Rabia Naz’ı araştıran üç gazetecinin gözaltına alınmasında polisten inanılmaz açıklama

Gazeteci Canan Coşkun, Tuba Demir ve Kazım Kızıl’ın Rabia Naz’ın babasıyla bir olup tanığı atölyeye kapatıp işkence yaptıkları açıklaması şoketti.

BOLD – 11 yaşındaki Rabia Naz’ın ölümüyle ilgili gerçeği ortaya çıkarmak için Giresun’a giden üç gazeteci aniden gözaltına alındı. Gazetecilerin olayın bir görgü tanığına ilk kez ulaştıkları ve Raiba Naz’ın öldürülüşüyle ilgili tanığı, kamera önünde konuşturdukları öğrenildi.

Giresun polisi ani bir operasyonla üç gazeteciyi ve Rabia Naz’ın babasını gözaltına aldı. Gazetecilerin dijital materyallerine el konulurken, tanığın konuştuğu görüntülerin silindiği ve tanığın polis tarafından baskı altına alınarak ifadesinin değiştirildiği iddia edildi.

Bunun BOLD tarafından yazılması üzerine Giresun Valiliği çok inanılması hayli güç bir açıklama yaptı.

Valiliğin açıklamasında isimlerini kodlayarak verdiği üç gazetecinin, tanığı Rabia Naz’ın babası Şaban Vatan’la birlikte bir atölyeye kapatıp işkence yaptıkları savunuldu. Türkiye’nin en saygın gazetecilerinden Canan Coşkun ve iki gazeteciye yapılan suçlama ise, “tehdit, darp, yaralama, özgürlükten mahrum bırakma” olarak açıklandı.

Açıklamada tanığın değiştirildiği iddia edilen ifadesine yer verildi. Valiliğin açıklamasına göre tanık Mürsel Küçükal kandırılarak atölyeye götürüldü ve gazetecilerle birlikte Şaban Vatan’ın babasından işkence gördü.

Valiliğin açıklaması şöyle:

“Şaban Vatan tarafından tanık Mürsel Küçükal’a yönelik gerek sosyal medya üzerinden, gerekse aleni olarak tehdit ve hakaretlerde bulunduğu tespit edilmiştir. 13.11.2019 günü Eynesil İlçe Emniyet Müdürlüğü 155 Polis İmdat hattını arayan E.K. ‘Ören yolu Dedeli Küme Evleri üst kısmında bir inilti ve bağırma seslerini’ ihbar etmesi üzerine polis ekipleri olay yerine intikal etmiş, yapılan inceleme ve araştırmalar sonucunda Şaban Vatan’ın Rabia Naz olayı ile ilgili ifade veren Mürsel Küçükal isimli şahsı atölyeye kapattığını, atölyeden bağırma sesleri geldiğini bildirilmesi üzerine görevli ekip Küçükal’ın ikametine gitti. Şahısla yapılan görüşmede; ‘tanımadığı ince uzun boylu bayan bir şahsın yanına gelerek Şaban Vatan’ın ikametinin orada Meclis Komisyonunun kendisini beklediğini söyleyerek, Rabia Naz hadisesinin vuku bulduğu yere eşi ile beraber getirdiğini, burada tanımadığı 3 şahsın evin yanında yol üzerinde beklediğini gördüğünü, burada şahısların kendisine Rabia Naz’ın nasıl süründüğünü zorla göstermesini istediklerini, kendisinin korkudan yere yatarak defalarca süründürüldüğünü, akabinde Şaban Vatan ve yanında bulananların (kendisini meclis araştırma komisyonu üyesi milletvekilinin yardımcısı olarak tanıtan C.C., yanında bulunan K.K. ve T.D.) kendisini pimapen atölyesine soktuklarını tehdit ve gözdağında bulunduklarını beyan etmiştir. Konu ile ilgili Nöbetçi Cumhuriyet Savcısına bilgi verilmiş ve adli tahkikat başlamıştır”

Baba Şaban Vatan ve diğer şüphelilerin gözaltına alınması gerekçesinin de yer aldığı açıklamada “C.C. isimli şahıs konu ile ilgili olarak olayın tanığı Mürsel Küçükal’ı TBMM Meclis Araştırma Komisyonundaki bir üye milletvekilinin yardımcısı olduğunu ve komisyon üyelerinin olay yerinde kendisini beklediğini söyleyerek kandırmak suretiyle, kendilerine Meclis Araştırma Komisyonu süsü vererek olay yerinde baskı ve tehditte bulunarak şahsı süründüren, hürriyeti tahdit, darp ve tanık ifadesini değiştirmeye zorlamaları dolayısıyla şüpheli K. K., T. D., C. C. ve Şaban vatan gözaltına alınmış, ikamet adresleri ve araçlarında aramalar yapılarak dijital materyaller incelenmek üzere muhafaza altına alınmıştır”

[BoldMedya] 14.11.2019

Pamuk: Türkiye’de gerçekleri söylemek için Altan gibi cesur olmak gerekiyor

Eserleri Nobel Edebiyat Ödülü ile ödüllendirilen yazar Orhan Pamuk, 1138 gün tutuklu kalmasının ardından tahliye edildikten bir hafta sonra tekrar tutuklanan gazeteci-yazar Ahmet Altan için açıklama yaptı.

Orhan Pamuk, “Altan’a yapılan sistematik haksızlıklar sürdükçe ve olup bitenler karşısında bizler sustukça hepimiz kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz” dedi. “Toplumu korkuyla sindirerek yönetmek isteyenler için Ahmet Altan’ın cesareti ve kişiliğinin engel olduğunu” belirten Orhan Pamuk, “Ahmet Altan serbest kalmalı, Türkiye hak ettiği normal ve adil bir hukuk düzenine geri dönmelidir” çağrısı yaptı.

Orhan Pamuk’un T24’e yaptığı açıklama şöyle:

“Artık Türkiye de gerçeği söylemek için kişinin Ahmet Altan kadar cesur ve güçlü olması gerekiyor. Altan, üç yıldan fazla zamandır, zaten siyasi nedenlerle inandırıcı olmayan kanıtlarla içerideydi. Üç yıldan sonra onu serbest bırakanlar cesur yazarın onca baskıya rağmen korkmadığını, yılmadığını, devleti ve hükümeti örnek bir cesaretle eleştirmeye devam ettiğini görünce onu yeniden içeri attılar. Hukukun bu derece bir keyfilikle çiğnenmesi, yüksek mahkeme kararlarının pervasızca ayaklar altına alınması kabul edilir değil. Altan’a yapılan sistematik haksızlıklar sürdükçe ve olup bitenler karşısında bizler sustukça hepimiz kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz. Daha kötüsü hukuksuzluk ve keyfiliği olağan karşılıyor, normalleştiriyoruz.

“Altan içeride tutuldukça gittikçe tuhaflaşan hukuksuzluk hepimizi zehirlemeye devam edecek… Hapisten çıktı diye sosyal medyada Altan’ın aleyhine kampanya düzenleyenlerin, onun yeniden hapse atılması için bir hafta boyunca ısrarla yayın yapanların tahammül edemedikleri Altan’ın sözleri değil, hapse atıldıktan sonra gösterdiği cesur tutumu ve kararlılığı. Toplumu korkuyla sindirerek yönetmek isteyenler için Ahmet Altan’ın cesareti ve kişiliği bir engel. Bu yüzden onun karşısında tek çare olarak hukuksuzluğa dönmeyi ve yeniden hapse atmayı görüyorlar… Ahmet Altan serbest kalmalı, Türkiye hak ettiği normal ve adil bir hukuk düzenine geri dönmelidir.”

[Kronos.News] 14.11.2019

Rabia Naz’ın annesi: Katilmişim gibi evimde delil aradılar

Giresun’un Eynesil ilçesinde şüpheli bir şekilde ölen Rabia Naz Vatan’ın adalet arayan babası Şaban Vatan, bu sabah saatlerinde gözaltına alındı. 40 günlük bebeği olan Atike Vatan’ın da eşinin gözaltına alınmasının ardından paylaştığı bir video sonrası evinin polis tarafından basıldığını duyurdu.

‘EŞİMİ SUSTURMAYA ÇALIŞIYORLAR’

Eşi Şaban Vatan’ın gözaltına alınması sonrası bir video paylaşan Atike Vatan paylaştığı videoda “Eşim bir adım ileri gidip bir şeyleri ortaya çıkardığı zaman direkt susturmaya çalışıyorlar. Kucağımda 40 günlük bebeğimle eşimin adaletini buradan sağlamaya çalışıyorum. Sesimi herkese duyurmaya çalışıyorum. Benim devletim nerede?” diye sormuştu.

Bu mesajların ardından Vatan ailesinin evinin basıldığı öğrenildi. Serbest gazeteci Metin Cihan’a mesaj atarak durumu anlatan Atike Vatan, evinin söz konusu videodan sonra polisler tarafından basıldığını bildirdi. Polislerin “arama emri var” diyerek evi darmadağın ettiğini anlatan Atike Naz, 40 günlük bebeğiyle kaldığını dile getirdi. Cihan, Atike Naz’ın kendisine attığı whatsap mesajlarını paylaştı. Atike Naz gazeteci Cihan’a şunları anlattı:

‘BENİM KIZIM İÇİN BU KADAR ARAMA YAPILMADI’

“Metin bey şu an inanın ellerim titriyor, yazamıyorum. Size görüntüleri atmamın hemen ardından bir sürü polis evimi bastı. Arama yaptılar, sanki ben kanun kaçağıymışım, sanki ben teröristmişim, sanki ben katilmişim gibi evimde delil aradılar. Benim kızım için bu kadar arama yapılmadı. Şoktayım. Ne yapacağımı nereye yazacağımı bilmiyorum. Evim darmadağın, kucağımla bebekle kala kaldım böyle. Evi didik aradılar. Benim için işini bırakmış gelmiş olan arkadaşımın ve benim telefonuma el koydular. Kızcağız da işine gidemedi, annem gelmişti. Şoktayız.”

NE OLMUŞTU?

