna rağmen onlara haber vermeden ani saldırıda bulunmayı Kur’an en azından ahlaki bir davranış olarak kabul etmez. Kaldı ki bu türlü bir davranış İslam öncesi Arap örf ve adetinde de vardır. Rivayetlere göre böylesi durumlarda savaş ilanı öncesi 4 aylık süre tanınması, bunu karşı tarafa bildirme isini de kabile reisinin kendisi veya yakınlarından birisinin yapması Arap örf ve adetidir. Nitekim ayetlerin nazil oluşu Hz. Ebu Bekir’in hac emirliği yaptığı sırada olduğu için Efendimiz Hz. Ali’yi Mekke’ye göndererek ilanı ona yaptırtmıştır.
Ayetlerin yer aldığı sürenin diğer adı “Berae”dir ve manası ültimatom demektir. Sürenin besmele ile başlamayan tek süre olmasının sebebi olarak da bu gösterilir. Hasılı “Bu topraklarda dört ay daha serbeste gezin dolaşın” bir taraftan anlaşmanın bitmesi ve savaş ilanı diğer taraftan da savaş öncesi kendilerine verilen süreyi gösterir.
Üçüncüsü: bu kümedeki devam eden ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere anlaşmalarına sadık kalan müşrikler savaş ilanı kapsamı dışındadır. “Ancak kendileriyle anlaşma yaptıktan sonra anlaşma şartlarını tamamen yerine getiren ve size karşı menfî hiçbir hareketleri olmadığı gibi, aleyhinizde de hiç kimseye destek vermeyen müsrikler, bu hükmün dışındadırlar. Onlarla olan anlaşmalarınıza süreleri doluncaya kadar bağlı kalmakta devam edin. Şüphesiz ki Allah, bütün davranışlarında Kendisine karşı gelmekten sakınan ve O’nun koyduğu sınırlara titizlikle riayet edenleri (mü̈ttakîler) sever.” (9/4)
Dördüncüsü: “….müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tütün.” beyanı ise barışa yanaşmayan, barış anlaşmasını defalarca bozan ve düşman olarak Müslümanları öldürmek için savaş meydanında elinde silah dolaşan insanlara yöneliktir. Yani diplomatik münasebetlerin sonuna kadar kullanılıp barışın sağlanamadığı ve nihayet Kur’anî kavramlarla harb’in (savaşın), katl’in (öldürmenin) ve kıtal’in (karşılıklı öldürmenin) olduğu bir zemin için geçerlidir bu emir. Böylesi bir pozisyonda başka türlü nasıl davranılır ki? Ayetin net ifadesiyle “anlaşmaları bozan, Müslümanlara hücum eden ve savaşı ilk başlatanlar da onlar olmuştu.” (9/12-13) Dolayısıyla müşrikleri öldürme mutlak bir beyan değil, şartlarla mukayyed olarak Mekke’li Arap müşriklerine yönelik bir ayettir ve siyer, megazi ve tefsir kitaplarında bu kabilelerin isimleri teker teker sayılmaktadır.
Beşincisi: müşriklerin öldürülmesi ile alakalı Kur’an’da geçen diğer ayetler de aynı metodoloji ile ele alınmalı yorumlanmalıdır. Bu yapıldığı takdirde görülecektir ki müşriklere, kafirlere, münafıklara karşı savaşın tek alternatif olduğu bir muamele tarzından bahsedilmemekte, her ayet nüzul sebebi ile sınırlı spesifik hadiselere yönelik çözümler önermektedir. Dolayısıyla ortada reel-politik bir durum vardır. Bu reel-politik ihmal edilerek yapılacak her yorum bizi maksadı ilahinin dışına çıkartır. Baştan bu yana anlatmaya çalıştığımız da zaten bu,
Örnek olarak vereceğimiz son ayet kafir ve müşriklere mutlak savaş hali görüşünün temeli olarak sunulan 5.safhadaki ayettir ve bu ayetle önceki 4 safhadaki ayetlerin tamamı nesh edilmiştir. Önce ayeti hatırlayalım; “Fitne ortadan kalkıp din Allah için oluncaya kadar onlarla savaş.” (2/193) Barışı esas alanlar burada da tıpkı seyf ayetinin izahında olduğu gibi sadece bu ayeti değil ayet kümesinin ele alınmasının şart olduğu görüşündedirler ki doğrudur bu. Zira İlahi maksadı -Allahü A’lem- sıralı olarak nazil olmuş ve aynı konudan bahseden bu kümeyi okuyarak ancak anlayabilir ve anlamlandırabilirsiniz. Yoksa kümenin içinden bir ayeti, ayetin içinde de yarım cümleyi veya birkaç kelimeyi ya da farklı manalara gelen ve tarihi süreçte kavramsal olarak çok farklı anlam çerçevelerine sahip olmuş “fitne” gibi bir kelimeyi/kavramı öne çıkartarak yorum yapmaya kalkma defalarca ifade ettiğimiz gibi bizi doğru sonuca ulaştırmaz.
