Güneydoğu gazisi eşini 9 yıl önce kanserden kaybeden Yeliz Öksüzler, 3 çocuğuyla birlikte yaşam savaşı veriyor. “Sıcak yemeği unuttuk. Kurban bayramlarında et yiyebiliyoruz” diyor.
BOLD – CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin, krize teslim olan asgari ücretlinin halini görmek için vatandaşları evinde ziyaret etti.
Yeniçağ’dan Sümeyra Kırca’nın haberine göre Gürsel Tekin’in ziyaretlerinde en dikkat çekici manzaralardan biri İstanbul Balat’ta ortaya çıktı. Evlerine misafir olunan Yeliz Öksüzler, 3 çocuklu terör gazisi eşi. Kocasını 9 yıl önce akciğer kanseri sebebiyle kaybetmiş. Evlatlarına eşinden kalan gazilik maaşıyla bakmaya çalışıyor.
Öksüzler, 30 liraya aldığı kömürü 10 gündür azar azar yaktığını belirterek “Amaç ısınmak değil, odanın soğuğunu kırsın yeter” diyor. Geceleri çocukların odası soğuk olduğu için tüm aile sobanın olduğu salonda yatıyor. Çocuk odasına konulan mutfak dolabında ise margarin, reçel, bir tane biber, bir tabak pilav ve bir leğen hamurdan başka bir şey bulunmuyor.
YAĞSIZ TAVADA HAMUR
Öksüzler nasıl geçinmeye çalıştığını ise şöyle anlatıyor: “Paraya sıkıştıkça bankalardan 3-5 bin lira kredi çektim, sonra onları da ödeyemedim, banka maaşımın bir kısmına el koydu. Elime geçen para 1600 lira, 2 göz odamın kirası 700 lira, geri kalan 900 lira ile hem faturalarımı, hem mutfak masrafımı hem de çocukların ihtiyaçlarını gidermem gerekiyor. Su faturamı aylardır ödeyemiyorum, bin lirayı buldu faiziyle birlikte… Elektrik faturamı da iki aydır ödeyemiyorum.”
ETİ EN SON KURBAN BAYRAMINDA YEDİK
Eti sadece kurban bayramında yiyebildiklerini anlatan çaresiz anne, “Meyveyi zaten alamıyoruz. Peynir, zeytin desen, kilosu 30 lira olmuş, bunları almamız mümkün değil” diyor. Mutfakta 30 liraya doldurdukları küçük tüpü en fazla 15 gün kullandıklarını anlatan Yeliz Öksüzler, tüpü dolduramadıklarında çay demlemek için komşularına gittiklerini söylüyor ve ekliyor: “Sıcak yemeği neredeyse unuttuk!”
8 MİLYONU AŞKIN KİŞİNİN GELİRİ 800 LİRA
İstanbul’da 8 milyon 300 bin kişinin sadece 800 lirayla geçindiğini dile getiren CHP Milletvekili Gürsel Tekin, “Sadece İstanbul’da 530 bin hane su faturasını, 463 bin hane doğal gaz faturasını ödeyememiş, Türkiye genelinde 3 milyon 444 bin kişi elektrik faturasını ödeyememiş. Faturasını ödeyemeyen insan et yiyebilir mi? İktidar kişi başı et tüketimi arttı diyor! Ben İstanbul’da 785 mahalle gezdim. Bazı mahallelerde kasap bile bulamazsın” dedi.
[BoldMedya] 1.1.2019
Mide kanseri ameliyatı geçiren Hacı Boydak 3,5 yıldır hücrede
3.5 yıl önce mide kanseri teşhisi konulan Hacı Boydak hücrede tutuluyor. Oğlu Mehmet Boydak, babasının hastalığının tekrar nüksedebileceğini söyledi.
BOLD – 5 Ağustos 2016’dan beri Sincan Cezaevinde hücrede bulunan Boydak Holding Yönetim Kurulu Üyesi Hacı Boydak’ın oğlu Mehmet Boydak babasının sağlık durumuyla ilgili sosyal medya hesabından paylaştığı fotoğrafı gündem oldu.
Mehmet Boydak, 15 Temmuz 2016’da kanser teşhisi konulan Hacı Boydak’ın midesinden çıkan tümörün fotoğrafını paylaşıp şöyle yazdı: “Kanser mi? Tümör mü? Tanıştırayım. Babam Hacı Boydak’ın midesinden Temmuz 2016’da çıkarılan tümör. Midesinin yüzde 40’ı alınmış ve 1 haftalık ameliyatlı halde tutuklandı. 3,5 yıldır Sincan’da hücrede.”
Hastane kayıtlarına rağmen babasına hastalık nedeniyle yapılan ziyaretlerin ’15 Temmuz kutlaması gibi gösterildiğini ifade oğul Boydak, “Babam mahkemede her ne kadar ben kanseri yendim dese de istatistiklerle konuşulduğunda progresif olarak görülen hastalığın metastaz riski ortadadır. Bu koşullarda oluşabilecek herhangi bir kaybın telafisi yoktur.” ifadelerini kullandı.
Mehmet Boydak’ın paylaşıma kız kardeşi ve kuzenleri de cevap verdi. Kübra Boydak Tekin “Yazıp yazıp siliyorum. Rabbim babamı başımızdan eksik etmesin. İnsanlar bilmez tabi babamın 1 gün bile hastalıktan şikayet etmediğini 1 gün bile isyan etmediğini üstelik bizlere moral verdiğini.” diye yazdı.
HASTANE KAPISINDA İKİ POLİS BEKLEDİ
Kuzen Burak Boydak ise “O günlerde hep beraberdik hastahanede ameliyattan sonra kapıda 2 tane polis bekliyordu, gözaltına almak için. Amcamın delikanlı bir adam olduğunu biliyordum zaten ama ne kadar olduğunu o gün öğrendim, dünyanın en cesur adamıdır kendisi” dedi.
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Hacı Boydak 12 Temmuz 2017’de 11 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.
[BoldMedya] 1.1.2020
BOLD – 5 Ağustos 2016’dan beri Sincan Cezaevinde hücrede bulunan Boydak Holding Yönetim Kurulu Üyesi Hacı Boydak’ın oğlu Mehmet Boydak babasının sağlık durumuyla ilgili sosyal medya hesabından paylaştığı fotoğrafı gündem oldu.
Mehmet Boydak, 15 Temmuz 2016’da kanser teşhisi konulan Hacı Boydak’ın midesinden çıkan tümörün fotoğrafını paylaşıp şöyle yazdı: “Kanser mi? Tümör mü? Tanıştırayım. Babam Hacı Boydak’ın midesinden Temmuz 2016’da çıkarılan tümör. Midesinin yüzde 40’ı alınmış ve 1 haftalık ameliyatlı halde tutuklandı. 3,5 yıldır Sincan’da hücrede.”
Hastane kayıtlarına rağmen babasına hastalık nedeniyle yapılan ziyaretlerin ’15 Temmuz kutlaması gibi gösterildiğini ifade oğul Boydak, “Babam mahkemede her ne kadar ben kanseri yendim dese de istatistiklerle konuşulduğunda progresif olarak görülen hastalığın metastaz riski ortadadır. Bu koşullarda oluşabilecek herhangi bir kaybın telafisi yoktur.” ifadelerini kullandı.
Mehmet Boydak’ın paylaşıma kız kardeşi ve kuzenleri de cevap verdi. Kübra Boydak Tekin “Yazıp yazıp siliyorum. Rabbim babamı başımızdan eksik etmesin. İnsanlar bilmez tabi babamın 1 gün bile hastalıktan şikayet etmediğini 1 gün bile isyan etmediğini üstelik bizlere moral verdiğini.” diye yazdı.
HASTANE KAPISINDA İKİ POLİS BEKLEDİ
Kuzen Burak Boydak ise “O günlerde hep beraberdik hastahanede ameliyattan sonra kapıda 2 tane polis bekliyordu, gözaltına almak için. Amcamın delikanlı bir adam olduğunu biliyordum zaten ama ne kadar olduğunu o gün öğrendim, dünyanın en cesur adamıdır kendisi” dedi.
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Hacı Boydak 12 Temmuz 2017’de 11 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırıldı.
[BoldMedya] 1.1.2020
Arnavutluk'ta bir öğretmen hukuksuz iade edilmek isteniyor
Öğretmen Harun Çelik, Arnavutluk’tan yasa dışı biçimde Türkiye’ye deport edilmek isteniyor. Mahkemenin serbest bıraktığı Çelik’i polis zorla havalimanına götürdü.
Öğretmen Harun Çelik, Arnavutluk İçişleri Bakanlığı tarafından mahkeme kararına rağmen Türkiye’ye teslim edilmek isteniyor.
41 yaşındaki öğretmen Harun Çelik, Türkiye’nin iade talebi üzerine 5 buçuk ay önce Arnavutluk’ta tutuklandı. Tüm bu süreyi hapishanede geçiren Çelik hakkında geçtiğimiz hafta mahkeme serbest bırakılması kararı verdi.
Bugün hapishaneden serbest bırakılan Harun Çelik’i karşılamaya giden arkadaşları bir şokla karşılaştılar. Polis hapishane çıkışında Çelik’i gözaltına alarak doğrudan Rinas Airport Havalimanına götürdü. Türkiye’ye deport edilmek istenen Çelik’in gönderilmesine karşı çıkan arkadaşlarıyla polis arasında arbede çıktı.
Çelik Arnavutluk’a itlica talebinde bulunmuş ancak 5 aydır bu talebi işleme konmamıştı.
Arnavutluk polisinin, mahkeme kararı olmadan ve yasal prosedürleri takip etmeden Harun Çelik’i Türkiye’ye deport etmeye çalıştıkları öğrenildi.
Harun Çelik’in Air Albana uçağıyla Türkiye’ye gönderilmek istendiğini belirten arkadaşları, Arnavutluk makamlarını yasa dışı deport kararına karşı durmaya çağırdı.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Öğretmen Harun Çelik, Arnavutluk İçişleri Bakanlığı tarafından mahkeme kararına rağmen Türkiye’ye teslim edilmek isteniyor.
41 yaşındaki öğretmen Harun Çelik, Türkiye’nin iade talebi üzerine 5 buçuk ay önce Arnavutluk’ta tutuklandı. Tüm bu süreyi hapishanede geçiren Çelik hakkında geçtiğimiz hafta mahkeme serbest bırakılması kararı verdi.
Bugün hapishaneden serbest bırakılan Harun Çelik’i karşılamaya giden arkadaşları bir şokla karşılaştılar. Polis hapishane çıkışında Çelik’i gözaltına alarak doğrudan Rinas Airport Havalimanına götürdü. Türkiye’ye deport edilmek istenen Çelik’in gönderilmesine karşı çıkan arkadaşlarıyla polis arasında arbede çıktı.
Çelik Arnavutluk’a itlica talebinde bulunmuş ancak 5 aydır bu talebi işleme konmamıştı.
Arnavutluk polisinin, mahkeme kararı olmadan ve yasal prosedürleri takip etmeden Harun Çelik’i Türkiye’ye deport etmeye çalıştıkları öğrenildi.
Harun Çelik’in Air Albana uçağıyla Türkiye’ye gönderilmek istendiğini belirten arkadaşları, Arnavutluk makamlarını yasa dışı deport kararına karşı durmaya çağırdı.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
'İzlenmeyen TV'ler, okunmayan gazeteler AKP'nin geleceğine dair sinyal veriyor'
Piyasadan, okurlardan değil, kamu kaynaklı gelirlerden besleniyorlar idi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin reklam ve sponsorluk desteğini kesmesinin ardından bir bir kapanan AKP medyasında, Akşam ve Güneş, basılı versiyonu sonlandırırken, iki gazetenin yayın politikaları ve bu politikaya izin verenler de eleştirilerin hedefinde.
Artıgerçek yazarı Eser Karakaş, iki gazetenin hukuk devletini vahşi şekilde ihlal ettiklerini belirtti ve buna rağmen verilen desteğe dikkat çekti.
Bu yayınların piyasadan, okurdan değil kamu kaynaklarından beslendiğine işaret eden Karakaş, "İstanbul ve Ankara belediyeleri el değiştirdiği için söz konusu besleme şirketler büyük sıkıntıya düştüler ve çok geçmeden bu gazetelerden bazıları kapanmaya da başladılar" yorumunu yaptı.
Tablonun bununla sınırlı olmadığına işaret eden Karakaş, "Artık, Erdoğan’a ve AKP’ye sınırsız-sorumsuz destek veren televizyonlar izlenmiyor, gazeteler okunmuyor; bu durum, 2019’un ekonomik büyümesi (!!!) ile birlikte düşünüldüğünde, AKP’nin, Erdoğan’ın siyasal-hukuksal gelecekleri konusunda da önemli sinyaller üretiyor" yorumunun ardından Hürriyet Gazetesi'nin el değiştirdikten sonra 'koyu AKP'li yayın çizgisine değindi ve ekledi:
"Geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesi, özel olarak ilgilendim, mesela AİHM’in Kavala kararını görmedi; bu durumun bir haber atlama olması mümkün olmadığı için, artık Hürriyet için “Haber Hürriyet’te yoksa, o haber gerçek değildir” denmesi de mümkün olmayacak.
Bir kurum (!!!), kendi kendine, Kavala haberini duyurmamak için bu kadar kötülük yapabilir mi?
Ancak, bu durumu iyi anlayabilmek için yeni sahiplik yapısı ile devlet/hükümet ilişkilerini iyi bilmek, üzerine kafa yormak gerekiyor."
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin reklam ve sponsorluk desteğini kesmesinin ardından bir bir kapanan AKP medyasında, Akşam ve Güneş, basılı versiyonu sonlandırırken, iki gazetenin yayın politikaları ve bu politikaya izin verenler de eleştirilerin hedefinde.
Artıgerçek yazarı Eser Karakaş, iki gazetenin hukuk devletini vahşi şekilde ihlal ettiklerini belirtti ve buna rağmen verilen desteğe dikkat çekti.
Bu yayınların piyasadan, okurdan değil kamu kaynaklarından beslendiğine işaret eden Karakaş, "İstanbul ve Ankara belediyeleri el değiştirdiği için söz konusu besleme şirketler büyük sıkıntıya düştüler ve çok geçmeden bu gazetelerden bazıları kapanmaya da başladılar" yorumunu yaptı.
Tablonun bununla sınırlı olmadığına işaret eden Karakaş, "Artık, Erdoğan’a ve AKP’ye sınırsız-sorumsuz destek veren televizyonlar izlenmiyor, gazeteler okunmuyor; bu durum, 2019’un ekonomik büyümesi (!!!) ile birlikte düşünüldüğünde, AKP’nin, Erdoğan’ın siyasal-hukuksal gelecekleri konusunda da önemli sinyaller üretiyor" yorumunun ardından Hürriyet Gazetesi'nin el değiştirdikten sonra 'koyu AKP'li yayın çizgisine değindi ve ekledi:
"Geçtiğimiz günlerde Hürriyet gazetesi, özel olarak ilgilendim, mesela AİHM’in Kavala kararını görmedi; bu durumun bir haber atlama olması mümkün olmadığı için, artık Hürriyet için “Haber Hürriyet’te yoksa, o haber gerçek değildir” denmesi de mümkün olmayacak.
Bir kurum (!!!), kendi kendine, Kavala haberini duyurmamak için bu kadar kötülük yapabilir mi?
Ancak, bu durumu iyi anlayabilmek için yeni sahiplik yapısı ile devlet/hükümet ilişkilerini iyi bilmek, üzerine kafa yormak gerekiyor."
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Ahmet Altan’ın avukatı: Adaleti, her gün dilekçe vererek arayacağız
Gazeteci yazar ve romancı Ahmet Altan’ın avukatı Figen Albuga Çalıkuşu, müvekkilinin dava dosyasının yılın son günü İstinaf 2. Ceza Dairesi’ne gönderildiğini belirtti. Albuga, adaleti ve hukuku ilgili daireye her gün dilekçe vererek arayacaklarını anlattı.
Figen Albuga Çalıkuşu’nun sosyal medya paylaşımları şöyle:
1-Üst mercii İstinaf 2. CD’si esasa girmeden evvel, bu hukuka aykırılığı ve ağır mevzuat ihlalini ORTADAN KALDIRMALIDIR.
2-Ahmet Altan’ın tutuklanmasında “Hukuksuzluk vardır, yasa tanımamazlık vardır, hukuksal zorbalık” vardır.
3-Ahmet Altan’a karşı başlatılan bu süreç “hukukun” değil “gücün hukukunun” esas olduğunu göstermek adına bir iddiadır.
4- Bu iddia basında “İstanbul Grubu” -“@adalet_bakanlik” çekişmelerinin yer aldığı bir dönemde Ahmet Altan dosyasında da karşımıza çıkmıştır
5- Bağımsız ve tarafsız yargının tek iddiasının ve amacının “hukuk ve adaletin gücü” olması gerekir.
6-Ahmet Altan’ı tutuklayanlar, bu hukuksuzluğu, CMK’ya uydurabilmek gibi bir gayret ve hukuki cehaletleri ile yasayı özüne, ruhuna aykırı olarak delik deşik etmişlerdir
7- Üst derece mercii olan 2. CD’nin, Ahmet Altan’ın özgürlüğüne “hukuksal zorbalık” ile el koyan bu “ağır hukuksuzluğu” ve “kasten mevzuat ihlalini” tüm neticeleri ile ortadan kaldırmak yükümlülüğü bulunmaktadır.
8-ÜST YETKİLİ MERCİ OLARAK BU HUKUKSAL SKANDALIN SÜRDÜRÜLEMEZ OLDUĞUNU DEĞERLENDİRMELİ İÇİNE SİNDİRMEMELİDİR
9- İlk derece mahkeme kararını denetleme yetkisine sahip http://2.CD’nin bu hukuksal rezalete derhal son vermesi gerekir.
[TR724] 1.1.2020
Figen Albuga Çalıkuşu’nun sosyal medya paylaşımları şöyle:
“Ahmet Altan’a 3 yazısından 10,5 yıl ceza verip adli kontrolle tahliye ertesinde hukuksal zorbalıkla yeniden tutuklandığı dava dosyası yılın son günü İstinaf 2. Ceza Dairesi’ne gönderildi. Hukuku 2. Ceza Dairesi’ne her gün dilekçe vererek arayacağız. Dilekçemizin konusu özetle;Ahmet Altan’a 3 yazısından 10,5 yıl ceza verip— Figen AlbugaÇALIKUŞU (@FigenCalikusu) January 1, 2020
adli kontrolle tahliye ertesinde
hukuksal zorbalıkla yeniden tutuklandığı dava dosyası yılın son günü İstinaf https://t.co/XTYCGAGRmN’ye gönderildi
Hukuku https://t.co/XTYCGAGRmN’de her gün dilekçe vererek arayacağız@abdulhamitgul
1-Üst mercii İstinaf 2. CD’si esasa girmeden evvel, bu hukuka aykırılığı ve ağır mevzuat ihlalini ORTADAN KALDIRMALIDIR.
2-Ahmet Altan’ın tutuklanmasında “Hukuksuzluk vardır, yasa tanımamazlık vardır, hukuksal zorbalık” vardır.
3-Ahmet Altan’a karşı başlatılan bu süreç “hukukun” değil “gücün hukukunun” esas olduğunu göstermek adına bir iddiadır.
4- Bu iddia basında “İstanbul Grubu” -“@adalet_bakanlik” çekişmelerinin yer aldığı bir dönemde Ahmet Altan dosyasında da karşımıza çıkmıştır
5- Bağımsız ve tarafsız yargının tek iddiasının ve amacının “hukuk ve adaletin gücü” olması gerekir.
6-Ahmet Altan’ı tutuklayanlar, bu hukuksuzluğu, CMK’ya uydurabilmek gibi bir gayret ve hukuki cehaletleri ile yasayı özüne, ruhuna aykırı olarak delik deşik etmişlerdir
7- Üst derece mercii olan 2. CD’nin, Ahmet Altan’ın özgürlüğüne “hukuksal zorbalık” ile el koyan bu “ağır hukuksuzluğu” ve “kasten mevzuat ihlalini” tüm neticeleri ile ortadan kaldırmak yükümlülüğü bulunmaktadır.
8-ÜST YETKİLİ MERCİ OLARAK BU HUKUKSAL SKANDALIN SÜRDÜRÜLEMEZ OLDUĞUNU DEĞERLENDİRMELİ İÇİNE SİNDİRMEMELİDİR
9- İlk derece mahkeme kararını denetleme yetkisine sahip http://2.CD’nin bu hukuksal rezalete derhal son vermesi gerekir.
[TR724] 1.1.2020
Öyle bir ‘babaaa! dedi ve öyle bir koştu ki!
Görüntü çok kısa… Ancak bir o kadar da etkili… Sözde ‘F.tö’ soruşturmaları kapsamında aylardır, belki de 2-3 yıldır tutuklu bulunan bir ‘baba’ tahliye olmuş. Cezaevinin kapısında sevdiklerine sarılıyor. O sırada 3-4 yaşlarındaki minik oğlu giriyor kadraja… Babasını görür görmez bir ok gibi fırlıyor annesinin yanından. ‘Babaaaa! diyerek koşuyor ve sarılıyor… Babası diz çöküp kucağına alıyor evladını, kokluyor. Aylardır görmediği oğluna, arada cam olmadan sarılıyor, ağlıyor… İşte yürekleri dağlayan bu görüntü sosyal medyada kısa sürede yüzlerce kez izlendi, beğeni ve RT aldı.
Herkes şu soruyu soruyor; Neydi bu adamın suçu? Öğretmen miydi, doktor mu? Yoksa devlet memuru ya da iş adamı mı? Yasal bir bankaya para mı yatırmıştı? Ya da bir gazeteye abone olup, bir derneğe kurban mı bağışlamıştı? Değer miydi bir babayı böyle ipe sapa gelmez uyduruk suçlarla aylarca cezaevinde tutmaya? Bir evladı babasız bırakmaya değer miydi?
Onlar kavuştu; ancak sorun şu ki evladından ayrı binlerce anne baba şu anda tutuklu. Uydurma suçlarla özgürlükleri ellerinden alınan binlerce, on binlerce insan esir Türkiye’de…
Herkes şu soruyu soruyor; Neydi bu adamın suçu? Öğretmen miydi, doktor mu? Yoksa devlet memuru ya da iş adamı mı? Yasal bir bankaya para mı yatırmıştı? Ya da bir gazeteye abone olup, bir derneğe kurban mı bağışlamıştı? Değer miydi bir babayı böyle ipe sapa gelmez uyduruk suçlarla aylarca cezaevinde tutmaya? Bir evladı babasız bırakmaya değer miydi?
Onlar kavuştu; ancak sorun şu ki evladından ayrı binlerce anne baba şu anda tutuklu. Uydurma suçlarla özgürlükleri ellerinden alınan binlerce, on binlerce insan esir Türkiye’de…
[TR724] 1.1.2020Cezaevinden tahliye olan babasına çocuğun baba diyerek koşması.— Yasin Aslıyanık (@YasinAsliyanik) December 31, 2019
En soğuk hava bile bu manzara karşısında yumuşar...
pic.twitter.com/QmcGfaDVlv
Doğa Kolejinin borçları da milletin cebinden çıkacak
Doğa Kolejini 3 yıl sonra iflasın eşiğine getiren Metal Yapı’nın bıraktığı yüz milyonlarca liralık borç İstanbul Teknik Üniversitesi Vakfı üzerinden kamuya mal edildi.
BOLD – Metal Yapı adlı inşaat sektöründe faaliyet gösteren şirket 2016 yılında Doğa Kolejini satın aldı. Metal Yapı, bünyesine aldığı 15 ildeki toplam 411 okul için, eski sahiplerine taahhüt ettiği ödemeyi yapmadı. Velilerden peşin alınan yıllık ücretler de sıcak para olarak Metal Yapı’nın inşaat projelerinde kullanıldı. Metal Yapı, okullar üzerinden ciddi miktarda kredi taleplerinde bulunsa da ödenemeyen borçlar nedeniyle, kredi notu düşen kuruma, bankalardan yeni kredi sağlanamadı.
KRİZ BÖYLE GELDİ
Öğretmen maaşlarını dahi ödeyemez hale gelen okulun, 2018 yılında sadece sigorta prim borçları bile 200 milyonun üstüne çıktı. Bir çok öğretmen okulu bırakmak zorunda kaldı. Okulda kalan öğretmenler ise alacakları için dersleri boykot etti. Öğrencilerin eğitimi aksamasına tepki gösteren veliler de sık sık yaptıkları eylemlerle basında yer aldı.
KİMSE ALAMADI
Bir vakıf üniversitesi olan Aydın Üniversitesi geçen dönem Doğa Kolejini almak için girişimlerde bulundu. Pazarlık masasında alacaklı Deniz Bank ve Garanti Bankasının yüksek miktarda teminat istemesi üzerine satış işlemi gerçekleşemedi. Bu süreçte Sümer Holding, Nişantaşı Üniversitesi ve Can Holding’in satış için farklı zamanlarda Metal Yapı’nın sahibi Ömer Saçaklıoğlu ile görüşmeler yaptığı da basında yer aldı.
ZİYA SELÇUK KURTARMA PLANIMIZ YOK DEMİŞTİ
Kamuoyunda sıkça yer alması üzerine Milli Eğitim bakanı Ziya Selçuk bir açıklama yaparak, hükumet olarak Doğa Kolejini kamu kaynaklarıyla kurtarma planlarının olmadığını söyledi. Açıklamanın ardından bir devlet üniversitesi olan İstanbul Teknik Üniversitesinden (İTÜ) şaşırtıcı bir açıklama geldi. İTÜ yönetimi, üniversitenin kantin işletmeciliğini yapan İTÜ Vakfının Doğa Kolejine talip olduğunu açıkladı.
Geçen gün yapılan açıklama ile İTÜ Vakfının, İTÜ’nün yıllık bütçesinin bile üzerinde olan miktara Doğa Kolejini satıl aldığı duyuruldu. İTÜ’den yapılan açıklamada MEB Bakanı Ziya Selçuk ve Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’a teşekkür edildi.
İTÜ DEVREYE SOKULDU
Gerçek Gündem haber sitesinin haberine göre ise; Alıcı arayışı, “alıcı yaratma” sürecine dönüştü ve İTÜ Vakfı devreye sokuldu. Sürecin hızlandırılması için Saray, MEB, AKP Genel Merkezi Hazine ve Maliye Bakanlığı devreye girdi. Okul yönetimi, alıcılar, bankalar ve Hazine ile koordinasyon için AKP Genel Başkan Yardımcısı düzeyinde görevlendirme yapıldığı da öğrenildi.
BORCU KAMU BANKALARI ÜSTLENDİ
Özel bankalara olan borçlar, devlet bankalarının teminatları ile vadelendirildi. 2016’dan itibaren defalarca kredi başvurusunda bulunulmasına karşın mali istikrarsızlık nedeniyle geçer not alamayan Doğa okullarının milyar liraya ulaşan borcu Vakıfbank, Ziraat Bankası tarafından uzun vadeli kredilerle üstlenildi.
[BoldMedya] 1.1.2020
BOLD – Metal Yapı adlı inşaat sektöründe faaliyet gösteren şirket 2016 yılında Doğa Kolejini satın aldı. Metal Yapı, bünyesine aldığı 15 ildeki toplam 411 okul için, eski sahiplerine taahhüt ettiği ödemeyi yapmadı. Velilerden peşin alınan yıllık ücretler de sıcak para olarak Metal Yapı’nın inşaat projelerinde kullanıldı. Metal Yapı, okullar üzerinden ciddi miktarda kredi taleplerinde bulunsa da ödenemeyen borçlar nedeniyle, kredi notu düşen kuruma, bankalardan yeni kredi sağlanamadı.
KRİZ BÖYLE GELDİ
Öğretmen maaşlarını dahi ödeyemez hale gelen okulun, 2018 yılında sadece sigorta prim borçları bile 200 milyonun üstüne çıktı. Bir çok öğretmen okulu bırakmak zorunda kaldı. Okulda kalan öğretmenler ise alacakları için dersleri boykot etti. Öğrencilerin eğitimi aksamasına tepki gösteren veliler de sık sık yaptıkları eylemlerle basında yer aldı.