Giresun’un Eynesil İlçesi’ndeki evinin önünde geçen yıl nisan ayında yaralı bulunan ve kaldırıldığı hastanede yaşamını yitiren Rabia Naz Vatan’a çarpan sürücünün Eynesil Belediye Başkanı Coşkun Somuncuoğlu’nun yeğeni olduğu öne sürülmüş, aile, çocuklarının ölümünün aydınlatılmasını AKP’li siyasetçilerin engellediğini iddia etmişti. Rabia Naz’ın ölüm nedeninin tespiti için Adli Tıp Kurumu’nca 2 rapor hazırlanmıştı.

RABİA NAZ’IN TIRMAKLARINDA ERKEK DNA’SI TESPİT EDİLMİŞTİ

Raporlarda ölümün, genel beden travmasına bağlı kırık ve iç organ yaralanması sonucu meydana geldiği, yüksekten düşme ile uyumlu olduğu ifadeleri yer almıştı. Aile ise kızlarına otomobil çarptığını ve yaralı olarak evin önüne bırakıldığını belirtmişti. Trabzon Adli Tıp’ın raporunda ise Rabia Naz’ın tırnaklarında erkek DNA’sı tespit edildiği ortaya çıkmıştı.

TBMM’de kurulan Araştırma Komisyonu’nun 12 üyesi de 7 Kasım’da Eynesil’e gelerek, incelemelerde bulunmuştu.

[Kronos.News] 14.11.2019

Koğuşa giren ekmek sayısını düşürelim arkadaşlar! [Ali Turna]

O kadar şaşırtıcı komik veya trajikomik, saçma ağlanası ama güldüğümüz kimi zaman hayret ettiğimiz, kimi zaman gözyaşlarımıza hakim olamadığımız o kadar enteresan hikayeler duyuyor ve yaşıyoruz ki...

Hastane nezaretindeyim ve bir arkadaş anlatıyor. Koğuşlarına yeni bir F... tutuklusu gelmiş, uzun saçlı her yeri dövmeli bir adam. Suçu F...’nün gezi imamı olması!!!! Adam ateist, bırak namaz niyazı inanmıyor bile ama malum hukuk adamlarımız dâhiyane araştırmaları ile ateisti imana getirip imam bile yapmışlar diye düşünürken arkadaş 7 ay sonra tekrar ateist olarak tahliye olup gittiğini anlattı. Şimdi söyleyin bu olaya güler misiniz ağlar mısınız? İnanır veya inanmaz ama o bir insan ve yedi ay haksız yere hapis yatırıldı ve bir cemaat mensubu olarak ama ufak bir problem var ki adam ateist. Olaya insan bazından bakıyorum. Hükmü yiyen insan, hükmü veren insan. Vicdan sahibi insanların ne ara bu kadar vicdansız olduğunu anlayamıyorum. Üçüncü derece kanser olan bir arkadaş daha yeni hüküm yedi. Suçu ne? Öğretmenlik yapmış olması. Sorarım size öğretmenlik yapan bir şahıs, dini bütün bir şahıs nasıl oluyor da silahlı bir terörist olabiliyor, biri bunu açıklayabilir mi? Veya nasıl açıklayabilir? (Bu arkadaş vefat etti.)

Koğuşumuzdaki bir no’lu yatakhaneye gittim. Canım sıkılmıştı muhabbete adam arıyordum. Kaldığımız yer 200 metrekare kadar, 40 kişi yaşıyoruz, gezebileceğimiz yer canımız sıkılınca diğer yatakhaneler oluyor ancak. Bir no’lu yatakhanede sol tarafı felçli yaşlı Mustafa abi kalıyor.

Sol  tarafı  felçli  olduğu  için  yemek  yerken,  yürürken, yatarken,  kalkarken  hep  Cengiz  abi  yardımcı  oluyordu. Bir baktım Cengiz abi yemek hazırlamış, ekmeği bölemez diye ekmeği  lokma  lokma  parçalayarak  önüne  koymuş. Hangi evlat babasına bunu yapar. Sağ olsun Cengiz abi çok yakından  ilgileniyor.  Çamaşırlarını  yıkıyor  yemeklerini hazırlıyor, eşyalarını katlıyor. Mustafa abinin ne ihtiyacı varsa yapmaya çalışıyor ve aralarında akrabalık gibi hiçbir bağları yok. Gönül bağından başka ve bu kadar iyi kalpli, hepimize  yardımcı  olmaya  çalışan  iyilik  abidesi  Cengiz abi 11 yıl 3 ay hüküm yedi. Şimdi tekrar sorayım, vicdan nedir,  hepsi  bir  kenara  insanlık  nedir?  Tüm  kararlarını vicdana göre veren bu hakimlerdeki vicdanın kırıntısı kaç gramdır?

Bir akşam ocak ayının koğuş toplantısını yaptık. Gündemlerden biri ekmek sayısını azaltalım. Çöpe arada bir ekmek atılıyormuş israf ve devlet malına zarar veriliyormuş ve karar olarak 24 adetten 18 adete düşürülmesi kararı verildi. Ve bu 40 kişi maalesef silahlı terörist olarak yargılanıyor. Komik mi? Biz bu komediyi ağlayarak yaşıyoruz.

Tüm ümitlerimizi yitirdiğimiz, umutlarımızı kaybettiğimiz bugün mahkemeden gelen  Mustafa abinin de mahkemeden getirdiği kötü haberlerle iyice çıkmaza girdiğimiz an TV’ de bir devlet yetkilisinin avazı çıktığı kadar bağırması, “F...cülere sesleniyorum, mücadelemiz devam edecek daha beter olacaksınız.” ve biz elimizi semaya kaldırıyoruz. Her şeyi bilen gören, yağmurun, güneşin, rüzgarın sahibi Allah’a havale ediyor ve ona sığınıyoruz. Anlayacağınız tüm hapis hayatımızda yapabileceğimiz tek şey dua dua dua…

Değil mi ki İbrahim tam mancılıkla ateşe atıldığında yardım gelmişti. Değil mi ki Yunus’a yardım gemiden atılıp okyanusun içine atıldığı anda gelmişti. Bizim de tüm sebeplerin tükendiği bir zamanda, sebeplerin sahibine sığınmaktan başka bir şey elimizden gelmiyor. Durum tamamen bundan ibaret.

Ne tutuklananların bir kriteri var ne de ceza alanların. Tahliye olduktan sonra suçumu soranlara suçumu anlattığımda o zaman bizi neden almıyorlar diye soruyorlar.Yemin billahla sadece ve sadece suçumun bu olduğunu söylediğimde bir şaşkınlık oluşuyor. Bir piyango niteliğinde tutuklamalar ve ne vereyim abime tarzı mahkeme kararları.

Mesela iki şahıs aynı suçla ve aynı şartlarda aynı mahkemeye beraber çıkıyorlar hâkim birine 6 yıl 3 ay verirken diğerine 8 yıl 5 ay ceza veriyor. Dosyasında daha fazla iddiası olan tahliye olabiliyor.

Hapis  hayatımızın  bize  en  büyük  işkencesi  buydu. Ne kadar yatacağımız belli değildi. Belki ilk mahkemede tahliye olabilirdik, belki de 10 sene ceza alıp yatabilirdik, belki 6 yıl ceza alırdık belki de ertesi gün pardon deyip herkesi  salıverirler. En acınası bir diğer durum hiçbir suçumuz yokken, bırakın hapishaneyi karakola dahi düşmemişken bir yıl, iki yıl mahkeme sürecinden sonra 6 yıl 3 ay (en alt sınır) ceza alıp tahliye edildiğimizde bu duruma seviniyorduk.

Tahliye olduktan sonra durumumu gizlemedim ve her ortamda sorulunca anlattım. Meğer ne çok terörist varmış ülkede! Kiminle konuşsam hepsinin bu suç olmayan suça sahip olduğunu gördüm. İstisnasız  hepsinin  mutlaka bir yakınının tutuklanma şerefine ulaştığını duydum. Toplumun geneli basının verdiği kirli dumanlı bilgiler ile yargısız infaz şeklinde suçluyor, bizi tanıyor. Çevremiz ise umursamazlık ve korku duvarı ile aramıza set koyuyor. Ailelerimiz ise bizimle beraber perişan bir şekilde yarım yamalak hayatlarına devam etmeye çalışıyorlardı...

*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.

[Ali Turna] 14.11.2019 [Samanyolu Haber]

WSJ haberi: AKP, ABD'de Hizmet gönüllerini fişlemek için şirketle anlaştı

The Wall Street Journal'da yer alan habere göre, Türk hükümeti, kendisini eleştirenler ve özellikle Hizmet Hareketi mensupları hakkında bilgi toplaması için Washington D.C. merkezli bir hukuk firması ile çalıştı.

Ahvalnews.com'da yer alan çeviri haberde şu ifadeler dikkat çekti:

Türk hükümeti, kendisini eleştirenler hakkında bilgi toplaması için Washington, D.C'de faaliyet gösteren bir hukuk firmasını kullandı.

Hedef alınan kişiler, büyük ölçüde Erdoğan'a karşı çalıştığı iddia edilen siyasi bir harekete yardım ettiğine inanılan ve ABD'de yaşayan kişilerden oluşuyordu.

WSJ'nin incelediği belgelere göre, Erdoğan hükümeti, Pensilvanya'da yaşayan din adamı Fethullah Gülen'in takipçileri hakkında bilgi ve istihbarat toplamayı amaçladı.

Erdoğan birçok kez, ABD'den 2016 yılında kendisine karşı girişilen darbenin arkasında olmakla suçladığı Gülen'in Türkiye'ye iade edilmesini talep etti ancak bu suçlamaya dair net bir kanıt yok.

ABD'de bulunan ve Gülen Hareketi takipçisi olduğundan şüphelenilen kişilerle ilgili bilgi toplamak için, Türk Büyükelçiliği 2017 yılında D.C.'deki Saltzman & Evinch hukuk bürosuna başvurdu. İddiaya göre, şirket kamuya açık veritabanlarından ve sosyal medya hesaplarından bu kişilerle ilgili bir dosyada toplanmak üzere bilgi topladı ve bu dosya Türkiye dışişleri ile adalet bakanlıklarına gönderildi.

Ardından da bu dosya Ankara, İstanbul ve Türkiye'nin başka yerlerindeki cumhuriyet savcılarına gönderildi. Saltzman & Evinch müdürü David Saltzman, müvekkil-avukat gizliliği nedeniyle iddialar hakkında bir yorum yapmayacağını söyledi.

