"Kapandığımız odalardan, kapılardan, evlerden çıkmalı. Örgütlenmeye, dayanışmaya, iyiliğe, vicdana, adalete, eşitliğe, barışa, kardeşlige akacak başka bir kanal açmalı. Zira başka çaremiz kalmadı"
KRONOS -6 Şubat 2020
Ot dergisinin şubat sayısında Murat Uyurkulak’ın yazdığı “Zulüm, Zeval, Cehennem, Kanal” yazısını aynen alıntılıyoruz.
“Çöküş dönemlerinde insani hasletleri korumak, olduğun gibi kalmak, yamulmamak zor. Bir çamur deryasında kirlenmeden yüzmeye çalışmak misali, nafile. Burnunun dibinde durmadan kötülük üretiliyorken, o kötülük hayatı her geçen gün kuşatıyorken iyiliğin, insanlığın, sevginin, şefkatin, merhametin ipine tutunma ısrarı fena yoruyor. Herkesin bir dayanma haddi var, hele ki doymak, barınmak, ısınmak gibi en temel ihtiyaçları karşılamak bunca zorlaşmışken. Kimi etrafına duvarlar örüyor, kendince güvenli saydığı bir alana sığınıyor, birkaç yakını haricinde herkesi düşman bellediği, kimseyi yanına yaklaştırmadığı o zindanda acılaşıp kuruyor. Kimine bir tuhaf ferahlık geliyor, çırılçıplak soyunup sokağa fırlamak gibi, takmıyor artık kafaya hiçbir şeyi, sonu gelmeyen, öldürücü bir dans, bir delilik hali, ruhun orta yerinde uğuldayan bir anafor, ki bu hal de daha az kiyici, daha az kötücül değil.
BİR BARBARLIK ŞÖLENİ
En tepeden başlayıp toplumun en küçük hücrelerine yayılan bir çürüme bu, söküp atması on yıllar alacak, belki hiç sağaltılamayacak, nihayet tedavi edilse bile geride ağır hasarlar bırakacak azgın bir tümör… Hakikatin yalanla yer değiştirdiği, kimsenin kendini emniyette hissetmediği, hırsızlığın aleni, cinayetin olağan, yüzsüzlüğün, arsızlığın, hoyratlığın, bayağılığın norm kılındığı umumi bir çılgınlık manzarası… Dünyanın en arızalı diyarlarından birinde, insanlık, hukuk, demokrasi, medeniyet adına ağır aksak da olsa gösterilen onca çabanın, verilen onca mücadelenin lime lime edildiği bir barbarlık şöleni… Dev bir ateş yaktılar memleketin ortasında, eninde sonunda herkesi yakacak bir ateş, çil yavruları gibi kaçışıyoruz sağa sola, ama gidecek, sığınacak, korunacak bir yer yok, kapılar kapatılmış, kat kat kilit vurulmuş üzerimize. İlla ki kavrulacaksınız diyor zalim muktedirler, sizi yoksulluğun, güvencesizliğin, kışlaların, fabrikaların, hastane ve hapishane koğuşlarının lav denizlerinde boğmadan bize rahat yok. O sebepten her biri için birer çocuk istiyorlar, işçi, asker, anne olmaya birer çocuk…
SESSİZ MEZARLIKLAR
“Zulmün artsın ki tez zeval bulasın!” Pasif, zayıf, hatta acınası bir mukabele bu. O zevalin bulunması genellikle insan ömründen uzun sürüyor, böyle diyenlerin çoğunu sessiz mezarlıklar bekliyor, geride boşa geçen hayatların hikayeleri kalıyor: sevinçten, gönençten, onurdan, aşktan, haysiyetten yoksun, bitmek bilmez bir beka yaygarasına kurban gitmiş, hiç tanımadığımız bir ecdadın, bir gün olsun yaşamadığımız devr-i şahanesine feda edilmiş, silik, güdük, boktan hikâyeler… Kavramlar yozlaşıp hakikat çürüdükçe, ahlak sukut, barbarlık rücu ettikçe, firsat bu fırsat her cenahtan bir avuç vurguncu, kerameti kendinden menkul bir kutsalın dibine tezgahını açmış, bezirganlık ediyor. Yurttaşlarının yaşadığı sefalet zerre umurlarında değil, gel gör ki vatandan, milletten geçilmiyor lugatları, riyakarlık taşıyor cümlelerinden göz kamaştırıcı bir lağım, irinle sıvanmış şatafat, dudak kenarlarından sızan salya, geriye kalan on milyonlarca insan içinse adlı adınca tufan, dört dörtlük cehennem, hem de bu dünyada.
BAŞKA ÇARE YOK
Ne yapmalı, nasıl yapmal, nerede bitirmeli, nereden başlamall’ Artik retorik olmaktan çıkmiş, yakıcı sorular bunlar. Çünkü geleceğimiz, hayatımız, ömrümüz sevdiklerimiz, hatta sevmediklerimiz mevzu bahis. Tarihimiz, evimiz, tabiatımız, memleketimiz, üstünde doğup büyüdüğümüz, ölüp dibine gömüleceğimiz topraklar mevzu bahis.
Bir ucunda on iki bin yıllık Hasankeyf’in hunharca yok edildiği, diğer ucunda cümle felaketleri çağıracak meşum bir kanalın tasarlandığı bu çılgınlığa dur demenin bir yolu olmalı. O yolu bulmak için de önce kapandığımız odalardan, kapılardan, evlerden çıkmalı. Örgütlenmeye, dayanışmaya, iyiliğe, vicdana, adalete, eşitliğe, barışa, kardeşlige akacak başka bir kanal açmalı. Zira başka çaremiz kalmadı.”
[Kronos.News] 6.2.2020
Başsavcı, Moldova’dan kaçırılan öğretmenler için kameralar önünde ‘Türkçe’ özür diledi [Necdet Çelik]
Moldova’da, Orizont okullarında çalışan 7 Türk öğretmenin kaçırılmasından sorumlu tutulan istihbarat başkanı için 6 yıl hapis istendi. Başsavcı, kameralar önünde Türk öğretmen ve ailelerinden özür diledi.
Eylül 2018’de kaçırılan Türk öğretmenlere dair, Moldova savcılığının geçtiğimiz ağustos ayında başlattığı soruşturma tamamlandı. İddianamede, İstihbarat Kurumu’nun (SİS) o dönemki başkanı Vasile Botnari için 6 yıl hapis cezası istendi.
Soruşturmaya dair son gelişmeyi, Moldova başsavcısı Alexandr Stoianoglo, basın toplantısıyla duyurdu. Konuşmasının başında, ülkeden illegal olarak uzaklaştırılan Türk öğretmenlere ve ailelerine bir mesaj iletmek istediğini söyleyen başsavcı, Türkçe olarak şu ifadeleri kullandı: ‘’Moldova Cumhuriyeti bir devlet olarak sizin temel haklarınızı koruyamadığı için çok üzgünüm. Umarım bu olay hepimiz için iyi bir ders olacaktır.’’
İSTİHBARAT BAŞKANI İTİRAF ETTİ
Kişinev mahkemesi, 15 gün içinde dosyayı inceleyip kabul ya da iade yönünde karar verecek. Görevi kötüye kullanmakla suçlanan Botnari için, hapis cezasının yanı sıra, 10 yıl boyunca devletin bazı kademelerinde görev almaması isteniyor. Savcı ayrıca, AİHM’in Moldova’ya kestiği para cezasının eski isithbarat başkanından tahsil edilmesini istedi.
Moldova basınına yansıyan haberlere göre, İstihbarat Kurumu başkanının suçunu itiraf ettiği, operasyonun illegal olduğundan diğer çalışanların haberi olmadığını söylediği iddianamede yer alıyor. Bu ifadeler üzerine, istihbarat kurumu ve göçmen bürosu çalışanı diğer isimler hakkında takipsizlik kararı verildi.
MOLDOVA’NIN BAŞINA İŞ AÇAN OLAY
Moldova Orizont okullarında görev yapan 7 öğretmen, 6 Eylül 2018 sabahı, evlerinden ya da okul yolunda zor kullanılarak araçlara bindirilmiş ve bir gün sonra öğretmenlerin Türkiye’ye teslim edildiği ortaya çıkmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 Haziran’daki kararıyla, temel insan haklarını ihlal eden Moldova’yı para cezasına mahkum etmişti. Moldova hükümeti, öğretmen başına 25’er bin euro tazminat ödemişti.
Tamamı cezaevinde bulunan öğretmenler, 7 yıl ile 12 yıl arasında cezalara çarptırıldı.
Eylül 2018’de kaçırılan Türk öğretmenlere dair, Moldova savcılığının geçtiğimiz ağustos ayında başlattığı soruşturma tamamlandı. İddianamede, İstihbarat Kurumu’nun (SİS) o dönemki başkanı Vasile Botnari için 6 yıl hapis cezası istendi.
Soruşturmaya dair son gelişmeyi, Moldova başsavcısı Alexandr Stoianoglo, basın toplantısıyla duyurdu. Konuşmasının başında, ülkeden illegal olarak uzaklaştırılan Türk öğretmenlere ve ailelerine bir mesaj iletmek istediğini söyleyen başsavcı, Türkçe olarak şu ifadeleri kullandı: ‘’Moldova Cumhuriyeti bir devlet olarak sizin temel haklarınızı koruyamadığı için çok üzgünüm. Umarım bu olay hepimiz için iyi bir ders olacaktır.’’
İSTİHBARAT BAŞKANI İTİRAF ETTİ
Kişinev mahkemesi, 15 gün içinde dosyayı inceleyip kabul ya da iade yönünde karar verecek. Görevi kötüye kullanmakla suçlanan Botnari için, hapis cezasının yanı sıra, 10 yıl boyunca devletin bazı kademelerinde görev almaması isteniyor. Savcı ayrıca, AİHM’in Moldova’ya kestiği para cezasının eski isithbarat başkanından tahsil edilmesini istedi.
Moldova basınına yansıyan haberlere göre, İstihbarat Kurumu başkanının suçunu itiraf ettiği, operasyonun illegal olduğundan diğer çalışanların haberi olmadığını söylediği iddianamede yer alıyor. Bu ifadeler üzerine, istihbarat kurumu ve göçmen bürosu çalışanı diğer isimler hakkında takipsizlik kararı verildi.
MOLDOVA’NIN BAŞINA İŞ AÇAN OLAY
Moldova Orizont okullarında görev yapan 7 öğretmen, 6 Eylül 2018 sabahı, evlerinden ya da okul yolunda zor kullanılarak araçlara bindirilmiş ve bir gün sonra öğretmenlerin Türkiye’ye teslim edildiği ortaya çıkmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 Haziran’daki kararıyla, temel insan haklarını ihlal eden Moldova’yı para cezasına mahkum etmişti. Moldova hükümeti, öğretmen başına 25’er bin euro tazminat ödemişti.
Tamamı cezaevinde bulunan öğretmenler, 7 yıl ile 12 yıl arasında cezalara çarptırıldı.
[Necdet Çelik] 6.2.2020 [Tr724]Moldova'da Türk öğretmenlerin kaçırılmasında istihbarat başkanı Vasile Botnari suçunu itiraf etti. Savcı iddianameyi mahkemeye gönderdi. Başsavcı Türkçe özür diledi: ''Devlet olarak sizin temel haklarınızı koruyamadığımız için çok üzgünüm. Umarım bu olay hepimiz için ders olur.'' pic.twitter.com/rJurP0qaqc— Necdet Çelik (@necdet_celik) February 5, 2020
Reuters: Türkiye, Suriye ordusunu top yağmuruna tuttu
Reuters'ın görgü tanıkları ve savaş gözlemevlerine dayandırdığı haberine göre, Suriye ordusu İdlib'de bulunan Serakib kentinin kontrolünü almaya çalışırken muhalif gruplarla çatıştı ve Türkiye tarafından top yağmuruna tutuldu.
KRONOS -6 Şubat 2020
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi görgü tanıklarından derlediği bilgilere göre hükûmet güçleri hava güçlerinin desteğiyle Serakib’i çevreledi ve şehre girdi.
Stratejik olarak çok önemli bir şehir olan Serakib, M5 ve M4 karayollarının buluştuğu ve ikiye bölündüğü bir kavşak nokta. Suriye ordusu, uzun süredir karayollarını kontrolü altına alarak kontrolündeki şehirleri karadan birleştirebilmek istiyor.
ERDOĞAN: REJİM ÇEKİLMEZSE TÜRKİYE GEREĞİNİ YAPACAK
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün AKP grup toplantısında yaptığı açıklamalarda, “Rejim, şubat ayı içinde o noktalardan çekilmezse Türkiye gereğini bizzat yapacak” demişti.
Salı günü İdlib’de Suriye ordusunun saldırısı sonucunda 8 şehit verilmesinin ardından taraflar arası gerilim iyice tırmanmıştı. Ayrıca Suriye Savunma Bakanlığı, “Şam yakınlarına atılan İsrail füzelerinin düşürüldüğünü” duyurdu.
[Kronos.News] 6.2.2020
KRONOS -6 Şubat 2020
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi görgü tanıklarından derlediği bilgilere göre hükûmet güçleri hava güçlerinin desteğiyle Serakib’i çevreledi ve şehre girdi.
Stratejik olarak çok önemli bir şehir olan Serakib, M5 ve M4 karayollarının buluştuğu ve ikiye bölündüğü bir kavşak nokta. Suriye ordusu, uzun süredir karayollarını kontrolü altına alarak kontrolündeki şehirleri karadan birleştirebilmek istiyor.
ERDOĞAN: REJİM ÇEKİLMEZSE TÜRKİYE GEREĞİNİ YAPACAK
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün AKP grup toplantısında yaptığı açıklamalarda, “Rejim, şubat ayı içinde o noktalardan çekilmezse Türkiye gereğini bizzat yapacak” demişti.
Salı günü İdlib’de Suriye ordusunun saldırısı sonucunda 8 şehit verilmesinin ardından taraflar arası gerilim iyice tırmanmıştı. Ayrıca Suriye Savunma Bakanlığı, “Şam yakınlarına atılan İsrail füzelerinin düşürüldüğünü” duyurdu.
[Kronos.News] 6.2.2020
Suriye Dışişleri Bakanlığı: Türkiye ile İsrail’in işbirliği deşifre oldu
Suriye Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in bu sabah Şam yakınlarına hava saldırısı düzenlemesiyle eş zamanlı olarak Türk askerlerinin sınırı geçtiğine dikkat çekerek ‘iki ülkenin Suriye’deki teröristleri korumak konusunda ortak bir hedefi olduğu’ iddiasında bulundu.
KRONOS -6 Şubat 2020
Suriye yönetimi, Türkiye ve İsrail’i kendilerine karşı işbirliği içinde hareket etmekle suçladı. Açıklamada, “Deşifre olan bir işbirliği ve eşzamanlılık içinde, Türk güçleri, İsrail’in şafak vaktindeki saldırısının örtüsü altında Suriye sınırlarını ihlal etti” denildi. Türk askerlerinin Binniş, Ma’ar Masrin ve Taftanaz köylerinin arasına konuşlandığı belirtilen açıklamada, “Bu adım, Türk rejimiyle İsrail oluşumunun, özellikle El Nusra cephesi olmak üzere teröristleri koruma, Suriye ordusunun İdlib ve Halep’te ilerlemesini sekteye uğratma, Suriye’deki uzantılarının topyekûn yenilgiye uğramalarını engelleme hedeflerinin ortak olduğunu teyit etmektedir” denildi.
‘TÜRK REJİMİ, SURİYE EGEMENLİĞİNİ İHLAL EDİYOR’
Suriye devlet ajansı SANA’da yayımlanan açıklamada, “Türk rejiminin İsrail saldırganlığıyla eş zamanlı olarak şafak vaktinde yaptığı şey, Suriye’nin egemenliğini ve uluslararası hukuku açıkça ihlal etmektedir” ifadeleri kullanıldı. Açıklamada, Suriye ordusunun ‘ülkenin tüm topraklarını kurtarana dek terörle savaşmaya devam edeceği’ vurgulandı.
NE OLMUŞTU?
Suriye’de gözler son günlerde İdlib’e çevrilmişken, İsrail’in bu sabah Şam yakınlarına hava saldırısı düzenlediği belirtilmişti. Suriye yönetimi, fırlatılan füzelerin birçoğunun hava savunma sistemlerince imha edildiğini açıklamıştı.
Silahlı militanların kontrolünde bulunan İdlib’deyse, hafta başında Türk askerleriyle Suriye ordusu arasında çatışma yaşanan Serakib bölgesinde dün gece kritik bir gelişme yaşandı. Suriye ordusu, büyük stratejik önem taşıyan Serakib kasabasına girdi. Bölgeden çatışma haberleri gelmeye devam ederken, Türkiye’nin de asker gönderdiği belirtiliyor.
Öte yandan, BM Güvenlik Konseyi’nin de bu akşam İdlib’i görüşmek üzere toplanması bekleniyor. Toplantı çağrısı, Rusya’ya İdlib’de politika değişikliği çağrısı yapan ABD’nin yanı sıra İngiltere ve Fransa’dan geldi.
[Kronos.News] 6.2.2020
KRONOS -6 Şubat 2020
Suriye yönetimi, Türkiye ve İsrail’i kendilerine karşı işbirliği içinde hareket etmekle suçladı. Açıklamada, “Deşifre olan bir işbirliği ve eşzamanlılık içinde, Türk güçleri, İsrail’in şafak vaktindeki saldırısının örtüsü altında Suriye sınırlarını ihlal etti” denildi. Türk askerlerinin Binniş, Ma’ar Masrin ve Taftanaz köylerinin arasına konuşlandığı belirtilen açıklamada, “Bu adım, Türk rejimiyle İsrail oluşumunun, özellikle El Nusra cephesi olmak üzere teröristleri koruma, Suriye ordusunun İdlib ve Halep’te ilerlemesini sekteye uğratma, Suriye’deki uzantılarının topyekûn yenilgiye uğramalarını engelleme hedeflerinin ortak olduğunu teyit etmektedir” denildi.
‘TÜRK REJİMİ, SURİYE EGEMENLİĞİNİ İHLAL EDİYOR’
Suriye devlet ajansı SANA’da yayımlanan açıklamada, “Türk rejiminin İsrail saldırganlığıyla eş zamanlı olarak şafak vaktinde yaptığı şey, Suriye’nin egemenliğini ve uluslararası hukuku açıkça ihlal etmektedir” ifadeleri kullanıldı. Açıklamada, Suriye ordusunun ‘ülkenin tüm topraklarını kurtarana dek terörle savaşmaya devam edeceği’ vurgulandı.
NE OLMUŞTU?
Suriye’de gözler son günlerde İdlib’e çevrilmişken, İsrail’in bu sabah Şam yakınlarına hava saldırısı düzenlediği belirtilmişti. Suriye yönetimi, fırlatılan füzelerin birçoğunun hava savunma sistemlerince imha edildiğini açıklamıştı.
Silahlı militanların kontrolünde bulunan İdlib’deyse, hafta başında Türk askerleriyle Suriye ordusu arasında çatışma yaşanan Serakib bölgesinde dün gece kritik bir gelişme yaşandı. Suriye ordusu, büyük stratejik önem taşıyan Serakib kasabasına girdi. Bölgeden çatışma haberleri gelmeye devam ederken, Türkiye’nin de asker gönderdiği belirtiliyor.
Öte yandan, BM Güvenlik Konseyi’nin de bu akşam İdlib’i görüşmek üzere toplanması bekleniyor. Toplantı çağrısı, Rusya’ya İdlib’de politika değişikliği çağrısı yapan ABD’nin yanı sıra İngiltere ve Fransa’dan geldi.
[Kronos.News] 6.2.2020
Kitapyurdu doğrudan yayıncılığa başladı, yayın dünyası temkinli [Yavuz Genç]
Kitapyurdu, yazarların yayınevine ihtiyaç duymadan kitaplarını yayınlayabileceği platform ‘Doğrudan Yayıncılık’ı kurdu. Yazarlar yüzde 50 telifle kitaplarını yayımlayabilecek, satışları da kitapyurdu.com sitesinden yapılacak. Kitapyurdu’nun kurduğu sistem Türkiye’de ilk, bu yüzden temkinli yaklaşanlar da var, bu adımı yayıncılık için bir fırsat olarak görenler de.
YAVUZ GENÇ -6 Şubat 2020
Türkiye’nin en büyük kitap temin sitelerinden biri olan Kitapyurdu, yeni bir projeyle dikkatleri üzerine çekti. Platform, kdy.kitapyurdu.com adresinden ‘Doğrudan Yayıncılık’ uygulamasıyla kitap basacak.
72 SAATTE KİTAP SATIŞA ÇIKACAK
Tamamen dijital ortamda gerçekleşen bu işlemle, kitaplarını yayımlamak isteyen yazarlar yayına hazır dosyalarını gönderecek, Kitapyurdu da yüzde 50 telifle basımını gerçekleştirecek. Kitapların satışı da kitapyurdu.com’da yapılacak. KDY ile yazardan hiçbir şekilde ücret talep edilmiyor. Yayına hazır gönderilmiş, yasal ve etik açıdan sorun içermeyen tüm dosyalar kitaplaştırılacak. Yayına hazır kitap 72 saat içerisinde satışa sunulacak.
KDY İLE KİTAP YAYINI NASIL YAPILIYOR?
KDY, kitap baskılarını POD (Print on Demand) sistemiyle gerçekleştiriyor. Yani kitabınıza gelen sipariş kadar günlük üretim yapılıyor. Bu yüzden yazardan bir ücret talep edilmiyor. Yazar, kitabını yayına hazırlamak için Kitapyurdu hesabıyla KDY’ye giriş yapıyor ve sistemde eser tanımlaması yaptıktan sonra onay bekliyor. Onayın ardından sözleşmeler tamamlanıyor ve sistemdeki şablonları indirip kitabının edisyon, mizanpaj, kapak vb. teknik işlemlerini baskı şablonlarına uygun şekilde tamamladıktan sonra kitabı 72 saat içinde Kitapyurdu’nda satışa açılıyor.
Türkiye’de sadece yazarın talebi üzerine ödeme karşılığı basılan kitap sayısını düşündüğümüzde Türkiye’de ciddi bir doğrudan yayıncılık pazarı olduğunu söylemek mümkün. KDY için, dünyada Amazon’un Kindle Direct Publishing (KDP) örneğinin Türkiye’deki hâli diyenler de mevcut.
TEMKİNLİ YAKLAŞAN DA VAR, HEYECANLANAN DA
Kitapyurdu’nun doğrudan yayıncılığa başlaması yayıncılık sektörüne faaliyet gösterenlerce ilgiyle karşılandı. Vasat kitapların piyasaya çıkacağını düşünenler de var, bunun yayıncılık için bir fırsat olduğunu düşünenler de. Sosyal medyada yayıncılık sektörüyle ilgilenenler konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundular.
“KİTAP BASMAK İÇİN BİNLERCE LİRA TALEP ETME İŞİ RAFA KALKTI”
Bir Yudum Kitap’ın kurucusu Alparslan Demir, haberi olumlu karşılayanlardan. “Güzel haber, @kitapyurducom doğrudan yayıncılık platformunu açtı. Yazar, ücret ödemeden kitabını basabilecek, yüzde 50 de telif alacak. Arkadaki teknoloji yatırımı çok büyük. Kitap basmak için binlerce lira talep etme işi rafa kalktı. Tebrikler.” değerlendirmesinde bulunuyor.
