Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaretten izlenimler [Faruk MERCAN]

İslam dünyasının büyük alimleri Cemaat’e sahip çıkıyorlar

Geçtiğimiz günlerde Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret etme imkanı buldum. 

O akşam, kendisine gönderilen Hizmet Hareketi üzerine Arapça yazılmış 40’a yakın kitabı inceliyordu. Muazzam bir külliyat...

Mesela kitaplardan birini Cezayirli alim Prof. Süleyman Aşrati yazmış. Yeni bir medeniyet projesi ve rönesansta Hocaefendi’nin fikirlerinin tesirini ele almış. Bir diğer kitap, Faslı alim Prof. Ahmed Abbadi’nin imzasını taşıyordu.

Mısır’dan gelen bir yayın, “EL Ahram” dergisiydi. Orta Doğu’daki en köklü ve saygın medya gruplarından “EL Ahram”ın  Arapça dergisinin Fethullah Gülen Hocaefendi ile yaptığı röportaj sayısı... Röportajı EL Ahram’ın yayın yönetmeni Esma EL-Hüseyni yapmış.

Aldığım bilgiye göre, derginin bu sayısı bitmiş ve özel bir baskısı daha yapılmış. Hocaefendi bu röportajda şöyle diyor: “Erdoğan Gazze’de Hamas’ı kullandı, şimdi İhvan’ı kullanıyor.”

Tarihi tesbitler bunlar... Hamasetten başka ne yaptı Saraydaki Şahıs Filistin ve Gazze için? Ve sonunda, her seçimde meydanlarda defalarca küfrettiği “İsrail otoritesini” tanımak zorunda kaldı.

Müslüman Kardeşler ve Mursi’yi kışkırtarak, Mısır’da yaşanan kanlı olaylarda önemli rol oynadı Saraydaki Şahıs... Peki sonra ne yaptı Müslüman Kardeşler ve Mursi için? Hiç birşey... Stratejik ortağım dediği Mursi idamla yargılandı ve hapiste... Müslüman Kardeşler’in bütün kadrosu tarumar oldu. Sonunda, “Tanımıyorum” dediği Mısır’ın yeni lideri Sisi ile de temas kurmak zorunda kaldı Saraydaki Şahıs...

O akşamdan notlar aktarmaya devam edeyim... Hocaefendi, Mısır ve Filistin’e dair uyarıların aynısını zamanında Suriye için yaptı, hem de defalarca... Ama Saraydaki Şahıs bu uyarıları dinlemedi, en sonunda Türkiye’yi Suriye batağına da soktu. Şimdi, Güney Doğu’da her gün şehitler veren Türkiye, bir de Suriye’den gelen şehitlere ağlıyor. Ve şehit rakamları da çoğu defa saklanıyor halktan... 

“Suriye için söylediklerimizin kıymetini, şimdi İslam dünyası daha iyi görüyor. ” diyor Hocaefendi...

Sadece İslam dünyası mı? Elbette Batı dünyası da çok iyi görüyor. Hocaefendi, Rusya’nın yaygın Haber Ajansı Regnum’da yeni yayınlanan röportajda şöyle diyor:

“Dış politikayı bir vaizden mi dinleyeceğiz dediler, tavsiyelerimizi dikkate almadılar. Muhalif gruplara silah vererek meseleyi kangren haline getirdiler. Bunun faturası göçmen kamplarında ve Avrupa kapılarında perişan olan Suriye halkına çıktı...”

Suriyeli kadınların ve çocukların ahı yeter Saraydaki Şahıs ve adamlarına... Perişan ettiler yüzbinlerce Suriyeli kadın ve çocuğu...
Hocaefendi’nin Suriye krizinin en başından itibaren yaptığı uyarıları ve Türkiye’nin kaderine hükmeden Siyasal İslamcı ekibin ne yaptığını ayrı bir yazı konusu yapacağım.

İslam alimleri ses veriyor

Ne zamandır dikkatimi çekiyor. İslam dünyasından çok güçlü alimler, Cemaate ve Fethullah Gülen Hocaefendi’ye sahip çıkıyorlar.

Fas’tan Cezayir’e; Mısır’dan, Nijerya’ya kadar yıllardır tanıdıkları ve bildikleri Cemaat hakkında şehadette bulunuyorlar.

Varsın Türkiye’de Diyanet’i siyasete peşkeş çeken Görmez Efendi gözünü gerçeklere kapatsın... İslam uleması  kimin “Firak-ı Dalle” yani, Dalalet Fırkası (Sapık Mezhep) olduğunu çok iyi biliyor... Kimin dini her türlü sapkınlığa maske yaptığını İslam Uleması ayan beyan  görüyor.

İki yıl önce Fas’a, Türkiye’nin yetiştirdiği büyük sosyolog ve alimlerden, şu anda hapiste olan Ali Bulaç’la beraber gitmiştik. Şöyle demişti Ali Bulaç: 

“Ben İslam aleminin bütün yayınlarını takip ediyorum. Şu anda İslam aleminde Hizmet’in itibarı zirve yaptı. Erdoğan ve Partinin  itibarı ise dip yaptı.”

Buna Fas’ta bir sabah kahvaltısında buluştuğumuz Faslı bir alimin sözleriyle bizzat şahit olmuştuk.

Başta Mısır’ın Ezher Uleması ve Faslı alimler olmak üzere, İslam dünyasının seçkin alimlerinin Hizmet ve Fethullah Gülen Hocaefendi açıklamalarını dikkatle takip ediyorum.

Mesela Orta Doğu’nun önde gelen kanaat önderlerinden, Ezher Üniversitesi Arap Dili Bölüm Başkanı alimi Prof. Ahmet Ali Rabig şöyle diyor: 

“Hizmet hareketi bir medeniyet ve aydınlanma projesidir. Başından beri Ehli Sünnet ve Kur’an çizgisinden hiç sağa sola sapmadı. Diyanet’in raporu fitne fesattır, yalan ve iftiradır.”

Mesela Mısır’ın eski Müftüsü Ali Cuma, Diyanet’in “Firak-ı Dalle” raporu için şöyle diyor: 

“Kendi kusurlarını başkalarında görüyorlar.”

Evet, bir tarafta sadece “Sonsuz Nur” kitabı dünyada 50’den fazla dile çevrilmiş Fethullah Gülen Hocaefendi, diğer tarafta Diyanet’i Saray’a peşkeş çeken, dinini dünyalığı için satan bir Görmez Efendi... 

Asya ülkelerinden sahte yollarla, kişi başına 30 bin dolarla  Türkiye Cumhuriyeti pasaportu alan şebekelere yardım edip nemalanan oğluna bile sahip çıkamayan Görmez Efendi... Evet bu hikayeyi gittiğim bir Asya ülkesindeki Büyükelçilik yetkilisinden bizzat dinledim. Görmez Efendi’nin 17/25 Aralık’tan çok önce Cemaat’i bölmek için Saraydaki Şahısla beraber organize ettiği görüşmeler ap ayrı bir “maneviyat hırsızlığı” hikayesidir. Evet, Cemaati Saray için çalma projesiydi o...

İslam aleminin büyük isimlerinin şehadetlerine devam edelim. Fas’tan Profesör Muhammed Çekip şöyle diyor:

“Hizmet Hareketi düşünceyi aksiyona dönüştüren evrensel bir projedir.”

Nijerya’dan Muhammed Nur Halid şöyle diyor:

“Fethullah Gülen Hocaefendi örnek aldığım insandır. Hizmet erleri burada çocuklarımıza sahip çıkıyorlar. Hizmet Hareketi sapık mezhepse, Ehli Sünnet ve cemaat kimlerdir?”

Mısırlı alim Fethi Hicazi şöyle diyor:

“Fethullah Gülen, Allah yolunda sıkıntı çekiyorsa, bu onun Allah katında makbul olduğunun alametidir. Bu alim zat ve Cemaati için sapık mezhep deniyorsa, biz de cevap olarak deriz ki, Allah’a hamdu senalar olsun ki sizin ona eziyetiniz, Allah nezdinde makbul bir kişi olmasını sağladı.”

Nijeryalı alim Ahmet Mukri şöyle diyor:

“Bu sıkıntılar Fethullah Gülen’in doğru yolda güzel işler yaptığının delilidir. Hizmet erleri, şiddetten uzak, insanları tekfir etmeyen bir harekettir. Hizmet Hareketi, İslam’ı en güzel, en parlak manada temsil ediyor ve Peygamber Efendimiz’in mirasına sahip çıkıyor.”

Iraklı alim Osman Garib şöyle diyor: 

“Hizmet erleri kendilerine karşı kullanılan kaba kuvvete sabırla mukabele ettiler, karşılık vermediler.”

Liste böyle uzayıp gidiyor.

Görmez Efendi, 70 kitabı dünyada 100’e yakın dile çevrilen Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir kitabından bir satır gösterebilir mi iddiaları için?... Ya da şöyle soralım: Yıllarca Diyanet’in izniyle vaazlar verdi Fethullah Gülen Hocaefendi... Tamamı kayıt altında olan bu vaazların bir tanesinden Ehli Sünnet inancına aykırı bir şey çıkarabilir mi Görmez Efendi?

Herkes tercihini yapıyor bu tarihi dönemde... Kimisi Ali Bulaç gibi zilletle boyun eğmektense hapishaneye girmeyi tercih ediyor. Kimisi de Görmez Efendi gibi, “Saray’ın din hizmetçisi” olmayı tercih ediyor, fetvalarıyla bu zulüm dönemine taşeronluk yapıyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi’ye, Mısır uleması başta olmak üzere, İslam dünyasından yükselen bu sesleri sordum.

“Bu sahip çıkmalar çok şey ifade eder” dedi. Mısır hakkında, Bediüzzaman’ın “Mısır, İslam dünyasının zeki evladıdır.” sözünü hatırlatarak...

Daha önce burada yazdım. Milletlerin tarihinde 3 yıl, 5 yıl uzun zaman dilimleri değil... Bugün Anadolu’yu kasıp kavuran Selefi bozması bu Harici kasırga bir gün mutlaka bitecek ve kalıcı olan yine Cemaat olacak... Bunu Bediüzzaman gibi bir zat müjdeliyor. 

Faruk MERCAN, 5.11.2016 /Samanyolu Haber

Yalanlar ve deliler ülkesi [Ufuk Yiğit]

Delilerle dolu bir köye gelen akıllı adamın hikayesini herhalde hepiniz bilirsiniz. Köyde herkesin delirdiğini gören adam sorar soruşturur işin kaynağının, köyden geçen ırmak olduğunu anlar. Etrafındakilere yanlış yaptıklarını anlatmaya çalışır. Bir süre sonra köylüler adamın hallerinden rahatsız olur. Delirmiş bu adam demeye başlar. Bütün köy adama deli muamelesi yaparken adam deliler köyünde daha fazla akıllı yaşamanın mümkün olmadığını anlar, gider ırmağın suyundan içer ve o da deliler kervanına katılır.

Türkiye topyekün bir ''delirmiş insanlar ülkesi'' olmaya doğru gidiyor. Yalanlarla dolu bir havuzdan halkın üzerine aralıksız yalan yağdırılıyor. Bir şeyin yalan mı gerçek mi olduğunu anlayabilmek için bir gerçek ölçüsü olması gerekirken Türkiye'de o da yok. Dolayısıyla kimse söylenenin, yazılanın yalan mı gerçek mi olduğunu değerlendiremiyor. Havuzun yalan suyundan içen deliriyor. Üç beş akıllı bu sudan içmeyi reddedince deli muamelesi görüyor.

İnsanları delirten havuzun ve o havuza kaynak sağlayanların hangi dediğine inanacaksın? Söze karşı söz. Artık ''iddia eden iddiasını ispatla mükelleftir'' gibi komik (!) şeyler söyleme zamanını çoktan geçtik. Hazırladığı senaryoyla kendi militanlarına masum insanları öldürtüp, sonra da işte bunlar yaptı diyerek her köşeyi işkencehaneye çevirmek mi dersin, insanları cebindeki 1 dolarlardan suçlamak mı, bir mesaj programını telefonuna yükleyeni, hatta bundan haberi olmayanı bile bunu kullandın diye içeri atmak mı dersin. Yalanın hangi birini yazayım. Sıralamaya kalksam tuğla gibi kitap olur. Şöyle yüksekçe bir yere çıkıp ''yalancısınız yalancııı'' diye bağırasım var ama kime?

Bir de deliler ülkesinde çoktan delirmiş olduğu halde kendini akıllı sananlar var. Bunlar alttan alta aslında biz delirmedik, şimdilik deliymiş gibi yapıyoruz havalarındalar. Geçmiş olsun hanımlar beyler. İlk çıldıranlar da böyle diyordu.

Ülke toptan tımarhaneye dönünce herkeste bir akıllı arayışı başladı. Akıllı olmak suç oldu. Kim yanında yöresinde bir akıllı görse ihbar ediyor, en delinin kendisi olduğunu göstermeye çalışıyor.

Ülke kendi içinde böyle çalkalanırken bir yandan yalan havuzunu besleyen, diğer yandan beslediği yalan havuzunun yalanlarını dinleyen yalancı cumhurbaşkanı dünyayı da yalan havuzunun suyuyla kandırmaya çalışınca işler bozuluyor. Dünya daha önce de deliren pek çok yalancı liderin dünyanın başına ne dertler açtığını gördüğünden şimdilik uzaktan, deliliği idare etmenin peşinde.

Deliler ülkesinde binbir işkenceye rağmen yaşamak zorunda kalan akıllılara söylenebilecek tek bir şey var: Dişinizi sıkın sabredin. Delilerin içtiği yalan havuzundan içmeyin. Yalanların da deliliğin de elbet sonu gelecek. Deliler yalan havuzunun suyuyla sonsuza kadar yaşayacaklarını sanıyor. Hiç örneği olmamasına karşılık bütün delilerin aynı yanılgıya düşmesi de deliliğin bir başka boyutu.

