Halime Gülsu davasında ikinci kez skandal bir karar verildi. Kararda Gülsu’dan ‘maktül’ (öldürülen) diye bahsedilmesi ise ilahi adalet olarak değerlendirildi.
BOLD- 28 Nisan 2018’de Tarsus Cezaevinde ilaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için hayatını kaybeden Halime Gülsu davasında savcı ikinci kez skandal bir karara imza attı. Üstelik kararda Gülsu’dan ‘maktül’ yani öldürülen kişi olarak bahsedildi.
Mersin Cumhuriyet Başsavcısı Zeki Topaloğlu, 15 Mayıs 2019’da Gülsu’nun ölümünde sorumluluğu bulunan Mersin TEM görevlileri ve Mersin Şehir Hastanesi Ramotoloji uzmanı hakkında takipsizlik kararı vermişti. Halime Gülsu’nun ailesi karara itiraz etmişti. İtirazın sonucu, 7 ay sonra aileye bildirildi.
Halime Gülsu’nun abisi İrfan Gülsu sosyal medya hesabından karara tepki göstererek şöyle dedi:
“Kardeşim Halime Gülsu’nun bilinçli şekilde ölüme terk edilmesi ve vefatı ardından ikinci “Kovuşturmaya Yer Yok Kararı” ısrarlı talebim sonucu Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan geldi. Savcının dava açmayacağını/açamayacağını biliyordum. Beklediğim gibi, Adli Tıp raporunun tespitine rağmen ilk sayfada hayatın normal akışında bir ölüm gibi bahsetmiş.”
SAVCIYI TEBRİK EDİYORUM
Kararın sonunda bir sürpriz olduğunu ifade eden İrfan Gülsu, “maktül Halime Gülsu” ifadesi geçmiş. Savcıyı tebrik ediyorum!?” diye yazdı.
Kararın 18 Mart 2019 tarihinde verildiğini, kendilerine bir türlü tebliğ edilmediğini ve ne zaman ki eylül ayında Adalet Bakanlığı Teftiş Kuruluna başvuru yaptıktan sonra 15 Ekim’de tebligat yapıldığını vurgulayan Gülsu, “7 ay neyi beklediler, bu nasıl bir sorumsuzluk ve ”adalet”? Daha da ilginci “maktül Halime Gülsu’nun ölmesinde şüpheli bir durumun olmadığı’ hususudur. Bay “adalet” bakanı @abdulhamitgul eserinizle övünedurun…” ifadelerini kullandı.
BİR GÜN TCK İLE TANIŞACAKLAR
Gülsu sorumluların müebbet hapis cezasıyla tanışacaklarını da sözlerine ekledi: “Bir gün suçlular ve koruyucuları TCK ile tanışacaklar! Bu olay 5237 sayılı TCK`nin “Hayata Karşı Suçlar” başlığı altında “Nitelikli Haller” Madde-82 Kapsamına girmektedir: 1- Kasden öldürme suçunun; c)- Canavarca hisle veya eziyet çektirerek, işlenmesi halinde, kişi AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS CEZASI ile cezalandırılır.”
[BoldMedya] 4.11.2019
Yakup Şimşek: Evet Zaman’da çalıştım, gurur duyuyorum
Zaman Gazetesi’nin 3 yıldır tutuklu çalışanı Yakup Şimşek, “merhamet değil adalet istiyorum” dediği savunmasında Zaman’da çalıştığı için gurur duyduğunu söyledi.
BOLD – İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gazetecilerin yargılandığı davada Zaman Gazetesi Reklam Müdürü Yakup Şimşek “Evet Zaman’da çalıştım bununla gurur duyuyorum” dedi.
Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Fevzi Yazıcı gibi çok sayıda gazetecinin yargılandığı davada verilen müebbete varan cezalar Yargıtay tarafından bozulmuştu. Davada Hizmet Hareketi’ne yakınlığı gerekçesiyle kapatılan medya organlarından Zaman Gazetesi’nin çalışanları da yargılanıyor.
Yeniden yargılamada gazeteciler savunmalarını yaptılar. El konularak kapatılan Zaman Gazetesi Reklam Müdürü Yakup Şimşek de duruşmada savunmasını yaptı.
Sözlerine “Bu savunmamın son sözlerim olacağını bilmiyordum. Süre talep edecektim fakat süre vermeyecekmişsiniz. Yine de beyanda bulunacağım.” diye başlayan Şimşek, savcının mütalaasındaki iddialarına tek tek cevap verdi:
“Ahmet Altan’ı burada tanıdım. Kitaplarını burada okudum. Onunla aynı dosyada yargılanmaktan gurur duyuyorum. Onun gibi dünya çapında bir yazarın bu dosyada olması büyük haksızlık.
Savcının mütalaası bana Cuma günü tebliğ edildi. Mütalaanın 3 yıl önceki iddianameden tek bir farkı var: İddianameyi hazırlayan savcı darbecilikten, mütalaayı hazırlayan savcı silahlı terör örgütü üyeliğinden cezalandırılmamı istiyor.
Hakkımda suçlamaya alet edilen beş sözde delil var. İlki Zaman Gazetesi’nde çalışmış olmam. Ben Zaman’da çalıştım ve bundan gurur duyuyorum.
Zaman Gazetesi’nin hisseleri 17-25 Aralık’tan sonra alındı. Bu kişilerin değil tutuklanması, yargılanması bile söz konusu olmadı.
İkinci delil Bank Asya’da hesap. Bank Asya’nın kuruluşunu, açılışını ben mi yaptım? Bunu devlet yaptı.
Üçüncü delil HTS kayıtları. Örgüt üyesi olduğu söylenen 7 kişi ile telefon kaydım varmış. İnsanlarla telefonda konuşmak ne zamandan beri suç? O 7 kişi ne zaman örgüt üyesi ilan edilmiş? Eğer bu suçsa ben bu insanlarla yalnız telefonda değil, yüz yüze de görüştüm.
Dördüncü delil sözde örgütsel döküman. Beni Trabzon’da babamın evide gözaltına aldılar. Beş tane Said Nursi’nin kitabına da el koydular gözaltına alırken. Bana ait değiller, ama zaten halen satılan kitaplar bunlar. Bu kitaplar şu an odamda. Hapishane yönetiminin izniyle içeri aldım.
Beşinci delil reklam filmi: Taleplerimizi yerine getirip bir kere izleseydiniz, reklam filminde suç unsuru olacak bir şey olmadığını görecektiniz. O bebeğin 9 aylık değil, iki yaşında olduğunu görürdünüz.
Örgüt suçlamasına karşı atfedilen paragraf beş satırdır. Bu çürük delilleri bir kez daha huzurunuzda reddediyorum.
Beraatime ve tahliyeme karar verilmesini istiyorum. Sizlerden, merhamet değil adalet istiyoruz.
Üç günlük dünyada 3 yıl 3 ayım çalındı. Hür olabilmek için illa birilerinin damadı mı olmak lazım? Değil ağır, hafif suç şüphesi bile yoktur. Esaretime son verin.”
BİLİNÇALTI MESAJ DİYE BİR SUÇ YOK
Daha sonra söz alan Yakup Şimşek’in oğlu ve aynı zamanda avukatı olan Sinan Erkan Şimşek, Zaman Gazetesi reklam filminin darbeyi çağrıştırdığı iddiasına cevap verdi.
Avukat Şimşek “TCK’da ‘bilinçaltına mesaj verme’ gibi bir madde yok. Ayrıca bu reklam da bilirkişi incelemesine muhtaçtır. İspat yükümlülüğü savcıdan alınarak tarafımıza verilmiştir. Genç bir avukat olarak size karşı bu savunmayı yaparken hicap duruyorum.” dedi.
[BoldMedya] 4.11.2019
BOLD – İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi’nde gazetecilerin yargılandığı davada Zaman Gazetesi Reklam Müdürü Yakup Şimşek “Evet Zaman’da çalıştım bununla gurur duyuyorum” dedi.
Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, Fevzi Yazıcı gibi çok sayıda gazetecinin yargılandığı davada verilen müebbete varan cezalar Yargıtay tarafından bozulmuştu. Davada Hizmet Hareketi’ne yakınlığı gerekçesiyle kapatılan medya organlarından Zaman Gazetesi’nin çalışanları da yargılanıyor.
Yeniden yargılamada gazeteciler savunmalarını yaptılar. El konularak kapatılan Zaman Gazetesi Reklam Müdürü Yakup Şimşek de duruşmada savunmasını yaptı.
Sözlerine “Bu savunmamın son sözlerim olacağını bilmiyordum. Süre talep edecektim fakat süre vermeyecekmişsiniz. Yine de beyanda bulunacağım.” diye başlayan Şimşek, savcının mütalaasındaki iddialarına tek tek cevap verdi:
“Ahmet Altan’ı burada tanıdım. Kitaplarını burada okudum. Onunla aynı dosyada yargılanmaktan gurur duyuyorum. Onun gibi dünya çapında bir yazarın bu dosyada olması büyük haksızlık.
Savcının mütalaası bana Cuma günü tebliğ edildi. Mütalaanın 3 yıl önceki iddianameden tek bir farkı var: İddianameyi hazırlayan savcı darbecilikten, mütalaayı hazırlayan savcı silahlı terör örgütü üyeliğinden cezalandırılmamı istiyor.
Hakkımda suçlamaya alet edilen beş sözde delil var. İlki Zaman Gazetesi’nde çalışmış olmam. Ben Zaman’da çalıştım ve bundan gurur duyuyorum.
Zaman Gazetesi’nin hisseleri 17-25 Aralık’tan sonra alındı. Bu kişilerin değil tutuklanması, yargılanması bile söz konusu olmadı.
İkinci delil Bank Asya’da hesap. Bank Asya’nın kuruluşunu, açılışını ben mi yaptım? Bunu devlet yaptı.
Üçüncü delil HTS kayıtları. Örgüt üyesi olduğu söylenen 7 kişi ile telefon kaydım varmış. İnsanlarla telefonda konuşmak ne zamandan beri suç? O 7 kişi ne zaman örgüt üyesi ilan edilmiş? Eğer bu suçsa ben bu insanlarla yalnız telefonda değil, yüz yüze de görüştüm.
Dördüncü delil sözde örgütsel döküman. Beni Trabzon’da babamın evide gözaltına aldılar. Beş tane Said Nursi’nin kitabına da el koydular gözaltına alırken. Bana ait değiller, ama zaten halen satılan kitaplar bunlar. Bu kitaplar şu an odamda. Hapishane yönetiminin izniyle içeri aldım.
Beşinci delil reklam filmi: Taleplerimizi yerine getirip bir kere izleseydiniz, reklam filminde suç unsuru olacak bir şey olmadığını görecektiniz. O bebeğin 9 aylık değil, iki yaşında olduğunu görürdünüz.
Örgüt suçlamasına karşı atfedilen paragraf beş satırdır. Bu çürük delilleri bir kez daha huzurunuzda reddediyorum.
Beraatime ve tahliyeme karar verilmesini istiyorum. Sizlerden, merhamet değil adalet istiyoruz.
Üç günlük dünyada 3 yıl 3 ayım çalındı. Hür olabilmek için illa birilerinin damadı mı olmak lazım? Değil ağır, hafif suç şüphesi bile yoktur. Esaretime son verin.”
BİLİNÇALTI MESAJ DİYE BİR SUÇ YOK
Daha sonra söz alan Yakup Şimşek’in oğlu ve aynı zamanda avukatı olan Sinan Erkan Şimşek, Zaman Gazetesi reklam filminin darbeyi çağrıştırdığı iddiasına cevap verdi.
Avukat Şimşek “TCK’da ‘bilinçaltına mesaj verme’ gibi bir madde yok. Ayrıca bu reklam da bilirkişi incelemesine muhtaçtır. İspat yükümlülüğü savcıdan alınarak tarafımıza verilmiştir. Genç bir avukat olarak size karşı bu savunmayı yaparken hicap duruyorum.” dedi.
[BoldMedya] 4.11.2019
Gözaltına alınan Furkan Gönüllüleri’ne polis arabasındaki şiddet!
Gaziantep’te basın açıklaması yapmak isterken gözaltına alınan Furkan Vakfı Gönüllülerinin polis otosunda darp edildiği ortaya çıktı. Sosyal medyada yayınlanan video emniyet amiri olduğu tahmin edilen bir kişi, gözaltına aldığı vatandaşa yumruk ve tokat attığı görüldü.
BOLD-Bolu F tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Alparslan Kuytul’un başkanlığını yaptığı Furkan Vakfı gönüllüleri, Gaziantep’te bir araya gelerek, İstanbul Kâğıthane’deki bir öğrenci yurdunun sabaha karşı yıkılmasını protesto etti. Türkiye’deki hukuksuzluklara dikkat çeken Furkan Gönüllüleri, polis sert müdahalesi ile karşılaşmış ve gözaltına alınmıştı. Kadın ve çocuklarında bulunduğu kalabalığa polisin biber gazı ile müdahale etmesi ise büyük tepki toplamıştı.
Gaziantep’te gözaltına alınarak polis aracına bindirilen Furkan Gönüllüleri’ne yönelik şiddet uygulandığı ortaya çıktı. Gözaltına alınan bir vatandaşın çektiği videoda polis amiri olduğu tahmin edilen bir kişinin yumruk ve tokat attığı görüldü. Görüntüleri çeken kişinin aktardığı bilgiye göre, polisin araç içerisinde şiddete devam ettiği ve darp olayının ortaya çıkmaması için hastaneye muayeneye götürülmediklerini ifade etti.
İşte polisin uyguladığı darp görüntüleri;
BOLD-Bolu F tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan Alparslan Kuytul’un başkanlığını yaptığı Furkan Vakfı gönüllüleri, Gaziantep’te bir araya gelerek, İstanbul Kâğıthane’deki bir öğrenci yurdunun sabaha karşı yıkılmasını protesto etti. Türkiye’deki hukuksuzluklara dikkat çeken Furkan Gönüllüleri, polis sert müdahalesi ile karşılaşmış ve gözaltına alınmıştı. Kadın ve çocuklarında bulunduğu kalabalığa polisin biber gazı ile müdahale etmesi ise büyük tepki toplamıştı.
Gaziantep’te gözaltına alınarak polis aracına bindirilen Furkan Gönüllüleri’ne yönelik şiddet uygulandığı ortaya çıktı. Gözaltına alınan bir vatandaşın çektiği videoda polis amiri olduğu tahmin edilen bir kişinin yumruk ve tokat attığı görüldü. Görüntüleri çeken kişinin aktardığı bilgiye göre, polisin araç içerisinde şiddete devam ettiği ve darp olayının ortaya çıkmaması için hastaneye muayeneye götürülmediklerini ifade etti.
İşte polisin uyguladığı darp görüntüleri;
[BoldMedya] 4.11.2019Dün gözaltına Alınanlardan biriyim..— Kumandan (@kmndnkmndn) November 4, 2019
Aracın içinde otutrurken baktım birkaç kişi daha gözaltına alınıyordu.
Bi an bir baktım Araca binen arkadaşları bir amir yumruklayarak Araca bindiriyordu..
İŞTE O GÖRÜNTÜLER.. @furkanhabernet@semrakuytul @AvAdemTural pic.twitter.com/NkFuP9J9kq
İŞKUR: KHK ile çıkartılanlara kurs vermiyoruz
KHK’yla ihraç edilen bir kişinin, İŞKUR kursuna yaptığı başvuru reddedildi. Skandal yazı, Cilvegözü Gümrük Müdürlüğü’nde gümrük memuru olarak çalışan KHK’lının başvuru üzerine verildi. İŞKUR Trabzon İl Müdürlüğüne dilekçe veren KHK’lı memur, TC vatandaşı olduğunu, ihraç edildikten sonra özel sektörde hiçbir şekilde iş bulamadığını, İŞKUR’da kaydının olduğunu belirtti.
KHK’lı dilekçesinde, şunları kaydetti: “Bazı özel sektör şirketlerinin katıldığım işçi alımı görüşmelerinde işbaşı eğitim programı vasıtası ile işçi alımı yapıldığını, KHK’lı vatandaşların işbaşı eğitim programından İŞKUR tarafından yararlandırılmadığı için şahsımı işe alamayacaklarını sözlü olarak bildirmişlerdir. Konu ile alakalı olarak KHK’lı vatandaşların işbaşı eğitim programından yararlandırılıp yararlandırılmadıklarını, şayet yararlandırılmıyorsa hangi sebeple ve hangi yasal gerekçelere dayandırılarak yararlandırılmadıklarını… emniyetten gelen arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması raporlarında KHK’lı vatandaşlara ait bilgilere dayanılarak nasıl kararlar verildiğini, şahsımın gerekli arşiv taraması ve güvenlik soruşturması yapılması ve bu veriler ışığında şahsımın iş başı eğitim programlarından yararlandırılma hususunda herhangi bir sorun teşkil edip etmediği hakkında ve buna ek olarak ne gibi işlemlerde bulunmam gerektiği ile ilgili bilgi talep etmekteyim.”
İŞKUR, 36/OHAL/KHK KODUYLA FİŞLEDİ
İŞKUR Trabzon İl Müdürlüğü, kurs ve programlardan yararlanmak isteyen KHK’lının başvurusunu değerlendirdi. Trabzon İl Müdür Vekili İbrahim Büyük imzalı il müdürlüğünün cevabi yazısında KHK’lı başvuranın ’36/OHAL/KHK’ koduyla fişlendiği ortaya çıktı. Yazıda, KHK ile ihraç edilenlerin kurs ve programlara alınmadığı belirtildi. “Aktif İş Gücü Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın 01.8.2017 tarih 28025 sayılı talimatına istinaden işten çıkış kodu, 36/OHAL/KHK olan kişilerin kurs ve programlardan yararlandırılmaları uygun bulunmamıştır” denildi.
AĞAÇ KÖKÜ YE DEMEK İSTİYORLAR
Twitter hesabından skandalı duyuran HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, sert tepki gösterdi. Gergerlioğlu, “Bu utanç belgelerinin hesabını hukuk önünde mutlaka soracağım. 21. yüzyıl Nazi uygulamaları bunlar. Ağaç kökü ye.!’ demek istiyorlar” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 4.11.2019
KHK’lı dilekçesinde, şunları kaydetti: “Bazı özel sektör şirketlerinin katıldığım işçi alımı görüşmelerinde işbaşı eğitim programı vasıtası ile işçi alımı yapıldığını, KHK’lı vatandaşların işbaşı eğitim programından İŞKUR tarafından yararlandırılmadığı için şahsımı işe alamayacaklarını sözlü olarak bildirmişlerdir. Konu ile alakalı olarak KHK’lı vatandaşların işbaşı eğitim programından yararlandırılıp yararlandırılmadıklarını, şayet yararlandırılmıyorsa hangi sebeple ve hangi yasal gerekçelere dayandırılarak yararlandırılmadıklarını… emniyetten gelen arşiv araştırması ve güvenlik soruşturması raporlarında KHK’lı vatandaşlara ait bilgilere dayanılarak nasıl kararlar verildiğini, şahsımın gerekli arşiv taraması ve güvenlik soruşturması yapılması ve bu veriler ışığında şahsımın iş başı eğitim programlarından yararlandırılma hususunda herhangi bir sorun teşkil edip etmediği hakkında ve buna ek olarak ne gibi işlemlerde bulunmam gerektiği ile ilgili bilgi talep etmekteyim.”
İŞKUR, 36/OHAL/KHK KODUYLA FİŞLEDİ
İŞKUR Trabzon İl Müdürlüğü, kurs ve programlardan yararlanmak isteyen KHK’lının başvurusunu değerlendirdi. Trabzon İl Müdür Vekili İbrahim Büyük imzalı il müdürlüğünün cevabi yazısında KHK’lı başvuranın ’36/OHAL/KHK’ koduyla fişlendiği ortaya çıktı. Yazıda, KHK ile ihraç edilenlerin kurs ve programlara alınmadığı belirtildi. “Aktif İş Gücü Hizmetler Dairesi Başkanlığı’nın 01.8.2017 tarih 28025 sayılı talimatına istinaden işten çıkış kodu, 36/OHAL/KHK olan kişilerin kurs ve programlardan yararlandırılmaları uygun bulunmamıştır” denildi.
AĞAÇ KÖKÜ YE DEMEK İSTİYORLAR
Twitter hesabından skandalı duyuran HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, sert tepki gösterdi. Gergerlioğlu, “Bu utanç belgelerinin hesabını hukuk önünde mutlaka soracağım. 21. yüzyıl Nazi uygulamaları bunlar. Ağaç kökü ye.!’ demek istiyorlar” ifadelerini kullandı.
[Samanyolu Haber] 4.11.2019
Dövizde oynanan kumar! [Gölge Bankacı]
Bankalardaki döviz tevdiat hesaplarının tutarı 225 milyar Amerikan Doları ile tarihin en yüksek seviyesine tırmanırken bile döviz kurları düşüyor.
Bütçe açığı, artan işsizlik ve muadili ülkelere göre daha yüksek enflasyona rağmen dolar ve euro Türk Lirası’na mukabil değer kaybetmeye devam ediyor.
Diğer taraftan rezervler de artmıyor, azalıyor!
İktisatçıların içinden çıkamadığı bu tablo hakikaten izaha muhtaç!
DÖVİZ REZERVLERİ ARTTI MI?
TL değer kazandığına ve yabancı para birimleri düşüşe geçtiğine göre Merkez Bankası (TCMB) bu düşüşü döviz alarak fırsata çevirmiş olmalı.
Dolayısıyla net döviz rezervleri muazzam bir şekilde artmalı. Rakamlar dikkatle incelendiğinde artış bir tarafa TCMB’nin net rezervlerinin altın hariç neredeyse sıfırlandığı görülecektir.
Rakamlara olabildiğince sadeleştirerek anlatmaya çalışacağım.
2019 yılının ilk 9 aylık döneminde net uluslararası rezervlerin (NUR) 34,7 milyar dolar olması icap ediyordu. Ancak bu kalemde artış sadece 5,5 milyar dolar. 29,2 milyar dolar kayıp!
İhracatçılardan satın alınan dövizi “reeskont” kaleminde, kamu enerji şirketlerine satılan döviz tutarları ise BOTAŞ kaleminde gösteriliyor.
TMCB, bankalardan aldığı emanet dövizleri ise “swap” kaleminde yer veriyor. Hazinenin iç ve dış piyasadan aldığı döviz borçları ise NUR rakamına dahil ediliyor.
DÖVİZ MEVDUATI ARTTIKÇA MERKEZ’E GÜN DOĞDU
Eylül sonu itibarıyla döviz mevduatları 31,5 milyar dolar arttı. Şahıslar, şirketler, kooperatifler, vakıf ve derneklerin yatırdığı dövizler bir şekilde satın alındı.
Ekseriyeti itibarıyla bu dövizleri bankalar sattığına göre bankalar bu dövizlerin yerine yenisini koymuş olmalı ki döviz açığı artmasın.
Zaten mevzuata göre bankalar özkaynaklarının ancak yüzde 20’sine kadar açık pozisyonda kalabilir.
Eylül sonunda bankalarda açık pozisyon olmadığına göre bankaların müşterilerine sattıkları kadar dövizi (31,5 milyar dolar) tekrar satın aldıklarını gösteriyor.
2019 yılının ilk 9 ayında Merkez Bankası'nın doğrudan döviz satışı yok denecek kadar az olmasına rağmen piyasaya bu kadar döviz nasıl giriyor?
BANKALAR 31,5 MİLYAR DOLARI KİMDEN ALDI?
Dananın kuyruğu da burada kopuyor. 2019’un ilk 9 ayında net yabancı sermaye girişi yok denecek kadar az olduğuna göre bankalar bu kadar dövizi kimden aldı?
Devam edelim aynı izden…
TCMB TL fonlama miktarına bakalım. Merkez Bankası döviz satmışsa, yani piyasaya belli bir fiyattan döviz satarak müdahalede bulunmuşsa buna mukabil TL almış olmalı.
TCMB dönüp piyasada eksilen TL’yi bankalara geri borç verir. Dolayısıyla TCMB’nin verdiği borç, o miktarda artmalıdır.
Bu sene eylül sonu itibarıyla TCMB bankalardan 158,3 milyar TL daha fazla alacaklı.
