Zulmün ‘altın’ heykeli! [Erhan Başyurt]

Üst üste ‘Dünyanın En İyi Oteli’ seçilen ve ödül alan İpek Ailesi’ne ait Marmaris (Angel’s) Peninsula oteline de, İpek Medya ve Koza Holding’le birlikte kayyım atanmıştı.

‘Kara para aklamak’, ‘yurt dışına para kaçırmak’, ‘teröre finansman sağlamak’ gibi suçlamaların hepsinin yalan olduğu ortaya çıktığı halde, kayyımlar geri çekilmedi. Aksine 15 Temmuz darbesini gerekçe gösterilerek, 10 aydır kendilerinin yönettiği milyarlarca dolarlık karlı şirketleri bir KHK ile TMSF’ye devrettiler…

Angel’s Peninsula oteline kayyımlar, Âdem Erdagöz isimli birini müdür olarak atadılar. Yaptığı ilk şey, yasadışı şekilde patronların kirasını ödediği odaların kapısını kırıp, özel eşyalarını dışarı koymak oldu. Yazlık otelde kış günü de ailesi ile kalmaya karar verip, tatildeki işçileri geri çağırdı. Hızını alamayıp merkezi sistem kışın çalışmadığı için de odasına ‘şohben’ taktırdı…

İşte kayyımların atadığı o müdür, görevden alınınca, Cumhurbaşkanı’na bir mektup yazmış. Mektubunda, “Otelde değeri 13 milyar lira olan 96 ton altın gömülü, altınlar yurt dışına çıkarılmak isteniyor, bana 5 milyon dolar rüşvet teklif edildi kabul etmeyince görevden aldılar” demiş…

Bunun üzerine TMSF otel sahası içerisinde arama ve sondaj çalışmaları başlatmış. Otel sahası içerisinde birçok yerde, 40 metre derinliğe kadar inilerek 6 ay boyunca kazı yapılmış!

Koza Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek Bey, o zaman açıklamıştı, “Mısır’dan getirttiğimiz ve ‘saklı deniz’ isimli havuz ve kumsala döktürdüğümüz ‘altın kumu’, gemilerle getirilmiş gerçek altın sanıp kazı yapıyorlar…” diye.

Dinleyen olmamıştı.

SONUÇ BİR FELAKET!

TMSF, yapılan aramalarda bir şey bulunamadığınını itiraf etmiş. Hepsi bu da değil, kayyımların atadığı eski genel müdür Erdagöz hakkında da suç duyurusunda bulunmuşlar: “Belirli aralıklarla otelin gelirinden 150 bin lirayı zimmetine geçirdiği ve akrabalarını kayıt dışı konaklatarak görevi kötüye kullandığı…” gerekçesiyle.

Koza İpek Holding’e yapılan iftiraların hepsinin yalan olduğu, uluslararası kuruluşların ve Maliye’nin incelemeleriyle ortaya çıkarılmasına rağmen, devletin atadığı kayyımlarının görevlendirdiği müdür gelip hırsızlık yapıyor bir de. “Otelde altın var!” yalanını atıp ortadan kayboluyor…

Dünyanın En İyi Oteli, talan ediliyor, sondaj ve kazılarla perişan ediliyor. Yetmiyor, yalan ve iftiralar bahane edilip Koza İpek Holding’in ortaklarından Tekin İpek Bey, iddianame ve geçerli tek mazeret olmadan 7 aydır hapiste tutuluyor…

Tüm bu iftiralar Sabah gazetesi başta yandaş medya tarafından, kamuoyunda algı oluşturmak için yayınlandı. TMSF tüm yalanlarını yüzlerine çarpınca yine de pes etmemişler. Sabah gazetesi dün, Antalya Kemer’de “altın gibi parlayan maddeler bulundu, 20 ton altın olduğu iddia ediliyor, bölgeye giriş yasaklandı” şeklinde uydurma haberin içine resmen yalanlanan iftirayı yeniden yerleştirmiş.

“Akın İpek’e ait kayıp 18 ton altın olabilir…” demiş. Ne kadar garip. Önce bir yalan uydurup, iftira atıyorlar. Sonra da resmen yalanlansalar bile iftiralarını, algı operasyonlarını yeni yalanlarla sürdürüyorlar. Zift içinde debeleniyor, kendilerini Ak’ladıklarını zannediyorlar…

Angel’s Peninsula’da gömülü altın yok ama AKP’nin atadığı kayyımlar eliyle dikilen ‘zulmün altın heykeli’ var!

Yazıklar olsun!

      *  *  *

SON MUHALİF SUSTURULANA KADAR

Gazeteci ve aydınlara yönelik, korkutma, gözdağı verme, susturma operasyonları hızını artırarak devam ediyor. OHAL üzerinden her gün yeni isimler tutuklanıyor.

Barış akademisyenleri tutuklanıyor, onlara destek veren sanatçılara soruşturmalar açılıyor. 10 bin sosyal medya hesabı hakkında inceleme başlatılıyor.

Başkanlık referandumu ve sonrasında başkanlık seçimlerine kadar, son muhalif susturulmaya, gerçekleri yazıp çizen, dile getiren son kişi bile hapse atılmaya çalışıyor.

Türkiye, Esed’in Suriyesi, Kim’in Kuzey Koresi haline getiriliyor.

Sadece Batı’dan açık destek gören, kamuoyundan çok tepki aldıkları isimleri zamanla salıveriyorlar. Ancak yerine onlarca yeni ismi demir parmaklıkların arkasına atıyorlar.

Son olarak gazeteci Ahmet Şık gözaltına alındı.

Şık’a, ‘Ergenekon’ bahanesiyle yapılan tutuklamada, bir meslekdaşı olarak destek vermediğim için bir özür borcum var. O zaman iktidarın ‘Gazetecilikten gözaltında değiller’ sözüne itibar ettiğim için de kendisinden özür dilerim…

Bugün tekrar gazetecilikten, attığı tweet’ler ve yazdığı yazılar nedeniyle gözaltına alınmasından dolayı üzgünüm, o gün de bugün de iktidarı elinde bulunduranları kınıyorum.

AKP Grup Başkanvekili Naci Bostancı da dün “Ahmet Şık’a gözaltının AKP iktidarı ile alakası yok” açıklaması yapmış. Pes doğrusu! İstedikleri kararı vermeyen savcı ve hâkimleri nasıl hapse attıklarını, meslekten ihraç ettikleri biliniyor. Yine yargı kararlarının ‘siyasi talimatla’ gerçekleştiği de gün gibi ortada.

Ahmet Şık’ın, iktidarın onayı veya talimatı olmadan tutuklandığına kargalar bile güler.

Yurtdışından ve kamuoyundan güçlü tepki gelince, suçu başkalarına atmayı huy haline getirdiler. Bir de ‘gazeteci tutuklu yok’ yalanını tüm dünyaya savunmaya devam ediyorlar.

