Son günlerde özellikle Avrupa’da yaşayan okurlarımız, gerek mail yoluyla gerekse dost meclislerinde Hristiyanlık ile alakalı pek çok soru sordular. “Hristiyanlığı tanıma rehberi” tarzı özet mahiyetinde bilgiler verseniz şeklinde ricada bulundular. Bunun üzerine bu çalışmayı yapmak durumunda kaldık.
İlk sorudan başlayalım:
Hristiyanlık nedir?
Hristiyan sözcüğü Hz. İsa’ya mensup olan, ona inanan anlamına gelir. Şüphesiz Hz. İsa (a.s.) insanları iyilik ve güzelliklere yönlendirmek için Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir. Günümüzde Hristiyanların çoğunluğu Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu ve Tanrı olarak kabul ederler. Yine Hristiyanlara göre onun yeryüzüne geliş sebebi kendini kurban ettirerek insanlığı aslî günahtan kurtarmaktır.
Hristiyanlık, yaklaşık 2000 yıl önce Hz. İsa’nın etrafında oluşmuş ve Hz. İsa’dan sonra yeni yorum ve reformlara uğramış bir dindir. Bu reformların en önemlisini St. Paul (Pavlos) yapar. Hristiyanlığın yayılmasında, daha sonra İncillerin yazılmasında ve kiliselerin kurulmasında isimlerine “havarî” denilen Hz. İsa’nın 12 arkadaşının büyük rolü olur.
Başlangıçta Hristiyanlık zor şartlar altında varlığını sürdürür. Ancak Bizans İmparatorluğu’nun devlet dini oluşundan sonra (M.S. 313) daha kolay yayılır.
Hristiyanlık inancı ve ibadetleri nasıldır?
Sembolü, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş olduğunun simgesel resmi olan haç’tır. Tanrı anlayışı “Baba-Oğul-Kutsal Ruh”tan oluşan üçlü birlik, yani teslis inancı şeklindedir.
Hristiyanlara göre Âdem ve Havva’nın işledikleri aslî suçtan insanlığı kurtarmak için Tanrı’nın oğlu Rab İsa kendisini feda etmiştir.
Kutsal kitapları Eski Ahit ve Yeni Ahit’ten oluşan Kitab-ı Mukaddes’tir. Hristiyanlar için bu kitapların içinde İncillerin yeri çok daha önemlidir. Peygamber inancı vardır. Ancak Hristiyanlar Hz. İsa’yı bir peygamber olarak değil, Tanrı’nın oğlu ve dolayısıyla Tanrı olarak kabul ederler.
İbadet yerleri, kilisedir. Kutsal günleri, pazardır. İbadetleri, günlük ibadetler, pazar ayinleri ve diğer önemli günlerdeki ibadetler. Bunları şöylece sıralayabiliriz:
Vaftiz: Hristiyanlığın en önemli ritüellerinden birisidir. Hristiyanlığa girebilmek için kilisede din adamı tarafından çocuğu suya daldırarak ya da üzerine su serpilerek yapılan törenin adıdır. Hz. Adem’le Havva’dan intikal eden ilk (aslî) günahtan temizlenmek için yapılır.
Evharistiya (Ekmek-şarap ayini): Çarmıha gerilmeden önce Hz. İsa’nın havarilerle yediği son akşam yemeğinin hatırasıdır. Bugün kiliselerde yapılan Evharistiya âyininde verilen ekmek ve şarap kurban olarak nitelendirilir.
Konfirmasyon (kuvvetlendirme): Vaftiz edilen çocuğun takdis edilmiş yağla vücudunun çeşitli yerlerinin yağlanmasıdır.
Günah itirafı: Papaz’ın affetme yetkisine sahip kilise adına itirafta bulunanların günahlarını bağışlamasıdır.
Rahip takdisi: Kilise hiyerarşisinin üç üst merhalesinde bulunan diyakoz, papaz ve piskoposların takdisi âyinidir.
Nikâh: Bir âyin olarak evliliğin kilise tarafından kutsanmasıdır. Genellikle kadının bağlı bulunduğu kilisede yapılır. Katolik ve Ermeni Kiliseleri, boşanmaya kesinlikle izin vermez. Ortodoks Kiliselerinde boşanma belirli şartlara bağlıdır.
Bayramları, yılbaşı olarak da bilinen “Christmas” (Hz. İsa’nın doğumu) ve Paskalyadır.
YARIN : İnanç esasları nelerdir?
Hristiyanlık inancında kaç tür kilise vardır?
[Dr. Ali Demirel] 8.11.2018 [Samanyolu Haber]
“Oku! Rabbin Adıyla” -5 [Mehmet Ali Şengül]
“Yerde ve gökte ne varsa Allah’ı tesbih ediyor.” âyetinde (59/1,64/1), ‘Ne varsa’ ifâdesinin içine bütün canlı-cansız maddeler giriyor. Peki bunlar Allah’ı nasıl tesbih ediyor? sorusuna; Müslümanlar, inançları gereği Kur’an Allah kelamı olduğu için inanıyorlar. ‘İlmin, bilimin kabul etmediğine inanmam’ diyenlere gelince, onlara da akıl, mantık ve irâdelerine hitap edilerek bazı misallerle gerçekler anlatılması gerekiyor.
Bağdat Üniversitesi’nde Biyolog Dr. Ra’d tarafından bir gurup öğrenciyle yapılan buğday deneyinde; beş ayrı alana buğday tohumları ekilerek aynı şartlarda bir süre boyunca büyüme durumları tesbit edilir.
Birinci alanda görevli öğrenciler, haftada iki defâ olmak üzere Kur’ân-ı Azİmüşşân’dan sesli bir şekilde Fâtiha, İhlâs ve Yâsin sûrelerini okurlar.
İkinci alandaki öğrenciler, yine haftada iki defâ klasik müzik dinletirler.
Üçüncü alandaki öğrenciler, haftada iki kere hakâret içeren sözler sarfederler.
Dördüncü alandaki öğrenciler, haftada iki defa bitkilere şiddet uygular, zarar verirler.
Beşinci alanda herhangi bir şey yapılmayarak, tabii büyüme seyrine bırakılırlar.
Dört ay sonra bu beş alandaki neticelere bakıldığında hayret verici farklılıklar gözlemlenir. Beşinci alandaki buyday filizleri ölçü alınarak; birinci alandaki filizlerin % 175 daha fazla büyüdüğü, buğdaylarda da %44 lük bir artış olduğu tesbit edilir. İkinci alandakilerin % 25 büyümesi, üçüncü ve dördüncü alandakilerde ise artış olmadığı gibi azalma tesbit edilmiştir. Üçüncü alandaki eksi 35, dördüncü alandaki durum ise eksi 80 olmuştur.
Bu deneyle, bilim adamları buğdayın ilâhi kelâm ile diğer ifâdeleri birbirinden ayırt edebilecek kâbiliyette ve özellikte olduğunu tesbit etmişlerdir. Böylece ‘Besmele’nin veya Allah Kelâmı’nın bereket getirdiği, bu deneylerde görülmüş ve anlaşılmıştır.
11 Kasım 2015 de yayınlanan bir habere göre, ‘TÜBİTAK’ın yaptığı bir çalışmada mûsiki eşliğinde ilâhi dinletilen ineklerin normal ineklere göre iki kat daha fazla süt verdiği tespit edildi’ denmektedir.
Yine TÜBİTAK’ın Çankırı Karatekin Üniversitesi Zooteknik Bölümü ile ortaklaşa düzenlediği çalışmaya göre, ilâhinin inekler üzerinde bir çok olumlu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya göre sürekli ilâhi dinleyen inekler diğer ineklere göre iki kat daha fazla süt veriyor. Çalışmada bir sağım odasına kurulan ses düzeni ile, ineklere bir ay boyunca çeşitli sesler ve müzikler dinletilerek verimlilik-performans araştırması yapılmiştır.
Günde beş saat boyunca ‘hevay metal’ dinletilen ineklerin, iki hafta sonunda strese girdikleri ve süt verimlerinin belirgin bir şekilde azaldığı tespit edilirken; günde sekiz saat boyunca ilâhi dinleyen ineklerin süt verimi normale göre % 15’e yakın bir şekilde arttığı tesbit edilmiştir. Bu çalışma TÜBİTAK’ın aylık olaral yayınladığı “Bilim Hakikatleri” adlı popüler bilim dergisinde yayınlandı.
İsrâ sûresi 85.âyette; “Bir de sana ‘rûh’ hakkında soru sorarlar. De ki: ‘Rûh Rabbimin emrindedir, O’nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir.” buyrulmuştur.
Psikolojisi bozuk bir insan nasıl verimsiz oluyorsa, bitkilerde idrak ruhuna sahip oldukları için acı duyuyor, psikolojileri bozulabiliyor.
Japon bilim adamı Prof. Masara Emoto, ABD’de gördüğü bir cihazla sıvı ve canlı organizmalardaki belli frekansların ölçülebildiğini, kar tanelerinin hiç birinin diğerine benzemediğini, kar sudan oluştuğu için su kristallerinin de farklı olabileceğini keşfetmiştir. ‘Su Kristalleri’ kitabında; su cansız bir madde değil, canlı ve duyguları algılayan kistallerden oluştuğunu, çevresinden olumlu yada olumsuz bilgileri alıp ona göre tepki verdiğini yazmıştır.
Prof. Masara Emoto; ‘21. yy’da en önemli olayın ilimle dinin yeniden buluşması olacağını düşünüyorum. Eğer din olmasaydı insan aptallaşacak, modern ilim de hiç bir zaman ortaya çıkamayacaktı’ demiştir. Su kristalleri ile depremin önceden tesbit edilebileceğini de söylemiştir.
Bütün bu gerçeklere dayanarak, Rabbimizin sonsuz nimetlerine karşı tavrımızı ayarlamamız, kerem ve lütuflarını düşünmemiz, tesbih ve tekbiri de ihmal etmememiz gerekiyor.
Galaksiler, güneş, ay, dünya ve gezegenler ve Kâbe;
Bunların hepsinde de bir dönme olayı var..
Hepsinin dönüşü soldan sağa doğru..
Hepsinde de dönüşler bir merkez etrafında..
Bütün bu dönüşler hiçbir zaman tesâdüfe verilemez.
Hepsindeki hareket, aynı kumanda altında bir emirle olmaktadır.
Kâbe’nin etrafında neden insanlar dönüyor. Herkes bilir ki, bu dönme bir zikir, tesbih ve ibâdettir. İbâdet ise, niyet, hareket ve dil ile yapılır. Atom çekirdeği etrafında elektronların hızı, bin km/saniye’dir. Dünya güneş etrafında saniyede 30 km, yani saatte 108 km hızla dönmekte, hareket etmektedir.
Galaksilerde bulunan bütün varlıkların da hareket hızları, olması gereken en uygun ayardadır. Bu hareketlerde biraz fazlalık veyâ eksiklik olsaydı, mevcut düzen ve âhenk de bozulurdu.
“Göğü bu âhenkle O yükseltti ve bu mîzânı koydu”ki, “Siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız.” (Rahmân sûresi, 7-8)
Görülüyor ki, kâinatın Hâlık’ı, âlemlerin Rabbi olan Allah (cc); her şeyi kusursuz bir ölçü, hesap ve düzen içinde yarattığı varlık ve sistemlerle kendini tanıtmakta, sonsuz ilim ve irâde gücünü göstermektedir.
Kâinattaki bu ince hesaplar gösteriyor ki, herşey Allah’ın denetimi altında hareket etmektedir. Allah (cc) dileseydi, gökyüzüne koskoca ‘Kelime-i Şehâdet’ lafzını yazardı. Yazardı ama, o zaman da sırr-ı teklif (imtihan sırrı) bozulurdu.
İmtihanda hem soru hem cevap verilmez. Allah akla kapıyı açıyor, aklını ve irâdesini insanın elinden almıyor. Akıl îmana açılan kapıyı aralarsa, yerde ve gökte ne varsa hepsinin hâl diliyle ‘Bismillah’ dediğini görür. Yoksa insanlarda oluşan gaflet, güneşe gözünü yumarak güneşi inkar edenin durumuna düşürecektir.
Levh-i Mahfuz’da kalemin ilk yazdığı ilâhi sır ve hazînelerin anahtarı ‘Besmele’dir. Biz de böylece; günlük meşrû hayattaki yaşantılarımızı ‘Besmele’ ile ibâdete çevirebiliriz. Bu mü’minler için hem bir nîmet, hem de ahiretlerini kazanma ve rızâ-yı ilâhiye ulaşma adına iyi bir fırsattır.
Niyetle bu fırsatı değerlendirebiliriz. Çünkü niyet, günahları sevaba, sevapları da günaha çeviren bir iksirdir. Bir yudum suyu Besmele ile içtiğin zaman, hem Allah’ın emrini ve Resûlüllah’ın sünnetini ihyâ etmiş, hem de su ihtiyacını gidermiş; böylece, su içme âdetini ibâdete çevirmiş olursun.
Besmele ile, yatıp kalkma, yiyip içme, eve girme ve çıkma, araçlara binme inme gibi hayatımızın bütün meşrû yönlerini ibâdete çevirebiliriz.
Rabbimizin (bizim için bizden) istediği üç kelime; Zikir, fikir ve şükür’dür. Nimetlere karşı şükürsüzlük, nankörlük ve nimeti verene karşı saygısızlıktır. O halde biz ‘Bismillah’ diyerek Mün’im-i Hakiki olan Allah’a teşekkür edeceğiz. ‘Her nefesimiz ‘Hu’dan ibârettir. ‘Hu’ hayat kaynağımızdır.
Eskiden bir bayan yazar tarafından bayanlara özel konferanslar veriliyordu. Bizde sinemanın yola bakan cephesinde konferansa getirdiğimiz âile efrâdımızı bekliyorduk. Mübârek Ramazan ayı idi, oruçlu idik. Sinema önü olduğu için, seyyar meyve satışı yapan bir manavdan alış veriş yaparken, ağızlarında sigara olan birkaç tane genç geldi. Bende portakal veya mandalina alıyordum; manava biraz yüksek sesle dedim ki:
Bu aldığım meyvelerin parasını bu gün benden alma.
Niçin efendim? diye sordu.
Param yok da onun için diye cevap verdim.
Paran yoksa sen alma, dedi.
Yapma etme, eve varacağım çocuklarım elime bakacaklar, dememe rağmen kabul etmedi. Sonra gençlere döndüm ve şöyle dedim:
‘Bakın bir kilo portakal veya mandalini, yalvarıp rica etmeme rağmen manav efendi parasız vermedi. Allah (cc) sayısız nimetler lutfetmiş. Akıl, şuur, göz-kulak, el-ayak ve paha biçilmez kıymet ve değerdeki bu uzuvları ücretsiz, bedâvadan verip ve bizleri nimetler denizinde yüzdürmesine mukâbil; siz Allah’a teşekkür etmiyor, oruç tutmuyorsunuz.’ Bunları söyleyince gençlerin ellerinden sigaraları düştü. ‘Abi özür dileriz; bilemedik düşünemedik, tövbe bir daha oruç yemeyiz’ dediler.
Önemli olan insanların suçlarını yüzlerine vurmak değil, kavl-i leyyin, tatlı dil ve güleryüzle onları iknâ edecek bir şekilde, meselelerimizi sevgi ve şefkatle anlattığımız takdirde kabul görmemesi mümkün değildir. Onlara haşin, sert bir şekilde; ‘Siz ateist misiniz, dinsiz misiniz, müslüman değil misiniz? Diyerek azarlayarak ikaz edilselerdi; hem dine, hem müslümana, hem de oruca düşman olurlardı.
Bir gençle tanışmıştım. Komünist dinsiz olduğunu, buna sebep olarakta; camide birisinin hakâret dolu ifadelerle kendisini kovalaması olduğunu söylemişti.
İnsanlara, evlatlarımıza, gençliğimize sert ve haşin davranmaktan ziyâde, tatlı dil güleryüzle muâmelede bulunarak, maddî mânevî değerlerimizi sevdirmemiz gerekmektedir.
[Mehmet Ali Şengül] 8.11.2018 [Samanyolu Haber]
Bağdat Üniversitesi’nde Biyolog Dr. Ra’d tarafından bir gurup öğrenciyle yapılan buğday deneyinde; beş ayrı alana buğday tohumları ekilerek aynı şartlarda bir süre boyunca büyüme durumları tesbit edilir.
Birinci alanda görevli öğrenciler, haftada iki defâ olmak üzere Kur’ân-ı Azİmüşşân’dan sesli bir şekilde Fâtiha, İhlâs ve Yâsin sûrelerini okurlar.
İkinci alandaki öğrenciler, yine haftada iki defâ klasik müzik dinletirler.
Üçüncü alandaki öğrenciler, haftada iki kere hakâret içeren sözler sarfederler.
Dördüncü alandaki öğrenciler, haftada iki defa bitkilere şiddet uygular, zarar verirler.
Beşinci alanda herhangi bir şey yapılmayarak, tabii büyüme seyrine bırakılırlar.
Dört ay sonra bu beş alandaki neticelere bakıldığında hayret verici farklılıklar gözlemlenir. Beşinci alandaki buyday filizleri ölçü alınarak; birinci alandaki filizlerin % 175 daha fazla büyüdüğü, buğdaylarda da %44 lük bir artış olduğu tesbit edilir. İkinci alandakilerin % 25 büyümesi, üçüncü ve dördüncü alandakilerde ise artış olmadığı gibi azalma tesbit edilmiştir. Üçüncü alandaki eksi 35, dördüncü alandaki durum ise eksi 80 olmuştur.
Bu deneyle, bilim adamları buğdayın ilâhi kelâm ile diğer ifâdeleri birbirinden ayırt edebilecek kâbiliyette ve özellikte olduğunu tesbit etmişlerdir. Böylece ‘Besmele’nin veya Allah Kelâmı’nın bereket getirdiği, bu deneylerde görülmüş ve anlaşılmıştır.
11 Kasım 2015 de yayınlanan bir habere göre, ‘TÜBİTAK’ın yaptığı bir çalışmada mûsiki eşliğinde ilâhi dinletilen ineklerin normal ineklere göre iki kat daha fazla süt verdiği tespit edildi’ denmektedir.
Yine TÜBİTAK’ın Çankırı Karatekin Üniversitesi Zooteknik Bölümü ile ortaklaşa düzenlediği çalışmaya göre, ilâhinin inekler üzerinde bir çok olumlu etkisi olduğu tespit edilmiştir. Çalışmaya göre sürekli ilâhi dinleyen inekler diğer ineklere göre iki kat daha fazla süt veriyor. Çalışmada bir sağım odasına kurulan ses düzeni ile, ineklere bir ay boyunca çeşitli sesler ve müzikler dinletilerek verimlilik-performans araştırması yapılmiştır.
Günde beş saat boyunca ‘hevay metal’ dinletilen ineklerin, iki hafta sonunda strese girdikleri ve süt verimlerinin belirgin bir şekilde azaldığı tespit edilirken; günde sekiz saat boyunca ilâhi dinleyen ineklerin süt verimi normale göre % 15’e yakın bir şekilde arttığı tesbit edilmiştir. Bu çalışma TÜBİTAK’ın aylık olaral yayınladığı “Bilim Hakikatleri” adlı popüler bilim dergisinde yayınlandı.
İsrâ sûresi 85.âyette; “Bir de sana ‘rûh’ hakkında soru sorarlar. De ki: ‘Rûh Rabbimin emrindedir, O’nun bileceği işlerdendir. Size sadece az bir ilim verilmiştir.” buyrulmuştur.
Psikolojisi bozuk bir insan nasıl verimsiz oluyorsa, bitkilerde idrak ruhuna sahip oldukları için acı duyuyor, psikolojileri bozulabiliyor.
Japon bilim adamı Prof. Masara Emoto, ABD’de gördüğü bir cihazla sıvı ve canlı organizmalardaki belli frekansların ölçülebildiğini, kar tanelerinin hiç birinin diğerine benzemediğini, kar sudan oluştuğu için su kristallerinin de farklı olabileceğini keşfetmiştir. ‘Su Kristalleri’ kitabında; su cansız bir madde değil, canlı ve duyguları algılayan kistallerden oluştuğunu, çevresinden olumlu yada olumsuz bilgileri alıp ona göre tepki verdiğini yazmıştır.
Prof. Masara Emoto; ‘21. yy’da en önemli olayın ilimle dinin yeniden buluşması olacağını düşünüyorum. Eğer din olmasaydı insan aptallaşacak, modern ilim de hiç bir zaman ortaya çıkamayacaktı’ demiştir. Su kristalleri ile depremin önceden tesbit edilebileceğini de söylemiştir.
Bütün bu gerçeklere dayanarak, Rabbimizin sonsuz nimetlerine karşı tavrımızı ayarlamamız, kerem ve lütuflarını düşünmemiz, tesbih ve tekbiri de ihmal etmememiz gerekiyor.
Galaksiler, güneş, ay, dünya ve gezegenler ve Kâbe;
Bunların hepsinde de bir dönme olayı var..
Hepsinin dönüşü soldan sağa doğru..
Hepsinde de dönüşler bir merkez etrafında..
Bütün bu dönüşler hiçbir zaman tesâdüfe verilemez.
Hepsindeki hareket, aynı kumanda altında bir emirle olmaktadır.
Kâbe’nin etrafında neden insanlar dönüyor. Herkes bilir ki, bu dönme bir zikir, tesbih ve ibâdettir. İbâdet ise, niyet, hareket ve dil ile yapılır. Atom çekirdeği etrafında elektronların hızı, bin km/saniye’dir. Dünya güneş etrafında saniyede 30 km, yani saatte 108 km hızla dönmekte, hareket etmektedir.
Galaksilerde bulunan bütün varlıkların da hareket hızları, olması gereken en uygun ayardadır. Bu hareketlerde biraz fazlalık veyâ eksiklik olsaydı, mevcut düzen ve âhenk de bozulurdu.
“Göğü bu âhenkle O yükseltti ve bu mîzânı koydu”ki, “Siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız.” (Rahmân sûresi, 7-8)
Görülüyor ki, kâinatın Hâlık’ı, âlemlerin Rabbi olan Allah (cc); her şeyi kusursuz bir ölçü, hesap ve düzen içinde yarattığı varlık ve sistemlerle kendini tanıtmakta, sonsuz ilim ve irâde gücünü göstermektedir.
Kâinattaki bu ince hesaplar gösteriyor ki, herşey Allah’ın denetimi altında hareket etmektedir. Allah (cc) dileseydi, gökyüzüne koskoca ‘Kelime-i Şehâdet’ lafzını yazardı. Yazardı ama, o zaman da sırr-ı teklif (imtihan sırrı) bozulurdu.
İmtihanda hem soru hem cevap verilmez. Allah akla kapıyı açıyor, aklını ve irâdesini insanın elinden almıyor. Akıl îmana açılan kapıyı aralarsa, yerde ve gökte ne varsa hepsinin hâl diliyle ‘Bismillah’ dediğini görür. Yoksa insanlarda oluşan gaflet, güneşe gözünü yumarak güneşi inkar edenin durumuna düşürecektir.
Levh-i Mahfuz’da kalemin ilk yazdığı ilâhi sır ve hazînelerin anahtarı ‘Besmele’dir. Biz de böylece; günlük meşrû hayattaki yaşantılarımızı ‘Besmele’ ile ibâdete çevirebiliriz. Bu mü’minler için hem bir nîmet, hem de ahiretlerini kazanma ve rızâ-yı ilâhiye ulaşma adına iyi bir fırsattır.
