Ya Rab! Sabır kahramanı, evvâb, yüzü hep Senin kapında olan Eyyûb kulunun, maruz kaldığı musibetler karşısında, “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar” şeklindeki arz-ı haliyle biz de yüce huzurunda halimizi Sana arz ediyoruz. Bizi de sabreden kullarından eyle. Bize de afiyet ihsan buyur ve bizi de içine düştüğümüz sıkıntılardan kurtar. Ey Merhametliler Merhametlisi! Eyyûb Nebî’ye dokunduğu gibi, zarar bize de dokundu. Yaşlımıza dokundu.. gencimize dokundu.. kadınımıza erkeğimize, çoluğumuza çocuğumuza hep dokundu. Zarar gelip kulluğumuza dokundu.. Senin yolundaki hizmetimize dokundu. Ey Hazreti Eyyûb’a dokunan zararı kaldıran merhameti sonsuz Rab! Bize dokunan zararı da lütfunla kaldırıver. Onu ve yakınlarını ilahî armağanlarınla sevindirdiğin gibi bizi ve yakınlarımızı da bir an evvel sevindiriver.
Ya Rab! Senin yüce nezdindeki konumuyla nasip ve kısmet sahibi olan Zülkifl (aleyhisselam)’ı da, Kur’an-ı Azîmüşşân’da mübarek ismiyle zikrederek ayrıca payelendiriyor ve diğer nebilerinle beraber onu da hayra kilitlenmiş, sabır faziletiyle bezenmiş seçkin kulların arasında sayıyorsun. Bizi de öyle eyle Allahım! Bizi de hayra kilitlenmiş, sabır faziletiyle donanmış bahtiyar kullarından eyle.
Ey Rahîm u Vedûd Rab! Nâm-ı Celîl-i İlahîyi gönüllere nakşetme yolunda beyanlarımıza fesahat lütfeyle. Şuayb Peygamber’e lütfeylediğin gibi lütfeyle. Ömrümüz oldukça o sadık kulun gibi bizi de insanları hep hakka hakikate, insaf ve adalete çağırmaya muvaffak kıl. Gücümüz yettiğince ıslah için çıktığımız bu peygamberler yolunda muvaffakiyetimiz yalnız ve yalnız Senin yardımınla mümkündür. Onun için biz de sadece Sana tevekkül ve Sana teveccüh ediyoruz. Yürüdüğümüz yolda önümüzü kesmeye çabalayanları, bununla da kalmayıp bizi kendilerine benzetmeye çalışanları ve bunun için olmadık zulümler irtikâp edenleri de Hazreti Şuayb gibi Sana havale ediyoruz ey bizim Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasında Sen adaletli hükmünü ver, ver ki, haklı haksız açığa çıksın. Sen elbette hüküm verenlerin en âdil olanısın!
Ya Rab! Biz de en az Senin ülü’l-azm nebin Kelîmullah Hazreti Musa (alâ nebiyyina ve aleyhisselam) kadar, lütfedeceğin her nimete muhtacız. Ey Erhamürrahimîn! En iyi Sen biliyorsun ki, bugün olduğu kadar hiçbir zaman bu ölçüde bir ızdıraba maruz kalmamıştık. Lütfen ve keremen, bizim sinelerimize de inşirah ver. İşimizi kolaylaştır. Dilimizdeki bağları da çözüver ki, meramımızı en güzel şekilde anlatabilelim. Muhlas (ihlasa erdirilmiş olan) kulun Hazreti Musa gibi, biz de Senin yolunda ezalar, cefalar gördük. –Şikayetimiz yoktur; Sana binlerce hamd ü senalar olsun.- Eza ve cefayı dünyasını zinet, haşmet ve servetle dolduranlardan gördük. Halkı saptıranlardan gördük. Günün firavunlarından gördük. O günün Firavun’una karşı Musa kulunu galip kıldığın gibi, bugünün firavun, hâman ve karunlarına karşı da nusretinle biz kapıkullarını muzaffer kıl. Onlar bizi itibarsızlaştırmaya çalıştıkça, Sen bizim itibarımızı yükselt Allahım! Nüfuz ver bize, kudret ver. Onların servet ve kudretlerini de silip süpürüver. Kalblerini sıktıkça sık. Sık ki, onlar o acı azabı görmeden hakkı ve hakikati görmeyecekler, göremeyecekler.
Ya Rab! Musa Peygamber tebliğ ve irşad yolunda kendisine destek çıkacak, ona zahîr olacak bir yardımcı istediğinde Sen ona Harun (aleyhisselam)’ı göndermiştin. Hayatlarını irşad eksenli sürdüren bugünün mürşid ve mürşid namzetlerine de yardımcılar gönder Allahım! Onlara peygamberlikle ihsanda bulunduğun gibi, bize de peygamber yolunun daimi yolcuları olmak ve hep o yolda bulunmakla ihsanda bulun. “Selam olsun Musa ve Harun’a” buyurmuştun; bizim hakkımızda da selamet ve esenlik ihsan buyur. Firavun’a karşı onları koruyup gözetmiştin; bizim hakkımızda da çağın firavunlarına karşı inayet ve sıyanet lütuf buyur. İhsan şuurları ve iyiliklerinden dolayı onları ödüllendirdiğin gibi bizi de ihsanla serfiraz kılarak ödüllendir Allahım!
Ya Erhamerrâhimîn! Hazreti Harun’u, Hazreti Musa’ya hayırlı bir kardeş ve hayırlı bir halef eylediğin gibi bizi de hizmet dairesinde hayırlı kardeşler, hayırlı halefler eyle. Fesatçılara hiç aldırış etmeden sabır içinde hep ıslah için çabalayan halefler eyle. Onlar nasıl dik durduysa, asrın bakar ve buzağıperestleri karşısında bizi de öyle dik durmaya muvaffak kıl. Bizi de irşad ve tebliğ mesleğimizde Sen’i zikr u fikirde gevşeklik göstermeyen kullarından eyle. Huy ve seciyemizi kavl-i leyyin ve üslub-u leyyin ile zinetlendir. Bize iyiyi, güzeli, mükemmeli temsil kabiliyeti bahşet Allahım! Bizi de muhataplarımızı iyi okuyabilen, onlara söz söylemesini bilen, duygularını rahatça ifade edebilen mürşid ve mübelliğler eyle.
Mürselînden olan Hazreti İlyas’ı da anıyoruz Allahım! İhlasın zirvesiyle şereflendirdiğin, “Tastamam inanmış has kullarımızdandı” diyerek sena eylediğin, muhsinler içinde sayıp ödüllendirdiğin, dahası, “Sonraki nesiller içinde ona da iyi bir nam bıraktık. Selam olsun İlyas’a!” buyurarak pek seçkin bir iltifat ile taltif buyurduğun İlyas Nebi’yi de anıyoruz. Ve yalvarıyoruz Allahım; bizi de muhsinlerden, muhlislerden, tam inanmış has kullarından, salih kullarından, hayırlı kullarından eyle. Bizi hep insanları Rabbimiz Allah’a çağırmakla, onları günahlardan sakındırmakla ve bu yolda bizi engellemeye çalışanlar karşısında geri adım atmamakla, peygamberler güzergâhının ayrılmaz yolcuları olmakla ve arkadan gelenlere yanıltmayan birer rehber tavrı sergilemekle seçkin kulların olan nebilerine benzet.
Ya Rab! Biliyor, duyuyor ve görüyorsun; halimiz Senin Yunus Peygamberinin haline ne kadar da benziyor! Belki onun vaziyetinden daha dehşetli bir haldeyiz. Karanlık bir fırtanın içinde kalmış gibi, denize atılmışız da bir balık bizi yutmuş gibi bir halimiz var ve sanki sebepler tamamen tükenmiş durumda. Günah deryalarına yelken açmış ve sahil-i selametten uzaklaştıkça uzaklaşmışız. Dahası pek çoğumuz bu uzaklığın farkında bile değiliz. Senin nazar-ı merhametine ne kadar da muhtacız ya Rab! Yunus ibn Mettâ –belki zelle sayılabilecek bir içtihadından dolayı- Sana teveccüh edip, “Lâ ilâhe illâ Ente, Sübhaneke, innî küntü mine’z-zâlimîn / Senden başka bir ilah yoktur, Sübhansın, münezzeh ve mukaddessin; şüphesiz ben kendime pek çok zulmettim” demişti. Biz de ya Rab, âşikar gaflet ve günahlarımızı gözlerimizin önüne alıyor, Sana bu yakarış vaktinde –duanın sebepler üstü bir yöneliş olduğu mülahazasıyla- esbâbı nefyediyor, tevhid, tesbih ve istiğfar mülahazaları içinde Yunus Nebi’nin sırlı münacaatıyla yüce dergahına iltica ediyoruz.
Ne olur, sırr-ı tevhid içinde nur-u ehadiyet inkişaf etsin de, bu yakarış Hazreti Yunus için olduğu gibi bizim için de sür’atli bir vasıta-ı necat olsun Allahım! Bizim gecelerimiz de gündüze dönsün, istikbalimiz aydınlansın, nefsimizin ve dünyanın boğucu dalgalarından biz de bir an evvel kurtulalım.
Devamı yarına...
[Mustafa Yılmaz] 18.5.2019 [Samanyolu Haber]
Ramazan-ı Şerif’te Bir Yakarış (2) [Mustafa Yılmaz]
Ramazan-ı Şerif’te Bir Yakarış (1) [Mustafa Yılmaz]
Sonsuz rahmetinin eseri olarak kullarına peşi peşine peygamberler gönderen ve o seçkin elçileri vasıtasıyla gerçek kulluğun yollarını gösteren, dünya-ukba dengesini nasıl gözetebileceklerini öğreten, müjdeler veren ve insanları eğri yolun neticelerinden sakındıran, kabiliyetleri ölçüsünde kullarını yüksek ahlakın zirvelerinde dolaştıran, yine o mükerrem ibâdı olan nebileri vasıtasıyla Kendisine ulaşan yolları ve nihayet Cennet’in yollarını açan Hazreti Rahman u Rahîm ve Bâis ü Kerîm’e nihayetsiz hamd ü senalar olsun.
Kulluğu, tebliği, güzel örnekliği, rabbanîliği, hasbiliği, ihlası, sıdk ve emaneti, fetaneti, üslup ve beyanı, sabır ve hilmi, kerem ve tevazuu, Hak Teâlâ ile irtibatı ve bütün üstün hasletlerdeki derinlik ve enginliği ile Seyyidü’l-Enbiya olan Hâtemü’n-Nebiyyîn Hazreti Muhammed’e ve bütün nebî kardeşlerine, Efendimiz’in ve onların defterlerine bu zamana kadar akagelen ve bundan sonra da akmaya hep devam edecek olan sevaplar adedince salât ve selam olsun.
Ey Ulular Ulusu Rabbimiz! Hem mücrim ve hem de muhtaç kulların olarak yine Senin yüce huzuruna geldik. Zaten varılacak başka bir huzur da bilmiyor ve tanımıyoruz.
Ey, Mustafeyne’l-Ahyâr olan seçkinlerden seçkin resûl ve nebi kullarının dualarına icabet eden.. onlara necat ve kurtuluş lütfeden.. zarar vermek isteyenlere karşı onları hıfz u sıyanet seralarına alan.. onları imansız ve amansız düşmanlarının şeytanca kurdukları tuzaklardan kurtaran.. maruz kaldıkları zararı def’ ü ref’ eden.. ekstra mevhibelerle serfiraz kılan.. hidayet ve mertebelerini artırdıkça artıran.. onlara hayr u hasenât yollarını gösteren.. hikmet, hüküm ve ilim veren.. onları rahmetine gark eden.. nusretiyle te’yid buyuran.. anlayışlarını ziyadeleştiren.. onlara tertemiz nesiller lütfeden.. hayırlı amellerine –ki o insanlık âbidelerinin bütün işleri hayırlıdır- bol bol mükafaatlarla mukabelede bulunan Yüceler Yücesi Rab! Biz yine Senin huzuruna geldik. Geldik zira o bizim rehberlerimize olan lütuflarının bizim için de müyesser olacağına inandık. Huzuruna geldik, çünkü biz Senin, “Onların dualarına icabet eden, onları gam ve tasalardan kurtaran Biz’iz. Biz aynı şekilde müminleri de kurtarırız” mukaddes ve aynı zamanda muştu yüklü beyanına güvendik. Dillerimizi gönüllerimize bağladık, yüreklerimizi avuçlarımızın içine aldık ve buruk da olsak, mahzun da olsak, “Vardır Senin takdir buyurduğunda bir hikmet, vardır her başa gelende bir hayır” mülahazasına kendimizi saldık ve reca/ümit hisleriyle dopdolu olarak ellerimizi semalara, semalar ötesine, ötelerin de ötesine kaldırdık; yalvarışa, yakarışa geçtik.
Ya Rabbelâlemîn! Asliyet planında peygamberlerini serfiraz kıldığın nimetlerle zılliyet planında bizleri de serfiraz eyle.
Ey bizim Yücelerden Yüce Rabbimiz! İşte huzurunda, ilk ceddimiz Safiyyullah Âdem Nebî gibi Sen’i takdîs ü tesbîh ediyoruz biz. Doğrusu kendimize pek çok yazık ettik. Şayet Sen onca kusurumuzu örtüp bize merhamet buyurmazsan hüsrana uğrarız şüphesiz. Ya Rab! Hazreti Safiyyullah, Sana teveccüh edeceği kelimeleri yine Senden öğrenmiş ve ona göre bir duruş sergilemişti. Bize de öyle öğrenmeyi ve öğrendiklerimizle amel etmeyi müyesser kıl. Kıl ki, insanlığın atası o masum peygamberi tevbe ve salih amellerde kendimize örnek alabilelim ve yanlışta inat ve ısrar gibi şeytanî amellerden ve haddini bilmezlerin başı olan İblis’e benzemekten mağrip ile meşrık arası kadar uzak kalabilelim.
Ey Rab! Seçkin kullarından Şît (aleyhisselam)’ı farklı anlayışlara göre söz söylemeye muvaffak kılmış ve mucizeleriyle insanların yaralarını tedavi edebilme payesiyle donatmıştın. İnandığımız yüksek hakikatleri muhataplarımızın anlayışlarına göre ifade edebilmeye ve emanet olarak lütfettiğin ömrü, insanların maddî ve manevî yaralarını sarıp sarmalama hedefli sürdürmeye bizi de muvaffak kıl.
Ey Rab! Doğruluk timsali, sıddîk nebî Hazreti İdrîs (aleyhisselam)’a da bir nevî miraç yaşatmış ve onu üstün bir makama çıkarmıştın. Lütf u kereminle o miracı kalb ve ruh ufkunda bizlere de yaşat. İdris kuluna pek çok ilimleri de vahyetmiştin Allahım! Fazlınla bizim de ilmimizi artır ve bize de ilim yörüngeli bir hayat lütfeyle. Bizi de başta Senin hidayet nimetin olmak üzere farklı farklı nimetlerine mazhar olan ve ayetlerin okunduğunda gözyaşları içinde kendilerini secde halinde iki büklüm bulan kullarından eyle.
Ya Rab! İnsanlığın ikinci atası Neciyyullah Nûh Nebi’yi de imamlardan, önderlerden kılmıştın. Bir musibet ile karşı karşıya kalıp da Senin kapının tokmağına dokunarak yalvarıp yakardığında onu, yakınlarını, evlatlarını ve halkından iman edenleri o büyük beladan kurtarıvermiştin. Boğulmaktan kurtarıvermiştin. Ona destek olup haklarını zalim halklardan geri alıvermiştin. Bizi de kurtar Allahım, içine düştüğümüz bu büyük belaların içinde boğulmaktan. “Artık bizimle onlar arasındaki hükmünü Sen ver” ve bizim gasp edilmiş haklarımızı da, başkalarının ihsanlarından müstağni kılacağın lütf u kereminle geri alıver zalim halklardan. Ve bizi yolunu bulamamış, hayret vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşan kimselere hak ve hakikatin rehberleri eyle.
Ya Rab! Hûd Peygamber de, başka hiçbir bedel arayışında bulunmadan, sırf Senin hoşnutluğun mülahazasıyla, kendi kavmine putperestliği bırakıp tevhide gelmeleri hususunda ikaz üstüne ikazda bulunmuş, pek azı müstesna onu dinlemeyen kavmi ise taşkınlıklarına devam ettiklerinden dolayı, Allah’tan bir ceza olarak, kasıp kavuran korkunç bir kasırga ile karşı karşıya kalmış ve nihayet sökülmüş hurma kütükleri gibi yere serilmiş ve kül olup savrulmuşlardı. Fakat onlar kavrulup savrulurken, Sen bu insaf timsali nebini ve ona inananları korumuş ve kurtarmıştın. Ya Rab! İçinde yaşadığımız zamanın kasıp kavuran, insanları benzeri daha evvel yaşanmamış isyan vadilerinde dolaştıran ve bizim de amellerimize, hatta bazen gelip gelip de itikadımıza toslayan fırtınalarından da bizi koru.
Ey Rab! Hazreti Salih (aleyhisselam) da diğer elçilerin gibi Senin mukaddes yolunda, yolun kaderi olan eza ve cefaya maruz kalmış ve hakaretlere uğramıştı. Uğramış fakat dişini sıkıp sabretmiş, ümidini asla yitirmemiş ve yaşadığı olumsuzluklardan dolayı peygamberler yolundan geri dönmeyi asla ve asla, değil aklına hayaline bile getirmemişti. Getiremezdi de zaten, zira o –min indillah- vazifeliydi. Yürüdükleri en kudsî yolda nebilerinin sabrını artırdığın gibi, yürüdüğümüz nebiler yolunda bizim sabır ve ümidimizi de artır Allahım! Ne pahasına olursa olsun, inandığımız idealler, mefkûreler, gaye-i hayaller istikametinde ömrümüz oldukça, gücümüz yettikçe yürümeye bizi de muvaffak kıl. Salih kuluna karşı hile düşünenlerin komplolarını alt üst ettiğin gibi, yolunun salâhat ve ıslah sevdalısı kullarına karşı tuzak kuranların tuzaklarını da bozuver.
Ey Rab! Halîlin İbrahim Peygamber’in kalbini itminanla dolduran Sen, nesline bereket ihsan eden Sen ve Nemrut’un tutuşturduğu ateşin içine atılınca, “Ey ateş! Dokunma İbrahim’e; serin ve selamet ol ona” diyen de Sendin. Hazreti İbrahim’e ihsanda bulunduğun gibi göz ve gönüllerimizdeki perdeleri kaldırıp bizim hidayet ve rüşdümüzü de artır ve bizim kalblerimizi de itmi’nanla doldur Allahım! Bizden sonraki nesillerce bir yâd-ı cemîl olarak anılmaya vesile olacak güzel işler gerçekleştirmeye bizi de muvaffak kıl. Senden uzak düşmüşlüğün ve olmayacak cürm ü hatalara düşmüşlüğün ateşlerinden bizi koru ve dehrin nemrutlarına karşı bu bendelerini her zaman sıyanet seralarının içinde tut. O nemrutları da kendi kurdukları tuzaklara düşür ve hüsrana uğrat.
Ya Rab! Senin yoluna canını kurban etmeye her zaman âmade bulunan İsmail (aleyhisselam) gibi, biz de dünya ve mâfîhâdan geçip ömrümüzü Senin hizmetine vakfetmek istiyoruz. Vefa abidesi babasıyla beraber Senin evinin temellerini yükseltirken yalvarıp yakaran o yüce Nebî gibi biz de diliyor ve dileniyoruz: Yapmaya çalıştığımız hizmetlerimizi kabul buyur bizden. Kulluk binasını Senin muradına uygun olarak ikâme etmeyi bize de müyesser eyle. Semî’ Sen, Alîm Sensin; her şeyi duyar, her şeyi bilirsin. Bizi şekilden, suretten geçmiş, müslümanlığın özüne ermiş kullarından eyle ve bize, yalnız Sana kulluk eden nesiller lütfet.
Ey Rab! Ey İbrahim’e İshak’ı, İshak’a da Yakub’u ihsan eden ve hepsini salih insanlar eyleyen Yüceler Yücesi Rab! Bizi de yeryüzünün mirasına vâris olacak salih kullarından eyle. Ey Hayru’l-Hâfizîn ve ey Erhamürrâhimîn! Onlara rahmetinden ihsanlarda bulunduğun gibi bize de ihsanlarda bulun.. bizi de onlar gibi irşad rehberleri eyle.. bizi de hep namaz gibi, zekat gibi salih ameller peşinden koştur. Bizim nesillerimizi de İbrahimî nesiller eyle. Namazını ikâme edip onun hakkını veren ve duası Hak katında kabul gören nesiller eyle.
Ya Rab! Kulun Yakub Peygamber, “Ben bu dağınıklık ve tasamı sadece Allah’a açıyorum” iniltileriyle tazarru ve niyazda bulunup derdini Sana şerhettiğinde Sen onun hüznünü gidermiş, görme hislerini yitiren gözlerine şifa ihsan etmiş ve o hüzünlü nebiyi bir kere daha evlatlarıyla buluşturmuştun. İşte biz de huzurunda dertlerimizi arz ediyoruz. Bizim de hüznümüzü, dağınıklığımızı gider Allahım; bizim de ihtiyaçlarımızı görüp gözet. Bizim içimizde de sevdiklerinden ayrı düşenleri, ayrı düşürülenleri bir an evvel sevdiklerine kavuştur. Yakub’un Yusuf’a, Yusuf’un da Yakub’a kavuştuğu gibi kavuştur.
Ya Rab! Tertemiz kulun Lût (aleyhisselam) da yıllar ve yıllar boyu kendi vatandaşlarını, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya, ibadet ü taata, edep ve hayaya çağırıp durmuştu. Ne var ki onlar sapıklıkta, hayasızlıkta daha evvel hiçbir topluluğun aşmadığı kadar hadlerini aşmış kimselerdi ve bu taşkınlıklarının cezasını başlarından aşağıya yağan taşlarla ödemişlerdi. Ya Rab! Sen de biliyorsun ki, o taşkınlıklar bugün daha şenî’ bir şekilde irtikap edilmekte, hem de dünyanın hemen her yerinde. Hazreti Lût’u ve ailesini, kavminin yapageldiklerinin vebalinden kurtardığın gibi, bizi ve yakınlarımızı da kurtar Allahım! Fesatçılar güruhuna karşı nebî kullarına yardım ettiğin gibi, günümüzün fesat peşinde koşan müfsitlerine karşı da bize yardım eyle.
Ey Yusuf Peygamber’i düştüğü kuyudan çıkaran Rabbimiz! Bizi de düştüğümüz derin kuyulardan çıkar. Ey Yusuf Peygamber’i nisa taifesinin fendinden koruyan Rabbimiz! Bizi de şeytanın türlü türlü oyunlarından ve heva ve hevesimizin zebûnu olmaktan koru. Bizi de, Yusuf kulun gibi zindana atılmayı dahi iffetimizden taviz vermeye tercih edecek kadar afîf ve afîfe kullarından eyle. Ey kerem timsali, ihsan abidesi Yusuf kuluna hâdiselerin te’vilini talim buyuran Rabbimiz! Eşya ve hadiseleri yorumlamada bize de ekstra ihsanlarda bulun. Bizleri de birer basiret ve firaset insanı eyle. Ey Yusuf Nebi’yi Mısır diyarına sultan yapan Rabbimiz! Bizim Senin rızana muvafık inançlarımızı, ideallerimizi, gaye-i hayallerimizi de kullarının gönüllerinde sultanlık tahtına oturt. Ey Yusuf Nebî’ye kendisine kötülük yapanlara üst üste iyilik yapma fırsatları lütfeden Rabbimiz! Bize de, kötülük üstüne kötülük yapanlara iyilik yapma anlayış ve imkanları lütfet. Ey Yusuf’u babası Yakub Peygamber’e kavuşturan Merhameti Sonsuz! Medrese-i Yusufiyelerin mağdur, mazlum ve mahkumlarını da bir an evvel, bir an evvel, bir an evvel, en güzel şekilde sevdiklerine kavuştur. Yusuf Peygamber gibi bizi de, dünya bütün cezbedici güzellikleri ve debdebesiyle yüzümüze tebessüm ettiği zaman bile hep vuslat iştiyakıyla yanıp tutuşan insanlar eyle. Nihayet ömrümüzün sonunda, Sana tam itaat içinde kullar olarak can emanetini bizden al ve bizi hayırlı, dürüst insanlar arasına dâhil eyle.
Âmin!
Devamı Yarın...
[Mustafa Yılmaz] 17.5.2019 [Samanyolu Haber]
Kulluğu, tebliği, güzel örnekliği, rabbanîliği, hasbiliği, ihlası, sıdk ve emaneti, fetaneti, üslup ve beyanı, sabır ve hilmi, kerem ve tevazuu, Hak Teâlâ ile irtibatı ve bütün üstün hasletlerdeki derinlik ve enginliği ile Seyyidü’l-Enbiya olan Hâtemü’n-Nebiyyîn Hazreti Muhammed’e ve bütün nebî kardeşlerine, Efendimiz’in ve onların defterlerine bu zamana kadar akagelen ve bundan sonra da akmaya hep devam edecek olan sevaplar adedince salât ve selam olsun.