Umarım Ahmet Şık da, Altan Kardeşler de, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan ve tutuklu 170’i aşkın gazeteci de bir an önce salıverilirler.

İktidar artık muhalif yayınları susturmak ve sosyal medyaya sansür uygulamakla yetinmiyor, son muhalif sesi bile, demokrasi ve özgürlükleri savunan herkesi hapse atarak susturmaya çalışıyor.

[Erhan Başyurt] 30.12.2016 [TR724]

‘Terörist’ Ali [Faik Can]

Tokat’lı bir yetim Ali vardı. Babasının vefatından sonra annesi ve kız kardeşiyle ortada kalmışlardı. Annesi, ilkokulu yeni bitiren Ali’sinin okumasını istiyordu ama imkânları el vermiyordu. Mahalleden tanıdıkları Hacı Osman amca, Ali’yi annesinin de rızasını alarak bir yurda götürüp kaydetti. Yurt yetkilileri, Ali’nin bütün eğitim masraflarını vakıf olarak karşılayacaklarını söylediklerinde annesi gözyaşlarıyla şükür secdesine kapandı.

Çok çalışkan ve zeki bir çocuktu Ali; yaşının üstünde bir olgunluğa sahipti. Yurdunu çok sevmişti. Arkadaşları, belletmen abileri, yurt müdürü ve personeli samimi ve içten insanlardı. Belletmen abilerinden Arif hoca, Ali’yi kendine emanet bildi. Babasının yokluğunda adeta ona babalık yaptı. Bütün dertleriyle hemdert oldu, yakından ilgilendi. Ali de Arif hocasını çok sevdi.

Esnaf abileri

Hafta sonları yurda gelen esnaf abiler olurdu. Onlar da Ali’nin dikkatini çekmişti. Hacı Mustafa amcalar, sonradan fabrikatör olduklarını öğrendiği Ali ve Ahmet abiler, inşaat malzemecisi Rıfat abi, züccaciyeci Veysel abi, kitapçı Mustafa abi ve demirci İbrahim abi sık gelenlerdi. Her biri öğrencilerle kendi çocukları gibi ilgileniyorlardı. Kemal Amca ise adeta yeryüzüne inmiş bir melek gibiydi. Sohbet eder, hayat tecrübelerini anlatır, bir baba şefkatiyle talebelerin ihtiyaçlarını giderirdi. Bir de fırıncı Mehmet Abi vardı ki sorma! Her sabah namazını yurt öğrencileriyle birlikte kılardı. Ali’ler sıcak ekmekle kahvaltı yapsınlar diye fırınından ilk çıkan ekmekleri yeşil Anadol pikapına koyar yurda getirirdi.

Ali hayret ediyordu; koca koca adamlar, işlerini güçlerini bırakıp talebelerle vakit geçiriyorlardı. Yurda gelmekle kalmıyor, sık sık evlerinde de misafir ediyorlardı. Kahvaltılar, akşam yemekleri, Ramazan’da iftarlar, sahurlar en içten sohbetlerin yapıldığı, talebelerin kendilerini evlerindeymiş gibi rahat hissettikleri bereketli ortamlardı. Karar verdi Ali, bu adamlar gibi olacak ve onları mahcup etmeyecekti.

‘Profesör’ duası

Okulun en başarılı öğrencilerindendi. Her sene okul birinciliğini o alırdı. Hem çalışkan, hem ahlaklıydı. Onun bu durumu en çok annesini sevindiriyordu. Her namazda Ali’nin elinden tutup yurda götüren Hacı Osman Amcaya ve vakfın bütün gönüllülerine dua ediyordu. Ali liseden sonra iyi bir üniversite kazandı. Aynı başarılarını orada da devam ettirdi. Fırsat buldukça eski yurduna uğruyor, abilerle bir araya gelip hasret gideriyordu.

Üniversitede okurken arkadaşları Ali’ye çalışkanlığından ötürü “Profesör” diye takılırlardı. Ali de bunun bir dua yerine geçmesini istiyordu. Üniversiteden sonra hemen yüksek lisans yaptı, ardından doktorasını bitirdi. Bir üniversitede göreve başladı. Kısa sürede doçentlik tezini de tamamlayıp doçent oldu. Her gelişmeden Arif Hocasını ve çok sevdiği esnaf abileri haberdar ediyordu. Onların duaları kendisi için en önemli motivasyon kaynağıydı. Abileri, Ali’den her haber aldıklarında “Vay be, buraya geldiğinde küçücük bir çocuktu…” diye başlar, hatıralara dalarlardı. Kemal Amca, kuvvetli hafızasıyla Ali’nin hayatının bütün safhalarını tarih tarih anlatırdı.

YÖK’ten karar beklerken

Ali üniversitedeki yüzlerce öğrencisine güzellikleri, doğruları, iyiliği anlatmanın heyecanını ve mutluluğunu yaşıyordu. Kendi hikâyesinden yola çıkarak, onlarla yakından ilgileniyor, adeta bir baba, bir ağabey gibi yakın davranıyordu.

Profesörlük için gerekli bütün çalışmaları yapmıştı. YÖK’ten gelecek kararı beklerken bir sabah kapısında polisleri gördü. Ali’yi “terör” suçlamasıyla gözaltına aldılar. Dehşete düşmüştü. Hayatında tavuk bile kesmemişti. Kimseyle bir kavgaya giriştiğini de hatırlamıyordu. Öğrencilerine her zaman kavgadan, şiddetten, terörden uzak durmaları için nasihatlerde bulunuyordu. On beş tane polis, arama bahanesiyle evin altını üstüne getirdiler. Suç unsuru olabilecek hiçbir şey bulamadılar. Ama Ali’yi kelepçeleyip emniyete götürdüler. Tek soru sormadan günlerce nezarette beklettiler.

Kendisi gibi onlarca suçsuz insanla birlikte türlü fiziksel ve psikolojik işkencelere maruz kaldı Ali. Ne yapmıştı, ne suç işlemişti milletine faydalı olmaktan başka! Yıllarca öğrencilerine hep sevgiyi, iyiliği ve insanî erdemleri salıklamıştı. 29 günlük gözaltı süresinin sonunda Bank Asya’da hesabının olması, Zaman Gazetesi’ne abone olması ve çocuklarını kendisini yetiştiren insanların okuluna göndermesi suç sayıldı ve tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Vefalı zannettiği milleti

Eşi ve çocukları kırk gün sonra kendisini görebildiler. Çok sevdiği esnaf abilerin de tutuklandığını, bütün mallarına el konduğunu, her karışında onlarca hatırasının olduğu yurdun da başkalarına devredildiğini öğrendiğinde ızdırabı daha da arttı. 80 yaşındaki Hacı Mustafa amcanın kelepçelenerek götürüldüğünü duyduğunda hıçkırıklara boğuldu.

