Bu çağda böyle sarıklı paşa mı olur? [Safvet Senih]

Rüyalarına giren Bediüzzamanı görmek için Isparta’ya gidip göremeyen Bilal-i Habeşi torunlarından Hafız Ali Mülayim, Ceylan Çalışkan ağabeyin sözüne uyarak askeriyedeki kıtasına gider, teslim olur. Sonrasını kendine has ifadelerle şöyle anlatıyor:

“Bölükte, onbaşı, sonra çavuş olduk. Bir gün Isparta merkeze bağlı  Eğirdir yolu üzerinde bulunan Ali Köyü tarafından atış talimine gittik. Atış yapıldı, öğle vaktiydi. Herkes istirahat ediyordu. Bazıları yemeğini yiyor, kimisi oturuyor, kimisi uyanıyor; bütün Alay serbest  vaziyette idi. Benim de yanımda tabancamla bir ibrik vardı. O zaman böyle asfalt yollar yoktu, yollar topraktı. Bir de baktım ki: Eğirdir Gölü tarafından yolda tozları kaldırarak  bir taksi geliyordu. Tekrar baktım, içimden, ‘Herhalde bu gelen Tugay Komutanı’nın taksisidir’ dedim. Şimdi buradan geçecek, bakacak subaylar yatıyor, herkes dağınık bir vaziyette ve ceza alacağız diye düşündüm. Komutanım yanımda yatıyordu. Eline vurdum uyandırdım. ‘Ne var Mülayim Çavuş?’ dedi. Dedim:  ‘Komutanım bak, gelen taksi Tugay Komutanı’nın taksisi değil mi?’ Baktı, baktı… Vallahi odur.’ dedi. Hemen düdük çaldı. Herkes kuşandı. Subaylar, ast subaylar, takımlar mangalar herkes bütün alay hazırlandı.

“Taksi Alay’a yaklaşınca, ben: ‘Esas duruş! Hizaya geel!.. Selam duuur!..’ diye bağırdım. Herkes esas duruşa geçti ve selam durdu. Taksi geldi… Geldi… Birinci takım çavuşu olarak ben de böyle selam durmuşum. Hafifçe eğildim. Baktım taksinin içine. Allah! Allah! Cübbeli, sarıklı birisi ellerini iki yana sallayarak selam veriyordu bize. ‘Allah! Allah! Nasıl olur bu? Osmanlı devletinden hâlâ böyle bir paşa kalsın? Allah! Allah! Askerlikte böyle bir şey de söylemediler ki, bize.’ dedim içimden.

“Taksi şöyle biraz gitti gitmedi. Komutan bağırdı: ‘Ulan bu işi kim ayarladı?’ Dediler: Mülayim Çavuş! Ben sandım, benimle kafa buluyorlar. Bir de baktım ki, bir tokat, bir daha, bir daha… Ama öyle bir dayak yemişim ki, anamdan emdiğim süt burnumdan geldi. Öyle ki, ağrı ve acıdan sabaha kadar uyuyamadım.

“1958’ de Isparta’da birbirinin aynı olan iki adet Chevrolet taksi vardı. İkisi de aynı renkti. Birisi Üstad’ın diğeri ise Tugay Komutanı Paşaya aitti. 

“Sabah oldu, yatağımdan kalkamıyorum. Herkes ictimaya gitmiş. Birden iki tane çavuş içeriye girip üstümdeki battaniyeyi çekerek, bana “Herkes  ictimaya  gitti, sen burada yatıyorsun… Çabuk gel seni binbaşı çağırıyor.’ dediler. 

“Eyvah!.. Herhalde dayak az geldi, ikinci bir dayak daha yiyeceğim’ dedim.  Kalktım. O zaman tenekeden barakalar vardı. Bana ‘Barakada binbaşı seni bekliyor.’ dediler. Kapıyı çaldım. ‘Gir içeriye’ dedi. Girdim, baktım binbaşı barakanın en sonunda. Elinde bıçak var, bir ağacı yontuyor. Ağaç bir elinde… Bir elinde de bıçak… İçimden ‘Bu bıçak ne? Bu sopa ne?’ dedim. ‘Mülayim çavuş, gel buraya!’ dedi. ‘Geleyim komutanım’ dedim. Biraz gittim, uzakta durup, bakalım ne olacak, dedim. ‘Oğlum gelsene’ dedi. ‘Niye geleyim?’ diye düşünerek, gitmedim. ‘Oğlum gelsene’ deyip bana doğru gelmeye başladı. ‘Korktun mu?’ dedi. Hemen esas duruşa geçip selam verdim. Sonra bana  doğru hızlandı, bana sarılacak gibi pozisyon aldı. Ama bıçak da elinde. Ben aniden geri çekilince, kapaklandı yere düştü. Ben kaçmaya başladım. Arkamdan ‘Mülayim çavuş gel buraya!’ diye arkamdan bağırdı ama ben koşmaya devam ettim. Tâ Nizamiye Kapısına gelmişim. Oradaki çavuş arkadaş, ‘Nedir bu hâlin Mülayim çavuş? Ne oldu?’ diye sordu. ‘Beni vuracak… Çabuk bana bir yer göster’ dedim. ‘Hemen bodruma aşağıya in’ dedi. İndim. Su gibi ter akıyordu üstümden… ‘Lâ havle ve lâ kuvvete, illâ billah, nedir bu hal?’ dedim. Korkudan öğleye kadar orada kaldım.

Öğlen oldu, herkes yemeğe gitmiş. O çavuş, ‘Gel kimse yok’ dedi. Karavanadan yemek geldi. Yemek yiyeceğim, tam bir kaşık aldım. Hüseyin isminde bir çavuş vardı, dedi ki: ‘Mülayim çavuş, binbaşı senin arkanda. Şaka yapıyor sandım. Bir kaşık daha aldım. Yine ikaz edince, baktım, hakikaten arkamda duruyor… Binbaşı ‘Yemeğini ye’ dedi. Dedim ‘Tok olmuşum’  ‘Tok olmuşsan kalk o zaman’ dedi. Kalktık beraber bir odaya girdik. Kapıyı  içeriden sürgüledi. Kapı sürgülenince ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallah  ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah’ dedim. Binbaşı yüzüme baktı… Baktı… Gözlerinden yaşlar geliyordu. Eliyle yüzüne süzülen  gözyaşlarını sildi. Ben kendi kendime bu dayak işine benzemiyor’ dedim. (….)  Boynuma sarıldı. Şefkatle kucaklıyordu. Yüzüme baktı. ‘Mülayim çavuş! Dün o taksinin  içinde geçen komutanı tanıdın mı?’ dedi. ‘Komutanım o dayakları ben yedim. Onun için sana bir şey söylemeyeceğim.’ dedim.  O zaman şöyle dedi: ‘O komutan! Büyük komutan, Bediüzzaman Said Nursi’dir.’ dedi.

“O binbaşı bizim  bölükte değildi. Olayı duymuş. Beni tebrik etmek için gelmiş. Ben olayı bilerek yapmadım; yaptırıldı…

Daha sonraları Üstad’ı,  taksiyle geçerken  görüyorduk. Bir defasında koşup elini öptüm. Başımı şöyle okşadı, sonra ‘Git’ diye eliyle işaret etti…”

Hafız Ali Mülayim Ağabeyimiz bu hatırasını merhum Mustafa Sungur Ağabeyimizin dersanesinde  bir taziye ziyaretimiz sırasında, Sungur Ağabeyimizin isteğiyle bizlere anlattı… Tatlı bir hatıra olarak sizlere takdim ettim. Cenab-ı Hak, bütün Ağabeylerimizden râzı olsun…   

[Safvet Senih] 25.5.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Nuh'un Ankara Arabası'nı bekliyoruz Rifat Bey! [Tarık Ziya]

Ne yerli arabaymış yahu! 10 senedir konuşa konuşa bitiremediler bu faslı. 

Sadece konuşuyorlar. Recep Tayyip Erdoğan Başbakandı yerli arabamız olacaktı. Reis-i cumhur seçilince belki olur diye ümit edenler oldu, nafile. 

Erdoğan'ın gittiği her yerde 'Yok mu bir babayiğit!' perdesinden konuşması bile işe yaramadı. Defaatle MÜSİAD'da, nadiren TÜSİAD'da ne diller döktü.  

En son komedi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nde (TOBB) sahnelendi. Erdoğan TOBB Genel Kurulu'nda aynı nakaratı tekrar ederken karşısında ön sırada oturan TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu durumdan vazife çıkardı. Ayağa kalktı, bir iki adım öne çıktı ve, "Biz bunu yaparız." dedi. Nihayet o baba yiğit bulundu! Manşetler coştu. 

Yeter ki Erdoğan yanlarında olsun. Arabanın sözü mü olurmuş! Rifat beyin elinin kiriymiş lazım gelen para. 

Sadece patent ve marka hakları için harcanacak 2,5 milyar dolar nedir ki!

Olup bitene 'garabet' ibaresi bile hafif kalır. Rifat bey, TOBB Başkanlığı unvanı ile sanayici namına Reis-i Cumhur'un huzuruna çıkıp taahhütte bulunma muvaffakatnamesi almış anlaşılan. 

Yerli arabanın nasıl imal edileceği belli. Sermaye, ARGE ve alın terini ihtiva eden sanayi ikliminde değilseniz ağzınızla kuş tutsanız araba imal edemezsiniz. Almanya, Japonya ve Güney Kore nasıl yaptı ise öyle yapacaksınız ki arabanızı satın alsınlar. 

Yoksa taklitle, kuru sözle imal etseniz de o arabaya itimat edip kimse binmez.

ARMADA AVM'YE BENZEMEZ Kİ O İŞ

Rifat bey, Melih Gökçek'in belediye başkanlığını fırsata dönüştürüp arsayı ucuza kapatmayla, hele hele  Armada Alışveriş Merkezi inşa etmekle otomotiv endüstrisini birbirine karıştırıyor. 