Niyetle bu fırsatı değerlendirebiliriz. Çünkü niyet, günahları sevaba, sevapları da günaha çeviren bir iksirdir. Bir yudum suyu Besmele ile içtiğin zaman, hem Allah’ın emrini ve Resûlüllah’ın sünnetini ihyâ etmiş, hem de su ihtiyacını gidermiş; böylece, su içme âdetini ibâdete çevirmiş olursun.
Besmele ile, yatıp kalkma, yiyip içme, eve girme ve çıkma, araçlara binme inme gibi hayatımızın bütün meşrû yönlerini ibâdete çevirebiliriz.
Rabbimizin (bizim için bizden) istediği üç kelime; Zikir, fikir ve şükür’dür. Nimetlere karşı şükürsüzlük, nankörlük ve nimeti verene karşı saygısızlıktır. O halde biz ‘Bismillah’ diyerek Mün’im-i Hakiki olan Allah’a teşekkür edeceğiz. ‘Her nefesimiz ‘Hu’dan ibârettir. ‘Hu’ hayat kaynağımızdır.
Eskiden bir bayan yazar tarafından bayanlara özel konferanslar veriliyordu. Bizde sinemanın yola bakan cephesinde konferansa getirdiğimiz âile efrâdımızı bekliyorduk. Mübârek Ramazan ayı idi, oruçlu idik. Sinema önü olduğu için, seyyar meyve satışı yapan bir manavdan alış veriş yaparken, ağızlarında sigara olan birkaç tane genç geldi. Bende portakal veya mandalina alıyordum; manava biraz yüksek sesle dedim ki:
Bu aldığım meyvelerin parasını bu gün benden alma.
Niçin efendim? diye sordu.
Param yok da onun için diye cevap verdim.
Paran yoksa sen alma, dedi.
Yapma etme, eve varacağım çocuklarım elime bakacaklar, dememe rağmen kabul etmedi. Sonra gençlere döndüm ve şöyle dedim:
‘Bakın bir kilo portakal veya mandalini, yalvarıp rica etmeme rağmen manav efendi parasız vermedi. Allah (cc) sayısız nimetler lutfetmiş. Akıl, şuur, göz-kulak, el-ayak ve paha biçilmez kıymet ve değerdeki bu uzuvları ücretsiz, bedâvadan verip ve bizleri nimetler denizinde yüzdürmesine mukâbil; siz Allah’a teşekkür etmiyor, oruç tutmuyorsunuz.’ Bunları söyleyince gençlerin ellerinden sigaraları düştü. ‘Abi özür dileriz; bilemedik düşünemedik, tövbe bir daha oruç yemeyiz’ dediler.
Önemli olan insanların suçlarını yüzlerine vurmak değil, kavl-i leyyin, tatlı dil ve güleryüzle onları iknâ edecek bir şekilde, meselelerimizi sevgi ve şefkatle anlattığımız takdirde kabul görmemesi mümkün değildir. Onlara haşin, sert bir şekilde; ‘Siz ateist misiniz, dinsiz misiniz, müslüman değil misiniz? Diyerek azarlayarak ikaz edilselerdi; hem dine, hem müslümana, hem de oruca düşman olurlardı.
Bir gençle tanışmıştım. Komünist dinsiz olduğunu, buna sebep olarakta; camide birisinin hakâret dolu ifadelerle kendisini kovalaması olduğunu söylemişti.
İnsanlara, evlatlarımıza, gençliğimize sert ve haşin davranmaktan ziyâde, tatlı dil güleryüzle muâmelede bulunarak, maddî mânevî değerlerimizi sevdirmemiz gerekmektedir.
[Mehmet Ali Şengül] 8.11.2018 [Samanyolu Haber]
Etiketler:
Mehmet Ali Şengül
Yaşayacakları çağa göre [Safvet Senih]
Eğitimdeki değişim ve gelişimi göz ardı edemeyiz. Hz. Ali Efendimizin dediği gibi, çocuklarımızı yaşayacakları çağa göre yetiştirmeye çalışmalıyız.
Herşeyden önce çocukta VİCDÂNÎ VE DUYGUSAL ZEKÂNIN gelişmesine özen göstermek gerekir. Dînî ve mânevî konular, hem zihnî hem de vicdanî ve duygusal zekâ ile kavranılır. Cenab-ı Hakkın çekirdek ve potansiyel olarak ihsan ettiği bu zekânın geliştirilmesi gerekir. Bunun sağlanması için sağlıklı ve mutlu bir aile ve okul ortamında; sevgi, saygı, şefkat, acıma yardımlaşma, koruma, işbirliği, dürüstlük, adalet, sözünde durma, güvenilirlik, arkadaşlık, dostluk ve hoşgörü gibi insanî ve evrensel değerlerin rol model eşliğinde fiilen yaşanması gerekir.
Ayrıca onlara yetkinlik kazandırma da gerekir:
Geçen yüzyılda kurumlar, çalışanlardan; itaat, sadakat (obedience), titiz / itinalı çalışma (diligence) ve zeka (intelligence) beklerdi. Artık 21. Yüzyılda bu özelliklerin yetersiz kaldığını net söyleyebiliriz. Bu yüzyıl beklentileri olarak; insiyatif alabilme / girişimcilik (initiative), orijinal bir şey ortaya koyma (creativity) ve tutku / heyecanı (passion)… sayarlar. Derdini anlatabiliyor mu? Başkalarıyla iletişime geçebiliyor mu? Yazmayı, okumayı, dinlemeyi biliyor mu? Beraber başarmayı biliyor mu? Grupla çalışmayı yapabiliyor mu? Proje yönetebiliyor mu? Sosyal yetenekleri nasıl? Demek oluyor ki, günümüz dünyasının ihtiyaç duyduğu insan; HAYATI BOYUNCA KULLANACAĞI DEĞERLİ BİLGİLERİ elde etmekle birlikte; düşünen, tartışan, eleştiren, creative özelliği gelişmiş, bilgiye ulaşmanın yollarını bilen, muhakeme gücü gelişmiş insanlardır.
Bir insanda sözü edilen yeteneklerin gelişmesi; daha uzun zaman uygulamalı eğitim ve bol pratik yapmalarıyla doğrudan alakalıdır. Mesela, öğrencilerde araştırma kabiliyetinin gelişmesi için bir çok farklı konuda araştırma yapması, takım çalışması yeteneğinin gelişmesi için defalarca farklı takımları içinde yer alması gerekir. İletişim kabiliyeti için bir çok rapor yazması ve sunum yapması icabeder. Özetle, yetenekleri geliştirmek için defalarca uygulama yapmak gerekir. Bunun için de zamana ihtiyaç vardır. Sadece okul sonrası çalışmaları yeterli olmaz… Okul süresince, geliştirme hedeflenmelidir. Bu da ancak topyekün ilk ve orta-lise öğretimi boyunca müfredat / curriculum hazırlanırken, içerik ve yetkinlik kazanmayla yani iki hedefli bir müfredat / curriculum hazırlığı ile olabilir. Diğer bir ifade ile yetkinlik kazanımı, içerik programının içine yedirilmelidir. Ana okulundan başlayarak derslerin ve konuların içinde, mutlaka takım çalışması, problem çözümü, koordinasyon, proje yönetimi, planlama, sunum yapma, iletişim becerisi, yazma, dinleme ve zaman yönetimi gibi öğrencinin yeteneklerini geliştirici aktivitelere yer verilmelidir. Her öğretmen, her dersini işlerken, öğrencinin her iki yönünü geliştirici şekilde işlemelidir. İmtihanlarda, bilgi içeriğini ölçerken yeteneklerinin gelişimini de ölçmelidir ve not verirken de bunun ağırlığı olmalıdır. Öğrenci, bilgiyi çok yönlü telafi edebilir ama bu becerilerin erken dönemde kazandırılması, okulda ve hocalarının koçluğunda olur.
Öbür taraftan öğrencilere daha erken dönemde kariyer planlaması eşliğinde planlı bir çalışma içine girmesi ve fark oluşturması telkin edilmelidir. Onlara şöyle denilmeli: Hayatta bir hedefiniz, bir idealiniz olmalı. Öncelikleri içinde yaşadığınız toplum faydasına bir gayeniz olmalı. Neyi seviyorum? Neyi değiştirmek istiyorum? Benim karakterime ve mizacıma uygun olan meslek nedir? Hangi mesleği severek yapabilirim? Beni ne heyecanlandırıyor? Neden hoşlanıyorum?.. gibi soruları kendinize, daha erken yaşta sormalı ve üniversiteye girerken tam doğru bir kararla girmelisiniz. Hayatınızı nasıl şekillendireceğiniz sizin elinizdedir. Bir ömür beraber olacağınız mesleği seçmede titiz davranmalısınız. Bunu doğru anlayabilmeniz için orta-lise eğitimi döneminde o mesleklerle ilgili stajlar yapmalı hatta boş kaldığınız zamanda o meslekte çalışmalısınız. Tâ ki, gerçekten bir hayat boyu bu mesleği severek devam ettirebilir miyim, sorusunun cevabını doğru verebilesiniz. SEVDİĞİNİZ İŞTE ÇALIŞIRSANIZ, YORULMAZSINIZ. İş hayatınızda da mutlu olursunuz. Gideceği limanı bilmeyen yelkenli gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez…
Eğitimcilerimizin, öğretmenlerimizin ve idarecilerimizin yaşadığımız zamanı ve şartları iyi düşünüp ona göre tedbir almaları gerekiyor…
[Safvet Senih] 8.11.2018 [Samanyolu Haber]
Herşeyden önce çocukta VİCDÂNÎ VE DUYGUSAL ZEKÂNIN gelişmesine özen göstermek gerekir. Dînî ve mânevî konular, hem zihnî hem de vicdanî ve duygusal zekâ ile kavranılır. Cenab-ı Hakkın çekirdek ve potansiyel olarak ihsan ettiği bu zekânın geliştirilmesi gerekir. Bunun sağlanması için sağlıklı ve mutlu bir aile ve okul ortamında; sevgi, saygı, şefkat, acıma yardımlaşma, koruma, işbirliği, dürüstlük, adalet, sözünde durma, güvenilirlik, arkadaşlık, dostluk ve hoşgörü gibi insanî ve evrensel değerlerin rol model eşliğinde fiilen yaşanması gerekir.
Ayrıca onlara yetkinlik kazandırma da gerekir:
Geçen yüzyılda kurumlar, çalışanlardan; itaat, sadakat (obedience), titiz / itinalı çalışma (diligence) ve zeka (intelligence) beklerdi. Artık 21. Yüzyılda bu özelliklerin yetersiz kaldığını net söyleyebiliriz. Bu yüzyıl beklentileri olarak; insiyatif alabilme / girişimcilik (initiative), orijinal bir şey ortaya koyma (creativity) ve tutku / heyecanı (passion)… sayarlar. Derdini anlatabiliyor mu? Başkalarıyla iletişime geçebiliyor mu? Yazmayı, okumayı, dinlemeyi biliyor mu? Beraber başarmayı biliyor mu? Grupla çalışmayı yapabiliyor mu? Proje yönetebiliyor mu? Sosyal yetenekleri nasıl? Demek oluyor ki, günümüz dünyasının ihtiyaç duyduğu insan; HAYATI BOYUNCA KULLANACAĞI DEĞERLİ BİLGİLERİ elde etmekle birlikte; düşünen, tartışan, eleştiren, creative özelliği gelişmiş, bilgiye ulaşmanın yollarını bilen, muhakeme gücü gelişmiş insanlardır.
Bir insanda sözü edilen yeteneklerin gelişmesi; daha uzun zaman uygulamalı eğitim ve bol pratik yapmalarıyla doğrudan alakalıdır. Mesela, öğrencilerde araştırma kabiliyetinin gelişmesi için bir çok farklı konuda araştırma yapması, takım çalışması yeteneğinin gelişmesi için defalarca farklı takımları içinde yer alması gerekir. İletişim kabiliyeti için bir çok rapor yazması ve sunum yapması icabeder. Özetle, yetenekleri geliştirmek için defalarca uygulama yapmak gerekir. Bunun için de zamana ihtiyaç vardır. Sadece okul sonrası çalışmaları yeterli olmaz… Okul süresince, geliştirme hedeflenmelidir. Bu da ancak topyekün ilk ve orta-lise öğretimi boyunca müfredat / curriculum hazırlanırken, içerik ve yetkinlik kazanmayla yani iki hedefli bir müfredat / curriculum hazırlığı ile olabilir. Diğer bir ifade ile yetkinlik kazanımı, içerik programının içine yedirilmelidir. Ana okulundan başlayarak derslerin ve konuların içinde, mutlaka takım çalışması, problem çözümü, koordinasyon, proje yönetimi, planlama, sunum yapma, iletişim becerisi, yazma, dinleme ve zaman yönetimi gibi öğrencinin yeteneklerini geliştirici aktivitelere yer verilmelidir. Her öğretmen, her dersini işlerken, öğrencinin her iki yönünü geliştirici şekilde işlemelidir. İmtihanlarda, bilgi içeriğini ölçerken yeteneklerinin gelişimini de ölçmelidir ve not verirken de bunun ağırlığı olmalıdır. Öğrenci, bilgiyi çok yönlü telafi edebilir ama bu becerilerin erken dönemde kazandırılması, okulda ve hocalarının koçluğunda olur.
Öbür taraftan öğrencilere daha erken dönemde kariyer planlaması eşliğinde planlı bir çalışma içine girmesi ve fark oluşturması telkin edilmelidir. Onlara şöyle denilmeli: Hayatta bir hedefiniz, bir idealiniz olmalı. Öncelikleri içinde yaşadığınız toplum faydasına bir gayeniz olmalı. Neyi seviyorum? Neyi değiştirmek istiyorum? Benim karakterime ve mizacıma uygun olan meslek nedir? Hangi mesleği severek yapabilirim? Beni ne heyecanlandırıyor? Neden hoşlanıyorum?.. gibi soruları kendinize, daha erken yaşta sormalı ve üniversiteye girerken tam doğru bir kararla girmelisiniz. Hayatınızı nasıl şekillendireceğiniz sizin elinizdedir. Bir ömür beraber olacağınız mesleği seçmede titiz davranmalısınız. Bunu doğru anlayabilmeniz için orta-lise eğitimi döneminde o mesleklerle ilgili stajlar yapmalı hatta boş kaldığınız zamanda o meslekte çalışmalısınız. Tâ ki, gerçekten bir hayat boyu bu mesleği severek devam ettirebilir miyim, sorusunun cevabını doğru verebilesiniz. SEVDİĞİNİZ İŞTE ÇALIŞIRSANIZ, YORULMAZSINIZ. İş hayatınızda da mutlu olursunuz. Gideceği limanı bilmeyen yelkenli gemiye hiçbir rüzgar yardım edemez…
Eğitimcilerimizin, öğretmenlerimizin ve idarecilerimizin yaşadığımız zamanı ve şartları iyi düşünüp ona göre tedbir almaları gerekiyor…
[Safvet Senih] 8.11.2018 [Samanyolu Haber]
Cihangir İslam’ın AKP’ye ilk tokadı değil! [İlker Doğan]
“Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır.” O susmadı. Meclis’teki konuşmasında iktidar temsilcilerinin gözlerinin içine baka baka, “Zulmediyorsunuz ve zalimsiniz.” dedi. Bir tek vekil AKP’nin dengesi bozmaya yetti. Hakkında soruşturma açıldı. Prof. Dr. Cihangir İslam’dan bahsediyoruz. Bu, onun zulmü haykırdığı ilk konuşması değildi ama ‘bardağı taşıran’ son damla oldu. Peki bu güne kadar neler söylemişti Cihangir İslam?
Prof. Dr. Cihangir İslam, 31 Ekim’de Meclis kürsüsünde yaptığı konuşma AKP’lileri derinden sarstı. Zira yıllar sonra ilk kez bir vekil, AKP’lilerin gözlerinin içine baka baka, eğip bükmeden, iktidarın zalim olduğunu, insanlara zulmettiğini, beddua aldığını, Allah’a değil aciz bir kula kulluk ettiğini söylüyordu. İslam, “Siyaseten nankörsünüz. 15 Temmuz bahane, bütün muhaliflerinizi, hakkı söyleyenleri, zulmünüzü yüzünüze söyleyenleri tasfiye ediyorsunuz. Zulmediyorsunuz ve zalimsiniz.” ifadelerini kullanmıştı. Çok geçmeden hakkında savcılık soruşturma başlattı. Suçlama, ‘Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama’ ile ‘suçu ve suçluyu övme.’
SUÇ DOSYASI OLDUKÇA KABARIK!
Sakaryalı olan Cihangir İslam, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı. Mazlumder, Saadet Partisi, HAS PARTİ, Adalet Zemini ve Hak ve Adalet Platformu kurucularındandır. Rahmetli Necmettin Erbakan’ın danışmanı. Eski AKP’li vekillerden 28 Şubat’ın sembol ismi Merve Kavakçı’nın eski eşi. Kafkas Üniversitesi Öğretim Görevlisi olan İslam, geçtiğimiz yıl Şubat ayında yayınlanan bir KHK ile ihraç edildi. Barış akademisyenlerine destek bildirisine imza atan isimlerden biriydi. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yapılan ve 25 gün süren Adalet Yürüyüşü’nde ise CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında yürüdü.
DİN ELDEN GİDİYOR, YETİŞİN SAVCILAR!
Yukarıda aktarılan ve hakkında soruşturma açılmasına neden olan konuşma Prof. Dr. İslam’ın AKP’yi yerden yere vurduğu ilk açıklaması değil. Daha önce de iktidar temsilcilerini hedef alıp, onları kendi silahlarıyla, ‘dini terminolojiyi kullanarak’ vurmuştu. Zaten AKP’lilerin bu kadar rahatsız olmasının sebebi de buydu aslında. Daha 1 ay önce Meclis’te yaptığı konuşmada, Saray’a ve tek adam yönetimine karşı olduğunu söylemişti: “İnanın kıskanmıyoruz. Ne yediğiniz ıstakozlarda ne içtiğiniz ejderha sularında gözümüz yok. Bindiğiniz arabalarda da gözümüz yok. Tek kişi anlayışı maalesef bu meclise de sokulmak isteniyor. Biz buna sonuna kadar direneceğiz.”
İNSANLARI YOK ETME TEŞEBBÜSÜ
İhraç edildikten günler sonra verdiği bir demeçte KHK ile yapılan kıyımları hatırlattıktan sonra, “Bu, insanları bitirme, hiç etme, yok etme teşebbüsüdür.” diyen İslam, şöyle devam ediyordu: “Ayette, ‘Onlar sözü dinler ve güzeline uyarlar.’ deniliyor. Nedir bunun anlamı? Bütün sözleri dinleyeceksiniz. Sözün söyletilmemesi Nebilerin, Peygamberlerin, bilgelerin politikası değildir, sözün engellenmesi Firavunların politikasıdır. Bu politika, baskıcı unsurların, tarih boyunca insanlara musallat olmuş despotların politikasıdır.”
İKTİDAR, İNSANLARI DİNDEN SOĞUTTU
Geçtiğimiz yıl mart ayında verdiği bir röportajda da Cihangir İslam, yine çok çarpıcı tespitlerde bulunuyordu: “KHK ile atılanların yurt dışına çıkması da yasaklanıyor. Bu apaçık bir zulümdür. Bu zulmün haykırılması lazım. Bunların öğretmenleri nebiler değil firavunlardır. Bu uygulamalar furkanı hiçe sayan uygulamalardır. Hak ile batıl ayrımını; doğru ile yanlış farkını hiçe sayan yöntemlerdir. Şimdi öyle bir güne geldik ki dindarlığınızı ifade etmekte zorlanıyorsunuz, çünkü iktidarın bu topluma yaşattıkları üzerinden, adeta dine ve dindarlara bir öfke birikmiş durumda. AK Parti’nin her icraatı Müslümanlara hatta İslam’a fatura edilmektedir ve AK Parti açısından bunun sorumluluğu büyüktür.”
AKP’NİN ADALETLE ALAKASI YOK
Cihangir İslam, Mayıs 2017’deki demecinde daha sert ifadeler kullandı AKP için: “AK Parti’nin insana ve gruplara bakışı araçsaldır. İşine geleni kullanır, fonksiyonu bitince bir kenara koyar. Bu benim dördüncü atılışım. Üçünü 90’lı yıllarda yaşadım, dördüncüsü AK Parti’ye nasip oldu. Yılmak yok, mücadeleye devam.”
****
İnsanlar neden sorgusuz sualsiz hapsediliyor?
Geçtiğimiz yıl kasım ayında verdiği bir başka demece bakalım şimdi. İktidarın zaman zaman ‘özeleştiri’ yapar gibi davrandığının hatırlatılması üzerine şöyle diyor Prof. Dr. İslam: “Bugün 200 bin kişi açığa alınmış, 120 bin kişi işini kaybetmiş, 55 bin kişi hapiste, 17 bin kadın hapiste, 2000’nin üzerinde çocuk hapiste, 668 bebek hapiste, 50 civarında KHK’lı canına kıymış. Dolayısıyla bu itirafları bir hedef şaşırtmaca olarak görüyorum. Özeleştiriyse yetersizdir. İnsan hakları konusunda ne yaptınız? Neden hukuk devletinin önünü kapattınız? Neden işlerini kaybedenler mahkemelere gidemiyor? Neden insanları sorgusuz sualsiz aylarca yıllarca içerde tutuyorsunuz? Bu konuda ne zaman pişmanlık duyacaksınız? Bunların cevabını verin. Devlet yönetiminde temel ilkeler çiğnenmiştir.”
90’LARDAN DAHA GERİDEYİZ
“Bakın AK Parti iktidara gelirken bu ülkeye çoğulcu demokrasi, eşit vatandaşlığı hatta ileri demokrasiyi vaat ederek geldi, yani sadece kalkınma vaatleriyle değil. Şimdi baktığınızda adeta MHP’nin paraleline girmiş, muhafazakarlıktaki o sinik milliyetçiliğin çok gerisine düşen bir milliyetçi anlayışı görüyorsunuz. Milliyetçiliğin içine sıkışmış, sağcılaşmış yani statüko yanlısı olmuş bir parti var karşımızda. Oysa statüko karşıtlığıyla gelmişti. 90’larda bir mağduriyete uğradığımız zaman mahkemelere gidiyorduk. Şunu da teslim edelim, o günlerde hakim gibi hakimler de vardı ve kararlarını da veriyorlardı. Ama bugünkü hukuk sisteminde maalesef 90’ların da gerisine düşmüş durumdayız.”
[İlker Doğan] 8.11.2018 [TR724]
Prof. Dr. Cihangir İslam, 31 Ekim’de Meclis kürsüsünde yaptığı konuşma AKP’lileri derinden sarstı. Zira yıllar sonra ilk kez bir vekil, AKP’lilerin gözlerinin içine baka baka, eğip bükmeden, iktidarın zalim olduğunu, insanlara zulmettiğini, beddua aldığını, Allah’a değil aciz bir kula kulluk ettiğini söylüyordu. İslam, “Siyaseten nankörsünüz. 15 Temmuz bahane, bütün muhaliflerinizi, hakkı söyleyenleri, zulmünüzü yüzünüze söyleyenleri tasfiye ediyorsunuz. Zulmediyorsunuz ve zalimsiniz.” ifadelerini kullanmıştı. Çok geçmeden hakkında savcılık soruşturma başlattı. Suçlama, ‘Türk milleti, Türkiye Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama’ ile ‘suçu ve suçluyu övme.’