Ona esas ızdırabı ise, o zamana kadar çok aziz bildiği, asırlar boyu İslâm’a bayraktarlık yapmış diye hüsnü zan ettiği milletinin tavrı yaşattı. Çocuklarını canice katleden, onları diri diri ateşlerde yakan, şehirlerde bombalar patlatan caniler serbest gezerken, bu milletin evlatlarının ahlaklı, edepli ve vatana, millete faydalı bireyler olması için çabalayan, malını, mülkünü bu uğurda harcayan masum insanlar “terörist” yaftasıyla hapishanelere atılıyordu. Ali’nin o güne kadar vefalı zannettiği milleti ise bu zulmü yapan din bezirgânlarını gözü dönmüşçesine destekleyip alkışlıyordu.

[Faik Can] 30.12.2016 [TR724]

Bir ‘İştar Gözaydın’ kolay yetişmiyor [Haber-Analiz: Kemal Ay]

Akademisyenleri tutuklayan savcı ve hâkimler hiç merak ediyor mu bilmem ama Prof. İştar Gözaydın’ın tutuklandığını öğrenince, Hoca’nın CV’sine bakmak geldi içimden. Kendisini yazılarından, kitaplarından ve konuşmalarından tanıyordum ama akademik anlamda dünyaya, insanlığa kazandırdıklarını en iyi CV’sinden öğrenebilirim diye düşündüm.

İştar Gözaydın, Üsküdar Amerikan Kız Lisesi mezunu. Halide Edip Adıvar’ın da mezunu olduğu lise, Türkiye’nin en köklü okullarından. Şimdilerde bu türlü okulların başı ‘proje’ düzenlemesiyle belada, malum. Artık o okullardan Halide Edip’ler, İştar Gözaydın’lar çıksın istenmiyor belli ki.

Hoca’nın eğitim hayatında bir sonraki durağı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi. Memleketin en eski ve köklü hukuk fakültelerinden birisi yine. Mezun olunca ABD’de hukuk sistemi üzerine, Georgetown Üniversitesi’nde bir sertifika programına katılıyor. Yüksek Lisans’ını da yine ABD’de, New York Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nde tamamlıyor. Tez çalışması şöyle: “AIDS Hastalarına Karşı Çalışma Alanındaki Ayrımcılık: Yüksek Mahkeme’nin Muhtemel Yaklaşımına İlişkin Bir Öngörü”.

Türkiye’de Diyanet Kurumu hakkında referans kaynağı çalışmalarıyla tanınan İştar Gözaydın’ın doktorası yine İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden. Burada doktorasını tamamladıktan kısa süre sonra sırasıyla şu üniversitelerde çalışıyor: Mimar Sinan, Boğaziçi, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), Doğuş, Sabancı ve Gediz. Son çalıştığı üniversite 15 Temmuz’dan sonra kapandı malumunuz. Yıllarını bu üniversitelerde ders vererek, öğrencilerle temas ederek geçiriyor İştar Hoca.

Yayınlarını okudunuz mu?

Bir akademik CV’nin ‘en önemli’ kısmı aslında Yayın Listesi’dir. Bir akademisyenin makale, kitap, bildiri hâline getirdiği çalışmalar, gelecek kuşaklara kalır çünkü. Akademisyen hayattan elini eteğini çekse bile ürünleri, çeşitli akademik çalışmalarda yaşamaya devam eder.

İştar Gözaydın’ın CV’sindeki Yayın Listesi hayli kalabalık. Akademik çalışma hayatı boyunca eğildiği hemen her konuda bir ürün vermiş. Bunların çoğu uluslararası alanda. Sadece Diyanet değil, toplumda dinin yeri ve devletin dinle ilgili yaklaşımlarını irdeleyen çok sayıda çalışması var. Seküler hukuk, laiklik, siyasal İslam, Osmanlı’da hukuk, Gülen Hareketi gibi din-toplum ilişkilerini inceleyebileceği her alana eğilmiş. Hukuk alanında hem meselenin teorik ve tarihsel yönü, hem de günlük hayattaki uygulamaları hakkında söz söylemiş. Bunların yanı sıra, insan hakları ve özgürlükler konusunda çeşitli araştırmaları yayınlanmış. Uluslararası mahfillerde çeşitli bildiriler, sunumlar yapıp aynı zamanda Oxford, Cambridge, Palgrave-Macmillan gibi yayınevlerinden çıkan prestijli kitaplarda, Türkiye’ye dair önemli bölümleri de yazmış.

Birçok alanda uzmanlık

Bu yoğun çalışmaya rağmen İştar Gözaydın tek bir alanla kısıtlamamış kendini. CV’sinden görebileceğiniz yayınlar arasında çeşitli disiplinlerde ürünler var. Disiplinler arası çalışmalar, karşılaştırmalı araştırmalar dünyada artık daha yaygın zira böylece yeni yaklaşımlar geliştirmek mümkün. İştar Hoca’nın da hukuk alanıyla yetinmeyip sosyolojiye, antropolojiye, çeşitli tarih disiplinlerine yaslanan bir çalışma geçmişi var. Kısa süreli görev yaptığı bir belediye kuruluşu sayesinde şehircilik ve belediyecilik konularına bile ilgi göstermiş.

İştar Gözaydın’ın ilgilendiği alanlar siyasetten hukuka, toplumsal olaylardan kadın meselesine, tarihten sinemaya kadar çeşitlilik gösteriyor. Türkiye uzmanlık alanı olsa da, ABD hukukuna, cinsiyet meselelerine, şehir planlamasına, göçmenliğe, hesap verilebilirlik ve şeffaflığa dair araştırmaları göze çarpıyor. Diyanet’le ilgili çalışmalarının bir özeti denebilecek “Diyanet: Türkiye Cumhuriyeti’nde Dinin Tanzimi” isimli kitabı 2009’da İletişim Yayınları’ndan çıktı. Diğer çalışmalarına internetteki çeşitli veri bankalarından ulaşmak mümkün olabilir. Academia sayfasından da bazı makalelerine erişilebilir.

İnsan hakları aktivizmi

Gelgelelim, buraya kadarki çalışmalar İştar Gözaydın’ın neden tutuklandığını pek açıklamıyor. Bunun sebeplerini CV’sindeki diğer girdilerden öğrenebiliyoruz. Hoca, akademiye adım attığı günden bu yana kendini odasına kapatıp sadece önündeki konularla ilgilenmiş biri değil. Helsinki Yurttaşlar Derneği gibi insan hakları kuruluşlarında çalışmış. Kasım 1996 ile Kasım 1998 arasında, o yoğun darbe günlerinde, 2 yıl boyunca “Haklarımız” isimli bir radyo programı sunmuş Açık Radyo’da. Gazetelere konuşmuş, makale yazmış, görüş vermiş. TV’lere çıkıp insan haklarını savunmuş. 7 Eylül 2014’te Taraf’ta yayınlanan söyleşisi, “AKP İktidarından Hitler Adımları” başlığı ile yayınlanmış.