KİMSE ALAMADI
Bir vakıf üniversitesi olan Aydın Üniversitesi geçen dönem Doğa Kolejini almak için girişimlerde bulundu. Pazarlık masasında alacaklı Deniz Bank ve Garanti Bankasının yüksek miktarda teminat istemesi üzerine satış işlemi gerçekleşemedi. Bu süreçte Sümer Holding, Nişantaşı Üniversitesi ve Can Holding’in satış için farklı zamanlarda Metal Yapı’nın sahibi Ömer Saçaklıoğlu ile görüşmeler yaptığı da basında yer aldı.
ZİYA SELÇUK KURTARMA PLANIMIZ YOK DEMİŞTİ
Kamuoyunda sıkça yer alması üzerine Milli Eğitim bakanı Ziya Selçuk bir açıklama yaparak, hükumet olarak Doğa Kolejini kamu kaynaklarıyla kurtarma planlarının olmadığını söyledi. Açıklamanın ardından bir devlet üniversitesi olan İstanbul Teknik Üniversitesinden (İTÜ) şaşırtıcı bir açıklama geldi. İTÜ yönetimi, üniversitenin kantin işletmeciliğini yapan İTÜ Vakfının Doğa Kolejine talip olduğunu açıkladı.
Geçen gün yapılan açıklama ile İTÜ Vakfının, İTÜ’nün yıllık bütçesinin bile üzerinde olan miktara Doğa Kolejini satıl aldığı duyuruldu. İTÜ’den yapılan açıklamada MEB Bakanı Ziya Selçuk ve Maliye ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’a teşekkür edildi.
İTÜ DEVREYE SOKULDU
Gerçek Gündem haber sitesinin haberine göre ise; Alıcı arayışı, “alıcı yaratma” sürecine dönüştü ve İTÜ Vakfı devreye sokuldu. Sürecin hızlandırılması için Saray, MEB, AKP Genel Merkezi Hazine ve Maliye Bakanlığı devreye girdi. Okul yönetimi, alıcılar, bankalar ve Hazine ile koordinasyon için AKP Genel Başkan Yardımcısı düzeyinde görevlendirme yapıldığı da öğrenildi.
BORCU KAMU BANKALARI ÜSTLENDİ
Özel bankalara olan borçlar, devlet bankalarının teminatları ile vadelendirildi. 2016’dan itibaren defalarca kredi başvurusunda bulunulmasına karşın mali istikrarsızlık nedeniyle geçer not alamayan Doğa okullarının milyar liraya ulaşan borcu Vakıfbank, Ziraat Bankası tarafından uzun vadeli kredilerle üstlenildi.
[BoldMedya] 1.1.2020
Celtics tarihinde bu istatistikleri yakalayan ilk oyuncu Enes Kanter [Muhammet Ali Toksoy]
Enes Kanter, Charlotte Hornets’i deplasmanda 109-92 yendikleri maçta sergilediği olağanüstü performansla, Boston Celtics tarihine geçti. Yıldız oyuncu karşılaşmaya damgasını vurdu.
BOLD NBA – Boston Celtics, yılbaşı gecesinde deplasmanda oynadığı Charlotte Hornets’i mağlup ederken, Enes Kanter harika bir performans sergiledi. 2019 yılının son saatlerinde oynanan karşılaşmada, yıldız basketbolcu 23 dakikada, 13 sayı, 14 ribaunt, 6 blok, 2 asistle double-double yaptı. Kanter, Celtics tarihinde bu istatistikleri yakalayan ilk oyuncu oldu.
Maçın en iyi verimlilik puanınıda (+15) elde eden Enes Kanter, maçın oyuncusu seçilirken, bu sezon 4.kez Tommy Awards ödülünü kazandı.
ENES KANTER, ‘MVP’ ÖDÜLÜNÜ İSTEDİ
Maç röportajında spiker Enes Kanter’e, kenardan gelerek ortaya koyduğu nefis oyun ve 6 blokluk kariyer rekorunu sorduktan sonra mütevazi cevap istemediğini söyleyince, başarılı sporcu yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ‘Bana MVP ödülünü ver bebeğim’ şakasıyla sözlerine başladı. Kenardan gelmenin kendisi için sıkıntı olmadığını, önemli olanın takımın kazanması olduğunu ve bunun kendisini fazlasıyla mutlu ettiğini söyleyen Enes Kanter, yeni yılda çok daha etkili bir savunma ve oyun ortaya koyacağım diyerek sözlerini tamamladı.
Takımın lider oyuncusu Kemba Walker; “Ne zaman oyuna girse, takıma çok büyük bir enerji ve sertlik getiriyor. Çok deneyimli, sıra dışı bir lider. Bize her zaman şunu söyler: ‘Eğer ben pota altındaysam, pozisyonu bulunca hiç çekinmeden şutunuzu atın, girmese bile merak etmeyin, ben oradayım ve o hücum ribaundunu alırım.’ Bu, bana ve şut atmayı çok seven arkadaşlarıma inanılmaz bir güven veriyor.
Maç sonrasında açıklamalarda bulunan takım arkadaşı Gordon Hayward, “Enes Kanter, bu maçta harika bir savunma yaptı, âdeta bir ‘dur levhası’ gibiydi ve kimse onu geçemedi, umarım bizim için bir dur işareti olmaya devam eder, Ona ihtiyacımız var” dedi.
Jayson Tatum’da Twitter hesabından NBA sitesinin Enes Kanter hakkındaki övgü dolu yazıyı paylaştı.
[Muhammet Ali Toksoy] 1.1.2020 [BoldMedya]
BOLD NBA – Boston Celtics, yılbaşı gecesinde deplasmanda oynadığı Charlotte Hornets’i mağlup ederken, Enes Kanter harika bir performans sergiledi. 2019 yılının son saatlerinde oynanan karşılaşmada, yıldız basketbolcu 23 dakikada, 13 sayı, 14 ribaunt, 6 blok, 2 asistle double-double yaptı. Kanter, Celtics tarihinde bu istatistikleri yakalayan ilk oyuncu oldu.
4.çeyrekte maç ortadayken, Enes Kanter’in önce savunma ribaundunu alıp, sonrasında rakip potada, 29 saniye içinde iki hücum ribaundu daha alıp buradan 4 sayı bulmasıyla fark bir anda 11 sayıya çıktı. Enes Kanter, maçta 6 blok ile kendisine ait kariyer rekorunu kırarken, rakip oyunculara potayı göstermedi.Via @EliasSports, Enes Kanter is the first Celtics reserve ever to produce 13+ points, 14+ rebounds and 6+ blocked shots in a single game— Celtics Stats (@celtics_stats) December 31, 2019
Maçın en iyi verimlilik puanınıda (+15) elde eden Enes Kanter, maçın oyuncusu seçilirken, bu sezon 4.kez Tommy Awards ödülünü kazandı.
Enes Kanter wins the @dunkindonuts Tommy Award to close out the decade pic.twitter.com/4AyMBRqVne— Celtics on NBC Sports Boston (@NBCSCeltics) December 31, 2019
ENES KANTER, ‘MVP’ ÖDÜLÜNÜ İSTEDİ
Maç röportajında spiker Enes Kanter’e, kenardan gelerek ortaya koyduğu nefis oyun ve 6 blokluk kariyer rekorunu sorduktan sonra mütevazi cevap istemediğini söyleyince, başarılı sporcu yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ‘Bana MVP ödülünü ver bebeğim’ şakasıyla sözlerine başladı. Kenardan gelmenin kendisi için sıkıntı olmadığını, önemli olanın takımın kazanması olduğunu ve bunun kendisini fazlasıyla mutlu ettiğini söyleyen Enes Kanter, yeni yılda çok daha etkili bir savunma ve oyun ortaya koyacağım diyerek sözlerini tamamladı.
NBA VE ARKADAŞLARI ÖVGÜ YAĞDIRDIA career-high 6 blks for @EnesKanter tonight: "New Year, New me baby" pic.twitter.com/QFxwkQpiOo— Celtics on NBC Sports Boston (@NBCSCeltics) December 31, 2019
Takımın lider oyuncusu Kemba Walker; “Ne zaman oyuna girse, takıma çok büyük bir enerji ve sertlik getiriyor. Çok deneyimli, sıra dışı bir lider. Bize her zaman şunu söyler: ‘Eğer ben pota altındaysam, pozisyonu bulunca hiç çekinmeden şutunuzu atın, girmese bile merak etmeyin, ben oradayım ve o hücum ribaundunu alırım.’ Bu, bana ve şut atmayı çok seven arkadaşlarıma inanılmaz bir güven veriyor.
Maç sonrasında açıklamalarda bulunan takım arkadaşı Gordon Hayward, “Enes Kanter, bu maçta harika bir savunma yaptı, âdeta bir ‘dur levhası’ gibiydi ve kimse onu geçemedi, umarım bizim için bir dur işareti olmaya devam eder, Ona ihtiyacımız var” dedi.
Jayson Tatum’da Twitter hesabından NBA sitesinin Enes Kanter hakkındaki övgü dolu yazıyı paylaştı.
Enes Kanter, şu anda ligin en iyi ribaund alan 5 oyuncusu arasında gösterilirken, aldığı süre içindeki istatistiklere göre ise bu alanda zirvede yer alıyor. 2019’un son gününde oynanan maçlardan sonra NBA’de Doğu ve Batı Konferanslarında oluşan sıralama şu şekilde oldu.Stop sign! https://t.co/mo5sYS192i— Jayson Tatum (@jaytatum0) January 1, 2020
[Muhammet Ali Toksoy] 1.1.2020 [BoldMedya]
2010’lar ya da adım adım 15 Temmuz’a
2010’lu yıllar Türkiye tarihinin, 70’lerle birlikte, belki de en çalkantılı yılları oldu. İleri demokrasi rüyasıyla başlayıp üçüncü dünya ülkeleri bile kıskandıracak bir diktatörlüğe savrulduğumuz son 10 yıl, ileride ders olarak okutulacak nitelikte.
BOLD – Türkiye’nin gelecekteki yıllarını şekillendiren bu sancılı yıllara ve bir korku iklimine adım adım nasıl sürüklendiğimize yakından bakalım.
SAVRULMANIN HABERCİSİ ONE MINUTE- 29 OCAK 2009
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 29 Ocak 2009’da Davos’taki “one minute” olayı aslında kendisinin de AKP’nin de savruluşunun ilk işaretiydi. Davos dönüşü havaalanında binlerce kişi tarafından karşılanan/karşılatılan Erdoğan o gün gerilim stratejisinin gücünü keşfetti. Kitlesine bir düşman gösterdiği sürece kendisinin ne yaptığıyla kimse ilgilenmiyordu. Sonrası geldi zaten; Gezi, Kürtler ve son olarak Hizmet Hareketi…
12 EYLÜL 2010 REFERANDUM
Demokratik düzenlemeler içeren 12 Eylül Anayasa Referandumu AKP’nin belki de en hızlı dönüş yaptığı konu oldu. %58’e yakın “evet” oyuyla kabul edilen maddelerin getirdiği demokratik düzenlemelerle -bilhassa hukuk alanındaki- istediği tek adam rejimini kuramayacağını anlayan Erdoğan 2011 sonrasında bu adımların hepsini tersine çevirdi.
2011
ERGENEKON SORUŞTURMALARI
2007’de İstanbul Ümraniye’de bir evde bulunan el bombalarını müteakiben başlayan soruşturmalar Türkiye tarihinin en büyük davasına dönüştü. Dalga dalga devam eden soruşturmalar 2010’a geldiğinde üst seviyeye ulaşmıştı. 2011 ve 2012’de de devam eden soruşturma ve davalar mahkumiyetle sonuçlansa da AKP bu hükümlerin hepsini akladı. Ergenekon hiç var olmamıştı.
SURİYE İÇ SAVAŞI
Arap Baharı olarak adlandırılan olayların Suriye’deki yansımaları diğer ülkelerden farklı oldu. Rusya, İran, ABD gibi çok aktörlü bir coğrafyada işler çığırından çıktı. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Bir haftada Şam’da Cuma namazı kılma” hayali Türkiye’yi 5 milyonu aşkın Suriyeli sığınmacıyla karşı karşıya bıraktı.
ROBOSKİ KATLİAMI- 28 ARALIK 2011
28 Aralık 2011 saat 21.37 ve 22.24 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri F16’larınca bombalanan kaçakçı grubundan 34 kişi feci şekilde can verdi. Ölenlerin 28’i Encü ailesindendi. Olayla ilgili davalardan bir sonuç çıkmadı. Devlet “parasını verdik ya” noktasına geldi. Maktul aileleri tazminatları almadı. Emri kimin verdiği hiçbir zaman tam olarak açıklanmasa da Erdoğan’ın çizgisinde bu tarihten sonra başlayan sert değişim de dikkatlerden kaçmadı.
2012
MİT KRİZİ
7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve bazı MİT görevlilerinin ifadeye çağrılması Türkiye’ni gelecek yıllarda yaşayacağı büyük problemlerin ilk adımıydı. Fidan ve görevliler PKK ile yapılan görüşmeler yüzünden ifadeye çağrılmıştı. Görüşmelerin Erdoğan’ın onayıyla gerçekleştiği bilinmesine rağmen AKP bu olayı Cemaatin operasyonu gibi lanse etti. Erdoğan, baştan beri hazzetmediği Hizmet Hareketine cephe aldığı taktirde kendi tabanının buna nasıl göstereceğini de böylece test etmiş oluyordu. Sonuç beklentisinden iyi olunca düğmeye o tarihte bastı. Hizmet ve AKP kaçınılmaz bir gerilim sürecine girmişti.
İLKER BAŞBUĞ VE DİĞER TUTUKLAMALAR
2012’ye gelindiğinde Ergenekon davalarında en üst düzey tutuklamalar yapıldı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve emekli orgeneral Hurşit Tolon tutuklanarak cezaevine kondu. AKP çevrelerinin ve Ergenekon soruşturmalarının demokrasi için bir fırsat olarak görenlerin olumlu karşıladığı bu gelişmeler aslında davada rüzgarların tersine dönmesi konusunda etkili oldu. Eski de olsa bir genelkurmay başkanının “terörist” suçlamasıyla tutuklanması Ergenekon’a karşı tepkileri üst düzeye çıkardı. Asıl problem ise ileride ortaya çıkacaktı. Herkes için terörist suçlaması yapılabildi ve kimse de buna itiraz etmedi.
SURİYE’NİN TÜRK UÇAĞINI DÜŞÜRMESİ
22 Haziran 2012’de Türkiye’ye ait bir F4 Fantom’un Suriye tarafından düşürüldüğü açıklandı. Suriye önce iddiaları kabul etmedi. Uçağı kimin düşürdüğü hala gizemini koruyor. Olayda hayatını kaybeden Hava Pilot Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy ve Hava Pilot Yüzbaşı Gökhan Ertan’ın merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle sonuçlanan kaza sırasında bölgede görevli olmaları ise neredeyse hiç gündem olmadı. Yazıcıoğlu’nu taşıyan helikopterin yakın uçuş yapan savaş uçakları yüzünden düştüğü iddialarının yeterince araştırılmadığı gibi…
2013
AÇILIM, AKİL İNSANLAR, APO’NUN MESAJININ OKUNMASI
Diyarbakır’da Nevruz kutlamaları sırasında Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. AKP’li kalemler “yaşatmayı seçti” diyerek Apo’ya methiyeler düzüyordu. Sadece bir ay sonra Kürt sorunun çözümü için oluşturulan Akil İnsanlar Heyeti gezilerine başladı.
REYHANLI KATLİAMI
Mayısta Türkiye tarihinin en kanlı terör eylemlerinden biri gerçekleşti. Hatay Reyhanlı’da belediye önünde patlatılan bomba yüklü iki araç nedeniyle 52 kişi yaşamını yitirdi. Üstünkörü yapılan soruşturma ve yürütülen davayla kapatılan olay Türkiye tarihinin en karanlık eylemlerinden biri olarak tarihteki yerini aldı.
GEZİ DİRENİŞİ
Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların sökülmesine yönelik protestolarla başlayan olaylar 2013 Haziran’da ülke çapında kitlesel direniş eylemlerine dönüştü. Hükumetin olayları yatıştırmak yerine kışkırtıcı açıklamalarda bulunması sonucu şiddet tırmandı. Parkta yapılacak projeden vazgeçilse de Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz ve berkin Elvan gibi isimler hayatını kaybetti. Erdoğan “şeytanlaştırma” siyasetini ilk defa kitlesel ölçüde test etti.
DERSHANE KRİZİ
2013 ortalarında hiç gündemde yokken dershane krizi patlak verdi. Erdoğan konuyla ilgili uzun süre açıklama yapmadı. Takvimler 2013 Kasım’ını gösterirken o da konuya dahil oldu ve dershanelerin kapatılacağını açıkladı. Beklendiği gibi Hizmet Hareketi konuya tepki gösterdi. Dershanelerin kapatılması eğitimin gerçekleriyle uyuşmuyordu. Nitekim takip eden yıllarda eğitim içinden çıkılmaz hale geldi.
AKP medyası Hizmet Hareketi’nin tepkisini “para musluklarının kesilmesi” argümanıyla açıkladı. Meselenin aslı ise çok farklıydı. Ne olmuştu da Erdoğan durup dururken ‘dershaneler meselesi’ni ortaya atmıştı? Bu sorunun cevabı için takvimi biraz geriye çevirmek gerekiyor.
18 NİSAN 2013’TEN 17-25 ARALIK’A
18 Nisan 2013’te Başbakan Erdoğan’ın önüne MİT’ten bir bilgi notu gelir. Bazı bakanların Reza Zarrab isimli İranlı bir iş insanı ile ilişkilerini ve bu durumun hükumeti zor durumda bırakabileceğini ifade eden bir nottur bu. İşte bu not dershane krizinin asıl sebebidir.
Erdoğan, Zarrab olayının eninde sonunda patlayacağını anlamıştır. Kendini ve partisini bu rüzgardan korumanın tek yolu bir düşman bulmaktır. O düşman da zaten epeydir aklında olan Hizmet Hareketi’dir. Dershane krizi ortaya atılır, Hizmet Hareketi tepki gösterir, 17-25 Aralık olunca da “Dershaneler kapatılmasın diye hükumete operasyon yaptılar” denir ve kitle bunu yutar. Ayakkabı kutuları, milyon dolarlık rüşvetler, 100 milyar doları bulan yolsuzluk yok sayılır. Ok yaydan çıkmıştır adım adım 15 Temmuz’a gidilmektedir.
2014
EMNİYETTE TAYİN RÜZGARI
17-25 Aralık operasyonlarını güdük bırakma hamlesi sonucu 2014’te emniyette görevden alma ve tayin rüzgarı esti. Yıl içinde görev yeri değiştirilen personel sayısı 210 bini geçti. Operasyonda görev alan polisler tutuklandı.
MİT TIRLARI
Yılın ilk günü Hatay Kırıkhan’da ve 19 Ocak 2014’te Adana Seyhan’da durdurulan tırlardan büyük miktarda ağır askeri mühimmat çıktı. Suriye’ye giden tırlarla birlikte olan kişilerin MİT görevlisi olduğunun anlaşılması üzerine Erdoğan devreye girdi. Ona göre tırların durdurulması Cemaatin bir operasyonuydu. Erdoğan bu meselenin peşini hiç bırakmadı. Haberi yapan, görüntü yayınlayan gazeteciler yargılandı, hapsedildi. Can Dündar bu haber yüzünden halen Almanya’da bulunuyor. Silahların kime gittiği/satıldığı, Erdoğan’ın bu olaydaki rolü açığa kavuşmayı bekliyor.
17-25 ARALIK TAHLİYELERİ VE SES KAYITLARI
Yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sırasında tutuklanan Reza Zarrab ve bakan çocukları şubatta tahliye edildi. Evlerinde ele geçirilen ve “cemaat yerleştirdi” dedikleri paralar –yasal faiziyle- kendilerine iade edildi. Sosyal medyada birbiri peşi sıra çıkan ve içinde Erdoğan ve oğluna ait olanların da bulunduğu ses kayıtları içinse AKP çevreleri montaj yorumunda bulundu.
SOMA KATLİAMI
13 Mayıs’ta Soma yaşanan maden faciasında 301 madenci hayatını kaybetti. 301 kişinin öldüğü yerde dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız, “iki gündür aynı gömleği giyiyor” olmaktan yakındı; Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Yerkel madenci yakınını tekmeledi.
TBMM araştırması ihmalleri tespit etse de sektördeki koşulların iyileşmesi için hiçbir adım atılmadı. Bedava dağıtılan kömürlerle işçilerin güvenlik önlemlerini alınmaması ve ağır çalışma koşulları arasındaki ilişkiye ise kimse değinmedi. Ne de olsa AKP fetvacısı “Yolsuzluk hırsızlık değildir.” fetvası vermişti. Kimse çalınan hayatları sormadı. Aynı yıl içinde Ermenek’te yaşanan maden faciasında 18 kişinin hayatını kaybetmesi de hiçbir şeyi değiştirmedi.
KOBANİ OLAYLARI
Erdoğan’ın IŞİD kuşatması altındaki Kobane için “düştü düşüyor” açıklaması sonrası çıkan olaylarda 50’yi aşkın kişi hayatını kaybetti. Hükumet seçim eksenli yürüttüğü sözde açılım sürecinden dönmeye başladığının işaretini veriyordu.
GAZETECİLERE TUTUKLAMA
14 Aralık’ta düzenlenen bir operasyonla Samanyolu Yayın Grubu Genel Müdürü Hidayet Karaca ve Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’nın da aralarında olduğu 27 kişi gözaltına alındı. Karaca dahil dört kişi tutuklandı. ABD’de yaşayan Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı çıkartıldı.
2015
BANKASYA’YA EL KONULDU
3 Şubat’ta TMSF Bankasya’ya el koydu. Erdoğan’ın uzun süredir “battı batıyor” diyerek hedefe koyduğu Bankasya piyasadaki en güçlü yapıya sahip kurumlardan olmasına rağmen gerçeklikten uzak bahanelerle TMSF’ye devredildi.
SAVCI KİRAZ ÖLDÜRÜLDÜ
Cumhuriyet Savcısı M. Selim Kiraz Çağlayan Adliyesindeki makam odasında DHKP-C militanı olduğu belirtilen iki kişi tarafından rehin alındı. Güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonda iki militan öldürülürken Savcı Selim Kiraz da hayatını kaybetti. Savcının Berkin Elvan cinayetini araştırdığı ve olayın sorumlusuna ulaşmaya çok yakın olduğu belirtiliyordu.
SURUÇ KATLİAMI
20 Temmuz 2015’te Kobani’ye insani yardım götürmek için bekleyen çoğu üniversite öğrencisi 34 kişi bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetti. IŞİD tarafında gerçekleştirildiği belirtilen eylemle ilgili güvenlik zafiyetleri soruşturulmadı.
10 EKİM ANKARA GARI KATLİAMI
Suruç Katliamı’nın üstünden henüz üç ay bile geçmeden üstelik Ankara’da yani ülkenin başkentinde cumhuriyet tarihinin en büyük terör saldırısı gerçekleşti. Barış mitingi için Ankara’da toplanan kalabalık miting alanına girerken patlatılan bomba 103 kişinin ölümüne sebep oldu. Emniyetin saldırı istihbaratını çok önceden aldığı buna rağmen tedbir almadığı hatta olaydan önce birimleri alandan çektiği kanıtlansa da etkin bir soruşturma yürütülmedi.
7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE HENDEK SAVAŞLARI
7 Haziran 2015’te yapılan genel seçimlerde tek başına iktidar olamayan ve koalisyon da kuramayan/aslında kurmaya da niyeti olmayan AKP Güneydoğu’da mahallelere kurulan hendek ve barikatları bahane ederek büyük çaplı operasyonlar başlattı. Birçok sivilin de yaşamını kaybettiği operasyonlarda şehirler iç savaştaki Suriye kentlerini andırır hale geldi. İnsanlar bodrumlarda canlı canlı yakıldı, cesetler günlerce sokakta kaldı. Fakat AKP istediğini alarak 1 Kasım seçimlerinde tekrar tek başına iktidar oldu. Korku sopası işe yaramıştı.
NOKTA DERGİSİNE VE CAN DÜNDAR’A OPERASYON
MİT tırları meselesini hiç unutmayan Erdoğan Can Dündar’ı bir kenara yazmıştı, günü gelince Dündar tutuklandı. Meşhur selfili kapağı için de “yanlarına bırakmam” denilen Nokta dergisi genel yayın yönetmeni Cevheri Güven ve yazı işleri müdürü Murat Çapan 1 Kasım seçimlerinin hemen ertesi günü gözaltına alındı ve tutuklandı. İki gazeteci Silivri’de Can Dündar’la yan yana koğuşlarda tecritte tutuldu.
2016 VE SONRASI…
ANKARA ÇANKAYA VE GÜVENPARK SALDIRILARI
2016 bombalı saldırıların yaşandığı kanlı bir yıl olarak tarihe geçti.
17 Şubat’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait askeri servis aracının geçişi sırasında gerçekleştirilen saldırıda 29 kişi hayatını kaybetti.
13 Mart’ta Güvenpark’taki bombalı saldırıda ise ikisi saldırgan olmak üzere 38 kişi hayatını kaybetti.
7 Haziran’da Vezneciler’deki saldırıda 11 polis hayatını kaybetti.
28 Haziran 2016’da Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminalinde gerçekleştirilen saldırıda 44 kişi hayatını kaybetti.
VE 15 TEMMUZ…
15 Temmuz 2016’da Türkiye, tarihinin en kara günlerinden birini yaşadı. Akşam saatlerinde küçük bir grup askerin Boğaz Köprüsü’nü kontrol altına alması darbe girişimi olarak duyuruldu. O günün gecesinde ve ertesi gün devam eden olaylarda 249 vatandaş hayatını kaybetti.
Tatbikat var denilerek okullarından çıkarılan askeri öğrenciler ve terör saldırısı olduğu söylenerek kışladan çıkarılan erler; sözde darbeyi protesto edenlerce köprüden atılarak, boğazı kesilerek, linç edilerek öldürüldü.
Olaylar henüz devam ederken Erdoğan darbe girişiminin sorumlusunun Hizmet Hareketi olduğunu söyledi. Henüz olayların sıcaklığı sürerken binlerce kişi önceden hazırlanan listeler doğrultusunda tutuklandı. İşkence sıradan hale geldi, gözaltında ölümler yaşandı, temel hak ve özgürlükler hiçe sayıldı. Yüz binlerce insan tutuklandı, hüküm giydi. Hala devam eden süreçle ilgili sorular Türkiye’de asla sorulmadı, zaten AKP tabanının da böyle bir derdi yoktu.
Doğu Perinçek’in olaylardaki rolü ve Rusya ilişkisi gündem yapılmadı.
Olay günü Ankara semalarındaki uçakların kimliği sorgulanmadı.
Meclisin uçakla vurularak değil, içeriden bombayla patlatıldığı iddialarının üzerine gidilmedi.
Hakan Fidan ve Hulusi Akar görüşmesi irdelenmedi.
Sonuçta ordu tamamen pasifize edildi, yüz binlerce kamu çalışanı işten çıkarıldı, binlerce insanın mal varlığına el konuldu.
27 Temmuz’da onlarca gazeteci gözaltına alındı ve tutuklandı; bir kısmı hala tutuklu. Binlerce insan Türkiye’yi terk etti, Meriç’te ve Ege’de aileler yok oldu.
Şiddet dalgası 15 Temmuz’la da son bulmadı.
20 Ağustos’ta Gaziantep’te bir düğüne gerçekleşen saldırıda 57 kişi hayatını kaybetti.
10 Aralık’ta İstanbul’da gerçekleşen bombalı saldırıda 44 kişi hayatını kaybetti.
2016 sonrası ise Türkiye için kötülüğün önlenemez yükselişi oldu. Gazeteciler, milletvekilleri, siyasi liderler, STK temsilcileri… Kimse güvende değil. Ülke artık bir polis devleti haline gelmiş durumda. Pazarda fiyatları eleştirdiği için bile insanların evine polis baskını yapılabiliyor.