Kitap eleştiri ve tahlil dergisi Okur’un Editörü Yusuf Temizcan ise gelişmeyi ‘çok önemli bir yayıncılık hamlesi’ olarak değerlendiriyor. “Çuvalla para öde istediğin kitabı basalım.” döneminin artık sona erdiğini savunan Temizcan, şunları kaydediyor: “Doğrudan Yayıncılık isimli bu yeni sisteme göre kitap dosyanızı paylaşıyorsunuz, kitapyurdu’nda aracısız satışa sunuluyor. Talebe göre dijital olarak basılıyor ve kitabınız satıldıkça size kimsenin teklif dahi edemeyeceği %50 telif ödemesi yapılıyor. İsteyenler ücreti karşılığında editörlük ve tasarım desteği de alabiliyorlar. Şiirlerini, öykülerini, romanlarını, akademik eserlerini kitaplaştırmak isteyenler için büyük fırsat.”
“BÜYÜK BİR SEKTÖRÜ DOĞRUDAN ETKİLEYECEK”
Doğrudan yayıncılık hamlesinin yayıncılığı baştan aşağı değiştirme potansiyeli taşıdığını iddia eden Temizcan, “Yayıncılığı baştan aşağı değiştirme potansiyeli taşıyan bu hamlenin çıktılarını zamanla göreceğiz. Elbette bu yeni girişim, iyi bir editöryal çalışmadan geçip özenli tasarımlar yapılıp profesyonel ellerce işlenen ve prestijli bir yayınevinden kitap çıkarmayla aynı muameleyi görmez. Geleneksel olan kendi konumunu uzun bir süre daha koruyacaktır fakat büyük bir sektörü (parası olan yeni yazarları avlama) ciddi anlamda etkileyecek. Ben şahsen alkışlıyorum bu hamleyi.” ifadelerini kullandı.
“NİTELİKSİZ KİTAPLAR PİYASAYI İŞGAL EDECEK”
Twitter’da konuyu değerlendiren okur yorumları da dikkat çekici. @daimaoyku isimli kullanıcı “Bir şeylerin değişmesinin zamanı gelmişti.” diyor ve ekliyor: “Yazarlar arasında belli bir kalite sağlanırsa birçok yayıncı kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalır. Bu hamlenin arkası gelecek, daha iyi örnekler de çıkacaktır.” “@KmnCssck” isimli kullanıcı, “Kitap yazmak iyice ayağa düştü bu ülkede. Niteliksiz, üsluptan yoksun bir sürü kitap piyasayı işgal edecek.” diyerek kötümser bir tahminde bulunuyor.
“@Dulkadiroglu” kullanıcısı ise bu hamlenin başka bir yönüne vurgu yaparak, “Burada da kafalarına göre yazar parlatma çabasına girmezlerse, kulağa çok iyi bir sistem gibi geliyor.” diyor. Teknoloji girişimlerine ve insan hikâyelerine odaklanan araştırmacı yazar Fırat Demirel ise haberi temkinli karşılayanlardan. Demirel, “Kitapyurdu’nun gücüne bakarsak yeni yazarlar iyi bir fırsat. Ama yayınevi ve diğer dağıtım kanalları hakkında bilgi göremedim.” mesajını paylaştı.
[Yavuz Genç] 6.2.2020 [Kronos.News]
YAVUZ GENÇ -6 Şubat 2020
Türkiye’nin en büyük kitap temin sitelerinden biri olan Kitapyurdu, yeni bir projeyle dikkatleri üzerine çekti. Platform, kdy.kitapyurdu.com adresinden ‘Doğrudan Yayıncılık’ uygulamasıyla kitap basacak.
72 SAATTE KİTAP SATIŞA ÇIKACAK
Tamamen dijital ortamda gerçekleşen bu işlemle, kitaplarını yayımlamak isteyen yazarlar yayına hazır dosyalarını gönderecek, Kitapyurdu da yüzde 50 telifle basımını gerçekleştirecek. Kitapların satışı da kitapyurdu.com’da yapılacak. KDY ile yazardan hiçbir şekilde ücret talep edilmiyor. Yayına hazır gönderilmiş, yasal ve etik açıdan sorun içermeyen tüm dosyalar kitaplaştırılacak. Yayına hazır kitap 72 saat içerisinde satışa sunulacak.
KDY İLE KİTAP YAYINI NASIL YAPILIYOR?
KDY, kitap baskılarını POD (Print on Demand) sistemiyle gerçekleştiriyor. Yani kitabınıza gelen sipariş kadar günlük üretim yapılıyor. Bu yüzden yazardan bir ücret talep edilmiyor. Yazar, kitabını yayına hazırlamak için Kitapyurdu hesabıyla KDY’ye giriş yapıyor ve sistemde eser tanımlaması yaptıktan sonra onay bekliyor. Onayın ardından sözleşmeler tamamlanıyor ve sistemdeki şablonları indirip kitabının edisyon, mizanpaj, kapak vb. teknik işlemlerini baskı şablonlarına uygun şekilde tamamladıktan sonra kitabı 72 saat içinde Kitapyurdu’nda satışa açılıyor.
Türkiye’de sadece yazarın talebi üzerine ödeme karşılığı basılan kitap sayısını düşündüğümüzde Türkiye’de ciddi bir doğrudan yayıncılık pazarı olduğunu söylemek mümkün. KDY için, dünyada Amazon’un Kindle Direct Publishing (KDP) örneğinin Türkiye’deki hâli diyenler de mevcut.
TEMKİNLİ YAKLAŞAN DA VAR, HEYECANLANAN DA
Kitapyurdu’nun doğrudan yayıncılığa başlaması yayıncılık sektörüne faaliyet gösterenlerce ilgiyle karşılandı. Vasat kitapların piyasaya çıkacağını düşünenler de var, bunun yayıncılık için bir fırsat olduğunu düşünenler de. Sosyal medyada yayıncılık sektörüyle ilgilenenler konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundular.
“KİTAP BASMAK İÇİN BİNLERCE LİRA TALEP ETME İŞİ RAFA KALKTI”
Bir Yudum Kitap’ın kurucusu Alparslan Demir, haberi olumlu karşılayanlardan. “Güzel haber, @kitapyurducom doğrudan yayıncılık platformunu açtı. Yazar, ücret ödemeden kitabını basabilecek, yüzde 50 de telif alacak. Arkadaki teknoloji yatırımı çok büyük. Kitap basmak için binlerce lira talep etme işi rafa kalktı. Tebrikler.” değerlendirmesinde bulunuyor.
Kitap eleştiri ve tahlil dergisi Okur’un Editörü Yusuf Temizcan ise gelişmeyi ‘çok önemli bir yayıncılık hamlesi’ olarak değerlendiriyor. “Çuvalla para öde istediğin kitabı basalım.” döneminin artık sona erdiğini savunan Temizcan, şunları kaydediyor: “Doğrudan Yayıncılık isimli bu yeni sisteme göre kitap dosyanızı paylaşıyorsunuz, kitapyurdu’nda aracısız satışa sunuluyor. Talebe göre dijital olarak basılıyor ve kitabınız satıldıkça size kimsenin teklif dahi edemeyeceği %50 telif ödemesi yapılıyor. İsteyenler ücreti karşılığında editörlük ve tasarım desteği de alabiliyorlar. Şiirlerini, öykülerini, romanlarını, akademik eserlerini kitaplaştırmak isteyenler için büyük fırsat.”
“BÜYÜK BİR SEKTÖRÜ DOĞRUDAN ETKİLEYECEK”
Doğrudan yayıncılık hamlesinin yayıncılığı baştan aşağı değiştirme potansiyeli taşıdığını iddia eden Temizcan, “Yayıncılığı baştan aşağı değiştirme potansiyeli taşıyan bu hamlenin çıktılarını zamanla göreceğiz. Elbette bu yeni girişim, iyi bir editöryal çalışmadan geçip özenli tasarımlar yapılıp profesyonel ellerce işlenen ve prestijli bir yayınevinden kitap çıkarmayla aynı muameleyi görmez. Geleneksel olan kendi konumunu uzun bir süre daha koruyacaktır fakat büyük bir sektörü (parası olan yeni yazarları avlama) ciddi anlamda etkileyecek. Ben şahsen alkışlıyorum bu hamleyi.” ifadelerini kullandı.
“NİTELİKSİZ KİTAPLAR PİYASAYI İŞGAL EDECEK”
Twitter’da konuyu değerlendiren okur yorumları da dikkat çekici. @daimaoyku isimli kullanıcı “Bir şeylerin değişmesinin zamanı gelmişti.” diyor ve ekliyor: “Yazarlar arasında belli bir kalite sağlanırsa birçok yayıncı kendilerine çeki düzen vermek zorunda kalır. Bu hamlenin arkası gelecek, daha iyi örnekler de çıkacaktır.” “@KmnCssck” isimli kullanıcı, “Kitap yazmak iyice ayağa düştü bu ülkede. Niteliksiz, üsluptan yoksun bir sürü kitap piyasayı işgal edecek.” diyerek kötümser bir tahminde bulunuyor.
“@Dulkadiroglu” kullanıcısı ise bu hamlenin başka bir yönüne vurgu yaparak, “Burada da kafalarına göre yazar parlatma çabasına girmezlerse, kulağa çok iyi bir sistem gibi geliyor.” diyor. Teknoloji girişimlerine ve insan hikâyelerine odaklanan araştırmacı yazar Fırat Demirel ise haberi temkinli karşılayanlardan. Demirel, “Kitapyurdu’nun gücüne bakarsak yeni yazarlar iyi bir fırsat. Ama yayınevi ve diğer dağıtım kanalları hakkında bilgi göremedim.” mesajını paylaştı.
[Yavuz Genç] 6.2.2020 [Kronos.News]
Köln Üniversitesi’nden mülteci öğretmenlere davet
Köln Üniversitesi, mülteci öğretmenlere 1 yıllık eğitimin ardından Almanya’da çalışma fırsatı sunuyor. Her branştan başvurular 11 Mart’a kadar devam edecek.
BOLD – Köln Üniversitesi, mülteci öğretmenler için eğitim programı başlatıyor. Türkiye’den Almanya’ya giden ve özellikle Türkçe ile ilahiyat branşlarından olan öğretmenlerin katılabileceği eğitim programı, Felsefe Bilimleri Fakültesi bünyesinde açılıyor. Programa kabul edilen mülteci öğretmenler, önce okullarda staj yapıyor, ardından da sözleşmeli olarak kadroya girebiliyor.
Üniversitenin başvuru daveti, “Ülkenizde öğretmen olarak çalıştınız ve Almanya’ya mı göç ettiniz? Başvurunuzu bekliyoruz!” sözleriyle başlıyor.
Bir yıllık program için başvurular 11 Mart’a kadar devam edecek. Eğitim, 1 Ağustos’ta başlayıp 31 Temmuz 2021’e kadar sürecek. Eğitim kapsamında katılımcılar, C1 Almanca sınavına hazırlanacak. Her katılımcıya gelecekteki kariyerleri için beklentileri hakkında bireysel olarak danışmanlık yapılacak.
Başvuru, Köln Üniversitesi Uluslararası Ofisi’ne şahsen, mektupla ya da e-posta ile yapılabiliyor.
Başvuru için gerekli şartlar şunlar: Üniversite diploması, Almanya dışındaki bir okulda mesleki deneyim, B1 Almanca bilgisi, her gün Köln Üniversitesi’ne gidebilecek mesafede olmak, iltica başvurusu kabul edilmiş olmak.
Başvuru ile ilgili detaylar üniversitenin internet adresinde yer alıyor.
[BoldMedya] 6.2.2020
BOLD – Köln Üniversitesi, mülteci öğretmenler için eğitim programı başlatıyor. Türkiye’den Almanya’ya giden ve özellikle Türkçe ile ilahiyat branşlarından olan öğretmenlerin katılabileceği eğitim programı, Felsefe Bilimleri Fakültesi bünyesinde açılıyor. Programa kabul edilen mülteci öğretmenler, önce okullarda staj yapıyor, ardından da sözleşmeli olarak kadroya girebiliyor.
Üniversitenin başvuru daveti, “Ülkenizde öğretmen olarak çalıştınız ve Almanya’ya mı göç ettiniz? Başvurunuzu bekliyoruz!” sözleriyle başlıyor.
Bir yıllık program için başvurular 11 Mart’a kadar devam edecek. Eğitim, 1 Ağustos’ta başlayıp 31 Temmuz 2021’e kadar sürecek. Eğitim kapsamında katılımcılar, C1 Almanca sınavına hazırlanacak. Her katılımcıya gelecekteki kariyerleri için beklentileri hakkında bireysel olarak danışmanlık yapılacak.
Başvuru, Köln Üniversitesi Uluslararası Ofisi’ne şahsen, mektupla ya da e-posta ile yapılabiliyor.
Başvuru için gerekli şartlar şunlar: Üniversite diploması, Almanya dışındaki bir okulda mesleki deneyim, B1 Almanca bilgisi, her gün Köln Üniversitesi’ne gidebilecek mesafede olmak, iltica başvurusu kabul edilmiş olmak.
Başvuru ile ilgili detaylar üniversitenin internet adresinde yer alıyor.
[BoldMedya] 6.2.2020
Avrupa ülkelerinde asgari ücretle kaç litre benzin alınabiliyor?
Yaklaşık 440 euro olan asgari ücretle 26 Avrupa ülkesi içinde sondan 6’ncı olan Türkiye, asgari ücretin akaryakıt satın alma gücünde ise sondan beşinci…
BOLD – Enerjide büyük oranda dışa bağımlı olan Türkiye’de fiyatı en çok artan ürünlerin başında akaryakıt geliyor. Avrupa ülkeleri arasında akaryakıt fiyatları üzerinden yapılan bir araştırma kamuoyuna deklare edildi. Avrupa Birliği İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) verilerine göre Türkiye 440 avro olan brüt asgari ücret ile 26 Avrupa ülkesi içinde sondan 6. sırada. Ancak Türkiye’deki asgari ücret euro bazında Avrupa ülkelerinden düşük olmasına rağmen satın alma gücüne bakıldığında, Türkiye 26 ülke içinde 8. sırada yer aldı.
Sırlamayı bu denli değiştiren en büyük faktör, satın alma gücü paritesi hesaplanırken dikkate alınan mal ve hizmet sepetindeki kalemlerin euro bazındaki fiyatının Türkiye’de düşük olması.
Fakat fiyatı düşük olan ürünlere akaryakıt dahil değil. Türkiye, akaryakıt söz konusu olduğunda, asgari ücretin satın alma gücünde sadece Bulgaristan, Letonya, Macaristan ve Estonya’yı geride bırakıyor.
İSPANYA-TÜRKİYE KARŞILAŞTIRILMASI
Türkiye’de en çok satan otomobil modellerinden biri örnek olarak aldığında; 49 litrelik depo yaklaşık 50 avroya yani 332 liraya doluyor. Brüt asgari ücretle bu otomobilin deposu ancak 9 kez doldurulabilir. Türkiye’nin alım gücü sıralamasında geride bıraktığı ülkelerden İspanya’da ise 49 litrelik bir depo sahip aynı otomobil yaklaşık 64 avroya doluyor. Ancak İspanya’da asgari ücretle bu işlem en az 16 kez tekrarlanabiliyor.
[BoldMedya] 6.2.2020
BOLD – Enerjide büyük oranda dışa bağımlı olan Türkiye’de fiyatı en çok artan ürünlerin başında akaryakıt geliyor. Avrupa ülkeleri arasında akaryakıt fiyatları üzerinden yapılan bir araştırma kamuoyuna deklare edildi. Avrupa Birliği İstatistik Ofisi’nin (Eurostat) verilerine göre Türkiye 440 avro olan brüt asgari ücret ile 26 Avrupa ülkesi içinde sondan 6. sırada. Ancak Türkiye’deki asgari ücret euro bazında Avrupa ülkelerinden düşük olmasına rağmen satın alma gücüne bakıldığında, Türkiye 26 ülke içinde 8. sırada yer aldı.
Sırlamayı bu denli değiştiren en büyük faktör, satın alma gücü paritesi hesaplanırken dikkate alınan mal ve hizmet sepetindeki kalemlerin euro bazındaki fiyatının Türkiye’de düşük olması.
Fakat fiyatı düşük olan ürünlere akaryakıt dahil değil. Türkiye, akaryakıt söz konusu olduğunda, asgari ücretin satın alma gücünde sadece Bulgaristan, Letonya, Macaristan ve Estonya’yı geride bırakıyor.
İSPANYA-TÜRKİYE KARŞILAŞTIRILMASI
Türkiye’de en çok satan otomobil modellerinden biri örnek olarak aldığında; 49 litrelik depo yaklaşık 50 avroya yani 332 liraya doluyor. Brüt asgari ücretle bu otomobilin deposu ancak 9 kez doldurulabilir. Türkiye’nin alım gücü sıralamasında geride bıraktığı ülkelerden İspanya’da ise 49 litrelik bir depo sahip aynı otomobil yaklaşık 64 avroya doluyor. Ancak İspanya’da asgari ücretle bu işlem en az 16 kez tekrarlanabiliyor.
[BoldMedya] 6.2.2020
“Kızlarımı kabre koyarken yüzlerine son kez doya doya baktım”
34 aydır tutuklu olan Enes Evren Civelek, görüşten dönerken geçirdikleri trafik kazasında kaybettiği kızlarını defnettiği günü kaleme aldı.
BOLD ÖZEL – İki küçük kızını 14 ay önce geçirdikleri trafik kazasında kaybeden Türkçe öğretmeni Enes Evren Civelek, halen tutuklu bulunduğu cezaevinden bir mektup yazarak, kızları Naime ve Betül’ü defnettiği 7 Aralık 2018 gününü yazdı. 20 Ocak 2020’de gece yarısı 01.30’da yazılan 8 sayfalık mektupta Civelek, şu ifadeleri kullandı:
“Dünya tatlısı iki kızımı defnetmek çok acıydı. Annemi aynı anda kaybetmek. Eşimi, çocuklarımı emanet ettiğim kayınpederimin aynı kazada vefat etmesi beni bir boşluğa düşürmedi değil. Ama isyan etmedim. Ne gelirse cana sefa, lütfun da hoş, kahrın da hoş sözleri döküldü dilimden. Af diledim Rabbimden, hayat arkadaşımı bana yaren olarak bıraktığı için şükrettim O’na. Dünyada acıların en büyüğünün evlat acısı olduğunu söylerlerdi, yakinen anladım.”
Enes Evren Civelek, kızlarının cenaze namazını jandarma eşliğinde kılmıştı.
NAİME’NİN YÜZÜNDE TEBESSÜM, BETÜL’DE ENDİŞE VARDI
Kızlarını eşinin isteği üzerine aynı yere defnettiklerini ifade eden Civelek, yüzlerine son kez doya doya baktığını belirtip şöyle devam etti:
“Ablası Naime’nin arkasına koydum Betül’ümü. Zira annesi öyle istemişti, aynı kabre konsunlar demişti. Naime’nin yüzü gülüyordu. Bir tebessüm vardı simasında, sanki uyanmış ama uyuyormuş gibi yapıyordu. Betül’ümün yüzünde ise bir endişe, hüzün vardı. Üç kez kıbleye çevirdiğim halde başını bana doğru döndürdü. Sizi Allah’a emanet ediyorum dedim yavrularıma. Betül’üme ‘Allah benden de annenden de daha merhametlidir’ dedim. Yüzünü bana dönmeyi bunu söyleyince bıraktı Betül’üm.” Kazadan yaralı kurtulan eşi Hatice Civelik’in yüzde 2 felç olmama ihtimaliyle ayakta kaldığını belirten Enes Civelek, “Ahiret aleminde Cennet çocukları olarak bizi bekleyecek evlatlarımıza kavuşma hayaliyle günlerimizi geçirmeye çalışıyoruz.”
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Enes Evren Civelek, 5 Nisan 2017’den beri Kırıkkale Keskin Cezaevinde tutuklu bulunuyor. Gazi Üniversitesi Türkçe öğretmenliğinin ardından Anadolu Üniversitesi İlahiyat bölümünde okuyan Civelek, tutuklanmadan önce Civelek, Düzce’de sözleşmeli öğretmenlik yapıyordu. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesince örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 25 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Civelek’in dosyası İstinaf’ta bulunuyor.
Düzce’de yaşayan Hatice Civelek, Naime (8), Betül (3) yaşlarındaki kızları, kayınvalidesi Havva Civelek ve babası Emin Balıkçı ile birlikte 7 Aralık 2018’de eşini ziyarete Kırıkkale’ye gittiler. Görüşlerini yaptılar. Dönerken Ankara’da sık sık kazaların meydana geldiği Mamak Gökçeyurt bölgesinde kaza geçirdiler. Kazada Naime, Betül hastanede, Havva Civelek ve Emin Balıkçı olay yerinde hayatını kaybetti.
Omuz eklemi ve köprücük kemiği kırılan Hatice Civelek ise ağır yaralı biçimde hastaneye kaldırıldı ve tedavi gördü. Karaelmas Üniversitesi Sınıf öğretmenliği mezunu olan KHK’lı öğretmen Hatice Civelek, çocuklarını toprağa veren, eşini de tekrar cezaevine gönderen bir kadın olarak hayata tutunmaya devam ediyor.
[BoldMedya] 6.2.2020
BOLD ÖZEL – İki küçük kızını 14 ay önce geçirdikleri trafik kazasında kaybeden Türkçe öğretmeni Enes Evren Civelek, halen tutuklu bulunduğu cezaevinden bir mektup yazarak, kızları Naime ve Betül’ü defnettiği 7 Aralık 2018 gününü yazdı. 20 Ocak 2020’de gece yarısı 01.30’da yazılan 8 sayfalık mektupta Civelek, şu ifadeleri kullandı:
“Dünya tatlısı iki kızımı defnetmek çok acıydı. Annemi aynı anda kaybetmek. Eşimi, çocuklarımı emanet ettiğim kayınpederimin aynı kazada vefat etmesi beni bir boşluğa düşürmedi değil. Ama isyan etmedim. Ne gelirse cana sefa, lütfun da hoş, kahrın da hoş sözleri döküldü dilimden. Af diledim Rabbimden, hayat arkadaşımı bana yaren olarak bıraktığı için şükrettim O’na. Dünyada acıların en büyüğünün evlat acısı olduğunu söylerlerdi, yakinen anladım.”
Enes Evren Civelek, kızlarının cenaze namazını jandarma eşliğinde kılmıştı.