İnsan yetiştirmek

“İnsan yetiştirmek” gibi dertleri olan insanlar, İştar Gözaydın gibi bir uzmanın, bilim insanının yetişmesi için nasıl emekler gerektiğini bilir. Ona uygun ortamın, ancak on yıllarca süren bir tecrübeyle oluşabileceğini kavrar. Eğer gelecekle ilgili, insanların ‘yetişmesi’ ile ilgili kaygılarınız yoksa içinizdeki İştar Gözaydın’ları umursamazsınız. Tıpkı şimdiki iktidarın yaptığı gibi. ‘Terörist’ diye yaftalayıp İştar Gözaydın’ı, Altan’ları, Şahin Alpay’ı, Ahmet Turan Alkan’ı, Ali Bulaç’ı, Mümtaz’er Türköne’yi hapse attırabilirsiniz. (Neyse ki Necmiye Alpay ve Aslı Erdoğan dün tahliye edildiler.)

“Âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır” sözünün darb-ı mesel olduğu topraklarda âlimlere reva görülen bu muamelenin, gelecek kuşaklara ‘cehalet’ten başka bir şey bırakmayacağı aşikâr. Belki de gerçekten amaçlanan da budur: Kimse kendilerinden başkasının sözünü dinlemesin ve herkes, kendilerine itiraz etmeyecek kadar ‘bilgili’ olabilsin…

[Kemal Ay] 30.12.2016 [TR724]

Gerçek itirafçı [Haber-İnceleme: Sefer Can]

Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz iki gündür bütün darbe yargılamalarını etkileyecek itiraflarda bulunuyor. Söyledikleri, meslekten ihraç edilip yargılanan dört bine yakın hakim ve savcıyı birinci dereceden ilgilendiriyor. Kopyalanmış süreçler yaşandığı için, bütün kamu görevlileri, akademisyenler, ev kadınları da bu itiraflardan yararlanabilir.

Biraz uzun bir alıntı olacak ama önemine binaen 28 Aralık 2016 tarihinde Habertürk yazarı Sevilay Yılman’a söylediklerini aktarmak istiyorum. “İtirafçılığıyla faydası olan FETÖ’cüleri yeniden hâkim ya da savcı yapabiliriz!” Demecinin aslını öğrenmek için Yılmaz’ı arayan Yılman şunları yazdı:

“Meğer bu örgütün yargılama safhasında kullanılacak delil için bir oyun kurmuş Mehmet Yılmaz, ‘Herkes rahat olsun! HSYK, Etkin Pişmanlık Yasası’ndan faydalanan hiçbir kimseyi yeniden göreve döndürmeyecek. Kurulumuz bu konuda kesin kararlıdır. Bu açıklamayı tamamen itirafçılığı teşvik amacıyla yaptım ve çok da başarılı oldum. Çünkü o vakitlerde bir tane bile itirafçı yokken, o açıklamam sonrası itirafta patlama oldu. 200’ün üzerinde itirafçı sayesinde 2400 hâkim ve savcı hakkında FETÖ üyesi olduğuna dair delil elde ettik. Darbeye teşebbüs noktasında zaten biz bu yasadan faydalanmıyoruz. Sadece silahlı terör örgütü üyesi olarak yargılama yapabileceğiz; zira henüz yargı camiasında darbeye karıştığını, bizzat içinde olduğunu ispat ettiğimiz kimse yok! Onu henüz delillendiremedik. Bizim yargıyla ilgili soruşturmanın tamamı silahlı terör örgütü olmak suçundan dolayı yapılıyor.’”

HSYK Başkanvekili’nin yalan söylemesi ve bunu pişkince itiraf etmesi vahim. Ancak daha vahimi bu yalanla sayıları dört bini geçen şüpheliye tuzak kurulmuş olması.

TUTUKLAMALARIN DARBEYLE ALAKASI YOK

Yılmaz’ın söylediklerinden özetle şunlar çıkıyor:

1- Tutuklanan hakim ve savcılar darbeci değiller, bununla ilgili hiçbir delil yok.

2- Tutuklandıklarında FETÖ delili de yoktu, kumpaslarla aldığımız ifadelerle bir kısmı için delil ürettik.

Mehmet Yılmaz, yaptığı gafı düzeltmek için ertesi gün Habertürk’e yeniden konuştu ve yeni çamlar devirdi: “15 Temmuz, daha gecenin ilk saatlerinde 2,740 hakim ve savcı hakkında gözaltı kararı verildi. Biz de sabah müfettiş ön raporu uyarınca hepsini açığa aldık”

“Birkaç saatte bu kadar isme nasıl ulaştınız?” Sorusu işin biraz magazin kısmı; Yılmaz da hukukçudan ziyade bir magazin figürü olduğu için buna cevap vermeye çalışıyor. Asıl büyük itirafı burada yapıyor. Hakim ve savcılar ağır cezalık suç üstü halleri dışında özel kanunlarına göre soruşturma ve kovuşturmaya tabidir. Birinci sınıfa ayrılmış olanlarda ise bütün soruşturma sürecinde Yargıtay yetkilidir. Büyük harflerle yazayım: DARBEYE KARIŞTIKLARINA DAİR DELİL YOKSA SUÇÜSTÜ HALİ YOKTUR. O zaman bütün gözaltı, tutuklama ve buna dayanan ihraç kararları yok hükmündedir. Hukukun askıya alındığı günlerde yapılan rahat açıklamalar hukuk geri geldiğinde çok işe yarayacak. En azından uluslararası mahkemelerde birinci dereceden delil muamelesi görecek.

Madem, ‘darbeye teşebbüs delili’ yok, o zaman niye darbenin üzerinden birkaç saat geçmeden işlem yaptınız? Belli ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın darbe için söylediği ‘Allah’ın lütfu’ ve “Normal zamanda yapamayacağımız şeyleri OHAL’de yapabiliyoruz” kontenjanından yapılan işlemler.

DELİL YOK, İDDİANAME YOK!

2802 sayılı hakimler savcılar kanununa göre bu sınıftaki devlet memurlarının işlemleri ‘acele’ işlerdendir. Beş gün içinde iddianame hazırlanır ve dava üç aydan fazla süremez. Oysa beş ay geçti hâlâ iddianame bile ortada yok. Sebebini de yine HSYK Başkanvekili Yılmaz itiraf ediyor: Çünkü delil yokmuş. Delil bulabilmek için şantaj ve hile yoluna baş vurulmuş. Başkanvekilinin “Bize isim vermeyen çıkamaz” anlamına gelen hilesine kanan 200 kişi öncelikle kendini yakmış. Zira haklarında delil yokken zayıf da olsa bir delil vermişler. Suçladıkları insanlar, ‘hukuka aykırı elde edilmiş deliller’ diyerek bu itirafları kolaylıkla red eder. İtiraf sahipleri de bu şartlarda alınmış ifadeleri kabul etmeyebilir. Baskı altında verilmiş ifadeleri dünyanın her yerinde kabul etmeme hakkı var.