Ne özgürlüklerin kısıtlanması eleştirilebiliyor ne tepetaklak giden ekonomi. Sert, acımasız ve telafisi on yıllar alacak bir sona doğru hep birlikte gidiyoruz…
[BoldMedya] 1.1.2020
BOLD – Türkiye’nin gelecekteki yıllarını şekillendiren bu sancılı yıllara ve bir korku iklimine adım adım nasıl sürüklendiğimize yakından bakalım.
SAVRULMANIN HABERCİSİ ONE MINUTE- 29 OCAK 2009
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 29 Ocak 2009’da Davos’taki “one minute” olayı aslında kendisinin de AKP’nin de savruluşunun ilk işaretiydi. Davos dönüşü havaalanında binlerce kişi tarafından karşılanan/karşılatılan Erdoğan o gün gerilim stratejisinin gücünü keşfetti. Kitlesine bir düşman gösterdiği sürece kendisinin ne yaptığıyla kimse ilgilenmiyordu. Sonrası geldi zaten; Gezi, Kürtler ve son olarak Hizmet Hareketi…
12 EYLÜL 2010 REFERANDUM
Demokratik düzenlemeler içeren 12 Eylül Anayasa Referandumu AKP’nin belki de en hızlı dönüş yaptığı konu oldu. %58’e yakın “evet” oyuyla kabul edilen maddelerin getirdiği demokratik düzenlemelerle -bilhassa hukuk alanındaki- istediği tek adam rejimini kuramayacağını anlayan Erdoğan 2011 sonrasında bu adımların hepsini tersine çevirdi.
2011
ERGENEKON SORUŞTURMALARI
2007’de İstanbul Ümraniye’de bir evde bulunan el bombalarını müteakiben başlayan soruşturmalar Türkiye tarihinin en büyük davasına dönüştü. Dalga dalga devam eden soruşturmalar 2010’a geldiğinde üst seviyeye ulaşmıştı. 2011 ve 2012’de de devam eden soruşturma ve davalar mahkumiyetle sonuçlansa da AKP bu hükümlerin hepsini akladı. Ergenekon hiç var olmamıştı.
SURİYE İÇ SAVAŞI
Arap Baharı olarak adlandırılan olayların Suriye’deki yansımaları diğer ülkelerden farklı oldu. Rusya, İran, ABD gibi çok aktörlü bir coğrafyada işler çığırından çıktı. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Bir haftada Şam’da Cuma namazı kılma” hayali Türkiye’yi 5 milyonu aşkın Suriyeli sığınmacıyla karşı karşıya bıraktı.
ROBOSKİ KATLİAMI- 28 ARALIK 2011
28 Aralık 2011 saat 21.37 ve 22.24 arasında Türk Silahlı Kuvvetleri F16’larınca bombalanan kaçakçı grubundan 34 kişi feci şekilde can verdi. Ölenlerin 28’i Encü ailesindendi. Olayla ilgili davalardan bir sonuç çıkmadı. Devlet “parasını verdik ya” noktasına geldi. Maktul aileleri tazminatları almadı. Emri kimin verdiği hiçbir zaman tam olarak açıklanmasa da Erdoğan’ın çizgisinde bu tarihten sonra başlayan sert değişim de dikkatlerden kaçmadı.
2012
MİT KRİZİ
7 Şubat 2012’de MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve bazı MİT görevlilerinin ifadeye çağrılması Türkiye’ni gelecek yıllarda yaşayacağı büyük problemlerin ilk adımıydı. Fidan ve görevliler PKK ile yapılan görüşmeler yüzünden ifadeye çağrılmıştı. Görüşmelerin Erdoğan’ın onayıyla gerçekleştiği bilinmesine rağmen AKP bu olayı Cemaatin operasyonu gibi lanse etti. Erdoğan, baştan beri hazzetmediği Hizmet Hareketine cephe aldığı taktirde kendi tabanının buna nasıl göstereceğini de böylece test etmiş oluyordu. Sonuç beklentisinden iyi olunca düğmeye o tarihte bastı. Hizmet ve AKP kaçınılmaz bir gerilim sürecine girmişti.
İLKER BAŞBUĞ VE DİĞER TUTUKLAMALAR
2012’ye gelindiğinde Ergenekon davalarında en üst düzey tutuklamalar yapıldı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve emekli orgeneral Hurşit Tolon tutuklanarak cezaevine kondu. AKP çevrelerinin ve Ergenekon soruşturmalarının demokrasi için bir fırsat olarak görenlerin olumlu karşıladığı bu gelişmeler aslında davada rüzgarların tersine dönmesi konusunda etkili oldu. Eski de olsa bir genelkurmay başkanının “terörist” suçlamasıyla tutuklanması Ergenekon’a karşı tepkileri üst düzeye çıkardı. Asıl problem ise ileride ortaya çıkacaktı. Herkes için terörist suçlaması yapılabildi ve kimse de buna itiraz etmedi.
SURİYE’NİN TÜRK UÇAĞINI DÜŞÜRMESİ
22 Haziran 2012’de Türkiye’ye ait bir F4 Fantom’un Suriye tarafından düşürüldüğü açıklandı. Suriye önce iddiaları kabul etmedi. Uçağı kimin düşürdüğü hala gizemini koruyor. Olayda hayatını kaybeden Hava Pilot Teğmen Hasan Hüseyin Aksoy ve Hava Pilot Yüzbaşı Gökhan Ertan’ın merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle sonuçlanan kaza sırasında bölgede görevli olmaları ise neredeyse hiç gündem olmadı. Yazıcıoğlu’nu taşıyan helikopterin yakın uçuş yapan savaş uçakları yüzünden düştüğü iddialarının yeterince araştırılmadığı gibi…
2013
AÇILIM, AKİL İNSANLAR, APO’NUN MESAJININ OKUNMASI
Diyarbakır’da Nevruz kutlamaları sırasında Abdullah Öcalan’ın mesajı okundu. AKP’li kalemler “yaşatmayı seçti” diyerek Apo’ya methiyeler düzüyordu. Sadece bir ay sonra Kürt sorunun çözümü için oluşturulan Akil İnsanlar Heyeti gezilerine başladı.
REYHANLI KATLİAMI
Mayısta Türkiye tarihinin en kanlı terör eylemlerinden biri gerçekleşti. Hatay Reyhanlı’da belediye önünde patlatılan bomba yüklü iki araç nedeniyle 52 kişi yaşamını yitirdi. Üstünkörü yapılan soruşturma ve yürütülen davayla kapatılan olay Türkiye tarihinin en karanlık eylemlerinden biri olarak tarihteki yerini aldı.
GEZİ DİRENİŞİ
Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların sökülmesine yönelik protestolarla başlayan olaylar 2013 Haziran’da ülke çapında kitlesel direniş eylemlerine dönüştü. Hükumetin olayları yatıştırmak yerine kışkırtıcı açıklamalarda bulunması sonucu şiddet tırmandı. Parkta yapılacak projeden vazgeçilse de Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz ve berkin Elvan gibi isimler hayatını kaybetti. Erdoğan “şeytanlaştırma” siyasetini ilk defa kitlesel ölçüde test etti.
DERSHANE KRİZİ
2013 ortalarında hiç gündemde yokken dershane krizi patlak verdi. Erdoğan konuyla ilgili uzun süre açıklama yapmadı. Takvimler 2013 Kasım’ını gösterirken o da konuya dahil oldu ve dershanelerin kapatılacağını açıkladı. Beklendiği gibi Hizmet Hareketi konuya tepki gösterdi. Dershanelerin kapatılması eğitimin gerçekleriyle uyuşmuyordu. Nitekim takip eden yıllarda eğitim içinden çıkılmaz hale geldi.
AKP medyası Hizmet Hareketi’nin tepkisini “para musluklarının kesilmesi” argümanıyla açıkladı. Meselenin aslı ise çok farklıydı. Ne olmuştu da Erdoğan durup dururken ‘dershaneler meselesi’ni ortaya atmıştı? Bu sorunun cevabı için takvimi biraz geriye çevirmek gerekiyor.
18 NİSAN 2013’TEN 17-25 ARALIK’A
18 Nisan 2013’te Başbakan Erdoğan’ın önüne MİT’ten bir bilgi notu gelir. Bazı bakanların Reza Zarrab isimli İranlı bir iş insanı ile ilişkilerini ve bu durumun hükumeti zor durumda bırakabileceğini ifade eden bir nottur bu. İşte bu not dershane krizinin asıl sebebidir.
Erdoğan, Zarrab olayının eninde sonunda patlayacağını anlamıştır. Kendini ve partisini bu rüzgardan korumanın tek yolu bir düşman bulmaktır. O düşman da zaten epeydir aklında olan Hizmet Hareketi’dir. Dershane krizi ortaya atılır, Hizmet Hareketi tepki gösterir, 17-25 Aralık olunca da “Dershaneler kapatılmasın diye hükumete operasyon yaptılar” denir ve kitle bunu yutar. Ayakkabı kutuları, milyon dolarlık rüşvetler, 100 milyar doları bulan yolsuzluk yok sayılır. Ok yaydan çıkmıştır adım adım 15 Temmuz’a gidilmektedir.
2014
EMNİYETTE TAYİN RÜZGARI
17-25 Aralık operasyonlarını güdük bırakma hamlesi sonucu 2014’te emniyette görevden alma ve tayin rüzgarı esti. Yıl içinde görev yeri değiştirilen personel sayısı 210 bini geçti. Operasyonda görev alan polisler tutuklandı.
MİT TIRLARI
Yılın ilk günü Hatay Kırıkhan’da ve 19 Ocak 2014’te Adana Seyhan’da durdurulan tırlardan büyük miktarda ağır askeri mühimmat çıktı. Suriye’ye giden tırlarla birlikte olan kişilerin MİT görevlisi olduğunun anlaşılması üzerine Erdoğan devreye girdi. Ona göre tırların durdurulması Cemaatin bir operasyonuydu. Erdoğan bu meselenin peşini hiç bırakmadı. Haberi yapan, görüntü yayınlayan gazeteciler yargılandı, hapsedildi. Can Dündar bu haber yüzünden halen Almanya’da bulunuyor. Silahların kime gittiği/satıldığı, Erdoğan’ın bu olaydaki rolü açığa kavuşmayı bekliyor.
17-25 ARALIK TAHLİYELERİ VE SES KAYITLARI
Yolsuzluk ve rüşvet operasyonları sırasında tutuklanan Reza Zarrab ve bakan çocukları şubatta tahliye edildi. Evlerinde ele geçirilen ve “cemaat yerleştirdi” dedikleri paralar –yasal faiziyle- kendilerine iade edildi. Sosyal medyada birbiri peşi sıra çıkan ve içinde Erdoğan ve oğluna ait olanların da bulunduğu ses kayıtları içinse AKP çevreleri montaj yorumunda bulundu.
SOMA KATLİAMI
13 Mayıs’ta Soma yaşanan maden faciasında 301 madenci hayatını kaybetti. 301 kişinin öldüğü yerde dönemin Enerji Bakanı Taner Yıldız, “iki gündür aynı gömleği giyiyor” olmaktan yakındı; Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Yerkel madenci yakınını tekmeledi.
TBMM araştırması ihmalleri tespit etse de sektördeki koşulların iyileşmesi için hiçbir adım atılmadı. Bedava dağıtılan kömürlerle işçilerin güvenlik önlemlerini alınmaması ve ağır çalışma koşulları arasındaki ilişkiye ise kimse değinmedi. Ne de olsa AKP fetvacısı “Yolsuzluk hırsızlık değildir.” fetvası vermişti. Kimse çalınan hayatları sormadı. Aynı yıl içinde Ermenek’te yaşanan maden faciasında 18 kişinin hayatını kaybetmesi de hiçbir şeyi değiştirmedi.
KOBANİ OLAYLARI
Erdoğan’ın IŞİD kuşatması altındaki Kobane için “düştü düşüyor” açıklaması sonrası çıkan olaylarda 50’yi aşkın kişi hayatını kaybetti. Hükumet seçim eksenli yürüttüğü sözde açılım sürecinden dönmeye başladığının işaretini veriyordu.
GAZETECİLERE TUTUKLAMA
14 Aralık’ta düzenlenen bir operasyonla Samanyolu Yayın Grubu Genel Müdürü Hidayet Karaca ve Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’nın da aralarında olduğu 27 kişi gözaltına alındı. Karaca dahil dört kişi tutuklandı. ABD’de yaşayan Fethullah Gülen hakkında yakalama kararı çıkartıldı.
2015
BANKASYA’YA EL KONULDU
3 Şubat’ta TMSF Bankasya’ya el koydu. Erdoğan’ın uzun süredir “battı batıyor” diyerek hedefe koyduğu Bankasya piyasadaki en güçlü yapıya sahip kurumlardan olmasına rağmen gerçeklikten uzak bahanelerle TMSF’ye devredildi.
SAVCI KİRAZ ÖLDÜRÜLDÜ
Cumhuriyet Savcısı M. Selim Kiraz Çağlayan Adliyesindeki makam odasında DHKP-C militanı olduğu belirtilen iki kişi tarafından rehin alındı. Güvenlik güçlerinin yaptığı operasyonda iki militan öldürülürken Savcı Selim Kiraz da hayatını kaybetti. Savcının Berkin Elvan cinayetini araştırdığı ve olayın sorumlusuna ulaşmaya çok yakın olduğu belirtiliyordu.
SURUÇ KATLİAMI
20 Temmuz 2015’te Kobani’ye insani yardım götürmek için bekleyen çoğu üniversite öğrencisi 34 kişi bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetti. IŞİD tarafında gerçekleştirildiği belirtilen eylemle ilgili güvenlik zafiyetleri soruşturulmadı.
10 EKİM ANKARA GARI KATLİAMI
Suruç Katliamı’nın üstünden henüz üç ay bile geçmeden üstelik Ankara’da yani ülkenin başkentinde cumhuriyet tarihinin en büyük terör saldırısı gerçekleşti. Barış mitingi için Ankara’da toplanan kalabalık miting alanına girerken patlatılan bomba 103 kişinin ölümüne sebep oldu. Emniyetin saldırı istihbaratını çok önceden aldığı buna rağmen tedbir almadığı hatta olaydan önce birimleri alandan çektiği kanıtlansa da etkin bir soruşturma yürütülmedi.
7 HAZİRAN SEÇİMLERİ VE HENDEK SAVAŞLARI
7 Haziran 2015’te yapılan genel seçimlerde tek başına iktidar olamayan ve koalisyon da kuramayan/aslında kurmaya da niyeti olmayan AKP Güneydoğu’da mahallelere kurulan hendek ve barikatları bahane ederek büyük çaplı operasyonlar başlattı. Birçok sivilin de yaşamını kaybettiği operasyonlarda şehirler iç savaştaki Suriye kentlerini andırır hale geldi. İnsanlar bodrumlarda canlı canlı yakıldı, cesetler günlerce sokakta kaldı. Fakat AKP istediğini alarak 1 Kasım seçimlerinde tekrar tek başına iktidar oldu. Korku sopası işe yaramıştı.
NOKTA DERGİSİNE VE CAN DÜNDAR’A OPERASYON
MİT tırları meselesini hiç unutmayan Erdoğan Can Dündar’ı bir kenara yazmıştı, günü gelince Dündar tutuklandı. Meşhur selfili kapağı için de “yanlarına bırakmam” denilen Nokta dergisi genel yayın yönetmeni Cevheri Güven ve yazı işleri müdürü Murat Çapan 1 Kasım seçimlerinin hemen ertesi günü gözaltına alındı ve tutuklandı. İki gazeteci Silivri’de Can Dündar’la yan yana koğuşlarda tecritte tutuldu.
2016 VE SONRASI…
ANKARA ÇANKAYA VE GÜVENPARK SALDIRILARI
2016 bombalı saldırıların yaşandığı kanlı bir yıl olarak tarihe geçti.
17 Şubat’ta Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait askeri servis aracının geçişi sırasında gerçekleştirilen saldırıda 29 kişi hayatını kaybetti.
13 Mart’ta Güvenpark’taki bombalı saldırıda ise ikisi saldırgan olmak üzere 38 kişi hayatını kaybetti.
7 Haziran’da Vezneciler’deki saldırıda 11 polis hayatını kaybetti.
28 Haziran 2016’da Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminalinde gerçekleştirilen saldırıda 44 kişi hayatını kaybetti.
VE 15 TEMMUZ…
15 Temmuz 2016’da Türkiye, tarihinin en kara günlerinden birini yaşadı. Akşam saatlerinde küçük bir grup askerin Boğaz Köprüsü’nü kontrol altına alması darbe girişimi olarak duyuruldu. O günün gecesinde ve ertesi gün devam eden olaylarda 249 vatandaş hayatını kaybetti.
Tatbikat var denilerek okullarından çıkarılan askeri öğrenciler ve terör saldırısı olduğu söylenerek kışladan çıkarılan erler; sözde darbeyi protesto edenlerce köprüden atılarak, boğazı kesilerek, linç edilerek öldürüldü.
Olaylar henüz devam ederken Erdoğan darbe girişiminin sorumlusunun Hizmet Hareketi olduğunu söyledi. Henüz olayların sıcaklığı sürerken binlerce kişi önceden hazırlanan listeler doğrultusunda tutuklandı. İşkence sıradan hale geldi, gözaltında ölümler yaşandı, temel hak ve özgürlükler hiçe sayıldı. Yüz binlerce insan tutuklandı, hüküm giydi. Hala devam eden süreçle ilgili sorular Türkiye’de asla sorulmadı, zaten AKP tabanının da böyle bir derdi yoktu.
Doğu Perinçek’in olaylardaki rolü ve Rusya ilişkisi gündem yapılmadı.
Olay günü Ankara semalarındaki uçakların kimliği sorgulanmadı.
Meclisin uçakla vurularak değil, içeriden bombayla patlatıldığı iddialarının üzerine gidilmedi.
Hakan Fidan ve Hulusi Akar görüşmesi irdelenmedi.
Sonuçta ordu tamamen pasifize edildi, yüz binlerce kamu çalışanı işten çıkarıldı, binlerce insanın mal varlığına el konuldu.
27 Temmuz’da onlarca gazeteci gözaltına alındı ve tutuklandı; bir kısmı hala tutuklu. Binlerce insan Türkiye’yi terk etti, Meriç’te ve Ege’de aileler yok oldu.
Şiddet dalgası 15 Temmuz’la da son bulmadı.
20 Ağustos’ta Gaziantep’te bir düğüne gerçekleşen saldırıda 57 kişi hayatını kaybetti.
10 Aralık’ta İstanbul’da gerçekleşen bombalı saldırıda 44 kişi hayatını kaybetti.
2016 sonrası ise Türkiye için kötülüğün önlenemez yükselişi oldu. Gazeteciler, milletvekilleri, siyasi liderler, STK temsilcileri… Kimse güvende değil. Ülke artık bir polis devleti haline gelmiş durumda. Pazarda fiyatları eleştirdiği için bile insanların evine polis baskını yapılabiliyor.
Ne özgürlüklerin kısıtlanması eleştirilebiliyor ne tepetaklak giden ekonomi. Sert, acımasız ve telafisi on yıllar alacak bir sona doğru hep birlikte gidiyoruz…
[BoldMedya] 1.1.2020
5 bin 300 personelli TRT, dış yapıma 1 milyar 150 milyon lira ödedi
5 bin 303 personeli olan ve 19 başkentte bürosu bulunan TRT, dışarıdan aldığı haber ve programlara 1 milyar 150 milyon lira ödedi. TRT, bir yılda 1,7 milyar lira bandrol geliri, 689 milyon lira da vatandaşın ödediği elektrik faturasından pay aldı.
5 bin 303 personeli olan ve 19 dünya başkentinde büroları bulunan TRT, dışarıdan aldığı haber ve programlara 1 milyar 150 milyon lira ödedi. 2018 Sayıştay raporuna göre, kurum dışından temin edilen yapım ve program giderleri önceki döneme göre yüzde 26 arttı, kurum dışı şahıslara ödenen miktar da yüzde 3 artış gösterdi.
Kurum 2018’de dışarıdan temin edilen yapım ve programlara 483 milyon 412 bin lira öderken, dışarıdan alınan haberlere de 611 milyon 598 bin lira harcandı. TRT, kurum dışındaki kişilere yaptırdığı programlara ise 55 milyon 142 bin lira ödedi. TRT bir yıl içinde 1.7 milyar lira bandrol geliri ve 689 milyon lira da vatandaşın ödediği elektrik faturasından pay aldı. TRT, 2019’da ise elektrik faturalarından 475 milyon lira gelir beklerken, sağlanan gelir bunun 200 milyon lira fazlası oldu.
KUALA LUMPUR’DA OFİSİ VAR
Sözcü’nün haberine göre, TRT’nin dışarıdan yaptığı haber, yapım, program alımları da 1 milyar 150 milyon 152 bin lira olarak gerçekleşti. Bir önceki yıl bu rakam yüzde 30.4 daha düşük oranla, 882 milyon 135 lirada kalmıştı. TRT, Anadolu Ajansından aldığı hizmetler karşılığı da bu kuruma KDV hariç 366 bin 227 lira ödedi. TRT’nin; Berlin, Aşkabat, Washington, Brüksel, Bakü, Taşkent, Kahire, Saraybosna, Köln, Erbil, Londra, Kuala Lumpur, Tahran, Astana, Kıbrıs, Almatı ve Moskova büroları ile New York’taki BM Genel Merkez Binası ve Washington bürosuna bağlı New York ofisleri faaliyette bulunuyor.
1.774 KİŞİ AYRILDI
TRT’de 2018’de 7 bin 133 olan personel sayısı, özellikle emeklilikler nedeniyle 2018 yılı sonunda 5 bin 303’e düştü. Bin 774 personel emekli oldu. Sayıştay raporunda personel sayısının düşmesine rağmen faaliyetlerde belirgin bir aksama yaşanmadığı da belirtildi.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
5 bin 303 personeli olan ve 19 dünya başkentinde büroları bulunan TRT, dışarıdan aldığı haber ve programlara 1 milyar 150 milyon lira ödedi. 2018 Sayıştay raporuna göre, kurum dışından temin edilen yapım ve program giderleri önceki döneme göre yüzde 26 arttı, kurum dışı şahıslara ödenen miktar da yüzde 3 artış gösterdi.
Kurum 2018’de dışarıdan temin edilen yapım ve programlara 483 milyon 412 bin lira öderken, dışarıdan alınan haberlere de 611 milyon 598 bin lira harcandı. TRT, kurum dışındaki kişilere yaptırdığı programlara ise 55 milyon 142 bin lira ödedi. TRT bir yıl içinde 1.7 milyar lira bandrol geliri ve 689 milyon lira da vatandaşın ödediği elektrik faturasından pay aldı. TRT, 2019’da ise elektrik faturalarından 475 milyon lira gelir beklerken, sağlanan gelir bunun 200 milyon lira fazlası oldu.
KUALA LUMPUR’DA OFİSİ VAR
Sözcü’nün haberine göre, TRT’nin dışarıdan yaptığı haber, yapım, program alımları da 1 milyar 150 milyon 152 bin lira olarak gerçekleşti. Bir önceki yıl bu rakam yüzde 30.4 daha düşük oranla, 882 milyon 135 lirada kalmıştı. TRT, Anadolu Ajansından aldığı hizmetler karşılığı da bu kuruma KDV hariç 366 bin 227 lira ödedi. TRT’nin; Berlin, Aşkabat, Washington, Brüksel, Bakü, Taşkent, Kahire, Saraybosna, Köln, Erbil, Londra, Kuala Lumpur, Tahran, Astana, Kıbrıs, Almatı ve Moskova büroları ile New York’taki BM Genel Merkez Binası ve Washington bürosuna bağlı New York ofisleri faaliyette bulunuyor.
1.774 KİŞİ AYRILDI
TRT’de 2018’de 7 bin 133 olan personel sayısı, özellikle emeklilikler nedeniyle 2018 yılı sonunda 5 bin 303’e düştü. Bin 774 personel emekli oldu. Sayıştay raporunda personel sayısının düşmesine rağmen faaliyetlerde belirgin bir aksama yaşanmadığı da belirtildi.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Habertürk'ün sahibi Turgay Ciner'in santraline mühür
Termik santrallere 22,5 yıl daha filtre muafiyeti getiren kanun son anda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından veto edilmişti. Filtresiz santraller birer birer mühürleniyor. Mühürleme işlemi Habertürk TV'nin sahibi Turgay Ciner'in işlettiği Zonguldak Çatalağzı Termik Santrali ile başladı. Manisa Soma Termik Santrali'nde de 1 Ocak 2020 itibarıyla üretim durduruldu.
Manisa'nın Soma ilçesinde kömürden elektrik enerjisi üreten termik santrale verilen 1 aylık mühlete rağmen bacalara filtre takılmaması sebebiyle gece yarısı mühür vuruldu.
Türkiye'nin çeşitli illerindeki yaklaşık 15 termik santrale baca filtresi takılmasını 2,5 yıl daha erteleyen kanun teklifi, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP') milletvekillerinin oylarıyla kabul edilmişti.
Soma Termik Santrali'nin bacalarına filtre takılması için işletmeci firmaya verilen süre doldu.
Kamuoyunda infiale sebep olan kanun, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından geçen yıl aralık ayının başında veto edildi.
İçinde her birinde 1 buhar türbini jeneratörü, 1 kazan, 1 kondeser, 1 soğutma kulesi olan ve 165 megawatt (MW) gücünde 6 ünitesi bulunan Soma Termik Santrali'nin hava kirliliğine sebep olduğunu söyleyen yöre halkı, kararın veto edilmesini sevinçle karşıladı.
SOMA HALKI KIŞ ORTASINDA SOĞUKTA KALDI
Santralin kapanması ile Bölgesel Isıtma Sistemi ile verilen sıcak suyla ısınan Somalılar soğukta kaldı.
Bölgesel Isıtma Sistemi'nin (BIS) 2011 yılından beri faal. Termik santralin atık suları ısıtma amaçlı şehre veriliyor.
Büyükşehir Kanunu değişince BIS'ın yetkileri Manisa Belediyesi'ne geçti. BIS'te 12 bin abone var.
BIS abone ücretinin yüksek olması ve sık sık arıza meydana gelmesi gibi eleştirilere maruz kalıyor.
1 OCAK 2029'A KADAR MÜHLET VERİLMİŞTİ, FİLTRE TAKILMAYINCA...
Yetkililer de termik santraldeki 3 bacaya filtre takılması için 1 ay süre verdi. Süre 1 Ocak'ta doldu, ancak bacalara filtre takılmadı. Bunun üzerine ekipler gece yarısı harekete geçti.
Yetkililer, yeni yılın ilk dakikalarında polis ekipleri eşliğinde gittikleri Soma Termik Santrali'ni, mühürleyerek faaliyeti durdurdu.
Habertürk TV'nin sahibi Turgay Ciner'in Zonguldak'ta işlettiği termik santral 1 Ocak 2020 tarihi itibarıyla mühürlendi.
HABERTÜRK TV'NİN SAHİBİ TURGAY CİNER'İN SANTRALİ DE MÜHÜRLENDİ
Zonguldak'ın Kilimli ilçesine bağlı Çatalağzı beldesinde 1946 yılında faaliyete geçen ve 2014'te özelleştirme sonucu Turgay Ciner'in Elsan Enerji şirketine devredilen Çatalağzı Termik Santrali de "bacalarında filtre olmadığı" gerekçesi ile mühürlendi.
2 üniteden oluşan 300 megawatt (MW) gücündeki termik santral çevre kirliliğine ve sağlık problemlerine sebep oluyordu.
Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ekipleri, 1 Ocak 2020'in ilk saatlerinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın talimatıyla santrale gitti.
Bakanlığın kararını yetkililere tebliğ eden ekipler, santraldeki iki bacanın bulunduğu kömür kazanlarını mühürledi. Santralin Çevre İzin Belgesi alana kadar üretim yapamayacağı öğrenildi.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Manisa'nın Soma ilçesinde kömürden elektrik enerjisi üreten termik santrale verilen 1 aylık mühlete rağmen bacalara filtre takılmaması sebebiyle gece yarısı mühür vuruldu.
Türkiye'nin çeşitli illerindeki yaklaşık 15 termik santrale baca filtresi takılmasını 2,5 yıl daha erteleyen kanun teklifi, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ve Milliyetçi Hareket Partisi (MHP') milletvekillerinin oylarıyla kabul edilmişti.