Buradan ne anlıyoruz?
TCMB aynı dönemde yaklaşık 28 milyar dolar tutarında dövizi sattı. Satış ihalesi olmadığına göre bunu nasıl sattı?
DÖVİZ SATIŞ KALEMİ SIFIR!
İhracatçılarla veya kamu enerji şirketlerine verdiği dövizi başta olmak üzere bütün işlemleri her ay düzenli ilan ediyor.
TCMB’nin döviz alım-satımı yapması halinde bu rakamlar da görülebiliyor. Bütün bu kalemlerde kayda değer bir artış ya da eksilme yok.
O halde Merkez Bankası net döviz rezervi niye olması gereken tutarın altında?
TCMB bankalara dövizi bizzat satmak yerine dövizleri arka kapıdan Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) verdi. TVF de bu dövizleri kamu bankaları üzerinden piyasaya sattı.
Ne de olsa yönetim kurulu başkanlığını Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı TVF her nevi denetimden muaf!
İHRACATÇIDAN GELEN DÖVİZİ DE KENDİNE YAZDI!
Hem brüt hem de net döviz rezervi bu yüzden azaldı. Açığı kapatmak için swap (dolar-TL takası) işlemlerine yeniden başlandı. Böylece bankalar ellerindeki dövizi Merkez’e borç veriyor, buna mukabil TL borç alıyor.
Eylül sonunda bankalardan 13,2 milyar dolar swap işlemi geçmiş. Bu rakam rezervde görünse de bunlar emanet dövizlerdir.
Zira TCMB’nin swap piyasasından aldığı dövizler gecelik veya haftalık vadeye sahip emanet dövizlerdir.
Buna rağmen söz konusu dövizi net rezerv kaleminde göstermek en hafif tabirle “piyasayı enayi yerine koymaktır.”
İhracatçıdan alınan ve vadesi geldiğinde iade edilecek dövizlerden BOTAŞ’a aktarılan dövizler düşüldüğünde +11,3 milyar dolarlık bir bakiye kalıyor.
Swap üzerinden borç alınan 13,2 milyar doları da bu rakama ilave eden TCMB bu hileyle net rezervi 25 milyar dolar yükseltti!
MADEM ÖYLE BRÜT REZERV NİYE 120 MİLYAR DOLAR DEĞİL?
Ancak bu hesaba göre brüt rezervlerimiz 15 milyar dolar daha fazla olmalı ve 120 milyar dolar mertebesine çıkmalıydı.
Oysa geçen hafta itibarıyla altın dahil toplam brüt rezerv 105 milyar dolar. Mızrak çuvala sığmıyor tabii...
Emanet dövizler er ya da geç asıl sahiplerine iade edilecek.
Bu dövizler yerine konulurken kur TCMB’nin dövizleri elden çıkardığı tarihe göre ucuzlamışsa TCMB bu kumardan kârlı çıkar. Aksi halde TCMB’nin kambiyo zararı katlanır.
Amerikan Merkez Bankası (Fed) ekim toplantısında faizi yüzde 1,50-yüzde 1,75 bandına çekti. İlaveten Fed aylık 60 milyar dolar seviyesinde tahvil alımı da yapacak.
ABD'DEN SON DAKİKA GOLÜ YEMEZSE ERDOĞAN OYNADIĞI KUMARDAN KÂRLI ÇIKACAK
Dövizin menbaında vanaların bu kadar çok açılması döviz bolluğuna işaret ediyor.
Suriye'nin kuzeyinde dengeler böyle kalır+gsa, Türkiye'nin iç siyasetinde bir sürpriz yaşanmazsa ve ABD, Halkbank davasında Türkiye’ye ağır bir ceza vermezse, hasılı şartlar bugünkü gibi kalırsa Erdoğan bu döviz kumarından kazançlı çıkacak.
Hâliyle faiz, kur ve enflasyon Erdoğan’ın bile tahmin etmediği kadar hızlı düşecek.
Bütün değişkenlerin aynı kaldığını farzettiğimiz senaryonun muhtemel sonuçları İktisatçılar için çok ilginç bir vaka analizi olacak.
Piyasalarda ibrenin tersine döndüğünün ilk işaretini 29 Ekim'de "Dolarda okyanus ötesine dikkat" başlıklı makale ile vermiştim.
İbrenin tersine dönmesi Türkiye’de siyasetten ekonomiye pek çok sahada dengeleri doğrudan etkileyecektir.
[Gölge Bankacı] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Bütçe açığı, artan işsizlik ve muadili ülkelere göre daha yüksek enflasyona rağmen dolar ve euro Türk Lirası’na mukabil değer kaybetmeye devam ediyor.
Diğer taraftan rezervler de artmıyor, azalıyor!
İktisatçıların içinden çıkamadığı bu tablo hakikaten izaha muhtaç!
DÖVİZ REZERVLERİ ARTTI MI?
TL değer kazandığına ve yabancı para birimleri düşüşe geçtiğine göre Merkez Bankası (TCMB) bu düşüşü döviz alarak fırsata çevirmiş olmalı.
Dolayısıyla net döviz rezervleri muazzam bir şekilde artmalı. Rakamlar dikkatle incelendiğinde artış bir tarafa TCMB’nin net rezervlerinin altın hariç neredeyse sıfırlandığı görülecektir.
Rakamlara olabildiğince sadeleştirerek anlatmaya çalışacağım.
2019 yılının ilk 9 aylık döneminde net uluslararası rezervlerin (NUR) 34,7 milyar dolar olması icap ediyordu. Ancak bu kalemde artış sadece 5,5 milyar dolar. 29,2 milyar dolar kayıp!
İhracatçılardan satın alınan dövizi “reeskont” kaleminde, kamu enerji şirketlerine satılan döviz tutarları ise BOTAŞ kaleminde gösteriliyor.
TMCB, bankalardan aldığı emanet dövizleri ise “swap” kaleminde yer veriyor. Hazinenin iç ve dış piyasadan aldığı döviz borçları ise NUR rakamına dahil ediliyor.
DÖVİZ MEVDUATI ARTTIKÇA MERKEZ’E GÜN DOĞDU
Eylül sonu itibarıyla döviz mevduatları 31,5 milyar dolar arttı. Şahıslar, şirketler, kooperatifler, vakıf ve derneklerin yatırdığı dövizler bir şekilde satın alındı.
Ekseriyeti itibarıyla bu dövizleri bankalar sattığına göre bankalar bu dövizlerin yerine yenisini koymuş olmalı ki döviz açığı artmasın.
Zaten mevzuata göre bankalar özkaynaklarının ancak yüzde 20’sine kadar açık pozisyonda kalabilir.
Eylül sonunda bankalarda açık pozisyon olmadığına göre bankaların müşterilerine sattıkları kadar dövizi (31,5 milyar dolar) tekrar satın aldıklarını gösteriyor.
2019 yılının ilk 9 ayında Merkez Bankası'nın doğrudan döviz satışı yok denecek kadar az olmasına rağmen piyasaya bu kadar döviz nasıl giriyor?
BANKALAR 31,5 MİLYAR DOLARI KİMDEN ALDI?
Dananın kuyruğu da burada kopuyor. 2019’un ilk 9 ayında net yabancı sermaye girişi yok denecek kadar az olduğuna göre bankalar bu kadar dövizi kimden aldı?
Devam edelim aynı izden…
TCMB TL fonlama miktarına bakalım. Merkez Bankası döviz satmışsa, yani piyasaya belli bir fiyattan döviz satarak müdahalede bulunmuşsa buna mukabil TL almış olmalı.
TCMB dönüp piyasada eksilen TL’yi bankalara geri borç verir. Dolayısıyla TCMB’nin verdiği borç, o miktarda artmalıdır.
Bu sene eylül sonu itibarıyla TCMB bankalardan 158,3 milyar TL daha fazla alacaklı.
Buradan ne anlıyoruz?
TCMB aynı dönemde yaklaşık 28 milyar dolar tutarında dövizi sattı. Satış ihalesi olmadığına göre bunu nasıl sattı?
DÖVİZ SATIŞ KALEMİ SIFIR!
İhracatçılarla veya kamu enerji şirketlerine verdiği dövizi başta olmak üzere bütün işlemleri her ay düzenli ilan ediyor.
TCMB’nin döviz alım-satımı yapması halinde bu rakamlar da görülebiliyor. Bütün bu kalemlerde kayda değer bir artış ya da eksilme yok.
O halde Merkez Bankası net döviz rezervi niye olması gereken tutarın altında?
TCMB bankalara dövizi bizzat satmak yerine dövizleri arka kapıdan Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) verdi. TVF de bu dövizleri kamu bankaları üzerinden piyasaya sattı.
Ne de olsa yönetim kurulu başkanlığını Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı TVF her nevi denetimden muaf!
İHRACATÇIDAN GELEN DÖVİZİ DE KENDİNE YAZDI!
Hem brüt hem de net döviz rezervi bu yüzden azaldı. Açığı kapatmak için swap (dolar-TL takası) işlemlerine yeniden başlandı. Böylece bankalar ellerindeki dövizi Merkez’e borç veriyor, buna mukabil TL borç alıyor.
Eylül sonunda bankalardan 13,2 milyar dolar swap işlemi geçmiş. Bu rakam rezervde görünse de bunlar emanet dövizlerdir.
Zira TCMB’nin swap piyasasından aldığı dövizler gecelik veya haftalık vadeye sahip emanet dövizlerdir.
Buna rağmen söz konusu dövizi net rezerv kaleminde göstermek en hafif tabirle “piyasayı enayi yerine koymaktır.”
İhracatçıdan alınan ve vadesi geldiğinde iade edilecek dövizlerden BOTAŞ’a aktarılan dövizler düşüldüğünde +11,3 milyar dolarlık bir bakiye kalıyor.
Swap üzerinden borç alınan 13,2 milyar doları da bu rakama ilave eden TCMB bu hileyle net rezervi 25 milyar dolar yükseltti!
MADEM ÖYLE BRÜT REZERV NİYE 120 MİLYAR DOLAR DEĞİL?
Ancak bu hesaba göre brüt rezervlerimiz 15 milyar dolar daha fazla olmalı ve 120 milyar dolar mertebesine çıkmalıydı.
Oysa geçen hafta itibarıyla altın dahil toplam brüt rezerv 105 milyar dolar. Mızrak çuvala sığmıyor tabii...
Emanet dövizler er ya da geç asıl sahiplerine iade edilecek.
Bu dövizler yerine konulurken kur TCMB’nin dövizleri elden çıkardığı tarihe göre ucuzlamışsa TCMB bu kumardan kârlı çıkar. Aksi halde TCMB’nin kambiyo zararı katlanır.
Amerikan Merkez Bankası (Fed) ekim toplantısında faizi yüzde 1,50-yüzde 1,75 bandına çekti. İlaveten Fed aylık 60 milyar dolar seviyesinde tahvil alımı da yapacak.
ABD'DEN SON DAKİKA GOLÜ YEMEZSE ERDOĞAN OYNADIĞI KUMARDAN KÂRLI ÇIKACAK
Dövizin menbaında vanaların bu kadar çok açılması döviz bolluğuna işaret ediyor.
Suriye'nin kuzeyinde dengeler böyle kalır+gsa, Türkiye'nin iç siyasetinde bir sürpriz yaşanmazsa ve ABD, Halkbank davasında Türkiye’ye ağır bir ceza vermezse, hasılı şartlar bugünkü gibi kalırsa Erdoğan bu döviz kumarından kazançlı çıkacak.
Hâliyle faiz, kur ve enflasyon Erdoğan’ın bile tahmin etmediği kadar hızlı düşecek.
Bütün değişkenlerin aynı kaldığını farzettiğimiz senaryonun muhtemel sonuçları İktisatçılar için çok ilginç bir vaka analizi olacak.
Piyasalarda ibrenin tersine döndüğünün ilk işaretini 29 Ekim'de "Dolarda okyanus ötesine dikkat" başlıklı makale ile vermiştim.
İbrenin tersine dönmesi Türkiye’de siyasetten ekonomiye pek çok sahada dengeleri doğrudan etkileyecektir.
[Gölge Bankacı] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Rusya dış politikası ve Afrika Zirvesi [Arif Asalıoğlu]
Rusya, uzun bir aradan sonra tekrar Afrika’ya yöneldi. Bu yıl birincisi düzenlenen Rusya-Afrika zirvesine, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el Sisi başkanlık ettiler. 23-24 Ekim tarihlerinde Soçi'de gerçekleştirilen zirvede Afrika ülkeleri ve Rusya arasındaki siyasi, ekonomik, ticari ve stratejik ilişkiler yeniden masaya yatırılarak alan belirlemesi yapıldı. 54 Afrika ülkesinin liderleri Soçi’ye davet edildi ve zirve kapsamında 3000’den fazla temsilci pek çok anlaşma imzalayarak, nükleer enerjiden madenciliğe farklı sektörlerde işbirliği imkanı arandı.
Sovyetler Birliği döneminde Afrika ülkeleriyle işbirliğini çok önemseyen Moskova, Gorbaçov sonrası gelişen şartlar, glastnost ve perestroyka nedeniyle 1990-2000 yıllarında daha çok Batı’ya yakınlaşma çabaları içine girmiş ve Afrika ülkelerine ilgiyi belli bir süre rafa kaldırmak zorunda kalmıştı. 2000’li yıllardan sonra Rusya’nın Vladimir Putin ile toparlanma sürecine girmesi dünyanın başka bölgelerine olduğu gibi Afrika ile ilişkilerini tekrar güncellenmesini doğurdu.
Afrika’daki Rusya varlığı
Gelişmiş bütün ülkeler için Afrika’nın gittikçe bir fırsatlar kıtası haline dönüştüğü bilinen bir gerçek. Önemli doğal kaynaklara sahip olan ve ithalata açık büyük nüfusuyla bir makro pazar olduğu haliyle Rusya tarafından da görülüyor. Ayrıca, bir çok Afrika ülkesinin Rusya’nın, silah sanayisine, petrol ve enerji kaynaklarına ilgi duyuyor. Başka bir husus ise Rusya, Kıtanın bütün ülkeleriyle yakın temasa geçerek Orta Doğu, Akdeniz ve Karadeniz’de uygulamaya çalıştığı dış politikada hem taraftar oluşturmak hem de yeni etki alanı amacını güdüyor.
Rusya’nın Afrika ülkelerinde belli seviyede alt yapısı ve lobby kanallarının olduğu bir gerçek. İkinci Dünya savaşından sonraki yarım asırlık bir zaman diliminde Afrika ülkeleri arasındaki iş birliğinin en önemli boyutlarından biri eğitim alanında gerçekleşmiştir. Bu dönemde Moskova Devlet Üniversitesi, Rusya Halkların Dostluğu Üniversitesi ve diğer Rus üniversiteler çok sayıda Afrikalı öğrenciyi okutmuş, bu öğrenciler sayesinde Sosyalist ideolojinin Afrika ülkelerinde pekişeceği öngörülmüştür.
Sovyetler Birliği döneminde Afrikalılar ücretsiz eğitim alabiliyor, hukuk, hayvancılık gibi alanlarda bilgi ediniyor, akademik kariyer yapabiliyordu. Profesyonel mesleki alanlarda eğitim alan ve bütün kıta genelinde 100 binlere ulaşan, Rusça ve Rus kültürüne aşina bu öğrenciler kendi ülkelerinde devlet idarelerine de gelmişlerdir. Mesela, Moskova mezunları arasında Güney Afrika’nın eski başkanı Thabo Mbeki, Angola’nın eski başkanı Jose Eduardo dos Santos, Guyana’nın eski başkanı Bharrat Jagdeo ve daha pek çok Afrika ülkesinin üst düzey yöneticileri olarak yer aldılar.
Sadece Rusya Savunma Bakanlığı'nın yüksek öğrenim kurumlarında 20 binin üzerinde Afrika ülkelerinden askerlerin eğitim gördüğünü hatırlatalım. Afrika Ülke idarecilerinin Rusya tarafından düzenlenen askeri-teknik forumlara ve tatbikatlara aktif katılım sağladığını ve silah ve askeri teçhizatların örnekleriyle tanıştıkları sürekli basına yansımaktadır.
Rusya ekonomisinde ana gövde, petrol ve gaz rezervlerinden elde edilen gelirler. Diğer önemli gelir kaynakları ise silah ve orman ürünleri ihracatı. AB ülkelerinde ya da bazı gelişmiş ülkelerde olduğu gibi özel sektör halen ekonomik kalkınmasını gerçekleştiremedi. Yani devlet kontrolünde olan büyük hacimli ve prosedür şartları ağır işleyen Rus firmalarının, Afrika ülkeleriyle iş yaparken, AB’nin çok uzun yıllar devam eden ilişkileri göz önüne alınırsa rekabet şartlarının Moskova için zor olduğu anlaşılacaktır.
Fakat Moskova açısından bu zirve ve zirveyle eş zamanlı gerçekleştirilen faaliyetler de hesaba katıldığında, en azından, yakın zamanda global politika değişikliğine yol açmasa bile, 54 Afrika ülkesinde ve küresel düzeyde ticarete ve çok yönlü ilişkilere ivme kazandırması ve uluslararası getirileri olan birer yumuşak güç vesilesidir.
Afrika ülkeleriyle yeni anlaşmalar, rakamlar
Rusya ile bütün Afrika ülkeleri arasındaki ticaretin hacmi 2018 yılında sadece 20 milyar dolar gerçekleşti. Zirve sırasında konuşma yapan Rusya Devlet Başkanı Putin, "Bu 20 milyar doların 7,7'si Mısır ile olan ticaretimizi temsil ediyor. Neredeyse yüzde 40'ı. Oysa ki Afrika'da büyük büyüme potansiyeline sahip, çok umut verici ortaklar mevcut." diyerek iki taraf arasındaki ticaret hacmini dört - beş yılda en az ikiye katlamayı planladıklarını açıkladı. Bu hedefin realize edilmesine yönelik olarak Rus Sberbank’ın 5 milyar dolar ticaret finansman kredisi sağlayacağı duyuruldu.
Soçi’de ki zirvede imzalanan 50’den fazla anlaşma ile 12,5 milyar dolarlık iş bağlantısı yapıldığı açıklandı. Mesela Rusya devlet silah ihracat şirketi Rosoboroneksport Genel Direktörü Aleksandr Miheev, bu yıl Afrika’ya dört milyar dolarlık silah sevkiyatını gerçekleştirmeyi planladıklarını belirtti. Rusya halihazırda, arasında Uganda, Ruanda, Mozambik ve Angola’nın yer aldığı 20 Afrika ülkesiyle imzalanan sözleşmeler kapsamında silah sevkiyatlarını gerçekleştiriyor.
Rusya-Afrika zirvesi çerçevesinde Rusya ile Nijer arasında 12 adet Mi-35 taarruz helikopteri sevkiyatına dair sözleşmenin imzalandığı belirtilirken Eritre’nin ise Rus yapımı füze gemileri ile helikopterlere ilgi gösterdiği kaydedildi. Nijerya, demiryollarının modernizasyonu ve genişletilmesi amacıyla Rusya ile anlaşma imzalandı. Anlaşma kapsamında Rusya, Lagos-Calabar ve Port Harcourt-Maiduguri arasında yeni demiryolu inşa edecek ve mevcut demir yollarının modernizasyonunu, yönetimini ve bakımını yapacak.
Rusya, Afrika'nın petrol devi Nijerya ile imzaladığı mutabakat zaptı kapsamında, bu ülkenin kara sularında petrol arayıp çıkarabilecek. İki ülke arasındaki mutabakat zaptını Nijerya Ulusal Petrol Şirketi (NNPC) Direktörü Mele Kyari ile Rusya'nın lider petrol şirketi LUKOİL Başkanı Vahit Alekberov imzaladı.
Öte yandan, Rusya Tarım Bakan Yardımcısı Sergey Levin, önümüzdeki yıllarda Afrika ülkelerine tarım ürünleri sevkiyatını iki katına çıkaracaklarını açıkladı. Rusya-Afrika Zirvesi kapsamındaki ekonomik forumda konuşan Levin, “Karşılıklı ticaretimizin potansiyeli henüz tükenmedi, önümüzdeki yıllarda tarım ürünlerinin kıtaya sevkiyatını iki katına çıkarmayı planlıyoruz, parasal olarak 5 milyar doları geçebilir” ifadelerini kullandı.
Kahire ile ilişkiler düzeliyor
Mısır'dan kalkan bir Rus yolcu uçağının 31 Ekim 2015'te havada meydana gelen bir patlama sonucu düşmesi üzerine, Rusya’dan Mısır'a uçuşlar güvenlik ve terör tehdidi nedeniyle yasaklanmıştı. Nisan 2018’de düzenli seferler yeniden açılmasına rağmen Charter seferler halen yapılamıyor. Ancak Soçi zirvesinde konuşan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, Rusya ve Mısır arasındaki charter seferlerinin yeniden başlaması sorununun en kısa zamanda çözüme kavuşturulacağını açıkladı.
Afrika kıtasındaki Rusya yatırımlarının büyük bölümü Cezayir, Angola, Nijerya ve Güney Afrika’daki doğal kaynakların keşfi ve çıkarılmasını kapsamaktadır. Mısır ve Libya gibi bazı ülkelerde Rus sermayesi ile açılmış ama Avrupa üzerinden faaliyet gösteren firmalar enerji alanında aktif çalışıyorlar. Lukoil’in Afrika yatırımlarının bir milyar doların üstüne çıktığı veriler arasında. Moskova merkezli uluslararası metalürji şirketi Güney Afrika, Gabon, Gine, Burkina Faso yatırımları ile dikkat çekiyor. Ayrıca son yıllarda Rusya, Afrika kıtasındaki yatırımlarını çeşitlendirmeye çalışmakta özellikle finans sektörü, uydu haberleşme sistemleri, silah sanayii, güvenlik gibi farklı alanlara girme çabasındadır.
[Arif Asalıoğlu] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Sovyetler Birliği döneminde Afrika ülkeleriyle işbirliğini çok önemseyen Moskova, Gorbaçov sonrası gelişen şartlar, glastnost ve perestroyka nedeniyle 1990-2000 yıllarında daha çok Batı’ya yakınlaşma çabaları içine girmiş ve Afrika ülkelerine ilgiyi belli bir süre rafa kaldırmak zorunda kalmıştı. 2000’li yıllardan sonra Rusya’nın Vladimir Putin ile toparlanma sürecine girmesi dünyanın başka bölgelerine olduğu gibi Afrika ile ilişkilerini tekrar güncellenmesini doğurdu.
Afrika’daki Rusya varlığı
Gelişmiş bütün ülkeler için Afrika’nın gittikçe bir fırsatlar kıtası haline dönüştüğü bilinen bir gerçek. Önemli doğal kaynaklara sahip olan ve ithalata açık büyük nüfusuyla bir makro pazar olduğu haliyle Rusya tarafından da görülüyor. Ayrıca, bir çok Afrika ülkesinin Rusya’nın, silah sanayisine, petrol ve enerji kaynaklarına ilgi duyuyor. Başka bir husus ise Rusya, Kıtanın bütün ülkeleriyle yakın temasa geçerek Orta Doğu, Akdeniz ve Karadeniz’de uygulamaya çalıştığı dış politikada hem taraftar oluşturmak hem de yeni etki alanı amacını güdüyor.
Rusya’nın Afrika ülkelerinde belli seviyede alt yapısı ve lobby kanallarının olduğu bir gerçek. İkinci Dünya savaşından sonraki yarım asırlık bir zaman diliminde Afrika ülkeleri arasındaki iş birliğinin en önemli boyutlarından biri eğitim alanında gerçekleşmiştir. Bu dönemde Moskova Devlet Üniversitesi, Rusya Halkların Dostluğu Üniversitesi ve diğer Rus üniversiteler çok sayıda Afrikalı öğrenciyi okutmuş, bu öğrenciler sayesinde Sosyalist ideolojinin Afrika ülkelerinde pekişeceği öngörülmüştür.