[Samanyolu Haber] 14.11.2019

Atike Vatan 40 günlük bebeğiyle adalet arıyor: “Benim devletim nerede?”

Giresun’un Eynesil ilçesinde şüpheli bir şekilde ölen Rabia Naz Vatan’ın annesi Atike Vatan, bu sabah gözaltına alınan eşinin bırakılması ve adalet için iki saat önce sosyal medyadan bir video yayınladı.

“Eşim bir adım ileri gidip bir şeyleri ortaya çıkardığı zaman direkt susturmaya çalışıyorlar. Kucağımda 40 günlük bebeğimle eşimin adaletini buradan sağlamaya çalışıyorum. Sesimi herkese duyurmaya çalışıyorum. Benim devletim nerede?” diyen Şaban’ın evi bu videodan kısa bir süre sonra polis tarafından basıldı.

ŞOKTAYIM

Rabia Naz’ın annesi Atike Vatan polis baskını ile ilgili bir ses kaydının ardından, aranan evinden de görüntü paylaştı. Ses kaydında, polisin evdeki çocuklarına ait eski bir tablet ve bir telefona el koyduğunu söyleyen Atike Vatan, ‘Şoktayım’ diye konuştu

Bu arada Rabia Naz’ın babası ve olayı araştıran 3 gazeteci hala daha gözaltında tutuluyor.

[Samanyolu Haber] 14.11.2019

Çocuğa Karşı Vazifelerimiz [Safvet Senih]

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, evlatlarımıza karşı vazifelerimizi şöyle sıralıyor:

a)Terbiye Vasatı hazırlama

“Her çocuk, ortama göre şekillenir ve bir mânada o, ortamın çocuğu sayılır. Unsurların başında I-Yuva, ev… II-Mektep,  III-Arkadaş ve dost çevresi, IV-Ders mütalaa arkadaşlığı gelir. İctimaî hayatta, terzi dükkanı, marangoz atölyesi, ütücü dükkanı, elbise temizleme merkezi ve diğer iş alanlarını da zikredeceğiz. Siz çocuğun gezip –tozacağı bu ortamı, iyi belirleyememiş, onun insiyaklarını bu istikamette geliştirememiş iseniz, çocuğunuzun bir gün mutlaka HERHANGİ  BİR  VİRÜS  KAPMASI kaçınılmazdır. Evet bu çocuk, vasat bozuk olduğu takdirde bir gün katiyen bozulacaktır. Onun için ortamı hânenizden başlamak suretiyle, yolun her menzilinde ve hayatın her ünitesinde çocuğunuzun mükemmel yetişmesine müsait hâle getirmelisiniz. Çünkü olan olduktan sonra, zamanı geriye işletip durumu düzeltmemiz mümkün değildir.

b)Haram Lokma Yedirmeme

“Çocuğun, anne karnındaki teşekkülünün ilk döneminden başlayarak onun helal meşru rızıkla beslenmesi de fevkalâde önemlidir. Katiyen bilmeliyiz ki, çocuğun gelişme sürecinde, Allah’a bağlama mecburiyetinde olduğumuz herhangi bir hâdisedeki kopukluk, negatif  bir olgu olarak –muvakkaten dahi olsa – çocuğa da aksettiği çok görülen vakalardandır. Damarlarınızdaki bir parça HARAM veya  şu yahut bu şekilde elde ettiğiniz şüpheli bir nesne –aynı şeyler hanımınız için de söz konusudur o çocuğa muvakkat veya müebbet kayma sebeplerinden biri olabilir.”
Salih bir zatın çocuğunun su veya sıvı dolu derileri bir tığla delip akıtmasını konu olarak ele alan menkıbede anlatıldığı gibi, bunun sebebi olarak; annesinin hâmile iken aş yererken başkalarına ait haram bir narı tığ ile delip suyunu içmesi gösterilmektedir.

c)Kem (kötü) Nazarlara Karşı Koruma

“Mesela, duyguları kirli, düşünceleri kirli, tavırları kirli, sözleri kirli mücrim ve günahkâr gözlerin ifraz ettiği şerârlerle, o çocuğun ince bir kısım duygularının dumura uğrayabileceği mutlaka hesaba katılmalıdır.”
Bizim de sözlerimize dikkat etmemiz gerekmektedir. 
Ayrıca bilelim ki, KELİME Arapçadır ve yaralama yani tesir etme mânasınadır. Çirkin müstehcen kelime ve görüntüler havayı ve ortamı kirlettiği gibi mukaddes kelimeler de ortamı güzelleştirir, nurlandırır ve şifalandırır…

Unutmayalım, Cenab-ı Hak Yâsin Suresinde “Cenab-ı Hak bir şeyin olmasını irade ettiği zaman sadece ‘Ol!’  der ve hemen oluverir.”  (Yâsin, …)  buyuruyor.  “Ol!” Kelâmdır. Halbuki oldurmak, yaratmak Kudret ile olur. Ama Cenab-ı Hakkın isimleri çoktur. Herbir isim diğer isimlerle beraber tecelli eder. Mesela Muhyi ismi hayat verip canlıyı yaratır. O anda semî, basîr, Rezzak, musavvir gibi isimleri tecelli edip o canlıya işitme, görme duyguları, besleyecek rızıklar ve güzel bir suret verecek isimler de destek verir. Kelâm sıfatının içinde de Kudret, Nur ve Şifayı netice veren isimler de vardır ve hepsi girift olarak tecelli eder. Kur’an okunan, mukaddes dualar ve ifadeler söylenen mekanlar da nurlanır, şifalanır. O atmosferde bulunan insanlar, hatta anne karnındaki bebekler bile bundan çok istifade ederler….

d)Aile Ortamını Düzenleme

“Hadis-i şerifte; ‘Çocuğun ilk söyleyeceği söz LÂ İLAHE  İLLALLAH  olmalıdır.’  (Abdürrezzak Musannaf)  buyuruluyor. “Çocuk daha iki-üç yaşındayken çıkan ilk sözün tabiî olanı ‘anne-baba  iradesi de ALLAH (c.c.) olmalıdır. (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8/159)  Çünkü ALLAH  (c.c.) Evvel’dir, Ezelîdir, Ebedîdir. Sonra bu esaslı atkı üzerine diğer şeyler bina edilecek, yaşına ve idrak ufkuna göre vatan, hürriyet, istiklâl ve benzeri terimler de bunun etrafında örgülenecektir. Şayet çocuk ilk öğretimde okuyorsa ona göre malumat verilecek, lisede okuyor, felsefe ve sosyal bilimlerle meşgul oluyorsa o seviyenin malzeme ve materyali ile takviye edilecektir…

Bir evde, ALLAH’a (c.c.)  karşı saygı varsa ve sıkça ALLAH’tan  (c.c.) bahsediliyorsa, çocuğa diyeceği şeyi dedirtme konusunda hedefe kilitlenmiş sayılırız. Evet bir evde, ALLAH  denilip rükûa ve secdeye gidiliyor, ALLAH  (c.c.)  denildiğinde ayakların bazı çözülüyorsa, çocuğun ilk söylediği kelimenin ALLAH  (c.c.) olması da kolaylaşacaktır. Çünkü böyle bir evde herşey yörüngesinde sayılır.”

Necip Fazıl Beyin, kendisi üzerindeki tesiri bakımından çocukluğunda, annesinin ALLAH  deyip semaya bakışını anlatması çok dikkate değer… Ciltlerle kitap okumaktan, saatlerce vaaz ve nasihat  dinlemekten daha müessirdir. Hayatı boyunca o deyiş ve bakışı unutamamıştır. M. Fethullah Gülen  Hocaefendi de çocukluğunda yakın çevresinden gördüğü ve duyduğu şeylerin ruhunda ve vicdanında nasıl tesirler ortaya koyduğunu her zaman aynı heyecanla anlatmaktadır…

[Safvet Senih] 14.11.2019 [Samanyolu Haber]

CHP araştırdı; şehir hastanelerinin faturası 142 milyar dolar!

Sağlık Bakanlığı’nın bütçesi üzerinden elde edilen verilerle yapılan çalışmayla, şehir hastanelerinin 25 yılda kamuya getireceği yük 142.4 milyar dolar olarak hesaplandı. CHP’nin yaptığı çalışmaya göre, 1 şehir hastanesinin maliyetiyle bin 200 yatak kapasiteli 29 hastane yapılabiliyor.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun sürekli gündeme getirdiği şehir hastanelerinin maliyetinin ne olduğu konusunda parti içinde çarpıcı bir tespit yapıldı. CHP, şehir hastaneleri için “Cumhuriyet tarihinin en büyük kara deliği” tespitinde bulundu. Cumhuriyet Gazetesi’nin haberine göre CHP’nin çalışmasında; 20 hastane için 2022’de bütçeye konulan ödenekler üzerinden 30 hastane için yapılan 25 yıllık hesaplamalara göre, kira bedeli bugünkü kura göre 77 milyar 188 milyon 128 bin 250 dolar olurken, aynı yöntemle hesaplanan hizmet bedelinin ise 65 milyar 208 milyon 262 bin 595 dolar olduğu belirlendi. Buna göre 30 şehir hastanesinin 25 yıllık kira ve hizmet bedelinin getireceği yükün toplamı 142 milyar 396 milyon 390 bin 815 dolar olarak hesaplanıyor.

YILLIK KİRA BEDELİ 5,7 MİLYAR DOLAR!

CHP’nin çalışmasında, şehir hastaneleri için her yıl kira ve hizmet bedeli toplamı olarak ödenecek 5.7 milyar dolar ile 475 yatak kapasiteli kamu özel işbirliği (KÖİ) maliyetleriyle Yozgat modeline göre en az 37 adet hastanenin hizmete açılabileceği dile getirildi. Çalışmaya göre, klasik ihale yöntemiyle Erzurum’da 165 milyon dolar ile hastane yaptırıldığına dikkat çekilerek, şehir hastaneleri için yıllık verilecek 5.7 milyar dolara ile klasik ihale yöntemiyle bin 200 yataklı 34 hastane açılabileceğine dikkat çekildi. CHP’nin çalışmasına göre, 25 yılda ödenecek olan 142,4 milyar dolar ile 862 adet 1200 yataklı hastane yapılabileceği de vurgulandı. Başka bir deyişle 1 şehir hastanesinin 25 yıllık maliyetiyle yaklaşık 29 hastane yapılabiliyor.