Ufuk Yiğit, 5.11.2016 /Samanyolu Haber

Yakub'un (as) Yusuf'a (as) hasreti [Yavuz Alp]

Kur'an-ı Kerim'de bildiğiniz gibi Peygamber Kıssa'ları vardır. Her biri başlı başına birkaç yazı konusudur. Bu kıssalar içerisinde Hz Yusuf'un (a.s) kıssası'nın ayrı bir yeri vardır. Kur'an bu kıssaya Ahsen'ül Kasas yani kıssaların en güzeli demiştir.

Bu kıssada kısaca özetlenecek olursa; Hz Yusuf 'un (a.s.)
-kardeşleri tarafından kuyuya atılması
-kuyudan çıkarılıp Mısırda köle olarak satılması
-firavunun sarayında çalışması
-bir iftiraya uğrayıp zindana atılması
-zindandan çıkarılıp saraya maliye bakanı olması başlıkları altında sıralanabilir.

Bu kıssada hüzün ve sevinç bir aradadır. Hz Yusuf'ta (a.s.) olduğu gibi bütün Peygamberler'in hayatları çile ve ızdırablarla geçmiştir. Onların hiç biri başlarına gelen bu sıkıntılardan dolayı şikayetçi olmadığı gibi hep sabır ve tam teslimiyet içinde olmuşlar, hayatlarını tabiri caizse lütfun da hoş kahrın da hoş felsefesi içinde geçirmişlerdir.

Günümüzde Peygamberlerin yolunu kendilerine yol seçmişlerin yani hayatlarını onlardan öğrendikleri düsturlarla yaşamaya çalışanların da benzer problemlerle karşılaşmaları kaçınılmazdır. Tarihe bir göz attığımızda Allah Dostları diyeceğimiz bütün büyüklerin hayatları bu tür çile ve sıkıntılarla doludur.

Günümüz hadiselerine bu kıssa perspektifinden baktığımızda çok şeylerin bire bir örtüştüğünü görmek mümkündür. Zaten Peygamber Kıssaların özelliği sadece o zamana değil bütün zamanlara hitap etmesidir.

İlk olarak kardeşlerle imtihan söz konusudur veya kardeşlerin kıskançlığı, hasedi, nihayetinde de ihaneti söz konusudur.

Son süreçte duyduğumuz birçok hadise, gerçekten inanılması zor bile olsa kardeş ve yakın akrabalarla da bu imtihanın ağır bir şekilde yaşandığını göstermiş ve göstermektedir.

Allah'ın izni ile bu günler geçtiğinde bu yaraların sarılması adına zor bile olsa arkadaşlarımıza Kuran'da belirtildigi gibi ;
“Bugün size karşı sorgulama, kınama yoktur. Sizi Allah bağışlasın. O, merhametlilerin (en) merhametlisidir.” (Yusuf Suresi,92) deyip Yusufvari (a.s.) davranmak ve onları affetmek düşecektir.

Yine bu süreç içerisinde kardeşlerinin Hazreti Yusuf'u (a.s.) kuyuya attıktan sonra babaları Hazreti Yakub'u (a.s.) onu kurt yediğine inandırmak için senaryo üretip, gömleğini kana bulayıp babalarına getirdikleri gibi.

Benzer senaryolar oluşturulup binlerce insan kendileriyle hiç örtüşmeyen, uzaktan yakından alakası olmayan nice iftiralara maruz kalmış , evlerinden işlerinden olmuş, zindanlara hapislere atılmış, işkencelere maruz kalmıştır. Ve hala benzer uygulamalar devam etmektedir.

Bunlara ilaveten bu insanların bir araya gelerek kurdukları müesseseler haksız yere ve hiçbir mantıklı gerekçe gösterilemeden yağmalanmış, ellerinden alınmış ve şimdilerde de başkalarına peşkeş çekilmektedir.

Bu gönül insanları yapılan bunca haksızlıklara kanunsuzluklara karşı da Hz Yakub'un (a.s.) evlatlarına dediği gibi;

“...Bundan sonra (bana düşen) güzel bir sabırdır. Sizin bu düzüp-uydurduklarınıza karşı (kendisinden) yardım istenecek olan Allahtır. (Yusuf Suresi 18) Deyip Yakup (a.s.) vari davranmak düşecektir.

Dokunmaya çalıştığımız bu hususlar Yusuf (a.s.) Kıssası'nı bir derya kabul edersek sadece damladan ibarettir.

Yaşanan bu süreçte gerçekler bir bir ortaya çıktıkça bu günler tarihin sayfalarında yerini alırken kimileri için yüz akı olacak, kimileri içinse kara bir sayfa olarak sonraki nesillere aktarılacaktır. Ama gönül erleri bugüne kadar yürüdükleri bu yolda hiç bir zaman durmadan yürümeye devam edecektir.

Yakub'un (a.s.) hasretini bitirip Yusuf'una (a.s.) Kavuşturan Rabbim onları da İnşallah bir gün vuslatlarına kavuşturacaktır.

Yavuz ALP, 5.11.2016 /Samanyolu Haber

Cuma Hutbesi: KURTAR ALLAHIM!.. [Osman Şimşek]

Cuma Hutbesi: KURTAR ALLAHIM!..

Herkul | 04/11/2016. | Cuma Hutbeleri

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَمَا تَوْفِيقِي وَلاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ. نَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ وَلاَ نَظِيرَ لَهُ وَلاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ وَجَلَّ ثَنَاؤُهُ وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ وَلاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَنَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا وَسَنَدَنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ وَرَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى آلِهِ وَأَوْلاَدِهِ وَأَزْوَاجِهِ وَأَصْحَابِهِ وَأَتْبَاعِهِ وَأَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ فَيَا عِبَادَ اللهِ؛ إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَأَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ بِسْــمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

{أَيْنَمَا تَكُونُوا يُدْرِكْكُمُ الْمَوْتُ وَلَوْ كُنْتُمْ فِي بُرُوجٍ مُشَيَّدَةٍ وَإِنْ تُصِبْهُمْ حَسَنَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِ اللهِ وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدِكَ قُلْ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ فَمَالِ هَؤُلاَءِ الْقَوْمِ لاَ يَكَادُونَ يَفْقَهُونَ حَدِيثًا}(4/78)

İç içe karanlıklar ortasında, Câhiliye perdelerini yırtıp etrafa ışık saçmaya durmuş kutlu belde, Medîne.

Aşk, iştiyak ve vuslatın remzi.. yeryüzünün, Cennet bahçelerinden nasîbi: Ravza-i Tâhire..

Ve o yüce mabette, sabah namazını ikâme edenlerin yüreklerini yakan bir cümle:

“Kurtar Allahım!.. Kurtar Allahım!..”

Şefkat Peygamberi’nin mübarek dudaklarından dökülen ve sahabeyi gözyaşlarına gark eden bir dua:

“Hapsedilen, işkence gören, ezilen müminleri kurtar Allahım!..”

Hayır, sadece insanların gönüllerini değil, mescidin duvarlarını, münevver şehrin sokaklarını, dağı taşı titreten elîm bir seda:

“Allahım! İbn-i Ebî Rabîa’ya necât lütfet; Allahım Seleme ibn-i Hişâm’ı halâs eyle; Allahım Velid ibn-i Velid’i felâha eriştir; Allahım Mekke’deki diğer mustaz’af müminleri kurtar!”

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Ashâb-ı Kiram efendilerimiz, Mekke’den ayrıldıktan sonra, hâlâ orada yaşamak zorunda kalan bazı mü’minler vardı. Onlar da hicret için bütün güç ve kuvvetlerini sarf etmişlerdi fakat bir türlü engelleri aşamamışlardı. Müşrikler tarafından devamlı göz hapsinde tutuluyor; bazılarının elleri ayakları zincire vuruluyor ve zaman zaman en vahşi işkencelere maruz bırakılıyorlardı.

O mazlumların mahpus kalmaları ve sürekli zulüm görmeleri, Rehber-i Ekmel’in yüreğini hüzünle dolduruyordu. Re’fet, şefkat ve vefa âbidesi, hemen her vakit onlar için dua ediyor, özellikle sabah namazının son rekâtında rükûdan secdeye geçeceği sırada, bazı sahâbîleri isimleriyle, diğerlerini de umumen anıyordu:

اللَّهُمَّ نَجِّ عَيَّاشَ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ، اللَّهُمَّ نَجِّ سَلَمَةَ بْنَ هِشَامٍ، اللَّهُمَّ نَجِّ الْوَلِيدَ بْنَ الْوَلِيدِ، اللَّهُمَّ نَجِّ الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ

Aslında bu yakarışta senelerin birikmiş ızdırabı da vardı: Yıllardır, Ashâbının kederi O’nun gönlünü dağlamaktaydı. Risâletin ilk günlerinden itibaren, Allah Rasûlü’ne ve kendi kabîlesinin gücünü ardına alan bazı sahâbîlere dokunamayan müşrikler, hınçlarını fakir ve kimsesiz müminlerden alıyorlardı.

Hâşimoğulları ve Muttaliboğulları kardeş çocuklarıydı; onlardan hiç kimse, en yaşlıları olan Ebû Tâlib’in emrine muhalefet etmezdi. Ebu Tâlip, bu iki kabilenin el ele vermelerini ve Rasûl-i Ekrem efendimizi korumalarını istemişti. İçlerinden mümin olanlar imanları gereği, diğerleri ise akrabalık bağı ve Ebû Tâlib’in emriyle Peygamberimizi korumayı şeref bilmişlerdi. Müşrikler, Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer gibi kuvvetli/itibârlı bir âileye mensup olanlara da ilişemiyorlardı. Ne var ki, garip ve fakir Müslümanlara, özellikle kölelere, vahşet derecesinde işkenceler yapıyorlardı.

Ebû Fükeyhe (أبو فكيهة), her gün elleri ayakları bağlanarak, kızgın kumlar üzerinde sürükleniyordu. Habbâb bin Eret, kor hâlindeki kömürün üzerine yatırılıp vücudundan akan irinle kömür sönene kadar kıvrandırılıyordu. Hazreti Bilâl, göğsüne kocaman taşlar konularak kavurucu güneşin altında saatlerce bekletiliyor; “Ehad, Ehad” iniltileri kesilmeyince, boynuna ip geçirilip sırt üstü çekilerek Mekke sokaklarında teşhir ediliyordu. Hazreti Yâsir, azize eşi Sümeyye ile beraber, dayanılması zor acılara maruz bırakılıyor; sonunda vahşice şehit ediliyordu. Müşfik Nebî Efendimiz, her bir sahâbînin acısını kendi ruhunda duyuyor, onlara herkesten çok kendisi ağlıyor; “Sabır ey Yâsir ailesi, sabır!..” deyip tahammül tavsiyesinde bulunurken bile, kendi merhametli yüreğine adeta kan damlıyordu.

Müminlerin sayısı arttıkça müşriklerin cefaları da katlanıyordu. Bunun üzerine, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), emri öteden, bir mukaddes göç tedârikine başlamıştı. Mekke’nin dışında yeni muhataplar aramak, vefalı dostlarına pürvefa yardımcılar bulmak, arzın göbeğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini kurmak ve evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler hazırlamak için başka diyarları hedef göstermişti. Hicret sadece zayıf ve kimsesiz müminler için emin bir yurt arayışının değil, aynı zamanda bütün Yesrib’leri Medîne’ye kardeş yapma sevdasının neticesiydi. Bu gayeye matuf olarak, müstaz’af mü’minlerle beraber, güçlü/kuvvetli/itibarlı insanları da gönderiyordu. Mualla kızı Rukiyye ile onun eşi Hazreti Osman’ı ve amcazâdesi Hazreti Cafer’i Habeşistan’a, birkaç sene sonra da Mus’ab bin Umeyr’i Medine’ye ilk defa gönderirken, onlara oralarda İslam’ın anlatılması ve geriden gelecek muhâcirler için zemin hazırlanması vazifesini de tahmîl buyuruyordu.

Bi’setin yedinci senesinde mü’minlere karşı korkunç bir boykot ilan edilmişti. Haşimoğulları’ndan kız alınıp verilmeyecek; onlarla alış veriş asla yapılmayacak; inananların çarşıda pazarda dolaşmalarına dahi müsaade edilmeyecekti. Müslümanları kökten kazıma amacı güden bu maddeleri muhtevî bir metin Kâbe’nin duvarına asılmıştı.

Boykot tam üç sene sürdü. Akrabalık yok, komşuluk yok; alışveriş yok, yardım yok; yiyecek yok, ilaç yok; gökte yağmur yok, yerde nebât yok; mü’minlere su bile yok… Müslümanlara el altından erzak taşıyan birkaç hakperest ve âlicenap varsa, onlar da müşrikler tarafından zincire vuruluyor, eza görüyor ve engelleniyorlardı. O günlerin manzarası pek hazîndi. Ölümün, acının, ızdırabın hükümferma olduğu bir alanda annelerin çaresizlikten iniltileri ve yavruların açlıktan çığlıkları semaya yükseliyordu. Her şeye rağmen, ballar balını bulmuş olan müminler, dinlerini terk etmiyor, hatta terk düşüncesini döneklik sayıyorlardı. Dahası her gece yeni yeni gençler babalarının evlerindeki yumuşak döşeklerini bırakıyor, belki bir-iki küçük eşyayı omuzluyor ve “Rasûlullah nerede, ben de oradayım!” deyip O’na koşuyorlardı.