Sanayici tefecinin elinde rehin. 

Organize Sanayi bölgelerinde arsalar yarı fiyatına tefecinin, simsarın eline geçiyor. 

Fabrikalar kapanıyor. Sanayi tesislerinin yerine AVM ve rezidanslar dikiliyor. 

Türkiye'nin ihracatında yüksek teknoloji icap ettiren mamüllerin payı yüzde 2'nin altında. 

Samanı bile ithal ediyoruz.  

Yerli araba yapacakmışız! Yapın efendiler. Niye bekliyorsunuz. Bilim ve Sanayi Bakanlığı ve TÜBİTAK'ın İsveç'ten TIR'a yükleyip getirdiği ve SAAB'ın imalatını durdurduğu modeli fıstık yeşiline boyayın gitsin! Seçimden evvel bu kargoya 60 milyon Euro ödendiğini unutmadık.

Yerli arabayı yapacaksanız yapın. Aksi takdirde bu mevzuu ısıtıp ısıtıp önümüze getirmenizden bıktık, usandık.

Rifat bey çıktı o kadar coştu. Artık aziz milletimizi Nuh'un Ankara Arabası'ndan (Rifat Hisarcıklıoğlu'nun makarna markası Nuh'un Ankara Makarnası) daha fazla mahrum etmez herhalde. 

Armada'nın kaptanına bu baba yiğitlik çok yakışacaktır.

[Tarık Ziya] 25.5.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Civaoğlu, "ETÖ" ve hukuk! [Ali Emir Pakkan]

Demirören, "ETÖ" ilan edilip Milliyet'e el konulsa gazeteci Civaoğlu, iktidar ağzı ile mi yazacak? 

Bu ülkenin asırlık gazeteleri, iyi yetişmiş, tecrübeli gazetecileri var. Cadı avı sürecinde onlar da sınavdan geçiyor. Güneri Civaoğlu, geçmişte Güneş gazetesi ile Türk basınının standartlarını ve kalitesini yükselten, çağdaş görüşlere sahip biri. İnstagramdaki paylaşımlarını görünce daha fazla dayanamadım; "Bunca gazeteci meslektaşınız hapiste ve sürgündeyken nasıl bu kadar keyifli olabiliyorsunuz?" dedim. "Yarınki yazımı oku! Cevabı orada bulacaksın." diye yazdı!

Uzun süredir Milliyet'i takip etmiyordum. 23 Mayıs tarihli Civaoğlu'nun yazısını biraz merakla okudum. Bir manifesto bekliyordum ama hizmet hareketine tamamen iktidar diliyle yaklaşıyordu. Tepkisi sadece Sözcü ve Cumhuriyet'e yapılan operasyonlaraydı! 

Şöyle düşünelim; Bir iktidar da Demirören grubunu yok etmeye karar verdi! Patronu Erdoğan Demirören'i "terör örgütü lideri" ilan etti! Adını da, Erdoğan Demirören Terör Örgütü (ETÖ) koydu! Özel mahkemeler kurdu, özel hakim ve savcılar atadı! Derin devlet unsurlarını harekete geçirdi. Polislerle Milliyet'e operasyonlar başlattı. İşkencelerle ifadeler alındı! Görsel yönetmenden, taşradaki muhabire kadar gazetede çalışan herkes bir anda cezaevini boyladı! Yazar ve yöneticiler için ağırlaştırılmış hapis cezaları istendi! Kanıt olarak gazete başlıkları ve makaleler iddianamelere girdi! Demirören'in bütün mallarına kayyım atandı ve el kondu! Güneri Civaoğlu, o zaman da hükümet ağzıyla mı yazacaktı? Bu senaryo elbette Doğan grubu ve diğerleri için de söz konusu yapılabilir! Yeni baskı rejimi durmayacaktır da...

Gazeteciler, her zaman hukuku savunmak ve mesleğin en temel ilkelerine uymak zorundadır. Civaoğlu gibi ustalar, düşünce ve basın özgürlüklerinden yana daha net tavır alabilseler, demokrasiden bu kadar kolay uzaklaşmazdık! Basın, tetikçilerin eline kalmazdı! Tarih, Civaoğlu gibi isimleri yazdıkları kadar yazamadıklarıyla da yargılayacaktır...

[Ali Emir Pakkan] 25.5.2017 [Samanyolu Haber]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter @AliEmirPakkan

İdraksiz muhalefet [Alper Ender Fırat]

15 Temmuz darbe tiyatrosundan, Saray’ın, MHP ve CHP’nin de önceden haberdar olduğunu duysam şaşırmayacağım. Yenikapı mitingine desteği, bunca zamandır masum insanlara karşı yapılan ahlaksız ve hukuksuz cadı avını sessizce desteklemesi, bu insanlık dışı oyunda CHP hakkında da şüphelenmemize yol açıyor. Dahası bugün bile bazı CHP’li vekil ve hesapların varlığından rahatsız oldukları kişileri hizmetle irtibat kurarak ihbar ediyor olmasını çirkin oyundaki rolünün parçası olarak görüyorum.

15 Temmuz tiyatrosunda Saray ile CHP ve MHP’nin hizmete linç girişiminde uzlaştıkları ama daha sonra Saray’ın uzlaşmanın dışına çıkmasıyla itiraz etmeye başladığı anlaşılıyor. 16 Temmuz’dan sonra bir gecede yüz binlerce insanın kamudan ihraç edilip tutuklanmasını seyreden CHP’nin, KHK’lar kendi sahillerine ulaşınca mızırdanmaya başladığını görmekte fayda var.

15 Temmuz tiyatrosundan aylarca sonra Kılıçdaroğlu’nun ‘Adil Öksüzle ilgili bilgileri siz açıklayın, siz açıklamazsanız biz açıklarız’ sözlerini, daha sonra da 15 Temmuz kontrollü darbeydi çıkışını hatırlayın. Bunları biliyordunuz da zamanında bunları niye dillendirmediniz. Birlikte OHAL ilan edip yüz binlerce insanın derdest edilmesini niye seyrettiniz, niye gizli gizli alkış tuttunuz?

Birileri CHP’ye bizim meselemiz Cemaatle, sizinle bir sorunumuz yok demiş olmalı ki Sözcü’ye, Cumhuriyet’e yapılan operasyonları, Bolu CHP il başkanlığına kayyum atanmasını, “Vallahi billahi biz F… değiliz” diye savuşturmaya çalışıyor. Hala olayın ülkedeki muhalefetin kökünü kazımak olduğunu ya göremiyorlar ya da bu şekilde kendilerini kurtarabileceklerini sanıyorlar. Asıl niyetin ülkede kendisine itiraz eden herkesi ortadan kaldırmak olduğunu anlamak için daha ne görmeleri gerekiyor?

Haksız yere tutuklananlardan bazılarının tahliyesini bile hazmedemeyen bir ana muhalefet partisi var. Hukuku, adaleti, yazılı kuralları savunması gereken ve sosyal demokrat olduğunu iddia eden bir parti “Bunların tahliyesi yetmez, TC yasalarına göre hiçbir suç işlememiş diğer insanlar da tahliye edilmeli” diye ayağa kalkması gerekirken, ‘Bunlar nasıl tahliye edilir?’ diye hesap soruyor.

İktidarı irfansız, muhalefeti idraksiz bir ülkenin düze çıkması, felah bulması hakikaten mümkün görünmüyor. Ülke her geçen gün biraz daha dönülmez bir şekilde Baas rejimine doğru evrilirken, memleketin nereye gittiğini göremeyen, kendisinin Cemaatle hiçbir alakası olmadığını ispat edince her şeyin hallolacağını zanneden bu muhalefetle umut giderek azalıyor.

Avcı; bütün muhalifleri tek tek avlıyor ve kendisi avlanmayan hiç kimse bu duruma itiraz etmiyor. Dahası diğerinin avlanmasına avcıdan daha çok seviniyor. Zalime ve zulmüne değil itiraz, zulmün kendisine yapılmasını doğru bulmuyor. İlkesiz, izansız, ahlaksız, faşist bir anlayış kaplamış her yeri.

KHK ile işinden atılan ve işine dönmek için açlık grevi yapan Nuriye Gülmen’e ve Semih Akça’ya destek veren bazı ruhu faşistler Hizmete yapılan ahlaksız cadı avından çok mutlu ve tutuklu bulunan on binlerce insan içinde birkaç kişinin tahliye edilmesini bile hazmedemiyor.

İşte bu içerideki faşist öldürüyor her şeyi. Adaleti, insafı, izanı, ahlakı, vicdanı, insanlığı…

Avcı da en çok bu içimizdeki faşistten faydalanıyor.

[Alper Ender Fırat] 25.5.2017 [TR724]

Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti yeni mezhep savaşlarının habercisi mi? [Haber-Yorum: Deniz Ayhan]

ABD Başkanı Donald Trump’ın İslam dünyasından ilk ziyaret ettiği ülkenin Suudi Arabistan olması ve Riyad ile 110 milyar dolarlık bir silah anlaşması yapması, şüphesiz gerek Batı’da gerekse de bölgede yaşayan birçok kimsenin ‘bu silahlar nerede, kime karşı ve ne zaman kullanılacak’ sorularını gündeme getirmesine sebep oldu.

TRUMP SEÇİM KAMPANYASININ TERSİNİ YAPIYOR

Esasen, Trump’ın seçim kampanyasını, göreve geldikten sonra kurmaylarını hangi insanlardan seçtiğini ve akabinde yedi Müslüman yoğun ülkeden Amerika’ya turist gelmesini engelleyen yasaklamalarına baktığımızda; Trump için en hafif tabirle İslam’a mesafeli ya da İslam’la sorunlu bir lider tanımını yapmamız gayet mümkün. Hal bu iken, gerek Trump’ın Riyad ziyaretinde Suud Kralı’na ve yetkililere son derece sıcak davranması, gerekse de Suudi yönetiminin adeta yeni bir peygamber gelmişçesine Trump’a ilgi ve alaka göstermeleri, özellikle İran başta olmak üzere bölgede ki birçok aktörü rahatsız etmişe benziyor. Trump’ın Suudi Arabistan’dan hemen sonra Israil’e gitmesi ve burada İran’ın iflah olmaz bir ülke olduğunu alenen ifade etmesi, önümüzde ki günlerde ABD – Suudi Arabistan – İsrail üçlüsünün ortak tehdit gördüğü İran’a dair bölgede bir takım hareketliliklerin olabileceğini işaret etmekte.