SUÇ DOSYASI OLDUKÇA KABARIK!
Sakaryalı olan Cihangir İslam, Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı. Mazlumder, Saadet Partisi, HAS PARTİ, Adalet Zemini ve Hak ve Adalet Platformu kurucularındandır. Rahmetli Necmettin Erbakan’ın danışmanı. Eski AKP’li vekillerden 28 Şubat’ın sembol ismi Merve Kavakçı’nın eski eşi. Kafkas Üniversitesi Öğretim Görevlisi olan İslam, geçtiğimiz yıl Şubat ayında yayınlanan bir KHK ile ihraç edildi. Barış akademisyenlerine destek bildirisine imza atan isimlerden biriydi. Geçtiğimiz yıl haziran ayında yapılan ve 25 gün süren Adalet Yürüyüşü’nde ise CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanında yürüdü.
DİN ELDEN GİDİYOR, YETİŞİN SAVCILAR!
Yukarıda aktarılan ve hakkında soruşturma açılmasına neden olan konuşma Prof. Dr. İslam’ın AKP’yi yerden yere vurduğu ilk açıklaması değil. Daha önce de iktidar temsilcilerini hedef alıp, onları kendi silahlarıyla, ‘dini terminolojiyi kullanarak’ vurmuştu. Zaten AKP’lilerin bu kadar rahatsız olmasının sebebi de buydu aslında. Daha 1 ay önce Meclis’te yaptığı konuşmada, Saray’a ve tek adam yönetimine karşı olduğunu söylemişti: “İnanın kıskanmıyoruz. Ne yediğiniz ıstakozlarda ne içtiğiniz ejderha sularında gözümüz yok. Bindiğiniz arabalarda da gözümüz yok. Tek kişi anlayışı maalesef bu meclise de sokulmak isteniyor. Biz buna sonuna kadar direneceğiz.”
İNSANLARI YOK ETME TEŞEBBÜSÜ
İhraç edildikten günler sonra verdiği bir demeçte KHK ile yapılan kıyımları hatırlattıktan sonra, “Bu, insanları bitirme, hiç etme, yok etme teşebbüsüdür.” diyen İslam, şöyle devam ediyordu: “Ayette, ‘Onlar sözü dinler ve güzeline uyarlar.’ deniliyor. Nedir bunun anlamı? Bütün sözleri dinleyeceksiniz. Sözün söyletilmemesi Nebilerin, Peygamberlerin, bilgelerin politikası değildir, sözün engellenmesi Firavunların politikasıdır. Bu politika, baskıcı unsurların, tarih boyunca insanlara musallat olmuş despotların politikasıdır.”
İKTİDAR, İNSANLARI DİNDEN SOĞUTTU
Geçtiğimiz yıl mart ayında verdiği bir röportajda da Cihangir İslam, yine çok çarpıcı tespitlerde bulunuyordu: “KHK ile atılanların yurt dışına çıkması da yasaklanıyor. Bu apaçık bir zulümdür. Bu zulmün haykırılması lazım. Bunların öğretmenleri nebiler değil firavunlardır. Bu uygulamalar furkanı hiçe sayan uygulamalardır. Hak ile batıl ayrımını; doğru ile yanlış farkını hiçe sayan yöntemlerdir. Şimdi öyle bir güne geldik ki dindarlığınızı ifade etmekte zorlanıyorsunuz, çünkü iktidarın bu topluma yaşattıkları üzerinden, adeta dine ve dindarlara bir öfke birikmiş durumda. AK Parti’nin her icraatı Müslümanlara hatta İslam’a fatura edilmektedir ve AK Parti açısından bunun sorumluluğu büyüktür.”
AKP’NİN ADALETLE ALAKASI YOK
Cihangir İslam, Mayıs 2017’deki demecinde daha sert ifadeler kullandı AKP için: “AK Parti’nin insana ve gruplara bakışı araçsaldır. İşine geleni kullanır, fonksiyonu bitince bir kenara koyar. Bu benim dördüncü atılışım. Üçünü 90’lı yıllarda yaşadım, dördüncüsü AK Parti’ye nasip oldu. Yılmak yok, mücadeleye devam.”
****
İnsanlar neden sorgusuz sualsiz hapsediliyor?
Geçtiğimiz yıl kasım ayında verdiği bir başka demece bakalım şimdi. İktidarın zaman zaman ‘özeleştiri’ yapar gibi davrandığının hatırlatılması üzerine şöyle diyor Prof. Dr. İslam: “Bugün 200 bin kişi açığa alınmış, 120 bin kişi işini kaybetmiş, 55 bin kişi hapiste, 17 bin kadın hapiste, 2000’nin üzerinde çocuk hapiste, 668 bebek hapiste, 50 civarında KHK’lı canına kıymış. Dolayısıyla bu itirafları bir hedef şaşırtmaca olarak görüyorum. Özeleştiriyse yetersizdir. İnsan hakları konusunda ne yaptınız? Neden hukuk devletinin önünü kapattınız? Neden işlerini kaybedenler mahkemelere gidemiyor? Neden insanları sorgusuz sualsiz aylarca yıllarca içerde tutuyorsunuz? Bu konuda ne zaman pişmanlık duyacaksınız? Bunların cevabını verin. Devlet yönetiminde temel ilkeler çiğnenmiştir.”
90’LARDAN DAHA GERİDEYİZ
“Bakın AK Parti iktidara gelirken bu ülkeye çoğulcu demokrasi, eşit vatandaşlığı hatta ileri demokrasiyi vaat ederek geldi, yani sadece kalkınma vaatleriyle değil. Şimdi baktığınızda adeta MHP’nin paraleline girmiş, muhafazakarlıktaki o sinik milliyetçiliğin çok gerisine düşen bir milliyetçi anlayışı görüyorsunuz. Milliyetçiliğin içine sıkışmış, sağcılaşmış yani statüko yanlısı olmuş bir parti var karşımızda. Oysa statüko karşıtlığıyla gelmişti. 90’larda bir mağduriyete uğradığımız zaman mahkemelere gidiyorduk. Şunu da teslim edelim, o günlerde hakim gibi hakimler de vardı ve kararlarını da veriyorlardı. Ama bugünkü hukuk sisteminde maalesef 90’ların da gerisine düşmüş durumdayız.”
[İlker Doğan] 8.11.2018 [TR724]
1908’den 2018’e hırsızlık destanı [Veysel Ayhan]
Tarih tekerrür ediyor. Ama aktörlerin kalitesi(!) artıyor. Daha önce de aktarmıştım. Ahmet Kabaklı, Tevfik Fikret’in Han-ı Yağma (Yağma Sofrası) şiirini aktarırken 100 yıl önceyi şu sözlerle anlatır:
“Biliyorsunuz 1908’de sözde Hürriyet ilân edilmiş, millet taşkın bir demokrasi çılgınlığına düşmüştü. Velâkin çok geçmeden, ipin ucu hemen açıkgözlerin, vurguncuların ve zalimlerin eline geçti. Derken İttihatçılar 1909’da milleti soyma namussuzluğunun görülmemiş ilk örneklerini verdiler. 1912’lere doğru diktatörlükte, vurgunda, millet haklarını yemekte, aşırı iğrençliklere düştüler. Milletin ümidi, serveti, gençlerin istikbali, eşkıyalar ve iş bilir mafya için asla terkedilmeyen ve daimî oturulan bir yağma sofrası oldu. Ne yazık o günlerde sersemletilmiş, yutulmuş ve gücü alınmış devlet ve milletimiz bir daha kendine gelemedi”
Yüz on yıl geçti. Aynı yerde sayıyoruz. Değişen tek şey, yağma sofrasının büyümesi, yağmacıların sefalet ve iştahta yüz yıl öncekilere rahmet okutturması.
Kendi yazarları hatta trolleri itiraf ediyor hırsızlıkların akıl almaz boyutlarını.
Tevfik Fikret çok enfes resmetmiş yağmayı. Az tadil edilmiş versiyonunu tercih ettim.
“İşte bu sofra efendiler,
İşte bu sofra kan ağlayan
Can çekişen halkımızın sofrası.
Nesi var, nesi yoksa hepsi bu.
Bekler sizi efendiler bu sofra,
Nasıl da durur, nasıl da titrer karşınızda.”
Siyasete ne için girmişlerdi ki zaten. Millete hizmet ediyorlar(!) şimdi de ücretlerini alıyorlar. Tıpkı yüz on yıl önceki gibi, tıpkı varlık vergisinde olduğu gibi.
1940’larda zamanın başbakanı Şükrü Saraçoğlu kapalı grup toplantısında: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” demişti. Şimdikiler ise büyük bir açlıkla başta Anadolu sermayesi olmak üzere her ne varsa üzerine çöküyorlar, çöktüler.
“Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir.
Aman canım, utanacak ne var efendiler?
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kimbilir?
Yiyin yutun hapur hupur, şapur şupur”
Doymuyorlar. Urla villaları, Çatalca köşkleri, Şehrizar konakları… artık devede kulak kaldı. Usta’nın menüsü bu olunca kendileri geri mi kalacak. Ustaya aşksa aşk, reise secde ise secde. Daha ne kadar beklesinlerdi. Beraber yürümüşler tabi ki beraber götürecekler. Millete lutfedip onca köprü-yol yapmışlardı. Sırada Mehmet Cengiz’in ‘vecizesini’ hep beraber hayata geçirmek kalmıştı.
“Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Kolay olmamıştı bugünlere gelmek. Milyarlarca dolar rüşvetle, haraçla suç üstü yakalanmışlardı. Ama üstesinden gelmişlerdi. Binlerce polisi, savcıyı ve hakimi sokağa koymuşlar hatta “hırsız yakalayan polis” yetişmesin diye polis okulunu kapatmayı başarmışlardı. 15 Temmuz olunca asker yetişmesin diye askeri okulları kapattılar. Güç onların, kudret reisindi. Artık bu kadar yorgunluktan sonra yemeyip de ne yapsınlardı! Doymak yok yola devam! Küçük lokmaları da ihmal etmemek gerek. Kebapçı, köfteci, manav…
Peki helal miydi? Tabi ki! Sonuçta gaza ediyorlardı.
“Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Sonra “Allah’ın lütfu” ilaç gibi geldi: 15 Temmuz.
Eline sağlık bizimkilerin. Profesyonel tilki, göz açık çakal, uyanık sırtlan.
Ve Hulûsu malum tezgâh! Kim tutar bizi. Çök çökebildiğine. Al alabildiğinden. Kuvvetler ayrılığı da ne ki! Tüm kuvvetler artık neferim. Yargım çay topluyor, komutan çay servisinde, vekiller çarığımı cilalıyor ve halk kanmaya hazır kapıkulum!
Kapı gibi fetva da var ellerinde. Hayrettin Hoca’dan. Talana ses etmediğine göre demek ki bilgisi ve fetvası var zatı alilerinin. Müftümün kadri kıymeti bu devirde anlaşıldı. Oğul, torun, eş akraba… Görmez’lerin gözünü açıp, topalları maratoncu yaptılar. Hepsini ihya ettiler sağ olsunlar. Helal olsun, fetva ne ki!
Malına çöktüklerinde hangi suçu arasan var! Emirül müminine muhalefet etmekten büyük suç mu olur! Yok emîr onar milyon euro komisyon alırmış, yok emîr dilediği kupon araziye çökermiş, yok emîr esnafı haraca kesermiş…
Bunlar ne ki! Bal tutan parmağını yalar. Bizimki biraz abartmış kovanı vakumlamış ya olsun. Helal olsun Zeyd’e, afiyet olsun Hind’e. “Dava” diyor mu, diyor. “İmam Hatip” diyor mu, diyor. “Türban” diyor mu, diyor! “Filistin” diyor mu, diyor!
Artık ne yapsa sevaptır, mahzuru yok!
Sayıştay’da “kendini bilmez biri” hırsızlıkları az açık etti de başına gelmeyen kalmadı. Bir “sızma” daha olursa kapıya kilit uzak değil.
“Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Daha dün ne diyor: “Dünyada garip gureba, fakir fukaranın olduğu ülkelere yardımda dünyanın bir numarası Türkiye. ABD ikinci sırada. Biz böyle bir ülkeyiz.”
Nasılsa yurdum insanı ne versen yiyor.
“Nasıl olsa bu yoksul, bu fukara halk
Verir nesi var nesi yoksa,
Verir malını, canını, ümidini, tüm güzelliğini,
Servetini, istikbalini, sağlığını, rahatını.
İçinde kaynayan mahşeri
Verir bu memleket, verir, hiç tasalanmayın,
Hiç düşünmeyin haram mıdır yoksa helal mi.
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Avrupa Birliği hayalleri bitti. İnsan hakları, muassır medeniyet fırsatı… Hepsi bitti.
Ülke sıfırlanmakla kalmadı “eksi”ye geçti.
Ülkede satılmadık bir şey kalmadı. Çalınacak şeyler bitti. Sadece “bugün”ü çalmadılar. “Yarın”ı da sattılar. Yapılan borçlar 25 yılda zor ödenir. Yakında bir birlerinden çalmaya başlayabilirler. Acele etmeliler.
Bak ikaz ediyor Fikret!
“Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Götürün efendiler, götürün, bu yağma sizin,
Bu ihanet sizin, bu hıyanet sizin,
Gün sizin efendiler, şölenler, törenler sizin.”
Fikret şu sözlerle bitirir ve kendini teselli eder:
“Gelin görün ki ne yapsanız, ne etseniz de
Çare yok efendiler, siz de gelir ve geçersiniz,
Gelmiş ve geçmiş efendileriniz gibi.
Çün bu memleket bizim efendiler, bu memleket bizim.
Söylemek zorunda kaldığım için özür dilerim.”
[Veysel Ayhan] 8.11.2018 [TR724]
“Biliyorsunuz 1908’de sözde Hürriyet ilân edilmiş, millet taşkın bir demokrasi çılgınlığına düşmüştü. Velâkin çok geçmeden, ipin ucu hemen açıkgözlerin, vurguncuların ve zalimlerin eline geçti. Derken İttihatçılar 1909’da milleti soyma namussuzluğunun görülmemiş ilk örneklerini verdiler. 1912’lere doğru diktatörlükte, vurgunda, millet haklarını yemekte, aşırı iğrençliklere düştüler. Milletin ümidi, serveti, gençlerin istikbali, eşkıyalar ve iş bilir mafya için asla terkedilmeyen ve daimî oturulan bir yağma sofrası oldu. Ne yazık o günlerde sersemletilmiş, yutulmuş ve gücü alınmış devlet ve milletimiz bir daha kendine gelemedi”
Yüz on yıl geçti. Aynı yerde sayıyoruz. Değişen tek şey, yağma sofrasının büyümesi, yağmacıların sefalet ve iştahta yüz yıl öncekilere rahmet okutturması.
Kendi yazarları hatta trolleri itiraf ediyor hırsızlıkların akıl almaz boyutlarını.
Tevfik Fikret çok enfes resmetmiş yağmayı. Az tadil edilmiş versiyonunu tercih ettim.
“İşte bu sofra efendiler,
İşte bu sofra kan ağlayan
Can çekişen halkımızın sofrası.
Nesi var, nesi yoksa hepsi bu.
Bekler sizi efendiler bu sofra,
Nasıl da durur, nasıl da titrer karşınızda.”
Siyasete ne için girmişlerdi ki zaten. Millete hizmet ediyorlar(!) şimdi de ücretlerini alıyorlar. Tıpkı yüz on yıl önceki gibi, tıpkı varlık vergisinde olduğu gibi.
1940’larda zamanın başbakanı Şükrü Saraçoğlu kapalı grup toplantısında: “Bu kanun aynı zamanda bir devrim kanunudur. Piyasamıza egemen olan yabancıları böylece ortadan kaldırarak, Türk piyasasını Türklerin eline vereceğiz.” demişti. Şimdikiler ise büyük bir açlıkla başta Anadolu sermayesi olmak üzere her ne varsa üzerine çöküyorlar, çöktüler.
“Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir.
Aman canım, utanacak ne var efendiler?
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kimbilir?
Yiyin yutun hapur hupur, şapur şupur”
Doymuyorlar. Urla villaları, Çatalca köşkleri, Şehrizar konakları… artık devede kulak kaldı. Usta’nın menüsü bu olunca kendileri geri mi kalacak. Ustaya aşksa aşk, reise secde ise secde. Daha ne kadar beklesinlerdi. Beraber yürümüşler tabi ki beraber götürecekler. Millete lutfedip onca köprü-yol yapmışlardı. Sırada Mehmet Cengiz’in ‘vecizesini’ hep beraber hayata geçirmek kalmıştı.
“Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Kolay olmamıştı bugünlere gelmek. Milyarlarca dolar rüşvetle, haraçla suç üstü yakalanmışlardı. Ama üstesinden gelmişlerdi. Binlerce polisi, savcıyı ve hakimi sokağa koymuşlar hatta “hırsız yakalayan polis” yetişmesin diye polis okulunu kapatmayı başarmışlardı. 15 Temmuz olunca asker yetişmesin diye askeri okulları kapattılar. Güç onların, kudret reisindi. Artık bu kadar yorgunluktan sonra yemeyip de ne yapsınlardı! Doymak yok yola devam! Küçük lokmaları da ihmal etmemek gerek. Kebapçı, köfteci, manav…
Peki helal miydi? Tabi ki! Sonuçta gaza ediyorlardı.
“Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır…
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Sonra “Allah’ın lütfu” ilaç gibi geldi: 15 Temmuz.
Eline sağlık bizimkilerin. Profesyonel tilki, göz açık çakal, uyanık sırtlan.
Ve Hulûsu malum tezgâh! Kim tutar bizi. Çök çökebildiğine. Al alabildiğinden. Kuvvetler ayrılığı da ne ki! Tüm kuvvetler artık neferim. Yargım çay topluyor, komutan çay servisinde, vekiller çarığımı cilalıyor ve halk kanmaya hazır kapıkulum!
Kapı gibi fetva da var ellerinde. Hayrettin Hoca’dan. Talana ses etmediğine göre demek ki bilgisi ve fetvası var zatı alilerinin. Müftümün kadri kıymeti bu devirde anlaşıldı. Oğul, torun, eş akraba… Görmez’lerin gözünü açıp, topalları maratoncu yaptılar. Hepsini ihya ettiler sağ olsunlar. Helal olsun, fetva ne ki!
Malına çöktüklerinde hangi suçu arasan var! Emirül müminine muhalefet etmekten büyük suç mu olur! Yok emîr onar milyon euro komisyon alırmış, yok emîr dilediği kupon araziye çökermiş, yok emîr esnafı haraca kesermiş…
Bunlar ne ki! Bal tutan parmağını yalar. Bizimki biraz abartmış kovanı vakumlamış ya olsun. Helal olsun Zeyd’e, afiyet olsun Hind’e. “Dava” diyor mu, diyor. “İmam Hatip” diyor mu, diyor. “Türban” diyor mu, diyor! “Filistin” diyor mu, diyor!
Artık ne yapsa sevaptır, mahzuru yok!
Sayıştay’da “kendini bilmez biri” hırsızlıkları az açık etti de başına gelmeyen kalmadı. Bir “sızma” daha olursa kapıya kilit uzak değil.
“Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtişamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar…
Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Daha dün ne diyor: “Dünyada garip gureba, fakir fukaranın olduğu ülkelere yardımda dünyanın bir numarası Türkiye. ABD ikinci sırada. Biz böyle bir ülkeyiz.”
Nasılsa yurdum insanı ne versen yiyor.
“Nasıl olsa bu yoksul, bu fukara halk
Verir nesi var nesi yoksa,
Verir malını, canını, ümidini, tüm güzelliğini,
Servetini, istikbalini, sağlığını, rahatını.
İçinde kaynayan mahşeri
Verir bu memleket, verir, hiç tasalanmayın,
Hiç düşünmeyin haram mıdır yoksa helal mi.
Yiyin efendiler yiyin, bu hân-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!”
Avrupa Birliği hayalleri bitti. İnsan hakları, muassır medeniyet fırsatı… Hepsi bitti.
Ülke sıfırlanmakla kalmadı “eksi”ye geçti.
Ülkede satılmadık bir şey kalmadı. Çalınacak şeyler bitti. Sadece “bugün”ü çalmadılar. “Yarın”ı da sattılar. Yapılan borçlar 25 yılda zor ödenir. Yakında bir birlerinden çalmaya başlayabilirler. Acele etmeliler.
Bak ikaz ediyor Fikret!
“Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak…
Götürün efendiler, götürün, bu yağma sizin,
Bu ihanet sizin, bu hıyanet sizin,
Gün sizin efendiler, şölenler, törenler sizin.”
Fikret şu sözlerle bitirir ve kendini teselli eder:
“Gelin görün ki ne yapsanız, ne etseniz de
Çare yok efendiler, siz de gelir ve geçersiniz,
Gelmiş ve geçmiş efendileriniz gibi.
Çün bu memleket bizim efendiler, bu memleket bizim.
Söylemek zorunda kaldığım için özür dilerim.”
[Veysel Ayhan] 8.11.2018 [TR724]
Kan parası duruma göre değişir [Tarık Toros]
Rahmetli Mahir Kaynak, para hareketlerini takip eder…
Sonuçlardan sebeplere, sebeplerden faillere ulaşırdı.
**
Demokrasi, mevcut rejimler içinde en ehven duranı.
Gelin görün ki, çok sesliliğin kâr etmediği, basın hürriyetinin yetmediği haller var:
Birincisi, dünya muazzam biçimde yalan habere maruz.
İkincisi, insanlar küçük/dar perspektifleri içinde genel faydayı düşünmekten âciz.
**
Amerika’da Pittsburgh’da bir katil, bir sinegoga girdi ve insanları silahla taradı.
11 Yahudi öldü orada.
Amerikan başkanı…
“Ülkesinde Yahudi düşmanlığına prim veremeyeceklerini”,
“Kötülüğün hayatlarımızı değiştiremeyeceğini”
..filan söyledi.
Silah kontrol yasasına hiç değinmedi.
Oradan oy alıyor çünkü.
**
Demokrasilerde…
Kürsülerde silah kullanılmaz, halka ateş açılmaz.
Gelgelelim…
Teknik biçimde insanlar birbirlerine karşı kışkırtılır, katliamla sonuçlanan olaylara zemin hazırlanır.
Aynı ABD’de…
Yüzde 40’larda giden seçime katılma oranını, son ara seçimde 60’lara çıkartan budur.
Oranlar, gidişata “dur” demek isteyenlerin arttığını göstermiyor.
Toplumun bir kesimi, ırkçı politikadan rahatsız olduğu için sandığa koşarken…
Sert siyasetten mutlu olanlar da pozisyon yitirmemek için gidip oy veriyor.
Katılım oranı yükseliyor, denge pek değişmiyor.
**
Bazen de toplum adeta kündeye getiriliyor.
İngiltere’deki gibi:
Bi̇r referandumla Avrupa Birliği’ne giren Birleşik Krallık…
Bir referandumla çıkıyor.
