Ayların Güneşi Hoş Geldi... [Mehmet Ali Şengül]

Hayat su gibi akıyor, rüzgâr gibi uçuyor.. Geceler gündüzleri, gündüzler geceleri kovalayıp duruyor.. Kışlar yazların, yazlar kışların peşini bırakmıyor.. Acılar tatlıları, tatlılar acıları tâkip ediyor.. Felâketler, sefâletler birbirini kovalıyor.. Ölüm hayâtın peşinde.. İnsanlar, hâdiseler karşısında şaşkın, bitkin ve ye’s içinde kıvranıp duruyorlar...

İnsanı böylesine sıkıntılardan, huzûra ve mutluluğa kavuşturan mübârek Ramazân-ı Şerif ayının, doğan bir güneş gibi bizleri kucakladığını görüyoruz. Bütün ayların güneşi mesâbesinde olan Rahmet ayını; aşkla, şevkle, heyecanla karşıladığımız ve iyi değerlendirdiğimiz  takdirde; günahlar yıkanır, karanlıklar aydınlanır, Allah (cc) ile kalp arasındaki engeller kaldırılmış olur. Böylece kul -biiznillah- aşılmazları aşar, geçilmez zannedilen engelleri geçer ve Allah’ın rızâsına ulaşır.
     
Ramazan, oruç ayıdır. İnsan, oruçla Allah’ın sonsuz nimetlerinin kıymetini anlar. Aynı zamanda aczini, zâfını ve fakrını îtiraf eder. Kumandan-ı Âzam olan Allah (cc), sâir zamanlarda değerini takdir edemediğimiz nîmetlerin kıymetini, bize oruç vâsıtasıyla hatırlatır; böylece, fakirlerin, gariblerin, yetimlerin, yolda kalmışların, musîbetzedelerin, hattâ  aç ve susuz kalmış, hâlini insanlara anlatamayan  hayvanların, nebâtatın  durumlarını da bize hatırlatır ve onların imdâdına koşmamızı emreder.
   
Oruç, insana diğer aylarda helâl ve serbest olan bütün nîmetleri, günün belli saatlerinde yasaklar. İnsan iftar vaktine kadar, ilahî emri  sabırla bekler. İftar vaktinin girmesiyle menedilen helâl nimetlere ezân-ı Muhammedîye (sav) ile izin verilir.
     
Ramazan, ibâdet ve kazanç ayıdır. Sâir zaman bire on olan mükâfatlar, birden yüzlere, binlere; hele Allah’ın Ramazan-ı şerif içinde gizlediği Kadir gecesi gibi,  seksen küsur sene ömre tekâbül eden mükafatlarla ömrü bereketlendirir. Namaz, oruç, zekat gibi ibâdetler şuurlu bir şekilde edâ edildiği takdirde Allah (cc), balığı denizlerde yüzdürdüğü gibi insanı da rahmet denizinde yüzdürür.
   
Ramazan rahmet, mağfiret ve af ayıdır. (Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu günahlardan âzattır.) Namaz, oruç gibi ibâdetlerle kulun aczini, zâfını ve fakrını bu ayda daha içten ve gönülden Allah’a hâlini arz etmesidir. Zekat ise, yetimlerin, fakirlerin, gariplerin yüzünü güldürmeyi, fakirle zengini tanıştırmayı, barıştırmayı, mütekâbil sevgiyi ve aynı zamanda ekonomik dengeyi sağlamaktadır.
     
Ramazan bir şükür ayıdır. Oruç; konserve edilmiş, rengi, tadı, kokusu, güzelliği  ayrı ayrı olan küre-i arz sofrasındaki Allah’ın sonsuz nîmetlerine, aynı zamanda paha biçilmez akıl, irâde, şuur, göz- kulak, el-ayak gibi Allah’ın bizlere hediye ettiği maddî-mânevî uzuvlara ve latîfelere karşı bir teşekkürdür.
     
Ramazan bir tefekkür ayıdır. Oruç vâsıtasıyla geçici olarak, içemediğimiz suyun, yiyemediğimiz Allah’ın nimetlerinin kıymet ve değerini, derin derin düşünmemize bir dâvet olduğu gibi; göze, kulağa ve akla hitab eden küre-i arz sarayındaki güzelliklerin, bu sanatlardaki inceliklerin derin bir şekilde tezekkür ve tefekkür edilmesi gerektiği düşüncesini bize kazandırmış oluyor.
     
Ramazan ayı; dünyânın fâni, insanın ise misâfir olduğunu insana hatırlatmaktadır. Zirâ, geçen yıl hayatta olduğu halde bu yıl aramızda olmayan nice insanların dünyâdan terhis edildiklerini, bizlerin de onları tâkip edeceğimizi ve her şeyin kabir kapısına kadar dostluk ettiğini, kimsenin dünyâdan âhirete bir şey götüremediğini görmekteyiz.
   
Ramazan-ı Şerif bizim için, aynı zamanda âhiret hayâtı adına bir yatırım ve kazanç mevsimi olduğundan dolayı, Allah (cc) bu ayda rahmetini bol bol kullarına dağıtır. Tükenmek bilmeyen o rahmet hazînesinden, gücümüz yettiği kadar istifâde etmek bize düşen bir vazîfe olmalıdır.
     
Bu mübârek ayda, Allah’ın râzı olmadığı, sevmediği şeylere karşı uzak olmanın yanında, sâdece ağıza, mîdeye oruç tutturmak değil; bütün vücuttaki göz, kulak, el, ayak ve dilimize, niyet ve hayallerimize bile oruç tutturmalıyız ki, Ramazan ve orucun feyiz ve bereketinden istifâde etmiş olalım.
     
Dünyâya gönderildiğinin gâye ve hikmetini kavrayamayan insanların, inanmış olsa bile namaz, oruç, zekat ve hac gibi vazîfelerde, emir ve yasaklara saygılı olma mevzuunda, ciddi bir şekilde hassas olamadıklarını ve zaman zaman gevşeklik gösterdiklerini müşâhade ediyoruz.
   
Îman nûrunun gönüllerde parlaması, insanların gerçeklere uyanabilmesi için, mübârek Ramazan ayını, iftarı, sahuru, terâvih, Kur’an-ı Kerim okuma ve mukâbeleleri değerlendirerek, muhâtaplara İslâm’ı anlatmak, Allah ve Resûlüllah’ı bu vesîlelerle anlatıp sevdirmek vazîfemiz olmalıdır.
     
Bir gün mübârek Ramazan-ı Şerif ayında iftar saatlerine yakın bir zamanda, seyyar bir manavın başında, oruç tutmayan ve sigara içen gençlerle karşılaşmıştım. Mes’uliyet duygumun vicdanımı baskı altına alması nedeni ile, onlara vazîfelerini hatırlatmak istedim.

   - Gençler, şu bana bakan ceylan gibi gözlerinizi kaç paraya, hangi mağazadan satın aldınız? Diye sordum.
   - Göz satılmaz, onları Allah verdi, dediler.
Bu defa ben seyyar manava dönerek;
   - Bu aldığım meyvelerin parasını bugün benden alma!” dedim.
   - Niçin ve neden? Diye sordu.
   - Param yok, dedim.
   - Haklı olarak, paran yoksa sen alma! Dedi.
   - Dedim ki, gel etme! Çocuklarım elime bakacaklar, iki kilo ile iflas mı edeceksin? Deyince;
   - ‘Ben de fakir bir âileyim, çocuklarıma ekmek götüreceğim’ diye cevap verdi. Tekrar gençlere döndüm:
   - ‘Gençler, gördünüz, duydunuz, parasız vermiyor. Siz, ‘bu gözleri Allah verdi’ dediniz. Evet, her şeyi Allah verdi. Pekâla, bize emânet edilen maddî-mânevî bütün uzuvlar ve latîfeler karşılığında biz ne verdik. Allah bizden ne istiyor? Tabîki itâat ve teşekkür istiyor. Bak siz itâat etmiyor, 365 günde 30 gün, her günün yarısı, sâdece gündüzleri olmasına rağmen oruç tutmuyor, Allah’a teşekkür etmiyorsunuz’ deyince; gençlerin ellerinden sigaralar düştü ve hata ettiklerini ifâde edip özür dilediler. ‘Söz veriyoruz bir daha oruç yemeyiz’ deyip, teşekkür edip ayrıldılar.

İnsanlara husûsiyle geleceğimizin ümidi çocuklara ve genç neslimize sert, haşin davranarak hiç birşey kazanamayız. Onları sevgiyle, şefkatle kucaklayıp, akıl ve mantıklarına seslenmek sûretiyle iknâ yolunu tercih etmeliyiz.
     
Sıhhat ve âfiyetle, rahmet, mağfiret ve günahların affına vesîle olan mübârek Ramazan ayına, Allah tekrar kavuşturdu. Namazla, oruçla, mukâbele ve terâvihlerle, duâ ve niyazlarla; kardeş, arkadaş, anne-baba ve topyekün insanlığın gönüllerini kazanmak, Allah ve Rasûlullah’ı sevdirmek, dünyâda ve âhirette mutlu ve huzurlu olmalarına vesîle olmak için, maddî-mânevî hizmet aşkıyla yardımcı olmak sûretiyle, mübârek ayın hakkını vermeye çalışmalıyız.
       
Başta ülkemiz olmak üzere dünyânın neresinde  mağdur, mazlum ve mahkum, ne kadar hasbî, fedâkar ehl-i îman var ise; onlar için bu mübârek ayı vesîle yaparak, en kısa zamanda içinde bulundukları maddî-mânevî sıkıntılardan kurtulmaları adına  gönülden duâ edilmesini ricâ ediyorum.
       
Bu vesîleyle ehl-i îmanın umduklarına kavuşup, korktuklarından emin olmalarını, idrâkiyle müşerref olduğumuz bu mübârek Ramazan ayının, Ümmet-i Muhammed (sav) ve bütün insanlık hakkında hayırlar ve bereketler getirmesini Cenâb-ı Hak’tan diliyor, bütün  kardeşlerimizin Ramazân-ı Şerif’lerini tebrik ediyorum.