Keza, Suudi Arabistan’ın Yemen’de İran’ın etki sahasını daraltmak için sonradan devreye girmesi; İran’ın ise Suriye’de Suudi Arabistan’ın etki sahasını perçinlemek ve mümkünse minimize etmek için Suriye denklemine silahlı olarak sonradan müdahil olması iki ülkeyi birbirlerine karşı yürüttüğü vekalet savaşı (proxy war) durumundan daha aktif bir savaş durumuna sürüklemişe benziyor. Iran gerek devrim muhafızları gerekse de Lübnan Hizbullahı’nı kullanarak Yemen ve Suriye’de Suudi etkisini kırmaya çalışırken; Suudi Arabistan ise El Kaide gibi cihatçı ve yer yer selefi grupları destekleyerek Suriye’de ve Yemen’de Şii etki sahasını daraltmaya çalışmakta. Israil açısından ise durum çok daha net. İsrail yıllardır bölgede sahip olduğu nükleer başlıklı silahları hiçbir şekilde tartışma konusu yapmadan, İran’ın nükleer çalışmalarından duyduğu rahatsızlığı her uluslararası ortamda dile getirmiş ve bu mücadelesinde çok güçlü bir desteği çoktan sağlamış durumda.

İRAN İLE MEZHEP SAVAŞI KAPIDA

Önümüzdeki yıllarda belki de aylarda ABD ve İsrail’in Suudi Arabistan üzerinden İran ile girişecekler mücadelede büyük ihtimalle bölgede ki mezhep temelli fay hatları tekrar kullanılmak suretiyle tansiyon yükseltilecek. Mezhep merkezli bu yeni kavganın önceki bölgesel çatışmalardan farklı olabileceğine dair bugüne kadar birçok uzman fikrine dile getirdi. Bu minvalden hareketle şunu belirtmek mümkün. Bölge’de hali hazırda bir takım mezhep tandanslı ve lokal çatışmalar zaten var. Örneğin, geçtiğimiz aylarda Pakistan’da Şii camileri hedef alınarak birçok Şii sivil Sünniler tarafından öldürüldü. Benzer şekilde, El Kaide bağlantılı gruplar Şii oldukları gerekçesi ile Irakt’ta birçok sivilin yaşamına son verdiler. Aynı şekilde, İran devrim muhafızlarının ve Lübnan Hizbullah’ının Sünni oldukları gerekçesiyle Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’ın farklı bölgelerinde birçok Sünni’yi katlettiklerini de bilmekteyiz.

Fakat tüm bu çatışmalara rağmen, bölgesel ve topyekûn bir mezhep çatışmasından 2017 itibariyle bahsetmemiz mümkün değil. Böylesine bir savaşın olmamasının siyasal ve sosyolojik bir takım sebepleri olduğu gibi, ekonomik ve teknik bir çok boyutu da mevcut. Örneğin, Obama yönetimi ile son derece iyi geçinen Ruhanî yönetiminde ki İran’a Suudi Arabistan’ın açık bir şekilde savaş açması, sansasyonel eylemlerde bulunması pek mümkün olmazken, bugün ABD ile 110 milyar dolarlık bir silah anlaşması imzalaması ve Trump gibi bir liderin desteğini alması, Suudi Arabistan’ın önümüzde ki günlerde İran’a karşı cihatçı ve selefi grupları destekleme iştahını kabartabilir ve bağlantılı olarak aynı anda birçok yerde mezhep temelli patlamalara şahit olabiliriz.

TÜRKİYE NEREDE YER ALACAK?

Peki, Türkiye bu denklemin neresinde? Türkiye AK Parti iktidarları boyunca Suriye iç savaşının patlak vereceği ana kadar hep mezhepler üstü bir konumda kalmaya büyük gayret gösterdi. Sünni yoğun bir ülke olmasına rağmen bir tarafta Şii İran ile son derece ‘yakın’ ilişkiler geliştirebiliyorken, diğer tarafta Nusayri bir yönetim olan Esed hükümeti ile ortak kabine toplantıları dahi yapabiliyordu. Bu ülkelerle yakın ilişkiler geliştirmesi, Türkiye’nin bu ülkelerle sorunları olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat, Türkiye bu ülkelere karşı Suriye iç savaşına kadar mezhepçi ve çatışmacı bir tavır almadı. Hatta öyle ki, 11 Eylül saldırısından sonra, George Bush yönetiminin Türkiye’ye ikazda bulunmasına rağmen, Erdoğan yönetimi bu ülkelerle ilişkilerine devam etti. Ancak, Suriye iç savaşının başlamasından itibaren Erdoğan yönetimi mezhepçi bir okuma ile bölgede ki cihatçı ve selefi grupları desteklemekten kaçınmadı. Hatta Erdoğan rejiminin desteklediği bir takım selefi ve cihatçı gruplar bugün Türkiye için milli güvenlik tehdidi olabilecek bir takım faaliyetler yürütmeye devam etmekteler.

Bununla beraber şunu ifade etmek mümkün. Türkiye özellikle son bir yıldır Rusya ile son derece çok boyutlu (ekonomik, askeri, stratejik, istihbari vb.) bir ilişkiler manzumesi geliştirmiş olsa da, ABD – Suudi Arabistan – Israil üçlüsünün İran’a karşı harekete geçirecekleri mezhep temelli her adımı tüm detayları ile desteklemese de, bu ittifakı karşısına alacak adımlar atmayacaktır. Dolayısıyla, Türkiye’nin İran ile olan münasebetlerinin önümüzde ki günlerde bugünkü mecrasından çıkarak daha sert ve yer yer hasmane üslupların kullanıldığı bir yöne evrilmesi son derece muhtemel görünmekte. 11 Eylül’den sonra önce Afganistan’ın daha sonra Irak’ın, ardından Suriye’nin istikrarsızlaşması nasıl Türkiye’yi birçok açıdan son derece menfi etkilemiş ve etkilemeye devam ediyorsa, İran’a karşı atılacak her adımın içerisinde Türkiye bulunsa da bulunmasa da Türkiye insanını dolaylı ve direkt olarak etkileyeceği son derece aşikar.

[Deniz Ayhan] 25.5.2017 [TR724]

Kontrollü bir ifşaat mı geliyor? [Barbaros J. Kartal]

Kemal Kılıçdaroğlu daha önce katıldığı televizyon programlarında ima ettiği, referandum sürecinde bahsettiği 15 Temmuz’un kontrollü bir darbe olduğu iddialarını salı günkü parti grup toplantısında bir kez daha yineledi ve “Dürüst, yürekli bir Cumhuriyet Savcısı arıyoruz. 15 Temmuz kontrollü darbe girişiminden sonra, bunun da ipliğini çıkaracağız yakında, herkes tanık olacak buna, binlerce mağdur yarattılar” dedi.

“Bir şeyler var elinde galiba” hissi uyandıran bu imaların ne zaman kamuoyu ile paylaşılacağı bir muamma. Türkiye siyasi tarihini değiştiren bir olay ile ilgili olarak bunca süredir bir şeyler ima edip doğru dürüst bir açıklama yapmamak ne kadar muhalefet profiline uyuyor anlaşılması mümkün değil. Koskoca referandum sürecinde bile kamuoyuna açıklanmamasını da siyaset ile açıklamak mümkün değil. En  büyük rakibinizle belki son kez maça çıkıyorsunuz ve iddia ettiğiniz gibi çok önemli bir kozunuz var ama bunu kullanmıyorsunuz. Peki bu inanılmaz durum ne anlama geliyor olabilir?

Bunu birkaç şekilde yorumlayabiliriz.

Birincisi Kemal Kılıçdaroğlu’nu bazı gelişmeler ile ilgili bilgilendirenler var: Ben bunların AKP eliyle Cemaatin yok edilmesi ve yapılan zulüm ve entrikalarda işbirliği yapanlar ve günü geldiğinde AKP ile hesaplaşacak olan Ergenekon olabileceğini düşünüyorum. Erdoğan’a mıntıka temizliği yaptırıp daha sonra istediklerini gerçekleştirmek istiyorlar. Anahtar teslim bir diktatörlük… Kabul edelim yaşananlar, yapılan zulümler, kıyımlar 28 Şubat’çıların bile hayallerinin ötesine geçti. Eğer onlar bu işlere kalkışsalardı toplumda çok büyük bir reaksiyon ortaya çıkacak, bugün bu kadar heterojen olduğu görülen kesimlerin o zaman beraberce topyekûn isyanı ile sonuçlanacaktı. Ancak İslamcı olduğu sanılan bir el ile bunları yapmak çok daha az masraflı ve konforlu. Muhafazakar kesimin de tepkisini çekmiyor. Ve işte bu güçlerin kendileri de kontrollü darbenin içinde oldukları için kendilerini sıyırarak bazı bildiklerini Kılıçdaroğlu’na çıtlattıklarını düşünüyorum. Ve Kılıçdaroğlu’na açıkla dedikleri zaman bazı şeylerin ifşa edileceği tahmin edilebilir.

GÜNDEMİ NASIL BELİRLEYECEK?

Peki, CHP’nin bir gündem belirleme gücü var mı? Bence yok. Medyanın tamamen ele geçirildiği ülkede Kılıçdaroğlu’nun açıklayacağı şeylerin büyük bir kesime ulaşmasını bir kenara bırakın, CHP’ye yönelik gözaltıların başlangıcı olabilir. Koltuğu sallantıda olan Kılıçdaroğlu bunu kendisi için dönüm noktası olarak görüyor olabilir. Yüzlerce kez “Fetö” diyerek kendisine güvenenlere sinyal verirken can simidine büyük bir umut bağlamış durumda.