Ey Ulular Ulusu Rabbimiz! Hem mücrim ve hem de muhtaç kulların olarak yine Senin yüce huzuruna geldik. Zaten varılacak başka bir huzur da bilmiyor ve tanımıyoruz.
Ey, Mustafeyne’l-Ahyâr olan seçkinlerden seçkin resûl ve nebi kullarının dualarına icabet eden.. onlara necat ve kurtuluş lütfeden.. zarar vermek isteyenlere karşı onları hıfz u sıyanet seralarına alan.. onları imansız ve amansız düşmanlarının şeytanca kurdukları tuzaklardan kurtaran.. maruz kaldıkları zararı def’ ü ref’ eden.. ekstra mevhibelerle serfiraz kılan.. hidayet ve mertebelerini artırdıkça artıran.. onlara hayr u hasenât yollarını gösteren.. hikmet, hüküm ve ilim veren.. onları rahmetine gark eden.. nusretiyle te’yid buyuran.. anlayışlarını ziyadeleştiren.. onlara tertemiz nesiller lütfeden.. hayırlı amellerine –ki o insanlık âbidelerinin bütün işleri hayırlıdır- bol bol mükafaatlarla mukabelede bulunan Yüceler Yücesi Rab! Biz yine Senin huzuruna geldik. Geldik zira o bizim rehberlerimize olan lütuflarının bizim için de müyesser olacağına inandık. Huzuruna geldik, çünkü biz Senin, “Onların dualarına icabet eden, onları gam ve tasalardan kurtaran Biz’iz. Biz aynı şekilde müminleri de kurtarırız” mukaddes ve aynı zamanda muştu yüklü beyanına güvendik. Dillerimizi gönüllerimize bağladık, yüreklerimizi avuçlarımızın içine aldık ve buruk da olsak, mahzun da olsak, “Vardır Senin takdir buyurduğunda bir hikmet, vardır her başa gelende bir hayır” mülahazasına kendimizi saldık ve reca/ümit hisleriyle dopdolu olarak ellerimizi semalara, semalar ötesine, ötelerin de ötesine kaldırdık; yalvarışa, yakarışa geçtik.
Ya Rabbelâlemîn! Asliyet planında peygamberlerini serfiraz kıldığın nimetlerle zılliyet planında bizleri de serfiraz eyle.
Ey bizim Yücelerden Yüce Rabbimiz! İşte huzurunda, ilk ceddimiz Safiyyullah Âdem Nebî gibi Sen’i takdîs ü tesbîh ediyoruz biz. Doğrusu kendimize pek çok yazık ettik. Şayet Sen onca kusurumuzu örtüp bize merhamet buyurmazsan hüsrana uğrarız şüphesiz. Ya Rab! Hazreti Safiyyullah, Sana teveccüh edeceği kelimeleri yine Senden öğrenmiş ve ona göre bir duruş sergilemişti. Bize de öyle öğrenmeyi ve öğrendiklerimizle amel etmeyi müyesser kıl. Kıl ki, insanlığın atası o masum peygamberi tevbe ve salih amellerde kendimize örnek alabilelim ve yanlışta inat ve ısrar gibi şeytanî amellerden ve haddini bilmezlerin başı olan İblis’e benzemekten mağrip ile meşrık arası kadar uzak kalabilelim.
Ey Rab! Seçkin kullarından Şît (aleyhisselam)’ı farklı anlayışlara göre söz söylemeye muvaffak kılmış ve mucizeleriyle insanların yaralarını tedavi edebilme payesiyle donatmıştın. İnandığımız yüksek hakikatleri muhataplarımızın anlayışlarına göre ifade edebilmeye ve emanet olarak lütfettiğin ömrü, insanların maddî ve manevî yaralarını sarıp sarmalama hedefli sürdürmeye bizi de muvaffak kıl.
Ey Rab! Doğruluk timsali, sıddîk nebî Hazreti İdrîs (aleyhisselam)’a da bir nevî miraç yaşatmış ve onu üstün bir makama çıkarmıştın. Lütf u kereminle o miracı kalb ve ruh ufkunda bizlere de yaşat. İdris kuluna pek çok ilimleri de vahyetmiştin Allahım! Fazlınla bizim de ilmimizi artır ve bize de ilim yörüngeli bir hayat lütfeyle. Bizi de başta Senin hidayet nimetin olmak üzere farklı farklı nimetlerine mazhar olan ve ayetlerin okunduğunda gözyaşları içinde kendilerini secde halinde iki büklüm bulan kullarından eyle.
Ya Rab! İnsanlığın ikinci atası Neciyyullah Nûh Nebi’yi de imamlardan, önderlerden kılmıştın. Bir musibet ile karşı karşıya kalıp da Senin kapının tokmağına dokunarak yalvarıp yakardığında onu, yakınlarını, evlatlarını ve halkından iman edenleri o büyük beladan kurtarıvermiştin. Boğulmaktan kurtarıvermiştin. Ona destek olup haklarını zalim halklardan geri alıvermiştin. Bizi de kurtar Allahım, içine düştüğümüz bu büyük belaların içinde boğulmaktan. “Artık bizimle onlar arasındaki hükmünü Sen ver” ve bizim gasp edilmiş haklarımızı da, başkalarının ihsanlarından müstağni kılacağın lütf u kereminle geri alıver zalim halklardan. Ve bizi yolunu bulamamış, hayret vadilerinde şaşkın şaşkın dolaşan kimselere hak ve hakikatin rehberleri eyle.
Ya Rab! Hûd Peygamber de, başka hiçbir bedel arayışında bulunmadan, sırf Senin hoşnutluğun mülahazasıyla, kendi kavmine putperestliği bırakıp tevhide gelmeleri hususunda ikaz üstüne ikazda bulunmuş, pek azı müstesna onu dinlemeyen kavmi ise taşkınlıklarına devam ettiklerinden dolayı, Allah’tan bir ceza olarak, kasıp kavuran korkunç bir kasırga ile karşı karşıya kalmış ve nihayet sökülmüş hurma kütükleri gibi yere serilmiş ve kül olup savrulmuşlardı. Fakat onlar kavrulup savrulurken, Sen bu insaf timsali nebini ve ona inananları korumuş ve kurtarmıştın. Ya Rab! İçinde yaşadığımız zamanın kasıp kavuran, insanları benzeri daha evvel yaşanmamış isyan vadilerinde dolaştıran ve bizim de amellerimize, hatta bazen gelip gelip de itikadımıza toslayan fırtınalarından da bizi koru.
Ey Rab! Hazreti Salih (aleyhisselam) da diğer elçilerin gibi Senin mukaddes yolunda, yolun kaderi olan eza ve cefaya maruz kalmış ve hakaretlere uğramıştı. Uğramış fakat dişini sıkıp sabretmiş, ümidini asla yitirmemiş ve yaşadığı olumsuzluklardan dolayı peygamberler yolundan geri dönmeyi asla ve asla, değil aklına hayaline bile getirmemişti. Getiremezdi de zaten, zira o –min indillah- vazifeliydi. Yürüdükleri en kudsî yolda nebilerinin sabrını artırdığın gibi, yürüdüğümüz nebiler yolunda bizim sabır ve ümidimizi de artır Allahım! Ne pahasına olursa olsun, inandığımız idealler, mefkûreler, gaye-i hayaller istikametinde ömrümüz oldukça, gücümüz yettikçe yürümeye bizi de muvaffak kıl. Salih kuluna karşı hile düşünenlerin komplolarını alt üst ettiğin gibi, yolunun salâhat ve ıslah sevdalısı kullarına karşı tuzak kuranların tuzaklarını da bozuver.
Ey Rab! Halîlin İbrahim Peygamber’in kalbini itminanla dolduran Sen, nesline bereket ihsan eden Sen ve Nemrut’un tutuşturduğu ateşin içine atılınca, “Ey ateş! Dokunma İbrahim’e; serin ve selamet ol ona” diyen de Sendin. Hazreti İbrahim’e ihsanda bulunduğun gibi göz ve gönüllerimizdeki perdeleri kaldırıp bizim hidayet ve rüşdümüzü de artır ve bizim kalblerimizi de itmi’nanla doldur Allahım! Bizden sonraki nesillerce bir yâd-ı cemîl olarak anılmaya vesile olacak güzel işler gerçekleştirmeye bizi de muvaffak kıl. Senden uzak düşmüşlüğün ve olmayacak cürm ü hatalara düşmüşlüğün ateşlerinden bizi koru ve dehrin nemrutlarına karşı bu bendelerini her zaman sıyanet seralarının içinde tut. O nemrutları da kendi kurdukları tuzaklara düşür ve hüsrana uğrat.
Ya Rab! Senin yoluna canını kurban etmeye her zaman âmade bulunan İsmail (aleyhisselam) gibi, biz de dünya ve mâfîhâdan geçip ömrümüzü Senin hizmetine vakfetmek istiyoruz. Vefa abidesi babasıyla beraber Senin evinin temellerini yükseltirken yalvarıp yakaran o yüce Nebî gibi biz de diliyor ve dileniyoruz: Yapmaya çalıştığımız hizmetlerimizi kabul buyur bizden. Kulluk binasını Senin muradına uygun olarak ikâme etmeyi bize de müyesser eyle. Semî’ Sen, Alîm Sensin; her şeyi duyar, her şeyi bilirsin. Bizi şekilden, suretten geçmiş, müslümanlığın özüne ermiş kullarından eyle ve bize, yalnız Sana kulluk eden nesiller lütfet.
Ey Rab! Ey İbrahim’e İshak’ı, İshak’a da Yakub’u ihsan eden ve hepsini salih insanlar eyleyen Yüceler Yücesi Rab! Bizi de yeryüzünün mirasına vâris olacak salih kullarından eyle. Ey Hayru’l-Hâfizîn ve ey Erhamürrâhimîn! Onlara rahmetinden ihsanlarda bulunduğun gibi bize de ihsanlarda bulun.. bizi de onlar gibi irşad rehberleri eyle.. bizi de hep namaz gibi, zekat gibi salih ameller peşinden koştur. Bizim nesillerimizi de İbrahimî nesiller eyle. Namazını ikâme edip onun hakkını veren ve duası Hak katında kabul gören nesiller eyle.
Ya Rab! Kulun Yakub Peygamber, “Ben bu dağınıklık ve tasamı sadece Allah’a açıyorum” iniltileriyle tazarru ve niyazda bulunup derdini Sana şerhettiğinde Sen onun hüznünü gidermiş, görme hislerini yitiren gözlerine şifa ihsan etmiş ve o hüzünlü nebiyi bir kere daha evlatlarıyla buluşturmuştun. İşte biz de huzurunda dertlerimizi arz ediyoruz. Bizim de hüznümüzü, dağınıklığımızı gider Allahım; bizim de ihtiyaçlarımızı görüp gözet. Bizim içimizde de sevdiklerinden ayrı düşenleri, ayrı düşürülenleri bir an evvel sevdiklerine kavuştur. Yakub’un Yusuf’a, Yusuf’un da Yakub’a kavuştuğu gibi kavuştur.
Ya Rab! Tertemiz kulun Lût (aleyhisselam) da yıllar ve yıllar boyu kendi vatandaşlarını, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya, ibadet ü taata, edep ve hayaya çağırıp durmuştu. Ne var ki onlar sapıklıkta, hayasızlıkta daha evvel hiçbir topluluğun aşmadığı kadar hadlerini aşmış kimselerdi ve bu taşkınlıklarının cezasını başlarından aşağıya yağan taşlarla ödemişlerdi. Ya Rab! Sen de biliyorsun ki, o taşkınlıklar bugün daha şenî’ bir şekilde irtikap edilmekte, hem de dünyanın hemen her yerinde. Hazreti Lût’u ve ailesini, kavminin yapageldiklerinin vebalinden kurtardığın gibi, bizi ve yakınlarımızı da kurtar Allahım! Fesatçılar güruhuna karşı nebî kullarına yardım ettiğin gibi, günümüzün fesat peşinde koşan müfsitlerine karşı da bize yardım eyle.
Ey Yusuf Peygamber’i düştüğü kuyudan çıkaran Rabbimiz! Bizi de düştüğümüz derin kuyulardan çıkar. Ey Yusuf Peygamber’i nisa taifesinin fendinden koruyan Rabbimiz! Bizi de şeytanın türlü türlü oyunlarından ve heva ve hevesimizin zebûnu olmaktan koru. Bizi de, Yusuf kulun gibi zindana atılmayı dahi iffetimizden taviz vermeye tercih edecek kadar afîf ve afîfe kullarından eyle. Ey kerem timsali, ihsan abidesi Yusuf kuluna hâdiselerin te’vilini talim buyuran Rabbimiz! Eşya ve hadiseleri yorumlamada bize de ekstra ihsanlarda bulun. Bizleri de birer basiret ve firaset insanı eyle. Ey Yusuf Nebi’yi Mısır diyarına sultan yapan Rabbimiz! Bizim Senin rızana muvafık inançlarımızı, ideallerimizi, gaye-i hayallerimizi de kullarının gönüllerinde sultanlık tahtına oturt. Ey Yusuf Nebî’ye kendisine kötülük yapanlara üst üste iyilik yapma fırsatları lütfeden Rabbimiz! Bize de, kötülük üstüne kötülük yapanlara iyilik yapma anlayış ve imkanları lütfet. Ey Yusuf’u babası Yakub Peygamber’e kavuşturan Merhameti Sonsuz! Medrese-i Yusufiyelerin mağdur, mazlum ve mahkumlarını da bir an evvel, bir an evvel, bir an evvel, en güzel şekilde sevdiklerine kavuştur. Yusuf Peygamber gibi bizi de, dünya bütün cezbedici güzellikleri ve debdebesiyle yüzümüze tebessüm ettiği zaman bile hep vuslat iştiyakıyla yanıp tutuşan insanlar eyle. Nihayet ömrümüzün sonunda, Sana tam itaat içinde kullar olarak can emanetini bizden al ve bizi hayırlı, dürüst insanlar arasına dâhil eyle.
Âmin!
Devamı Yarın...
[Mustafa Yılmaz] 17.5.2019 [Samanyolu Haber]
Fethullah Gulen: A Life of Hizmet [Abdullah Aymaz]
Amerikalı Prof. Dr. Jon Pahl, M. Fethullah Gülen ve Hizmet üzerine 420 sayfalık bir kitap yazdı… 14-11-2018 tarihinde bu kitabın tanıtımını bizzat kendisinden dinlemiştik.
Hizmeti tanıma ve kitabı yazma düşüncesinin nasıl geliştiğini şöyle anlattı:
“2006 Ekim ayında Filadelfiya’da bir Ramazan iftarına davet edildim. Baktım iftar yemeğinde alkol yok. Ama içecek olarak VİŞNE SUYU var… Artık bu yemekten sonra vişne suyu benim için çok sevdiğim bir içecek oldu.
“Prof. Dr. Thomas Michel, bir konuşma yaptı. Fethullah Gülen’in bir kitabından parçalar okudu…
“Ben Hocaefendi’nin bu kitabını aldım ve Filadelfiya’da bir gazetede bir yazı yazdım… Yazımın konusu Dindarların, sivil toplumlarla münasebeti üzerine idi. Bu benim için Hocaefendi ve Hizmet konusuna bir giriş oldu.”
Tarih Profesörü olan Jon Pahl, Hizmet’le bu tanışmasını anlattıktan sonra kitabın tanıtımına geçti…
Özetle ve bazı tasarruflarla sözlerini aktarmaya çalışayım. Ona ait tesbitleri ve tarihleri de nakledeyim:
“Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hayatı üzerine beş bölümden meydana gelen bir kitap yazdım, henüz basılmadı. (Bu konuşmanın yapıldığı tarihte kitap henüz basılmamıştı. A.A.)
“Hocaefendiye göre En Büyük Cihad, Hz. Muhammed’in bir savaştan dönerken ‘Küçük cihaddan Büyük Cihada dönüyoruz’ sözünde belirtildiği gibi Nefsimizle Mücahede ve Mücadeledir.
“Korucuk köyünden bir kişi çıkıyor ve bütün bir dünyayı etkiliyor.”
(Bunları not alırken, bu süreçte hapisanede mağduren ve mazlumen vefat eden Prof. Dr. Sabri Çolak kardeşimizi hatırladım. Seneler önce Nahcivan’da Türkiye’li ve Nahcivanlı resmi protokolün hazır olduğu bir toplantıda şöyle demişti: “Her zaman Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Bir Türk dünyaya bedeldir” sözü zihnimi kurcalardı ve ‘Nasıl olabilir?’ diye düşünürdüm. Ama Fethullah Gülen Hocamızın eğitim gayretleri gerçekten bütün dünyada bir marka oldu. O zaman bu sözü, hemşehrim Hocamız yaptıklarıyla ispatlamıştır artık diye düşünüyorum.” Bu tesbitte gerçeğin tâ kendisidir. Dadaş Sabrimiz, Yiğit kardeşimiz için Prof. Dr. Yunus Serin Hocamızın Çağlayan Dergisinin Ekim 2018 tarihli sayısında “Sadakat Ve Mertlik Timsali SABRİ ÇOLAK” başlıklı yazısını tekrar mütalaa etmenizi tavsiye ederim. A.A.)
“1938-1966 Erzurum, Edirne hayatı… Korucuk köyünde doğuyor. Tasavvufun ince ve zarif güzelliği içinde şahsiyeti küçük yaştan itibaren yoğrulmuş. Çünkü Korucuk köyü ve Alvar, Büyük Veli Alvarlı Efe, Muhammed Lütfi Hazretlerinin irşad merkezi… Bütün ailenin büyük zâta intisabı var… Şuuraltı müktesebatı o güzelliklerle dolu olarak böyle bir ortamda yetişmiş. Edirne’ye gidişi de bir tesadüf değil…
“1966-1971 Edirne’den İzmir’e gidiş… Artık gerçek mânada Hizmet’in prototip olarak teşekkülünün başlangıcı… Şiddete karşı çıkan ve medeniyetlerin güzelliklerini bir araya getirme gayretlerinin ortaya konulduğu dönem…
“1971-1980 Empati ile bakış…. Gözyaşlarıyla yepyeni bir nesil yetiştirme şevk ve iştiyak dönemi…
“1980-1999 dönemi ise 12 Eylül 1980 darbesinden dolayı altı yıl gaybubet… Ama hep aktif sabır içinde… Eğitim v.s. diye güzel faaliyetlere devamla beraber. Bilhassa 1994’de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının kurulmasıyla önce Türkiye’de sonra da bütün dünyada hoşgörü diyalogların başlayıp hızla geliştiği dönem.
“1999-Amerika dönemi ve global Hizmet dönemi…”
Prof. Dr. Jon Pahl, böylece kitabın bu dört dönemi ele aldığını ifade etti.
Kitabın ortasında Hocaefendiye ait fotoğraflar da mevcut…
Çalışma odasında
Sohbet salonunda
Mescid içinde
Kampta yürüyüş halinde
Tek tek, vâlidesi Refa Hanımefendinin babası Ramiz Efendinin Alvarlı Efe Hazretlerinin resimleri…
İlkokul öğretmeni Belma Özbatur’un öğrencilerle fotoğrafı.
Kendisinin vesikalık resmi
Nurhayat Hanımefendinin (Kız kardeşi) resmi
Arkadaşlarıyla çekilmiş resimler
Kestane Pazarı dönemi resimler
1971’deki Sıkıyönetim Mahkemesinde çekilmiş resim
Kasım Gülek ve Hasan Celal Güzel’le çekilmiş resim
Maradona ile (1995 Bosnalı Çocuklar yararına yapılan programda)
Bartelomo ile
Kudüs Baş Hahamı Eliyahu Bakshi-Doron ile
Papa John Paul II ve Georges Marovitch ile
Diğer mensuplarıyla
Ecevit’le, Barış Manço, Süleyman Demirel, Çiller ile
Turgut Özal, Dallas’ta tedavide iken çekilen fotoğraf
Seyfullah Gülenle… Edirne Serhat Kolejinin temelini atarken,
Prof. Dr. Jon Pahl ile
Ve ayrı ayrı müstakil ve talebeleriyle beraber fotoğraflar inşaallah bu kitap faydalara vesile olur.
[Abdullah Aymaz] 18.5.2019 [Samanyolu Haber]
Hizmeti tanıma ve kitabı yazma düşüncesinin nasıl geliştiğini şöyle anlattı:
“2006 Ekim ayında Filadelfiya’da bir Ramazan iftarına davet edildim. Baktım iftar yemeğinde alkol yok. Ama içecek olarak VİŞNE SUYU var… Artık bu yemekten sonra vişne suyu benim için çok sevdiğim bir içecek oldu.
“Prof. Dr. Thomas Michel, bir konuşma yaptı. Fethullah Gülen’in bir kitabından parçalar okudu…
“Ben Hocaefendi’nin bu kitabını aldım ve Filadelfiya’da bir gazetede bir yazı yazdım… Yazımın konusu Dindarların, sivil toplumlarla münasebeti üzerine idi. Bu benim için Hocaefendi ve Hizmet konusuna bir giriş oldu.”
Tarih Profesörü olan Jon Pahl, Hizmet’le bu tanışmasını anlattıktan sonra kitabın tanıtımına geçti…
Özetle ve bazı tasarruflarla sözlerini aktarmaya çalışayım. Ona ait tesbitleri ve tarihleri de nakledeyim:
“Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet Hayatı üzerine beş bölümden meydana gelen bir kitap yazdım, henüz basılmadı. (Bu konuşmanın yapıldığı tarihte kitap henüz basılmamıştı. A.A.)
“Hocaefendiye göre En Büyük Cihad, Hz. Muhammed’in bir savaştan dönerken ‘Küçük cihaddan Büyük Cihada dönüyoruz’ sözünde belirtildiği gibi Nefsimizle Mücahede ve Mücadeledir.
“Korucuk köyünden bir kişi çıkıyor ve bütün bir dünyayı etkiliyor.”
(Bunları not alırken, bu süreçte hapisanede mağduren ve mazlumen vefat eden Prof. Dr. Sabri Çolak kardeşimizi hatırladım. Seneler önce Nahcivan’da Türkiye’li ve Nahcivanlı resmi protokolün hazır olduğu bir toplantıda şöyle demişti: “Her zaman Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Bir Türk dünyaya bedeldir” sözü zihnimi kurcalardı ve ‘Nasıl olabilir?’ diye düşünürdüm. Ama Fethullah Gülen Hocamızın eğitim gayretleri gerçekten bütün dünyada bir marka oldu. O zaman bu sözü, hemşehrim Hocamız yaptıklarıyla ispatlamıştır artık diye düşünüyorum.” Bu tesbitte gerçeğin tâ kendisidir. Dadaş Sabrimiz, Yiğit kardeşimiz için Prof. Dr. Yunus Serin Hocamızın Çağlayan Dergisinin Ekim 2018 tarihli sayısında “Sadakat Ve Mertlik Timsali SABRİ ÇOLAK” başlıklı yazısını tekrar mütalaa etmenizi tavsiye ederim. A.A.)
“1938-1966 Erzurum, Edirne hayatı… Korucuk köyünde doğuyor. Tasavvufun ince ve zarif güzelliği içinde şahsiyeti küçük yaştan itibaren yoğrulmuş. Çünkü Korucuk köyü ve Alvar, Büyük Veli Alvarlı Efe, Muhammed Lütfi Hazretlerinin irşad merkezi… Bütün ailenin büyük zâta intisabı var… Şuuraltı müktesebatı o güzelliklerle dolu olarak böyle bir ortamda yetişmiş. Edirne’ye gidişi de bir tesadüf değil…
“1966-1971 Edirne’den İzmir’e gidiş… Artık gerçek mânada Hizmet’in prototip olarak teşekkülünün başlangıcı… Şiddete karşı çıkan ve medeniyetlerin güzelliklerini bir araya getirme gayretlerinin ortaya konulduğu dönem…
“1971-1980 Empati ile bakış…. Gözyaşlarıyla yepyeni bir nesil yetiştirme şevk ve iştiyak dönemi…
“1980-1999 dönemi ise 12 Eylül 1980 darbesinden dolayı altı yıl gaybubet… Ama hep aktif sabır içinde… Eğitim v.s. diye güzel faaliyetlere devamla beraber. Bilhassa 1994’de Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının kurulmasıyla önce Türkiye’de sonra da bütün dünyada hoşgörü diyalogların başlayıp hızla geliştiği dönem.
“1999-Amerika dönemi ve global Hizmet dönemi…”
Prof. Dr. Jon Pahl, böylece kitabın bu dört dönemi ele aldığını ifade etti.
Kitabın ortasında Hocaefendiye ait fotoğraflar da mevcut…
Çalışma odasında
Sohbet salonunda
Mescid içinde
Kampta yürüyüş halinde
Tek tek, vâlidesi Refa Hanımefendinin babası Ramiz Efendinin Alvarlı Efe Hazretlerinin resimleri…
İlkokul öğretmeni Belma Özbatur’un öğrencilerle fotoğrafı.
