Erdoğan rejimi İslamcı mı?

Özelikle son zamanlarda Erdoğan rejimi için kullanılanılan İslamcı terimi ne kadar doğrudur? Charles Sturt University öğretim görevlisi Ömer Atilla Ergi 'Erdoğan rejiminin İslamcılıkla uzaktan yakından alakası yoktur.' dedi
Erdoğan rejimi İslamcı mı?

Özelikle son zamanlarda Erdoğan rejimi için kullanılanılan İslamcı terimi ne kadar doğrudur?
Erkam Tufan'ın You Tube kanalında yaptığı '30 dakika' programına katılan Charles Sturt University  öğretim görevlisi  Ömer Atilla Ergi önemli tespitlerde bulundu.

PROGRAMIN TAMAMI


'Erdoğan rejimi daha önce gömleğini çıkardığı gibi, tekrar gömlek değiştirmiştir ve artık Siyasal İslamcı çizgisinde bile değildir' tespitinde bulunan Ergi
'Siyasi de olsa, İslamı temsil ettiğini iddia eden bir rejim, Elmalı Hamdi Yazır’ın Kur’an tefsirini, İslamın en temel kaynaklarından biri olan Kütüb-ü Sitteyi, Fıkıh Ulemalarının kaleme aldığı Ehli Sünnet fıkhını, suç unsuru olarak teşhir edemez!

Sadece biat etmedikleri için muhalif bir cemaatin kitap evlerini basıp, raflardan aldığı Ku’ran ve Hadis kitaplarını ayaklar altına alamaz!

Kur’an-ı muciz’ul beyandaki mübarek bir sureyle makara geçen bir adamı büyük elçi yapamaz!

Siyasal İslamcı, peygamber Mekke girerken kendine bir pay çıkarmıştı, biz böyle yapmayacağız, diyemez!' dedi

[Samanyolu Haber] 7.7.2020

Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz - Albert Einstein [Abdullah Aymaz]

1992 Sonbaharında Zaman Gazetesinin  son sayfasında Prof. Dr. Hüseyin Yılmaz’ın Albert Einstein’ın hatasını bulduğuna dair bir haber okumuştum… Bu haber üzerine 1993 Şubatında Amerika’da ziyaret etmek istedik. Ortadoğu (ODTÜ)  mezunu üç arkadaşla Boston’daki evine ziyarete gittik. Bu arkadaşlar Boston’da master çalışması yapıyorlardı.  Kendilerine Hüseyin Yılmaz’dan bahsetmiştim.

Bize kısaca hayatını anlattı. Master öğrencilerinden birisi anne taraftan Denizli Acıpayam’lı idi. Onu Denizli’ye getiren ve  sahip çıkanlardan birisinin onun dedesi olduğu ortaya çıktı. Ama şu anda ismi aklımda değil. Hüseyin Yılmaz’ın  oğullarından  birisinin ismi Levnî idi…  (Osmanlı nakkaşlarından birisinin ismi)  Emekli olduktan sonra Japonya’ya gidip HIZLI  KAVRATMA  ile ilgili reklamcılık ile ilgili dersler veriyormuş… Hizmeti anlattık…  Zaten kuzenlerinden birisi Hizmet’ten idi. Atom altı parçacıklar üzerinde konuştuk. Bu hususta Paul Dirac gibi düşünenlerdi. Eter (Esir)  maddesi hakkında müsbet düşünenlerdendi. Arkadaşlarımız, Einstein’in hatasını bulması hususunda mesele açılınca “Hüseyin Yılmaz kim oluyormuş da Einstein’in hatasını buluyormuş?..’  diye bizimle alay ediyorlar.” dediler. Hüseyin Bey, “Öyle mi diyorlar?”  deyip gitti ve bilimsel dergilerde neşredilen yazılarını getirdi. “İşte delilleri!..” dedi. (Bu belgeler halen o arkadaşlarımızdan birisinde)  Sonra da “Einstein’in matematiği zayıftı ve ALAN  TEORİSİNDE HATASI  vardı. Ben o hatayı ortaya koydum.” dedi.

O tarihlerde Amerika’da gazetemiz ancak haftalık olarak çıkıyordu. Hüseyin Bey de abonemizdi…
Birkaç gün önce internetten onunla ilgili bazı yazılara rastladım. Denizli’den çıkmış böyle bir dahî’nin tanınması için onu on beş sene önce, Denizli’li bazı öğretmen arkadaşlarla bu zatın tanıtılması üzerine bir görüşmemiz olmuştu…

Hüseyin Yılmaz, 1926 yılında Denizli Acıpayam’ın Yumrutaş Köyü’nde doğmuş dört yaşında annesini, on bir yaşında babasını kaybetmiştir. Köyünde üç sınıflı ilk okulda okur. Öğretmeni Fani Bey onu Denizli’ye götürür. Yolda kamyon sahibi Ali Rıza Kaşıkçı’ya Hüseyin’in  durumundan bahseder. Ali Rıza Bey bu kabiliyetli çocuğa “Sen benim oğlum ol, ben sana fabrikada kâtiplik de veririm, çalışırsın” der. Ama Hüseyin “Ben okumak istiyorum, okutacaksan senin oğlun olurum. Eğer okuyamazsam o zaman gelir senin fabrikana kâtip olurum.” der.

Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesine (İTÜ)  girer. İTÜ’de okurken Maxwell Teorisi Uygulamasında şaşırtıcı bir ikilik olduğunu gösterir. Bu çalışma Fizik Hocası Marcel Fauce tarafından çok beğenilir ve BİTİRME  TEZİ  olur. İTÜ’den Birincilikle mezun olan Hüseyin’in tezini hocaları Avrupa ve Amerika’daki üniversitelere gönderirler. Hemen Fransa ve Amerika’dan BURS  teklifleri gelir. Hüseyin Yılmaz Amerika’yı Massachusetts İnstitute of cTechnology (MIT)’yi tercih eder. Böylece azimle aradığı okuma idealine ve hedefine ulaşır. (1952)

1954 yılında MIT’ten TEORİK  Fizik doktorasını alır. Burada MIT’de Prof. Philip Morse ile çalışır.
Hüseyin Yılmaz, 1959 yılının ocak ayından Haziran ayının sonuna kadar Institute of  For Advanced Study’de Gravitation / Field Theory alanında üye olarak çalışır. Bu enstitü Albert Einstein’in daha önce çalıştığı enstitüdür. Einstein 1955’de öldüğü için birlikte çalışamamışlardır. Hüseyin Yılmaz, Einstein’in kütle çekim teorisinin bazı bölümlerini eleştirdi ve bu bölümleri tartışmaya açtı.
1965 senesinde “Karen” ile evlendi. Birisi kız, üç çocukları oldu.

Evet bu dâhî insanımız Einstein’in Gravitasyon Teorisini değiştirdi. Newton’un Işık Teorisini tamamladı. Experimental Psikolojinin temel kanunlarını buldu. Ayrıca, Quantum Mekaniğinde bazı hesaplamaların nasıl yapıldığını ortaya koydu. Onun yaptığı çalışmalarla bugün Siri adıyla kullandığımız sesli komut sistemlerinin atası doğmuştur. Hüseyin Yılmaz sesle kumanda edilen bir bilgisayarın ilk tasarlayıcısı olarak kayıtlara geçmiştir.

İşte böyle değerli bir bilim adamımız maalesef  27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra Türk Vatandaşlığından çıkarılmıştır. Onun için uzun yıllar vatanına gelememiştir. 1983 yılında ortak tanıdıkları vasıtasıyla Turgut Özal tarafından Türk vatandaşlığına alınmış ve ülkesine gelebilmiştir.
Bu güzel örnekten anlıyoruz ki, eğitim konusunda kabiliyetli çocukların ellerinden tutulunca gördüğümüz gibi dünya çapında insanlar yetişebiliyor… Bu açıdan bu gün zulüm ve gadre uğrayan şu Hizmetin bir çok hizmetleri yanında sadece eğitime verdiği emek ve himmetin ne kadar muhteşem bir güzellik olduğu anlaşılır. Onu bitirmek isteyenlerin de ülkemiz ve vatanımız adına ne büyük bir cinayet işledikleri de apaçık ortadadır…

[Abdullah Aymaz] 7.7.2020 [Samanyolu Haber]

Zulmü Gâye Edinenler [Mehmet Ali Şengül]

Kâinatta A’dan Z’ye ne varsa; zerreden kürelere, atomdan güneşlere, bulutlardan yıldızlara, dağlardan denizlere, hayvanlardan insanlara, cinlerden meleklere, akıl irâde ve  şuurdan, göz kulak el ve ayaklara, kaşımızdan dişimize, dilimizden gırtlak ve midemize kadar,  abes ve lüzumsuz hiçbir şey yaratmayan, bütün varlıkları hikmet, nizam ve adâlet üzere tertip ve düzene koyan Allah (cc); imanla şereflenen, emir ve yasakları doğrultusunda hareket eden kullarının ebedî hayatlarını, cennet nimetleriyle tebşir buyurmaktadır.