Ancak ne var ki AKP kendi kamuoyunu öyle bir şekilde yoğurmuş durumda ki daha önce yine bu köşede kısaca anlattığımız gibi Erdoğan işin bizzat planlayıcısı çıksa çok büyük bir kesimin “Helal olsun Reise, ne plan yapmış be! Şeytanın aklına gelmez” diyeceğini düşünüyorum. Hayatını kaybedenler de kutlu bir davadaki şehitler olarak bir kez daha cilalanır, Hayrettin Karaman’lar, zavallı İslamcıların kıymetlimiz dediği Görmez’ler devreye girer bu işten de virajı alarak çıkarlar. Bugünkü şartlar planında düşündüğümüzde.

TUZAĞA DÜŞME İHTİMALİ

Benim aklıma gelen diğer bir husus da CHP’nin tuzağa düşürüleceği ihtimali. Son dönemin muhalefet içindeki en büyük ikiyüzlüsü, Cemaat medyasından neredeyse çıkmayan ama herkesten çok “Fetö” demeyi kendisine görev edinmiş Eren Erdem’in daha önce Adil Öksüz ile ilgili ortaya attığı çok ciddi ama ispata muhtaç açıklamalarını düşününce bazı ellerin sahte bir takım belge ve bilgilerle CHP’yi yemleyebileceği de yabana atmamak lazım. Çünkü ayyuka çıkan senaryo iddialarını bir daha gün yüzüne çıkmayacak şekilde bertaraf etmek için yine kontrollü ifşaatlar tasarlanabilir. AKP’nin bunu gerçekleştirecek mekanizmaları ve MİT’in bunu sağlayacak insan lojistiği var. Sıfırlama tapesinde bile açık açık hırsız olduğu ortaya çıkanların nasıl yırttığını unutmamak lazım.

Darbenin kontrollü bir senaryo olduğu daha birinci dakikada belli. Ancak bugün alıcısı ve kullanıcısı yok. Kendisi bir numaralı hedef olan bir Cumhurbaşkanı darbeyi öğrenme saatini 4 defa farklı bir şekilde vermez. En son 21:30 gibi enişteden öğrendim bilgisinin ne kadar yalan olduğu defalarca ispatlandı. Enişte havuza yaptığı açıklamada Beylerbeyi civarında askerlerin olduğu ile ilgili kendisine telefon geldiğini ilk başta önemsemediğini ancak bir kez daha köprüde olduklarına dair telefonlar gelince beyefendiyi aradığını söylüyor. Eniştenin en son Beyefendiyi aramaya karar verdiği dakikada televizyonlar canlı yayındaydı. Bir cumhurbaşkanının bunu bir telefonla öğrenmesi mümkün değil. Kaldı ki darbenin karanlık isimlerinden Yaşar Güler’in ifadesinde Hakan Fidan’ın saatler önce Cumhurbaşkanlığı koruma müdürünü arayarak “Peki Muhsin dışarıdan bir saldırı olsa yeterli gücün var mı?” dediği biliniyor.  Her türlü senaryo ihtimalini bir kenara bırakalım darbeyi saatler önce öğrenen komuta kademesi, MİT ve başkomutanın bunu önle(ye)mediği gibi bir gerçekle karşılaşırız ki burada kellelerin gitmesi gerekir. Akar, Fidan ve hiçbir kuvvet komutanına dokunulmamış olması hayatını kaybeden insanlara verilen değeri gösterdiği gibi gayet şüpheli bir durumun olduğunu ispatlıyor zaten…

BAHÇELİ DE TUTUKLAMALARI BEKLİYOR

Bakalım Kılıçdaroğlu yakında neler açıklayacak? Cemaatin kendisini doğrultamayacak kadar ezildiğine ikna olduklarına göre Türkiye’yi yine hareketli günler bekliyor demektir.

Muhalefetten bahsetmişken, Bahçeli ısrarla darbenin siyasi ayağına operasyon istiyor da istiyor. Elbette AKP ilçe başkanı düzeyinde değil tabii ki. Hatta AKP’liler umrunda değil. MHP lideri kendisine muhalefet eden ve onların etrafındaki isimlerin alınmasını istiyor, daha ne kadar açık söylesin. Bahçeli’nin yaptıkları karşısında o kadar da mı hatırı yok bunu da yakında göreceğiz.

[Barbaros J. Kartal] 25.5.2017 [TR724]

Gizli tanık maskaralığı [Mehmet Yıldız]

Hikaye odur ki bir zamanlar adliyenin karşısında müdavimleri yalancı şahitlerden oluşan bir kahve varmış. Kimin yalancı şahide ihtiyacı olursa, gidip bu kahveden bulurmuş. Adamın birinin yalancı şahide ihtiyacı olur ve bir dostunun tavsiyesiyle bu kahveye gelir. Fakat bakar ki kahvede bir ocakçı, bir de miskin miskin oturan bir adam var. Adam ocakçıya yanaşıp, “Bana, burada yalancı şahit bulunurmuş dediler geldim ama hiç kimse yok.” demiş. Ocakçı, “Aslında kalabalıktır ama herkes bir cenazeye gitti şuradaki arkadaşı nöbetçi yalancı olarak bıraktılar, istersen onunla bir konuş” demiş.

Bizimkinin gözü pek tutmasa da, eli mahkum yanaşmış:

– Affedersin birader bir şahitlik işi vardı da…

– Yardımcı olalım abi, konu neydi?

– Bir alacak-verecek meselesi…

Yalancı şahit bir anda ciddileşmiş:

– Vaaay!.. O herif hâlâ ödemedi mi borcunu abicim?..

Bizimkisi şaşırmış ve düzeltmiş.

– Yok öyle değil, borçlu olan benim.

Yalancı şahit daha da kendinden emin:

– Yahu abicim kaç defa ödeyeceksin o alçağın parasını? Hadi duruşmaya yetişelim de hakime bir de ben anlatayım!

***

Hizmet Hareketini terör örgütü ilan etmeye karar veren irade, savcılara bu yönde talimat üstüne talimat yağdırdı. Ortada suçlayacak bir şey bulamayan savcılar da gizli tanıklara sarıldılar. Her iddianamenin esas oğlanları olan gizli tanıkların aslında çoğu bilinen isimler. Hepsinin ortak özelliği geçmişte bir vukuatı olmuş, suç işlemiş, kirli işlere bulaşmış, ya ceza almış ya da ceza almamak için her türlü sahtekarlığı yapmaya hazır olmaları. Hemen hepsinin izini havuz medyasının sayfalarında bulabilirsiniz. Aşağı yukarı 3 yıldır ‘Cemaat bana da kumpas kurduydu…’ diye başlayan uydurma hikayelerin hepsi de neredeyse bir birinin kopyası. Hiçbirinin hikayedeki yalancı şahitlerden pek farkı yok.

Şu sıralar Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Çatı davanın duruşmalarında gizli tanıklarla sanıklar ve sanık avukatları arasında geçen diyaloglar bu işin çivisinin çoktan çıktığını gösteriyor. Çatı davasının 30’uncu celsesinde gizli tanık Kasırga, Hidayet Karaca aleyhine tanıklık yapıyor ama nasıl bir tanıksa Hidayet Bey’in STV’nin genel müdürü olduğunu bile bilmiyor! Buyurun okuyun.

Karaca: STV yönetim kurulundan tanıdığın isimler var mı?

Kasırga: Olmaması mümkün değil. Sayın başkan demin okuduğunuz gibi bir liste çıkarsa orada da en az 10-15 kişi tanıdığım çıkar.

Karaca: Bizzat vereceği bir isim var mı?

Kasırga: Okunursa bilirim.

Karaca: Okuyayım. (Yönetim kurulu üyelerinin ismini okudu)

Kasırga: Tanımıyorum. Kaç yılının listesini okuyorsun?

Karaca: STV’yle ilgili resmi, gayrı resmi yapılanmadan söz etti. Bu liste mahkemenin talebi üzerine RTÜK’ün gönderdiği liste. Resmi veya gayrı resmi, tanıdığı bir isim söylesin.

Kasırga: Bir iki kez ziyarete gittim. Genel müdürün bu arkadaş olduğunu bilmiyorum.

***

Adı sanı belli kişilerin attığı iftiralar kolayca çürütülebilirken gizli tanıkların uydurdukları iftiralara cevap vermek daha zor. Bir kere ortada bir tanık var mı belli değil. Savcılığın yönelndirmesiyle verdikleri ifadeler yalan ve iftira üzerine bina edildiği için, mahkemeye çıktıkları zaman çuvallıyorlar. Gizli tanıkların mahkeme heyetince özel olarak korunup kollanmasına rağmen çapraz sorular sorulduğunda anlatılanların yalan olduğu ortaya çıkıyor.

Gizli tanıklık uygulaması, Türkiye’nin gündemine Ergenekon soruşturmasıyla girdi. O dönemde kritik bilgiler veren “Anadolu” kod adlı gizli tanığın, Ergenekon davası sanıklarından Doç. Dr. Ümit Sayın olduğu iddia edilmişti. Yargıtay’ın Ergenekon sanıklarına verilen mahkumiyet kararlarının bozma gerekçelerinden biri de gizli tanıklardı.

Zaman’a da gizli tanık ifadeleriyle el koydular

Son dönemde Zaman gazetesine el koyma sürecinde gizli tanık ifadelerinin önemli yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Savcıların artık her iddianamenin içine koymayı vazife saydığı Tahşiye, Şike, Selam Tevhid ve MİT Tırları gibi soruşturmaların her birinin birer “kumpas” sonucu oldukları iddialarının delili büyük ölçüde gizli tanık ifadeleri.