Soma Termik Santrali'nin bacalarına filtre takılması için işletmeci firmaya verilen süre doldu.
Kamuoyunda infiale sebep olan kanun, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından geçen yıl aralık ayının başında veto edildi.
İçinde her birinde 1 buhar türbini jeneratörü, 1 kazan, 1 kondeser, 1 soğutma kulesi olan ve 165 megawatt (MW) gücünde 6 ünitesi bulunan Soma Termik Santrali'nin hava kirliliğine sebep olduğunu söyleyen yöre halkı, kararın veto edilmesini sevinçle karşıladı.
SOMA HALKI KIŞ ORTASINDA SOĞUKTA KALDI
Santralin kapanması ile Bölgesel Isıtma Sistemi ile verilen sıcak suyla ısınan Somalılar soğukta kaldı.
Bölgesel Isıtma Sistemi'nin (BIS) 2011 yılından beri faal. Termik santralin atık suları ısıtma amaçlı şehre veriliyor.
Büyükşehir Kanunu değişince BIS'ın yetkileri Manisa Belediyesi'ne geçti. BIS'te 12 bin abone var.
BIS abone ücretinin yüksek olması ve sık sık arıza meydana gelmesi gibi eleştirilere maruz kalıyor.
1 OCAK 2029'A KADAR MÜHLET VERİLMİŞTİ, FİLTRE TAKILMAYINCA...
Yetkililer de termik santraldeki 3 bacaya filtre takılması için 1 ay süre verdi. Süre 1 Ocak'ta doldu, ancak bacalara filtre takılmadı. Bunun üzerine ekipler gece yarısı harekete geçti.
Yetkililer, yeni yılın ilk dakikalarında polis ekipleri eşliğinde gittikleri Soma Termik Santrali'ni, mühürleyerek faaliyeti durdurdu.
Habertürk TV'nin sahibi Turgay Ciner'in Zonguldak'ta işlettiği termik santral 1 Ocak 2020 tarihi itibarıyla mühürlendi.
HABERTÜRK TV'NİN SAHİBİ TURGAY CİNER'İN SANTRALİ DE MÜHÜRLENDİ
Zonguldak'ın Kilimli ilçesine bağlı Çatalağzı beldesinde 1946 yılında faaliyete geçen ve 2014'te özelleştirme sonucu Turgay Ciner'in Elsan Enerji şirketine devredilen Çatalağzı Termik Santrali de "bacalarında filtre olmadığı" gerekçesi ile mühürlendi.
2 üniteden oluşan 300 megawatt (MW) gücündeki termik santral çevre kirliliğine ve sağlık problemlerine sebep oluyordu.
Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ekipleri, 1 Ocak 2020'in ilk saatlerinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın talimatıyla santrale gitti.
Bakanlığın kararını yetkililere tebliğ eden ekipler, santraldeki iki bacanın bulunduğu kömür kazanlarını mühürledi. Santralin Çevre İzin Belgesi alana kadar üretim yapamayacağı öğrenildi.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Savcının yazdığı 'Absürt' iddianameler unutulmuyor
Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanvekiliyken Cumhuriyet davasında yargılandığı süreçte cezaevine giren Avukat Akın Atalay'ın parkeleriyle başı yine belada
İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi'nce yargılandığı davada, "terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etme" suçundan 8 yıl 1 ay 15 gün hapisle cezalandırılan Akın Atalay, bir yıldan fazla Silivri Cezaevinde tutuklu kalmıştı.
Aldığı ceza ve tutuklanmasının sebeplerinden biri evinin parkelerini değiştirmesiydi
Atalay hakkında hazırlanan iddianamede '6 yıl önce evinin parkelerini yaptırmak için 2500 TL ödediği parkecinin oğlunun yemek yediği restoranın Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) raporunda yer alması gösterildi.
Avukat Akın Atalay'ın parkeleriyle ilgili yeni bir mesaj paylaştı
'Evin parkelerinin kabardığını belirten Atalay parkeciyi aramaktan korktuğunu ironik bir şekilde duyurdu'
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi'nce yargılandığı davada, "terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etme" suçundan 8 yıl 1 ay 15 gün hapisle cezalandırılan Akın Atalay, bir yıldan fazla Silivri Cezaevinde tutuklu kalmıştı.
Aldığı ceza ve tutuklanmasının sebeplerinden biri evinin parkelerini değiştirmesiydi
Atalay hakkında hazırlanan iddianamede '6 yıl önce evinin parkelerini yaptırmak için 2500 TL ödediği parkecinin oğlunun yemek yediği restoranın Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) raporunda yer alması gösterildi.
Avukat Akın Atalay'ın parkeleriyle ilgili yeni bir mesaj paylaştı
'Evin parkelerinin kabardığını belirten Atalay parkeciyi aramaktan korktuğunu ironik bir şekilde duyurdu'
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Hocaefendi gerçek mürşidin vasıflarını sıraladı...
Fethullah Gülen Hocaefendi'nin 'Kırık Testi' sohbeti 'Herkul.org.' sitesinde yayımlandı.
[ KIRIK TESTİ ]
Soru: Hz. Şuayb’ın, kavmine hitaben söylediği, “Ey kavmim, şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmaz mıyım? Hem ben sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum. Benim istediğim bir tek şey var o da, gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir. (Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” (Hûd Sûresi, 11/88) şeklindeki sözleri, irşat erleri adına ne tür mesajlar içermektedir?
Öncelikle bir hususun altını çizmekte fayda var. Peygamberlerin kavimleriyle yaptığı konuşmaların ve onlara yönelttiği nasihatlerin iyi anlaşılması için, o kavimlerin hususiyetlerinin bilinmesi gerekir.
Zira onların beyan ve ifadelerinin konjonktürel bir yanının olduğu, sosyal çevrenin gereklerine göre şekillendiği unutulmamalıdır. Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa, her kavmin farklı bir hususiyetinin, farklı bir hastalığının olduğu görülür.
Hz. Şuayb’ın kavminin problemi de diğerlerinden farklıdır. Hz. Şuayb, Medyen ve Ashab-ı Eyke’ye peygamber olarak gönderilmişti. Tefsirdeki bir tevcihe göre ihtimal kendisi Medyen’de neş’et etmiş fakat Eyke halkını irşat etmekle de görevlendirilmişti. Zira Kur’ân-ı Kerim, Hz. Şuayb’ın Medyen’e peygamber olarak gönderilmesinden bahsederken her seferinde “ehâhum-kardeşleri, içlerinden biri” demesine mukabil (A’raf sûresi, 7/85; Hûd sûresi, 11/84; Ankebût sûresi, 29/36), onun Eyke ile irtibatını anlatırken bu ifadeyi kullanmıyor. (Şuara sûresi, 26/177)
Kur’ân’ın beyanına bakıldığında buraların o gün itibarıyla önemli birer ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor. Bunu fırsat bilen ahali önemli servetler elde etmiş ve bununla da küstahlaşmış ve şımarmışlardı. Ticaret ve alışverişlerinde spekülasyonlara başvuruyor, milletin malını hortumluyor, alışverişlerine hile katıyor ve insanları aldatıyorlardı.
Yine âyetlerin ifadelerine bakılacak olursa muhtemelen yolları tutup üreticilerin mallarını ellerinden ucuza almak suretiyle halka pahalıya satıyor, ticaret mallarına haraç kesiyor ve bunlardan ağır vergiler alıyorlardı. Bu yüzden Hz. Şuayb, her seferinde onlara alışverişlerinde dürüst ve adaletli olmalarını tavsiye etmiş ve haksız yere insanların mallarını almamalarını öğütlemiştir.
Bütün Peygamberlerin Ortak Çağrısı
Kavimlerin hastalık ve problemlerine göre peygamberlerin öne çıkardığı hususlarda bir kısım farklılıklar olsa da, bütün peygamberlerin ittifakla üzerinde durduğu çok önemli hakikatler de vardır. Mesela peygamberlerin, kavimlerine yaptığı çağrılara bakıldığında onların tamamının insanları tevhide ve Allah’a kullukta bulunmaya çağırdıkları görülecektir.
Bütün peygamberler kavimlerini küfürden, şirkten, dalaletten ve ifsattan korumaya çalışmışlardır. Dolayısıyla enbiya-i izam neş’et ettikleri yerlerin şartlarına göre detaya ait meselelerde farklı bir kısım hususlar üzerinde durmuş olsalar da, onların misyonlarının asıl amacı, insanları tevhid ve ubudiyete çağırmaktır.
Aynı şekilde tüm peygamberler, yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız Allah’a ait olduğunu vurgulamışlardır. Sözgelimi Şuara sûresinde geçen peygamber kıssalarına bakıldığında, bütün peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin döküldüğü görülmektedir: “Yaptığım bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira benim mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.” (Şuarâ Sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180)
Kendilerine gönderilen peygamberlerini öldürmeye azmetmiş kişilere Habib-i Neccar’ın söyledikleri de aynı hakikate işaret etmektedir: “Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn Sûresi, 36/21)
Demek ki irşat mesleğinde muvaffak olmanın önemli gereklerinden birisi, beklentisiz olmaktır. Yaptıkları hizmet karşılığında kimseden bir şey beklemeyen insanlar, hem ihlaslarını muhafaza etmiş hem de insanlarda güven duygusu oluşturmuş olurlar.
Çarklarını belirli beklentilere göre kurmuş olanların, arkasına aldıkları insanları sahil-i selamete ulaştırdıkları görülmemiştir. Niyazi Mısrî’nin ifadesiyle, “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Yapılan hizmetlerin, kartopu gibi yuvarlandıkça büyümesi, ihlâsla taçlanmasına bağlıdır.
GÜVENİLİR OLMA
Şimdi soruda dile getirilen âyet-i kerimeye daha yakından bakmaya çalışalım. Hz. Şuayb, 'Ya Kavmi' diyerek söze başlıyor. Bu hitapta mütekellim “ye” sinin düştüğü görülüyor. Bu da Hz. Şuayb’ın kavminin hidayeti konusundaki heyecan ve acelesine işaret edebilir. Yer yer Kur’ân’da bu tür tasarruflara rastlamak mümkündür.
Devamla o, “Bana söyler misiniz, şayet ben (sizi davet ettiğim hususlarda), Rabbimden gelen bir burhan ve delil üzerine isem ve O bana nezdinden güzel bir rızık vermişse…?” diyor.
Hz. Şuayb, bu ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın kendi üzerindeki nimetlerini hatırlatarak kavmini düşünmeye davet ediyor. O, sahip olduğu malların ve nimetlerin Allah tarafından kendisine lütfedilmiş helâl bir rızık olduğunu zikretmek suretiyle, kavminin rızıklarının helâl olmadığına da bir göndermede bulunuyor.
Nitekim o, daha başka âyet-i kerimelerde açıkça zikredildiği üzere “Ölçeği tam ölçün, eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın. Taşkınlık yaparak nizamı bozmayın!” (Şuarâ Sûresi, 26/181-183) şeklindeki ifadeleriyle, onlara helâl rızkın yolunu göstermiştir.
Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Hz. Şuayb’ın kavmi, sahip oldukları serveti, zulümle, haksız yollarla edinmişlerdi. Dolayısıyla onlar, -hâşâ- Peygamberlerini de kendileri gibi görebilir ve onun hakkında da suizanlara girebilirlerdi. Zira Hz. Şuayb onların içinde neş’et etmişti. İşte böyle bir suizannın önünü alma adına o, sahip olduğu malları meşru yollarla elde ettiğini belirtiyordu.
Sahip olduğu malların, Allah tarafından kendisine ihsan edildiğini ve bunların helal, temiz ve güzel rızıklar olduğunu ifade etmek suretiyle onların zihnine gelebilecek muhtemel şüpheleri bertaraf ediyordu. Bir açıdan onun bu tavrını, milletine hesap verme olarak görmek de mümkündür.
Evet, her mürşid, içinde yaşadığı topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır olmalıdır. Çünkü onun, toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen bir insan hâline gelmesi buna bağlıdır. Hz. Pir’in hayatına bakacak olursak, onun, giydiği elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz. Zira insanların zihinlerinde size karşı “milletin malını çarçur ettiğinize veya milletin malından kendinize de bir şeyler apardığınıza” dair herhangi bir şüphe hâsıl olduğunda güvenilirliğinizi kaybedersiniz.
Dün gecekondudan çıktıkları ve “vatan”, “millet” diyerek ortaya atıldıkları hâlde, bugün yatlarda, yalılarda yaşayan, değişik şirketlere ortak olan, hatta kendilerinin yanında oğullarını, kızlarını, damatlarını da zengin eden insanlar katiyen inandırıcı olamazlar.
Bugün farklı ayak oyunlarıyla gerçek yüzlerini perdelese ve sahip oldukları gerçek zenginliği kimseye hissettirmeseler bile, bir gün gelir ve her şey ayan beyan ortaya çıkar. İşte o gün onlar elde ettikleri bütün itibarlarını yitirirler; hiçbir kıymet-i harbiyeleri kalmaz. Hatta lanet ile yâd edilen birer melun haline gelirler. İşte bu sebepledir ki hakiki bir mürşid bütün bir hayatını iffetle, ismetle yaşamalı, her türlü töhmetten uzak durmalı ve bunu da insanlara ihsas etmelidir.
Evet, koca Peygamber, “Rabbim, nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.” demek suretiyle, elindeki imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını ortaya koyuyordu. O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış, rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı. Kazandığını helalinden kazanmıştı. Hz. Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir bir insan olduğunu vurguluyordu. Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı nasihatlere de zemin hazırlıyordu.
ÖZÜ SÖZÜ BİR OLMA
Hz. Şuayb, âyetin devamında, “Sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” sözleriyle irşad ve tebliğ adına önemli bir prensibe daha dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede, “Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara Sûresi, 2/44) buyrulmak suretiyle Benî İsrail, söyledikleri sözleri yapmadıklarından ötürü kınanmışlardır.
Şu âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff Sûresi, 61/2) Bu âyetin manası, “Yapmıyorsanız, söylemeyin” demek değildir. Bilakis, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.” demektir. Çünkü müessiriyetin yolu budur. Söylenilen sözlerin muhataplar tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır.
ISLAH PEŞİNDE OLMA
Hz. Şuayb, kavmini uyardığı hususlarda, fiillerinin, sözlerine muhalif olmasını istemediğini belirttikten sonra, asıl isteğini şöyle ifade etmiştir: “Benim istediğim bir tek şey var, o da, gücüm yettiğince ıslahta bulunmak; kendim ve başkalarının ıslahı, sulh ve selamet yolunda çalışmaktır.”
Burada peygamber sözündeki temkini de görmek mümkündür. O, insanlar arasında salahın, barışın, esenliğin hâkim olması için uğraşıyordu. Bunun için de öncelikle onları kalb, ruh, düşünce ve duygu selametine ulaştırmaya çalışıyordu. Zira iç dünyalarını ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni kurabilmeleri mümkün değildir. Fakat bunu, gücü yettiği ölçüde yapabileceğini belirtiyordu.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Benden sonra insanların sünnetimi bozdukları bir dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!” (Tirmizî, iman 13)
Efendimiz, çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları müjdelemiştir. Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır.
Bu sebepledir ki mürşidin tek derdi ıslah olmalıdır. O, kendi dünyasını değil, halkı ıslah etme derdinde olmalıdır. Halk ıslah edilince, yeryüzünde problem de kalmayacaktır. Yeryüzü, problemi insanla tanımıştır. Problemi insanda çözeceğiniz ana kadar, problemlerin hakkından gelemezsiniz.
İnsanî acz ve zaafının farkında olan bu kutlu Nebi, “Muvaffak kılacak yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” diyerek sınırlı gücünden tecerrüt ediyor ve Allah’ın sınırsız gücüne sığınıyordu.
Zira o çok iyi biliyordu ki, elde edilen başarıların arkasında Allah’ın inayeti vardır. Ona dayanıp Ona sığınmadıktan sonra hakiki ve kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir. O halde, bize düşen vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
[ KIRIK TESTİ ]
Soru: Hz. Şuayb’ın, kavmine hitaben söylediği, “Ey kavmim, şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmaz mıyım? Hem ben sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum. Benim istediğim bir tek şey var o da, gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir. (Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” (Hûd Sûresi, 11/88) şeklindeki sözleri, irşat erleri adına ne tür mesajlar içermektedir?
Öncelikle bir hususun altını çizmekte fayda var. Peygamberlerin kavimleriyle yaptığı konuşmaların ve onlara yönelttiği nasihatlerin iyi anlaşılması için, o kavimlerin hususiyetlerinin bilinmesi gerekir.
Zira onların beyan ve ifadelerinin konjonktürel bir yanının olduğu, sosyal çevrenin gereklerine göre şekillendiği unutulmamalıdır. Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa, her kavmin farklı bir hususiyetinin, farklı bir hastalığının olduğu görülür.
Hz. Şuayb’ın kavminin problemi de diğerlerinden farklıdır. Hz. Şuayb, Medyen ve Ashab-ı Eyke’ye peygamber olarak gönderilmişti. Tefsirdeki bir tevcihe göre ihtimal kendisi Medyen’de neş’et etmiş fakat Eyke halkını irşat etmekle de görevlendirilmişti. Zira Kur’ân-ı Kerim, Hz. Şuayb’ın Medyen’e peygamber olarak gönderilmesinden bahsederken her seferinde “ehâhum-kardeşleri, içlerinden biri” demesine mukabil (A’raf sûresi, 7/85; Hûd sûresi, 11/84; Ankebût sûresi, 29/36), onun Eyke ile irtibatını anlatırken bu ifadeyi kullanmıyor. (Şuara sûresi, 26/177)
Kur’ân’ın beyanına bakıldığında buraların o gün itibarıyla önemli birer ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor. Bunu fırsat bilen ahali önemli servetler elde etmiş ve bununla da küstahlaşmış ve şımarmışlardı. Ticaret ve alışverişlerinde spekülasyonlara başvuruyor, milletin malını hortumluyor, alışverişlerine hile katıyor ve insanları aldatıyorlardı.
Yine âyetlerin ifadelerine bakılacak olursa muhtemelen yolları tutup üreticilerin mallarını ellerinden ucuza almak suretiyle halka pahalıya satıyor, ticaret mallarına haraç kesiyor ve bunlardan ağır vergiler alıyorlardı. Bu yüzden Hz. Şuayb, her seferinde onlara alışverişlerinde dürüst ve adaletli olmalarını tavsiye etmiş ve haksız yere insanların mallarını almamalarını öğütlemiştir.
Bütün Peygamberlerin Ortak Çağrısı
Kavimlerin hastalık ve problemlerine göre peygamberlerin öne çıkardığı hususlarda bir kısım farklılıklar olsa da, bütün peygamberlerin ittifakla üzerinde durduğu çok önemli hakikatler de vardır. Mesela peygamberlerin, kavimlerine yaptığı çağrılara bakıldığında onların tamamının insanları tevhide ve Allah’a kullukta bulunmaya çağırdıkları görülecektir.
Bütün peygamberler kavimlerini küfürden, şirkten, dalaletten ve ifsattan korumaya çalışmışlardır. Dolayısıyla enbiya-i izam neş’et ettikleri yerlerin şartlarına göre detaya ait meselelerde farklı bir kısım hususlar üzerinde durmuş olsalar da, onların misyonlarının asıl amacı, insanları tevhid ve ubudiyete çağırmaktır.
Aynı şekilde tüm peygamberler, yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız Allah’a ait olduğunu vurgulamışlardır. Sözgelimi Şuara sûresinde geçen peygamber kıssalarına bakıldığında, bütün peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin döküldüğü görülmektedir: “Yaptığım bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira benim mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.” (Şuarâ Sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180)
Kendilerine gönderilen peygamberlerini öldürmeye azmetmiş kişilere Habib-i Neccar’ın söyledikleri de aynı hakikate işaret etmektedir: “Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn Sûresi, 36/21)
Demek ki irşat mesleğinde muvaffak olmanın önemli gereklerinden birisi, beklentisiz olmaktır. Yaptıkları hizmet karşılığında kimseden bir şey beklemeyen insanlar, hem ihlaslarını muhafaza etmiş hem de insanlarda güven duygusu oluşturmuş olurlar.
Çarklarını belirli beklentilere göre kurmuş olanların, arkasına aldıkları insanları sahil-i selamete ulaştırdıkları görülmemiştir. Niyazi Mısrî’nin ifadesiyle, “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Yapılan hizmetlerin, kartopu gibi yuvarlandıkça büyümesi, ihlâsla taçlanmasına bağlıdır.
GÜVENİLİR OLMA
Şimdi soruda dile getirilen âyet-i kerimeye daha yakından bakmaya çalışalım. Hz. Şuayb, 'Ya Kavmi' diyerek söze başlıyor. Bu hitapta mütekellim “ye” sinin düştüğü görülüyor. Bu da Hz. Şuayb’ın kavminin hidayeti konusundaki heyecan ve acelesine işaret edebilir. Yer yer Kur’ân’da bu tür tasarruflara rastlamak mümkündür.
Devamla o, “Bana söyler misiniz, şayet ben (sizi davet ettiğim hususlarda), Rabbimden gelen bir burhan ve delil üzerine isem ve O bana nezdinden güzel bir rızık vermişse…?” diyor.
Hz. Şuayb, bu ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın kendi üzerindeki nimetlerini hatırlatarak kavmini düşünmeye davet ediyor. O, sahip olduğu malların ve nimetlerin Allah tarafından kendisine lütfedilmiş helâl bir rızık olduğunu zikretmek suretiyle, kavminin rızıklarının helâl olmadığına da bir göndermede bulunuyor.
Nitekim o, daha başka âyet-i kerimelerde açıkça zikredildiği üzere “Ölçeği tam ölçün, eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın. Taşkınlık yaparak nizamı bozmayın!” (Şuarâ Sûresi, 26/181-183) şeklindeki ifadeleriyle, onlara helâl rızkın yolunu göstermiştir.
Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Hz. Şuayb’ın kavmi, sahip oldukları serveti, zulümle, haksız yollarla edinmişlerdi. Dolayısıyla onlar, -hâşâ- Peygamberlerini de kendileri gibi görebilir ve onun hakkında da suizanlara girebilirlerdi. Zira Hz. Şuayb onların içinde neş’et etmişti. İşte böyle bir suizannın önünü alma adına o, sahip olduğu malları meşru yollarla elde ettiğini belirtiyordu.
Sahip olduğu malların, Allah tarafından kendisine ihsan edildiğini ve bunların helal, temiz ve güzel rızıklar olduğunu ifade etmek suretiyle onların zihnine gelebilecek muhtemel şüpheleri bertaraf ediyordu. Bir açıdan onun bu tavrını, milletine hesap verme olarak görmek de mümkündür.
Evet, her mürşid, içinde yaşadığı topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır olmalıdır. Çünkü onun, toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen bir insan hâline gelmesi buna bağlıdır. Hz. Pir’in hayatına bakacak olursak, onun, giydiği elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz. Zira insanların zihinlerinde size karşı “milletin malını çarçur ettiğinize veya milletin malından kendinize de bir şeyler apardığınıza” dair herhangi bir şüphe hâsıl olduğunda güvenilirliğinizi kaybedersiniz.
Dün gecekondudan çıktıkları ve “vatan”, “millet” diyerek ortaya atıldıkları hâlde, bugün yatlarda, yalılarda yaşayan, değişik şirketlere ortak olan, hatta kendilerinin yanında oğullarını, kızlarını, damatlarını da zengin eden insanlar katiyen inandırıcı olamazlar.
Bugün farklı ayak oyunlarıyla gerçek yüzlerini perdelese ve sahip oldukları gerçek zenginliği kimseye hissettirmeseler bile, bir gün gelir ve her şey ayan beyan ortaya çıkar. İşte o gün onlar elde ettikleri bütün itibarlarını yitirirler; hiçbir kıymet-i harbiyeleri kalmaz. Hatta lanet ile yâd edilen birer melun haline gelirler. İşte bu sebepledir ki hakiki bir mürşid bütün bir hayatını iffetle, ismetle yaşamalı, her türlü töhmetten uzak durmalı ve bunu da insanlara ihsas etmelidir.
Evet, koca Peygamber, “Rabbim, nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.” demek suretiyle, elindeki imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını ortaya koyuyordu. O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış, rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı. Kazandığını helalinden kazanmıştı. Hz. Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir bir insan olduğunu vurguluyordu. Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı nasihatlere de zemin hazırlıyordu.
ÖZÜ SÖZÜ BİR OLMA
Hz. Şuayb, âyetin devamında, “Sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” sözleriyle irşad ve tebliğ adına önemli bir prensibe daha dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede, “Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?” (Bakara Sûresi, 2/44) buyrulmak suretiyle Benî İsrail, söyledikleri sözleri yapmadıklarından ötürü kınanmışlardır.
Şu âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saff Sûresi, 61/2) Bu âyetin manası, “Yapmıyorsanız, söylemeyin” demek değildir. Bilakis, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.” demektir. Çünkü müessiriyetin yolu budur. Söylenilen sözlerin muhataplar tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır.
ISLAH PEŞİNDE OLMA
Hz. Şuayb, kavmini uyardığı hususlarda, fiillerinin, sözlerine muhalif olmasını istemediğini belirttikten sonra, asıl isteğini şöyle ifade etmiştir: “Benim istediğim bir tek şey var, o da, gücüm yettiğince ıslahta bulunmak; kendim ve başkalarının ıslahı, sulh ve selamet yolunda çalışmaktır.”
Burada peygamber sözündeki temkini de görmek mümkündür. O, insanlar arasında salahın, barışın, esenliğin hâkim olması için uğraşıyordu. Bunun için de öncelikle onları kalb, ruh, düşünce ve duygu selametine ulaştırmaya çalışıyordu. Zira iç dünyalarını ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni kurabilmeleri mümkün değildir. Fakat bunu, gücü yettiği ölçüde yapabileceğini belirtiyordu.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: “İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Benden sonra insanların sünnetimi bozdukları bir dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun.!” (Tirmizî, iman 13)
Efendimiz, çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları müjdelemiştir. Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır.
Bu sebepledir ki mürşidin tek derdi ıslah olmalıdır. O, kendi dünyasını değil, halkı ıslah etme derdinde olmalıdır. Halk ıslah edilince, yeryüzünde problem de kalmayacaktır. Yeryüzü, problemi insanla tanımıştır. Problemi insanda çözeceğiniz ana kadar, problemlerin hakkından gelemezsiniz.
İnsanî acz ve zaafının farkında olan bu kutlu Nebi, “Muvaffak kılacak yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” diyerek sınırlı gücünden tecerrüt ediyor ve Allah’ın sınırsız gücüne sığınıyordu.
Zira o çok iyi biliyordu ki, elde edilen başarıların arkasında Allah’ın inayeti vardır. Ona dayanıp Ona sığınmadıktan sonra hakiki ve kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir. O halde, bize düşen vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Ucuz ekmek davasını kazandı
Antalya'da diğer işletmelerden daha ucuza ekmek sattığı için mahkemede haksız bulunan market sahibi kararı istinafa taşıdı. İstinafın verdiği karar "ekmek tekellerine karşı büyük bir zafer" olarak nitelendiriliyor.
Antalya’da 1 liraya satılan ekmeği 75 kuruşa ekmek satarak haksız rekabet yaptığı gerekçesiyle fırıncıların açtığı davayı kaybeden market sahibi Ragıp Şahin, istinaf mahkemesinden zaferle döndü.
Ragıp Şahin, hukuki sürecin tamamlanmasın ardından 2020 yılı tarifesini açıkladı.
2019 yılında 85 kuruştan sattığı ekmeğin fiyatında zam yapmayacağını aktaran Şahin, “85 kuruştan satmaya devam edeceğim. Daha düşük alabilirsek daha düşüğe satarız. Çünkü vatandaş ucuz ekmek istiyor.” dedi.
İSTİNAF MAHKEMESİ KARARI BOZDU
Şahin, 2015 yılında fırın ve marketlerde 1 TL’ye satılan 200 gram ekmeği, 75 kuruşa sattığı için haksız rekabete yol açtığı gerekçesiyle Ekmek Üreticileri Federasyonu Antalya Şubesi tarafından Antalya 3'üncü Asliye Ticaret Mahkemesi'nde açılan davayı kaybetmişit.