[TR724] 14.11.2019

Atatürk sevgisinde sınır aşıldı; bir secde fotoğrafı daha!

Türkiye’de her şeyde olduğu gibi Atatürk’e olan sevgide de sınır aşıldı. 10 Kasım Atatürk’ü Anma etkinliklerinde Bursa’da ortaya çıkan tartışmalı görüntülerin ardından bir ‘secde etme’ fotoğrafı da Gaziantep’te ortaya çıktı. Fotoğrafta 6 öğrenci, Atatürk’ün fotoğrafı önünde secdeye kapanmış halde görünüyor. MEB, olayla ilgili soruşturma başlattı.

Gaziantep’teki Mehmet Ali Eruslu İlkokulu’ndaki Anma etkinliklerinde, çocukların Atatürk’e secde ettirildiği görülüyor. Anma etkinliklerinde çekildiği belirlenen fotoğrafta 6 çocuğun elinde Atatürk posteri tutan bir çocuğun etrafında secde eder şekilde durdukları görülüyor. Fotoğraf sosyal medyada kısa sürede yayıldı.

OKUL MÜDÜRÜ KENDİSİNİ SAVUNDU

Okul Müdürü H.S. çocukların Atatürk’ün secde ettirildiği iddiaların doğru olmadığını söyledi. İnternette yer alan benzer koreografilerden esinlenerek gösterinin hazırlandığını savundu. Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri, okul müdürü ile etkinliği hazırlayan ve ismi açıklanmayan öğretmen hakkında Milli Bakanlığı ve İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından başlatılan soruşturmanın sürdüğünü belirtti.

[TR724] 14.11.2019

Şehir Üniversitesi için kim ses verecek [Prof. Dr. Salih Hoşoğlu]

Son günlerde İstanbul’da bir üniversitenin çaresiz çırpınışlarına şahit oluyoruz. Hikaye aslında çok tanıdık. İstanbul Şehir Üniversitesi, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun kuruculuğunu yaptığı, Ülker Grubunun da desteklediği Bilim ve Sanat Vakfı’nın tesis ettiği bir üniversite. Davutoğlu’nun mevcut iktidara bayrak açıp yeni parti kurma çalışmalarına başlaması Şehir Üniversitesi için pek de iyi olmadı. Şimdilerde, bir kamu bankası olan Halkbank tarafından Üniversite’nin mal varlıklarına ihtiyati tedbir koydurulması nedeniyle zor günler geçiriyor.

İstanbul Dragos’ta üniversiteye tahsis edilen araziyle ilgili ortaya çıkan bir anlaşmazlık yüzünden Halkbank tarafından üniversitenin tüm malvarlıklarına tedbir konuldu. Söz konusu arazinin üniversiteye tahsisinden sonra bu arazi üzerindeki binaların restorasyonu ve diğer işlemler için 2016 yılında Halkbank’tan 300 milyon TL kredi alınmış.

Ahmet Davutoğlu parti kurma çalışmalarına başlayınca, Halkbank verdiği kredinin geri ödemesinde problem yaşanabileceğini “tespit edip” harekete geçmiş ve krediyi geri istemiş. Bunun üzerine Üniversite ile Banka arasında yapılan görüşmelerde başlangıçta anlaşma sağlanmış, gerekli garantiler alınmış.

Buna rağmen Halkbank icraya başvurup Şehir Üniversitesi’nin mal varlıklarına tedbir koydurmuş. Üniversitenin alacakları için borçtan birkaç kat fazla taşınmazı ipotek göstermesi de ne Halkbank’ı ne de başvurdukları mahkemeyi ikna edememiş.

Son olarak Üniversite’nin Mütevelli Heyet Başkanı ve eski Bakan Prof. Dr. Ömer Dinçer yanına Ünivesite Rektörü Prof. Dr. Peyami Çelikcan’ı da alarak basın toplantısı yaptı.

Rektör’ün basına yaptığı açıklama şöyle: “2009 tarihli tahsis kararından 2015 yılında yapılan devir kararına kadar sendikalar ve bazı meslek kuruluşları tarafından 16 kez farklı dava açıldı. Bu davalardan 15’i lehimize sonuçlandı. Aleyhimize sonuçlanan bir dava dolayısıyla Danıştay tarafından arazi tahsisi iptal edildi. 2010 yılında Özelleştirme Kanunu’nda yapılan değişiklikle Özelleştirme Yüksek Kurulu yasanın verdiği yetki ile eğitimde kullanılmak şerhini tapuya işleyerek araziyi 2015 yılında İstanbul Şehir Üniversitesine devretti. Davaların neticelenmesi ve inşaat ruhsatlarının alınmasıyla Halk Bankasından temin edilen yatırım kredisi kullanılarak kampüs inşaatına 2016 yılında başlandı”.

Aynı toplantıda konuşan eski bakan Prof. Dr. Ömer Dinçer “Biz sonuç itibariyle her şeyi açık olan ve sözleşmelere dayalı olan bir borç aldık. Borcumuzu da inkar etmedik ve etmiyoruz. Borcumuzu ödeyeceğimize dair teminatlarımızı da sunduk. Öyleyse bize kanunun tanıdığı haklar tanınmalı. Aksi takdirde yapılacak çok fazla bir şey olmayacak. Bu sorunun çözümü için iki yol var. Ya bize hukuki haklarımızı kullanmak için izin verin, sorunlarımızı beraberce çözelim, çünkü borçlarımızı ödeyecek kapasiteye geldik. Yahut da öğrencilerimizi, öğretim üyelerimizi, üniversitemizin manevi şahsiyetini mağdur etmeyin, itibarını zedelemeyin gelip alın” dedi. Oldukça şövalyece bir çıkış değil mi? Evet ama yeterli olacak mı bilemiyoruz. Bu kadar tartışmadan anlaşılan konunun bu banka ile aslında doğrudan bir ilgisi yok ve çok daha başka ve ilginç bir durumla karşı karşıyayız.

Medyanın sessizliği

Şehir Üniversitesinde yaşanan bu olaylar üzerine Davutoğlu’na yakın bir gazete ve birkaç haber sitesi ile sol – Kemalist medya dışında “muhafazakar” medyada konu haber olarak bile geçmedi. Tek istisna 4 Kasım 2019 tarihli bir gazetede ve bazı haber sitelerinde çıkan “İstanbul Şehir Üniversitesi’ne usulsüz şekilde bedelsiz arazi tahsis edilmiş!” başlıklı haber. Bu tahsisin üzerinde epey zaman geçmişken bu haberin ne anlama geldiği yorumdan varestedir.

Buraya kadar anlattıklarımı açık kaynaklardan okuyabilirsiniz. Hikayenin bana tanıdık gelen kısmına gelince;

İstanbul Şehir Üniversitesi’nin başına gelenlerin yaklaşık iki buçuk yıl benzeri operasyonların çok daha ağırlarına maruz kalan ve 23 Temmuz 2016’da yarım sayfalık bir KHK ile kapatılarak bütün varlıkları gasp edilen 15 Üniversite’nin yaşadıklarından ne farkı var?

O zamanki gazetelere bakılırsa bu üniversitelere karşı nasıl bir linç kampanyası yapıldığı ve devlet gücü ile nasıl yok edilmek istendiği kısmen görülebilir. O zamanda da medyanın tavrı buna yakındı. Üstelik malum medya her türlü yalan ve iftira ile karalamalar yapıyor ve hedef gösteriyordu. Şimdi Şehir Üniversite’sinin açıklamalarını gör(e)meyen ve yok sayan medya o zaman da kurban edilmek için hedef alınan kurumların açıklamalarını ya hiç görmüyor ya da çarpıtarak veriyordu.

Şimdi karşımızda iktidar tarafından kolay bir lokma gibi görülen, borçlu ve arazisi tartışmalı bir üniversite var. Oysa 2014-2016 arasındaki operasyonlarda yıllar önce verilen ruhsatlar iptal edildi, binalar mühürlendi, hizmetler engellendi. Bu yaşananlar olurken ne yazık ki makul bir yaklaşım sergileyebilen cesur insanlar göremedik.

Benim kanaatimce İstanbul Şehir Üniversitesi bunları kesinlikle hak etmiyor. Bu Üniversite’yi hiç görmedim, ne öğretim üyelerinden ne de öğrencilerden hiç birini tanımıyorum. Gördüğümüz kadarıyla ne öğrencileri ne akademisyenleri yanlış birşey yapmadılar ve bu kavganın tarafı da değiller. Hiç görmesem de o üniversitenin binlerce genç için nasıl bir ümit kaynağı olduğunu hissediyorum. Oradaki akademisyenlerin şu anda işlerini kaybetme endişesini gayet iyi anlıyorum.

Benim de görev yaptığım Fatih Üniversitesi benzeri saldırılar yapılıp nihayetinde kayyım atandığında biz de benzer şeyleri hissetmiştik. Bütün bu insanların adeta ömürlerinden bir kısmını çalan bir süreç yaşadıklarını anlamak zor değil. Karşılarında devlet denen durdurulamaz bir güç var ve buna direnecek hiçbir mekanizma da görünmüyor. Şu anda tek yapabildiğimiz üniversitelerin siyasi kavgalara araç edilmemesi temenni etmek.

Eğitim kurumları, okullar, hastaneler, üniversiteler vs. savaşta bile hedef alınmaz. Zaten üniversiteler devletten onay almadan açılamayan, öğrenci alamayan, hizmet veremeyen kurumlardır. Öğretim üyeleri bir üniversitede siyaset yapmak için değil bir meslek icrası için çalışırlar. Akademisyenler ürkektirler, kavgalardan hoşlanmazlar. Öğrenciler de bir meslek edinmek, hayata hazırlanmak için oradadırlar. Bütün dünyada vakıf kurup üniversite açanlar, bunu insanlığa bir katkı sunma gayreti ile yapıyorlar. Bu üniversitenin kurucusu Kemalist de olabilir, komünist de olabilir, İslamcı da olabilir. Zaten Üniversite kurucuları/banileri/sponsorları fikirlerini öğrencilere enjekte edemezler. “Üniversite” bilginin evrensel düzeyde üretilip dolaşıma sokulduğu bir yerdir, en azından o iddiadadır. Bizler bu kavgalarımızla gençlere nasıl bir mesaj veriyoruz farkında mıyız?