İslam’da uluslararası ilişkide esas olan mutlak savaştır görüşü bu ayet ile temellendirildiği için bu ayet kümesini biraz genişçe ele almak istiyorum. Aslında bu yazı ile cihad ayetlerini ele aldığım silsileyi bitirmeyi hedefliyordum. Ama gördüğünüz gibi mümkün olmadı. Sanırım iki yazı daha yazmam gerekecek.
Sözün burasında bir hatırlatma; bundan yıllar önce yayınlanan Niçin Diyalog kitabımda bu ve aynı muhtevadaki ayetlerin her birerlerini tek tek ele almış ve yorumlamıştım. İsteyenler o kitaba da müracaat edebilir.
[Ahmet Kurucan] 25.6.2018 [TR724]
Hırvatların tesadüfi olmayan başarısının sırrı [Hasan Cücük]
Dünya Kupası’nda en dikkat çeken ülkelerden biri de Hırvatistan oldu. Nijerya’yı 2-0 yenen Hırvatlar, kupanın favorilerinden Arjantin karşısında bir futbol resitali sundu. Messi, Agüero, Dybala, Hıguian gibi yıldızlar susarken Rakitic ve Modric oynadıkları oyunla yıldızlaştılar. İlk iki maç sonunda topladıkları 6 puanla gruptan çıkmayı başaran Hırvatlar’ın başarısı bir tesadüf değil. Tersine futbolu bilinçli ellere teslim etmenin bir sonucu.
Yugoslavya’nın dağılmasıyla 5 Haziran 1991’de bağımsızlığını ilan eden Hırvatlar, futbolda adını ilk kez Euro 96’ya katılarak duyurdu. Türkiye ile aynı grupta yer alan Hırvatistan, Portekiz’in ardından ikinci oldu. Çeyrek finalde kupayı kazanan Almanya’ya elenerek, ilk büyük turnuvadan başarılı sayılacak bir derece ile döndüler. Hırvatlar asıl başarıya 1998 Dünya Kupası’nda imza attı. Kadrosunda Davor Suker, Robert Jarni, Zvonimir Boban, Robert Prosinecki yıldızlarla ilk kez katıldıkları Dünya Kupası’nda üçüncü olarak dikkatleri üzerine çektiler.
Hırvatlar, dağılan Yugoslavya’nın futbol mirasını devralan ülke olarak öne çıkıyordu. Avrupa şampiyonasında ilk kez Euro 96 ile boy gösterdikten sonra Euro 2000 biletini alamayan Hırvatlar daha sonra sürekli şampiyonada yer aldılar. Yine Dünya Kupası’na ilk kez 1998’de katıldıktan sonra 2010 hariç tüm turnuvalara adlarını yazdırdılar. Kısa tarihlerinde 5’er Dünya Kupası ve Avrupa şampiyonası finallerinde ter döktüler.
Hırvatların başarısının altında sağlam bir alt yapı kültürü bulunuyor. Gelecek vaat eden oyuncular daha kariyerlerinin başında Avrupa’nın önde gelen kulüpleri tarafından mercek altına alınıyorlar. 1990’lı yıllardan itibaren Hırvat oyuncuların profesyonelliği, gittikleri takıma uyumu ve başarıları yeni yetişen oyuncuların önünü açan etkenler arasında bulunuyor. Bugün Real Madrid, Barcelona, Juventus, Liverpool, Atletico Madrid, İnter, Milan ve Monaco gibi Avrupa futboluna damga vuran kulüplerde Hırvat oyuncular ter döküyor. Kulüplerinde kazandıkları uluslararası tecrübeyi milli takıma taşıyınca başarının gelmesi doğal oluyor.