Şahin, kararı istinafa taşıdı. Bölge Adliye Mahkemesi 2'nci Hukuk Dairesi mahalle bakkalının ekmeği maliyet tutarının altında satmadığını gerekçe göstererek, ticaret mahkemesinin kararını kaldırdı.
Ragıp Şahin, maliyetlerin aynı kalması halinde ekmeği 2020 yılı boyunca 80 kuruştan satacak.
"EKMEĞİN KALİTESİ İLE İLGİNEN KİMSE YOK MAALESEF"
Şahin Ekmek Üreticileri Federasyonu Antalya Şubesi'nin davayı Yargıtay'a taşıdığını söyledi.
"Haksız olduğum konu yok." diyen Şahin, “Mali açıdan aldığımız fiyatın üzerine koyarak satmaya devam ediyoruz. Ekmeği 240 grama çıkardılar ve fiyatı 1,5 TL olacak denildi. 3-5 ay denendi olmadı, tekrar 200 grama döndüler. Şu anda 200 gram ekmek 1,25 TL. Ekmeğin kalitesiyle ilgilenen hâlâ hiç kimse yok." ifadelerini kullandı.
"KIRKLARELİ'NDEN BENİ ARAYIP YARDIM İSTİYEN MARKETLER VAR"
Davayı kazandıktan sonra çevredeki marketlerin ekmek fiyatlarında da düşüş yaşandığını aktaran Ragıp Şahin, “75 kuruşa, hatta 60 kuruşa dahi satanlar var. Önceden ‘dava açarız’ diye baskı yapılıyordu. Şu an da bir cesaret oluştu. En son 2 hafta önce Kırklareli’nden bir arkadaş aradı ve o da davalık olduğunu, benim davamı emsal göstereceğini söyledi." dedi.
Maliyetlerin düşük olması durumunda 2020 yılında da ekmeği 85 kuruştan satmaya devam edeceğini belirten Şahin, “Daha düşük alırsam daha düşüğe satarım. Günde 3-4 defa ekmek almaya gelen oluyor." diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Antalya’da 1 liraya satılan ekmeği 75 kuruşa ekmek satarak haksız rekabet yaptığı gerekçesiyle fırıncıların açtığı davayı kaybeden market sahibi Ragıp Şahin, istinaf mahkemesinden zaferle döndü.
Ragıp Şahin, hukuki sürecin tamamlanmasın ardından 2020 yılı tarifesini açıkladı.
2019 yılında 85 kuruştan sattığı ekmeğin fiyatında zam yapmayacağını aktaran Şahin, “85 kuruştan satmaya devam edeceğim. Daha düşük alabilirsek daha düşüğe satarız. Çünkü vatandaş ucuz ekmek istiyor.” dedi.
İSTİNAF MAHKEMESİ KARARI BOZDU
Şahin, 2015 yılında fırın ve marketlerde 1 TL’ye satılan 200 gram ekmeği, 75 kuruşa sattığı için haksız rekabete yol açtığı gerekçesiyle Ekmek Üreticileri Federasyonu Antalya Şubesi tarafından Antalya 3'üncü Asliye Ticaret Mahkemesi'nde açılan davayı kaybetmişit.
Şahin, kararı istinafa taşıdı. Bölge Adliye Mahkemesi 2'nci Hukuk Dairesi mahalle bakkalının ekmeği maliyet tutarının altında satmadığını gerekçe göstererek, ticaret mahkemesinin kararını kaldırdı.
Ragıp Şahin, maliyetlerin aynı kalması halinde ekmeği 2020 yılı boyunca 80 kuruştan satacak.
"EKMEĞİN KALİTESİ İLE İLGİNEN KİMSE YOK MAALESEF"
Şahin Ekmek Üreticileri Federasyonu Antalya Şubesi'nin davayı Yargıtay'a taşıdığını söyledi.
"Haksız olduğum konu yok." diyen Şahin, “Mali açıdan aldığımız fiyatın üzerine koyarak satmaya devam ediyoruz. Ekmeği 240 grama çıkardılar ve fiyatı 1,5 TL olacak denildi. 3-5 ay denendi olmadı, tekrar 200 grama döndüler. Şu anda 200 gram ekmek 1,25 TL. Ekmeğin kalitesiyle ilgilenen hâlâ hiç kimse yok." ifadelerini kullandı.
"KIRKLARELİ'NDEN BENİ ARAYIP YARDIM İSTİYEN MARKETLER VAR"
Davayı kazandıktan sonra çevredeki marketlerin ekmek fiyatlarında da düşüş yaşandığını aktaran Ragıp Şahin, “75 kuruşa, hatta 60 kuruşa dahi satanlar var. Önceden ‘dava açarız’ diye baskı yapılıyordu. Şu an da bir cesaret oluştu. En son 2 hafta önce Kırklareli’nden bir arkadaş aradı ve o da davalık olduğunu, benim davamı emsal göstereceğini söyledi." dedi.
Maliyetlerin düşük olması durumunda 2020 yılında da ekmeği 85 kuruştan satmaya devam edeceğini belirten Şahin, “Daha düşük alırsam daha düşüğe satarım. Günde 3-4 defa ekmek almaya gelen oluyor." diye konuştu.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
Yerli otomobil için 'Ön talep' adı altında halktan para toplanacak
AKP Hükumeti, daha fabrikası kurulmayan yerli otomobil için 30 ila 40 bin lira arasında ön talep adı altında halktan para toplayacak.
İtalya’dan getirilerek görkemli bir şovla, 27 Aralık günü AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılımıyla, tanıtılan yerli otomobil için ön talep adı altında, halktan para toplanacağı öğrenildi. AKP’ye yakın Sabah gazetesinin haberine göre; Hükumet, Bursa Gemlik’te kurmayı planladığı fabrika daha faaliyete geçmeden ön talep fiyatlarını belirledi. İktidar, 30 ila 40 bin lira arasında olacak yerli otomobilin ön talebi başvuruları için gerekli işlemlerin yapılması adına Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğine (TOBB) yazı yazacak.
TALEP TABANDAN GELDİ
Ön talep adı altında halktan toplanacak paranın, 2022’de seri üretimine geçileceği iddia edilen yerli otomobile, büyük kaynak sağlayacağını belirten Bursa Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı (BTSO) ve TOBB Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Burkay, kampanyanın tabandan gelen talepler doğrultusunda öne alındığını öne sürdü.
‘ŞİMDİDEN YILLIK KAPASİTE KADAR TALEP VARMIŞ’
Açıklamasının devamında Burkay, “Fabrikaya en büyük destek bu kampanya olacak. Şu anda neredeyse yıllık üretim rakamı olan 175 bin adetlik kadar talep var. Bunun realize olması açısından ön alım kampanyası önemli bir adım olacak” dedi.
JET FADIL’I HATIRLATTI
Sabah’ın haberi sosyal medyada da gündem oldu. 1998 yılında görkemli bir televizyon şovuyla ‘İmza’ adlı yerli otomobil markası çıkaracağını iddia eden, Jet Fadıl lakaplı dolandırıcılıktan hükümlü, iş adamı Fadıl Akgündüz de, ön talep adı altında halktan yüklü miktarda para toplamıştı. Otomobil fabrikasının yerini dahi belirleyen Akgündüz’ün halkı dolandırdığı kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Jet Fadıl, büyük sükse yapan yerli otomobil kampanyasının ardından, bir çok proje adı altında aralarında Tanju Çolak, Cübbeli Ahmet gibi ünlülerin de olduğu çok sayıda insanı da dolandırmıştı.
O ZAMAN 5 BABAYİĞİDE NE GEREK VAR
Sosyal medya kullanıcıları, Jet Fadıl taktiğiyle halktan para isteyen AKP hükumetinin, fabrikasının yeri dahi belli olan, 5 babayiğit iş adamının arkasında olduğu söylenen, yerli otomobil için ön talep adı altında para toplanmasına anlam veremedi.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
İtalya’dan getirilerek görkemli bir şovla, 27 Aralık günü AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın katılımıyla, tanıtılan yerli otomobil için ön talep adı altında, halktan para toplanacağı öğrenildi. AKP’ye yakın Sabah gazetesinin haberine göre; Hükumet, Bursa Gemlik’te kurmayı planladığı fabrika daha faaliyete geçmeden ön talep fiyatlarını belirledi. İktidar, 30 ila 40 bin lira arasında olacak yerli otomobilin ön talebi başvuruları için gerekli işlemlerin yapılması adına Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğine (TOBB) yazı yazacak.
TALEP TABANDAN GELDİ
Ön talep adı altında halktan toplanacak paranın, 2022’de seri üretimine geçileceği iddia edilen yerli otomobile, büyük kaynak sağlayacağını belirten Bursa Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı (BTSO) ve TOBB Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Burkay, kampanyanın tabandan gelen talepler doğrultusunda öne alındığını öne sürdü.
‘ŞİMDİDEN YILLIK KAPASİTE KADAR TALEP VARMIŞ’
Açıklamasının devamında Burkay, “Fabrikaya en büyük destek bu kampanya olacak. Şu anda neredeyse yıllık üretim rakamı olan 175 bin adetlik kadar talep var. Bunun realize olması açısından ön alım kampanyası önemli bir adım olacak” dedi.
JET FADIL’I HATIRLATTI
Sabah’ın haberi sosyal medyada da gündem oldu. 1998 yılında görkemli bir televizyon şovuyla ‘İmza’ adlı yerli otomobil markası çıkaracağını iddia eden, Jet Fadıl lakaplı dolandırıcılıktan hükümlü, iş adamı Fadıl Akgündüz de, ön talep adı altında halktan yüklü miktarda para toplamıştı. Otomobil fabrikasının yerini dahi belirleyen Akgündüz’ün halkı dolandırdığı kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Jet Fadıl, büyük sükse yapan yerli otomobil kampanyasının ardından, bir çok proje adı altında aralarında Tanju Çolak, Cübbeli Ahmet gibi ünlülerin de olduğu çok sayıda insanı da dolandırmıştı.
O ZAMAN 5 BABAYİĞİDE NE GEREK VAR
Sosyal medya kullanıcıları, Jet Fadıl taktiğiyle halktan para isteyen AKP hükumetinin, fabrikasının yeri dahi belli olan, 5 babayiğit iş adamının arkasında olduğu söylenen, yerli otomobil için ön talep adı altında para toplanmasına anlam veremedi.
[Samanyolu Haber] 1.1.2020
5 yıl sonra ilk tweet mesajı
Parti kurmaya soyunan Ali Babacan, kendisine ait Twitter hesabından yaklaşık 5 yıl sonra ilk tweetlerini attı
Kendisine ait Twitter hesabından yeni yıl mesajıyla birlikte değerlendirmelerde bulunan Ali Babacan 13 tweetlik serisinde şöyle yazdı:
''Yeni yılda tüm vatandaşlarımıza sağlık ve mutluluklar diliyorum. 2020 yılıyla beraber artık halkımız, özellikle de gençlerimiz, geleceğe umutla ve güvenle baksın. Bu yıl ülkemiz için yepyeni bir başlangıcın yılı olacaktır. 2020 yılı korkuların ve karamsarlığın azaldığı, cesaretin ve umutların arttığı bir yıl olacaktır. Ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı dilin kaybedeceği, birleştirici siyasetin kazanacağı bir yıl olacaktır. Artık hukukun ve adaletin hakim olduğu, vatandaşlarımızın korkmadan düşüncelerini açıkladığı, özgürlüklerin doyasıya yaşandığı bir Türkiye istiyorum. Yoksulluğun azaldığı, her alanda fırsat eşitliğinin sağlandığı, insanlarımızın iş bulabildiği, refah ve bolluk içinde yaşayan bir Türkiye istiyorum. Kendi içinde huzur ve barışı sağlamış, birlikte yaşam iradesini göstermiş, ortak bir gelecek hedefi etrafında kenetlenmiş bir Türkiye istiyorum. Kadınların eşit vatandaş olarak güçlendirildiği, kadına yönelik şiddete karşı topyekün mücadele veren bir Türkiye istiyorum. En önemli varlığımız olan gençlerimizin ve çocuklarımızın kaliteli eğitime eşit fırsatlarla ulaşabildiği bir Türkiye istiyorum. Uluslararası itibarını artırmış, güven duyulan, bölgemizde ve dünyada barışa katkı veren bir Türkiye istiyorum. Kendi içinde ve dışarıya karşı güvenliğini sağlamış, sadece güvenlik araçlarını değil, siyasi ilişkileri, ekonomiyi, diplomasiyi ve kamu diplomasisini de güvenliğin ana unsurları gören bir Türkiye istiyorum. 2020’li yıllarda dünya için barış, refah ve sosyal adalet istiyorum. Çevreyle ilgili sorunların ciddiyetle ele alınmasını, insanlığın ortak geleceğini tehdit eden bu konuda tavizsiz bir duruş sergilenmesini istiyorum. Yeni yılda da daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, daha fazla özgürlük için mücadele edeceğiz. “Önce insan!” demeye devam edeceğiz. Cesaretle, özgüvenle, azimle, işbirliği ruhuyla, diyalog ve ortak akıl arayışıyla çalıştığımızda aşamayacağımız hiçbir sorun yoktur. Güzel ülkemizin önü açıktır. Allah doğrunun yardımcısıdır.''
Kendisine ait Twitter hesabından yeni yıl mesajıyla birlikte değerlendirmelerde bulunan Ali Babacan 13 tweetlik serisinde şöyle yazdı:
''Yeni yılda tüm vatandaşlarımıza sağlık ve mutluluklar diliyorum. 2020 yılıyla beraber artık halkımız, özellikle de gençlerimiz, geleceğe umutla ve güvenle baksın. Bu yıl ülkemiz için yepyeni bir başlangıcın yılı olacaktır. 2020 yılı korkuların ve karamsarlığın azaldığı, cesaretin ve umutların arttığı bir yıl olacaktır. Ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı dilin kaybedeceği, birleştirici siyasetin kazanacağı bir yıl olacaktır. Artık hukukun ve adaletin hakim olduğu, vatandaşlarımızın korkmadan düşüncelerini açıkladığı, özgürlüklerin doyasıya yaşandığı bir Türkiye istiyorum. Yoksulluğun azaldığı, her alanda fırsat eşitliğinin sağlandığı, insanlarımızın iş bulabildiği, refah ve bolluk içinde yaşayan bir Türkiye istiyorum. Kendi içinde huzur ve barışı sağlamış, birlikte yaşam iradesini göstermiş, ortak bir gelecek hedefi etrafında kenetlenmiş bir Türkiye istiyorum. Kadınların eşit vatandaş olarak güçlendirildiği, kadına yönelik şiddete karşı topyekün mücadele veren bir Türkiye istiyorum. En önemli varlığımız olan gençlerimizin ve çocuklarımızın kaliteli eğitime eşit fırsatlarla ulaşabildiği bir Türkiye istiyorum. Uluslararası itibarını artırmış, güven duyulan, bölgemizde ve dünyada barışa katkı veren bir Türkiye istiyorum. Kendi içinde ve dışarıya karşı güvenliğini sağlamış, sadece güvenlik araçlarını değil, siyasi ilişkileri, ekonomiyi, diplomasiyi ve kamu diplomasisini de güvenliğin ana unsurları gören bir Türkiye istiyorum. 2020’li yıllarda dünya için barış, refah ve sosyal adalet istiyorum. Çevreyle ilgili sorunların ciddiyetle ele alınmasını, insanlığın ortak geleceğini tehdit eden bu konuda tavizsiz bir duruş sergilenmesini istiyorum. Yeni yılda da daha fazla demokrasi, daha fazla adalet, daha fazla özgürlük için mücadele edeceğiz. “Önce insan!” demeye devam edeceğiz. Cesaretle, özgüvenle, azimle, işbirliği ruhuyla, diyalog ve ortak akıl arayışıyla çalıştığımızda aşamayacağımız hiçbir sorun yoktur. Güzel ülkemizin önü açıktır. Allah doğrunun yardımcısıdır.''
[Samanyolu Haber] 1.1.20204. Artık hukukun ve adaletin hakim olduğu, vatandaşlarımızın korkmadan düşüncelerini açıkladığı, özgürlüklerin doyasıya yaşandığı bir Türkiye istiyorum.— Ali Babacan (@alibabacan) January 1, 2020
Asgari ücretli vergiye çalışıyor
Yıllık brüt geliri 35 bin 316 lira olan asgari ücretli çalışan, kazancının 11 bin 669 lirasını vergiye kaptıracak. Asgari ücretlinin maaşının üçte birini devlet alacak.
BOLD – Aylık brüt maaşı 2 bin 943 lira olan bir asgari ücretli, 618.30 lirası kaynağında kesilen vergi ve SGK primi, 354.13 lira da dolaylı vergi olmak üzere ayda 972.43 lira vergi ödeyecek. Yıllık 35 bin 36 liralık brüt gelirinin yüzde 33’ü, bir başka ifadeyle 11 bin 669 lirası vergiye gidecek ve eline sadece 23 bin 647 lira kalacak.
Tabloyu değerlendiren vergi uzmanı ve Başkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Ozan Bingöl, “Asgari ücretlinin İstanbul’da geçinebilmesinin bilimle izahı mümkün değil” dedi.
BİLİMLE İZAHI MÜMKÜN DEĞİL
Dr. Bingöl, Asgari Geçim İndirimi (AGİ) dikkate alınmazsa vergilerin brüt maaşa oranının yüzde 40’ı bulduğunu söyledi. Asgari ücretlinin 30 gün boyunca emek, ter, çile çekip hak ettiğinin altında bir ücret alıp onun yarıya yakınını geri vermek zorunda kaldığına dikkat çeken Bingöl, “Bir asgari ücretlinin İstanbul’da geçinebilmesinin bilimle izahı mümkün değildir. Çünkü geçinmekten kastımız, insan onuruna yakışır bir yaşam sürmesidir” dedi. Önemli olanın vergiyi harcayandan değil, kazanandan toplamak olduğuna da işaret ederek, vergiyi tavana yaymak gerektiğini vurguludı.
SİSTEM SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL
Vergi Uzmanı Bingöl ayrıca şu noktaların altını çizdi: “Unutmamak gerekir ki, ülkemizde en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun gelirden aldığı pay yüzde 47.6 iken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay yüzde 6.1’dir. Bugüne kadar vergiden payına düşeni alanlar, gelirden de paylarına düşeni almalılar, aksi halde bu sistem sürdürülebilir olmayacaktır.”
[BoldMedya] 1.1.2020
BOLD – Aylık brüt maaşı 2 bin 943 lira olan bir asgari ücretli, 618.30 lirası kaynağında kesilen vergi ve SGK primi, 354.13 lira da dolaylı vergi olmak üzere ayda 972.43 lira vergi ödeyecek. Yıllık 35 bin 36 liralık brüt gelirinin yüzde 33’ü, bir başka ifadeyle 11 bin 669 lirası vergiye gidecek ve eline sadece 23 bin 647 lira kalacak.
Tabloyu değerlendiren vergi uzmanı ve Başkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Dr. Ozan Bingöl, “Asgari ücretlinin İstanbul’da geçinebilmesinin bilimle izahı mümkün değil” dedi.
BİLİMLE İZAHI MÜMKÜN DEĞİL
Dr. Bingöl, Asgari Geçim İndirimi (AGİ) dikkate alınmazsa vergilerin brüt maaşa oranının yüzde 40’ı bulduğunu söyledi. Asgari ücretlinin 30 gün boyunca emek, ter, çile çekip hak ettiğinin altında bir ücret alıp onun yarıya yakınını geri vermek zorunda kaldığına dikkat çeken Bingöl, “Bir asgari ücretlinin İstanbul’da geçinebilmesinin bilimle izahı mümkün değildir. Çünkü geçinmekten kastımız, insan onuruna yakışır bir yaşam sürmesidir” dedi. Önemli olanın vergiyi harcayandan değil, kazanandan toplamak olduğuna da işaret ederek, vergiyi tavana yaymak gerektiğini vurguludı.
SİSTEM SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL
Vergi Uzmanı Bingöl ayrıca şu noktaların altını çizdi: “Unutmamak gerekir ki, ülkemizde en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik grubun gelirden aldığı pay yüzde 47.6 iken, en düşük gelire sahip yüzde 20’lik grubun aldığı pay yüzde 6.1’dir. Bugüne kadar vergiden payına düşeni alanlar, gelirden de paylarına düşeni almalılar, aksi halde bu sistem sürdürülebilir olmayacaktır.”
[BoldMedya] 1.1.2020
KHK’lı Bilişim Suçları Savcısı’ndan HSYK’ya Bylock teklifi: “Güvendiğin 3 savcını al TV’ye çıkalım”
KHK ile ihraç Bilişim Suçları Savcısı Mehmet Bakır Özkan, Mor Beyin ve Bylock açıklaması yapan HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz’a meydan okudu.
BOLD – 15 Temmuz gecesinin kilit isimlerinden, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, sosyal medya hesabından Bylock kullanan hakim ve cumhuriyet savcılarının işe dönüş davaları ile ilgili bir dizi bilgilendirme notu paylaştı.
54 KİŞİDEN SADECE 18’İ DÖNDÜ
Bylock kullandıkları gerekçesiyle ihraç edilen 54 hakim ve savcının GSM numaralarının Mor Beyin listesinde yer aldığını belirten Yılmaz, “Bu listede yer alan ve hakkında “Bylock” kullanımı dışında başkaca delil bulunmayan ama hakkındaki “İhraç” kararı kesinleşmiş 8 hakim-savcı Danıştay’da açtıkları dava süreci beklenmeksizin HSYK Genel Kurulunca ihraç kararı kaldırılarak göreve iade edilmiştir” dedi. Yılmaz daha öncede bu isimlerden, hakkında ihraç kararı kesinleşmemiş 10 kişinin 2018’de göreve iade edildiğini hatırlattı.
MOR BEYİN MAĞDURU 36 HAKİM VE SAVCI GERİ DÖNEMEDİ
Geriye kalan ihraç 6 hakim ve savcının, başka GSM hatlarından Bylock programı kullandığı gerekçesiyle göreve iade edilmediğini belirten Yılmaz, “6 kişinin de yapılan Bylock içerik kontrollerinde “ID” numaraları bulunmakla bu programı kullandıkları bilgisine ulaşıldığı, 24 kişi hakkında ise FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü ile iltisak veya irtibatlarına dair ifadeler, Bylock içerikleri ve diğer delillerin bulunduğu, Anlaşılmakla, bu kişiler yönünden Genel Kurulca yeniden bir değerlendirme yapılmamıştır” ifadelerini kullandı.
KORKMAYIN SİLAHSIZ OLACAĞIM
Yılmaz’ın ifadeleri torpilli olanlar dönüyor yorumlarına neden oldu. Yılmaz’a bir tepki de 15 Temmuz gecesi görevden alınarak tutuklanan Bilişim Suçları Savcısı Mehmet Bakır Özkan’dan geldi. Özkan paylaşımında, “Mehmet Yılmaz bylock ile ilgili açıklama yapmış, ben de şu teklifi yapıyorum: ‘Yanınıza bu soruşturmaları yapan en güvendiğiniz üç Savcıyı da alıp, bir canlı yayında Bylock’u benimle tartışmaya var mısınız Mehmet Yılmaz? Korkmayın, silahsız olacağım!” dedi.
15 TEMMUZUN KİLİT İSMİ
HSYK Başkan vekili ve 2. Daire Başkanı Mehmet Yılmaz 15 Temmuz gecesinin kilit isimlerinden. Yılmaz, Akşam Gazetesi Murat Kelkitlioğlu’na daha darbe devam ederken, “15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 hakim ve savcıyı görevden aldık” demişti. Kelkitlioğlu’nun gündeme getirdiği ifadeler, HSYK’nın darbeyi önceden bildiği yorumlarına neden olmuştu.
BOLD – 15 Temmuz gecesinin kilit isimlerinden, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, sosyal medya hesabından Bylock kullanan hakim ve cumhuriyet savcılarının işe dönüş davaları ile ilgili bir dizi bilgilendirme notu paylaştı.
54 KİŞİDEN SADECE 18’İ DÖNDÜ
Bylock kullandıkları gerekçesiyle ihraç edilen 54 hakim ve savcının GSM numaralarının Mor Beyin listesinde yer aldığını belirten Yılmaz, “Bu listede yer alan ve hakkında “Bylock” kullanımı dışında başkaca delil bulunmayan ama hakkındaki “İhraç” kararı kesinleşmiş 8 hakim-savcı Danıştay’da açtıkları dava süreci beklenmeksizin HSYK Genel Kurulunca ihraç kararı kaldırılarak göreve iade edilmiştir” dedi. Yılmaz daha öncede bu isimlerden, hakkında ihraç kararı kesinleşmemiş 10 kişinin 2018’de göreve iade edildiğini hatırlattı.
MOR BEYİN MAĞDURU 36 HAKİM VE SAVCI GERİ DÖNEMEDİ
Geriye kalan ihraç 6 hakim ve savcının, başka GSM hatlarından Bylock programı kullandığı gerekçesiyle göreve iade edilmediğini belirten Yılmaz, “6 kişinin de yapılan Bylock içerik kontrollerinde “ID” numaraları bulunmakla bu programı kullandıkları bilgisine ulaşıldığı, 24 kişi hakkında ise FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü ile iltisak veya irtibatlarına dair ifadeler, Bylock içerikleri ve diğer delillerin bulunduğu, Anlaşılmakla, bu kişiler yönünden Genel Kurulca yeniden bir değerlendirme yapılmamıştır” ifadelerini kullandı.
KORKMAYIN SİLAHSIZ OLACAĞIM
Yılmaz’ın ifadeleri torpilli olanlar dönüyor yorumlarına neden oldu. Yılmaz’a bir tepki de 15 Temmuz gecesi görevden alınarak tutuklanan Bilişim Suçları Savcısı Mehmet Bakır Özkan’dan geldi. Özkan paylaşımında, “Mehmet Yılmaz bylock ile ilgili açıklama yapmış, ben de şu teklifi yapıyorum: ‘Yanınıza bu soruşturmaları yapan en güvendiğiniz üç Savcıyı da alıp, bir canlı yayında Bylock’u benimle tartışmaya var mısınız Mehmet Yılmaz? Korkmayın, silahsız olacağım!” dedi.
15 TEMMUZUN KİLİT İSMİ
HSYK Başkan vekili ve 2. Daire Başkanı Mehmet Yılmaz 15 Temmuz gecesinin kilit isimlerinden. Yılmaz, Akşam Gazetesi Murat Kelkitlioğlu’na daha darbe devam ederken, “15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece saat 01.00’de 2 bin 740 hakim ve savcıyı görevden aldık” demişti. Kelkitlioğlu’nun gündeme getirdiği ifadeler, HSYK’nın darbeyi önceden bildiği yorumlarına neden olmuştu.
[BoldMedya] 1.1.2020Mehmet Yılmaz bylock ile ilgili açıklama yapmış, ben de şu teklifi yapıyorum:— Mehmet Bakır Özkan (@M_B_Ozkan) December 30, 2019
Yanınıza bu soruşturmaları yapan en güvendiğiniz üç Savcıyı da alıp, bir canlı yayında Bylock ‘ u benimle tartışmaya var mısınız Mehmet Yılmaz?
Korkmayın, silahsız olacağım! https://t.co/qHV05BvVEI
KHK’lı bir annenin feryadı: Kızımı babası yokken defnetmek istemiyorum [Sevinç Özarslan]
KHK’lı olduğu için engelli kızına bakım parası verilmeyen Ümmühan Güler, 3 yıldır yaşadığı zorlukları anlattı ve ekledi: “Bunları yardım kampanyası yapılsın diye anlatmıyorum!”
BOLD ÖZEL – Yüzde 98 engelli Sevdegül Güler’in hastane odasındaki fotoğrafı herkesi çok üzmüştü. Anne Ümmühan Güler, çalışmak zorunda kalınca Sevdegül’ün durumu ağırlamış ve 2,5 ay önce Adıyaman Devlet Hastanesine kaldırılmıştı.