Bunun karşısında; inkâr-ı ulûhiyetle Allah’a baş kaldırıp isyan eden, mâsum insanların hayatına tuzak kurup, yakıp yıkarak nizâmı bozan, hayırdan başka hiçbir şey düşünmeyen günahsız çocuklara, kadınlara zulmeden, isnat, iftira ve yalanlarla itibar ve haysiyetleriyle oynayan, küfrü, zulmü ve nifakı temsil eden zâlimlerden; Allah (cc) onların haklarını, dünyada olmasa bile âhirette mutlaka alacaktır.

Allah, âdil-i mutlak’tır. Zerre kadar hayır ve şer zâyi olmamaktadır.“Kiramen Kâtibin”her şeyi kayda almakta ve bu şekilde büyük mahkemeye hazırlık yapılmaktadır.

Câsiye sûresi 14,15 ve 29.âyetlerde Cenâb-ı Hakk; (Habibim)

“İman edenlere söyle ki; Allah’ın ceza günlerinin gelip çatacağını beklemeyenlerin ezâlarına aldırış etmesinler, kusurlarını bağışlasınlar. Çünkü nasılsa Allah, herkese yaptıklarının karşılığını verecektir.”

“Kim güzel ve makbul bir iş yaparsa, kendisi için yapar. Kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Sonunda Rabbinizin huzûruna götürüleceksiniz.” 

“İşte karşınızda sadece gerçekleri dile getiren defterimiz. Biz sizin yaptığınız her işi bir yere kaydediyorduk.” Buyurmaktadır.

Rabbimiz Ahkâf sûresi 35.âyette;

“O halde ey Resûlüm! O üstün azim sahipleri olan peygamberler nasıl sabrettilerse, sen de öyle sabret. Onlar hakkında azap gelmesi için acele etme! Onlar, tehdit edildikleri azâbı gördükleri gün, dünyada gündüzün, sadece bir saatinden daha fazla kalmadıklarını düşüneceklerdir. Bu bir duyurudur. Sözün kısası; “Allah’ın yolundan çıkmış güruhtan başkası helâk edilmez.”
Ve Muhammed sûresi 29 ve 31.âyetlerde de;

“Yoksa kalplerinde hastalık (nifak) bulunan münâfıklar Allah’ın, kalplerinde müminlere karşı duydukları kinleri açığa çıkarmayacağını mı zannediyorlar?”

“Sizi mutlaka imtihan edeceğiz, tâ ki içinizden mücâhede edenleri, sabır ve sebat gösterenleri tanıyacak ve gösterdiğiniz yararlılıkları imtihan meydanlarında örnek göstereceğiz” buyurmaktadır.
Kâinatın en büyük meselesi, iman meselesi ve iman kurtarma hizmetidir. Verecek hiçbir şeyimiz olmasa bile güler yüzlü olmamız, tatlı dille muâmelede bulunmamız dahi, gönülleri fethetmeye yetecektir. Efendimiz (SAV),  “..Bir tebessüm bile sadakadır...” (Tirmizi) buyurmaktadır.

Bazen hayata vesile olan su, insanların boğulmasına da sebep olabilir. Ağızdan çıkan öyle sözler vardır ki, bu söz ölmüş kalpleri ihya etmeye vesile olurken, aynı zamanda Kâbe kıymetindeki kalbleride tahrip edebilir. Onun için Hz. Üstad, “Her sözün doğru olmalı ama, her doğruyu söylemek doğru değildir” (Mektubât) buyurmuşlardır.

Cenâb-ı Hakk Nisa sûresi 69 ve 71.âyetlerde;

“Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimetlerine mazhar ettiği Nebîler, Sıddıklar, şehitler ve Sâlih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaşlar!”
“Ey iman edenler! Düşmanlarınıza karşı korunma tedbirinizi alın. Duruma göre küçük kıtalar halinde veya toptan seferber olun” buyurmaktadır.

İmanda kemâle erememiş insanlar, nimetlere mazhar oldukları zaman, ‘kendi kabiliyetim ve imkanlarımla elde ettim, dolayısıyla bu bizim hakkımızdır’ derler! Bir başarısızlığa, bir kötülüğe muhatap olurlarsa da, Müslümanların uğursuzluğuna verirler. Halbuki iyiliği de kötülüğüde yaratan Allah’tır. Allah bazen nimet verir bakalım şükredecekler mi? Bazen de belâ ve musîbet verir; ‘kullarım bakalım sabredecekler mi?’ diye imtihan eder.

İnsan yanlış yapabilir, imandan da mahrum olabilir, ama Allah çok merhametli olduğu için, rahmet kapılarını kapatmaz ve devamlı tövbe kapılarını açık tutar. Şayet insan hayâtı, aklı ve irâdeyi; bunları ücretsiz veren Allah’a teveccüh ederek, iradî olarak pişman olur ve Allah’a yakınlaşıp özür dilerse, Allah da o kuluna merhametiyle muâmele eder. Çünkü O (cc), Gaffar’dır, Settar’dır.(Günahları affeder, ayıpları setreder/örter.)

Allah Teâla Hazretleri Araf sûresi 170 ve 188.âyetlerde;

“Kitaba sarılanlar ve namazı gerektiği şekilde yerine getirenler bilsinler ki, Biz iyilik için çalışanların mükâfatlarını asla zâyi etmeyiz.”

“De ki; Ben kendim için bile Allah dilemedikçe hiçbir şeye kadir değilim. Ne fayda sağlayabilirim ne de gelecek bir zararı uzaklaştırabilirim. Şayet gaybı bilseydim elbette çok mal mülk elde ederdim, bana hiç fenâlık da dokunmazdı. Ama ben iman edecek kimseler için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeleyiciyim” buyurmaktadır.

Hz.Üstad, Rusya esâretinden dönerken misafir kaldığı bir köyde iki-üç gün, ne doğru dürüst yemek yiyor, ne de uyku uyuyor. ‘Nedir bu halin ki yemek yemiyor, istirahat etmiyorsun?’ sorusuna:
-Kardeşim, bu milletin omuzuna inen musibet, cehennem azâbına denk bir musibettir. Bu musibet, “Bende ne uyku bıraktı nede iştah”, diye cevap vermiştir.

İnsanlığın imandan mahrumiyetinin ızdırabını, çile ve sancısını vicdanında duyan Hz.Üstad, Allah’tan kopmuş, imandan mahrum bırakılmış, ruh ve kalbi ölmüş bir millete reçeteler sunmuş, biiznillah milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur.

Bugün birilerinin yakmış olduğu küfür ve dalâlet yangınına, benzin dökenler var. Neslimizi yeniden bu yangınlarda itlaf etmek için çalışan, gece gündüz plan proje üretenler, iftira ve isnatlarda bulunanlar var. Bizlerde en az onlar kadar dâvâmızda samimi olmamız, Allah’a verdiğimiz sözde sebat edip, Hakk’ı muhtaç olanlara duyurup sevdirmemiz gerekmektedir. Onun için yılmadan, ye’se düşmeden, -ümmet-i Muhammed’in düştüğü yerden kurtarılması adına- bizlere düşen gayreti göstermemiz gerekmektedir.

Fırtınaların sert estiği günümüzde, mânevi sorumluluğu omuzunda taşıyan Hocaefendi’nin de, Hz.Üstad gibi ne uykusu var, nede iştahı var. Sabahlara kadar sıkıntı ve ızdırap içinde bir ömür boyu inleyip durmakta, son hadiselerin vicdanında yaptığı baskılar neticesinde ayakta duramayacak kadar sarsılmaktadır.