Sovyetler Birliği döneminde Afrikalılar ücretsiz eğitim alabiliyor, hukuk, hayvancılık gibi alanlarda bilgi ediniyor, akademik kariyer yapabiliyordu. Profesyonel mesleki alanlarda eğitim alan ve bütün kıta genelinde 100 binlere ulaşan, Rusça ve Rus kültürüne aşina bu öğrenciler kendi ülkelerinde devlet idarelerine de gelmişlerdir. Mesela, Moskova mezunları arasında Güney Afrika’nın eski başkanı Thabo Mbeki, Angola’nın eski başkanı Jose Eduardo dos Santos, Guyana’nın eski başkanı Bharrat Jagdeo ve daha pek çok Afrika ülkesinin üst düzey yöneticileri olarak yer aldılar.
Sadece Rusya Savunma Bakanlığı'nın yüksek öğrenim kurumlarında 20 binin üzerinde Afrika ülkelerinden askerlerin eğitim gördüğünü hatırlatalım. Afrika Ülke idarecilerinin Rusya tarafından düzenlenen askeri-teknik forumlara ve tatbikatlara aktif katılım sağladığını ve silah ve askeri teçhizatların örnekleriyle tanıştıkları sürekli basına yansımaktadır.
Rusya ekonomisinde ana gövde, petrol ve gaz rezervlerinden elde edilen gelirler. Diğer önemli gelir kaynakları ise silah ve orman ürünleri ihracatı. AB ülkelerinde ya da bazı gelişmiş ülkelerde olduğu gibi özel sektör halen ekonomik kalkınmasını gerçekleştiremedi. Yani devlet kontrolünde olan büyük hacimli ve prosedür şartları ağır işleyen Rus firmalarının, Afrika ülkeleriyle iş yaparken, AB’nin çok uzun yıllar devam eden ilişkileri göz önüne alınırsa rekabet şartlarının Moskova için zor olduğu anlaşılacaktır.
Fakat Moskova açısından bu zirve ve zirveyle eş zamanlı gerçekleştirilen faaliyetler de hesaba katıldığında, en azından, yakın zamanda global politika değişikliğine yol açmasa bile, 54 Afrika ülkesinde ve küresel düzeyde ticarete ve çok yönlü ilişkilere ivme kazandırması ve uluslararası getirileri olan birer yumuşak güç vesilesidir.
Afrika ülkeleriyle yeni anlaşmalar, rakamlar
Rusya ile bütün Afrika ülkeleri arasındaki ticaretin hacmi 2018 yılında sadece 20 milyar dolar gerçekleşti. Zirve sırasında konuşma yapan Rusya Devlet Başkanı Putin, "Bu 20 milyar doların 7,7'si Mısır ile olan ticaretimizi temsil ediyor. Neredeyse yüzde 40'ı. Oysa ki Afrika'da büyük büyüme potansiyeline sahip, çok umut verici ortaklar mevcut." diyerek iki taraf arasındaki ticaret hacmini dört - beş yılda en az ikiye katlamayı planladıklarını açıkladı. Bu hedefin realize edilmesine yönelik olarak Rus Sberbank’ın 5 milyar dolar ticaret finansman kredisi sağlayacağı duyuruldu.
Soçi’de ki zirvede imzalanan 50’den fazla anlaşma ile 12,5 milyar dolarlık iş bağlantısı yapıldığı açıklandı. Mesela Rusya devlet silah ihracat şirketi Rosoboroneksport Genel Direktörü Aleksandr Miheev, bu yıl Afrika’ya dört milyar dolarlık silah sevkiyatını gerçekleştirmeyi planladıklarını belirtti. Rusya halihazırda, arasında Uganda, Ruanda, Mozambik ve Angola’nın yer aldığı 20 Afrika ülkesiyle imzalanan sözleşmeler kapsamında silah sevkiyatlarını gerçekleştiriyor.
Rusya-Afrika zirvesi çerçevesinde Rusya ile Nijer arasında 12 adet Mi-35 taarruz helikopteri sevkiyatına dair sözleşmenin imzalandığı belirtilirken Eritre’nin ise Rus yapımı füze gemileri ile helikopterlere ilgi gösterdiği kaydedildi. Nijerya, demiryollarının modernizasyonu ve genişletilmesi amacıyla Rusya ile anlaşma imzalandı. Anlaşma kapsamında Rusya, Lagos-Calabar ve Port Harcourt-Maiduguri arasında yeni demiryolu inşa edecek ve mevcut demir yollarının modernizasyonunu, yönetimini ve bakımını yapacak.
Rusya, Afrika'nın petrol devi Nijerya ile imzaladığı mutabakat zaptı kapsamında, bu ülkenin kara sularında petrol arayıp çıkarabilecek. İki ülke arasındaki mutabakat zaptını Nijerya Ulusal Petrol Şirketi (NNPC) Direktörü Mele Kyari ile Rusya'nın lider petrol şirketi LUKOİL Başkanı Vahit Alekberov imzaladı.
Öte yandan, Rusya Tarım Bakan Yardımcısı Sergey Levin, önümüzdeki yıllarda Afrika ülkelerine tarım ürünleri sevkiyatını iki katına çıkaracaklarını açıkladı. Rusya-Afrika Zirvesi kapsamındaki ekonomik forumda konuşan Levin, “Karşılıklı ticaretimizin potansiyeli henüz tükenmedi, önümüzdeki yıllarda tarım ürünlerinin kıtaya sevkiyatını iki katına çıkarmayı planlıyoruz, parasal olarak 5 milyar doları geçebilir” ifadelerini kullandı.
Kahire ile ilişkiler düzeliyor
Mısır'dan kalkan bir Rus yolcu uçağının 31 Ekim 2015'te havada meydana gelen bir patlama sonucu düşmesi üzerine, Rusya’dan Mısır'a uçuşlar güvenlik ve terör tehdidi nedeniyle yasaklanmıştı. Nisan 2018’de düzenli seferler yeniden açılmasına rağmen Charter seferler halen yapılamıyor. Ancak Soçi zirvesinde konuşan Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Mihail Bogdanov, Rusya ve Mısır arasındaki charter seferlerinin yeniden başlaması sorununun en kısa zamanda çözüme kavuşturulacağını açıkladı.
Afrika kıtasındaki Rusya yatırımlarının büyük bölümü Cezayir, Angola, Nijerya ve Güney Afrika’daki doğal kaynakların keşfi ve çıkarılmasını kapsamaktadır. Mısır ve Libya gibi bazı ülkelerde Rus sermayesi ile açılmış ama Avrupa üzerinden faaliyet gösteren firmalar enerji alanında aktif çalışıyorlar. Lukoil’in Afrika yatırımlarının bir milyar doların üstüne çıktığı veriler arasında. Moskova merkezli uluslararası metalürji şirketi Güney Afrika, Gabon, Gine, Burkina Faso yatırımları ile dikkat çekiyor. Ayrıca son yıllarda Rusya, Afrika kıtasındaki yatırımlarını çeşitlendirmeye çalışmakta özellikle finans sektörü, uydu haberleşme sistemleri, silah sanayii, güvenlik gibi farklı alanlara girme çabasındadır.
[Arif Asalıoğlu] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Resepsiyondaki Karbon Yoğunluğu! [Kadir Gürcan]
Televizyonlarda, 29 Ekim Kutlamalarından etkilenen küçük oğlan “Biz de bir şeyler yapsak!” diye manalı manalı gözümün içine bakınca, görmezden gelip “Bu yıl kış sert geçecek. Baksanıza, daha Ekim ayında dışarı çıkılacak gibi değil!” diyerek konuyu değiştirdim. Öyle ya, okul tatillerine endeksli çocuk istekleriyle, kışın soğuğundan ürken orta ve ileri yaştakilerin talepleri farklı oluyor.
Bizim öğrenciliğimizde Milli Bayramlar, siyah-beyaz televizyon renksizliğinde, def-i bela cinsinden geçiştirilen günlerdi. Soba ile ısınan büyük sınıflarda, bej renkli duvarları ucuz malzeme ile bir kaç haftalığına süslemek, geride tatlı nostaljiler bırakacak kadar tesir icra etmedi.
Milli Kutlamalar münasebetiyle verilen resepsiyonlar da çok farklı değil. Sadece katılanların bildiği soğuk protokol, sıradan düğün törenlerine benziyor. Kutlamadan daha çok, davetlilerin kimler olduğu, kimin katılıp kimin yan çizdiği, oğlan ve kız evinin itibarı için gayret sarf edenlerle, sadece ortalığı kolaçan etmek için orada bulunanların katıldığı garip, sıkıntılı bir rutin. Televizyon başında resepsiyonu seyredenlerin, oradaki işleyiş ve protokol hakkında en küçük bir fikirlerinin olduğunu zannetmiyoruz. Şunca yıldır ben de takip ediyorum, anlamış değilim. Sadece, havada kesif bir karbon yoğunluğunun olabileceğini düşünüyorum.
Önceki yıllarda, sivil hükümet ile askeriye arasında bilek güreşi haline dönüşen 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos ve 29 Ekim devlet törenlerinde askeri kanat hükümete olan tavırlarını ortaya koyarlardı. Yani herkesin, manalı bakışlarla birbirini süzdüğü, elinden gelse bir kaşık suda boğacağı gergin ortamların şiddeti kutlamadan sonraki bir kaç haftanın en sıcak konuları arasında olurdu. İsmine kutlama denip, ellerin tetikte olduğu ve yaprak düşse, şarjörlerin boca edileceği daha gergin bir ortam tahayyül edemiyoruz.
Siyasi krizlerin hiç eksik olmadığı Türkiye Siyasetinde, devletin sahibi gibi davranan ruh hastalarının gönlünü etmek neredeyse imkansız. Kime ne zaman kızacakları, kime dalaşıp, kimi yeni düşman edinecekleri belli olmadığı için resepsiyondaki davetlilerin diken üzerinde bir akşama sabretmeleri gerekiyor. İktidarın yanında dursanız yalaka, muhalefetin yanına yaklaşsanız işbirlikçi ve hain, parti içi muhaliflere selam verseniz suyun ısınmış, lavabolara yakın dursanız sağlığınız hakkında olmadık dedikodulara malzeme olma durumundasınız.
İlk kez bu yıl dikkatimi çekti; meğer Milli Bayramlar dolayısıyla verilen resmi resepsiyonlara katılmama gibi bir hürriyetiniz de yokmuş. Katılamayacaksanız bunun için meşru bir mazeretinizin olması gerekiyor. Devlet Protokolü, “Düğüne gelmedin ama, hediyeni gönder!” türünden bir ısrarla, davetiye sahiplerini yakın takibe alıyor ve psikolojik baskı altında tutuyor.
Bu yılki 29 Ekim Kutlamaları'nın başka bir özelliği de vardı. On günlük Suriye Krizinden yeni bir başkumandan üretenler, ellerindeki malzemeyi sergilemek için fırsat kolluyorlardı. 29 Ekim imdatlarına yetişti. Saray Beslemeleri bu fırsatı kaçırır mı? Görgüsüz düğün sahipleri gibi, davete katılanların getirdiği hediyeleri cümle aleme duyurmak için var güçleriyle bağırırken, davete icabet etmeme cüretini gösterenlere karşı da etmedik cazgırlık bırakmadılar. Başkumandan'ın katıldığı bir protokole katılmamak kimin haddine? Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda despot bir idarenin kutsanacağı kimsenin aklına gelmemiştir. Şaşıracak bir şey yok! Son yüz senedir tekrar edilen bu. Hallerinden memnun bir azınlığın, kutlamanın keyfiyetinden çok, protokol hiyerarşisinde yerlerini almaları, memleket meselesilerinin çok çok önündedir.
Suriye Krizinde, iktidarın yanında yer almakta bir an tereddüt etmeyen sanatçı kesimi, iktidarın isteklerini karşılamakta zorlanıyor. Daha on beş gün önce, yaptıkları bağışlarla milliyetçilik ipini göğüsleyenler, Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonuna katılmayacaklarını söyleyince birden boy hedefi haline geldiler. Ne yapalım, dolduruşa gelip, on beş günde üretilen yeni Başkumandan'a aldanmayacaktınız.
Ben en çok, modern bir espri ve komedi trendi yakalamış ve yıllardır Türk insanına kahkaha zevki yaşatmış stand-up sanatçısına acıdım. Suriye Operasyonu'na yardım yaptığında milli kahraman gibi alkışlandı ama Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonuna katılmayınca, yemediği laf kalmadı.
Şimdiki gençler rüşde erdiklerinde, on beş günlük bir operasyondan üretilen Başkumandan ve etrafındaki saz ekibine şu an bizim güldüğümüzden daha fazla gülecekler. Keşke o meşhur komedyen de, 29 Ekim resepsiyonundaki ciddiyetini, Suriye Operosyonunda da gösterebilseydi. O zaman hayatının stand-up'ını yapmış olurdu.
Başından beri Suriye Krizi'nin şahsi bir mesele olduğunu söyledik. Suriye Operasyonu'nun yanlış olduğu ve yine şahsi kaprislerine yenilmiş müstebitlerin can simidi arayışı olduğundan emindik ve ordu için bağış da yapmadık. Resmi Resepsiyonlara katılmak zorunda kalıp karbon soluma zorunluğumuz da yok. 29 Ekim'in soğuk gününü sıcak odamızda geçirdik. Bundan büyük saadet mi olur?
Neyse ki, bizim küçük oğlanın aklı daha bu kadar derin mevzulara yetmiyor. Ekim'in soğuğu işime yaradı. Tek problem kaldı. O da bahar günlerine denk gelen 23 Nisan ve 19 Mayıs kutlamalarına ikna edici bir mazeret bulmak.
[Kadir Gürcan] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Bizim öğrenciliğimizde Milli Bayramlar, siyah-beyaz televizyon renksizliğinde, def-i bela cinsinden geçiştirilen günlerdi. Soba ile ısınan büyük sınıflarda, bej renkli duvarları ucuz malzeme ile bir kaç haftalığına süslemek, geride tatlı nostaljiler bırakacak kadar tesir icra etmedi.
Milli Kutlamalar münasebetiyle verilen resepsiyonlar da çok farklı değil. Sadece katılanların bildiği soğuk protokol, sıradan düğün törenlerine benziyor. Kutlamadan daha çok, davetlilerin kimler olduğu, kimin katılıp kimin yan çizdiği, oğlan ve kız evinin itibarı için gayret sarf edenlerle, sadece ortalığı kolaçan etmek için orada bulunanların katıldığı garip, sıkıntılı bir rutin. Televizyon başında resepsiyonu seyredenlerin, oradaki işleyiş ve protokol hakkında en küçük bir fikirlerinin olduğunu zannetmiyoruz. Şunca yıldır ben de takip ediyorum, anlamış değilim. Sadece, havada kesif bir karbon yoğunluğunun olabileceğini düşünüyorum.
Önceki yıllarda, sivil hükümet ile askeriye arasında bilek güreşi haline dönüşen 23 Nisan, 19 Mayıs, 30 Ağustos ve 29 Ekim devlet törenlerinde askeri kanat hükümete olan tavırlarını ortaya koyarlardı. Yani herkesin, manalı bakışlarla birbirini süzdüğü, elinden gelse bir kaşık suda boğacağı gergin ortamların şiddeti kutlamadan sonraki bir kaç haftanın en sıcak konuları arasında olurdu. İsmine kutlama denip, ellerin tetikte olduğu ve yaprak düşse, şarjörlerin boca edileceği daha gergin bir ortam tahayyül edemiyoruz.
Siyasi krizlerin hiç eksik olmadığı Türkiye Siyasetinde, devletin sahibi gibi davranan ruh hastalarının gönlünü etmek neredeyse imkansız. Kime ne zaman kızacakları, kime dalaşıp, kimi yeni düşman edinecekleri belli olmadığı için resepsiyondaki davetlilerin diken üzerinde bir akşama sabretmeleri gerekiyor. İktidarın yanında dursanız yalaka, muhalefetin yanına yaklaşsanız işbirlikçi ve hain, parti içi muhaliflere selam verseniz suyun ısınmış, lavabolara yakın dursanız sağlığınız hakkında olmadık dedikodulara malzeme olma durumundasınız.
İlk kez bu yıl dikkatimi çekti; meğer Milli Bayramlar dolayısıyla verilen resmi resepsiyonlara katılmama gibi bir hürriyetiniz de yokmuş. Katılamayacaksanız bunun için meşru bir mazeretinizin olması gerekiyor. Devlet Protokolü, “Düğüne gelmedin ama, hediyeni gönder!” türünden bir ısrarla, davetiye sahiplerini yakın takibe alıyor ve psikolojik baskı altında tutuyor.
Bu yılki 29 Ekim Kutlamaları'nın başka bir özelliği de vardı. On günlük Suriye Krizinden yeni bir başkumandan üretenler, ellerindeki malzemeyi sergilemek için fırsat kolluyorlardı. 29 Ekim imdatlarına yetişti. Saray Beslemeleri bu fırsatı kaçırır mı? Görgüsüz düğün sahipleri gibi, davete katılanların getirdiği hediyeleri cümle aleme duyurmak için var güçleriyle bağırırken, davete icabet etmeme cüretini gösterenlere karşı da etmedik cazgırlık bırakmadılar. Başkumandan'ın katıldığı bir protokole katılmamak kimin haddine? Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda despot bir idarenin kutsanacağı kimsenin aklına gelmemiştir. Şaşıracak bir şey yok! Son yüz senedir tekrar edilen bu. Hallerinden memnun bir azınlığın, kutlamanın keyfiyetinden çok, protokol hiyerarşisinde yerlerini almaları, memleket meselesilerinin çok çok önündedir.
Suriye Krizinde, iktidarın yanında yer almakta bir an tereddüt etmeyen sanatçı kesimi, iktidarın isteklerini karşılamakta zorlanıyor. Daha on beş gün önce, yaptıkları bağışlarla milliyetçilik ipini göğüsleyenler, Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonuna katılmayacaklarını söyleyince birden boy hedefi haline geldiler. Ne yapalım, dolduruşa gelip, on beş günde üretilen yeni Başkumandan'a aldanmayacaktınız.
Ben en çok, modern bir espri ve komedi trendi yakalamış ve yıllardır Türk insanına kahkaha zevki yaşatmış stand-up sanatçısına acıdım. Suriye Operasyonu'na yardım yaptığında milli kahraman gibi alkışlandı ama Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonuna katılmayınca, yemediği laf kalmadı.
Şimdiki gençler rüşde erdiklerinde, on beş günlük bir operasyondan üretilen Başkumandan ve etrafındaki saz ekibine şu an bizim güldüğümüzden daha fazla gülecekler. Keşke o meşhur komedyen de, 29 Ekim resepsiyonundaki ciddiyetini, Suriye Operosyonunda da gösterebilseydi. O zaman hayatının stand-up'ını yapmış olurdu.
Başından beri Suriye Krizi'nin şahsi bir mesele olduğunu söyledik. Suriye Operasyonu'nun yanlış olduğu ve yine şahsi kaprislerine yenilmiş müstebitlerin can simidi arayışı olduğundan emindik ve ordu için bağış da yapmadık. Resmi Resepsiyonlara katılmak zorunda kalıp karbon soluma zorunluğumuz da yok. 29 Ekim'in soğuk gününü sıcak odamızda geçirdik. Bundan büyük saadet mi olur?
Neyse ki, bizim küçük oğlanın aklı daha bu kadar derin mevzulara yetmiyor. Ekim'in soğuğu işime yaradı. Tek problem kaldı. O da bahar günlerine denk gelen 23 Nisan ve 19 Mayıs kutlamalarına ikna edici bir mazeret bulmak.
[Kadir Gürcan] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Aynıyız [Asım Yıldırım]
Hani bazen yapayalnız hissedersiniz ya kendinizi...
Telefonunuzdaki yüzlerce isme rağmen,
çevrenizden gelip geçen binlere rağmen.
Yorganınızın dışına çıkacak olursanız ayak ucunuzda beklediğini sandığınız gulyabaniye yakalanacağınızı sanırsınız ya hani.
Çıkmak istemezsiniz ya hani odanızdan,
kapılarınız sımsıkı, pencere perdeleriniz ışığı geçirmeyecek kadar örtülmüşken.
Boğazınız düğümlenir nefes alamazsınız ya hani.
Ya da sanki bir daha hiç nefes alamayacakmışsınız gibi ardı ardına alırsınız ya solukları...
Düşersiniz düşersiniz de bir türlü yere inemezsiniz ya hani rûyalarınızda..
Kimse yoktur elinizi tutacak..
Rûyanızdaki yolculuğunuzda size mihmandar olacak.
Gücünüz tükenmişken suyun içinde beklersiniz ya hani bir el ya da ayağınızı basacağınız küçücük bir alan...
Sancılar içinde açlıktan karnınız sırtınıza geçmişken kıvranırsınız ya gören duyan birinin kapınızı çalmasını umduğunuz..
Yüreğiniz heyecanlı heyecanlı, yerinden fırlayacakmış ama birazdan yorulup duruverecekmiş de Sizi hayat yolunda cansız koyacakmış gibi atıyorken bir ilaç, bir dokunuş beklersiniz ya hani...
Gözyaşlarınız yalnız akıyorken,
bulamıyorken başınıza bir omuz,
yokluğunu duyarken sırtınız için bir duvar..
Oturup kalırsınız ya iki eliniz şakaklarınıza dayalı ve sessiz..
Ya da sevdiğiniz, can pâreniz, yol arkadaşınız kapalı gözlerle kendinden geçmiş halde perişan bir hasta gibi yatıyorken dipsiz bir çaresizlik içinde beklersiniz ya hani bir medet, bir dua, bir imdat...
Hâliniz hâlimizdir.
Aynı halleri yaşamamız muhal, bilmekteyim..
Lâkin yüreklerimizde Sizin de acılarınız kanıyor, ciğerlerimizde Sizin de ağlamalarınız kaynıyor.
Sabretmek düştü hepimize.. Acıya, ıstıraba, çileye, ayrılığa, iftiraların yaralayıcılığına.
Biliyorum herkes çok zor günleri öğütüyor,
biliyorum bu zor günler hepimizi öğütüyor.
Amma sevindiğim bir şey var;
Sen, ben.. dün kötü değildik.. bugün de değiliz.
Biz.. Dün bilerek, kasten, taammüden kötü işlerde hiç olmadık.. Bugün de yokuz elhamdülillah.
Peygamberlerin başına gelenler,
Hak yolunun yolcularının başına gelenler geliyor başımıza...
Dememek gerek "neden böyle", "niçin ben", "ne oldu, bunlar neyin karşılığı".
Şükretmek gerek hem de zerrat adedince Allah'a;
"Ey Rabbimiz,
Senden izinsiz olmaz kainatta hiç şey.
O zaman vardır bütün bunlarda anlamamız gereken çok şey.
Duyur gönlümüze hikmetini
Yazdır isimlerimizi yolunun sadıklarının yanı başına.
Her şey Senden.
Neyimiz varsa hepsi zaten Sen’dendi...
Ancak Sen ihsan edersen bir şeylerimiz olur
Verdiklerin için de hamd olsun
vermediklerin için de ya Rab.
N'olur koma bizi yollarda
batarız.. ağlarız.. yanarız..
Bizi bırakma Sensiz
bizi bırakma rahmetsiz.
Lütfun da hoş Rabbim, kahrın da.
Senden gelene elhamdülillah...
Lakin kalmadı dizlerimizde derman..
yüreklerimiz parça parça
hayatlarımız mefluç
basit iradelerimiz suskun.
Medet Allahım medet..
Bırakma bizi buralarda..."
Bilin istedim;
hâliniz hâlimizdir.
Aynı halleri yaşamamız muhal, bilmekteyim..
Lâkin yüreklerimizde Sizin acılarınız kanıyor, ciğerlerimizde Sizin ağlamalarınız kaynıyor.
Dua edelim, sabredelim, birbirimize omuz olalım, sırt olalım.
Geçecek bu karanlık günler.
Geçecek inşaallah.
[Asım Yıldırım] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Telefonunuzdaki yüzlerce isme rağmen,
çevrenizden gelip geçen binlere rağmen.
Yorganınızın dışına çıkacak olursanız ayak ucunuzda beklediğini sandığınız gulyabaniye yakalanacağınızı sanırsınız ya hani.
Çıkmak istemezsiniz ya hani odanızdan,
kapılarınız sımsıkı, pencere perdeleriniz ışığı geçirmeyecek kadar örtülmüşken.