Alman rahip Niemöller’in Nazi soykırımı hakkında sıraladığı meşhur cümlelerin ne yazık ki yine sonuna vardık:

“Önce komünistleri götürdüler, Sesimi çıkarmadım, çünkü komünist değildim.

Sonra sosyalistleri götürdüler, Sesimi çıkarmadım, çünkü sosyalist değildim.

Sonra sendikacıları götürdüler, Sesimi çıkarmadım, çünkü sendikacı değildim.

Sonra Yahudileri götürdüler, Sesimi çıkarmadım, çünkü Yahudi değildim.

Sonra Katolikleri götürdüler, Sesimi çıkarmadım, çünkü Katolik değildim.

Sonra beni götürmeye geldiler, Benim için sesini çıkaracak hiç kimse kalmamıştı…”

*Fatih Üniversitesi eski öğretim üyesi

[Prof. Dr. Salih Hoşoğlu*] 14.11.2019 [TR724]

Bir güzel insan [M.Nedim Hazar]

“Güzel gören güzel düşünür” diyor söz sultanı, bu istikametin nihayetinin hayattan lezzet almak olduğunu vurgulayarak.

Kainatın özü tasarım…

Her şeyde bir uyum, ahenk ve estetik var…

Microcosmos filmini hatırlıyorum. Sinemada seyrederken “Allah” diye bağırasım gelmişti. O minicik alemdeki düzen, nizam, intizam ve ahenk beni mest etmişti. Keza makro alemdeki muazzam intizam da aynısı.

Ne ki, insanoğlu tabiatı itibarıyla kör ve nankör..

Alışkanlıklarından mıdır, bakıp da görememesinden midir nedir, çoğu zaman ıskalar bu güzellikleri görmeyi. Bediüzzaman da bu defoya dikkat çekiyor zannedersem.

Kainattaki güzellikler görmek bir maharet ise, Sani isminin tecellisi olarak, bu sanatı taklit edebilmek apayrı bir hüner. O sebeple sanatçılar sair biz fanilerden ayrılırlar.

Bizim gibi sığ ve sıradan bakmazlar dünyaya ve insana.

Rafine bir zevkleri ve incecik ruhları vardır.

Üniversite yıllarımda İstanbul Şişli’de ikamet ederdim. Aynı semtte oturan sınıf arkadaşım, bir gün liseye yeni başlamış kardeşini getirdi bize.

14-15 yaşında pırıl pırıl bir genç.

Narin yapısı, kibarlığı ve hareketiyle kısa sürede evdeki herkesin gönlünü kazandı ve bir süre sonra hepimizin kardeşi oluverdi.

Bir de özelliği vardı, özellikle kalemi eline geçirdiğinde kağıda öyle şeyler çiziyordu ki, hepimiz hayran kalıyorduk.

Gazeteciliğe başladığım ilk yıllarda Zaman gazetesi mütevazı tirajıyla kendi halinde yayın yaparken ikinci sayfadaki ağır makalelere illüstrasyon çizmeye başladı bu genç. Eminim hatırlayanlar olacaktır o dönemin çarşaf gibi uzun yazıların çizgiyle hazmedilebilir hale getirilmeye çalışıldığı formatı.

Ailesi, her Karadenizli aile gibi inşaat işleriyle uğraşıyordu ve muhtemelen muhterem babası da bu gencin inşaat sektörüyle yakın ilişkide olan bir meslek edinmesini istiyordu. Belki de bu sebeple üniversiteye ilk girişinde inşaat ile ilgili bir bölümü kazanmıştı.

Ancak içinde bambaşka bir aşk vardı ve öylesine büyüktü ki, okula gitmekten vazgeçip Mimar Sinan Güzel Sanatları yazıldı bu ismi Fevzi olan bu genç.

Okulu dereceyle bitirdi Fevzi…

Bu esnada biz haftalık bir haber dergisi çıkarma telaşına düşmüştük ve o sırada Asil Nadir’in dergi gurubunda çalışan Hasan Kaçan ile bir röportaj vesilesiyle yakın dost olmuştuk.

Kaçan ve ekibi, bir reklam ajansı kurmuştu ve çıkaracağımız haber dergisinin kurumsalını onlara yaptırmaya niyetlendik.

Ancak dergi ekibi ortaya çıkan neticeden pek hoşnut değildi. Aklıma Fevzi geldi. Ancak hiçbir tecrübesi olmayan bu genç yeteneğe profesyonel ve ulusal bir haber dergisinin logosundan sayfa tasarımına kadar her şeyi teslim etmek yönetim kadrosu için çok akla yakın gelmedi.

Fevzi ve arkadaşı ellerinde fotobloklarla gazete binasına gelip derginin görsel sunumunu yaptılar. Sonuç şaşırtıcıydı, belki 20 yaşında olan bu genç Aksiyon dergisinin ilk görsel yönetmeni olarak işe başladı.

Fevzi Yazıcı yaşadığı gibi inanan, inandığı gibi davranan, karakteri ne ise, içi dışı bir olan bir sanatçıdır. O kadar samimi olmamıza ve kendi evlatlarımdan bile daha uzun süredir tanışmamıza rağmen mesafe ayarlamasını her zaman korumuştur. Saygıda asla kusur göstermeyen, hiç kimseye karşı ön yargı beslemeyen bir insan düşünün. Açıkçası bu karakterin medya için “fazlasıyla temiz” olduğuna inandım çoğu zaman.

Sadece bununla da kalmadı, Fevzi ile reklam piyasasında da çok iş yapmaya başlamıştık. Ele aldığı her projeyi adeta uçuruyordu bu genç yönetmen.

Ve vakti geldiğinde o da uçtu.

Amerika hayatı onun meslek ve kişisel yaşamında bambaşka bir faz açılmasına sebep olmuştu.

Amerika’da da bir süre beraber çalıştık Fevzi ile. O gittikten birkaç yıl sonra benim de gitmem nasip olmuştu ve Fevzi’nin orada yaptığı olağanüstü işlere bizzat birinci elden şahit olmuştum.

Bu genç sanatçı bir yandan deneyimini arttırırken diğer yandan dil ve çevre konusunda da müthiş gelişme göstermişti. Sanırım bunu en iyi Albayrak kardeşler ve günümüz Cumhurbaşkanı’nın sözcüsü İbrahim kalın çok iyi bilir.

Ben New York’ta yaşıyordum Fevzi Virginia’da… O dönem internet yeni yeni yaygınlaşmaya başlamıştı ve en iyi adres tarifi Yahoo Direction ile alınıyordu. Fevzi bir araba kiralayarak beni ziyarete gelmişti. Onca zamandır NYC’de yaşamama rağmen bana o kenti Fevzi tanıttı diyebilirim. Daha gelmeden neredeyse şehrin kültür ve sanat haritasını çıkarmıştı. Ne kadar müze, sanat galerisi ve tarihi mekan varsa onun sayesinde öğrenmiştik.

Guggenheim müzesi’nin özelliklerini anlatırken kendinden geçmişti. National Museum’un girişindeki fresklerin Şeytanın Avukatı filminde “motion”landığını da yine Fevzi’den öğrenmiştim.

Ben kaldım ve Fevzi Türkiye’ye döndü bir süre sonra. Zaman Gazetesi’nin 2002 yılında yaptığı büyük değişimin en önemli mimarlarından oldu. Türkiye’deki kırmızı logo saltanatını Fevzi bitirmişti. Tasarımda “L Formu” diye bir form geliştirmiş ve uygulamayı başarmıştı.

Kısa sürede uluslararası tasarım çevrelerinin dikkatini çekmişti doğal olarak. Bizim sadece dergilerde gördüğümüz Steve McCurry’ler, Ara Güler’ler, Mark porter’lar, Anita Kunz’lar ile Fevzi sayesinde tanışacaktık. The Guardian’ın görsel yönetmeni de tanışıyordu Fevzi ile National Geographic’in foto direktörü de…

Daha sonra başlattığı Tasarım Günleri (+1T) Türkiye’nin çok üzerinde bir organizasyondu. Fevzi Yazıcı gazetecilikte 5N1K’ya ilave olarak +1T’yi (Tasarım) eklemeyi başarmış ve binlerce genci bu sektöre entegre etmişti. Genç Fevzi bir ekol ve okul olmuştu.

Düşünün Anadolu’nun en ücra köşesindeki genç yetenekler beş kuru para vermeden dünyanın en iyi tasarımcılarıyla buluşuyor, portfolyalarını gösteriyor, onlardan ders alıyorlardı. 10 yıl boyunca bunu başardı Fevzi. Gazeteye baskın yapılacağı bilinmesine rağmen o yıl da yapmayı düşünmüştü.

Radikal’inden bilmem hangi gazetesine kadar pek çok gazetenin değişim ve dönüşümünde gizli-açık onun dokunuşları vardı. Yetiştirdiği onlarca öğrenci Türk yazılı basınında önemli yerlere gelmişti.

Bir fotoğraf sanatçısı kadar fotoğrafı, ressam kadar resmi, müzisyen kadar müziği ve sinemacı kadar sinemayı bilir Fevzi Yazıcı. Sadece vizyonu değil, her hafta yaptığımız film okumalarında sinema tarihinin derinliklerinde gezinip dururduk.

Açık söyleyeyim Türkiye için bir değil en az on gömlek büyük bir sanatçıdan bahsediyorum.

Her anlamda çiçek gibi bir insandan…

Ve bu çiçeği koparıp, tarumar etti cehaletin kinle karışımıyla motive olan muktedir.

Dünyanın en saçma davasını bahane ederek üç yıldan fazladır hapiste tutuyorlar Fevzi Yazıcı’ı. Rahatlıkla başka bir ülkede baş tacı edilecek olan bir sanatçı kendi ülkesinde yok edilmek isteniyor.


Müebbet cezaları Yargıtay tarafından bozulan Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek duruşmadan çıkarken
Üstelik olmadık iftiralar ve yalanlar ile daha da rezilleşti onu zindanda esir tutan irade.

Esas ağırıma giden hususlardan biri ise, Cemaat ile AKP iktidarı arasında gerilim başladığı andan itibaren bulunduğu ortamda ne kendisi siyaset konuşan ne de konuşturan biriydi Fevzi. “Biz sanatçıyız işimize bakalım” derdi her zaman.