Bilhassa çocuklar ve kadınlar, kaderini eğitime adamış yüz binlerce bay bayan öğretmen arkadaşlar, bütün dost, taraftar ve muhipler, vatana, millete ve insanlığa hizmet mülahazasıyla imkanlarını seferber eden esnaf için, bilâ günah bu insanlara çektirilen sıkıntılardan dolayı, vicdan azabı çektiği herkes tarafından müsellemdir.

Sinelerinde gayz kin ve nefret bulunan, ortalığı fesada veren ve yangın çıkaran, küfür ve dalâleti gâye edinen ve bunlara alet olan zâlim ve ihânet şebekelerinin, sadece imanından dolayı masum insanlara zulüm etmelerine mukâbil; kalplerini rızây-ı ilahiye kilitlemiş, kendilerini iman ve Kur’an hizmetine adamış, Allah yolunda gece gündüz dünyanın her coğrafyasında, neslin elinden tutma, küfür ve dalâlet yangınını söndürme, yangından nesl-i âtiyi koruma gayreti içinde bulunma ve ıslahçı bir rol oynamaları, kalp ve gönül mimarlarının kaderi olmuştur.

[Mehmet Ali Şengül] 7.7.2020 [Samanyolu Haber]

‘Erdoğan’a suikast girişimi’ iddiasıyla yargılanan 3 yaver daha tahliye edildi

15 Temmuz darbe girişimi sırasında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nda gerçekleşen eylemlere ilişkin davada suikast timine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerini söylemekle suçlanan Cumhurbaşkanı yaverleri Mete Semercioğlu ve Erkan Kıvrak’ın tahliye edildiği ortaya çıktı.

Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 3 Temmuz’da görülen darbe girişiminin Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı ayağına ilişkin davada esas hakkındaki mütalaa açıklandı. Savcı mütalaasında 90 sanığın “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasını istedi. Sanıklardan 134’ü hakkında ise “darbeye teşebbüse yardım” suçundan 20 yıla kadar hapis talep edildi.

Cumhuriyet’ten Alican Uludağ’ın haberine göre; Savcı, Kara Yaver Mete Semercioğlu, Hava Yaver Erkan Kıvrak ve Deniz Yaver Şafak Deliacı’nın “darbeye teşebbüse yardım” suçundan 20 yıla kadar hapse mahkûm edilmesini istedi. Mütalaada bu isimlerin, Erdoğan’ın başyaveri eski Albay Ali Yazıcı ile birlikte Erdoğan’ın darbe girişimi sırasında bulunduğu yeri öğrenip suikast timine haber verilmesi konusunda karar aldıkları iddia edildi.

Yaverlerin yaptıkları plan doğrultusunda Erdoğan’ın yerini öğrendikleri ve suikast timine bildirdikleri savunulan mütalaada, eylemlerin darbeye teşebbüse yardım suçunun yanı sıra “Cumhurbaşkanına suikast suçuna yardım” suçunu da oluşturduğu ancak tüm bunların bir bütün olarak değerlendirildiğinde “anayasayı ihlal suçuna yardım” olduğunun anlaşıldığı ifade edildi. Mütalaanın ardından mahkeme, duruşma sonunda verdiği ara kararla Semercioğlu ve Kıvrak’ın tahliyesine karar verdi. Mahkeme, daha önce mart ayında da Erdoğan’ın deniz yaverliğini yapan Deliacı’yı tahliye etmişti.

Erdoğan’ın başyaveri Ali Yazıcı ise darbeyi planlayan Yurtta Sulh Konseyi’nin üyesi olduğu gerekçesiyle Genelkurmay çatı davasında yargılanmış ve ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırılmıştı. Erdoğan’ın bir diğer yaveri olan Furkan Özdaban da cemaat üyesi olduğu gerekçesiyle yargılandığı davada 10 yıl hapse mahkûm edilmişti. Jandarma Yaver İsmail Terzi ise darbe girişimi sırasında izinliydi.

[TR724] 7.7.2020

Cezaevindeki gazeteci Harun Çümen: Açık görüş yasağı işkenceye dönüştü!

AKP rejimi tarafından KHK ile kapatılan Zaman Gazetesi’nin eski Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Harun Çünen, koronavirüs salgını nedeniyle 5 aydır açık görüş yapılmamasına, kapalı görüşün ise tek bir ziyaretçiyle sınırlandırılmasına tepki gösterdi. Çümen, “Çocuklarımı göremiyor, onlara sarılamıyorum. Hapis içinde hapis yaşıyorum, tam bir işkenceye dönüştü.” ifadelerini kullanıyor. Çümen’in ailesine yazdığı mektuba göre, ‘ölüm riski’ dışında hastaneye sevkler de durdurulmuş durumda. Kantin ise talepleri ‘yok’ diyerek karşılamıyor.

Türkiye’deki tutuklu gazetecilerden biri de Harun Çümen. Yaklaşık 21 aydır Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu. Keşan’da tutuklandı, Edirne Cezaevi’ne konuldu. Ancak daha sonra kendi istiği dışında Balıkesir’e nakledildi. Defalarca İstanbul’a naklini istemesine rağmen talep her defasında gerekçesiz olarak reddediliyor. Ailesi görüş için her ay İstanbul’dan Balikesir’e gitmek zorunda kalıyor.

Harun Çümen’in tutuklu bulunduğu Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazdığı mektup Kronos‘ta yayınlandı. Harun Çümen mektubunda salgın nedeniyle iptal edilen açık görüşlerin artık işkenceye dönüştüğünü anlatıyor. Zaten zor olan cezaevi şartlarının koronavirüs tedbirleri nedeniyle iyice zorlaştığını kaydeden Harun Çümen, “Dört aydır çocuklarımı göremiyorum, onlara dokunamıyor, sarılamıyorum. Beş ay olacak, çocuklarımdan uzak 150 gün. Onun dışında 4 aydır doktor yüzü göremiyoruz. Ramazan’dan önce spor yaparken dizimden sakatlandım. Sol ayağıma basamadım, 3 hafta sürdü. Yürüyemedim, namazları oturarak kıldım. Tuvalette, banyoda, abdest alırken çok zorlandım. Tam bir işkenceydi. Ölüm riski hariç hastaneye sevk yapılmıyor.” diye yazdı.

ABARTILI TEDBİRLER SADECE BİZE UYGULANIYOR

Cezaevi şartlarının pandemiyle birlikte iyice ağırlaştığını belirten gazeteci Çümen, şöyle devam etti: “Haftada bir açık kapalı spor sahasına çıkıyorduk, 4 aydır ona da gidemiyoruz. Gazeteleri bir gün geriden takip edebiliyoruz. Haftasonları bazı günler de gelmiyor. Koronavirüs süreci en çok bizi, mahpusları vurdu. Affa dahil edilmedik, bunun üzerine bu yaşadıklarımız. Hapis içinde hapis yaşıyorum. Tam bir işkenceye dönüştü. Adeta cehennem gibi. Psikolojimiz alt üst oldu, bozuldu. Türkiye’nin her yerinde 1 Haziran’dan itibaren normalleşme başladı, her yer açılıyor, insanlar sokaklarda cirit atıyor. Ama sadece bize katı tedbirler uygulanmaya devam ediyor. O kadar zor mu, tedbir alarak açık görüş pekala yaptırılabilir.”

“BABAM ÇOCUKLARINA ÇOK DÜŞKÜN”

Babasıyla en son geçen pazartesi günü telefonda konuştuklarını belirten Ahmet Selim Çümen, “O zaman da sesi iyi gelmiyordu. Haziran ayında sadece kapalı görüş oldu, o da bir kişi sınırlamasıyla. Mektupla öğrendik ki Temmuz ayında da aynı uygulama devam ediyor. Babam buna çok üzülmüş. Biri 9 diğeri 3.5 yaşında iki kız kardeşim var. Onlara çok düşkün babam, görüşemediği, göremediği, sarılamadığı için çok üzülmüş.” dedi. 3.5 yaşındaki kardeşinin ‘baba’ duygusunun az olduğunu belirten Çümen, yine de babasının telefonla aradığı günlerde herkesten çok heyecanlanarak, her çalan telefona ‘babam, babam’ diye koştuğunu anlattı.