Dün, yani 1975’te “AB’ye girelim” diyen dönemin gençleri…
Yaşlanınca eski İngiltere’yi arar oldu ve 2016’da bu defa “çıkalım” dediler.
Gençler çoğunlukla sandığa gitmedi.
Sonrasında 2 milyon imza topladılar ama nafile.
Atı alan Üsküdar’ı geçmişti.
Bugün referandum olsa, iş tersine döner.
Onun için yapılmayacak zaten.
**
Cemal Kaşıkçı İstanbul’da Suudi konsolosluğunda öldürüldü.
Dünyada bir ilk.
Cinayet kabullenildi, cesedi yok edildi.
Dünya, cinayetin kriminal ve resmi adresi Suudi Arabistan’dan cukkasını koparma derdinde.
**
En son, ABD’nin İran’a ticari yaptırımları konuşuluyor.
İran “terörist” ülkeyse…
Neden Türkiye, Yunanistan ve İtalya bundan muaftır mesela?
Neden ekonomik dev Çin muaftır? İran’la ticareti keserse batacak mıdır?
Japonya da muaf, Güney Kore de.
Tuhaf değil mi?
**
Bazen tersten sormak iyidir.
Aktörleri değiştirmek de işe yarar.
Bir gazeteci, İran konsolosluğunda doğransaydı mesela.
İranlı mollalar, Suud prensleri kadar tolerans görür müydü?
Ha, kimse çıkıp da “İran böyle şey yapmaz” demesin.
Cinayeti olmayan devlet yoktur.
Kan parası duruma göre değişir.
[Tarık Toros] 8.11.2018 [TR724]
Sonuçlardan sebeplere, sebeplerden faillere ulaşırdı.
**
Demokrasi, mevcut rejimler içinde en ehven duranı.
Gelin görün ki, çok sesliliğin kâr etmediği, basın hürriyetinin yetmediği haller var:
Birincisi, dünya muazzam biçimde yalan habere maruz.
İkincisi, insanlar küçük/dar perspektifleri içinde genel faydayı düşünmekten âciz.
**
Amerika’da Pittsburgh’da bir katil, bir sinegoga girdi ve insanları silahla taradı.
11 Yahudi öldü orada.
Amerikan başkanı…
“Ülkesinde Yahudi düşmanlığına prim veremeyeceklerini”,
“Kötülüğün hayatlarımızı değiştiremeyeceğini”
..filan söyledi.
Silah kontrol yasasına hiç değinmedi.
Oradan oy alıyor çünkü.
**
Demokrasilerde…
Kürsülerde silah kullanılmaz, halka ateş açılmaz.
Gelgelelim…
Teknik biçimde insanlar birbirlerine karşı kışkırtılır, katliamla sonuçlanan olaylara zemin hazırlanır.
Aynı ABD’de…
Yüzde 40’larda giden seçime katılma oranını, son ara seçimde 60’lara çıkartan budur.
Oranlar, gidişata “dur” demek isteyenlerin arttığını göstermiyor.
Toplumun bir kesimi, ırkçı politikadan rahatsız olduğu için sandığa koşarken…
Sert siyasetten mutlu olanlar da pozisyon yitirmemek için gidip oy veriyor.
Katılım oranı yükseliyor, denge pek değişmiyor.
**
Bazen de toplum adeta kündeye getiriliyor.
İngiltere’deki gibi:
Bi̇r referandumla Avrupa Birliği’ne giren Birleşik Krallık…
Bir referandumla çıkıyor.
Dün, yani 1975’te “AB’ye girelim” diyen dönemin gençleri…
Yaşlanınca eski İngiltere’yi arar oldu ve 2016’da bu defa “çıkalım” dediler.
Gençler çoğunlukla sandığa gitmedi.
Sonrasında 2 milyon imza topladılar ama nafile.
Atı alan Üsküdar’ı geçmişti.
Bugün referandum olsa, iş tersine döner.
Onun için yapılmayacak zaten.
**
Cemal Kaşıkçı İstanbul’da Suudi konsolosluğunda öldürüldü.
Dünyada bir ilk.
Cinayet kabullenildi, cesedi yok edildi.
Dünya, cinayetin kriminal ve resmi adresi Suudi Arabistan’dan cukkasını koparma derdinde.
**
En son, ABD’nin İran’a ticari yaptırımları konuşuluyor.
İran “terörist” ülkeyse…
Neden Türkiye, Yunanistan ve İtalya bundan muaftır mesela?
Neden ekonomik dev Çin muaftır? İran’la ticareti keserse batacak mıdır?
Japonya da muaf, Güney Kore de.
Tuhaf değil mi?
**
Bazen tersten sormak iyidir.
Aktörleri değiştirmek de işe yarar.
Bir gazeteci, İran konsolosluğunda doğransaydı mesela.
İranlı mollalar, Suud prensleri kadar tolerans görür müydü?
Ha, kimse çıkıp da “İran böyle şey yapmaz” demesin.
Cinayeti olmayan devlet yoktur.
Kan parası duruma göre değişir.
[Tarık Toros] 8.11.2018 [TR724]
Müflis müteahhitleri kurtarma paketi [Semih Ardıç]
Vatandaş enflasyondan, elektrik-doğalgaz zamlarından dert yanarken hükûmet müflis müteahhitleri kurtarma paketi hazırlıyor.
Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı müteahhitlerin elinde kalan konutları satın alacak. Ne geldiyse inşaattan geldi başımıza. Hatada ısrar ediyorlar.
BEDELİN YÜZDE 70’İ İLE BANKA BORCU KAPATILACAK
Bedelin yüzde 70’i ile firmaların banka borcu ödenecek, yüzde 30’u ise firmalara verilip kendi işlerinde kullanması sağlanacak.
Firmalar 7 Kasım’a kadar stoklarını Emlak Konut’a beyan edecek. Konutların değer tespitini Emlak Konut yapacak.
Konut Geliştiricileri ve Yatırımcıları Derneği (KONUTDER), Gayrimenkul ve Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği (GYODER) ve İstanbul İnşaatçılar Derneği’nin (İNDER) üyelerine gönderilen mektup evlere şenlik!
GELİR GİDER DENGESİ BOZULMUŞ…
Mektupta şu ifadeler yer alıyor: “Gelir gider dengesi bozulmuş, bankalar ile sıkıntıya girmiş, takipte olan veya konkordato ilan etmiş firmalara, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Bankalar Birliği Genel Müdürlüğü tarafından örevlendirilen Emlak Konut tarafından destek verilmesi planlandı.”
Elinde iskân izni alınmış konut stoku bulunan firmalara geçiş önceliği verilecek. Ofis ve iş yeri stokları da destek paketi için Emlak Konut’a iletilebilecek.
Böyle bir kurtarma paketinin halkın vergilerinin çarçur edilmesinden başka bir neticesi olamaz.
LÜKS ARABALARI DA SATACAKLAR MI?
Müteahhitler iyi günde imar rantlarını sömürdü. Lüks arabaları ile magazincilere poz verirken akılları neredeydi? Gelir gider dengesi bozulurken niye basiretli tacir gibi hareket etmediler?
Lüks hayatı aynen devam ettiren aynı müteahhitler işler sarpa sarınca kurtarılıyor. İyi günde de kazanıyorlar kötü günde de.
Nitekim “havuzu” doldurdukları için hükûmetin her birine borcu var tabii. Havuz çökmesin de ekonomi batsın umurlarında değil.
Belli bir sektörü ya da şirketi devlet desteği ile kurtarmak ekonomiyi içine düştüğü borç çukurundan çıkarmaya kâfi gelemez.
YARIN HANGİ SEKTÖRÜ KURTARACAKSINIZ?
Şayet devletin elinde milyarlarca TL kaynak varsa niçin inşaat sektörü için kullanıyor? Türkiye’nin son 15 senesi inşaat uğruna heba edilmedi mi?
Tek atımlık barutla ekonominin düzlüğe çıkması mümkün mü? Bugün özel sektör müteahhitleri, yarın belediyeleri iş yapan ve alacaklarını tahsil edemeyen firmalar mı kurtarılacak?
Haddi zatında bütçe açığı 80 milyar TL’ye yaklaşan bir devletin ilacı olsa kendi başına sürerdi.
Emlak Konut’un alacağı yüz binlerce konutun ödemesini hangi para ile yapacağı meçhul. Hazine garantisi ile bankalardan kredi temin edeceği belirtiliyor ki yüzde 40’lara yükselmiş faiz oranları ile alınacak kredilerin ödenme ihtimali yok.
O BORÇLAR VATANDAŞA YIKILACAK
Esasında özel sektörün batığı kamunun, dolayısıyla vatandaşın üzerine yıkılacak. Oysa faiz ve enflasyonun aşağı inmesi için kalıcı bir ıslahat (reform) programı açıklanmalıydı.
Böyle bir emareye rastlanmadığı gibi 500 milyon sterline Katar’dan uçan saray getirildi. İsraf ve lükste hudut tanınmıyor. Türkiye üretmeden tüketmenin bedelini ödüyor.
Hazıra dağ dayanmaz. Yabancı bankaların verdiği borçları dağa bayıra, villaya kotraya harcadık. Şimdi borçları ödeyecek kaynak bulamıyoruz.
Dünyada para bolluğu vardı, üretsek de geliyordu para üretmesek de. ABD başta olmak üzere gelişmiş ekonomilerde faiz oranları yükseliyor.
DIŞARIDAN PARA BULMAK DAHA ZOR
Türkiye gibi cari açık veren memleketlerin mevcut şartlarda dışarıdan borç alması iki sene öncesine kıyasla iki kat maliyetli hale geldi. En büyük bankalarımız bile Londra’dan eli boş dönüyor.
Türkiye’nin hukuk ve demokrasiden uzaklaşmasından endişe eden yatırımcı için en riskli piyasalardan biriyiz. Böyle bir iklimde hükûmet müteahhiti kurtarmak için paket hazırlıyor.
MEDİKAL FİRMALAR ALACAĞINI TAHSİL EDEMİYOR
Medikal firmaları 10 aydır Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) alacağını tahsil edemezken elde kalan konutları devletleştirmek kamikaze dalışından farksız.
23 bin 500 taşıtla kiralama hizmeti veren Fleetcorp firması 1,5 milyar TL borç bırakarak battı. Onlarca bayiyi de kendisi ile beraber dibe çekti.
Mevcut krizde devlet sisli havayı dağıtmak için gayret etmeli. Yatırım iklimi elverişli hale getirilmeli, fiyat istikrarı tesis edilmeli. Bu uzun ve zorlu bir yoldur.
Sisler bulvarında tanıdığına, yandaş olana para vererek selamete çıkılması mümkün değil.
[Semih Ardıç] 8.11.2018 [TR724]
Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı müteahhitlerin elinde kalan konutları satın alacak. Ne geldiyse inşaattan geldi başımıza. Hatada ısrar ediyorlar.
BEDELİN YÜZDE 70’İ İLE BANKA BORCU KAPATILACAK
Bedelin yüzde 70’i ile firmaların banka borcu ödenecek, yüzde 30’u ise firmalara verilip kendi işlerinde kullanması sağlanacak.
Firmalar 7 Kasım’a kadar stoklarını Emlak Konut’a beyan edecek. Konutların değer tespitini Emlak Konut yapacak.
Konut Geliştiricileri ve Yatırımcıları Derneği (KONUTDER), Gayrimenkul ve Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği (GYODER) ve İstanbul İnşaatçılar Derneği’nin (İNDER) üyelerine gönderilen mektup evlere şenlik!
GELİR GİDER DENGESİ BOZULMUŞ…
Mektupta şu ifadeler yer alıyor: “Gelir gider dengesi bozulmuş, bankalar ile sıkıntıya girmiş, takipte olan veya konkordato ilan etmiş firmalara, Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Bankalar Birliği Genel Müdürlüğü tarafından örevlendirilen Emlak Konut tarafından destek verilmesi planlandı.”
Elinde iskân izni alınmış konut stoku bulunan firmalara geçiş önceliği verilecek. Ofis ve iş yeri stokları da destek paketi için Emlak Konut’a iletilebilecek.
Böyle bir kurtarma paketinin halkın vergilerinin çarçur edilmesinden başka bir neticesi olamaz.
LÜKS ARABALARI DA SATACAKLAR MI?
Müteahhitler iyi günde imar rantlarını sömürdü. Lüks arabaları ile magazincilere poz verirken akılları neredeydi? Gelir gider dengesi bozulurken niye basiretli tacir gibi hareket etmediler?
Lüks hayatı aynen devam ettiren aynı müteahhitler işler sarpa sarınca kurtarılıyor. İyi günde de kazanıyorlar kötü günde de.
Nitekim “havuzu” doldurdukları için hükûmetin her birine borcu var tabii. Havuz çökmesin de ekonomi batsın umurlarında değil.
Belli bir sektörü ya da şirketi devlet desteği ile kurtarmak ekonomiyi içine düştüğü borç çukurundan çıkarmaya kâfi gelemez.
YARIN HANGİ SEKTÖRÜ KURTARACAKSINIZ?
Şayet devletin elinde milyarlarca TL kaynak varsa niçin inşaat sektörü için kullanıyor? Türkiye’nin son 15 senesi inşaat uğruna heba edilmedi mi?
Tek atımlık barutla ekonominin düzlüğe çıkması mümkün mü? Bugün özel sektör müteahhitleri, yarın belediyeleri iş yapan ve alacaklarını tahsil edemeyen firmalar mı kurtarılacak?
Haddi zatında bütçe açığı 80 milyar TL’ye yaklaşan bir devletin ilacı olsa kendi başına sürerdi.
Emlak Konut’un alacağı yüz binlerce konutun ödemesini hangi para ile yapacağı meçhul. Hazine garantisi ile bankalardan kredi temin edeceği belirtiliyor ki yüzde 40’lara yükselmiş faiz oranları ile alınacak kredilerin ödenme ihtimali yok.
O BORÇLAR VATANDAŞA YIKILACAK
Esasında özel sektörün batığı kamunun, dolayısıyla vatandaşın üzerine yıkılacak. Oysa faiz ve enflasyonun aşağı inmesi için kalıcı bir ıslahat (reform) programı açıklanmalıydı.
Böyle bir emareye rastlanmadığı gibi 500 milyon sterline Katar’dan uçan saray getirildi. İsraf ve lükste hudut tanınmıyor. Türkiye üretmeden tüketmenin bedelini ödüyor.
Hazıra dağ dayanmaz. Yabancı bankaların verdiği borçları dağa bayıra, villaya kotraya harcadık. Şimdi borçları ödeyecek kaynak bulamıyoruz.
Dünyada para bolluğu vardı, üretsek de geliyordu para üretmesek de. ABD başta olmak üzere gelişmiş ekonomilerde faiz oranları yükseliyor.
DIŞARIDAN PARA BULMAK DAHA ZOR
Türkiye gibi cari açık veren memleketlerin mevcut şartlarda dışarıdan borç alması iki sene öncesine kıyasla iki kat maliyetli hale geldi. En büyük bankalarımız bile Londra’dan eli boş dönüyor.
Türkiye’nin hukuk ve demokrasiden uzaklaşmasından endişe eden yatırımcı için en riskli piyasalardan biriyiz. Böyle bir iklimde hükûmet müteahhiti kurtarmak için paket hazırlıyor.
MEDİKAL FİRMALAR ALACAĞINI TAHSİL EDEMİYOR
Medikal firmaları 10 aydır Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) alacağını tahsil edemezken elde kalan konutları devletleştirmek kamikaze dalışından farksız.
23 bin 500 taşıtla kiralama hizmeti veren Fleetcorp firması 1,5 milyar TL borç bırakarak battı. Onlarca bayiyi de kendisi ile beraber dibe çekti.
Mevcut krizde devlet sisli havayı dağıtmak için gayret etmeli. Yatırım iklimi elverişli hale getirilmeli, fiyat istikrarı tesis edilmeli. Bu uzun ve zorlu bir yoldur.
Sisler bulvarında tanıdığına, yandaş olana para vererek selamete çıkılması mümkün değil.
[Semih Ardıç] 8.11.2018 [TR724]
Sise Analar ölmesin, hasta tutuklular serbest kalsın! [Ramazan Faruk Güzel]
Geçen hafta ameliyata girerken çok farklı hisler içindeydim. Narkozu verdiklerinde tavandaki kuvvetli ışıklara bakarken bir an içimden, “Şu an uyandın-uyanmadın, neyin geride kalır, ne eksik kalır ki?!” şeklinde bir soru geçti ve aklıma dişe dokunur bir şey gelmedi.
Yaş elliye yaklaşırken, ordan oraya savrulmanın, bir şeyleri savunmaya, adalet adına bir şeylere vesile olmaya çalışmanın sonunda elde var sıfır… Daha önce çok dilime dolanan Hz Meryem’in şu sözleri tekrar dilimin ucuna geldi: “Keşke bundan önce ölmüş olsaydım da unutulmuş gideydim.” (Meryem/23) (“Keşke toprak olsaydım” diyenlerden olmak da var (Nebe/40) ama..) Yapılanlardan yana bir şey yok ama aklıma bir bitirmeyi düşündüğüm kitabım geldi, o bitmeden gidersem gözüm arkada giderim diye düşündüm o an açıkçası..
Damarıma ilacı zerk ederlerken başımda koşuşturan doktor ve hemşire (sayabildiğim kadarıyla) 6 kişi kadardı. Bu hadisenin bu kadar müştemilatlı olacağını düşünmemiştim, “ayak üstü müdahale ederler, yollarlar” diyordum. Hem şaşkınlık, hem de suçluluk içerisinde, doktor olduğunu sandığım bir beye:
“Size de zahmet oldu, bir böyle rahatsızlığım için size bir sürü iş çıkardım” dedim. Ağzımdan dökülüveren sözlere anlam veremedi doktor, birkaç kez tekrarlattı. Yine anlamadı, “İngilizce olarak da söylemek ister misiniz, anlayamadım da?!” dedi.
“Kardeşim, sana hangi dilde söylesem, yine aynı anlamda şeyler söyleyeceğim ve anladım ki sen anlayamayacaksın; benim yaşadıklarımı, duyduklarımı bilmeden…” diyemedim de, “Yok bir şey, önemli değil” diye geçiştirdim.
TEDAVİ EDİLEMEDİĞİ İÇİN ÖLEN İNSANLARIN DİYARI..
Çünkü biliyorum ki, bu ameliyatı olmasam ölmezdim, böyle yaşardım kolumda nükseden arıza ile.. Ama biliyorum ki geride bıraktığım ülkemde, Türkiye’de yüzbinlerce insan sorgusuz sualsiz tutuluyor ve hemen hepsi de masum. Bir tedbir mahiyetinde olan tutukluluk (CMK 100 m.) bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılıyor şu an ülkede.
Şu an cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülerin tedavileri ve ameliyat haklarına dair kanun ve yönetmeliklerde detaylı düzenlemeler var, hatta “Tutuklu ve Hükümlülerin Sağlık giderleri Hakkında Genelge” (GENELGE. 2013/2) ile detaylandırılsa da, şu an bu hükümlerin hemen hiç birisi uygulanmıyor. Bundan dolayı da hapishane ve tutukevlerinde bir çok ölüm hadisesi yaşanmakta; kimisi işkencelere bağlı infazlardan, kimisi de tedavi ve ilaç isteklerine rağmen bu talepleri inatla karşılanmadığı için…
TEOMAN GÖKÇE, MUSTAFA ERDOĞAN…
Son mağdurlardan birisi de Sise Ana. Tarsus T Tipi Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan 85 yaşındaki hasta tutuklu Sise Bingöl, 3 gün kelepçeli ring aracında bekletildikten sonra anca hastaneye kaldırıldı! 2017’den bu yana cezaevinde bulunan Sise Bingöl, yaşlı olmasından dolayı algılama yeteneğini kaybetmiş; mide, şeker, astım, tansiyon ve sair gibi hastalıklarıyla mücadele ediyor.
Muş’un Varto ilçesine bağlı Badan Köyü’ne Nisan 2016’da köye yapılan bir baskında üç kişi ile birlikte “Örgüt Üyeliği” iddiasıyla tutuklanarak Muş F Tipi Cezaevi’ne konmuş olan Sise Ana, ‘Örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek’ iddiasıyla 4 yıl 2 ay hapis cezası verilmişti. (Devlet, dönem dönem herkesi mağdur etti, şimdi başkalarını.. Ama Kürtler, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri devletin en çok sillesini yemiş kesim, hala da devam.. ve Sise Ana onlardan sadece birisi!)
Bari Sise Ana ölmesin.. Zira şu OHAL kapanında her meslekten, her yaştan insan göstere göstere öldürüldü… Darbeden çok önce yurtdışına çıkmamış olsaydım, belki de aynı koğuşlarda yer alıp aynı akibete uğrayacağımı öngördüğümden belki de, yargı camiasındaki kayıpları biraz daha yakından takip ettim; empati ve iç burkuntusu ile!
En son kayıplardan birisi de eski HSYK 1.Daire üyesi Teoman Gökçe idi.. 15 Temmuz sözde darbe girişimin ardından ‘FETÖ’ üyesi olduğu iddiası ile tutuklanmış olan Gökçe, Sincan Cezaevi’nde tutuklu idi, 02 Nisan 2018 tarihinde 49 yaşında iken kalp krizi neticesinde yaşamını yitirmişti. Selçuk Üniversitesi‘nde Ceza Usul Hukuk dalında Doktora yapmış olan ve konunun uzmanlarından Gökçe, Usul Hukuku’na aykırı olarak içerde tutulmuş, yasa ve mevzuatlara rağmen gerekli tedavileri yapılmamış ve en hafifi ile “muhtemel kasıt” ile katledilmiştir. Bu cinayet, bütün ülkenin gözleri önünde gerçekleşmiş, bütün adliye teşkilatının suskun onayı ile vuku bulmuştur. Halbuki Gökçe, şu an görevde bulunanlar dahil, bütün yargı mensupları için titizlikle çalışmış birisidir ve hepsinin üzerinde hakkı vardır ve onun vebali kıyamete kadar hepimizin üzerinde kalacaktır. Dosyasındaki en somut suçlamayı duymak ister misiniz: ‘Son HSYK seçimlerinde oy için ziyaretlerde bulunmak!’..
Bir de, bilinci kapanana kadar tahliye edilmeyen, öleceği anlaşılınca serbest kaldıktan dört gün sonra yaşamını yitiren Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan var! 15 Temmuz Çakma Darbe Girişimi’nin ardından beyin ameliyatı geçirdiği sırada hakkında yakalama kararı çıkartılan, Şubat ayında tutuklanan ve bilinci kapanana kadar tahliye talebi kabul edilmeyen 49 yaşındaki Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan yaşamını yitirdi ve onun kanında bütün o sessiz yığınların, hınçlı siyasilerin, Engerek-on yapılanmasının.. velhasıl hemen herkesin eli var, payı var… Belki en başta da AYM’nin. Ölmeden önce tahliyesi için yapılan başvurusunu da reddetmişti o en yüksek mahkeme! (Halen hücrede olan 2 üyesine sahip çıkamayan yüksek yargının bu icraatını da buraya kaydetmiş olayım.)
SOYKIRIM ADIM ADIM..