Kendisinin vesikalık resmi
Nurhayat Hanımefendinin (Kız kardeşi) resmi
Arkadaşlarıyla çekilmiş resimler
Kestane Pazarı dönemi resimler
1971’deki Sıkıyönetim Mahkemesinde çekilmiş resim
Kasım Gülek ve Hasan Celal Güzel’le çekilmiş resim
Maradona ile (1995 Bosnalı Çocuklar yararına yapılan programda)
Bartelomo ile
Kudüs Baş Hahamı Eliyahu Bakshi-Doron ile
Papa John Paul II ve Georges Marovitch ile
Diğer mensuplarıyla
Ecevit’le, Barış Manço, Süleyman Demirel, Çiller ile
Turgut Özal, Dallas’ta tedavide iken çekilen fotoğraf
Seyfullah Gülenle… Edirne Serhat Kolejinin temelini atarken,
Prof. Dr. Jon Pahl ile
Ve ayrı ayrı müstakil ve talebeleriyle beraber fotoğraflar inşaallah bu kitap faydalara vesile olur.
[Abdullah Aymaz] 18.5.2019 [Samanyolu Haber]
Hollanda Kralı ilk defa iftar sofrasında [Basri Doğan]
Hollanda Kralı Willem-Alexander, Lahey’de farklı milletlerden Müslümanların organize ettiği iftar yemeğine katıldı. Transvaal semtindeki programa Kraliyet basın danışmanı ile birlikte gelen Kral Willem-Alexander, ilk kez bir iftar yemeğine iştirak etmiş oldu.
Akşam ezanının okunmasının ardından kendisine ikram edilen hurma ile yemeğe başlayan Willem-Alexander, iftar sofrasındaki süt ve harira çorbasından içti.
“Masada böyle özel bir insan olması çok güzel”
Masasındaki Müslüman gençlerle sohbet eden Kral, sorunlarını dinlediği Müslümanların problemleriyle ilgileneceğini söyledi. Semt sakinleri ise Hollanda Kralı ile iftar sofrasında buluşmanın son derece özel bir durum olduğunu ifade etti.
Farklı milletlerden insanların kendi evlerinde hazırladıkları yemekleri aynı masaya getirdiğine işaret eden Mohammed Tanger, duygularını şöyle dile getirdi: “Kendim buraya bir arkadaşım tarafından davet edildim. Bu tür iftar ortamları aile bağlarını güçlendirmesinin yanı sıra yaşadığımız Hollanda toplumunda birlik ve beraberliğin artmasına da neden oluyor. Masamızda Hollanda Kralı Willem Alexander gibi önemli bir insanın olması da iftara ayrı bir güzellik kattı. Son derece mutlu olduk.”
[Basri Doğan] 18.5.2019 [TR724]
Otomotivin geleceği ÖTV’ye bağlı! [Yusuf Dereli]
Oldukça zor günler geçiren otomotiv sektörünün geleceği ÖTV indiriminin devamı ve faizlerin oranına bağlı. Sektör temsilcileri Haziran’da sona erecek olan ÖTV indiriminin devamını istiyor. Ayrıca faizlerin de yüzde 1’lerin altına çekilmesini talep ediyor. Aksi halde sektörün geçtiğimiz yılki seviyelerine ulaşması mümkün değil.
Otomotivde geçtiğimiz yıl yaşanan daralma bu yıl da kaldığı yerden devam ediyor. Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 35 azalarak 620 bin 937 adet olarak gerçekleşti. 2017 yılında 956 bin 194 adet satış yapılmıştı. Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) verilerine göre, otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2019 yılı ilk dört ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 48 azalarak 119.440 adet olarak kayıtlara girdi.
500 BİN SATIŞ BAŞARI SAYILACAK!
Otomotiv sektöründeki daralmayı önlemek için geçtiğimiz yıl kasım ayında yürürlüğe giren ÖTV ve KDV indiriminin süresi geçtiğimiz günlerde 30 Haziran 2019’a kadar uzatıldı. Ancak bu da daralmanın önüne geçemedi. Geçtiğimiz yılı 620 bin satışla kapatan sektör temsilcileri bu yıl 500 bin rakamına ulaşırsa kendisini başarılı sayacak. Ancak bunun olabilmesi 30 Haziran’da bitecek olan ÖTV indiriminin süresinin uzatılmasına ve otomobil kredi faizlerinin yüzde 1’in altına çekilmesine bağlı. ÖTV’de sürenin uzatılmaması durumunda sektörün 400 bin rakamına ulaşması bile mümkün gözükmüyor. Ki bu da bir önceki yıla göre yüzde 50’ye varan bir daralma anlamına geliyor.
50 BİN LİRA İÇİN 40 BİN LİRA FAİZ ÖDENİYOR!
ÖTV ve KDV indirimlerinin süresinin uzatılması pazarın canlanması için yeterli değil. Bunun için yüzde 2’lere dayanan araba kredi faiz oranlarının da yüzde 1’in altına çekilmesi zorunluluk. Bugünkü oranlarda 50 bin liralık bir otomobil kredisi için 48 ayda ödenen para toplam 85-90 bin liraya kadar çıkıyor. Ayrıca bankaların mevduatlara verdiği faiz oranlarının yüksek olması da tüketiciyi faize yönlendiriyor. İnsanlar 100 bin liraya araba almak yerine, o parayı faize yatırarak aylık 1.800-1.900 lira faiz alıyor!
Yeni Golf’ün içi böyle olacak!
Alman otomotiv devi Volkwagen’in en çok sevilen otomobili Golu, 8. nesliyle piyasaya girmeye hazırlanıyor. 2020 model Volkswagen Golf’ün iç kısmına ait casus fotoğraflar internete düştü.
İnternete düşen haberlere göre fotolar, yol kenarında bekleyen prototipten çekildi. Dış hatlarda radikal değişiklikler yok ancak içerisi tam anlamıyla yeniden tasarlanmış.
Yeni nesil Golf’te fiziksel tuş sayısı da azaltılmış. Aracın gösterge paneliyle multimedia ekran bütün olarak gözüküyor. Ekranın hemen altında dokunmadik bir küçük ekran daha yer alıyor. muhtemelen klima vs. buradan kontrol edilecek.
2019 Ford Focus ST Wagon; Kışkırtıcı
2019 Ford Focus ST Wagon’un üzerindeki örtü nihayet kalktı. Otomobil, performanstan vazgeçmek istemeyen geniş aileler için biçilmiş kaftan! 2,3 litrelik motor 276 beygir güç ve 420 Nm tork üretiyor. Bir diğer güç ünitesi 2.0 litrelik turbo dizel motor ise 187 beygir güç ve 400 Nm tork değerleriyle sürüş keyfinizi katlayacak.
BAGAJ HACMİ ARTIRILMIŞ
Yeni nesil Ford Focus ailesinin artık daha sportif olduğunu ve daha fazla teknoloji barındırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sportif Focus ST, geçtiğimiz aylarda tanıtılmıştı. Gözler yeni Focus ST Wagon’a çevrildi. Ve nihayet onunla ilgili ilk fotoğraflar da paylaşıldı. Dış tasarında ST-Line paketinden çok farklı çizgiler yok. Ancak bagaj hacminin oldukça arttığını görebiliyoruz.
ECOBOOST SİZİ UÇURACAK!
Kaputun altında . Benzin tarafında 276 beygirlik 2.3 litre EcoBoost turbo ünite görev alıyor. Dizel tercih edenler için de 187 beygirlik 2.0 litre EcoBlue turbo motor bulunuyor. Her iki motor da standart olarak 6 ileri manuel şanzımanla çalışıyor, fakat EcoBoost motorda 7 ileri otomatik şanzıman seçeneği de sunulacak.
Opel, Avrupa’da 210 bin otomobili geri çağırdı
Opel ADAM Black Jack
Opel, Avrupa genelinde 2018 ve 2019 yılı imalatlı Opel Adam ve Corsa model 210 bin aracı servislere geri çağırdı.
Almanya’daki Opel merkezinden yapılan açıklamada, Opel Adam ve Corsa’nın 1,2 ile 1,4 litrelik motor hacmine sahip benzinli araçlarında, yüksek hızla seyirlerde ‘lambda sensörü’nün hata verme ihtimalinin bulunduğu aktarıldı. Söz konusu hatanın, kanuni nitrik oksit değer sınırlarının aşılmasına sebep olabileceği belirtildi. Açıklamaya göre arıza herhangi bir Opel servisinde, program güncellemesiyle ücretsiz giderilebiliyor.
Bu arızadan etkilenen Almanya’daki araç sayısın ise 54 olduğu bildirildi.
[Yusuf Dereli] 18.5.2019 [TR724]
Otomotivde geçtiğimiz yıl yaşanan daralma bu yıl da kaldığı yerden devam ediyor. Türkiye otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2018 yılında bir önceki yıla göre yüzde 35 azalarak 620 bin 937 adet olarak gerçekleşti. 2017 yılında 956 bin 194 adet satış yapılmıştı. Otomotiv Distribütörleri Derneği (ODD) verilerine göre, otomobil ve hafif ticari araç toplam pazarı, 2019 yılı ilk dört ayında bir önceki yılın aynı dönemine göre yaklaşık yüzde 48 azalarak 119.440 adet olarak kayıtlara girdi.
500 BİN SATIŞ BAŞARI SAYILACAK!
Otomotiv sektöründeki daralmayı önlemek için geçtiğimiz yıl kasım ayında yürürlüğe giren ÖTV ve KDV indiriminin süresi geçtiğimiz günlerde 30 Haziran 2019’a kadar uzatıldı. Ancak bu da daralmanın önüne geçemedi. Geçtiğimiz yılı 620 bin satışla kapatan sektör temsilcileri bu yıl 500 bin rakamına ulaşırsa kendisini başarılı sayacak. Ancak bunun olabilmesi 30 Haziran’da bitecek olan ÖTV indiriminin süresinin uzatılmasına ve otomobil kredi faizlerinin yüzde 1’in altına çekilmesine bağlı. ÖTV’de sürenin uzatılmaması durumunda sektörün 400 bin rakamına ulaşması bile mümkün gözükmüyor. Ki bu da bir önceki yıla göre yüzde 50’ye varan bir daralma anlamına geliyor.
50 BİN LİRA İÇİN 40 BİN LİRA FAİZ ÖDENİYOR!
ÖTV ve KDV indirimlerinin süresinin uzatılması pazarın canlanması için yeterli değil. Bunun için yüzde 2’lere dayanan araba kredi faiz oranlarının da yüzde 1’in altına çekilmesi zorunluluk. Bugünkü oranlarda 50 bin liralık bir otomobil kredisi için 48 ayda ödenen para toplam 85-90 bin liraya kadar çıkıyor. Ayrıca bankaların mevduatlara verdiği faiz oranlarının yüksek olması da tüketiciyi faize yönlendiriyor. İnsanlar 100 bin liraya araba almak yerine, o parayı faize yatırarak aylık 1.800-1.900 lira faiz alıyor!
Yeni Golf’ün içi böyle olacak!
Alman otomotiv devi Volkwagen’in en çok sevilen otomobili Golu, 8. nesliyle piyasaya girmeye hazırlanıyor. 2020 model Volkswagen Golf’ün iç kısmına ait casus fotoğraflar internete düştü.
İnternete düşen haberlere göre fotolar, yol kenarında bekleyen prototipten çekildi. Dış hatlarda radikal değişiklikler yok ancak içerisi tam anlamıyla yeniden tasarlanmış.
Yeni nesil Golf’te fiziksel tuş sayısı da azaltılmış. Aracın gösterge paneliyle multimedia ekran bütün olarak gözüküyor. Ekranın hemen altında dokunmadik bir küçük ekran daha yer alıyor. muhtemelen klima vs. buradan kontrol edilecek.
2019 Ford Focus ST Wagon; Kışkırtıcı
2019 Ford Focus ST Wagon’un üzerindeki örtü nihayet kalktı. Otomobil, performanstan vazgeçmek istemeyen geniş aileler için biçilmiş kaftan! 2,3 litrelik motor 276 beygir güç ve 420 Nm tork üretiyor. Bir diğer güç ünitesi 2.0 litrelik turbo dizel motor ise 187 beygir güç ve 400 Nm tork değerleriyle sürüş keyfinizi katlayacak.
BAGAJ HACMİ ARTIRILMIŞ
Yeni nesil Ford Focus ailesinin artık daha sportif olduğunu ve daha fazla teknoloji barındırdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Sportif Focus ST, geçtiğimiz aylarda tanıtılmıştı. Gözler yeni Focus ST Wagon’a çevrildi. Ve nihayet onunla ilgili ilk fotoğraflar da paylaşıldı. Dış tasarında ST-Line paketinden çok farklı çizgiler yok. Ancak bagaj hacminin oldukça arttığını görebiliyoruz.
ECOBOOST SİZİ UÇURACAK!
Kaputun altında . Benzin tarafında 276 beygirlik 2.3 litre EcoBoost turbo ünite görev alıyor. Dizel tercih edenler için de 187 beygirlik 2.0 litre EcoBlue turbo motor bulunuyor. Her iki motor da standart olarak 6 ileri manuel şanzımanla çalışıyor, fakat EcoBoost motorda 7 ileri otomatik şanzıman seçeneği de sunulacak.
Opel, Avrupa’da 210 bin otomobili geri çağırdı
Opel ADAM Black Jack
Opel, Avrupa genelinde 2018 ve 2019 yılı imalatlı Opel Adam ve Corsa model 210 bin aracı servislere geri çağırdı.
Almanya’daki Opel merkezinden yapılan açıklamada, Opel Adam ve Corsa’nın 1,2 ile 1,4 litrelik motor hacmine sahip benzinli araçlarında, yüksek hızla seyirlerde ‘lambda sensörü’nün hata verme ihtimalinin bulunduğu aktarıldı. Söz konusu hatanın, kanuni nitrik oksit değer sınırlarının aşılmasına sebep olabileceği belirtildi. Açıklamaya göre arıza herhangi bir Opel servisinde, program güncellemesiyle ücretsiz giderilebiliyor.
Bu arızadan etkilenen Almanya’daki araç sayısın ise 54 olduğu bildirildi.
[Yusuf Dereli] 18.5.2019 [TR724]
Hüzün şehrayini [M.Nedim Hazar]
Ümmetsiz peygamber hüznü taşır çağın yetim simaları.
Yorgun bir hüzün sığınmıştır gözbebeklerine. Asrın örsten ağırlıkları iki büklüm etmişken sineleri, yorgun bir anne avcu ile taşırlar vebalini ahir zamanın.
İlk Nebî’yi hatırla.
Ki O, insanlığın, peygamberliğin ve de hüznün babasıydı.
Hüzün ile hayata açılan gözler hüzünlendirir bu batık şehrin sakinlerini. Kendini hüznün cenderesinde bulan Nuh(AS) mesela… Nemrutlarla yaka paça olmanın hüznünü; ateş koridorlarında dolaşıp, ailesini ıssız bir vadiye bırakmanın ya da…
Ya Yakub’un (AS) hüznü?
Yusuf ile aradaki dağları hüznün kanatlarıyla aşmamıştı mı? Kuyuyu bulan rüya ancak hüzünle yoğrulmuşsa sadıktır. Fahr-i Kainat (sav) malum… Hüzün peygamberlerin sıfatı. Hüzünsüz zikirden fikir doğmaz, hüzünsüz ibadet kamil olmaz!
“Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez…” diyor Bişr-i Hâfî hazretleri. Yorum şu: “Sultan ve hükümdarın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalp de darmadağınık ve harabedir. Zaten, O kalbi en ma’mur olanın hâli de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi?”
Harabe bir kalbin temel harcı ise gözyaşı. Dua ile karılıp sürülür yaraların üzerine.
Aclûnî’nin, Keşfü’l-Hafâ’sında buyruluyor: “Ben kalbi kırıklarla beraberim” Matematiğin iflas ettiği bir alandır bu. Bazen bir hüzün bin merhameti tetikler. Bir ümmet ıslanır hüznün yağdırdığı rahmetten.
Delik deşik filikalarda bayram şarkıları okuyan gafillere kızmaya kimsenin hakkı yok, biliriz. İşlenen her günahın vebaliyle gerilirken büklüm büklüm, ebabil gagasına ilişen taşlar adedincedir gözyaşlarımız. Biz ki, mermer sineleri dokuna dokuna yumuşatıp, ısıtmaya talibiz. Aldırmayız dertsizlere…
Biz, diyorum; Atlantis’in Yetimleri… Her yanılgıda tekrar tekrar bakıp suyun kırılan yansımasından bu batık şehre, ‘keşke’leri sildiğimiz lügatimizi yeniden toparlayıp, ilk satıra umudu yerleştiren hüzünbazlar.
Çeşit çeşittir hüzünlerimiz; Hüzn-âlûd, Hüzn-âmiz, Hüzn-âver, Hüzn-efzâ ve yumuşacık bir halı gibi sessiz ve hareketsiz suları kabartan Hüzn-engîz…
Delik deşik filikalarda bayram şarkıları okuyan gafillere kızmaya kimsenin hakkı yok, biliriz. İşlenen her günahın vebaliyle gerilirken büklüm büklüm, ebabil gagasına ilişen taşlar adedincedir gözyaşlarımız. Biz ki, mermer sineleri dokuna dokuna yumuşatıp, ısıtmaya talibiz. Aldırmayız dertsizlere…
Bak, avazı çıktığı kadar bir çağrı var rüzgârdan. Sürtüne sürüne ağaç kabuklarını ezberliyor.
Dert böyledir dostum, dokunduğun anda derine dönüşür kırışıklıklar. Gölge çağı, diyoruz vurgun yemiş asırlara. Serin koyulukların teskin ettiği taş şakaklarda zonklar bin yıllık ıstıraplar. Her köşesinde başı diz kapaklarına sıkışmış, yüreği gönlü buruk, kalbi kırık atlılar. Tam da bu anlarda virdini unutma: “Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz–bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hay–huy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder…” Bozgun yazmaz kitabında Atlantislilerin. Bir sandal hüznüyle çalkalanırken denizin ortasında, gidenlere gönül koymaz kalanlar.
Hira’yı hatırlarız, Sevr’i ve Rabbanî teselliyi: “Neredeyse sen, onlar bu söze inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin.” (18/6) Ucuza verilen hayallere meyletmez yanık lekeli yürekler. Bak geceyi heceleyenlere… İki güvercin ile bir örümcek refakat eder gurbet yolcularına. Kalbin tik-takları, doğumla başlamış ölüm bestesinin tıkırtıları. Netice, yüz verilebilecek bir beklenti değildir inanan için. Hayata hacir koyanlara gönül koymaya kimsenin vakti yok, gafletin terennümü gafili uyandırmaz!
Bir büyük hüzün yumağına dolanmışken ruhlarımız, bildiğimiz bütün şarkıları temize çekme vaktidir şu demler. Salkım salkım bulutların gölgelediği şehrayinler uzak değil.
Ey serinliğin sahibi; sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp… Hüznümüzü ham seraplarda yitirme…
[M.Nedim Hazar] 18.5.2019 [TR724]
Yorgun bir hüzün sığınmıştır gözbebeklerine. Asrın örsten ağırlıkları iki büklüm etmişken sineleri, yorgun bir anne avcu ile taşırlar vebalini ahir zamanın.
İlk Nebî’yi hatırla.
Ki O, insanlığın, peygamberliğin ve de hüznün babasıydı.
Hüzün ile hayata açılan gözler hüzünlendirir bu batık şehrin sakinlerini. Kendini hüznün cenderesinde bulan Nuh(AS) mesela… Nemrutlarla yaka paça olmanın hüznünü; ateş koridorlarında dolaşıp, ailesini ıssız bir vadiye bırakmanın ya da…
Ya Yakub’un (AS) hüznü?
Yusuf ile aradaki dağları hüznün kanatlarıyla aşmamıştı mı? Kuyuyu bulan rüya ancak hüzünle yoğrulmuşsa sadıktır. Fahr-i Kainat (sav) malum… Hüzün peygamberlerin sıfatı. Hüzünsüz zikirden fikir doğmaz, hüzünsüz ibadet kamil olmaz!
“Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez…” diyor Bişr-i Hâfî hazretleri. Yorum şu: “Sultan ve hükümdarın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalp de darmadağınık ve harabedir. Zaten, O kalbi en ma’mur olanın hâli de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi?”
Harabe bir kalbin temel harcı ise gözyaşı. Dua ile karılıp sürülür yaraların üzerine.
Aclûnî’nin, Keşfü’l-Hafâ’sında buyruluyor: “Ben kalbi kırıklarla beraberim” Matematiğin iflas ettiği bir alandır bu. Bazen bir hüzün bin merhameti tetikler. Bir ümmet ıslanır hüznün yağdırdığı rahmetten.
Delik deşik filikalarda bayram şarkıları okuyan gafillere kızmaya kimsenin hakkı yok, biliriz. İşlenen her günahın vebaliyle gerilirken büklüm büklüm, ebabil gagasına ilişen taşlar adedincedir gözyaşlarımız. Biz ki, mermer sineleri dokuna dokuna yumuşatıp, ısıtmaya talibiz. Aldırmayız dertsizlere…
Biz, diyorum; Atlantis’in Yetimleri… Her yanılgıda tekrar tekrar bakıp suyun kırılan yansımasından bu batık şehre, ‘keşke’leri sildiğimiz lügatimizi yeniden toparlayıp, ilk satıra umudu yerleştiren hüzünbazlar.
Çeşit çeşittir hüzünlerimiz; Hüzn-âlûd, Hüzn-âmiz, Hüzn-âver, Hüzn-efzâ ve yumuşacık bir halı gibi sessiz ve hareketsiz suları kabartan Hüzn-engîz…
Delik deşik filikalarda bayram şarkıları okuyan gafillere kızmaya kimsenin hakkı yok, biliriz. İşlenen her günahın vebaliyle gerilirken büklüm büklüm, ebabil gagasına ilişen taşlar adedincedir gözyaşlarımız. Biz ki, mermer sineleri dokuna dokuna yumuşatıp, ısıtmaya talibiz. Aldırmayız dertsizlere…
Bak, avazı çıktığı kadar bir çağrı var rüzgârdan. Sürtüne sürüne ağaç kabuklarını ezberliyor.
Dert böyledir dostum, dokunduğun anda derine dönüşür kırışıklıklar. Gölge çağı, diyoruz vurgun yemiş asırlara. Serin koyulukların teskin ettiği taş şakaklarda zonklar bin yıllık ıstıraplar. Her köşesinde başı diz kapaklarına sıkışmış, yüreği gönlü buruk, kalbi kırık atlılar. Tam da bu anlarda virdini unutma: “Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz–bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hay–huy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder…” Bozgun yazmaz kitabında Atlantislilerin. Bir sandal hüznüyle çalkalanırken denizin ortasında, gidenlere gönül koymaz kalanlar.
Hira’yı hatırlarız, Sevr’i ve Rabbanî teselliyi: “Neredeyse sen, onlar bu söze inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin.” (18/6) Ucuza verilen hayallere meyletmez yanık lekeli yürekler. Bak geceyi heceleyenlere… İki güvercin ile bir örümcek refakat eder gurbet yolcularına. Kalbin tik-takları, doğumla başlamış ölüm bestesinin tıkırtıları. Netice, yüz verilebilecek bir beklenti değildir inanan için. Hayata hacir koyanlara gönül koymaya kimsenin vakti yok, gafletin terennümü gafili uyandırmaz!
Bir büyük hüzün yumağına dolanmışken ruhlarımız, bildiğimiz bütün şarkıları temize çekme vaktidir şu demler. Salkım salkım bulutların gölgelediği şehrayinler uzak değil.
Ey serinliğin sahibi; sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp… Hüznümüzü ham seraplarda yitirme…
[M.Nedim Hazar] 18.5.2019 [TR724]
Akademisyenlerin hak arayışı artık daha zorlu! [Ramazan Faruk Güzel]
Türkiye’de akademisyen olmak (2)
Bir önceki yazımızda genel olarak “Türkiye’de Akademisyen Olmanın Ne olduğunu” ortaya koymaya çalışmıştık. “Barış Akademisyenleri”nin başına gelenler ve son olarak da bir KHK ile işinden olmuş ve bilahare kanser hastası olmuş Prof. Dr. Haluk Savaş’ın tedavi görebilmek için pasaport alma mücadelesini dikkatlere sunmuştuk.
Ortada bir beraat olmasına rağmen, fişleme ile ihraç edilmiş olmasından dolayı kendisine bir türlü pasaport verilmemiş olması kamuoyundan büyük tepki çekmiş, uluslararası medyaya da konu olmuştu. Bütün bu gelişmelerden sonra olayın baş kahramanı Adana Valiliği’nden bir basın açıklaması gelmiş ve Prof. Savaş’a “istisnai” olarak bir pasaport verilebileceği ifade edilmişti. Satır aralarından okunan şu idi ki: “Tamam, çok mevzu olduğu için hadi ona bir pasaport veriyoruz, uzun etmeyin. Ama diğer KHK’lılar da öyle heveslenmesinler!”