KIZIM BÜTÜN YETİLERİNİ KAYBETTİ
8 yaşındayken geçirdiği kızamık virüsü (SSPE hastalığı adı veriliyor) nedeniyle yatalak hale gelen Sevdegül’e anne ve babası üç sene öncesine kadar beraber bakıyor, onunla bir bebek gibi ilgileniyorlardı. İkisi de öğretmendi. Ümmühan Güler 20 yıl anaokulu öğretmeni olarak görev yapmış, eşi ise 27 sene tarih öğretmeni olarak öğrenci yetiştirmişti. 15 Temmuz’dan sonra ihraç edildiler. Baba Güler, Cemaat soruşturmaları kapsamında Şubat 2017’de tutuklandı.
12 yıl önce yatalak hale gelen kızına tek başına bakmak zorunda kalan Ümmühan Güler (50), “Kızım artık görme, duyma, yürüme, yeme bütün yetilerini kaybetti. Gidecek mi, kayıp mı edeceğim diye bir endişe korku var. Bir birikmişlik var. Onu kaybetme korkusu yaşıyorum. Babası yokken onu defnetmek istemiyorum. Babası cezaevinden bunun için gelmesin. Benim de kızımın da eşime ihtiyacımız var.” dedi.
8 yaşındayken kızamık virüsü adı verilen SSPE hastalığı geçiren Sevdegül Güler, 12 yıldır yatalak.
EŞİMİN YARGI YOLU YENİDEN AÇILSIN
Eşinin tutuklandıktan sonra 14 ay cezaevinde kaldığını, daha sonra şartlı tahliye edildiğini belirten Ümmühan Güler, “Mahkemede çocuğun durumunu söyledik. O gün de çok hastaydı kızım. 7 yıl 6 ay ceza verip eşimi bıraktılar. Mahkemeden çıktık, hastaneye geldik. Ben zaten hastanedeydim. 10 gün boyunca çocukla ilgilendik.” diye konuştu.
Verilen cezaya bir haftalık itiraz sürecini kaçırdıklarını belirten Güler şöyle devam etti: “Avukatımız ‘başvurdum ama UYAP’ta dilekçe görünmüyor, kaybolmuş’ diyor. İstinaf Mahkemesi cezasını onayladığı için 10 ay önce eşimi tekrar aldılar. Ramazan Bayramından bir hafta önceyi. Ramazan’n 20’si gibi. Ben tekrar yalnız kaldım. Yeniden yargı yolunun açılmasını ve tahliye edilmesini istiyorum.”
ÜÇ CİHAZLA YAŞAMA TUTUNUYOR
Eşinin yokluğunda bir tuhafiyede çalışan anne, kızını ihmal ettiğini düşünüyor ve vicdan azabı yaşadığını söylüyor: “Koştur koştur eve geliyordum, altını değiştir, karnını doyurup geri işe gidiyordum, çocuk ister istemez yıprandı. Zamanında altını değiştiremedim, karnını doyuramadım. Şimdi onun vicdan azabını çekiyorum. Çalışmak zorunda kalınca ihmal ettim kızımı. Babası olsaydı, işe güce bakacaktı, ev geçindirecekti. Daha önce onunla konuşuyordum, seviyordum, vakit geçiriyordum, egzersizlerini yapıyordum. O da artık evdeki stresi, ilgisizliği hissediyor. Koşturarak bakıyorum.”
2 hafta önce taburcu edilen Sevdegül’ün tedavisine evde devam ediliyor, fakat durumu ciddiyetini koruyor. “Yoğun bakım odası gibi bir odayı evde kurduk.” diyen Ümmühan Güler, kızının 3 cihazla yaşama tutunmaya çalıştığını ifade ediyor: “Kızım iyi değil. Gözlerini açmıyor. Sadece karnından besleniyor. Hastanedeyken midesine pet takıldı. Babasının yokluğu onu çok etkiledi.”
AYNI GÜN İKİ ACI BİRDEN YAŞADIM
Güler çiftinin 4 çocuğu var. Büyük kızı ve oğlu üniversite okuyor. Sevdegül’den küçük, 9 yaşında bir oğulları daha bulunuyor. Ümmühan Güler, eşinin ikinci kez tutuklandığı gün iki acıyı birden yaşamış:
“O gün 25 yaşındaki büyük kızımın hipofiz bezinde tümor çıktı. O gün iki acıyı birden yaşamak zorunda kaldım. Kızım tek başına Ankara’ya ameliyata gitti. Ameliyattan çıkınca annemi istiyorum diye ağlamış. Düşünün ben yanında yokum. Çünkü engelli kardeşine bakıyorum. Amcası kuzeni vardı ama ne annesi, ne babası vardı.”
YARDIM KAMPANYASI YAPILSIN DİYE BUNLARI ANLATMIYORUM
Güler çiftinin 4 çocuğu var. Büyük kızı ve oğlu üniversite okuyor. Sevdegül’den küçük, 9 yaşında bir oğulları daha bulunuyor. Ümmühan Güler, eşinin ikinci kez tutuklandığı gün iki acıyı birden yaşamış:
“O gün 25 yaşındaki büyük kızımın hipofiz bezinde tümor çıktı. O gün iki acıyı birden yaşamak zorunda kaldım. Kızım tek başına Ankara’ya ameliyata gitti. Ameliyattan çıkınca annemi istiyorum diye ağlamış. Düşünün ben yanında yokum. Çünkü engelli kardeşine bakıyorum. Amcası kuzeni vardı ama ne annesi, ne babası vardı.”
[Sevinç Özarslan] 1.1.2020 [BoldMedya]
BOLD ÖZEL – Yüzde 98 engelli Sevdegül Güler’in hastane odasındaki fotoğrafı herkesi çok üzmüştü. Anne Ümmühan Güler, çalışmak zorunda kalınca Sevdegül’ün durumu ağırlamış ve 2,5 ay önce Adıyaman Devlet Hastanesine kaldırılmıştı.
KIZIM BÜTÜN YETİLERİNİ KAYBETTİ
8 yaşındayken geçirdiği kızamık virüsü (SSPE hastalığı adı veriliyor) nedeniyle yatalak hale gelen Sevdegül’e anne ve babası üç sene öncesine kadar beraber bakıyor, onunla bir bebek gibi ilgileniyorlardı. İkisi de öğretmendi. Ümmühan Güler 20 yıl anaokulu öğretmeni olarak görev yapmış, eşi ise 27 sene tarih öğretmeni olarak öğrenci yetiştirmişti. 15 Temmuz’dan sonra ihraç edildiler. Baba Güler, Cemaat soruşturmaları kapsamında Şubat 2017’de tutuklandı.
12 yıl önce yatalak hale gelen kızına tek başına bakmak zorunda kalan Ümmühan Güler (50), “Kızım artık görme, duyma, yürüme, yeme bütün yetilerini kaybetti. Gidecek mi, kayıp mı edeceğim diye bir endişe korku var. Bir birikmişlik var. Onu kaybetme korkusu yaşıyorum. Babası yokken onu defnetmek istemiyorum. Babası cezaevinden bunun için gelmesin. Benim de kızımın da eşime ihtiyacımız var.” dedi.
8 yaşındayken kızamık virüsü adı verilen SSPE hastalığı geçiren Sevdegül Güler, 12 yıldır yatalak.
EŞİMİN YARGI YOLU YENİDEN AÇILSIN
Eşinin tutuklandıktan sonra 14 ay cezaevinde kaldığını, daha sonra şartlı tahliye edildiğini belirten Ümmühan Güler, “Mahkemede çocuğun durumunu söyledik. O gün de çok hastaydı kızım. 7 yıl 6 ay ceza verip eşimi bıraktılar. Mahkemeden çıktık, hastaneye geldik. Ben zaten hastanedeydim. 10 gün boyunca çocukla ilgilendik.” diye konuştu.
Verilen cezaya bir haftalık itiraz sürecini kaçırdıklarını belirten Güler şöyle devam etti: “Avukatımız ‘başvurdum ama UYAP’ta dilekçe görünmüyor, kaybolmuş’ diyor. İstinaf Mahkemesi cezasını onayladığı için 10 ay önce eşimi tekrar aldılar. Ramazan Bayramından bir hafta önceyi. Ramazan’n 20’si gibi. Ben tekrar yalnız kaldım. Yeniden yargı yolunun açılmasını ve tahliye edilmesini istiyorum.”
ÜÇ CİHAZLA YAŞAMA TUTUNUYOR
Eşinin yokluğunda bir tuhafiyede çalışan anne, kızını ihmal ettiğini düşünüyor ve vicdan azabı yaşadığını söylüyor: “Koştur koştur eve geliyordum, altını değiştir, karnını doyurup geri işe gidiyordum, çocuk ister istemez yıprandı. Zamanında altını değiştiremedim, karnını doyuramadım. Şimdi onun vicdan azabını çekiyorum. Çalışmak zorunda kalınca ihmal ettim kızımı. Babası olsaydı, işe güce bakacaktı, ev geçindirecekti. Daha önce onunla konuşuyordum, seviyordum, vakit geçiriyordum, egzersizlerini yapıyordum. O da artık evdeki stresi, ilgisizliği hissediyor. Koşturarak bakıyorum.”
2 hafta önce taburcu edilen Sevdegül’ün tedavisine evde devam ediliyor, fakat durumu ciddiyetini koruyor. “Yoğun bakım odası gibi bir odayı evde kurduk.” diyen Ümmühan Güler, kızının 3 cihazla yaşama tutunmaya çalıştığını ifade ediyor: “Kızım iyi değil. Gözlerini açmıyor. Sadece karnından besleniyor. Hastanedeyken midesine pet takıldı. Babasının yokluğu onu çok etkiledi.”
AYNI GÜN İKİ ACI BİRDEN YAŞADIM
Güler çiftinin 4 çocuğu var. Büyük kızı ve oğlu üniversite okuyor. Sevdegül’den küçük, 9 yaşında bir oğulları daha bulunuyor. Ümmühan Güler, eşinin ikinci kez tutuklandığı gün iki acıyı birden yaşamış:
“O gün 25 yaşındaki büyük kızımın hipofiz bezinde tümor çıktı. O gün iki acıyı birden yaşamak zorunda kaldım. Kızım tek başına Ankara’ya ameliyata gitti. Ameliyattan çıkınca annemi istiyorum diye ağlamış. Düşünün ben yanında yokum. Çünkü engelli kardeşine bakıyorum. Amcası kuzeni vardı ama ne annesi, ne babası vardı.”
YARDIM KAMPANYASI YAPILSIN DİYE BUNLARI ANLATMIYORUM
Güler çiftinin 4 çocuğu var. Büyük kızı ve oğlu üniversite okuyor. Sevdegül’den küçük, 9 yaşında bir oğulları daha bulunuyor. Ümmühan Güler, eşinin ikinci kez tutuklandığı gün iki acıyı birden yaşamış:
“O gün 25 yaşındaki büyük kızımın hipofiz bezinde tümor çıktı. O gün iki acıyı birden yaşamak zorunda kaldım. Kızım tek başına Ankara’ya ameliyata gitti. Ameliyattan çıkınca annemi istiyorum diye ağlamış. Düşünün ben yanında yokum. Çünkü engelli kardeşine bakıyorum. Amcası kuzeni vardı ama ne annesi, ne babası vardı.”
[Sevinç Özarslan] 1.1.2020 [BoldMedya]
İlim Diliyle İslamiyeti Anlatma [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendinin dinimizi, inancımızı ilmî gerçeklerle müdafaa hususundaki tesbitleri:
“Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Felsefî biçimde ve aklî yollarla, akidemize musallat olan tereddütlere, şüphelere karşı, değişik delillere başvurmak mantığın, fikrin gereği olsa da mücerret mantığa saplanıp kalmak, bazen insanın kalbî hayatını söndürüp onu ümitsizliğe itebilir. İnsan, aklı ve fikrine ait vazifeleri yaptıktan ve bunlarla alâkalı bütün fonksiyonları yerine getirdikten sonra, pratik hayatta bu duygu ve düşüncelerin nasıl meydana geldiğine dair misalleri araştırmaya başlayacaktır. Binaenaleyh siz, fiziğin, kimyanın, astronominin diliyle Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine ait binlerce âfâkî ve enfüsî delillere sarılıp, yukarıdan uzanan nurânî bir merdivenle yukarılara çıksanız da, pratik hayattan misaller veremiyorsanız ve çocuk da bunlara akıl erdiremiyorsa, vereceğiniz dini düşünceler onun zihninde felsefi nazariyeler gibi algılanacaktır.
“Anlattığınız veya anlatacağınız dînî değer yargıları, ve millî meziyetlerin, tarihin belirli dilimlerinde yaşanmış olduğunu gösteremiyorsanız bunlar bazılarına ütopya gibi görünebilir. Siz, bu değerlerin yaşandığını ve yaşanabildiğini belli misallerle gösterme mecburiyetindesiniz.
“Daha yakın zamana kadar, yaşanıp yaşanılamayacağı hususunda bizim bile kalbimizde kafamızda bir hayli tereddüt vardı ve kendi kendimize, ‘Bu olaylar belki yaşanmıştır, ama ihtimal dünya bunları bir kere görmüştür. Bir daha görmesi ve hele yaşanabilmesi çok zor; hatta biraz da ütopik görünmektedir.’ fikri, bir genel hastalık gibi yaygındı. Ne var ki, Allah’ı Peygamberi tanıyan, Yüce Yaratıcı ve O’nun Peygamberini oldukça seven gençleri görünce, artık yürekten inanıyoruz ki, sahabe gibi bir topluluk bundan sonra da yaşayabilir. Zaten, nassların bize verdiği işaret ve beşaretler çerçevesinde Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) ‘Garipler’ diye tavsif buyurduğu (Müslim) Sahabeye benzer bir topluluğun yaşayıp, din-i mübîn-i İslâm’ı zirveye çıkaracağına da inancımız tamdır.
“Tekvînî âyetlere ıttılâınız (fen-teknik ve teknoloji ile ilgili bilgiler ışığında yaptıklarınız) derecesinde, kalbinizdeki TAKVA. Allah’a (c.c.) duyduğunuz sevgi, saygı, mescid, mâbed ve benzeri şeâire gösterdiğiniz hürmet davranışları, çocuğun nazarında büyük mukaddes âbideler halinde görünmeye başlar ve bütün bunlar onu Allah’ın (c.c.) huzuruna davetin birer ifadesi olurlar. Burada yeri gelmişken Yahya Kemâl’in bu mevzudaki şâyân-ı takdir şu mısralarını hatırlatmak istiyoruz:
Emr-i bülendsin ey Ezan-ı Muhammedî,
Kâfi değil sadâna cihan-ı Muhammedî,
Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî
Gök nura gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbâl açınca ruh-ı revân-ı Muhammedî
Ervâh cümleten görür ALLÂHÜ EKBER’i
Akseyleyince Arş’a Lisan-ı Muhammedî.
“EZAN, Müslümanlığın ulvî duygularının en önemli bir sembolü ve namaz öncesi bir konsantrasyon vesilesidir. Aynı zamanda, namazın, Allah’a karşı bir kulluk olarak büyüklüğünün ifadesi, O’nun çağrısı ve davetidir. Siz çocuklarınızı bu duygularla dopdolu yetiştirirseniz, onlar da EZAN’ı duydukları zaman heyecanlanırlar, gözleri dolar, hisleri köpürür, mehâbetle, muhabbetle tir tir titremeye başlarlar. Şimdi âbâ ve ecdadımızın bize, onlardan evvelkilerin de onlara yaptıkları bu vazifeyi, -İnşaallahü Teâlâ – bunca sarsıntı ve teklemeye rağmen yine hep beraber ihyâ ve ikame edeceğiz. Şeâiri ilan edecek, onu gelecek neslin nazarında kendi kıymetiyle gösterecek, Allah’ı Rasulünü ve Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ı herkese sevdireceğiz.
“Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, evlerimizde, ibadet hayatımız arızasız olarak yerine getirilmeli, din ile, diyanete alâkalı çocuklarımızın kafasına sokulan şüphe ve tereddütler, vakit geçirilmeden giderilmeli, evimizin içinde Allah’a yaklaşmanın yaşandığı, Rahmet-i İlâhiyenin sağanak sağanak başımıza indiği, gözlerimizin tatlı ümitlerle dolup recâ içinde Allah’a yöneldiği ve sinelerimizin hüzünle dolup taştığı değişik bir kısım saatler olmalıdır. Öyle bir saatte olmalı ki, o saatte evimizde Rasulü Ekrem (S.A.S.) görünüyor gibi tasavvuru, tasviriyle çocuğun, hanımefendinin nazarında şöyle böyle mutlaka kendini göstermelidir.
“İşte bunlar sizin İslâmî ibadet ve akide hayatınızda çocuğunuza kazandırdığınız öyle büyük ve kıymetli şeylerdir ki, ilerideki hayatında o, birer bunların semerelerini görecek, duyacak ve size karşı minnettar olarak dua edecektir.
“Şeâiri tazim, zâtında büyük olan, dinin büyük kabul ettiği ve sizin de büyük gördüğünüz değer ve kıymetleri kavlen ve fiilen büyük göstermek demektir. Onların nazarında, ancak, EZAN ile anlatılabilen o ulular ulusu, büyükler büyüğü ‘ALLAHÜ EKBER’ hakikatiyle şehbâl açacak, ruh dünyalarında bayrak gibi dalgalanacak, kalblerini tül gibi saracak; siz de bu mazhariyetler karşısında dönüp tahliyelerinize tebessümler yağdıracaksınız.
İslam ülkelerinde dini telkin edecek pek çok alâmet bulunur; Üstad Hazretlerinin dediği gibi: “Nasıl kainat söndürülemezse, iman-ı İslâmî de söndürülemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış çiviler hükmünde her an devam eden İslâmî şeâir, dinî minareler, ilâhî mabedler, şer’î işaretler, izler, söndürülemezse, İslâmiyet an be an parlayacak… Herbir mâbed bir muallim olmuş mühür ve damgasıyla, tabiatlarına, fıtratlara ders verir. Her alâmet, iz ve işaret dahi birer üstad olmuştur; onun lisan-ı hâli, hatasız hem isyansız şekilde dini telkin eder. İslâmın simgesi olan herbir şeâir âlim, bilge ve hoca gibi, İslamın ruhunu ders veriyor. Asırların geçmesi ile zamanın sürekliliğinin sebebi vesilesiyle güya İslâmiyet nurları şeâiri içinde tecessüm edip gözle görünür hale gelmiş. İslamiyetin temiz, safî, berrak suyunu, güya mabetleri içinde katılaşıp sağlamlaşmış ve birer iman sütunu olmuştur. Güyâ İslâmî hükümler, alâmet ve işaretleri içinde ellle tutulur bir varlık haline gelmiş. Güya İslâmiyetin erkânı, âlemleri içinde, birer elmas sütun olarak taş gibi bir görüntü kazanmış. Onunla bağlıdır gökler zemin ile…” (Lemaat)
İslâm ülkelerinde böyle bir avantajlı atmosfer olduğu halde, İslâm ülkelerinin dışında böyle bir ortam bulunmadığı için evde İslamî yaşayışımız, İslamî kıyafetimiz evlatlarımıza dinimizi hatırlatacak, ibadetlerimiz onların kalblerine ve vicdanlarına hitap edecektir. Ayrıca vaktinde ezan okuyan saatler ve kandil geceleri evlerimizin sünnet düğünleri ve bayramlarda olduğu süslenmesi de farklılığı ile çocuğun şuuraltı müktesebatında derin tesirler icrâ edecektir inşaallah!..
[Safvet Senih] 1.1.2020 [Samanyolu Haber]
“Burada bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Felsefî biçimde ve aklî yollarla, akidemize musallat olan tereddütlere, şüphelere karşı, değişik delillere başvurmak mantığın, fikrin gereği olsa da mücerret mantığa saplanıp kalmak, bazen insanın kalbî hayatını söndürüp onu ümitsizliğe itebilir. İnsan, aklı ve fikrine ait vazifeleri yaptıktan ve bunlarla alâkalı bütün fonksiyonları yerine getirdikten sonra, pratik hayatta bu duygu ve düşüncelerin nasıl meydana geldiğine dair misalleri araştırmaya başlayacaktır. Binaenaleyh siz, fiziğin, kimyanın, astronominin diliyle Allah’ın (c.c.) varlığına ve birliğine ait binlerce âfâkî ve enfüsî delillere sarılıp, yukarıdan uzanan nurânî bir merdivenle yukarılara çıksanız da, pratik hayattan misaller veremiyorsanız ve çocuk da bunlara akıl erdiremiyorsa, vereceğiniz dini düşünceler onun zihninde felsefi nazariyeler gibi algılanacaktır.
“Anlattığınız veya anlatacağınız dînî değer yargıları, ve millî meziyetlerin, tarihin belirli dilimlerinde yaşanmış olduğunu gösteremiyorsanız bunlar bazılarına ütopya gibi görünebilir. Siz, bu değerlerin yaşandığını ve yaşanabildiğini belli misallerle gösterme mecburiyetindesiniz.
“Daha yakın zamana kadar, yaşanıp yaşanılamayacağı hususunda bizim bile kalbimizde kafamızda bir hayli tereddüt vardı ve kendi kendimize, ‘Bu olaylar belki yaşanmıştır, ama ihtimal dünya bunları bir kere görmüştür. Bir daha görmesi ve hele yaşanabilmesi çok zor; hatta biraz da ütopik görünmektedir.’ fikri, bir genel hastalık gibi yaygındı. Ne var ki, Allah’ı Peygamberi tanıyan, Yüce Yaratıcı ve O’nun Peygamberini oldukça seven gençleri görünce, artık yürekten inanıyoruz ki, sahabe gibi bir topluluk bundan sonra da yaşayabilir. Zaten, nassların bize verdiği işaret ve beşaretler çerçevesinde Rasulü Ekrem’in (S.A.S.) ‘Garipler’ diye tavsif buyurduğu (Müslim) Sahabeye benzer bir topluluğun yaşayıp, din-i mübîn-i İslâm’ı zirveye çıkaracağına da inancımız tamdır.
“Tekvînî âyetlere ıttılâınız (fen-teknik ve teknoloji ile ilgili bilgiler ışığında yaptıklarınız) derecesinde, kalbinizdeki TAKVA. Allah’a (c.c.) duyduğunuz sevgi, saygı, mescid, mâbed ve benzeri şeâire gösterdiğiniz hürmet davranışları, çocuğun nazarında büyük mukaddes âbideler halinde görünmeye başlar ve bütün bunlar onu Allah’ın (c.c.) huzuruna davetin birer ifadesi olurlar. Burada yeri gelmişken Yahya Kemâl’in bu mevzudaki şâyân-ı takdir şu mısralarını hatırlatmak istiyoruz:
Emr-i bülendsin ey Ezan-ı Muhammedî,
Kâfi değil sadâna cihan-ı Muhammedî,
Sultan Selîm-i Evvel’i râm etmeyip ecel,
Fethetmeliydi âlemi şân-ı Muhammedî
Gök nura gark olur nice yüz bin minareden,
Şehbâl açınca ruh-ı revân-ı Muhammedî
Ervâh cümleten görür ALLÂHÜ EKBER’i
Akseyleyince Arş’a Lisan-ı Muhammedî.
“EZAN, Müslümanlığın ulvî duygularının en önemli bir sembolü ve namaz öncesi bir konsantrasyon vesilesidir. Aynı zamanda, namazın, Allah’a karşı bir kulluk olarak büyüklüğünün ifadesi, O’nun çağrısı ve davetidir. Siz çocuklarınızı bu duygularla dopdolu yetiştirirseniz, onlar da EZAN’ı duydukları zaman heyecanlanırlar, gözleri dolar, hisleri köpürür, mehâbetle, muhabbetle tir tir titremeye başlarlar. Şimdi âbâ ve ecdadımızın bize, onlardan evvelkilerin de onlara yaptıkları bu vazifeyi, -İnşaallahü Teâlâ – bunca sarsıntı ve teklemeye rağmen yine hep beraber ihyâ ve ikame edeceğiz. Şeâiri ilan edecek, onu gelecek neslin nazarında kendi kıymetiyle gösterecek, Allah’ı Rasulünü ve Kur’an-ı Mucizü’l-Beyan’ı herkese sevdireceğiz.
“Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, evlerimizde, ibadet hayatımız arızasız olarak yerine getirilmeli, din ile, diyanete alâkalı çocuklarımızın kafasına sokulan şüphe ve tereddütler, vakit geçirilmeden giderilmeli, evimizin içinde Allah’a yaklaşmanın yaşandığı, Rahmet-i İlâhiyenin sağanak sağanak başımıza indiği, gözlerimizin tatlı ümitlerle dolup recâ içinde Allah’a yöneldiği ve sinelerimizin hüzünle dolup taştığı değişik bir kısım saatler olmalıdır. Öyle bir saatte olmalı ki, o saatte evimizde Rasulü Ekrem (S.A.S.) görünüyor gibi tasavvuru, tasviriyle çocuğun, hanımefendinin nazarında şöyle böyle mutlaka kendini göstermelidir.
“İşte bunlar sizin İslâmî ibadet ve akide hayatınızda çocuğunuza kazandırdığınız öyle büyük ve kıymetli şeylerdir ki, ilerideki hayatında o, birer bunların semerelerini görecek, duyacak ve size karşı minnettar olarak dua edecektir.
“Şeâiri tazim, zâtında büyük olan, dinin büyük kabul ettiği ve sizin de büyük gördüğünüz değer ve kıymetleri kavlen ve fiilen büyük göstermek demektir. Onların nazarında, ancak, EZAN ile anlatılabilen o ulular ulusu, büyükler büyüğü ‘ALLAHÜ EKBER’ hakikatiyle şehbâl açacak, ruh dünyalarında bayrak gibi dalgalanacak, kalblerini tül gibi saracak; siz de bu mazhariyetler karşısında dönüp tahliyelerinize tebessümler yağdıracaksınız.
İslam ülkelerinde dini telkin edecek pek çok alâmet bulunur; Üstad Hazretlerinin dediği gibi: “Nasıl kainat söndürülemezse, iman-ı İslâmî de söndürülemez. Öyle de, zeminin yüzünde çakılmış çiviler hükmünde her an devam eden İslâmî şeâir, dinî minareler, ilâhî mabedler, şer’î işaretler, izler, söndürülemezse, İslâmiyet an be an parlayacak… Herbir mâbed bir muallim olmuş mühür ve damgasıyla, tabiatlarına, fıtratlara ders verir. Her alâmet, iz ve işaret dahi birer üstad olmuştur; onun lisan-ı hâli, hatasız hem isyansız şekilde dini telkin eder. İslâmın simgesi olan herbir şeâir âlim, bilge ve hoca gibi, İslamın ruhunu ders veriyor. Asırların geçmesi ile zamanın sürekliliğinin sebebi vesilesiyle güya İslâmiyet nurları şeâiri içinde tecessüm edip gözle görünür hale gelmiş. İslamiyetin temiz, safî, berrak suyunu, güya mabetleri içinde katılaşıp sağlamlaşmış ve birer iman sütunu olmuştur. Güyâ İslâmî hükümler, alâmet ve işaretleri içinde ellle tutulur bir varlık haline gelmiş. Güya İslâmiyetin erkânı, âlemleri içinde, birer elmas sütun olarak taş gibi bir görüntü kazanmış. Onunla bağlıdır gökler zemin ile…” (Lemaat)
İslâm ülkelerinde böyle bir avantajlı atmosfer olduğu halde, İslâm ülkelerinin dışında böyle bir ortam bulunmadığı için evde İslamî yaşayışımız, İslamî kıyafetimiz evlatlarımıza dinimizi hatırlatacak, ibadetlerimiz onların kalblerine ve vicdanlarına hitap edecektir. Ayrıca vaktinde ezan okuyan saatler ve kandil geceleri evlerimizin sünnet düğünleri ve bayramlarda olduğu süslenmesi de farklılığı ile çocuğun şuuraltı müktesebatında derin tesirler icrâ edecektir inşaallah!..
[Safvet Senih] 1.1.2020 [Samanyolu Haber]
Zulüm yılı: ‘2019’da, 119 kişi keyfi uygulamalarla hayatını kaybetti’
15 Temmuz sonrası OHAL dönemi ile başlatılan hukuksuz ve keyfi uygulamaların neticesinde sadece 2019 yılında 119 kişi hayatını kaybetti.