Hazreti Hatice’nin ruhunun ufkuna yürümesi ve Ebu Tâlib’in vefat etmesiyle, İki Cihân Serveri Efendimiz’in de dünyevî bir hâmîsi kalmamıştı. Bu himâye ortadan kalktığı için, her yerde saldırı, sataşma ve engellemelerle karşılaşıyordu. Hele Tâif seferi -bugünkü ifadesiyle- vatandaşlık haklarının da zâil olmasına sebebiyet vermişti. Çünkü çölün kurallarına göre, İnsanlığın İftihar Tablosu şehrini ve kabîlesini terk etmiş sayılacak, artık kendisine Kureyş içinde meşru bir statü tanınmayacaktı. O andan itibaren, Mekke’de herhangi biri tarafından rahatlıkla öldürülebilirdi ve bu korkunç cinayet hiçbir sonuç doğurmazdı. Evet, sonraki asırlarda samimi müminleri en temel kanunî haklarından mahrum bırakan, pasaportlarını/kimlik kartlarını dahi ellerinden alan, vatandaşlıktan bütün bütün çıkartmaya çalışan ve bir şekilde yurtdışına gidebilenlere o ülkelerde suikast tehditleri savuran ehl-i küfür ve nifakın ağababaları o gün de işbaşındaydı.

Allah Rasûlü, bir süre Mekke’ye girememiş, Nahle’de beklemiş ve Kureyş’in önde gelen isimlerinden bazılarına haber göndererek onlardan himâye talep etmişti. Çokları, muhtemel sonuçlarından korkarak bu isteği geri çevirmişlerdi. Hâlbuki Araplar, kabilelerinin gücünü, şerefini ve nüfûzunu göstermesi bakımından kendilerine sığınanları himâye etmekle övünürlerdi. Ferîd-i Kevn ü Zaman Efendimiz, günlerce Mekke kapılarında “emân” bekledikten sonra bir müşrik olan Mut’ım bin Adiyy’in himâyesinde şehre girebilmişti. Nebiler Sultanı, kendisini koruyup kollayacak ve muhalif bir rüzgâr karşısında bunu pazarlık mevzuu yapmayacak emin ve güçlü müminlerin bulunmadığı bir dünyada, insanî vasıfları hâiz bir müşriğin himâyesine rıza göstermişti. Mut’ım, o gece Kutlu Misafirini evinde ağırlamış; sabah olunca da O’nu silahlandırdığı oğullarının arasına alarak Kâbe’ye gitmiş ve O’na emân verdiğini bütün Kureyş’e ilan etmişti.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, aynı zamanda vefa sultanıydı. Mut’ım’in bu iyiliğini gönlüne nakşetmişti. Evet, Mut’ım bir müşrikti ama iyilik de iyilik idi. Bu hadiseden beş sene sonra Bedir’de Müslümanlar galip gelmiş ve bazı müşrikleri esir almışlardı. O zaman Mut’ım çoktan ölmüştü. Allah Rasûlü, onun oğlu Cübeyr’e, esirleri göstererek, şöyle demişti: “Eğer baban sağ olsaydı ve benden bunları hiç karşılıksız serbest bırakmamı isteseydi, sözünü ikiletmez, hemen bırakırdım.”

Tâif seferinden sonra, müminler için Mekke’de hayat olabildiğine zorlaşmıştı. Bu defa Rehber-i Ekmel Efendimiz, imkânı olan herkese “hicret” emri vermişti. Birkaç sene önce, iki grup halinde Habeşistan’a ve akabinde birer ikişer diğer beldelere gidenlerden sonra, şimdi her mümine “sefer” yolunu göstermişti. Derken üçer-beşer Mekke boşalmış, gizli-aşikâr çokları Medine’ye akmıştı. Hicret edenlerin fedakârlığı, Ensâr’ın îsâr ruhuyla bir başka televvüne ulaşmış, arz yolculuğu âdeta miraçlaşmıştı. Ve yerdeki bu semavî sefer, peygamberlik kâfilesinin sonuncusuyla taçlanmıştı. Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli çölde esiredursun; Sultân-ı Rusül, Medine halkının “seniyye-i veda” türküleri arasında otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu kutlu yere kurmuş ve mescitle iç içe olan bereketli hanesine yerleşmişti. Sonra da İlâhî mesajla ve ruhunun ilhamlarıyla çevreye hayat üflemeye başlamıştı.

Başlamıştı ama kalbinin bir parçası, hicrete yol bulamayıp Mekke’de sıkıntı çeken Ashâbının yanındaydı. Orada hâlâ göç fırsatı kollayan bir hayli insan vardı. Kimileri birkaç hafta, kimileri birkaç ay, kimileri de ancak birkaç sene sonra Medine’ye ve sevdiklerine kavuşabilmişlerdi. Ezcümle, Habîb-i Edîb Efendimiz’in kıymetli kızı Zeynep validemiz ilk göç teşebbüsünde saldırıya uğramış, bu sebeple çocuğunu düşürüp kan revan içinde kalmış; ancak Hicret’ten iki sene sonra münevver şehre varabilmişti. İşte, Mahzun Nebi, sadece ailesinin güzide fertlerinin değil, umum müminlerin başına gelen her gurbetin, her çilenin, her firkatin hicranını vicdanında ayrı ayrı duyuyordu.

“Merhamet ya Rasûlallah!..” çığlıyla irkilmişti bir gün. Hudeybiye anlaşması imzalanmak üzereydi. Bazı maddeler sahabeye çok ağır gelmişti; hele “O andan itibaren Müslümanların safına geçecek erkekler müşriklere iade edilecek.” şartını duyunca “Bu olmaz!” demişlerdi. Karşı tarafın sözcüsü Süheyl, “Bu olmazsa, anlaşma da olmaz.” diyerek kestirip atmıştı. Allah Rasûlü ısrar etse de, Süheyl “Ben imza atmıyorum.” diye diretmiş ve o madde de mecburen kabul edilmişti. Tam anlaşmanın imzalanacağı an, Süheyl’in oğlu Ebu Cendel hazretleri kanlar içinde ve ayağındaki zincirlerin şakırtısıyla kendini İnsanlığın En Merhametlisi’nin huzuruna atıvermişti. Bu genç sahabî, on sekiz-yirmi yaşında Müslüman olmuştu. Babası tarafından zincire vurulmuş, her öğün yemek yerine sopa yemiş; tam dört sene, Medine’nin Gülü’ne vuslat hayaliyle, o çileyi çekmişti. Şimdi bir şekilde Şefkat Peygamberi’nin kollarına kendisini bırakmış; vücudundaki mızrak, zincir, kırbaç, sopa yaralarını göstermiş ve “Merhamet ya Rasûlallah!” diye inlemişti. Allah Rasûlü, Süheyl’e dönüp “Ahidnâme henüz imzalanmadı; bunu benim için bırak!” diyerek, bu talebini birkaç kez tekrarlamıştı ama o inat etmiş, “Oğlumu bana vermezseniz, ben de antlaşmaya asla imza atmam.” demişti. Bunun üzerine, Hüzün Peygamberi, İslâm’ın ve insanlığın istikbâli için buna katlanması gerektiğini bildirerek, Ebu Cendel’i teslîm etmişti.

O esnada, Ashâb-ı Kiram’dan bazıları kılıçlarını yarıya kadar çekmişler ve “Ya Rasûlallah! Buna razı olamayız!” demişlerdi. Ebu Cendel’in çaresiz çırpınışları karşısında kopan çığlıklar, yavrusunu yitirmiş bir annenin ızdırap dolu feryadı gibiydi. Müşfik Nebî de gözyaşlarını tutamamış; mübarek yanaklarından inci inci yaş dökerek, Ebû Cendel’i iade etmiş fakat ona bir de müjde vermiş; “Allah sana ve senin gibi olanlara çok yakında bir kurtuluş nasip edecektir.” demişti.

İman etmiş olduğu halde hicrete yol bulamamış ve müşrikler arasında tek başına kalmış kadınlar da vardı. Mesela; Ümmü Gülsüm Binti Ukbe bunlardandı. Babası, Peygamberimizin can düşmanı olan, Efendimiz’i boğmaya teşebbüs eden, azılı müşrik Ukbe bin Ebî Muayt idi. Ümmü Gülsüm validemiz, Müslüman olup Rasûlullah’a biat ettiği andan itibaren, başta ailesi olmak üzere müşriklerden zulüm ve baskı görmüş ama Allah yolunda her musibete katlanmıştı. Önceleri, her fırsatta mümin kardeşleriyle bir araya geliyor, zaman zaman Peygamberimizi görüyordu ki bu da onun acılarını dindiriyor ve eziyetlere tahammül gücünü artırıyordu. Fakat inananlar Medine’ye göçünce, adeta yalnızlık ve gariplik zulmetiyle kuşatılıvermişti. Bir yanda sürüp giden işkencelerin acısı, diğer tarafta sevdiklerinden uzak oluşun hicranıyla tam yedi sene kıvranmıştı; her biri yetmiş yıl kadar uzun yedi sene… Sonunda ayrılık hasretine daha fazla dayanacak dermanı kalmamış bir vaziyette yine tek başına yola koyulmuş; bütün tehlike ve engelleri aşarak büyük bir azimle Medine’ye varmış; “Ya Rasûlallah, ne olur, beni müşriklere geri çevirmeyin!” diyerek İnsanların En Emîni’ne sığınmıştı.

O ne bahtiyarlıktı ki, Hazreti Ümmü Gülsüm ve emsâli hakkında ayet nâzil olmuştu; artık dünya bir araya gelip istese, Allah Rasûlü onu ve aynı kaderi paylaşanları müşriklere teslim edecek değildi. Ne var ki, Mekke’nin zindanlarında, şirkin kol gezdiği izbelerde mahkûm, mağdur, mazlum bir grup sahabe hâlâ bir ferec ve mahreç bekliyorlardı. İşte Rahmet Peygamberi, her gün birkaç defa onları anar, sabah-akşam kunutlarında onlar için dua eder, ağlardı.

Kur’an’da, raûf ve rahîm sıfatlarıyla da zikredilen Yüce Nebi, kendisine dokunabilecek herhangi bir zararın endişe ve kederini duymazdı; O, ümmetini hatta insanlığı kucaklayan bir hüznü ve elemi yaşardı. O, imandan nasipsizlere ağlardı. İnsanların akıbetini/âhiretini düşünüp ağlardı. Ezilen, işkence gören ümmetine ağlardı. Hamza’sına, Mus’ab’ına, Cüleybib’ine, şehitlerine ağlardı. Cafer-i Tayyâr’ın çocukları gibi, geride boynu bükük kalan yetimlere ağlardı.

Onun gözlerinden bahar yağmurları misillü yaş boşalırken, tabii ki Ashab-ı Kirâm da sessiz ve infialsiz kalmazlardı; onlar da ağlarlardı. Bazen iman ve mârifet neşvesiyle, bazen aşk u iştiyak şivesiyle, bazen işlerine hata bulaşmış olabileceği endişesiyle, bazen öteler ve âkıbet korkusuyla, bazen ufuklarının kararmasıyla, çok defa da kader arkadaşlarının, din kardeşlerinin tasalarıyla hep ağlar ve sürekli niyaz buğulu feryatlarla rahmet arşına yönelirlerdi. Hatta zaman zaman hıçkıra hıçkıra ağlamaları âdeta bir âh u vâh korosuna dönüverirdi. Şu kadar var ki, onlar çok üzülüp domur domur gözyaşı döktükleri anlarda dahi Hazreti Sâdık u Masdûk’un “Göz yaşarır, kalb hüzünlenir; buna rağmen, biz kadere râzıyız ve Rabbimizin hoşnut olacağından başka bir söz söylemeyiz!” beyanına hiç muhalif davranmazlardı.

Kadınıyla erkeğiyle, geride kalanıyla hicret edeniyle, fakr u zaruret yaşayanıyla bolluk ve zenginlik göreniyle, gazi olanıyla şehadet şerbeti içeniyle bütün sahabîler, kendi başlarına gelenleri Hakk’ın hususî muamelesi bildiler. Zâhiren kendilerinden daha iyi durumda olanların halini Allah’ın lütfu ve şükür vesilesi gördüler, onlar adına sevindiler. Dış görünüş itibariyle daha kötü durumda olanların ahvâlini de yüce makamlara ulaştırmak için Rabbin özel imtihanı olarak değerlendirdiler; onlar için kederlenip kavlî fiilî dualar ettiler. Fakat asla kadere taş atmadılar; Hâlık’ı, halka şikâyet etmediler; atf-ı cürümlere girmediler.

Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle, nifaktan kurtulamamış ve kalbi oturaklaşmamış kimseler, en küçük musibet karşısında dini, Peygamberi, davayı suçlar dururlar. Bir iyiliğe mazhar olsalar, onu kendi kâbiliyet ve becerilerine verirler; fakat başlarına bir kötülük gelse, Allah’ın elçisine karşı bile küstahlık yapar ve “Bu, senin yüzünden!” derler. Her zaman, ânında taraf değiştirebilecekleri bir noktada dururlar; bir ganimet varsa, mutlaka ortak olurlar ama müminlere bir fenalık dokunursa, “Biz önceden tedbirimizi almıştık!” der, hemen oradan sıvışırlar.

Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz bu nifak sıfatından fersah fersah uzak yaşadılar. Çektikleri zulüm ve işkencelerin faturasını din-i Mübin’e kesmediler; hele bazı İsrailoğulları’nın Musa aleyhisselâm’a söyledikleri çirkin sözleri akıllarının ucundan dahi geçirmediler.

Gönlünü yüksek ideallere bağlamış o muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu buhurdanlık gibi tütüp durdular. Güneşler doğdu-battı; haftalar, aylar birbirini takip etti; mevsimler peşi peşine geçip gitti de onlar idealize ettikleri düşünceleri istikametinde bir başka bahar aradılar… Hep hazan gördü, hazan mevsimi yaşadı, hazan türküleri dinlediler ama ne hallerinden şekva etti ne de kimseden dert yandılar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda, her cefaya katlandılar lakin asla usanmadılar. Çünkü mefkûrelerinin aşkına kapılmış bu aydınlık ruhlar, önlerine yığın yığın uçurumlar, yığın yığın zorluklar çıkabileceğini daha baştan hesap ederek yola çıkmışlardı. Dolayısıyla da ne farklı musibetlerle karşılaşmaları, ne imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit tehlikeler kat’iyen onları şaşırtamadı ve dinleri/davaları hakkında şüpheye düşüremedi. Onlar, her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, önlerinin açılıp imkânsızlıkları imkânların takip edeceği, her şeyden öte yolun sonunda rü’yetullah, rıza ve Rıdvan’a erileceği inancıyla, hep azimli ve kararlıydılar.