Örneğin, Şike davası ve Tahşiye davası soruşturmalarının Zaman Gazetesinde kurulan bir kumpas sonucu başlatıldığı iddiaları gizli tanık beyanına dayanıyor. Savcı Fuzuli Aydoğdu’nun elinde gazete haberleri dışında başka delil olmadığı için gizli tanıklarla durumu kurtarmaya çalışmış ve Zaman’a kayyım atanmasını sağlamıştı.

Bir başka örnek, Akit gazetesinin kadrolu itirafçısı, dolandırıcılıktan ceza almış bir meczup, uydurduğu yalanları arka arkaya sıraladıkça savcılar nezdinde hizmetin karakutusu muamelesi görüyor. İddiaya göre bu sahtekar, şu sıralar Ankara’da devam eden Çatı davada gizli tanık Bulut adıyla sahne alıyor. Öyle şeyler anlatıyor ki, anlattıklarının hepsi suç! Sırf bu yüzden tanık değil sanık sandalyesine oturtulması gerekir.

Konuşmalarından Adana’da yaşadığı anlaşılan gizli tanık Bulut, sözde Cemaatin talimatıyla dönemin Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak’a kurulan kumpasın içinde yer almış. Adana’da yaşamasına rağmen dünyanın her yerindeki her konuyu bilen (!) gizli tanık Bulut, Cemaatin medya imamı olarak tanımladığı Hidayet Karaca için, “Medya operasyonları, Sözcü, Cumhuriyet gibi gazetelere sızma girişimleri onun bilgisi dahilindeydi” demiş. Karaca’nın, “Sözcü’ye, Cumhuriyet’e kimi sızdırmışım veya medya sorumlusu olarak ne yapmışım?” sorusu üzerine, “Bilinen şeyleri tekrar etmenin alemi yok” karşılığını vermiş. Ne tanıklık ama değil mi! En azından birkaç isim vermez mi insan?

Mahkeme başkanı gizli tanığa sanık ve avukatların soru yönelteceğini hatırlatınca gizli tanık Bulut, “Sizden istirhamım hainlerin hiçbir sorusuna cevap vermemeyi öngörüyorum” demiş. Tabi, savcıyla kafa kafaya verip hikaye uydurmaya benzemiyor bu. Birkaç soruda bütün yalanlar ortaya saçılıveriyor.

Aynı gizli tanık Behçet Oktay’ın öldürülmesi olayına da son derece vakıf. (!) Kendisiyle iki kez görüştüğünü iddia ediyor. Oktay’ın infaz edildiği kanaatindeymiş. “Bilgim yok, ama örgütün reflekslerini bildiğim için intihar değil, suikast olduğunu düşünüyorum” diyor. Bilgisi yok ama kanaati var. Bu adam tanıklık yapıyor! Behçet Oktay’ın kardeşi Şule Oktay’ın, “Abimle iki görüşmenizin içeriği neydi?” sorusuna verdiği cevap: “Özel“. Belli ki Savcı beyle bu konuyu planlamamışlar.

Bir gün önce davaya katılan gizli tanık Süphan, soruşturma aşamasında verdiği ifadelerinde anlattıklarına ilişkin soruların çoğuna, “Bu konuda konuşmak istemiyorum. Çok zaman geçti hatırlamıyorum” cevabını verince tutuklu sanıklardan biri “Bu sahtekar yüzünden 18 aydır yatıyorum, cevap versin” diyerek tepki gösteriyor.

Başkan Giray’ın bir başka sorusuna, “Çok şey hatırlamıyorum. Şu anda yorum yapıyorum” cevabını verdi. Bunun üzerine Başkan Giray, “Yorum yapma, bilgin var mı?” dedi. Süphan, “Yok” diye cevapladı.

***

Durum bu… Şimdi siz karar verin… Bunun adı yargılama değil de maskaralık değil midir?

Gizli tanıklık nedir?

Gizli tanıklıkla ilgili çıkarılan Tanık Koruma Kanunu 2008’de yürürlüğe girdi. Mevzuata göre, yaptığı tanıklık nedeniyle tehdit altında bulunan kişilere “gizli tanık” olma hakkı tanınıyor. Bu kişiler, suç mağdurları, suçlara iştirak edenler, gizli soruşturmacı, muhbir ve kolluk personeli olabilir. Gizli tanığın duruşmalarda da dinlenmesi şart. Ancak kimliğinin açığa çıkmaması için makyaj, maske, özel kabin veya benzeri yöntemlerle dinlenmesi, gerekirse sesinin değiştirilerek salona aktarılması gerekiyor. AİHM ve Yargıtay gizli tanıklık konusunda, “Gizli tanığın beyanlarının farklı kanıtlarla desteklenmesi, tek başına tanık ifadesiyle mahkûmiyet kararı verilmemesi, tanık beyanlarının mahkûmiyet kararında ağırlıklı rol bile oynamaması” kriterlerini arıyor. Ayrıca, gizli tanık olacak kişinin gerçekten tehdit altında olduğunun kanıtlanması gerekiyor.

[Mehmet Yıldız] 25.5.2017 [TR724]

‘Oh olsun’ diyemezsiniz! [Ekrem Dumanlı]

14 Aralık 2014, gece yarısından birkaç dakika alınmış henüz. Zaman Gazetesi’ne (ve STV’ye)  polis baskını olacağına dair dedikodular ayyuka çıkmış. Gecenin geç vakti olmasına rağmen insanlar akın akın gazetenin önüne geliyor. Her yaştan her kesimden insan var Yenibosna’daki Zaman binasının önünde. Gecenin soğuğuna aldırmaksızın gazetesine sahip çıkan binlerce okuyucunun karşısına çıkan yazarlarımız ve yöneticilerimiz yaptıkları konuşmalarla insanları teselli etmeye gayret ediyorlar. Gözyaşları içinde bizi dinleyen ve neler yaşandığına bir anlam veremeyen insanlar gördük. Yüreği gazetesi için atan o muazzam kitleyi unutmak mümkün değil…

Sabahın ilk ışıkları İstanbul üzerine vurduğunda gazete binasına polis baskını başlıyor. Zaman çalışanlarının heyecan ve helecan ile dimdik duruşu, tarihe silinmez bir iz bırakıyor. Polis, Zaman çalışanlarının demokratik direncini görünce geriye dönüyor. Daha büyük bir operasyon bekliyoruz şimdi. Haber gönderiyor bize emniyet yetkilileri ve diyorlar ki: ‘Arkadaki okul ve park bahçesinde yüzlerce çevik kuvvet polisi bekliyor. Ya sessiz sedasız teslim olun ya da en sert şekilde içeri gireceğiz.’ Kararımız belli: ‘Gelin emanetinizi alın. Hiç kimse olay çıkarma niyetinde değil; görevinizi usulüne uygun yapın.’

CEMAAT-AKP KAVGASI DEĞİLDİ

Bütün bu olaylar yaşanırken Türk medyasının çetin bir sınav verdiğini görüyoruz. Daha ilk dakikadan itibaren ‘Oh olsun!’ havasına bürünmüş televizyon kanallarına rastlıyoruz. Güya demokratlar, güya liberaller, güya basın özgürlüğüne çok önem veriyorlar. Bir dünya markasını kanal isminde taşıyan bir TV’nin en tepe yöneticisi arıyor, geçmiş olsun diyor. Ona ‘Türkiye’nin en köklü ve en çok satan gazetesine polis baskını yapılmasına üzüldüğümden daha çok sizin bu haberin altına yazdığınız yazı üzdü’ diyorum. Utanıyor. Görmediğini söylüyor, değiştireceğini söylüyor ama anlaşılan o ki birileri Zaman’a yapılan baskını sempati ile karşılıyor.

Biz de o gün ısrarla bu mevzuun ‘Cemaat-AKP kavgası’ gibi basit bir çerçeveye indirgenemeyeceğini; meselenin daha vahim bir noktaya kaymak üzere olduğunu soyluyoruz. Tabii ki duyan da yok dinleyen de. Hal böyle olunca, bir konuşma yapma ihtiyacı hasıl oldu. Israrla şunu söyledik: ‘Bugün Zaman Gazetesine bu kötü muameleyi yapmaya cüret eden zihniyet, yarın bütün medya gruplarına aynı zulmü reva görecektir.’ Bütün yazarlarımız, yöneticilerimiz aynı kaygıyı dile getirdi; ne var ki kendi gölgesi ile boğuşmaktan bîtap düşmüş Türk medyasının yaklaşan kabusu görmesi mümkün değildi. Bu acı manzara karşısında isimler vermeye de başladık. ‘Sıra Cumhuriyet’e de gelecek, Sözcü’ye de gelecek, Doğan Grubu’na da gelecek…’ gibi açık adresler verildi.

Öteden beri Cemaat düşmanlığı ile basireti bağlanmış bazı meslektaşlarımız düğün dernek bir hava yaşıyordu. Sıranın kendilerine gelmeyeceğine o kadar inanıyorlardı ki!

14 ARALIK’TAN BU YANA 3 YIL GEÇTİ

Zaman ve STV’ye yapılan ilk polis baskının üzerinden neredeyse 3 yıl geçti. ‘Yok canım! O kadar da olmaz!’ denen neler yaşandı neler. İktidara kul köle olmayan bütün medya kuruluşlarına el kondu, yılların medya şirketleri resmen gasp edildi. Üstelik Anayasa’daki basın özgürlüğü garanti altına alan maddelere rağmen yapıldı bu işgaller.

Hürriyet Gazetesi iki defa taşlı sopalı saldırıya maruz kaldı. Camlar çerçeveler kırıldı, insanlar tartaklandı. Türkiye’nin en köklü medya gruplarından birinin merkez binasına açıkça saldıran ve terör estiren AKP’liler hakkında ciddi bir işlem yapıl(a)madı. Eşkıya ruhu kanın kokusunu almıştı bir kere. Çapsız tetikçiler televizyon ekranlarından hedef göstermeye devam ediyordu. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan’a atılan meydan dayağı, basına gözdağı vermenin mafyatik bir aşamasıydı. Ardından çapsız televizyon maskaraları Aydın Doğan’a terör suçlaması yaparak, savcıları hareket geçirerek Doğan Grubu’nu teslim almaya başladı.