Boğazınız düğümlenir nefes alamazsınız ya hani.
Ya da sanki bir daha hiç nefes alamayacakmışsınız gibi ardı ardına alırsınız ya solukları...
Düşersiniz düşersiniz de bir türlü yere inemezsiniz ya hani rûyalarınızda..
Kimse yoktur elinizi tutacak..
Rûyanızdaki yolculuğunuzda size mihmandar olacak.
Gücünüz tükenmişken suyun içinde beklersiniz ya hani bir el ya da ayağınızı basacağınız küçücük bir alan...
Sancılar içinde açlıktan karnınız sırtınıza geçmişken kıvranırsınız ya gören duyan birinin kapınızı çalmasını umduğunuz..
Yüreğiniz heyecanlı heyecanlı, yerinden fırlayacakmış ama birazdan yorulup duruverecekmiş de Sizi hayat yolunda cansız koyacakmış gibi atıyorken bir ilaç, bir dokunuş beklersiniz ya hani...
Gözyaşlarınız yalnız akıyorken,
bulamıyorken başınıza bir omuz,
yokluğunu duyarken sırtınız için bir duvar..
Oturup kalırsınız ya iki eliniz şakaklarınıza dayalı ve sessiz..
Ya da sevdiğiniz, can pâreniz, yol arkadaşınız kapalı gözlerle kendinden geçmiş halde perişan bir hasta gibi yatıyorken dipsiz bir çaresizlik içinde beklersiniz ya hani bir medet, bir dua, bir imdat...
Hâliniz hâlimizdir.
Aynı halleri yaşamamız muhal, bilmekteyim..
Lâkin yüreklerimizde Sizin de acılarınız kanıyor, ciğerlerimizde Sizin de ağlamalarınız kaynıyor.
Sabretmek düştü hepimize.. Acıya, ıstıraba, çileye, ayrılığa, iftiraların yaralayıcılığına.
Biliyorum herkes çok zor günleri öğütüyor,
biliyorum bu zor günler hepimizi öğütüyor.
Amma sevindiğim bir şey var;
Sen, ben.. dün kötü değildik.. bugün de değiliz.
Biz.. Dün bilerek, kasten, taammüden kötü işlerde hiç olmadık.. Bugün de yokuz elhamdülillah.
Peygamberlerin başına gelenler,
Hak yolunun yolcularının başına gelenler geliyor başımıza...
Dememek gerek "neden böyle", "niçin ben", "ne oldu, bunlar neyin karşılığı".
Şükretmek gerek hem de zerrat adedince Allah'a;
"Ey Rabbimiz,
Senden izinsiz olmaz kainatta hiç şey.
O zaman vardır bütün bunlarda anlamamız gereken çok şey.
Duyur gönlümüze hikmetini
Yazdır isimlerimizi yolunun sadıklarının yanı başına.
Her şey Senden.
Neyimiz varsa hepsi zaten Sen’dendi...
Ancak Sen ihsan edersen bir şeylerimiz olur
Verdiklerin için de hamd olsun
vermediklerin için de ya Rab.
N'olur koma bizi yollarda
batarız.. ağlarız.. yanarız..
Bizi bırakma Sensiz
bizi bırakma rahmetsiz.
Lütfun da hoş Rabbim, kahrın da.
Senden gelene elhamdülillah...
Lakin kalmadı dizlerimizde derman..
yüreklerimiz parça parça
hayatlarımız mefluç
basit iradelerimiz suskun.
Medet Allahım medet..
Bırakma bizi buralarda..."
Bilin istedim;
hâliniz hâlimizdir.
Aynı halleri yaşamamız muhal, bilmekteyim..
Lâkin yüreklerimizde Sizin acılarınız kanıyor, ciğerlerimizde Sizin ağlamalarınız kaynıyor.
Dua edelim, sabredelim, birbirimize omuz olalım, sırt olalım.
Geçecek bu karanlık günler.
Geçecek inşaallah.
[Asım Yıldırım] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Yeniden demokrasi [Ali Emir Pakkan]
Kısa süre önce hayata veda eden Orhan Birgit’ten dinlemiştim. Hatıralarında (Evvel Zaman olur ki) da yazdı. 1950 seçimlerini İsmet İnönü evinden takip ediyor. İlk sonuçlar geldiğinde yüzler asılıyor. İlerleyen saatlerde CHP’nin kaybedeceği anlaşılıyor. Bir devir sona erecektir. Bazı askerler, İnönü’ye Sadi Irmak aracılığı ile mesaj gönderip bırakın müdahale edelim, diyorlar. İnönü, halkın iradesinin kabul edilmesini isteyerek teklifi reddediyor.
Türkiye’de beyaz devrim böyle gerçekleşiyor.
Bu olayı neden anlattım?
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 29 Ekim cumhuriyet bayramı vesilesi ile bir makale yazmış. Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlatıyor ve sözü 50’deki seçimlere getirip sandıkta iktidar değişikliği ile “cumhuriyet demokrasi ile taçlandı” diyor. Daha önemlisi yazıda, “gelin cumhuriyeti bir kere daha demokrasi ile taçlandıralım.” çağrısı yapıyor.
Türkiye, bugün her bakımdan 50 öncesine geri döndü. Daha dün bir haber gözüme çarptı. Adıyaman’da devletin valisi, alay komutanı, rektörü, müftüsü AKP il başkanını ziyarete gidiyor!
Tek parti dönemi seçimle sona ermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü seçimler öncesi tarafsız kalacağını açıklamış ve sözünde durmuştu. Ama asıl önemlisi DP’nin seçim sistemini değiştirmeye dönük mücadelesiydi. DP’nin teklifi ile kurulan ortak komisyonun hazırladığı yeni seçim kanunu Meclis’ten geçti. 15 Mayıs 1950 genel seçimi gizli oy açık tasnif usulüne göre adli denetim altında yapılan ilk seçimler oldu.
Ana muhalefet, 69 yıl sonra bir kere daha, “Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıralım” diyor ama nasıl?
Demokrasi talebi gerçekten varsa bu soruya odaklanmak lazım. Tarih tekerrürden ibarettir. Bu tek parti dönemi de öyle böyle elbette bitecektir.
Türkiye’de beyaz devrim böyle gerçekleşiyor.
Bu olayı neden anlattım?
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 29 Ekim cumhuriyet bayramı vesilesi ile bir makale yazmış. Cumhuriyetin nasıl kurulduğunu anlatıyor ve sözü 50’deki seçimlere getirip sandıkta iktidar değişikliği ile “cumhuriyet demokrasi ile taçlandı” diyor. Daha önemlisi yazıda, “gelin cumhuriyeti bir kere daha demokrasi ile taçlandıralım.” çağrısı yapıyor.
Türkiye, bugün her bakımdan 50 öncesine geri döndü. Daha dün bir haber gözüme çarptı. Adıyaman’da devletin valisi, alay komutanı, rektörü, müftüsü AKP il başkanını ziyarete gidiyor!
Tek parti dönemi seçimle sona ermişti. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü seçimler öncesi tarafsız kalacağını açıklamış ve sözünde durmuştu. Ama asıl önemlisi DP’nin seçim sistemini değiştirmeye dönük mücadelesiydi. DP’nin teklifi ile kurulan ortak komisyonun hazırladığı yeni seçim kanunu Meclis’ten geçti. 15 Mayıs 1950 genel seçimi gizli oy açık tasnif usulüne göre adli denetim altında yapılan ilk seçimler oldu.
Ana muhalefet, 69 yıl sonra bir kere daha, “Cumhuriyeti demokrasi ile taçlandıralım” diyor ama nasıl?
Demokrasi talebi gerçekten varsa bu soruya odaklanmak lazım. Tarih tekerrürden ibarettir. Bu tek parti dönemi de öyle böyle elbette bitecektir.
[Ali Emir Pakkan] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Ali Emir Pakkan
Kur'andaki Tekrarların Hikmeti [Abdullah Aymaz]
Çankırı’nın Çerkeş kazası Müftüsü, Eğirdir’de sorgu hâkimliği yapan oğlunu ziyarete gelmişti. Eğirdir’de bulunduğu sırada Barla’da bulunan Üstad Bediüzzaman’dan haberdar olunca merak edip ziyaretine gider. Sohbet sırasında Üstad’ın ilmî derinliği ile sakalsız olmasını bağdaştıramaz ve içinden “Bu ne ilim!.. Bu ne sakalsızlık!..” diye geçirir… Üstad, “Kardeşim! Çocukken sakal bırakmadım… Öylece gitti…” diye cevap verir. Bunun üzerine Müftü Efendi, Üstad’a “Efendim himmet buyurun!” der. Üstad da “Himmet Kur’an’dadır. Senin müşkülün On Dokuzuncu Söz’dedir. Eğirdir’de Yüzbaşı Hulusi Bey’e git, sana okusun!” der. Eğirdir’e döndüğünde hemen Hulusi Ağabeyi bulur ve durumu bildirir. Hulusî Ağabey, kendisine On Dokuzuncu Söz’ü okur. Müftünün zihnindeki sorunun cevabı, bu Risalenin sonunda yer alan Kur’an’daki tekrarların hikmeti bahsindedir. Burası okununca, Müftü heyecandan yerinde duramaz. “Yahu bu benim kimseye soramadığım 35 senelik müşkülümdü, şimdi halloldu!” der.
Asr-ı Saaddette de ehl-i kitaptan bazıları, Kur’an-ı Kerim’in iman hakikatlarını insanlığın bütün tabakalarına ders verdiği için, kalblerde ve zihinlerde tesbit etmek, yerleştirmek, iknâ etmek hikmetine binâen zâhiren tekrar ettiği için, bu hikmetli gerçeğe karşı çıkarak, bu meseleyi sanki Efendimizin (S.A.S.) ümmîliğine ve ilminin azlığına sebep sayıp haksızca saldırdılar. Bunun üzerine “De ki: ‘Rabbimin sözlerini yazmak için en büyük okyanus, mürekkep olsaydı, hatta onun bir mislini de takviye olarak gönderseydik, bu denizler tükenir, Rabbinin sözleri bitmezdi.” (Kehf Suresi, 18/109) âyeti nâzil oldu. Üstad Hazretleri bu hususu şöyle yorumlamıştı: “Tahkîk ve iknâ gibi çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta-i nazarında çok müteaddit neticeleri bulunan bir hakikatı, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, imanın altı rüknü ve esası gibi herbir meselesi bin mesele kıymetinde ve binlerce hakikatı içinde barındıran meseleleri ayrı ayrı mucizâne tarzlarda Kur’an’ın tekrarlaması, kelamın sınırlılığından ve azlığından ve zihin kusurundan ve sermayenin noksanlığından değildir. Belki hadsiz, İlahî Ezelî Kelamın nihayetsiz hazinesinden alınan ve gayb âlemi hesabına, şehadet âlemine yönelik olup, cinlerle, insanlarla, ruhlarla ve meleklerle konuşan ve her ferdin kulağında nağmelenip çınlayan Kur’an’ın kaynağı bulunan Ezelî Kelâmın kelimelerini saymak için denizler mürekkep olsa, insan, cin, melek ve ruhanî gibi şuurlu varlıklar kâtip, bitkiler, ağaçlar kalem, belki zerreler kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar sınırlı ve nihayetli, Rabbinin kelimeleri ise, nihayetsiz ve sonsuzdur.” (Lâtif Nükteler)
Üstad Hazretleri Yirmi Beşinci Söz’ün Hâtimesinin Birinci Haşiyesinde şöyle diyor: “Bundan on iki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık Kur’an’a karşı suikasdını tercümesi ile yapmaya başlamış ve demiş ki: ‘Kur’an tercüme edilsin, tâ, ne mal olduğu bilinsin.’ Yani lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plan çevirmiş. Fakat, Risale-i Nur’un çürütülmez hüccet ve delilleri kati isbat etmiş ki: Kur’an’ın hakiki tercümesi kâbil değil ve lisan-ı nahvî (gramer dili) olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’an’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve her bir harfi, on adetten bine kadar sevap veren Kur’an kelimelerinin mucizâne ve cemiyetli (çok manaları içinde tutan) tâbirleri yerinde insanların âdî (sıradan) ve cüz’î tercümeleri tutamaz. Onun yerinde câmilerde okunmaz diye Risale-i Nur her tarafta neşredilmesiyle o dehşetli plânı akîm bıraktı.”
Hulûsî Ağabeyin Çerkeş Müftüsüne okuduğu On Dokuzuncu Söz’den bir parçayı beraber okuyalım: “Sebeb-i kusur zannedilen tekrarlarındaki mucizelik parıltısına bak ki: Kur’an hem bir ZİKİR kitabı, hem bir DUA kitabı, hem bir DAVET kitabı olduğundan içinde tekrar güzel kabul edilip takdir edilir, belki çok lüzumlu ve edebiyat ve belağat yönünden en uygunudur. Kusur görenlerin zannettiği gibi değil. Zira ZİKRİN işi, tekrar ile nurlandırmaktır. DUANIN işi devamlı tekrarla, sağlamlaştırıp yerleştirmektir. EMİR ve DAVETİN işi, tekrar ile pekiştirmektir. Hem, herkes her vakit bütün Kur’an’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sureye çoğu zaman muktedir olur. Onun için (tevhid, nübüvvet, haşir ve adâlet gibi) Kur’an’ın en mühim maksatları, ekser uzun surelerde yerleştirilerek her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için tevhid, haşir ve Musa Aleyhisselamın kıssası gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş. Hem, cismanî ihtiyaç gibi, mânevî ihtiyaçlar da muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur, cisme hava, ruha Hû gibi… Bazısına her saat: Bismillah gibi hâkezâ… Demek âyetlerin tekrar edilmesi ihtiyaçların tekrar etmesinden ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihayı tahrik etmek için tekrar eder.
“Hem Kur’an; müessistir (kurucudur). Bir Din-i Mübin’in esaslarıdır ve şu İslam leminin temelleridir ve insanların ictimaî hayatını değiştirip, muhtelif tabakalara, tekrar tekrar sorulan suallere cevaptır. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te’kit için devamlı tekrar gerekir. Teyid için sağlamlaştırıp yerleştirmek, tahkik ve tekrarlayıp durmak lâzım gelir. (…) Bununla beraber suretâ tekrardır. Fakat, mânen herbir âyetin çok mânaları, çok faydaları, çok yönleri ve tabakaları vardır. Her makamda ayrı bir mâna, fayda ve maksatlar için zikrediliyor…”
Meseleyi tam anlamak için hem On Dokuzuncu Söz baştan sona, hem de On Birinci Şua olan Meyve Risalesinin Onuncu Meselesi EMİRDAĞ ÇİÇEĞİ, çok iyi mütlaa ve müzakere edilmelidir…
Asr-ı Saaddette de ehl-i kitaptan bazıları, Kur’an-ı Kerim’in iman hakikatlarını insanlığın bütün tabakalarına ders verdiği için, kalblerde ve zihinlerde tesbit etmek, yerleştirmek, iknâ etmek hikmetine binâen zâhiren tekrar ettiği için, bu hikmetli gerçeğe karşı çıkarak, bu meseleyi sanki Efendimizin (S.A.S.) ümmîliğine ve ilminin azlığına sebep sayıp haksızca saldırdılar. Bunun üzerine “De ki: ‘Rabbimin sözlerini yazmak için en büyük okyanus, mürekkep olsaydı, hatta onun bir mislini de takviye olarak gönderseydik, bu denizler tükenir, Rabbinin sözleri bitmezdi.” (Kehf Suresi, 18/109) âyeti nâzil oldu. Üstad Hazretleri bu hususu şöyle yorumlamıştı: “Tahkîk ve iknâ gibi çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta-i nazarında çok müteaddit neticeleri bulunan bir hakikatı, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, imanın altı rüknü ve esası gibi herbir meselesi bin mesele kıymetinde ve binlerce hakikatı içinde barındıran meseleleri ayrı ayrı mucizâne tarzlarda Kur’an’ın tekrarlaması, kelamın sınırlılığından ve azlığından ve zihin kusurundan ve sermayenin noksanlığından değildir. Belki hadsiz, İlahî Ezelî Kelamın nihayetsiz hazinesinden alınan ve gayb âlemi hesabına, şehadet âlemine yönelik olup, cinlerle, insanlarla, ruhlarla ve meleklerle konuşan ve her ferdin kulağında nağmelenip çınlayan Kur’an’ın kaynağı bulunan Ezelî Kelâmın kelimelerini saymak için denizler mürekkep olsa, insan, cin, melek ve ruhanî gibi şuurlu varlıklar kâtip, bitkiler, ağaçlar kalem, belki zerreler kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar sınırlı ve nihayetli, Rabbinin kelimeleri ise, nihayetsiz ve sonsuzdur.” (Lâtif Nükteler)
Üstad Hazretleri Yirmi Beşinci Söz’ün Hâtimesinin Birinci Haşiyesinde şöyle diyor: “Bundan on iki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık Kur’an’a karşı suikasdını tercümesi ile yapmaya başlamış ve demiş ki: ‘Kur’an tercüme edilsin, tâ, ne mal olduğu bilinsin.’ Yani lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plan çevirmiş. Fakat, Risale-i Nur’un çürütülmez hüccet ve delilleri kati isbat etmiş ki: Kur’an’ın hakiki tercümesi kâbil değil ve lisan-ı nahvî (gramer dili) olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’an’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve her bir harfi, on adetten bine kadar sevap veren Kur’an kelimelerinin mucizâne ve cemiyetli (çok manaları içinde tutan) tâbirleri yerinde insanların âdî (sıradan) ve cüz’î tercümeleri tutamaz. Onun yerinde câmilerde okunmaz diye Risale-i Nur her tarafta neşredilmesiyle o dehşetli plânı akîm bıraktı.”
Hulûsî Ağabeyin Çerkeş Müftüsüne okuduğu On Dokuzuncu Söz’den bir parçayı beraber okuyalım: “Sebeb-i kusur zannedilen tekrarlarındaki mucizelik parıltısına bak ki: Kur’an hem bir ZİKİR kitabı, hem bir DUA kitabı, hem bir DAVET kitabı olduğundan içinde tekrar güzel kabul edilip takdir edilir, belki çok lüzumlu ve edebiyat ve belağat yönünden en uygunudur. Kusur görenlerin zannettiği gibi değil. Zira ZİKRİN işi, tekrar ile nurlandırmaktır. DUANIN işi devamlı tekrarla, sağlamlaştırıp yerleştirmektir. EMİR ve DAVETİN işi, tekrar ile pekiştirmektir. Hem, herkes her vakit bütün Kur’an’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sureye çoğu zaman muktedir olur. Onun için (tevhid, nübüvvet, haşir ve adâlet gibi) Kur’an’ın en mühim maksatları, ekser uzun surelerde yerleştirilerek her bir sure bir küçük Kur’an hükmüne geçmiş. Demek hiç kimseyi mahrum etmemek için tevhid, haşir ve Musa Aleyhisselamın kıssası gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş. Hem, cismanî ihtiyaç gibi, mânevî ihtiyaçlar da muhteliftir. Bazısına insan her nefes muhtaç olur, cisme hava, ruha Hû gibi… Bazısına her saat: Bismillah gibi hâkezâ… Demek âyetlerin tekrar edilmesi ihtiyaçların tekrar etmesinden ileri gelmiş ve o ihtiyaca işaret ederek uyandırıp teşvik etmek, hem iştiyakı ve iştihayı tahrik etmek için tekrar eder.
“Hem Kur’an; müessistir (kurucudur). Bir Din-i Mübin’in esaslarıdır ve şu İslam leminin temelleridir ve insanların ictimaî hayatını değiştirip, muhtelif tabakalara, tekrar tekrar sorulan suallere cevaptır. Müessise, tesbit etmek için tekrar lâzımdır. Te’kit için devamlı tekrar gerekir. Teyid için sağlamlaştırıp yerleştirmek, tahkik ve tekrarlayıp durmak lâzım gelir. (…) Bununla beraber suretâ tekrardır. Fakat, mânen herbir âyetin çok mânaları, çok faydaları, çok yönleri ve tabakaları vardır. Her makamda ayrı bir mâna, fayda ve maksatlar için zikrediliyor…”
Meseleyi tam anlamak için hem On Dokuzuncu Söz baştan sona, hem de On Birinci Şua olan Meyve Risalesinin Onuncu Meselesi EMİRDAĞ ÇİÇEĞİ, çok iyi mütlaa ve müzakere edilmelidir…
[Abdullah Aymaz] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
İnsanlığın İftihar Tablosu (SAV) [Mehmet Ali Şengül]
Allah’ın (cc) Hz. dem’le (as) başlattığı insanlar, yaratılan varlıkların en mükemmeli, akıl, irâde ve şuurla donatılmış olmasına rağmen; ya akıl ve irâdelerini sû-i istîmal ederek şeytan ve nefse tâbi olup dalâlet ve küfür içine kayacak, böylece dünyâyı kendilerine zindan hâline getirecekler veya Peygamberler rehberliğinde, îman erkânına gerçek mânâda inanıp, inandığı gibi yaşayarak dünyâlarını aydınlatıp, Cennet’in bir modeli olarak huzur ülkesi hâline getireceklerdir.
Allah (cc), bu iki yol ayrımında insanlara son bir defa daha, kullarının dünya ve âhiret saâdetini temin etme maksadına mâtuf, gönüller Sultanı Efendimiz’i (sav) vazîfelendirmiştir
Bu maksatla gönderilen Efendimiz Hz.Muhammed (sav), kendisine kılıç çekip en büyük kötülük yapan insanları bile uyarmak, hakikatlerle vicdanlarını doyurmak, hayat bahşeden mesajlarını sunmak üzere, her türlü sıkıntılara katlanmış, üzerine düşen tebliğ ve temsil vazifesini hakkıyla yapmaya çalışmıştır. Bu mesaj, herkesi şefkatle kucaklayıp sînesine basmak içindir. Ağacın kökü ne kadar derinlere gitmiş ise, dal ve budak o ölçüde güçlü olacaktır. Temel ne kadar sağlam, altyapı ne kadar sıhhatli ise, dışa bakan yönü de o derece mükemmel ve câzip olacaktır.
İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz Hz.Muhammed (sav), yirmi üç yıllık peygamberlik hayâtının on beş yılını sürekli baskı, eziyet ve işkencelere maruz kalarak geçirmiş olmasına rağmen, hiçbir zaman kuvvete baş vurmadan, emniyet ve güveni sağlama, insanların ebedi hayâtının kurtulmasına vesîle olma maksadıyla, tebliğ ve temsil yoluyla iman erkânını esas alarak, İslâm’ın temel prensipleriyle insanları Hakk’a dâvet etmiş, tebliğ ettikleri gerçekleri önce hayâtında yaşamış, hiç bir kimseye karşı aslâ düşmanlık, kin ve nefret yolunu tutmamıştır.
Geriye kalan sekiz yılında istemediği halde, kaçınılmaz hâle gelen harplere, tahammül fersah ezâ ve cefâya katlanarak, İslâmiyet’i gönüllere sevdirmiş; Ebû Süfyan, İkrime, Vahşî ve Hint gibi en büyük düşmanlarının dahî îman etmesine vesîle olmuştur.
Allah Resûlü’nün (sav) yaşadığı toplumdaki yerini öğrenmek için yetiştirip terbiye ettiği ve O’nu en yakından tanıyan Sahâbe Efendilerimiz’e, l-i Beytine, hatta kendisini düşman kabul edenlerin yaptıkları en büyük kötülüklere karşı bile, şefkat ve merhametle onlara muâmele etmesine bakmak gerekir.
Bugün içinde bulunduğumuz dünyâdaki insanların; kin, nefret ve düşmanlıklarla birbirlerine yaptıkları kötülükler, zulümler, olumsuzluk ve huzursuzluklar karşısında; O’na (sav), O’nun ahlâkına, ortaya koyduğu prensiplere ve en son din olan İslâm’ın dili Kur’an-ı Mûcizü’l Beyân’a ne kadar muhtaç oldukları açıkca görülmektedir.