Toplamda ise 15 Temmuz’dan şu ana kadar 430 kişi hayatını kaybetti. Babasız-annesiz kalan çocukların, genç-yaşlı-çocuk ölen insanların hesabı ise ahirete kaldı.
‘ZulümİleBitenHayatlar’ adlı twiter hesabı 2019 yılında hayatını kaybedenlerle ilgili bir video yayınladı. Hayatını kaybedenler arasında öğretmen, akademisyen, hakim, asker, polis, esnaf ve ev hanımları bulunuyor.
OHAL döneminden bu yana çeşitli meslek gruplarında 2019 yılında 119 kişi olmak üzere toplamda 430 isim hayatını kaybederken, ZulümİleBitenHayatlar’ isimli hesap yaptığı açıklamada, “Vicdanlar susmaya devam ediyor…Ne acı ki koca bir millet sadece ama sadece izliyor.” ifadelerini kullandı.
Toplamda ise 15 Temmuz’dan şu ana kadar 430 kişi hayatını kaybetti. Babasız-annesiz kalan çocukların, genç-yaşlı-çocuk ölen insanların hesabı ise ahirete kaldı.
‘ZulümİleBitenHayatlar’ adlı twiter hesabı 2019 yılında hayatını kaybedenlerle ilgili bir video yayınladı. Hayatını kaybedenler arasında öğretmen, akademisyen, hakim, asker, polis, esnaf ve ev hanımları bulunuyor.
OHAL döneminden bu yana çeşitli meslek gruplarında 2019 yılında 119 kişi olmak üzere toplamda 430 isim hayatını kaybederken, ZulümİleBitenHayatlar’ isimli hesap yaptığı açıklamada, “Vicdanlar susmaya devam ediyor…Ne acı ki koca bir millet sadece ama sadece izliyor.” ifadelerini kullandı.
[TR724] 1.1.2020Kimi Öğretmen— ZulümİleBitenHayatlar (@biten_hayatlar) December 31, 2019
Kimi Öğrenci
Kimi Akademisyen
Kimi Hakim
Kimi Asker
Kimi Polis
Kimi Esnaf
Kimi Ev Hanımı ve daha niceleri...
Sadece bu yıl içerisinde ismilerini öğrenebildiğimiz 119 isim zulüm sonucunda çeşitli sebeplerden dolayı vefat etti.#2019Deyince pic.twitter.com/DjfCydl4Dd
Anayasa Profesörü Gözler 1,5 yıllık bilançoyu çıkardı: “Cumhurbaşkanlığı Sistemi yetki gasbıyla başladı”
Anayasa hukuku uzmanı Prof. Dr. Kemal Gözler Türk Anayasa Hukuku Sitesi Anayasa.gen.tr için “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin Uygulamadaki Değeri;Bir Buçuk Yıllık Bir Bilanço’ başlıklı bir makale kaleme aldı.
Gözler, 24 Haziran 2018 seçimleri sonrası 9 Temmuz 2018’de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı sisteminde şu ana kadar yaşananları madde madde değerlendirdi.
Gözler yazısının girişinde, “Artık bu sistem hakkında, teorik eleştirilerle yetinmeyip, uygulamaya da bakmakta ve uygulamanın bir buçuk yıllık bir bilançosunu yapmakta yarar vardır. Zira teori başka, pratik başkadır. Bazen pratik, teoriden iyi, bazen de kötü olur. Acaba Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi pratiği, Anayasanın öngördüğü teorik sistemden daha mı iyi, yoksa daha mı kötüdür? İşte bu soruya cevap vermek Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin uygulamasının bir bilançosunu çıkarmak gerekmektedir.” ifadelerini kullandı.
‘CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ YETKİ GASBIYLA BAŞLADI’
Gözler yazısının ilk kısımlarından ‘1. Gün 1, Hata 1: 10 Temmuz 2018 Günü Saat 09:10 ile 15:00 Arasında Türkiye’de Görevde Bir Cumhurbaşkanı Var mıydı?’ diye sordu.
Ve şöyle devam etti: “Cumhurbaşkanlığı sistemine 9 Temmuz 2018 günü geçildi. 9 Temmuz 2018 tarih ve 1 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla, Fuat Oktay, Cumhurbaşkanı yardımcılığı görevine atanmıştır. Fuat Oktay, TBMM önünde 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’da açılan oturumda and içmiştir. Dolayısıyla Fuat Oktay, 9 Temmuz 2018’de atanmış olsa da, görevine ancak 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’dan sonra başlayabilmiştir. Bu nedenle kendisine Cumhurbaşkanlığına vekalet etme görevi ancak 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’dan sonra verilebilirdi.
Oysa Cumhurbaşkanı, 10 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 9 Temmuz 2018 tarih ve 390 sayılı “Cumhurbaşkanlığına Vekâlet Etme İşlemi” işlemiyle Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanına vekâlet etmekle görevlendirilmiştir (Vekalet verme işlemi aşağıdadır).
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Temmuz 2018 günü saat 09.10’da Azerbaycan’a hareket etmiştir [2]. Oysa bu saat itibarıyla “Cumhurbaşkanı Yardımcısı” Fuat Oktay henüz and içmemiş ve dolayısıyla görevine de başlamamıştı. Yani bu saat itibarıyla Türkiye’de, Cumhurbaşkanına vekalet edebilecek bir “Cumhurbaşkanı Yardımcısı” hukuken yoktu. Cumhurbaşkanının ülkeden ayrıldığı saat 09:10 ile Cumhurbaşkanı Yardımcısının TBMM önünde and içtiği saat olan 15:00 arasında ülkemizde, resmî sıfata sahip bir “Cumhurbaşkanı vekili” bulunmamakta idi. Dolayısıyla devlet başkanlığı makamı, Türk tarihinde ilk defa olarak, 10 Temmuz 2018 günü saat 09:10 ile 15:00 arasında hukuken boş kalmıştır.
Acaba 10 Temmuz 2018 günü Cumhurbaşkanlığında, henüz göreve başlamamış bir kamu görevlisine vekalet verilemeyeceğini bilen bir hukukçu yok muydu? Belirtelim ki görevine henüz başlamamış bir kamu görevlisine vekalet verilemeyeceği bilgisi hukuk fakültelerinde ikinci sınıfta okutulan idare hukuku dersinde öğretilir.
“Vakıa şu ki Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, daha ilk gününde büyük bir hata yapmıştır. İdare hukukunda henüz göreve başlamamış bir kişiye vekalet verilmesi “yetki gaspı” başlığı altında incelenir. Buna uygulamadan örnek bulmak güçtü ve bu nedenle buna hayalî örnekler verilirdi. Ama artık hayalî örnekler vermemize gerek yok. Çünkü Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi bize gerçek bir örnek sunmuş oldu.”
Prof. Dr. Kemal Gözler
Prof. Dr. Kemal Gözler’in ‘CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÛMET SİSTEMİNİN UYGULAMADAKİ DEĞERİ-Bir Buçuk Yıllık Bir Bilanço’ başlıklı yazı şöyle;
Malum, Türkiye’de hükûmet sistemi, 16 Nisan 2017 referandumuyla onaylanan 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunuyla değiştirildi. Yeni hükûmet sistemimize genellikle “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” ismi veriliyor [1].
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, bütün hükümleriyle birlikte, 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe girdi; bu makalenin yayın tarihi itibarıyla bir buçuk yıldır (tam olarak bir yıl beş ay 18 gündür) uygulanıyor. Bu sistem hakkında değerlendirme yapmak için elimizde bir buçuk yıllık bir uygulamaya sahibiz.
Artık bu sistem hakkında, teorik eleştirilerle yetinmeyip, uygulamaya da bakmakta ve uygulamanın bir buçuk yıllık bir bilançosunu yapmakta yarar vardır. Zira teori başka, pratik başkadır. Bazen pratik, teoriden iyi, bazen de kötü olur. Acaba Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi pratiği, Anayasanın öngördüğü teorik sistemden daha mı iyi, yoksa daha mı kötüdür?
İşte bu soruya cevap vermek Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin uygulamasının bir bilançosunu çıkarmak gerekmektedir.
I. NEYİN BİLANÇOSU?
Başlarken konuyu sınırlandırmak için iki hususu hemen belirtmek isterim:
1. Anayasanın Değil, Uygulamanın Bilançosu
Bu makalede Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini Anayasamızın hükümleri açısından değerlendirilmiyorum. Bu sistemi, Anayasayı değil, sadece kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, Cumhurbaşkanı kararları ve diğer mevzuatı esas alarak inceliyorum. Hâliyle bir ülkede, anayasanın kurduğu sistem, anayasa altı normlar ve uygulama bakımından anayasaya göre daha iyi veya daha kötü olabilir. Keza bir ülkede anayasanın öngördüğü sistem, fiiliyatta uygulanmıyor dahi olabilir. İşte bu makalede, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin Anayasa tarafından öngörülen hâlini değil, uygulamada görülen hâlini değerlendirmeye çalışacağım.
Ben Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin Anayasa tarafından öngörülen hâlini zaten geçmişte yeterince incelemiş ve eleştirmiştim. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunuyla getirilmiştir. Bu Anayasa Değişikliği Kanununun referanduma sunulduğu dönemde, yani bu Kanun daha yürürlüğe girmeden önce, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yol açacağı sakıncaları, www.anayasa.gen.tr’de yayınladığım çeşitli makalelerimle göstermeye çalışmış ve daha sonra da bu makaleleri Elveda Anayasa (Bursa, Ekin, 2017) başlıklı bir kitapta toplamıştım.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe girdikten sonra da, Türk Anayasa Hukuku (Bursa, Ekin, 2018, 1274 s.) isimli kitabımın yeni sisteme göre güncellenmiş ikinci baskısını 2018 yılının Temmuz ayında, üçüncü baskısını da 2019 yılının Ocak ayında; İdare Hukuku (Bursa, Ekin, 2019, 2 Cilt, 3280 s.) isimli kitabımın güncellenmiş üçüncü baskını da 2019 yılının Mayıs ayında yayınladım. Bu kitaplarda kendisine “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” denilen sistemin neden işlemeyeceğini, bu sistemde ne gibi yapısal sorunlar bulunduğunu, daha sistemin yürürlüğe girdiği ilk aylarda ayrıntılı bir şekilde gösterdim. Bu konuyu merak edenler, Türk Anayasa Hukuku isimli kitabımın 754-906, 917-997, 1052-1062’nci sayfalarına, İdare Hukuku isimli kitabımın birinci cildinin 33-38, 248-252, 331-457, 1306-1436’ncı sayfalarına bakabilirler.
Belirteyim ki, bu kitaplarda yaptığım eleştiriler, daha uygulamayı yeterince görmeden ve yine çok büyük ölçüde doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinden hareketle yapılmış eleştirilerdi.
2. Yasama ve Yargının Değil, “İdare”nin Bilançosu
Yukarıda açıkladığım gibi, burada Anayasa hükümlerini değil, uygulamayı inceliyorum. Uygulamanın bir bilançosunu çıkarmaya çalışıyorum. İlave edeyim ki, bu bilançoyu Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin bütünü itibarıyla değil, sadece bu sistemin bir organı olan “idare” organı açısından yapıyorum.
Burada Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yasamaya veya yargıya ilişkin sorunlarının bilançosu çıkarılmamaktadır. Bu ayrıca yapılması gereken bir çalışmadır. Ben bu çalışmaya şu iki nedenden dolayı teşebbüs etmedim:
a) Yasamaya ilişkin sorunların çok önemli bir kısmı doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinden kaynaklanan sorunlardır. Bu sorunlara ilişkin zaten yukarıda belirttiğim kitaplarımda yeterince değerlendirme vardır.
b) Yargıya ilişkin uygulamada görülen olan sorunlar ise yeni örteye çıkan sorunlar değildir. Hâkim bağımsızlığına ve teminatına müdahale, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması gibi sorunların hepsi, 9 Temmuz 2018 tarihinden önce de Türkiye’de görülen sorunlardı. Bu sorunlar 9 Temmuz 2018 tarihinden sonra da ağırlaşarak devam etmektedir. Bunların incelenmesi konuya yapılacak özgün bir katkı değil, örnek sayısını artırmaktan ibaret olacaktı. Bu sorunlar konusunda uygulamayı ve örnekleri merak edenler benim Türk Anayasa Hukuku Pratik Çalışmaları (Bursa, Ekin, 9. Baskı, 2019, 438 s.) isimli kitabıma bakabilirler. Bu kitapta yargı bağımsızlığının ve hâkim teminatının ihlâl edilmesine ilişkin onlarca örnek vardır.
Özetle bu çalışmada, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin bir buçuk yıllık uygulaması, yasama ve yargı organı açısından değil, sadece yürütme organı açısından incelenmektedir. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yürütme organı ise esasen tek bir makamdan oluşur: Cumhurbaşkanlığı. Bu makale kaçınılmaz olarak Cumhurbaşkanlığı makamının kuruluş ve işleyişine ilişkin olacaktır. Diğer bir ifadeyle burada, Cumhurbaşkanlığının idarî teşkilâtı ve yaptığı idarî işlemleri incelenecektir. İdarî teşkilâtın ve idarî işlemlerin incelenmesi ise malum, idare hukukunun alanına girer. Sonuç olarak bu makalede Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin idare hukuku açısından bir bilançosunun yapıldığı söylenebilir.
* * *
Hatırlanacaktır: Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, bu sistemin, parlâmenter hükûmet sistemine nazaran daha hızlı, daha etkili, daha istikrarlı bir hükûmet sistemi olduğu iddiasıyla Türkiye’ye getirildi. Bu sistemin taraftarlarına göre, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçilince, kararlar bir kişi tarafından alınacağı için, daha rasyonel, daha etkili ve daha hızlı bir şekilde alınacaktı. Koalisyon hükûmetleri de olmadığı için daha istikrarlı bir şekilde ülke yönetilecekti. Peki öyle mi oldu?
Hayır. Hatta tam tersine. Sistem hiç de rasyonel işlemiyor. Sistemde daha ilk günden itibaren pek çok fahiş hukukî hatalar yapıldı. Sistem hiç de istikrarlı değil. Sistemde çıkan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri hemen arkasından tekrar değiştiriliyor, tekrar tekrar düzeltiliyor. Daha da önemlisi sistem hiç de iddia edildiği gibi hızlı bir şekilde çalışmıyor. Cumhurbaşkanı, çıkarması gereken kararları, bunlar için öngörülen süreler içinde çıkaramıyor. Kararların çıkmasında gecikme yaşanıyor. Hatta hiç çıkarılmayan kararlar var. Şimdi “sorunlar” başlığı altında bunları örnekleriyle görelim.
II. SORUNLAR
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin uygulamada görülen pek çok sorunu var. Bu sorunların tam bir listesini çıkarmak mümkün değil. Bunların sistematik bir sınıflandırmasını yapmak da zor. Ben aşağıda bu sorunları gruplandırarak bunlara çeşitli örnekler vereceğim.
A. FAHİŞ HUKUKÎ HATALAR
Cumhurbaşkanlığının yaptığı pek çok işlemde ağır ve apaçık hukukî hatalar vardır. Aşağıda örneklerde görüleceği gibi bu hataların savunulabilecek bir yanı yoktur ve maalesef bu hataların önemli bir kısmı, söz konusu hukukî işlemleri hazırlayan bürokratların yeterli idare hukuku bilgisine sahip olmamasından kaynaklandığı söylenebilir. Bu tür hatalara hukuk fakültelerinde “fahiş hata” denir. Bir öğrenci bir soruya verdiği cevapta böyle bir hata yapmış ise, cevabında doğru bilgiler olsa bile, o sorudan puan alamaz.
Şimdi örnekler verelim:
1. Gün 1, Hata 1: 10 Temmuz 2018 Günü Saat 09:10 ile 15:00 Arasında Türkiye’de Görevde Bir Cumhurbaşkanı Var mıydı?
Bilindiği gibi Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemine 9 Temmuz 2018 günü geçildi. 9 Temmuz 2018 tarih ve 1 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla, Fuat Oktay, Cumhurbaşkanı yardımcılığı görevine atanmıştır. Fuat Oktay, TBMM önünde 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’da açılan oturumda and içmiştir. Dolayısıyla Fuat Oktay, 9 Temmuz 2018’de atanmış olsa da, görevine ancak 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’dan sonra başlayabilmiştir. Bu nedenle kendisine Cumhurbaşkanlığına vekalet etme görevi ancak 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’dan sonra verilebilirdi.
Oysa Cumhurbaşkanı, 10 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 9 Temmuz 2018 tarih ve 390 sayılı “Cumhurbaşkanlığına Vekâlet Etme İşlemi” işlemiyle Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanına vekâlet etmekle görevlendirilmiştir (Vekalet verme işlemi aşağıdadır).
Kaynak: Resmî Gazete, 10 Temmuz 2018, Sayı 30474 (www.resmigazete.gov.tr/…8.pdf).
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Temmuz 2018 günü saat 09.10’da Azerbaycan’a hareket etmiştir [2]. Oysa bu saat itibarıyla “Cumhurbaşkanı Yardımcısı” Fuat Oktay henüz and içmemiş ve dolayısıyla görevine de başlamamıştı. Yani bu saat itibarıyla Türkiye’de, Cumhurbaşkanına vekalet edebilecek bir “Cumhurbaşkanı Yardımcısı” hukuken yoktu. Cumhurbaşkanının ülkeden ayrıldığı saat 09:10 ile Cumhurbaşkanı Yardımcısının TBMM önünde and içtiği saat olan 15:00 arasında ülkemizde, resmî sıfata sahip bir “Cumhurbaşkanı vekili” bulunmamakta idi. Dolayısıyla devlet başkanlığı makamı, Türk tarihinde ilk defa olarak, 10 Temmuz 2018 günü saat 09:10 ile 15:00 arasında hukuken boş kalmıştır.
Acaba 10 Temmuz 2018 günü Cumhurbaşkanlığında, henüz göreve başlamamış bir kamu görevlisine vekalet verilemeyeceğini bilen bir hukukçu yok muydu? Belirtelim ki görevine henüz başlamamış bir kamu görevlisine vekalet verilemeyeceği bilgisi hukuk fakültelerinde ikinci sınıfta okutulan idare hukuku dersinde öğretilir.
Vakıa şu ki Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, daha ilk gününde büyük bir hata yapmıştır. İdare hukukunda henüz göreve başlamamış bir kişiye vekalet verilmesi “yetki gaspı” başlığı altında incelenir. Buna uygulamadan örnek bulmak güçtü ve bu nedenle buna hayalî örnekler verilirdi. Ama artık hayalî örnekler vermemize gerek yok. Çünkü Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi bize gerçek bir örnek sunmuş oldu [3].
2. İlk Oniki Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin Tarihi Neden Yok?
Resmî Gazetede yayınlanmış ilk oniki Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin tarihlerinin, başlıklarının altında veya kararnamenin metninde veya metnin sonunda belirtilmesi unutulmuştur. Örnek olarak 16 Temmuz 2019 tarih ve 30480 sayılı Resmî Gazetede yayınlanmış 12 sayılı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine bakılabilir.
Oysa her düzenleyici işlem gibi, Cumhurbaşkanı kararnamelerinin de kabul tarihi başka, Resmî Gazetede yayın tarihi başkadır. Kararnamenin kabul tarihi imzalandığı tarihtir. Kararnamenin doğum anı, Resmî Gazetede yayın tarihiyle değil, kabul tarihi, yani imza tarihi ve saatiyle belirlenir. İlave edelim ki, yayın, bir idarî işlemin varlık şartı değil, yürürlük şartıdır. Türkiye’de ilk oniki Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hangi tarihte ve hangi saatte hukuk alemine çıkmıştır? Bunu bilmemiz mümkün değil [4].
Herhalde Türk tarihinde, kabul tarihi belli olmayan başka bir kararname örneği, ne Cumhuriyet döneminde, ne de Osmanlı döneminde olmuştur.
Bir idare hukukçusu olarak, ilk 12 Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin tarihinin belirtilmesinin nasıl olup da unutulmuş olduğunu merak ediyorum.
3. Kapatılması Öngörülen Devlet Personel Başkanlığına 2 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Neden Bu Kadar Çok Atıf Var?
Aşağıda ayrıca göreceğimiz gibi 8 Haziran 1984 tarihli ve 217 sayılı Devlet Personel Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 2 Temmuz 2018 tarih ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 123’üncü maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. 703 sayılı KHK’nin Geçici 3’üncü maddesi de, 703 sayılı KHK’in yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl sonra (9 Temmuz 2019 tarihinde) Devlet Personel Başkanlığının kapanmasını öngörmüştür.
Ne var ki, 10 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 2 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin pek çok maddesinde (5, 6, 8, 10, 11, 13’üncü maddelerinde) Devlet Personel Başkanlığına yapılan göndermeler vardır. Yanlış saymadıysam, söz konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde tam 17 defa “Devlet Personel Başkanlığı” ibaresi geçmektedir. Bu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, 9 Temmuz 2019’da kalkacak olan Devlet Personel Başkanlığına pek çok görev vermektedir. Bu görevler geçici değildir. 9 Temmuz 2019’dan sonra da bu iş ve işlemlerin bir kurum tarafından yapılması gerekecektir. Kapatılacağı öngörülen ve kapanma tarihi bilinen Devlet Personel Başkanlığına neden bu daimî görevler verilmiştir? Bu nasıl bir mevzuat hazırlama tekniğidir? Yoksa 2 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hazırlayan bürokratlar, 703 sayılı KHK’den habersiz mi idiler?
4. Cumhurbaşkanlığı Ofislerinin Neden Tüzel Kişiliği Var? Bunlara Kamu Tüzel Kişiliği Bilerek Verilmiş ise Neden Bunlar Üzerinde Cumhurbaşkanına Hiyerarşi Yetkisi Tanınmıştır?
1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 525 ve devamı maddelerinde belirli görevleri yerine getirmek üzere Cumhurbaşkanlığına bağlı, özel bütçeli, kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve malî özerkliğe sahip, Dijital Dönüşüm Ofisi, Finans Ofisi, İnsan Kaynakları Ofisi ve Yatırım Ofisi kurulmuştur.
Bu Ofisler, devlet tüzel kişiliğinden ayrı birer kamu tüzel kişiliğine sahip olduklarına göre, merkezî idarenin içinde yer almazlar. Dolayısıyla bunlar gerçekte birer “kamu kurumu”durlar. O hâlde bunların 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi tarafından “Cumhurbaşkanlığı idarî teşkilâtı” içinde düzenlenmesi yanlıştır. Aynı şekilde Kararnamenin 533’üncü maddesiyle Cumhurbaşkanına bu ofislerde görev yapan her kademedeki yöneticilere “emir ve direktifler” verme yetkisi tanınmıştır. Bu da yanlıştır. Çünkü emir ve direktif verme yetkisi, hiyerarşi yetkisinin bir parçasıdır ve Cumhurbaşkanının ayrı bir kamu tüzel kişiliğine sahip bir teşkilat üzerinde hiyerarşi yetkisi olamaz. Cumhurbaşkanına bu ofisler üzerinde sadece vesayet yetkisi tanınabilir. Eğer bu ofisler üzerinde Cumhurbaşkanına emir ve talimat verme yetkisinin tanınması arzu ediliyor idiyse, yapılması gereken şey, bu ofislerin tüzel kişiliğini kaldırmaktan ibaretti. Ya o, ya bu. Bunların ikisinin arasında ortalama bir yol olamaz. Bunlar tüzel kişiliğe sahip ise, bunların üzerinde hiyerarşi yetkisi olmaz [5].
1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesini hazırlayanların idare hukukunun temel konularından birisi olan kamu tüzel kişiliği konusunu ve keza hiyerarşi ile vesayet kavramları arasındaki farkı bilip bilmedikleri hususu şüphelidir.
5. Cumhurbaşkanı, Hem Vesayet Makamı, Hem de Vesayete Tâbi Makam Olabilir mi?
19 Ağustos 2016 tarih ve 6741 sayılı Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketinin Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla kurulan Türkiye Varlık Fonunun ayrı bir tüzel kişiliği vardır ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 37’nci maddesine göre söz konusu Fon, Cumhurbaşkanlığına bağlıdır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı ile Türkiye Varlık Fonu arasındaki ilişki bir vesayet ilişkisidir. “Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketinin Yapısına ve İşleyişine İlişkin Usul ve Esaslar”ın 11 Eylül 2018 tarih ve 2018/162 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla değiştirilen 13’üncü maddesine göre bu Fonun Yönetim Kurulu Başkanı, Cumhurbaşkanıdır.
Görüldüğü gibi Cumhurbaşkanı, hem vesayet makamı, hem de vesayete tâbi makamdır. 6741 sayılı Kanunun 3’üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre “üç yıllık stratejik yatırım plânı yönetim kurulu tarafından hazırlanır ve Cumhurbaşkanının onayı ile yürürlüğe girer”. Buradaki Cumhurbaşkanının onaylama yetkisi bir vesayet yetkisidir. Oysa Cumhurbaşkanının onayına tâbi olan işlem de, yine Cumhurbaşkanının başkanı olduğu yönetim kurulunun bir işlemidir. Kanunun 6’ncı maddesi Varlık Fonu üzerinde Cumhurbaşkanına çeşitli denetim yetkileri vermiştir. Bu yetkiler vesayet yetkisi niteliğinde yetkilerdir. Denetlenen şey ise, Cumhurbaşkanının başkanı olduğu yönetim kurulu işlemleridir. Yani “denetim makamı” ile “denetlenen makam” aynıdır. Görüldüğü gibi Cumhurbaşkanı, Türkiye Varlık Fonunun bir yandan Yönetim Kurulu Başkanı, diğer yandan da bu Fonun vesayet makamıdır. Aynı makamın hem vesayet makamı, hem de vesayete tâbi makam olması bir garipliktir. Böyle bir şey sadece idare hukukunun temel ilkelerine aykırı değil, akla ve mantığa da aykırıdır.
“Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketinin Yapısına ve İşleyişine İlişkin Usul ve Esaslar”ın 13’üncü maddesini değiştiren 11 Eylül 2018 tarih ve 2018/162 sayılı Cumhurbaşkanı Kararını kaleme alan kişilerin idare hukuku bilgisinden tamamen mahrum oldukları anlaşılmaktadır.
Ayrıca belirtelim ki, böyle bir vesayet denetiminin sağlayacağı bir yarar olamaz. Vesayet makamı ile vesayete tâbi makamın aynı elde birleşmesi, ortada bir denetimin olmadığı anlamına gelir. Aynı kişi kendi kendini nasıl denetleyecektir? Böyle bir denetimin göz boyamadan başka bir fonksiyonu olamaz [6].
* * *
Yukarıda Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde yapılan beş fahiş hukukî hataya örnek verdim. Bunların beş taneden ibaret olduğu sanılmasın. İçeriğe ilişkin yanlışlık ve hatalar dışında, Cumhurbaşkanı işlemlerinin tasnifinde (bkz. Gözler, İdare Hukuku, op. cit., c.I, s.343-346), isimlendirilmesinde (Ibid., s.347), numaralandırılmasında (Ibid., s.352, 361) “karar” ile “kararname” arasında yapılan ayrımda (Ibid., s.360-361), karar isminin kendi içinde kullanılmasında (Ibid., s.361) ve hatta “Cumhurbaşkanı” ile “Cumhurbaşkanlığı” kelimelerinin kullanılmasında (Ibid., s.359) dahi yanlışlıklar ve tutarsızlık vardır.
Gerek Türk Anayasa Hukuku (s.737-997), gerekse İdare Hukuku (c.I, s.169-457, 1306-1445), isimli kitabımda, yeri geldikçe, bu hatalara pek çok örnek verdim. Günler ve aylar geçtikçe de bu hataların yeni örnekleri ortaya çıkıyor.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi uygulamaya gireli beri, anayasa ve idare hukukçuları olarak bizler, her gün, içinden çıkamadığımız, bazen anlayamadığımız, idare hukukunda nereye koyacağımızı şaşırdığımız yığınla uygulamayla karşılaşıyoruz. Bunlar hep idare hukukunun temel ilkeleriyle çatışıyor. Dönüp dolaşıp şu soruyu sormak zorunda kalıyoruz: Bu düzenlemeleri yapanlar, acaba idare hukukunun temel prensiplerini bilmiyorlar mı?