[Mehmet Ali Şengül] 14.5.2018 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

İnsanlık aleminin mürebbisi Kur'an [Abdullah Aymaz]

Yusuf  Suresine dikkat edecek olursak pek çok dersler çıkarabiliriz: Bir kere sure kıssaların en güzeli ile arz-ı endam ederken çocuk yaşındaki Hz. Yusuf  Aleyhisselam'ın bir rüyası ile başlıyor. Rüyada kendisine on bir yıldız, Güneş ve Ay secde ettiklerini görüyor. Her bir peygamber gibi babası Yakup Aleyhisselam kendisine anlatılan bir rüyanın ne mânâya geldiğini çok iyi bildiği, insan fıtratını ve bilhassa oğullarının fıtratlarını, da çok derinden fark ettiği için tedbiren: “Evladım, sakın bu rüyanı kardeşlerine anlatma!” diye ikazda bulunuyor… Burada alarm şeklinde ibretli bir ders var: İnsanları hasede, fesada, maraza ve garaza sevk edecek şeylerden uzak durmamız lâzım. Veya imkân varsa, sahip olduğumuz imkân ve nimetlerden yakınlarımıza, komşularımıza veya aynı kulvarda yürüdüklerimize pay ayırmamız gerekmekte…

Kıssanın devamında kardeşleri babalarının peygamber olduğunu bildikleri halde aralarında “Yusuf ile öz kardeşi, babamıza daha sevimli geliyor. Pek belli ki, babamız bu işte yanılıyor” diyerek kendi çokluklarına güvenip kardeşleri Yusuf’u öldürme dahil bir tuzak kurarak babalarından uzaklaştırmak istiyorlar. Ama içlerinden birisi onlara doğrudan karşı çıkmayarak, Yusuf’u kurtarmak için akıllara uygun gelecek bir teklifte bulunup, bir kuyu dibine bırakmanın uygun olduğunu ve gelip geçen kervanların zaten onu alıp uzaklara götüreceğini söylüyor. Kitleler Psikolojisi isimli kitap yazarı, bir hatırasını anlatarak bu hususa izah getiriyor ve  diyor ki:

“Çocukluğumda şahit oldum. Paris'te, bir seyyar satıcı hakkında ‘Bu hâin, vatanımıza ihanet ederek, devletimizin gizli sırlarını ve haritalarını satıyor!’ diye bir lâf çıkarıyorlar. Galeyana gelen, algı operasyonu tesirindeki insanlar linç etmek için üzerine saldırdılar. Aslında gizli bir şey yapmıyor, her yerde açıktan satılan şeyleri satıyordu bu mağdur kişi… Durumu kavrayan Paris’in meşhur bir avukatı halkın karşısına çıkıp onları bu vatanseverliklerinden dolayı övdükten sonra zavallı satıcının elinden tuttu: ‘Artık merak etmeyin, bu hâin, adaletin pençesine düştü. Siz işlerinize bakın. Çok teşekkür ederim. Şimdi ben onu mahkemeye çıkarıp gereken cezayı verdireceğim!’ dedi. Halk dağılınca onu bir mahkemeye götürdü. Soğukkanlılıkla olanları anlattı. Hakim gerçekleri görünce bir müddet sonra adamı salıverdi. İnsanların da gerginlikleri gitmiş, gerçeği görecek hale gelmişlerdi. Eğer o avukat halkın karşısına çıkıp ‘Siz yanılıyorsunuz, bunun yaptıklarında bir şey yok!’ deseydi ikisini birlikte linç ederlerdi. Çünkü onlar, galeyana gelmiş kitle psikolojisinin söz dinlemez emirleriyle hareket ediyorlardı.”

Yusuf Aleyhisselam'ı kuyunun dibine atma konusunda görüş birliğine varıp onu oraya bıraktılar. Yatsı vakti babalarına ağlaşarak geldiler. Ellerinde Yusuf’un gömleği… Sahte bir kana bulanmış olarak babalarının önüne koydular ve ‘Biz yarışma yaparken  Yusuf’u kurt yemiş’, dediler. Kur’an-ı Kerim “bi demin kezib” yani “yalancı bir kan ile” tabirini kullanıyor… Adlî tıp açısından çok mühim. Suçlular, gerginlikle, heyecanla mutlaka kendilerini ele verecek bir suç delili, bir iz bırakırlar. Onlar,  Yusuf Aleyhisselam'ın gömleğini bir kana bulayıp getirmişlerdi. Sanki kurt kibarca, hiç parçalamadan gömleği bir kenara bırakmıştı. Yırtık-pırtık bir şey olmayınca basiretli baba Peygamber Yakup Aleyhisselam'ın bunu hissetmemesi mümkün değil ki, “Hayır! Sizi nefisleriniz aldatmış ve bu işe sevk etmiş!” diye onlara cevap verdi.

Mısır’a varınca köle pazarında satıldı. Onu alan vezir, hanımına “Ona güzel bak. Belki bize bir faydası olur veya onu evlat ediniriz.” dedi. Bu noktada Cenab-ı Hak, kuyuya atılmanın, köle gibi satılmanın asıl hikmetini beyan ederek: “Böylece Yusuf’u o ülkede biz temkin edip müknet verdik.” Yani “Onu oraya böylece  yerleştirip imkân veren Biz’iz Biz…” buyuruyor. “Allah Teala iradesini yerine getirmekte, her zaman mutlak galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf Suresi, 12/21) Zâhiren şer gibi görünen süreçlerde, büyük hayırlar, lütfî cebirler vardır. Bazı Emevî  insanlarının ve amcaoğullarından bazı Abbasîlerin zulüm baskıları olmasaydı acaba Âl-i Beyt Seyyid ve Şerifler, Mekke ve Medine gibi, babalarının, dedelerinin yerlerini ve oralarda binlerce kat sevap kazanma imkânlarını bırakıp da dünyanın dört bir yanına dağılırlar mıydı? Kim gitmek isterdi? Gidilmeyince de dünya karanlıklardan nasıl aydınlığa  çıkacaktı? Bu ve benzeri süreçler hep güzelliklerin güneşin doğup battığı her yere ulaşması için birer fırsattır…

“O, kemal çağına (30-40 yaşlarına) geldiğinde kendine hüküm ve ilim verdik” (12/22)  Hüküm adamı ayrıdır, ilim adamı ayrıdır. Hz. Yusuf Aleyhisselam'a her iki özellik verilmiş.

“Derken, bulunduğu evin  hanımı, Yusuf’a sahip olmak istedi ve kapıları kapatarak ‘Haydi yaklaş bana!’ dedi. Yusuf  “Allah’a sığınırım!” dedi. “Doğrusu senin kocan olan efendimin  çok iyiliğini gördüm. Hıyanet ederek zâlim olanlar iflah olmazlar”. dedi. (12/23)

Bu arada Yusuf Aleyhisselam'ın ‘Rabbimin bürhanını görmesi” söz konusu ediliyor, çeşitli rivayetler var ama Kur’an açıkça beyan etmemiş. Gerçek şu ki, Cenab-ı Hakk'ın peygamberlere ihsan ettiği ismet (günahtan masum olma) sıfatı, bu davranışın iğrençliğini aynel yakîn (gözle görür) derecede göstermiştir… O, bir Peygamber Allah’ın koruması altında… Karşısında bir kadın var… Bugün lise ve üniversitelerdeki gençlerin karşısında benzeri daha çokları var… Bunların “burhânı” ne olacak?.. Onlara da bir “Burhân-ı Rabbânî gerekiyor… Yusuf Aleyhisselam aynı zamanda “muhlasîn” dan. (12/24)

Biz bugün evlatlarımıza iman-ı tahkîkiyi bir Burhân-ı Rabbanî olarak sunmak, takva ihlası da öğretmek zorundayız. Yoksa onları fitnelerden ve fettanlardan kurtarmamız mümkün olmayacaktır. Nur Suresinin 34. Âyetinde ele alınan nurlardan  ve 36. Âyetinde beyan edilen evlerden istifade etmek, onları koruyucu serâlara almak mecburiyetindeyiz. Yunus Suresinde de Hz. Musa ve Hz. Harun Aleyhisselamlara “Mısır’da evler hazırlayın… Evlerinizi kıble eyleyin” (10/87) buyruluyor. Bu evler namazgâh olacak, yönleri kıbleye doğru olacak. Ayrıca “kıbleten” kelimesinin bir mânası da “matmah-ı nazar”  yani nazarları üzerine çekecek, güzel ve câzip olacak… Hem maddeten hem mânen… Yoksa nesiller korunamaz. 

[Abdullah Aymaz] 14.5.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Pahalı bir eğlence; seçim! [Kadir Gürcan]

Bakmayın, demokraside pek mesafe alamadık ama, seçim ritüelinin mukaddeslerine azami dikkat gösteren ender ve ilginç bir seçmen dokusuna sahibiz. Demokratik bir hak olan oy kullanmanın, halkımız tarafından mukaddes bir görev olarak algılanmasının haklı sebepleri olmalı. Hatta bunun pahalı da olsa, takvimi belli olmayan, yurt çapında kutlanan umumi bir eğlence boyutu bile var ki, seçimler milli bayram ilan edilmeyi hak ediyor.

Demokratik işleyiş açısından ciddi arızaları olan siyasi yapımıza rağmen halkın, demokrasiye katkı konusundaki bu hızlı intibakını ele alan bir çalışma görmedim. Siyasi lider kıtlığının aksine, seçime olan azami ihtimamın incelenmeye değer olduğunu, tatlı su sosyal bilimcilerine hatırlatalım.

Millete ait güzel hasletleri, oy sandığından çıkan sonuçlara göre, ya da işleri eline yüzüne bulaştıran iktidar döküntülerine göre değerlendirip, her şeyi “Aman canım, militarist millet yapısı ne olacak!” rüküşlüğünde değerlendirmek, milletin hızlı intibakını izaha yetmiyor.

Eskiden, kimse oyunun rengini söylemez, hangi adaya gönlünü kaptırdığını dile getirmez, angaje olmaktan korkar, iptidai oy kabini ardında oyunu kullandıktan sonra, görevini yerine getirmenin hazzı ile evinin yolunu tutardı. Sıradan vatandaş, hala bu sükûnet ve ağır başlılığını muhafaza ediyor.

Seçim havasına girildiği günlerde, kendilerinde bir şey vehmeden yazar-çizer takımının da oyunun rengini belli eden, partisine entelektüel katkı sağlayan dirsek temasları çok gerilere gitmiyor. Bu da bir çok şey gibi gelişmiş ülkelerden ithal edilmiş bir alışkanlık. Demokrasimize, siyasi birikimimize bir fayda sağlıyorsa mahsuru yok.