Böyle bir insana yaptılar ve yapıyorlar bu zulmü.

Buna rağmen…

Fevzi sanatı kadar sağlam karakteriyle de hep dik durdu.

Meslektaşları uluslararası camiada ona sahip çıktı. Hala da sahip çıkmakta. Sanırım çok yakında Fevzi Yazıcı ile ilgili çok daha büyük organizasyonlar düzenleyecekler.

Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliyesine sevinirken Fevzi ve onun gibi binlercesi aklıma geldi.

Ama ille de Fevzi..

Alacağı arabanın fiyatından önce rengi ve tasarımını önemseyen kaç kişi tanıyorsunuz?

Ya cep telefonu alırken, köşelerinin kavisini kaç kişimiz inceliyor söyler misiniz?

Her şey ama her şey bir yana böylesi büyük bir sanatçıyı üç yıldır esir ettiği için bile asla affetmeyeceğim muktedirleri…

Güzelliğin, sanatın, estetik düşmanlığının görünür halidir Fevzi Yazıcı’yı hapiste tutmak…

Ve üzücü olan ise elimizden duadan başka bir şey gelmemesi…

[M.Nedim Hazar] 14.11.2019 [TR724]

İmam hatipliyiz, güçlüyüz! [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Yıllarca itildik kakıldık. Okullar arası maçlarda hep aşağılandık. Bize “cenaze yıkayıcılar!” dediler. “Hocalar camiye!” diye yuhaladılar. Her fırsatta: “siz spordan, bilimden, hukuktan, sanattan, müzikten.. ne anlarsınız?” diye laf sokarlardı. İçimizden çıkan “Dünya lideri!” Erdoğan sayesinde bizi aşağılayanlara sonunda derslerini verdik! Artık sporcularn, sanatçıların, hukukçuların, rektörlerin en kallavileri bir imam hatiplinin önünde şekilden şekile giriyor.

Reis’in tüm ülkeyi hizaya sokması, herkesin ondan tırsması, yıllarca “vebalı” muamelesine maruz kalmış biz İmam Hatiplilerin, ezilmiş muhafazakarların içini soğutuyor. Ama siz kaşındınız! Bizi yok saymanın, kaale almamanın faturasını düşünmeniz gerekiyordu. İmam Hatiplileri küçümsemenin sonuçları acı oldu sizin için!

İmamlar, müezzinler, vaizler, müftüler olarak bürokrasinin hep en alt kısmında yer aldık; maaşlarımız hep düşük oldu. Reis sayesinde hayal edemeyeceğimiz öneme ve maaşlara ulaştık! “Camileri bir Parti için propaganda mekanları haline getirdiğimiz”, “güncel siyasete gömüldüğümüz”, “İslam’ı siyaset için kullandığımız” gibi iddilar biz İmam Hatiplilerin geldiği konumları hazmedemeyenlerin söylemi. Bu itham ve iftiralar dış güçlerin etkisindeki hainlerin uydurmalarıdır!

Bizi yıllarca hep devlet eliyle ezdiler. Devletin makamlarına, konumlarına, kurumlarına sokmadılar. Bugün artık DEVLET BİZİZ!! Ama bunu sindiremiyor, devleti yıpratmak için bizi yıpratmaya çalışıyorlar; İmam Hatiplere vuruyorlar! “İmam hatipliler liyakatsizce heryeri ele geçiriyor!” diye çamur atıyorlar. İmam hatipli Üstad Ahmet Hakan’ın ifadesiyle, önemli makamlarda Galatasaraylılar olunca niye aynı tavrı göstermiyorsunuz? Neden? Çünkü dine, dindara alerjiniz var da ondan!

İmam hatipliler olarak yetiştirdiğimiz en çarpıcı mezunlardan birisi Bilal’dir. Hamdolsun Bilal hep yüzümüzün akı oldu. Attığı oklardaki isabet oranına dair elimizde bir veri yok. Ama kurduğu vakıflarla çok isabetli işler yaptığını hepimiz biliyoruz.

İmam hatiplerin öğrenci sayısı artık milyonlara ulaştı. Bütçeden aldığımız pay zirve yaptı. Hayatımız boyunca hep halkın bağışlarına mahkum olurduk, cami çıkışlarında İmam Hatip Yaşatma dernekleri para toplardı. Ama Allah’a şükür şu anda herkes kendi eliyle para getirip veriyor. Bir İHL’ye bağış yapanın ihale yolları açılıyor. İzah edemediğiniz bir parayı “imam hatip inşaatı için” derseniz sorgu bitiyor. Şükrolsun diğer tüm mekteplerin hased ettiği bir noktadayız.

İmam hatipliler olarak şükran duyduğumuz AKP iktidarı döneminde Elhamdülillah çok önemli başarılara imza attık:

  • Şükürler olsun yargıda son dönem yığınak yaptığımız arkadaşlarımız sayesinde Türk adaletini dünyada herkesin parmakla işaret ettiği bir noktaya taşıdık!
  • Bizi yıllarca TSK’ya almadılar. Allah’ın lütfu 15 Temmuzla eskiler tasfiye olunca TSK’ya biz doluştuk. Bizden sonra TSK’nın yürüyüşü değişti. Asker yürüyüşü bizimle çok daha eğlenceli hale geldi.
  • Bizi yıllarca en düşük maaşlara mahkum ettiniz. “Ölü yıkayıcılar” olarak andınız. Ama bunun da intikamını aldık. Şimdi en yüksek maaşlı yerlerde bizler varız. Bir arkadaşımız (Bilal’in İHaLe arkadaşı) 40 ayrı yerden maaş alıyor ve kırkını da hakediyor Allah’ın izniyle!
  • Bizi seneler boyu “alt gelir grubundan”, “taşralı” olmakla aşağıladınız. Ama biz size inat varoşlardan bir yüzükle yola çıkıp dünyanın en zenginleri arasına giren bir adam çıkardık içimizden. Hem de, çok kısa sürede ulaştı bu zenginliğe.
  • Zekatın, sadakanın, yardımlaşmanın ne olduğunu bilen, imam hatip kültürü almış arkadaşlarımız sayesinde sosyal adalette yeni ufuklar açtık. Fakir-zengin arasındaki mesafeyi hayal ötesine taşıdık! Türkiye Cumhuriyeti sayemizde gelir dağılımında dünyada en dikkati çeken ülkeler arasına girdi!
  • Haramı-helali çok iyi bilen kadrolar marifetiyle ve Hayrettin hocamızın “yolsuzluk hırsızlık değildir!” fetvasının yardımıyla, kamu kaynaklarını kullanma kriterlerinde bütün eşikleri aştık.
  • İslam medeniyetinin üretiği en önemli kurum olan vakıfları heryere yaydık ve işlerimizi vakıflar üzerinden YÜRÜTTÜK! İmam hatiplerde hocalarımız bize: “Vakıf arazisinden geçerken paçanıza bulaşan vakıf toprağını silkeleyin” derdi. Bu sözleri kendimize rehber edindik. Vakıf topraklarını, kamu arazilerini çok iyi silkeledik!! Ayrıca işbilmez veya “hain” kimselerin yönettiği pek çok vakfı, binaları, mali imkanları güvencemize aldık!
  • En önemli kurumlarda, hayatın her alanında yer alan milyonlarca imam hatipli sayesinde artık nesiller daha bir dindar, ahlaklı, erdemli ve namuslu!!
  • İmam hatiplerin yetiştirdiği ÖNDER (imam hatiplerin derneği olur) nesillerin etkisiyle ateizm, deizm yok olma noktasına geldi!! Sapık fikirler, saçma akımlar, bohemlik, ve en önemlisi dindar insanlardaki aşağılık kompleksi, sonradan görmelik hamdolsun kalmadı!!
  • İmam hatiplerin tecrübesini, formasyonu bütün okullara yaydık. Çıktık açık alınla her savaştan, 17 yılda dindar(!) ve çağın her hazzını (haltını) meşrulaştırarak kullanabilecek genç yarattık her yaştan. Başımızda bütün dünyanın tırstığı Reis. İHaLe’den ağlarla ördük Anayurdu dört baştan. (Kemalistler yapar biz yapamaz mıyız?)
  • Hamdolsun yetiştirdiğimiz dinini bilen nesiller sayesinde alkol, uyuşturucu kullanımı, fuhuş, cinsel saldırılar medyada yer bulamayacak hale geldi.
  • Seküler zihniyet, dinden nasibini almamış kesimler kadının değerini bilmezdi. İmam hatiplerin güçlü olduğu bu dönemde kadın cinayetleri kalmadı, hergün sokak ortasında öldürülen kadın manzaralarından kurtulduk!!
  • Çeteler, suç örgütleri eskiden cirit atıyordu. İmanlı kadroların iktidarda, kamu kurumlarında, poliste, adalet mekanizmasında yer almasıyla çeteler, suç örgütleri artık devlet kontrolünde!

“Kadınları bebekleri cezaevine atıyorlar!” diye itham ve iftirada bulunuyorlar. Biz yine Hayrrettin Hocamızın fetvası gereği “hayrı kesir için şerri kalil” irtikap ediyoruz. Hainler doğurması kuvvetle muhtemel kadınları hapse atıyor, hain olacağı aşikar bebekleri milletin selameti namına kontrol altında tutuyoruz!

En başarılı okullara el koyup, Anadolu liselerini, fen liselerini imam hatip yaptığımız iddiları iftiradır. O okulların başarısıyla imam hatip ruhunu birleştirmek ve daha yararlı okul örnekleri ortaya koymaktır amacımız. Din ile bilimi aynı binada biraraya getirebilmek için, el koyduğumuz en başarılı okulları, Fen liselerini İmama Hatipe çevirdik. Sonuçlarını milletimiz görecektir.

Heryer imam hatipleşiyor, imam hatipleşecek! İHL (ihale) arttıkça yolsuzluk, hırsızlık, kayırma  bitecek! Sayemizde her yere Hz. Ömer adaleti gelecek! Hazımsızlar, dış güç maşaları, siyonist uşaklar  imam hatiplilerden rahatsızlar ve türlü iftiralarla bizleri yıpratmaya çalışıyorlar. Ama biz onların gayrı milli, dindardan rahatsız, nevzuhur kesimler olduklarını biliyoruz.