Yılmaz, “Bildiğimiz şeyleri söylediler ama onların söylemesi önemli” diyor. Somut bir suç itirafı yoksa hiçbir önemi yok. Hileyle aldıkları ifadelerin zayıf olduğunu, o da kabul etmiş oluyor. “Kitap okuduk, çay içtik, seçimde belli adayları destekledik” itiraflarından silahlı terör örgütü çıkarırlarsa ben de şapkamdan fil çıkarabilirim.

Yılmaz’ın itirafları, uluslararası insan hakları örgütlerinin ihlal tespitlerini de doğruluyor. “Kolektif cezalandırma, kişiye özel delil ve sorgu olmaması” söz konusu örgütlerin raporlarına yansımıştı. Yılmaz, üç bine yakın hakim ve savcının bir kaç saate sığan bir süreçle meslekten atıldığını itiraf ederken, “Darbe olmasaydı sonbahara kadar savunmalarını alıp işlem yapacaktık” diyor. Böylesine önemli ve mağduriyet doğurabilecek işlemlerin savunma alınmadan yapıldığı da böylece kesinleşmiş oldu. Her platformdaki savunma için bundan iyi argüman olamaz.

İÇ HUKUK BİR KEZ DAHA TÜKENDİ

Yılmaz, itiraflarıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvurularında da kullanılacak malzeme verdi. AİHM’den önce tüketilmesi gereken iç hukuk mekanizmalarından biri de HSYK. Binlerce hakim ve savcının itirazını ayrı ayrı incelemeden tek bir üst yazıyla reddeden kurulun, tarafsız ve hukuk çerçevesinde karar vermesini beklemek mümkün değil. Yılmaz, açıklamalarıyla bu beklentinin imkansızlarını net biçimde gösterdi.

“Suçluluğu kesinleşmiş mahkeme kararına kadar herkes suçsuzdur” diye özetlenen masumiyet ilkesini hiçe sayan ve istihbarat raporlarını mahkeme kararlarının yerine koyan bir kuruldan adalet çıkar mı? O kurulun yönettiği yargı ağı hukuk çizgisinde kalabilir mi?

Bütün 15 Temmuz mağdurları HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’a bir teşekkür borçlu. İyi ki varsın Başkan, sen olmasan bu hukuk cinayetleri nasıl kayıtlara geçecekti?

[Sefer Can] 30.12.2016 [TR724]

Devlet dolandırıcı olursa [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Jetpa’dan sabıkalı Fadıl Akgündüz’ün elini kolunu sallayarak Caprice Gold üzerinden hayal tacirliği yapması ve 1 milyar TL’yi cebe indirmesi Türkiye’de şahısların ahlaken içine düştüğü perişan hali ele veriyor.1 milyar TL’den fazla para, Cübbeli Ahmet ile AKP’nin önde gelen bazı isimlerinin teşvik ve himayesinde buharlaştırıldı.

‘Dolandırıcılık’ suçundan yeniden hapse atılan Akgündüz yüz kızartan bu resimde yalnız değil. Piyasa şartlarında mümkün olmadığını bile bile üç kuruş fazla kazanma hırsı ile onun yalanlarına kananlar da bu tefessühün birer parçası.

Sistemi de içten içe kemiren bir çürüme bu. Dolandırıcılıktan hüküm giymiş bir adamın binlerce kişiden para toplamasına seyirci kalan, hatta mahpushanede Genel Kurul tertip edip kendisine maaş ve prim yazdırmasına müsaade eden devlet var ki hâdisenin vahametini artırıyor.

15 TEMMUZ BAHANE OLDU

Pekâlâ, Akgündüz vak’asında olduğu gibi devleti idare edenler dolandırıcılığa seyirci kaldığında kime müracaat edeceğiz? Mal emniyetini tehdit eden daha dehşet verici bir husus var ki o da gasp suçunu bizzat devletin işlemesidir. Devlet, mala-mülke tasallut etmişse hakkımız nasıl geri alacağız? Zalim Bolu Beyi’ne karşı dağlara çıkan Köroğlu’nun izinden gidemeyeceğimize göre hak mahrumiyetleri nasıl bertaraf edilecek?

Şahıslar dolandırıcılık yaptığında devletten icabını yerine getirmesini istiyoruz. 15 Temmuz Darbe Tiyatrosu’nu bahane ederek el konulan onlarca okul, yurt, holdinglerin yanında gasp edilen şahsî mal varlıklarının hesabını kim verecek?

Hizmet Hareketi ile iltisaklı gerçek ve tüzel kişilere reva görülen muamelenin tek istinat noktası Keyfî Hükûmet Kararnamesi (KHK). Zerre kadar hukukun cari olduğu yerde holdinglere el konulması, banka hesaplarının bloke edilmesi telaffuz dahi edilemez.

TEDBİR KARARINA BİLE EKONOMİK DARBE DİYORLARDI

17/25 Aralık soruşturmalarında mal varlıklarına tedbir konulmasını bile ‘ekonomiye darbe’ diye yerden yere vuranlar bugün tam zıddını icra ediyor. Tedbirden geçtik, el koyma (müsadere) kararı için ihbar ve suç şüphesinden hareketle bir savcının mahkemeye müracaatı kâfi. Delil yoksa da uydurulur! Bağımsız yargıyı yerle bir eden Sulh Ceza Hâkimlikleri, KHK’lara atıf yaparak mülkiyet hakkını müsadere edebiliyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı ise ‘elimizden bir şey gelmez’ deyip köşesine çekildi.

21.asrın en organize gaspına imza atanlar, devran döndükçe kimseye hesap vermeyeceklerinden o kadar emin ki mağduriyetleri güya gideriyormuş gibi hareket etmeleri dikkatten kaçmıyor.

Devlet eli ile gaspı satır başları halinde hatırlatayım…

Lisansı iptal edilen Bank Asya’da 3,5 milyar TL mevduat,

Kapatılan bini aşkın okul ve 800’e yakın yurtta erken kayıt için tahsilatı yapılan 1,6 milyar TL,

4 Mart’ta kayyım atanan Zaman Gazetesi’nin bazı abonelerinden Kasım 2016’ya kadar (okurlar, aboneliğini iptal ettirdiği halde) keyfî biçimde tahsil edilen 7 milyon TL,

El konulan holding ve şirketlerde işten çıkarılan on binlerce çalışanın maaş, kıdem, ihbar tazminatları, izin, fazla mesai ücretlerinden müteşekkil milyarlarca lira,

Basit bir hesapla Hizmet Hareketi’ne gönül bağı olan insanlardan (hukukî ifadesi ile gerçek kişiler) gasp edilen tutar 10 milyar TL’yi aşıyor.