Îmanından ve peygamberlik vazîfesinden dolayı çok büyük imtihanlara mâruz kalan, ateşlere atılmasından tutunda, eşi Hz.Hacer vâlidemiz ve henüz kundaktaki müstakbel peygamber olan Hz.İsmail’i, Allah’ın emriyle ıssız ve sessiz çöllerde bırakmak zorunda kalmasına ve neticede, ciğerpâresi olan evlâdı Hz.İsmail’i kurban etme emrine kadar; emr-i İlâhideki inceliği kavrayan Hz.İbrahim (as), Allah’a karşı vefânın, sadâkatin zirvesini temsil ederek, gelecek Peygamber ve ümmetlerine örnek olmuştur.
Hz.İbrahim (as), âhir zamanda son bir defa daha insanlığı küfür ve dalâlet bataklığından kurtarma gayreti içinde çırpınacak Nebîler Sultânı’nın müjdesini vermiş, şöyle duâ ve niyazda bulunmuştur: “Ey bizim Rabbimiz! Onların içinden öyle bir Resûl gönder ki, kendilerine Senin âyetlerini okusun, onlara Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları tertemiz kılsın. Muhakkak ki, aziz sensin, hakîm sensin! (Üstün Kudret, tam hüküm ve hikmet sâhibisin!)” (Bakara, 129)
İnsanlığın İftihar Tablosu da, asırlar sonra te’yid sadedinde, “Ben dedem İbrahim’in duâsı, kardeşim Îsa’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım” buyurmuşlardır. (İbni Hibban-Hakim, Müstedrek) )
Hz.Îsa’nın (as), “…Ey İsrâil Oğulları! Ben size Allah’ın Resûlü’yüm. Benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek, benden sonra gelip ismi “Ahmed” olacak bir Resûlü müjdelemek üzere gönderildim…” (Saf, 6) dediğini bizzat Kur’an anlatmaktadır. Efendimiz (sav) diğer bir mübârek beyânında da, “Benim Kur’an’daki ismim Muhammed, İncil’de Ahmed, Tevrat’ta ise Ahyed’dir” buyurmuşlardır. (Hindî)
Bütün Peygamberler Hz. dem (as) dâhil O’nu müjdelemiştir. İzinsiz, vakti gelmeden iftar etmek üzere, Allah’ın men ettiği bir şeye el uzatıp zelle yapan atamız Hz. dem (as); bu imtihandan sonra ellerini açıp Allah’a yalvarırken, “adının yanına adını yazdığın Hz.Muhammed (sav) hürmetine” diyerek Allah’dan af dilemiştir.
Çünkü Efendimiz (sav) daha Hz. dem (as) yaratılmadan evvel Hâtem-ün Nebî olduğunu şu hâdis-i şerifte beyan buyurmuştur: “Daha dem (as) çamurla toprak arasında gidip gelirken, Allah katında Ben, O’nun kulu ve Hâtem-ün Nebî idim” buyurmuşlardır. (İbn-i Hişam, Taberî)
Kâinatta yarattığı her bir varlığı ulûhiyetine ve rubûbiyetine delil yapıp, kullarının yürüyeceği yollara trafik kuralları gibi işâretler koyan Allah (cc), Hz. dem’le (as) başlayan ve yüzyirmi dört bin peygamber ile devam eden ve neticede Hâtem-ün Nebi, İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (sav)’le noktalanan peygamberleri; husûsiyle hükmü kıyâmete kadar devâm edecek en son peygamber olarak Efendimiz’i (sav) tekrar insanlığın şaşırmaması, müstakim yaşaması ve marziyât-ı İlâhi yolunda hakkı tutup kaldırması için İslâm dini ile şereflendirerek göndermiştir.
Kıyâmete kadar tevhîdi temsil edecek olan Allah Rasûlü (sav), nice bâtıl yollarda takılıp kalan ve dalâlette boğulmak üzere iken elinden tutulması gereken insanlara rehberlik yapmıştır. Böylece hidâyete eren, îmâna ve Kur’ân’a hayâtını adayan ümmetine, Kelâm-ı Ezelî olan Kur’an-ı Mûciz-ül Beyan’ı emânet etmiştir.
Kalplere îmanı sâdece Allah’ın koyduğunu, Peygamberlere bile bu yetkinin verilmediğini, Peygamberler de dâhil bütün mürşitlerin vazîfesinin tebliğ ve temsil olduğunu; Rum sûresi 52. âyette Hz.Allah (cc), “(Habibim) Şunu bil ki sen ne ölülere sesini duyurabilirsin, ne de arkasını dönüp uzaklaşan sağırlara bu dâveti işittirebilirsin.”, Kasas sûresi 56. âyette, “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin, lâkin ancak Allah dilediğini doğruya ulaştırır. O hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir” ve yine Mâide sûresi 99. âyette de, “Peygamberlere düşen sorumluluk sâdece tebliğ etmektir...” ilâhi beyanlarıyla Peygamberler ve mürşitlerin aslî vazifesinin tebliğ olduğuna dikkat çekmektedir.
Kâinatın yaratılış vesîlesi, Efendiler Efendisi Efendimiz (sav), hakkın ve hakikatın gür sesi, kıyâmete kadar hükmü bâkî olan Kur’an-ı Azîmüşşan’ın mübelliğidir. O (sav) olmasaydı, hepimiz rûhen ve kalben ölülerdik. O’nu (sav) tanıdığımız ölçüde mutlu ve huzurlu olmayı, dünyâya niçin geldiğimizi, vazîfemizin ne olduğunu, sorumluluklarımızı, nereye gideceğimizi, nelerle karşılaşacağımızı hep O’ndan öğrendik. Dolayısıyla; O’nun rehberliğinde, yaratılan varlıkların en şereflisi olduğumuzun farkında olarak, hayâtımızı tanzim etmeye gayret etmeliyiz.
Rabbimiz Enbiya sûresi 107. âyette, “(Ey Resulüm) Biz Seni bütün âlemlere ancak Rahmet olarak gönderdik.” buyurmaktadır. Bununla beraber; Allah (cc) O’nun (sav) hakkında, Fetih Sûresi 8. âyette: “Muhakkak ki Biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik”, Bakara sûresi 119. âyette de, “Biz seni sırf Kur’an’la müjdelemen ve uyarman için gerçeğin ta kendisi olarak gönderdik.” buyurmaktadır.
Haşir sûresi 7. âyette ise, “... Peygamber size ne verirse onu alın, neden men ederse onu terk edin!... beyânı ile de, O’na (sav) itaat edilmesi gerektiğini öğrenmekteyiz.
Yaratılan varlıkların en şereflisi insandır. İnsanlar içinde de, gerçek mânâda îman eden ve hak yolunu tutan kulların, en son durağı rızâ makamıdır. Merhameti sonsuz Rabb-ül lemin olan Allah (cc) Nebiler Sultânını, liyâkatı olan kullarını o makâma yüceltmek ve yükseltmek için göndermiş ve vazîfelendirmiştir.
Şuarâ sûresi 3. âyette Cenâb-ı Hakk, (Habibim) “Onlar iman etmiyor diye üzüntüden neredeyse kendini yiyip tüketeceksin”, Kehf sûresi 6.âyette de, “Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!” buyurmaktadır.
Allah’ın lütfedip inananlara tattırdığı îman nîmetini, liyâkatı olan muhtaç gönüllere duyurmak, anlatıp tattırmak için; darılmadan, darıltmadan, dayanarak ve sabrederek, gece gündüz fırsatları değerlendirmek, yangından insan kurtarırcasına gayret gösterip dertlenmek gerekmektedir. Böylesine helâket ve felâketlerin, küfür ve dalâletin beşeriyeti boğduğu bir asırda, bizim nasîbimize düşen vazîfe de budur.
(Yakında -inşallah-kitap olarak okuyucularla buluşacak olan, ‘Hilkat-ı Evvelin Çekirdeği ve Kâinât Ağacının En Kâmil Meyvesi EFENDİLER EFENDİSİ HZ. MUHAMMED (sallallahu aleyhi ve sellem)‘ isimli eserin giriş makalesinden alınmıştır.)
Mevlid Kandili’nin İslâm âlemi ve bütün insanlık için hayırlar getirmesini dilerim.
[Mehmet Ali Şengül] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Allah (cc), bu iki yol ayrımında insanlara son bir defa daha, kullarının dünya ve âhiret saâdetini temin etme maksadına mâtuf, gönüller Sultanı Efendimiz’i (sav) vazîfelendirmiştir
Bu maksatla gönderilen Efendimiz Hz.Muhammed (sav), kendisine kılıç çekip en büyük kötülük yapan insanları bile uyarmak, hakikatlerle vicdanlarını doyurmak, hayat bahşeden mesajlarını sunmak üzere, her türlü sıkıntılara katlanmış, üzerine düşen tebliğ ve temsil vazifesini hakkıyla yapmaya çalışmıştır. Bu mesaj, herkesi şefkatle kucaklayıp sînesine basmak içindir. Ağacın kökü ne kadar derinlere gitmiş ise, dal ve budak o ölçüde güçlü olacaktır. Temel ne kadar sağlam, altyapı ne kadar sıhhatli ise, dışa bakan yönü de o derece mükemmel ve câzip olacaktır.
İnsanlığın iftihar Tablosu Efendimiz Hz.Muhammed (sav), yirmi üç yıllık peygamberlik hayâtının on beş yılını sürekli baskı, eziyet ve işkencelere maruz kalarak geçirmiş olmasına rağmen, hiçbir zaman kuvvete baş vurmadan, emniyet ve güveni sağlama, insanların ebedi hayâtının kurtulmasına vesîle olma maksadıyla, tebliğ ve temsil yoluyla iman erkânını esas alarak, İslâm’ın temel prensipleriyle insanları Hakk’a dâvet etmiş, tebliğ ettikleri gerçekleri önce hayâtında yaşamış, hiç bir kimseye karşı aslâ düşmanlık, kin ve nefret yolunu tutmamıştır.
Geriye kalan sekiz yılında istemediği halde, kaçınılmaz hâle gelen harplere, tahammül fersah ezâ ve cefâya katlanarak, İslâmiyet’i gönüllere sevdirmiş; Ebû Süfyan, İkrime, Vahşî ve Hint gibi en büyük düşmanlarının dahî îman etmesine vesîle olmuştur.
Allah Resûlü’nün (sav) yaşadığı toplumdaki yerini öğrenmek için yetiştirip terbiye ettiği ve O’nu en yakından tanıyan Sahâbe Efendilerimiz’e, l-i Beytine, hatta kendisini düşman kabul edenlerin yaptıkları en büyük kötülüklere karşı bile, şefkat ve merhametle onlara muâmele etmesine bakmak gerekir.
Bugün içinde bulunduğumuz dünyâdaki insanların; kin, nefret ve düşmanlıklarla birbirlerine yaptıkları kötülükler, zulümler, olumsuzluk ve huzursuzluklar karşısında; O’na (sav), O’nun ahlâkına, ortaya koyduğu prensiplere ve en son din olan İslâm’ın dili Kur’an-ı Mûcizü’l Beyân’a ne kadar muhtaç oldukları açıkca görülmektedir.
Îmanından ve peygamberlik vazîfesinden dolayı çok büyük imtihanlara mâruz kalan, ateşlere atılmasından tutunda, eşi Hz.Hacer vâlidemiz ve henüz kundaktaki müstakbel peygamber olan Hz.İsmail’i, Allah’ın emriyle ıssız ve sessiz çöllerde bırakmak zorunda kalmasına ve neticede, ciğerpâresi olan evlâdı Hz.İsmail’i kurban etme emrine kadar; emr-i İlâhideki inceliği kavrayan Hz.İbrahim (as), Allah’a karşı vefânın, sadâkatin zirvesini temsil ederek, gelecek Peygamber ve ümmetlerine örnek olmuştur.
Hz.İbrahim (as), âhir zamanda son bir defa daha insanlığı küfür ve dalâlet bataklığından kurtarma gayreti içinde çırpınacak Nebîler Sultânı’nın müjdesini vermiş, şöyle duâ ve niyazda bulunmuştur: “Ey bizim Rabbimiz! Onların içinden öyle bir Resûl gönder ki, kendilerine Senin âyetlerini okusun, onlara Kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları tertemiz kılsın. Muhakkak ki, aziz sensin, hakîm sensin! (Üstün Kudret, tam hüküm ve hikmet sâhibisin!)” (Bakara, 129)
İnsanlığın İftihar Tablosu da, asırlar sonra te’yid sadedinde, “Ben dedem İbrahim’in duâsı, kardeşim Îsa’nın müjdesi ve annemin rüyâsıyım” buyurmuşlardır. (İbni Hibban-Hakim, Müstedrek) )
Hz.Îsa’nın (as), “…Ey İsrâil Oğulları! Ben size Allah’ın Resûlü’yüm. Benden önceki Tevrat’ı tasdik etmek, benden sonra gelip ismi “Ahmed” olacak bir Resûlü müjdelemek üzere gönderildim…” (Saf, 6) dediğini bizzat Kur’an anlatmaktadır. Efendimiz (sav) diğer bir mübârek beyânında da, “Benim Kur’an’daki ismim Muhammed, İncil’de Ahmed, Tevrat’ta ise Ahyed’dir” buyurmuşlardır. (Hindî)
Bütün Peygamberler Hz. dem (as) dâhil O’nu müjdelemiştir. İzinsiz, vakti gelmeden iftar etmek üzere, Allah’ın men ettiği bir şeye el uzatıp zelle yapan atamız Hz. dem (as); bu imtihandan sonra ellerini açıp Allah’a yalvarırken, “adının yanına adını yazdığın Hz.Muhammed (sav) hürmetine” diyerek Allah’dan af dilemiştir.
Çünkü Efendimiz (sav) daha Hz. dem (as) yaratılmadan evvel Hâtem-ün Nebî olduğunu şu hâdis-i şerifte beyan buyurmuştur: “Daha dem (as) çamurla toprak arasında gidip gelirken, Allah katında Ben, O’nun kulu ve Hâtem-ün Nebî idim” buyurmuşlardır. (İbn-i Hişam, Taberî)
Kâinatta yarattığı her bir varlığı ulûhiyetine ve rubûbiyetine delil yapıp, kullarının yürüyeceği yollara trafik kuralları gibi işâretler koyan Allah (cc), Hz. dem’le (as) başlayan ve yüzyirmi dört bin peygamber ile devam eden ve neticede Hâtem-ün Nebi, İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (sav)’le noktalanan peygamberleri; husûsiyle hükmü kıyâmete kadar devâm edecek en son peygamber olarak Efendimiz’i (sav) tekrar insanlığın şaşırmaması, müstakim yaşaması ve marziyât-ı İlâhi yolunda hakkı tutup kaldırması için İslâm dini ile şereflendirerek göndermiştir.
Kıyâmete kadar tevhîdi temsil edecek olan Allah Rasûlü (sav), nice bâtıl yollarda takılıp kalan ve dalâlette boğulmak üzere iken elinden tutulması gereken insanlara rehberlik yapmıştır. Böylece hidâyete eren, îmâna ve Kur’ân’a hayâtını adayan ümmetine, Kelâm-ı Ezelî olan Kur’an-ı Mûciz-ül Beyan’ı emânet etmiştir.
Kalplere îmanı sâdece Allah’ın koyduğunu, Peygamberlere bile bu yetkinin verilmediğini, Peygamberler de dâhil bütün mürşitlerin vazîfesinin tebliğ ve temsil olduğunu; Rum sûresi 52. âyette Hz.Allah (cc), “(Habibim) Şunu bil ki sen ne ölülere sesini duyurabilirsin, ne de arkasını dönüp uzaklaşan sağırlara bu dâveti işittirebilirsin.”, Kasas sûresi 56. âyette, “Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin, lâkin ancak Allah dilediğini doğruya ulaştırır. O hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir” ve yine Mâide sûresi 99. âyette de, “Peygamberlere düşen sorumluluk sâdece tebliğ etmektir...” ilâhi beyanlarıyla Peygamberler ve mürşitlerin aslî vazifesinin tebliğ olduğuna dikkat çekmektedir.
Kâinatın yaratılış vesîlesi, Efendiler Efendisi Efendimiz (sav), hakkın ve hakikatın gür sesi, kıyâmete kadar hükmü bâkî olan Kur’an-ı Azîmüşşan’ın mübelliğidir. O (sav) olmasaydı, hepimiz rûhen ve kalben ölülerdik. O’nu (sav) tanıdığımız ölçüde mutlu ve huzurlu olmayı, dünyâya niçin geldiğimizi, vazîfemizin ne olduğunu, sorumluluklarımızı, nereye gideceğimizi, nelerle karşılaşacağımızı hep O’ndan öğrendik. Dolayısıyla; O’nun rehberliğinde, yaratılan varlıkların en şereflisi olduğumuzun farkında olarak, hayâtımızı tanzim etmeye gayret etmeliyiz.
Rabbimiz Enbiya sûresi 107. âyette, “(Ey Resulüm) Biz Seni bütün âlemlere ancak Rahmet olarak gönderdik.” buyurmaktadır. Bununla beraber; Allah (cc) O’nun (sav) hakkında, Fetih Sûresi 8. âyette: “Muhakkak ki Biz seni bir şâhit, bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik”, Bakara sûresi 119. âyette de, “Biz seni sırf Kur’an’la müjdelemen ve uyarman için gerçeğin ta kendisi olarak gönderdik.” buyurmaktadır.
Haşir sûresi 7. âyette ise, “... Peygamber size ne verirse onu alın, neden men ederse onu terk edin!... beyânı ile de, O’na (sav) itaat edilmesi gerektiğini öğrenmekteyiz.
Yaratılan varlıkların en şereflisi insandır. İnsanlar içinde de, gerçek mânâda îman eden ve hak yolunu tutan kulların, en son durağı rızâ makamıdır. Merhameti sonsuz Rabb-ül lemin olan Allah (cc) Nebiler Sultânını, liyâkatı olan kullarını o makâma yüceltmek ve yükseltmek için göndermiş ve vazîfelendirmiştir.
Şuarâ sûresi 3. âyette Cenâb-ı Hakk, (Habibim) “Onlar iman etmiyor diye üzüntüden neredeyse kendini yiyip tüketeceksin”, Kehf sûresi 6.âyette de, “Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!” buyurmaktadır.
Allah’ın lütfedip inananlara tattırdığı îman nîmetini, liyâkatı olan muhtaç gönüllere duyurmak, anlatıp tattırmak için; darılmadan, darıltmadan, dayanarak ve sabrederek, gece gündüz fırsatları değerlendirmek, yangından insan kurtarırcasına gayret gösterip dertlenmek gerekmektedir. Böylesine helâket ve felâketlerin, küfür ve dalâletin beşeriyeti boğduğu bir asırda, bizim nasîbimize düşen vazîfe de budur.
(Yakında -inşallah-kitap olarak okuyucularla buluşacak olan, ‘Hilkat-ı Evvelin Çekirdeği ve Kâinât Ağacının En Kâmil Meyvesi EFENDİLER EFENDİSİ HZ. MUHAMMED (sallallahu aleyhi ve sellem)‘ isimli eserin giriş makalesinden alınmıştır.)
Mevlid Kandili’nin İslâm âlemi ve bütün insanlık için hayırlar getirmesini dilerim.
[Mehmet Ali Şengül] 4.11.2019 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Nazlı Ilıcak ve Ahmet Altan’a tahliye, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in tutukluluğuna devam kararı
Cemaatin sözde medya yapılanması davasında aralarında gazeteciler Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın da bulunduğu 6 sanık hakkındaki davada karar açıklandı.
Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak denetimli serbestlik ile tahliye edilirken, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in tutukluluğunun devamına hükmedildi. Mehmet Altan beraat etti.
Yargıtay’ın darbeden davayı bozması üzerine yapılan yeniden yargılamada Nazlı Ilıcak, “örgüte üye olmamakla birlikte bilerek yardım” suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı, suçun niteliği ve tutuklulukta geçirdiği süre gözetilerek adli kontrolle tahliyesine karar verildi.
Ahmet Altan da “örgüte üye olmamakla birlikte bilerek yardım” suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı, suçun niteliği ve tutuklulukta geçirdiği süre gözetilerek tahliye edildi.
Zaman gazetesi eski Görsel Yönetmeni FevziYazıcı ve Marka Pazarlama Müdürü Yakup Şimşek ise “örgüt üyeliği” suçundan 10’ar yıl 5’er ay hapis cezadına çarptırıldı, tutukluluklarının devamına hükmedildi.
[TR724] 4.11.2019
Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak denetimli serbestlik ile tahliye edilirken, Fevzi Yazıcı ve Yakup Şimşek’in tutukluluğunun devamına hükmedildi. Mehmet Altan beraat etti.
Yargıtay’ın darbeden davayı bozması üzerine yapılan yeniden yargılamada Nazlı Ilıcak, “örgüte üye olmamakla birlikte bilerek yardım” suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı, suçun niteliği ve tutuklulukta geçirdiği süre gözetilerek adli kontrolle tahliyesine karar verildi.
Ahmet Altan da “örgüte üye olmamakla birlikte bilerek yardım” suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı, suçun niteliği ve tutuklulukta geçirdiği süre gözetilerek tahliye edildi.
Zaman gazetesi eski Görsel Yönetmeni FevziYazıcı ve Marka Pazarlama Müdürü Yakup Şimşek ise “örgüt üyeliği” suçundan 10’ar yıl 5’er ay hapis cezadına çarptırıldı, tutukluluklarının devamına hükmedildi.
[TR724] 4.11.2019
Ahmet Hakan da “terörden” yargılanmalı! [İlker Doğan]
Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan Coşkun, hukuksuz KHK’ların facia olduğunu söyleyen Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent Arınç’a damadı Ekrem Yeter üzerinden yüklendi. Coşkun, eski Öğretim Üyesi Yeter’in, ‘Bank Asya’ya destek olun’ çağrısı üzerine bankaya para yatırdığını yazdı. Ahmet Hakan’a göre Bank Asya’ya para yatırmak’ terör suçunun delili!
Bunu diyen Ahmet Hakan kendisinin geçmişte Bankasya ile ilişkisini unutmuş olmalı. Ahmet Hakan Coşkun’un, yönetmen kardeşinin 2009 yılında vizyona giren ‘Uzak İhtimal’ filmi için Bank Asya’dan 200 bin lira sponsorluk ücreti aldığını biliyor muydunuz? Bu mantığa göre, Anayasa’nın ‘eşitlik’ ilkesi gereği hem o parayı almak için onlarca kişiyi araya koyan Ahmet Hakan’ın hem de yönetmen kardeşinin ‘terör’le suçlanması gerekmiyor mu? Tıpkı Rasim Ozan Kütahyalı ve eşi Nagehan Alçı’nın Bank Asya’dan aldığı ‘yalı kredisi’ gibi. Bankadan para almak serbest ama para yatırmak suç!..
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent Arınç, geçtiğimiz hafta ‘KHK’lılarla ilgili yaptığı açıklamalar büyük yankı uyandırdı. Eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü Kemal Öztürk’ün YouTube kanalına konuşan Arınç, “KHK bir faciadır. Çevremde o kadar çok bu faciayı yaşayan var ki. Ben onlara acıyorum, merhamet ediyorum. Aslında onlardan özür diliyorum.” ifadelerini kullandı. Babasından dolayı oğlunun, oğlundan dolayı babasının suçlanamayacağını belirten Arınç, mevcut durumun sürmesi halinde gelecek nesillerle birlikte 5 milyon kişinin etkilenebileceği uyarısında bulundu.
AHMET HAKAN; KRALDAN ÇOK KRALCI!
Bülent Arınç’ın açıklamaları özellikle medyada ‘tetikçi’ bazı isimleri rahatsız etti. Bunlardan biri de Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan Coşkun… Çok rahatsız olmuştu Coşkun. “Damadınız haksızlığa uğramış bir KHK’lı falan değildi Bülent Bey” diyerek başladığı yazısında Hakan, “Sizin damat, FETÖ’nün ‘Bank Asya’ya destek olun’ çağrısı üzerine bankaya para yatırmıştır.” diyor.