Futbol usta ellere teslim ediliyor
Hırvatlar futbol yönetimini de usta ellere teslim ediyorlar. Bu konuda Almanya, Fransa ve Hollanda’nın izinden gidiyorlar. Örneğin milli takım hep yerli isimlere teslim edildi. Ülkenin futbol kültürünü bilen dahası milli formayı giyip ter dökmüş isimler teknik patron olarak ülkelerine hizmet etmeye devam ediyorlar. Miroslav Blazevic gibi bir futbol dahisinin 1994-2000 arasında oluşturduğu ekolü ardından gelen teknik adamlar devam ettirdi. Bizim Beşiktaş’ta beğenmeyip gönderdiğimiz Slaven Bilic, 1990’lı yıllarda ter döktüğü milli takımı 2006-12 arasında çalıştırmış ve 2 Avrupa şampiyonası görmüştü.
Milli takımı yerli hocalara teslim eden Hırvatlar, futbol federasyonu başkanlığına futbolun içinden gelen isimleri seçiyor. 1998-2012 arasında ülkenin kısa tarihinde tam 14 yıl federasyon başkanlığını Vlatko Markovic yaptı. Eski bir futbolcu olan Markovic, uzun yıllar Dinamo Zagreb formasını giydi. Yogoslavya milli formasını 16 maçta giyen Mirkovic, aralarında Hırvatistan milli takımında olduğu Dinamo Zagreb, Hajduk Split, Rapid Wien, Standard Liege, Nice gibi takımlarda teknik adamlık yaptı. Oyunculuk ve teknik adamlık tecrübesini futbol federasyonu başkanlığına taşıyan Mirkovic, Hırvat futbol kultürünün oluşmasında önemli rol oynadı. Mirkovic sonrasında ise koltuğun yeni sahibi efsane futbolcu Davor Suker oldu. 5 Temmuz 2012’den bu yana federasyon başkanlığı koltuğunda oturan Suker, uluslararası tecrübe ve vizyonuyla ülkesinin futbolunun gelişmesi için çalışıyor. Bizde olduğu gibi parası olan futboldan anlamayan işadamları ne federasyon başkanı oluyor ne de kulüpleri yönetiyor. Kısaca Hırvatlar tesadüfen başarıya ulaşmıyor. Futbolu, futboldan anlayan isimlere teslim ederek başarı merdivenlerini kuruyorlar.
[Hasan Cücük] 25.6.2018 []TR724
Yugoslavya’nın dağılmasıyla 5 Haziran 1991’de bağımsızlığını ilan eden Hırvatlar, futbolda adını ilk kez Euro 96’ya katılarak duyurdu. Türkiye ile aynı grupta yer alan Hırvatistan, Portekiz’in ardından ikinci oldu. Çeyrek finalde kupayı kazanan Almanya’ya elenerek, ilk büyük turnuvadan başarılı sayılacak bir derece ile döndüler. Hırvatlar asıl başarıya 1998 Dünya Kupası’nda imza attı. Kadrosunda Davor Suker, Robert Jarni, Zvonimir Boban, Robert Prosinecki yıldızlarla ilk kez katıldıkları Dünya Kupası’nda üçüncü olarak dikkatleri üzerine çektiler.
Hırvatlar, dağılan Yugoslavya’nın futbol mirasını devralan ülke olarak öne çıkıyordu. Avrupa şampiyonasında ilk kez Euro 96 ile boy gösterdikten sonra Euro 2000 biletini alamayan Hırvatlar daha sonra sürekli şampiyonada yer aldılar. Yine Dünya Kupası’na ilk kez 1998’de katıldıktan sonra 2010 hariç tüm turnuvalara adlarını yazdırdılar. Kısa tarihlerinde 5’er Dünya Kupası ve Avrupa şampiyonası finallerinde ter döktüler.