17/25 Yolsuzluk Davasından dolayı hırsızlar güruhunun, Ergenekon davalarından dolayı da bir kısım katiller sürüsünün kuyruk acısı ve gözü dönmüşlükle kendilerine alternatif ve de potansiyel tehlike gördükleri bütün hukukçulara hınçla yaklaşmasını -zor da olsa- anlıyorum.. Ama mahkemenin önünden geçmemiş, bahse konu davaların iddianamelerinin bir sayfasından bile haberi olmamış yüzbinlerce insana duydukları soykırıma varan hınçlarını anlamak mümkün değil.
Ergenekon Davası sürecinin sonlarında medyaya bir ses kaydı düşmüştü ve orada bir komutan, “hükümetle anlaştıkları, çıkınca çocuklara bile acımayacaklarını” söylüyordu, ilkel kabilelerde görülen bir kan davası ve soykırım güdüsü ile… Sanırım tam da o süreç yaşanıyor şu ara. Öcüleştirilen, şeytanlaştırılan insanların -50 yıl önceki Hitler Almanya’sında Yahudilere uygulandığı gibi- toplumdan tecrit edilmesi ve yok edilmeye başlanması. Şu an soykırımın 7. Aşamasındayız ve insanlar cezaevlerinde, sokak ortasında tek tek yok ediliyor, tedavisi yaptırılmayarak göstere göstere öldürtülüyor.
400 binden fazla gözaltı olmuş, 60 bin civarında insan halen tutuklu..
İnsan Hakları Derneği’nin “Hapishaneler Komisyonu”nun hazırladığı rapora göre:
Cezaevlerinde şu an itibariyle 401’i ağır, bin 154 hasta tutuklu bulunuyor.
Ve de 45’e yakın hamile tutuklu ve de 700’ün üzerinde bebek var cezaevlerinde..
Dediğim gibi, bu gözü dönmüş suç ortaklarının hışmına ve cinayetine uğramanız için önemli bir makamda bulunmuş olmanız gerekmiyor. Yakın zamanda hasta bir bayan öğretmenin, Halime Gülsu’nun cezaevinde göz göre göre ölmesi bunun en acı örneklerindendi.. Kelimenin tam manasıyla “sistematik olarak öldürülmüştü.”
Mersin’de 20 Şubat’ta Gülen Cemaati soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve 67 gün Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan “sistemik lupus eritematozus hastası” Halime Gülsu’nun ilaçlarının verilmemesi nedeniyle yaşamını yitirmesi, vicdan sahibi herkesi sarsmıştı. İngilizce Öğretmeni Halime Gülsu’nun suçu ise sonradan basına yansımıştı: “Çalışmayan ama KHK ile işinden atılan aileler için, evinde içli köfte yapıp satarak bu ailelere destek olmaya çalışmak.”
Bu şekilde sistematik olarak insanlara cezaevlerinde işkenceler yapılıyor, hasta tutuklu ve hükümlüler tedavi ettirilmeyerek öldürülüyor.
Altını çizerek söylüyorum:
İnsanlar göstere göstere öldürülüyor; karakollarda, hapishanelerde.
Ceza Hukuku’nda ”İhmal suretiyle icra suçu” diye bir kavram vardır. Burada muhtemel bir kasıt vardır. O tedaviler yapılmadığında, ilaçları verilmediğinde o hastaların öleceği öngörülür, bilinir. Hastaneye sevk etmesi gerekirken yapılmaması, ihmal suretiyle işlenmiş bir cinayettir. Yargıdaki ve kolluktakilere bu cinayet işleme özgürlüğünü verenler, onları böylesine pervasızlaştıranlar; siyasiler ve iktidardakilerdir… Ve başta onlar mesuldür. Özetle, devlet umumen mesuldür.
Zira devletin aldığı her vatandaş, devletin sorumluluğu altına girmiştir. Emniyet’e alınmış, adliye safhasındaki her vatandaş, tutukevlerindeki, cezaevlerindeki her vatandaş, devletin emanetidir ve onun sorumluluğu altındadır. O vatandaşın kılına zarar gelse devlet umumen baş sorumludur. Bunu sistematikleştirmeye başlarsa da o devlet artık bir “seri katil devlet”tir. Suçu ve suçluyu önlemekle mesul olan devletin kendisi artık baş suçluya dönüşmüştür.
Şu anki operasyonların perde arkasında olduğu söylenen Ergenekon’un/ ETÖ’nün yargılandığı davalar esnasında cezaevinde 2 ölüm gerçekleşmişti. Bir intihar, bir de kanser hastası bir tutuklunun vefatı. O zaman da aynı iktidar baştaydı. Fakat şimdi o iki insanın vefatı üzerinden intikamı yüzlerce ve binlerce masum insandan alınmaktadır. Halbuki o zamanki baştakiler ve ilgili memurlar bellidir. Varsa bir ihmal, onlardan hesap sorulmalıydı.
“Hesap sormak” demişken, şimdi bu kadar yaşanmışlıklar üzerine, “iklim değişse, bahar olsa” ve tekrar görevime dönecek olsam, bana ve arkadaşlarıma bunları yapanlara aynısını yapar mıyım? Asla! Hakimlik kürsüsünü işgal ederken hiçbir zaman edinilmiş aidiyetlerimden hiç birisi ile hareket etmedim, hep hukuk ve kanun çerçevesinde kalmaya çalıştım, şimdi olsa yine aynı şekilde hareket ederdim. İnanıyorum ki benimle birlikte mesleğinden edinen 5 bin civarındaki yargı mensubu da aynı “adil olma” hassasiyetiyle hareket edeceklerdir. İntikam güdüsüyle hareket edenler ise düşmanına dönüşecektir zamanla…
YAZMALI, DİNLEYEN OLMASA DA…
Evet geçen hafta olduğum ve “olmasam ölmeyeceğim, olunca da ölme ihtimalimin olmadığı” ameliyatımda bunlar gözümün önüne gelmişti. Bu kadar mağduru ve maktülü bilince ve gözlerinin önüne gelince, Avrupalı doktora suçluluk duygusu ile, “Size de zahmet verdik, kusura bakmayın” dediğimde anlayamayan doktoru çok iyi anlıyorum. Çünkü o; demoktatik bir ülkede yaşıyor, hep böyle bir ortamda büyümüş, görev yapmış.. Tedavi hakkının en doğal, en insanı temel hak olduğunu biliyor, bunun konuşulmasına bile anlam veremiyor.
Benim geldiğim ülkede ise insanlar; yapılması zorunlu tedavileri, ameliyatları yapılmadığı için her gün birer birer ölüyor. Narkozun etkisinin de arttığı, dilinin peltekleştiği yerde bu doktora neyi, hangi birisini anlatacaksın ki!
Bunları düşünürken gözlerim doldu. Kolumdaki iğneye ilaç vermekle meşgul olan hemşire, benimle göz göze gelince: “Oyy! Pardon, kolunuzu mu acıttım yoksa!?” dedi, kocaman açılmış gözlerle..
Yok, ne münasebet ablacığım, ne acısı/ mevzu senle ilgili değil.. Mesele, çok uzaklara dair. Sen işine devam et… Ben de hastaneden çıktıktan sonra işime bakayım. Elimden tek gelen yazmak, çizmek.. (Bu da bir sıkıntı belki, geçenlerde arayan bir yakınım, “Oralarda yazıp çiziyorsun ama sonra bizi burada çiziyorlar, haberin olsun!” diye dert yanıyordu.)
Elimden tek geleni yapayım herşeye rağmen dedim, yazmama engel olan şu bandajları da çıkarıp.. Ve bir daha diyeyim:
Devlet, seri katile dönüşmekten vaz geçsin, Sise Analar ölmesin,
hasta tutuklular ve hükümlüler serbest kalsınlar, tedavileri yapılabilsin!
Vebal olarak devlete bu kadarı yeter çünkü!
Haşiye: Biliyorum, “Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın” diyen Ayşe öğretmenlerin kucağında bebeğiyle hapishanelere tıkıldığı, her bombalama eyleminde yüzlerce öldüren teröristlerin “öfkeli bir kaç genç” denilip serbest bırakıldığı topraklarda bu çağrının arkasında durabilmek güç.. Ama dik durup gülümsemek lazım, çünkü tarih kaydediyor şu an!
[Ramazan Faruk Güzel] 8.11.2018 [TR724]
Yaş elliye yaklaşırken, ordan oraya savrulmanın, bir şeyleri savunmaya, adalet adına bir şeylere vesile olmaya çalışmanın sonunda elde var sıfır… Daha önce çok dilime dolanan Hz Meryem’in şu sözleri tekrar dilimin ucuna geldi: “Keşke bundan önce ölmüş olsaydım da unutulmuş gideydim.” (Meryem/23) (“Keşke toprak olsaydım” diyenlerden olmak da var (Nebe/40) ama..) Yapılanlardan yana bir şey yok ama aklıma bir bitirmeyi düşündüğüm kitabım geldi, o bitmeden gidersem gözüm arkada giderim diye düşündüm o an açıkçası..
Damarıma ilacı zerk ederlerken başımda koşuşturan doktor ve hemşire (sayabildiğim kadarıyla) 6 kişi kadardı. Bu hadisenin bu kadar müştemilatlı olacağını düşünmemiştim, “ayak üstü müdahale ederler, yollarlar” diyordum. Hem şaşkınlık, hem de suçluluk içerisinde, doktor olduğunu sandığım bir beye:
“Size de zahmet oldu, bir böyle rahatsızlığım için size bir sürü iş çıkardım” dedim. Ağzımdan dökülüveren sözlere anlam veremedi doktor, birkaç kez tekrarlattı. Yine anlamadı, “İngilizce olarak da söylemek ister misiniz, anlayamadım da?!” dedi.
“Kardeşim, sana hangi dilde söylesem, yine aynı anlamda şeyler söyleyeceğim ve anladım ki sen anlayamayacaksın; benim yaşadıklarımı, duyduklarımı bilmeden…” diyemedim de, “Yok bir şey, önemli değil” diye geçiştirdim.
TEDAVİ EDİLEMEDİĞİ İÇİN ÖLEN İNSANLARIN DİYARI..
Çünkü biliyorum ki, bu ameliyatı olmasam ölmezdim, böyle yaşardım kolumda nükseden arıza ile.. Ama biliyorum ki geride bıraktığım ülkemde, Türkiye’de yüzbinlerce insan sorgusuz sualsiz tutuluyor ve hemen hepsi de masum. Bir tedbir mahiyetinde olan tutukluluk (CMK 100 m.) bir cezalandırma yöntemi olarak kullanılıyor şu an ülkede.
Şu an cezaevlerinde bulunan tutuklu ve hükümlülerin tedavileri ve ameliyat haklarına dair kanun ve yönetmeliklerde detaylı düzenlemeler var, hatta “Tutuklu ve Hükümlülerin Sağlık giderleri Hakkında Genelge” (GENELGE. 2013/2) ile detaylandırılsa da, şu an bu hükümlerin hemen hiç birisi uygulanmıyor. Bundan dolayı da hapishane ve tutukevlerinde bir çok ölüm hadisesi yaşanmakta; kimisi işkencelere bağlı infazlardan, kimisi de tedavi ve ilaç isteklerine rağmen bu talepleri inatla karşılanmadığı için…
TEOMAN GÖKÇE, MUSTAFA ERDOĞAN…
Son mağdurlardan birisi de Sise Ana. Tarsus T Tipi Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutulan 85 yaşındaki hasta tutuklu Sise Bingöl, 3 gün kelepçeli ring aracında bekletildikten sonra anca hastaneye kaldırıldı! 2017’den bu yana cezaevinde bulunan Sise Bingöl, yaşlı olmasından dolayı algılama yeteneğini kaybetmiş; mide, şeker, astım, tansiyon ve sair gibi hastalıklarıyla mücadele ediyor.
Muş’un Varto ilçesine bağlı Badan Köyü’ne Nisan 2016’da köye yapılan bir baskında üç kişi ile birlikte “Örgüt Üyeliği” iddiasıyla tutuklanarak Muş F Tipi Cezaevi’ne konmuş olan Sise Ana, ‘Örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek’ iddiasıyla 4 yıl 2 ay hapis cezası verilmişti. (Devlet, dönem dönem herkesi mağdur etti, şimdi başkalarını.. Ama Kürtler, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri devletin en çok sillesini yemiş kesim, hala da devam.. ve Sise Ana onlardan sadece birisi!)
Bari Sise Ana ölmesin.. Zira şu OHAL kapanında her meslekten, her yaştan insan göstere göstere öldürüldü… Darbeden çok önce yurtdışına çıkmamış olsaydım, belki de aynı koğuşlarda yer alıp aynı akibete uğrayacağımı öngördüğümden belki de, yargı camiasındaki kayıpları biraz daha yakından takip ettim; empati ve iç burkuntusu ile!
En son kayıplardan birisi de eski HSYK 1.Daire üyesi Teoman Gökçe idi.. 15 Temmuz sözde darbe girişimin ardından ‘FETÖ’ üyesi olduğu iddiası ile tutuklanmış olan Gökçe, Sincan Cezaevi’nde tutuklu idi, 02 Nisan 2018 tarihinde 49 yaşında iken kalp krizi neticesinde yaşamını yitirmişti. Selçuk Üniversitesi‘nde Ceza Usul Hukuk dalında Doktora yapmış olan ve konunun uzmanlarından Gökçe, Usul Hukuku’na aykırı olarak içerde tutulmuş, yasa ve mevzuatlara rağmen gerekli tedavileri yapılmamış ve en hafifi ile “muhtemel kasıt” ile katledilmiştir. Bu cinayet, bütün ülkenin gözleri önünde gerçekleşmiş, bütün adliye teşkilatının suskun onayı ile vuku bulmuştur. Halbuki Gökçe, şu an görevde bulunanlar dahil, bütün yargı mensupları için titizlikle çalışmış birisidir ve hepsinin üzerinde hakkı vardır ve onun vebali kıyamete kadar hepimizin üzerinde kalacaktır. Dosyasındaki en somut suçlamayı duymak ister misiniz: ‘Son HSYK seçimlerinde oy için ziyaretlerde bulunmak!’..
Bir de, bilinci kapanana kadar tahliye edilmeyen, öleceği anlaşılınca serbest kaldıktan dört gün sonra yaşamını yitiren Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan var! 15 Temmuz Çakma Darbe Girişimi’nin ardından beyin ameliyatı geçirdiği sırada hakkında yakalama kararı çıkartılan, Şubat ayında tutuklanan ve bilinci kapanana kadar tahliye talebi kabul edilmeyen 49 yaşındaki Yargıtay üyesi Mustafa Erdoğan yaşamını yitirdi ve onun kanında bütün o sessiz yığınların, hınçlı siyasilerin, Engerek-on yapılanmasının.. velhasıl hemen herkesin eli var, payı var… Belki en başta da AYM’nin. Ölmeden önce tahliyesi için yapılan başvurusunu da reddetmişti o en yüksek mahkeme! (Halen hücrede olan 2 üyesine sahip çıkamayan yüksek yargının bu icraatını da buraya kaydetmiş olayım.)
SOYKIRIM ADIM ADIM..
17/25 Yolsuzluk Davasından dolayı hırsızlar güruhunun, Ergenekon davalarından dolayı da bir kısım katiller sürüsünün kuyruk acısı ve gözü dönmüşlükle kendilerine alternatif ve de potansiyel tehlike gördükleri bütün hukukçulara hınçla yaklaşmasını -zor da olsa- anlıyorum.. Ama mahkemenin önünden geçmemiş, bahse konu davaların iddianamelerinin bir sayfasından bile haberi olmamış yüzbinlerce insana duydukları soykırıma varan hınçlarını anlamak mümkün değil.
Ergenekon Davası sürecinin sonlarında medyaya bir ses kaydı düşmüştü ve orada bir komutan, “hükümetle anlaştıkları, çıkınca çocuklara bile acımayacaklarını” söylüyordu, ilkel kabilelerde görülen bir kan davası ve soykırım güdüsü ile… Sanırım tam da o süreç yaşanıyor şu ara. Öcüleştirilen, şeytanlaştırılan insanların -50 yıl önceki Hitler Almanya’sında Yahudilere uygulandığı gibi- toplumdan tecrit edilmesi ve yok edilmeye başlanması. Şu an soykırımın 7. Aşamasındayız ve insanlar cezaevlerinde, sokak ortasında tek tek yok ediliyor, tedavisi yaptırılmayarak göstere göstere öldürtülüyor.
400 binden fazla gözaltı olmuş, 60 bin civarında insan halen tutuklu..
İnsan Hakları Derneği’nin “Hapishaneler Komisyonu”nun hazırladığı rapora göre:
Cezaevlerinde şu an itibariyle 401’i ağır, bin 154 hasta tutuklu bulunuyor.
Ve de 45’e yakın hamile tutuklu ve de 700’ün üzerinde bebek var cezaevlerinde..
Dediğim gibi, bu gözü dönmüş suç ortaklarının hışmına ve cinayetine uğramanız için önemli bir makamda bulunmuş olmanız gerekmiyor. Yakın zamanda hasta bir bayan öğretmenin, Halime Gülsu’nun cezaevinde göz göre göre ölmesi bunun en acı örneklerindendi.. Kelimenin tam manasıyla “sistematik olarak öldürülmüştü.”
Mersin’de 20 Şubat’ta Gülen Cemaati soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve 67 gün Tarsus Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunan “sistemik lupus eritematozus hastası” Halime Gülsu’nun ilaçlarının verilmemesi nedeniyle yaşamını yitirmesi, vicdan sahibi herkesi sarsmıştı. İngilizce Öğretmeni Halime Gülsu’nun suçu ise sonradan basına yansımıştı: “Çalışmayan ama KHK ile işinden atılan aileler için, evinde içli köfte yapıp satarak bu ailelere destek olmaya çalışmak.”
Bu şekilde sistematik olarak insanlara cezaevlerinde işkenceler yapılıyor, hasta tutuklu ve hükümlüler tedavi ettirilmeyerek öldürülüyor.
Altını çizerek söylüyorum:
İnsanlar göstere göstere öldürülüyor; karakollarda, hapishanelerde.
Ceza Hukuku’nda ”İhmal suretiyle icra suçu” diye bir kavram vardır. Burada muhtemel bir kasıt vardır. O tedaviler yapılmadığında, ilaçları verilmediğinde o hastaların öleceği öngörülür, bilinir. Hastaneye sevk etmesi gerekirken yapılmaması, ihmal suretiyle işlenmiş bir cinayettir. Yargıdaki ve kolluktakilere bu cinayet işleme özgürlüğünü verenler, onları böylesine pervasızlaştıranlar; siyasiler ve iktidardakilerdir… Ve başta onlar mesuldür. Özetle, devlet umumen mesuldür.
Zira devletin aldığı her vatandaş, devletin sorumluluğu altına girmiştir. Emniyet’e alınmış, adliye safhasındaki her vatandaş, tutukevlerindeki, cezaevlerindeki her vatandaş, devletin emanetidir ve onun sorumluluğu altındadır. O vatandaşın kılına zarar gelse devlet umumen baş sorumludur. Bunu sistematikleştirmeye başlarsa da o devlet artık bir “seri katil devlet”tir. Suçu ve suçluyu önlemekle mesul olan devletin kendisi artık baş suçluya dönüşmüştür.
Şu anki operasyonların perde arkasında olduğu söylenen Ergenekon’un/ ETÖ’nün yargılandığı davalar esnasında cezaevinde 2 ölüm gerçekleşmişti. Bir intihar, bir de kanser hastası bir tutuklunun vefatı. O zaman da aynı iktidar baştaydı. Fakat şimdi o iki insanın vefatı üzerinden intikamı yüzlerce ve binlerce masum insandan alınmaktadır. Halbuki o zamanki baştakiler ve ilgili memurlar bellidir. Varsa bir ihmal, onlardan hesap sorulmalıydı.
“Hesap sormak” demişken, şimdi bu kadar yaşanmışlıklar üzerine, “iklim değişse, bahar olsa” ve tekrar görevime dönecek olsam, bana ve arkadaşlarıma bunları yapanlara aynısını yapar mıyım? Asla! Hakimlik kürsüsünü işgal ederken hiçbir zaman edinilmiş aidiyetlerimden hiç birisi ile hareket etmedim, hep hukuk ve kanun çerçevesinde kalmaya çalıştım, şimdi olsa yine aynı şekilde hareket ederdim. İnanıyorum ki benimle birlikte mesleğinden edinen 5 bin civarındaki yargı mensubu da aynı “adil olma” hassasiyetiyle hareket edeceklerdir. İntikam güdüsüyle hareket edenler ise düşmanına dönüşecektir zamanla…
YAZMALI, DİNLEYEN OLMASA DA…
Evet geçen hafta olduğum ve “olmasam ölmeyeceğim, olunca da ölme ihtimalimin olmadığı” ameliyatımda bunlar gözümün önüne gelmişti. Bu kadar mağduru ve maktülü bilince ve gözlerinin önüne gelince, Avrupalı doktora suçluluk duygusu ile, “Size de zahmet verdik, kusura bakmayın” dediğimde anlayamayan doktoru çok iyi anlıyorum. Çünkü o; demoktatik bir ülkede yaşıyor, hep böyle bir ortamda büyümüş, görev yapmış.. Tedavi hakkının en doğal, en insanı temel hak olduğunu biliyor, bunun konuşulmasına bile anlam veremiyor.
Benim geldiğim ülkede ise insanlar; yapılması zorunlu tedavileri, ameliyatları yapılmadığı için her gün birer birer ölüyor. Narkozun etkisinin de arttığı, dilinin peltekleştiği yerde bu doktora neyi, hangi birisini anlatacaksın ki!
Bunları düşünürken gözlerim doldu. Kolumdaki iğneye ilaç vermekle meşgul olan hemşire, benimle göz göze gelince: “Oyy! Pardon, kolunuzu mu acıttım yoksa!?” dedi, kocaman açılmış gözlerle..
Yok, ne münasebet ablacığım, ne acısı/ mevzu senle ilgili değil.. Mesele, çok uzaklara dair. Sen işine devam et… Ben de hastaneden çıktıktan sonra işime bakayım. Elimden tek gelen yazmak, çizmek.. (Bu da bir sıkıntı belki, geçenlerde arayan bir yakınım, “Oralarda yazıp çiziyorsun ama sonra bizi burada çiziyorlar, haberin olsun!” diye dert yanıyordu.)
Elimden tek geleni yapayım herşeye rağmen dedim, yazmama engel olan şu bandajları da çıkarıp.. Ve bir daha diyeyim:
Devlet, seri katile dönüşmekten vaz geçsin, Sise Analar ölmesin,
hasta tutuklular ve hükümlüler serbest kalsınlar, tedavileri yapılabilsin!
Vebal olarak devlete bu kadarı yeter çünkü!
Haşiye: Biliyorum, “Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın” diyen Ayşe öğretmenlerin kucağında bebeğiyle hapishanelere tıkıldığı, her bombalama eyleminde yüzlerce öldüren teröristlerin “öfkeli bir kaç genç” denilip serbest bırakıldığı topraklarda bu çağrının arkasında durabilmek güç.. Ama dik durup gülümsemek lazım, çünkü tarih kaydediyor şu an!