NAİME’NİN YÜZÜNDE TEBESSÜM, BETÜL’DE ENDİŞE VARDI
Kızlarını eşinin isteği üzerine aynı yere defnettiklerini ifade eden Civelek, yüzlerine son kez doya doya baktığını belirtip şöyle devam etti:
“Ablası Naime’nin arkasına koydum Betül’ümü. Zira annesi öyle istemişti, aynı kabre konsunlar demişti. Naime’nin yüzü gülüyordu. Bir tebessüm vardı simasında, sanki uyanmış ama uyuyormuş gibi yapıyordu. Betül’ümün yüzünde ise bir endişe, hüzün vardı. Üç kez kıbleye çevirdiğim halde başını bana doğru döndürdü. Sizi Allah’a emanet ediyorum dedim yavrularıma. Betül’üme ‘Allah benden de annenden de daha merhametlidir’ dedim. Yüzünü bana dönmeyi bunu söyleyince bıraktı Betül’üm.” Kazadan yaralı kurtulan eşi Hatice Civelik’in yüzde 2 felç olmama ihtimaliyle ayakta kaldığını belirten Enes Civelek, “Ahiret aleminde Cennet çocukları olarak bizi bekleyecek evlatlarımıza kavuşma hayaliyle günlerimizi geçirmeye çalışıyoruz.”
Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Enes Evren Civelek, 5 Nisan 2017’den beri Kırıkkale Keskin Cezaevinde tutuklu bulunuyor. Gazi Üniversitesi Türkçe öğretmenliğinin ardından Anadolu Üniversitesi İlahiyat bölümünde okuyan Civelek, tutuklanmadan önce Civelek, Düzce’de sözleşmeli öğretmenlik yapıyordu. Ankara 13. Ağır Ceza Mahkemesince örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 25 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Civelek’in dosyası İstinaf’ta bulunuyor.
Düzce’de yaşayan Hatice Civelek, Naime (8), Betül (3) yaşlarındaki kızları, kayınvalidesi Havva Civelek ve babası Emin Balıkçı ile birlikte 7 Aralık 2018’de eşini ziyarete Kırıkkale’ye gittiler. Görüşlerini yaptılar. Dönerken Ankara’da sık sık kazaların meydana geldiği Mamak Gökçeyurt bölgesinde kaza geçirdiler. Kazada Naime, Betül hastanede, Havva Civelek ve Emin Balıkçı olay yerinde hayatını kaybetti.
Omuz eklemi ve köprücük kemiği kırılan Hatice Civelek ise ağır yaralı biçimde hastaneye kaldırıldı ve tedavi gördü. Karaelmas Üniversitesi Sınıf öğretmenliği mezunu olan KHK’lı öğretmen Hatice Civelek, çocuklarını toprağa veren, eşini de tekrar cezaevine gönderen bir kadın olarak hayata tutunmaya devam ediyor.
[BoldMedya] 6.2.2020
Orhan Pamuk: Bugün de karamsar olmuyorsanız, maşallah size!
"Bugün olan kabul edilemez! Benim insanlığıma sığmıyor!.. Bu kadar eşitsizlik, bu kadar kabalık, sopa zoruyla insanları sindirme kültürünün bu kadar gemi azıya alması kabul edilir bir durum değil. Evet, iyimser olalım ya da geleceği merak edelim. Ama durum bu yani, konu bu"
KRONOS -6 Şubat 2020
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, üzerinde çalıştığı yeni romanı ‘Veba Geceleri’ni, ülkenin içinde bulunduğu siyasi iklime dair düşüncelerini Ot dergisinden Dündar Hızal ve Selçuk Erdem’e anlattı.
Pamuk’a yöneltilen sorular ve cevaplar başlıca şöyle:
“Sandığa oy atma dışında demokrasi yok, fikir özgürlüğü yok”
-İnsanlar bugün Türkiye’de çok karamsar artık. Siz nasıl bir hissiyat içindesiniz?
Karamsar olanlar haksız değil. Eğer bugün de karamsar olmuyorsanız, maşallah size… Türkiye’nin durumu çok kötü. Siyasi durumu çok kötü. Sandığa oy atma dışında demokrasi yok, fikir özgürlüğü yok. Sandığa oy atmayı da seçimi kaybederlerse iptal ediyorlar. İstanbul seçimleri, Kürt belediye başkanları oya da, sandığa da saygının sonuna geldiğimizi gösteriyor. İnsanlar karamsar olmakta çok haklılar. Bu işi bu hale getirmiş olan insanlar hala yüzde 45, yüzde 50 oy alıyorlar. Aslında karamsar olmamız gereken durum bu.
-Fakat sizin kitaplarınızda genel bir iyimserlik vardır. Bunu politikadan ayrı söylüyorum, hani kahramanların iyimserliği anlamında…
Bu “iyimser olalım” ifadesini başka yerlerde de gördüm. Ne yazık ki düşünce özgürlüğünün olmadığı, eleştiri yapamadığımız yerde “Eleştiri yapamıyoruz, bari kötümser olmayalım” gibi bir anlayış var. “Siyasi olarak hiç olmazsa olumlu olalım”, “bu kadar da ezilmeyelim” gibi biraz yapay bir iyimserlik bence. Ama bunu da çok fazla abartmayalım çünkü gerçekten haklı olarak kötümser olacağımız bir ortam var.
“Sopa zoruyla muhalefeti sindirmek olmaz”
-Kötümsersiniz…
Değilim. Ben yarın ne olacağını bilmiyorum. Gazeteciler bunu hep sorar, insanlar da hep söyler, hiçbir zaman da o dedikleri olmaz. Geleceği tahmin etmek çok zor. Eleştirileriniz geleceğin ne olacağı üzerine değil, bugünkü eşitsizlik, haksızlık, insanlara fikirlerini söyletmemeye yönelik, korku düzenine yönelik olmalı. Gelecekte ne olacağını bilmiyorum ama şu anda yaşadığımız dünya çok haksız, çok acımasız, çok zalim bir dünya. Ve bu dünyada geleceğin ne olduğunu düşünmüyorsunuz; bu dünyayı kendi kimliğinize, ahlakınıza uygun görmüyorsunuz. Bunu yanlış bir dünya, kabul edilmez bir dünya olarak hissediyorsunuz. Yarın ne olacağını nereden bileyim ben! Ama bugün olan kabul edilemez! Benim insanlığıma sığmıyor!.. Bu kadar eşitsizlik, bu kadar kabalık, sopa zoruyla insanları sindirme kültürünün bu kadar gemi azıya alması kabul edilir bir durum değil. Evet, iyimser olalım ya da geleceği merak edelim. Ama durum bu yani, konu bu. Her akşam açıyorum televizyonu, konu bu değil de başka bir şeymiş gibi konuşan insanlar var. “Ben seni ne dinleyeyim ya! Sen bu dünyayı normal görüyorsun” diyorum, çat diye de kapatıyorum televizyonu. Türk milleti de öyle yapıyor. Sopa zoruyla düzen yürütmeyi yaşıyoruz. Sopa zoruyla muhalefeti sindirmek, bir millete bir şeyleri zorla benimsetmek, kanallar açmak olmaz.
YENİ ROMANI ‘VEBA GECELERİ’
-‘Veba Geceleri’nden biraz bahseder misiniz?
Üç buçuk yıldır ‘Veba Geceleri’ üzerine çalışıyorum. Fakat bu romanı 30 yıldır düşünüyordum, hala düşünüyorum. Olaylar 20. yüzyılın başında, 1900-1901 yılında Girit-Kıbrıs-Rodos civarındaki bir Osmanlı adasında, 29. Osmanlı vilayetinde, II. Abdülhamid döneminde geçiyor. Adada veba salgını başlıyor. 1894’ten başlayarak Batı’ya doğru ilerleyen, Hindistan ve Çin’den gelen ‘Üçüncü Veba Pandemisi’ yani.
[Kronos.News] 6.2.2020
KRONOS -6 Şubat 2020
Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, üzerinde çalıştığı yeni romanı ‘Veba Geceleri’ni, ülkenin içinde bulunduğu siyasi iklime dair düşüncelerini Ot dergisinden Dündar Hızal ve Selçuk Erdem’e anlattı.
Pamuk’a yöneltilen sorular ve cevaplar başlıca şöyle:
“Sandığa oy atma dışında demokrasi yok, fikir özgürlüğü yok”
-İnsanlar bugün Türkiye’de çok karamsar artık. Siz nasıl bir hissiyat içindesiniz?
Karamsar olanlar haksız değil. Eğer bugün de karamsar olmuyorsanız, maşallah size… Türkiye’nin durumu çok kötü. Siyasi durumu çok kötü. Sandığa oy atma dışında demokrasi yok, fikir özgürlüğü yok. Sandığa oy atmayı da seçimi kaybederlerse iptal ediyorlar. İstanbul seçimleri, Kürt belediye başkanları oya da, sandığa da saygının sonuna geldiğimizi gösteriyor. İnsanlar karamsar olmakta çok haklılar. Bu işi bu hale getirmiş olan insanlar hala yüzde 45, yüzde 50 oy alıyorlar. Aslında karamsar olmamız gereken durum bu.
-Fakat sizin kitaplarınızda genel bir iyimserlik vardır. Bunu politikadan ayrı söylüyorum, hani kahramanların iyimserliği anlamında…
Bu “iyimser olalım” ifadesini başka yerlerde de gördüm. Ne yazık ki düşünce özgürlüğünün olmadığı, eleştiri yapamadığımız yerde “Eleştiri yapamıyoruz, bari kötümser olmayalım” gibi bir anlayış var. “Siyasi olarak hiç olmazsa olumlu olalım”, “bu kadar da ezilmeyelim” gibi biraz yapay bir iyimserlik bence. Ama bunu da çok fazla abartmayalım çünkü gerçekten haklı olarak kötümser olacağımız bir ortam var.
“Sopa zoruyla muhalefeti sindirmek olmaz”
-Kötümsersiniz…
Değilim. Ben yarın ne olacağını bilmiyorum. Gazeteciler bunu hep sorar, insanlar da hep söyler, hiçbir zaman da o dedikleri olmaz. Geleceği tahmin etmek çok zor. Eleştirileriniz geleceğin ne olacağı üzerine değil, bugünkü eşitsizlik, haksızlık, insanlara fikirlerini söyletmemeye yönelik, korku düzenine yönelik olmalı. Gelecekte ne olacağını bilmiyorum ama şu anda yaşadığımız dünya çok haksız, çok acımasız, çok zalim bir dünya. Ve bu dünyada geleceğin ne olduğunu düşünmüyorsunuz; bu dünyayı kendi kimliğinize, ahlakınıza uygun görmüyorsunuz. Bunu yanlış bir dünya, kabul edilmez bir dünya olarak hissediyorsunuz. Yarın ne olacağını nereden bileyim ben! Ama bugün olan kabul edilemez! Benim insanlığıma sığmıyor!.. Bu kadar eşitsizlik, bu kadar kabalık, sopa zoruyla insanları sindirme kültürünün bu kadar gemi azıya alması kabul edilir bir durum değil. Evet, iyimser olalım ya da geleceği merak edelim. Ama durum bu yani, konu bu. Her akşam açıyorum televizyonu, konu bu değil de başka bir şeymiş gibi konuşan insanlar var. “Ben seni ne dinleyeyim ya! Sen bu dünyayı normal görüyorsun” diyorum, çat diye de kapatıyorum televizyonu. Türk milleti de öyle yapıyor. Sopa zoruyla düzen yürütmeyi yaşıyoruz. Sopa zoruyla muhalefeti sindirmek, bir millete bir şeyleri zorla benimsetmek, kanallar açmak olmaz.
YENİ ROMANI ‘VEBA GECELERİ’
-‘Veba Geceleri’nden biraz bahseder misiniz?
Üç buçuk yıldır ‘Veba Geceleri’ üzerine çalışıyorum. Fakat bu romanı 30 yıldır düşünüyordum, hala düşünüyorum. Olaylar 20. yüzyılın başında, 1900-1901 yılında Girit-Kıbrıs-Rodos civarındaki bir Osmanlı adasında, 29. Osmanlı vilayetinde, II. Abdülhamid döneminde geçiyor. Adada veba salgını başlıyor. 1894’ten başlayarak Batı’ya doğru ilerleyen, Hindistan ve Çin’den gelen ‘Üçüncü Veba Pandemisi’ yani.
[Kronos.News] 6.2.2020
“Türkiye, El Kaide ve IŞİD militanlarını Libya’ya gönderdi” iddiası
Associated Press (AP) haber ajansı ve Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), Türkiye’nin Libya’ya gönderdiği askeri güçler arasında IŞİD ve El Kaide bağlantılı Suriyeli savaşçıların da bulunduğunu iddia etti.
BOLD – Associated Press’in haberine göre Libya’da Trablus hükumetine destek veren iki komutan, Türkiye’nin bölgeye yaklaşık 4 bin yabancı uyruklu savaşçı gönderdiğini, bunların da “düzinelercesinin” radikal gruplarla bağlantılı olduğunu söyledi.
Komutanlar, bu konuda açıklama yapma yetkileri bulunmadığı gerekçesiyle isimlerinin açıklanmasını istemedi.
Komutanlardan biri General Halife Hafter’e karşı verdikleri savaşta kendilerine destek veren kişilerin geçmişine bakmayacağını belirtti. Diğer komutansa söz konusu savaşçıların Trablus hükumetinin imajını zedeleyebileceğini savundu.
Türk Silahlı Kuvvetleri, söz konusu iddialarla ilgili AP haber ajansına herhangi bir açıklamada bulunmadı.
SOHR: 130 IŞİD VE EL KAİDE MİLİTANI GÖNDERİLDİ
Suriye iç savaşını 2011 yılından beri çok yakından takip eden Suriye İnsan Hakları Gözlemevi de Trablus Hükumeti Başkanı Fayiz El Serraj’a destek vermek amacıyla Türkiye’nin 4 bin 700’e yakın Suriyeli savaşçı gönderdiğini, bunlardan 130’unun eskiden IŞİD ve El Kaide ile ilişkili olduklarını öne sürdü.
SOHR Başkanı Rami Abdurrahman, söz konusu savaşçıların daha önce Suriye’de Esad güçleri ile savaşmak için Suriye Milli Ordusu’na katıldığını söyledi.
[BoldMedya] 6.2.2020
BOLD – Associated Press’in haberine göre Libya’da Trablus hükumetine destek veren iki komutan, Türkiye’nin bölgeye yaklaşık 4 bin yabancı uyruklu savaşçı gönderdiğini, bunların da “düzinelercesinin” radikal gruplarla bağlantılı olduğunu söyledi.
Komutanlar, bu konuda açıklama yapma yetkileri bulunmadığı gerekçesiyle isimlerinin açıklanmasını istemedi.
Komutanlardan biri General Halife Hafter’e karşı verdikleri savaşta kendilerine destek veren kişilerin geçmişine bakmayacağını belirtti. Diğer komutansa söz konusu savaşçıların Trablus hükumetinin imajını zedeleyebileceğini savundu.
Türk Silahlı Kuvvetleri, söz konusu iddialarla ilgili AP haber ajansına herhangi bir açıklamada bulunmadı.
SOHR: 130 IŞİD VE EL KAİDE MİLİTANI GÖNDERİLDİ
Suriye iç savaşını 2011 yılından beri çok yakından takip eden Suriye İnsan Hakları Gözlemevi de Trablus Hükumeti Başkanı Fayiz El Serraj’a destek vermek amacıyla Türkiye’nin 4 bin 700’e yakın Suriyeli savaşçı gönderdiğini, bunlardan 130’unun eskiden IŞİD ve El Kaide ile ilişkili olduklarını öne sürdü.
SOHR Başkanı Rami Abdurrahman, söz konusu savaşçıların daha önce Suriye’de Esad güçleri ile savaşmak için Suriye Milli Ordusu’na katıldığını söyledi.
[BoldMedya] 6.2.2020
Aleviler Sivas Katliamı sanığının affına tepkili: Samimiyseler tüm hasta tutuklular bırakılsın
Erdoğan’ın Sivas Katliamı sanığını affetmesini Alevi Dernekleri, Adalet Bakanlığı önünde protesto edecek. Aleviler, tüm hasta tutukluların bırakılması çağrısı yaptı.
BOLD – Sivas Katliamı sanığının Erdoğan’ın kararıyla serbest bırakılmasına karşı Cumartesi günü Alevi kurum temsilcileri, Adalet Bakanlığı önünde toplanacak. Alevi Dernekleri tepkilerini “Cezaevlerinden ayda bir tabutların çıktığı bir dönemde cımbızla çekilerek sadece Sivas Katliamı sanığının serbest bırakılması kabul edilemez” sözleriyle dile getirdi.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Madımak Oteli’nde 1993 yılında 35 aydın, yazar ve sanatçının yakıldığı Sivas Katliamı’yla ilgili yargılamada ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan Ahmet Turan Kılıç’ı yaşı ve hastalığı gerekçesiyle geçtiğimiz günlerde affetti. Birçok hasta tutuklunun bulunduğu cezaevinde Madımak failinin affedilmesine tepki gösteren Alevi örgütleri, katliam sanığının serbest bırakılmasını 8 Şubat Cumartesi günü Adalet Bakanlığı önünde kitlesel olarak protesto etmeye hazırlanıyor.
‘İKTİDARLARIN HİÇBİRİ SİVAS SÜRECİNİ İYİ OKUYAMADI’
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSKD) Genel Başkanı Gani Kaplan, Cumhurbaşkanı’nın af yetkisinin bulunduğunu ancak birçok hasta tutuklu bulunmasına dair yıllardır bu yetkisini kullanmadığını söyledi. İktidarın 2 Temmuz sürecini iyi okumamasının kendilerini üzdüğünü söyleyen Kaplan, “Katliamı gerçekleştirenler ve avukatları belediye başkanı yapıldı, özel dairelerde görevlendirildiler. Sadece günümüzdeki siyasi iktidar değil Sivas Katliamından bu yana bir sürü iktidar geldi geçti, hiçbiri Sivas sürecini iyi okuyamadı, iyi okunmuş olsaydı şimdi Türkiye bu halde olmazdı” dedi.
‘SAMİMİYSELER TÜM HASTA TUTUKLULARI BIRAKSINLAR’
Cezaevlerinde yüzlerce hasta tutuklunun bulunduğunun altını çizen Kaplan, “Biz Kılıç’ın af edilmesine karşı değiliz, Cumhurbaşkanı samimiyse yüzlerce hasta tutsak var. Adli Tıp raporlarına bakılsın ve incelensin, içerisinde Ahmet Turan Kılıç da olabilir, hepsi beraber bırakılır, bizim buna itirazımız olmaz. Cezaevlerinden ayda bir tabutların çıktığı bir dönemde cımbız ile çekilerek sadece katliam sanığının serbest bırakılması ve basında masum gösterilmesi bizi üzdü” diye belirtti.
Sivas’taki yerel gazetelerde Kılıç’ın tahliyesi ardından “Hoş geldin Ahmet Dede” manşeti ile çıkmasının da kabul edilemez olduğunu söyleyen Kaplan, “Sivas Katliamı kamera kayıtlarına baktığımız zaman serbest bırakılan kişi katliamın bir numaralı sanığı olduğu anlaşılıyor masum olarak göstermenin bir anlamı yok” dedi.
Kaplan, karara tepkilerini Cumartesi günü Adalet Bakanlığı önünde yapacakları eylemle göstereceklerini söyleyerek, “Ankara’da yaşayan sol, sosyalist, vicdan sahibi herkesi Cumartesi günü saat 14.00’te Güvenpark’a bekliyoruz” çağrısında bulundu.
YENİ BİR KERBELA VAKASI
Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı Müslüm Metin, katliam sanığının bırakılmasına dair tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “Bir tutsağın cezaevi koşullarında insancıl bir şekilde af edilmesi bunun bütün tutuklular için uygulanması normaldir. Ama Sivas Katliamında 33 canımızı, kardeşimizi bizden alan bir katilin af edilmesi kabul edilemez. Devlet aklı bu caniyi, katili hangi mantık ile salıveriyor?” diye sordu. “Madımak’ta sadece canlarımız yanmadı, kültürümüz yandı, ozanlarımız, aydınlarımız, şairlerimiz, Pir Sultanımız tekrardan yakıldı” diyen Metin, “Kim bu sanığı af ediyorsa etsin biz toplumsal bir cinayete karışmış bu kişiyi asla af etmeyeceğiz” dedi.
Kararın siyasi bir karar olduğunu vurgulayan Metin şöyle devam etti: “Bu olayı cumartesi dostlarımız ile beraber Adalet Bakanlığı önünde protesto edeceğiz. Bu sadece bizim sorunumuz değil, herkesin sorunu, sadece katliam sanığı değil hasta olan herkes ayrım gözetilmeksizin serbest bırakılsın. Bu olay ile biz Alevileri incitmişlerdir, Kerbelâ’dan beri bizi incitiyorlar, bu olay bizim için yeni bir Kerbelâ vakasıdır.”
“EĞER VİCDANİ YANI VARSA AF TÜM TOPLUMU KAPSAMALIYDI”
“Madımak bizim için bir travmadır” diyen Demokratik Alevi Derneği (DAD) Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak da, “27 yıldır herhangi bir hukuksal sürecin doğru dürüst yürütülmemesi, aileler ile katillerin yüzleştirilmemesi, devletin kendisi ile yüzleşememesi biz aleviler için ağır bir travmadır” dedi.Cezaevlerinde düşüncelerinden dolayı tutuklu bulunan yüzlerce kişinin olduğuna değinen Karabudak, “Katliam sanığının serbest bırakılması politiktir, insani hiçbir yanı yoktur. Eğer vicdani bir af ise toplumu kapsayan bir af olmalıydı, sadece bir kişi için uygulanması insanlık adına bir zulümdür. Siyasi kararı biz kesinlikle kabul etmiyoruz. Sivas katilleri henüz Türkiye haklarına hesap vermemiştir. Katliam kayıtlarında en önde gözüken sanık bu şekilde af edilmemeliydi, cumartesi günü kitlesel olarak tepkimizi göstereceğiz” şeklinde konuştu.
“BU BİR PROVOKASYON”
Hüseyin Gazi Cemevi dedesi Hüseyin Öz ise, “Katliam sanığının bırakılması bizi çok derinden etkiledi” dedi. “Ahmet Turan Kılıç’ın serbest bırakılma ayrıcalığı Sivas Katliamı sanığı olması mı?” diye soran Öz, şunları söyledi: “Alevi toplumu olarak tepkimizi göstermemiz lazım. Biz katliamın yaralarını sarmaya çalışırken devlet katliam sanığını serbest bırakıyor. Ben bu olayı provokasyon olarak görüyorum. Devlet aklı bu kişiyi serbest bırakarak katliamı yapanlara bir mesaj vermiştir. Bu olaya karşı sesimizi duyurmamız lazım. Yoksa Katliam sanıkları ödüllendirilmeye devam edecek.”
[BoldMedya] 6.2.2020
BOLD – Sivas Katliamı sanığının Erdoğan’ın kararıyla serbest bırakılmasına karşı Cumartesi günü Alevi kurum temsilcileri, Adalet Bakanlığı önünde toplanacak. Alevi Dernekleri tepkilerini “Cezaevlerinden ayda bir tabutların çıktığı bir dönemde cımbızla çekilerek sadece Sivas Katliamı sanığının serbest bırakılması kabul edilemez” sözleriyle dile getirdi.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Madımak Oteli’nde 1993 yılında 35 aydın, yazar ve sanatçının yakıldığı Sivas Katliamı’yla ilgili yargılamada ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan Ahmet Turan Kılıç’ı yaşı ve hastalığı gerekçesiyle geçtiğimiz günlerde affetti. Birçok hasta tutuklunun bulunduğu cezaevinde Madımak failinin affedilmesine tepki gösteren Alevi örgütleri, katliam sanığının serbest bırakılmasını 8 Şubat Cumartesi günü Adalet Bakanlığı önünde kitlesel olarak protesto etmeye hazırlanıyor.