Çok canımız yandı, çok acılar yaşadık, çok sıkıntılar çektik ama değdi. Bugünlerde daha bir onurluyuz, gururluyuz. Kendimizi daha bir güçlü hissediyoruz. İçimizden dünya lideri bir Reis çıkarmak önemliydi. Ama Hürriyet gibi bir gazetenin başına Ahmet Hakan gibi çok yönlü, örnek bir imam hatipliyi getirmek bizi fevkalade mesrur eyledi. Ahmet Hakan’ı yıllarca bize hakaret eden, aşağılayan amiral gemisi Hürriyet’in başına getirerek sembolik ve tarihi bir başarıya imza attık.

Bize unutulmayacak başarıları yaşatan başta Recep Tayyip Erdoğan’a, Bilal Erdoğan’a ve dönemin diğer önemli imam hatiplilerine sonsuz minnet ve teşekkürler!

Eyy CHP! Eyy Kemalistler! Laikler, sekülerler! Bu muhteşem başarıda sizin de büyük payınız var. İmam hatipliler olarak içimizdeki açlığı siz oluşturdunuz! Aşağılamalarınız sayesinde biz de sınırsız hırs biriktirdiniz, içimizdeki intikam ateşini tetiklediniz. Bu başarı hikayesindeki hissenizi siz de unutmayın!

(Zamanın ruhunu okuyamayıp, yine dayak yiyenlerin tarafında saf tutan, şaşkın bir imam hatipli)

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 14.11.2019 [TR724]

Avrupa’nın korkulu rüyası: Kutsal savaşçılar! [Hasan Cücük]

Önceki gün THY’nin İstanbul – Kopenhag uçağında farklı bir yolcu vardı. Bu isim Türkiye’nin iade etme kararı aldığı IŞİD’li Ahmad Salem El-Haj’dı. Danimarka vatandaşı olan Filistin asıllı El-Haj, uçak Kopenhag’a iner inmez gözaltına alındı. Türkiye, sözkonusu IŞİD’liyi iade etti ama Danimarka 2017’den beri zaten El-Haj’ın kendisine verilmesini istiyordu. IŞİD’lilerin vatandaşı oldukları ülkelere gönderilmeye başlanması beraberinde birçok tartışmayı da barındırıyor. Hem de en az 7-8 yıllık bir tartışmayı.

Amerika’daki 11 Eylül saldırılarının devamı niteliğindeki Madrid ve Londra’daki kanlı eylemlerden sonra Avrupa’nın teröre bakışında ciddi değişikler oldu. Terör denince daha önce akla ayrılıkçı gruplar geliyordu. Bu saldırılardan sonra ise ‘İslamcılar’ akla gelmeye başladı. İstihbarat örgütleri yıllık terör değerlendirmesinde ilk sıraya ‘İslamcı terörü’ yerleştirdi. Özellikle Pakistan, Filistin ve Afgan kökenlilere ait camiler istihbarat örgütlerince yakın takibe alındı. ABD, sürekli olarak Afganistan’da Taliban saflarında çok sayıda Avrupa’dan giden ‘kutsal savaşçıların’ olduğu bilgisini AB ülkeleriyle paylaştı. Hamburg’daki Taiba Camii’nin ‘kutsal savaşçıların’ Avrupa çapında toplanma merkezi olduğunu savunan ABD, 11 Eylül’ün önemli isimlerinden Muhammed Atta’nın söz konusu cami kökenli olduğunu belirterek Almanlardan caminin kapatılmasını istedi. Pakistan’da insansız hava aracının düzenlediği saldırıda hayatını kaybeden 9 kişiden 8’inin Almanya kökenli olduğunun açıklanması, Almanlar tarafından şüpheyle karşılanmasına rağmen, gelen tazyiklerden dolayı adı geçen caminin kapısına Ağustos 2010’da kilit vuruldu.

Suriye’de Beşşar Esed’e karşı başlatılan iç savaşla birlikte yeniden ve güçlü bir şekilde ‘kutsal savaşçılar’ Avrupa’nın gündemine geldi. AB polis teşkilatı Europol’un hazırladığı rapora göre, net olmamakla birlikte 5-6 bin civarında Avrupalı ‘kutsal savaşçı’ Suriye’de Esed’e karşı savaşıyordu. Suriye’ye giden bu isimler ‘cihad turisti’ olarak tanımlanırken, dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı William Hague, “Bu insanların Suriye’ye gitmesi herhangi bir tehdit oluşturmuyor. Şayet ölmez de geri dönerlerse güvenliğimiz ciddi tehlikede.” açıklamasını yaptı. Ölürlerse sorun yok, ya dönderlerse… İşte Hague’ye göre bu bir facia demek. Çünkü silahlı eğitim alıp radikalleşen bu isimler ‘kutsal savaşı’ Avrupa topraklarına taşımış olacak. Europol Direktörü Rob Wainwright, Esed’e karşı mücadeleyi ‘terörist faaliyet’ olarak gördüklerini “Bu insanlar Avrupa’ya geri döndüğünde terörist faaliyetlerine devam edecek.” açıklamasıyla teyit ediyordu. Hollanda, Suriye’den dönecek ‘kutsal savaşçılara’ karşı teyakkuza geçip güvenlik alarmı veren ülkeler arasında yer alıyordu. Hollanda Anti-terör Şefi Dick Schoof, “Cihad turistleri geriye aşırı radikal olarak dönüyor. Bu Hollanda için çok ciddi tehlikedir.” diyordu.

Rejim karşıtlarının Beşşar Esed’e verdiği mücadeleyi destekleyen Fransa, Suriye’ye giden Fransız vatandaşlarını ‘terörist gruplar’ için mücadele veren isimler olarak tanımlıyordu. Şayet bu isimler ‘ölmeden’ dönerse ‘Fransa’nın düşmanları’ olarak tanımlanacağını dönemin İçişleri Bakanı Manuel Valls açıklıyordu. Fransız bakana göre, bu kişiler sadece Fransa değil, diğer Avrupa ülkeleri için de “potansiyel tehdit”.

Avrupa kamuoyu Suriye’de savaşan ‘kutsal savaşçılarla’ baskı altında tutulurken, rakamlar konusunda net bilgiler bir türlü ortaya çıkmıyordu. Avrupalı ve İsrail kaynaklarına göre, Suriye’de Avrupa menşeli bin kadar ‘kutsal savaşçı’ bulunuyor. Teyit edilemeyen rakam olarak ise 5-6 bin kişi telaffuz ediliyordu. Mesela, Alman istihbaratına göre ülkede ‘İslam davasına’ yardım eden kişi sayısı 36 bin olarak tespit edilirken, 200 ‘kutsal savaşçı’ bulunuyor. Belçika’da bu rakam 80, Danimarka’da 45, Fransa’da ‘en az 50’ olarak açıklanıyordu.

Brüksel merkezli düşünce kuruluşu Egmont, geçtiğimiz haftalarda Irak ve Suriye’de IŞİD saflarında 2011’den bu yana savaşan Avrupalı sayısını 5 bin 300 olarak açıkladı. Bu isimlerden üçte biri zaman içinde Avrupa’ya dönerken, üçte biri ise hayatını kaybetti. Dönenlerin büyük kısmını pişmanlar oluşturdu. Geriye üçte birlik bir kesim kaldı. Bunlardan kaçı tutuklandı, kaçı normal hayata karışıp izini kaybettirdi net değil. Avrupa’ya dönen IŞİD’lilerin 2015-2016’da Nice, Berlin, Stockholm gibi şehirlerde düzenlenen terör eylemlerinin faali olmasından dolayı IŞİD’lilar ’istenmeyen kişi’ konumuna geldi.

Avrupa’da doğup bu ülkelerin vatandaşı olan ‘kutsal savaşçılar’, Suriye’de geçirdikleri sürede sadece savaşmadılar. Evlenip, aile kurdular çocukları oldu. Bir kısmı hayatını kaybetti, geriye eşi ve çocukları kaldı. Bu yeni bir durumda. IŞİD’e katılanlar vatandaşlıktan çıkartmak kolaydı. Ama ya çocuklar? Bu çocukların Suriye’de kalması – özellikle babası ölenlerin- yarının potansiyel teröristi olmaları demekti. Kamuoyu bu konuda ikiye bölünmüş durumdaydı. Bir kısmı çocukların getirilmesini savunurken, karşı çıkanlar da vardı. Hükümetler ise bekle ve gör politkasını belirledi. Türkiye’nin gözaltına aldığı Avrupa vatandaşı IŞİD’liler için iade talebinde bulundu. Bu kişilerin karıştıkları terörist faaliyetlerden dolayı vatandaşı oldukları ülkede yargıya hesap vermesi isteniyordu.

Avrupa’nın korkusu ‘kutsal savaşçıların’ ölmeden dönmesiydi. Suriye’de rejimi değiştirmiş, yıllarca savaş tecrübesine sahip bu isimlerin bir yolunu bulup Avrupa’ya gelmesi facia demekti. Ne rejimi değiştirebildiler ne de Avrupa’ya dönebildiler. Ancak gözaltına alınıp, güvenlik önlemleri altında Avrupa’ya ulaşıyorlar. Tabi gelir gelmez de tutuklanıyorlar. Türkiye’de hapishanelerde yaklaşık 1200 IŞİD’li bulunuyor. 9 Ekim’de başlatılan Barış Pınarı Harekâtı’nda ise 287 IŞİD mensubunun gözaltına alındığı duyuruldu. Bu kişilerin kaçının Avrupa ülkeleri vatandaşı olduğu net belli değil.

Türkiye’nin Avrupa vatandaşı IŞİD’lileri göndermesinin altında yatan sebep, bu ülkelerin Suriye’nin kuzey doğusuna gerçekletirilen Barış Pınarı Operasyonu’na sert tepki vermesidir. Yoksa niyeti teröristleri iade etmek olsaydı, Danimarka’nın iki yıldır istediği Ahmad Salem El-Haj’ı çoktan gönderirdi. Türkiye tıpkı mülteciler konusunda olduğu gibi IŞİD’lileri de bir şantaj aracı kullanmaktan geri kalmıyor. Bu durum Erdoğan’ın batıda yerleşen ‘diktatör’ imajını daha da güçlendirdi. Avrupa ülkeleri, iade edilecek isimlerle ilgili tedbirini zaten almıştı. Bu durum aynı zamanda Erdoğan’ın elindendeki bir şantaj kozununda ortadan kalmasını sağladı.