Ancak, yerleşmemiş siyasi zeminlerde bu tür ithal malzemelerin komplikasyonlarına hazır olmak gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanı kendisini garantiye aldıktan sonra, manevi liderliğini yaptığı eski partisine oy vermeyenleri nifak ile suçlayınca, entelektüel destekçileri merkepten düşmüşe döndüler. Saray, dini malzeme ile seçim propagandası üretmeye yeni mi başladı ki, şaşırmış gibi yapıyorsunuz, be divaneler.

Kimsenin de “Be Hazret! Tavuğu, kümesiyle mi pazarlık ettin! Saray’ı garantiledikten sonra, bırak parti başının çaresine baksın!” demeye yüreği yetmiyor! Budala yazar-çizer takımı şimdi de bu tür saçmalıklara bahane üretmekle meşgul. Hazret’in boş laflarına mahmil bulmak da her zaman mümkün olmuyor! Eh, onların problemi. Onun için maaş alıyorlar.

Oy kullanmanın aile ile beraber ihya edilen demokratik bir merasim şekli de sadece bize hastır. Dünyanın Demokrasi kıblesi kabul edilen Amerika da bile oy kullanma oranı bizim topuğumuza yetişmez, bilesiniz. ABD’de ülke tarihinin en netameli demokratik egzersizi sayılan 2016 Başkanlık seçimlerinde, son yirmi yılın en düşük seçmen katılımı olmuş. Oy kullanabilecek iken, iki aday için “İkisi de birbirinden beter, canları cehenneme!” diyenler, yüzde 46.9’u bulmuş ve bu demokrasi açısından bir rekor.

Pahalı bir hopi ve sık tekrarlanan bir eğlence olarak seçimlere, daha az masraflı olabilecek rutin periyot ve takvim belirleyemedik. İktidarlar, “Her şeyi halka sorup yapıyoruz!” deseler de seçimleri olup-bittiye getirmekten gayet memnunlar. Seçim, biraz tuzluya mal oluyor ama, olsun. Milletçe eğleniyoruz!

Dindarlık testi değil ama, “Ramazan Bayramı’nın şu an tarihini bilenler ile yaklaşmakta olan seçim tarihini bilenler!” gibi basit ve iki şıklı bir kamuoyu araştırması yapılsa, seçim gününü bilen sayısının büyük fark atacağına eminim. Siyasi insiyak ve motivasyonlarımızın dini gayretlerin çok önündü olduğunu söylesek hata etmiş olur muyuz?

Kim bilir, önümüzdeki on yıllarda, Türk Halkının bu yönünü keşfeden siyasi bir oluşum, demokrasi taleplerine daha iyi çözümler bulabilir. Ama bu projenin 24 Haziran seçimlerine yetişme şansı yok.

[Kadir Gürcan] 14.5.2018 [Samanyolu Haber]

Mustafa Ünal ve AKP engizisyonu [Ali Emir Pakkan]

Mustafa Ünal nerde?

Erdoğan ile...

Mustafa Ünal nerede?

Abdullah Gül ile...

Mustafa Ünal nerede?

Bülent Arınç ile, Mahir Ünal ile, Süleyman Soylu ile, Numan Kurtulmuş ile.

Mustafa Ünal nerde?

Silivri’de.

Ya diğerleri?

Son karar duruşmasında Mustafa Ünal,  Gül ve Erdoğan’ın daveti ile katıldığı seyahatlerin dökümünü çıkarmış. Başbakan ve Cumhurbaşkanı bir teröristi uçaklarına davet etmez herhalde, demiş!

Mustafa Ünal, sadece gazetecidir.

Diğer sıfatların hiç biri ona yapışmaz.

AKP yokken o bu mesleğe girmiştir.

Nabi Avcı yazı işleri müdürüdür.

Zaman’da yazmaya Fehmi Koru başlatmıştır!

Ankara gazetecisidir ve siyaset ilgi alanıdır.

Özellikle milli görüş hareketini izlemiştir. Erbakan, Erdoğan ve Gül’e en yakın gazetecilerden biridir. O kadar ki Ünal’ın oğlunun kirvesi Abdullah Gül'dür. Balıkesir’deki sünnet düğününe gitmiştir.

Erdoğan, gecekonduda oturan sefil biri iken ondaki siyasi kabiliyeti görmüş ve röportajlar yapmıştır. Pınarhisar cezaevinde ziyaret etmiştir.

Savunmasında AKP'ye yakınlığını; "İtiraf ediyorum, yazılarımı gazetenin yayın politikasına bakarak değil AK Parti’nin politikalarına bakarak yazdım. Umarım yarın AK Parti’nin propagandasını yapmaktan yargılanmam…” sözleri ile anlatıyor.

Ünal, demokrattır. Darbelere karşıdır. 28 Şubat ve 27 Nisan gibi süreçlerde demokrasiden yana tavır koymuştur. AKP’nin kum torbasına döndüğü yıllarda siyasi iradenin hep yanındadır.

Zaman Davası, hukuki bir dava değildir. Bu çağda insanlar düşünce ve inançlarından dolayı yargılanamaz. Yasaklarla, kapatmalarla fikirler yok edilemez.

Ünal’ın savunması hukukun nasıl çiğnendiğinin kanıtları ile doludur. Demokrasi sayfasında yer alacaktır...

Üç müebbet istenen Ünal’ın iddianamesinde delil olarak sadece 9 yazısı vardır!

Bu bile onun sadece gazetecilik mesleğini yaptığının ispatıdır.

Ünal’ın dediği gibi hukuk cinayetlerini işleyen sulh cezalar tarihe “ AKP’nin engizisyon mahkemeleri” olarak geçecektir.

27 Mayıs, 12 Eylül, 28 Şubat gibi bu olağanüstü dönem de bir gün bitecektir.

Ünal, başı dik özgürlüğüne kavuşur da onu tanıyanlar nasıl bu leke ile yaşar ve onun yüzüne bakarlar, bilemiyorum...

Onun soruları ile bitirelim:

"Ey Numan Kurtulmuş, Ali Bulaç bir terörist midir?

Ey Naci Bostancı, Ahmet Turan Alkan bir terörist midir?

Ey Tuğrul Türkeş, Mümtaz'er Türköne bir terörist midir?

Ey Abdullah Gül, Şahin Alpay bir terörist midir? Ben bir terörist miyim?

Akıl ve vicdan sahibi AK Partililere soruyorum: Biz terörist miyiz?

Ali Bulaç’a, Ahmet Turan Alkan’a, Mümtaz'er Türköne’ye, Şahin Alpay’a, bana terörist diyenin vicdanından şüphe ederim."

[Ali Emir Pakkan] 14.5.2018 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com

Gelecekten bildiriyorum!; Türkiye Malezya olur mu? [Naci Karadağ]

Yok tabi başlıktaki gibi bir şey. Yazar kandırmacası!

Gelecekten bildirebilmek kime nasip olmuş ki bize olsun.

Gerçi gerçeklerin sakız gibi çiğnenip bir kenara tükürüldüğü bir çağda yaşıyoruz.

En baba distopyalara taş çıkaracak günlerin içinden geçiyoruz.

Düşünün bir kere.

En az beş kafadan arızalı insanı kendi ülkeleri seçmiş.

Trump’undan Putin’ine, bizimkinden Kuzey Koreli manyağa kadar…

Bu kadar ruh hastasını isteseniz filmlerde bile yan yana getiremezsiniz.

Bu çağın bahtsızlarının şansızlığı bu işte.

Kaç milyon yıllık yeryüzü tarihinde sen kalk bu marazi ruhların kontrolündeki dünyaya denk gel!

Neyse meselemiz o değil.. Gelecekten bildirmek.

Elbette geleceği görmedik ve kim bildirirse yalan söylüyordur kesin.

Ancak elimizde bir takım veriler var.

Şair, tarih ve tekerrür ile ilgili ibret payını istisna bırakarak yaşananların bir döngü olduğunu kabullenir.

Şimdi size bir ülke ve liderinden bahsedeceğim.

Bakın bakalım bizim ülkemizin geleceğiyle ilgili bir takım çağrışımlar oluyor mu?

21.yüzyılın hemen başında iktidara geldi Necip Bin Aldurrezzak..

Tam ve resmi ismi şöyle aslında: Hacı Mohd Najib bin Tun Haji Abdul Razak…

Güven veren bir görüntüsü vardı. Al al yanaklar, badem yağıyla parlatılmış ince bıyıklar, nurani bir yüz, yuvarlak çerçeveli numaralı gözlük vs…

Hani devletin olsa direkman verebileceğin müsmübarek bir şahıs anlayacağınız. Tipine baktığınızda bir devlet adamı değil de cami müezzini görüntüsü veren bu adam, sadece ülkesini değil dinini de bir uçurumun kenarına getirip bırakacaktı.

Ezilmişlerin umudu Reis Rezzak!

Fakat her şey öyle başlamadı tabii…

İş başına gelene kadar hep ılımlı mesajlar verdi Necip Rezzak. Hatta bir ara “Malezya Modeli” diye biz de bile tartışıldı. Rahmetli Şerif Mardin epey kafa yordu bu konuda.

Sonra kendi partisi içindekiler de dahil, ona rakip olabilecek tüm adayları birer birer saha dışına attı. Kimini sürgün etti, kimini olmadık kumpaslarla hapse attı. En önemli rakibini kendi yargısına “eşcinsel” diyerek hapse mahkûm ettirdi.

Giderek ötekinin yaşam tarzına müdahale etti. Örneğin kiliselerde “Allah” denilmesini yasakladı, bunun için kilise polisi bile kurdu.

Başlarda kendisi bile internet ve sosyal medya kullanan Başbakan giderek bu ortamlara “makara kukara” demeye başladı.

Birçok internet sitesi engellendi.

Gün aşırı sosyal medyaya yasaklar getirildi.

Hapse attırdığı rakibi 5 yıl saçma sapan bir suçlamayla hapis yattıktan sonra çıkıp kurulan üçlü koalisyonun başına geçti.

Sandıkta hile hurda filan derken, çok kan kaybetmesine rağmen bir şekilde iktidarda kaldı Rezzak. Bunun üzerine Enver İbrahim’i tekrar hapse attırdı. Bu kez aldığı ceza 6 yıldı.

Polis ve savcılık yolsuzluk gerekçesiyle operasyon yapınca, bunu yapanları hain ilan etti ve meslekten attı.

Hepsini hapse gönderdi.