AYŞEGÜL ÇÜMEN: KIZIMIN PSİKOLOJİSİ BOZULDU

Harun Çümen’in eşi Ayşegül Çümen de özellikle 9 yaşındaki kızının babasının tutukluğundan çok etkilendiğini kaydederek, “9 yaşındaki kızımın da psikolojisi iyi değil. Babasına sürekli ağlıyordu. Tutuklu olduğunu söylemedik önce, söyledikten sonra rahatladı ama yine de çok özlüyor, çok üzülüyor. Baba da çok düşkün kızlarına, onlar da babalarına düşkün. Büyük kızım ise sınava hazırlanıyor ama kafasını toparlayamıyor. O da çok etkilendi.” dedi.

YEMEKLERE KAŞIK SÜRÜLMÜYOR

Eşinin cezaevi şartlarından çok fazla şikâyet eden bir insan olmadığını anlatan Ayşegül Çümen, koronavirüs pandemisi nedeniyle durumun değiştiğini anlattı: “Balıkesir’de yemekler çok kötü. Eşim asla yemek seçmeyen, en kötü yemeği bile yiyen biri. Şu an nasıl geliyorsa, kaşık sürülmüyor, diyor. Kantin sıkıntı. Birçok şey geliyorken, paramızla alacağımızı şeylerde de sıkıntı var. Onlar da yok. Yok deniyormuş. Neden dediklerinde de hep pandemiyi öne sürüyorlar. Bize daha çok zulüm olsun diye kullanıyorlar.”

[TR724] 7.7.2020

Dink davasında MİT personelinin dinlenmesi talebine mahkemeden ret

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi 14. Ağır Ceza Mahkemesi, AGOS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink cinayeti davasında avukat Hakan Bakırcıoğlu’nun dönemin MİT görevlileri Hüseyin Kubilay Günay, Özel Yılmaz ve Handan Selçuk’un tanık olarak dinlenmesine ilişkin talebi reddetti. 76 sanıklı davada, dönemin MİT İstanbul Bölge Başkanının tanık olarak dinlenmesi için MİT Başkanlığı’na yazı yazılmasına, izin verilmesi halinde ise dinlenmesine karar verildi. Duruşma yarın devam edecek.

Duruşmaya, tutuklu sanıklar gazeteci Ercan Gün ve eski İstanbul jandarma istihbarat görevlisi Muharrem Demirkale Ses ve Görüntülü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile katılırken, üç tutuksuz sanık da duruşmada hazır bulundu. Duruşmada, üç tanık dinlendi. Mahkeme Başkanı Akın Gürlek, taraflara tanık dinlenmesi konusundaki taleplerini sordu.

Dink ailesinin avukatı Hakan Bakırcıoğlu, Hrant Dink ile 2004 yılında İstanbul Valiliği’nde yapılan görüşmeyle ilgili dönemin MİT görevlileri Hüseyin Kubilay Günay, Özel Yılmaz ve Handan Selçuk’un dinlenmesini talep ettiklerini, bu talebin önce kabul edildiğini, ancak savcılığın bu kişilerin tanık olarak dinlenmesinden rücu edilmesi talebi üzerine mahkemenin bu konuyu daha sonra değerlendirmeye almaya karar verdiğini, bugüne kadar da herhangi bir karar verilmediğini belirtti. Bakırcıoğlu, söz konusu MİT görevlilerin sürecin tanığı oldukları gerekçesiyle dinlenmesini ve dönemin MİT İstanbul Bölge Başkanı Ahmet Köksoy’un da Dink cinayetiyle ilgili yapılan toplantılara katılması dolayısıyla tanık olarak dinlenmesini istedi.

DURUŞMA YARIN DEVAM EDECEK

Mahkeme heyeti, dönemin MİT görevlileri Hüseyin Kubilay Günay, Özel Yılmaz ve Handan Selçuk’un dosya kapsamındaki tanık ifadelerinin yeterli olması gerekçesiyle tanık olarak dinlenmeleri talebinin reddine karar verdi. Heyet, dönemin MİT İstanbul Bölge Başkanı Ahmet Köksoy’un dinlenmesi için MİT Başkanlığı’na yazı yazılmasına, izin verilmesi halinde ise dinlenmesine karar verildi. Duruşma, yarına devam etmek üzere ertelendi.

[TR724] 7.7.2020

BM’den ortak mektup: Hizmet Hareketi’ne yönelik devlet destekli kaçırmalar sistematik hale geldi

Birleşmiş Milletler (BM) Zorunlu ve İstemsiz Kayıplar Çalışma Grubu ve Özel Raportörleri, AKP iktidarı döneminde Hizmet Hareketine ve gönüllülerine yönelik yurt içinde ve yurt dışında zorunlu kaçırma, tutuklama, deport, iade gibi birçok illegal operasyonlarına yönelik ortak mektup yazdı. Mektup BM’nin sitesinde yayınlandı.

Mektupta, Türk Hükümeti tarafından gerçekleştirilen Kaçırılmaların sistematik hale geldiği ve şu ana kadar yurt dışında 100’ün üzerinde kişinin kaçırıldığını ifade edildi.

15 sayfalık mektuba Türkiye’nin cevabı 1,5 sayfa
15 sayfalık mektuba Türkiye’nin verdiği cevap ise sadece 1,5 sayfa oldu. Türkiye’nin cevap yazısında ise genel ifadeler kullanılarak, Hizmet Hareketi’nin ‘terör örgütü olduğu’ iddia edildi. Bu yazı da internet sitesinde yayınlandı.

Diğer yandan BM’nin 5 Mayıs 2020’de yazdığı mektupta birçok önemli konuya dikkat çekildi. Devlet destekli yurt dışı kaçırmaların sistematik bir uygulama olduğunun vurgulandığı mektupta, Türk vatandaşlarının birden fazla devletten Türkiye’ye zorla kaçırıldığı aktarıldı.

Mektupta, Hizmet hareketiyle ilişkisi olan kişilere Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Afganistan, Kamboçya, Gabon, Kosova, Kazakistan, Lübnan ve Pakistan’daki yetkililerle eş güdüm içerisinde gizli operasyonlar yapıldığı hatırlatıldı. Bu süreçte keyfi gözaltı ve tutuklamalar yapıldığı, bu kişilerin zorla kaybetme ve işkenceye maruz bırakıldığı vurgulandı.

‘100’ü aşkın Türk vatandaşı kaçırıldı’
Mektupta kaçırılmalarla ilgili Türkiye’nin yaptığı ikili anlaşmalara dikkat çekilerek, şunlar söylendi:

“Türkiye Hükümeti’nin, diğer Devletlerle koordineli olarak, 100’ü aşkın Türk vatandaşı zorla Türkiye’ye naklettiği bildirilmekte olup, bunların 40’ı çoğunlukla sokaklardan veya tüm dünyadaki evlerinden çocukları ile birlikte kaçırılan zorla kaybolmaya maruz kalmıştır.”

“Türkiye hükûmeti, gerekçesiz sebeplerle “terörizm ve uluslararası suçla mücadeleye” yönelik birden fazla Devletle ikili “güvenlik işbirliği anlaşmaları” imzalamıştır. İddia edilen operasyonların zamanlamasında açık bir bağlantı olduğu görülüyor. Çoğu olmasa da anlaşmaların yürürlüğe girmesinden bu yana iki yıl içinde gerçekleştirildi.”

MİT’e yetki verildi, çok sayıda Türk vatandaşı kayboldu
Mektupta, MİT’e yurt dışındaki operasyonları yürütme veya bunlarla mücadele etme görevi verildiği de aktarıldı. MİT’in bu işi için ayrı bir departman kurduğu ve sonrasında Afganistan, Azerbaycan, Kamboçya, Gabon, Irak, Kazakistan, Kosova, Malezya, Moldova, Moğolistan, Myanmar, Pakistan, Katar, Suudi Arabistan, Sudan, Ukrayna’da çok sayıda Türk vatandaşının kaybolmaya başladığı belirtildi.

Mektupta gizli operasyonlarla kaçırılan bazı isimler de tek tek sayıldı:

“Mustafa Ceyhan (Azerbaycan), Harun Çelik (Arnavutluk), Mesut Kaçmaz, Bayan Meral Kaçmaz ve iki çocuğu (Pakistan), Mustafa Erdem, Yusuf Karabina, Kahraman Demirez, Cihan Özkan, Hasan Hüseyin Günakan ve Osman Karakaya (Kosova), Osman Özpınar, İbrahim Akbaş ve Adnan Demirönal, Eşleri ve Çocukları (Gabon), Osman Karaca (Kamboçya), Ayten Öztürk (Lübnan), Zabit Kişi (Kazakistan).”