Cumhuriyet gazetesine yapılan baskınlar ve açılan davalar Zaman’la başlayan özgür basını yok etme hamlesinin devamı idi. İşin bu raddeye geleceği ta 2014’te belliydi ama ‘kendine demokrat’ aydınımız başını kuma sokarak bu gerçeği görmezden geldi. Ne acıdır ki, ‘kendi mahallesinin tutsağı haline gelmiş aydınlar’, ötekinin başına gelen her bela ve musibete, ‘Kardeşim, onlar da hak etti!’ çapsızlığı ve umutsuzluğu ile yaklaştı. Ve maalesef kabus dalga dalga esir aldı Türk medyasını…

SÖZCÜ’YE YAKIŞTIRAMAMIŞTIM

Zulmün son kurbanı Sözcü Gazetesi. (Sözcü, Cemaat gazetesi diyordu ya Fehmi Koru. Bugünlerde tekrar alevlendi o tartışma… Fehmi Bey’in bu absürt, saçma ve dayanaksız iddiasına cevap vermeye değer mi emin değilim. Biz yine de asıl maksadı da kaçırmayalım ve ‘oh olsun’ demiyoruz diye not düşelim.) İlk defa diyorum: Zaman’a vahşice yapılan baskın sonrasında en üzüldüğüm olay Sözcü’nün attığı manşet ve neşrettiği fotoğraftı. Today’s Zaman Gazetesinin yayına başlaması vesilesiyle düzenlenen resepsiyonda çekilmiş Erdoğan ile benim fotoğrafımı basarak, “oh olsun!” havasını doya doya teneffüs ediyorlardı.

Üzüldüm, yakıştıramamıştım Sözcü’ye; pek çok gazeteye yakıştıramadığım gibi. Tamam, pek çok gazete(ci) ile fikirlerimiz uyuşmuyordu, hayat tarzlarımız farklıydı ama sonuçta hepimiz gazeteciydik. Birimizin yok edilmesi hepimizin yok edilmesi anlamına geliyordu. Bu gerçeği idrak edemedi ideolojilere esir düşmüş medyamız. Ve şimdi çok ağır bir fatura ödüyor.

Sözcü’nün uyduruk suçlamalarla susturulmaya çalışmasına ben şahsen “oh olsun” diyemem. Hatta geçmişteki gafletiniz bugünlere gelmenize neden oldu da diyemem. Doğru olmaz. Sözcü’nün susturulması, Cumhuriyet’in yok edilmesi, Hürriyet’in esir alınması vs. Türkiye’deki düşünce özgürlüğünün mezara gömülmesi manasına geliyor.

[Ekrem Dumanlı] 25.5.2017 [TR724]

Türkiye için hapis vakti [Vehbi Şahin]

Mübarek Ramazan ayı teşrif etti.

Yarın gece ilk teravih namazı eda edilecek.

Cumartesi günü de oruç tutacak Türkiye’de Müslümanlar…

Bugünden itibaren başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere bakanlar, bürokratlar, siyasiler demeç vermeye başlar.

Ramazan ayı ile gelen ‘huzur’ ortamından söz ederler.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez, özüne inmeden bu aya ait faziletleri anlatır.

Camilerde imamlar sevgiden, hoşgörüden, dayanışmadan vs bahseder cuma hutbelerinde…

Onları dinlediğinizde rahatlarsınız!

Türkiye’ye hakim olan ‘huzur’ atmosferinden istifade etmek için derin bir nefes alırsınız.

Gözlerinizi kapatıp şahit olduğunuz bütün çirkinlikleri unutursunuz!


NURİYE GÜLMEN’İN MÜCADELESİ

Sonra şükredersiniz “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diye…

Peki gerçekler?

Gözünü kapatsan da…

Kulağını tıkasan da…

Diline kement vursan da…

Hepsi orada bütün heybetiyle duruyor.

Üç maymunu oynamak hakikatleri ortadan kaldırmıyor yani…

Örnek mi?

Akademisyen Nuriye Gülmen’in verdiği mücadele…

Kanun Hükmündeki Kararname (KHK) ile işini kaybetti.

Günlerce hakkını aradı.

Defalarca gözaltına alındı ama mücadelesinden vazgeçmedi.

Aynı mağduriyeti yaşayan akademisyen arkadaşı Semih Özakça birlikte açlık grevine başladı.

Şimdi ikisi de tutuklu ve hapiste…

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça KHK mağduru iki sembol isim…

Aynı durumda olan binlerce insan var.

Uluslararası Af Örgütü, 15 Temmuz sonrası ihraç edilen 100 binden fazla kamu çalışanının büyük zorluklarla yaşadığını açıkladı hafta başında…

Raporda, uygulanan baskının yol açtığı sarsıntılardan bahsediliyor.

Hem işini kaybeden hem de mesleki ve aile hayatları paramparça olanların yaşadığı zorluklar dile getiriliyor.

İnsanları aç bırakmak, mesleklerini ellerinden almak hangi dinde var?


CEZAEVİNDE 560 BEBEK

İşini kaybeden ama hapse girmeyen memurlar “özgür” oldukları için nisbeten talihli denilebilir.

Ya cezaevinde olanlar?

Hele eşiyle birlikte zindana atılanlar…

Onların işi daha zor…

Okul çağındaki çocuklarını emanet edecek akrabası olmayanlar var aralarında…

Evlatları Çocuk Esirgeme Kurumu’na teslim edilen memurların yaşadığı travmayı düşünebiliyor musunuz?

En acı olanı ise yeni doğmuş bebeğiyle hapishanede çile dolduran annelerin çektiği ızdırap…

Nisan 2017 tarihi itibariyle 0-6 yaş arası 560 çocuk, annesiyle birlikte cezaevlerinde kalıyor.

44 kadının ise birden fazla evladı var.

Minik yavruların bazıları doğar doğmaz cezaeviyle tanışıyor.

Yarıdan fazlası emzirme çağında…

Anne sütüne muhtaç bu bebelerin hapishane ortamında ne kadar sağlıklı beslendiklerini varın siz tahmin edin.

Yavruları için her türlü fedakarlığı yapan şefkat kahramanı annelerin içeride neler yaşadığını biliyor musunuz?

Hissiyatlarını ne durumda?

Merak ettiniz mi hiç?


‘ACIRSANIZ ACINACAK HALE GELİRSİNİZ’

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın merhamet etmediğini biliyoruz.

Ne demişti?

-Acırsanız acınacak hale gelirsiniz.

Diyanet İşleri Başkanı, tarikat liderleri, dini grupların önderleri de aynı kanaatte mi?

Sessiz kaldıklarına göre…

Erdoğan’la hemfikirler anlaşılan…

Vicdanlarına kulak vermiş olsalardı Cemaat linç edilirken seslerini yükseltirlerdi değil mi?

Ağızlarını açmadılar.

15 Temmuz’dan bu yana 200 binden fazla insan soruşturmadan geçti.

60 bin masum zindanlara tıkıldı.

Evleri, işyerleri gasp edildi.

Cemaat’e ait okullar, dershaneler, yurtlar, hastaneler yağmalandı.

Gözaltında ağır işkenceler uygulandı.

Sorguda taciz edildiler, tecavüze uğradılar.

Küfürler ve hakaretler edildi.

40’ın üzerinde insan devletin sorumluluğu altındayken hayatını kaybetti.

Genç yaşlı, kadın erkek demeden yüzbinlerce insanın hayatı zindan oldu.

Ocaklar söndü, aileler parçalandı.

Erdoğan’ın yüreği soğumadı hâlâ…

Hükümet, cadı avını ara vermeden sürdürüyor çünkü…

Yurt dışında adam kaçırıyor.

AKP’liler memnun…

Ayyuka çıkan bu kadar zulümden rahatsız olmamaları ise ibretlik.


VİCDANLAR SESSİZ

İbret alsalardı vicdanları sızlardı biraz…

Sanırım o da kalmamış.

Belki onları, Cemaat’e fatura edilen 15 Temmuz’daki “darbe” mizanseni rahatlatıyor olabilir.

Ama şurası bir gerçek…

Erdoğan ve peşinden sürüklediği kitle, yapılan bunca zulüm karşısında duyarsız…

“AKP’nin vicdanı” diye takdim edilen politikacılar…

İslami kesimin “duyarlı kalemleri” denilen gazeteci yazarlar…

Her daim “hümanist” görünen sosyal demokratlar…

Ehl-i Diyanet…

Onlar niye susuyor peki?

Neden seslerini çıkarmıyor?

Çoğunluğu itibariyle millet, Cemaat’e yapılan zulmü sessizce izliyor.

Kürtler’e yapılan muameleyi görmezden geliyor.

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça gibi hakkını arayanları düşman belliyor.

“Yanlış yapıyorsunuz” diye uyaranları “siyasi muhalif” diye damgalıyor.


ANALARIN FERYADI

Maalesef ülke bir cinnet hali içinde…

Cezaevlerinde yer kalmamış…

Mayıs 2017 itibarıyla 221 bin 607 tutuklu, yatacak yatak bulamadığı için nöbetleşe uyuyor.

Rutubetli zindan köşelerinde analar, babalar, evlatlar, dedeler, nineler, torunlar sessizce gözyaşı döküyor.

Dışarıda onları bekleyenler, hapisteki yakınları için feryat ediyor.

Ama…

Gören yok, duyan yok…

Yürekler paslanmış, vicdanlar körelmiş çünkü…

Ne acıdır ki içeride ve dışarıda ağlaşan bu insanların feryatları işitilmiyor artık…

Bir avuç muhteris politikacının eliyle koca ülke açık hava hapishanesine dönüştürülmüş durumda…

Sanki Türkiye’yi cehenneme çeviren onlar değilmiş gibi bugün yarın Erdoğan ve avaneleri, Ramazan’dan “rahmet ayı” diye bahsederse hiç şaşırmayın.