Nitekim bunun gerçekten de istisnai bir durum olduğu, AKP’nin derin kanadının temsilcisi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun son: “İhraç edilenlere pasaport verilemez” açıklaması ile kesinlik kazanmış oldu. Hitler iktidarı yıkıldığında onun SS subaylarının hepsi dünyanın bir köşesine kaçmıştı. Ama sonradan tek tek yakalanıp adalet önüne çıkarılmışlardı. Devran değiştiğinde, bu dikta rejimi gittiğinde, hukuk yeniden geldiğinde, şimdinin SS’leri umarım yurtdışına çıkma imkanı bile bulamadan hukuk önüne çıkarılırlar da aldıkları cezalar, sonraki gelecek zorbalık özentilerine ibretlik olur…
DUYUMLARLA, KANAATLERLE…
Kendisi de KHKlı bir akademisyen olan Vedat Demir’in dediği gibi; AKP ve üniversitelerdeki uzantılarının fişlemeleriyle 10 bine yakın akademisyen hukuksuzca ihraç edildi ve terörist ilan edilerek cadı avına maruz bırakıldı. Ve şimdilerde binlerce öğretim üyesi hakkında siyasi saiklerle hazırlanan boş iddianamelerle mahkemelerde yüksek cezalar talep ediliyor.
En son olarak da İzmir’de Cemaat üye oldukları gerekçesiyle açılan davada eski İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) Su Ürünleri Fakültesi dekanı Prof. Dr. Ahmet Adem Tekinay ve eşi Gülhan Tekinay’ın 15’er yıla kadar hapsi istendi.
Bir dekanın hayatını karardan dosyadaki deliller, sadece bazı tanıkların şöyle duyumları:
Tanık A.K: “Sanıkların örgütle bağlantılı olduklarına ilişkin üniversitede bazı duyumlarının olduğunu ancak somut bir bilgisinin bulunmadığı”,
Tanık M.A.L.: “Darbe girişiminin ardından üniversitede oluşturulan komisyonda görev aldığını, hakkında araştırma yaptığı Ahmet Adem Tekinay’ın İngiltere’de eğitim gördüğü sırada örgüte ait evlerde kaldığını bir profesör arkadaşından duyduğu”.
Evet, bir insanın mesleki kariyerini, özgürlüğünü ve hatta genel olarak hayatını karartmak için 2 duyum yeterli gelebiliyor! Ve karar aşamasına gidilirken iddia makamı olarak duruşma savcısının mütalaası: “Sanıkların “silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan 15’er yıla kadar hapis cezasına mahkum edilmesi” yönünde. Böyle saçma suçlama ve delillerle Erdoğan Türkiye’sinin yargısından bir ceza gelirse de sürpriz olmaz sanırım!
Bu konuda yargımızın sicili de çok bozuk… Nitekim Cemaat davası sanıklarından birisinin mahkemedeki ifadeleri kamuoyunda şok etkisi yapmıştı:
Cezaevine gelen bazı kişiler “Özlem Çerçioğlu ve Ekrem İmamoğlu aleyhinde beyan ver, serbest bırakalım“ demişler. (Bu sanığın, özgürlüğü pahasına bu kumpasa alet olmamasına rağmen CHP’nin omurgasız duruşuna, özellikle de Gürsel Tekin’in twitter hesabındaki densiz ifadelerine şimdilik girmiyorum, o ayrı bir yazı konusu…)
Fakat İmamoğlu’nun açıklamalarından öğreniyoruz ki, bu kumpasta en az iki AKP’li bakanın adı geçiyor. Böyle zorla tanıklıklar, itirafçılıklar yapılarak bir çok insanın hayatı karartılmıştı, karartılmaya da devam ediyor. Onlardan birisi de işte dekan Prof. Dr. Ahmet Adem Tekinay. Diğer akademisyenlerin durumu da farksız…
AKADEMİSYEN OLARAK KALABİLME MÜCADELESİ
Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde binlerce eğitim kurumu ve üniversite kapatılmış, mal varlıklarına el konulmuş, yandaşlarına peşkeş çekilmiş bir vaziyette. Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, böyle bir ülkede akademisyen olmak, akademisyen olarak kalmaya çalışmak ve de akademisyenliğin gereğini yapmaya çalışmak, adeta ateşten gömlek giymek demek. Zira işin ucunda ihraç var, hapis ya da sürgün var ve hatta ölüm bile var! (Diğer meslek gruplarında yaşanan dram da yaklaşık aynı aslında…)
Böyle bir ortamda, sosyal medyada genç bir akademisyenin çabası çok dikkate değer… Niyazi Melih Kutlu isimli öğretim görevlisi, bir KHK ile görevinden atılmış, hakkında soruşturmalar açılmış, o ise yılmadan mücadele edip görevine tekrar dönmeye çalışmış birisi!
Sosyal medya hesabının profil sayfasında: “Yüksek Lisanstan attılar, geri döndüm. Görevden ihraç ettiler, İdare mahkemesi ile geri döneceğim. Hakkımı arıyorum.” diyordu. Kendisi tanımlarken de Kutlu: “Adliyenin önünden bile geçmemiş bir bilgisayar öğretmeniyim, hukukçu değilim. Ben değil, ret kararı sonrası idare mahkemelerinin kitabını bile yazacak duruma getiren hukuk utansın.” diyordu.
Komisyonlarla, mahkemelerle uğraşan, hukukçu olmadığı halde kendi imkanları ile çok yetkin dilekçeler yazan akademisyen Kutlu, edindiği tecrübeleri başka mağdurlarla da paylaşıyor, onlara da kendi imkanları ile yardımcı olmaya çalışıyor.
Bu çabası dikkatimi çekince, dosyasına dair detayları kendisinden rica ettiğimde bilgileri yolladı, sağolsun… Onun yaşadıklarını kısaca özetleyerek, bir akademisyenin Türkiiye’de neler yaşayabileceğini kısaca örneklemek istiyorum.
FİŞLEMELERE DELİL UYDURMA GAYRETİ
OHAL Komisyonu 03/5/2019 tarihinde yaptığı duyuruda;
Kendisine yapılan 126.120 başvurudan 70.406’sını sonuçlandırdığını, bu başvurulardan 65.156’sını ret, 5.250’sini de kabul ettiğini belirtmişti. Yani, komisyonun kabul oranı %7,5 civarında… Bu rakam bile tek başına Komisyonun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları bağlamında “sonradan oluşturulan etkili bir hukuki yol” olmadığının göstergesi…
Böyle bir umutsuz ortamda hakkını arayan birisi N. Melih Kutlu.
Manisa’daki Celal Bayar Üniversitesi’nde çalışırken ihraç olmuş. İdareye başvurmuş, şu an İzmir’de yaşıyor Kutlu ve 05.06.2018’de idareye karşı dava açmış. 27.07.2018’de Kurum cevap vermiş, 14.08.2018’da Kutlu cevaba cevap vermiş. Kurum, 13.11.2018’de 2. Cevabı var. 13.12.2018’de 2. Kurum Cevabına karşı beyan…
Böyle uzayıp gidiyor. Davalı idare ise 2 kiloluk savunma göndermiş. (Kutlu, bakkal terazisinde tarttırmış, ordan biliyor!) Karşı taraf ne varsa göndermişler, kağıt israfı: Ekinde Ohal komisyonu kararı ve dosyası, kurum idari soruşturması ve önceden açılan tüm davaların fotokopileri vs…
Davacı akademisyenin talebi belli, son duruşmasında kendisinin de –gözyaşları ile- ifade ettiği gibi:
“Efendim, kurumun bu hatalı değerlendirmeleri yüzünden araba ev her şeyimi kaybettim, eşim ve ailesi bana terörist dediği için eşimi ve çocuklarımı da kaybettim. Masumum. Akıl sağlığımı da kaybetmeden davanın kabulünü, kararın reddini, göreve iademi talep ediyorum.”
Buna karşılık davalı idarenin avukatının beyanı ise soğuk bir cümleden ibaret: “Bu hukuki dayanaklardan yoksun davanın reddini talep ediyorum.”
OHAL RED HALLERİ
Melih Kutlu’nun dava dilekçelerine ve evraklarına bakıldığında, Ohal Komisyonu’nun onun göreve iade talebini red gerekçeleri ibretlik… Bu bahanelere kısa bir göz atalım:
1- “Bank Asya’da hesabının olması”:
Kutlu, 12.09.2014 tarihinde hesabına 2.800,00 TL yatırmış, fakat takip eden iki hafta içinde hesabından 3.962,73TL bir ödeme yapmış, bu işlemi “Finansal Destek Mahiyetinde, Talimat İle Para Yatırma” olarak değerlendirmişler! Miktarlarda da oynama yapmışlar, kayıtlar yanlış!
2- “Örgütle İltisaklı Basın Yayın Kuruluşlarıyla ilişkisine” dair:
Kutlu, “04.01.2014-04.10.2014 tarihleri arasında Zaman Gazetesi’ne abone olmuş ve bu ödeme kayıtlarından anlaşılmış.” O dönemde Zaman 1 milyon kadar bir traja ulaşmış ve o dönemin başbakanı Erdoğan gazetenin yaşgünü pastasını törenle kesmişti! Erdoğan şimdi Cumhurbaşkanı, bu 9 ay abone olmuş akademisyen ise işinden, aşından olmuş vaziyette…
3- “İltisaklı Kuruluşlarda Çalıştığına” Dair;
OHAL Komisyonu kararı C bendi 2.maddede: “Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığından temin edilen bilgilerde; başvurucunun, FETÖ/PYD ile irtibatı nedeniyle kapatılan Nema Eğit. Öğretim İşletmeleri A.Ş. kurumunda 29.08.2008 – 27.08.2012 tarihleri arasında çalışma kaydının bulunduğu,” ve “Başvurucunun 07.09.2012 tarihinde kamu görevine başladığı” belirtilmiş…
Bu kurum ile ilgili 2016 yılında “iltisaklı olduğu” iddia edilmiş ve TMSF’ye devredilmiş… Dolayısıyla da 2012 yılında iltisaktan bahsedilemez. OHAL Komisyonu hangi tarihte nasıl bir iltisak olduğunu veya iltisakın hangi tarihte başladığını belirtmemiş. Bu da iyiniyetle izah edilemez.
Kutlu, NEMA’da çalıştıktan sonra Celal Bayar Üniversitesine Öğretim Görevlisi olarak başvurduğunda, üniversiteye verdiği belgeler arasında, “NEMA’da çalıştığını” belirtmiş… Eğer bu kurum herhangi bir terörist gruplarla irtibatlı olsa idi, onu üniversiteye kabul etmezlerdi. OHAL Komisyonunun iddia ettiği gibi “iltisak” vardı ise onu üniversitede işe alan (YÖK başkanı dahil) tüm yetkililerde iltisaklı olarak kabul edilmeli!
…
Genç akademisyen N. Melih Kutlu hakkındaki genel suçlamalar bunlar. Ve bu iddialarla bir insanın hayatı yaşanılmaz hale getirilmiş. KHK’larla atılan diğer binlerce akademisyen hakkında iddialar da hep böyle benzer sudan sebepler!..
Bundan dolayı bunalıma girenler, hayatına son verenler bile oldu! Zira travma çok ağır.
Barış İçin Akademisyenler Bildirisini imzaladığı için ihraç edilen Mehmet Fatih Tıraş’ın ardından şubat 2017’de bir akademisyen daha intihar etmişti. Ordu’da yaşayan Yardımcı Doçent Mustafa Sadık Akdağ, tabancayla başına ateş ederek intihar ettiğinde arkasında şöyle bir not bırakmıştı:
“Ölümünden kimse sorumlu değildir. Bana bir suç atıldı. Bu suçu bana atanları Allah’a havale ediyorum”. (Nitekim Akdağ’ın, kısa süre önce FETÖ/PDY soruşturması kapsamında sorgulanıp serbest bırakıldığı ortaya çıkmıştı.)
…
Evet, Türkiye’de akademisyen olmak çok zor… Hakkınız gasp edildiğinde onu tekrar almaya çalışmak, başarmak da apayrı zor… Denilecek çok söz var ama tek seçenek: her şeye rağmen yol almak, mücadele etmek… tıpkı Kutlu gibi!
Ve o genç akademisyen N. Melih Kutlu’nun bir sosyal medya mesajı ile bitiriyorum:
“Herkes bir şeyler yapacak. Yok öyle evde oturup sıkılmak. Hukuk yolundan ayrılmadan elimizden ne geliyorsa yapalım, birbirimize yardımcı olalım. İyi haftalar.”
[Ramazan Faruk Güzel] 18.5.2019 [TR724]
Bir önceki yazımızda genel olarak “Türkiye’de Akademisyen Olmanın Ne olduğunu” ortaya koymaya çalışmıştık. “Barış Akademisyenleri”nin başına gelenler ve son olarak da bir KHK ile işinden olmuş ve bilahare kanser hastası olmuş Prof. Dr. Haluk Savaş’ın tedavi görebilmek için pasaport alma mücadelesini dikkatlere sunmuştuk.
Ortada bir beraat olmasına rağmen, fişleme ile ihraç edilmiş olmasından dolayı kendisine bir türlü pasaport verilmemiş olması kamuoyundan büyük tepki çekmiş, uluslararası medyaya da konu olmuştu. Bütün bu gelişmelerden sonra olayın baş kahramanı Adana Valiliği’nden bir basın açıklaması gelmiş ve Prof. Savaş’a “istisnai” olarak bir pasaport verilebileceği ifade edilmişti. Satır aralarından okunan şu idi ki: “Tamam, çok mevzu olduğu için hadi ona bir pasaport veriyoruz, uzun etmeyin. Ama diğer KHK’lılar da öyle heveslenmesinler!”
Nitekim bunun gerçekten de istisnai bir durum olduğu, AKP’nin derin kanadının temsilcisi İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun son: “İhraç edilenlere pasaport verilemez” açıklaması ile kesinlik kazanmış oldu. Hitler iktidarı yıkıldığında onun SS subaylarının hepsi dünyanın bir köşesine kaçmıştı. Ama sonradan tek tek yakalanıp adalet önüne çıkarılmışlardı. Devran değiştiğinde, bu dikta rejimi gittiğinde, hukuk yeniden geldiğinde, şimdinin SS’leri umarım yurtdışına çıkma imkanı bile bulamadan hukuk önüne çıkarılırlar da aldıkları cezalar, sonraki gelecek zorbalık özentilerine ibretlik olur…
DUYUMLARLA, KANAATLERLE…
Kendisi de KHKlı bir akademisyen olan Vedat Demir’in dediği gibi; AKP ve üniversitelerdeki uzantılarının fişlemeleriyle 10 bine yakın akademisyen hukuksuzca ihraç edildi ve terörist ilan edilerek cadı avına maruz bırakıldı. Ve şimdilerde binlerce öğretim üyesi hakkında siyasi saiklerle hazırlanan boş iddianamelerle mahkemelerde yüksek cezalar talep ediliyor.
En son olarak da İzmir’de Cemaat üye oldukları gerekçesiyle açılan davada eski İzmir Katip Çelebi Üniversitesi (İKÇÜ) Su Ürünleri Fakültesi dekanı Prof. Dr. Ahmet Adem Tekinay ve eşi Gülhan Tekinay’ın 15’er yıla kadar hapsi istendi.
Bir dekanın hayatını karardan dosyadaki deliller, sadece bazı tanıkların şöyle duyumları:
Tanık A.K: “Sanıkların örgütle bağlantılı olduklarına ilişkin üniversitede bazı duyumlarının olduğunu ancak somut bir bilgisinin bulunmadığı”,
Tanık M.A.L.: “Darbe girişiminin ardından üniversitede oluşturulan komisyonda görev aldığını, hakkında araştırma yaptığı Ahmet Adem Tekinay’ın İngiltere’de eğitim gördüğü sırada örgüte ait evlerde kaldığını bir profesör arkadaşından duyduğu”.
Evet, bir insanın mesleki kariyerini, özgürlüğünü ve hatta genel olarak hayatını karartmak için 2 duyum yeterli gelebiliyor! Ve karar aşamasına gidilirken iddia makamı olarak duruşma savcısının mütalaası: “Sanıkların “silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan 15’er yıla kadar hapis cezasına mahkum edilmesi” yönünde. Böyle saçma suçlama ve delillerle Erdoğan Türkiye’sinin yargısından bir ceza gelirse de sürpriz olmaz sanırım!
Bu konuda yargımızın sicili de çok bozuk… Nitekim Cemaat davası sanıklarından birisinin mahkemedeki ifadeleri kamuoyunda şok etkisi yapmıştı:
Cezaevine gelen bazı kişiler “Özlem Çerçioğlu ve Ekrem İmamoğlu aleyhinde beyan ver, serbest bırakalım“ demişler. (Bu sanığın, özgürlüğü pahasına bu kumpasa alet olmamasına rağmen CHP’nin omurgasız duruşuna, özellikle de Gürsel Tekin’in twitter hesabındaki densiz ifadelerine şimdilik girmiyorum, o ayrı bir yazı konusu…)
Fakat İmamoğlu’nun açıklamalarından öğreniyoruz ki, bu kumpasta en az iki AKP’li bakanın adı geçiyor. Böyle zorla tanıklıklar, itirafçılıklar yapılarak bir çok insanın hayatı karartılmıştı, karartılmaya da devam ediyor. Onlardan birisi de işte dekan Prof. Dr. Ahmet Adem Tekinay. Diğer akademisyenlerin durumu da farksız…
AKADEMİSYEN OLARAK KALABİLME MÜCADELESİ
Tarihte eşine az rastlanır bir şekilde binlerce eğitim kurumu ve üniversite kapatılmış, mal varlıklarına el konulmuş, yandaşlarına peşkeş çekilmiş bir vaziyette. Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, böyle bir ülkede akademisyen olmak, akademisyen olarak kalmaya çalışmak ve de akademisyenliğin gereğini yapmaya çalışmak, adeta ateşten gömlek giymek demek. Zira işin ucunda ihraç var, hapis ya da sürgün var ve hatta ölüm bile var! (Diğer meslek gruplarında yaşanan dram da yaklaşık aynı aslında…)
Böyle bir ortamda, sosyal medyada genç bir akademisyenin çabası çok dikkate değer… Niyazi Melih Kutlu isimli öğretim görevlisi, bir KHK ile görevinden atılmış, hakkında soruşturmalar açılmış, o ise yılmadan mücadele edip görevine tekrar dönmeye çalışmış birisi!
Sosyal medya hesabının profil sayfasında: “Yüksek Lisanstan attılar, geri döndüm. Görevden ihraç ettiler, İdare mahkemesi ile geri döneceğim. Hakkımı arıyorum.” diyordu. Kendisi tanımlarken de Kutlu: “Adliyenin önünden bile geçmemiş bir bilgisayar öğretmeniyim, hukukçu değilim. Ben değil, ret kararı sonrası idare mahkemelerinin kitabını bile yazacak duruma getiren hukuk utansın.” diyordu.
Komisyonlarla, mahkemelerle uğraşan, hukukçu olmadığı halde kendi imkanları ile çok yetkin dilekçeler yazan akademisyen Kutlu, edindiği tecrübeleri başka mağdurlarla da paylaşıyor, onlara da kendi imkanları ile yardımcı olmaya çalışıyor.
Bu çabası dikkatimi çekince, dosyasına dair detayları kendisinden rica ettiğimde bilgileri yolladı, sağolsun… Onun yaşadıklarını kısaca özetleyerek, bir akademisyenin Türkiiye’de neler yaşayabileceğini kısaca örneklemek istiyorum.
FİŞLEMELERE DELİL UYDURMA GAYRETİ
OHAL Komisyonu 03/5/2019 tarihinde yaptığı duyuruda;
Kendisine yapılan 126.120 başvurudan 70.406’sını sonuçlandırdığını, bu başvurulardan 65.156’sını ret, 5.250’sini de kabul ettiğini belirtmişti. Yani, komisyonun kabul oranı %7,5 civarında… Bu rakam bile tek başına Komisyonun, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları bağlamında “sonradan oluşturulan etkili bir hukuki yol” olmadığının göstergesi…
Böyle bir umutsuz ortamda hakkını arayan birisi N. Melih Kutlu.
Manisa’daki Celal Bayar Üniversitesi’nde çalışırken ihraç olmuş. İdareye başvurmuş, şu an İzmir’de yaşıyor Kutlu ve 05.06.2018’de idareye karşı dava açmış. 27.07.2018’de Kurum cevap vermiş, 14.08.2018’da Kutlu cevaba cevap vermiş. Kurum, 13.11.2018’de 2. Cevabı var. 13.12.2018’de 2. Kurum Cevabına karşı beyan…
Böyle uzayıp gidiyor. Davalı idare ise 2 kiloluk savunma göndermiş. (Kutlu, bakkal terazisinde tarttırmış, ordan biliyor!) Karşı taraf ne varsa göndermişler, kağıt israfı: Ekinde Ohal komisyonu kararı ve dosyası, kurum idari soruşturması ve önceden açılan tüm davaların fotokopileri vs…
Davacı akademisyenin talebi belli, son duruşmasında kendisinin de –gözyaşları ile- ifade ettiği gibi:
“Efendim, kurumun bu hatalı değerlendirmeleri yüzünden araba ev her şeyimi kaybettim, eşim ve ailesi bana terörist dediği için eşimi ve çocuklarımı da kaybettim. Masumum. Akıl sağlığımı da kaybetmeden davanın kabulünü, kararın reddini, göreve iademi talep ediyorum.”
Buna karşılık davalı idarenin avukatının beyanı ise soğuk bir cümleden ibaret: “Bu hukuki dayanaklardan yoksun davanın reddini talep ediyorum.”
OHAL RED HALLERİ
Melih Kutlu’nun dava dilekçelerine ve evraklarına bakıldığında, Ohal Komisyonu’nun onun göreve iade talebini red gerekçeleri ibretlik… Bu bahanelere kısa bir göz atalım:
1- “Bank Asya’da hesabının olması”:
Kutlu, 12.09.2014 tarihinde hesabına 2.800,00 TL yatırmış, fakat takip eden iki hafta içinde hesabından 3.962,73TL bir ödeme yapmış, bu işlemi “Finansal Destek Mahiyetinde, Talimat İle Para Yatırma” olarak değerlendirmişler! Miktarlarda da oynama yapmışlar, kayıtlar yanlış!
2- “Örgütle İltisaklı Basın Yayın Kuruluşlarıyla ilişkisine” dair:
Kutlu, “04.01.2014-04.10.2014 tarihleri arasında Zaman Gazetesi’ne abone olmuş ve bu ödeme kayıtlarından anlaşılmış.” O dönemde Zaman 1 milyon kadar bir traja ulaşmış ve o dönemin başbakanı Erdoğan gazetenin yaşgünü pastasını törenle kesmişti! Erdoğan şimdi Cumhurbaşkanı, bu 9 ay abone olmuş akademisyen ise işinden, aşından olmuş vaziyette…
3- “İltisaklı Kuruluşlarda Çalıştığına” Dair;
OHAL Komisyonu kararı C bendi 2.maddede: “Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığından temin edilen bilgilerde; başvurucunun, FETÖ/PYD ile irtibatı nedeniyle kapatılan Nema Eğit. Öğretim İşletmeleri A.Ş. kurumunda 29.08.2008 – 27.08.2012 tarihleri arasında çalışma kaydının bulunduğu,” ve “Başvurucunun 07.09.2012 tarihinde kamu görevine başladığı” belirtilmiş…
Bu kurum ile ilgili 2016 yılında “iltisaklı olduğu” iddia edilmiş ve TMSF’ye devredilmiş… Dolayısıyla da 2012 yılında iltisaktan bahsedilemez. OHAL Komisyonu hangi tarihte nasıl bir iltisak olduğunu veya iltisakın hangi tarihte başladığını belirtmemiş. Bu da iyiniyetle izah edilemez.
Kutlu, NEMA’da çalıştıktan sonra Celal Bayar Üniversitesine Öğretim Görevlisi olarak başvurduğunda, üniversiteye verdiği belgeler arasında, “NEMA’da çalıştığını” belirtmiş… Eğer bu kurum herhangi bir terörist gruplarla irtibatlı olsa idi, onu üniversiteye kabul etmezlerdi. OHAL Komisyonunun iddia ettiği gibi “iltisak” vardı ise onu üniversitede işe alan (YÖK başkanı dahil) tüm yetkililerde iltisaklı olarak kabul edilmeli!
…
Genç akademisyen N. Melih Kutlu hakkındaki genel suçlamalar bunlar. Ve bu iddialarla bir insanın hayatı yaşanılmaz hale getirilmiş. KHK’larla atılan diğer binlerce akademisyen hakkında iddialar da hep böyle benzer sudan sebepler!..
Bundan dolayı bunalıma girenler, hayatına son verenler bile oldu! Zira travma çok ağır.
Barış İçin Akademisyenler Bildirisini imzaladığı için ihraç edilen Mehmet Fatih Tıraş’ın ardından şubat 2017’de bir akademisyen daha intihar etmişti. Ordu’da yaşayan Yardımcı Doçent Mustafa Sadık Akdağ, tabancayla başına ateş ederek intihar ettiğinde arkasında şöyle bir not bırakmıştı:
“Ölümünden kimse sorumlu değildir. Bana bir suç atıldı. Bu suçu bana atanları Allah’a havale ediyorum”. (Nitekim Akdağ’ın, kısa süre önce FETÖ/PDY soruşturması kapsamında sorgulanıp serbest bırakıldığı ortaya çıkmıştı.)
…
Evet, Türkiye’de akademisyen olmak çok zor… Hakkınız gasp edildiğinde onu tekrar almaya çalışmak, başarmak da apayrı zor… Denilecek çok söz var ama tek seçenek: her şeye rağmen yol almak, mücadele etmek… tıpkı Kutlu gibi!