‘İKTİDARLARIN HİÇBİRİ SİVAS SÜRECİNİ İYİ OKUYAMADI’
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSKD) Genel Başkanı Gani Kaplan, Cumhurbaşkanı’nın af yetkisinin bulunduğunu ancak birçok hasta tutuklu bulunmasına dair yıllardır bu yetkisini kullanmadığını söyledi. İktidarın 2 Temmuz sürecini iyi okumamasının kendilerini üzdüğünü söyleyen Kaplan, “Katliamı gerçekleştirenler ve avukatları belediye başkanı yapıldı, özel dairelerde görevlendirildiler. Sadece günümüzdeki siyasi iktidar değil Sivas Katliamından bu yana bir sürü iktidar geldi geçti, hiçbiri Sivas sürecini iyi okuyamadı, iyi okunmuş olsaydı şimdi Türkiye bu halde olmazdı” dedi.
‘SAMİMİYSELER TÜM HASTA TUTUKLULARI BIRAKSINLAR’
Cezaevlerinde yüzlerce hasta tutuklunun bulunduğunun altını çizen Kaplan, “Biz Kılıç’ın af edilmesine karşı değiliz, Cumhurbaşkanı samimiyse yüzlerce hasta tutsak var. Adli Tıp raporlarına bakılsın ve incelensin, içerisinde Ahmet Turan Kılıç da olabilir, hepsi beraber bırakılır, bizim buna itirazımız olmaz. Cezaevlerinden ayda bir tabutların çıktığı bir dönemde cımbız ile çekilerek sadece katliam sanığının serbest bırakılması ve basında masum gösterilmesi bizi üzdü” diye belirtti.
Sivas’taki yerel gazetelerde Kılıç’ın tahliyesi ardından “Hoş geldin Ahmet Dede” manşeti ile çıkmasının da kabul edilemez olduğunu söyleyen Kaplan, “Sivas Katliamı kamera kayıtlarına baktığımız zaman serbest bırakılan kişi katliamın bir numaralı sanığı olduğu anlaşılıyor masum olarak göstermenin bir anlamı yok” dedi.
Kaplan, karara tepkilerini Cumartesi günü Adalet Bakanlığı önünde yapacakları eylemle göstereceklerini söyleyerek, “Ankara’da yaşayan sol, sosyalist, vicdan sahibi herkesi Cumartesi günü saat 14.00’te Güvenpark’a bekliyoruz” çağrısında bulundu.
YENİ BİR KERBELA VAKASI
Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği Federasyonu (ABF) Genel Başkan Yardımcısı Müslüm Metin, katliam sanığının bırakılmasına dair tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “Bir tutsağın cezaevi koşullarında insancıl bir şekilde af edilmesi bunun bütün tutuklular için uygulanması normaldir. Ama Sivas Katliamında 33 canımızı, kardeşimizi bizden alan bir katilin af edilmesi kabul edilemez. Devlet aklı bu caniyi, katili hangi mantık ile salıveriyor?” diye sordu. “Madımak’ta sadece canlarımız yanmadı, kültürümüz yandı, ozanlarımız, aydınlarımız, şairlerimiz, Pir Sultanımız tekrardan yakıldı” diyen Metin, “Kim bu sanığı af ediyorsa etsin biz toplumsal bir cinayete karışmış bu kişiyi asla af etmeyeceğiz” dedi.
Kararın siyasi bir karar olduğunu vurgulayan Metin şöyle devam etti: “Bu olayı cumartesi dostlarımız ile beraber Adalet Bakanlığı önünde protesto edeceğiz. Bu sadece bizim sorunumuz değil, herkesin sorunu, sadece katliam sanığı değil hasta olan herkes ayrım gözetilmeksizin serbest bırakılsın. Bu olay ile biz Alevileri incitmişlerdir, Kerbelâ’dan beri bizi incitiyorlar, bu olay bizim için yeni bir Kerbelâ vakasıdır.”
“EĞER VİCDANİ YANI VARSA AF TÜM TOPLUMU KAPSAMALIYDI”
“Madımak bizim için bir travmadır” diyen Demokratik Alevi Derneği (DAD) Ankara Şube Eş Başkanı Mustafa Karabudak da, “27 yıldır herhangi bir hukuksal sürecin doğru dürüst yürütülmemesi, aileler ile katillerin yüzleştirilmemesi, devletin kendisi ile yüzleşememesi biz aleviler için ağır bir travmadır” dedi.Cezaevlerinde düşüncelerinden dolayı tutuklu bulunan yüzlerce kişinin olduğuna değinen Karabudak, “Katliam sanığının serbest bırakılması politiktir, insani hiçbir yanı yoktur. Eğer vicdani bir af ise toplumu kapsayan bir af olmalıydı, sadece bir kişi için uygulanması insanlık adına bir zulümdür. Siyasi kararı biz kesinlikle kabul etmiyoruz. Sivas katilleri henüz Türkiye haklarına hesap vermemiştir. Katliam kayıtlarında en önde gözüken sanık bu şekilde af edilmemeliydi, cumartesi günü kitlesel olarak tepkimizi göstereceğiz” şeklinde konuştu.
“BU BİR PROVOKASYON”
Hüseyin Gazi Cemevi dedesi Hüseyin Öz ise, “Katliam sanığının bırakılması bizi çok derinden etkiledi” dedi. “Ahmet Turan Kılıç’ın serbest bırakılma ayrıcalığı Sivas Katliamı sanığı olması mı?” diye soran Öz, şunları söyledi: “Alevi toplumu olarak tepkimizi göstermemiz lazım. Biz katliamın yaralarını sarmaya çalışırken devlet katliam sanığını serbest bırakıyor. Ben bu olayı provokasyon olarak görüyorum. Devlet aklı bu kişiyi serbest bırakarak katliamı yapanlara bir mesaj vermiştir. Bu olaya karşı sesimizi duyurmamız lazım. Yoksa Katliam sanıkları ödüllendirilmeye devam edecek.”
[BoldMedya] 6.2.2020
Başbuğ’dan Erdoğan’a cevap: “Doğru bildiklerimizi söylemekten alıkoyamayacak”
Genelkurmay eski Başkanı İlker Başbuğ, kendisini hedef alan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a cevap verdi. Başbuğ, “Doğru bildiklerimizi söylemekten hiçbir şey bizi alıkoyamayacaktır” dedi.
BOLD – Partisinin grup toplantısında sert sözlerle yüklendiği ve hakkında dava açılmasını istediği 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’dan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a cevap geldi. Başbuğ açıklamasında doğru bildiklerini söylemekten hiçbir şey kendilerini alıkoyamayacağını kaydetti.
ERDOĞAN MİLLETVEKİLLERİNE DAVA AÇIN EMRİ VERMİŞTİ
AKP’l Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a bir televizyon kanalında sarf ettiği “26 Haziran 2009’daki kanun teklifini getiren siyasiler araştırılsın” sözlerine karşı sert sözlerle yüklenmişti. Grubunu harekete geçmeye çağıra Erdoğan, “Parlamento’nun hukukunu korumak üzere hepiniz dava açmalısınız” demişti. Erdoğan’ın bu sözleri sonrasında Başbuğ bir basın açıklaması yaparak Erdoğan’ın sözlerine karşılık verdi.
İRTİCA İLE MÜCADELE EYLEM PLANINI KABUL ETTİ
28 Ağustos 2008 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı görevine başladığını belirten Başbuğ, görevde bulunduğu 2 yılın Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kurulan komplolara karşı mücadele ile geçtiğini savundu. Bu mücadele çerçevesinde 12 Haziran 2009 tarihinde sözde “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın basında yer alması üzerine Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından soruşturma açıldığını hatırlatan Başbuğ, “Soruşturma konusu suç askeri mahalde asker kişi tarafından işlendiği iddia edilen bir suçtur. Askeri Savcılık yaptığı soruşturma sonucunda 24 Haziran 2009 tarihinde Kovuşturmaya Yer Olmadığı kararını verdi” dedi.
SİVİLLERİN ASKERİ MAHKEMEDE YARGILANMASINA SON VERİLMESİNİ ELEŞTİRDİ
07 Ocak 2009 tarihinde TBMM’ye Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun tasarısı Başbakan’ın imzasıyla Hükumet tasarısı olarak sunulduğunu belirten Başbuğ, “Bu Hükumet tasarısındaki maddelerin görüşülmesinin tamamlanmasını müteakip 26 Haziran 2009 tarihinde gece yarısı saat 00:59’dan itibaren Hükumet tasarısında olmayan iki adet önerge sunulmuştur. Birinci önerge ile asker olmayan kişilerin askeri mahkemelerde yargılanmasına son verilmesi amaçlanmıştı” dedi.
ASKERLERİN SİVİL MAHKEMELERDE YARGILANMASI ANAYASAYA AYKIRI
Diğer önerge ile askerlerin askeri mahallerde işledikleri suçlar nedeniyle sivil mahkemelerde yargılanmasının önünün açıldığını belirten Başbuğ, “Burada önemli olan nokta bu önerge ile getirilmesi istenilen değişikliğin Anayasa’nın Askeri Mahkemelere ilişkin 145. maddesine açıkça aykırı olmasıydı. Hukukun üstünlüğünü öncelikle gözetmesi gereken Türkiye Büyük Millet Meclisinde Anayasa’ya aykırı olduğu açıkça ortada olan bu önergenin getirilmesindeki dikkat çekici bir diğer nokta ise Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın 24 Haziran 2009 tarihinde vermiş olduğu Kovuşturmaya Yer Olmadığı kararından 2 gün sonra olmasıdır” dedi.
AMACIM BUNUN NEDEN VE NASIL ONAYLANDIĞININ SORGULANMASI
Açıklamasında Ergenekon ve Balyoz davalarına ilişkin yaşananlara da yer veren Başbuğ, bu yaşananların yapılan bu değişiklikler sonrasında meydana geldiğinin altını çizdi. Açıklamasında 28 Ocak 2020 tarihinde bir televizyon kanalında bir programa katıldığını ve orada söylediklerini yeniden aktaran Başbuğ, “Amacımız Hükumet tasarısında yer almayan bu iki değişiklik önergesini ilk gündeme getirenin kim olduğunun, önergelerden birinin Anayasa’ya açıkça aykırı olduğu net olmasına rağmen bu önergelerin nasıl benimsendiğinin, kendisine Anayasa’ya aykırılığı defalarca anlatılmasına rağmen dönemin Cumhurbaşkanı tarafından da neden ve nasıl onaylandığının sorgulanmasıdır” dedi. Başbuğ, dün olduğu gibi bugün ve yarın da doğru bildiklerini söylemekten hiçbir şey kendilerini alıkoyamayacağının altını çizdi.
[BoldMedya] 6.2.2020
BOLD – Partisinin grup toplantısında sert sözlerle yüklendiği ve hakkında dava açılmasını istediği 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’dan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a cevap geldi. Başbuğ açıklamasında doğru bildiklerini söylemekten hiçbir şey kendilerini alıkoyamayacağını kaydetti.
ERDOĞAN MİLLETVEKİLLERİNE DAVA AÇIN EMRİ VERMİŞTİ
AKP’l Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a bir televizyon kanalında sarf ettiği “26 Haziran 2009’daki kanun teklifini getiren siyasiler araştırılsın” sözlerine karşı sert sözlerle yüklenmişti. Grubunu harekete geçmeye çağıra Erdoğan, “Parlamento’nun hukukunu korumak üzere hepiniz dava açmalısınız” demişti. Erdoğan’ın bu sözleri sonrasında Başbuğ bir basın açıklaması yaparak Erdoğan’ın sözlerine karşılık verdi.
İRTİCA İLE MÜCADELE EYLEM PLANINI KABUL ETTİ
28 Ağustos 2008 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı görevine başladığını belirten Başbuğ, görevde bulunduğu 2 yılın Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı kurulan komplolara karşı mücadele ile geçtiğini savundu. Bu mücadele çerçevesinde 12 Haziran 2009 tarihinde sözde “İrtica ile Mücadele Eylem Planı”nın basında yer alması üzerine Genelkurmay Askeri Savcılığı tarafından soruşturma açıldığını hatırlatan Başbuğ, “Soruşturma konusu suç askeri mahalde asker kişi tarafından işlendiği iddia edilen bir suçtur. Askeri Savcılık yaptığı soruşturma sonucunda 24 Haziran 2009 tarihinde Kovuşturmaya Yer Olmadığı kararını verdi” dedi.
SİVİLLERİN ASKERİ MAHKEMEDE YARGILANMASINA SON VERİLMESİNİ ELEŞTİRDİ
07 Ocak 2009 tarihinde TBMM’ye Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun tasarısı Başbakan’ın imzasıyla Hükumet tasarısı olarak sunulduğunu belirten Başbuğ, “Bu Hükumet tasarısındaki maddelerin görüşülmesinin tamamlanmasını müteakip 26 Haziran 2009 tarihinde gece yarısı saat 00:59’dan itibaren Hükumet tasarısında olmayan iki adet önerge sunulmuştur. Birinci önerge ile asker olmayan kişilerin askeri mahkemelerde yargılanmasına son verilmesi amaçlanmıştı” dedi.
ASKERLERİN SİVİL MAHKEMELERDE YARGILANMASI ANAYASAYA AYKIRI
Diğer önerge ile askerlerin askeri mahallerde işledikleri suçlar nedeniyle sivil mahkemelerde yargılanmasının önünün açıldığını belirten Başbuğ, “Burada önemli olan nokta bu önerge ile getirilmesi istenilen değişikliğin Anayasa’nın Askeri Mahkemelere ilişkin 145. maddesine açıkça aykırı olmasıydı. Hukukun üstünlüğünü öncelikle gözetmesi gereken Türkiye Büyük Millet Meclisinde Anayasa’ya aykırı olduğu açıkça ortada olan bu önergenin getirilmesindeki dikkat çekici bir diğer nokta ise Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın 24 Haziran 2009 tarihinde vermiş olduğu Kovuşturmaya Yer Olmadığı kararından 2 gün sonra olmasıdır” dedi.
AMACIM BUNUN NEDEN VE NASIL ONAYLANDIĞININ SORGULANMASI
Açıklamasında Ergenekon ve Balyoz davalarına ilişkin yaşananlara da yer veren Başbuğ, bu yaşananların yapılan bu değişiklikler sonrasında meydana geldiğinin altını çizdi. Açıklamasında 28 Ocak 2020 tarihinde bir televizyon kanalında bir programa katıldığını ve orada söylediklerini yeniden aktaran Başbuğ, “Amacımız Hükumet tasarısında yer almayan bu iki değişiklik önergesini ilk gündeme getirenin kim olduğunun, önergelerden birinin Anayasa’ya açıkça aykırı olduğu net olmasına rağmen bu önergelerin nasıl benimsendiğinin, kendisine Anayasa’ya aykırılığı defalarca anlatılmasına rağmen dönemin Cumhurbaşkanı tarafından da neden ve nasıl onaylandığının sorgulanmasıdır” dedi. Başbuğ, dün olduğu gibi bugün ve yarın da doğru bildiklerini söylemekten hiçbir şey kendilerini alıkoyamayacağının altını çizdi.
[BoldMedya] 6.2.2020
Ömer Köse 2 yıldır hücrede: Battaniyesi alındı, yatak verilmiyor, kantin ihtiyaçları reddediliyor
17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonları’ndan sonra açığa alınan ve sonrasında tutuklanan eski İstanbul TEM Müdürü Ömer Köse, tek kişilik hücrede ölüme terk edildi.
Ömer Köse’ye “Adalet Bakanlığının emri” denilerek cezaevinde “su bile” verilmiyor. Köse 2 yıldır hukuksuz bir şekilde hücrede tutuluyor.
Ömer Köse’ye yatak verilmediği gibi annesinin yatak almasına da izin çıkmıyor. Son olarak koğuşundaki iki battaniyeden birinin de ‘fazla’ denilerek alındığı belirtiliyor. Sürekli baskıya maruz bırakılan Köse’nin kantin ve benzeri ihtiyaçlarını bildirdiğinde “Yine ne istiyorsun” gibi ters cevaplar veriliyor. Tek ziyaretçisi olan annesi Mensure Köse’ye de ziyaret esnasında “Senin oğlun terörist” gibi ifadeler kullanılıyor.
Bu konuyu gündeme getiren HDP’li vekil ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Ömer Köse, klasörleri yerleştirip üzerine battaniye sererek kendine yatak yaptığı yönünde bir şikayet var. Son günlerde battaniyeleri de almışlar. 1 tane battaniye bırakmışlar. Aile yatak almak isteyince de bazı sıkıntılarla karşılaşmış.” dedi.
[TR724] 6.2.2020
Ömer Köse’ye “Adalet Bakanlığının emri” denilerek cezaevinde “su bile” verilmiyor. Köse 2 yıldır hukuksuz bir şekilde hücrede tutuluyor.
Ömer Köse’ye yatak verilmediği gibi annesinin yatak almasına da izin çıkmıyor. Son olarak koğuşundaki iki battaniyeden birinin de ‘fazla’ denilerek alındığı belirtiliyor. Sürekli baskıya maruz bırakılan Köse’nin kantin ve benzeri ihtiyaçlarını bildirdiğinde “Yine ne istiyorsun” gibi ters cevaplar veriliyor. Tek ziyaretçisi olan annesi Mensure Köse’ye de ziyaret esnasında “Senin oğlun terörist” gibi ifadeler kullanılıyor.
Bu konuyu gündeme getiren HDP’li vekil ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Ömer Köse, klasörleri yerleştirip üzerine battaniye sererek kendine yatak yaptığı yönünde bir şikayet var. Son günlerde battaniyeleri de almışlar. 1 tane battaniye bırakmışlar. Aile yatak almak isteyince de bazı sıkıntılarla karşılaşmış.” dedi.
[TR724] 6.2.2020
HaberTürk Ankara Temsilcisi: Çığ felaketine, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı sebep oldu
Van’da yaşanan ikinci çığ felaketine hakkında konuşan HaberTürk Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve eski AKP milletvekili Gülşen Orhan’ın sebep olduğunu iddia etti. Aydemir, “Uyarıları dinlemedi. İş makinaları ile yolu açtırdı. Yüksek desibel çığı tetikledi ve minibüs çığın altında kaldı.” dedi.
Van’da ardı ardına iki defa çığ felaketi yaşandı. Beş kişinin yaşamını yitirdiği ve sekiz kişinin de yaralandığı çığ felaketinde kar altında kalan iki kişiyi kurtarmak isteyen ekiplerin de üzerine çığ düştü. Ölü sayısı toplamda 38’e yükseldi.
HaberTürk Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir, çığ felaketinin Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve eski AKP milletvekili Gülşen Orhan yüzünden yaşandığını savundu. İlk çığ felaketinin öncesinde Orhan’ın uyarıları dikkate almayarak iş makinaları ile güzergahındaki yolu açtırdığını ve makinaların çığa neden olduğunu kaydeden Aydemir, katıldığı bir canlı yayında, “Olayı anlamaya çalışmam anlamında birkaç telefon görüşmesi yaptım. Çatak’ta bir yemek organizasyonu var. AK Parti eski milletvekili ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ki kendisi de yaralı, Gülşen Orhan bir etkinliğe katılıyor. Kendi seçim bölgesi. Oradan çıkarken diyorlar ki ‘Burada çığ tehlikesi var, buradan yola çıkmayın, doğru değil.’ Ancak heyetle birlikte yola çıkıyor.”
İŞ MAKİNALARIYLA YOLA ÇIKTI!
“Harabet diye bir geçit. Bu geçitten geçilmesi mümkün değil, kar kapatmış olabilir, burada çığ tehlikesi var. Üst noktada. ‘Narlıca’dan dahi geçemeyebilirsiniz’ diyorlar. Yani yol sıkıntılı. Yola çıkmadan önce Gülşen Orhan 4-5 iş makinasını yanına alıyor. Narlıca Kara Yolları İstasyonu’ndan alıyorlar araçları. İş makinaları yolu açarak buradan geliyor. Burada çığ tehlikesi var kar yolu kapatmış iş makinalarıyla öncesinde müdahale edilmiş başka bir noktaya. Çığı tetikleyen şeylerden biri de yüksek desibel. Buraya kadar geliyorlar.”
TEDBİRSİZLİK OLDUĞU KESİN
“Yolda telefon çekmiyor. Burada 3 bin 500 metre rakımdan söz ediyoruz. Ve orada çığın altında kalıyor minibüs. Daha sonra Can ve Şırnak’tan askerler oraya sevk ediliyor. Jandarma ve korucular da ikinci çığın altında kalıyor ve şehit oluyor. Öncesinde bir tedbirsizlik olduğu kesin. ‘Yola çıkılmasın’ deniliyor çıkılıyor iş makinası ile yol açılıyor. Sonrasında bu tür olaylarda aynı bölgede ikinci çığ tehlikesi olabileceği beklentileri var. Tedbirsizlik olduğu görülüyor. Olayın meydana gelmesinden önce yola çıkılması.”
[TR724] 6.2.2020
Van’da ardı ardına iki defa çığ felaketi yaşandı. Beş kişinin yaşamını yitirdiği ve sekiz kişinin de yaralandığı çığ felaketinde kar altında kalan iki kişiyi kurtarmak isteyen ekiplerin de üzerine çığ düştü. Ölü sayısı toplamda 38’e yükseldi.
HaberTürk Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir, çığ felaketinin Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve eski AKP milletvekili Gülşen Orhan yüzünden yaşandığını savundu. İlk çığ felaketinin öncesinde Orhan’ın uyarıları dikkate almayarak iş makinaları ile güzergahındaki yolu açtırdığını ve makinaların çığa neden olduğunu kaydeden Aydemir, katıldığı bir canlı yayında, “Olayı anlamaya çalışmam anlamında birkaç telefon görüşmesi yaptım. Çatak’ta bir yemek organizasyonu var. AK Parti eski milletvekili ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ki kendisi de yaralı, Gülşen Orhan bir etkinliğe katılıyor. Kendi seçim bölgesi. Oradan çıkarken diyorlar ki ‘Burada çığ tehlikesi var, buradan yola çıkmayın, doğru değil.’ Ancak heyetle birlikte yola çıkıyor.”
İŞ MAKİNALARIYLA YOLA ÇIKTI!
“Harabet diye bir geçit. Bu geçitten geçilmesi mümkün değil, kar kapatmış olabilir, burada çığ tehlikesi var. Üst noktada. ‘Narlıca’dan dahi geçemeyebilirsiniz’ diyorlar. Yani yol sıkıntılı. Yola çıkmadan önce Gülşen Orhan 4-5 iş makinasını yanına alıyor. Narlıca Kara Yolları İstasyonu’ndan alıyorlar araçları. İş makinaları yolu açarak buradan geliyor. Burada çığ tehlikesi var kar yolu kapatmış iş makinalarıyla öncesinde müdahale edilmiş başka bir noktaya. Çığı tetikleyen şeylerden biri de yüksek desibel. Buraya kadar geliyorlar.”