Bir Ramazan bayramı sabahıydı. Vakit namazının ikinci rekâtında, rükûda, Ashab-ı Kiram uzun süreden beri duymaya alıştıkları niyâzı intizar etmiş; “Allahumme enci… Allahümme necci… Allahümme hallıs…” yakarışlarını beklemişlerdi. Fakat Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğrudan secdeye gitmişti. Selam verilir verilmez, Hazreti Ömer (radıyallahu anh) heyecan ve merakla sormuştu. “Ya Rasûlallah, ne zamandır hicranla yâd ettiğiniz kardeşlerimize bugün dua buyurmadınız?” Gül-i Rânâ Efendimiz’in mübarek çehresinde tebessüm şebnemleri belirivermiş ve “Allah kardeşlerinize necât lütfetti; yola çıktılar, geliyorlar.” demişti.

Böyle bir müjdeye bugün biz de ne kadar hasret ve ne denli muhtacız!..

“Kurtar Allahım, kadını erkeğiyle bizim arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi de kurtar Allahım!.. İradî veya cebrî hicrete teşebbüs edenlere kolaylık ver; güzel vatanımızda kalanlara emniyet ve huzur lütfet. Her birini sürpriz nimetlerinle sevindir, helal rızıklarını bereketlendir. Dostlarımıza necât vermekle beraber, diktatörlüğe dönmüş bir sistemin paletleri altında ezilen, -hangi inançtan, hangi anlayıştan olursa olsun- bütün insanlara bir çare göster ve hepsini selamete erdir. Yeryüzündeki bütün masumları iki yüzlü tiranların sultasından kurtar Allahım!..”

Tarihî hadiseler aynıyla değil misliyle cereyan ediyor. Asr-ı Saadet’te meydana gelen hemen her olay günümüzde de benzer şekillerde vuku buluyor. O gün mülhidlerin ve müşriklerin işkencelerine maruz kalan samimi mü’minler, şimdi de ehl-i küfür ve nifak ortaklığının zulümleriyle karşı karşıya bulunuyor. Bazıları sorguda, zindanda, kendi ülkesinde çaresizliğin kollarında veya göç yolunda, hicret yurdunda çekiyor, bazıları da onların çektiklerini paylaşıyor, ızdıraplarını ruhunda duyuyor; yapılması gerekli olanlar mevzuunda çırpınıyor… Ve hepsi dua dua Rahmeti Sonsuz’a yalvarıyor.

Hâsılı; imtihandayız, esaretle hürriyetle.. imtihandayız, hapishaneyle hicretle.. imtihandayız, işkenceyle esenlikle.. imtihandayız, ayrılıkla beraberlikle.. imtihandayız, fakr u zaruretle imkan genişliğiyle.. imtihandayız, ızdırapla duyarsızlıkla… İmtihandayız!..

Hazreti Rahman, kalblerimizi kaydırmasın; maddî manevî eziyetlere maruz kalan kardeşlerimize ve diğer mazlumlara en yakın zamanda ferec ve mahreç lütfetsin; onların mağduriyetlerini ebedî saadet vesilesi kılsın. Ve kim ne derse desin, Allah bizi bir veliler kervanı olan bu Hizmet’ten ayırmasın; akıbet, mazlumen idam edilmek bile olsa, yarı yolda kalmaktan ve kazanma kuşağında kayıplar yaşamaktan muhafaza buyursun.

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَأَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَتَعَالَى فِي الْكَلاَمِ.

 وَإِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ وَأَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:

وَمَنْ يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً وَمَنْ يَخْرُجْ مِنْ بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللهِ وَكَانَ اللهُ غَفُورًا رَحِيمًا (4/100)

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَنَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَتَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَجَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَآمِرًا: {إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا} لَبَّيْكَ…

{ إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَيَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ }

Hazırlayan ve Okuyan: Osman Şimşek

(4 Kasım 2016)

Hiçbir musibet devamlı değildir [Mehmet Ali Şengül]

Bugün dünyada tartışmalar ve anlaşmazlıklar kuvvetle, silahla çözülmeye çalışılmaktadır. Bu çözüm, dertleri ve sıkıntıları daha çok artırmakta, gayz, kin, nefret, inat ve adavet hissini daha çok kamçılamaktadır.

İnsanların elde ettiği bütün keşif ve buluşlar, dünya barışının tesisinde, adalet ve demokrasinin hakimiyetinde insanların huzur, güven ve saadetinin temininde kullanılmadığı takdirde zulüm devam edecek, milyonlarca masum, mağdur, mazlum ve mahkum zillet ve sefalet içinde bugün olduğu gibi ezilecek ve ezilmeye devam edecektir.

İnsan hilkat itibariyle toplu yaşamaya uygun bir fıtratta yaratılmıştır. Fıtratında olan bu birlik ve beraberliğin mutlu ve huzurlu olabilmesi için; insanların hangi dine mensup olursa olsun inançlı, ahlaklı, faziletli, adaletli, şefkatli ve merhametli olması gerekmektedir. Bu vasıflardan mahrumiyet ise, daima kaos ve kargaşa oluşturacak; huzur, güven ve mutluluktan mahrum yaşamaya mahkum hale getirecektir.

Bütün insanların mutluluk ve huzuru, aralarında iletişim ve diyaloğa, sevgi bağı oluşturmaya,  tanışıp kaynaşmaya,  birlik, beraberlik ve kardeşlik şuuru içinde yaşamakla mümkün olacaktır.  Hepimizin misafir olduğu ve beklenmedik bir anda elimizden alınacak olan bu dünya hayatı kimseye baki olmadığı için; insanoğlunun yapması gereken vazife yakıp yıkmak değil, ıslahcı, tamirci olarak insanlığın mutluluğuna hizmet etmektir.

Kaba kuvvetle gelen yasaklara karşı fikri yapı oldukça dirençlidir.  Kuvveti hakkı engelleme yolunda kullananlara karşı, iman ve Kur’an hizmetine gönül vermiş olanlar, hususiyle Allah’a ve ahirete imandan aldıkları güç ile;  toplumsal sorunlara getirdiği çareler ve çözüm yollarıyla kendilerini ispatlamış,  insanı ilgilendiren bütün sahalarda ruh ve gönül bütünlüğünü koruyarak, Allah’ın kainatda yarattığı fıtri ve fiziki kanunları tecrübe ederek, eşya ve hadiseleri doğru okuyarak topluma yararlı ve insanlığa faydalı hale getirmişlerdir.

İman ve Kur’an hizmetine kendini adamış olanlar, ilahi kaynaklardan ilham alan diğer din mensuplarına ve aynı gaye ve hedef birliği içinde bulunan ehl-i imana, hatta hak ve hakikatden mahrum küfür ve dalalet içinde boğulan bütün insanlara  eğitim, diyalog, dünya ve ahirete bakış, irşad ve tebliğde yardımcı olarak; birlik ve beraberliği sağlama, karşılıklı birbirine destek vermek  suretiyle, ihtilafa düşmeden ikna prensibiyle birbirine muamelede bulunarak,  dinin haysiyet ve şerefine,  kendi enaniyet ve gururunu feda ederek tavazu ve mahviyet içinde hizmet vermekle muvazzaftırlar.

Her ne kadar bazı inananlar, devlet gücünü, kaba kuvveti arkalarına alarak hukuku, adaleti, demokrasiyi ve canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunması olan insanların temel hak ve özgürlüklerini  çiğneseler de, neticede er geç gerçekler ortaya çıkacak, hakikatler anlaşılacaktır. Buna rağmen imanımız ve vicdanımız, hiçbir mü’minin dünyada mahcubiyetine, ahirette de sorumlu duruma düşmesine razı değildir.

Kainatda bulunan bütün canlılara, hususiyle insanlara karşı Rahmanın sonsuz Rahmetinin tecelli ettiği bu dünyada, Rahimiyete mazhar olmak, ölümsüz ebedi hayatı kazanmak ve Marziyyat-ı İlahiyeye ulaşmak adına, Allah’ın nimetler denizinde yüzdürdüğü insanın, şu alem-i şehadette kelam-ı Ezeli olan Kur’an-ı Mucizül Beyana sımsıkı sarılması, emirlerine teslim olması, kulluğu sadece O’na yapıp yardımı sadece O’ndan istemesi ve sırat-ı müstakime hidayet buyurmasını dilemesi gerekiyor.

Halis ve muhlis iman ve Kur’an hizmetini dünyanın her tarafında temsil edenlerin kendi iç problemleri olmadığı gibi, inanç ve fikir bakımından kaybettikleri hiç bir şey yoktur. Oldukça canlı, hatta daha çok güçlenmiş durumdadırlar. Kaba kuvveti temsil edenler, onların fiziki yönlerini  yok etseler bile, gönüllerdeki  iman, ahlak, aşk, şevk, vefa ve sadakat duygu ve düşüncelerini  asla ortadan kaldırmaya muktedir olamazlar.

Hiçbir musibet devamlı değildir, bugün kuvveti temsil edenler yarın kaybetmeye mahkumdurlar.     İman ve Kur’an hizmetine adanmışlar, ölümsüz, ebedi aleme ve Allah’ın rızasına, cihan sulhu ve ıslahına tabi oldukları için, geçici olarak zarar görseler bile kaybolup gitmeyeceklerdir. İnsanlığa ve topluma yararlı hizmet veren, ağırlıklı olarak eğitim, sağlık ve yardımlaşma kurumları her ne kadar kapatılmış  olsa da, kollektif şuur, birlik ve beraberlik devam etmektedir.

Dünyanın itibarını kazanmış olan bu iman ve Kur’an hizmetlerinin alternatifini oluşturamadıkları için; korkunç bir kıskançlığın meydana getirdiği gayz, kin ve nefretle adanmışlara, yalan isnad ve iftiralarla suçlu suçsuz, kadın erkek demeden dünyada emsali bulunmayan bir vahşet sergilenmektedir.

Fikirler, inandırıcı ve usulüne uygun kavl-i leyyin ve tatlı dille kabul ettirilebilir. Korkutarak, ezerek, üzerek, zarar vererek değil. Tahkir edici, sert ve kırıcı uslup ve ifadelerle hiç bir yere varılamaz. Bu yolla insanların hür iradelerine zincir vurmak ve esaret altına almak hiçbir zaman mümkün olmamıştır.

Zira dünya imtihan yeridir. Külfetler nimetleriyle, zıtları cem edilerek verilmiştir. Allah(cc) en sevdiği kullarını, Peygamberler dahil bütün makbul ibadını bile hırpalamıştır. Bizler günahlarımızın karşılığı olarak hırpalanırken enbiya, evliya ve asfiyalarda Allah’la (cc) münasebetleri açısından hırpalanmışlardır.

Yaratılış gayesine uygun hareket ve davranışlar dünyayı güzelleştirecektir. Beşer ne kadar ilerlerse ilerlesin bütün problemlerin çözümünü Kur’an’da ve Efendimiz’de (sav) bulacaktır. İnsanlık Hz. Muhammed (sav) ruhlu ve ahlaklı nesiller bekliyor… Çünkü dünyayı güzelleştirecek olanlar, yaratılış gayesine uygun hareket ve davranışta bulunan nesiller olacaktır.

Mehmet Ali Şengül, 04.11.2016 /Zaman

Dünya bize vatan oldu -1 [Mahmut Çebi]

Türkiye’den gelen mağduriyet haberleri yürek dağlıyor. Halkına hizmet etmekle mükellef olan iktidar bu dertleri azaltmak yerine daha da artırmaya, hatta mağduriyet yaşayanları “suya muhtaç” hale getirmeye çalışıyor. Bu ızdırabı paylaşmak, dertleşmek ve yaşananların bilinir hale gelmesine vesile olmak için bana gelen bir mektubu hayra vesile olması ümidiyle iki bölüm haline yayınlıyorum.
“Türkiye’nin en büyük Holding’lerinden birinde yönetici pozisyonunda çalışıyor bir yandan da eğitim, sosyal faaliyet ve yardımlaşma amacıyla kurulmuş derneğimizde Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütüyordum.

Eşim de gazeteci olarak çalışırken, 2014 Ocak ayında kavuşacağımız oğlumuza anne olmanın heyecanını yaşıyordu. Özetle Allah’a şükretmek için bir çok sebebimiz vardı. Kendi dünyamızda durum bu iken maalesef ülkemizde bizleri de fazlasıyla yakından ilgilendiren olumsuz gelişmeler yaşanmaya başlamıştı.

Ülke tarihinin en büyük yolsuzluk söylentisi ve ilişkili olan kişilerin ülkenin en üst düzey siyasetçileri olması bundan sonra olacakların da vahametinin habercisi gibiydi. Yolsuzluk ve rüşvet ile suçlanan siyasetçiler, ne yapmadıklarını ispat ediyor ne de yaptıklarını inkar ediyorlardı, bunun yerine yıllar önce bitirmeye niyetlendikleri ve dershanelerin kapatılması süreciyle açığa çıkan Gülen Hareketini ve bağlı şirketlerini vatan haini olmak ve sivil darbe yapıp hükümeti indirmeye çalışmakla suçluyorlardı. Bununla kalmayıp soruşturmayı başlatan emniyet ve hukuk adamlarını da “devlete sızmış” bu hareketin mensupları olarak nitelendiriyorlardı.