Ve o genç akademisyen N. Melih Kutlu’nun bir sosyal medya mesajı ile bitiriyorum:
“Herkes bir şeyler yapacak. Yok öyle evde oturup sıkılmak. Hukuk yolundan ayrılmadan elimizden ne geliyorsa yapalım, birbirimize yardımcı olalım. İyi haftalar.”
[Ramazan Faruk Güzel] 18.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Ramazan’ı nasıl ihya etmeliyiz? [Cemil Tokpınar]
Geçen yıl tam Ramazan’ı yarıladığımız bir gün bir iftar davetine gidiyorduk. Arabayı kullanan ağabeye, “Hatim nasıl gidiyor, günlük cüzlerini okuyabiliyor musun?” diye sordum.
“Bu sene hatme başlayamadım hocam” dedi.
“Kur’an okumasını bilmiyorsan ya da yavaş okuyorsan çok kolay ve harika bir yöntem söyleyeyim sana” dedim. “Hem Kur’an’ı da öğretir, hatta okumanı da hızlandırır.”
“Hayır, okumasını biliyorum” diye cevap verdi. “İlk günlerde hatme başlayamadım, sonra da yetiştiremem diye saldım kendimi.”
“Olur mu abi, Kur’an ayı Ramazan’da Kur’an’sız, hatimsiz Ramazan ihyası olur mu? Bak şu anda bayrama tam 15 gün var. Günde iki cüz okusan hatmi bitirirsin. Haydi bu akşam Bismillah de.”
Arkasından birkaç dakika daha Kur’an okumanın ve anlamanın faziletinden bahsettim, teşviklerde bulundum.
Henüz Ramazanın bitmesine iki gün kala bir telefon aldım.
“Hocam, hatmi bitirdim, az önce duasını yaptık, sana da dua ettik, Allah razı olsun” diyerek teşekkür etti.
Şimdi de Ramazan’ın yarısı bitmek üzere. Aman gevşemeyelim, gerilemeyelim, hatta daha ileri derecede ihya etmek için çırpınalım. Ramazan’ın ikinci yarısı, bilhassa son on günü daha faziletlidir.
Ramazan ayında, içinde ömre bedel Kadir Gecesini bulunduğu için her günü ve geceyi adeta Kadir Gecesi gibi değerlendirirsek bin ay, yani 83 yıl dört ay ibadet etmiş gibi sevap kazanabiliriz.
Çünkü Kadir Gecesi ayın herhangi bir gününde olabileceği için her günü değerlendiren o kutlu geceyi mutlaka yakalamış ve kaçırmamış olur.
Diyeceksiniz ki, her günü ihya etmek mümkün mü?
Derecesine göre her günü ve her geceyi ihya etmek mümkün.
Ramazan’ın en faziletli ve en vazgeçilmez beş ibadeti vardır ki, bunu her gün tavizsiz uygularsak ihya için en büyük ve en zor işi başarmış oluruz. Bunların ikisi farz, ikisi sünnettir. İnfakın da hem farzı hem de sünneti vardır.
Farz olanlar: Beş vakit namazı tavizsiz ve hakkıyla kılmak ve orucumuzu tutmaktır.
Sünnet olanlar: Her gece yatsıdan sonra teravih namazını kılmak ve günde en az bir cüz okuyarak veya dinleyerek bir hatim yapmaktır.
Şimdi bunları biraz açalım.
Önce namaz sonra namaz
Beş vakit namazı her zaman kılmak zaten vazifemiz. Ama Ramazan’da biraz daha gayret, biraz daha hassasiyet göstermek, vaktinde ve cemaatle kılmak için çırpınmak gerekir. Ayrıca sonundaki tesbihatı ve duayı asla terk etmemeliyiz. Çünkü tesbihat günahların affına vesiledir; dua da bilhassa Ramazan’da çok önemli bir ibadettir.
Peki Ramazan’da namaz ve tesbihatı artırabilir miyiz?
Elbette artırabiliriz. Beş vakit namazın sünnetlerini tavizsiz kılmak, namaz içindeki sureleri, duaları, tesbihleri uzatmak mümkündür. Bir de beş vakit uzun tesbihatımızı yaparsak muazzam bir sevap elde ederiz. Bu hususta da dikkatli ve tavizsiz olmak gerekir. Yapacağımız, her namazdan sonra birkaç dakikayı tesbihata ayırmaktır.
Mademki Ramazan duaların kabul olduğu aydır, namazdan sonraki dualarımızı da artırmalıyız. Zaten kendimizin ve ailemizin, milletimizin ve bütün müminlerin sayısız dertleri ve arzuları vardır. İşte Ramazan altın fırsat! Kendimizden başlayıp tüm müminlere, hatta bütün insanlığa varıncaya kadar hayırlı dualar edebiliriz.
Namazlarımızı artırmanın başka bir formülü de günlük nafile namazlarımıza sarılmaktır. Müsait olan herkesin her zaman yapmasını tavsiye ederiz. Her zaman yapamayanlar hiç değilse Ramazan’da kuşluk, evvabin, teheccüd ve hacet gibi namazları kılarlarsa her bir rekatına bin rekat sevap yazıldığı için çok büyük sevap alırlar.
Sabah uyanan kişi nasıl olsa elini yüzünü yıkamışken bunu abdeste tamamlayıp iki veya dört rekat kuşluk namazı kılabilir.
Akşam namazını kılan bir kimse zaten abdestli iken 2 veya dört rekat evvabin namazı kılarsa muhteşem bir ecir alır.
Ancak burada çok önemli bir husus var: Maalesef Ramazan’da kıymeti bilinmeyen, hakkı verilmeyen, ihmal edilen veya aceleye getirilen ibadetler, akşam ve evvabin namazı, tesbihat, dua ve aşr-ı şeriftir. Oysa zamanımızı biraz daha planlayıp dikkatle kullanırsak hepsini de yapabiliriz. Unutmayalım ki, boşa geçirdiğimiz, boş sohbete veya uzun çay keyfine daldığımız her an, her rekatı bin rekat yazılan namazları ya kaybettirir ya da kalitesini düşürür, kabul edilecek duaları da ihmal ettirir.
Gelelim teheccüde. Nasıl olsa sahura kalkmışız. Sofra hazırlanırken abdest alıp iki, dört veya sekiz rekat teheccüd namazı kılsak ahiretimize büyük bir azık göndermiş oluruz. Zaten sabah namazı için alacağımız abdesti öne çekmiş ve birkaç dakikamızı Rabbimizle geçirmeye harcamış oluruz.
Çok önemli bir husus: Bazı kardeşlerimiz Ramazan geceleri kısa olursa hiç uyumuyor. Uyumadığı için de teheccüt kılınmaz sanıyor. Oysa vakti girdikten sonra uyunmasa da teheccüdü kılabilirsiniz. Nitekim İmam-ı Azam geceleri hiç uyumaz, gündüz birkaç saat uyurdu. 40 yıl yatsı abdestiyle sabah namazını eda eden ve her gece bin rekat namaz kılan bu ibadet âşığının teheccüt kılmaması mümkün mü?
Yine günün müsait bir vaktinde hacet namazı kılarak dünyanın dört bir yanındaki mazlum, mahpus, mağdur ve masum kardeşlerimize ve ailelerine dua etsek nasıl olur? İnanın acı çeken kardeşlerimizin ıztırabına beş dakika şahit olsak hacet namazını hiç terk etmeyiz. Onlara dua etmezsek kardeşliğimizin ne anlamı kalır?
Oruca devam ve kalite
Ramazan’ın özel ibadeti olan orucu tavizsiz bir şekilde tutmamız gerekir. Mümkün mertebe hastalık, yolculuk gibi durumlarda bile bazı tedbirler alarak oruç tutmanın yolunu bulmak çok güzel olur. Her biri bin oruç olarak yazılan bu ibadet bizim affımız ve kurtuluşumuz için büyük bir fırsattır. Oruç bize zahmet değil, rahmettir. Çünkü Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “geçmiş günahları affettiren” üç ibadetten bahsetmiştir. Bunlar, oruç, teravih ve Kadir gecesini ibadetle geçirmektir. İşte bu üç altın fırsatı, bütün zorluklarına katlanarak, nefsin oyununa gelmeden, tavizsiz ve kaliteli bir şekilde değerlendirmeliyiz.
Orucu ailece tutmak, hatta küçük çocukları bile teşvik etmek, mümkünse ödüllendirmek gerekir. Bütün Ramazan’ı üstelik uzun yaz günlerine rastladığı halde oruçlu olarak geçirmeye başlayan, dokuz-on yaşlarında çocuklar gördüm. Demek ki başarılabiliyor.
Bu arada orucun kalitesini arttırmak için eli, dili, ayağı, gözü, kulağı, hatta hayali bile günahtan uzak tutmak için gayret etmek lazımdır. Orucu bozan yiyecek içecek gibi maddî şeylere dikkat ettiğimiz kadar, orucun kalitesini bozan yalan, gıybet, harama bakmak gibi günahlardan da kaçınmak büyük kârdır.
Teravih 20 bin rekat yazılır
Ramazan ayını hakkıyla ihya etmede teravih namazının büyük bir yeri vardır. Çok coşkulu ve lezzetli bir namaz olan teravihi de tavizsiz bir şekilde kılmak gerekir. Yolculukta, hastalıkta, yorgun ve uykusuz günlerde, misafirlikte mutlaka bir çözüm bulur, ebedî hayatımız için 20-30 dakikayı ayırabiliriz.
Yolculuk esnasında vasıta içinde, hastalık ve yorgunluk durumunda oturarak, iftar misafirliklerinde bulunduğumuz yerde cemaat yaparak teravihimizi eda edebiliriz. Ramazan yeme içme ve boş sohbetler yapma ayı değildir. Maalesef mükellef iftar sofralarında yemeğe uzun zaman ayırıp, arkasından saatlerce sohbet edip yatsıyı evde kılma bahanesiyle cemaatsiz bırakmak, teravihi de feda etmek akıl kârı değildir.
Teravihe devamda tavizsiz olmak gerektiği gibi hakkıyla kılmak hususunda da titiz olmak icab eder. Namazı aceleye getirmeden, huzur ve sükun içinde, tadil-i erkan ile kılmalıyız.
Mümkünse her rekatta bir sayfa ile hatimle kılmak güzeldir. Ama acele ederek yanlış veya çok hızlı okumak uygun değildir. Sakin ve huşu ile kılmak esas olmalıdır. Bunun için kısa surelerle veya her rekatta bir ya da birkaç ayet okuyarak kılınabilir.
Teravihe çocukları ve gençleri mutlaka teşvik etmek, onları sıkmamak için de gerekirse kısa okumak, tadil-i erkana zarar vermeden namazı hafif tutmak gerekir. Hatta onları teşvik için birtakım sürpriz ikram ve hediyeler verilebilir.
Mesela, teravihe gelen çocuklara ve gençlere girişte bir numara verilse, namaz bitiminde kura ile herkese hediyeler (çikolata, şekerleme, kuruyemiş, içecek, oyuncak vb.) dağıtılsa hem ibadet edilmiş, hem de teravih meşru bir şölene dönüştürülmüş olur. Böyle bir uygulama onları namaza cezb eder. Masum çocuklar ve gençlerin bulunduğu ortamlar feyizlenir, onların duaları kabul olur.
Kur’an ayında Kur’an’ı okumak ve anlamak
Her Ramazan okuyarak veya dinleyerek en az bir hatim yapmak gerekir. Bu hususta da tavizsiz olmak lazımdır. Eğer hâlâ hatme başlamamışsak şöyle düşünelim: Kur’an okuyanlar topluluğunu manevî bir orduya benzetelim. Onlar Rabbimizin huzurunda resmigeçite giderken bizim geride kaldığımızı hayal edip ağlayalım ve mutlaka cüzlerimizi okuyalım.
Okumasını bilmeyen veya yavaş okuyan kardeşlerimizin şevkleri asla kırılmasın. İnşallah en kısa zamanda Kur’an okumasını öğrenmek için gayret etsinler. Kur’an’ı bir günde öğreten sistemler var.
Peki şimdi ne yapacaklar? Ya bizzat canlı bir mukabeleye katılacaklar veya internetten görüntülü Kur’an hatmini takip edecekler. Bir telefondan veya bilgisayardan internete girip sırasıyla “Kur’an Hatmi 1. Cüz, 2. Cüz…” diye yazdıklarında hem ses hem görüntü gelecek. Daha güzel takip edebilmek için sesi yavaşlatmak da mümkün.
Böylece hem hatim yapmış hem de Kur’an okumamızı geliştirmiş oluruz. Bazı alimler bu şekilde okumakla hatim olmaz deseler de, onlara karşı görüş belirten ve hakim olacağını söyleyen alimlerimiz var. Ben “OLABİLİR” diyenleri tercih ediyor, en kısa zamanda bizzat okumayı öğrenmeyi de tavsiye ediyorum.
İnfak kardeşliğimizin gereği
Ramazanda her ibadet gibi kısaca infak dediğimiz muhtaçlara yapılacak maddî yardımlar da bin katıyla ödüllendirilir. Fakirlere, öğrencilere, muhacirlere, dostlara iftar programı yapmak, himmette, muavenette kendi sınırlarını zorlamak, hatta aşmak rahmet ayı olan Ramazan’da paha biçilmez fırsatlardır.
Üzerine zekat farz, fıtır sadakası vacip olanlar zaten bunları yerine getirmekle çok büyük hayırlara vesile olacaklardır. Ancak bunlarla yetinmeyip daha ötesine geçmek, kırkta bir değil, belki yüzde 25, hatta yüzde 50 vermek sahabelere arkadaş olacak himmet ve muavenet kahramanlarının yapacağı güzelliklerdir.
Böyle zor bir zamanda mahrumiyetlerin, ıztırapların tahammül ötesi yaşandığı bir süreçte imkanı az olanlar bile bu infak yarışına katılıp kendini cehennemden kurtarmaya bakmalıdır.
Buraya kadar saydığımız ibadetleri farklı şekillerde süslemek ve kalitesini arttırmakla birlikte, farklı evrad ve ezkarlarla sevabımızı çoğaltmak Ramazan’ı idamlık bir mahkumun affı beklediği gibi bekleyen Ramazan âşıklarının yapacağı işlerdir.
Böylesi ihya edilen bir Ramazan’ın her köşesinde bucağında mutlaka farklı şekillerde Rabbimize sunulan dualar olmalı, yüreğimiz dünyanın farklı coğrafyalarındaki mazlumların acısıyla yanmalı, gözlerimiz Allah için ıztırapla ağlamalı, yüreğimiz ve dilimiz dua dua çağlamalıdır.
Şimdi söyler misiniz, böylesi bir Ramazan ihyasına kilitlenen bir mümin Kadir Gecesini kaçırır mı?
[Cemil Tokpınar] 18.5.2019 [TR724]
“Bu sene hatme başlayamadım hocam” dedi.
“Kur’an okumasını bilmiyorsan ya da yavaş okuyorsan çok kolay ve harika bir yöntem söyleyeyim sana” dedim. “Hem Kur’an’ı da öğretir, hatta okumanı da hızlandırır.”
“Hayır, okumasını biliyorum” diye cevap verdi. “İlk günlerde hatme başlayamadım, sonra da yetiştiremem diye saldım kendimi.”
“Olur mu abi, Kur’an ayı Ramazan’da Kur’an’sız, hatimsiz Ramazan ihyası olur mu? Bak şu anda bayrama tam 15 gün var. Günde iki cüz okusan hatmi bitirirsin. Haydi bu akşam Bismillah de.”
Arkasından birkaç dakika daha Kur’an okumanın ve anlamanın faziletinden bahsettim, teşviklerde bulundum.
Henüz Ramazanın bitmesine iki gün kala bir telefon aldım.
“Hocam, hatmi bitirdim, az önce duasını yaptık, sana da dua ettik, Allah razı olsun” diyerek teşekkür etti.
Şimdi de Ramazan’ın yarısı bitmek üzere. Aman gevşemeyelim, gerilemeyelim, hatta daha ileri derecede ihya etmek için çırpınalım. Ramazan’ın ikinci yarısı, bilhassa son on günü daha faziletlidir.
Ramazan ayında, içinde ömre bedel Kadir Gecesini bulunduğu için her günü ve geceyi adeta Kadir Gecesi gibi değerlendirirsek bin ay, yani 83 yıl dört ay ibadet etmiş gibi sevap kazanabiliriz.
Çünkü Kadir Gecesi ayın herhangi bir gününde olabileceği için her günü değerlendiren o kutlu geceyi mutlaka yakalamış ve kaçırmamış olur.
Diyeceksiniz ki, her günü ihya etmek mümkün mü?
Derecesine göre her günü ve her geceyi ihya etmek mümkün.
Ramazan’ın en faziletli ve en vazgeçilmez beş ibadeti vardır ki, bunu her gün tavizsiz uygularsak ihya için en büyük ve en zor işi başarmış oluruz. Bunların ikisi farz, ikisi sünnettir. İnfakın da hem farzı hem de sünneti vardır.
Farz olanlar: Beş vakit namazı tavizsiz ve hakkıyla kılmak ve orucumuzu tutmaktır.
Sünnet olanlar: Her gece yatsıdan sonra teravih namazını kılmak ve günde en az bir cüz okuyarak veya dinleyerek bir hatim yapmaktır.
Şimdi bunları biraz açalım.
Önce namaz sonra namaz
Beş vakit namazı her zaman kılmak zaten vazifemiz. Ama Ramazan’da biraz daha gayret, biraz daha hassasiyet göstermek, vaktinde ve cemaatle kılmak için çırpınmak gerekir. Ayrıca sonundaki tesbihatı ve duayı asla terk etmemeliyiz. Çünkü tesbihat günahların affına vesiledir; dua da bilhassa Ramazan’da çok önemli bir ibadettir.
Peki Ramazan’da namaz ve tesbihatı artırabilir miyiz?
Elbette artırabiliriz. Beş vakit namazın sünnetlerini tavizsiz kılmak, namaz içindeki sureleri, duaları, tesbihleri uzatmak mümkündür. Bir de beş vakit uzun tesbihatımızı yaparsak muazzam bir sevap elde ederiz. Bu hususta da dikkatli ve tavizsiz olmak gerekir. Yapacağımız, her namazdan sonra birkaç dakikayı tesbihata ayırmaktır.
Mademki Ramazan duaların kabul olduğu aydır, namazdan sonraki dualarımızı da artırmalıyız. Zaten kendimizin ve ailemizin, milletimizin ve bütün müminlerin sayısız dertleri ve arzuları vardır. İşte Ramazan altın fırsat! Kendimizden başlayıp tüm müminlere, hatta bütün insanlığa varıncaya kadar hayırlı dualar edebiliriz.
Namazlarımızı artırmanın başka bir formülü de günlük nafile namazlarımıza sarılmaktır. Müsait olan herkesin her zaman yapmasını tavsiye ederiz. Her zaman yapamayanlar hiç değilse Ramazan’da kuşluk, evvabin, teheccüd ve hacet gibi namazları kılarlarsa her bir rekatına bin rekat sevap yazıldığı için çok büyük sevap alırlar.
Sabah uyanan kişi nasıl olsa elini yüzünü yıkamışken bunu abdeste tamamlayıp iki veya dört rekat kuşluk namazı kılabilir.
Akşam namazını kılan bir kimse zaten abdestli iken 2 veya dört rekat evvabin namazı kılarsa muhteşem bir ecir alır.
Ancak burada çok önemli bir husus var: Maalesef Ramazan’da kıymeti bilinmeyen, hakkı verilmeyen, ihmal edilen veya aceleye getirilen ibadetler, akşam ve evvabin namazı, tesbihat, dua ve aşr-ı şeriftir. Oysa zamanımızı biraz daha planlayıp dikkatle kullanırsak hepsini de yapabiliriz. Unutmayalım ki, boşa geçirdiğimiz, boş sohbete veya uzun çay keyfine daldığımız her an, her rekatı bin rekat yazılan namazları ya kaybettirir ya da kalitesini düşürür, kabul edilecek duaları da ihmal ettirir.
Gelelim teheccüde. Nasıl olsa sahura kalkmışız. Sofra hazırlanırken abdest alıp iki, dört veya sekiz rekat teheccüd namazı kılsak ahiretimize büyük bir azık göndermiş oluruz. Zaten sabah namazı için alacağımız abdesti öne çekmiş ve birkaç dakikamızı Rabbimizle geçirmeye harcamış oluruz.
Çok önemli bir husus: Bazı kardeşlerimiz Ramazan geceleri kısa olursa hiç uyumuyor. Uyumadığı için de teheccüt kılınmaz sanıyor. Oysa vakti girdikten sonra uyunmasa da teheccüdü kılabilirsiniz. Nitekim İmam-ı Azam geceleri hiç uyumaz, gündüz birkaç saat uyurdu. 40 yıl yatsı abdestiyle sabah namazını eda eden ve her gece bin rekat namaz kılan bu ibadet âşığının teheccüt kılmaması mümkün mü?
Yine günün müsait bir vaktinde hacet namazı kılarak dünyanın dört bir yanındaki mazlum, mahpus, mağdur ve masum kardeşlerimize ve ailelerine dua etsek nasıl olur? İnanın acı çeken kardeşlerimizin ıztırabına beş dakika şahit olsak hacet namazını hiç terk etmeyiz. Onlara dua etmezsek kardeşliğimizin ne anlamı kalır?
Oruca devam ve kalite
Ramazan’ın özel ibadeti olan orucu tavizsiz bir şekilde tutmamız gerekir. Mümkün mertebe hastalık, yolculuk gibi durumlarda bile bazı tedbirler alarak oruç tutmanın yolunu bulmak çok güzel olur. Her biri bin oruç olarak yazılan bu ibadet bizim affımız ve kurtuluşumuz için büyük bir fırsattır. Oruç bize zahmet değil, rahmettir. Çünkü Peygamber Efendimizin (s.a.v.) “geçmiş günahları affettiren” üç ibadetten bahsetmiştir. Bunlar, oruç, teravih ve Kadir gecesini ibadetle geçirmektir. İşte bu üç altın fırsatı, bütün zorluklarına katlanarak, nefsin oyununa gelmeden, tavizsiz ve kaliteli bir şekilde değerlendirmeliyiz.
Orucu ailece tutmak, hatta küçük çocukları bile teşvik etmek, mümkünse ödüllendirmek gerekir. Bütün Ramazan’ı üstelik uzun yaz günlerine rastladığı halde oruçlu olarak geçirmeye başlayan, dokuz-on yaşlarında çocuklar gördüm. Demek ki başarılabiliyor.
Bu arada orucun kalitesini arttırmak için eli, dili, ayağı, gözü, kulağı, hatta hayali bile günahtan uzak tutmak için gayret etmek lazımdır. Orucu bozan yiyecek içecek gibi maddî şeylere dikkat ettiğimiz kadar, orucun kalitesini bozan yalan, gıybet, harama bakmak gibi günahlardan da kaçınmak büyük kârdır.
Teravih 20 bin rekat yazılır
Ramazan ayını hakkıyla ihya etmede teravih namazının büyük bir yeri vardır. Çok coşkulu ve lezzetli bir namaz olan teravihi de tavizsiz bir şekilde kılmak gerekir. Yolculukta, hastalıkta, yorgun ve uykusuz günlerde, misafirlikte mutlaka bir çözüm bulur, ebedî hayatımız için 20-30 dakikayı ayırabiliriz.
Yolculuk esnasında vasıta içinde, hastalık ve yorgunluk durumunda oturarak, iftar misafirliklerinde bulunduğumuz yerde cemaat yaparak teravihimizi eda edebiliriz. Ramazan yeme içme ve boş sohbetler yapma ayı değildir. Maalesef mükellef iftar sofralarında yemeğe uzun zaman ayırıp, arkasından saatlerce sohbet edip yatsıyı evde kılma bahanesiyle cemaatsiz bırakmak, teravihi de feda etmek akıl kârı değildir.
Teravihe devamda tavizsiz olmak gerektiği gibi hakkıyla kılmak hususunda da titiz olmak icab eder. Namazı aceleye getirmeden, huzur ve sükun içinde, tadil-i erkan ile kılmalıyız.
Mümkünse her rekatta bir sayfa ile hatimle kılmak güzeldir. Ama acele ederek yanlış veya çok hızlı okumak uygun değildir. Sakin ve huşu ile kılmak esas olmalıdır. Bunun için kısa surelerle veya her rekatta bir ya da birkaç ayet okuyarak kılınabilir.
Teravihe çocukları ve gençleri mutlaka teşvik etmek, onları sıkmamak için de gerekirse kısa okumak, tadil-i erkana zarar vermeden namazı hafif tutmak gerekir. Hatta onları teşvik için birtakım sürpriz ikram ve hediyeler verilebilir.
Mesela, teravihe gelen çocuklara ve gençlere girişte bir numara verilse, namaz bitiminde kura ile herkese hediyeler (çikolata, şekerleme, kuruyemiş, içecek, oyuncak vb.) dağıtılsa hem ibadet edilmiş, hem de teravih meşru bir şölene dönüştürülmüş olur. Böyle bir uygulama onları namaza cezb eder. Masum çocuklar ve gençlerin bulunduğu ortamlar feyizlenir, onların duaları kabul olur.