Bu arada Tayyip Erdoğan ile çok yakın dost oldukları söyleniyordu. Nitekim cemaatin okullarında yıllardır görev yapan ve bizzat kendisinin şahsen tanıdığı yılların eğitimcilerini yasadışı yollarla mafyavari kaçırdı ve Hakan Fidan’ın tetikçilerine teslim etti. (Bakınız)

İlk başlarda bu çete eylemini reddetti ama ortaya görüntüler çıkınca, “Onlar haindi, beni kandırdılar” deyiverdi.

Yolsuzluk çığı yuvarlandıkça büyüyordu. İlk yolsuzluk iddiası devletin fonundan kendi kasasına 700 milyon dolar geçirmesiydi.

Bir de kaynağı belli olmayan paralar geliyordu.

Seçim bağışı, parti yardımı adı altında buhar ediyordu Rezzak bu paraları.

Para diyorsak az buz bir şey değil, milyar dolarlara ulaşan rakamlardan bahsediliyordu.

Rezzak’ın eşi Rosmah Mansor hakkındaki, lüks ürünler düşkünlüğü ve alışveriş çılgınlığına dair iddialar nedeniyle düzenli olarak eleştiriliyordu. Onu, her biri binlerce dolar değerindeki farklı renkli çantaları taşırken gösteren fotoğraflar internet üzerinden yayılmıştı. Başbakan, müsrif yaşam tarzı iddialarını, siyasi kökenli saldırılar olduklarını söyleyerek eleştirdi. Bunu yapanlar vatan hainleriydi!

First Leydi’nin saçlarını yapmak için kuaförüne 400 dolar ödemek zorunda kalmasını hayıflanarak anlatması da zor şartlarda yaşayan Malezyalıların öfkesine neden olmuştu. Bu suçlamalar, Mansor’un banka hesabı detaylarının, kocasının finansal skandalının ortasında sızmasıyla daha ciddi bir hal aldı.

Sadece bir yolsuzluktan payına düşenle 30 milyon dolarlık mücevher aldığı ileri sürülüyordu.

Günaha girme özgürlüğü!

Yaklaşık yarım milyon doların hesabına yattığı bildirildi ve bu durum, bu paranın nereden geldiğine dair soruları ortaya çıkardı. Avukatı, ortadakinin müvekkilinin kişisel bilgilerine yönelik uygunsuz ve kesin bir ihlal olduğunu söyledi.

Liderin özel hayatı kimseyi ilgilendirmezdi! N’olmuş yani Hanımefendi mücevher almaya devletin jetiyle gitmişse. Hakkı değil mi?

2015 Haziran’ında 18 kişinin öldüğü deprem yaşandı Malezya’da.

Depreme sebep olarak çıplaklık gösterildi. Hem de resmi makamlarca. Din adamları devleti destekleyen açıklamalar yaptı.

Savcılar soruşturma açtı ve 3 İngiliz turist soyunarak Malezya’da depreme sebep olmak suçundan dolayı cezalandırıldılar!

Malezya yargıçları Başbakan’a gelen 681 milyon dolarlık yardımı akladılar. Malezya yargısına göre Rezzak “pir-û pâk”tı!

Bu esnada havuz medyası olayı nasıl gördü peki?

Evet bildiniz..

“Batı’nın kirli oyunu”ydu tüm bu olanlar…

Rezzak Malezya yargısını elinde tutuyordu ama devir eskisi gibi değildi. Global kapitalizm adamın ümüğünü sıkabiliyordu. Nitekim öyle oldu ve Amerika açtığı soruşturmada Rezzak’ın fonundaki 1 milyar dolara el koydu.

Aslında bu daha başlangıçtı…

Amerika’nın açtığı soruşturmada Rezzak’ın adı geçmiyordu ama tam 30 yerde “1 Numara”dan bahsediliyordu. Malezya halkına göre ise ”1 Numara” Necip Rezzak’tan başkası değildi!

Çember daralıyordu…

Malezya mahkemelerinde aklanan Başbakan Najib (Necip) yolsuzluğa bulaştığı iddialarını reddediyordu. Zaten Başbakan Necip’in söz konusu parayı harcadığına dair bir delil bulunmuyor ancak kendisine yakın insanların, mücevher, sanat eserleri, lüks emlak ve kumara milyarlarca dolar harcadıkları iddia ediliyordu.

Temmuz 2016’da Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanı Loretta Lynch, “Malezya halkının devasa boyutlarda bir dolandırıcılığa maruz kaldığını” ifade etti. (BKZ) ABD’nin başlattığı soruşturmada, fonların Amerika’daki hesaplar üzerinden başka ellere geçirildiği ileri sürülüyordu. Eğer davada hüküm çıkarsa ABD Adalet Bakanlığı ABD, İngiltere ve İsviçre’deki mal varlıklarına el koyabilecekti. Onlara göre her şey oldukça berraktı. (BKZ)

Milletin kulağına kar suyu kaçmıştı bir kere!

Amerika’nın soruşturma dosyasında ‘1 numaralı Malezyalı yetkili’den 30 kez bahsedilirken yapılan yolsuzluğun boyutu da ortaya çıkıyordu. Dosyaya göre; 1 Numara varlık fonundan çalındığı öne sürülen 3.5 milyar doların 681 milyon dolarını bizzat kendisi almıştı!

Bizimle ne ilgisi var eşiği!

Aynı belge “1 Numara”nın yakayı ele verdikten sonra panikleyip paranın büyük bölümünü iade ettiğini de yazıyordu ama yapılan yolsuzluğun boyutu çok daha büyüktü. Rezzak en başından itibaren bütün bunların Küresel güçlerin büyük bir oyunu olduğunu, Malezya modeli’ni batılı ülkelerin kıskandığını filan söyledi.

Bu esnada Washington Post’a çok ilginç bir analiz yer aldı. “Malezya Lideri Erdoğan’ın yolundan mı gidiyor?” başlıklı makalede  Joshua Kurlantzick, iki liderin benzerliklerinin sandığımızdan daha köklü ve büyük olduğunu ortaya çıkardı. Öyle ki 2023 tarihi bile hedef olarak konmuştu Malezya için. Kurlantzick, Rezzak’ın aldığı erken seçim kararında muhaliflerin sandığı gidemesin diye hafta içi mesai günün seçmesini, baskılar üzerine mecburen seçim gününü tatil etmesini filan da eklediği yazısındaki şu kısım çarpıcıydı: “Seçilirse 2023’e kadar iktidarda olacak olan Necip, kendinden sonra kimin geleceği konusunda hiçbir söylemde bulunmadı ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ya da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in yaptığı gibi liderin kişisel gücünü arttıracak şekilde tüm kapıları açık bırakabilir.

Daha seçimler olmadan, Necip aynı zamanda kendi kişi kültünü yaratmaya başlayarak koalisyonundaki diğer güçlü kişileri temizlemeye ve çevresini şakşakçılarla doldurmaya başladı. Malezya eyaletlerindeki kraliyet mensubu yöneticileri de dize getirme şansı olabilir. Bu sultanlar anayasaya göre yöneticiler ancak çoğu Necip’in hükümet fonlarını kötü yönettiği eleştirileri yöneltmişti.”
Bu arada Malezya’da ilginç gelişmeler yaşanıyordu.

Bizzat Rezzak’ın kabinesinden bakan Abdul Rahman Dahlan BBC’ye yaptığı açıklamada “Bir numaralı yetkiliden kastedilenin Başbakan olduğuna katılıyorum. Açıkça söyledim çünkü belgeleri okuduğunuzda insanlar bu kişinin Başbakan olduğunu söylüyor” dedi.

Dahlan “Ama bu soru bana sorulduğunda ben de karşı soruyla ‘neden ABD Adalet Bakanlığı’nın davada ismi açıkça kullanmadığını’ soruyordum. Çünkü Başbakan bu soruşturmanın bir parçası değil. Bu soruşturma, dosyada isimleri geçen bir grup insanla ilgili” diyordu.

Malezya hükümeti, ‘yolsuzluk varsa soruşturulsun da bizimle ne alakası var’, psikolojisine girdi ve bu taktiği ısrarla sürdürdü bir dönem.

Buraya kadar olan kısım sizin de çok net olarak gördüğünüz gibi ülkemizin kaderiyle neredeyse birebir uyuşuyor.

Malezya’da işlerin renginin değiştiği an, 2015 yılında artık yolsuzlukların kapanamayacak kadar aleni olmasından sonra Rezzak’ın yardımcısı Mahatir’in istifa etmesiydi.

Mahatir onurlu bir duruş sergiledi ve bu kadar kirli bir iktidarda bulunamayacağını açıklayıp ayrıldı.

Bir sonraki seçimlerde ise tahmin edildiği üzere Rezzak artık tamamen bitmişti ve seçimleri kaybetti.

Kaybetti kaybetmesine ama hala bir umut vardı.

Lakin şaşırtıcı bir şey oldu. Mahatir, Enver de dahil tüm muhalifleri hapishaneden çıkardı.

Independet’in iddiasına göre Rezzak kurduğu havuz sistemi ile kendi kişisel kasasıyla devlet fonunu birleştirmişti ve sadece bu fondan hortumlanan paranın miktarı 4.5 milyar dolardı!

O güne kadar hücrede çürümeye terkedilen polis şefleri ve savcılar tekrar işe koyuldular ve açılan dosya sonucu Rezzak’ın evine baskın yapıldı.

Bilin bakalım ne çıktı?

Sıfırlayamadıklarımızdan mısınız?

Rezzak’ın evinde kutular dolusu döviz, pırlantalar, değerli evraklar ve altın çıktı. Ele geçirilen paranın miktarı açıklanmadı ama sadece dolarların milyonlarca olduğu ifade edildi.

Amerikalıların bir başka iddiası ise, Rezzak’ın başka 5 ülke ile benzer ilişkiler kurduğu ve bir tür “kasa” olduğuydu.

Bu sebeple ülkeden çıkmasına izin verilmediği söyleniyor ama şu anda kendisinden de tam olarak haber alınamıyor…

Vaziyet böyle…

Sizi bilmem ama ben Türkiye’nin çok benzer bir geleceği yaşayacağını düşünüyorum. Çünkü Malezya’da yaşananlar araya karbon kâğıdı konmuş gibi ülkemizde de yaşanıyor.