Önceden siyasetçilerin kendileri de dahil tüm insanların övgüyle bahsettiği, takdir ettiği, içinde bulunmak istediği, çocuklarını okullarına dershanelerine emanet etmeye can attığı, iş verecek olanların özellikle aradığı, kızını ya da oğlunu evlendirmek isteyenler için referans kaynağı olan bir cemaat; direkt hükümet tarafından düşman ilan edilmekte ve taraftarlarına hedef olarak gösterilmekte, ötekileştirilen bir topluluk haline gelmekteydi.

Benim çalıştığım Holding’e de hükümet tarafından kayyum atandığını, bir sabah işe giderken arayan arkadaşımdan öğrendim ve iş yerine vardığımda ise panzerler, çevik kuvvet arabaları, tomalar ve yüzlerce polis arasından içeriye girebildim. Odama gittiğimde ise sivil polisler ile karşılaştım ve bizden oturmamızı ancak masa, dolap, çekmece ve bilgisayarlardan uzak durmamızı ve öylece beklememizi istediler. Daha sonra yaklaşık 10’ar kişilik gruplar halinde dolap, çekmece, masa ve özel eşyalarımızı kitapların ve dosyaların içlerine kadar aradılar. Bilgisayarlarımızı toplayıp imajlarını aldılar. Yaklaşık 1 ay boyunca her sabah kimliklerimiz ile isim listeleri kontrol edildi, giriş çıkış personel kartları ve turnikeleri değiştirildi. Yine uzun bir süre polisler bina önünden ve içinden ayrılmadılar. Masa ve cep telefonlarımız takibe alındı, oda ve koridorlara görüntü ve ses kaydı yapan cihazlar yerleştirildi.

Baskı ve takip altında geçen ayların sonunda, daha önceden sürekli dile getirdikleri Temmuz ayında olacak organizasyon değişikliği planlarını ne tesadüftür ki 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrasındaki ilk iş gününde hayata geçirdiler. Başta şirket üst yönetimleri olmak üzere yönetici kadrolarındaki 2.000 üzerindeki kişi Holding genelinde “yaşanan olaylar neticesinde, şirket organizasyonunun güvenilir insanlar ile yeniden oluşturulması” gerekçesi ile işten çıkarıldı. 18 Temmuz 2016 benim de son günüm olmuş ve iş akdim feshedilmişti.

Sonrasında çıkış kodumuzun işsizlik maaşı ve tazminat gibi yasal haklarımızı alamayacak şekilde değiştirildiğini öğrendiğimizde iş işten geçmişti. İtiraz için başvurduğumuz makamlar olumsuz dönüş yapıyor, suçsuz olduğumuzu kendimizin ispat etmesi gerektiği söyleniyordu. İşsiz kalmadan önce iş tekliflerinde bulunanlar, özgeçmişimde yer alan üniversite ve şirketler dolayısıyla çekinerek kendi şirketlerine de zarar gelmesinden korktular ve başvurularıma olumlu dönüş yapamadılar.

Bu arada eşimin çalıştığı gazeteye atanan Kayyum’un da daha önceki aylarda benzer sebeplerle eşimi işten çıkardığını ve tazminatını ödemediğini belirtmeliyim. Bu durumda önce eşim ve sonrasında ben işsiz kalmış ve yasalardan doğan haklarımızı alamamıştık. Hiç bir yerde iş bulamayacak durumda, eve 2,5 yaşındaki oğlumuzun yanına dönmüş bulunmaktaydık.

Evimizin borcunun bitmiş olması bizim için bir avantajdı, en azından kira verme derdimiz olmayacaktı. Ancak maalesef Cumhurbaşkanı ve Hükümet’in nefret söylemleri, başlatılan cadı avı, insanların bizleri düşman olarak görmeleri, gelirimizin kesilmesinin tedirginliğine, bir de kapatılmadan önce başkanı olduğum derneğin de yönetiminin, yani ben ve arkadaşlarımın savcılık tarafından ifadeye çağırılması da eklenmişti.

Baskı her geçen gün artıyor. Zulmün karanlığı gittikçe koyulaşıyodu.”

Mahmut ÇEBİ, 04.11.2016 /Zaman

Aman Kemal Bey’in uykusu bölünmesin! [Akif Umut Avaz]

Devletin ve dünyanın meşru saydığı bir seçimde 5,1 milyondan fazla seçmenin oyuyla seçilmiş HDP’li milletvekillerinin başına gelenler Erdoğan’ın dikta rejiminin vardığı aşamaya dair çok şeyler anlatıyor. HDP Eş Başkanları Demirtaş ve Yüksekdağ’ın da aralarında bulunduğu milletvekillerinin gece yarısı evlerinin basılarak hoyratça gözaltına alınmaları ve hızla tutuklanmaya başlanmaları koşar adım bölünmeye giden ülkenin hazin durumunu gözler önüne seriyor. Ayrıca bu hoyratlık tüm toplumsal ve siyasal kesimlere çok açık mesajlar veriyor.

Siz bakmayın, acınacak ölçüde Erdoğan’a öykünmesine rağmen “kuş beyinli” bir saray darbesiyle alaşağı edilen Davutoğlu’nun yerine “düşük profil” kontenjanından atanan Binali Yıldırım’ın “Siyaset, suç işlemenin bir kalkanı olamaz” sözlerine… Özünde doğru olan bu söz Yıldırım gibi gırtlağına kadar suça batmış bir siyaset mafyası üyesinin ağzına hiç yakışmıyor. Hem tüm dünya, siyaseti işledikleri ulusal ve uluslararası suçlara kalkan yapanların, bu kalkana rağmen suçüstü yakalandıklarında yargıdan fellik fellik kaçanların kimler olduğunu 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk skandalı vesilesiyle iyi biliyor.

DEVLET KİSVESİNE BÜRÜNMÜŞ MAFYATİK SUÇ ÖRGÜTÜ

17/25 Aralık sonrası hallaç pamuğu gibi atılan yargı gerçeği ışığında son yaşanılanların yargısal bir süreç olmadığı zaten ortada. Mevcut haliyle kirli bir maşadan ibaret olan yargının Erdoğan’ın emriyle hareket ettiğini bilmeyen mi var? Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” olarak gördüğü netameli 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra gerçekleştirdiği kendi gerçek darbesinde yargıya aldığı talimatları yerine getirmekten başka bir rol düşmediğini görmeyin mi var? Ortada adil bir yargı, gerçek bir hukuk mu kaldı ki farklı kesimlerden insanlara atfedilen akılalmaz suçlara itibar edilsin. Doğru, ortada işlenmiş devasa suçlar var olmasına var, ama bunların tamamı devlet kisvesine bürünmüş mafyatik bir suç örgütü olan Erdoğan rejiminin işlediği suçlar.

Karakteri haline gelen zorbalıkla 3 yıldır milyonlarca insanı hedef alan, 3 aydır yüz binlerce insanı işinden aşından edip on binlercesini zindanlara atan,  Cumhuriyet gazetesine saldırıyla başlattığı haftayı HDP’ye saldırı ile tamamlayan despotik Erdoğan rejimi resmen ateşle oynuyor. Roma’yı kimin yaktığı konusunu tarihçiler tartışadursun adım adım yıkıma sürüklenen Türkiye’yi yakanın Erdoğan despotizmi olduğundan gelecek hiçbir tarihçinin şüphesi olmayacak.

ERDOĞAN’IN MESAJI SADECE HDP’YE VE KÜRTLERE DEĞİL!

Peki, Erdoğan diktatörlüğünün HDP’li vekilleri hedef alarak milyonlarca insanın iradesine ve tercihlerine saldırısını nasıl okumak gerekiyor? Yapılan saldırıyla verilen mesajın sadece HDP’lilere ve hatta sadece Kürtlere olduğunu düşünmek yanlış olur. Burada tüm muhalif kesimlerle birlikte CHP’ye de çok ciddi bir tehdit bulunuyor. Genelde anti-demokratik hamleleri öncesinde Erdoğan’ın hep imdadına koşan ahmaklık düzeyindeki bir naiflikle malul CHP’nin önce dokunulmazlıkların kaldırılmasında oynadığı rolün, sonra “Yeni Kapı Ruhu” dedikleri garabete teşne olmasının vebalini bugün tüm Türkiye çekiyor.

CHP’nin anladığı manada cumhuriyetçilikle bütünleşmiş Cumhuriyet gazetesine yönelik hamleyle, Bahçeli’nin Saray’da verdiği fotoğraf ve HDP’ye yönelik hamlelerin (Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atanması dahil) aynı haftaya sıkıştırılması CHP’de hala alarm zilleri çaldırmıyorsa, hakikaten geçmiş olsun. HDP’ye yapılanlar konusunda cılız mızırdanmalarla yetinen CHP’nin olup-bitenleri kavrama kabiliyetinden şüpheye düşmemek elde değil. CHP’ye musallat olan bu basiretsizlik, aymazlık ve körlükten cesaret alacak Erdoğan taifesinin Kılıçdaroğlu’nun bileklerine kelepçe takmaları kaç haftayı bulur dersiniz?

CHP, BAHÇELİ’NİN ROLÜNÜ İYİ ANLASIN

CHP hiçbir şeyi kavrayamıyorsa bari Bahçeli’nin 7 Haziran seçimlerinden bu yana oynadığı kirli oyunu kavramaya çalışsın. Tek adam diktası kurmanın peşinde önüne çıkanı buldozer gibi ezip geçen Erdoğan’ın son hamlesinin, kullanışlı bir siyaset maymuncuğuna çevirdiği Bahçeli’yle Saray’da görüşmesinin ardından gelmesinin vahim bir anlamı yok mu? Sırf tehlikeyi katlamak için Erdoğan’ın hukuk ve demokrasi dışı HDP operasyonlarını kasten Bahçeli ile Saray’da verdiği birliktelik fotoğrafının hemen akabinde yaptırdığı görülmüyor mu?

JİTEM’inden Susurluk’una, Ağar’ından Ergenekon’una geçmişin kirli derin devlet aktörlerini ve her türden mafyatik yapıyı yanına alarak tam bir İslamofaşist çizgiye oturan Erdoğan’ın siyasi ihtirasları dışında herhangi bir kutsalı bulunmadığı artık iyice anlaşılmıştır sanırım. Hedefleri uğruna tepe tepe kullandıklarını işe yaramadıklarını düşündüğü aşamada hemen değiştirip feda edebiliyor. Bahçeli’nin ve şürekâsının Erdoğan’ın yanında oturduğu koltukta daha 2 yıl öncesine kadar manen Öcalan’ın ve madden HDP’lilerin oturduğu hala hafızalarda. O gün Bahçeli ve çevresindekilere yakası açılmadık laflar eden Erdoğan’ın mı, yoksa “gel” deyince kuyruğunu kıstırıp yanına koşanların mı daha şahsiyetsiz olduklarını anlamakta aciz kalıyorum.

1915’LERE, 1925’LERE DÖNÜŞ

Türkiye’ye DEP milletvekillerinin hapse atıldığı 4 Mart 1994’te yaşatılana benzer bir utancı yeniden yaşatan Erdoğan rejimi, Hizmet Hareketi’ne yaptığı zulümler üzerinden gerekirse 1915’teki soykırımı ve 1940’lardaki pogromları, Sur, Şırnak ve benzeri yerlerdeki yıkımlarla 1930’lardaki Dersim kıyımını tekrarlayabileceği mesajını veriyor. Kürt siyasetinde 1925’lere dönüş yapan Erdoğan, kendi seçilmişliğine kutsallık atfederken, seçtiklerini itip-kakıp aşağılamak suretiyle 5-6 milyon seçmenin iradesine ve şahsiyetine resmen hakaret ediyor. Diline pelesenk ettiği milli iradeye sözde saygısının ise o iradeden sadece kendi payına düşenden ibaret olduğunu kör gözlere bile sokuyor.

Meclis’te 3. parti konumundaki bir siyasi hareketin önde gelenlerini zindana atmak suretiyle sözde başkanlık sisteminin önünde kurumsal bir engel olarak gördüğü Parlamento’yu hiçleştiriyor. Bu yönüyle HDP’ye yönelik saldırı demokratik parlamenter sisteme ve aslında aynı zamanda AKP, MHP ve CHP’ye de yapılmış sayılır. AKP ve MHP faşizmde buluştuğu için bu durumu sorun etmeyebilir. Eee peki CHP’nin ölüm sessizliği nasıl yorumlanmalı? Muhalefetin içinde bulunduğu paçozluğa ve sefalete dair analizler bu basiretsizliği anlatmaya yeter mi dersiniz?

CADI AVI YENİ HEDEFLERE YÖNELDİ

Erdoğan’ın hizmetinde hukukun curufa, yargının kirli bir maşaya dönüştüğü bir ortamda bürokrasi kukla, polis teşkilatı milis görüntüsü veriyor. Erdoğan’ın SADAT ve Osmanlı Ocakları gibi paramiliter yapıları yetmezmiş gibi TSK bile bir parti örgütüne dönüştürülmeye gayret ediliyor. 15 Temmuz darbe teşebbüsü üzerinde sis perdesi kalınlaşırken, Erdoğan kendi gerçek darbesini hayatın her alanına yayıyor. Hizmet Hareketi ile başlayan ahlaksız cadı avı laik ve Kemalist çevrelere, Kürtlere, Alevilere daha şimdiden ulaşmış durumda.

Bunların sonucu ne mi olur? Bunu kestirmek için kâhin olmak gerekmiyor. Bela olur, felaket olur, yıkım olur. Muhaliflere ya aktif direnişe yönelmek ya da ülkeyi terk etmekten, Kürtlere ise dağa çıkmaktan başka yol bırakmayan Erdoğan rejimi ülkeyi koşar adım bir kaosa ve hatta bölünmeye sürüklüyor. Dikta rejimini konsolide ettiği oranda Türkiye’yi dünyadan koparan Erdoğan, adım adım kapalı bir rejim kuruyor. Aman yine de Kemal Bey duymasın, garibimin uykusu bölünmesin!