[Ramazan Faruk Güzel] 8.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
CHP, Türkçe ezan, sol ve sosyal demokrasi [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’de Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) için sosyal demokrat deniyor. Bu yazı, CHP’nin neden sosyal demokrat olmadığını ve neden sosyal demokrat olarak kabul edilemeyeceğini ortaya koyma amacıyla yazıldı. CHP’nin sosyal demokrat bir partiden farkını ortaya koymak için, sosyal demokrat bir parti nedir, bu soruyu yanıtlamak lazım. Bunun için ya uzunca sosyal demokrasi kuramlarından bahsetmek gerekli, ki yer darlığı ve gazete yazısı seviyesini korumak gibi nedenlerle bunu yapmak imkansız, ya da CHP’yi bir başka sosyal demokrat parti ile karşılaştırmak yöntemine başvurmalı. Tabi seçilecek örneğin tipik bir sosyal demokrat parti olduğu genel kabul görmeli. Ben Alman sosyal demokrat partisi SPD’nin genel geçer kabul gören bir standart sosyal demokrat parti olması nedeniyle iyi bir örnek olacağını düşünüyorum. Bu nedenle CHP’yi değerlendirirken SPD örneğinden hareket edeceğim.
1875’te kurulan SPD’nin kökleri Alman işçi sendikalarına dayanıyor. Sosyal demokratlar açık toplum ve demokratik temel hak ve özgürlükleri sindiren bir sol hareket geleneğinden geliyor. Bu, kolay elde edilmiş bir konsensüse dayanmıyor elbette. Yıllarca Marksizm bağlamında tartışmaların yaşandığı partide, Ortodoks Marksistler demokrasiyi kategorik olarak reddederken, revizyonistler demokratik seçimlerle iktidara gelmeyi ve demokratik hakları kabullenmeleri bakımından Avrupa sol düşüncesine önemli katkı sundular. Özellikle Marksistlerin temel insan hak ve özgürlüklerini kabullenmede yaşadıkları zorluk, devrimci Marksistlerle demokrat Marksistlerin ayrışmasına neden oldu. Sosyalist hareketlerin neredeyse tüm ülkelerde yasadışı ilan edilmesi, Marksist devrimci grupların tezlerini haklı çıkarıyormuş gibi görünse de, sosyal demokrat olarak nitelenen reformcu revizyonistlerin mülkiyet hakkı da dâhil tüm bireysel hakları kabullenmesi, sol demokratik hareketlerin hızla yayılmasına olanak verdi. Böylelikle çalışanların haklarının savunulması hedefi, temel hak ve özgürlüklerden taviz vermeden yapılabilir tezi güçlendi.
SPD 1900’lerin başından itibaren giderek Alman siyasetinde ağırlık kazandı. Alman komünistlerinin yollarını bu mülayim solcularla ayırmasıyla, reformist Marksizm giderek liberal demokrasiye daha fazla aşina oldu ve sınıf mücadelesi, yerini uzlaşmacı hak ve özgürlükler mücadelesine bıraktı. Varlıklı olmayan kitlelerin refahtan daha fazla pay almaları ve zenginleşmeleri hedefi, iktidarı bir devrimle, savaşarak alıp proletarya diktatörlüğü kurma hedefine baskın geldi. NAZİ’lerin iktidara el koymalarının ardından SPD yasaklansa da, asla demokratik meşru mücadele hedeflerinden taviz vermedi. Demokratik “oyun kurallarını” ve insan hak ve özgürlüklerini daima savundu. Hitler’e karşı koydu, savaşım verdi. Diasporadan mücadelesine devam ederek, savaş sonrası Almanya’sı için deniz feneri oldu. Ayrıca sağ siyasetin “solla iletişim kurabilmesi” için irade ortaya koydu. Kutuplaştırıcı değil, kamu yararını gözetici ve uzlaştırıcı bir siyasi dinamik olmayı seçti. Bu nedenle de savaş sonrası Almanya’sının en birleştirici, en kapsayıcı politik platformlarından biri olmayı başardı. İdeolojik diskur yerine pragmatik, özgürleştirici, ilerici bir siyasi hareket oldu, bu özellikleriyle de geniş halk kesimlerinin (özellikle de çalışan sınıfların) taleplerini ve beklentilerini Alman politik sistemine “tercüme etmeyi” başardı. İşçilerin sesi oldu, ama beyaz yakalıları düşman figürü olarak algılayan bir Marksist diskurla arasına bilinçli bir mesafe koydu. Bu bilinçli tutum hala devam ediyor. Eski doğu Alman komünistlerinin devamı olan Sol Parti ile arasındaki ideolojik farklılık, bugün bile bu ince çizgiye dayanıyor büyük ölçüde.
Bazı akademisyenlerin düşüncelerine göre sosyal demokrat parti ekonomi politikaları bakımından sağa kayarken, sosyal meselelerde ve özgürlükler konusunda solda yer almaya devam etti. Bu bağlamda Almanya’da sosyal demokratlar başka ülkelerdeki “yoldaşlarına” paralel olarak sosyal piyasa ekonomisi hedefine yöneldiler. Piyasa ekonomisinde neo-liberal politikalara karşı çıktılar, devletin ekonomiyi yönlendirmesi ve bu sayede sosyal devletin/refah devletinin inşa edilmesi hedefini gerçekleştirmeye çabaladılar. Sosyal demokrat hareketin gayretleriyle, 1900’lerin başından itibaren Avrupa’nın birçok ileri sanayi toplumunda emeklilik, sınırlandırılmış çalışma saatleri, hafta sonu tatili, annelik izni, ücretli izin, sağlık güvencesi, çocuk işçilerin çalışmasına engel olunması, kadın-erkek eşitliği gibi temel konularda önemli ilerlemeler katedildi.
Almanya’da SPD milliyetçiliği reddeder
Bunlardan çok daha önemli bir kuramsal/ideolojik farklılık, kimlik politikaları ilişkindir. Sosyal demokrasi, sınıf savaşına karşı olsa da, sınıfsal kimliğin önemini bir kenara koymadı. Almanya’da SPD milliyetçiliği reddeder, milli bilinci “vatanseverlik” ile bir potada eritir. Milliyetçilik işin aslında sağ kanat tarafından da, özellikle Hristiyan Demokratlarca da ana kimlik üretici olarak kullanılmaz. Bu esasında birçok Avrupa demokrasisinde böyledir. Ama özellikle sosyal demokratlar Marksiyan kökenden geldiklerinden dolayı, milliyetçiliği faşizme döşenen yolda önemli bir enstrüman olarak algılar. Almanların sadece Hitler dönemi sonrası uğradıkları kimlik dönüşümüyle alakalı olmayan, bilakis sosyal demokrat hareketin en başından beri ana hatlarıyla kimlik politikalarının temelini oluşturan bu ideolojik duruş, Avrupa’daki tüm sosyal demokratik veya demokratik sosyalist hareketler için de aynıdır.
CHP’nin, sosyal demokrat değil, demokrat bir parti olarak bile nitelenmesi zor
CHP ise tüm bu saydığım özelliklerin tümüyle dışından bir parti özelliği taşıyor. Açıkçası CHP’nin sadece sosyal demokrat bir parti olarak değil, mevcut durumuyla demokrat bir parti olarak bile nitelenmesi olanaklı değildir. CHP Türk nasyonalizmi (ulusalcılık) üzerine inşa edilen bir ideografik (tek ülke bazlı) milli devlet kurma girişiminin partilileşmiş halidir. Ve bu karakterini değiştirmedi, değiştirecekmiş gibi de görünmüyor. CHP demokrasinin özellikle azınlık hakları ve temel bireysel haklarla ciddi yapısal kronik sorunları olan bir politik harekettir. İçinde sol düşünceden üyeler olması, bu durumu etkilemiyor. Kaldı ki CHP tabanında Almanya’daki gibi reformcularla klasik Marksistlerin ayrımı hiç olmadı. Zaten diğer bir başka sorun, CHP’nin Marksizm ile ideolojik bir ilişkisi ya da tartışmasının olmamış olması. Marksizm ile diyaloğu veya tartışması olmayan bir sol parti olamaz. Dahası, CHP asla sınıf mücadelesi bağlamında politika üretemedi. İlerici (Fransız Devrimi’nin bazı ilkelerini savunan) eğilimleri olsa da, bu ilkeler daha çok jakoben tepeden inmeci devrimci bir tutum içinde oldu. Bu haliyle CHP daha çok eski komünist ülkelerdeki toplum mühendisliğine soyunan partileri andırmakta. Tek fakla: o partilerin sağlam bir ideolojik programları mevcutken, CHP temel hedef olarak sadece kendi kafasındaki milli devleti (ulus devlet) oluşturmak gibi bir meta hedef güttü. Bu çerçevede, İttihatçı geleneğin sopalı-devletlû tutumunu bırakmak şöyle dursun, o geçmişi ön plana bir aidiyet unsuru olarak gururla çıkardı. Uzlaştırmacı değil, dayatmacı oldu. Sosyal adalet değil, devlete sadakat talep etti. İktidara geldiği dönemlerde de (koalisyon ortağı olsa bile) demokratikleştirmeci bir güç değil, kurulmuş olan Kemalist devletin korunmasına yönelik bir misyona göre tutum aldı. Kürtler konusunda MHP ile ve diğer sağ partilerle çok yakın bir pozisyonu oldu. Kürtlerin ayrı bir ulus oldukları gerçeğini reddetti, bunu gayet faşizan ideolojik okumalarla haklı çıkarmaya çabaladı.
Daima askeri darbelerden yana oldu, daima 27 Mayıs’ı devrim olarak gördü
CHP Avrupa ve genelde Batı’da yerleşmiş insan hakları ve temel özgürlükler konusunda hep mesafeli oldu. Daha yakın döneme kadar (1999-2009 arası on yılda gerçekleşen AB reformları sürecinde örneğin) yapılan tüm demokratikleşme hamlelerine “verilen tavizler” olarak baktı. İçinden çıkan İsmail Cem gibi isimleri ekarte etti, partinin ana hatlarının ulusalcılarca (sol nasyonalist derin devletçi güçler) formüle edilmesine özen gösterdi. Daima askeri darbelerden yana oldu, daima 27 Mayıs’ı devrim olarak gördü. Vesayet rejimiyle doğal bir koalisyon içinde yer aldı. Ekonomide serbest piyasaya hep şüpheyle baktı. Bunun yanında, mesela sosyal devlet ve refah toplumu inşası doğrultusunda herhangi bir somut sol program ortaya koyamadı. Başörtüsü tartışmaları özelinde laiklik konusunu ön plana çıkartırken, konuya asla birey ve bireysel hürriyetler açısından bakamadı. En son ezanın Türkçe okutulması gerektiği tartışması, bu tutuma tümüyle uygun, tipik bir CHP davranışıdır. Mevcut faşizan rejime “çakma muhalefet” yaparak onu meşrulaştırma rolüne tümüyle uyan bu çıkış, CHP’nin sosyal demokrat kimliğini sorgulama odaklı bu yazının konusuna çok uymakta, bu yazının savlarını adeta tek başına doğrulamaktadır.
CHP esasında derin yapıyla ortak, onunla benzer algılara sahip, ideolojik olarak nasyonalizm-sekülerizm aralığına sıkışmış, kendisini bir türlü geçmişten kopartamayan ve “çağcıllaşamayan” bir hareket durumundadır. CHP jargonunda açık toplum, şeffaf devlet, sivil siyaset, sosyal piyasa ekonomisi, hukuk devleti, azınlık hakları, cinsiyetler arası eşitlik, parti içi demokrasi, örgütlü toplum, ekonomik eşitlik, sınıfsal farklılıkların azaltılması gibi konularda söylemler çok etkisiz ve yetersiz yer bulmaktadır. Bunun yerine devletçilik, yabancı düşmanlığı, Kürt karşıtlığı, kapalı toplum ve güçlü devlet, irredentist politikalar (Kıbrıs ve Ege gibi konularda!) çok daha dominant konu başlıklarıdır. Bu konularda CHP ile ideolojik üvey kardeşi MHP uyum içindedir. Dahası, derin yapı bu benzerliklerden dolayı CHP üzerinde çok etkilidir. Feyzioğlu gibi, Balbay gibi, Sözcü ekibi gibi, İlhan Selçuk geleneğinden gelen yeni (eski!) Cumhuriyet ekibi gibi ağır toplar, CHP’nin sosyal demokratik bir harekete dönüşmemesinin sadece ideolojik değil, personel politikaları bakımından da bir tercih olduğunu ortaya koymaktadır. CHP asla bir sol, daha da önemlisi demokrat bir siyasi gelenek ve hareket değildir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.11.2018 [TR724]
1875’te kurulan SPD’nin kökleri Alman işçi sendikalarına dayanıyor. Sosyal demokratlar açık toplum ve demokratik temel hak ve özgürlükleri sindiren bir sol hareket geleneğinden geliyor. Bu, kolay elde edilmiş bir konsensüse dayanmıyor elbette. Yıllarca Marksizm bağlamında tartışmaların yaşandığı partide, Ortodoks Marksistler demokrasiyi kategorik olarak reddederken, revizyonistler demokratik seçimlerle iktidara gelmeyi ve demokratik hakları kabullenmeleri bakımından Avrupa sol düşüncesine önemli katkı sundular. Özellikle Marksistlerin temel insan hak ve özgürlüklerini kabullenmede yaşadıkları zorluk, devrimci Marksistlerle demokrat Marksistlerin ayrışmasına neden oldu. Sosyalist hareketlerin neredeyse tüm ülkelerde yasadışı ilan edilmesi, Marksist devrimci grupların tezlerini haklı çıkarıyormuş gibi görünse de, sosyal demokrat olarak nitelenen reformcu revizyonistlerin mülkiyet hakkı da dâhil tüm bireysel hakları kabullenmesi, sol demokratik hareketlerin hızla yayılmasına olanak verdi. Böylelikle çalışanların haklarının savunulması hedefi, temel hak ve özgürlüklerden taviz vermeden yapılabilir tezi güçlendi.
SPD 1900’lerin başından itibaren giderek Alman siyasetinde ağırlık kazandı. Alman komünistlerinin yollarını bu mülayim solcularla ayırmasıyla, reformist Marksizm giderek liberal demokrasiye daha fazla aşina oldu ve sınıf mücadelesi, yerini uzlaşmacı hak ve özgürlükler mücadelesine bıraktı. Varlıklı olmayan kitlelerin refahtan daha fazla pay almaları ve zenginleşmeleri hedefi, iktidarı bir devrimle, savaşarak alıp proletarya diktatörlüğü kurma hedefine baskın geldi. NAZİ’lerin iktidara el koymalarının ardından SPD yasaklansa da, asla demokratik meşru mücadele hedeflerinden taviz vermedi. Demokratik “oyun kurallarını” ve insan hak ve özgürlüklerini daima savundu. Hitler’e karşı koydu, savaşım verdi. Diasporadan mücadelesine devam ederek, savaş sonrası Almanya’sı için deniz feneri oldu. Ayrıca sağ siyasetin “solla iletişim kurabilmesi” için irade ortaya koydu. Kutuplaştırıcı değil, kamu yararını gözetici ve uzlaştırıcı bir siyasi dinamik olmayı seçti. Bu nedenle de savaş sonrası Almanya’sının en birleştirici, en kapsayıcı politik platformlarından biri olmayı başardı. İdeolojik diskur yerine pragmatik, özgürleştirici, ilerici bir siyasi hareket oldu, bu özellikleriyle de geniş halk kesimlerinin (özellikle de çalışan sınıfların) taleplerini ve beklentilerini Alman politik sistemine “tercüme etmeyi” başardı. İşçilerin sesi oldu, ama beyaz yakalıları düşman figürü olarak algılayan bir Marksist diskurla arasına bilinçli bir mesafe koydu. Bu bilinçli tutum hala devam ediyor. Eski doğu Alman komünistlerinin devamı olan Sol Parti ile arasındaki ideolojik farklılık, bugün bile bu ince çizgiye dayanıyor büyük ölçüde.
Bazı akademisyenlerin düşüncelerine göre sosyal demokrat parti ekonomi politikaları bakımından sağa kayarken, sosyal meselelerde ve özgürlükler konusunda solda yer almaya devam etti. Bu bağlamda Almanya’da sosyal demokratlar başka ülkelerdeki “yoldaşlarına” paralel olarak sosyal piyasa ekonomisi hedefine yöneldiler. Piyasa ekonomisinde neo-liberal politikalara karşı çıktılar, devletin ekonomiyi yönlendirmesi ve bu sayede sosyal devletin/refah devletinin inşa edilmesi hedefini gerçekleştirmeye çabaladılar. Sosyal demokrat hareketin gayretleriyle, 1900’lerin başından itibaren Avrupa’nın birçok ileri sanayi toplumunda emeklilik, sınırlandırılmış çalışma saatleri, hafta sonu tatili, annelik izni, ücretli izin, sağlık güvencesi, çocuk işçilerin çalışmasına engel olunması, kadın-erkek eşitliği gibi temel konularda önemli ilerlemeler katedildi.
Almanya’da SPD milliyetçiliği reddeder
Bunlardan çok daha önemli bir kuramsal/ideolojik farklılık, kimlik politikaları ilişkindir. Sosyal demokrasi, sınıf savaşına karşı olsa da, sınıfsal kimliğin önemini bir kenara koymadı. Almanya’da SPD milliyetçiliği reddeder, milli bilinci “vatanseverlik” ile bir potada eritir. Milliyetçilik işin aslında sağ kanat tarafından da, özellikle Hristiyan Demokratlarca da ana kimlik üretici olarak kullanılmaz. Bu esasında birçok Avrupa demokrasisinde böyledir. Ama özellikle sosyal demokratlar Marksiyan kökenden geldiklerinden dolayı, milliyetçiliği faşizme döşenen yolda önemli bir enstrüman olarak algılar. Almanların sadece Hitler dönemi sonrası uğradıkları kimlik dönüşümüyle alakalı olmayan, bilakis sosyal demokrat hareketin en başından beri ana hatlarıyla kimlik politikalarının temelini oluşturan bu ideolojik duruş, Avrupa’daki tüm sosyal demokratik veya demokratik sosyalist hareketler için de aynıdır.
CHP’nin, sosyal demokrat değil, demokrat bir parti olarak bile nitelenmesi zor
CHP ise tüm bu saydığım özelliklerin tümüyle dışından bir parti özelliği taşıyor. Açıkçası CHP’nin sadece sosyal demokrat bir parti olarak değil, mevcut durumuyla demokrat bir parti olarak bile nitelenmesi olanaklı değildir. CHP Türk nasyonalizmi (ulusalcılık) üzerine inşa edilen bir ideografik (tek ülke bazlı) milli devlet kurma girişiminin partilileşmiş halidir. Ve bu karakterini değiştirmedi, değiştirecekmiş gibi de görünmüyor. CHP demokrasinin özellikle azınlık hakları ve temel bireysel haklarla ciddi yapısal kronik sorunları olan bir politik harekettir. İçinde sol düşünceden üyeler olması, bu durumu etkilemiyor. Kaldı ki CHP tabanında Almanya’daki gibi reformcularla klasik Marksistlerin ayrımı hiç olmadı. Zaten diğer bir başka sorun, CHP’nin Marksizm ile ideolojik bir ilişkisi ya da tartışmasının olmamış olması. Marksizm ile diyaloğu veya tartışması olmayan bir sol parti olamaz. Dahası, CHP asla sınıf mücadelesi bağlamında politika üretemedi. İlerici (Fransız Devrimi’nin bazı ilkelerini savunan) eğilimleri olsa da, bu ilkeler daha çok jakoben tepeden inmeci devrimci bir tutum içinde oldu. Bu haliyle CHP daha çok eski komünist ülkelerdeki toplum mühendisliğine soyunan partileri andırmakta. Tek fakla: o partilerin sağlam bir ideolojik programları mevcutken, CHP temel hedef olarak sadece kendi kafasındaki milli devleti (ulus devlet) oluşturmak gibi bir meta hedef güttü. Bu çerçevede, İttihatçı geleneğin sopalı-devletlû tutumunu bırakmak şöyle dursun, o geçmişi ön plana bir aidiyet unsuru olarak gururla çıkardı. Uzlaştırmacı değil, dayatmacı oldu. Sosyal adalet değil, devlete sadakat talep etti. İktidara geldiği dönemlerde de (koalisyon ortağı olsa bile) demokratikleştirmeci bir güç değil, kurulmuş olan Kemalist devletin korunmasına yönelik bir misyona göre tutum aldı. Kürtler konusunda MHP ile ve diğer sağ partilerle çok yakın bir pozisyonu oldu. Kürtlerin ayrı bir ulus oldukları gerçeğini reddetti, bunu gayet faşizan ideolojik okumalarla haklı çıkarmaya çabaladı.
Daima askeri darbelerden yana oldu, daima 27 Mayıs’ı devrim olarak gördü
CHP Avrupa ve genelde Batı’da yerleşmiş insan hakları ve temel özgürlükler konusunda hep mesafeli oldu. Daha yakın döneme kadar (1999-2009 arası on yılda gerçekleşen AB reformları sürecinde örneğin) yapılan tüm demokratikleşme hamlelerine “verilen tavizler” olarak baktı. İçinden çıkan İsmail Cem gibi isimleri ekarte etti, partinin ana hatlarının ulusalcılarca (sol nasyonalist derin devletçi güçler) formüle edilmesine özen gösterdi. Daima askeri darbelerden yana oldu, daima 27 Mayıs’ı devrim olarak gördü. Vesayet rejimiyle doğal bir koalisyon içinde yer aldı. Ekonomide serbest piyasaya hep şüpheyle baktı. Bunun yanında, mesela sosyal devlet ve refah toplumu inşası doğrultusunda herhangi bir somut sol program ortaya koyamadı. Başörtüsü tartışmaları özelinde laiklik konusunu ön plana çıkartırken, konuya asla birey ve bireysel hürriyetler açısından bakamadı. En son ezanın Türkçe okutulması gerektiği tartışması, bu tutuma tümüyle uygun, tipik bir CHP davranışıdır. Mevcut faşizan rejime “çakma muhalefet” yaparak onu meşrulaştırma rolüne tümüyle uyan bu çıkış, CHP’nin sosyal demokrat kimliğini sorgulama odaklı bu yazının konusuna çok uymakta, bu yazının savlarını adeta tek başına doğrulamaktadır.
CHP esasında derin yapıyla ortak, onunla benzer algılara sahip, ideolojik olarak nasyonalizm-sekülerizm aralığına sıkışmış, kendisini bir türlü geçmişten kopartamayan ve “çağcıllaşamayan” bir hareket durumundadır. CHP jargonunda açık toplum, şeffaf devlet, sivil siyaset, sosyal piyasa ekonomisi, hukuk devleti, azınlık hakları, cinsiyetler arası eşitlik, parti içi demokrasi, örgütlü toplum, ekonomik eşitlik, sınıfsal farklılıkların azaltılması gibi konularda söylemler çok etkisiz ve yetersiz yer bulmaktadır. Bunun yerine devletçilik, yabancı düşmanlığı, Kürt karşıtlığı, kapalı toplum ve güçlü devlet, irredentist politikalar (Kıbrıs ve Ege gibi konularda!) çok daha dominant konu başlıklarıdır. Bu konularda CHP ile ideolojik üvey kardeşi MHP uyum içindedir. Dahası, derin yapı bu benzerliklerden dolayı CHP üzerinde çok etkilidir. Feyzioğlu gibi, Balbay gibi, Sözcü ekibi gibi, İlhan Selçuk geleneğinden gelen yeni (eski!) Cumhuriyet ekibi gibi ağır toplar, CHP’nin sosyal demokratik bir harekete dönüşmemesinin sadece ideolojik değil, personel politikaları bakımından da bir tercih olduğunu ortaya koymaktadır. CHP asla bir sol, daha da önemlisi demokrat bir siyasi gelenek ve hareket değildir.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 8.11.2018 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Yine aynı illüzyon! [Levent Kenez]
Sağlık yasası ile ilgili torba kanun teklifi görüşülürken komisyon toplantılarında yaşananları duymuşsunuzdur. İktidar ve iktidara destek veren vekillerle muhalefet partileri temsilcileri arasında yaşanan artık komisyon toplantılarının vazgeçilmezi itiş-kakış, kavga-dövüş. Peki sonuç? Maddeler aynen komisyondan geçiyor. Ortada meclis varmış, yasama varmış, sanki denetleme kurumları varmış, bir Anayasa Mahkemesi diye yer varmış gibi yapanların bunlar ortadan bir bir kaldırılırken yerine getirmedikleri sorumlulukların ve gösteremedikleri cesaretin bedelini ödüyoruz.