Hırvatların başarısının altında sağlam bir alt yapı kültürü bulunuyor. Gelecek vaat eden oyuncular daha kariyerlerinin başında Avrupa’nın önde gelen kulüpleri tarafından mercek altına alınıyorlar. 1990’lı yıllardan itibaren Hırvat oyuncuların profesyonelliği, gittikleri takıma uyumu ve başarıları yeni yetişen oyuncuların önünü açan etkenler arasında bulunuyor. Bugün Real Madrid, Barcelona, Juventus, Liverpool, Atletico Madrid, İnter, Milan ve Monaco gibi Avrupa futboluna damga vuran kulüplerde Hırvat oyuncular ter döküyor. Kulüplerinde kazandıkları uluslararası tecrübeyi milli takıma taşıyınca başarının gelmesi doğal oluyor.
Futbol usta ellere teslim ediliyor
Hırvatlar futbol yönetimini de usta ellere teslim ediyorlar. Bu konuda Almanya, Fransa ve Hollanda’nın izinden gidiyorlar. Örneğin milli takım hep yerli isimlere teslim edildi. Ülkenin futbol kültürünü bilen dahası milli formayı giyip ter dökmüş isimler teknik patron olarak ülkelerine hizmet etmeye devam ediyorlar. Miroslav Blazevic gibi bir futbol dahisinin 1994-2000 arasında oluşturduğu ekolü ardından gelen teknik adamlar devam ettirdi. Bizim Beşiktaş’ta beğenmeyip gönderdiğimiz Slaven Bilic, 1990’lı yıllarda ter döktüğü milli takımı 2006-12 arasında çalıştırmış ve 2 Avrupa şampiyonası görmüştü.
Milli takımı yerli hocalara teslim eden Hırvatlar, futbol federasyonu başkanlığına futbolun içinden gelen isimleri seçiyor. 1998-2012 arasında ülkenin kısa tarihinde tam 14 yıl federasyon başkanlığını Vlatko Markovic yaptı. Eski bir futbolcu olan Markovic, uzun yıllar Dinamo Zagreb formasını giydi. Yogoslavya milli formasını 16 maçta giyen Mirkovic, aralarında Hırvatistan milli takımında olduğu Dinamo Zagreb, Hajduk Split, Rapid Wien, Standard Liege, Nice gibi takımlarda teknik adamlık yaptı. Oyunculuk ve teknik adamlık tecrübesini futbol federasyonu başkanlığına taşıyan Mirkovic, Hırvat futbol kultürünün oluşmasında önemli rol oynadı. Mirkovic sonrasında ise koltuğun yeni sahibi efsane futbolcu Davor Suker oldu. 5 Temmuz 2012’den bu yana federasyon başkanlığı koltuğunda oturan Suker, uluslararası tecrübe ve vizyonuyla ülkesinin futbolunun gelişmesi için çalışıyor. Bizde olduğu gibi parası olan futboldan anlamayan işadamları ne federasyon başkanı oluyor ne de kulüpleri yönetiyor. Kısaca Hırvatlar tesadüfen başarıya ulaşmıyor. Futbolu, futboldan anlayan isimlere teslim ederek başarı merdivenlerini kuruyorlar.
[Hasan Cücük] 25.6.2018 []TR724
Çocuğunuzdaki işitme kaybını önemseyin!
Erken dönemde tespit edilemeyen işitme kaybı çocuğun konuşma ve dil gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Erken teşhis sayesinde ise çoğu işitme kaybının kalıcı hale dönüşmesi önlenebiliyor ve çocuğun normal işitme seviyesine kavuşması sağlanabiliyor.
Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, işitme kaybının önemsenmesi gerektiğinin altını çiziyor ve bu çocukların içine kapandığını söylüyor. İşitme kaybı olan çocuklar, okul döneminde başarısızlık, psikolojik olarak toplumdan uzaklaşma, içine kapanıklık ve sosyal yönden başarısızlık gösterebilir. Bunun sonucunda çocuklar eğitim ve sosyal hayatında akranlarından geri kalabilir ve psikolojik sorunları olan, uyumsuz bir bireylere dönüşebilir.
Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, gebelik sürecinde geçirilen bazı enfeksiyonların işitme sağlığına çok ciddi etki yaptığına dikkat çekiyor. ’’Uzamış doğum eylemi, çocukların uzun süre oksijensiz kalıp mor renkli doğumları, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin eksikliği sadece işitme sağlığı için değil pek çok nörolojik hastalıklar için de son derece önemlidir.’’ uyarısında bulunuyor.