Akif Umut AVAZ, 5.11.2016 /TR724

NTV’den yeni ‘Ulucanlar’ tezgâhı [Ali Mirza Yazar]

Gülen Cemaati’ne yönelik 3 yıldır operasyon her gün operasyon yapılıyor. Hukuk gözardı edilerek okullara el konuldu. Tek bir Cemaat mensubu mukavemet etmedi.

Kadınlı erkekli 40 bin insan önce gözaltına alındı sonra tutuklandı. Tek bir insan direnmedi. Binlerce iş yerine ve şirkete hukuksuzca el konuldu. Tek bir insan el kaldırmadı.

Yüzlerce kayyım gelip şirketlere kuruldu. Tek bir çalışan ses etmedi.

Hayatı boyunca tek bir adli suça karışmamış insanların evleri terör yuvası gibi basıldı. Hoyratça aramalar yapıldı. Evler alt üst edildi. Tek bir kişi olanlara ses etmedi.

80’lik dedelere, hamile kadınlara ters kelepçe takıldı. Kimse asayişi bozmadı.

Terörist dedikçe karşılarında dünyanın en olgun insanlarını buldular. Terör örgütü dedikçe karşılarında şiddete değil sadece hukuka inanan kitleler buldular.

Cemaat mensuplarının kaldıkları cezaevlerinde bugüne kadar en ufak bir kalkışma, aşırı kalabalıktan kaynaklanan anlaşmazlıklar veya yapılan muamelelere karsı isyan görülmedi. Bilakis pek çok sanık yakını sosyal medyada gardiyanların mahkûmlardan etkilendiğini, hayretle “bunlar asla terörist olamaz” dediklerini ve hatta bazılarının bu vesileyle namaza başladıklarını aktardı.

Bu sükûnet kendilerine terör yaftası yapıştırmaya kalkan zümrenin iftiralarını havada bırakmış olmalı ki Adalet Bakanlığı veya MİT yeni bir tür haberlerle karanlık operasyonlara zemin hazırlıyor.

ŞAHENK’İN NTV’Sİ OPERASYON MERKEZİ

NTV’nin dünkü ‘özel haberi’ şuydu: “5 bin 544 tutuklunun kaldığı Sincan Cezaevi’nde firar planı son anda deşifre oldu. Koğuşlarda yapılan aramada; cezaevinin detaylı krokisi, şifreli notlar ve kaçış planları bulundu.”

HABER ÇOK KIYMETLİ(!) OLMALIYDI Kİ RESİM ÜSTLERİNE LOGO DA KOYMUŞLARDI.

PEKİ, HABERİN KANITI NEYDİ? NTV’NİN DELİLİ REZA’NIN PEÇETESİNİ ANDIRIYORDU. HATIRLARSINIZ, ESKİ EKONOMİ BAKANI ZAFER ÇAĞLAYAN’IN, REZA ZARRAB’IN CENEVRE’DEN GETİRTTİĞİ 300 BİN FRANKLIK SAATE KARŞILIK ÖDEME YAPTIĞINA DAİR BELGENİN BİR OTEL KÂĞIDINA YAZILMIŞ YAZI OLDUĞU ORTAYA ÇIKMIŞTI.

Haberde “DETAYLI KROKİLER” başlığı ile verilenler:

“Sincan Cezaevi Tabur Komutanlığı’nın FETÖ zanlılarının koğuşlarına yaptığı ani baskınlarda; cezaevinin şeması, şifreli notlar, koğuş ve havalandırma planları, cezaevini koruyan hava savunma sistemlerinin yerlerini gösteren planlar ele geçirildi.”

Bu müthiş(!) delillerin asılsız olduğunun anlaşılması saatler almadı. Kaçış krokisi diye verilen beyaz kâğıt çizimlerin okullarda ders olarak gösterilen elektrik devresi çizimleri olduğu anlaşıldı.

Gezi olayları sırasında penguen belgeseli yayınlayanlar arasında yer alan NTV, zaten bir süredir havuz medyasının içindeydi. Bu haberiyle de havuzun derinliklerinden bildiriyordu. Haber sosyal medyada alay konusu oldu.

YALAN DA OLSA MANŞET

Ama yalan haberi bugün iki gazete manşet yaptı.

İlki “Fetö” manşetleriyle kendisine el konulmasını önleyeceğini düşünen Sözcü. 5 bin 500 kişinin cezaevinden elini kolunu sallayarak çıkabileceğini düşünmüş olmalılar… Ve ikincisi, İhlas Finans’tan kalma borçlar yüzünden kendini sürekli devlete borçlu hisseden ve Saray’ın iki dudağı arasından çıkabilecek bir ‘kayyım’ lafından korkan Mücahit Ören’in Türkiye gazetesi. Bu haberleri manşet yaparak efendilerine yaranacaklarını düşünüyorlar…

BU HABERLERİN AMACI NE OLABİLİR?

1996’da ülkeyi yöneten Refah-Yol Hükümetinde bugünlerin flaş ismi Mehmet Ağar Adalet Bakanı idi. Ulucanlar cezaevinde sol görüşlü siyasi tutuklulara açlık grevleri ve ölüm oruçları bahane edilerek katliam yapılmış ve 10 mahkûm öldürülmüştü. Günlerce süren müzakere arayışlarına aldırmayan yönetim, polis şiddetiyle içeri girmiş ve önüne gelene ateş açmıştı.

Yani 1990’lardaki ‘devlet’in böyle bir cezaevi pratiği var. Bugünlerde de o günlere döndüğümüz için şu soruları sormamız gerekiyor.

1- Mehmet Ağar’ın en muteber dönemini yaşadığı bugünlerde AKP, cezaevlerinde yeni bir Ulucanlar katliamı mı planlıyor?

2- Bu haberler bahane edilerek cezaevlerinde iletişimi kesmek, tutukluların ziyaret ve telefon hakları engellemek mi isteniyor?

3- Her türlü işkence ve hukuksuzluğun rahatça yapılabilmesi için cezaevleri güvenliği SADAT türü direkt Saray’a bağlı bir oluşuma mı devredilmek isteniyor?

4- Hukuken geriye yürümeyecek olan idam cezasını uygulayabilmek için suni bir isyanla katliama girişmek, bir kısım mahkûmu bu yolla katletmek kalanları da isyanla yargılayıp idama mahkûm etmek mi amaçlanıyor?

Daha önce Twitter’daki ‘silahşörlerin’ duyurduğu bu ‘cezaevinde isyan çıkarma’ haberlerinin, korkunç bir planın parçası olduğu açık. Belli ki hırsı, kini benliğini ele geçirmiş birilerini sadece hapse atmak kesmiyor…

Ali Mirza YAZAR, 5.11.2016 /TR724

Erdoğan, idam urganını Bahçeli’den neden aldı? [Erman Yalaz]

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin 30 Haziran 2007’de Erzurum mitinginde, yanında getirdiği idam ilmeğini çıkarıp, “İp alacak paran yoksa al da as” diyerek vatandaşların üzerine atması, şaşkınlıkla karşılanmıştı. Polemiğin temeli dönemin Başkanı Tayyip Erdoğan’ın Abdullah Öcalan için ‘sayın’ şehitler için ise ‘kelle’ ifadelerini kullanmasıydı. “Öcalan’ın sen asmadın, ben asmadım” kavgası çok uzamadı. Nalburdan alınan urgan ortada kaldı.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra miting meydanlarını bu vaatle coşturan ise artık Erdoğan. Roller değişti. “İdam yakın merak etmeyin. Hükümetimiz parlamentoya bunu getirecek. Ben inanıyorum ki parlamentodan bu da geçer. Bana da geldiği zaman ben de onaylarım” nakaratını tekrar ediyor Cumhurbaşkanı. Derdi darbecileri bulmak olmayan yargı gibi onun da derdi idamdan ibaret değil anlaşılan. Çünkü idam tartışması adalet mekanizmasından, Avrupa Birliği ve dünya ile ilişkilere, dindeki yerine kadar birçok tartışmayı beraberinde getiriyor/getirecek.

15 TEMMUZ, İDAMIN BAHANESİ

Başkanlıkta olduğu gibi idamda da topa giren Bahçeli, “Getirin Meclis’e” diye çağrı yaptı. Ve Erdoğan’la 15 Temmuz’dan sonra yürüttüğü  tandemine bir de idamı ekledi. İkili Perşembe günü Saray’da buluştu. İddiaya göre Bahçeli idam cezasının anayasa paketinden ayrı getirilmesini isteyerek PKK lideri Abdullah Öcalan’ı da kapsamasını talep etti.

Akredite gazeteci Abdülkadir Selvi ise birgün önce, Erdoğan’ın Saray’daki bakanlar kurulunda konuyu masaya getirdiğini yazdı. Erdoğan bir bakanın yüzüne bakmış ve demiş ki, “Peki benim 241 şehidim ne olacak?” Sonra eklemiş: “Onları öldürenler hesap vermeyecek mi?” Bu kulis bilgilerine göre idam, savaş, savaş tehdidi, terör suçları, darbeye teşebbüs, çocuklara karşı cinsel istismar konularını içeriyor. AKP’nin önünde duran engellerden biri Anayasa’nın 15. maddesi yani ‘suçlar ve cezalar geçmişe yürümez’ hükmü imiş. Ancak Erdoğan ve AKP cezayı Fethullah Gülen ve darbe iftirasıyla hedefe koyduklarına uygulamak istiyormuş. Ona da bir formül üreteceklermiş.

İdamın ‘dili ve mişli geçmiş zaman’ hikayesi yakın dönem için böyle. Peki gerçekten idam cezası getirildiğinde neler olacak? Erdoğan, Bahçeli ve AKP ne istiyor?

1999’DA VERİLEN İDAM CEZASI NASIL BEKLETİLDİ?

Türk Ceza Hukuku’ndan idam cezasının kaldırılmasının tarihi çok uzak sayılmaz. İdamın kaldırılması, Abdullah Öcalan hakkında verilen idam kararının Yargıtay tarafından onaylanmasından hemen sonra gündeme gelmişti (29 Haziran 1999). İdam kararı Meclis’e sunulmak üzere Başbakanlığa iletildi. Ancak başbakanlık kararı TBMM’ye göndermedi ve uygulanması için kanun çıkarılamadı. DSP-MHP-ANAP iktidarının en kritik kararıydı bu. Sonra Öcalan’ın avukatlarının AİHM başvurusu kabul edildi ve Türkiye de mahkeme kararına uyacağını kabul etti. İhtiyati tedbir kararı gerekçesiyle Öcalan dosyası Başbakanlık’ta 2 yıl boyunca bekletildi.

Gazeteci Ertuğrul Özkök, o yıllarda Hürriyet gazetesini yönetiyordu. 28 Nisan 2012’de yazdığı bir yazıda, o günlerle ilgili çok ilginç bir ifşaatta bulunmuştu. Buna göre, Ağustos 1999’da dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, medya yöneticilerine sırasıyla brifing vermiş, Öcalan’ın asılmaması için kamuoyu oluşturmalarını talep etmişti.

İDAMI AKP KALDIRMIŞTI

9 Ağustos 2002 Avrupa Birliği 3. Uyum Paketinin ilk maddesi barış zamanında idam cezasının kaldırılmasıyla ilgiliydi. Buna göre idam cezaları ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çevrilecekti. AK Parti iktidarı geldi ve Kasım 2003’te İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek, Ölüm Cezasının Kaldırılmasına Dair 6. Protokol’ü onayladı.

14 Temmuz 2004 ‘te çıkarılan 5218 Sayılı Ölüm Cezasının Kaldırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına ilişkin Kanun ile idam cezası kesin olarak kaldırıldı. Ardından da İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’ye ek, ölüm cezasının her durumda kaldırılmasına dair 13. Protokol kabul edildi.

Erdoğan-Bahçeli ikilisi başarılı olursa bundan sonra şunlar yaşanacak muhtemelen. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bu iki protokolüne (6 ve 13) tarafı olmaktan çıkacak. AİHM zorunlu yargı yetkisine dair sözleşmeler feshedilecek. Yani Türkiye artık AİHM kararlarının tanımadığını ilan etmiş olacak. Yetkisini reddetmiş sayılacak.

4 YILLIK TEK ADAMLIK KARNESİNİN NETİCESİ

Kitle psikolojisine yedirilmiş idam oyunu Türkiye’yi Avrupa’dan koparacak. Ki HDP genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile birlikte milletvekillerinin tutuklanması da buna benzer bir zemine getirdi Türkiye’yi. Son 4 yıl karnesi tek adamlık üzerine kurulu Erdoğan, Türkiye’nin batının yanında durmasını ister bir görüntü çizmiyor zaten. ABD ve AB ile derin ayrılıklar, Suriye ve Irak’ta burnuna kadar bataklığa saplanmış bir dış politika, 15 Temmuz’dan sonra zirve yapan insan hakları ihlalleri ve zulüm,  Rusya ve Avrasya’da yer aramalar… Her ülkeyle  şantaj ve tehdit merkezli diplomasi…

ERDOĞAN KOPUŞU MU HIZLANDIRMAK İSTİYOR?

Bütün bu gelişmelerin üstüne idamı, tutuklamaları koydunuz mu, tuz-biber her şey tamam oluyor. Üstelik şimdi idamı evrensel hukuk ve anayasa normlarının ötesinde geriye dönük uygulamak istiyor AKP-Erdoğan rejimi ve destekçisi Bahçeli. Burada tek soru akla geliyor. Erdoğan batıdan kopuşu hızlandırmak mı istiyor? Galiba öyle. Çünkü anayasa ve evrensel hukuku ihlal eden suç çetelesi ve ailesiyle birlikte anıldığı yolsuzluk vb iddialardan kurtulmanın, direksiyon hakimiyetini kaybetmemenin tek yolu, bütün ipleri koparmaktan geçiyor diye düşünüyor muhtemelen.

SANDIKTA OY GELİR Mİ BU URGAN ATMALARLA?