Mektupta bu kişilerin davaları zorunlu kaçırılma ve iade operasyonlarına delil olarak gösterildi.

[BM’nin Ortak Mektubuna ulaşmak için tıklayın]

[TR724] 7.7.2020

Devlet ebed-müddet ve ideal vatandaş imali [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Bilgisayarlar veri depolar ve ihtiyaç halinde bu enformasyonu kullanıcıya sunar. Bir nevi hafıza deposu gibi! Kitaplar da aslında bir tür bellek deposudur. Yazarlarının düşüncelerini depolar. Platon’la, Machiavelli’yle, Hobbes’la, Marks’la diyalog kuramasanız da, onlar sizinle konuşabilir. Ne var ki, ne bilgisayarlara ve kitaplara soru sormak mümkündür. Bilgi orada olsa da, korelasyon yoktur. Yani birbirinden farklı enformasyonları bir araya getirip yeni bilgilere ulaşmak ya da yeni şeyleri anlamak olanaksızdır. Öznesi insan idraki olmayan hiçbir bilgi dağarcığı yeni bir bakış açısı ve dolayısıyla da idrakin genişlemesine olanak tanımaz. Kuru enformasyon bir işe yaramaz. Ansiklopedik enformasyon koleksiyonunda Vikipedi düzeyinde bir dağarcık, eğer o enformasyon külliyatını idrak edemiyor ve bir araya getirerek bir bilgi ortaya koyamıyorsa, bir işe yaramaz. İnsanlığı bir milimetre ilerletmez.

Enformasyon ile bilgi aynı şey değildir. Bilgi, bir bağlama oturtulmuş olan enformasyondur. Enformasyonun bir bağlama oturtulmasına düşünce denir. Düşünmek, mantık silsilesi ile enformasyonun işlenmesidir. Çoğu zaman bu süreçte gözlemlere ihtiyaç duyarız. Bu işi en iyi çocuklar yapar. Küçük Prens’te fil yutmuş boğa yılanını bir şapka sanan yetişkinler gibi, enformasyon ve kuru gözlem her zaman bizi gerçek bilgiye ulaştırmaz. Küçük Prens gibi, hayal gücünü kullanmayı, yani birazcık çocuk olmayı ve daha da önemlisi küçük risklere girmeyi göze almak lazımdır.

Büyüklerin size anlattıkları öyküler vardır. Hayata, aileye, doğrulara, dine, makinelere, yemeklere, oyunlara ve daha birçok yararlı yararsız şeye dair öyküler duyarız, hayatımız boyunca. Çoğumuz bu duyduğumuz, dinlediğimiz, bize sabah akşam tekrarlanan öyküleri ezberler. Ve bu ezberlenmiş öyküleri hayatın ta kendisi addeder. Onların ne olduklarını, ne anlama geldiklerini, neden üretildiklerini ve anlatıldıklarını düşünmez. Bu anlatılan öyküleri doğru kabul etmek büyük bir konfordur. Toplum bu öyküleri tekrar edenleri destekler. Onlar ideal toplum öğeleridir. Kültürümüz bir bakıma bu öykülerin bileşkesidir. Ortak mitler, kahramanlar, tarih, doğrular ve yanlışlar, güzeller ve iyiler, çirkinler ve kötüler – bu öykülerde neler, neler vardır! Bu öykülerin çocuklara anlatılması ve çocukların bu öykülere inanması, hatta o öykülerle çelişen her şeyin esasında olmadığını ileri sürecek kadar o öykülere güvenmesi, toplumu birbirine kenetler. Kültür ve medeniyetler bu ortak öykülerin içinde konserve edilir, korunur, yok olmaları ve unutulmaları önlenir. Toplum çocuklara hep şapkalardan bahseder ve onlara boğa yılanlarının filleri yutamayacağını anlatır durur. Çocuklar bazen boğa yılanlarının içinde fil olabileceğini gizliden gizliye düşünseler de, zamanla bu düşüncelerini unuturlar. Tıpkı sabah uyandığımızda geceki renkli rüyaları unuttuğumuz gibi!

Devlet doğduğunda onu bir organize suç örgütünden ayıran şey neydi? Gülmeyin! Bunun konumuzla cidden ilgisi var. Devletler de suç örgütleri de bazı ortak özelliklere sahiptir. Mesela ikisi de insanlardan oluşur. İkisinde de hiyerarşik bir karar alma piramidi vardır. Her ikisinde de işbölümü esastır. Bir organizasyon şeması, operasyon yaptıkları bir alan ve ortak çıkarlar ekseninde birbirine tutunan insanlar, yine ortak özellikleridir. Devletler de organize suç örgütleri de güç ve şiddet tekeli kurmaya çalışır. Bir mafya kendi bulunduğu bölgedeki diğer organize suç örgütlerini elimine etmek ister. Onları ya yok eder, ya da kendi güdümüne alır, absorbe eder. Onlara suçtan elde edilen rantı dağıtır. Devletler, aynı örüntüyle hareket eder. Başka otoriteleri yok eder. Diğerlerini kendine bağlar. Osmanlı Beyliği’nin yaptığı gibi, seri adımlarla diğer beylikleri ezer veya onlarla gücü paylaşır. Gücü tek merkezde toplama gayreti içinde olur.

Bu süreçleri anlamak, iktidarın doğasını anlamak için çok önemlidir. Ve elbette kendimizi anlamak için! Biz, insanlar, bir arada yaşıyoruz. Belki de sosyal evrendeki en önemli yerçekimi kanunu, bu güne dek bilinen tüm Homo Sapiens (insan) gruplarının bir arada yaşamış olmasıdır. Her bir arada yaşam, organize olmayı gerektiriyor. Dolayısıyla nerede bir insan topluluğu varsa, orada bir devletimsi hiyerarşik karar alma sistemi, bir organizasyon yapısı, örgütlü bir topluluk var!

Bir bölgede hâkimiyet kuran her topluluk, yönetiliyor. Bu yönetimin demokratik mi, monarşik mi, teokratik mi, otoriter mi, totaliter mi olduğunun yöneten-yönetilen ilişkisi temelleri bakımından önemi yok. Her yöneten-yönetilen ilişkisinde (yani her tolumda!) küçük bir grup, kendisi dışındaki çok geniş bir grubu yönetir. Vifredo Pareto elitlere ilişkin çok önemli saptamalar yaptı. Sovyetler Birliği ve ABD, İran veya Norveç, Roma İmparatorluğu ya da Suudi Arabistan – her biri birbirinden farklı sistemler de olsa, bu evrensel kural değişmez. Sizi elitler yönetiyor! Elitlere karşı olan muhalifler de iktidara gelse, elit olacaklar.

Yönetilenlere, tebaaya, vatandaşlara, elitlerin sisi yönetme hakkı olduğunu anlatan bir süreç vardır. Halk olan durumu kabullenir. Sizi yönetenlerin buna hakları olduğuna inanırsınız. Bu meşruiyettir. Sizi yönetenler, meşru güç kullanır. Buna inanırsınız. Başka bir deyişle, gücün kullanımı ya da güç kullanımı, meşru temellerde gerçekleşir. Bu meşru güce, otorite denir. Otorite, düz şiddetten farklıdır. Otorite, şiddet kullanma tekelini devlete (yani onu kontrol eden elitlere) verir. Güç mücadelesi, esasında elitler arası bir mücadeledir. Bu sosyalist bir devrim de olsa, durum değişmez. 1917 Ekim Devrimi sonrası Rusya’da iktidar Çar’dan alınıp işçi sınıfına verilmedi. İşçi sınıfı adına gücü kullanan parti ileri gelenleri, gücü proletarya adına kullandı! Leninistler hayal kırıklığına da uğrasa (ki bu makaleyi çok fazla Leninist’in okuduğunu düşünmüyorum!) sosyalizm Pareto’nun elit kaidesini bozamadı.

Şimdi neden devletler çocukların boğa yılanlarının fil yutabileceğine inanmalarını istemez? Bu soruya geleyim.