EN AZ 60 MİLYAR TL GASP EDİLDİ

Faaliyeti devam eden şirketlerin, yani tüzel kişilerin satış gelirleri, marka değeri, defter değeri, nakdî varlığı, duran varlıkları, net alacakları dâhil edildiğinde 60 milyar TL’yi aşan bir iktisadî büyüklük cebren ve hileyle alıkonuldu. 

Hayli vakitten beri AB veya demokrasi vurgusu yapanlara kulaklarını tıkayan AKP, kendi tabanından bu mevzuda gelen tenkitleri savuşturmak için şahısların paralarının ödendiğini ifade ediyor. Kulağa hoş gelen beyanların esası öyle değil.

Bank Asya’da 100 bin TL ve altında TL ya da döviz hesabı olanların yaşadıkları hayal kırıklığı hiçbir vicdanî tarife sığmaz. Bankacılık Kanunu gayet sarih. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun açıkladığı takvime göre hak sahiplerine katılım hesabındaki paraların eksiksiz ödenmesi lazım.

Bankalarda olduğu gibi katılım bankalarındaki mevduat da 100 bin liraya kadar Hazine garantisi altındadır. Amma velâkin TMSF on binlerce kişiyi ödemelerin yapıldığı Vakıf Katılım şubelerinden ‘hesabınızda tedbir var’ diyerek geri çeviriyor. Hakkında mahkemenin verdiği bir hüküm olmadığı gibi soruşturma bile geçirmeyen kimselerin paralarını ödememek gasp değil de nedir

BANK ASYA MUDİSİNE GELİNCE DOLAR 2,90 TL

TMSF’nin işgüzarlığı bununla da bitmiyor. Ödeme yapmaya karar verdiği az sayıda mudîye bütün haklarından feragat ettiğine dair belge imzalatılıyor. Döviz hesapları TL olarak ödeniyor. Üstelik doları 2,90 TL’den, Euro’yu 3,09 TL’den bozuyorlar. Döviz mevduatı, döviz olarak veya mudînin talep etmesi halinde o günkü kur üzerinden TL olarak tahsil edilir oysa!

Böyle yapılmıyor zira kanun, nizam tanımayan bir güruh devleti ele geçirdi. Şartları kabul etmeyen mudîler ‘gözaltına alınabilirsiniz’, ‘hesaplara el konulabilir’ iması ile tehdit ediliyor. Dolar, Diyanet İşleri’nin umre tarifesine gelince 3,60 TL, 3. Köprü, Avrasya Tüneli’ni işleten yandaş müteahhitler için 3,50 TL üzerinden hesap ediliyor. Bank Asya’da parası olanlara gelince hesap başka!

ERKEN KAYIT PARALARI İADE EDİLMEDİ

Bank Asya’da mağduriyetler ‘gideriliyormuş’ gibi yapılıyor. Okul ve yurtlardan alınan erken kayıt paraları için velileri günlerce Defterdarlık kapılarında kuyrukta beklettiler. Sene bitti tek kuruş ödenmedi. Ne vakit ödeneceği de belirtilmiyor. İşsizlik ödeneği bile alamayacak şekilde kapının önüne konan çalışanlar da aylardır alacaklarının ödenmesini bekliyor.

Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde milyarlarca dolar tazminata mahkûm ettireceklerini bile bile mülkiyet gaspında, talanda, adaletsizlikte ısrar eden devletlûya bir-iki hatırlatmada bulunacaktım, vazgeçtim.

Yarın Hakk’ın dîvanına varınca Süleyman’dan hakkın alır karınca…

[Semih Ardıç] 30.12.2016 [TR724]

Hulusi Akar’a sorulmayan sorular [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

TBMM 15 Temmuz Darbe Araştırma Komisyonu, nihayet Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’a sorularını yazılı olarak iletti. ‘Komisyonun AKP’li üyeleri’ demek daha doğru bir ifade olabilir. Çünkü sorular, muhalefet milletvekillerinin bilgisi olmadan hazırlanıp gönderildi. Akar’a sadece 10 soru gönderilmesi ise komisyonun yetkinliğine gölge düşürecek cinsten.

Herhangi bir gazeteci Akar’la o gece için röportaj yapmak istese yüzün üstünde soru çıkarabilir. Üstelik komisyon sorularının bir kısmı, o gece yaşananları ortaya çıkarma amaçlı değil, Cemaat’in TSK içerisindeki yapılanması ve Hulusi Akar’ın bundaki payını irdelemeye yönelik. Bu durumda komisyonun AKP’li üyeleri ya Genelkurmay Başkanı’nın anlatacaklarını önemsemiyor ya da 15 Temmuz’u aydınlatmak gibi bir dertleri yok. Oysa Akar’a şu sorular yöneltilebilirdi:

1: 15 Temmuz günü saat 14.45’te H.A. isimli bir binbaşının MİT’e giderek darbeyi ya da MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik bir operasyonu ihbar ettiği öne sürülüyor. Bu binbaşının öncelikle size değil de MİT’e gitmesinin sebebi nedir?

2: Bu binbaşı neden 15 Temmuz’dan sonra TSK’dan ihraç edilmiştir? ‘Koruma amaçlı ihraç’ diye bir uygulama var mıdır?

3: 15 Temmuz saat 17.30 sularında tüm askeri hava araçlarının uçuşlarının durdurulması emrini verdiniz. Daha sonra, “Değerlendirmelerimizde ve gelen bilginin daha büyük bir planın parçası olabileceğini mütalaa ettik ve Etimesgut Zırhlı Birlikler Tümeni’nden  hiçbir tankın ve zırhlı aracın hiçbir sebeple çıkmasına müsaade edilmemesi yönünde tedbirler almasını emrettim” dediniz. Size nereden, ne tür bir bilgi geldi ve daha büyük bir planın varlığına hangi bilgi ile kani oldunuz?

4: Bu bilgi, darbe olacağı bilgisi miydi? Tam olarak saat kaçta bu bilgiyi aldınız?

5: MİT Müsteşarı Hakan Fidan, saat 18.00 sularında makamınıza geldi ve durum değerlendirmesi yaptınız. 18.30’da zırhlı birliklere dışarı çıkış yasağı emirlerini verdiniz. Hakan Fidan’ın, ‘büyük resimde’ kendisine yönelik bir operasyonu aşan daha genel bir hazırlık olabileceği yönündeki değerlendirmeleri üzerine ikna olarak Etimesgut için böyle bir emir verdiğiniz belirtiliyor. Bu durumda, aslında 18.30 itibariyle bir darbe ihtimalinin gündeminize girdiği görülüyor. Siz darbe organizasyonuna dâhil değilseniz, normal olarak darbecilerin ilk ulaşması ve tesirsiz hale getirmesi beklenen kişilerden birisiniz. Neden Genelkurmay’da gerekli tedbirleri almadınız? Nasıl rehin alınabildiniz? 20 tane özel kuvvetler personeli bütün bir Genelkurmay karargâhını nasıl etkisiz hale getirebildi? Bundaki zaafları sıralayabilir misiniz?