Ramazan geldi diye onlar şimdi “Türkiye için hapis vakti” dese de…

Asla umudunuzu yitirmeyin…


O (CC) MUTLAKA DUYACAKTIR

Unutmayın ki…

Erdoğan duymasa da feryatlarınızı duyan Allah (CC) var…

Zalimlere, gaddarlara takılmayalım.

Ramazan ayı bizim baştacımız…

İnanıyoruz ki Allah…

Bu ay ve içindeki Kadir gecesi hürmetine içerideki ve dışarıdaki tüm mazlumalara rahmetiyle muamele edecektir.

Onları en kısa zamanda sevdiklerine sağsalim kavuşturacaktır.

[Vehbi Şahin] 25.5.2017 [TR724]

Suudi Kralı mı daha Müslüman yoksa Hollanda kralı mı? [Veysel Ayhan]

Özellikle Ortadoğu coğrafyasında çok yerde iç savaş var. Bombalar patlıyor, milyonlarca masum insan yaralanıyor, ölüyor. İnsanlar bu savaşlardan kaçıp barış ve huzurun hâkim olduğu coğrafyalara sığınıyor. Bir kısmı yollarda ölüyor. Bir kısmı denizlerde boğuluyor. Bir kısmı da bin bir müşkilat mülteci olarak bazı ülkelere varmayı başarıyor.

Özellikle Avrupa ülkelerindeki mülteci kamplarına veya mülteci kabul ofislerine gittiğinizde iltica edenlerin yüzde 95’inin, Müslüman olduğunu iddia eden yöneticilerin zulmünden kaçıp oralara sığınanlar olduğunu üzülerek görürsünüz.

Tiranlar ve diktatörlerin zulmü altında inleyen Ortadoğu insanı, varlık içinde yokluk yaşar. Ülkelerin gelirleri hırsızlık ve yolsuzluklarla erir. Saray ve lüks yaşam liderlerin aklını başından alır.

Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin b. Ali, kaçarken yanında 1,5 ton külçe altın götürmüştü. Geride 9 milyar dolarlık bir servet ve daha sonra Erdoğan için satın alınan lüks bir uçak kalmıştı.

ÇOK DİNDAR KRALLAR(!)

Bir başka krallık Suudi Arabistan. Suudi prensleri dünyanın en lüks yatlarıyla en bâkir sahillerde bohem hayatı sürüyor. İslami kıyafetler ülke sınırına kadar. Kral’ın hayatına gelince… Anlatmak için görgüsüzlük, gösteriş ve israf kelimeleri yetmez. Müslümanlıkla izahı zaten yok da akılla da anlaşılır değil.

Mesela Kral Selman’ın 27 uçakla yaptığı altı ülkeyi kapsayan seyahati hatırlayalım. Eşyalar, bagajlar 505 ton tutmuştu. Kral yanında iki elektrikli asansör bile götürmüştü. 25 prens, 10 bakan 500 kişilik bir heyet krala eşlik ediyordu. Sadece bu turun maliyetiyle Halep gibi bir şehir ihya olurdu belki.

Kral çok dindar(!) olduğundan Endonezya’da kortejinin geçeceği güzergâh üzerinde bulunan heykellerin üzeri kapatılmıştı. Bu çok dindar Kral geçen hafta ABD Başkanı Trump ve eşi Melania’yı ağırladı. Kral, Kadın heykellerini örttürüyor, başörtüsüz kadınları sınırdan içeri sokmuyordu ama tüm bunları Melania ile tokalaşırken unutmuştu!

110 MİLYAR NE DEMEK?

Trump’ın mutluluktan aklını başından alan, zevkten kendinden geçiren ise 110 milyar dolarlık dev silah satışı idi. (Soru: 110 Milyar dolar ne demek? Cevap: İngiltere Başbakanı Theresa May’in Erdoğan’ın Saray’ına gelip imzaladığı 125 milyon dolarlık savaş uçağı satışının tam 880 katı.)

Bu korkunç para ile kaç milyon insan açlık ve sefaletten kurtulur, ev bark sahibi olur, kaç milyon çocuk için okul yapılır, eğitim giderleri karşılanır gibi hesaplar Trump’la Kılıç dansı yapan Kral Selman’ı hiç ilgilendirmiyordu.

İşte ve benzer diktatör ve hatta tiranlar sayesinde Müslümanlar batının kapısında sefalet içinde sığınmacılık yapıyor.

UTANÇ VERİCİ RAPOR

Amnesty International yani Uluslararası Af Örgütü’nün önceki yıllara ait bir raporundaki yer alan şu cümleler her şeyi anlatıyor: “Körfez ülkelerinin yeniden yerleştirme programlarına katılmamasının utanç verici olduğu, hâlbuki Körfez Arap ülkelerinin din ve dil birliği nedeniyle, savaştan ve takibattan kaçan Suriyeli mültecilere yardım ve himaye verenlerin başında gelmesi gerektiği…”

Raporda belirtildiği gibi Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde de alınan mülteci sayısı sıfır.

MÜSLÜMANLIK ARABA PLAKASI DEĞİL

Evet araba plakası değil ki takınca ahirette kurtulasınız. Müslümanlık vasıflarla ve sıfatlarla inşa edilen bir kimlik. Kardeşlerine sahip çıkmak, fakir ve yoksula el uzatmak, müsrif olmamak… Bunlar hangi dine ait vasıflar? Komşusu aç iken uyumamak, yetim ve öksüzü himaye etmek… Kul hakkına girmemek, halkın vergilerine çökmemek, devlet parasıyla saltanat sürmemek…

Bunların hepsi Müslümanlığa ait vasıflar. “Kızım Fatıma bile olsa…” öğretisi, Hz. Ömer adaleti, “Dicle’nin kenarında bir kurt…” meseli… Bunlar maalesef tarih kitaplarında mahpus kalmış değerler.

Ortadoğu krallarında, diktatörlerde ve tiranlarda bu sıfatlar yok.

Peki dinine bakmaksızın her kapısına gelene sahip çıkan, yardım eden, barındıran, ev ve iş veren, iş bulamazsa maaş veren kim? Mazlum ve mağduru, zalime iade etmeyen kim? Yani Müslümanlığa ait sıfatları yerine getirenler kim? Batı ülkeleri. Batı yekpare bir yapı değil. Bir yanının doğuyu hercümerç edişi, savaşlara sebep oluşu, diğer yanının insanlığını görmeye engel değil.

UZAYLILAR ELLERİNDE KUR’AN ÇIKSA GELSE…

Hani hep gelir ya… Uzaylılar dünyamıza gelse ve ellerine Kur’an’ı alıp baksalar acaba Müslümanlar kimler, diye. Sonuç ne olur?

Bakarlar ki birileri namaz kılıyor ama hırsızlık ve yolsuzluk yapıyor.

Bakarlar ki birileri kadınlara, bebeklere bile zulmediyor ama umreye gidiyor.

Bakarlar ki birileri başını örtüyor ama gasp edilmiş mallara çöküyor.

Bakarlar ki birileri cumaya gidiyor ama her söylediği yalan, her harcadığı israf.

İçki içmiyor ama her yediği haram domuz eti yemiyor ama boğazına kadar faizin her türlüsüne batmış!

Uzaylıların kafası bayağı karışır.

Sonra diğer coğrafyalara bakarlar. Yardımseverlik, emanete riayet, insana saygı, tabiata özen…

50 MERCEDES’LE CUMA’YA GİDEN Mİ BİSİKLETLE İŞE GİDEN Mİ

Bakar ki kral ama pilotluk yaparak ve bunun reklamını yapmadan halkına faydalı olmaya çalışıyor.

Başbakan ve Bakanlar, en ufak bir yolsuzluk ithamında -gerçek olmasa bile- istifa edecek kadar onurlu.

Bir yanda minicik yalanları ortaya çıkınca utanıp başbakanlıkları, bakanlıkları bırakanlar, diğer yanda o makamlarda utanma hissinden yoksun olarak sırtını yalanlara dayayarak ayakta durabilenler.

Bakar ki başbakan ama kiliseye makam aracıyla gitmiyor. Hatta makamına bisikletle gidiyor. Halkı gibi yaşıyor. Gurur ve kibirden beslenmiyor, ağzından kin ve nefret fışkırmıyor.

Gördükleri karşısında uzaylıların beyin devrelerinden dumanlar çıkar herhalde!

Ne kanaate varırlar? Herhalde Müslümanlığın şekli yanları Ortadoğu’da kalmış özü ve ahlaki tarafları batıya yerleşmiş diye düşünürler. Yani şekli Doğu’da, ruhu Batı’da.

Kimse kendine cennetten ‘Firdevs’ler, başkalarına cehennemden ‘Haviye’ler taksim etmemeli.

Allah âdil-i mutlaktır.

[Veysel Ayhan] 25.5.2017 [TR724]

Gemi var, gemicik var! [Analiz: Semih Ardıç]

Oğlu Burak’ın gemileri suâl edildiğinde Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Gemi var, gemicik var” cevabını verdiği tarihin üzerinden 13 sene geçti. Gemicikler gemiye, gemiler tankere, nihayetinde tankerler filoya inkılap oldu. Erdoğan’ın mahdumu Bilal, ağabeyi Burak’tan nice sene sonra denizciliğe merak salsa da boynuz kulağı geçti. Birkaç ay evvel 5 gemiyi 75 milyon dolara sattı. Filoda kaç gemi olduğu bilinmediğinden satışı müteakip kaç geminin daha Ceyhan’dan İsrail’in Hayfa ve Aşdod limanlarına seyrüsefer yaptığı meçhul.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nde (AKP) denizcilik tutkusu Erdoğan ailesiyle mahdut kalmadı. Başbakan Binali Yıldırım’ın oğlu Erkam’ın gemicikle başladığı armatörlük serüveni Hollanda’nın Roterdam Limanı’na ayak basması ile adeta boyut değiştirdi. Erkam Yıldırım’ın gemicikleri de en az Erdoğanların gemileri kadar büyüdü, serpildi.