Bizdeki sıkıntı Mahatir gibi liderler yok. Onun yerine Bülent Arınç, Ahmet Davutoğlu, Abdullah Gül gibi ‘neme lazımcı’lıkla ateşe ortak olanlar ya da  Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu ve Devlet Bahçeli gibi üç günlük dünya için tüm siyasi hayatlarını, onurlarını harcayanların varlığı…

Merakla izlemeye devam ediyoruz…

[Naci Karadağ] 14.5.2018 [TR/24]

Sağlıklı bir Ramazan için tavsiyeler!

Salıyı çarşambaya bağlayan akşam yani yarın Ramazan ayı başlıyor. İlk teravihi Salı akşamı kılınacak, ilk sahura kalkılacak. Ramazan’ın rahmet iklimi müminleri kuşatırken, uzun yaz günlerine rastlayan Ramazan ayını hastalanmadan, sağlıklı bir şekilde değerlendirmek için iftar ve sahur öğünlerine dikkat etmek gerekiyor.

Diyetisyen Emine Yüzbaşıoğlu, açlık, susuzluk, bitkinlik şikayetlerini en aza indirmenin, düşük ve yüksek tansiyonu önlemenin, sindirim sistemi problemlerinin oluşmasını engellemenin yolunun ölçülü ve dengeli beslenmekten geçtiğinin altını çiziyor. Yüzbaşıoğlu, sahur ve iftarların nasıl olması gerektiği konusunda önemli tavsiyelerde bulunuyor.

Sağlıklı sahur için;

  • Öncelikle uyku tercih edilerek, sahur atlanmamalıdır.
  • Sahurda yağ oranı ve karbonhidrat içeriği yüksek olan hamur işleri tüketilmemelidir. Bu yiyecek grubu glisemik indeksi yüksek olduğundan, gün içinde daha çabuk acıkma hissine neden olacaktır. Ayrıca yağ içeriğinin yüksek olması, gün içinde mide rahatsızlıklarını ve susuzluk hissini beraberinde getirecektir.
  • Sahurda protein ağırlıklı beslenme tokluk süresini uzatacağından; yumurta, beyaz peynir, süt veya yoğurdun bulunduğu hafif bir mönü tercih edilmelidir. Peynirli omlet, menemen, krep, tost gibi sıcak mönülere de yer verilmelidir.
  • Gün içerisinde susuzluk hissini en aza indirmek için sahurda meyve yenilebilir. Ancak sadece meyve yiyerek oruç tutmak, gün içinde bitkinlik, yorgunluk ve halsizliği beraberinde getireceğinden tercih edilmemelidir. Sahurda asitli içecekler tüketilmemeli; bunların yerine az şekerle yapılmış, komposto, ayran ve bitki çayları gibi sağlıklı içecekler seçilmelidir.

Sağlıklı İftar için;

  • İftar yemeklerinde pişirme yöntemi olarak ızgara, haşlama veya fırınlama tercih edilmeli, kızartmalardan kaçınılmalıdır.
  • Pilav, makarna, börek gibi yardımcı yemekler yerine ekmek tüketilmelidir. Unutulmamalıdır ki 2 yemek kaşığı pilav veya makarna 1 dilim ekmeğe eşdeğerdir.
  • İftar mönüsünde çorbalara sık sık yer verilmelidir. Ancak kilo kontrolü ve sindirim problemi yaşanmaması için tavuk suyu, et suyu ile hazırlanmış çorbalardan kaçınılmalıdır. Çorbalar çabuk doygunluk hissi verdiğinden, az yemek yemeyi beraberinde getirecek, bu durumda iftarda sonraki uyku hali, hazımsızlık gibi şikayetleri ortadan kaldıracaktır.
  • Günlük protein ihtiyacını karşılamak amacıyla, iftarda et tüketimine dikkat edilmeli, et olmadığında sebze yemeklerinin etli pişirilmesine özen gösterilmelidir. Sebze yemekleri et ile pişiriliyorsa, içine ayrıca yağ konulmamalıdır.
  • İftar sofralarının olmazsa olmazı hurma, oruç açılırken tercih edildiğinde, kan şekerinin dengelenmesinde etkili olacağından, tatlı isteğini kısmen azaltacaktır. 3 orta boy hurma 1 porsiyon olarak düşünülmelidir.

Şekersiz komposto ve kefir tüketin

Günlük su ihtiyacı 2-2,5 litredir. Uzun ve sıcak yaz günlerinde bu miktardan daha az su tüketimi, başta böbrek rahatsızlıkları olmak üzere birçok sağlık problemini beraberinde getirecektir. Bunun yanında çok şekerli ve asitli içecekler yerine; komposto, ayran, kefir, taze sıkılmış meyve suyu gibi sağlıklı içecekler sıvı ihtiyacı karşılamak için tercih edilmelidir. Ancak sağlıklı da olsa bu içecekler asla suyun yerini almamalıdır.

Şerbetli tatlılar yerine, sütlü hafif tatlılar

Ramazan’da uzun süre açlığa bağlı olarak oluşan hipoglisemi (şeker düşmesi) beraberinde tatlı isteğini getirmektedir. Bu tatlı isteğini baskılamak için, tarçınlı süt, meyve üzerine tarçın eklemek, meyveli yoğurt hazırlayarak içine chia tohumu eklemek gibi yöntemler kullanılabilir. Tatlı tercihi olarak şerbetli tatlılar yerine, sütlü hafif tatlılar (muhallebi, dondurma, puding vb.) tercih edilmelidir. Yaz günlerinin olmazsa olmaz tatlısı dondurma tüketiminde seçim ve porsiyon çok önemlidir. Çikolatalı, kremalı, ağır dondurmalar yerine, sütle hazırlanmış olanlar tercih edilmeli ve porsiyon olarak 2 top ölçüsü aşılmamalıdır.

Kabızlığı önleyebilirsiniz

Ramazan ayında sık yaşanan sindirim sistemi problemlerinin yaşanmaması için posa alımı artırılmalıdır. Her gün iftarda salata, sebze yemeği ve meyve tüketimine dikkat edilmeli, ekmek çeşidi olarak tam buğday, çavdar veya kepek ekmeği tercih edilmelidir. İftarda ekmek yerine pide yenebilir, pide yendiği gün sahurda yine posalı ekmek tüketilmelidir. Ayrıca bağırsak florasını düzenleyici probiyotik içeriği yüksek olan kefir içimine özen gösterilmelidir. Kilo kontrolü için meyveli kefir yerine, sade kefir tercih edilmelidir.

Oruç tutarken de diyetinize devam edebilirsiniz

Ramazan ayına uygun hazırlanan bir diyetle diyet programına devam edilebilir. Ancak yaklaşık 18 saatlik açlık, hareketsizlik metabolizmanızı yavaşlatacağından kilo verme hızınızı düşürebilir. Önemli olan bu durumun motivasyonunu olumsuz yönde etkilemesine izin verilmemesidir. Unutulmamalıdır ki kilo verme sürecindeki bu yavaşlama Ramazan ayından sonra devam etmeyecektir.

[TR724] 14.5.2018

Anneleri ne çok üzdünüz ey hakimler! [Av. Nurullah Albayrak]

İnsanı insan yapan üzerindeki cübbesi, makamı, mansıbı, parası, gücü, iktidarı değil, merhameti, hoşgörüsü ve vicdanıdır. Vicdanı olmayanın insanlığından ya da adaletinden bahsetmek beyhudedir.

Üzerinde ki cübbeye, oturduğu kürsüye, isminin başında ki sıfatlara bakıldığında karşılarında vicdan sahibi insan olduğunu zannedenler ne yazık ki yanılıyor. Aslında bilmiyorlar belki de bilmek istemiyorlar oysa, insandan vicdan denilen duyguyu çekip alın, karşınızda vahşi bir canavardan başkası kalmayacaktır.

Zalimle mazlumu, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırtedebilmek için önemli bir kılavuz ve adalet duygusudur vicdan. Ben aklımla hareket ediyorum vicdana gerek yok da denilemez. Vicdan ve akıl birlikte çalışmak zorundadır. İnsan sadece akıllı bir varlık değil, vicdan sahibi akıllı bir varlıktır.

Vicdan sahibi akıllı insanlar toplumsal nedenlerle ortaya çıkan ayrıştırma, dışlama, çatışma, ötekileştirme, bencillik, hor görme yerine uzlaştırma, kapsama, barışma, hoşgörme, empati, diğergâmlık ve anlamaya çalışmak için gayret gösterirler.

Siyasiler açıkça söyledikleri için iyi biliyoruz ki, onların işi yalan, dolan ve ütme üzerine kuruludur. Tek amaçları oy alıp iktidar olmaktır. Bunun için herşeyi mübah gören bir anlayışı da çok kolay kabul edebilirler. Bu nedenle siyasilerden merhamet beklemek, vicdanlı davranmalarını istemek boşa uğraşı olacaktır.

Günümüzde vicdan ve adalet beklentisinin gerçek manada muhatabı hakim ve savcılardır. Adalet tesis etmekle görevli hakim ve savcılardan adalet ve vicdanlı muamele beklemek herkesin hakkı ve temennisidir. Ne yazık ki vicdanlı olmaları beklenen hakim savcıların siyasilerden farkı kalmamıştır.

Ey hakim ve savcılar;

Cezaevine ufak çocuklarıyla beraber gönderdiğiniz anneler, duruşmaya çocuklarıyla birlikte geldiğinde, biraz vicdanınız olsa bu acıya derhal son verirsiniz. Oysa siz, taş kesilen vicdanlarınızın bile sarsılarak sizi rahatsız etmesi nedeniyle o anneleri tekrar cezaevine gönderip, çocukların duruşmaya getirilmesine izin vererek vicdanınızı rahatsız etmelerine sebep olduklarını düşündüğünüz yetkililerin cezalandırılması mücadelesi veren vahşi canavarlar olmuşsunuz.