Devletler, size bir diskur anlatır. Bu diskur, sizin devletin otoritesini kabul etmenizi sağlıyor. Bu diskur olmazsa, devlet tutunamaz. Bir örnek vereyim. Mafya ile devletin ortaklıklarına değindim. Mafya, örneğin bir otoparkı (toprak parçası!) kontrol ediyorsa, sizin yan sokakta arabanızı bedava park etmenizi istemez. Yanınıza gelen bir kopil size patronun bu sokakta arabanızı koruyamayacağını kibarca hatırlatır. Siz “ne alaka kardeşim!” diyemezsiniz. Yan sokak çok güvenli de olsa döndüğünüzde arabanızın camı çerçevesini inmiş bulabilirsiniz! Otopark alanına gidip gönül rızanızla istedikleri ücreti verene dek araç güvende olmayacaktır. Devletler evreninde de sistem böyle işler. Önemli olan, otoparktaki otoritenin otorite olduğunu sizin kabul etmenizdir. Şimdi mesele şu: otoparktaki organize suç örgütünün otoritesini (meşru gücünü) kabul etmenizi ne sağladı? Diskur! Hangi diskur? Güvenlik! Kimse aracının kırılıp dökülmesini istemez. Bu pahalı olurdu! Ufak bir bedel karşılığı aracın başına bir şey gelmemesi sağlanabilir. Bu bedel salt otopark ücreti değildir. Asıl bedel, oradaki gücün şiddet kullanma kapasitesini kabullenmek, onun gücüne boyun eğmektir!

Sizin durumu kabullenmenizi sağlayan diskur ne peki?

Hayat bir otoparkta park eden araçların evreninden çok daha karmaşıktır. Dünya çok büyük bir otopark! Ve bu büyük otopark, birbirinden farklı bölgelere ayrılmış gruplar tarafından kontrol ediliyor. Her grup kendi kontrol ettiği kısımda istediği kuralları uyguluyor. Birbirlerinin varlığından haberdarlar. Birbirlerinin otopark alanlarına girmiyorlar. Çünkü bu onları birbirine düşürürdü. Aralarında bir tür centilmenlik anlaşması dışında hiçbir garanti yok. Bir de yalın güçleri. Durum kontrolden çıkarsa eğer, o gücü kullanmak durumunda kalabilirler. Dahası, o güce kendi müşterilerinin olur ha otoritelerini kabul etmemeye başlamaları durumunda da ihtiyaç duyabilirler. Nasıl ki diskur, müşteriyi “imal etti”, yani onun otoriteyi kabul etmelerini sağladı, aynı yolun tersinden otorite ortadan kalkabilir. Ama üzülmeyin bu hem düşük bir olasılıktır, hem de otorite kalktığı anda yerine yenisi anında oluşuverir. Güç boşluk kabul etmez.

Devletler, bilgiyi kontrol eder. Size onu draje halinde sunar. Bu iş için okul ideal bir yerdir. Okulun esas rolü bilgiyi vatandaşa vermek değildir. Onun devletin meşruiyetini (meşru güç kullanımını) kabul etmesini sağlamaktır. Modern devletlerin ortaya çıkması ile modern halk okullarının ortaya çıkması bu nedenle aynı zamana tekabül ediyor. “Okut, öğret, yurda yarar bir insan et!” diyen marşta olduğu gibi, okullar bizi yurdun işine yarayacak üniteler haline sokmaya çalışır. Sizi bir kalıba döker. Baskın Oran, üniversitelerin görevinin lise sona dek öğrenilen her şeyin öğrencilere unutturulması olduğunu söylüyordu. Haklı. Onu da dediği gibi, liseye giden bir öğrenci her şeyi “bilir” (!). Ama üniversiteye başladığında, o draje halindeki bilgilerin esasında kendisine kabul ettirilen bazı enformasyonlar olduğunu görecektir. Tabi derslere girerse!

Sonuçta devletin ebed-müddet olması, onun gerekli gördüğü kadar bilgiyi, kendi arzuladığı bağlamda topluma dayatmasına ve kabul ettirmesine bağlı! Devlet, size aslında bir “otopark mafyası olduğunu” fark ettirmemeye çalışan otopark mafyası gibi hareket eder. O büyüyü sağlayan diskurdur. Kimi zaman iç düşmanlar, kimi zaman dış düşmanlar, kimi zaman her ikisi de, bazen ortak göç mitleri, veya “Exodus” öyküleri, devletin meşruiyetini sağlar. Devlet, bu iş için etnisite ve dini standart kaynak olarak kullanır.  Çoğu zaman ise hibrit ideolojilere yaslanır.

Bakın, devletin yerine herhangi bir otoriteyi koyun ve bu makaleyi ona göre okuyun, ortak noktalarının hep şapkayı görmek, boğa yılanının fili yutmuş olduğu düşüncesinden sizi alıkoymak isteyen birilerinin olduğunu, bunların bu işte korkunç çıkarlarının olduğunu fark edeceksiniz. Neyin neden yapıldığı hep bu öyküyle – diskurla – alakalıdır. Diskur ne kadar çok kabul görürse, o kadar fazla insan şapka görmeye başlar. İnsanlar bir kez şapka görmeye dursun; devletler (veya dinler, veya ideolojiler, veya otopark mafyaları!) artık istediğini yapar. Siz seyredersiniz. Ve bu dünyaya sınırlı bir süreliğine misafir olarak geldiğinizi unutursunuz. Kendinizi unutursunuz. Ailenizi unutursunuz. Arsanın esasında bomboş olduğunu unutursunuz. Truman Show filmindeki kahraman gibi, her şeyin esasında bir set olduğunu, kurgulandığını, ve sizin de bu kurgunun bir figüranı olduğunu unutursunuz! Boğa yılanını ve fili unutursunuz. Salt şapkayı görürsünüz. Ve hayat değişmeden devam eder.

Devamı sağlayan sizsiniz. Soru sormaya ve sorgulamaya başlamadan, akıllı olmadan, rahatsız etmeden, rahatsız olmadan bu kâbus hiç bitmeyecek.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 7.7.2020 [TR724]

Şota’nın emaneti çeyrek asır sonra sahibini buldu [Hasan Cücük]

Trabzonspor formasını giyen yabancı oyuncular arasında Şota ve Arçil kardeşlerin ayrı bir yeri vardır. Şota, bordo-mavili formayla gol kralı olan ilk ve tek yabancı olarak kulüp tarihinde yerini aldı. Şota’nın çeyrek asırdır kırılmayan bir rekoru vardı; bir sezonda en çok gol atan yabancı oyuncu. Bu rekor artık tarih oldu. Norveçli golcü Alexander Sörloth, Galatasaray deplasmanında attığı golle lig, Avrupa ve kupa maçlarında bir sezonda 29 gole ulaşıp, Şota’nın yerini adını Trabzonspor tarihine yazdırdı.

Türk futbolseverler Şota ve Arçil Arveladze kardeşler adını 10 Kasım 1993’te kiralık olarak Trabzonspor’a gelmeleriyle duydu. Yumurta ikizi olan Arveladze kardeşlerden Şota attığı gollerle dikkatleri üzerine çekti. 18 maçta 15 gol atan Şota oynadığı futbolla birlikte sempatik tavırlarıyla taraftarın sevdiği bir isim oldu. Gürcü Arveladze kardeşler, sezonun bitimiyle birlikte Trabzonspor’a kalıcı imzayı attılar.

Kiralık oynadıkları yarım sezonda göz dolduran Şota ve Arçil için 1994-95 sezonu sıkıntılı başladı. Haftalar ilerledikçe Şota gol orucunu bir türlü bozamıyordu. Gürcü oyuncuları Trabzonspor’a getiren dönemin başkanı Faruk Özak, iki futbolcuyla ilgili komik anısını şöyle anlatacaktı: “Şota-Arçil’den çok sıkıntı çektik. Bir maç kötü, iki maç kötü, üç maç kötü, dördüncü maçtayız. Biz öndeyiz, arkadan da birisi bağırıyor 4 maç kötü ya, ‘Ha bu yönetim ne kadar geri zekalıdır aynı adamdan 2 tane aldı’ diye.”