Ahmet Hakan’a göre devletin iki bakanlığının sürekli denetiminde olan ve yasal çerçevede faaliyet gösteren bir bankaya para yatırmak ‘terör’ suçu! Bunu aklınızın bir köşesinde tutun…Bugün azılı bir Cemaat düşmanı olan ve bulduğu her fırsatta birilerini hedef göstermekten çekinmeyen Ahmet Hakan Coşkun’un, kardeşinin yönetmenliğini yaptığı 2009’da vizyona giren ‘Uzak İhtimal’ filminin sponsorluğu için cemaatin önde gelen isimlerini defalarca aradığını biliyor muydunuz? Bu ısrarlı aramaları sonunda istediğini aldı. Ahmet Hakan’ın kardeşinin yönetmenliğini yaptığı Uzak İhtimal filmine 200 bin TL sponsorluk bedeli ödedi Bank Asya!..
Bu yüzden filmin başında Kültür Bakanlığı’ndan sonra Bank Asya’ya teşekkür ediyor. Filmin sonunda ise ilk teşekkür ettiği isim bugün ‘terörist’ ilan ettiği Zaman Gazetesi Eski Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı. Üçüncü sıradaki isim de ilginç. Erdoğan’ın sınıf arkadaşı, Türkiye’nin önemli entelektüellerinden biri Cemal Uşak. Cemaat’e yönelik operasyonlarda AKP rejimi ve onun kalemşörlerinin hedef gösterdiği isimlerden biriydi. Vatanından çok uzaklarda yakalandığı kanser hastalığı sonucu vefat etti.
MADEM EŞİTLİK İLKESİ VAR, AHMET HAKAN DA ‘TERÖR’DEN YARGILANMALI!
Ahmet Hakan’a göre devletin denetiminde olan bir bankaya para yatırmak ‘terör’ suçu! Yapılan yargılamalarda görüyoruz. Erdoğan’ın ‘Batırın!’ talimatından sonra, Bank Asya’ya para yatıran herkes hesabında 10 liralık bir artış dahi olsa teröre yardım etmekle suçlanıyor. Aynı mantıkla bankadan sponsorluk adı altında hem de yüklü miktarda para almak da terör suçunu oluşturmaz mı?
Türkiye’de hukuk kaldıysa bu gerekçeyle yargılanan on binlerce masum beraat etmeli. Yok hukuk kalmadı ve saçma sapan gerekçelerle on binlerce insan “terör” suçunda hapse atılabiliyorsa, Ahmet Hakan da yönetmen kardeşi de Nagehan Alçı ile eşi Rasim Ozan Kütahyalı da bu ‘imkândan’ mahrum kalmamalı ve ‘Bank Asya’ya para yatıranlar koğuşunun’ yanına açılacak ‘Bank Asya’dan nemalananlar koğuşuna’ konulmalı.
[İlker Doğan] 4.11.2019 [TR724]
Bunu diyen Ahmet Hakan kendisinin geçmişte Bankasya ile ilişkisini unutmuş olmalı. Ahmet Hakan Coşkun’un, yönetmen kardeşinin 2009 yılında vizyona giren ‘Uzak İhtimal’ filmi için Bank Asya’dan 200 bin lira sponsorluk ücreti aldığını biliyor muydunuz? Bu mantığa göre, Anayasa’nın ‘eşitlik’ ilkesi gereği hem o parayı almak için onlarca kişiyi araya koyan Ahmet Hakan’ın hem de yönetmen kardeşinin ‘terör’le suçlanması gerekmiyor mu? Tıpkı Rasim Ozan Kütahyalı ve eşi Nagehan Alçı’nın Bank Asya’dan aldığı ‘yalı kredisi’ gibi. Bankadan para almak serbest ama para yatırmak suç!..
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent Arınç, geçtiğimiz hafta ‘KHK’lılarla ilgili yaptığı açıklamalar büyük yankı uyandırdı. Eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü Kemal Öztürk’ün YouTube kanalına konuşan Arınç, “KHK bir faciadır. Çevremde o kadar çok bu faciayı yaşayan var ki. Ben onlara acıyorum, merhamet ediyorum. Aslında onlardan özür diliyorum.” ifadelerini kullandı. Babasından dolayı oğlunun, oğlundan dolayı babasının suçlanamayacağını belirten Arınç, mevcut durumun sürmesi halinde gelecek nesillerle birlikte 5 milyon kişinin etkilenebileceği uyarısında bulundu.
AHMET HAKAN; KRALDAN ÇOK KRALCI!
Bülent Arınç’ın açıklamaları özellikle medyada ‘tetikçi’ bazı isimleri rahatsız etti. Bunlardan biri de Hürriyet Gazetesi Yazarı Ahmet Hakan Coşkun… Çok rahatsız olmuştu Coşkun. “Damadınız haksızlığa uğramış bir KHK’lı falan değildi Bülent Bey” diyerek başladığı yazısında Hakan, “Sizin damat, FETÖ’nün ‘Bank Asya’ya destek olun’ çağrısı üzerine bankaya para yatırmıştır.” diyor.
Ahmet Hakan’a göre devletin iki bakanlığının sürekli denetiminde olan ve yasal çerçevede faaliyet gösteren bir bankaya para yatırmak ‘terör’ suçu! Bunu aklınızın bir köşesinde tutun…Bugün azılı bir Cemaat düşmanı olan ve bulduğu her fırsatta birilerini hedef göstermekten çekinmeyen Ahmet Hakan Coşkun’un, kardeşinin yönetmenliğini yaptığı 2009’da vizyona giren ‘Uzak İhtimal’ filminin sponsorluğu için cemaatin önde gelen isimlerini defalarca aradığını biliyor muydunuz? Bu ısrarlı aramaları sonunda istediğini aldı. Ahmet Hakan’ın kardeşinin yönetmenliğini yaptığı Uzak İhtimal filmine 200 bin TL sponsorluk bedeli ödedi Bank Asya!..
Bu yüzden filmin başında Kültür Bakanlığı’ndan sonra Bank Asya’ya teşekkür ediyor. Filmin sonunda ise ilk teşekkür ettiği isim bugün ‘terörist’ ilan ettiği Zaman Gazetesi Eski Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı. Üçüncü sıradaki isim de ilginç. Erdoğan’ın sınıf arkadaşı, Türkiye’nin önemli entelektüellerinden biri Cemal Uşak. Cemaat’e yönelik operasyonlarda AKP rejimi ve onun kalemşörlerinin hedef gösterdiği isimlerden biriydi. Vatanından çok uzaklarda yakalandığı kanser hastalığı sonucu vefat etti.
MADEM EŞİTLİK İLKESİ VAR, AHMET HAKAN DA ‘TERÖR’DEN YARGILANMALI!
Ahmet Hakan’a göre devletin denetiminde olan bir bankaya para yatırmak ‘terör’ suçu! Yapılan yargılamalarda görüyoruz. Erdoğan’ın ‘Batırın!’ talimatından sonra, Bank Asya’ya para yatıran herkes hesabında 10 liralık bir artış dahi olsa teröre yardım etmekle suçlanıyor. Aynı mantıkla bankadan sponsorluk adı altında hem de yüklü miktarda para almak da terör suçunu oluşturmaz mı?
Türkiye’de hukuk kaldıysa bu gerekçeyle yargılanan on binlerce masum beraat etmeli. Yok hukuk kalmadı ve saçma sapan gerekçelerle on binlerce insan “terör” suçunda hapse atılabiliyorsa, Ahmet Hakan da yönetmen kardeşi de Nagehan Alçı ile eşi Rasim Ozan Kütahyalı da bu ‘imkândan’ mahrum kalmamalı ve ‘Bank Asya’ya para yatıranlar koğuşunun’ yanına açılacak ‘Bank Asya’dan nemalananlar koğuşuna’ konulmalı.
[İlker Doğan] 4.11.2019 [TR724]
Görevli anne ve babalar [Betül Gül]
“Halbuki bütün annelerin şefkatleri, Cenâb-ı Hakk’ın rahmet tecellilerinin ancak bir parıltısıdır.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Sözler, 7. Söz)
Amerika’nın Monterey Körfezi Akvaryumu Araştırma Enstitüsü’nden Dr Bruce Robinson, hemen hemen bütün anne ahtapotların çok adanmış, çok fedâkar olduklarını söylüyor. Dr. Robinson’un ekibiyle birlikte keşfettiği Graneledone boreopacifica türü ahtapot bunun güzel bir örneği. Bu ahtapotu, insansız sualtı aracı (ROV) ile yaklaşık 1.400 metre derinlikte, büyük bir kanyonunun dibinde keşfetti araştırmacılar. Dört buçuk yıl içinde on sekiz defa gözlemlenen anne ahtapot yerini değiştirmeden aynı yumurtaların başında nöbet tutuyordu. (Ahtapotlar ömürleri boyunca yalnızca bir defa yumurta bırakıyor, yavruların yumurtadan çıkmasından önce ölüyorlar.) Etrafında bol av bulunmasına rağmen avlanmıyordu. Yengeçler, karidesler çevresinde dolanıyor ama o, sadece çok yaklaştıklarında onları hafifçe kenara itiyordu. Zamanını yumurtaların temiz kalmalarını, bol oksijen almalarını sağlayarak ve onları koruyarak geçiriyordu.
Robinson ve meslektaşları, PLOS ONE adlı akademik dergide yayımladıkları makalelerinde yüzey sularında yaşayan ahtapot türlerinin çoğunda kuluçka döneminin 1-3 ay sürdüğünü belirtiyor. Derinlerde yaşayan bu ahtapotun 53 ay süren kuluçka süresinin, tüm hayvan türlerinde bildirilen en uzun süre olduğunu ifade ediyorlar. Peki ama, anne ahtapot bu kadar uzun süre beslenmediyse nasıl hayatta kalabildi? Derin suların düşük sıcaklığının ve ahtapotun aktif olmamasının metabolik ihtiyacı düşük tutmada etkili olduğu belirtiliyor. Araştırma ekibi, anneyi en son 2011’in eylül ayında gördü. Ekimde döndüklerinde yalnızca yavru ahtapotların geride bıraktıkları boş kapsüller kalmıştı. Anne muhtemelen görevini tamamlamış ve ölmüştü.
Chicago Üniversitesi’nden nörobiyolog Prof. Clifton Ragsdale ve öğrencisi Z. Yan Wang, ahtapotlara dair ilginç bir araştırma yayımladı. Araştırmaya ilişkin Chicago Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, dişi ahtapotların gözlerinin arasında bulunan optik bezi çıkartıldığında yumurtalarını terk edip beslenmeye devam ettikleri belirtiliyor. Ayrıca, ahtapotların tehlikeli yamyamlar oldukları, dişilerin eşlerini öldürüp yiyebildikleri, bundan dolayı yavrular yumurtadan çıkmadan ölmeye programlanmış olmalarının yavruların yenmesini önleyen bir yöntem olabileceği ifade ediliyor.
Saldırgan hayvanlar bile yavrularına şefkatli davranıyor. Mesela, anne timsahlar yumurtadan çıkan yavrularını ağızlarıyla nazikçe alıp suya taşıyor. “Çenesi bilhassa kemiği parçalamak için yapılmış timsahın, yavrularını çok nazikçe (ağzına) almasını, suya taşımasını, onlara bakmasını seyretmek… Bu olağanüstü.” Amerika’nın Smithsonian Ulusal Hayvanat Bahçesi müdürlerinden biyolog Craig Saffoe böyle söylüyor. Fransa’nın Lyon Üniversitesi’nden hayvan davranışı profesörü Nicolas Mathevon’un uzun yıllar süren araştırmaları bu soğukkanlı hayvanların ne kadar ilgili anneler olduklarını gösterdi. Timsah yavruları yumurtadan çıkmadan kısa süre önce sesler çıkarmaya başlıyor. Prof. Mathevon ve doktora öğrencisi Amelie Vergne, annelerin bu seslere tepki verdiğini deneylerle göstermek için on dişi timsaha yumurtalarının yerlerine gömülen hoparlörlerden yavruların seslerini dinletti. Bütün anneler seslere tepki verdi, ancak sekiz tanesi hızla gelerek daha önce yumurtaların bulunduğu yerleri kazmaya başladı. Vergne şöyle söylüyor: “Annelerin o kadar hızlı gelip gömülü hoparlörleri çıkarmalarını görmek çok şaşırtıcıydı. Timsahlar genelde çok hareketsizdirler, onları harekete geçirmek de çok zordur.”
Büyük Okyanus’un ve Hint Okayanusu’nun sıcak bölgelerinde, deniz şakayıklarının (anemonların) üstünde yaşayan palyaço balıkları (Amphiprion ocellaris), eşleriyle birlikte deniz şakayıklarını özenle temizleyip yumurtalar için yuva hazırlıyor. Dişi yumurtaları bıraktıktan sonra ikisi de, ama daha çok erkek yüzgeçlerini yelpaze gibi kullanarak yumurtalara daha fazla oksijen gitmesini sağlıyor. Yumurtaları sık sık ağzıyla temizleyerek tortudan ve mantardan arındırıyor. (Dişiler daha çok yuvanın güvenliğiyle ilgileniyor. Köpekbalıklarına bile kafa tutabiliyorlar.) Illinois Üniversitesi’nden Prof. Justin Rhodes ve ekibinin Hormones and Behavior adlı akademik dergide yayımlanan çalışmaları, hormonların babalıklarını nasıl etkilediğini gösterdi. Bilim insanları, erkek palyaço balıklarında izotosin adlı hormonun etkisini engellediğinde, yuvada geçirdikleri sürede ve babalık faaliyetlerinde çarpıcı bir azalma oldu. Vazotosin adlı başka bir hormonun etkisini engellediklerinde ise, zaten çok iyi babalık yapan bu hayvanlar fazla özenli babalar haline geldiler.
“Hayvanlar, yavruları küçükken vazifeleri gereği onları korumaya çalışmaktan lezzet duyar. Yavruları büyüdükten sonra o vazife biter, lezzet de gider. Hayvan yavrusunu döver, elinden yemini alır. Yalnız insanlarda annelerin vazifeleri bir derece devam eder. Çünkü insanda zaaf ve acz itibarı ile daima bir tür çocukluk vardır, insan her vakit şefkate muhtaçtır.
İşte, hayvanların horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi dişilerine bak ve anla ki; onlar o vazifeyi kendileri adına, kemâle ermek için yapmıyor. Çünkü gerekirse o vazifede hayatlarını feda ediyorlar. Vazifelerini, onlara o vazifeyi veren ve içine rahmetiyle bir lezzet koyan nimetlerin asıl sahibi Kerîm Yaratıcı hesabına, Yüce Fâtır adına görüyorlar.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 17. Lem’a)
“… Bu kâinat sarayında ikinci kısım hizmetkârlar, hayvanlardır. Onlar iştahlı birer nefis ve cüzî irade sahibidir, bu yüzden amelleri hâlis bir şekilde sırf Allah için olmuyor. Bir derece nefislerine de hisse çıkarıyorlar. Mülkün gerçek mâliki, celâl ve ikram sahibi Cenâb-ı Hak da Kerîm olduğundan, nefislerine bir hisse vermek için amellerinin içinde onlara birer maaş ihsan ediyor.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Sözler, 24. Söz, Dördüncü Dal)
[Betül Gül] 4.11.2019 [TR724]
Futbol dünyası böyle antrenmanlar da gördü [Hasan Cücük]
Her teknik adamın kendine has antrenman teknikleri vardır. Futbolcularının pestilini çıkaranlar kadar, antrenmanı eğlenceli hale getiren hocalar da var. Bazı hocaların yaptırdığı ilginç antremanlar ise dünya çapında ünlü olmalarını sağladı.
Roma’yı çalıştırdığı dönem de 4-3-3 sistemini başarıyla uygulamasıyla dikkat çeken Zdenek Zeman, kariyeri boyunca çalıştırdığı takımlarda daima ağır çalışma teknikleriyle futbolcuların adeta nefretini kazanan bir hoca olarak ünlendi. Bir dönem yolu ülkemize düşüp Fenerbahçe’de de görev yapan Zdenek Zeman, 2012 yılında Roma’nın başındayken sezon öncesi kampı sırasında oyuncularını antrenman tesislerinin tribünlerindeki merdivenlerde çalıştırmıştı. Bu sıradışı antreman Roma sınırlarını aşıp, tüm dünyada duyuldu.
Türk futbolunun renkli simalarından biri de Hikmet Karaman’dır. Geçtiğimiz haftalarda Kayserispor’dan istifa etmesinden dolayı şu sıralar boşta olan Hikmet Karaman, Rizespor ve Bursaspor’da göre yaparken oyuncularına ilginç bir çalışma yaptırmıştı. Karaman’ın direktifiyle Çaykur Rizesporlu oyuncular, 45 dakika süren spinning dersi boyunca ses ve ışık sistemi senkronize edilmiş kapalı bisiklet stüdyosunda müzik eşliğinde pedal çevirmişti. Hikmet Hoca, Bursaspor’u çalıştırdığı dönemde ise bir antrenman öncesi sahayı müzik sistemiyle donatmış ve topla çalışan oyuncularına DJ’lik yaparak eğlenceli parçalarla onları motive etmişti. Bu iki sıradışı antrenman Hikmet Karaman deyince akıllara ilk gelen oldu.
Dünya futbolunun lider kulüplerinden Barcelona oynadığı futbol kadar ilginç antrenman teknikleriyle de dikkat çekiyor. Birkaç yıl önce Barcelona’da antrenman, ilginç ve bir o kadar da eğlenceli anlara sahne olmuştu. İdman sahasında ısınma hareketleri gerçekleştiren yıldız oyuncular, teknik heyetin komutuyla birlikte etrafa dağılarak hızla üçerli gruplar halinde birbirlerine sarılmış ve dışarıda kalan isimler şınav cezasına çarptırılmıştı. Yine Barcelonalı futbolcular bir antrenmanda, teknik heyetin direktifleri sonrasında içlerine girdikleri balonlarla dayanıklılık mücadelesi verdi. Bu esnada ortaya renkli görüntüler çıktı. Her iki ilginç antrenmanda oyuncular çocuklar gibi eğlendi.
Yakın döneme damgasını vuran teknik adamların başında gelen Jose Mourinho, Manchester United’i çalıştırdığı dönemde ilginç bir antrenmana imza atmıştı. Mourinho, Liverpool ile oynanacak bir maç öncesi futbolcularını otelin otoparkında çalıştırdı. Portekizli teknik adam, daha önce de Lig Kupası’nda oynanacak maç öncesinde aynı metodu uygulamıştı.
Liverpool’un kalesini koruyan Brezilyalı Alisson Becker, Roma’dan transfer edildiğinde büyük bir sürpriz bekliyordu. Alisson’un fizik gücünün İngiliz futboluna uyum sağlamasını hızlandırmak isteyen Jürgen Klopp, yıldız kaleciyi antrenmanlarda Rugby ekipmanlarıyla hazırladı. Bu antreman tekniğinin faydası olmuş olacak ki; Alisson kalesinde devleşip, dünyanın en iyi eldivenlerinden biri olmayı başardı.
İngiltere Milli Takımı, Glen Hoddle yönetiminde 1998 Dünya Kupası’na sıradışı bir antrenmanla hazırlanmıştı. Hoddle, 1998 Dünya Kupası’na hazırlarken antrenmana “üfürükçü” çağırmış ve oyuncularından dostu Eileen Drewery’nin el kol hareketlerini tekrar etmelerini istemişti. 2008’de hayata gözlerini yuman İngiliz efsane Glen Hoddle’nin bu ilginç antrenman taktiğini Gary Neville, kitabında dile getirip, duyduğu memnuniyetsizliği yazmıştı.
[Hasan Cücük] 4.11.2019 [TR724]
Roma’yı çalıştırdığı dönem de 4-3-3 sistemini başarıyla uygulamasıyla dikkat çeken Zdenek Zeman, kariyeri boyunca çalıştırdığı takımlarda daima ağır çalışma teknikleriyle futbolcuların adeta nefretini kazanan bir hoca olarak ünlendi. Bir dönem yolu ülkemize düşüp Fenerbahçe’de de görev yapan Zdenek Zeman, 2012 yılında Roma’nın başındayken sezon öncesi kampı sırasında oyuncularını antrenman tesislerinin tribünlerindeki merdivenlerde çalıştırmıştı. Bu sıradışı antreman Roma sınırlarını aşıp, tüm dünyada duyuldu.
Türk futbolunun renkli simalarından biri de Hikmet Karaman’dır. Geçtiğimiz haftalarda Kayserispor’dan istifa etmesinden dolayı şu sıralar boşta olan Hikmet Karaman, Rizespor ve Bursaspor’da göre yaparken oyuncularına ilginç bir çalışma yaptırmıştı. Karaman’ın direktifiyle Çaykur Rizesporlu oyuncular, 45 dakika süren spinning dersi boyunca ses ve ışık sistemi senkronize edilmiş kapalı bisiklet stüdyosunda müzik eşliğinde pedal çevirmişti. Hikmet Hoca, Bursaspor’u çalıştırdığı dönemde ise bir antrenman öncesi sahayı müzik sistemiyle donatmış ve topla çalışan oyuncularına DJ’lik yaparak eğlenceli parçalarla onları motive etmişti. Bu iki sıradışı antrenman Hikmet Karaman deyince akıllara ilk gelen oldu.
Dünya futbolunun lider kulüplerinden Barcelona oynadığı futbol kadar ilginç antrenman teknikleriyle de dikkat çekiyor. Birkaç yıl önce Barcelona’da antrenman, ilginç ve bir o kadar da eğlenceli anlara sahne olmuştu. İdman sahasında ısınma hareketleri gerçekleştiren yıldız oyuncular, teknik heyetin komutuyla birlikte etrafa dağılarak hızla üçerli gruplar halinde birbirlerine sarılmış ve dışarıda kalan isimler şınav cezasına çarptırılmıştı. Yine Barcelonalı futbolcular bir antrenmanda, teknik heyetin direktifleri sonrasında içlerine girdikleri balonlarla dayanıklılık mücadelesi verdi. Bu esnada ortaya renkli görüntüler çıktı. Her iki ilginç antrenmanda oyuncular çocuklar gibi eğlendi.
Yakın döneme damgasını vuran teknik adamların başında gelen Jose Mourinho, Manchester United’i çalıştırdığı dönemde ilginç bir antrenmana imza atmıştı. Mourinho, Liverpool ile oynanacak bir maç öncesi futbolcularını otelin otoparkında çalıştırdı. Portekizli teknik adam, daha önce de Lig Kupası’nda oynanacak maç öncesinde aynı metodu uygulamıştı.
Liverpool’un kalesini koruyan Brezilyalı Alisson Becker, Roma’dan transfer edildiğinde büyük bir sürpriz bekliyordu. Alisson’un fizik gücünün İngiliz futboluna uyum sağlamasını hızlandırmak isteyen Jürgen Klopp, yıldız kaleciyi antrenmanlarda Rugby ekipmanlarıyla hazırladı. Bu antreman tekniğinin faydası olmuş olacak ki; Alisson kalesinde devleşip, dünyanın en iyi eldivenlerinden biri olmayı başardı.
İngiltere Milli Takımı, Glen Hoddle yönetiminde 1998 Dünya Kupası’na sıradışı bir antrenmanla hazırlanmıştı. Hoddle, 1998 Dünya Kupası’na hazırlarken antrenmana “üfürükçü” çağırmış ve oyuncularından dostu Eileen Drewery’nin el kol hareketlerini tekrar etmelerini istemişti. 2008’de hayata gözlerini yuman İngiliz efsane Glen Hoddle’nin bu ilginç antrenman taktiğini Gary Neville, kitabında dile getirip, duyduğu memnuniyetsizliği yazmıştı.
[Hasan Cücük] 4.11.2019 [TR724]
İnşirah ya Rab! [M.Nedim Hazar]
İnsan fıtratı gereği kolayı sever. Zor olan tercih edilmez. Oysa dünya demek zorluk demek, imtihan, ağır yük, zorlanmak demek. Fıtratın güzergahına uymayan şeyler gibi duruyor bunlar. Peygamberler de dâhil istisna yok oysa; çekeceğiz bu yükü. Dünya tarihi bir nevi yükler tarihi. Ağırı var, hafifi var. Künhüne vardığımız, ıskalayıp anlamın yanından teğet geçtiklerimiz mevcut.