Bu nedenle;

Cezaevinde küçük çocuğuyla tutuklu olup yavrusunun demir kapılar arkasında ki çırpınışı karşısında elleri kolları bağlı çaresizce gözyaşı döken anneleri,

Adliye kapısı önünde yavrusunun ‘anne ben kurtuldum’ demesini iki büklüm bekleyen anneleri,

Çocuklarının babaları tutuklu olduğu için çocuklarına hem anne hem baba olan, genç bedenine kaldıramayacağı kadar ağır sorumluluklar yüklediğiniz anneleri,

Hem kendisi hem eşi ayrı illerde tutuklu olduğu için çocuklarına el uzatamayan, çocuklarına anne babalık yapamadığı için gözyaşları sel olan anneleri,

Doğumhane kapısından alıp bebeğiyle birlikte cezaevine gönderdiğiniz çaresiz anneleri,

Aylarca tutuklu olduğu için çocuklarını göremeyen, çocuklarının ne halde olduğunu bilmeyen, ‘bir haber alabilir miyim’ diye demir kapının açılmasını sessizce bekleyen, çocuklarının kokusuna hasret kalan anneleri,

Üniversite çağında kızlarını tutuklayıp, demir parmaklık arkasında annelerine ‘anne ne olur beni buradan kurtar’ diyen çocuklarına el uzatamayıp çaresizce olduğu yere çöken anneleri,

Yavrularının yaşadığı ızdıraba dayanamayıp binbir güçlükle ülkeden kaçmaya çalışırken boğulan, vefat eden anneleri,

Duruşma salonunda, elinde Kur’an, dilinde dua, gözünde yaşla yavrusunun tahliye edilmesini bekleyen anneleri,

Emniyet kapısının önünde yavrusundan gelecek bir haber, ses, nefes duymak için önüne gelene yalvaran yardım isteyen anneleri,

Cezaevi kapısında binbir meşakkatle yavrusunu görmek, onun iyi olduğunu duymak, dokunabilmek, göz göze gelebilmek için kendini paralayan anneleri,

Çok üzdünüz…

Mazlumun, mağdurun ahı elbette yerde kalmaz. Hele de mazlum ve mağdur anneler ise onların ahı sizleri bu dünyada da, eğer inandığınız bir öteki alem varsa, orada da yalnız bırakmayacaktır.

Annelerin göz yaşı dökmediği, yavrularının acısını görmediği, çaresiz kalmadıkları bir dünya temennisiyle, tüm annelerin anneler günü kutlu olsun.

[Av. Nurullah  Albayrak] 14.5.2018 [TR724]

Erdoğan’ın ‘dövizi düşürecek’ yerli çözümü İngiltere’de olmasın [Semih Ardıç]

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Reis-i cumhur Recep Tayyip Erdoğan seçime 41 gün kala Büyük Britanya (İngiltere) seyahatine çıktı. Şaka değil, hakikat bu…

Bütün mesaisini 24 Haziran Pazar günü yapılacak seçimi kazanmak üzerine tahsis etmiş bir siyasetçi için hayli şaşırtıcı bir seyahat.

Bir değil, iki değil, üç gün boyunca miting yapamayacak, bunun yerine İngiltere’de siyasî temaslarda bulunacak.

Saray’da muhtarlara hitap edemeyecek.

Cumhuriyet’i inşâ eden kadroların kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) ‘çöplük’ diye hakaret edemeyecek.

Ağzından kaçırdığı ‘tamam’ sözünün akabinde sosyal medyadan yediği 2 milyon gole karşılık veremeyecek.

Spor salonunda sıkılan partililerin uykusunu ‘deve-cüce’ oyunu ile açamayacak.

‘Ab-ı hayatım’ dediği mikrofonu eline alamamak gibi nice sebeb-i varlığından mahrum kalacak.

ERDOĞAN’IN MEYDANLARI ÜÇ GÜN BOŞ BIRAKMASININ SIRRI NE!

60 küsur senelik ömrünün 20 seneden fazlasını memleket meydanlarında ‘bu sefer milat olacak’ diyerek geçirmiş bir parti liderinin padişahlara nasip olmamış imtiyazları resmen kazanmaya günler kala meydanı boş bırakmasının sırrı ne olabilir ki!

Hangi muaccel meseledir ki Erdoğan’ı propaganda molası vermeye ikna edebildi.

Erdoğan ailesinin İngiltere’ye bağlı Man Adası’nda CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Halkbank dekontları ile ispat ettiği 15 milyon dolar haricinde parası olsa döviz cephesinde bütün kaleler tek tek düşerken o paralar çoktan Türkiye’ye getirilirdi.

Seçime kadar döviz ve faizi düşürmek için Erdoğan’ın ziyadesiyle paraya ihtiyacı olduğunu cümle âlem biliyor.

Borsa İstanbul (bir ayda 10 bin puandan fazla düştü), Hazine faizi (yüzde 16,14), dolar (4,31 TL), enflasyon (yüzde 11), cari açık (53 milyar dolar) verileri ‘kriz’ diye haykırıyor.

GÖSTERGELER DAHA DA BOZULURSA SEÇMEN İKTİDARI CEZALANDIRABİLİR

CHP, İyi Parti, Saadet Partisi, Demokrat Parti’nin milletvekilliği seçimi için yaptığı ittifak ve Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) mahpus cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın Edirne’den Hakkari’ye estirdiği kuvvetli rüzgârda ekonomini perişan halinin payı büyük.

HDP’nin barajı geçmesi halinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) 301 ve fevkinde bir ekseriyet için AKP’nin küçük ortağı Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) desteği dahi kâfi gelmeyebilir.

Böyle bir seçim neticesinde ilk turda Erdoğan’ın kazanacağı başkanlık zaferi, akabinde kaybettiren Pirus Zaferi’nden öte geçemeyecek.

İNGİLTERE’NİN TAVRI ŞAYAN-I DİKKAT

Erdoğan’ın İngiltere ziyareti, ABD’nin ve Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerin ‘seçime 60 gün kalmış devletler ile siyasi ve diplomatik temasta bulunmama’ düsturu ile de telif edilemeyecek kadar istisnai bir mahiyet arzediyor.

İngiltere’nin tavrı şayan-ı dikkattir.

Erdoğan cenahında mecburiyet hasıl eden bu seyahat, İngiltere’de muhalefette, gazete ve televizyonlarda infiale sebebiyet verdi.

Financial Times Gazetesi, onlarca milletvekili hapse atılmış HDP’nin cumhurbaşkanı adayı Selahaddin Demirtaş’ın 18 aydır cezaevinde tutulmasına ve seçim kampanyasını oradan yürütecek olmasına dikkat çekti.

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne ABD ve çoğu AB ülkesinin tepkisi temkinli ve gecikmeli olurken açıktan ilk tepkiyi gösteren ve Türk hükûmeti ile birliktelik mesajı paylaşan ilk batılı ülke İngiltere olmuştu.

İNGİLİZ HÜKÛMETİNE OHAL VE İŞKENCE HATIRLATMASI

Londra ile Ankara arasındaki yakınlaşmaya dair FT çarpıcı tespitlerde bulundu.

Buna göre Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası OHAL ilan ederek toplumun geniş bir kesimine darbeci suçlamasıyla yaptığı baskılar, gözaltılar, tutuklamalar, işkence iddiaları, temel hakların gözardı edildiği muameleler Washington ve Brüksel tarafından sert dille eleştirilse de İngiliz hükümeti bu süreçte Ankara’nın en yakın müttefiki oldu.

May’in kendi kabinesinden de Erdoğan’ın ziyaretine itirazlar yükseldi. Çevre Bakanı Michael Gove, Erdoğan’ın ‘Türk demokrasisini’ geriye döndürmesi gerektiğini söyledi.

Gove, “AB, Türkiye’de temel demokratik özgürlüklerin aşındırılmasını en net ve sesli biçimde protesto etmeli.” ifadelerini kullandı.

Yeşil Parti lideri Caroline Lucas ziyaret için, “İngiliz hükûmetinin dünya genelindeki baskıcı liderlerle sıkı fıkı olma isteğinin ne kadar arttığını gösteriyor.” yorumunda bulundu.

ERDOĞAN, KRALİÇE ELIZABETH II VE BAŞBAKAN MAY İLE GÖRÜŞECEK

Erdoğan üç günlük resmî temaslarında Kraliçe Elizabeth II ve Başbakan Theresa May ile bir araya gelecek. Bu görüşmelerden verilecek fotoğraf sadece İngiltere ile mahdut kalmayacak.

Seçim öncesi yapılan bu ziyaret Büyük Britanya’nın eski sömürgelerinde, bir başka ifadeyle Milletler Topluluğu’nda (commonwealth of nations) Erdoğan lehine bir siyasî iklim de tesis edecektir.

‘Gelenek ve kurallar diyarı’ İngiltere’de hükûmet ve Kraliyet Ailesi’nin seçim arefesinde Erdoğan’a verdiği randevu tarihinin ne mânâya geldiğini bilmeme ihtimali sıfıra yakındır.

Ziyarette iki tarafın masaya getirilen Kıbrıs, Güneydoğu, savunma sanayii, Kürt meselesi ve Suriye krizi gibi başlıklarda mutabık kalıp kalmadığı piyasanın seyrinden anlaşılacaktır.

LONDRA’DA ‘HİNTLİ HERİF’ YİNE DEVREYE GİREBİLİR

Londra’da ‘Hintli Herif’ lakabı ile meşhur broker şimdiye dek AKP’nin hep imdadına yetişti. Türkiye’den sermayenin dolu dizgin çıktığı günlerde bile Londra’dan para girişi olduğu müşahade edildi.

Man Adası, Malta, Panama, Katar (son bir yıldır Suudi Arabistan öncülüğünde tecritte olduğu için Türkiye’ye desteği yavaşladı), Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Singapur mahreçli sermaye hareketleri İngiltere’den bağımsız düşünülemez.

İngiltere’nin bir evvelki Türkiye Büyükelçisi Richard Moore teamülleri altüst ederek televizyon ekranlarında ve sosyal medyada AKP’ye oy istemek haricinde her nevi desteği verdi.

İngiltere, büyükelçisinin şahsında, “Diplomasi bir avuç monşerin oynadığı ve sonunda İngilizlerin kazandığı bir oyundur?” sözünün hilafına hareket etmeyi göze alabildi.

İNGİLTERE, ERDOĞAN’I DESTEKLEDİĞİ MESAJINI VERİYOR

May, ziyaretin Türkiye’de 24 Haziran’da yapılacak seçimlerin adilliğine gölge düşüreceğine dair tenkitlere rağmen Erdoğan’ı 15 Mayıs Salı günü Downing Sokağı 10 numarada kabul edecek.

May, Türkiye’de Erdoğan ile tesis ettikleri ittifaka son bir destek vermek için mi bütün itirazlara kulak tıkadı?