Muhalefet partilerinin özellikle de CHP’lilerin en favori hobisi genel kurulda yapılan konuşmalar ve komisyon toplantıları. Açılsın periscope’lar, atılsın selfiler, aman efendim gece yarısına hatta sabahlara kadar çalışmışlar ama meydanı terk etmemişler nevinden toplu fotoğraflar, zannedersiniz canlarını feda edercesine mücadele veriyorlar.
Hayır, hiç öyle değil tabii ki. Bizzat varlıkları ile Erdoğan’a meşruiyet katıyorlar. Ama Ankara’da vekil olmak güzel elbette. En güzeli de muhalefet vekili olmak. Sıfır sorumluluk, sıfır stres. Genel merkezi memnun etmek de en basiti. Zaten bir ahbap-çavuş zincirini sürdürmek zor değil. Evet HDP’li vekillerin hakkaniyet ve hukuksuzlukları dile getirme adına çok daha emek sarfettikleri bir gerçek. Peki günün sonunda ‘Çok güzel konuşmuş, helal olsun’, şunu meclis gündemine taşıdı’dan öte bir şeyi var mı? Öyle deme bak Cihangir İslam’a, konuştu adamların dengesini nasıl bozdu. Cihangir İslam büyük bir takdiri ve alkışı hak ediyor ama bozulan denge falan yok, aykırı herhangi bir sesi bastırma girişimi var. O lafların çok daha alası Saadet Partisi genel başkanı tarafından defalarca seçimden önce söylendi. Muhafazakar seçmende bir karşılık bulmadı. Ayrıca konuşmanın içeriğini kim duydu? Sosyal medyadaki zaten muhalifler, binlerce hukuksuzluk duymasına ve görmesine rağmen vicdanı titremeyen sosyal medyadaki AKP’liler. Peki çoğunluk neyi duydu? Yasak geldiği için hiçbir şey. Tam tersine tamamen çarpıtılmış hali ile en cesur konuşma bile AKP’nin propaganda metnine dönüştü.
Biraz da biz yalayalım şu çanağı
Erdoğan’ın en büyük şansının Kılıçdaroğlu ve Bahçeli olduğunu tekrar söylemek vakit kaybı ama ülkenin kaderi orada düğümleniyor. Referandum akşamı hırsızlıkların ayyuka çıktığı akşam herkesi yataklarına gönderen partinin şimdi ezici bir güce sahip iktidar aparatı ile mücadele ediyor izlenimi vermesi tam bir çocuk kandırmacası. Meclis’te AKP çoğunluğu yok. İstedikleri gibi at oynatmalarını MHP sağlıyor. Donarak ölen şehitler ile ilgili araştırma önergesine bile çekimser oyu verecek kadar biraz da biz yalayalım şu çanağı derdindeler.
Kaldı ki AKP’nin herhangi bir kanun teklifine ihtiyacı da yok. Denetlenemeyen Cumhurbaşkanı kararnameleri ile Topkapı Sarayı’nı kendisine bağlayabilir ya da orayı düğün salonu yapabilir, herhangi bir devlet kurumunu kapatabilir yenisini açabilir, devletin parası ile ilgili her türlü tasarrufta bulunabilir ki zaten yapıyor. Erdoğan arada meclise bu tür şeyleri paslayarak hem bir nevi meclistekilere spor yaptırıyor hem de işleyen bir sistem olduğu izlenimi veriyor. O kadar.
Ama huylu huyundan vazgeçmiyor, Meclis’te çıkarttığı kanunlarda da akçeli maddeleri boş geçmiyor. Mesela sağlık yasa tasarısında döner sermaye ile ilgili kararları kendisine yazmış.
Sağlık yasa tasarısında en çok konuşulan madde 5. madde. AKP, haksız ve hukuksuz bir şekilde devletten attığı sağlık çalışanının özel hastanelerde de çalışmaması için mücadele veriyor. Haklarında hiçbir delil olmayan herhangi bir mahkeme kararı olmayan binlerce sağlık çalışanını sosyal ölüme mahkum ediyor. Zorunlu hizmete yine kıytırık sebeplerle kabul edilmeyenlere de zorunlu hizmet süresi kadar iş yapamamazlık getiriyorlar. Görevi şifa dağıtmak birisine bunu yaptırmamayı ve aç kalmasını hedefliyorlar. Bunu sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti engellemek için tasarlanan torba yasanın içine koyacak kadar da dalga geçmekten bir sakınca görmüyorlar.
[Levent Kenez] 8.11.2018 [TR724]
Muhalefet partilerinin özellikle de CHP’lilerin en favori hobisi genel kurulda yapılan konuşmalar ve komisyon toplantıları. Açılsın periscope’lar, atılsın selfiler, aman efendim gece yarısına hatta sabahlara kadar çalışmışlar ama meydanı terk etmemişler nevinden toplu fotoğraflar, zannedersiniz canlarını feda edercesine mücadele veriyorlar.
Hayır, hiç öyle değil tabii ki. Bizzat varlıkları ile Erdoğan’a meşruiyet katıyorlar. Ama Ankara’da vekil olmak güzel elbette. En güzeli de muhalefet vekili olmak. Sıfır sorumluluk, sıfır stres. Genel merkezi memnun etmek de en basiti. Zaten bir ahbap-çavuş zincirini sürdürmek zor değil. Evet HDP’li vekillerin hakkaniyet ve hukuksuzlukları dile getirme adına çok daha emek sarfettikleri bir gerçek. Peki günün sonunda ‘Çok güzel konuşmuş, helal olsun’, şunu meclis gündemine taşıdı’dan öte bir şeyi var mı? Öyle deme bak Cihangir İslam’a, konuştu adamların dengesini nasıl bozdu. Cihangir İslam büyük bir takdiri ve alkışı hak ediyor ama bozulan denge falan yok, aykırı herhangi bir sesi bastırma girişimi var. O lafların çok daha alası Saadet Partisi genel başkanı tarafından defalarca seçimden önce söylendi. Muhafazakar seçmende bir karşılık bulmadı. Ayrıca konuşmanın içeriğini kim duydu? Sosyal medyadaki zaten muhalifler, binlerce hukuksuzluk duymasına ve görmesine rağmen vicdanı titremeyen sosyal medyadaki AKP’liler. Peki çoğunluk neyi duydu? Yasak geldiği için hiçbir şey. Tam tersine tamamen çarpıtılmış hali ile en cesur konuşma bile AKP’nin propaganda metnine dönüştü.
Biraz da biz yalayalım şu çanağı
Erdoğan’ın en büyük şansının Kılıçdaroğlu ve Bahçeli olduğunu tekrar söylemek vakit kaybı ama ülkenin kaderi orada düğümleniyor. Referandum akşamı hırsızlıkların ayyuka çıktığı akşam herkesi yataklarına gönderen partinin şimdi ezici bir güce sahip iktidar aparatı ile mücadele ediyor izlenimi vermesi tam bir çocuk kandırmacası. Meclis’te AKP çoğunluğu yok. İstedikleri gibi at oynatmalarını MHP sağlıyor. Donarak ölen şehitler ile ilgili araştırma önergesine bile çekimser oyu verecek kadar biraz da biz yalayalım şu çanağı derdindeler.
Kaldı ki AKP’nin herhangi bir kanun teklifine ihtiyacı da yok. Denetlenemeyen Cumhurbaşkanı kararnameleri ile Topkapı Sarayı’nı kendisine bağlayabilir ya da orayı düğün salonu yapabilir, herhangi bir devlet kurumunu kapatabilir yenisini açabilir, devletin parası ile ilgili her türlü tasarrufta bulunabilir ki zaten yapıyor. Erdoğan arada meclise bu tür şeyleri paslayarak hem bir nevi meclistekilere spor yaptırıyor hem de işleyen bir sistem olduğu izlenimi veriyor. O kadar.
Ama huylu huyundan vazgeçmiyor, Meclis’te çıkarttığı kanunlarda da akçeli maddeleri boş geçmiyor. Mesela sağlık yasa tasarısında döner sermaye ile ilgili kararları kendisine yazmış.
Sağlık yasa tasarısında en çok konuşulan madde 5. madde. AKP, haksız ve hukuksuz bir şekilde devletten attığı sağlık çalışanının özel hastanelerde de çalışmaması için mücadele veriyor. Haklarında hiçbir delil olmayan herhangi bir mahkeme kararı olmayan binlerce sağlık çalışanını sosyal ölüme mahkum ediyor. Zorunlu hizmete yine kıytırık sebeplerle kabul edilmeyenlere de zorunlu hizmet süresi kadar iş yapamamazlık getiriyorlar. Görevi şifa dağıtmak birisine bunu yaptırmamayı ve aç kalmasını hedefliyorlar. Bunu sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti engellemek için tasarlanan torba yasanın içine koyacak kadar da dalga geçmekten bir sakınca görmüyorlar.
[Levent Kenez] 8.11.2018 [TR724]
İtalyan futbolunun şikeyle bitmeyen imtihanı! [Hasan Cücük]
Futbolun lokomotif ülkelerinden biri de İtalya’dır. Milli takım düzeyinde 4 kez Dünya Kupası’nı kaldıran İtalyanlar, kulüp düzeyinde önemli başarılara imza attı. Juventus, Milan, İnter, Napoli ve Roma gibi kulüplerin ünü sadece İtalya ile kalmadı, tüm dünyaya yayıldı.
Milyonları ekran başına kilitleyen futbol giderek bir endüstriye dönüşünce oyunun kuralları unutulmaya başlandı. Fair-Play lafta kalırken, başarı için her şey mübah görüldü. Şike adeta futbolun bir parçası oldu. Şikeden en çok çeken ülkelerden başında İtalya geliyor. Şike, İtalyan futbolunun bir parçası oldu adeta. Bu illetle mücadele için ise kimseye tölerans tanınmadı. Şikeye karışan kulübün kim olduğuna bakılmaksızın, gereken ceza verildi. İşte İtalya futbolunun sarsan şike skandallarından öne çıkanlar.
Torino ilk şampiyonluğa şike ile ulaşmıştı
1930’lı yıllara damgasını vuran takım olan Torino’nun 1927’de elde ettiği ilk şampiyonluğuna şike ile ulaştığını bir gazete haberi ortaya çıkardı. İtalya Futbol Federasyonu yaptığı araştırmalar sonunda Torino yönetiminin rakip takım oyuncularına ‘kötü oynaması karşılığında’ para ödediğini tespit etti. Torino – Juventus derbisinde Juveli defans oyuncusu Luigi Allemandi’nin 50 bin liret aldığını tespit eden Federasyon, Torino’nun şampiyonluğunu iptal ederken, ‘şikeci’ Allemandi’ye ömür boyu futboldan men cezası verdi. Ancak bu ceza oyuncunun af dilemesiyle bir yıl sonra kaldırıldı.
Totonero, Milan ve Lazio’yu vurmuştu
İtalya futbolu, 1970’li yıllarda ‘Totonero’ (Kara Loto) diye bilinen illegal totonun eseri olmuştu. Her sokakta, köşe başında milyonlarca İtalyan’ın oynadığı totonero, futbolcuların da ilgisini çekiyordu. Birçok takım ve ünlü futbolcunun adının karıştığı skandal 1980’de patlak verdi. Paolo Rossi, Enrico Albertosi gibi futbolcuların, totoneroya para yatırıp ardından oyuncusu oldukları takımlarda skoru buna göre manipüle ettikleri anlaşılınca, iki ila dört yıllık cezalara çarptırıldılar. 1982 Dünya Kupası’nda İtalya’yı şampiyonluğa taşıyan isimlerin başında yeralan Paolo Rossi’nin önce 3 yıl ceza kesildi. Daha sonra cezanın 2 yıla düşürülmesiyle Rossi, Dünya Kupası kadrosunda yer buldu. Ancak kupa öncesi Rossi’nin milli takıma alınması büyük tepki çekti. Kupaya damgasını vurunca ise her şey unutuldu. Totonero şikesine karıştığı gerekçesiyle ünlü Milan ve Lazio takımları Serie B’ye düşürüldü. Avellino, Bologna ve Perugia 1980-81 sezonuna -5 puanla başlatıldı.
Temiz Ayaklar, Juventus’u ezmişti
İtalya, 24 yıl aradan sonra Almanya 2006’da Dünya Kupası’na uzanırken 14 Temmuz 2006’da açıklanan Temiz Ayaklar operasyonunun kararları ülkede deprem yaptı. Temiz ayaklar operasyonunu yürüten savcı Stefano Palazzi, Juventus kulübü başkanı Luciano Moggi’nin basına yansıyan konuşmalarıyla harekete geçti. Moggi, federasyonla yaptığı görüşmede hangi hakemleri istediğini açıkça belirtirken, bu hakemlerin yönettiği maçlarda Juventus gülen taraf oluyordu. Savcı Palazzi, 29 Serie A ve 1 Serie B maçlarını mercek altına aldı. Kısa sürede sonuçlanan operasyon sonunda Juventus, Milan, Fiorentina, Lazio ve Reggina kulüpleri suçlu bulundu. Juventus, Fiorentina ve Lazio küme düşürüldü, Milan Şampiyonlar Ligi hakkını kaybetti. Yeniden düzenlenen cezalarla Fiorentina ve Lazio, Serie A’da kaldı, sonraki sezona Fiorentina -15, Lazio -3 ,Reggina -11, Milan -8 puanla girdi. Serie B’ye düşürülen Juventus İkinci Lig’de -9 puanla oynama cezasının yanı sıra son 2 sezonda elde ettiği şampiyonlukları kaybetti. 25 zanlıdan 18’i ömür boyu futbol müsabakalarından men ve 80 bin Euro’ya kadar cezaya çarptırıldı. Juventus Başkanı Luciano Moggi, eski CEO’su Antonio Giraudo ve eski Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu Başkan Yardımcısı Innocenzo Mazzini ‘ömür boyu men’ cezalarına çarptırıldı. Antonio Giraudo 3, Paolo Dondarini 2, Tulio Lanese 2,5 yıl hapis yattı. Şampiyonlukları elinden alınıp Serie B’ye düşürülen Juventus’un maddi kaybı 100 milyon Euro’yu bulurklen, yıldız oyuncuları kaptan Cannavora, Emerson, İbrahimoviç, Zambrotta, Trezeguet ve Thuram gibi yıldızlar batan gemiyi terkeden isimler oldu.
Şike ‘kral’ Guiseppe Signori de götürdü
Haziran 201’de Serie A’da 3 kez krallık sevinci yaşayan Lazio’nun eski kaptanı Guiseppe Signori’ninde aralarında bulunduğu 15 futbolcu ve yönetici gözaltına alındı. Signori’nin, Inter-Lecce (1-0) maçı için 150 bin, Atalanta-Piacenza (3-0) karşılaşması için de 60 bin euro bahis oynadığı saptandı. Cremona Savcısı Guido Salvemini’nin soruşturmasında, bu sezon Serie A’ya çıkan Atalanta ve Siena takımlarının da şike yaptığı belirlenirken, Atalanta’nın kaptanı Cristiano Doni tutuklandı. Atalanta ve Siena’nın Serie A’ya çıkması donduruldu. İtalya Futbol Federasyonu uzun araştırmalar sonunda cezaları açıkladı. Serie A’ya yükselen Atalanta sezona -6 puanla başlama cezası aldı. Alt liglerden 14 kulüp daha para ve puan silme cezalarına çarptırıldı. Ceza alan 19 kişiden Signori 5 yıl, Atalanta’nın veteran yıldızı Cristiano Doni de üç yıl altı ay futbolla ilgili faaliyetlerden men edildi.
[Hasan Cücük] 8.11.2018 [TR724]
Milyonları ekran başına kilitleyen futbol giderek bir endüstriye dönüşünce oyunun kuralları unutulmaya başlandı. Fair-Play lafta kalırken, başarı için her şey mübah görüldü. Şike adeta futbolun bir parçası oldu. Şikeden en çok çeken ülkelerden başında İtalya geliyor. Şike, İtalyan futbolunun bir parçası oldu adeta. Bu illetle mücadele için ise kimseye tölerans tanınmadı. Şikeye karışan kulübün kim olduğuna bakılmaksızın, gereken ceza verildi. İşte İtalya futbolunun sarsan şike skandallarından öne çıkanlar.
Torino ilk şampiyonluğa şike ile ulaşmıştı
1930’lı yıllara damgasını vuran takım olan Torino’nun 1927’de elde ettiği ilk şampiyonluğuna şike ile ulaştığını bir gazete haberi ortaya çıkardı. İtalya Futbol Federasyonu yaptığı araştırmalar sonunda Torino yönetiminin rakip takım oyuncularına ‘kötü oynaması karşılığında’ para ödediğini tespit etti. Torino – Juventus derbisinde Juveli defans oyuncusu Luigi Allemandi’nin 50 bin liret aldığını tespit eden Federasyon, Torino’nun şampiyonluğunu iptal ederken, ‘şikeci’ Allemandi’ye ömür boyu futboldan men cezası verdi. Ancak bu ceza oyuncunun af dilemesiyle bir yıl sonra kaldırıldı.
Totonero, Milan ve Lazio’yu vurmuştu
İtalya futbolu, 1970’li yıllarda ‘Totonero’ (Kara Loto) diye bilinen illegal totonun eseri olmuştu. Her sokakta, köşe başında milyonlarca İtalyan’ın oynadığı totonero, futbolcuların da ilgisini çekiyordu. Birçok takım ve ünlü futbolcunun adının karıştığı skandal 1980’de patlak verdi. Paolo Rossi, Enrico Albertosi gibi futbolcuların, totoneroya para yatırıp ardından oyuncusu oldukları takımlarda skoru buna göre manipüle ettikleri anlaşılınca, iki ila dört yıllık cezalara çarptırıldılar. 1982 Dünya Kupası’nda İtalya’yı şampiyonluğa taşıyan isimlerin başında yeralan Paolo Rossi’nin önce 3 yıl ceza kesildi. Daha sonra cezanın 2 yıla düşürülmesiyle Rossi, Dünya Kupası kadrosunda yer buldu. Ancak kupa öncesi Rossi’nin milli takıma alınması büyük tepki çekti. Kupaya damgasını vurunca ise her şey unutuldu. Totonero şikesine karıştığı gerekçesiyle ünlü Milan ve Lazio takımları Serie B’ye düşürüldü. Avellino, Bologna ve Perugia 1980-81 sezonuna -5 puanla başlatıldı.
Temiz Ayaklar, Juventus’u ezmişti
İtalya, 24 yıl aradan sonra Almanya 2006’da Dünya Kupası’na uzanırken 14 Temmuz 2006’da açıklanan Temiz Ayaklar operasyonunun kararları ülkede deprem yaptı. Temiz ayaklar operasyonunu yürüten savcı Stefano Palazzi, Juventus kulübü başkanı Luciano Moggi’nin basına yansıyan konuşmalarıyla harekete geçti. Moggi, federasyonla yaptığı görüşmede hangi hakemleri istediğini açıkça belirtirken, bu hakemlerin yönettiği maçlarda Juventus gülen taraf oluyordu. Savcı Palazzi, 29 Serie A ve 1 Serie B maçlarını mercek altına aldı. Kısa sürede sonuçlanan operasyon sonunda Juventus, Milan, Fiorentina, Lazio ve Reggina kulüpleri suçlu bulundu. Juventus, Fiorentina ve Lazio küme düşürüldü, Milan Şampiyonlar Ligi hakkını kaybetti. Yeniden düzenlenen cezalarla Fiorentina ve Lazio, Serie A’da kaldı, sonraki sezona Fiorentina -15, Lazio -3 ,Reggina -11, Milan -8 puanla girdi. Serie B’ye düşürülen Juventus İkinci Lig’de -9 puanla oynama cezasının yanı sıra son 2 sezonda elde ettiği şampiyonlukları kaybetti. 25 zanlıdan 18’i ömür boyu futbol müsabakalarından men ve 80 bin Euro’ya kadar cezaya çarptırıldı. Juventus Başkanı Luciano Moggi, eski CEO’su Antonio Giraudo ve eski Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu Başkan Yardımcısı Innocenzo Mazzini ‘ömür boyu men’ cezalarına çarptırıldı. Antonio Giraudo 3, Paolo Dondarini 2, Tulio Lanese 2,5 yıl hapis yattı. Şampiyonlukları elinden alınıp Serie B’ye düşürülen Juventus’un maddi kaybı 100 milyon Euro’yu bulurklen, yıldız oyuncuları kaptan Cannavora, Emerson, İbrahimoviç, Zambrotta, Trezeguet ve Thuram gibi yıldızlar batan gemiyi terkeden isimler oldu.
Şike ‘kral’ Guiseppe Signori de götürdü
Haziran 201’de Serie A’da 3 kez krallık sevinci yaşayan Lazio’nun eski kaptanı Guiseppe Signori’ninde aralarında bulunduğu 15 futbolcu ve yönetici gözaltına alındı. Signori’nin, Inter-Lecce (1-0) maçı için 150 bin, Atalanta-Piacenza (3-0) karşılaşması için de 60 bin euro bahis oynadığı saptandı. Cremona Savcısı Guido Salvemini’nin soruşturmasında, bu sezon Serie A’ya çıkan Atalanta ve Siena takımlarının da şike yaptığı belirlenirken, Atalanta’nın kaptanı Cristiano Doni tutuklandı. Atalanta ve Siena’nın Serie A’ya çıkması donduruldu. İtalya Futbol Federasyonu uzun araştırmalar sonunda cezaları açıkladı. Serie A’ya yükselen Atalanta sezona -6 puanla başlama cezası aldı. Alt liglerden 14 kulüp daha para ve puan silme cezalarına çarptırıldı. Ceza alan 19 kişiden Signori 5 yıl, Atalanta’nın veteran yıldızı Cristiano Doni de üç yıl altı ay futbolla ilgili faaliyetlerden men edildi.
[Hasan Cücük] 8.11.2018 [TR724]
Tutuklu gazeteci Emre Soncan’dan ‘Sevgiliye Mektup’ [Ahmet Dönmez]
Sevgili arkadaşım, meslektaşım, yıllarca aynı ofiste mesai yaptığımız güzel insan Emre Soncan, 28 aydır tutuklu olduğu Silivri zindanından bir mektup gönderdi. Daha doğrusu bir sevgiliye, hayali sevgiliye yazılmış bir mektup… Buyurun, aynen paylaşıyorum:
“Sevgiliye Mektup..