Kulak ağrısına dikkat!
Erken çocukluk çağlarında geniz eti büyümelerinin özellikle kulaklar üzerindeki etkilerinin yakından takip edilmesinin önemine vurgu yapan Şafak, ’’Her türlü üst solunum yolu tıkanıklıkları kulak sağlığı açısından zararlıdır. Özellikle kulak ağrısı ile birlikte seyreden hastalıklarda en kısa sürede gerekli tedavilerin planlanması çok önemlidir. Özellikle bazı ağrı kesiciler ve belirli antibiyotikler olmak üzere pek çok ilacın iç kulaklar üzerinde toksik etkileri olabileceği unutulmamalı, hekimin tedavi planına uyulmalıdır.’’ diyor.
İşitme fonksiyonu geri kazandırılabilir
İşitme fonksiyonu tamamen kaybolmuş bir şekilde dünyaya gelen bebeklerde dahi gerek kulak içine, gerek beyin sapına uygulanan biyonik kulak cihazlarıyla işitme fonksiyonu geri kazandırılabiliyor. Sonradan oluşan işitme kayıplarında ve yaşlanmaya bağlı işitme kayıplarında da tedavi imkânları var.
Çocuğunuzda işitme kaybı olup olmadığını nasıl anlarsınız?
[TR724] 25.6.2018
Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, işitme kaybının önemsenmesi gerektiğinin altını çiziyor ve bu çocukların içine kapandığını söylüyor. İşitme kaybı olan çocuklar, okul döneminde başarısızlık, psikolojik olarak toplumdan uzaklaşma, içine kapanıklık ve sosyal yönden başarısızlık gösterebilir. Bunun sonucunda çocuklar eğitim ve sosyal hayatında akranlarından geri kalabilir ve psikolojik sorunları olan, uyumsuz bir bireylere dönüşebilir.
Prof. Dr. Mustafa Asım Şafak, gebelik sürecinde geçirilen bazı enfeksiyonların işitme sağlığına çok ciddi etki yaptığına dikkat çekiyor. ’’Uzamış doğum eylemi, çocukların uzun süre oksijensiz kalıp mor renkli doğumları, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinin eksikliği sadece işitme sağlığı için değil pek çok nörolojik hastalıklar için de son derece önemlidir.’’ uyarısında bulunuyor.
Kulak ağrısına dikkat!
Erken çocukluk çağlarında geniz eti büyümelerinin özellikle kulaklar üzerindeki etkilerinin yakından takip edilmesinin önemine vurgu yapan Şafak, ’’Her türlü üst solunum yolu tıkanıklıkları kulak sağlığı açısından zararlıdır. Özellikle kulak ağrısı ile birlikte seyreden hastalıklarda en kısa sürede gerekli tedavilerin planlanması çok önemlidir. Özellikle bazı ağrı kesiciler ve belirli antibiyotikler olmak üzere pek çok ilacın iç kulaklar üzerinde toksik etkileri olabileceği unutulmamalı, hekimin tedavi planına uyulmalıdır.’’ diyor.
İşitme fonksiyonu geri kazandırılabilir
İşitme fonksiyonu tamamen kaybolmuş bir şekilde dünyaya gelen bebeklerde dahi gerek kulak içine, gerek beyin sapına uygulanan biyonik kulak cihazlarıyla işitme fonksiyonu geri kazandırılabiliyor. Sonradan oluşan işitme kayıplarında ve yaşlanmaya bağlı işitme kayıplarında da tedavi imkânları var.
Çocuğunuzda işitme kaybı olup olmadığını nasıl anlarsınız?
- Yumuşak bir sesin geldiği yöne ilk çağırışta bakmıyorsa
- Çevredeki seslere karşı tepki göstermiyorsa
- İlk çağrıya cevap vermiyorsa
- Sesin nereden geldiğini bulamıyorsa
- Kendi yaşıtlarına göre konuşması geri kalmışsa
- Televizyonu normal sesle dinlemiyorsa ve sürekli televizyonun yakınına gidiyorsa
- Anlamada ve kelime kullanmada sürekli bir gelişim göstermiyorsa çocuğunuzda işitme kaybı var demektir.
[TR724] 25.6.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)