Kur’an ayında Kur’an’ı okumak ve anlamak
Her Ramazan okuyarak veya dinleyerek en az bir hatim yapmak gerekir. Bu hususta da tavizsiz olmak lazımdır. Eğer hâlâ hatme başlamamışsak şöyle düşünelim: Kur’an okuyanlar topluluğunu manevî bir orduya benzetelim. Onlar Rabbimizin huzurunda resmigeçite giderken bizim geride kaldığımızı hayal edip ağlayalım ve mutlaka cüzlerimizi okuyalım.
Okumasını bilmeyen veya yavaş okuyan kardeşlerimizin şevkleri asla kırılmasın. İnşallah en kısa zamanda Kur’an okumasını öğrenmek için gayret etsinler. Kur’an’ı bir günde öğreten sistemler var.
Peki şimdi ne yapacaklar? Ya bizzat canlı bir mukabeleye katılacaklar veya internetten görüntülü Kur’an hatmini takip edecekler. Bir telefondan veya bilgisayardan internete girip sırasıyla “Kur’an Hatmi 1. Cüz, 2. Cüz…” diye yazdıklarında hem ses hem görüntü gelecek. Daha güzel takip edebilmek için sesi yavaşlatmak da mümkün.
Böylece hem hatim yapmış hem de Kur’an okumamızı geliştirmiş oluruz. Bazı alimler bu şekilde okumakla hatim olmaz deseler de, onlara karşı görüş belirten ve hakim olacağını söyleyen alimlerimiz var. Ben “OLABİLİR” diyenleri tercih ediyor, en kısa zamanda bizzat okumayı öğrenmeyi de tavsiye ediyorum.
İnfak kardeşliğimizin gereği
Ramazanda her ibadet gibi kısaca infak dediğimiz muhtaçlara yapılacak maddî yardımlar da bin katıyla ödüllendirilir. Fakirlere, öğrencilere, muhacirlere, dostlara iftar programı yapmak, himmette, muavenette kendi sınırlarını zorlamak, hatta aşmak rahmet ayı olan Ramazan’da paha biçilmez fırsatlardır.
Üzerine zekat farz, fıtır sadakası vacip olanlar zaten bunları yerine getirmekle çok büyük hayırlara vesile olacaklardır. Ancak bunlarla yetinmeyip daha ötesine geçmek, kırkta bir değil, belki yüzde 25, hatta yüzde 50 vermek sahabelere arkadaş olacak himmet ve muavenet kahramanlarının yapacağı güzelliklerdir.
Böyle zor bir zamanda mahrumiyetlerin, ıztırapların tahammül ötesi yaşandığı bir süreçte imkanı az olanlar bile bu infak yarışına katılıp kendini cehennemden kurtarmaya bakmalıdır.
Buraya kadar saydığımız ibadetleri farklı şekillerde süslemek ve kalitesini arttırmakla birlikte, farklı evrad ve ezkarlarla sevabımızı çoğaltmak Ramazan’ı idamlık bir mahkumun affı beklediği gibi bekleyen Ramazan âşıklarının yapacağı işlerdir.
Böylesi ihya edilen bir Ramazan’ın her köşesinde bucağında mutlaka farklı şekillerde Rabbimize sunulan dualar olmalı, yüreğimiz dünyanın farklı coğrafyalarındaki mazlumların acısıyla yanmalı, gözlerimiz Allah için ıztırapla ağlamalı, yüreğimiz ve dilimiz dua dua çağlamalıdır.
Şimdi söyler misiniz, böylesi bir Ramazan ihyasına kilitlenen bir mümin Kadir Gecesini kaçırır mı?
[Cemil Tokpınar] 18.5.2019 [TR724]
Çakma vaftizci Feyzioğlu [Bülent Korucu]
Bu günlerin tarihi yazılırken kendisine ayrı başlık açılacak kişilerden biri de Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu olacak. Onu, ‘Erdoğan diktasının payandalarından biri’ şeklinde niteleyip bırakmak kolaycılık olur. Dönemi anlamak için masaya yatırılıp analiz edilmesi gerekenlerden. Hem türdeşlerini temsil niteliği hem de bireysel özellikleri bunu zorunlu kılıyor. Parçaları birleştirdiğimde karşıma kendini vaftizci olarak sunan bir şark kurnazı çıkıyor. Rejimin gerçek sahipleri adına Erdoğan’ı eski günahlarından arındırıp muteber bir kul haline getirdiği pozunu yakalamak zor değil. Gerçekten böyle mi hissediyor, yoksa işbirliği günahını örtmek için mi yapıyor; emin değilim.
Feyzioğlu, rolünü inandırıcı kılmak üzere çeşitli kerametler de gösteriyor. Son örneği Dolmabahçe Sarayındaki yandaş düğününde Erdoğan’ın korumaları tarafından dövülen Avukat Sertuğ Sürenoğlu’nu kurtarması. Trafik kaosuna isyan eden avukat öldüresiye dövülmüş ve hakkında cumhurbaşkanına hakaret soruşturması açılmıştı. Barolar Birliği Başkanı’nın Saray ziyaretinin hemen ardından Sürenoğlu’nun önce ev hapsi kaldırıldı. Sonra Adalet Bakanlığı dava açılmasına izin vermeyerek dosyayı kapattı. Alın size dört başı mamur kahramanlık hikayesi: ‘Avukat darp edildiğinde zehir zemberek bir video ile tepkisini ortaya koyan başkan, canavarın ağzından koparıp aldı.’
Erdoğan’a hakaret suçlamasının adam öldürme suçundan daha sıkı takip edildiğini düşündüğünüzde fena keramet gibi görünmüyor! Ancak kazın ayağı öyle değil.
Öncelikle şunu belirtmek lazım; Erdoğan rejimine en büyük katkıyı, onun ‘iltifat-ı şahane’lerini kazanım olarak sunan tipler veriyor. Saraydan koparılmış gibi sunulan her örnek, adaletin Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışmasını normalleştiriyor. Toplumu sıtmaya razı hale getiren herkes aslında hukukun mezarını soyan bir nebbaş. Hukuk öldü, mezarından çalınan kemikleri diktanın sürmesi, hukukun yaşıyor görünmesi için kullanılıyor. Bunu yapacak en son kişi avukatların başkanı olmalı.
Feyzioğlu’nun üslubana bakar mısınız? “Bir müjde daha… Bugün ev hapsi kaldırılan Av. Sertuğ Sürenoğlu hakkında Cumhurbaşkanına hakaretten açılan soruşturmada, Adalet Bakanlığı dava açılmasına izin vermeyerek Av. Sertuğ Sürenoğlu hakkındaki soruşturmayı düşürdü.” Sözü az daha ‘Kralım çok yaşa’ diye bitirecekmiş…
Son üç yıl içinde 1762 avukat hakkında soruşturma açıldı, 600’a yakını tutuklu ve aralarında 6 baro başkanının da bulunduğu 274’ü mahkum oldu. Anayasa ve kanunların emrettiği soruşturma ve kovuşturma usullerinin hiç biri uygulanmadı. Avukatlar cüppeleri sırtlarındayken karga tulumba mahkeme salonlarından çıkarıldı. Arşivlerde cüppelerine kan damlamış, kolu kırılmış, bel kemiği çatlamış onlarca avukat fotoğrafı var. Hiç birisine ses çıkarmayan Feyzioğlu, Sürenoğlu üzerinden imaj düzeltmesi yapmaya kalkıyor. Kaldıki orada dayak yiyen bir avukat değil düz vatandaştı; görevini ifa ederken yaşamadı söz konusu vandallığı. Dayakçıların cezalandırılmasını talep etmeyi bırakıp avukatın fazla ceza almamasına sevinmemizi istiyor, Baro Başkanı.
TURNUSOL KAĞIDI TAHİR ELÇİ
Feyzioğlu’nun ‘en kahraman Rıdvan’ pozunu bozmak için faili belli/meçhul bir suikaste kurban giden Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi olayındaki tavırlarını hatırlamak yeterli aslında. Cinayete giden yolun taşları döşenirken Elçi hakkında Ahmet Hakan’ın proğramında söylediklerinden dolayı soruşturma başlatılmış ve bir linç şovuna dönüştürülmüştü. Barolar Birliği Başkanı sıfatıyla sadece usul eleştirisiyle geçiştirmiş ve şunları söylemişti: “…kararı Sayın Hakim okumadan imzalamış. Çünkü Baro Başkanı Tahir Elçi için yurtiçinde saklanmakta olan kişi nitelemesini yapmış. Ama Aziz Nesin’lik olay. Makam odasından gidip polis alıyor. Bir kişinin yakalanması kararı bu kadar ucuz verilmemeli. Elçi’nin PKK’nın terör örgütü olmadığına ilişkin açıklamasına katılmamız ve desteklememiz hiçbir şekilde ve düşünce özgürlüğü içinde hoş görmemiz mümkün değil. Tartışmanın gelişinde ifade edilmiş bir cümle olarak mütaala etmek istiyorum.” Erdoğan’ın elinden genç avukatı kurtarma çakası satan Feyzioğlu, Elçi’nin katledilmesi ve katillerinin yakalanmaması konusunda duyarsız bir sessizlik içinde.
STATÜKONUN GÜNCELLENMİŞ VERSİYONU MU?
Feyzioğlu, vaftizci rolünü sürdürebilmek için başka roller de oynamak zorunda. Bunların başında ‘statükonun güncel versiyonu’ olma iddiası geliyor. Ama pastayı Doğu Perinçek’le paylaşmak zorunda. Her ikisi de ‘derin devletin en hakiki anahtarı şu elimde gördüğünüzdür’ pazarlamacılığı yapıyor. Çok büyük fiyat istemedikleri için Erdoğan her ikisiyle çalışmakta beis görmüyor. Fakat asıl pazarlığı onlarla yapmadığına eminim.
Ben de statüko cenaplarının yerinde olsam kişisel kariyeri uğruna her kılığa girebilen birine anahtarları teslim etmezdim. Feyzioğlu’na dair, şahsi hırsı ve kariyer planına ideolojisini de feda edebilir algısı yüksek. ‘Ne lazımsa onu olan adam’ diyesim geliyor. Tıpkı İsviçre çakısı…Ona bakarak trendleri takip ve rüzgarın yönünü tayin edebilirsiniz. Adliyede gözaltındaki ODTÜ’lü öğrencilerin hakkını savunurken de görebilirsiniz, Türkiye’de işkence yoktur diye kapı kapı dolaşırken de… Uluslararası insan hakları örgütleri avukat beyanlarına dayanarak işkenceyi raporlarken, o barolar birliği başkanı sıfatıyla batı başkentlerinde tersini iddia ediyordu. STV’de Erdoğan hakkında ‘İŞİD’i büyüttü, Türkiyeyi terör ihraç eden bir ülke haline getirdi, elleriyle yarattığı canavar geri dönecek’ diye konuşan kendisiydi. Bugün kahramanlık türküleri eşliğinde Erdoğan’ın millilik rüzgarına yelken açan da aynı kişi. Öylesine ileri gidiyorki yılbaşı gecesi Reina kulübüne saldırdığı iddiasıyla yakalanan Masharipov’un şiddette maruz kalmış fotoğrafını yayınlayıp üstüne “Emniyet Teşkilatımızı yürekten kutluyorum. İşte Türk polisi diye“ not düşmüştü. Bir avukat ve hukuk hocası olarak suçu ispat edilene kadar herkesin masum olduğu ilkesini unutması bir yana aynı hafta iki ayrı kişinin daha ‘katil’ diye ilan edildiğini bile dikkate almıyordu. Feyzioğlu, polisin yakaladığı ve ters kelepçe taktığı şüpheliyi (henüz sanık dahi değil) yere yatırıp kafasına botla basmasında bir sakınca görmüyordu.
Gezi eylemleri sırasında elinde gaz kapsülüyle Köşke çıkıp dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e polisin yaralamaya dönük atışlarını ve diğer işkence örneklerini anlatan Feyzioğlu, Kanun Hükmünde Kararname ile işini ve insan olmaktan doğan bütün haklarını kaybedenlere karşı buzdağı gibiydi. Bu süreçte KHK ile işten atılan yüzbinlerce memurdan ikisi Semih Özakça ve Nuriye Gülmen’in açlık grevi ve eylemleri geniş kitlelerde destek göremeye başlamıştı, hemen örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandılar. Çok uzun süren açlık grevi neticesinde ölüm riskiyle karşı karşıya kaldılar ama buna rağmen bırakın işlerine iadeyi, tahliye bile edilmediler. Tam da o günlerde Feyzioğlu gene sahne aldı ve bir hukukçu olarak ölümle pençeleşen iki insanın hakkını savunacağı yere, ‘Kimse benden Nuriye ve Semih’i evlat edinecek bir sempati içinde olmamı beklemesin’ dedi. Tek suçu Gülmenleri savunmak olan avukatların tutuklanmasına dahi itiraz etmedi.
’17–25 ARALIK’I TAKİP NAMUS BORCUMUZ’
Feyzioğlu, en büyük savrulmayı 17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmaları konusunda yaşadı. Devlet Bahçeli’ninki kadar büyük bir savrulmaydı. ‘Soruşturmaların sonuna kadar gitmesini sağlamak namus borcumuzdur’ diyecek kadar ileri gitmişti. “Tarihe tanıklık ediyoruz. Yolsuzluk soruşturmasının örtbas edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Bu soruşturmanın gittiği yere kadar gitmesini sağlamak bizim namusumuzdur. Soruşturmayı ört baş etmeye kalkanların da millet tarafından siyaseten ve hukuken cezalandırılmasını sağlamak zorundayız.”
Başkan, demokrat günlerinde soruşturmayı yapan polisleri de şu cümlelerle savunmuştu,: “Üstelik, görev değişiklikleri oğlu soruşturulan ve kendi hakkında fezleke bulunan İçişleri Bakanının talimatına göre gerçekleştirilmiştir. Bunu toplum vicdanının kabul etmesi mümkün değildir.” Soruşturmaların kilit sanığı Reza Zarrap, ABD’de önce sanık sonra itirafçı olduğunda, Dışişleri Bakanlığı nota üstüne nota verirken Başkan da durumdan vazife çıkarıp: “Verin bu namussuzu biz yargılayalım.” diye ortaya atılmıştı. O ‘namussuzu’ ülkenin en namuslusu ilan edip plaketler verildiğini, dosyanın yargı ve Meclis’ten kaçırıldığını bilmiyormuş gibi! İnanması zor ama manevra kabiliyeti gerçekten yüksek.
BİR ARA DÖNEM FIRSATÇISI
10 Mayıs 2014’te Danıştay töreninde Erdoğan’dan ‘edepsiz’ fırçası yediğinde muhalefetin yeni lideri olma imkanı Feyzioğlu’nun ayağına gelmişti. Dik durmak ve gerekirse bedel ödemek gibi zor bir yolculuğa çıkmaya cesaret edemedi. Erdoğan’ın bir parmak işaretiyle Saray’a koştu. Adli yıl açılışını Saray’a taşımaya teşneydi, çalışma arkadaşlarının ‘Bu kadar da olmaz’ ikazına takıldı.
Daha Ankara Baro Başkanı seçildiğinde herkes yolunun siyasetle kesişeceğinden emindi. CHP için biçilmiş kaftan gözüyle bakılıyordu. Bunun ilk adımı olarak kurultayda aday olup Parti Meclisi’ne seçildi. Fakat orada da mücadele ve müsabaka yerine altın tepsinin yolunu gözledi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu küllerinden doğuran ve kamuoyundan geniş destek bulan ‘Adalet Yürüyüşü’ partiyle köprüleri atmasının miladı oldu. Feyzioğlu böyle bir eylemi desteklemediğini, çünkü bir siyasi parti eylemi olduğunu açıkladı. Oysa kendisi o partinin en üst kuruluna seçildiğinde de Baro Başkanı koltuğunda oturuyordu.
DEDESİNİN YOLUNDA…
Dedesi Turhan Feyzioğlu ile aralarında önemli paralellik ve benzerlikler var. O da genç yaşta hukuk profesörü olmuş, erken dönemde siyasete atılmıştı. 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Danışma Meclisi’nin en önemli organı Anayasa Komisyonu’nun başkanlığını yaptı. CHP’de İsmet Paşa (İnönü)’nın halefi olarak görülürken Karaoğlan fırtınasına yenik düştü. Bülent Ecevit koltuğu kapınca partideki genel sekreterlik görevinden istifa etti. 47 milletvekili ve senatörle birlikte CHP’den ayrılarak kurduğu Güven Partisi daha sonra Cumhuriyetçi Parti’yle birleşti ve 12 Eylül Darbesine kadar genel başkanlığını yürüttü. 80’e giden yolda hem Ecevit hem de Demirel hükümetlerinde Başbakan yardımcısı olarak görev aldı. Buna rağmen Kenan Evren ve cuntası yasak getirip onu tutuklamadı. Üstüne üstlük ara dönemin başbakanı yapmak istediler. Hatta ilan edildi fakat beş saat sonra vaz geçerek Bülend Ulusu’yu göreve getirdiler. Dede Feyzioğlu Türkiye’nin en kısa süreli başbakanı olarak tarihe geçti. Tarihe geçmesini sağlayan diğer bilgi ise Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına kabul oyu vermiş olması.
Babası olmadığı için dedesinin yanında büyüyen Metin Feyzioğlu da benzer tavır ve refleksler gösteriyor. Altın tepsi gelmeyip, paraşütle CHP’nin liderlik koltuğuna oturmak mümkün olmayınca hayal kırıklığına uğradı. Şimdi hesaplarının tamamı Erdoğan üzerine kurulu. Birileri onu devirip koltuğa buyur ederse ne âlâ. Olmazsa B planı Erdoğanlı alternatifler. Türkiye Mutabakatı çerçevesinde Adalet Bakanı olsa fena mı olur?
[Bülent Korucu] 18.5.2019 [TR724]
Feyzioğlu, rolünü inandırıcı kılmak üzere çeşitli kerametler de gösteriyor. Son örneği Dolmabahçe Sarayındaki yandaş düğününde Erdoğan’ın korumaları tarafından dövülen Avukat Sertuğ Sürenoğlu’nu kurtarması. Trafik kaosuna isyan eden avukat öldüresiye dövülmüş ve hakkında cumhurbaşkanına hakaret soruşturması açılmıştı. Barolar Birliği Başkanı’nın Saray ziyaretinin hemen ardından Sürenoğlu’nun önce ev hapsi kaldırıldı. Sonra Adalet Bakanlığı dava açılmasına izin vermeyerek dosyayı kapattı. Alın size dört başı mamur kahramanlık hikayesi: ‘Avukat darp edildiğinde zehir zemberek bir video ile tepkisini ortaya koyan başkan, canavarın ağzından koparıp aldı.’
Erdoğan’a hakaret suçlamasının adam öldürme suçundan daha sıkı takip edildiğini düşündüğünüzde fena keramet gibi görünmüyor! Ancak kazın ayağı öyle değil.
Öncelikle şunu belirtmek lazım; Erdoğan rejimine en büyük katkıyı, onun ‘iltifat-ı şahane’lerini kazanım olarak sunan tipler veriyor. Saraydan koparılmış gibi sunulan her örnek, adaletin Erdoğan’ın iki dudağı arasına sıkışmasını normalleştiriyor. Toplumu sıtmaya razı hale getiren herkes aslında hukukun mezarını soyan bir nebbaş. Hukuk öldü, mezarından çalınan kemikleri diktanın sürmesi, hukukun yaşıyor görünmesi için kullanılıyor. Bunu yapacak en son kişi avukatların başkanı olmalı.
Feyzioğlu’nun üslubana bakar mısınız? “Bir müjde daha… Bugün ev hapsi kaldırılan Av. Sertuğ Sürenoğlu hakkında Cumhurbaşkanına hakaretten açılan soruşturmada, Adalet Bakanlığı dava açılmasına izin vermeyerek Av. Sertuğ Sürenoğlu hakkındaki soruşturmayı düşürdü.” Sözü az daha ‘Kralım çok yaşa’ diye bitirecekmiş…
Son üç yıl içinde 1762 avukat hakkında soruşturma açıldı, 600’a yakını tutuklu ve aralarında 6 baro başkanının da bulunduğu 274’ü mahkum oldu. Anayasa ve kanunların emrettiği soruşturma ve kovuşturma usullerinin hiç biri uygulanmadı. Avukatlar cüppeleri sırtlarındayken karga tulumba mahkeme salonlarından çıkarıldı. Arşivlerde cüppelerine kan damlamış, kolu kırılmış, bel kemiği çatlamış onlarca avukat fotoğrafı var. Hiç birisine ses çıkarmayan Feyzioğlu, Sürenoğlu üzerinden imaj düzeltmesi yapmaya kalkıyor. Kaldıki orada dayak yiyen bir avukat değil düz vatandaştı; görevini ifa ederken yaşamadı söz konusu vandallığı. Dayakçıların cezalandırılmasını talep etmeyi bırakıp avukatın fazla ceza almamasına sevinmemizi istiyor, Baro Başkanı.
TURNUSOL KAĞIDI TAHİR ELÇİ
Feyzioğlu’nun ‘en kahraman Rıdvan’ pozunu bozmak için faili belli/meçhul bir suikaste kurban giden Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi olayındaki tavırlarını hatırlamak yeterli aslında. Cinayete giden yolun taşları döşenirken Elçi hakkında Ahmet Hakan’ın proğramında söylediklerinden dolayı soruşturma başlatılmış ve bir linç şovuna dönüştürülmüştü. Barolar Birliği Başkanı sıfatıyla sadece usul eleştirisiyle geçiştirmiş ve şunları söylemişti: “…kararı Sayın Hakim okumadan imzalamış. Çünkü Baro Başkanı Tahir Elçi için yurtiçinde saklanmakta olan kişi nitelemesini yapmış. Ama Aziz Nesin’lik olay. Makam odasından gidip polis alıyor. Bir kişinin yakalanması kararı bu kadar ucuz verilmemeli. Elçi’nin PKK’nın terör örgütü olmadığına ilişkin açıklamasına katılmamız ve desteklememiz hiçbir şekilde ve düşünce özgürlüğü içinde hoş görmemiz mümkün değil. Tartışmanın gelişinde ifade edilmiş bir cümle olarak mütaala etmek istiyorum.” Erdoğan’ın elinden genç avukatı kurtarma çakası satan Feyzioğlu, Elçi’nin katledilmesi ve katillerinin yakalanmaması konusunda duyarsız bir sessizlik içinde.
STATÜKONUN GÜNCELLENMİŞ VERSİYONU MU?
Feyzioğlu, vaftizci rolünü sürdürebilmek için başka roller de oynamak zorunda. Bunların başında ‘statükonun güncel versiyonu’ olma iddiası geliyor. Ama pastayı Doğu Perinçek’le paylaşmak zorunda. Her ikisi de ‘derin devletin en hakiki anahtarı şu elimde gördüğünüzdür’ pazarlamacılığı yapıyor. Çok büyük fiyat istemedikleri için Erdoğan her ikisiyle çalışmakta beis görmüyor. Fakat asıl pazarlığı onlarla yapmadığına eminim.
Ben de statüko cenaplarının yerinde olsam kişisel kariyeri uğruna her kılığa girebilen birine anahtarları teslim etmezdim. Feyzioğlu’na dair, şahsi hırsı ve kariyer planına ideolojisini de feda edebilir algısı yüksek. ‘Ne lazımsa onu olan adam’ diyesim geliyor. Tıpkı İsviçre çakısı…Ona bakarak trendleri takip ve rüzgarın yönünü tayin edebilirsiniz. Adliyede gözaltındaki ODTÜ’lü öğrencilerin hakkını savunurken de görebilirsiniz, Türkiye’de işkence yoktur diye kapı kapı dolaşırken de… Uluslararası insan hakları örgütleri avukat beyanlarına dayanarak işkenceyi raporlarken, o barolar birliği başkanı sıfatıyla batı başkentlerinde tersini iddia ediyordu. STV’de Erdoğan hakkında ‘İŞİD’i büyüttü, Türkiyeyi terör ihraç eden bir ülke haline getirdi, elleriyle yarattığı canavar geri dönecek’ diye konuşan kendisiydi. Bugün kahramanlık türküleri eşliğinde Erdoğan’ın millilik rüzgarına yelken açan da aynı kişi. Öylesine ileri gidiyorki yılbaşı gecesi Reina kulübüne saldırdığı iddiasıyla yakalanan Masharipov’un şiddette maruz kalmış fotoğrafını yayınlayıp üstüne “Emniyet Teşkilatımızı yürekten kutluyorum. İşte Türk polisi diye“ not düşmüştü. Bir avukat ve hukuk hocası olarak suçu ispat edilene kadar herkesin masum olduğu ilkesini unutması bir yana aynı hafta iki ayrı kişinin daha ‘katil’ diye ilan edildiğini bile dikkate almıyordu. Feyzioğlu, polisin yakaladığı ve ters kelepçe taktığı şüpheliyi (henüz sanık dahi değil) yere yatırıp kafasına botla basmasında bir sakınca görmüyordu.