TEDBİRSİZLİK OLDUĞU KESİN
“Yolda telefon çekmiyor. Burada 3 bin 500 metre rakımdan söz ediyoruz. Ve orada çığın altında kalıyor minibüs. Daha sonra Can ve Şırnak’tan askerler oraya sevk ediliyor. Jandarma ve korucular da ikinci çığın altında kalıyor ve şehit oluyor. Öncesinde bir tedbirsizlik olduğu kesin. ‘Yola çıkılmasın’ deniliyor çıkılıyor iş makinası ile yol açılıyor. Sonrasında bu tür olaylarda aynı bölgede ikinci çığ tehlikesi olabileceği beklentileri var. Tedbirsizlik olduğu görülüyor. Olayın meydana gelmesinden önce yola çıkılması.”
[TR724] 6.2.2020
İdlib fiyaskosunda SADAT iddiası!
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), Suriye'nin kuzeybatısında Rusya ve İran destekli Esed kuvvetleri ile karşı karşıya geldi. Esed kuvvetlerinin TSK konvoyuna düzenlediği saldırıda 9 asker şehit olmuştu. Suriye'de gözlem noktası planlarını Adnan Tanrıverdi'nin başkanlığında SADAT'ın hazırladığı iddia ediliyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) Suriye'nin kuzeybatısında muhaliflerin elinde kalan son bölge olan İdlib'e gözlem noktası kurulmasına karşı çıktığı iddia edildi.
Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın özel ordusu" diye nitelenen SADAT'ın gözlem noktalarında ısrarcı olduğu belirtildi.
Cumhuriyet gazetesi yazarı Mehmet Ali Güller'in bugün yayımlanan makalesine göre Erdoğan, SADAT Başkanı emekli Tümgeneral Adnan Tanrıverdi ve ekibinin ısrarları sonucunda gözlem noktası kurulmasına ikna oldu.
Güller'in yazısının ilgili bölümü şöyle: "Birincisi, saraya fikir üreten SETA, 3 Şubat’tan önce ABD ve AB’nin İdlib’de devreye girmesi için çağrı yapmıştı. İkincisi, Pentagon’a 276 sayfalık rapor hazırlayan RAND, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı, Türk-Amerikan ilişkilerinde 'anahtar muhatap' ilan etmişti."
MAKALEDE "SADATÇI TANRIVERDİ" VURGUSU
"Ve ekleyelim: Türkiye’nin İdlib’de gözlem noktası kurmasına TSK’nin karşı çıktığı; komutanların, gözlem noktalarıyla yapılacak işin İHA’larla yerine getirebileceğini savunduğu belirtiliyor." ifadelerini kullanan Güller, "Ancak sarayın (eski) askeri başdanışmanı SADAT’çı Adnan Tanrıverdi ve ekibinin gözlem noktalarında ısrar ettiği ve Erdoğan’a kabul ettirdiği söyleniyor." dedi.
Suriye'nin kuzeybatısında TSK'nın kontrolündeki İdlib şehrinde TSK konvoyuna düzenlenen saldırıda 8 asker şehit olmuş, 9 asker ağır yaralanmıştı. Saldırıyı Rusya ve İran destekli Esed kuvvetleri üstlenmişti.
TSK'nın 12 gözlem noktasından dördü Esed kuvvetlerinin ele geçirdiği bölgede kaldı.
[Samanyolu Haber] 6.2.2020
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) Suriye'nin kuzeybatısında muhaliflerin elinde kalan son bölge olan İdlib'e gözlem noktası kurulmasına karşı çıktığı iddia edildi.
Ancak Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın özel ordusu" diye nitelenen SADAT'ın gözlem noktalarında ısrarcı olduğu belirtildi.
Cumhuriyet gazetesi yazarı Mehmet Ali Güller'in bugün yayımlanan makalesine göre Erdoğan, SADAT Başkanı emekli Tümgeneral Adnan Tanrıverdi ve ekibinin ısrarları sonucunda gözlem noktası kurulmasına ikna oldu.
Güller'in yazısının ilgili bölümü şöyle: "Birincisi, saraya fikir üreten SETA, 3 Şubat’tan önce ABD ve AB’nin İdlib’de devreye girmesi için çağrı yapmıştı. İkincisi, Pentagon’a 276 sayfalık rapor hazırlayan RAND, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ı, Türk-Amerikan ilişkilerinde 'anahtar muhatap' ilan etmişti."
MAKALEDE "SADATÇI TANRIVERDİ" VURGUSU
"Ve ekleyelim: Türkiye’nin İdlib’de gözlem noktası kurmasına TSK’nin karşı çıktığı; komutanların, gözlem noktalarıyla yapılacak işin İHA’larla yerine getirebileceğini savunduğu belirtiliyor." ifadelerini kullanan Güller, "Ancak sarayın (eski) askeri başdanışmanı SADAT’çı Adnan Tanrıverdi ve ekibinin gözlem noktalarında ısrar ettiği ve Erdoğan’a kabul ettirdiği söyleniyor." dedi.
Suriye'nin kuzeybatısında TSK'nın kontrolündeki İdlib şehrinde TSK konvoyuna düzenlenen saldırıda 8 asker şehit olmuş, 9 asker ağır yaralanmıştı. Saldırıyı Rusya ve İran destekli Esed kuvvetleri üstlenmişti.
TSK'nın 12 gözlem noktasından dördü Esed kuvvetlerinin ele geçirdiği bölgede kaldı.
[Samanyolu Haber] 6.2.2020
Uygun Bir Ortam [Safvet Senih]
M. Fethullah Gülen Hocaefendi uygun bir ortam için şunları söylüyor:
‘Kişi sevdiğiyle beraberdir.’ (Buhari, Edeb 96) Peygamber sözü. Öyleyse anne-baba için çocuklarına ARKADAŞ BULMAK çok mühimdir. Çocuğun, duygu ve düşüncesinin şekillenmesinde arkadaş çevresi katiyen ihmal edilmemelidir. Eğer çocuk BOZUK BİR MUHİT edinmişse, onu bir an evvel oradan koparmalı ve itimat ettiğiniz başka bir yere göndermelisiniz. Hatta içinde doğup geliştiği mahallede etrafını kötü arkadaşlar sarmışsa, belli yollarla mutlaka onu, o arkadaşlara karşı izole etmeli, başa çıkamıyorsanız okuldan alıp başka bir beldeye göndermelisiniz. Ancak orada da ilk tanışacağı arkadaşlarının dindar, iffetli, namuslu olmalarını sağlamalısınız.
“Nerede olursa olsun çocuk, içine girdiği muhitte hemen dînî havayı görmeli, başkalarıyla daha çok yüksek düşünceler etrafında kaynaşmalı ve hemdem olmalıdır. Belki anne sinesine taş basacak, baba da kesesinin, cüzdanının ağzını açma mecburiyetinde kalacak ama, Allah’ın hem kendisine, hem de evlâdına azap edeceği günlerin endişesiyle oturup kalkacak, bu günü ve yarını adına, YILAN –ÇIYAN anne-babası olmamaya çalışacaktır. Bazen çocuk, ders çalışmak veya ödev yapmak için birinin evine gidecektir; bu durumda da yine gözünüz hep onun arkasında olacaktır.
“Evet çocuk arkadaşlarının evine gitmeli; ama o evlerin taşı, toprağı, duvarı Allah demeli, millet demeli; EZÂN-I MUHAMMEDÎ okunduğunda seccadeler serilmeli, aile efradı saf bağlamalı ve cemaatle namaz eda edilmelidir. Evet işte böyle evlerdeki gençlerle arkadaşlık kurulması ve çocuğunuzun böyle bir eve gidip gelip ders çalışması engellenmemeli, hatta teşvik edilmelidir. Aksine onun gidip geldiği ev, nefsaniliğin şahlandırıldığı günahlara açık yamaçlar gibi ise siz çocuğunuzu kaybetmiş sayılırsınız.”
“Hocaanne Ve Ailesi” isimli kitapta şöyle deniliyor: ‘Refia Hanım oğlunu abdestsiz emzirmiyor, onunla ilgilenirken Kur’an ve salavatı dilinden düşürmüyordu. Kur’an okunan, namaz kılınan, sahabe ve Osmanlı döneminden kahramanlık hikâyeleri anlatılan bir ortamda, babaannesi Munise Hanım’ın gözyaşları ile süslediği dualarla büyüyen hocaefendi’ye ilk kelimeleriyle beraber küçük ezberler de yaptırıyordu annesi. Pek çok çocuk gibi büyüklerinin yanında SECCADE SERİP NAMAZA o da duruyordu. İki yaşından sonra sabah namazlarına da kaldırmaya başlamıştı annesi. Dört yaşından itibaren BEŞ VAKİT DÜZENLİ NAMAZ kılan ve hiç aksatmayan Hocaefendi, bu dönemdeki namazlarını ‘Belki bir kısmını yanlış kılmışımdır’ diye düşünerek gençlik yıllarında kaza edecekti. Annesi, yine dört yaşında gece yarısı uykudan kaldırarak Kur’an okumayı öğretmişti ona. Okumayı öğrendikten bir ay sonra Kur’an’ı hatmetmişti. (Dede) Şâmil Ağa, (hatim) duasını yapmak için büyük bir yemek verdi köy halkına. Hocaefendi bütün bu kalabalığın kendisi için toplandığının farkında bile değildi. Misafirlerden birinin ‘Senin bugün düğünün oluyor’ dediğinde çok utandığını söyleyecekti yıllar sonra. O günden hatırında kalan sadece bu sahne vardı.
“Hocaefendi küçük yaştan itibaren daima büyüklerle beraber oturmayı ve onların anlattıklarını dinlemeyi âdet edinmişti. Evlerine sık sık hocalar, şeyler gelir, sohbet ederlerdi. Hocaefendi (o yaşta) onları dikkatle dinler, sanki kelime kelime hafızasına kaydederdi. Sohbet meclisi dağıldıktan sonra Munise Hanım ve Refia Hanım içerde neler anlatıldığını sorunca birebir naklederdi. Belki aynı üslubla, aynı duygularla ifade eder, içerideki havayı onlara yansıtırdı. Munise Hanım onu ağlayarak dinler, âdeta kendinden geçerdi. Hocaefendi, Râmiz Hoca’nın Cuma hutbelerini de gelip evde annesine ve baba annesine birebir aktarırdı. Bazen (ablası) Nurhayat Hanım müdahale eder ‘Hafız! Bak gelip anlatma, sen anlatınca anam ağlıyor, anam (baba annem Munise Hanım) da ağlamaktan başka bir şey bilmiyor’ derdi. Munise Hanım ise, hem ağlar hem de anlatması için onu teşvik ederdi.
“Hocaefendi, küçük yaşlarından itibaren anne baba hakkına riayet ediyor, onlara saygısızlık etmemek için âzami gayret gösteriyordu. Özellikle annesinin sözünü dinliyor, ne söylerse mutlaka yapmaya çalışırdı. Mesela bir düğüne giderlerken onu da götürmüştü Refia Hanım. Kendi yanında bir sandalyeye oturtmuş, bütün çocukların koşturup oynadığı o ortamda geri dönene kadar ayağa bile kalkmamıştı. Başka bir zaman Refia Hanım, yaptığı bir şeye kızmış, ceza olsun diye bir yerde tek ayak üstünde durmasını söylemişti. Ancak iş telaşıyla yanından ayrılınca o halde unutmuştu. Aklına gelince yanına varıp baktığında evladının aynı yerde aynı şekilde durduğunu gördü. ‘Oğlum hadi ben unuttum, sen bari indirseydin ayağını.’ deyince Hocaefendi, bir ömür boyu terk etmeyeceği hassasiyetini şöyle ifade etmişti: ‘Sen söylemeden nasıl indiririm, hakkına girerim yoksa!’
“Ailesine, kardeşlerine, akraba çocuklarına çok bağlıydı Hocaefendi. Kimseyi incitmez, kavgalara tartışmalara karışmaz, oyunları uzaktan seyrederdi. İşe gönderilmediği zaman evde oturup kitap okumayı tercih ederdi. Dışarıdan çocukların kavgasına dair sesler geldiğinde (kendisi de bir çocuk olduğu halde), çıkar, herkesi sustururdu. Munise Hanım ‘Komutan çıktı, susturur şimdi bunları.’ derdi. Hocaefendinin yaşına göre olgun tavırları çevresindeki büyüklerde de bir saygı uyandırırdı.
“Aile içinde sahabe menkıbeleri, Ahmediye, Muhammediye tarzı kitaplar ve Hocaefendinin ‘klasik roman’ diye nitelendirdiği, Ebu Müslim Horasaniler gibi İslamın ilk dönemine ait kitaplar okunuyordu. Hocaefendi de (o yaşlarda) bunları okumuş fakat zaman içinde bunlar ona hafif gelmeye başlamıştı. 7-8 yaşlarında iken bir gün kardeşi Sıbğatullah Bey’i ‘Gel, sana bir şey öğreteceğim’ diyerek dama (evin üstüne) çağırdı. Hatıranın devamını Sıbğatullah Bey anlatıyor: (…)
“Hocaefendi, ilkokula devam ederken (8-9 yaşlarında) bir taraftan da ailenin en büyük çocuğu olarak her türlü işe yardım ediyordu. Bazen annesine bile destek oluyor, etrafı toparlıyor, yatakları toplayıp kaldırıyor, odaları süpürüyor, bulaşıkları yıkıyordu. Ayrıca inekleri koyunları gütme işi de ona düşmüştü. Gün içinde bunca yorulmasına rağmen, o yaşında yine geceleri okuyarak geçirmek istiyordu. Fakat bir gün çok yorulmuştu. Muhtemelen uzun yaz günlerinden biriydi. Yatsı namazını kılmadan uzanmış, biraz dinlenip kalkmayı planlamıştı. Evladını çok seven, her halini dikkatle takip eden Refia Hanım, onun namaz kılmadan yattığını fark etmişti. Geceler çok kısa olduğu için kalkamama tehlikesi vardı. Hocaefendinin başucuna gelip ‘Namazını kıl öyle yat, ben de yorgunum seni kaldıramam belki’ dedi. Hocaefendi, ‘Ana çok yorgunum, kalkar kılarım’ diye cevap verince, Refia Hanım çok üzüldü. Fakat ne kızdı, ne bağırdı. Sadece ellerini kaldırıp şöyle dua etti: ‘Bu benim oğlumdur Allah'ım, namazını kılmadan yattı. Benim evimde Sana âsi, isyankar bir kulun vardır Allah’ım. Yatağa şimdi sıcak, girdi. İnşaallah sabah sopsoğuk bulurum yatakta.’ Hocaefendi ömür boyu unutmadı bu hadiseyi. Fakat ailesinde bu konudaki hassasiyet sadece annesiyle sınırlı değildi. Babası da namaz hususunda benzer bir hassasiyete sahipti. Hocaefendi bir sohbetinde bu konuyla alâkalı şunları söyleyecekti:
“Babam çok dindardı. Çok gözü yaşlı bir adamdı. Vaaz ederken ağlardı. Sahabenin, adı anılırken bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlardı. Kendi evladını dinlerken de öyle hıçkıra hıçkıra ağlardı. Annem de ona denk dindarlıktaydı. Ve annem delice severdi. Ya Rabbi ben ondan evvel ölürsem delirir bu kadın delirir. Çünkü o kadar bağlıydı. Benim için ölürdü ama öleceği ayrı bir şeyi vardı, Allah işe irtibatı. Bu evde beynamaz olmasın. Ben o gün sabaha kadar hep ürperdim. Validem, işin ilmini yapmadan, belki pedagojiyi, psikolojiyi tahsil etmeden, derinlemesine İslam’ın ruhaniyetine de vâkıf olmadan o günkü Türk toplumunun genel ahlâkından oldukça derin seviyeli nasibini almış birisiydi. Çünkü ailesi, yetiştiği muhit dine kilitli bir aile idi. Olması gerekenin de üstünde oldukça mazbut, bazı şeyleri o zaman bile fazla görülebilirdi. O babam o annemle el ele vermiş, evin bahçesinden dışarıya çıkarsam hazan vurmuş gül gibi solarım diye korkarlardı. Ben bunları unutamam. Böyle olmalı mı idi, bu tam dengeli sayılır mı, sayılmaz mı? Bu meselelerde onların bu meseleye karşı duyarlılığına bakacaksınız. Benim yetişmem mevzuunda istidadım yokmuş, kabiliyetim yokmuş ve irademi salmışım, böyle olmuşum başka mesele ama ben Allah’ın babama anneme ihsanını, o ihsanın anne ve babadan akıp bana gelmesini inkâr edemem. Babam 7-8 yaşında beni alıp yaz günlerinde kısa gecelerde yatsı namazına götürürdü. On buçukta namaza duracaksınız. On birde namaz bitecek. Sabah namazında da elimden tutup beni kaldırır, sabah namazına götürürdü. Ben çok defa dalar orda uyurmuşum. Cemaatten gelir, horultuya beni uyarırlarmış. Namazdan sonra da babam elimden tutar getirir eve ama hep götürürdü. Rabbim ona bir ihsanda bulunmuş. Şuur ihsanında bulunmuş. Ve ben bu iklimde yetişmişim. Yağmur gibi onun duyguları düşünceleri benim başıma yağmış.”
[Safvet Senih] 6.2.2020 [Samanyolu Haber]
‘Kişi sevdiğiyle beraberdir.’ (Buhari, Edeb 96) Peygamber sözü. Öyleyse anne-baba için çocuklarına ARKADAŞ BULMAK çok mühimdir. Çocuğun, duygu ve düşüncesinin şekillenmesinde arkadaş çevresi katiyen ihmal edilmemelidir. Eğer çocuk BOZUK BİR MUHİT edinmişse, onu bir an evvel oradan koparmalı ve itimat ettiğiniz başka bir yere göndermelisiniz. Hatta içinde doğup geliştiği mahallede etrafını kötü arkadaşlar sarmışsa, belli yollarla mutlaka onu, o arkadaşlara karşı izole etmeli, başa çıkamıyorsanız okuldan alıp başka bir beldeye göndermelisiniz. Ancak orada da ilk tanışacağı arkadaşlarının dindar, iffetli, namuslu olmalarını sağlamalısınız.
“Nerede olursa olsun çocuk, içine girdiği muhitte hemen dînî havayı görmeli, başkalarıyla daha çok yüksek düşünceler etrafında kaynaşmalı ve hemdem olmalıdır. Belki anne sinesine taş basacak, baba da kesesinin, cüzdanının ağzını açma mecburiyetinde kalacak ama, Allah’ın hem kendisine, hem de evlâdına azap edeceği günlerin endişesiyle oturup kalkacak, bu günü ve yarını adına, YILAN –ÇIYAN anne-babası olmamaya çalışacaktır. Bazen çocuk, ders çalışmak veya ödev yapmak için birinin evine gidecektir; bu durumda da yine gözünüz hep onun arkasında olacaktır.
“Evet çocuk arkadaşlarının evine gitmeli; ama o evlerin taşı, toprağı, duvarı Allah demeli, millet demeli; EZÂN-I MUHAMMEDÎ okunduğunda seccadeler serilmeli, aile efradı saf bağlamalı ve cemaatle namaz eda edilmelidir. Evet işte böyle evlerdeki gençlerle arkadaşlık kurulması ve çocuğunuzun böyle bir eve gidip gelip ders çalışması engellenmemeli, hatta teşvik edilmelidir. Aksine onun gidip geldiği ev, nefsaniliğin şahlandırıldığı günahlara açık yamaçlar gibi ise siz çocuğunuzu kaybetmiş sayılırsınız.”
“Hocaanne Ve Ailesi” isimli kitapta şöyle deniliyor: ‘Refia Hanım oğlunu abdestsiz emzirmiyor, onunla ilgilenirken Kur’an ve salavatı dilinden düşürmüyordu. Kur’an okunan, namaz kılınan, sahabe ve Osmanlı döneminden kahramanlık hikâyeleri anlatılan bir ortamda, babaannesi Munise Hanım’ın gözyaşları ile süslediği dualarla büyüyen hocaefendi’ye ilk kelimeleriyle beraber küçük ezberler de yaptırıyordu annesi. Pek çok çocuk gibi büyüklerinin yanında SECCADE SERİP NAMAZA o da duruyordu. İki yaşından sonra sabah namazlarına da kaldırmaya başlamıştı annesi. Dört yaşından itibaren BEŞ VAKİT DÜZENLİ NAMAZ kılan ve hiç aksatmayan Hocaefendi, bu dönemdeki namazlarını ‘Belki bir kısmını yanlış kılmışımdır’ diye düşünerek gençlik yıllarında kaza edecekti. Annesi, yine dört yaşında gece yarısı uykudan kaldırarak Kur’an okumayı öğretmişti ona. Okumayı öğrendikten bir ay sonra Kur’an’ı hatmetmişti. (Dede) Şâmil Ağa, (hatim) duasını yapmak için büyük bir yemek verdi köy halkına. Hocaefendi bütün bu kalabalığın kendisi için toplandığının farkında bile değildi. Misafirlerden birinin ‘Senin bugün düğünün oluyor’ dediğinde çok utandığını söyleyecekti yıllar sonra. O günden hatırında kalan sadece bu sahne vardı.
“Hocaefendi küçük yaştan itibaren daima büyüklerle beraber oturmayı ve onların anlattıklarını dinlemeyi âdet edinmişti. Evlerine sık sık hocalar, şeyler gelir, sohbet ederlerdi. Hocaefendi (o yaşta) onları dikkatle dinler, sanki kelime kelime hafızasına kaydederdi. Sohbet meclisi dağıldıktan sonra Munise Hanım ve Refia Hanım içerde neler anlatıldığını sorunca birebir naklederdi. Belki aynı üslubla, aynı duygularla ifade eder, içerideki havayı onlara yansıtırdı. Munise Hanım onu ağlayarak dinler, âdeta kendinden geçerdi. Hocaefendi, Râmiz Hoca’nın Cuma hutbelerini de gelip evde annesine ve baba annesine birebir aktarırdı. Bazen (ablası) Nurhayat Hanım müdahale eder ‘Hafız! Bak gelip anlatma, sen anlatınca anam ağlıyor, anam (baba annem Munise Hanım) da ağlamaktan başka bir şey bilmiyor’ derdi. Munise Hanım ise, hem ağlar hem de anlatması için onu teşvik ederdi.
“Hocaefendi, küçük yaşlarından itibaren anne baba hakkına riayet ediyor, onlara saygısızlık etmemek için âzami gayret gösteriyordu. Özellikle annesinin sözünü dinliyor, ne söylerse mutlaka yapmaya çalışırdı. Mesela bir düğüne giderlerken onu da götürmüştü Refia Hanım. Kendi yanında bir sandalyeye oturtmuş, bütün çocukların koşturup oynadığı o ortamda geri dönene kadar ayağa bile kalkmamıştı. Başka bir zaman Refia Hanım, yaptığı bir şeye kızmış, ceza olsun diye bir yerde tek ayak üstünde durmasını söylemişti. Ancak iş telaşıyla yanından ayrılınca o halde unutmuştu. Aklına gelince yanına varıp baktığında evladının aynı yerde aynı şekilde durduğunu gördü. ‘Oğlum hadi ben unuttum, sen bari indirseydin ayağını.’ deyince Hocaefendi, bir ömür boyu terk etmeyeceği hassasiyetini şöyle ifade etmişti: ‘Sen söylemeden nasıl indiririm, hakkına girerim yoksa!’