İngilizlerin son hamlesi Türkiye’nin istikbalini şekillendirecek seçimde alenen Erdoğan’dan yana saf tutuyor. İngilizler artık bu algıyı değiştiremez. Bu taraflı duruşun farklı cephelerde farklı neticeleri ile karşılaşacaklar.

Erdoğan Britanya’ya hareketinden evvel İstanbul Atatürk Havalimanı’nda döviz ve faizlere dair suâl üzerine, “Oluyor, olacak. Hele hele 24 Haziran’dan sonra bunun şekli de oranı da çok daha farklı şekilde gerçekleşecek.” değerlendirmesinde bulundu.

24 Haziran’dan sonra ne olacak? Olacaksa bugün niye olmuyor?

Erdoğan bu sözleri ile uçağının Londra’dan dönüşte kıymetli kargo yükünün artacağını mı ima etti?

BALTA LİMANI ANLAŞMASI VE ERDOĞAN’IN İNGİLTERE SEFERİ

Bu ziyareti tavsiye eden müşavir kadrosu yola çıkmadan Erdoğan’a Osmanlı Devleti ile İngiltere arasında 8 Ekim 1838 senesinde İstanbul Balta Limanı’nda imzalanan anlaşmanın özetini takdim etmiştir herhalde.

Sultan Mahmud II’nin Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Kütahya hudutlarına kadar dayanması üzerine İngilizlerden yardım istemesi ne ise bugün Erdoğan’ın iktisadî iflastan kurtulmak için Kraliçe Elizabeth II’nin ayağına gitmesi arasında çok fark yok esasında.

Bazı tarihçiler Osmanlı’nın çöküşünü hızlandığı tarih olarak 1838’i gösterirler.

Balta Limanı anlaşması ile,

*İngilizler muazzam kazançların kapısını aralamıştır,

*Osmanlı devletinin borçları katlanmış, sanayi büyük darbe görmüştür,

*Osmanlı devletinde satılan kaliteli ve ucuz Avrupa malları yerli imalatın azalmasına sebep olmuştur,

*İşsizlik artmış, küçük iş yerleri kapatılmıştır,

*İhracattan alınan vergi artmış, ithalatta gümrük indirimi olmuştur,

*Yerli tüccarlar iç gümrük öderken yabancılar bundan kurutulmuştur,

*Osmanlı devletinin bozuk olan ekonomisi daha da çöküş yaşamıştır.

Erdoğan ile May arasında imzalanacak anlaşmalardan yine İngiltere’nin kârlı çıkacağından kimsenin tereddüdü olmasın.

Tarih tekerrür etmez. Hatalardan ders almayan insanlar aynı hataları tekerrür eder o kadar!

[Semih Ardıç] 14.5.2018 [TR724]

Hamburg SV ve Gençlerbirliği’nin hüzünlü vedası [Hasan Cücük]

Almanya’da sezonun sona ermesiyle bir devir de kapanmış oldu. Bundesliga’nın tek küme düşmeyen takımı olan Hamburg SV, 54 yıl aradan sonra bir alt lige düşmenin şokunu yaşadı. Dile söylemesi kolay ama bir efsanenin çöküşüydü bu. Türkiye cephesinde ise bir başka üzün vardı. Efsane başkanları İlhan Cavcav’ın adının verildiği sezonda Gençlerbirliği 29 yıl aradan sonra Süper Lige veda etti. Futbolun bu can yakan vedalarının yanında Almanya’da esen bir ‘Tayfun’ vardı.

Alman futbolu denince akla ilk Bayern Münih gelir ama Bundesliga’da Hamburg SV’un ayrı bir yeri vardı. Bundesliga’da 28 şampiyonluğu bulunan Bayern Münih, 1963-64 sezonuyla start alan Almanya’nın bir numaralı liginde ancak 1965’ten itibaren yer almıştı. Taraftarlarının kısaca HSV dediği Hamburg SV ise Bundesliga’nın kuruluşundan bu yana aralıksız yer alan tek takımdı. Bayern Münih’in bile sahip olmadığı bir ünvanı uhdesinde bulunduran Hamburg SV son yıllarda hep korkulu rüya görmüştü. Ligde kalmayı son haftalarda garantileyen bir Hamburg SV vardı. Veda vakti adım adım yaklaşıyordu. Ve korku bu sezon gerçek oldu.

3 kez de Almanya Kupası’nı müzesine taşıdı

Kuruluş tarihi 1887’ye kadar uzanan HSV’nin mazisi başarılarla doluydu. ‘Bundesliga’nın Dinazoru’ olarak tanımlanan HSV’ye gönül veren yeni nesil taraftarların çoğu kupa ve şampiyonluk yüzü görmedi. Zira en son 1987 yılında Stuttgarter Kickers’i Almanya Kupası’nı müzesine götüren HSV, tam 31 yıldır kupa ve şampiyonluklara hasretti. Son başarısını 1987’de elde eden Hamburg SV’nin, Bundesliga kurulmadan önce üç kez (1923, 1928,1960) ve Bundesliga kurulduktan sonra da yine üç kez (1979, 1982, 1983) olmak üzere toplam 6 Almanya şampiyonluğu bulunuyor. HSV tarihinde  1963, 1976 ve 1987 olmak üzere 3 kez de Almanya Kupası’nı müzesine taşıdı.

Hamburg SV’nin başarıları sadece Almanya sınırları içinde olmadı. Avrupa arenasında ilk başarısını 1977’de Avrupa Kupa Galipleri Kupası’nı müzesine götürerek elde eden Hamburg SV tarihi başarıya ise 1983’te imza atacaktı. Şimdinin Şampiyonlar Ligi olarak tanımlanan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finaline kadar gelen Hamburg SV, Atina’da Juventus’u Felix Magath’ın golüyle 1-0 yenerek Avrupa’nın bir numaralı kupasını kazanan kulüpler arasında adını yazdırıyordu. Hamburg SV denince akıllara futbolun önemli efsanelerinden Uwe Seeler, Charly Dörfel, Kevin Keegan, Manfred Kaltz, Felix Magath ve Horst Hrubesch gibi isimler gelir.

1980’li yıllarda yaşanan altın çağın mimarı hiç şüphesiz Avusturyalı teknik adam Ernst Happel’di. İki lig, bir federasyon kupası ve bir de Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğu kazanarak Bundesliga’nın en başarılı antrenörleri arasına adını yazdıran Happel, aynı zamanda 1978’de Hollanda’ya Dünya İkinciliği kazandıran teknik adamdı. Rakipleri durdurmada oldukça usta olan Happel, özel hayatında sigara karşı koyamadığı içim 1992’de henüz 66 yaşında hayata veda etti. Ölümünden sonra Viyana’nın en büyük stadı olan Prater Stadı’nın adı Ernst Happel Stadı olarak değiştirildi. Tüm bu başarılar Hamburg SV için mazi oldu. 54 yıl sonra Bundesliga’ya veda edip bir tarihi kapattı.

Tayfun Korkut farkı

Bundesliga’dan ayrılmadan önce Stuttgart’ı fırtına gibi estiren Tayfun Korkut’a değinmemek olmaz. Sezona Hannes Wolf yönetiminde başlayan Stuttgart 20 hafta sonunda topladığı 20 puanla düşme hattında bulunuyordu. Stuttgart yönetimi Wolf’u gönderip 21. Haftada takımı Tayfun Korkut’a emanet ettiğinde tarihi bir başarının kapısını açıyordu. Korkut yönetiminde Stuttgart üst üste aldığı puanlarla tabelada hızla üst sıralara doğru yelken açıyordu. Tayfun Korkut yönetiminde 14 maça çıkan Stıttgart sadece 1 yenilgi alırken, son 4 maçında sahadan 3 puanla ayrıldı. Ligin ilk 20 haftasında 20 puan toplayan Stuttgart, Korkut döneminde 14 maçta 31 puan çıkarttı. Son maçında şampiyonluğunu haftalar önce ilan eden Bayern Münih’i deplasmanda 4-1 yenmeyi başardı.

29 yıl sonra Süper Lig’e veda

Süper Lig’de ise hüznün adresi Ankara’nın Gençlerbirliği takımıydı. Hem de efsane başkanları İlhan Cavcav’ın adının verildiği sezonda Süper Lige veda ettiler. Gençlerbirliği, 1969-70 ve 1987-88 sezonlarının ardından üçüncü kez Süper Lige veda etti. Kasımpaşa’ya deplasmanda 3-1 yenilen Gençlerbirliği, Karabükspor’un ardından Süper Lige veda eden ikinci takım oldu. Son 5 haftada gelen 5 mağlubiyet düşmenin habercisi olmuştu. Gençlerbirliği sezona Ümit Özat’la başlamış ancak henüz sezonun başı sayılacak haftalar ardından istifa etmesiyle göreve Mesut Bakkal’ı getirmişti. Bakkal’dan da beklenen performans gelmeyince takım yeniden Ümit Özat’a emanet edilmişti. Sahasında Galatasaray ve Beşiktaş’ı yenen Gençlerbirliği bu başarısını diğer maçlara taşıyamayınca 1989-90 sezonundan itibaren kesintisiz yer aldığı Süper Lige 29 yıl sonra veda etti. Süper Lig’de Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş kesintisiz 60 yıl mücadele ederken, Bursaspor 49, Ankaragücü 48 ve Gençlerbirliği 46 yıl geçirdi.

[Hasan Cücük] 14.5.2018 [TR724]

Fotoğrafı, videoyu cep telefonunuzdan sildiniz, peki gerçekten silindi mi?

Cep telefonunuzla fotoğraflar, videolar, selfyler çektiniz. Belki de arkadaşınızın mesaj olarak attığı resmi fil rulosuna kaydettiniz… Baktınız, güldünüz ama bir süre sonra bu karelerin telefonunuzda bulunmasının size zarar vereceği kanaatine vardınız ve sonra da sildiniz. Peki o resimler telefonunuzdan ya da tabletinizden gerçekten silindi mi, bir daha ortaya çıkmayacak şekilde yok oldu mu?

Bu sorunun cevabı maalesef kocaman bir hayır. Çünkü sildiğiniz o fotoğraf sadece sizden silindi. O kare veya kareler bir yerlerde duruyor. Kim mi diyor? CNN International… Bu konuda bir haber hazırlayan CNN’in tavsiyesini de merak ediyor musunuz? Elinizden gelen pek bir şey yok, en iyisi sileceğiniz resimleri çekmeyin!