Mahpusluğumun ilk zamanlarıydı diye anımsıyorum, yani asırlar önce.. Arkadaşlarımdan biri, sevdiği kadına mektup yazmak istediğini ancak düşüncelerini muntazam şekilde kağıda dökemediğini, hislerini kelimelere dönüştüremediğini söyleyip eklemişti: ‘Senin elin kalem tutar, sen yazsana..’ Garip bir fikir gibi gelmişti ilkin ama sonra hayatımda hiç varolmamış ve varolmayacak düşsel bir kadına mektup yazmayı, daha doğrusu tutuklu arkadaşım için ‘hayalet yazarlık’ yapmayı kabul etmiştim.. Mektubu bitince eline tutuşturdum.. Birkaç damla gözyaşından tuzlanmış ılık sesiyle, ‘Boşver, benim cümlelerim olmadığını anlar.. Ama sakla bu satırları, bir gün mutlaka gerçek adreslerine ulaşırlar’ demişti.. Hapishanedeki yirmi sekizinci ayımda, eski notlarımı karıştırırken, işte o mektuba rastgeldim.. Okuyun, sevdiğiniz kadınlara gönderin peşinden, gönderin ki sözcükler hapishanede mahpus kalmasınlar..
Sevgili,
Sensizlikten arta kalan her sen, beni ben yapan tüm benlerin omuzlarında kurşundan birer yük.. Ben ve beni ben yapan her bir ben; kulaklarımızın arkasında, pantolonlarımızın ceplerinde, parmaklarımızın arasında ve yüreklerimizin en tükenmiş köşelerinde kalan sensizliğin senlerinden çok ama çok yorgunuz.. İçimdeki ürpertileri köpük köpük yıkıyor.. Titriyorum, ürperiyorum, yokluğunun yankılarına çığlık çığlık bağırıyorum.. Bu gürültü, beni kendime sağır ediyor.. Konuştuklarımdan, anlattıklarımdan emin değilim.. Doğru mu söylüyorum yoksa yalan mı? Bilmiyorum.. Kendime bir bilmeceyim, çözemiyorum.. Dilim tutuluyor, yüzün yüzümün önünde belirince; ben kendime bir tekerlemeyim, dilim dönmüyor söyleyemiyorum..
Sevgili,
Sen benim içinden gelip geçtiğim, yapraklarını hızlı hızlı çevirdiğim, sonunu okuyunca sonumu okuyunca yani, yüzümü ekşittiğim kırgın bir hikayesin.. Sen benim kırgın hikayemsin; içimden geçtiğin, hayır hayır içimde kaldığın..
Sevgili,
Sana olan hasretim, jandarma namlularının soğukluğundan damlıyor kimi zaman, kimi zaman avuçlarımda, tek sözcük bile dökülmeyen dudaklarımdan; bazı bazı yaşadığım tüm bu trajedinin üzerine saçtığım inkisarlardan damlıyor; hatta diyebilirim ki, sana duyduğum hasretin kalp kapakçılarımın saçaklarından bile damladığı oluyor.. Seni rüyamda gördüğüm gecelerin taze ekmek kokan sabahlarında, yüzünün güzelliğini hatırımda kaldığı kadarıyla katlayıp yastığımın altına koyuyorum.. Bir sonraki gece, yastığımdan rüyalarıma kestirme yoldan yürüyebilesin diye.. Ama nasıl nasıl da uzuyor o yollar bilemiyorum, ancak aylar sonra çalıyorsun düşlerimin kapılarını.. ‘çalıyorsun’ dediğime bakma; tüm kapıları menteşelerinden söktüm, bir de tıklatıp vakit kaybetme, eşikte bekleme diye.. Gel işte, sessiz sedasız, hesapsız; düşünmeden, tasalanmadan, içimden geldiği gibi, ansızın, her an gel..
Sevgili,
Hapishane, insanın içindeki ışığı yutan bir kara delik.. Ne kadar ışık saçarsan saç, saçtığın ışık ne kadar kuvvetli olursa, o karanlık kütlenin akıl almaz çekim gücüne galebe etmek mümkün değil.. Sevgili! Ben şimdi böyle süslü cümleler kuruyorum ki acılarım zarifleşsin.. Kederlerime takım elbiseler giydiriyorum, hatta kendi ellerimle bağlıyorum kravatlarını; kendi ellerimle yani yakışıklı hüzünler yaratıyorum..
Sevgili,
Masmavi gökyüzünde bir anda ilahi bir komutla yan yana dizilip, hızlıca görev bölgelerine intikallerini tamamlayan, grisi siyaha çalan bulutlar beliriyor, bir tutam yağmur bırakıyorlar, sonra aynı komutla toparlanıp göğü arzlayarak gökkuşağına yer açıyorlar; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Kısacık hayatında neleri upuzun yaşadığını bilmediğim kırmızı benekli bir kelebek, benden binlerce yaşam uzakta uçsuz bucaksız ormanlarda kanat çırparak kadife bir sesle havayı okşuyor; rüzgar duruyor hemen o ses kaybolmasın diye ve rüzgar durunca da yaprak kıpırtıları, şempanze çığlıkları, aslan kükremeleri, yılan tıslamaları, ceylan tedirginlikleri ve karınca sürülerinin telaşları da duruyor haliyle; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Sinek vızıltılarının uğuldadığı bir çöp bidonunun yanındaki sıvası dökülmüş duvarlarından şehre yoksulluk ve yoksunluk yayılan bir gecekondunun penceresinden, vitrininde yağ cızırtıları arasında piliç çevrilen bir lokantanın camının köşesinden, ya da kendi kadar kir pas içindeki süngeriyle silmeye çalıştığı kırmızı ışıkta durmuş arabanın dikiz aynasından, yorgun, kırgın ve buruk bir çocuk gülümsemesi ışıldıyor; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Hatta sabahın ilk ışıkları henüz uykunun usul usul dolaşmaya devam ettiği alacakaranlıkla örtülü yüzüne vuruyor, sen çevik bir hareketle yorganı kendinden uzaklaştırıyor, şaşkın gözlerle etrafa bakındıktan sonra sinirden adımlarla koştur koştur banyoya gidiyor, suyu gecenin çapaklarına çarpıyor, daha yatmadan hazır ettiğin kıyafetlerini üzerine geçiriyor, şöyle bir aynaya bakıyor, ayaklarına taktığın minik kanatlarla servise yürüyor, parfümünle birlikte araca binerek şehrin rutubetli ağırlığını omuzlarına yükleyip işyerinin yolunu tutuyor, mesai gongu çalmadan evvel küçük bir kahvaltı hazırlıyor, zihninin kuytularında bana dair belli belirsiz bir gölge dahi taşımadan çalışmaya başlıyorsun ya; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Sonra avluya çıkıp hayali bir sen kucaklıyorum, jandarmalar, gardiyanlar ve koğuşta uyuyan arkadaşlarım duymasınlar diye fısıldıyorum kulağına, derken konuşmalarım mırıl mırıl dualar suretinde kuşların kanatlarına konup, dikenli tellerin arasından pır diye geçerek dosdoğru gidip çalışma masanın üzerine ilişiveriyorlar..
Sevgili,
Gece yarısı Şarkıları’nda okumuştum. Eski Roma’da, bütün şövalyelerin aşık olduğu, evlenmek için can attıkları prenses, bir gün arenada kral babasıyla birlikte oturuyormuş.. O narin, bembeyaz ellerini saran eldivenini vahşi aslanların arasına atmış ve ‘Kim eldivenimi getirirse onun evleneceğim’ demiş.. Şövalyeler korkmuşlar aslanların
gazabından ama birisi çıkmış ve o en yakışıklı olanlarıymış, herkesin ve tabii aslanların da bakışları arasında eldiveni almış, gitmiş prensesin kucağına bırakmış.. Prenses hayran hayran şövalyeyi izlerken, kahramanımız arkasına bir kez bile dönüp bakmadan arenayı terk etmiş.. Nietzsche, ‘Tanrı’yı ve insanları denemeyin’ diyor.. Ben seni ne kadar çok denedim halbuki.. Hep sevgini sınadım, inanabilmek için aşkına her gün yeni fedakarlıklar istedim.. Ve sonunda gittin..
Sevgili,
Senin gülümsemen, baloncunun elinden kayıp giden rengarenk uçan balonlardı.. Ve seyyar bir tezgahta döne döne ince bir çubuğa dolanan pamuk helvalar.. Gülümsemen yani; gökyüzüne doğru ağır ağır yükselen, pamuk helvadan yapılmış pembe, kırmızı, yeşil, mor, sarı balonlardı.. Ağlamaların da vardı tabii senin.. Hemen inceden bir rüzgar gelip kuruturdu gözyaşlarını.. Sonra o kurumuşluk, yüreğimin başköşesine otururdu.. Suçluyum.. Ve kabahatini bildiği için başını önüne eğmiş, mırıl mırıl sesler çıkararak af dileyen, bu arada havanın soğumasıyla titremeye başlayan, bir anda boşalan yağmurla sırılsıklam olan ve kuyruğunu bacaklarının arasında sıkıştırıp tırıs tırıs kulübesine dönen bir köpek hüznüyle bekliyorum seni yıllardır..
Sevgili,
Sana mektup yazmaya oturunca, içimdeki ümitler ayağa kalkıyor, kalkar kalkmaz da, yüzümden pırıltılı bir tebessüm koğuşun sıvaları çatlamış, buruşuk suratlı, şampanya rengi duvarlarının üzerine yerleşiyor.. Yerleştikten sonra da, ismi afili kendisi sevimsiz olan hapishanenin çirkinliğine bir kat daha çirkinlik katan bu rengi tahammül edilebilir hale getiriyor.. Sevgili! İçimde uyuklayan bir sen var ve hayali bir el zaman zaman omuzlarına dokununca uyanıveriyor.. Arkasından feryat figan, basamak olarak kullandığı kalbime ayaklarıyla basıp, elleri ve tırnaklarıyla da zihnime tutunuyor.. Öylece kalıyor.. Derken aniden kayboluyor bir süre ve o süre zarfında, ardında üzerine basılıp geçilmiş bir yürek ile tırnaklanarak kanatılmış bir bellek bırakıyor..
Sevgili,
Şimdi ben seni içimde yasaklı bildiriler, tutuklu düşünceler, toplum tarafından linç edilmiş tehlikeli idealler misali gizleyerek taşıyorum.. Söyleyemiyorum yani kimseye, seni hala sevdiğimi ve kendime de bunca sevmekliğin budalalık olduğunu itiraf edemiyorum.. En kötüsü de, kimbilir belki en güzeli, bu budalalıktan budalaca bir haz duyuyorum.. Baştan aşağı yaralıyım yaralı olmasına ama; tüm yaralanmışlıkların, mahpus inkisarların ve düşkün düşlerimin üzerine bir de yokoluşlarımla bir daha hiç varolmama kaygılarımı eklesem, sen bu kucak dolusu ıstıraplara kucak kucak ümitler iliştirsen, biliyor musun hemencecik iyileşirim.. Eğer beni bulmak istersen, A Blok tarafından gelirken koridordaki son, C Blok’tan gelirken ilk koğuştayım.. Hani kapısından düşsel mor salkımlar tırmanan.. Daha nasıl tarif edeyim.. Bir de avlusunda kiraz, dut, incir ağaçları; gülü, manolyalı, menekşeli çiçek tarlaları olan koğuş işte.. Sevgili! Sen benim çehremdeki sebepsiz tebessümlerdin.. Gittiğinden beri gülmek için çok güçlü nedenlere ihtiyacım var.. Affet yaz göğü yüzlü kadın, beni affet..
Emre Soncan
Silivri Hapishanesi, Kasım 2018″
[Ahmet Dönmez] 7.11.2018 [https://www.ahmetdonmez.net]
“Sevgiliye Mektup..
Mahpusluğumun ilk zamanlarıydı diye anımsıyorum, yani asırlar önce.. Arkadaşlarımdan biri, sevdiği kadına mektup yazmak istediğini ancak düşüncelerini muntazam şekilde kağıda dökemediğini, hislerini kelimelere dönüştüremediğini söyleyip eklemişti: ‘Senin elin kalem tutar, sen yazsana..’ Garip bir fikir gibi gelmişti ilkin ama sonra hayatımda hiç varolmamış ve varolmayacak düşsel bir kadına mektup yazmayı, daha doğrusu tutuklu arkadaşım için ‘hayalet yazarlık’ yapmayı kabul etmiştim.. Mektubu bitince eline tutuşturdum.. Birkaç damla gözyaşından tuzlanmış ılık sesiyle, ‘Boşver, benim cümlelerim olmadığını anlar.. Ama sakla bu satırları, bir gün mutlaka gerçek adreslerine ulaşırlar’ demişti.. Hapishanedeki yirmi sekizinci ayımda, eski notlarımı karıştırırken, işte o mektuba rastgeldim.. Okuyun, sevdiğiniz kadınlara gönderin peşinden, gönderin ki sözcükler hapishanede mahpus kalmasınlar..
Sevgili,
Sensizlikten arta kalan her sen, beni ben yapan tüm benlerin omuzlarında kurşundan birer yük.. Ben ve beni ben yapan her bir ben; kulaklarımızın arkasında, pantolonlarımızın ceplerinde, parmaklarımızın arasında ve yüreklerimizin en tükenmiş köşelerinde kalan sensizliğin senlerinden çok ama çok yorgunuz.. İçimdeki ürpertileri köpük köpük yıkıyor.. Titriyorum, ürperiyorum, yokluğunun yankılarına çığlık çığlık bağırıyorum.. Bu gürültü, beni kendime sağır ediyor.. Konuştuklarımdan, anlattıklarımdan emin değilim.. Doğru mu söylüyorum yoksa yalan mı? Bilmiyorum.. Kendime bir bilmeceyim, çözemiyorum.. Dilim tutuluyor, yüzün yüzümün önünde belirince; ben kendime bir tekerlemeyim, dilim dönmüyor söyleyemiyorum..
Sevgili,
Sen benim içinden gelip geçtiğim, yapraklarını hızlı hızlı çevirdiğim, sonunu okuyunca sonumu okuyunca yani, yüzümü ekşittiğim kırgın bir hikayesin.. Sen benim kırgın hikayemsin; içimden geçtiğin, hayır hayır içimde kaldığın..
Sevgili,
Sana olan hasretim, jandarma namlularının soğukluğundan damlıyor kimi zaman, kimi zaman avuçlarımda, tek sözcük bile dökülmeyen dudaklarımdan; bazı bazı yaşadığım tüm bu trajedinin üzerine saçtığım inkisarlardan damlıyor; hatta diyebilirim ki, sana duyduğum hasretin kalp kapakçılarımın saçaklarından bile damladığı oluyor.. Seni rüyamda gördüğüm gecelerin taze ekmek kokan sabahlarında, yüzünün güzelliğini hatırımda kaldığı kadarıyla katlayıp yastığımın altına koyuyorum.. Bir sonraki gece, yastığımdan rüyalarıma kestirme yoldan yürüyebilesin diye.. Ama nasıl nasıl da uzuyor o yollar bilemiyorum, ancak aylar sonra çalıyorsun düşlerimin kapılarını.. ‘çalıyorsun’ dediğime bakma; tüm kapıları menteşelerinden söktüm, bir de tıklatıp vakit kaybetme, eşikte bekleme diye.. Gel işte, sessiz sedasız, hesapsız; düşünmeden, tasalanmadan, içimden geldiği gibi, ansızın, her an gel..
Sevgili,
Hapishane, insanın içindeki ışığı yutan bir kara delik.. Ne kadar ışık saçarsan saç, saçtığın ışık ne kadar kuvvetli olursa, o karanlık kütlenin akıl almaz çekim gücüne galebe etmek mümkün değil.. Sevgili! Ben şimdi böyle süslü cümleler kuruyorum ki acılarım zarifleşsin.. Kederlerime takım elbiseler giydiriyorum, hatta kendi ellerimle bağlıyorum kravatlarını; kendi ellerimle yani yakışıklı hüzünler yaratıyorum..
Sevgili,
Masmavi gökyüzünde bir anda ilahi bir komutla yan yana dizilip, hızlıca görev bölgelerine intikallerini tamamlayan, grisi siyaha çalan bulutlar beliriyor, bir tutam yağmur bırakıyorlar, sonra aynı komutla toparlanıp göğü arzlayarak gökkuşağına yer açıyorlar; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Kısacık hayatında neleri upuzun yaşadığını bilmediğim kırmızı benekli bir kelebek, benden binlerce yaşam uzakta uçsuz bucaksız ormanlarda kanat çırparak kadife bir sesle havayı okşuyor; rüzgar duruyor hemen o ses kaybolmasın diye ve rüzgar durunca da yaprak kıpırtıları, şempanze çığlıkları, aslan kükremeleri, yılan tıslamaları, ceylan tedirginlikleri ve karınca sürülerinin telaşları da duruyor haliyle; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Sinek vızıltılarının uğuldadığı bir çöp bidonunun yanındaki sıvası dökülmüş duvarlarından şehre yoksulluk ve yoksunluk yayılan bir gecekondunun penceresinden, vitrininde yağ cızırtıları arasında piliç çevrilen bir lokantanın camının köşesinden, ya da kendi kadar kir pas içindeki süngeriyle silmeye çalıştığı kırmızı ışıkta durmuş arabanın dikiz aynasından, yorgun, kırgın ve buruk bir çocuk gülümsemesi ışıldıyor; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Hatta sabahın ilk ışıkları henüz uykunun usul usul dolaşmaya devam ettiği alacakaranlıkla örtülü yüzüne vuruyor, sen çevik bir hareketle yorganı kendinden uzaklaştırıyor, şaşkın gözlerle etrafa bakındıktan sonra sinirden adımlarla koştur koştur banyoya gidiyor, suyu gecenin çapaklarına çarpıyor, daha yatmadan hazır ettiğin kıyafetlerini üzerine geçiriyor, şöyle bir aynaya bakıyor, ayaklarına taktığın minik kanatlarla servise yürüyor, parfümünle birlikte araca binerek şehrin rutubetli ağırlığını omuzlarına yükleyip işyerinin yolunu tutuyor, mesai gongu çalmadan evvel küçük bir kahvaltı hazırlıyor, zihninin kuytularında bana dair belli belirsiz bir gölge dahi taşımadan çalışmaya başlıyorsun ya; işte tam o sırada ben seni düşünüyorum.. Sonra avluya çıkıp hayali bir sen kucaklıyorum, jandarmalar, gardiyanlar ve koğuşta uyuyan arkadaşlarım duymasınlar diye fısıldıyorum kulağına, derken konuşmalarım mırıl mırıl dualar suretinde kuşların kanatlarına konup, dikenli tellerin arasından pır diye geçerek dosdoğru gidip çalışma masanın üzerine ilişiveriyorlar..
Sevgili,
Gece yarısı Şarkıları’nda okumuştum. Eski Roma’da, bütün şövalyelerin aşık olduğu, evlenmek için can attıkları prenses, bir gün arenada kral babasıyla birlikte oturuyormuş.. O narin, bembeyaz ellerini saran eldivenini vahşi aslanların arasına atmış ve ‘Kim eldivenimi getirirse onun evleneceğim’ demiş.. Şövalyeler korkmuşlar aslanların
gazabından ama birisi çıkmış ve o en yakışıklı olanlarıymış, herkesin ve tabii aslanların da bakışları arasında eldiveni almış, gitmiş prensesin kucağına bırakmış.. Prenses hayran hayran şövalyeyi izlerken, kahramanımız arkasına bir kez bile dönüp bakmadan arenayı terk etmiş.. Nietzsche, ‘Tanrı’yı ve insanları denemeyin’ diyor.. Ben seni ne kadar çok denedim halbuki.. Hep sevgini sınadım, inanabilmek için aşkına her gün yeni fedakarlıklar istedim.. Ve sonunda gittin..
Sevgili,
Senin gülümsemen, baloncunun elinden kayıp giden rengarenk uçan balonlardı.. Ve seyyar bir tezgahta döne döne ince bir çubuğa dolanan pamuk helvalar.. Gülümsemen yani; gökyüzüne doğru ağır ağır yükselen, pamuk helvadan yapılmış pembe, kırmızı, yeşil, mor, sarı balonlardı.. Ağlamaların da vardı tabii senin.. Hemen inceden bir rüzgar gelip kuruturdu gözyaşlarını.. Sonra o kurumuşluk, yüreğimin başköşesine otururdu.. Suçluyum.. Ve kabahatini bildiği için başını önüne eğmiş, mırıl mırıl sesler çıkararak af dileyen, bu arada havanın soğumasıyla titremeye başlayan, bir anda boşalan yağmurla sırılsıklam olan ve kuyruğunu bacaklarının arasında sıkıştırıp tırıs tırıs kulübesine dönen bir köpek hüznüyle bekliyorum seni yıllardır..
Sevgili,
Sana mektup yazmaya oturunca, içimdeki ümitler ayağa kalkıyor, kalkar kalkmaz da, yüzümden pırıltılı bir tebessüm koğuşun sıvaları çatlamış, buruşuk suratlı, şampanya rengi duvarlarının üzerine yerleşiyor.. Yerleştikten sonra da, ismi afili kendisi sevimsiz olan hapishanenin çirkinliğine bir kat daha çirkinlik katan bu rengi tahammül edilebilir hale getiriyor.. Sevgili! İçimde uyuklayan bir sen var ve hayali bir el zaman zaman omuzlarına dokununca uyanıveriyor.. Arkasından feryat figan, basamak olarak kullandığı kalbime ayaklarıyla basıp, elleri ve tırnaklarıyla da zihnime tutunuyor.. Öylece kalıyor.. Derken aniden kayboluyor bir süre ve o süre zarfında, ardında üzerine basılıp geçilmiş bir yürek ile tırnaklanarak kanatılmış bir bellek bırakıyor..
Sevgili,
Şimdi ben seni içimde yasaklı bildiriler, tutuklu düşünceler, toplum tarafından linç edilmiş tehlikeli idealler misali gizleyerek taşıyorum.. Söyleyemiyorum yani kimseye, seni hala sevdiğimi ve kendime de bunca sevmekliğin budalalık olduğunu itiraf edemiyorum.. En kötüsü de, kimbilir belki en güzeli, bu budalalıktan budalaca bir haz duyuyorum.. Baştan aşağı yaralıyım yaralı olmasına ama; tüm yaralanmışlıkların, mahpus inkisarların ve düşkün düşlerimin üzerine bir de yokoluşlarımla bir daha hiç varolmama kaygılarımı eklesem, sen bu kucak dolusu ıstıraplara kucak kucak ümitler iliştirsen, biliyor musun hemencecik iyileşirim.. Eğer beni bulmak istersen, A Blok tarafından gelirken koridordaki son, C Blok’tan gelirken ilk koğuştayım.. Hani kapısından düşsel mor salkımlar tırmanan.. Daha nasıl tarif edeyim.. Bir de avlusunda kiraz, dut, incir ağaçları; gülü, manolyalı, menekşeli çiçek tarlaları olan koğuş işte.. Sevgili! Sen benim çehremdeki sebepsiz tebessümlerdin.. Gittiğinden beri gülmek için çok güçlü nedenlere ihtiyacım var.. Affet yaz göğü yüzlü kadın, beni affet..
Emre Soncan
Silivri Hapishanesi, Kasım 2018″
[Ahmet Dönmez] 7.11.2018 [https://www.ahmetdonmez.net]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)