6: Darbe fikrine saat 18.30’da kani olup zırhlı birliklere çıkış yasağı koymanıza rağmen MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın 2 saat kadar daha Genelkurmay’da kalmasının sebebi nedir? Fidan, karargahın tamamen güvenli olduğunu mu düşünüyordu?

7: Tutuklu Tümgeneral, dönemin Personel Başkanı İlhan Talu, 15 Temmuz saat 20.00’da MİT Müsteşarı Hakan Fidan’la görüşme halinde olduğunuzu anlattı. Talu, yaklaşık yarım saat sonra ikinci kez odanıza girdiğinde Fidan’ın halen odanızda olduğunu gördüğünü aktardı. 20.50 sularında ise bir grup özel kuvvetler askerinin 2. Başkan Yaşar Güler’in odasına girdiğini söyledi. Siz ise saat 21.00 sularında ilk olarak Proje Yönetim Daire Başkanı Mehmet Dişli’nin odanıza girdiğini belirttiniz. Bu durumda;

a) Hakan Fidan tam olarak saat kaçta sizin yanınızdan ayrıldı?
b) Verilen bilgilere göre tam da Fidan ayrıldıktan sonra özel kuvvetlere bağlı bir grup asker karargâha giriş yapıyor. Amaç Fidan’ı kaçırmaksa ve o sırada darbenin liderleri Genelkurmay’da ise size göre neden daha önce gelip Fidan’ı almadılar?
c) Özel kuvvetlere bağlı askerler, 2. Başkan’ın odasına girdiği halde sizin odanıza neden gelmediler? Neden ilk olarak Mehmet Dişli makamınıza girdi? Amaç size darbenin liderliğini önermek miydi?
d) Yine saat 20.50 civarlarında Genelkurmay önünde silah sesleri gelmeye başladığı belirtiliyor. Ancak siz saat 21.00’da Dişli odanıza girdiğinde, makamda tek başına ve kapıya sırtı dönük olarak çalıştığınızı anlattınız. Silah seslerini duymadınız mı? Size çatışmaya dair bilgi veren olmadı mı?

8: Darbecilerin harekete geçiş zamanı 21.00 olarak biliniyor. 18.30’daki ilk emirle aradaki bu 2,5 saatlik zaman diliminde darbe neden önlenemedi?

9: Milli Savunma Bakanı Fikri Işık’ın saat 20.15 sularında Genelkurmay Başkanlığı’nda silah sesleri duyulduğu ihbarı aldığı, bunun üzerine sizi, kuvvet komutanlarını ve bazı komutanları aradığı ama hiç kimseye ulaşamadığı yönünde haberler çıktı. Siz o saatte makamınızda çalışıyordunuz. Bakan Işık belirtilen saatte sizi aradı mı? Aradıysa neden ulaşamadı?

10: Mehmet Dişli, savcılığa verdiği ifadede, 16 yıldır birlikte çalıştığınızı, sizi yakinen tanıdığını ve sizi ailesinin bir parçası olarak gördüğünü söyledi. Dişli ile bu kadar yakın mısınız? Siz Dişli’yi nasıl tanımlarsınız?

11: Dişli, o gece makamınıza girişi ve sonrasında yaşananlarla ilgili sizinle taban tabana zıt ifadeler verdi. Bu durumda iki taraftan birinin kesin olarak yalan söylediği anlaşılıyor. Mehmet Dişli’nin kendini kurtarmak için yalana başvurduğunu düşünsek bile baştan sona bu kadar büyük çelişkileri nasıl izah edersiniz?

12: Çankaya Köşkü’ne gelince arkanızda bulunan Dişli’nin gözaltına alınması yönünde değerlendirmede bulunduğunuzu ve bir süre sonra Dişli’nin gözaltına alındığını anlattınız. Ancak Mehmet Dişli, savcılığa verdiği ek ifadede, “Darbe girişimi sonrası Çankaya Köşkü’ne gidip, kriz masasında görev yaptım. Darbecilerle görüşüp, onları ikna etme, komutanların kurtarılması ve krizin sona erdirilmesi konusunda faydalı oldum. Devam eden ateşin kesilmesi için komutanın ve ilgili bakanların emri ile Eskişehir’i aradım. Uzun süre onlarla görüştüm. Bu şekilde saat 15.30’a kadar Çankaya Köşkü’ndeki kriz masasında görev yaptım. Buna başta Sayın Başbakanımız olmak üzere hepsi şahittir” dedi. Ankara Emniyet Müdürlüğü raporunda, Mehmet Dişli’nin, dönemin Genelkurmay Personel Plan Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral Mehmet Partigöç’le birlikte darbenin 2 numarası olduğu iddiası var. Eğer öyleyse Başbakanlık, kendisine neden o gün kriz masası gibi hayati bir yerde görev verdi? 15-16 Temmuz ortamında, kimsenin kimseye güvenmediği bir kaosun içinde, sizin bizzat ‘darbeci’ dediğiniz Mehmet Dişli gibi bir asker neden kriz masasına oturtuldu?

13: Mehmet Dişli, ilk savcılık ifadesinde, “Bu olayın hiçbir yerinde yokum. Yaptığım bütün görüşmeleri Komutan’ın emriyle, onun bilgisi dâhilinde, can güvenliği için yaptım” dedi. Cevabınız ne olur? Dişli o gece kimleri aradı ve bu aramaları sizin emrinizle mi yaptı?

14: Soruşturmayı yürüten savcılığın “Yurtta Sulh Konseyi” listesinde Dişli’nin adı yok. Milli Savunma Bakanlığı’nın TBMM 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’na gönderdiği ‘Darbe Konseyinin Karargâh sorumluları’ belgesinde de Dişli’ye yer verilmiyor. Oysa siz ifadenizde Dişli’nin o gece karargâhta darbenin sorumlularından biri olarak görev yaptığını anlattınız. Sizce AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’nin kardeşi Mehmet Dişli korunuyor mu? Aradaki çelişkiyi nasıl izah ediyorsunuz?

15: Ağustos’ta yapılacak YAŞ toplantısında, Cemaat’e büyük darbe vurulacağını, bundan dolayı da Cemaat’le iltisaklı askerlerin darbe yaptığını iddia ettiniz. Sizin YAŞ toplantısı öncesinde hazırlığını bitirdiğiniz bu listede, kaç ‘Cemaatçi’ general ve subay yer almaktaydı?