Aslında herkesin konuştuğu ve şüphelendiği bu durum bir teknoloji gerçeği. Telefonlarınızla, -akıllı olanlarıyla- çektiğiniz fotoğraflar, sadece sizin cihazınızda depolanmıyor. Otomatik olarak başka yerlere de kaydediliyor. Resimleriniz, rutin bir işlem olarak Türkçe ifadesiyle bulut dediğiniz dev dijital arşivlerde saklanıyor. Yani sizin sildiğinizi zannettiğiniz fotoğraflarınız aslında Kuzey Amerika’da, hatta Avrupa’daki dev serverlarda duruyor.

Çektiğiniz fotoğraflar videolar Apple (iCloud) Google (Google Drive) şirketlerinin serverlarına yükleniyor. İş bu kadarla da bitmiyor. Bu şirketler, sadece kendilerine ait serverları kullanmıyor. Bulut hizmetini vermek için serverlar kiralıyor. Bu şu demek; Sizin fotoğraflar, server hizmeti veren çok sayıdaki dev şirketin serverlarına bile gidiyor.

Peki ne yapmalı?

Bulut servisine bağlanıp, resimlerinizi oradan dahi silseniz, sizin ulaşamayacağınız başka bir servera kopyalanmış olma ihtimali yüksek. En iyisi siz resim çekerken deklanşöre basmadan önce bir kez daha düşünün. Öyle olur olmaz her kareyi telefonunuza depolamayın. Hollywood yıldızı olmayabilirsiniz, belki medyanın diline de düşmeyebilirsiz ama onlar gibi bir gün ‘Ama ben telefonumdan bunları silmiştim’ demek zorunda kalabilirsiniz.

[TR724] 14.5.2018

“Köpek, annem nerde?” [Selim Gündüz]

Gazeteci Arzu Yıldız anneler günü için dün attığı twitte Zeynep’i hatırlattı:

“Zeynep annesi ile hala cezaevinde… Anneler günün kutlu olsun Semra Çakır! … Semra’nın diğer iki çocuğu ise yakınlarının gözetiminde. Çocuklarından ayrılan annelerin çocuklarına yeniden kavuştuğunda o gün annelerin günü olacak…”


Tarih’in bu dönemi anlatması için başka bir vakaya ihtiyaç yok.

Küçük Zeynep, annesiyle beraber 16 ay hapishanede kalmış. Betonda emeklemiş. Nemli duvarlar arasında büyümüş. Geçtiğimiz Ocak ayının 18’inde annesi adli kontrolle tahliye olunca o da böylece zindandan kurtulmuş. Gün ışığına çıkıp temiz hava alabilmiş. Parkta oynamış. Zeynep’in bu mutluluğu ne yazık ki 27 gün sürmüş.

Ertesi ay 10 Şubat’ta bu kez babası göz altına alınmış. Ama gözaltında yasal susma hakkını kullanmış. Muhbirlik yapmamış, iftiraları imzalamamış. Bunun üzerine Aksaray savcısı Ayhan Demir öfkelenip şantaj yapmış. İstediği sonucu alamayınca eşi Semra Çakır hakkında 15 Şubat’ta tekrar tutuklama kararı çıkarmış. Böylece Zeynep 27 gün sonra tekrar annesiyle birlikte zindana dönmüş.

Annenin hapishane arabasına binerken son sözleri şunlar: “Tamamen eşimi konuşturmak, ona şantaj yapmak, baskı uygulamak için beni alıyorlar. Bu yavrum aylarca cezaevinde kaldıktan sonra dışarıyı gördü. Dışarının tadını aldı. Şimdi onu nasıl tekrar dört duvar arasına hapsedeyim? Ne diyeceğim ben bu yavruya?”

“KÖPEK, ANNEM NEREDE?”

İşte bu tarihi görüntü, 15 Şubatta annesi tutuklanma işlemleri için içeride alıkonulduğunda adliye bahçesinde çekilmiş.

Kararı veren yargıç, Aksaray savcısı Ayhan Demir. Daha önce hayati tehlikesi olan küvezdeki bir bebeği bile annesinden ayırabilmiş bir savcı.

Doğu Perinçek, “hukuk, siyasetin köpeğidir.” demişti.

Ne o tarihte ne de sonrasında hiç bir yargı mensubu çıkıp bu sözü tekzip etmedi. Ne yüksek yargı mensupları ne de Hâkimler ve Savcılar Kurulu üyeleri bu sözden rahatsız olmadı. “Hayır biz siyasetin köpeği değiliz.” demediler. Perinçek’i kınamadılar.

Dolayısıyla “siyasetin köpeği” olmak Erdoğan’ın yargıçları için bir hakaret değil. Rahatça kullanabiliriz.

Ama Perinçek, “köpek” kelimesiyle köpek masumiyetini değil, köpeğin gözü bağlı sahibine sadakatini kastediyor.

Sahibi emredince havlamasını, sahibi emredince saldırmasını, sahibi emredince ısırmasını ve parçalamasını ima ediyor. Bu yönüyle Perinçek doğru söylüyor. Bugünün yargıçları “siyasetin tam bir köpeği”.

Ama Aksaray savcısına masumiyeti akla getirdiği şekliyle bu tür bir “köpek” demek köpeklere hakaret olur. Çünkü tabiattaki hiç bir köpek 700 bebeği annesinden ayırmaz. Sahibi köpekleşmediği sürece hiç bir köpek bu anlamda “köpek”lik yapmaz.

Köpek temelde masum bir hayvandır. Hatta çocuklarla karşı en merhametli hayvanın köpek olduğunu söyleyebiliriz. O kadar ki çocuklar ne eza yapsa ses etmez. Onlara arkadaş olur. Sadakatle onları korur. Çocuk masumiyetine bekçilik eder.

KÖPEKLER MASUM, İNSANLAR “KÖPEK”

İşte o sebeple küçük Zeynep çok doğru bir iş yapıyor. Annesini insanlar sormayı bırakıyor. Masum bir köpeğe soruyor: “Köpek, annem nerde?”

Çünkü bu devirde köpekler masum, insanlar “köpek”.

Dün Arzu Yıldız’ın twitine Erkam Tufan şu cümleyi eklemişti: “Müzisyen olsaydım da bestesini yapsaydım, şair olsaydım da şiirini yazsaydım. Ressam olsaydım da resmini çizseydim.”

Mutlaka bunları yapanlar olacaktır ama yazılacak hiç bir şiir “Köpek, annem nerde?” mısrasının şiiriyetine ulaşamayacaktır.

[Selim Gündüz] 14.5.2018 [TR724]

Yılanların ömrü uzar mı? [Hakan Zafer]

Bu hafta Fıkıh Profesörü Hayrettin Karaman’a olan hayretimi, zaruret ve cevaz kavramları üzerinden ifade etmek istiyordum. Hocayla ilgili ne yazsam boş. Ama itiraf etmeliyim ki son yılların en etkili köşe yazarıdır kendisi. Biz ne yazarsak yazalım okuyucunun hayatına onun kadar dokunamayız. Muhterem, Yeni Şafak’ta köşe değil destan yazıyor. Mesela, “faizdir, gasptır, hırsızlıktır haramdır neme lazım, girmeyeyim günaha” diye direnen okuyucuları için öyle edinme yolları açtı ki… Canı kısa yoldan dönüş çeken gariban takımından, ağızı başkasının servetine akmaktan salyasında boğulmak üzere olan resmi zevata dek kim varsa bu denli etkilemeyi iki köşe yazısıyla başarmak her babayiğide, üstelik ahir ömründe nasip olacak iş değil. Hocanın zihnimde kalan imajının fakülte yıllarımdaki gibi olmasını çok isterdim ama O, Konya’da henüz lise çağlarında bir öğrenciyken Said Nursi’nin “Allah ilmini artırsın” diye diye sıvazladığı sırtına öyle yükler alıyor ki taşınacak gibi değil.

Bir o değil ki…

Bu haftanın meşhur sokak röportajından sonra benzer röportajlar izledim epeyce. Yaşı bir seviyeden yukarı olanlarını daha dikkatli dinledim.

“Emekliye ne vermiş/verecek Allasen”

İki cümle de olsa meşhur “Anadolu irfanı” damlayacak mı dilinden amcaların teyzelerin diye beklerken, miras bırakma telaşındakinden şehit yakınına herkes maddi beklentilerini sıralıyor. Görünen o ki kimsenin derdi erdem, ahlak, vicdan vs. değil. Yavru zalimlerce hapishanelerinde ilacı verilmeyerek öldürülen gencecik anneler, panzer paletinden geriye kalanı toplanıp siyah bakkal poşetinde sakatat gibi ailesine teslim edilen nine, açlıktan, işsizlikten canına kıyanlar, vs. bizim yaşlılarımızın umurunda pek değil gibi. Yaşı, geride kalanı görmeye hayli yetecek olanlarımızın hakikat ölçüsünün maalesef cebinden yukarı çıkamaması oldukça üzücü.

Hastalık, doktor, eczane, emekli maaşı vs. derken ahir ömründe rızık endişesine düşürdüğümüzün sonucu bu belli ki. İrfanından, bakış açısından, yaşanmışlıklarından istifade edeceğin sırada amca ve teyzeleri ele ayağa düşmeden sırasını beklemeye mecbur eden bir anlayışın ne tür bir mirası olabilir?

*****

“Yapmayın, etmeyin oğlum/kızım, ayıptır, günahtır” diyeni yok şimdiki garibanların. Ekmeğini veriyor zannettiği kişi kime hasımsa o da bileyliyor tırpanını. Yoksa oğlu yok yere hapisteyken gelini ve iki torununu, oğlunun evinde, kapı dışarı etme tehdidiyle kiraya bağlayan kayın pedere nasıl yer bulur insan zihninde?

Neyse…

Önümüz Ramazan. Ayın sonunda bir kaç arpa ağırlığı ölçüde altından hesaplanarak, kuru üzüm ölçüsüyle resmi kurum tarafından açıklanacak miktarda yaşam sadakası diye fitreyi vicdan ve izan taşımayan kimselerin pek usta dindar edasıyla verecek olmasından şikâyetim var arkadaş. “Sana mı yapıyor, Allah bilir” deyip suratıma soğuk bir tokat atabilirsiniz, kabulüm ama olmaz, olamaz inandığım din bu vicdan yoksunlarının eğlencesi olamaz.

Sahi, yılanlar bin yıl mı yaşar?

[Hakan Zafer] 14.5.2018 [TR724]