Şota’nın yıldızını tam parlattığı sezon 1995-96 oldu. Şenol Güneş yönetiminde esen Karadeniz Fırtınası’nda Şota 33 lig maçında attığı 25 golle sezonu kral olarak tamamladı. Trabzonspor’un ilk yabancı gol kralı olan Şota, o sezon ligin yanı sıra Avrupa’da 4 maçta 1, Türkiye Kupası’nda ise 3 maçta 2 gol atarak toplamda 41 maçta 28  kez rakip fileleri havalandırmıştı.

Şota ve Arçil 1997’de Trabzonspor’dan ayrılıp giderken, geriye unutulmaz hatıralar bıraktı. Şota sonrası Karadeniz ekibi onlarca forvet ve golcü transfer etti ama hiçbiri Şota’nın gölgesine bile yaklaşamadı. Ta ki bu sezona kadar. Kadroya sezon başında kiralık olarak İngiltere’nin Crystal Palace ekibinden katılan Norveçli Alexander Sörloth oynadığı futbol ve attığı gollerle Şota’yı şimdiden tahtından etmeyi başardı. Ligin 30. haftasında Trabzonspor, deplasmanda Galatasaray’ı 3-1 yenip şampiyonluk iddiasını devam ettirlen, son dakikalarda Sörloth attığı golle kulüp tarihine geçti.

Sezon başında İngiltere’nin Crystal Palace kulübünden satın alma opsiyonuyla iki sezonluğuna 750 bin Euro’ya kiralanan Norveçli forvet, ligde 30 maçta 21, Türkiye Kupası’nda 6 maçta 6 gol, Avrupa kupalarında ise 8 maçta 2 gol olmak üzere 44 maçta 29 gol kaydetti. Çeyrek asır önce Şota’nın bir sezonda kaydettiği 28 golü geride bıraktı. Sörloth’un önünde daha 4 lig ve bir kupa final maçı bulunuyor.  Trabzonspor, Sörloth’un gol attığı 17 lig maçında 11 galibiyet, 6 beraberlik alarak mağlubiyet yüzü görmedi. Ligde 61 puanı bulunan Karadeniz ekibi, Norveçli oyuncunun gol attığı müsabakalarda 39 puan elde etti.

Sörloth, sezonun ilk yarısındaki Kasımpaşa, Gençlerbirliği, Beşiktaş, Çaykur Rizespor, Gaziantep FK, Başakşehir, MKE Ankaragücü, Galatasaray, Antalyaspor ve Konyaspor maçlarında birer, Kayserispor karşılaşmasında ise 2 gol kaydetti. Norveçli santrfor, ikinci yarıda ise  Kasımpaşa maçında 3, Fenerbahçe, Sivasspor, Ankaragücü ve Galatasaray karşılaşmalarında birer, Beşiktaş müsabakasında 2 gol attı.

Sörloth, aynı zamanda Trabzonspor’da kariyerinin de en golcü dönemini yaşadı. Norveç Ligi’nde 2014-15 sezonunda 13 gol kaydeden Sörloth, bordo-mavili takımda 21 golle kariyerinin en golcü dönemini geçiriyor. Bu sezon Türkiye Kupası’nda 6, UEFA Avrupa Ligi’nde de 2 gol olmak üzere tüm resmi maçlarda 29 gol atan Sörloth, 2017-18 sezonunda Crystal Palace ve Midtjylland formalarıyla resmi maçlarda en fazla 15 gole ulaşabilmişti.

Norveçli oyuncu, bordo-mavili takımın ligde tek yabancı gol kralı olan Şota Arveladze’yi yakalamasına 4 gol kaldı. Bordo-mavili futbolcu, ligde kalan 4 haftada 4 gol atması halinde 1995-96 sezonunda 25 gol kaydeden gol kralı Şota Arveladze’nin gol sayısına ulaşmış olacak.

Sörloth, Beşiktaş maçında attığı 2 golle ligde 19 gole ulaşmış, Oscar Cardozo’yu gol sayısında geride bırakmıştı. Norveçli oyuncu, daha önce de 2018-19 sezonunu 15 golle tamamlayan Hugo Rodallega, 2013-14 sezonunda 13 gol atan Paulo Henrique, 12 gol kaydeden Brezilyalı Jaja ve Hırvat Davor Vugrinec gibi oyuncuları geçmişti.

 [Hasan Cücük] 7.7.2020 [TR724]

Çoklu Baro kimin projesi? [Nurullah Albayrak]

AKP Genel Başkanı Erdoğan, tek adam rejimini pekiştirme yolunda ilerlemeye devam ediyor. Kontrol etmek ya da ele geçirmek istediği tüm kişi ve kurumları, kimin ne diyeceğine, nasıl yorumlayacağına aldırmaksızın hedefine alıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan için belirlediği amaç doğrultusunda özgürlük ya da hak kavramlarının bir anlamı bulunmuyor. Vesayet alanını genişletme çabası kapsamında tüm itirazlara, avukatların günlerce süren eylemlerine rağmen Barolara yönelik bölme hedefini de hayata geçirmiş bulunuyor.

Çoklu Baro olarak ifade edilen düzenleme, Ankara Barosu’nun Diyanet İşleri Başkanı hakkında yaptığı bir açıklama sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aleni olarak verdiği bir talimat sonrasında başladı. TBB Başkanı Metin Feyzioğlu’nun “bir çalışma yok” demesine rağmen, kısa süre içerisinde yasa teklifi hazırlandı.

30 Haziran’da AKP ve MHP Grup Başkanvekilleri  imzasıyla TBMM’ye sunulan yasa teklifi kısa süre içinde Adalet Komisyonuna sevk edildi. Adalet Komisyonu da yasa teklifini Pazartesi sabah saat 3 sularında, yapılan itirazları dikkate almaksızın kabul ederek Genel Kurul’a sevketti.

Muhtemeldir ki teklif, Meclis’e sunulduğu şekliyle kısa süre içerisinde Genel Kurul’da kabul edilip yasalaşacaktır.

AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, kontrol edemediği kişi ve kurumların söz söyleme imkanına sahip olmasına tahammül edemediğini bugüne kadar defalarca gösterdi. Yargının neredeyse tamamı Sarayın hizmetinde olmasına rağmen, kullanılmasa veya kullanılamasa bile Erdoğan’ın başkalarının söz söyleyebilme imkanına sahip olmasından rahatsızlık duyduğu biliniyor.

2 bin civarında avukatın gözaltına alındığı, 700 civarında avukatın tutuklandığı, 213 avukatın hukuksuzca kamudan ihraç edildiği bir ortamda, savunma hakkından, adil yargılamadan bahsetmek neredeyse imkansız. Toplum olarak elbirliği ile ötekileştirilen kişilerin yargılamalarında savunma yapmanın dahi suç olarak kabul edildiği mahkemelerde avukatlık yapmak da mümkün değil. Bu haliyle AKP iktidarı avukatlara, en azından bazı avukatlara, istediği mesajı vermeyi başarmasına rağmen bunu yeterli görmüyor, tümüyle kontrol altına almak istiyor.

Toplumla iç içe olan ve kamusal gücü de bulunan Baroların istedikleri gibi hareket edebilme ihtimali, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabul edebileceği birşey değil..

AKP ve MHP’nin bu girişimde ne kadar hızlı hareket ettikleri hesaba katıldığında, yasanın çıkış nedeninin, iktidarın tam olarak söz geçiremediği meslek örgütlerine nizam verme çabası olduğu söylenebilir.



Yargının iktidarın sopasına dönüşmesine, işkencenin yeniden sistematik hale gelmesine seyirci kalan, belki olanlardan memnun olan, hatta “zanlılara avukat vermiyoruz” diyerek bu sürece destek olan bazı Barolar, koltuklarında olan biteni seyretmeyi tercih etmişlerdi, ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Barolara yönelik hamlesi onların da konforunu bozmuş oldu.

İktidarın her olumsuzluğun müsebbibi olarak gösterdiği nefret içerikli ‘ötekiler’ söylemi, neredeyse herkes için düşünce rahatlığı sağladığından, Barolardan bazıları yasal düzenleme için “ötekileştirilenlerin projesi” demeyi tercih etti. Ne acıdır ki, bazı hukukçular ve barolar bile illiyet bağı kurmaksızın suçlayıcı bir dil kullanabiliyor, tezlerini kabul ettirebilmek için de bu proje, hep birlikte şeytanlaştırdıkları bir yapıya aitmiş gibi söylemler geliştirerek kendilerince iktidarın elini zayıflatmaya çalışıyorlar.  Kim istemiş, kim hazırlamış, ne zaman hazırlamış, amaç neymiş, sonra ne olmuş, belli değil.