Gezi eylemleri sırasında elinde gaz kapsülüyle Köşke çıkıp dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e polisin yaralamaya dönük atışlarını ve diğer işkence örneklerini anlatan Feyzioğlu, Kanun Hükmünde Kararname ile işini ve insan olmaktan doğan bütün haklarını kaybedenlere karşı buzdağı gibiydi. Bu süreçte KHK ile işten atılan yüzbinlerce memurdan ikisi Semih Özakça ve Nuriye Gülmen’in açlık grevi ve eylemleri geniş kitlelerde destek göremeye başlamıştı, hemen örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandılar. Çok uzun süren açlık grevi neticesinde ölüm riskiyle karşı karşıya kaldılar ama buna rağmen bırakın işlerine iadeyi, tahliye bile edilmediler. Tam da o günlerde Feyzioğlu gene sahne aldı ve bir hukukçu olarak ölümle pençeleşen iki insanın hakkını savunacağı yere, ‘Kimse benden Nuriye ve Semih’i evlat edinecek bir sempati içinde olmamı beklemesin’ dedi. Tek suçu Gülmenleri savunmak olan avukatların tutuklanmasına dahi itiraz etmedi.
’17–25 ARALIK’I TAKİP NAMUS BORCUMUZ’
Feyzioğlu, en büyük savrulmayı 17-25 Aralık Yolsuzluk soruşturmaları konusunda yaşadı. Devlet Bahçeli’ninki kadar büyük bir savrulmaydı. ‘Soruşturmaların sonuna kadar gitmesini sağlamak namus borcumuzdur’ diyecek kadar ileri gitmişti. “Tarihe tanıklık ediyoruz. Yolsuzluk soruşturmasının örtbas edilmesine asla izin vermeyeceğiz. Bu soruşturmanın gittiği yere kadar gitmesini sağlamak bizim namusumuzdur. Soruşturmayı ört baş etmeye kalkanların da millet tarafından siyaseten ve hukuken cezalandırılmasını sağlamak zorundayız.”
Başkan, demokrat günlerinde soruşturmayı yapan polisleri de şu cümlelerle savunmuştu,: “Üstelik, görev değişiklikleri oğlu soruşturulan ve kendi hakkında fezleke bulunan İçişleri Bakanının talimatına göre gerçekleştirilmiştir. Bunu toplum vicdanının kabul etmesi mümkün değildir.” Soruşturmaların kilit sanığı Reza Zarrap, ABD’de önce sanık sonra itirafçı olduğunda, Dışişleri Bakanlığı nota üstüne nota verirken Başkan da durumdan vazife çıkarıp: “Verin bu namussuzu biz yargılayalım.” diye ortaya atılmıştı. O ‘namussuzu’ ülkenin en namuslusu ilan edip plaketler verildiğini, dosyanın yargı ve Meclis’ten kaçırıldığını bilmiyormuş gibi! İnanması zor ama manevra kabiliyeti gerçekten yüksek.
BİR ARA DÖNEM FIRSATÇISI
10 Mayıs 2014’te Danıştay töreninde Erdoğan’dan ‘edepsiz’ fırçası yediğinde muhalefetin yeni lideri olma imkanı Feyzioğlu’nun ayağına gelmişti. Dik durmak ve gerekirse bedel ödemek gibi zor bir yolculuğa çıkmaya cesaret edemedi. Erdoğan’ın bir parmak işaretiyle Saray’a koştu. Adli yıl açılışını Saray’a taşımaya teşneydi, çalışma arkadaşlarının ‘Bu kadar da olmaz’ ikazına takıldı.
Daha Ankara Baro Başkanı seçildiğinde herkes yolunun siyasetle kesişeceğinden emindi. CHP için biçilmiş kaftan gözüyle bakılıyordu. Bunun ilk adımı olarak kurultayda aday olup Parti Meclisi’ne seçildi. Fakat orada da mücadele ve müsabaka yerine altın tepsinin yolunu gözledi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu küllerinden doğuran ve kamuoyundan geniş destek bulan ‘Adalet Yürüyüşü’ partiyle köprüleri atmasının miladı oldu. Feyzioğlu böyle bir eylemi desteklemediğini, çünkü bir siyasi parti eylemi olduğunu açıkladı. Oysa kendisi o partinin en üst kuruluna seçildiğinde de Baro Başkanı koltuğunda oturuyordu.
DEDESİNİN YOLUNDA…
Dedesi Turhan Feyzioğlu ile aralarında önemli paralellik ve benzerlikler var. O da genç yaşta hukuk profesörü olmuş, erken dönemde siyasete atılmıştı. 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Danışma Meclisi’nin en önemli organı Anayasa Komisyonu’nun başkanlığını yaptı. CHP’de İsmet Paşa (İnönü)’nın halefi olarak görülürken Karaoğlan fırtınasına yenik düştü. Bülent Ecevit koltuğu kapınca partideki genel sekreterlik görevinden istifa etti. 47 milletvekili ve senatörle birlikte CHP’den ayrılarak kurduğu Güven Partisi daha sonra Cumhuriyetçi Parti’yle birleşti ve 12 Eylül Darbesine kadar genel başkanlığını yürüttü. 80’e giden yolda hem Ecevit hem de Demirel hükümetlerinde Başbakan yardımcısı olarak görev aldı. Buna rağmen Kenan Evren ve cuntası yasak getirip onu tutuklamadı. Üstüne üstlük ara dönemin başbakanı yapmak istediler. Hatta ilan edildi fakat beş saat sonra vaz geçerek Bülend Ulusu’yu göreve getirdiler. Dede Feyzioğlu Türkiye’nin en kısa süreli başbakanı olarak tarihe geçti. Tarihe geçmesini sağlayan diğer bilgi ise Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamına kabul oyu vermiş olması.
Babası olmadığı için dedesinin yanında büyüyen Metin Feyzioğlu da benzer tavır ve refleksler gösteriyor. Altın tepsi gelmeyip, paraşütle CHP’nin liderlik koltuğuna oturmak mümkün olmayınca hayal kırıklığına uğradı. Şimdi hesaplarının tamamı Erdoğan üzerine kurulu. Birileri onu devirip koltuğa buyur ederse ne âlâ. Olmazsa B planı Erdoğanlı alternatifler. Türkiye Mutabakatı çerçevesinde Adalet Bakanı olsa fena mı olur?
[Bülent Korucu] 18.5.2019 [TR724]
Tornistana alan açmak [Levent Kenez]
2003’ten beri ülkeyi idare eden AKP’nin bütün dönemlerinin aynı olduğu iddia edilemez.
İlk dönemlerinde AB reformlarını gerçekleştiren, Kürt ve Alevi açılımlarını yapmaya çalışan ve ekonomide devraldığı krizden çok daha iyi performans gösteren bir partiydi.
Kimler desteklemedi ki? Kimler partide görev almadı kimler kabineye girmedi?
AKP’nin bu isimleri ve desteği kendisini meşrulaştırmak için kullanmış olması bu kişileri bağlamaz. Eğer bu kişiler gerçekten kötü niyetli kişiler olsaydı şu an küpü doldurmak için yine aynı pozisyonda olurdu. Kaldı ki epey sayıda onursuz yazar çizer ve siyasetçi takımı bütün geçmişlerini inkar edercesine kapıkulu olmayı tercih etti.
28 şubat zihniyeti ve vesayetin meşru siyasetin önünü kesmek için çıkardığı anti demokratik engeller ve ülkede gerçekleştirdiği kanlı olaylar sebebiyle bile desteği hak eden bir partiydi.
Şimdi o destekle güçünü pekiştire pekiştire bir diktatörlüğe evrilmiş olması o zaman iyi niyetle destek verip sonra bundan vazgeçenleri bağlamaz. Ülkenin o zamanki mevcut kurumlarının ki bunların başında meclis ve yargı geliyor, böyle bir gidişatı engellemek için yeterli olmadığını gösterir. O zamanki muhalefetin sefilliğini ve nelerden medet umduğunu hiç saymayıp bütün faturayı zamanında AKP’yi destekleyenlere çıkaranlara hiç prim vermemek lazım.
Bugün en fanatik muhalifler arasında 367 gibi bir garabeti, 27 Nisan muhtırası gibi bir müdahaleyi savunan kalmadı. Ama o günlerde hararetle bunların sözcüğünü yapıyorlardı. AKP eğer o zamanki ayak oyunlarına muhatap kalmasaydı hiç bu kadar güçlenmeyecek ve taraftar da bulamayacaktı.
Mesele çok basittir desteği hak ettiği zaman destek vermişsindir ama yoldan çıktığını gördüğün zaman da desteğini çekersin. Bunu kimi daha önce fark etmiştir kimi diğerlerinden sonra. Ancak gidişat belli olduktan sonra hala desteklemişsen suç ortağı olmuşsundur.
Tekrar edersek esas mide bulandırıcı olan AKP’ye haksızlık yapılırken bu işlere destek olup şimdi Erdoğan bir diktatörlük kurduğunda ona destek verenlerdir ki bunlar çekilen suyun üstünde sırıtıyorlar. AKP’nin işbirliği yaptığı karanlık ve derin uçlarının peşi sıra Erdoğan’a can suyu açıklamaları her şeyin kısa bir özeti.
Geminin su aldığını görüp, batıp tamamen kaybolmaktansa yeni filikalara yeni kayıklara atlamak için pozisyon alanlar var. Bunların hemen hepsi omurgasız, çıkarı bozulduğu için ya da istediği rantı elde edemediği için ya da küskünlük içerisinde olduğu için bu şekilde davranıyor.
Bu rejime destek verenler o ya da bu sebepten dolayı desteklerini geri çekiyorlarsa ve hele ki yargının tamamen Erdoğan’ın köpeği olduğu bir zaman diliminde bir risk alarak yapıyorlarsa önce ele sopayı alıp dövmekten ziyade -ki eşek sudan gelene kadar dayağı hakettikleri bir gerçek- bunlara alan açmak gerekiyor.
Zaten Erdoğan İstanbul seçimlerinden sonra bizzat onlarla uğraşacağı için sana bana gerek kalmadan çok sevdikleri rejimin tadına varacaklar.
Bir zamanlar CNN’de çalışırken en aşağılık yayınları yapıp asla istifa etmeyi düşünmeyip onursuzca kovulduktan sonra o zaman söyleyemediklerini söyleyenle bir zamanlar şu-bu görevleri almış ıskartaya çıkmış Yeni Şafak yazarının zerre miktar farkı yoktur. Biri yine mahalle desteği ile gazeteci muamelesi görürken diğerine tukaka yanlıştır. Her iki tipolojideki insanlar aynı oranda omurgasız ve konjenktürel insanlardır. O sebeple kişi kişi dövmek yerine “Bu bile artık savunamaz halde, bu bile şimdi konuşmaya başladı” şeklinde olayın kendisini görmek gerekiyor.
Türkiye eninde sonunda bu rejimden kurtulacak. Bunun emarelerinin görüldüğünü düşünüyorum. Erdoğan’ın hanedanlığını ve diktatörlüğünü sürdürecek ve yaşatacak kaynakları yok.
Türkiye’nin esas meselesi bu kurtuluşun barışçıl bir şekilde mi yoksa Allah korusun kanlı bir şekilde olup olmayacağıdır. Son İstanbul seçimlerinin iptal olması göstermiştir ki Erdoğan ne pahasına olursa olsun koltuğu bırakmamak için her yolu deneyecek.
Suça bulaşmışlar, yargılanacaklar hariç gemiden ayrılmak isteyenlere alan açmak gerekiyor.
“Vay biz ne yapmışız tüh tüh, şöyle yanlış yapmışız şöyle zulümlere alkış tutmuşuz, Allah bizi kahretsin”. Böyle bir şey olmayacak. Her davranışını rasyonelleştirmek isteyen insanoğlu bahane üzerine bahane üretecek. Çok önemli değil. Çünkü bahse konu olan insanların bir değeri yok. Şu an insanların zulüm gördüğü, hayatını kaybettiği ve haksız yere hapislerde çürüdüğü iklimin değişmesi için bu rejimin güç kaybetmesi gerekiyor. Gidişini hızlandıracak her gelişmeyi geçmiş kantarına koyarsak bir adım ilerlemek mümkün değil.
Türkiye bu rejimden kansız bir şekilde kurtulmalı. Aksi takdirde bu rejimin yıktıklarını tamir etmekten çok daha zor günler yaşanacak.
Ülkedeki sosyolojinin değişmesi en çok destek verenlerin en çok söven ve mağdur hale gelmesi ile de ilgili.
[Levent Kenez] 18.5.2019 [TR724]
İlk dönemlerinde AB reformlarını gerçekleştiren, Kürt ve Alevi açılımlarını yapmaya çalışan ve ekonomide devraldığı krizden çok daha iyi performans gösteren bir partiydi.
Kimler desteklemedi ki? Kimler partide görev almadı kimler kabineye girmedi?
AKP’nin bu isimleri ve desteği kendisini meşrulaştırmak için kullanmış olması bu kişileri bağlamaz. Eğer bu kişiler gerçekten kötü niyetli kişiler olsaydı şu an küpü doldurmak için yine aynı pozisyonda olurdu. Kaldı ki epey sayıda onursuz yazar çizer ve siyasetçi takımı bütün geçmişlerini inkar edercesine kapıkulu olmayı tercih etti.
28 şubat zihniyeti ve vesayetin meşru siyasetin önünü kesmek için çıkardığı anti demokratik engeller ve ülkede gerçekleştirdiği kanlı olaylar sebebiyle bile desteği hak eden bir partiydi.
Şimdi o destekle güçünü pekiştire pekiştire bir diktatörlüğe evrilmiş olması o zaman iyi niyetle destek verip sonra bundan vazgeçenleri bağlamaz. Ülkenin o zamanki mevcut kurumlarının ki bunların başında meclis ve yargı geliyor, böyle bir gidişatı engellemek için yeterli olmadığını gösterir. O zamanki muhalefetin sefilliğini ve nelerden medet umduğunu hiç saymayıp bütün faturayı zamanında AKP’yi destekleyenlere çıkaranlara hiç prim vermemek lazım.
Bugün en fanatik muhalifler arasında 367 gibi bir garabeti, 27 Nisan muhtırası gibi bir müdahaleyi savunan kalmadı. Ama o günlerde hararetle bunların sözcüğünü yapıyorlardı. AKP eğer o zamanki ayak oyunlarına muhatap kalmasaydı hiç bu kadar güçlenmeyecek ve taraftar da bulamayacaktı.
Mesele çok basittir desteği hak ettiği zaman destek vermişsindir ama yoldan çıktığını gördüğün zaman da desteğini çekersin. Bunu kimi daha önce fark etmiştir kimi diğerlerinden sonra. Ancak gidişat belli olduktan sonra hala desteklemişsen suç ortağı olmuşsundur.
Tekrar edersek esas mide bulandırıcı olan AKP’ye haksızlık yapılırken bu işlere destek olup şimdi Erdoğan bir diktatörlük kurduğunda ona destek verenlerdir ki bunlar çekilen suyun üstünde sırıtıyorlar. AKP’nin işbirliği yaptığı karanlık ve derin uçlarının peşi sıra Erdoğan’a can suyu açıklamaları her şeyin kısa bir özeti.
Geminin su aldığını görüp, batıp tamamen kaybolmaktansa yeni filikalara yeni kayıklara atlamak için pozisyon alanlar var. Bunların hemen hepsi omurgasız, çıkarı bozulduğu için ya da istediği rantı elde edemediği için ya da küskünlük içerisinde olduğu için bu şekilde davranıyor.
Bu rejime destek verenler o ya da bu sebepten dolayı desteklerini geri çekiyorlarsa ve hele ki yargının tamamen Erdoğan’ın köpeği olduğu bir zaman diliminde bir risk alarak yapıyorlarsa önce ele sopayı alıp dövmekten ziyade -ki eşek sudan gelene kadar dayağı hakettikleri bir gerçek- bunlara alan açmak gerekiyor.
Zaten Erdoğan İstanbul seçimlerinden sonra bizzat onlarla uğraşacağı için sana bana gerek kalmadan çok sevdikleri rejimin tadına varacaklar.
Bir zamanlar CNN’de çalışırken en aşağılık yayınları yapıp asla istifa etmeyi düşünmeyip onursuzca kovulduktan sonra o zaman söyleyemediklerini söyleyenle bir zamanlar şu-bu görevleri almış ıskartaya çıkmış Yeni Şafak yazarının zerre miktar farkı yoktur. Biri yine mahalle desteği ile gazeteci muamelesi görürken diğerine tukaka yanlıştır. Her iki tipolojideki insanlar aynı oranda omurgasız ve konjenktürel insanlardır. O sebeple kişi kişi dövmek yerine “Bu bile artık savunamaz halde, bu bile şimdi konuşmaya başladı” şeklinde olayın kendisini görmek gerekiyor.
Türkiye eninde sonunda bu rejimden kurtulacak. Bunun emarelerinin görüldüğünü düşünüyorum. Erdoğan’ın hanedanlığını ve diktatörlüğünü sürdürecek ve yaşatacak kaynakları yok.
Türkiye’nin esas meselesi bu kurtuluşun barışçıl bir şekilde mi yoksa Allah korusun kanlı bir şekilde olup olmayacağıdır. Son İstanbul seçimlerinin iptal olması göstermiştir ki Erdoğan ne pahasına olursa olsun koltuğu bırakmamak için her yolu deneyecek.
Suça bulaşmışlar, yargılanacaklar hariç gemiden ayrılmak isteyenlere alan açmak gerekiyor.
“Vay biz ne yapmışız tüh tüh, şöyle yanlış yapmışız şöyle zulümlere alkış tutmuşuz, Allah bizi kahretsin”. Böyle bir şey olmayacak. Her davranışını rasyonelleştirmek isteyen insanoğlu bahane üzerine bahane üretecek. Çok önemli değil. Çünkü bahse konu olan insanların bir değeri yok. Şu an insanların zulüm gördüğü, hayatını kaybettiği ve haksız yere hapislerde çürüdüğü iklimin değişmesi için bu rejimin güç kaybetmesi gerekiyor. Gidişini hızlandıracak her gelişmeyi geçmiş kantarına koyarsak bir adım ilerlemek mümkün değil.
Türkiye bu rejimden kansız bir şekilde kurtulmalı. Aksi takdirde bu rejimin yıktıklarını tamir etmekten çok daha zor günler yaşanacak.
Ülkedeki sosyolojinin değişmesi en çok destek verenlerin en çok söven ve mağdur hale gelmesi ile de ilgili.
[Levent Kenez] 18.5.2019 [TR724]
Türkiye devleti ortadan kalktı! [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Türkiye’deki rejimin içini net olarak göremiyoruz. Bir kapalı kutu, söz konusu olan! İçinde olup bitenler, hiyerarşiler, güç odakları, anlaşmalar, rekabet, pazarlıklar, kimin nerede etkin olduğu, örneğin istihbaratı ve orduyu kimin kontrol ettiği gibi sorulara net yanıtlar veremiyoruz. Bu bir belirsizlik ve onun da nedeni, Türkiye’de anayasa dışı bir yönetim pratiğinin artık herkesçe kabul edilen bir realite olması. Oysa anayasaya uygun yönetilen ülkelerde karar alma süreçleri ve girdilerle çıktılar arasında olup bitenler, oldukça şeffaf ve anlaşılırdır. Buna ben anayasal devlet mimarisi diyorum. Tıpkı bir bina gibi, devletin de bir mimarisi vardır. Bir binayı renove ya da tamir ederken, elbette bazı duvarları yıkabilir, ya da su borularının yeri değiştirilebilir örneğin. Ancak taşıyıcı kolonlar ve kirişlere dokunamazsınız. Çünkü aksi takdirde bina yıkılır.
Devlet mimarisi de tıpkı bir binanın ana mimari unsurları gibi, dokunmamanız gereken bir sürü kurumla doludur. Anayasa bunları tarif eder ve diğer tüm alt yasaların sınırını oluşturur. Hiçbir yasa veya uygulama, bir hukuk devletinde o devletin anayasasıyla çelişemez. Çelişirse o yasa ve uygulama yok hükmündedir. Eğer yürürlükteyse de iptal edilir zaten.
Türkiye’de anayasanın öngördüğü devlet çoktan tahrip edildi ve ortadan kalktı. Yani Türkiye Cumhuriyeti çöktü. Ancak tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonunda çökmüş olan Osmanlı Devleti gibi, bu fiili çöküşün de jure gereği yapılmadı. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de olanları herkes görüyor, ancak adını koyamıyor. Ben adını koymuş olayım. Türkiye fiilen çökmüş bir devlettir ve bunun hukuki olarak kabul edilerek gereğinin yapılması belli bir zaman alacaktır. Ancak bu sonunda olacaktır, şüphe yok. Türkiye’de darbeler sonrası yapılan yeni anayasalar da esasında yeni bir devlet kurmuştu.
1990’ların ikinci Cumhuriyet tartışmalarını anımsatayım bu bağlamda yeri gelmişken. Bir anayasanın ortadan kaldırılması, ister askeri ister sivil darbe sonucunda gerçekleşmiş olsun, ortada var olan devleti ortadan kaldıran ve yerine yenisini kuran bir fiildir. Binayı tamir etmek yerine yıktığınızda, artık eski bina yoktur. Arsa aynı olsa da, üzerindeki bina başka bir binadır. Oysa renove veya tamir gören bina, yine aynı binadır.
Oysa 17 Aralık ve 15 Temmuz arası dönemden sonra olgunlaşan rejim, 15 Temmuz’un ardından var olan anayasal düzeni tümüyle ortadan kaldırmış, anayasayı şekle indirerek, devleti sonlandırmıştır. Bu nedenle yeni düzenle eskisi arasında bir bağ yoktur. Bu bağlamda 15 Temmuz sonrası artık kesinlik kazanan sivil darbe, önceki askeri darbelerden farklı olarak, devleti yıkıcı bir etkide bulunmuştur. Mesela 1960 ve 1980 darbeleri, eski düzeni tümüyle yıkma girişimi değildi. 1960 ve 1980 darbeleri, devletin ana iskeletine dokunmadı. Geçiş dönemindeki olağanüstü şartları devlet mimarisine eklemleyemedi. Mesela Kenan Evren, devlet başkanı olarak Türkiye’yi yönettiği 1980-1982 döneminden sonra, bir devlet başkanlığı müessesesini yeni anayasaya eklemlemeyi seçmedi. Ya da devletin kurumlarını, mesela üst yargı organlarını, ortadan kaldıramadı. Veto veya vesayet sistemini asker bakımından daha işlevsel kılacak kozmetik değişikliklerle yetinmek durumunda kaldı. Oysa 15 Temmuz, 27 Mayıs ve 12 Eylül’den farklı olarak, devletin ana omurgası da dâhil, hücresel seviyede farklılıklara gitti. Mesela MİT’in saraya bağlanması gibi!
Bugün bu mevcut koşullar altında Türkiye’yi yorumlamaya çalışan iç ve dış uzmanlar, siyaset duayenleri, partiler, gazeteciler, akademisyenler, çok büyük bir çoğunlukla hala eski parametrelere göre devleti anlamayı deniyorlar. Bu nedenle, yaptıkları çıkarımlar ve teşhisler devamlı hata üzerine hata yaptırıyor.
Türkiye’de olan durum bu nedenle çok karmaşıktır. Devletin dış kabuğunu görüyoruz. Ama içinde neler olup bittiğini ancak bazı emare ve işaretlerden anlamaya çalışıyoruz. Barem alabileceğimiz bir anayasal düzen kalmadı çünkü. Bunun son örneklerinden birisi, sevgili Haluk Savaş hocanın başına gelenlerdir.
Haluk Hoca’ya haksızlık
Profesör Haluk Savaş, haksızlığa uğramış bir KHK’lı – tıpkı ben ve yüz binlerce diğer mağdur gibi. Haluk Hoca büyük bir haksızlıkla üniversitesindeki görevinden ihraç edildi, sonrasında fabrikasyon bir müsamere ile hapse atıldı. Orada muhtemelen yoğun stresten, üzüntü ve hayal kırıklığından kansere yakalandı. Sonrasında, ilerleyen süreçte mahkemece suçsuz olduğuna karar verildi ve davası beraatle sonuçlandı. Ayrıca mahkeme, hocaya ve eşine yine haksızlıkla yurtdışı yasağı konmuş olmasını iptal etti. Yani hocanın ve eşinin pasaport alması ve yurtdışına tedavi amaçlı gitmesi önündeki engeller, hukuksal olarak ortadan kalkmış oldu. Haluk hoca, ilerleyen kansere alternatif tedavi olanaklarının olduğu bir ülkede tedavi olmak için, pasaport müracaatında bulundu. Fakat kendisine görevli memur tarafından KHK’lı olması gerekçesiyle pasaport alamayacağı söylendi. Anayasanın güvence altına aldığı seyahat özgürlüğü kısıtlanmış oldu. Yani anayasaya aykırı olarak idari işlem yapıldı.
Esasında bu yukarıda ele aldığım ve izah ettiğim durumun tipik bir uygulamasıdır. Oldubitti rejimi, kendi mahkemesinin aldığı kararı bile kabul etmemektedir. Keyfi uygulama yapabilen bir yürütmedir söz konusu olan. Kendi hukukunu eğip bükebilen, olmazsa ortadan kaldıran bir ceberut hukuksuzluklar ve kötülükler rejimi! Bu tür bir rejimde yurttaş veya vatandaş, ne derseniz deyin, hiçbir hakka ve hukuka sahip olamaz. Osmanlı reformlarından beri sadece kendi yasasının kendisi için de bağlayıcı olduğu bir devlet için uğraşan tüm reformcuların kemiklerini sızlatan, korkunç bir güç taşması yaşıyor memleket.