Dayanma gücünü destekleyen, geliştiren, mukavemeti bir noktaya kadar pekiştiren bir şey yük. Esasen, fıtratın ihtiyaç duyduğu bir zorunluluk da. Belki, yüksüzlükten korkmak lazım. Zaten üst sınırı ilahi nizam veriyor; istiab haddi belli her şeyin ve Allah ‘fazlasını yüklemem’ diyor.
Yük zorlukların olmadığı dönem yok, bu nedenle. Her devir kendine göre zorlu, kendine göre çetin ve çetrefilli.
Kutsal metin; “indirmedik mi üzerinden ağır yükünü’ diyor mesela.
Dikkat buyurun çok hassas bir çizgiden bahsediyorum. Ne hakikatlere sırtını dönmek, ne de karamsarlığın küflü dehlizlerinde kendi kendini yiyip bitirmek. Uyduruk bir karşılığı da var sanki bunun: Farkındalık.
Farkına varmak idrak etmenin ilk adamı. Şuur, tahammülün dayanak noktası.
Dört bir yandan geliyor üzerimize zorlu yükler. İnsanlık zorlanıyor, küre-i arz zorlanıyor bu yükü taşımakta. Her tarafta acı, her tarafta gözyaşı, her tarafta yükün ağırlığından iki büklüm olmuş insanlık.
Öylesine lanetli bir çağ yaşıyoruz ki, her yeni gün daha büyük bir kötülüğe uyanıyor, daha evvel şahit olmadığımız fenalıkları görüyor ve kahroluyoruz.
Ruhsuzluk ve hayatı dünyadan ibaret görme, varlığı 5 duyu sınırlarına içine hapseden maddecilik ancak kin ve nefret verebilir teselli yerine. Öfke ile kuşanınca rahatlar sanılır sineler.
Oysa ihtiyaç olan şey inşirahtır. Bırakınız müptezeller istedikleri gibi küçümsesinler, gönüllerince alay etsinler.
“Biz senin göğsüne inşirah etmedik mi?” diyor Allah-ü Azim-üşşan…
Ki bilenler bilir, kolay değildir inşirah. Bildiğimiz ameliyattır, ruha ve bedene cerrahi müdahaledir bir çeşit. Nebiler Nebisi üç kez geçirmiştir bu operasyonu.
‘Şeraha’dan geldiğini bilir işin ehilleri ki, biz de onlardan öğreniriz. Onlar, sadece yapılan değil, yapanlardır da hakkın inayetiyle. İnsanı keser anlamını uzatırlar bize, tabiatı karnıyarık gibi açar ve hikmet buketleri sunarlar önümüze. Kelam bile açar sinesini ve içine gizlediği, sıkıştırıp durduğu derinlikleri sunar işin ehillerine.
Melek ile peygamberin ilk karışlaşmasında da ilahi inşirah vardır. İsra’ya çıkmadan atılan ilk adımlarda da.
Bunca nefreti nasıl taşır sineler? Bunca kin, düşmanlık, alçaklık sığar mı göğüs kafesinin içine? Sıkıştırmaz mı insan kalbini?
Ve sıkışmaz mı, bu hazin tabloları gören hassas gönüller?
İnşirah en acil, en lüzumlu ihtiyaçtır.
Sanılanın aksine ne kolaydır, ne de hemen alınır netice.
Ameliyat, dedik sevgili dostlar; büyük ameliyat… Sıkıntı olmazsa yatar mı insan o masaya. Kolaya kaçıp ertelemez mi, bıçak kemiğe dayanana kadar?
Ve operasyonun kendisi de, sonrası da kolay mı geçer zannederiz?
Yükün ağırlığı acının boyutuyla mütenasiptir. Operasyonun ağırlığı da, ağrının derinliği, sıkıntının büyüklüğü ile…
İnsanî olmayan ne varsa tasallut etmişken ruh ve bedenlerimize, sıkıp dururken yüreklerimizi merhametsiz bir mengene gibi dünya ve üzerindekiler, vakit inşirah vakti, inşirahı talep etme zamanıdır.
Elbette yüzlerce, binlerce aklı evvel, çözüm ve reçete üzerine akıldânelik yapacaktır, yapıyorlar da… Bizimkisi naçizane farklı bir yol teklifi, kesin sonuç alınabilecek, denenmiş, ilahi testi yapılmış bir yöntem.
Nereden mi biliyorum?
Kapı gibi senedim var elimde:
“Rabbin seni terk etmedi, darılmadı da!”
Anlatabildim mi?
[M.Nedim Hazar] 4.11.2019 [TR724]
Dayanma gücünü destekleyen, geliştiren, mukavemeti bir noktaya kadar pekiştiren bir şey yük. Esasen, fıtratın ihtiyaç duyduğu bir zorunluluk da. Belki, yüksüzlükten korkmak lazım. Zaten üst sınırı ilahi nizam veriyor; istiab haddi belli her şeyin ve Allah ‘fazlasını yüklemem’ diyor.
Yük zorlukların olmadığı dönem yok, bu nedenle. Her devir kendine göre zorlu, kendine göre çetin ve çetrefilli.
Kutsal metin; “indirmedik mi üzerinden ağır yükünü’ diyor mesela.
Dikkat buyurun çok hassas bir çizgiden bahsediyorum. Ne hakikatlere sırtını dönmek, ne de karamsarlığın küflü dehlizlerinde kendi kendini yiyip bitirmek. Uyduruk bir karşılığı da var sanki bunun: Farkındalık.
Farkına varmak idrak etmenin ilk adamı. Şuur, tahammülün dayanak noktası.
Dört bir yandan geliyor üzerimize zorlu yükler. İnsanlık zorlanıyor, küre-i arz zorlanıyor bu yükü taşımakta. Her tarafta acı, her tarafta gözyaşı, her tarafta yükün ağırlığından iki büklüm olmuş insanlık.
Öylesine lanetli bir çağ yaşıyoruz ki, her yeni gün daha büyük bir kötülüğe uyanıyor, daha evvel şahit olmadığımız fenalıkları görüyor ve kahroluyoruz.
Ruhsuzluk ve hayatı dünyadan ibaret görme, varlığı 5 duyu sınırlarına içine hapseden maddecilik ancak kin ve nefret verebilir teselli yerine. Öfke ile kuşanınca rahatlar sanılır sineler.
Oysa ihtiyaç olan şey inşirahtır. Bırakınız müptezeller istedikleri gibi küçümsesinler, gönüllerince alay etsinler.
“Biz senin göğsüne inşirah etmedik mi?” diyor Allah-ü Azim-üşşan…
Ki bilenler bilir, kolay değildir inşirah. Bildiğimiz ameliyattır, ruha ve bedene cerrahi müdahaledir bir çeşit. Nebiler Nebisi üç kez geçirmiştir bu operasyonu.
‘Şeraha’dan geldiğini bilir işin ehilleri ki, biz de onlardan öğreniriz. Onlar, sadece yapılan değil, yapanlardır da hakkın inayetiyle. İnsanı keser anlamını uzatırlar bize, tabiatı karnıyarık gibi açar ve hikmet buketleri sunarlar önümüze. Kelam bile açar sinesini ve içine gizlediği, sıkıştırıp durduğu derinlikleri sunar işin ehillerine.
Melek ile peygamberin ilk karışlaşmasında da ilahi inşirah vardır. İsra’ya çıkmadan atılan ilk adımlarda da.
Bunca nefreti nasıl taşır sineler? Bunca kin, düşmanlık, alçaklık sığar mı göğüs kafesinin içine? Sıkıştırmaz mı insan kalbini?
Ve sıkışmaz mı, bu hazin tabloları gören hassas gönüller?
İnşirah en acil, en lüzumlu ihtiyaçtır.
Sanılanın aksine ne kolaydır, ne de hemen alınır netice.
Ameliyat, dedik sevgili dostlar; büyük ameliyat… Sıkıntı olmazsa yatar mı insan o masaya. Kolaya kaçıp ertelemez mi, bıçak kemiğe dayanana kadar?
Ve operasyonun kendisi de, sonrası da kolay mı geçer zannederiz?
Yükün ağırlığı acının boyutuyla mütenasiptir. Operasyonun ağırlığı da, ağrının derinliği, sıkıntının büyüklüğü ile…
İnsanî olmayan ne varsa tasallut etmişken ruh ve bedenlerimize, sıkıp dururken yüreklerimizi merhametsiz bir mengene gibi dünya ve üzerindekiler, vakit inşirah vakti, inşirahı talep etme zamanıdır.
Elbette yüzlerce, binlerce aklı evvel, çözüm ve reçete üzerine akıldânelik yapacaktır, yapıyorlar da… Bizimkisi naçizane farklı bir yol teklifi, kesin sonuç alınabilecek, denenmiş, ilahi testi yapılmış bir yöntem.
Nereden mi biliyorum?
Kapı gibi senedim var elimde:
“Rabbin seni terk etmedi, darılmadı da!”
Anlatabildim mi?
[M.Nedim Hazar] 4.11.2019 [TR724]
Tehdit dili daha ne kadar işe yarar? [Alper Ender Fırat]
Recep T. Erdoğan hiçbir kuralın onu bağlamasını istemiyordu ama bütün dünyada özellikle de batı dünyasında çok saygı görmek istiyordu. Ona göre liderin yani kendisinin iktidara seçimle gelmiş olması ülkede demokrasi olduğunun yeterli ve kesin bir kanıtıydı. Sandıkta çıkan sonuçlara göre kendisi seçilmişse bundan sonra ne yaptığının, nasıl yönettiğinin, neler ettiğinin kimse için bir önemi kalmamalıydı.
Yiğit Bulut’un Obama ve Putin ‘biz ikimiz yetmiyoruz, dünyayı yönetebilmek için Recep T. Erdoğan’ı da aramıza almamız gerekir deyip dünyayı yöneten üçlünün arasına onu da dahil ettikleri sözüne öylesine inanıyordu ki bütün dünyanın kendisine bu şekilde muamele etmelerini bekliyordu. Hem korkulan hem saygı gören bir dünya lideri olmak hayallerini süslüyordu.
Ülkesini ve elinin uzandığı her yeri Diktatör gibi yönetmek ama dünyada bir bilge gibi saygı görmek istiyordu. Çağdaş dünyayı anlamaya yarayacak okumalar yapmadığı için mutlak güç sahibi olmanın dünyadaki karşılığını bilemedi. Kendisi güçlü olandan nasıl korkuyor ve bir o kadar da saygı duyuyorsa bütün gücü kendisinde topladığında dünyanın da saygı duyacağına inanıyordu. Ama bu durumun batı dünyasında korkuya değil büyük kaygıya sebep olduğunu, dışlanmaya sebep olacağını hiçbir zaman anlayamadı.
Türkiye’de hukuku askıya alıp gücü ele geçirdiği için kendisini çok başarılı görüyordu, Batı’nın bu başarılı(!) lidere hak ettiği saygıyı bir türlü görememesini kıskançlıkla açıklamak kendisine çok mantıklı geldi. Bu hem kendisi hem de gazla çalışan tabanı için çok güzel bir açıklamaydı. En büyük, en güçlü, en zengin, en sorgusuz, yani hesapsız bir güç sahibi olmuştu hâlâ saygı göstermiyorlarsa bu tek bir şeyle açıklanabilirdi ‘kıskançlık’.
Hesapsız güç sahibi Hitler’in dünyayı ateşe vererek, milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğunu, dünyanın yaşanabilir bir yer halinde kalabilmesi için herkesin kurallarla yaşaması gerektiğinden hiç haberdar olmadı.
İktidarın devredilmez bir şey olduğuna inanç geliştirdikçe saygın dünyadan dışlandığını fark etmedi. Dışlandıkça gücünü artırması gerektiğine inandı. Gücü ele geçirmek için de hukuk ve kural adına hiçbir şey bırakmadı. Bırakmadıkça rutin dışına çıktı. Rutin dışına çıktıkça güç sahibi oldu. Bunun nasıl bir ters sarmal olduğunu ve kendi boğazına ip geçirdiğini göremedi. Bu ip Recep T. Erdoğan’ı öyle bir sardı ki onun acı tadını boğazında hissediyor. Hissettikçe de öfkesi kabarıyor.
Büyük hezimetinin taşlarını gündelik zaferlerle bizzat kendi ördü farkına varmadan…
İçine düştüğü kuyunun farkına vardıkça dünyaya savurduğu tehditte sesinin volümünü arttırıyor. Kapıyı açıp mültecileri üzerinize salarız tehdidini farklı noktalara taşıdı. 30 Ekim’deki AKP Grup toplantısında yaptığı konuşmada özellikle Batı’yı açık açık tehdit etti. ‘Avrupa başta olmak üzere terör örgütlerini destekleyen ülkelere sesleniyorum, yanlış yapıyorsunuz, bugün kendi ellerinizle beslediğiniz terör yılanı eninde sonunda dönüp sizi de ısıracaktır. Sokaklarınızda bombalar patlamaya, teröristlerin silahları ölüm kusmaya, vandallar etrafı yakıp yıkmaya başladığında yaptığınız yanlışı anlayacaksınız. Sarı yelekliler var ya, sadece bir ülkede olmayacak, bütününde olacak.
Recep T. Erdoğan Batı blokuna açık açık diyor ki daha da üstüme gelirseniz, yok mal varlığımı araştırmaya kalkarsanız, yok savaş suçu işlemekle suçlarsanız sokaklarınızda bombalar patlar, teröristler caddelerinizde ölüm kusar, vandallar etrafı yakıp yıkar.
Bu tehdit işe yarar mı bilemiyorum. Ancak hukukla değil criminal ile sağladığı güç Recep T. Erdoğan’a arzu ettiği saygıyı ve güvenliği sağlamışa benzemiyor. Tehdit dili yakın vadede fayda sağlıyor gibi görünse de dünya için büyük bir sorun olduğunu da ispat ediyor. AKP Genel Başkanının, yanlışı başka bir yanlışla kapatma politikası bakalım daha nereye kadar işe yarayacak.
[Alper Ender Fırat] 4.11.2019 [TR724]
Yiğit Bulut’un Obama ve Putin ‘biz ikimiz yetmiyoruz, dünyayı yönetebilmek için Recep T. Erdoğan’ı da aramıza almamız gerekir deyip dünyayı yöneten üçlünün arasına onu da dahil ettikleri sözüne öylesine inanıyordu ki bütün dünyanın kendisine bu şekilde muamele etmelerini bekliyordu. Hem korkulan hem saygı gören bir dünya lideri olmak hayallerini süslüyordu.
Ülkesini ve elinin uzandığı her yeri Diktatör gibi yönetmek ama dünyada bir bilge gibi saygı görmek istiyordu. Çağdaş dünyayı anlamaya yarayacak okumalar yapmadığı için mutlak güç sahibi olmanın dünyadaki karşılığını bilemedi. Kendisi güçlü olandan nasıl korkuyor ve bir o kadar da saygı duyuyorsa bütün gücü kendisinde topladığında dünyanın da saygı duyacağına inanıyordu. Ama bu durumun batı dünyasında korkuya değil büyük kaygıya sebep olduğunu, dışlanmaya sebep olacağını hiçbir zaman anlayamadı.
Türkiye’de hukuku askıya alıp gücü ele geçirdiği için kendisini çok başarılı görüyordu, Batı’nın bu başarılı(!) lidere hak ettiği saygıyı bir türlü görememesini kıskançlıkla açıklamak kendisine çok mantıklı geldi. Bu hem kendisi hem de gazla çalışan tabanı için çok güzel bir açıklamaydı. En büyük, en güçlü, en zengin, en sorgusuz, yani hesapsız bir güç sahibi olmuştu hâlâ saygı göstermiyorlarsa bu tek bir şeyle açıklanabilirdi ‘kıskançlık’.
Hesapsız güç sahibi Hitler’in dünyayı ateşe vererek, milyonlarca insanın ölümüne sebep olduğunu, dünyanın yaşanabilir bir yer halinde kalabilmesi için herkesin kurallarla yaşaması gerektiğinden hiç haberdar olmadı.
İktidarın devredilmez bir şey olduğuna inanç geliştirdikçe saygın dünyadan dışlandığını fark etmedi. Dışlandıkça gücünü artırması gerektiğine inandı. Gücü ele geçirmek için de hukuk ve kural adına hiçbir şey bırakmadı. Bırakmadıkça rutin dışına çıktı. Rutin dışına çıktıkça güç sahibi oldu. Bunun nasıl bir ters sarmal olduğunu ve kendi boğazına ip geçirdiğini göremedi. Bu ip Recep T. Erdoğan’ı öyle bir sardı ki onun acı tadını boğazında hissediyor. Hissettikçe de öfkesi kabarıyor.
Büyük hezimetinin taşlarını gündelik zaferlerle bizzat kendi ördü farkına varmadan…
İçine düştüğü kuyunun farkına vardıkça dünyaya savurduğu tehditte sesinin volümünü arttırıyor. Kapıyı açıp mültecileri üzerinize salarız tehdidini farklı noktalara taşıdı. 30 Ekim’deki AKP Grup toplantısında yaptığı konuşmada özellikle Batı’yı açık açık tehdit etti. ‘Avrupa başta olmak üzere terör örgütlerini destekleyen ülkelere sesleniyorum, yanlış yapıyorsunuz, bugün kendi ellerinizle beslediğiniz terör yılanı eninde sonunda dönüp sizi de ısıracaktır. Sokaklarınızda bombalar patlamaya, teröristlerin silahları ölüm kusmaya, vandallar etrafı yakıp yıkmaya başladığında yaptığınız yanlışı anlayacaksınız. Sarı yelekliler var ya, sadece bir ülkede olmayacak, bütününde olacak.
Recep T. Erdoğan Batı blokuna açık açık diyor ki daha da üstüme gelirseniz, yok mal varlığımı araştırmaya kalkarsanız, yok savaş suçu işlemekle suçlarsanız sokaklarınızda bombalar patlar, teröristler caddelerinizde ölüm kusar, vandallar etrafı yakıp yıkar.
Bu tehdit işe yarar mı bilemiyorum. Ancak hukukla değil criminal ile sağladığı güç Recep T. Erdoğan’a arzu ettiği saygıyı ve güvenliği sağlamışa benzemiyor. Tehdit dili yakın vadede fayda sağlıyor gibi görünse de dünya için büyük bir sorun olduğunu da ispat ediyor. AKP Genel Başkanının, yanlışı başka bir yanlışla kapatma politikası bakalım daha nereye kadar işe yarayacak.
[Alper Ender Fırat] 4.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Alper Ender Fırat
Kitlesel hipnoz [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
İnsanın değişeceğine inanırım ben. Hiç birimiz on veya yirmi yıl önceki gibi düşünmüyoruz zira. Düşünceler değişebilir. Yeni bakış açıları kazanabilir insan. Yaşam nehrinde yeni deneyimler, sevinç ve hayal kırıklıkları, dostluklar ve ihanetler, güzel ve kötü günler bizleri bir heykeltıraş gibi yontar. Önceleri sosyalistken sonradan özeleştiri yapan ve liberal olanlara da, İslamcıyken değişip insan hakkı savunuculuğuna girişene de, soykırıma uğrayan Ermeniler veya asimilasyona tabi tutulan Kürtlerle empati kuran ve değişen milliyetçiye de saygı duyarım. İnsan değişir. Yaşam değişimdir çünkü. Statik hiçbir şey yok. Yaşamın bir parçası olan bizler neden değişmeyelim?
Oysa değişmeyen bir şeyler de olmalıdır. İşte o, şahsiyettir. Bir ana malzemeniz var, nüveniz! İlkeleriniz var, inancınız ve doğrularınız. Bunlar, düşünceler gibi değişemez. Hak haktır mesela. Hırsızlık hırsızlıktır. Dürüstlük gibi, doğruluk gibi, sadakat gibi, saygı gibi, zayıftan yana olmak gibi, yalan söylememek veya gücün büyüsüne kapılmamak gibi bazı şeyler vardır ki bunlar sabiteleridir şahsiyetin. Temel programınız, sizi siz yapan şeyler yani! Ve bunların değişmemesi lazımdır. Düşüncelerin değişmesi ne kadar normalse, şahsiyetin olduğu gibi kalması o kadar makbuldür. Bu tür şeylerin okulu da yoktur zaten. Birini karşınıza alıp ona doğruluk ve erdemi öğretemezsiniz. Şahsiyet gelişimini tamamlamış bireylerden oluşan bir toplumu kitlesel hipnozla kötürüm edemezsiniz!
Türkiye’de çok ciddi bir değişim var. Bunun nedeni, rejim diskurunun gerçekleştirdiği kitlesel hipnoz. İnsanların şahsiyet gelişimlerine dair büyük sorunlar olduğu gerçeği yüzümüze vurmuş durumda. Aydın ve entelektüel bilinen nice insanlar, daha önceleri demokrasi ve insan hakları konularında mangalda kül bırakmayanlar, Avrupa Birliği ve hukuk devletine giden yolda ahkâm kesenler, bugünkü dehşetli günlerde suspus olmuş oturuyorlar. İlkelerin değil, dünya görüşlerine göre yapılan tasniflerin belirlediği “doğrular ve yanlışlar” var bugün. Yanlış yere ait olan – veya öyle olduğu düşünülen – insanların acımasızca gölgede kalmaya mahkûm edildiği günlerdeyiz. Mağdur olanlar mağduriyetleriyle kalıyor! Çok ünlü de olsanız, aynı kaderi paylaşıyorsunuz. Kim derdi ki, Ahmet Altan gibi, Nazlı Ilıcak gibi, Mümtaz’er Türköne veya Sedat Laçiner gibi insanların üç yıla aşkın zindanlarda tutulacak ve kimsecikler bunu yazıp çizmeyecek. Türkiye’de gündemin tümüyle dışında kalan bu korkunç mağduriyetlere ilgi gösterilmemesini geçtim, intikamcı bir zihniyetle geçmişte takındıkları veya takınmadıkları tavırlar nedeniyle bu kaderi hak ettiğini düşünüyor insanlar hapisteki düşünce suçlularının. Elbette öyle değil ama diyelim ki gerçekten geçmişte bir hata yapmış olsunlar. İntikamcı bir tutumla bu insanları hapiste tutmak ne kadar adil diye kimse sormuyor. Sanki adalete ve hukuka ilişkin bilinen her şey unutulmuş. Bir yok etme, acıtma, kanırtma, ezme, gününü gösterme duygusuyla, sadistçe üzerine gidiliyor düşünce suçlularının. Doğru ve yanlış artık kimsenin umurunda değil. Hukuk müktesebatı prosedürel olarak bile önem atfedilen bir şey olmaktan çoktan çıkmış! Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının alt mahkemelerce dikkate alınmadığı bir ortamdan bahsediyorum. “Bir şey yapmıştır mutlaka!” ya da “suçsuzsa ispat etsin!” türü yaklaşımları kanıksayan bir toplum var. Kitlesel hipnoz altında, şahsiyetsizliğin irade zafiyeti içinde, uçuruma doğru koşuyorlar. İlk koyunun uçurumdan düşmesiyle, büyük bir trajedi yaşanacak gibi.
Toplum böyle olmasına böyle de, ya “aydınlar”? Toplumun eğitim ve bilgi düzeyinin çok sorunlu olduğu bir ülke Türkiye. Dahası, değerler düzleminde hukuk ve adalete ilişkin birçok ana ilkenin yerli yerine oturmadığı bir sosyoloji var. Fakat ya okumuşlar? Gazeteciler, sanatçılar, akademisyenler! Merhametin ve hakkaniyetin bu derece yerlerde süründüğü, etik kıstasların bu kadar deforme olduğu bir aydın zümre sanırım dünya tarihinde çok ender görülmüştür! Bir kısmı kitlesel hipnoz altında, diğerleri çıplak kralın giysisi olmadığını bilmelerine karşın, “kral çıplak!” diyemiyorlar. Yaşanan günlük çifte standartlar artık sıradanlaştı. İçerideki masumların durumu kanıksandı. Adeta haber değerini kaybetti. Bu yaygınlık nedeniyle, Türkiye dışında da hapishanedeki düşünce suçluları konusunda artık yeterince ciddi bir baskı oluşmuyor. Aydınların bu tutumu nedeniyle, Türkiye, halihazırdaki ligi bakımından Mısır, Libya, Irak, İran, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan seviyelerine gerilediğinden, bu ligin “normal parametrelerine” göre değerlendiriliyor ve tahlil ediliyor. Kısacası “Türkiye’dir, ne yapsa yeridir!” türü bir algı, Batı’da iyiden iyiye yerleşiyor.