[Hasan Cücük] 14.11.2019 [TR724]

Ahmet Altan’laşmak [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Ahmet Altan serbest bırakıldıktan sonraki birkaç gün, onunla ilgili bir yazı yazıp yazmama konusunda tereddüt yaşadım. Doğrusunu söylemek gerekirse, serbest bırakıldıktan sonra yeniden tutuklarlar mı diye düşündüm, ama toz kondurmak istemedim. Çıktığına o kadar çok sevinmiştim ki, olumsuz bir senaryoyu dillendirmenin bile uğursuzluk getireceğini düşündüm, “totem yapıp” konuyu es geçmeye karar verdim.

Dün sosyal medyada Ahmet Altan için tutuklama kararı alındığı paylaşıldı. Sahibinin sesi malum propaganda aygıtları, başta Oda TV ve Sabah, Ahmet Altan’la ilgili “son dakika gelişmesini” ballandırarak duyurdu. Bu arada Ahmet Altan’ın avukatı mahkemeden kararı alamıyor, ama nasıl oluyorsa rejimin propaganda paçavraları daha önceki olaylarda da görüldüğü üzere bu kritik bilgileri elde ediyorlar. Ben bu haberlerin spekülasyon olduğunu umut ettim. Yazıyı beklettim. Gelişmelerin ne olacağını görmek istedim.

Esasında başlı başına bu tutum bile Türkiye’nin nasıl bir ülke haline gemli olduğunu göstermiyor mu? Yarını bırakın, birkaç saat sonra ne olacağı bile belli olmayan bir ülkenin vatandaşları güvende olabilir mi? Mesele sadece rejimin otoriterleşmesi veya güçler ayrılığının fiilen sona ermiş olması değil. Tümüyle öngörülemez bir rejimden bahsediyoruz. İşin tuhafı, bu rejim içeride de dışarıda da kanıksandı. Ahmet Altan ve onun gibi on binlerce düşünce suçlusu, sadece lanet olası ceberut bir rejimce mağdur edilmiyor. Taraf gazetesinin genel yayın yönetmeni ve yazarı olmasından dolayı, bazı toplumsal kesimlerin bir tür intikam şehvetiyle bırakın alkışı, tempo tuttuğu bir kampanya veya yargı sirki ortamında gözaltına alınmıştı, sonra tutuklandı, üç yıl Silivri’de rehin tutuldu. Sonra bir gece ansızın “salıverildi”. Dışarıya çıktığında karşılarında dimdik, onurlu, şahsiyetli bir Ahmet Altan görünce malum çevreler endişelendi ve linç kampanyası sil baştan yeniden başlatıldı. Ergenekon “mağdurları” üzerinden girdiler, “Atakürt” yazısına, oradan “liboşluk” ve “FETÖ” bağlantılarına, derken 17 Aralık’taki tutumuna, ellerinde bel altına vuracak manipülatif ne kadar malzeme varsa ortaya saçtılar. Türkiye’nin aydın onuru denilince akla ilk gelen ismi olan Ahmet Altan’ın tırnağı olamayacak bazı “gazeteciler” sahiplerinin hoşuna gidecek – veya onlar tarafından dikte edilen – yazılar döşendiler.

Derken Ahmet Altan bir anda yeniden tutuklandı. Polis arabasında gülümseyerek otoriter rejime kafa tutsa da, hapishaneye, 21. yüzyılın Türkiye Gulag’ı olan Silivri’deki diğer binlerce düşünce suçlusunun arasına gönderildi. Rejimin gücüne çıkınca kaleme aldığı yazısında değinmemiş miydi? Kendisini hapse atmaları kadar hapisten çıkartmalarının da bir güç gösterisi olduğunu bize anlatmadı mı? Sistemin Ahmet Altan’dan bu kadar nefret etmesinin nedeni belki de onun bu sistemin yapı sökümünü bu kadar anlaşılır biçimde yapıyor olmasıdır, kim bilir! Çünkü Ahmet Altan, görünürdeki güçsüzlüğümüzün esasında moral üstünlüğümüzden gelen esas gücü kamufle ettiğini veya gölgede bıraktığını gösteriyor bize. Moral üstünlük! Haklı olmanın verdiği muazzam kudret! Bu, Ahmet Altan’da olduğu kadar sizde de yok mu?

Bu yazıda biraz daha ileri giderek şunu iddia etmek istiyorum. Hepiniz birer Ahmet Altan’sınız! Haksızlığa uğrayan herkesin içinde bir Ahmet Altan gizli! Omurganızı göremediğiniz gibi, Ahmet Altan’ınızı da göremiyorsunuz, ama onu göremiyor olmanız ona sahip olmadığınız anlamına gelmiyor. Tıpkı sizin dik durmanızı sağlayan omurganız gibi, Ahmet Altan da size uzaklardan fısıldıyor: “Eğilme!”

İşini kaybeden, gittiği üniversite veya para yatırdığı banka yüzünden kara listeye alınan, hapse tıkılan, işkencede ölen, iki çocuğu arasında seçim yapmaya zorlanan, itilip kanılan, hakaretlere maruz bırakılan, tecavüz edilen, pasaportuna veya evine el konan, SGK kaydına şerh düşülen, aklınıza gelen kim varsa, evet, hepiz birer Ahmet Altan’sınız aslında! Ahmet Altan’laşmak korkmamak, yürekli olmak, dik durmak, karşısındakinin ezerken haz almasına direnmek, mutlak iktidara meydan okumak, düşüncenin hürriyetini fiziki özgürlüğün bedeli olan suskunluğa tercih etmek, Ahmet Altan! Ahmet Altan’laşmak! Ahmet Altan gibi olmak! Onun gibi sormak, sorgulamak. Onun gibi ilkeli olmak! Silkelerken onun gibi silkelemek, güçsüzken onun gibi güçlenmek, onun gibi güç devşirebilmek gücün tükenişinden! Onun gibi umudunu umutsuzlukta yeşertmeyi bilmek, onun gibi dimdik kızına özgürlüğün yazılarını okuyabilmek! Ahmet Altan’ız, Ahmet Altan’sınız! Ahmet Altan’sın kardeşim, Ahmet Altan olmalısın. Ahmet Altan’laşmalısın.

Sesi olmayanlarız, sesi olmayanlarsınız! Ama biliyor musunuz ki tek değiliz! Tam beş yüz bin kişi kara listelere alındı, alçak rejim tarafından “işlemden geçirildi”! Yüz binlerce insan tutuklandı. Yüz binlercesi işini kaybetti, bir gecede. Yüz binlerce insanın emeklilik primleri, sosyal güvenceleri, maaşları, birikmiş yıllık izinleri, elde ne varsa bir gecede gitti! Aile bireyleri takibata alındı, aşağılandı. Küçücük çocukların ve eşleri bile pasaportları iptal edildi. Yargıçları ve savcıları görevden aldılar, sonra zindana attılar. Hastalara doktor ve ilacı çok gördüler. İşkence hanelerde alçakça onurlarını kırdılar, yetmedi makatlarına cisim sokarak bağırsaklarını patlattıkları tutsakların cansız bedenlerini “hainler mezarlıklarına” gömdüler. İşte bunlardan dolayı Ahmet Altan’laşmak üzerimize düşen en önemli görev. Ahmet Altan bizim gibi bu alçak hukuksuz rejimin bir mağduru. Başka bir şey değil. Ama mağduriyetini, rejimi yargılarken üstlendiği savcı rolüyle onurlandırıyor. Yargılanan değil, yargılayan oluyor. Ahmet Altan, bu rejimin en güçlü olduğu noktada, bu rejimin esas zafiyetini hepimize gösteriyor. Sesi olmayanların sesi olurken, cesaretin ve doğruluğun, şahsiyetin ve birey olmanın, en önemlisi de ilkelerden gelen müthiş ve yıkılmaz kudretin görünmez kalkanını etrafımıza sarıyor. Ahmet Altan’laşsak keşke hepimiz. Ahmet Altan’laşabilsek! Onun gibi bedeli susmak olan sanal özgürlükleri reddedebilsek! Güçsüzlüğümüzden dolayı kendimize ve başkalarına acımayı bırakıp, dik duruşun destanını yazabilsek.

Sizi işinizden atabilirler. Sizi kara listeye alabilirler. Sizi hapse atabilirler. Size işkence edebilirler. Sizi ezmeye, itibarsızlaştırmaya, yıkmaya çalışabilirler. Fakat sizden moral üstünlüğünüzü alamazlar. Masumiyetinizden gelen o güçlü duyguyu öldüremezler. Hırsızın, yolsuzun, üçkâğıtçının gücüyle dürüst, temiz, onurlu olabilmesi mümkün olmadığı gibi, onurlunun, şahsiyetlinin, etik bakımdan üstün olanın da kirletilmesi, itibarsızlaştırılması, onursuzlaştırılması mümkün değildir çünkü! Ahmet Altan işte var oluşuyla, polis arabasından gülümseyişiyle, flüt çalan Salman’ı yazışıyla, kızına içeriden seslenip, sonra ona yazdığı yazıyı gururla okuyuşuyla, sevenlerini candan kucaklayışıyla, kendini ezdirmeyişiyle, şahsiyetinden taviz vermeyişiyle, bize her gün ayrı bir ders veriyor. Anadolu’da insan olmayı yeniden öğrenecekse eğer Türkiye toplumu bir gün, işe en önce Ahmet Altan’laşmaya çalışmakla başlamalı! Çocuklarımızı Ahmet Altan’laştırmak! Ahmet oğlum, Altan Kızım benim diyerek, onun onurlu izini daha da belirgin kılmak! Kendimizi Ahmet Altan’laşarak arındırmak!

Çok üzülüyorum içeridesin diye yine, bil! Ama inan zerre kadar acımıyorum sana, inan! Çünkü sen var ya sen! Dik duruşunla, izansıza karşı alaycı tebessümünle, orantısızca kullandığın kıvrak zekân ve tüm Silivri’yi ve milyonlarca mağduru kapsayan kocaman kalbinle, herkese, hepimize, haksızlığa ve zulme direnmenin ne olduğunu gösterdin.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 14.11.2019 [TR724]