Bir de işin sandık kısmı var ki, ihmal edilmemeli. Olası yakın dönem başkanlık referandumu ya da seçimlerde Kürt oylarından umudunu tamamen kesen Erdoğan, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde Bahçeli’den daha çok milliyetçi olduğunu gösterdi. Meydanlar yetmedi, Osmanlı Ocakları vb. yapılanmalar bile kuruldu. Ülkücü-İslamcı senteziyle AK gençlik, trol masasından sahalara meydanlara sürüldü. İşini de iyi yaptı aslında bu tayfa. Hürriyet’i bastı iki kez, Ahmet Hakan’ı bir güzel dövdü, hizaya getirdi. Sedat Peker kadroya girince, “oluk oluk kan akacak” naraları attı. Yetmedi, 15 Temmuz darbe girişiminde ‘sahadaydı’. Linç edilen asker ve faili meçhullerin ilerde belki de adresi bu yapılar çıkacak.

İSTİKLAL MAHKEMELERİ VE 27 MAYIS CUNTASININ İDAMLARI

Cumhuriyet tarihinde idam iki kez geriye dönük olarak uygulandı. Takriri Sükun Kanunu’nu çıkaran tek parti rejimi İstiklal Mahkemeleri’nde Menemen’de kıyım yaptı. 27 Mayıs cuntası Sıddık Sami Onar’ın hukuk fetvasıyla aynısını uyguladı. Merhum Başbakan Adnan Menderes ve iki bakanının idamını icra etti. Bir de 12 Mart, 12 Eylül darbelerinin sağ-sol ayrımı yapmadan uyguladığı idam kararları var ki, o zaten çiçeği burnunda gençlerin, vatan evlatlarının kıyımı demek. Acısı, sızısı herkesin içinde.

Bütün bunları tartışırken şu haklı soruya da cevap vermek gerekiyor. Darbe ve darbeye teşebbüs gibi suçlar en ağır şekilde cezalandırılmayacak mı? Elbette cezalandırılacak. Hem bütün şüpheler, iddialar didik didik edilerek yargılama yapılacak. Manzara öyle mi peki? Değil. Hali hazırda 40 bin insanın neden tutuklu olduğu, 100 binden fazla insanın işini, 1 milyona yakın insanın evini barkını, okulunu neden kaybettiğini izah edecek bir adalet terazisi yok. Zulüm üstüne zulüm yapılıyor darbe gerekçesiyle. Kulplar hazır: paralel, terör, ihanet, devletin bekası…

TÜRKİYE, AVRUPA KONSEYİ’NDEN DIŞLANIR

Erdoğan’ın meydan gazıyla giden bu sürecin sonu Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden dışlanmasını beraberinde getirecek. Avrupa ülkelerinde idam cezaları neredeyse 1-2 asırdır uygulanmıyor. Örneğin Finlandiya (1826), Norveç (1875), Danimarka (1892), İsveç (1910), Hollanda (1850), Portekiz (1867) , Almanya (1949) ve (Mussolini’nin kısa bir süre geri getirmesi dışında) İtalya (1890) idam kararını uygulamıyor.

En son cezayı kaldıran Fransa’da yaşanan tartışmaları Kürşat Bumin kaleme almış dün. Cumhurbaşkanı François Mitterand’ın idam isteyen kitlelere rağmen, devlet adamlığı ve demokrasi duruşuyla işi kurtardığını, ‘milli irade’ye sırtını dönüp evrensel ilkelerin arkasında durduğunu ve tarihe böyle geçtiğini anlatmış. Fransa’da idam cezası kaldırılırken Mitterand seçimi de kazanmış ve iki yıl içinde yasa çıkarılmış.

ADALETİNİZ YAŞATIYOR MU, ÖLDÜRÜYOR MU?

Adalet Bakanı Robert Badinter’in, meclisin bu olağanüstü toplantısında milletvekillerine yönelttiği cümleler Avrupa’daki demokratikleşme tarihinin de altın varaklı sayfalarına geçecek cinsten. Badinter şöyle hitap sesleniyordu Meclis’ine: “Yarın, sizin sayenizde Fransız adaleti artık öldürmeyen bir adalet olacaktır.”

Bizim adalet sistemiz bırakın yargılamayı, şimdilerde cezaevlerinde, gözaltılarda insan öldürüyor. Zaten adelet dağıtma vs gibi bir üst medeni değere sahip çıkacak yönetici ve hukuk adamı kalmadı memlekette. ‘Adalet mülkün temelidir’ yazısı mahkeme duvarlarında asılı kaldığı şu günlerde böyle bir fanteziyle avunmaya da gerek yok. Demokrasisi bir kişinin hırsları yüzünden iğdiş edilmiş bir ülkede; yasama, yürütme, yargının tek elden yönetildiği bir düzende adalet arayışları da beyhude geliyor. Ümitsiz olmayalım, ama durum bu. Birçok şey sıfırlandığı gibi adalet de sıfırlandı, karartıldı. Kanunlar artık, icracıların niyetlerinin sadece payandası.

ANTİDEMOKRATİK UYGULAMALAR ÖNCE SAHİPLERİNE ZARAR VERDİ

Ancak şunu da eklemeden geçmeyelim muhafazakar ya da sağ siyasetin aktörleri ne zaman bu tür antidemokratik kararların yanında yer alsa hep ve ilk önce kendileri zararını gördü. Ceza yasasının eski, meşhur 141, 142 ve 163. maddeleri eliyle Türkiye’nin aydın insanları tırpan yedi hep. Sap döndü, keser döndü, hesap yine mütedeyyine çıktı; demokratları, aydınları biçti. Roma arenalarında aslana atılmış insanların çiğ çiğ yenmesini bekleyenlerin psikolojisi ile ve ‘reislerinin vesayeti arzusuyla’  “İDAM! İDAM!” diye çığlık atanlara duyurulur; iş gelir size patlar, Allah göstermesin…

12 Eylül’de 47 kişi terör olaylarına karıştı diye idam edildi. 27 Mayıs’ta bir başbakan ve iki bakan idam edildi. 1972’de üç genç ipe götürüldü. İstiklal Mahkemeleri’nde 5 binden fazla insan idam edildi. Sağcı-solcu, dindar-mürteci… Hepsine bir kılıf uyduruldu. Vatan evlatlarının canı yandı. Tarih böyle diyor.

Erman YALAZ, 5.11.2016 /TR724

1994-2016: Kürt meselesi sil baştan, 1990’lara geri döndük [Kemal Ay]

“Meclis’te PKK’nın barındığı bir gölge vardır, bunu Meclis’in üzerinden kaldırmakla yükümlüyüz” sözünü sizce kim söylemiştir? Ya da şunu: “Eşkıyayı Bekaa’da (Kandil’de) aramaya gerek yok. Maalesef bunların bir kısmı Yüce Meclis’in çatısı altındadır.”

HDP Eş Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın yanı sıra, HDP’li 11 milletvekilini gözaltına alıp 9’unu tutuklayan bugünün Türkiye’sinde siyasetçiler ya da güvenlik bürokrasisi tarafından söylense, sırıtmayacak sözler bunlar.

Ancak bu sözlerden ilkinin sahibi, 1993’te Başbakan olan Tansu Çiller. Turgut Özal’ın ani ölümü sebebiyle Süleyman Demirel, Cumhurbaşkanı olunca, iktidar ortağı DYP’nin başına o dönem Hazine’den sorumlu devlet bakanı Tansu Çiller getirilmişti. Boğaziçi mezunu, Amerika’da iktisat profesörü olarak lanse edilen Çiller, ilk yurt dışı gezisinde Kürt meselesiyle ilgili (İspanya’daki) “Bask modeli”ni önermişti ancak sonrasında çabucak ülke iklimine uyum sağlamıştı.

1990’lara da büyük umutlarla girilmişti

1980’lerin sonunda, Turgut Özal liderliğindeki Türkiye yine bir ‘demokratik açılımlar’ ülkesiydi. Medyada hemen her konu konuşuluyor, tabular bir bir yıkılıyordu. 12 Eylül darbesiyle kapatılan CHP’nin yerine kurulan Erdal İnönü liderliğindeki SHP, Güneydoğu’da Kürtlerle işbirliği yapmıştı. Kürt siyasetçiler, SHP yönetiminde söz sahibi olmuşlardı. 1960’lardaki Türkiye İşçi Partisi deneyimi, Erdal İnönü’yle yeniden yaşanıyordu.

Ancak her şeye rağmen iklim gelgitliydi. 1984’te başlayan PKK terörü, kamuoyunda Kürt siyasetçilerle ilgili olumsuz imaj oluşturuyordu. 1989’da SHP, hayli özgürlükçü bir Güneydoğu Raporu hazırlamıştı fakat kısa süre sonra aralarında Ahmet Türk’ün de olduğu Kürt siyasetçileri partiden ihraç edecekti.

Kürtçe Meclis’te

Yine de Erdal İnönü, 1991’deki seçimlere, SHP’den ayrılan siyasetçilerin kurduğu HEP’le birlikte girme iradesi gösterdi ve böylece Güneydoğu’dan milletvekili çıkarmayı başardı. O milletvekillerinden birisi Leyla Zana’ydı. 1991’de Meclis’teki yemin törenine sarı, kırmızı ve yeşil saç bandıyla gelen Zana, yeminini ettikten sonra, Kürtçe olarak “Bu yemini Kürt ve Türk halklarının kardeşliği adına yapıyorum” deyiverdi.

Bu durum hayli tepki çekse de, o yasama döneminde SHP ile DYP koalisyon kurmaktan geri durmadı ve sağ-sol dayanışması, toplumda bir anda büyük bir umut olarak görüldü.

Ne var ki, 1992 ve 1993’te önce terör tırmandırıldı, ardından toplumdaki kutuplaşma arttırıldı. PKK meselesini ‘silahla’ çözebileceklerini düşünenlerin sözü geçmeye başladı. Medya bu yönde yayın yaptı, toplum buna hazırlandı. İşte yukarıdaki ikinci cümleyi, o sırada Genelkurmay Başkanı olan Doğan Güreş söyleyecekti. Güreş’in Çiller üzerinde hayli etkili olduğu, daha sonra DYP’den milletvekili olmasıyla da güçlenen bir iddiaydı.

Faili meçhuller ve tutuklamalar

1990’da HEP’in Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın, İnsan Hakları Derneği’nin Genel Kurul’unda Kürtçe bir konuşma yaptı. Daha sonra bu konuşmadan ötürü yargılandığı davada da savunmasını Kürtçe olarak dile getirdi. Meşhur, “anlaşılmayan bir dilde savunma yapıldı” cümlesi ilk kez orada kayda geçti. 1990’ların ilk faili meçhul cinayetine kurban gidecekti Vedat Aydın, Temmuz 1991’de işkence edilmiş cansız bedeni sokakta bulundu.

1993’te bu kez HEP kapatıldı. Partileri kapatılan Kürt milletvekilleri DEP’i kurdular. 2 Mart 1994’te ise Leyla Zana, ABD’de yaptığı bir konuşma gerekçesiyle Meclis çıkışında gözaltına alındı. Bir gün sonra Meclis’te milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırıldı. Bunu gören DEP’li vekiller, Meclis’ten çıkmayarak tepkilerini gösterdiler. Ancak iki gün sonra, polis Meclis’e girerek DEP’li vekilleri yaka paça emniyete götürdü.

O zamanlar da “Milli Mutabakat” vardı. Terör saldırıları ve medyanın kışkırtıcılığı sebebiyle Kürtlere yönelik toplumsal nefret artmıştı. Devletin resmi Kürt politikasına aykırı bir şeyler söylemek, “PKK’ya yardım” olarak mimleniyordu. Birileri Tansu Çiller’e, “milliyetçi oylara oynarsan, yükselirsin” demiş olmalıydı ki, Çiller’in DYP’si giderek daha milliyetçi bir çizgiye kaydı.

1994’te hızlıca işleyen ‘yargı’, 1991’de milletvekili olan Leyla Zana, Mahmut Alınak, Hatip Dicle, Orhan Doğan, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Selim Sadak ve Sedat Yurtdaş’ın tutuklanmasına karar verdi. Ardından kısa sürede Demokrasi Partisi (DEP) kapatıldı. Yerine Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) kuruldu.

‘Sıkıyönetim varmış gibi’

1993 için gazeteci Muhsin Öztürk, “Adı konulmamış darbe” ifadesini kullanıyor. 1993’te olup biten olaylar alt alta dizildiğinde gerçekten de bir “darbe süreci”nin işlediği görülebilir. Öyle ki, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, yapabildiklerini gazeteci Fikret Bila’ya şöyle anlatmıştı: “[Siyasetçiler] her istediğimi yapabilecek bir ortam veriyorlardı bana. Fiilen dolduruyordum. Sanki sıkıyönetim varmış gibi fiilen dolduruyorduk. Öyle çalışıyorduk. (…) Demirel de memnundu. Valilerin hiçbiri bana bir şey demiyordu. Yetki sende değil, demiyorlardı. Hepsi ne dersem yapıyorlardı…”

1990’lı yıllar, bu olayların devamında, faili meçhul cinayetlere, Kürt işadamlarının infazına, bölgede “Türk PKK’sı” olarak anılan JİTEM’in kurulmasına, Kürt siyasetçilerin sıklıkla mahkemelere çağrılmasına sahne oldu. 76 HEP ve DEP üyesi cinayete kurban gitti, 1994’te DEP’in sekiz binası bombalandı. Yeni kurulan HADEP birkaç seçimi boykot edince, sürpriz bir şekilde bölgedeki siyasal boşluğu Refah Partisi dolduracaktı. Bu da Kürt meselesinin bugününe bakan bir işaretti.

Kasım ve Aralık 1998’de ise HADEP’e yönelik operasyonda 3 bin 215 kişi gözaltına alındı. Buna rağmen 1999’daki yerel seçimde 37 belediye kazandı HADEP. 2000’de bu belediye başkanlarından Hüseyin Yılmaz, İçişleri tarafından görevden alındı.