YILDIRIM AİLESİ HOLLANDA’DA GAYRİMENKUL ZENGİNİ

Berat Albayrak’ın Dubai, Malta ve İsveç üzerinden kara para akladığı iddiaları cevapsız kalırken şimdi de Başbakan Binali Yıldırım’ın ailesinin Hollanda ve Malta’da tuttuğu dudak uçuklatan servetinin ayrıntıları gün yüzünü çıkıyor. Üçü Malta, sekizi Hollanda gemi siciline kayıtlı olmak üzere en az 11 kargo gemisi calib-i dikkat bir filo. İlaveten Hollanda’da yedi gayrimenkulden müteşekkil 140 milyon Euro tutarından bir servetten bahsediliyor.

www.theblacksea.eu adresinde Zeynep Sentek ile Craig Shaw’ın müşterek hazırladığı haberde Erkam Yıldırım’ın kargo gemilerinden biri olan ‘City’nin Antiller’de kurulu ve gerçek sahibi gizlenen offshore şirketi üzerine kayıtlı olduğu belirtiliyor. Haberde bilgiler çok sayıda belge ve resmî rapora istinat edilmiş.

HEPSİNİ NAKİT ÖDEYEREK ALMIŞLAR

European Investigative Collaborations’ın (EIC) Malta Files projesi kapsamında Yıldırım ailesinin serveti üzerine yaptığı araştırmaya da atıf yapılıyor. The Black Sea, ailenin gemilerin ekseriyetini ve Hollanda’da yedi adet gayrimenkulü banka kredisi kullanmadan, nakit olarak satın aldığını da ispat etmiş. Paranın bolluğuna bakın ki hepsini peşin almışlar. Paravan şirketler için Hollanda ve Malta’nın tercih edilmesi tesadüfî değil. Her iki adreste offshore olarak bilinen esnek vergi yasaları sayesinde denizcilik sektörüne ciddi avantajlar sunuluyor. Bahsedilen adreslerde şirketlerin sahipleri sathi bir bakışla tespit edilemez. Matruşka oyuncaklardan ilham alınarak kuruluyor her yeni şirket.

BİR SİYASETÇİ 140 MİLYAR EURO SERVETİ NASIL KAZANIR?

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) milletvekillerinin sorularına cevap vermeyen Yıldırım’ın CNN Türk haber kanalında Cüneyt Özdemir’e işlerini çocuklarına devrettiğini belirtmiş, ancak aile şirketlerinin ne kadar para kazandığı ya da kaç gemisi olduğuna dair yorum yapmaktan imtina etmişti. The Black Sea haklı olarak şu suâle cevap arıyor: “Bir politikacının ailesi on yıl gibi bir süre içinde 140 milyon Euro’luk bir malvarlığını nasıl edinir?”

Binali Bey’in Ulaştırma Bakanı olduğu günlerde armatörlere “Gemilere niye Türk bayrağı çekmiyorsunuz?” siteminde bulunurken diğer yanda Yıldırım ailesinin Türkiye’de vergi ödememek için Malta’da offshore şirketi kurmuş olması iki yüzlülük değil de nedir! Amca Yılmaz Erence, aileye yakınlığıyla bilinen armatör Salih Zeki Çakır, Erdoğan’ın belediye başkanlığı günlerinden danışmanı Ahmet Ergün ile eski milletvekili ve hâkim Abbas Gökçe’nin isimleri geçiyor Malta’da kurulan Tulip Maritime Limited şirketinde.

ESAS PATRON ERKAM YILDIRIM

Şirketin idaresi kâğıt üzerinde 9 Haziran 2016’da (Binali Yıldırım başbakan atandıktan iki hafta sonra) Yıldırım’ın yeğeni Süleyman Vural’a devrediliyor. Bahse konu şirket Rory Malta Limited MV Shark, Nova Ponza Limited MV Ponza, Nova Warrior Limited ise MV Frezya S isimli gemilerin sahibi. Ancak bu offshore şirketin gerçek sahibi Malta sicil kayıt belgelerine bakınca anlaşılıyor: South Seas namına evrakları bizzat Erkam Yıldırım imzalıyor. Yine Erkam Yıldırım’ın Hollanda’da sahip olduğu Castillo Real Estate BV şirketi üzerine kayıtlı toplam altı emlâk ve Yıldırım’ın üzerine kayıtlı bir ev bulunuyor.

Siyasetle bir irtibatları olmasaydı Erdoğan ve Yıldırım ailelerini sadece vergi ödememek üzere offshore şirketleri kurdukları için tenkit edebilirdik. Savcılar vergi kaçırmak ve kara para aklamak suçlarına dair bir tahkikat açardı, Maliye de vergi kaybını tespit eder fazlasıyla tahsil ederdi. Ne kadar manidar ki bugün (24 Mayıs 2017) İspanya’da açıklanan bir karar, hukuk devleti bahsinde ne kadar hazin halde olduğumuzu teyit etti.

İSPANYA PANAMA’DA GEÇEN MESSİ’Yİ AFFETMEDİ

Geçen sene Panama Belgeleri’nde (Panama Papers) babası ile ismi geçen Barcelona’nın Arjantinli futbolcusu Messi’ye verilen 21 ay hapis cezasının temyiz safahatı bitti. Messi, kaçırdığı tespit edilen 21 milyon Euro vergiyi mahkeme bitmeden ödediği halde ceza almaktan kurtulamadı. Neyse ki İspanya kanunlarına göre iki senenin altında cezalarda hapse girilmiyor. Akse takdirde futbol dehası Messi kariyerinin zirvesinde futbolu bırakacak ve demir parmaklıkların ardında gün sayacaktı. Messi’nin babası da aynı suçtan 15 ay hapis cezası aldı.

Panama Belgeleri’nde Türkiye’den de onlarca isim geçti. Ne savcılık ne de Maliye tahkikat açtı. Mehmet Cengiz, Mustafa Latif Topbaş, Remzi Gür, Ahmet Çalık ve Fettah Tamince gibi isimlerin müşterek tarafı Erdoğan’a yakın olmalarıydı. İspanya hukuk neyi icap ettiriyorsa onu yaptı ve Messi’ye hesap sordu. AKP iktidarı, milletin hakkı olan vergiden çalanlara gelince ise üç maymunu oynadı.

17/25 ARALIK ve İZMİR LİMAN SORUŞTURMALARI KAPATILMIŞTI

Bizzat en tepedekilerin çocukları ve akrabalarının yer aldığı dosyaları açmaya kim cesaret edebilir ki? 17/25 Aralık 2013’te yolsuzluk ve rüşvetin hesabını sormaya cesaret edenlerin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. Yine aynı şekilde 9 Ocak 2014’te İzmir Limanı’nda rüşvet havuzu kuranları suçüstü yakalayan savcı ve polislerin hayatı hercümerç edildi. O kadar delil ve tapeye rağmen İmbat Dalgası’nın hâlâ iddianamesi yazılmadı. Hükûmete darbe yapmakla itham edilen polislerin muhakemesinde ise ‘darbeye dair tek delil bulunamadı.

Polisler yeminlerine sadık kalmanın bedelini öderken soruşturmada bacanağının da ismi geçen Binali Yıldırım adeta Erdoğan tarafından taltif edildi, bakanlıktan Başbakanlığa terfi ettirildi. O dosya kapatılmasaydı Yıldırım ailesinin The Black Sea’de yayımlanan ve kaynağı meçhul servetinin nasıl temin edildiği bütün teferruatı ile ortaya çıkarılacaktı.

17/25 Aralık’ın en mühim maznunlarından Reza Zarrab’ı mahkemeden kaçırmakla dosyayı kapattığını zannedenler aynı taktiği bütün yolsuzluk davalarını şamil hale getirmişti. Zarrab ve Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla, Amerika’da demir parmaklıkların ardında. Türkiye’nin yapamadığını Amerika yapıyor.

ÇEKİRGE BİR SIÇRAR, İKİ SIÇRAR…

AKP, liman soruşturmasına da müdahale etmişti. O günlerde Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın bizzat telefonla İzmir başsavcısını arayıp yürüyen bir adlî tahkikata müdahale etmesi Binali Bey’in servetinin tespit edilmesine mani oldu.

Amma velakin hakikatin ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu olduğunu unutanlar, offshore hesaplarının bile örtbas etmeye iktifa etmeyeceği kadar fazla para transferinin bir yerlerde radara takılacağını da hesaba katmamış. Pervasızlık ya da cahil cesaretiyle hareket etmenin de bir bedeli var. Çekirgenin akibeti yakalanmaktır.

Görüldüğü üzere Türkiye bizzat Hazine’nin emanet edildiği kimselerin eliyle soyuluyor. Memlekette hür medya namına ne varsa yağmalandığı için bütün bu organize soygunun haberlerini de Türkiye haricinden alabiliyoruz.

15 TEMMUZ’UN YOLSUZLUĞA BAKAN YANI

15 Temmuz 2016’da sahnelenen darbe tiyatrosunu Erdoğan, “Bu bize Allah’ın lütfu.” sözleri ile tasvir etmişti. Akim kalmaya mahkûm darbe teşebbüsünün nelerin üzerine kalın bir örtü serdiği günden güne berraklaşıyor. Son bir senede gemicikler, gemiler, tankerler, çil çil altınlar, katar katar gelen paralar sorgulanıyor mu?

Hal-i hazırda Erdoğan’ı, ailesini, yakınındaki işadamlarını haklı sebeplerle tenkit etmek bile terör örgütü üyesi, vatan haini ve darbeci olmakla eşdeğer sayılmıyor mu? Zorlandıkları her işi 15 Temmuz sayesinde kolayca yapabiliyorlar.

Erdoğan bazen içindekini tutamıyor, ağzından kaçırıyor.

Nasıldı o söz: Gemi var, gemicik var.

[Semih Ardıç] 25.5.2017 [TR724]