16: Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Başkanlığı, 27 Temmuz’da yaptığı açıklamada, 15 Temmuz darbe girişimine 8 bin 651 askeri personelin katıldığını bildirdi. Açıklamada bunun, TSK’nın personel mevcudunun yüzde 1,5’una denk geldiği belirtildi. Söz konusu rakama, bin 214 askeri öğrenci de dâhil edilmişti. Aralık ayı başında tamamlanan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı iddianamesinde de aynı rakamlar yer aldı. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık ise 10 Aralık 2016 tarihinde yaptığı açıklamada, “22 bin 85 kişinin TSK ile irtibatı kesildi” açıklaması yaptı. Bakan Işık, bunların 16 bin 409’unun askeri öğrenci olduğunu kaydetti. Eğer darbe girişimine 8 bin 651 askeri personel katıldı ise fazladan ihraç edilen 13 bin 500 askeri personel kimlerden oluşuyor? Bunlar neden ihraç edildi? Genelkurmay’ın açıklamasında 1,214 askeri öğrenci darbeye katıldı denirken Milli Savunma Bakanı 16 bin 409 askeri öğrencinin okuldan atıldığını kaydetti. Aradaki 15 bin öğrenci hangi gerekçeyle cezalandırıldı? Genelkurmay Başkanı olarak, 15 Temmuz’da darbeye karışmamış 15 bin öğrencinizin ihraç edilmesi ile ilgili tavrınız nedir?

17: Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, 10 Aralık 2016 tarihinde yaptığı açıklamada, “22 bin 85 kişinin TSK ile irtibatı kesildi” açıklaması yaptı. Ancak Genelkurmay’ın 9 Eylül 2016 tarihli açıklamasında, Mayıs rakamlarına göre TSK’dan ilişiği kesilen askeri personel sayısı 210 bin 320. General ve amiral sayısı 358’den 206’ya indi. Yani 152 paşa, bir başka deyişle general ve amirallerin üçte biri, ihraç edildi. Subay sayıları da 39 bin 353’ten 29 bin 946’ya geriledi. Yani yaklaşık 10 bin subay ordudan atıldı veya emekli edildi. Bu rakamlara Jandarma dâhil değildi. Her geçen gün ihraç, gözaltı ve tutuklama rakamları artmaktadır. Genelkurmay Başkanı olarak, 27 Temmuz’da yaptığınız, “TSK personelinin sadece yüzde 1.5’u darbeye teşebbüs etmiştir. Dolayısıyla TSK’nın kahır ekseriyetinin bu hain girişime şiddetle karşı çıktığı zaten sayılar üzerinden de görülmektedir” açıklamanıza rağmen generallerinizin üçte birinin, subaylarınızın beşte birinin TSK ile ilişiğinin kesilmesini neyle izah ediyorsunuz? TSK’nın kahir ekseriyeti hain darbe girişimine şiddetle karşı çıktıysa o halde neden cezalandırıldılar? Eğer suçsuz yere ihraç edildiler veya tutuklandılarsa hala Genelkurmay Başkanı olarak o koltukta oturabilir misiniz?

18: Tutuklu Tümgeneral, dönemin Personel Daire Başkanı İlhan Talu, CHP Milletvekili Dursun Çiçek’e gönderdiği mektupta, 2015 YAŞ için MİT’ten liste istediklerini ve buradan gelen liste doğrultusunda 14 general ve amiralin, Cemaat’le bağlantıları bulunduğu gerekçesiyle terfi ettirilmediğini yazdı. MİT’in, darbeden 1 yıl önce size gönderdiği listede kaç isim vardı? ‘Cemaatçi’ olduğu iddia edilen general ve amiral sayısı 14 müydü? Eğer sayı bu kadarla sınırlı ise 15 Temmuz’dan sonra 152 general ve amiral neye göre ‘Cemaatçilik’le suçlandı? 1 yıl içerisinde sayının bu kadar artma ihtimali nedir? Yoksa geriye kalan bu kadar paşanın ihracının gerekçesi darbeye katılmış olmaları mı? Eğer öyleyse darbeye farklı görüşten paşaların katıldığı, hatta kâhir ekseriyetinin Cemaat’le ilgisiz olduğu söylenebilir mi?

19: Savcılığa verdiğiniz ifadede, 16 Ekim sabahı Akıncı Üssü’nden Çankaya Köşkü’ne götürülürken YAŞ üyesi Akın Öztürk’ün “Komutanım ben de sizinle geleyim” dediğini ama darbeye katılmış olması izlenimi aldığınız için reddettiğinizi söylediniz. Ancak sizi karargâhta gözaltına aldığını ve helikoptere bindirerek Akıncı Üssü’ne götürdüğünü söylediğiniz Mehmet Dişli’yi helikoptere aldınız. Gerekçe olarak da Dişli’nin, helikopterin düşürülmemesi için kendisinin devreye gireceğini söylemesini gösterdiniz.

a) Dişli, bunu helikoptere binmeden de sağlayamaz mıydı?
b) Sizi bir kere kaçırmış ve darbede başarısız olmuş bir asker, pekâlâ sizi tekrar rehin alabilir ya da kaçırabilirdi. Dişli’ye nasıl güvendiniz?

20: Yukarıdaki soruda olduğu gibi, Akın Öztürk’ün darbenin içerisinde yer aldığı izlenimi ile helikopterinize almadığınızı söylediniz. Fakat 21 Temmuz 2016 tarihli 10 maddelik Genelkurmay açıklamasında, “Akın Öztürk’ü, ikna için biz görevlendirdik” dediniz. Akın Öztürk darbeci mi, değil mi?

21: Akıncı Üssü komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’in “Sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürebiliriz” dediğini iddia ettiniz. ‘Cemaatçi’ olduğunu reddeden Evrim ise savcılık ifadesinde “Akar’a hiçbir şekilde ‘Sizi kanaat önderimiz Gülen’le görüştürebiliriz’ diye teklifte bulunmadım” dedi. Bu işin aslı nedir? Evrim size Fethullah Gülen’in ismini zikretti mi?

22: İfadenizde, Akıncı Üssü’nde tutulurken Kuzey Saha Deniz Komutanı Tuğamiral Ömer Harmancık’a, “Siz kimsiniz? Sizin başınız, kıçınız kim?” diye bağırdığınızı söylediniz. Genelkurmay Başkanı olarak, daha sonra bu soruların peşine düştünüz mü? Darbecilerin ‘başını’ bulabildiniz mi? Cuntanın 1 numarası kim? Bulamadıysanız neden bulamadınız? Şu ana kadar hala Yurtta Sulh Konseyi’nin kimlerden oluştuğu ve hiyerarşisinin ortaya çıkarılamamış olması normal mi?

23: Emekli Hâkim Albay Ahmet Zeki Üçok, sizin için “Orada Genelkurmay Başkanı’nın açıklama yapması için televizyon kameraları, Genelkurmay Başkanlığı’nın amblemi olan bayrak vs. her şey hazırdı. Sayın Cumhurbaşkanı o süreçte ele geçirilmiş olsaydı, inanıyorum ki oraya kurulan şeyler uygulamaya konulacak ve bu açıklama yapılacaktı…” iddiasında bulundu. Buna cevabınız nedir?

[Ahmet Dönmez] 30.12.2016 [TR724]