Avrupa’dan dönen Kürt politikası

2001’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Kürt vekillerin tutuklanmasını bireysel hakların ihlali olarak gördü. Tekrar Yargıtay’a intikal eden dosya, 2004’te bozuldu ve infazın durdurulması kararı çıktı. Ancak 2003’te Anayasa Mahkemesi, HADEP’in de kapanmasına karar vermişti.

Kürt siyaseti o süreçten olgunlaşarak çıktı. Türkiye’nin geri kalanında “şok” etkisi yapan söylemler terk edildi. Abdullah Öcalan’la ve PKK ile belirli bir mesafe oluştu. Hatta bir “Kürt partisi” değil “Türkiye partisi” olma hedefi konuldu. Halkların Demokrasi Partisi (HDP), Selahattin Demirtaş liderliğinde 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi büyük sempati topladı. 1990’larda yüzde 4 civarı olan oy oranı, yüzde 13’e yükseldi.

Devletin de buradan “dersler çıkardığı” varsayıldı uzunca bir süre. Özellikle Öcalan’ın tutuklanması, devletteki teröre karşı “özgüveni” yerine getirmişti.  1999-2004 arası ateşkes, terörü gündemden indirmişti. Mesut Yılmaz 2001’de, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” diyerek, aykırı bir söylem geliştirmişti.

Çözüm Süreci’nden 7 Haziran’a

2005’te Erdoğan’ın Diyarbakır mitingi, 2009’da Demokratik Açılım Süreci ve nihayet 2013’te resmi olarak Çözüm süreci, Kürt meselesinde bir paradigma değişikliğini öngörüyordu. Aralarda KCK operasyonları, Habur krizi gibi düşüşler yaşansa da, AKP içinde Öcalan’ın ‘rehberliğine’ inanan, PKK’lı militanlarla ‘empati yapabilen’ söylemler yeşermeye başlamıştı. PKK’nın “sebep değil sonuç” olduğu topluma kabul ettirilmişti. Ancak 7 Haziran 2015’e giden yolda HDP’nin Meclis’e parti olarak girme kararı ve ‘milliyetçi oylar’ın kaybedilmesiyle her şey ‘sıfırlandı’.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar geçen sürede HDP’li vekiller, “Barış elçisi” pozisyonundan “Vatan haini” pozisyonuna düşürüldü. Oysa öncesinde de sonrasında da politik duruşları belliydi. Hatta denilebilir ki, Kürt siyasetçileri bugün, eskiye nazaran daha fazla PKK’ya itiraz ediyordu. Ancak 7 Haziran’dan sonra PKK eski hüviyetine kavuştu, HDP’nin alanı daraltıldı. Buna rağmen 1 Kasım’da HDP yine Meclis’e girmeyi başardı.

1994’te Kürt vekillerin tutuklanması, beraberinde faili meçhulleri, bombaları, yaşanmaz bir Türkiye’yi getirmişti. Bugün, hâlihazırda yaşanmaz hâldeki Türkiye’de Kürt vekillerin tutuklanması, durumu daha kötü hâle getirecek. Zira artık kötülüğün kaynağını dizginleyebilecek herhangi bir unsur görünmüyor. “Siyasette serbest düşüş” tabiri, böyle zamanlar için.

Kemal AY, 5.11.2016 /TR724

TSK’nın ‘beyin ölümü’ gerçekleşmiş durumda [Göksel İlhan]

Bir asır öncesinin tarihi bugünlerde aynen tekerrür etmektedir. İttihat ve Terakki rolünü oynayan AKP yönetimi günümüzün ‘Enver Paşaları’ diyebileceğimiz bu TSK kadroları ile mevcut muharebe imkan ve kabiliyetleri olarak Sarıkamış Harekâtı öncesi durumdan daha kötü durumda bulunan Türk Ordusu’nu ABD, İngiltere ve hatta Rusya’nın kara ordularıyla girmekten çekindiği bu bataklığa sürüklemektedirler.

Günümüz harekatlarının olmazsa olmazı olan etkin istihbarat sistemi, modern mühimmat, hava ve füze savunması, elektronik harp gibi konularda büyük sorunlarının yanında son dönemde hukuksuz olarak yürütülen seçkin kadronun tasfiyesi ile TSK’nın ‘beyin ölümü’ de gerçekleşmiş durumdadır.

Hava Kuvvetleri’nde pilot ve mühimmat sıkıntısı

Bu bağlamda en vahim durum günümüz harekatlarının vazgeçilmez kuvveti olan Hava Kuvvetleri’nde gerçekleşmiştir. 15 Temmuz öncesi bölgesinde harekat etkinliği açısından lider konumda olan Türk Hava Kuvvetleri eğitilmiş personelinden arındırılmıştır. Çünkü her yönüyle harekâta hazır bir pilotun yetişmesi hem oldukça maliyetli hem de çok uzun zaman alan bir konudur. Yüzlerce savaş pilotu ihraç edilmiş ve Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un açıklamış olduğu gibi pilot sandalye oranı 0.8’lere düşmüştür. Kaldı ki bu açıklamadan sonra da yüzü aşkın askeri pilot tutuklanmasıyla 1.5-2.0 arasında olması gereken bu oran 0.5’in de altına inmiştir.

Kalan pilotların bazıları da adli kontrol altında oldukları için sabah karakola, gece de Fırat Kalkanı ve Musul operasyonları için müttefik meslektaşlarıyla birlikte uçuşa gitmektedirler. Hatta haklarında yurt dışına çıkış yasağı olan bazı savaş pilotları resmi emirle ülke dışına uçarak çıkmaktadırlar.

Her ne kadar bu savaş pilotu açığını kapatarak ideal kadro yapısına dönmek Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal tarafından, “yaklaşık iki yıl gibi bir süre” alacağı şeklinde değerlendirilse de uluslararası güvenlik uzmanlarının 19 Eylül 2016 tarihi ile yani yaklaşık olarak 100 pilot daha fazla sistemde varken yaptıkları değerlendirmede Hava Kuvvetlerinin 15 Temmuz öncesindeki ideal kadro yapısına dönmesi için en az 10 yıl gerektiğinin altını çiziyorlar.

Suriye’de bir maceraya girişilmesi durumunda 15 Temmuz ile zaten personel olarak çökertilmiş olan TSK ve modern mühimmat stoku tükenmek üzere olan Hava Kuvvetleri, ancak sınırlı bir harekat kabiliyetine sahip olabilir. Dahası Hava Kuvvetleri, temel görevi olan ülke topraklarının hava savunması için bile – adli kontrole tabi pilotlarını da kullanarak – zar zor uçak uçurabilmektedir.

Bir harekat durumunda verilmesi muhtemel kayıp oranlarını ve bitmek üzere olan modern mühimmat stokunu da göz önüne alırsak, Türkiye çok kısa süre sonra Hava Kuvvetleri olmayan veya en azından uçamayan bir ülkeye dönüşecektir.

Deniz’de Ergenekon-Balyoz ekibi hemen işbaşı yaptı

Deniz Kuvvetleri Komutanlığı başarısız darbeye ve sonrasına en ‘hazırlıklı’ kuvvet olmuştur. Zira darbe girişiminin hemen sonrası 16 Temmuz 2016’da, hafta sonu olmasına rağmen, komuta kademesi ve planlayıcı kurmay personelinden çok kritik 40-50 personelin görevlerine derhal son vermiş ve yerlerine atama yaparak bir çoğunun 17 Temmuz 2016 Pazar sabahı göreve başlamalarını sağlamıştır.

Normalde TSK’nın en kemikleşmiş bürokrasisine sahip kuvveti olarak bilinen Deniz Kuvvetleri ve mevcut komutanı, bu kadar hızlı hareket ederek, olayı önceden bildikleri ve hazırlıklarını çok daha önceden yaptıkları konusunda şüpheye neredeyse yer bırakmamıştır. Şu anda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Perinçek’in de TV programlarında sıkça gururla ifade ettiği gibi, hem emir komuta hem de planlayıcıları açısından Ergenekon-Balyoz ekibi tarafından ele geçirilmiştir.

Karada harp kapasitesi PKK’ya bile yetmiyor!

Kara Kuvvetlerinin taarruz ve genel maksat helikopter pilotları da bu tasfiyede hedef alınan grupların başında geliyorlar. Şu ana kadar en az 20 taarruz helikopter pilotu da ihraç edilenler arasında. TSK’nın en seçkin birliklerinden olan Özel Kuvvetler Komutanlığında ise durum bundan daha da kötüdür. Halihazırda Ergenekon-Balyoz ekibi tarafından emir komuta edilen Özel Kuvvetler Komutanlığı çok hızlı bir şekilde eski derin etkinliğine dönmektedir.

Kara Kuvvetleri’nin hasarı bununla da sınırlı değildir. Özellikle Tuğgeneral ve Tümgeneral kadrolarının tamamına yakını tasfiye edildi ve bu kadrolar 2016 yılındaki 30 dakika süren (normalde bir hafta sürer) Askeri Şura ile Ergenekon-Balyoz ekibi ve ‘IŞİD zihniyeti’ (SADAT, Menzil ekipleri) ile doldurulmuştur. Şu anda Suriye ve Irak’ta görev alan ve görev alacak 20 tugayın komutanı bu ekiplerden oluşturulmuş ve ülkenin bekası merkezli kaygılarla söz konusu harekatlara itiraz eden kadrolar bu vesile ile tasfiye edilmişlerdir.

Belki de en önemlisi, Genelkurmay Başkanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı karargahlarında çalışan planlayıcı general ve kurmay subayların da tamamına yakınının TSK’dan ihraç edilmeleridir. TSK’yı yakından bilenlerin bu verilerden hareketle TSK’nın ve özelinde Kara Kuvvetlerinin planlama yeteneğini kaybettiğini ve emir komuta zincirinin ise farklı motivasyon merkezleri olan kifayetsiz muhterislerle doldurulduğunu görmeleri hiç de zor değil.

Bu hali ile Kara Kuvvetleri, değil bir ulus devlete karşı sınır ötesi harekat, ülke sınırları içerindeki PKK terörü ile mücadele için bile gerekli olan profesyonel insan kaynağından yoksun bırakılmış ve bu haliyle eli gözü bağlı bir şekilde kanlı Suriye-Irak ringine itilmiştir.

Türkiye’nin Batı’dan ayrılması ne anlama geliyor?

Sonuç olarak, BM üyesi, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip tek Müslüman müttefiki ve AB ile tam üyelik müzakereleri devam eden Türkiye Cumhuriyeti devleti; hırsızlık yaparken suç üstü yakalanmış bir otoriter tarafından yağmalanırken onun etrafındaki dar bir oligarşik yapı tarafından yıkılmaktadır. Ülke, artık görülür ve hissedilir bir şekilde eksen kayması ile karşı karşıya gelmiş ve Cumhuriyet Türkiyesinin batıya dönük yüzü çoktan doğuya (Rusya, İran ..) çevrilmiştir. Öyle ki, geçtiğimiz günlerde, Rus Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı Frants Klintseviç, Rusya-Suriye-İran istihbarat paylaşım ağına dahil olduğunu açıklamıştır.

Bu Hibrit Savaşı kurgulayanlar, sorunsuzca hedeflerine yani Türkiye’yi yıkmaya doğru ilerliyorlar. Artık Türkiye, sınırlarındaki büyük problemlerle birlikte bir iç savaşın eşiğindedir. Bu bağlamda yakın müttefikimiz olan Avrupa ve ABD’nin sessiz kalmanın bedelini ödemeye hazır olup olmadığını tekrar gözden geçirmesi gerekmektedir.

Üçüncü Dünya Savaşı’nın fragmanı

Yeni Türkiye’nin halkının durumu ise, soğuk su içine konarak altına ateş yakılmış kurbağadan farklı değildir. Erdoğan ve yakın çevresi tarafından ülkenin içine sürüklendiği bataklığı fark etmesi ise maalesef düşük bir ihtimaldir.

Bununla birlikte, her şeye rağmen, umutlanmak için sebepler de yok değil: Birinci safhada nihai hedefin Türkiye’nin yıkılması olduğu gerçeği, Gülenciler üzerinden ustalıkla saklansa da, en azından bugünlerde, OHAL ile geçen üç ayın sonunda, insanlar yavaş yavaş hedefin Gülen Cemaati’ni bertaraf etmekten öte bir şey olduğunu hissetmeye başladılar.

2013 Gezi ve 17/25 Aralık olaylarından sonra alenileşen demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, seyahat hürriyeti, mülkiyet hakkı ve kimi zaman yaşam hakkına tecavüz eden ve adına da YENİ TÜRKİYE denen ülkede yaşanan olaylarla geçen üç sene süresince sessiz kalan, 15 Temmuz başarısız darbesinden sonra son dört aydaki yaşanan her türlü cinayete ise doğrudan konum almayarak zımnen de olsa onaylayan Avrupa (AB, NATO), Amerika ve dünya (BM) eğer bu resmi yapan fırçayı ellerinde tutmuyorlar ve de üstüne bu resmi böyle okumuyorlarsa dünyaya yakın gelecekte bir huzur gelmesini beklemek yine de çok iyimser olur.

Zira Türkiye, Saddam’ın Irak’ı gibi tarihi yapay, köksüz veya Kaddafi’nin Libya’sı gibi bir kabile devleti değildir. Yeni Türkiye’yi ille de bir ülkeye benzetmek isterseniz, Hitler Almanya’sına bakmak dünya tarihi açısından daha gerçekçi olacaktır. Türkiye’nin bugün yuvarlandığı bataklıkta daha fazla ilerlemesine izin verilirse bölgesel ve küresel istikrarsızlık daha da derinleşecek ve sonunda Türkiye’nin yıkılmasına müsaade edilirse; bugün yaşadığımız Irak ve Suriye maceraları dünyanın son yüzyılda iki kere izlediği bir korku filminin üçüncüsüne fragman olacaktır.

Göksel İLHAN, 5.11.2016 /TR724