“Ailesine, kardeşlerine, akraba çocuklarına çok bağlıydı Hocaefendi. Kimseyi incitmez, kavgalara tartışmalara karışmaz, oyunları uzaktan seyrederdi. İşe gönderilmediği zaman evde oturup kitap okumayı tercih ederdi. Dışarıdan çocukların kavgasına dair sesler geldiğinde (kendisi de bir çocuk olduğu halde), çıkar, herkesi sustururdu. Munise Hanım ‘Komutan çıktı, susturur şimdi bunları.’ derdi. Hocaefendinin yaşına göre olgun tavırları çevresindeki büyüklerde de bir saygı uyandırırdı.
“Aile içinde sahabe menkıbeleri, Ahmediye, Muhammediye tarzı kitaplar ve Hocaefendinin ‘klasik roman’ diye nitelendirdiği, Ebu Müslim Horasaniler gibi İslamın ilk dönemine ait kitaplar okunuyordu. Hocaefendi de (o yaşlarda) bunları okumuş fakat zaman içinde bunlar ona hafif gelmeye başlamıştı. 7-8 yaşlarında iken bir gün kardeşi Sıbğatullah Bey’i ‘Gel, sana bir şey öğreteceğim’ diyerek dama (evin üstüne) çağırdı. Hatıranın devamını Sıbğatullah Bey anlatıyor: (…)
“Hocaefendi, ilkokula devam ederken (8-9 yaşlarında) bir taraftan da ailenin en büyük çocuğu olarak her türlü işe yardım ediyordu. Bazen annesine bile destek oluyor, etrafı toparlıyor, yatakları toplayıp kaldırıyor, odaları süpürüyor, bulaşıkları yıkıyordu. Ayrıca inekleri koyunları gütme işi de ona düşmüştü. Gün içinde bunca yorulmasına rağmen, o yaşında yine geceleri okuyarak geçirmek istiyordu. Fakat bir gün çok yorulmuştu. Muhtemelen uzun yaz günlerinden biriydi. Yatsı namazını kılmadan uzanmış, biraz dinlenip kalkmayı planlamıştı. Evladını çok seven, her halini dikkatle takip eden Refia Hanım, onun namaz kılmadan yattığını fark etmişti. Geceler çok kısa olduğu için kalkamama tehlikesi vardı. Hocaefendinin başucuna gelip ‘Namazını kıl öyle yat, ben de yorgunum seni kaldıramam belki’ dedi. Hocaefendi, ‘Ana çok yorgunum, kalkar kılarım’ diye cevap verince, Refia Hanım çok üzüldü. Fakat ne kızdı, ne bağırdı. Sadece ellerini kaldırıp şöyle dua etti: ‘Bu benim oğlumdur Allah'ım, namazını kılmadan yattı. Benim evimde Sana âsi, isyankar bir kulun vardır Allah’ım. Yatağa şimdi sıcak, girdi. İnşaallah sabah sopsoğuk bulurum yatakta.’ Hocaefendi ömür boyu unutmadı bu hadiseyi. Fakat ailesinde bu konudaki hassasiyet sadece annesiyle sınırlı değildi. Babası da namaz hususunda benzer bir hassasiyete sahipti. Hocaefendi bir sohbetinde bu konuyla alâkalı şunları söyleyecekti:
“Babam çok dindardı. Çok gözü yaşlı bir adamdı. Vaaz ederken ağlardı. Sahabenin, adı anılırken bir çocuk gibi hıçkıra hıçkıra ağlardı. Kendi evladını dinlerken de öyle hıçkıra hıçkıra ağlardı. Annem de ona denk dindarlıktaydı. Ve annem delice severdi. Ya Rabbi ben ondan evvel ölürsem delirir bu kadın delirir. Çünkü o kadar bağlıydı. Benim için ölürdü ama öleceği ayrı bir şeyi vardı, Allah işe irtibatı. Bu evde beynamaz olmasın. Ben o gün sabaha kadar hep ürperdim. Validem, işin ilmini yapmadan, belki pedagojiyi, psikolojiyi tahsil etmeden, derinlemesine İslam’ın ruhaniyetine de vâkıf olmadan o günkü Türk toplumunun genel ahlâkından oldukça derin seviyeli nasibini almış birisiydi. Çünkü ailesi, yetiştiği muhit dine kilitli bir aile idi. Olması gerekenin de üstünde oldukça mazbut, bazı şeyleri o zaman bile fazla görülebilirdi. O babam o annemle el ele vermiş, evin bahçesinden dışarıya çıkarsam hazan vurmuş gül gibi solarım diye korkarlardı. Ben bunları unutamam. Böyle olmalı mı idi, bu tam dengeli sayılır mı, sayılmaz mı? Bu meselelerde onların bu meseleye karşı duyarlılığına bakacaksınız. Benim yetişmem mevzuunda istidadım yokmuş, kabiliyetim yokmuş ve irademi salmışım, böyle olmuşum başka mesele ama ben Allah’ın babama anneme ihsanını, o ihsanın anne ve babadan akıp bana gelmesini inkâr edemem. Babam 7-8 yaşında beni alıp yaz günlerinde kısa gecelerde yatsı namazına götürürdü. On buçukta namaza duracaksınız. On birde namaz bitecek. Sabah namazında da elimden tutup beni kaldırır, sabah namazına götürürdü. Ben çok defa dalar orda uyurmuşum. Cemaatten gelir, horultuya beni uyarırlarmış. Namazdan sonra da babam elimden tutar getirir eve ama hep götürürdü. Rabbim ona bir ihsanda bulunmuş. Şuur ihsanında bulunmuş. Ve ben bu iklimde yetişmişim. Yağmur gibi onun duyguları düşünceleri benim başıma yağmış.”
[Safvet Senih] 6.2.2020 [Samanyolu Haber]
‘Kurtarma’ faciası: 33 ölü! [İlker Doğan]
Van’ın Bahçesaray ilçesinde tam anlamıyla bir ‘kurtarma faciası’ yaşandı. Bahçesaray’da önceki gün 5 kişinin öldüğü çığ felaketinde kaybolan 2 kişiyi arayan ekiplerin üzerine dün saat 12.00 sıralarında çığ düştü. Kurtarma çalışmalarına katılan 100’e yakın kişi çığ altında kaldı. Ölü sayısı ilk önce 8 olarak açıklandı. Saatler ilerledikçe rakam da yükseldi. 16.00 civarında sayı 23’e çıktı. AFAD, 17.15’te yaptığı açıklamada 33 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu.
İkinci çığdan yaklaşık 6 saat sonra, ‘üçüncü çığ riskine karşı patlama ile suni çığ oluşturulacağı’ bildirildi. İkinci çığ faciasında 63 kişinin kurtarılarak hastaneye kaldırıldığı açıklandı. Aynı bölgede önceki gün akşam saatlerinde yaşanan çiğ felaketinde 7 kişi kurtarılmış, 5 kişi hayatını kaybetmişti.
Felaketle sonuçlanan ‘kurtarma’ çalışmaları tartışmaları da beraberinde getirdi; “Bir gün önce felaketin yaşandığı ve potansiyel çığ alanı olan bölgede neden yapay çığlar oluşturularak beklenmedik faciaların önüne geçilmedi’ sorusu cevap bekliyor!
Elazığ ve Malatya’da yaşanan ve 41 kişinin hayatını kaybettiği depremin yaraları sarılamadan, Van’ın Bahçesaray ilçesinde yürek yakan bir haber geldi. Önceki akşam 17.45 saatlerinde Van-Bahçesaray yolunun 33. km’sinde yaşanan ve 5 kişinin hayatını kaybettiği çığ faciasında kayıp iki kişiyi arayan kurtarma ekipleri dün 12.00 sıralarında çığ altında kaldı. Yaklaşık 100 kişi bir anda karlara gömüldü. Onlarca iş makinesi de karlar altında kaldı.
KURTARMA OPERASYONU FELAKETE DÖNÜŞTÜ
İki kişiyi kurtarma çalışmaları tam anlamıyla felakete dönüştü. Faciadan yaklaşık 1 saat sonra ölü sayısı 8 olarak açıklandı. Ancak rakam her geçen saat daha da yükseldi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 16.00 sıralarında 23 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Ancak son açıklamayı AFAD yaptı ve kurtarma rezaletinde ölenlerin sayısının 33’e çıktığını belirtti. İkinci çığda kar altında kalan kurtarma ekiplerinden 63 kişinin kurtarılarak hastaneye götürüldüğü belirtildi. Bölgeye sevk edilen takviye ekipler eşliğinde sürdürülen kurtarma çalışmaları dün akşam 20.00 sıralarında sabaha kadar durduruldu.
ANKARA’DAN DESTEK EKİBİ GÖNDERİLDİ
Milli Savunma Bakanlığı, 16.00 sıralarında ‘çığ felaketi nedeniyle kar altında kalan vatandaşlarımızı arama-kurtarma çalışmalarına destek olmak amacıyla AFAD ve jandarma personelini Van’a ulaştıracak olan TSK’ya ait uçağın Ankara’dan havalandığını’ açıkladı. CHP Grup Yönetimi, milletvekillerinden oluşan bir heyeti Van’a gönderme kararı aldı.
KAR KALINLIĞI 3 METREYİ BULUYOR
Çığ, özellikle bitki örtüsü bulunmayan, engebeli ve eğimli arazilerde, tabakalar halinde birikmiş olan kar kütlesinin vadi tabanına doğru hızla akması olarak tanımlanıyor. Kar kalınlığı arttıkça çığ riski de yükseliyor. 25 cm’nin üzerindeki kar kalınlığı çığ için yeterli görülüyor. Bahçesaray’da yer yer kar kalınlığının 3 metreyi bulduğu belirtiliyor. Facianın yaşandığı bölgede de kar kalınlığının 2 metre civarında olduğu kaydediliyor.
18.00: SUNİ ÇIĞ OLUŞTURULACAK!
Kayıp olduğu değerlendirilen iki kişiyi bulmak isterken 33 kişinin hayatını kaybetmesi tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira potansiyel çığ tehlikesi olan bölgelerde beklenmedik çığ facialarının önüne geçmek için farklı yöntemlerle yapay çığlar oluşturulması gerekli. Facianın yaşandığı yer ise ‘potansiyel’ bir risk alanı. Zira bir gün önce çığ yaşanmış ve kar kalınlığı 2 metre civarında. Eğimli ve bitki örtüsü neredeyse yok! Ancak bütün bunlara rağmen ‘yapay’ çığ oluşturarak beklenmedik bir facianın önüne geçmek hiç bir yetkilinin aklına gelmiyor. Faciadan 6 saat sonra bölgede, üçüncü çığ riskine karşı patlama ile suni çığ oluşturulacağı bildirildi. 33 kişi hayatını kaybettikten sonra…
Operatör: 19 tonluk kepçeyi savurdu attı
Önceki akşam yaşanan ilk faciadan kurtulan kepçe operatörü Bahattin Karagülle’nin anlattıkları, facianın boyutunu da gözler önüne seriyor: “Yol kenarında zincir takmaya çalışan minibüs sürücüsüne zincirlerini tak geri dönelim dedim. Minibüs sürücüsü ‘istersen bir daha dene yolu açabilirsen belki evimize ulaşırız yanımızda çocuklar var’ dedi.
İkinci kez yolu açmaya çalıştığım anda çığ düştü ve ne olduğunu anlayamadım. Makine dereye yuvarlandı. Bir süre bekledim, minibüstekiler gelir beni kurtarır diye düşündüm. 20-25 dakika bekledikten sonra kendi imkanlarımla çıkmaya çalıştım. Camı kırarak çıktım. Minibüsü aradım ancak bulamadım. Minibüste 2 çocuk gördüm camın önünde. Yaklaşık 10 kişilik grup vardı. Sürücüyle, belediyede çalışan greyderci arkadaş zincir bağlıyordu. Çığ esnasında onlara ne oldu bilmiyorum. Çok büyüktü. Kullandığım makine 19 ton ağırlığında. Onu fırlattıysa daha küçük tonajlı araçların durumu ne olur bilemiyorum.”
[İlker Doğan] 6.2.2020 [TR724]
İkinci çığdan yaklaşık 6 saat sonra, ‘üçüncü çığ riskine karşı patlama ile suni çığ oluşturulacağı’ bildirildi. İkinci çığ faciasında 63 kişinin kurtarılarak hastaneye kaldırıldığı açıklandı. Aynı bölgede önceki gün akşam saatlerinde yaşanan çiğ felaketinde 7 kişi kurtarılmış, 5 kişi hayatını kaybetmişti.
Felaketle sonuçlanan ‘kurtarma’ çalışmaları tartışmaları da beraberinde getirdi; “Bir gün önce felaketin yaşandığı ve potansiyel çığ alanı olan bölgede neden yapay çığlar oluşturularak beklenmedik faciaların önüne geçilmedi’ sorusu cevap bekliyor!
Elazığ ve Malatya’da yaşanan ve 41 kişinin hayatını kaybettiği depremin yaraları sarılamadan, Van’ın Bahçesaray ilçesinde yürek yakan bir haber geldi. Önceki akşam 17.45 saatlerinde Van-Bahçesaray yolunun 33. km’sinde yaşanan ve 5 kişinin hayatını kaybettiği çığ faciasında kayıp iki kişiyi arayan kurtarma ekipleri dün 12.00 sıralarında çığ altında kaldı. Yaklaşık 100 kişi bir anda karlara gömüldü. Onlarca iş makinesi de karlar altında kaldı.
KURTARMA OPERASYONU FELAKETE DÖNÜŞTÜ
İki kişiyi kurtarma çalışmaları tam anlamıyla felakete dönüştü. Faciadan yaklaşık 1 saat sonra ölü sayısı 8 olarak açıklandı. Ancak rakam her geçen saat daha da yükseldi. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 16.00 sıralarında 23 kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Ancak son açıklamayı AFAD yaptı ve kurtarma rezaletinde ölenlerin sayısının 33’e çıktığını belirtti. İkinci çığda kar altında kalan kurtarma ekiplerinden 63 kişinin kurtarılarak hastaneye götürüldüğü belirtildi. Bölgeye sevk edilen takviye ekipler eşliğinde sürdürülen kurtarma çalışmaları dün akşam 20.00 sıralarında sabaha kadar durduruldu.
ANKARA’DAN DESTEK EKİBİ GÖNDERİLDİ
Milli Savunma Bakanlığı, 16.00 sıralarında ‘çığ felaketi nedeniyle kar altında kalan vatandaşlarımızı arama-kurtarma çalışmalarına destek olmak amacıyla AFAD ve jandarma personelini Van’a ulaştıracak olan TSK’ya ait uçağın Ankara’dan havalandığını’ açıkladı. CHP Grup Yönetimi, milletvekillerinden oluşan bir heyeti Van’a gönderme kararı aldı.
KAR KALINLIĞI 3 METREYİ BULUYOR
Çığ, özellikle bitki örtüsü bulunmayan, engebeli ve eğimli arazilerde, tabakalar halinde birikmiş olan kar kütlesinin vadi tabanına doğru hızla akması olarak tanımlanıyor. Kar kalınlığı arttıkça çığ riski de yükseliyor. 25 cm’nin üzerindeki kar kalınlığı çığ için yeterli görülüyor. Bahçesaray’da yer yer kar kalınlığının 3 metreyi bulduğu belirtiliyor. Facianın yaşandığı bölgede de kar kalınlığının 2 metre civarında olduğu kaydediliyor.
18.00: SUNİ ÇIĞ OLUŞTURULACAK!
Kayıp olduğu değerlendirilen iki kişiyi bulmak isterken 33 kişinin hayatını kaybetmesi tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira potansiyel çığ tehlikesi olan bölgelerde beklenmedik çığ facialarının önüne geçmek için farklı yöntemlerle yapay çığlar oluşturulması gerekli. Facianın yaşandığı yer ise ‘potansiyel’ bir risk alanı. Zira bir gün önce çığ yaşanmış ve kar kalınlığı 2 metre civarında. Eğimli ve bitki örtüsü neredeyse yok! Ancak bütün bunlara rağmen ‘yapay’ çığ oluşturarak beklenmedik bir facianın önüne geçmek hiç bir yetkilinin aklına gelmiyor. Faciadan 6 saat sonra bölgede, üçüncü çığ riskine karşı patlama ile suni çığ oluşturulacağı bildirildi. 33 kişi hayatını kaybettikten sonra…
Operatör: 19 tonluk kepçeyi savurdu attı
Önceki akşam yaşanan ilk faciadan kurtulan kepçe operatörü Bahattin Karagülle’nin anlattıkları, facianın boyutunu da gözler önüne seriyor: “Yol kenarında zincir takmaya çalışan minibüs sürücüsüne zincirlerini tak geri dönelim dedim. Minibüs sürücüsü ‘istersen bir daha dene yolu açabilirsen belki evimize ulaşırız yanımızda çocuklar var’ dedi.
İkinci kez yolu açmaya çalıştığım anda çığ düştü ve ne olduğunu anlayamadım. Makine dereye yuvarlandı. Bir süre bekledim, minibüstekiler gelir beni kurtarır diye düşündüm. 20-25 dakika bekledikten sonra kendi imkanlarımla çıkmaya çalıştım. Camı kırarak çıktım. Minibüsü aradım ancak bulamadım. Minibüste 2 çocuk gördüm camın önünde. Yaklaşık 10 kişilik grup vardı. Sürücüyle, belediyede çalışan greyderci arkadaş zincir bağlıyordu. Çığ esnasında onlara ne oldu bilmiyorum. Çok büyüktü. Kullandığım makine 19 ton ağırlığında. Onu fırlattıysa daha küçük tonajlı araçların durumu ne olur bilemiyorum.”
[İlker Doğan] 6.2.2020 [TR724]
İnsanlar olayları öznel bir gözle ve inanç penceresinden değerlendiremez mi? [Ramazan Faruk Güzel]
İlahi bir adaletin, bir “karma”nın olduğuna inanıyorum şahsen…
Buna bir örnek olarak da (sosyal medyada) Çin’deki yaşananları göstermiştim:
-Birilerinin kitabına/Kuran’a hastalık diyorsun, “Corona” ile sınanıyorsun,
-İnançlarına, varlığına hastalık deyip tecrit ediyorsun: hem ülkendeki hem dünyadaki halkın karantinaya maruz kalıyor.
Böyle uzar gider… Demem o ki kimseyi kırma, “Kırdığın yerden kırılırsın.”
“Kırdığın yerden kırılırsın.” Sözü artık bir darbı mesel haline gelmiştir. Ve açıklarken insanlar bazen “Evlâ leke fe evlâ” diye geçen bir ayete (Kıyamet 33-34) göndermede de bulunmaktadırlar. Yani: “Bu azap sana lâyıktır, lâyık! Evet, lâyıktır sana, lâyık!” denecektir.”
Bunu ifade ederken de bütün hadiseleri hikmet nazarı ile değerlendirme ve dersler çıkarma, böylelikle hep başkalarına karşı iyi birer insanlar olma, böylelikle diğer insanlara karşı hep iyi olmaya çalışmayı kendime telkin etme düşüncem vardı, online bir günlük olarak gördüğüm şahsi Twitter hesabıma…
İLAHİ ADALET…
İslam inancında buna Adl-i İlahi (İlahi Adalet) denir. Yani dünyada bir başkasına kötülük yapanların hem bu dünyada hem de öbür dünyada bir karşılığını göreceği inanışı… (“Başımıza gelenler kendi yaptıklarımızdan dolayıdır.” (42/30, 4/78-79 42) “Başınıza gelen her kötülük (musibet), kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şura/30)
Konuyla ilgili günümüzde tartışılan bir başka kavram da Butterfly Effect (Kelebek etkisi). Bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesini iddia eden bu görüş, Edward N. Lorenz’in Kaos Teorisi ile de ilgili olup bu teoriyi açıklamak için de şu meşhur örnek verilir: “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir.” Yani dünyadaki her bir hareketin bir sebep sonuç ilişkisi vardır ve yansıması çok farklı şekillerde olabilir. Özellikle de bir yerde oluşturulan bir kaos durdulmadığında büyüyerek artacak ve başka şekilde dalga dalga yayılabilecektir…
Uzakdoğu dinlerinde de (Hinduizm, Budizm ve Caynizm gibi) bunun karşılığı “Karma inancı”dır diyebiliriz. Sanskritçe bir kelime “Karma” ve “hareket, fiil” anlamında… Bir “sebep-sonuç kanunu” olarak bilinen “Karma inancı”na göre; “bir insan geçmişte ne yapmışsa, gelecekte onu görecektir”… İyiden iyi, kötüden kötü çıkacak olup insanın bugünkü durumu da geçmişinin bir sonucudur. Özetle “Karma”; “hem fiziksel hem de zihinsel her türlü eylemin sonuçlarının kaçınılmaz olduğu; düşündüğümüz her şey ya da yaptığımız her eylemin sonuçlarının, bizi bu yaşamımızda ya da sonraki yaşamımızda etkileyeceği” inancı…
DÖNGÜ…
Değerli gazeteci Bülent Keneş de “karma”ya dair göndermem üzerine Çin felsefesindeki “dynastic circle” kavramını hatırlatmıştı… Nitekim Çin coğrafyasındaki hanedanlıkların/devletlerin ortaya çıkış, büyüme ve yıkılma döngüsü (erdemlilerin ortaya çıkması- kuruluş- gelişme- kokuşma/ çürüme- ilahi gazap/ çöküş gibi) bu düşünce ile açıklanmaktadır…
“İnsanları kırmamak/kötü davranmamak gerektiği, aksi taktirde bunun hem bireysel hem de kitlesel yansımalarının olabileceğini” ifade babından paylaşımım üzerine, kendisi de bu dönemin mağdurlarından değerli akademisyen Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman hocadan bir dizi hatırlatmalar gelmişti. Kendisi özetle “Şahsilik” ilkesine bir hatırlatmada bulunarak, birilerinin işlediği suçun genele teşmil edilemeyeceğini, birisinin suçundan diğerlerinin sorumlu tutulamayacağını ifade etmekte idi…
Bu zaviyeden sonuna kadar hak verilecek hususlar. Nitekim hem beşerî hem de ilahi hukuk sistemlerinde “kimsenin başkasının günahını/ suçunu yüklenemeyeceği, suçlarda şahsilik ilkesinin olduğu” vakidir.