AKP mensupları da, Cumhurbaşkanı Erdoğan da hiç gizlemeden “bu proje bizim projemiz” diyor, ama bazı Barolar “yok öyle değil, aslında bu sizin projeniz değil” demeye devam ediyor.

Temel hak ve özgürlüklerin geldiği durum ortada iken, avukatlar bile haklı taleplerini dile getirmek için eylem yapamıyorlar. Avukatlara bunu yapanların diğer insanlara ne yapacağını/yaptığını da biliyoruz, ama bu konuya dikkat çekmekte fayda var.

Eğer iktidarın söylemiyle hareket edilirse, iktidarın belirlediği sınırlar içerisinde bir hayat kaçınılmaz olacaktır; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın herkes için uygun gördüğü bir hayat!

Hem iktidarın hem de muhalefetin ‘ötekiler’ olarak tanımladığı bizler, evrensel olarak kabul edilen tüm hak ve özgürlükleri kaybettik. Baroların, iktidarın söylemiyle hareket etmeye devam etmeleri durumunda, özgürlükleri genişletmek bir yana, kendi haklarını da koruyamayacak bir hale geleceklerini söylemek kehanet olmasa gerek…

 [Nurullah Albayrak] 7.7.2020 [TR724]

Davutoğlu yürek mi yedi? [M.Nedim Hazar]

Dün gibi hatırlıyorum; bugünlerde sanayi ve teknoloji bakanı olup, her gün bir icat, bir yeni yerli ve milli alet edavat bulduklarını açıklayan Varank, TRT’den sosyal medyaya mesaj yazan birinin işten atılması için açtığı telefonda şöyle demişti:

“Bunlar yürek mi yediler?”

Ahmet Davutoğlu’nun kalibrasyonunu başbakanlığı döneminde son derece net bir şekilde gören biri olarak, Pelikan bildirisi ile ensesine tokat yiyip kapı önüne konduğunda yaptığı konuşmayı kendisine yakıştırmıştım.

Bir başbakan düşünün kendi partisi, lideri tarafından ahlaksızca görevinden ediliyor ve o hala –afedersiniz- “salağa yatıp” vay ben böyle iyi bir siyasetçiydim, şöyle iyi bir başbakandım geyiği çevirip istifasını veriyor.

Davutoğlu o gün Pelikan’a haddini bildirip, arkasındaki Saray’a delikanlı gibi karşı çıksa, bugün belki de kahraman olarak dönecekti.

Neyse..

Meselemiz Ahmet Davutoğlu’nun şahsiyeti ya da geçmiş kabahatleri filan değil. Ona bir yazı filan yetmez herkes biliyor…

Siyasete dönme kararı aldıktan sonra başına gelebilecekleri tahmin ediyordu elbette Davutoğlu. Ancak bu ülkede hemen her kesimin yaşadığı “Bu kadarını da yapamaz!” eşiğinden habersizdi eminim.

Şehir Üniversitesi ve Bilim Sanat Vakfı konusunda yaşadıkları tam da böyle bir şey.

Davutoğlu nasıl kötücül bir rakiple karşı karşıya olduğunu yeni idrak etmiş durumda.

Düne kadar bu kötücülüğün yanında durduğu için, felaketin gerçekçi fotoğrafını görmekten mahrumdu. Çünkü insan zihni böyledir; Kötülüğün kaynağına ne kadar yakınsanız aklınız size o kadar büyük oyun oynayıp hakikati bükümlüyor.

Başta Pelikan Çetesi olmak üzere Saray ve Havuz şeysileri tam kadro yandaşlar Davutoğlu meselesinde temkinli hareket ettiler.

Daha önce sadece Pelikan’a ihale edilen linç ve defans bir anda her cepheye yayılınca Davutoğlu iliğine kadar “Bu kadarını da yapamazlar” serisi yaşamaya başladı.

Ülkenin yaklaşık 5 yıldan beri yaşadıklarından dolayı hissettiği o “Yuh bu kadarını da yapamazlar” hissiyatını yaşamaya başladı.

Bu nedenle sayın Davutoğlu ve avanelerine hoş geldiniz diyorum.

Saniyen, Davutoğlu beni şaşırttı.

Evet, Ahmet Hakan ne kadar şaşırtmıyorsa, keza Abdullah Gül ne kadar şaşırtmıyorsa Ahmet Davutoğlu şahsen kendisinden beklemediğim bir cesaretle duruşunu sabitledi ve muhatabına karşı dik durmaya başladı.

Eminim saray koridorlarında “Ne oluyor bu pısırık adama, yürek mi yemiş?” nidaları yankılanıyordur.

Ahmet Hakan’ın sahibinin ensesini okşamak için “attırdığı” gündelik tezviratına cevap veren Davutoğlu tabiri caizse resmen dişini gösterdi ve köşeye sıkışan kedi misali çok fena hasar verebileceğinin sinyalini çaktı.

Evet, öyledir bir kedinin ne kadar zarar verici olabileceğini tahmin bile edemezsiniz sevgili okur. Bir kedi, umutsuzluğa kapıldığı an yaralı bir sırtlana dönüşebilir, biliyor musunuz?

Köşeye sıkışan Davutoğlu, muhataplarının tahmin ettiğinin aksine süt dökmüş gibi değil, tırnaklarını göstererek kükredi:

“Bu ucube sistem (Başkanlık) çelişkiden ve krizden başka bir şey üretememektedir.” Cümlesini söyledi evet söyledi.

Burada da kalmadı…

“Ülkeyi uçuracağız diye getirdikleri sistem ülkeyi uçurumdan aşağı uçurmuştur.” Mesela…

Saray çıldırmasın da kim çıldırsın şimdi.

Muktedir bir yalakası aracılığıyla vurmuştu Davutoğlu’na Davutoğlu da onun üzerinden kafadan giriyordu saraya.

Erdoğan’ın nasıl değiştiğini anlatabilmek için şu korkutucu cümleyi bile söyledi Vallahi:

“Bugünkü Erdoğan’ı beş yıl önceki bir AK Parti mitinginde konuştursanız yuhalanırdı.”

Ayasofya meselesinde Erdoğan’ın kısa süre önce yaptığı açıklamalarla nasıl çeliştiğini ifade eden Davutoğlu, eski liderini ikiyüzlülükle bile suçladı.

Erdoğan’ın adeta Perinçek’in uşağı durumuna düştüğünü söyleyen Davutoğlu’nun şu cümlesi kavgada söylenmez mesela: “Celladına aşık olan bir iktidar var önümüzde.” Ve ekledi; “Çin modeli mi sizin “Milli ekonomi” den anladığınız? Maocu ortaklarınızdan mı alıyorsunuz bu fikirleri?”

Hızını alamayan eski Başbakan doğrudan Erdoğan için “zorba” ve “yetim hakkı yiyen” ifadesi kullandı üstelik “bütün karanlık işlerini gece karanlıkta çeviriyorlar” dedi.

Zorba, zalim, gaddar… Bu kelimeleri kullandı Davutoğlu ve “Boyun eğmeyeceğiz” dedi. Araya biraz fütö sakızı eklemeyi de ihmal etmeyen Davutoğlu, Erdoğan’ı çağdışı ve otoriter bir kişi olarak niteleyip, “Milletimiz bu iktidarın yolsuzluklarından, ekonomik palavralarından, her türlü ayak oyunundan bıkmış durumda. İnsan onuruna karşı bu iktidarın yerine yeni bir düzen kuracağız” dedi.

Ve nihayetinde de bir kepçe de suyundan koyarak Ahmet Hakan’a da kapağı yerleştirdi:

“Benim sadakat sözüm 28 Şubat aktörleri ile kol kola giren Erdoğan’a değil.”

Bizi soracak olursanız; Cemaat, Kürtler, muhalifler yer ile yeksan şekildeyiz. Hepimiz can ve geçim derdindeyiz.

CHP, İYİ Parti vesairenin hangi ülkede yaşadığı zaten ayrı bir mesele.

Yattığımız yerden finali sert geçecek bir kavgayı izliyoruz.

Eğlenceli ama acı da veriyor maalesef…

[M.Nedim Hazar] 7.7.2020 [TR724]