Aslında sadece Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde değil, 2 Temmuz 2018 tarih ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede ve asıl önemlisi bizzat 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunuyla Anayasamızın değiştirilen maddelerinde yığınla sorun var. Bunlar bu bilanço çalışmasının dışında kalıyor. O nedenle Anayasa maddelerindeki fahiş hatalara burada değinmeyeceğim. Ama arzu edenler için sadece Anayasanın 104’üncü maddesinin 17’nci fıkrasının yarattığı sorunları göstermek için bu makaleye eklediğim EK-1’e bakılabilir.
Gerek 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanununda, gerekse 703 sayılı uyum Kanun Hükmünde Kararnamesinde, gerekse Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde bitmez tükenmez teknik hukukî sorunlar var. Burada sadece bunları kabul eden siyasî iradenin değil, bunları hazırlayan teknisyenlerin de eleştirilmesi gerekiyor. Maalesef siyasî iktidarın çok zayıf bir teknisyen kadrosuyla çalıştığı sonucu ortaya çıkıyor.
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 1.1.2020
Gözler, 24 Haziran 2018 seçimleri sonrası 9 Temmuz 2018’de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı sisteminde şu ana kadar yaşananları madde madde değerlendirdi.
Gözler yazısının girişinde, “Artık bu sistem hakkında, teorik eleştirilerle yetinmeyip, uygulamaya da bakmakta ve uygulamanın bir buçuk yıllık bir bilançosunu yapmakta yarar vardır. Zira teori başka, pratik başkadır. Bazen pratik, teoriden iyi, bazen de kötü olur. Acaba Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi pratiği, Anayasanın öngördüğü teorik sistemden daha mı iyi, yoksa daha mı kötüdür? İşte bu soruya cevap vermek Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin uygulamasının bir bilançosunu çıkarmak gerekmektedir.” ifadelerini kullandı.
‘CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ YETKİ GASBIYLA BAŞLADI’
Gözler yazısının ilk kısımlarından ‘1. Gün 1, Hata 1: 10 Temmuz 2018 Günü Saat 09:10 ile 15:00 Arasında Türkiye’de Görevde Bir Cumhurbaşkanı Var mıydı?’ diye sordu.
Ve şöyle devam etti: “Cumhurbaşkanlığı sistemine 9 Temmuz 2018 günü geçildi. 9 Temmuz 2018 tarih ve 1 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla, Fuat Oktay, Cumhurbaşkanı yardımcılığı görevine atanmıştır. Fuat Oktay, TBMM önünde 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’da açılan oturumda and içmiştir. Dolayısıyla Fuat Oktay, 9 Temmuz 2018’de atanmış olsa da, görevine ancak 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’dan sonra başlayabilmiştir. Bu nedenle kendisine Cumhurbaşkanlığına vekalet etme görevi ancak 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’dan sonra verilebilirdi.
Oysa Cumhurbaşkanı, 10 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 9 Temmuz 2018 tarih ve 390 sayılı “Cumhurbaşkanlığına Vekâlet Etme İşlemi” işlemiyle Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanına vekâlet etmekle görevlendirilmiştir (Vekalet verme işlemi aşağıdadır).
“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Temmuz 2018 günü saat 09.10’da Azerbaycan’a hareket etmiştir [2]. Oysa bu saat itibarıyla “Cumhurbaşkanı Yardımcısı” Fuat Oktay henüz and içmemiş ve dolayısıyla görevine de başlamamıştı. Yani bu saat itibarıyla Türkiye’de, Cumhurbaşkanına vekalet edebilecek bir “Cumhurbaşkanı Yardımcısı” hukuken yoktu. Cumhurbaşkanının ülkeden ayrıldığı saat 09:10 ile Cumhurbaşkanı Yardımcısının TBMM önünde and içtiği saat olan 15:00 arasında ülkemizde, resmî sıfata sahip bir “Cumhurbaşkanı vekili” bulunmamakta idi. Dolayısıyla devlet başkanlığı makamı, Türk tarihinde ilk defa olarak, 10 Temmuz 2018 günü saat 09:10 ile 15:00 arasında hukuken boş kalmıştır.
Acaba 10 Temmuz 2018 günü Cumhurbaşkanlığında, henüz göreve başlamamış bir kamu görevlisine vekalet verilemeyeceğini bilen bir hukukçu yok muydu? Belirtelim ki görevine henüz başlamamış bir kamu görevlisine vekalet verilemeyeceği bilgisi hukuk fakültelerinde ikinci sınıfta okutulan idare hukuku dersinde öğretilir.
“Vakıa şu ki Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, daha ilk gününde büyük bir hata yapmıştır. İdare hukukunda henüz göreve başlamamış bir kişiye vekalet verilmesi “yetki gaspı” başlığı altında incelenir. Buna uygulamadan örnek bulmak güçtü ve bu nedenle buna hayalî örnekler verilirdi. Ama artık hayalî örnekler vermemize gerek yok. Çünkü Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi bize gerçek bir örnek sunmuş oldu.”
Prof. Dr. Kemal Gözler
Prof. Dr. Kemal Gözler’in ‘CUMHURBAŞKANLIĞI HÜKÛMET SİSTEMİNİN UYGULAMADAKİ DEĞERİ-Bir Buçuk Yıllık Bir Bilanço’ başlıklı yazı şöyle;
Malum, Türkiye’de hükûmet sistemi, 16 Nisan 2017 referandumuyla onaylanan 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunuyla değiştirildi. Yeni hükûmet sistemimize genellikle “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” ismi veriliyor [1].
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, bütün hükümleriyle birlikte, 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe girdi; bu makalenin yayın tarihi itibarıyla bir buçuk yıldır (tam olarak bir yıl beş ay 18 gündür) uygulanıyor. Bu sistem hakkında değerlendirme yapmak için elimizde bir buçuk yıllık bir uygulamaya sahibiz.
Artık bu sistem hakkında, teorik eleştirilerle yetinmeyip, uygulamaya da bakmakta ve uygulamanın bir buçuk yıllık bir bilançosunu yapmakta yarar vardır. Zira teori başka, pratik başkadır. Bazen pratik, teoriden iyi, bazen de kötü olur. Acaba Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi pratiği, Anayasanın öngördüğü teorik sistemden daha mı iyi, yoksa daha mı kötüdür?
İşte bu soruya cevap vermek Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin uygulamasının bir bilançosunu çıkarmak gerekmektedir.
I. NEYİN BİLANÇOSU?
Başlarken konuyu sınırlandırmak için iki hususu hemen belirtmek isterim:
1. Anayasanın Değil, Uygulamanın Bilançosu
Bu makalede Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemini Anayasamızın hükümleri açısından değerlendirilmiyorum. Bu sistemi, Anayasayı değil, sadece kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, Cumhurbaşkanı kararları ve diğer mevzuatı esas alarak inceliyorum. Hâliyle bir ülkede, anayasanın kurduğu sistem, anayasa altı normlar ve uygulama bakımından anayasaya göre daha iyi veya daha kötü olabilir. Keza bir ülkede anayasanın öngördüğü sistem, fiiliyatta uygulanmıyor dahi olabilir. İşte bu makalede, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin Anayasa tarafından öngörülen hâlini değil, uygulamada görülen hâlini değerlendirmeye çalışacağım.
Ben Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin Anayasa tarafından öngörülen hâlini zaten geçmişte yeterince incelemiş ve eleştirmiştim. Bilindiği gibi Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunuyla getirilmiştir. Bu Anayasa Değişikliği Kanununun referanduma sunulduğu dönemde, yani bu Kanun daha yürürlüğe girmeden önce, Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yol açacağı sakıncaları, www.anayasa.gen.tr’de yayınladığım çeşitli makalelerimle göstermeye çalışmış ve daha sonra da bu makaleleri Elveda Anayasa (Bursa, Ekin, 2017) başlıklı bir kitapta toplamıştım.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi 9 Temmuz 2018 tarihinde yürürlüğe girdikten sonra da, Türk Anayasa Hukuku (Bursa, Ekin, 2018, 1274 s.) isimli kitabımın yeni sisteme göre güncellenmiş ikinci baskısını 2018 yılının Temmuz ayında, üçüncü baskısını da 2019 yılının Ocak ayında; İdare Hukuku (Bursa, Ekin, 2019, 2 Cilt, 3280 s.) isimli kitabımın güncellenmiş üçüncü baskını da 2019 yılının Mayıs ayında yayınladım. Bu kitaplarda kendisine “Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi” denilen sistemin neden işlemeyeceğini, bu sistemde ne gibi yapısal sorunlar bulunduğunu, daha sistemin yürürlüğe girdiği ilk aylarda ayrıntılı bir şekilde gösterdim. Bu konuyu merak edenler, Türk Anayasa Hukuku isimli kitabımın 754-906, 917-997, 1052-1062’nci sayfalarına, İdare Hukuku isimli kitabımın birinci cildinin 33-38, 248-252, 331-457, 1306-1436’ncı sayfalarına bakabilirler.
Belirteyim ki, bu kitaplarda yaptığım eleştiriler, daha uygulamayı yeterince görmeden ve yine çok büyük ölçüde doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinden hareketle yapılmış eleştirilerdi.
2. Yasama ve Yargının Değil, “İdare”nin Bilançosu
Yukarıda açıkladığım gibi, burada Anayasa hükümlerini değil, uygulamayı inceliyorum. Uygulamanın bir bilançosunu çıkarmaya çalışıyorum. İlave edeyim ki, bu bilançoyu Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin bütünü itibarıyla değil, sadece bu sistemin bir organı olan “idare” organı açısından yapıyorum.
Burada Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yasamaya veya yargıya ilişkin sorunlarının bilançosu çıkarılmamaktadır. Bu ayrıca yapılması gereken bir çalışmadır. Ben bu çalışmaya şu iki nedenden dolayı teşebbüs etmedim:
a) Yasamaya ilişkin sorunların çok önemli bir kısmı doğrudan doğruya Anayasa hükümlerinden kaynaklanan sorunlardır. Bu sorunlara ilişkin zaten yukarıda belirttiğim kitaplarımda yeterince değerlendirme vardır.
b) Yargıya ilişkin uygulamada görülen olan sorunlar ise yeni örteye çıkan sorunlar değildir. Hâkim bağımsızlığına ve teminatına müdahale, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması gibi sorunların hepsi, 9 Temmuz 2018 tarihinden önce de Türkiye’de görülen sorunlardı. Bu sorunlar 9 Temmuz 2018 tarihinden sonra da ağırlaşarak devam etmektedir. Bunların incelenmesi konuya yapılacak özgün bir katkı değil, örnek sayısını artırmaktan ibaret olacaktı. Bu sorunlar konusunda uygulamayı ve örnekleri merak edenler benim Türk Anayasa Hukuku Pratik Çalışmaları (Bursa, Ekin, 9. Baskı, 2019, 438 s.) isimli kitabıma bakabilirler. Bu kitapta yargı bağımsızlığının ve hâkim teminatının ihlâl edilmesine ilişkin onlarca örnek vardır.
Özetle bu çalışmada, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin bir buçuk yıllık uygulaması, yasama ve yargı organı açısından değil, sadece yürütme organı açısından incelenmektedir. Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin yürütme organı ise esasen tek bir makamdan oluşur: Cumhurbaşkanlığı. Bu makale kaçınılmaz olarak Cumhurbaşkanlığı makamının kuruluş ve işleyişine ilişkin olacaktır. Diğer bir ifadeyle burada, Cumhurbaşkanlığının idarî teşkilâtı ve yaptığı idarî işlemleri incelenecektir. İdarî teşkilâtın ve idarî işlemlerin incelenmesi ise malum, idare hukukunun alanına girer. Sonuç olarak bu makalede Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin idare hukuku açısından bir bilançosunun yapıldığı söylenebilir.
* * *
Hatırlanacaktır: Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, bu sistemin, parlâmenter hükûmet sistemine nazaran daha hızlı, daha etkili, daha istikrarlı bir hükûmet sistemi olduğu iddiasıyla Türkiye’ye getirildi. Bu sistemin taraftarlarına göre, Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemine geçilince, kararlar bir kişi tarafından alınacağı için, daha rasyonel, daha etkili ve daha hızlı bir şekilde alınacaktı. Koalisyon hükûmetleri de olmadığı için daha istikrarlı bir şekilde ülke yönetilecekti. Peki öyle mi oldu?
Hayır. Hatta tam tersine. Sistem hiç de rasyonel işlemiyor. Sistemde daha ilk günden itibaren pek çok fahiş hukukî hatalar yapıldı. Sistem hiç de istikrarlı değil. Sistemde çıkan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri hemen arkasından tekrar değiştiriliyor, tekrar tekrar düzeltiliyor. Daha da önemlisi sistem hiç de iddia edildiği gibi hızlı bir şekilde çalışmıyor. Cumhurbaşkanı, çıkarması gereken kararları, bunlar için öngörülen süreler içinde çıkaramıyor. Kararların çıkmasında gecikme yaşanıyor. Hatta hiç çıkarılmayan kararlar var. Şimdi “sorunlar” başlığı altında bunları örnekleriyle görelim.
II. SORUNLAR
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminin uygulamada görülen pek çok sorunu var. Bu sorunların tam bir listesini çıkarmak mümkün değil. Bunların sistematik bir sınıflandırmasını yapmak da zor. Ben aşağıda bu sorunları gruplandırarak bunlara çeşitli örnekler vereceğim.
A. FAHİŞ HUKUKÎ HATALAR
Cumhurbaşkanlığının yaptığı pek çok işlemde ağır ve apaçık hukukî hatalar vardır. Aşağıda örneklerde görüleceği gibi bu hataların savunulabilecek bir yanı yoktur ve maalesef bu hataların önemli bir kısmı, söz konusu hukukî işlemleri hazırlayan bürokratların yeterli idare hukuku bilgisine sahip olmamasından kaynaklandığı söylenebilir. Bu tür hatalara hukuk fakültelerinde “fahiş hata” denir. Bir öğrenci bir soruya verdiği cevapta böyle bir hata yapmış ise, cevabında doğru bilgiler olsa bile, o sorudan puan alamaz.
Şimdi örnekler verelim:
1. Gün 1, Hata 1: 10 Temmuz 2018 Günü Saat 09:10 ile 15:00 Arasında Türkiye’de Görevde Bir Cumhurbaşkanı Var mıydı?
Bilindiği gibi Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemine 9 Temmuz 2018 günü geçildi. 9 Temmuz 2018 tarih ve 1 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla, Fuat Oktay, Cumhurbaşkanı yardımcılığı görevine atanmıştır. Fuat Oktay, TBMM önünde 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’da açılan oturumda and içmiştir. Dolayısıyla Fuat Oktay, 9 Temmuz 2018’de atanmış olsa da, görevine ancak 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’dan sonra başlayabilmiştir. Bu nedenle kendisine Cumhurbaşkanlığına vekalet etme görevi ancak 10 Temmuz 2018 günü saat 15:00’dan sonra verilebilirdi.
Oysa Cumhurbaşkanı, 10 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 9 Temmuz 2018 tarih ve 390 sayılı “Cumhurbaşkanlığına Vekâlet Etme İşlemi” işlemiyle Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, Cumhurbaşkanına vekâlet etmekle görevlendirilmiştir (Vekalet verme işlemi aşağıdadır).
Kaynak: Resmî Gazete, 10 Temmuz 2018, Sayı 30474 (www.resmigazete.gov.tr/…8.pdf).
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Temmuz 2018 günü saat 09.10’da Azerbaycan’a hareket etmiştir [2]. Oysa bu saat itibarıyla “Cumhurbaşkanı Yardımcısı” Fuat Oktay henüz and içmemiş ve dolayısıyla görevine de başlamamıştı. Yani bu saat itibarıyla Türkiye’de, Cumhurbaşkanına vekalet edebilecek bir “Cumhurbaşkanı Yardımcısı” hukuken yoktu. Cumhurbaşkanının ülkeden ayrıldığı saat 09:10 ile Cumhurbaşkanı Yardımcısının TBMM önünde and içtiği saat olan 15:00 arasında ülkemizde, resmî sıfata sahip bir “Cumhurbaşkanı vekili” bulunmamakta idi. Dolayısıyla devlet başkanlığı makamı, Türk tarihinde ilk defa olarak, 10 Temmuz 2018 günü saat 09:10 ile 15:00 arasında hukuken boş kalmıştır.
Acaba 10 Temmuz 2018 günü Cumhurbaşkanlığında, henüz göreve başlamamış bir kamu görevlisine vekalet verilemeyeceğini bilen bir hukukçu yok muydu? Belirtelim ki görevine henüz başlamamış bir kamu görevlisine vekalet verilemeyeceği bilgisi hukuk fakültelerinde ikinci sınıfta okutulan idare hukuku dersinde öğretilir.
Vakıa şu ki Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi, daha ilk gününde büyük bir hata yapmıştır. İdare hukukunda henüz göreve başlamamış bir kişiye vekalet verilmesi “yetki gaspı” başlığı altında incelenir. Buna uygulamadan örnek bulmak güçtü ve bu nedenle buna hayalî örnekler verilirdi. Ama artık hayalî örnekler vermemize gerek yok. Çünkü Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi bize gerçek bir örnek sunmuş oldu [3].
2. İlk Oniki Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin Tarihi Neden Yok?
Resmî Gazetede yayınlanmış ilk oniki Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin tarihlerinin, başlıklarının altında veya kararnamenin metninde veya metnin sonunda belirtilmesi unutulmuştur. Örnek olarak 16 Temmuz 2019 tarih ve 30480 sayılı Resmî Gazetede yayınlanmış 12 sayılı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine bakılabilir.
Oysa her düzenleyici işlem gibi, Cumhurbaşkanı kararnamelerinin de kabul tarihi başka, Resmî Gazetede yayın tarihi başkadır. Kararnamenin kabul tarihi imzalandığı tarihtir. Kararnamenin doğum anı, Resmî Gazetede yayın tarihiyle değil, kabul tarihi, yani imza tarihi ve saatiyle belirlenir. İlave edelim ki, yayın, bir idarî işlemin varlık şartı değil, yürürlük şartıdır. Türkiye’de ilk oniki Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hangi tarihte ve hangi saatte hukuk alemine çıkmıştır? Bunu bilmemiz mümkün değil [4].
Herhalde Türk tarihinde, kabul tarihi belli olmayan başka bir kararname örneği, ne Cumhuriyet döneminde, ne de Osmanlı döneminde olmuştur.
Bir idare hukukçusu olarak, ilk 12 Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin tarihinin belirtilmesinin nasıl olup da unutulmuş olduğunu merak ediyorum.
3. Kapatılması Öngörülen Devlet Personel Başkanlığına 2 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde Neden Bu Kadar Çok Atıf Var?
Aşağıda ayrıca göreceğimiz gibi 8 Haziran 1984 tarihli ve 217 sayılı Devlet Personel Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 2 Temmuz 2018 tarih ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 123’üncü maddesiyle yürürlükten kaldırılmıştır. 703 sayılı KHK’nin Geçici 3’üncü maddesi de, 703 sayılı KHK’in yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl sonra (9 Temmuz 2019 tarihinde) Devlet Personel Başkanlığının kapanmasını öngörmüştür.
Ne var ki, 10 Temmuz 2018 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 2 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin pek çok maddesinde (5, 6, 8, 10, 11, 13’üncü maddelerinde) Devlet Personel Başkanlığına yapılan göndermeler vardır. Yanlış saymadıysam, söz konusu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinde tam 17 defa “Devlet Personel Başkanlığı” ibaresi geçmektedir. Bu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, 9 Temmuz 2019’da kalkacak olan Devlet Personel Başkanlığına pek çok görev vermektedir. Bu görevler geçici değildir. 9 Temmuz 2019’dan sonra da bu iş ve işlemlerin bir kurum tarafından yapılması gerekecektir. Kapatılacağı öngörülen ve kapanma tarihi bilinen Devlet Personel Başkanlığına neden bu daimî görevler verilmiştir? Bu nasıl bir mevzuat hazırlama tekniğidir? Yoksa 2 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi hazırlayan bürokratlar, 703 sayılı KHK’den habersiz mi idiler?
4. Cumhurbaşkanlığı Ofislerinin Neden Tüzel Kişiliği Var? Bunlara Kamu Tüzel Kişiliği Bilerek Verilmiş ise Neden Bunlar Üzerinde Cumhurbaşkanına Hiyerarşi Yetkisi Tanınmıştır?
1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 525 ve devamı maddelerinde belirli görevleri yerine getirmek üzere Cumhurbaşkanlığına bağlı, özel bütçeli, kamu tüzel kişiliğini haiz, idarî ve malî özerkliğe sahip, Dijital Dönüşüm Ofisi, Finans Ofisi, İnsan Kaynakları Ofisi ve Yatırım Ofisi kurulmuştur.
Bu Ofisler, devlet tüzel kişiliğinden ayrı birer kamu tüzel kişiliğine sahip olduklarına göre, merkezî idarenin içinde yer almazlar. Dolayısıyla bunlar gerçekte birer “kamu kurumu”durlar. O hâlde bunların 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi tarafından “Cumhurbaşkanlığı idarî teşkilâtı” içinde düzenlenmesi yanlıştır. Aynı şekilde Kararnamenin 533’üncü maddesiyle Cumhurbaşkanına bu ofislerde görev yapan her kademedeki yöneticilere “emir ve direktifler” verme yetkisi tanınmıştır. Bu da yanlıştır. Çünkü emir ve direktif verme yetkisi, hiyerarşi yetkisinin bir parçasıdır ve Cumhurbaşkanının ayrı bir kamu tüzel kişiliğine sahip bir teşkilat üzerinde hiyerarşi yetkisi olamaz. Cumhurbaşkanına bu ofisler üzerinde sadece vesayet yetkisi tanınabilir. Eğer bu ofisler üzerinde Cumhurbaşkanına emir ve talimat verme yetkisinin tanınması arzu ediliyor idiyse, yapılması gereken şey, bu ofislerin tüzel kişiliğini kaldırmaktan ibaretti. Ya o, ya bu. Bunların ikisinin arasında ortalama bir yol olamaz. Bunlar tüzel kişiliğe sahip ise, bunların üzerinde hiyerarşi yetkisi olmaz [5].
1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesini hazırlayanların idare hukukunun temel konularından birisi olan kamu tüzel kişiliği konusunu ve keza hiyerarşi ile vesayet kavramları arasındaki farkı bilip bilmedikleri hususu şüphelidir.
5. Cumhurbaşkanı, Hem Vesayet Makamı, Hem de Vesayete Tâbi Makam Olabilir mi?
19 Ağustos 2016 tarih ve 6741 sayılı Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketinin Kurulması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla kurulan Türkiye Varlık Fonunun ayrı bir tüzel kişiliği vardır ve 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 37’nci maddesine göre söz konusu Fon, Cumhurbaşkanlığına bağlıdır. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı ile Türkiye Varlık Fonu arasındaki ilişki bir vesayet ilişkisidir. “Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketinin Yapısına ve İşleyişine İlişkin Usul ve Esaslar”ın 11 Eylül 2018 tarih ve 2018/162 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla değiştirilen 13’üncü maddesine göre bu Fonun Yönetim Kurulu Başkanı, Cumhurbaşkanıdır.
Görüldüğü gibi Cumhurbaşkanı, hem vesayet makamı, hem de vesayete tâbi makamdır. 6741 sayılı Kanunun 3’üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre “üç yıllık stratejik yatırım plânı yönetim kurulu tarafından hazırlanır ve Cumhurbaşkanının onayı ile yürürlüğe girer”. Buradaki Cumhurbaşkanının onaylama yetkisi bir vesayet yetkisidir. Oysa Cumhurbaşkanının onayına tâbi olan işlem de, yine Cumhurbaşkanının başkanı olduğu yönetim kurulunun bir işlemidir. Kanunun 6’ncı maddesi Varlık Fonu üzerinde Cumhurbaşkanına çeşitli denetim yetkileri vermiştir. Bu yetkiler vesayet yetkisi niteliğinde yetkilerdir. Denetlenen şey ise, Cumhurbaşkanının başkanı olduğu yönetim kurulu işlemleridir. Yani “denetim makamı” ile “denetlenen makam” aynıdır. Görüldüğü gibi Cumhurbaşkanı, Türkiye Varlık Fonunun bir yandan Yönetim Kurulu Başkanı, diğer yandan da bu Fonun vesayet makamıdır. Aynı makamın hem vesayet makamı, hem de vesayete tâbi makam olması bir garipliktir. Böyle bir şey sadece idare hukukunun temel ilkelerine aykırı değil, akla ve mantığa da aykırıdır.
“Türkiye Varlık Fonu Yönetimi Anonim Şirketinin Yapısına ve İşleyişine İlişkin Usul ve Esaslar”ın 13’üncü maddesini değiştiren 11 Eylül 2018 tarih ve 2018/162 sayılı Cumhurbaşkanı Kararını kaleme alan kişilerin idare hukuku bilgisinden tamamen mahrum oldukları anlaşılmaktadır.
Ayrıca belirtelim ki, böyle bir vesayet denetiminin sağlayacağı bir yarar olamaz. Vesayet makamı ile vesayete tâbi makamın aynı elde birleşmesi, ortada bir denetimin olmadığı anlamına gelir. Aynı kişi kendi kendini nasıl denetleyecektir? Böyle bir denetimin göz boyamadan başka bir fonksiyonu olamaz [6].
* * *
Yukarıda Cumhurbaşkanlığı hükûmet sisteminde yapılan beş fahiş hukukî hataya örnek verdim. Bunların beş taneden ibaret olduğu sanılmasın. İçeriğe ilişkin yanlışlık ve hatalar dışında, Cumhurbaşkanı işlemlerinin tasnifinde (bkz. Gözler, İdare Hukuku, op. cit., c.I, s.343-346), isimlendirilmesinde (Ibid., s.347), numaralandırılmasında (Ibid., s.352, 361) “karar” ile “kararname” arasında yapılan ayrımda (Ibid., s.360-361), karar isminin kendi içinde kullanılmasında (Ibid., s.361) ve hatta “Cumhurbaşkanı” ile “Cumhurbaşkanlığı” kelimelerinin kullanılmasında (Ibid., s.359) dahi yanlışlıklar ve tutarsızlık vardır.
Gerek Türk Anayasa Hukuku (s.737-997), gerekse İdare Hukuku (c.I, s.169-457, 1306-1445), isimli kitabımda, yeri geldikçe, bu hatalara pek çok örnek verdim. Günler ve aylar geçtikçe de bu hataların yeni örnekleri ortaya çıkıyor.
Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi uygulamaya gireli beri, anayasa ve idare hukukçuları olarak bizler, her gün, içinden çıkamadığımız, bazen anlayamadığımız, idare hukukunda nereye koyacağımızı şaşırdığımız yığınla uygulamayla karşılaşıyoruz. Bunlar hep idare hukukunun temel ilkeleriyle çatışıyor. Dönüp dolaşıp şu soruyu sormak zorunda kalıyoruz: Bu düzenlemeleri yapanlar, acaba idare hukukunun temel prensiplerini bilmiyorlar mı?
Aslında sadece Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde değil, 2 Temmuz 2018 tarih ve 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede ve asıl önemlisi bizzat 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunuyla Anayasamızın değiştirilen maddelerinde yığınla sorun var. Bunlar bu bilanço çalışmasının dışında kalıyor. O nedenle Anayasa maddelerindeki fahiş hatalara burada değinmeyeceğim. Ama arzu edenler için sadece Anayasanın 104’üncü maddesinin 17’nci fıkrasının yarattığı sorunları göstermek için bu makaleye eklediğim EK-1’e bakılabilir.
Gerek 21 Ocak 2017 tarih ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanununda, gerekse 703 sayılı uyum Kanun Hükmünde Kararnamesinde, gerekse Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinde bitmez tükenmez teknik hukukî sorunlar var. Burada sadece bunları kabul eden siyasî iradenin değil, bunları hazırlayan teknisyenlerin de eleştirilmesi gerekiyor. Maalesef siyasî iktidarın çok zayıf bir teknisyen kadrosuyla çalıştığı sonucu ortaya çıkıyor.
YAZININ TAMAMI İÇİN TIKLAYIN
[TR724] 1.1.2020
Kaydol:
Yorumlar (Atom)