Fakat kötülüklerin ve zulümlerin kitlesel bir hale geldiği, kimi zaman sessiz kalarak, kimi zamanlarda açıktan destek olmakla bu kötülüğün sürdürülmesine katkıda bulunan herkes işlenen kötülüğün suç ortakları haline gelebilmektedirler…
Biz bunu yakın tarihte Hitler Almanya’sı döneminde yaşananlarda gördük; yazılan kitaplar ve gösterilen belgeseller aracı ile… Kötülüğü eliyle, hiç olmazsa diliyle düzeltmesi gerekenlerin buna kayıtsız kalması ile kötülüğün nasıl büyüyüp kök saldığını, buna diğer dünya ülkelerinin de nasıl seyirci olduğunu, sonrasında da bu ateşin kontrolden çıkarak bir “Kelebek Etkisi ile nasıl her yerde hissedildiğini gördük. (Bu noktada Ali Dinçer’in TR724 Haber sitesindeki “Tayyip Erdoğan ile Adolf Hitler arasındaki farklar” başlıklı orijinal yazısını okumanızı tavsiye ederim… Ayrıca İsveçli gazeteci Stig Dagerman’ın “Alman Sonbaharı” kitabını da mutlaka okuyunuz derim. 2. Dünya savaşı sonrası Almanya’ya haber amaçlı giden İsveçli gazetecinin Almanya halkının yaşadığı dramı resmetmesi insanın yüreğini burkuyor… Ama yakılan ateşin dönüp insanların kendisini de bulmasını tasvir noktasında bulunmaz bir eser.)
ÜLKEYE GELİNCE…
Ülkemizde de histerik bazı dönemlerde bazı gruplara ve insanlara (Ermeniler, Rumlar, Kürtler vs) kötülükler yapıldığında, halk olarak buna mâni olunmadığında ülke olarak ne gibi geri tepmelerin yaşandığını kronolojik sıralamaya bakarak görebilirsiniz.
Nihayetinde, günümüz Erdoğan Rejimi döneminde de benzer süreçler yaşıyoruz. M. Efe Çaman gibi binlerce akademisyen, bizim gibi binlerce hukukçu ve yargı mensubu, toplamda sayıları milyona varan insan işinden, ekmeğinden hatta yurdundan edildi… Bazısı da canından oldu.
Yaklaşık 5 yıldır sürmekte olan bu baskı ve zulüm süreci bütün bir ülkenin olduğu kadar bütün dünyanın gözü önünde yaşandı ve yaşanmaya da devam etmekte… En çok bel bağlanılan BM, AB, AİHM gibi kurumlar ve Batı dünyası gerekli tepkileri göstermedi. Suriye savaşında da benzer durum yaşanmıştı. Şimdi de Avrupa ve Batı dünyası kitlesel göçler, mülteci akınları ile uğraşmakta ve bu noktada Erdoğan’ın şantajlarına boyun eğmekteler…
Ülke içinde de Erdoğan Rejimi mütemadiyen halktan “Başta Gülen Cemaati ve Kürtler” olmak üzere bazı kesimlere zulmetme, “onlara bir tas suyu bile çok görme” vaatleri ile oy istedi ve halkın ekseri de bu vaatleri “satın aldı”, pirim verdi ve oyunu da verdi, vermeye de devam ediyor…
Evet, ülkenin yarısı bu zulmün işlemesi yönünde oy verirken diğer yarısı da çeşitli bahaneler ve gerekçelerle buna sessiz kalmayı tercih etti… Bu kötülük fasit dairesi ile bu günlere kadar gelindi. Bu çılgın gidişin nerelere varacağı, nelere evrileceği ise öngörülemiyor artık… Ama çeşitli inanç sistemlerinin ortak inancı bunun bir geri dönüşünün olabileceği…
ÇİN VE UYGURLULAR
Halkımızın umumen duyarsız kaldığı bir başka yer de Çin’deki Uygurluların durumu…
Çin’den borç paralar alan Erdoğan yönetimi, bu sus payına binaen yaşanan insanlık dramına sessiz kalıyorlar. Kitleler de bu minvalde hareket ediyor.
Milyarlık nüfuslu Çin’de milyonlarca Uygurluya yapılan zulümler Hitler Almanya’sının Yahudi Kamplarını aratmayacak türden! Duyarlı insanlar, dünyanın öbür ucunda bile olsalar duydular, tepki verdiler. Milyarlık Çin’de ise bir ses, “İnsanları sırf inançlarından, etnik kimliklerinden dolayı neden bir hastalık muamelesine tabi tutuyorsunuz” şeklinde bir itiraz bile duyamıyoruz. Sosyal medyaya yansıyan görüntülerden bu zulme ortak olan halk kitleleri görüntülerine rastlıyoruz.
Binlerce yıllık Karma felsefesi ile, Budizm’in ve Konfüçyüs’ün barışçıl düşüncesi ile yoğrulmuş Çin halkının şu son geldiği nokta çok şaşırtıcı… Bir anda bir noktaya gelmez halklar… evrile evrile…
Bir asra yakın zamandır süren Maoist düşünce ile yeni baştan formatlanmış Çinli halkın yiyecek kültürüne kadar her şeyi metamorfoz geçirmiş durumda… Bir zamanlar inanç olarak veganlığın, vejeteryanlığın esas olduğu yerde şimdi hareket eden her şeyi yeme noktasına gelindi. Patlak veren virüs salgını da sanırım yine bulunla ilintili…
UMUMİ MUSİBET
Bütün kutsal kitaplarda yoldan çıkan, zulümlere teşne olan bir takım toplulukların toptan helakinden ya da topluca bir belaya maruz kalmasından bahsedilir ve kıssalarla örneklendirilir… İçlerinde bana en çarpıcı gelenlerden birisi de Lut Kavmi’dir. Rivayetlere göre başkalarının ırzlarına, namuslarına sınırsız bir şekilde musallat olan kimseler o toplumda bir avuç kimse idi. Halkın diğer kısmı ise dindar ve kendi halinde olmakla birlikte içlerinde yaşanan bu zulme kayıtsız kalmayı tercih etmişti. Son bir sınama olarak insan suretinde melekler gönderildiğinde onlara da aynı grup saldırmış ve kötülük yapmak istemiş ama kimse de kılını kıpırdatmamıştı. Öyle ki bu acziyet hali Peygamber Hz. Lut’a: “Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim!” bile dedirtmiştir. (Bkz, Hud Suresi 80 vd)
Rivayet odur ki, sonrasında felaket geldiğinde ve o şehir ahalisinin (Hz.Lut’un çevresindekiler hariç) tamamı helak olduğu gece binlerce insan gece namazı için kalkmışlardı. Ama onların bu şahsi ibadeti onları bu umumi felaketten kurtarmaya yetmemişti…
Bu noktada sıkça dillendirilen bir soru var: Musibet geldiğinde neden umuma geliyor da sadece ilgili zalimleri bulmuyor? Bu konuda en detaylı bilgi ve yorumlarda bulunmuş alimlerin başında B.S.Nursi geliyor. Başta Sözler adlı eseri olmak üzere birçok yerde musibetler bahsini işlemekte ve hikmetlerini sorgulamaktadır. “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.” (Enfâl Sûresi, 8:25) ayetini yorumlayan müellif, imtihan sırrı gereği bir beldeye felaket geldiğinde umumen geldiğini, mazlumların günahına kefaret, zalimlerin ise cezası olacağını ifade etmektedir… (Detaylar için ilgili eserlere bakılabilir.)
ÖZNELLİK
Yaklaşık 30 yıllık hukukçuyum; avukatlıktan hakimliğe hukukun birçok alanında faaliyette bulundum. Bunları yaparken de evrensel hukuk ilkelerinden ve adalet duygusundan hiç ayrılmamaya dikkat ettim. (Bu çabam yanında yanıldığım, yanlış yaptığım hususlar çokça olmuştur.)
Bunların yanında arka planda şahsi inanç ve fikirlerim de bulunmakta. Ama bunlar asla bir başka insana ve gruba haksızlık yapılmasını, onların acı yaşamasını olumlu görecek şekilde olmadığını düşünüyorum.
Karşılaştığım olaylarda daima karşı tarafa “empati” yapmaya, “kendim için yapılmasını istemediğim şeyi başkasına/ karşıdakine de yapmama”, yanlış yapacağım bir fiilimin bir karma ile ya da adl-i ilahi ile bana geri dönebileceğini öngörerek hareket etmeye çalıştım. Dünyadaki olayları da bu gözle değerlendirdim. Bu ise tamamen benim şahsi, öznel, sübjektif yaklaşımım ile alakalı… Bir başkası da mesela olayları gök cisimlerinin konumlarına göre değerlendirebilir, ki tamamen onun şahsi yaklaşımıdır, saygı duyarım.
İnsanlar, olayları ve insanları değerlendirirken ibret çıkarıyor ve bununla başkalarına karşı daha iyi olma/ en azından kötülük yapmama sonuçları çıkarıyorsa bir şekilde; bu yadırganmamalı, hatta teşvik bile edilmelidir kanaatindeyim…
Bir insan ki acı çekiyorsa bir can taşıyor demektir. Bir başkasının acısını duyumsayabiliyorsa da o hakiki/ kamil bir insan karakteri taşıyor demektir. Ama o insan başkalarının acılarına “oh olsun” diyorsa, başkalarının üzüntülerine seviniyorsa, o insan bile değildir zannımca…
Evet; Çin’de, Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde bir masum vatandaşın üzüntüsünden mutlu olacak bir kimse insanlıktan nasipsizdir! Dünyanın bir yerinde meydana gelen bir felaket sonrasında dünyanın bir başka yerindeki alakasız bir insanı da vurabilir! Bunun mağduru bizler de olabiliriz, ucun sonunda bizlere de dokunabilir (Allah muhafaza)… Her bir belaya maruz kalan kendi durumuna göre yaşar felaketi. Mazlum ise onun arınmasına, zalim ise tecziyesine vesile olabilir; benim inanç sistemimde…
***
Meselenin felsefi, hukuki, şahsi yönlerini daha fazla uzatmak istemiyorum. (Bu haliyle bile haber sitesinin editörünün yine, “Bu yazıyı insanlar okuyacak yahu, biraz daha kısa yaz” deyişini duyar gibiyim. Kaldı ki insanlık tarihi ile eş zamanlı bu tartışmaları da bir köşe yazısına sığdırmaya çalışmak gibi gülünç bir iddiamız da olamaz…Hele bu hasta, yorgun halimle, bu kafayla!)
Aslında bu yazımda, yüz binlerce insana terörist diyen Erdoğan ve ekibinin şimdilerde Rusya ile tekrar ters köşe olduktan sonra terör dosyalarının yine açılması üzerine bir değerlendirmede bulunacaktım. Bu da: “RETÖ or AKTÖ is downloading! [Yeni bir terör örgütü daha yükleniyor-1” “RETÖ or AKTÖ is downloading! [Yeni bir terör örgütü daha yükleniyor-2” başlıklı yazılarımın güncellenmesi olacaktı bir nevi… (Meraklıları o yazılara tekrar bakabilir ve yeni gelişmeleri o zaviyeden tekrar gözden geçirebilir.)
Son olarak yurtdışına çıkmak zorunda kalan KHK mağdurlarına “hainler, korkaklar, kaçtılar, onları bulup cezalarını vereceğiz” diyen mafya lideri Sedat Peker’in “kaçmadım, okuyom ben ya” nevinden açıklamalarını bu zaviyeden ele alacaktık. Sonra da Ergenekon’a karşı tekrar düğmeye basan Erdoğan’ın Başbuğ’u hedef almasını da işleyecektim ama sayfa bitti.
’’Arif olana bir işaret bile yeter” derler. Sizler de çok arif kimselersiniz, bu yazıları okuyan değerli insanlar… “Karma”, “İlahi Adalet”, “Kelebek Etkisi”, “dynastic circle” bağlamında dediklerimden gündeme dair çıkarılacak yorumları çoktan çıkarmışsınızdır da…
[Ramazan Faruk Güzel] 6.2.2020 [TR724]
Buna bir örnek olarak da (sosyal medyada) Çin’deki yaşananları göstermiştim:
-Birilerinin kitabına/Kuran’a hastalık diyorsun, “Corona” ile sınanıyorsun,
-İnançlarına, varlığına hastalık deyip tecrit ediyorsun: hem ülkendeki hem dünyadaki halkın karantinaya maruz kalıyor.
Böyle uzar gider… Demem o ki kimseyi kırma, “Kırdığın yerden kırılırsın.”
“Kırdığın yerden kırılırsın.” Sözü artık bir darbı mesel haline gelmiştir. Ve açıklarken insanlar bazen “Evlâ leke fe evlâ” diye geçen bir ayete (Kıyamet 33-34) göndermede de bulunmaktadırlar. Yani: “Bu azap sana lâyıktır, lâyık! Evet, lâyıktır sana, lâyık!” denecektir.”
Bunu ifade ederken de bütün hadiseleri hikmet nazarı ile değerlendirme ve dersler çıkarma, böylelikle hep başkalarına karşı iyi birer insanlar olma, böylelikle diğer insanlara karşı hep iyi olmaya çalışmayı kendime telkin etme düşüncem vardı, online bir günlük olarak gördüğüm şahsi Twitter hesabıma…
İLAHİ ADALET…
İslam inancında buna Adl-i İlahi (İlahi Adalet) denir. Yani dünyada bir başkasına kötülük yapanların hem bu dünyada hem de öbür dünyada bir karşılığını göreceği inanışı… (“Başımıza gelenler kendi yaptıklarımızdan dolayıdır.” (42/30, 4/78-79 42) “Başınıza gelen her kötülük (musibet), kendi yaptıklarınız yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şura/30)
Konuyla ilgili günümüzde tartışılan bir başka kavram da Butterfly Effect (Kelebek etkisi). Bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülemez sonuçlar doğurabilmesini iddia eden bu görüş, Edward N. Lorenz’in Kaos Teorisi ile de ilgili olup bu teoriyi açıklamak için de şu meşhur örnek verilir: “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, ABD’de fırtına kopmasına neden olabilir.” Yani dünyadaki her bir hareketin bir sebep sonuç ilişkisi vardır ve yansıması çok farklı şekillerde olabilir. Özellikle de bir yerde oluşturulan bir kaos durdulmadığında büyüyerek artacak ve başka şekilde dalga dalga yayılabilecektir…
Uzakdoğu dinlerinde de (Hinduizm, Budizm ve Caynizm gibi) bunun karşılığı “Karma inancı”dır diyebiliriz. Sanskritçe bir kelime “Karma” ve “hareket, fiil” anlamında… Bir “sebep-sonuç kanunu” olarak bilinen “Karma inancı”na göre; “bir insan geçmişte ne yapmışsa, gelecekte onu görecektir”… İyiden iyi, kötüden kötü çıkacak olup insanın bugünkü durumu da geçmişinin bir sonucudur. Özetle “Karma”; “hem fiziksel hem de zihinsel her türlü eylemin sonuçlarının kaçınılmaz olduğu; düşündüğümüz her şey ya da yaptığımız her eylemin sonuçlarının, bizi bu yaşamımızda ya da sonraki yaşamımızda etkileyeceği” inancı…
DÖNGÜ…
Değerli gazeteci Bülent Keneş de “karma”ya dair göndermem üzerine Çin felsefesindeki “dynastic circle” kavramını hatırlatmıştı… Nitekim Çin coğrafyasındaki hanedanlıkların/devletlerin ortaya çıkış, büyüme ve yıkılma döngüsü (erdemlilerin ortaya çıkması- kuruluş- gelişme- kokuşma/ çürüme- ilahi gazap/ çöküş gibi) bu düşünce ile açıklanmaktadır…
“İnsanları kırmamak/kötü davranmamak gerektiği, aksi taktirde bunun hem bireysel hem de kitlesel yansımalarının olabileceğini” ifade babından paylaşımım üzerine, kendisi de bu dönemin mağdurlarından değerli akademisyen Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman hocadan bir dizi hatırlatmalar gelmişti. Kendisi özetle “Şahsilik” ilkesine bir hatırlatmada bulunarak, birilerinin işlediği suçun genele teşmil edilemeyeceğini, birisinin suçundan diğerlerinin sorumlu tutulamayacağını ifade etmekte idi…
Bu zaviyeden sonuna kadar hak verilecek hususlar. Nitekim hem beşerî hem de ilahi hukuk sistemlerinde “kimsenin başkasının günahını/ suçunu yüklenemeyeceği, suçlarda şahsilik ilkesinin olduğu” vakidir.
Fakat kötülüklerin ve zulümlerin kitlesel bir hale geldiği, kimi zaman sessiz kalarak, kimi zamanlarda açıktan destek olmakla bu kötülüğün sürdürülmesine katkıda bulunan herkes işlenen kötülüğün suç ortakları haline gelebilmektedirler…
Biz bunu yakın tarihte Hitler Almanya’sı döneminde yaşananlarda gördük; yazılan kitaplar ve gösterilen belgeseller aracı ile… Kötülüğü eliyle, hiç olmazsa diliyle düzeltmesi gerekenlerin buna kayıtsız kalması ile kötülüğün nasıl büyüyüp kök saldığını, buna diğer dünya ülkelerinin de nasıl seyirci olduğunu, sonrasında da bu ateşin kontrolden çıkarak bir “Kelebek Etkisi ile nasıl her yerde hissedildiğini gördük. (Bu noktada Ali Dinçer’in TR724 Haber sitesindeki “Tayyip Erdoğan ile Adolf Hitler arasındaki farklar” başlıklı orijinal yazısını okumanızı tavsiye ederim… Ayrıca İsveçli gazeteci Stig Dagerman’ın “Alman Sonbaharı” kitabını da mutlaka okuyunuz derim. 2. Dünya savaşı sonrası Almanya’ya haber amaçlı giden İsveçli gazetecinin Almanya halkının yaşadığı dramı resmetmesi insanın yüreğini burkuyor… Ama yakılan ateşin dönüp insanların kendisini de bulmasını tasvir noktasında bulunmaz bir eser.)
ÜLKEYE GELİNCE…
Ülkemizde de histerik bazı dönemlerde bazı gruplara ve insanlara (Ermeniler, Rumlar, Kürtler vs) kötülükler yapıldığında, halk olarak buna mâni olunmadığında ülke olarak ne gibi geri tepmelerin yaşandığını kronolojik sıralamaya bakarak görebilirsiniz.
Nihayetinde, günümüz Erdoğan Rejimi döneminde de benzer süreçler yaşıyoruz. M. Efe Çaman gibi binlerce akademisyen, bizim gibi binlerce hukukçu ve yargı mensubu, toplamda sayıları milyona varan insan işinden, ekmeğinden hatta yurdundan edildi… Bazısı da canından oldu.
Yaklaşık 5 yıldır sürmekte olan bu baskı ve zulüm süreci bütün bir ülkenin olduğu kadar bütün dünyanın gözü önünde yaşandı ve yaşanmaya da devam etmekte… En çok bel bağlanılan BM, AB, AİHM gibi kurumlar ve Batı dünyası gerekli tepkileri göstermedi. Suriye savaşında da benzer durum yaşanmıştı. Şimdi de Avrupa ve Batı dünyası kitlesel göçler, mülteci akınları ile uğraşmakta ve bu noktada Erdoğan’ın şantajlarına boyun eğmekteler…
Ülke içinde de Erdoğan Rejimi mütemadiyen halktan “Başta Gülen Cemaati ve Kürtler” olmak üzere bazı kesimlere zulmetme, “onlara bir tas suyu bile çok görme” vaatleri ile oy istedi ve halkın ekseri de bu vaatleri “satın aldı”, pirim verdi ve oyunu da verdi, vermeye de devam ediyor…
Evet, ülkenin yarısı bu zulmün işlemesi yönünde oy verirken diğer yarısı da çeşitli bahaneler ve gerekçelerle buna sessiz kalmayı tercih etti… Bu kötülük fasit dairesi ile bu günlere kadar gelindi. Bu çılgın gidişin nerelere varacağı, nelere evrileceği ise öngörülemiyor artık… Ama çeşitli inanç sistemlerinin ortak inancı bunun bir geri dönüşünün olabileceği…
ÇİN VE UYGURLULAR
Halkımızın umumen duyarsız kaldığı bir başka yer de Çin’deki Uygurluların durumu…
Çin’den borç paralar alan Erdoğan yönetimi, bu sus payına binaen yaşanan insanlık dramına sessiz kalıyorlar. Kitleler de bu minvalde hareket ediyor.
Milyarlık nüfuslu Çin’de milyonlarca Uygurluya yapılan zulümler Hitler Almanya’sının Yahudi Kamplarını aratmayacak türden! Duyarlı insanlar, dünyanın öbür ucunda bile olsalar duydular, tepki verdiler. Milyarlık Çin’de ise bir ses, “İnsanları sırf inançlarından, etnik kimliklerinden dolayı neden bir hastalık muamelesine tabi tutuyorsunuz” şeklinde bir itiraz bile duyamıyoruz. Sosyal medyaya yansıyan görüntülerden bu zulme ortak olan halk kitleleri görüntülerine rastlıyoruz.
Binlerce yıllık Karma felsefesi ile, Budizm’in ve Konfüçyüs’ün barışçıl düşüncesi ile yoğrulmuş Çin halkının şu son geldiği nokta çok şaşırtıcı… Bir anda bir noktaya gelmez halklar… evrile evrile…
Bir asra yakın zamandır süren Maoist düşünce ile yeni baştan formatlanmış Çinli halkın yiyecek kültürüne kadar her şeyi metamorfoz geçirmiş durumda… Bir zamanlar inanç olarak veganlığın, vejeteryanlığın esas olduğu yerde şimdi hareket eden her şeyi yeme noktasına gelindi. Patlak veren virüs salgını da sanırım yine bulunla ilintili…
UMUMİ MUSİBET
Bütün kutsal kitaplarda yoldan çıkan, zulümlere teşne olan bir takım toplulukların toptan helakinden ya da topluca bir belaya maruz kalmasından bahsedilir ve kıssalarla örneklendirilir… İçlerinde bana en çarpıcı gelenlerden birisi de Lut Kavmi’dir. Rivayetlere göre başkalarının ırzlarına, namuslarına sınırsız bir şekilde musallat olan kimseler o toplumda bir avuç kimse idi. Halkın diğer kısmı ise dindar ve kendi halinde olmakla birlikte içlerinde yaşanan bu zulme kayıtsız kalmayı tercih etmişti. Son bir sınama olarak insan suretinde melekler gönderildiğinde onlara da aynı grup saldırmış ve kötülük yapmak istemiş ama kimse de kılını kıpırdatmamıştı. Öyle ki bu acziyet hali Peygamber Hz. Lut’a: “Keşke benim size karşı koyacak bir gücüm olsaydı veya güçlü bir desteğe dayanabilseydim!” bile dedirtmiştir. (Bkz, Hud Suresi 80 vd)
Rivayet odur ki, sonrasında felaket geldiğinde ve o şehir ahalisinin (Hz.Lut’un çevresindekiler hariç) tamamı helak olduğu gece binlerce insan gece namazı için kalkmışlardı. Ama onların bu şahsi ibadeti onları bu umumi felaketten kurtarmaya yetmemişti…
Bu noktada sıkça dillendirilen bir soru var: Musibet geldiğinde neden umuma geliyor da sadece ilgili zalimleri bulmuyor? Bu konuda en detaylı bilgi ve yorumlarda bulunmuş alimlerin başında B.S.Nursi geliyor. Başta Sözler adlı eseri olmak üzere birçok yerde musibetler bahsini işlemekte ve hikmetlerini sorgulamaktadır. “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.” (Enfâl Sûresi, 8:25) ayetini yorumlayan müellif, imtihan sırrı gereği bir beldeye felaket geldiğinde umumen geldiğini, mazlumların günahına kefaret, zalimlerin ise cezası olacağını ifade etmektedir… (Detaylar için ilgili eserlere bakılabilir.)