Rejimin SS’i gibi hareket eden ip çekiciler var
Uygulamaların gayrı insani oluşu falan ikincil meselelerdir. Önemli olan, uygulamaların prosedürel olmamasıdır. Astığım astık kestiğim kestik, bir iki kişinin iki dudağı arasından çıkacak bir komuta bakan bir devlet, devlet olamaz. Bu bağlamda, Adana Valiliği’nin insani gerekçelerle Haluk Hoca’ya ve eşine pasaport verileceğini deklare etmiş olmasına karşın, Süleyman Soylu’nun KHK’lıların pasaport alamayacağını buyurmuş olması, rejimin ne denli kontrolden çıkmış bir yapı olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu tür bir ortamda can güvenliği ve mal güvenliği gibi birincil haklar dâhil, hiçbir hak garanti altında değildir artık!
Muhalefetimsi yapı, mesela CHP, İstanbul’da kendisinden seçimi çalan rejime yine halim-selim muhalefet yaparak ve şirin görünerek, bu rejimin payandası olduğunu bir kez daha gözler önüne sermekte. Haluk Savaş hocanın başına gelen, esasında tüm Türkiye’nin başına gelmiştir bu bağlamda. CHP’den gasp edilen İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı makro bir göstergedir. Haluk hocanın başına gelen fiili idam kararı ise, mikro ölçekte bu rejimi ayna gibi yansıtmakta, onun sefil gücünü gözler önüne sermektedir.
Bayrak aynı bayraktır. Meclis aynı meclis! Anayasa aynı anayasadır. Valilik aynı! Ama devlet bitmiştir, bittiğinden önemli olarak ortadan kalkmıştır. Ortada bir başka oluşum vardır. Adı eskisinin aynıdır. Biz ona hala Türkiye Cumhuriyeti diyoruz ya hala! O aslında Türkiye Cumhuriyeti değildir artık. Bunu anlamadıkça, Haluk hocadan sandığa, en mikro olandan en makro olana dek her şey tükenip gidecek. Kendimiz ve çocuklarımızın geleceği dâhil! Ne zaman uyanacaksın ey halkım, ne zaman?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.5.2019 [TR724]
Devlet mimarisi de tıpkı bir binanın ana mimari unsurları gibi, dokunmamanız gereken bir sürü kurumla doludur. Anayasa bunları tarif eder ve diğer tüm alt yasaların sınırını oluşturur. Hiçbir yasa veya uygulama, bir hukuk devletinde o devletin anayasasıyla çelişemez. Çelişirse o yasa ve uygulama yok hükmündedir. Eğer yürürlükteyse de iptal edilir zaten.
Türkiye’de anayasanın öngördüğü devlet çoktan tahrip edildi ve ortadan kalktı. Yani Türkiye Cumhuriyeti çöktü. Ancak tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonunda çökmüş olan Osmanlı Devleti gibi, bu fiili çöküşün de jure gereği yapılmadı. Başka bir ifadeyle, Türkiye’de olanları herkes görüyor, ancak adını koyamıyor. Ben adını koymuş olayım. Türkiye fiilen çökmüş bir devlettir ve bunun hukuki olarak kabul edilerek gereğinin yapılması belli bir zaman alacaktır. Ancak bu sonunda olacaktır, şüphe yok. Türkiye’de darbeler sonrası yapılan yeni anayasalar da esasında yeni bir devlet kurmuştu.
1990’ların ikinci Cumhuriyet tartışmalarını anımsatayım bu bağlamda yeri gelmişken. Bir anayasanın ortadan kaldırılması, ister askeri ister sivil darbe sonucunda gerçekleşmiş olsun, ortada var olan devleti ortadan kaldıran ve yerine yenisini kuran bir fiildir. Binayı tamir etmek yerine yıktığınızda, artık eski bina yoktur. Arsa aynı olsa da, üzerindeki bina başka bir binadır. Oysa renove veya tamir gören bina, yine aynı binadır.
Oysa 17 Aralık ve 15 Temmuz arası dönemden sonra olgunlaşan rejim, 15 Temmuz’un ardından var olan anayasal düzeni tümüyle ortadan kaldırmış, anayasayı şekle indirerek, devleti sonlandırmıştır. Bu nedenle yeni düzenle eskisi arasında bir bağ yoktur. Bu bağlamda 15 Temmuz sonrası artık kesinlik kazanan sivil darbe, önceki askeri darbelerden farklı olarak, devleti yıkıcı bir etkide bulunmuştur. Mesela 1960 ve 1980 darbeleri, eski düzeni tümüyle yıkma girişimi değildi. 1960 ve 1980 darbeleri, devletin ana iskeletine dokunmadı. Geçiş dönemindeki olağanüstü şartları devlet mimarisine eklemleyemedi. Mesela Kenan Evren, devlet başkanı olarak Türkiye’yi yönettiği 1980-1982 döneminden sonra, bir devlet başkanlığı müessesesini yeni anayasaya eklemlemeyi seçmedi. Ya da devletin kurumlarını, mesela üst yargı organlarını, ortadan kaldıramadı. Veto veya vesayet sistemini asker bakımından daha işlevsel kılacak kozmetik değişikliklerle yetinmek durumunda kaldı. Oysa 15 Temmuz, 27 Mayıs ve 12 Eylül’den farklı olarak, devletin ana omurgası da dâhil, hücresel seviyede farklılıklara gitti. Mesela MİT’in saraya bağlanması gibi!
Bugün bu mevcut koşullar altında Türkiye’yi yorumlamaya çalışan iç ve dış uzmanlar, siyaset duayenleri, partiler, gazeteciler, akademisyenler, çok büyük bir çoğunlukla hala eski parametrelere göre devleti anlamayı deniyorlar. Bu nedenle, yaptıkları çıkarımlar ve teşhisler devamlı hata üzerine hata yaptırıyor.
Türkiye’de olan durum bu nedenle çok karmaşıktır. Devletin dış kabuğunu görüyoruz. Ama içinde neler olup bittiğini ancak bazı emare ve işaretlerden anlamaya çalışıyoruz. Barem alabileceğimiz bir anayasal düzen kalmadı çünkü. Bunun son örneklerinden birisi, sevgili Haluk Savaş hocanın başına gelenlerdir.
Haluk Hoca’ya haksızlık
Profesör Haluk Savaş, haksızlığa uğramış bir KHK’lı – tıpkı ben ve yüz binlerce diğer mağdur gibi. Haluk Hoca büyük bir haksızlıkla üniversitesindeki görevinden ihraç edildi, sonrasında fabrikasyon bir müsamere ile hapse atıldı. Orada muhtemelen yoğun stresten, üzüntü ve hayal kırıklığından kansere yakalandı. Sonrasında, ilerleyen süreçte mahkemece suçsuz olduğuna karar verildi ve davası beraatle sonuçlandı. Ayrıca mahkeme, hocaya ve eşine yine haksızlıkla yurtdışı yasağı konmuş olmasını iptal etti. Yani hocanın ve eşinin pasaport alması ve yurtdışına tedavi amaçlı gitmesi önündeki engeller, hukuksal olarak ortadan kalkmış oldu. Haluk hoca, ilerleyen kansere alternatif tedavi olanaklarının olduğu bir ülkede tedavi olmak için, pasaport müracaatında bulundu. Fakat kendisine görevli memur tarafından KHK’lı olması gerekçesiyle pasaport alamayacağı söylendi. Anayasanın güvence altına aldığı seyahat özgürlüğü kısıtlanmış oldu. Yani anayasaya aykırı olarak idari işlem yapıldı.
Esasında bu yukarıda ele aldığım ve izah ettiğim durumun tipik bir uygulamasıdır. Oldubitti rejimi, kendi mahkemesinin aldığı kararı bile kabul etmemektedir. Keyfi uygulama yapabilen bir yürütmedir söz konusu olan. Kendi hukukunu eğip bükebilen, olmazsa ortadan kaldıran bir ceberut hukuksuzluklar ve kötülükler rejimi! Bu tür bir rejimde yurttaş veya vatandaş, ne derseniz deyin, hiçbir hakka ve hukuka sahip olamaz. Osmanlı reformlarından beri sadece kendi yasasının kendisi için de bağlayıcı olduğu bir devlet için uğraşan tüm reformcuların kemiklerini sızlatan, korkunç bir güç taşması yaşıyor memleket.
Rejimin SS’i gibi hareket eden ip çekiciler var
Uygulamaların gayrı insani oluşu falan ikincil meselelerdir. Önemli olan, uygulamaların prosedürel olmamasıdır. Astığım astık kestiğim kestik, bir iki kişinin iki dudağı arasından çıkacak bir komuta bakan bir devlet, devlet olamaz. Bu bağlamda, Adana Valiliği’nin insani gerekçelerle Haluk Hoca’ya ve eşine pasaport verileceğini deklare etmiş olmasına karşın, Süleyman Soylu’nun KHK’lıların pasaport alamayacağını buyurmuş olması, rejimin ne denli kontrolden çıkmış bir yapı olduğunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Bu tür bir ortamda can güvenliği ve mal güvenliği gibi birincil haklar dâhil, hiçbir hak garanti altında değildir artık!
Muhalefetimsi yapı, mesela CHP, İstanbul’da kendisinden seçimi çalan rejime yine halim-selim muhalefet yaparak ve şirin görünerek, bu rejimin payandası olduğunu bir kez daha gözler önüne sermekte. Haluk Savaş hocanın başına gelen, esasında tüm Türkiye’nin başına gelmiştir bu bağlamda. CHP’den gasp edilen İstanbul büyük şehir belediye başkanlığı makro bir göstergedir. Haluk hocanın başına gelen fiili idam kararı ise, mikro ölçekte bu rejimi ayna gibi yansıtmakta, onun sefil gücünü gözler önüne sermektedir.
Bayrak aynı bayraktır. Meclis aynı meclis! Anayasa aynı anayasadır. Valilik aynı! Ama devlet bitmiştir, bittiğinden önemli olarak ortadan kalkmıştır. Ortada bir başka oluşum vardır. Adı eskisinin aynıdır. Biz ona hala Türkiye Cumhuriyeti diyoruz ya hala! O aslında Türkiye Cumhuriyeti değildir artık. Bunu anlamadıkça, Haluk hocadan sandığa, en mikro olandan en makro olana dek her şey tükenip gidecek. Kendimiz ve çocuklarımızın geleceği dâhil! Ne zaman uyanacaksın ey halkım, ne zaman?
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 18.5.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Çiftlikbank’ın en büyük suç ortağı AKP’dir [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 17 senelik devr-i iktidarında Türkiye’nin geldiği nihai durağı en iyi tasvir eden cümle: Köpekleri saldılar, taşları bağladılar.
17 Mayıs 2019 Cuma gününden iki haber.
Birincisi Adana’da Hizmet Hareketi’ne mensup 18 kişi Bank Asya’ya para yatırdıkları için gözaltına alındı. 18 kişiden üçü tutuklandı, 13 kişi “adlî kontrol” şartı ile serbest bırakıldı.
RAMAZAN AYINDA, 44 DERECE SICAKTA, ELLERİ KELEPÇELİ…
Gözaltına alınanlar arasında beş kadın var. Ramazan ayında 44 derece sıcakta elleri kelepçeli gazetecilerin önünde teşhir edildiler.
O masum insanların fakir talebelere burs verme seferberliğine katılmış olmaktan ve devletin verdiği ruhsatla faizsiz bankacılık faaliyetinde bulunan Bank Asya’da hesap açıp para yatırmaktan başka bir suçu yok.
Kadınların sahur vaktinde evlerinden derdest edilmelerinin sebebi hukuk devletinin nasıl guguk devletine döndüğünü gösteriyor: Eşleri eski polis!
“SUÇUN ŞAHSİLİĞİ” Mİ DEDİNİZ?
Hukukun en temel düsturlarından biri kabul edilen “Suçun şahsiliği” AKP Türkiyesi’nde bambaşka bir mahiyete büründü.
Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanlarla akraba ya da arkadaş olmak, hatta AKP’nin “sakıncalı” diye fişlediği 100 binlerce hayırseverden birine selam vermek bile hapse atılmak için kâfi! Ramazan ayında bile zulme devam ediyorlar.
Diğer haber 2017 senesinin sonunda patlak veren “Çiftlikbank” skandalına dair.. 100 bine yakın kişiden para toplayıp kayıplara karışan Mehmet Aydın’ın kurduğu Çiftlikbank’ta 1 milyar liradan fazla vurgun yapılmıştı.
AKP’Lİ BELEDİYE BAŞKANLARI HİMAYE ETTİ
Bizzat AKP’li belediye başkanlarının arsa ve diğer teşviklerle ihya ettiği, müftülerin dualarıyla açtığı Çiftlikbank’tan geriye mağdur aileler ve içi boş çiftlikler kalmıştı.
24 yaşında bir gencin tek başına bu kadar organize bir dolandırıcılığın üstesinden gelemeyeceğini tartışmak bile abesle iştigal.
Çiftlikbank’ın AKP tarafından nasıl himaye edildiğine dair irtibatlar gün yüzüne çıkmaya başlayınca AKP bildik taktiklerine sarıldı. Üç-beş isim şatafatlı operasyon haberleri ile hapse atıldı ve mevzu yavaş yavaş unutturuldu.
HAPİSTE İKİ KİŞİ KALDI
17 Mayıs’ta İstanbul Anadolu 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi 11’i tutuklu sanıktan dokuzunu tahliye etti.
Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, aralarında sistemin finans müdürü Koray Hasgül, sistemin kurucusu Düzgün Genç, iddianamede “sistemin beyin takımında olduğu” belirtilen Fehmi Suat Emur’un da bulunduğu 9 kişinin “ayda bir gün karakolda imza atması” şartıyla tahliyesine karar verdi.
Şaşırdık mı? Hayır.
1,5 milyar TL’yi bulan dolandırıcılığın hesabını sormak üzere açılan davada sadece iki kişi hapiste.
MEHMET AYDIN YURT DIŞINDA GÜNÜNÜ GÜN EDİYOR
Şebekenin başı Mehmet Aydın zaten hiç yakalanamadı. Yurt dışında kumarhanelerde, disko ve barlarda gününü gün ederken görüntüleniyor.
Lüks arabalara binmeye, dolar balyaları ile pozlar vermeye devam eden Aydın’ı yakalamaktan aciz AKP hükûmeti rüşvetle satın aldığı istihbaratçıların yardımı ile Moldova’dan, Kosova’dan, Ukrayna’dan, Pakistan’dan ve Malezya’dan Hizmet Hareketi’ne mensup öğretmenleri başlarına çuval geçirip kaçırabiliyor.
Suçları ne? Ahlâklı ve faziletli nesiller yetiştirmek. Adana’da sahur vakti gözaltına alınanların suçu neydi? Fakir talebelere burs vermek, Bank Asya’ya para yatırmak…
BANK ASYA’YA PARA YATIRMAK YERİNE…
AKP’nin adaletten ne anladığını gösteren iki ibretli haber!
Bank Asya’ya para yatırmak yerine on binlerce insanı dolandırmak maksadıyla Çiftlikbank yahut Bizim Tavuklar diye tabela şirketler kursalardı bugün hepsi serbestti.
Evinde 1 dolar çıkan avukatın o dolarla kokain kullandığını ispat ettiğinde salıverilmesi, başka bir avukatın kumarbaz olduğunu gösteren fotoğrafları savcıya verdiğinde adliye binasının arka kapısından çıkıp gitmesi…
Binlerce ibretlik vaka var. AKP’nin militan hâkim ve savcıları, Hizmet Hareketi mensuplarının su kadar berrak olduğunu yukarıdaki vakalarda olduğu gibi esasında kendi kararları ile tescil ediyorlar.
FADIL AKGÜNDÜZ SERBEST
Fadıl Akgündüz, nam-ı diğer “Jet Fadıl” 1990’lı senelerde imza attığı Jetpa dolandırıcılığından sonra 2010 ila 2013 seneleri arasında yine İstanbul Bayrampaşa’da AKP’li belediyenin himayesinde “Caprice Gold Otel” pazarlaması ile 2 milyar TL’ye yakın para ile kayıplara karışmadı mı?
Mehmet Aydın ve onun rüşvete boğduğu AKP’liler de Çiftlikbank’tan bir gün bile ceza almadan yakayı sıyıracak.
Çiftlikbank davasında tutuklu kalan Cudi Cumhur Yurdakul ile Savaş Yıkılmaz günah keçisi olarak seçilecek ve bütün suçun bedelini onlar ödeyecek.
Onlar da tıpkı Caprice Gold dolandırıcılığından 1 yıl yatıp kurtulan Fadıl Akgündüz misali birkaç sene içinde tahliye edilecek.
BİR CÜMLEYİ UNUTMUŞUM
Tr724’te 18 Ocak 2018 tarihinde yayımlanan “Bizim Tavuklar ve Çiftlikbank” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/bizim-tavuklar-ve-ciftlikbank/) Türkiye’de yeniden türeyen saadet zincirlerine verilen isimlerin içtimaî ve ahlakî tefessühü resmetmesi açısından manidar bulmuştum.
“Çılgın proje”, “yerli ve milli” taciri AKP’den ilham almış her biri: Çılgın Tavuklar, Birlik Beraberlik Tarım Hayvancılık, Bizim Tavuklar, Çiftlikbank…
O makalede, “O halde bakanlık, kolluk kuvvetleri, savcılar neyi bekliyor? Herhangi bir Avrupa memleketinde böyle bir saadet zinciri kurulamaz. Aklından geçirenler olsa da hepsi hapsi boylayacağını ve kolay kolay gün yüzü göremeyeceğini bilir.” tespitinde bulunmuştum.
Amma velâkin şu ifadeyi unutmuşum. “Dünyada en sağlam ortaklık suç ortaklığıdır. AKP Çiftlikbankvari dolandırıcılık şebekelerinin bizzat suç ortağıdır.”
[Semih Ardıç] 18.5.2019 [TR724]
17 Mayıs 2019 Cuma gününden iki haber.
Birincisi Adana’da Hizmet Hareketi’ne mensup 18 kişi Bank Asya’ya para yatırdıkları için gözaltına alındı. 18 kişiden üçü tutuklandı, 13 kişi “adlî kontrol” şartı ile serbest bırakıldı.
RAMAZAN AYINDA, 44 DERECE SICAKTA, ELLERİ KELEPÇELİ…
Gözaltına alınanlar arasında beş kadın var. Ramazan ayında 44 derece sıcakta elleri kelepçeli gazetecilerin önünde teşhir edildiler.
O masum insanların fakir talebelere burs verme seferberliğine katılmış olmaktan ve devletin verdiği ruhsatla faizsiz bankacılık faaliyetinde bulunan Bank Asya’da hesap açıp para yatırmaktan başka bir suçu yok.
Kadınların sahur vaktinde evlerinden derdest edilmelerinin sebebi hukuk devletinin nasıl guguk devletine döndüğünü gösteriyor: Eşleri eski polis!
“SUÇUN ŞAHSİLİĞİ” Mİ DEDİNİZ?
Hukukun en temel düsturlarından biri kabul edilen “Suçun şahsiliği” AKP Türkiyesi’nde bambaşka bir mahiyete büründü.
Hizmet Hareketi’ne gönül vermiş insanlarla akraba ya da arkadaş olmak, hatta AKP’nin “sakıncalı” diye fişlediği 100 binlerce hayırseverden birine selam vermek bile hapse atılmak için kâfi! Ramazan ayında bile zulme devam ediyorlar.
Diğer haber 2017 senesinin sonunda patlak veren “Çiftlikbank” skandalına dair.. 100 bine yakın kişiden para toplayıp kayıplara karışan Mehmet Aydın’ın kurduğu Çiftlikbank’ta 1 milyar liradan fazla vurgun yapılmıştı.
AKP’Lİ BELEDİYE BAŞKANLARI HİMAYE ETTİ
Bizzat AKP’li belediye başkanlarının arsa ve diğer teşviklerle ihya ettiği, müftülerin dualarıyla açtığı Çiftlikbank’tan geriye mağdur aileler ve içi boş çiftlikler kalmıştı.
24 yaşında bir gencin tek başına bu kadar organize bir dolandırıcılığın üstesinden gelemeyeceğini tartışmak bile abesle iştigal.
Çiftlikbank’ın AKP tarafından nasıl himaye edildiğine dair irtibatlar gün yüzüne çıkmaya başlayınca AKP bildik taktiklerine sarıldı. Üç-beş isim şatafatlı operasyon haberleri ile hapse atıldı ve mevzu yavaş yavaş unutturuldu.
HAPİSTE İKİ KİŞİ KALDI
17 Mayıs’ta İstanbul Anadolu 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi 11’i tutuklu sanıktan dokuzunu tahliye etti.
Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, aralarında sistemin finans müdürü Koray Hasgül, sistemin kurucusu Düzgün Genç, iddianamede “sistemin beyin takımında olduğu” belirtilen Fehmi Suat Emur’un da bulunduğu 9 kişinin “ayda bir gün karakolda imza atması” şartıyla tahliyesine karar verdi.
Şaşırdık mı? Hayır.
1,5 milyar TL’yi bulan dolandırıcılığın hesabını sormak üzere açılan davada sadece iki kişi hapiste.
MEHMET AYDIN YURT DIŞINDA GÜNÜNÜ GÜN EDİYOR
Şebekenin başı Mehmet Aydın zaten hiç yakalanamadı. Yurt dışında kumarhanelerde, disko ve barlarda gününü gün ederken görüntüleniyor.
Lüks arabalara binmeye, dolar balyaları ile pozlar vermeye devam eden Aydın’ı yakalamaktan aciz AKP hükûmeti rüşvetle satın aldığı istihbaratçıların yardımı ile Moldova’dan, Kosova’dan, Ukrayna’dan, Pakistan’dan ve Malezya’dan Hizmet Hareketi’ne mensup öğretmenleri başlarına çuval geçirip kaçırabiliyor.
Suçları ne? Ahlâklı ve faziletli nesiller yetiştirmek. Adana’da sahur vakti gözaltına alınanların suçu neydi? Fakir talebelere burs vermek, Bank Asya’ya para yatırmak…
BANK ASYA’YA PARA YATIRMAK YERİNE…
AKP’nin adaletten ne anladığını gösteren iki ibretli haber!
Bank Asya’ya para yatırmak yerine on binlerce insanı dolandırmak maksadıyla Çiftlikbank yahut Bizim Tavuklar diye tabela şirketler kursalardı bugün hepsi serbestti.
Evinde 1 dolar çıkan avukatın o dolarla kokain kullandığını ispat ettiğinde salıverilmesi, başka bir avukatın kumarbaz olduğunu gösteren fotoğrafları savcıya verdiğinde adliye binasının arka kapısından çıkıp gitmesi…
Binlerce ibretlik vaka var. AKP’nin militan hâkim ve savcıları, Hizmet Hareketi mensuplarının su kadar berrak olduğunu yukarıdaki vakalarda olduğu gibi esasında kendi kararları ile tescil ediyorlar.
FADIL AKGÜNDÜZ SERBEST
Fadıl Akgündüz, nam-ı diğer “Jet Fadıl” 1990’lı senelerde imza attığı Jetpa dolandırıcılığından sonra 2010 ila 2013 seneleri arasında yine İstanbul Bayrampaşa’da AKP’li belediyenin himayesinde “Caprice Gold Otel” pazarlaması ile 2 milyar TL’ye yakın para ile kayıplara karışmadı mı?
Mehmet Aydın ve onun rüşvete boğduğu AKP’liler de Çiftlikbank’tan bir gün bile ceza almadan yakayı sıyıracak.
Çiftlikbank davasında tutuklu kalan Cudi Cumhur Yurdakul ile Savaş Yıkılmaz günah keçisi olarak seçilecek ve bütün suçun bedelini onlar ödeyecek.
Onlar da tıpkı Caprice Gold dolandırıcılığından 1 yıl yatıp kurtulan Fadıl Akgündüz misali birkaç sene içinde tahliye edilecek.
BİR CÜMLEYİ UNUTMUŞUM
Tr724’te 18 Ocak 2018 tarihinde yayımlanan “Bizim Tavuklar ve Çiftlikbank” başlıklı makalede (http://www.tr724.com/bizim-tavuklar-ve-ciftlikbank/) Türkiye’de yeniden türeyen saadet zincirlerine verilen isimlerin içtimaî ve ahlakî tefessühü resmetmesi açısından manidar bulmuştum.
“Çılgın proje”, “yerli ve milli” taciri AKP’den ilham almış her biri: Çılgın Tavuklar, Birlik Beraberlik Tarım Hayvancılık, Bizim Tavuklar, Çiftlikbank…
O makalede, “O halde bakanlık, kolluk kuvvetleri, savcılar neyi bekliyor? Herhangi bir Avrupa memleketinde böyle bir saadet zinciri kurulamaz. Aklından geçirenler olsa da hepsi hapsi boylayacağını ve kolay kolay gün yüzü göremeyeceğini bilir.” tespitinde bulunmuştum.
Amma velâkin şu ifadeyi unutmuşum. “Dünyada en sağlam ortaklık suç ortaklığıdır. AKP Çiftlikbankvari dolandırıcılık şebekelerinin bizzat suç ortağıdır.”
[Semih Ardıç] 18.5.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