Türkiye algısı, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu kadar dibe vurmamıştı. Şimdi hapiste bulunan Çin’deki veya Mısır’daki gazeteci veya akademisyenler ne kadar gündemse, Türkiye’dekiler de aynı derecede önemseniyor ve gündeme getiriliyor.
Avrupa Birliği ve ABD bakımından Türkiye’den kopup gelen tüm mağdurlar, rejimden kaçan siyasi sığınmacılar olarak kabul görüyor. Türkiye ile mevcut siyasi ve ticari çıkar ilişkileri gereği, Batılı devletler yaptırımlar bakımından daha ciddi adımlar atmıyor, atamıyor. Birincisi Türkiye’nin daha da radikalleşmesinden ve istikrarsızlaşmasından çekiniyorlar. İkincisi, Türkiye’deki üç buçuk milyon Suriyeli sığınmacının Avrupa ülkelerine akmasından korkuyorlar. Türkiye’de rejim değişikliği konusunda temkinliler. Dahası, iç dinamikler bakımından bugün Türkiye’de insan hakları ve demokratikleşme talep eden bir güç olmadığını da pekâlâ görüyorlar. CHP ve İYİ Parti’nin Suriye işgalini TBMM’de desteklemesi, HDP’nin Cemaat söylemi bakımından rejim ağzını benimseyerek “FETÖ” demesi, tüm parti ve siyasi hareketlere sirayet etmiş bulunan nasyonalizm, Türkiye dışındaki demokrasi çevrelerince Türkiye’nin “ümitsiz vaka” olduğuna dair yerleşmekte olan algıyı güçlendiriyor.
Sekülerler İslamcılara göre iyi mi? Bu kanatta sol nasyonalizm ve din alerjisi bakımından ciddi bir faşizan potansiyel var. İYİ Parti tabanı ülkücü, MHP’li ve diğer sağ milliyetçi küskünleri ve maceracıları toplamış, adeta rejimin stepnesi gibi, sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Zaten ben CHP’deki çakma sol tandanslı nasyonalizm ideolojisi ile İYİ Parti’nin sağ tandanslı nasyonalizmi arasında pratik bir fark göremiyorum. Birinin nasyonalizme ulusalcılık, diğerinin milliyetçilik diyor olması neyi değiştirir? İkisi de Suriye işgaline nasyonalist devletçi bir tutum benimseyerek destek vermediler mi? HDP de enternasyonalist bir sol parti değil. Sonuçta ezilmiş bir halkın nasyonalizmi üzerinden bir siyasi duruş sergilemekte. MHP ve AKP için durum daha da net. Yani bugün itibarıyla, hak-hukuk talebinde genel-geçer ve ilkesel olarak herkese hukuk talep edecek bir siyasal hareket yok. Batı bunu görüyor. Demokrasi desteği olması için yerel seviyede demokrasi isteyen bir grup olması gerekiyor. Şu anda Türkiye’de bu yok. Çok az sayıda ve oranda hak ve hukuk talebinde bulunan insanların marjinal konumları nedeniyle, Türkiye’de fazlaca şansalı bulunmuyor. Bu nedenle, bu insanların Türkiye dışına kaçmaları dışında bir çözüm görünmüyor. Bu durum da, aynı İkinci Dünya Savaşı dönemi Almanya’sından kaçan diaspora gibi, yurtdışında ciddi bir Türkiye diasporası oluşturdu, oluşturmaya da devam etmekte.
İşte bu bağlamda, değişime ilişkin düşünceler önemli kanısındayım. Şahsiyet ve temel ilkeler düzleminde oturmamış bir toplum, değişim geçirerek demokratikleşemez. Tepeden tabana doğru bir demokratikleşme gerçekleştirilse de, bu tür bir toplumsal zeminde, hukuk devleti ve demokratik normların yerleşmesi zor. Demokrasinin çürümesi, uzun bir sürece yayıldı. Kimse zorla iktidara el koymadı. Erdoğan ve çevresi, seçim mekanizması kanalıyla sürekli onaylandılar. Onaylandıkça güçleri konsolide oldu. CHP ve İYİ Parti, bu konsolidasyona katkıda bulundular. Ve rejimin parçası haline geldiler. Değişimin hukuk getirmeyecek olmasının nedeni de bu. Bugün CHP veya İYİ Parti iktidar olsa, Erdoğan ve AKP’den daha fazla “anti FETÖ’cü” olduğunu kanıtlamak isteyecek. Ve zulüm ve takibat politikaları devam edecek. Muhalefet, iktidarla beraberce “rejimin hikâyesini” yazdı. 15 Temmuz da, 17 Aralık da, bu hikâyenin ürünü. Kılıçdaroğlu hala Suriye işgaline yeşil ışık yakmış olmalarının savunusunu yapıyor. Tabanı şikâyetçi mi? Değil! Doğruya doğru olduğu için, yanlışa yanlış olduğu için kalkıp “bu doğrudur!” veya “bu yanlıştır!” diyecek kimse yok. Diyenleri de içeri alan bir yapı var zaten.
Doğruluk, erdem ve ilkelerle olan sınavda başarısız oldu Türkiye toplumu. Kitlesel hipnoz altında iki artı ikinin beş olduğuna inandı.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.11.2019 [TR724]
Oysa değişmeyen bir şeyler de olmalıdır. İşte o, şahsiyettir. Bir ana malzemeniz var, nüveniz! İlkeleriniz var, inancınız ve doğrularınız. Bunlar, düşünceler gibi değişemez. Hak haktır mesela. Hırsızlık hırsızlıktır. Dürüstlük gibi, doğruluk gibi, sadakat gibi, saygı gibi, zayıftan yana olmak gibi, yalan söylememek veya gücün büyüsüne kapılmamak gibi bazı şeyler vardır ki bunlar sabiteleridir şahsiyetin. Temel programınız, sizi siz yapan şeyler yani! Ve bunların değişmemesi lazımdır. Düşüncelerin değişmesi ne kadar normalse, şahsiyetin olduğu gibi kalması o kadar makbuldür. Bu tür şeylerin okulu da yoktur zaten. Birini karşınıza alıp ona doğruluk ve erdemi öğretemezsiniz. Şahsiyet gelişimini tamamlamış bireylerden oluşan bir toplumu kitlesel hipnozla kötürüm edemezsiniz!
Türkiye’de çok ciddi bir değişim var. Bunun nedeni, rejim diskurunun gerçekleştirdiği kitlesel hipnoz. İnsanların şahsiyet gelişimlerine dair büyük sorunlar olduğu gerçeği yüzümüze vurmuş durumda. Aydın ve entelektüel bilinen nice insanlar, daha önceleri demokrasi ve insan hakları konularında mangalda kül bırakmayanlar, Avrupa Birliği ve hukuk devletine giden yolda ahkâm kesenler, bugünkü dehşetli günlerde suspus olmuş oturuyorlar. İlkelerin değil, dünya görüşlerine göre yapılan tasniflerin belirlediği “doğrular ve yanlışlar” var bugün. Yanlış yere ait olan – veya öyle olduğu düşünülen – insanların acımasızca gölgede kalmaya mahkûm edildiği günlerdeyiz. Mağdur olanlar mağduriyetleriyle kalıyor! Çok ünlü de olsanız, aynı kaderi paylaşıyorsunuz. Kim derdi ki, Ahmet Altan gibi, Nazlı Ilıcak gibi, Mümtaz’er Türköne veya Sedat Laçiner gibi insanların üç yıla aşkın zindanlarda tutulacak ve kimsecikler bunu yazıp çizmeyecek. Türkiye’de gündemin tümüyle dışında kalan bu korkunç mağduriyetlere ilgi gösterilmemesini geçtim, intikamcı bir zihniyetle geçmişte takındıkları veya takınmadıkları tavırlar nedeniyle bu kaderi hak ettiğini düşünüyor insanlar hapisteki düşünce suçlularının. Elbette öyle değil ama diyelim ki gerçekten geçmişte bir hata yapmış olsunlar. İntikamcı bir tutumla bu insanları hapiste tutmak ne kadar adil diye kimse sormuyor. Sanki adalete ve hukuka ilişkin bilinen her şey unutulmuş. Bir yok etme, acıtma, kanırtma, ezme, gününü gösterme duygusuyla, sadistçe üzerine gidiliyor düşünce suçlularının. Doğru ve yanlış artık kimsenin umurunda değil. Hukuk müktesebatı prosedürel olarak bile önem atfedilen bir şey olmaktan çoktan çıkmış! Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının alt mahkemelerce dikkate alınmadığı bir ortamdan bahsediyorum. “Bir şey yapmıştır mutlaka!” ya da “suçsuzsa ispat etsin!” türü yaklaşımları kanıksayan bir toplum var. Kitlesel hipnoz altında, şahsiyetsizliğin irade zafiyeti içinde, uçuruma doğru koşuyorlar. İlk koyunun uçurumdan düşmesiyle, büyük bir trajedi yaşanacak gibi.
Toplum böyle olmasına böyle de, ya “aydınlar”? Toplumun eğitim ve bilgi düzeyinin çok sorunlu olduğu bir ülke Türkiye. Dahası, değerler düzleminde hukuk ve adalete ilişkin birçok ana ilkenin yerli yerine oturmadığı bir sosyoloji var. Fakat ya okumuşlar? Gazeteciler, sanatçılar, akademisyenler! Merhametin ve hakkaniyetin bu derece yerlerde süründüğü, etik kıstasların bu kadar deforme olduğu bir aydın zümre sanırım dünya tarihinde çok ender görülmüştür! Bir kısmı kitlesel hipnoz altında, diğerleri çıplak kralın giysisi olmadığını bilmelerine karşın, “kral çıplak!” diyemiyorlar. Yaşanan günlük çifte standartlar artık sıradanlaştı. İçerideki masumların durumu kanıksandı. Adeta haber değerini kaybetti. Bu yaygınlık nedeniyle, Türkiye dışında da hapishanedeki düşünce suçluları konusunda artık yeterince ciddi bir baskı oluşmuyor. Aydınların bu tutumu nedeniyle, Türkiye, halihazırdaki ligi bakımından Mısır, Libya, Irak, İran, Rusya, Azerbaycan, Kazakistan seviyelerine gerilediğinden, bu ligin “normal parametrelerine” göre değerlendiriliyor ve tahlil ediliyor. Kısacası “Türkiye’dir, ne yapsa yeridir!” türü bir algı, Batı’da iyiden iyiye yerleşiyor.
Türkiye algısı, Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde bu kadar dibe vurmamıştı. Şimdi hapiste bulunan Çin’deki veya Mısır’daki gazeteci veya akademisyenler ne kadar gündemse, Türkiye’dekiler de aynı derecede önemseniyor ve gündeme getiriliyor.
Avrupa Birliği ve ABD bakımından Türkiye’den kopup gelen tüm mağdurlar, rejimden kaçan siyasi sığınmacılar olarak kabul görüyor. Türkiye ile mevcut siyasi ve ticari çıkar ilişkileri gereği, Batılı devletler yaptırımlar bakımından daha ciddi adımlar atmıyor, atamıyor. Birincisi Türkiye’nin daha da radikalleşmesinden ve istikrarsızlaşmasından çekiniyorlar. İkincisi, Türkiye’deki üç buçuk milyon Suriyeli sığınmacının Avrupa ülkelerine akmasından korkuyorlar. Türkiye’de rejim değişikliği konusunda temkinliler. Dahası, iç dinamikler bakımından bugün Türkiye’de insan hakları ve demokratikleşme talep eden bir güç olmadığını da pekâlâ görüyorlar. CHP ve İYİ Parti’nin Suriye işgalini TBMM’de desteklemesi, HDP’nin Cemaat söylemi bakımından rejim ağzını benimseyerek “FETÖ” demesi, tüm parti ve siyasi hareketlere sirayet etmiş bulunan nasyonalizm, Türkiye dışındaki demokrasi çevrelerince Türkiye’nin “ümitsiz vaka” olduğuna dair yerleşmekte olan algıyı güçlendiriyor.
Sekülerler İslamcılara göre iyi mi? Bu kanatta sol nasyonalizm ve din alerjisi bakımından ciddi bir faşizan potansiyel var. İYİ Parti tabanı ülkücü, MHP’li ve diğer sağ milliyetçi küskünleri ve maceracıları toplamış, adeta rejimin stepnesi gibi, sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Zaten ben CHP’deki çakma sol tandanslı nasyonalizm ideolojisi ile İYİ Parti’nin sağ tandanslı nasyonalizmi arasında pratik bir fark göremiyorum. Birinin nasyonalizme ulusalcılık, diğerinin milliyetçilik diyor olması neyi değiştirir? İkisi de Suriye işgaline nasyonalist devletçi bir tutum benimseyerek destek vermediler mi? HDP de enternasyonalist bir sol parti değil. Sonuçta ezilmiş bir halkın nasyonalizmi üzerinden bir siyasi duruş sergilemekte. MHP ve AKP için durum daha da net. Yani bugün itibarıyla, hak-hukuk talebinde genel-geçer ve ilkesel olarak herkese hukuk talep edecek bir siyasal hareket yok. Batı bunu görüyor. Demokrasi desteği olması için yerel seviyede demokrasi isteyen bir grup olması gerekiyor. Şu anda Türkiye’de bu yok. Çok az sayıda ve oranda hak ve hukuk talebinde bulunan insanların marjinal konumları nedeniyle, Türkiye’de fazlaca şansalı bulunmuyor. Bu nedenle, bu insanların Türkiye dışına kaçmaları dışında bir çözüm görünmüyor. Bu durum da, aynı İkinci Dünya Savaşı dönemi Almanya’sından kaçan diaspora gibi, yurtdışında ciddi bir Türkiye diasporası oluşturdu, oluşturmaya da devam etmekte.
İşte bu bağlamda, değişime ilişkin düşünceler önemli kanısındayım. Şahsiyet ve temel ilkeler düzleminde oturmamış bir toplum, değişim geçirerek demokratikleşemez. Tepeden tabana doğru bir demokratikleşme gerçekleştirilse de, bu tür bir toplumsal zeminde, hukuk devleti ve demokratik normların yerleşmesi zor. Demokrasinin çürümesi, uzun bir sürece yayıldı. Kimse zorla iktidara el koymadı. Erdoğan ve çevresi, seçim mekanizması kanalıyla sürekli onaylandılar. Onaylandıkça güçleri konsolide oldu. CHP ve İYİ Parti, bu konsolidasyona katkıda bulundular. Ve rejimin parçası haline geldiler. Değişimin hukuk getirmeyecek olmasının nedeni de bu. Bugün CHP veya İYİ Parti iktidar olsa, Erdoğan ve AKP’den daha fazla “anti FETÖ’cü” olduğunu kanıtlamak isteyecek. Ve zulüm ve takibat politikaları devam edecek. Muhalefet, iktidarla beraberce “rejimin hikâyesini” yazdı. 15 Temmuz da, 17 Aralık da, bu hikâyenin ürünü. Kılıçdaroğlu hala Suriye işgaline yeşil ışık yakmış olmalarının savunusunu yapıyor. Tabanı şikâyetçi mi? Değil! Doğruya doğru olduğu için, yanlışa yanlış olduğu için kalkıp “bu doğrudur!” veya “bu yanlıştır!” diyecek kimse yok. Diyenleri de içeri alan bir yapı var zaten.
Doğruluk, erdem ve ilkelerle olan sınavda başarısız oldu Türkiye toplumu. Kitlesel hipnoz altında iki artı ikinin beş olduğuna inandı.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 4.11.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Türkiye sefalet endeksinde ilk 5’te [Hakan Taner]
Ülkeler arasında enflasyon, kişi başına düşen milli gelir (GSYH), işsizlik oranları, borç faizi gibi temel parametreler dikkate alınarak ve Steve Hanke’nin verileri kullanılarak oluşturulan Dünya Sefalet Endeksi liginde ilk beş sıra şu şekilde:
1) Venezuela: Sefalet endeksi skoru 1.746.439. Venezuela’nın dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip, kamyon şoförü bir diktatörün demokrasi fakiri ülkesi olduğunu hatırlamakta fayda var.
2) Arjantin: Yıllık enflasyon yüzde 105. Bu ülkeyi ilginç kılan özelliklerden biri de hemen hemen Türkiye ile aynı zaman dilimlerinde ekonomik krize girmeleri. Bu realite şimdi de geçerliliğini koruyor.
3) İran: Komşumuz İran’da yıllık enflasyon şimdilik yüzde 76.
4) Brezilya: Bu ülkeyi sıralamada tutan faktör borç verme oranları. Sefalet endeksindeki puanı yüzde 53,6.
5) TÜRKİYE: İlk 5’in içerisinde kendine yer edinen Türkiye bu konumunu işsizlik ile elde etmiş. Sefalet Endeksi’nde Brezilya’nın yüzde 53,6’lık skorunun hemen altında yüzde 53,3 ile yer alan Türkiye’nin hemen arkasında sıralanan ülkeler şunlar: Nijerya, Güney Afrika, Bosna-Hersek, Mısır ve Ukrayna.
İlk beş sıra sonrasındaki ülkelerin endeks sıralamasındaki puanları ilk beşe göre daha düşük.
İlk sıralarda yer alan ülkeler içerisindeki ülkeler enflasyon canavarına yenik düşmeleri ile anılırken Türkiye her geçen gün büyüyen işsizlik yüzünden listede kendine kalıcı bir yer edinmiş.
DEMOKRATİK SEFALET
Dünya Sefalet Endeksi ligindeki ülkelerin tamamı demokratik sefalet liginde de aynı şekilde sıralanıyor.
Bir ülke gerçek demokrasiden ne kadar uzaklaşırsa bir masalcı gelir, ülkeyi masallarla uyuturken diğer taraftan soyar ve fakirleştirir.
Masallarla uyumaya alışmış bir kitleyi uyandırmak ve hayata döndürmek, hastalığından bihaber olan kanser hastasının durumu gibidir.
Fakirlik, yoksulluk, kalitesizlik, eğitimsizlik, toplumlara diktatörlerin mirasıdır.
Ekonomik sefalet demokratik sefaletin bir sonucudur.
Ekonomik sefalet ligindeki ülkelerde bir avuç zengin çok zengin, geniş halk kitleleri çok fakirdir.
Haksız hukuksuzca zenginleşenlerin zenginliği milli gelir hesabında kâğıt üzerinde yoksullara dağıtılarak, toplumun genel seviyesi oldukça iyiymiş kandırmacası artık hiç kimseye inandırıcı gelmiyor.
Bu hesaplama koca bir aldatmacadan ibaret.
Aynı şekilde demokrasiyi iktidardakilerin sürekli seçildiği bir oyuncağa çeviren ülkelerde ilerleme ekonomik büyüme sadece iktidardakiler ve aile efradı ile sınırlıdır, fakat onların zenginliğinden kâğıt üzerinde gsmh da bir pay vardır.
MİLLİ GELİR HESAPLAMA YÖNTEMİ DEĞİŞMELİDİR
Demokrasi ne kadar gerçekse refah huzur ve gelişme de o denli gerçektir, değilse de her şey sahte.
GSYH kâğıt üzerinde zenginin servetinden fakire de bir pay verir. Gönül isterdi ki bu paylaşım gerçek hayatta da olsun. Fakat bu durum algı gibi sanal ve sahtedir.
Dünyada iktisat bilimi artık GSYH vb. hesaplamaları daha gerçekçi açıklayacak bir metodoloji bulmak zorundadır. Aksi takdirde birçok konuda olduğu gibi rakamlar ve bilim yönetenler ile burjuvazinin bir kuklası olmaktan öteye geçemez.
Nitekim yukarıda bahsedilen ülkelerin hepsinde ekonomik veriler güvenilirlikten uzaktır.
Güven ve sevgi olmayan yerde ot bile yeşermez.
[Hakan Taner] 4.11.2019 [TR724]
1) Venezuela: Sefalet endeksi skoru 1.746.439. Venezuela’nın dünyanın en zengin petrol yataklarına sahip, kamyon şoförü bir diktatörün demokrasi fakiri ülkesi olduğunu hatırlamakta fayda var.
2) Arjantin: Yıllık enflasyon yüzde 105. Bu ülkeyi ilginç kılan özelliklerden biri de hemen hemen Türkiye ile aynı zaman dilimlerinde ekonomik krize girmeleri. Bu realite şimdi de geçerliliğini koruyor.
3) İran: Komşumuz İran’da yıllık enflasyon şimdilik yüzde 76.
4) Brezilya: Bu ülkeyi sıralamada tutan faktör borç verme oranları. Sefalet endeksindeki puanı yüzde 53,6.
5) TÜRKİYE: İlk 5’in içerisinde kendine yer edinen Türkiye bu konumunu işsizlik ile elde etmiş. Sefalet Endeksi’nde Brezilya’nın yüzde 53,6’lık skorunun hemen altında yüzde 53,3 ile yer alan Türkiye’nin hemen arkasında sıralanan ülkeler şunlar: Nijerya, Güney Afrika, Bosna-Hersek, Mısır ve Ukrayna.
İlk beş sıra sonrasındaki ülkelerin endeks sıralamasındaki puanları ilk beşe göre daha düşük.
İlk sıralarda yer alan ülkeler içerisindeki ülkeler enflasyon canavarına yenik düşmeleri ile anılırken Türkiye her geçen gün büyüyen işsizlik yüzünden listede kendine kalıcı bir yer edinmiş.
DEMOKRATİK SEFALET
Dünya Sefalet Endeksi ligindeki ülkelerin tamamı demokratik sefalet liginde de aynı şekilde sıralanıyor.
Bir ülke gerçek demokrasiden ne kadar uzaklaşırsa bir masalcı gelir, ülkeyi masallarla uyuturken diğer taraftan soyar ve fakirleştirir.
Masallarla uyumaya alışmış bir kitleyi uyandırmak ve hayata döndürmek, hastalığından bihaber olan kanser hastasının durumu gibidir.
Fakirlik, yoksulluk, kalitesizlik, eğitimsizlik, toplumlara diktatörlerin mirasıdır.
Ekonomik sefalet demokratik sefaletin bir sonucudur.
Ekonomik sefalet ligindeki ülkelerde bir avuç zengin çok zengin, geniş halk kitleleri çok fakirdir.
Haksız hukuksuzca zenginleşenlerin zenginliği milli gelir hesabında kâğıt üzerinde yoksullara dağıtılarak, toplumun genel seviyesi oldukça iyiymiş kandırmacası artık hiç kimseye inandırıcı gelmiyor.
Bu hesaplama koca bir aldatmacadan ibaret.
Aynı şekilde demokrasiyi iktidardakilerin sürekli seçildiği bir oyuncağa çeviren ülkelerde ilerleme ekonomik büyüme sadece iktidardakiler ve aile efradı ile sınırlıdır, fakat onların zenginliğinden kâğıt üzerinde gsmh da bir pay vardır.
MİLLİ GELİR HESAPLAMA YÖNTEMİ DEĞİŞMELİDİR
Demokrasi ne kadar gerçekse refah huzur ve gelişme de o denli gerçektir, değilse de her şey sahte.
GSYH kâğıt üzerinde zenginin servetinden fakire de bir pay verir. Gönül isterdi ki bu paylaşım gerçek hayatta da olsun. Fakat bu durum algı gibi sanal ve sahtedir.
Dünyada iktisat bilimi artık GSYH vb. hesaplamaları daha gerçekçi açıklayacak bir metodoloji bulmak zorundadır. Aksi takdirde birçok konuda olduğu gibi rakamlar ve bilim yönetenler ile burjuvazinin bir kuklası olmaktan öteye geçemez.
Nitekim yukarıda bahsedilen ülkelerin hepsinde ekonomik veriler güvenilirlikten uzaktır.
Güven ve sevgi olmayan yerde ot bile yeşermez.
[Hakan Taner] 4.11.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