ÖZNELLİK
Yaklaşık 30 yıllık hukukçuyum; avukatlıktan hakimliğe hukukun birçok alanında faaliyette bulundum. Bunları yaparken de evrensel hukuk ilkelerinden ve adalet duygusundan hiç ayrılmamaya dikkat ettim. (Bu çabam yanında yanıldığım, yanlış yaptığım hususlar çokça olmuştur.)
Bunların yanında arka planda şahsi inanç ve fikirlerim de bulunmakta. Ama bunlar asla bir başka insana ve gruba haksızlık yapılmasını, onların acı yaşamasını olumlu görecek şekilde olmadığını düşünüyorum.
Karşılaştığım olaylarda daima karşı tarafa “empati” yapmaya, “kendim için yapılmasını istemediğim şeyi başkasına/ karşıdakine de yapmama”, yanlış yapacağım bir fiilimin bir karma ile ya da adl-i ilahi ile bana geri dönebileceğini öngörerek hareket etmeye çalıştım. Dünyadaki olayları da bu gözle değerlendirdim. Bu ise tamamen benim şahsi, öznel, sübjektif yaklaşımım ile alakalı… Bir başkası da mesela olayları gök cisimlerinin konumlarına göre değerlendirebilir, ki tamamen onun şahsi yaklaşımıdır, saygı duyarım.
İnsanlar, olayları ve insanları değerlendirirken ibret çıkarıyor ve bununla başkalarına karşı daha iyi olma/ en azından kötülük yapmama sonuçları çıkarıyorsa bir şekilde; bu yadırganmamalı, hatta teşvik bile edilmelidir kanaatindeyim…
Bir insan ki acı çekiyorsa bir can taşıyor demektir. Bir başkasının acısını duyumsayabiliyorsa da o hakiki/ kamil bir insan karakteri taşıyor demektir. Ama o insan başkalarının acılarına “oh olsun” diyorsa, başkalarının üzüntülerine seviniyorsa, o insan bile değildir zannımca…
Evet; Çin’de, Türkiye’de ya da dünyanın herhangi bir yerinde bir masum vatandaşın üzüntüsünden mutlu olacak bir kimse insanlıktan nasipsizdir! Dünyanın bir yerinde meydana gelen bir felaket sonrasında dünyanın bir başka yerindeki alakasız bir insanı da vurabilir! Bunun mağduru bizler de olabiliriz, ucun sonunda bizlere de dokunabilir (Allah muhafaza)… Her bir belaya maruz kalan kendi durumuna göre yaşar felaketi. Mazlum ise onun arınmasına, zalim ise tecziyesine vesile olabilir; benim inanç sistemimde…
***
Meselenin felsefi, hukuki, şahsi yönlerini daha fazla uzatmak istemiyorum. (Bu haliyle bile haber sitesinin editörünün yine, “Bu yazıyı insanlar okuyacak yahu, biraz daha kısa yaz” deyişini duyar gibiyim. Kaldı ki insanlık tarihi ile eş zamanlı bu tartışmaları da bir köşe yazısına sığdırmaya çalışmak gibi gülünç bir iddiamız da olamaz…Hele bu hasta, yorgun halimle, bu kafayla!)
Aslında bu yazımda, yüz binlerce insana terörist diyen Erdoğan ve ekibinin şimdilerde Rusya ile tekrar ters köşe olduktan sonra terör dosyalarının yine açılması üzerine bir değerlendirmede bulunacaktım. Bu da: “RETÖ or AKTÖ is downloading! [Yeni bir terör örgütü daha yükleniyor-1” “RETÖ or AKTÖ is downloading! [Yeni bir terör örgütü daha yükleniyor-2” başlıklı yazılarımın güncellenmesi olacaktı bir nevi… (Meraklıları o yazılara tekrar bakabilir ve yeni gelişmeleri o zaviyeden tekrar gözden geçirebilir.)
Son olarak yurtdışına çıkmak zorunda kalan KHK mağdurlarına “hainler, korkaklar, kaçtılar, onları bulup cezalarını vereceğiz” diyen mafya lideri Sedat Peker’in “kaçmadım, okuyom ben ya” nevinden açıklamalarını bu zaviyeden ele alacaktık. Sonra da Ergenekon’a karşı tekrar düğmeye basan Erdoğan’ın Başbuğ’u hedef almasını da işleyecektim ama sayfa bitti.
’’Arif olana bir işaret bile yeter” derler. Sizler de çok arif kimselersiniz, bu yazıları okuyan değerli insanlar… “Karma”, “İlahi Adalet”, “Kelebek Etkisi”, “dynastic circle” bağlamında dediklerimden gündeme dair çıkarılacak yorumları çoktan çıkarmışsınızdır da…
[Ramazan Faruk Güzel] 6.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Karun psikolojisi… [Bülent Korucu]
O, bitmeyen ve tatmin olmayan hırs ve iştihanın sahibi olarak insandaki en büyük zaaflardan birinin simgesidir. ‘Anahtarlarını güçlü bir grup insanın ancak taşıdığı’ servetine rağmen, mal biriktirme sevdasından vaz geçmemiş, halk tabiriyle gözü bir türlü doymamıştır.
Karun, kutsal kitaplarda ve efsanelerde dünyanın en zengin insanı olarak anlatılır. Zenginleşme şekli, onu kullanma biçimi ve akıbeti ayrıntılı biçimde teşhir edilerek insanlardan, özündeki Karun’a ‘dur’ demesi istenir.
Karun, zenginliği yüzünden değil şımarıklığı, hırsı ve zenginliğini artırabilmek için Firavunla yaptığı koalisyondan dolayı eleştirilir. Ekonomik gücü sadece baskı aracı olarak kullanmaz. Aynı zamanda paranın sağladığı hayata özenenlerin kör, sağır ve dilsiz rolü oynamasını sağlar. Lüks ve şatafatın teşhirinde kendini tatminle birlikte öykünenleri büyüleme amacı da vardır. “Keşke biz de onun sahip olduklarına sahip olabilsek..” diye iç geçiren kitle iki şekilde davranır: Karun’la özdeşleşerek tatmin olur ya da onun gibi olmak adına taklit eder, Karunlaşır. Bu yüzden her toplumda irili ufaklı Karunlar vardır.
Zenginlik, bir başarı hikayesi ve mutluluk nedeni olarak halkı büyülemiştir. Firavunun kadrolu büyücüleri bile Musa as. yenildiklerinde gerçeği kabullenmiş ve iman etmişlerdi. Peygamberin yakını olmasına rağmen Karun daha inatçı çıkmış ve sonuna kadar Firavun’un yanında durmuştur. Aslında yanında durduğu Firavun değil bizzat hırsı ve doyma bilmeyen tamahıydı. Şımarıklık ve kibir bireysel günahlar ve böylesine önemsenmeyi hak etmiyor. Ama rol model haline gelerek toplumda kötülüğü yaygınlaştırması sebebiyle tehdittir Karun. O kötülük narsistlik derecesindeki bencilliğidir.
Diğer önemli büyük risk, Karun’un Harun olma iddiasıdır. Firavun, kartları açık oynar, Karun ise Tevrat’ı güzel okur ve kurban ibadetinin sorumluluğunu üstlenmek ister. Musa Peygamberin, onun yerine Harun’u seçmiş olması isyanının sebeplerindendir. Karunlaşmanın göstergesi herkesten daha fazlasına sahip olma ihtirası ve kendinde olmayanlar için duyduğu kıskançlıktır. Bunu sadece mal olarak düşünmek eksik kalır. Güzellik, bilgi ve saygınlık da en az altın kadar tahrik eder Karun’u.
Başarıyı tamamen bireysel donanımına bağladığı için birlikte yola çıktığı, beraber yürüdüğü kavmini de dışlar, onlara düşman olur. İsrailoğullarına mensup hatta Hz. Musa’nın akrabası olmasına rağmen Firavun’un saflarına geçmesinin bir sebebi de kavminden on doğru yola çağıranlardır. Onları duymak istemez. Duymak istemediği diğer şey de zenginliğinin kaynağının aslında Hz. Musa olduğu gerçeğidir. Bazılarına göre dua ederek, bazılarına göre basit madenleri altına dönüştüren Simya ilmini öğreterek ona bu imkanı sağlamıştır.
Her diktatör biraz Haman biraz Karun’dur ama aynı zamanda etrafında küçük Haman ve Karunlar istihdam etmeyi ihmal etmez. İktidarın sürmesi için iki şeye ihtiyaç duyar. Birincisi, onu kutsayacak ve halkının nazarında eleştirilmez kılacak dini söylem ve söylemin yayıcısı ruhban sınıf. İkincisi, halkın özeneceği ve talep edeceği elde edemese bile özdeşleşebileceği bir zenginlik. Onun temsilcisi ise hem bizzat kendisi hem de irili ufaklı Karunlardır.
Onlarca kişinin taşıdığı anahtarlar metaforu sınırları bilinmeyecek ölçüde zenginlik demektir. Karun, parayı silah gibi kullanır; onunla muhaliflerini ezer. Öte yandan herkese karunlaşma fırsatı sunarak günahı normalleştirir, yaptıklarını meşrulaştırır. Küçük karunların toplamı büyük Karundur, bütün dereler, çaylar ve ırmaklar aynı havuza akar aslında. Dere ya da ırmak diye bildiğimiz şeye yukarıdan baktığımızda Karun’un suni gölünü doldurduklarını görürüz.
Kutsal kitaplardaki kişi analizleri tek tek hepimizin üzerine uyabilecek unsurlar taşır. Büyük Karun’u tespit edip evrenimize döndüğümüzde hırs ve ihtiraslarımızla başbaşa kalırız. Karun’u bulmanın rahatlığı ile özümüzdeki yakın ve büyük tehlikeyi fark etmeyiz bile.
[Bülent Korucu] 6.2.2020 [TR724]
Karun, kutsal kitaplarda ve efsanelerde dünyanın en zengin insanı olarak anlatılır. Zenginleşme şekli, onu kullanma biçimi ve akıbeti ayrıntılı biçimde teşhir edilerek insanlardan, özündeki Karun’a ‘dur’ demesi istenir.
Karun, zenginliği yüzünden değil şımarıklığı, hırsı ve zenginliğini artırabilmek için Firavunla yaptığı koalisyondan dolayı eleştirilir. Ekonomik gücü sadece baskı aracı olarak kullanmaz. Aynı zamanda paranın sağladığı hayata özenenlerin kör, sağır ve dilsiz rolü oynamasını sağlar. Lüks ve şatafatın teşhirinde kendini tatminle birlikte öykünenleri büyüleme amacı da vardır. “Keşke biz de onun sahip olduklarına sahip olabilsek..” diye iç geçiren kitle iki şekilde davranır: Karun’la özdeşleşerek tatmin olur ya da onun gibi olmak adına taklit eder, Karunlaşır. Bu yüzden her toplumda irili ufaklı Karunlar vardır.
Zenginlik, bir başarı hikayesi ve mutluluk nedeni olarak halkı büyülemiştir. Firavunun kadrolu büyücüleri bile Musa as. yenildiklerinde gerçeği kabullenmiş ve iman etmişlerdi. Peygamberin yakını olmasına rağmen Karun daha inatçı çıkmış ve sonuna kadar Firavun’un yanında durmuştur. Aslında yanında durduğu Firavun değil bizzat hırsı ve doyma bilmeyen tamahıydı. Şımarıklık ve kibir bireysel günahlar ve böylesine önemsenmeyi hak etmiyor. Ama rol model haline gelerek toplumda kötülüğü yaygınlaştırması sebebiyle tehdittir Karun. O kötülük narsistlik derecesindeki bencilliğidir.
Diğer önemli büyük risk, Karun’un Harun olma iddiasıdır. Firavun, kartları açık oynar, Karun ise Tevrat’ı güzel okur ve kurban ibadetinin sorumluluğunu üstlenmek ister. Musa Peygamberin, onun yerine Harun’u seçmiş olması isyanının sebeplerindendir. Karunlaşmanın göstergesi herkesten daha fazlasına sahip olma ihtirası ve kendinde olmayanlar için duyduğu kıskançlıktır. Bunu sadece mal olarak düşünmek eksik kalır. Güzellik, bilgi ve saygınlık da en az altın kadar tahrik eder Karun’u.
Başarıyı tamamen bireysel donanımına bağladığı için birlikte yola çıktığı, beraber yürüdüğü kavmini de dışlar, onlara düşman olur. İsrailoğullarına mensup hatta Hz. Musa’nın akrabası olmasına rağmen Firavun’un saflarına geçmesinin bir sebebi de kavminden on doğru yola çağıranlardır. Onları duymak istemez. Duymak istemediği diğer şey de zenginliğinin kaynağının aslında Hz. Musa olduğu gerçeğidir. Bazılarına göre dua ederek, bazılarına göre basit madenleri altına dönüştüren Simya ilmini öğreterek ona bu imkanı sağlamıştır.
Her diktatör biraz Haman biraz Karun’dur ama aynı zamanda etrafında küçük Haman ve Karunlar istihdam etmeyi ihmal etmez. İktidarın sürmesi için iki şeye ihtiyaç duyar. Birincisi, onu kutsayacak ve halkının nazarında eleştirilmez kılacak dini söylem ve söylemin yayıcısı ruhban sınıf. İkincisi, halkın özeneceği ve talep edeceği elde edemese bile özdeşleşebileceği bir zenginlik. Onun temsilcisi ise hem bizzat kendisi hem de irili ufaklı Karunlardır.
Onlarca kişinin taşıdığı anahtarlar metaforu sınırları bilinmeyecek ölçüde zenginlik demektir. Karun, parayı silah gibi kullanır; onunla muhaliflerini ezer. Öte yandan herkese karunlaşma fırsatı sunarak günahı normalleştirir, yaptıklarını meşrulaştırır. Küçük karunların toplamı büyük Karundur, bütün dereler, çaylar ve ırmaklar aynı havuza akar aslında. Dere ya da ırmak diye bildiğimiz şeye yukarıdan baktığımızda Karun’un suni gölünü doldurduklarını görürüz.
Kutsal kitaplardaki kişi analizleri tek tek hepimizin üzerine uyabilecek unsurlar taşır. Büyük Karun’u tespit edip evrenimize döndüğümüzde hırs ve ihtiraslarımızla başbaşa kalırız. Karun’u bulmanın rahatlığı ile özümüzdeki yakın ve büyük tehlikeyi fark etmeyiz bile.
[Bülent Korucu] 6.2.2020 [TR724]
Hücrede bir işçi, bir savcı, bir öğretmen ve bir gazeteci… [Av. Mehmet Tahsin]
Bir işçi
Olay, orta büyüklükte bir ilçenin cezaevinde geçiyor.
16 Temmuz günü tutuklanıp hücreye atılan bir savcı, son derece kısıtlı havalandırma saatlerinin birinde o güne kadar tanımadığı biriyle karşılaşır. Çünkü havalandırmada karşılaştığı kişiler genelde hücre cezası alan diğer meslektaşları oluyordu. Hâl hatır sorma faslından sonra ne iş yaptığını ve neden hücre cezası aldığını sorar. Adamcağız, bir fabrikada işçi olduğunu, arada bir sohbetlere gittiği için tutuklandığını ama neden hücreye konulduğunu kendisinin de bilmediğini söyler.
Adını söyleyince mesele anlaşılır. Gariban fabrika işçisi, AKP iktidarının kara listeye aldığı meşhur bir savcıyla aynı ismi taşımaktadır. Savcı bey bir sonraki görüşmede o işçinin eline bir dilekçe tutuşturur ve cezaevi yönetimine vermesini söyler. Dilekçede kendisinin sadece bir fabrika işçisi olduğu, ünlü savcı filanca ile bir ilişkisi veya yakınlığının olmadığı, sadece isimlerinin benzediği yazmaktadır. Birkaç gün sonra fabrika işçisi hücreden alınıp normal koğuşa gönderilmiştir.
Bir savcı
Geçen hafta sosyal medyada dolaşan bir mesaj zinciri, yukarıda anlattığım hikâyeyi daha anlamlı kılıyor. İhraç edilen bir yargı mensubu tarafından paylaşılan bu mesajlara göre, darbe bahanesiyle tutuklanan hâkim ve savcılardan hücrede tutulacaklara dair Ankara’dan listeler gönderilmiş. Urfa’da görev yapan iki savcının adı aynıymış.
Biri bulunamamış. Genç Savcı M.K. listeye göre bulunamayan savcı zannedilerek hücreye konulmuş. Şanlıurfa ilçelerinden birinde görev yapan bu genç savcı, görevlilerin ellerindeki listeye göre bir hücreye konulacağını öğrenince şok olmuş. Hücrede tutulması için bir neden olmadığını anlatmaya çalışmış, ama dinlememişler.
Bilmem kaç ay sonra cezaevi yönetimi listede adı geçen Savcı M.K. ile hücredeki savcının farklı kişiler olduklarını anlamış. Hücrede tuttukları savcıya yanlışlık yapıldığını söyleyerek onu hücreden çıkarmışlar.
Bir öğretmen
Bir başka örneğimiz Çorum’dan…
Çorum Cezaevi 3 No’lu hücresinde 27 Nisan 2018’de kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden 58 yaşındaki Din dersi öğretmeni Muzaffer Özcengiz, 15 Temmuz sonrasında cezaevinde hayatını kaybeden onlarca Hizmet Hareketi gönüllüsünden sadece biriydi.
Bir ifadede adı geçtiği için, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanmış, 28 Şubat 2018’de ‘sorgusuz sualsiz’ hücreye konulmuştu. Vefatından kısa süre önce Çorum Cezaevi İnfaz Hakimliğine hitaben yazdığı mektupta, sağlık durumunu, hastalıklarını, doktorun söylediklerini tarih vererek detaylarıyla anlatıyor ve tek başına ihtiyaçlarını göremediği için normal koğuşa geçme talebinde bulunuyor.
“Yaşam şartlarım her geçen gün iyice kötüleşmekte ve ben kötüye doğru gitmekteyim. Yaşam hakkımın elimden alınmaması, iyileştirilmesi için çoklu koğuşa alınmamı insaniyet namına talep ediyorum.”
Buna rağmen hiçbir işlem yapmayan cezaevi yönetimi, 58 yıllık ömründe karıncayı incitmemeye dikkat eden bir insanı seri katil gibi tıktığı cezaevi hücresinde ölümünü seyretmiştir.
Bir gazeteci
Zaman’ın eski Görsel Yönetmeni Fevzi Yazıcı, 17 Aralık 2017 tarihinden beri tek kişilik hücrede tutuluyor. Sebep?
Hatırlarsınız, 2 yıl önce ABD’de görülen Reza Zarrab davasında, Zarrab’ın avukatları mahkemeye delil olarak bir mektup sunmuşlardı. Fethullah Gülen tarafından bir hakime yazıldığı iddia edilen mektupta cezaevindeki tutuklu polislerin salıverilmesini isteniyordu. Tabi böyle bir şey yoktu. Photoshop’la hazırlanmış bu sahte mektup, kimliği ‘belirsiz’ birileri tarafından Fevzi Yazıcı’nın evinde el konulan flaş disklerden birinin içine yerleştirilmiş. Bu mektubu kabul etmesi için, avukatının dahi haberi olmadan tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevinden alınıp Vatan Emniyet’e götürülüp baskı yapılmıştı. Bu baskıya rağmen itirafçı olmayınca hücreye alınıyor ve o gün bugün hücrede.
Bu arada o mektubun delil diye sunulduğu ABD’deki mahkemede Türk avukatların nasıl rezil olduğunu, mektubun sahte olduğunun ortaya çıkmasıyla Fevzi Yazıcı hakkında bu mektup yüzünden takipsizlik kararı verildiğini söylemeye gerek yok sanırım. Ama buna rağmen Fevzi Yazıcı 26 aydır hala hücrede!
***
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bir dizi film senaryosu bahane edilerek tutuklanan Hidayet Karaca, cezaevinde 5 yılını tamamladı, 6’ncı yılına girdi. 17 Kasım 2017’den beri hücrede!..
HSYK 2. Dairesi Başkanı Nesibe Özer, bir seri katilden daha fazla suç işlemiş gibi tam 42 aydır tek kişilik bir hücrede tutuluyor. Tıpkı, “içeri girip tahliye olanlardan ya da yurtdışına çıkanlardan susan uğraşmayan boş oturan bizi unutan keyfine bakan kim varsa da hakkımı helal etmiyorum.” diyen Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur gibi…
Hücresinde kalp krizi geçirdiği söylenerek hayatını kaybeden eski HSYK üyesi Teoman Gökçe ile tedavi olduğu hastaneden alınıp tutuklanan ve ağır hastalığına rağmen tahliye edilmeyerek hasta yatağında kelepçeli bir şekilde bilinci kapanana kadar yoğun bakım hücresinde tutulan Yargıtay Üyesi Mustafa Erdoğan ve benzerlerinin hesabını kimse vermedi henüz.
Cezaevlerindeki her ölümden sonra -ki buna cinayet demek daha doğru olur- iktidar cenahı sessizliğe gömülürken, ulusalcı cenahın “Ama siz de Kuddusi Okkır’a…” diye başlayan savunmaları ve AKP iktidarının suçlarını örtbas etme çabaları kabak tadı verdi. (Bu konu ayrı bir yazıyı hak ediyor.)
Peki bir insan azılı bir suçlu dahi olsa hücreye atılabilir mi?
Bu konuda 5275 sayılı kanun açık. Kanunun 44’ncü maddesine göre kimlerin hangi şartlarda ne kadar süreyle hücreye konulabilecekleri açıkça yazıyor. Cezaevinde bir tutuklu veya hükümlü, birini öldürse veya öldürmeye teşebbüs etse, isyan çıkarsa, tünel kazsa veya firar etse en fazla 20 gün hücre cezası alır.
Halbuki uygulama fecaat. Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanlığı’nın net sayıyı açıklamamasına rağmen 3 bin civarında tutuklu veya mahkûmun hücrede tutulduğunu söylüyor. Gergerlioğlu’na göre hücredekilere yasalarda belirtilen sınırları aşan bir tecrit uygulanıyor, havalandırma ve spor gibi hakları ellerinden alınıyor, sağlık sorunları olduğunda hastaneye sevkleri geciktiriliyor. Yasaya göre bir mahkûmu disiplin cezası nedeniyle en fazla 20 gün tek kişilik hücrede tutabilirsiniz. Ama 25-26 aydır hücrede tutulan yüzlerce kişi olduğunu biliyoruz. Devlet eliyle, cezaevinde insan hakları askıya alınmış durumda” diye konuşuyor.
Yasa açık ve anlaşılır olmasına rağmen, bunca kamu görevlisi, bunca öğretmen ve bunca gazeteci neden aylardır hücrede? Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise en başta bu kararları veren hakimleri ve cezaevi görevlilerinin yasaya uyması gerekmez mi? Ayrıca kimin hücreye konulacağına Ankara’da birilerinin karar vererek cezaevlerine liste göndermesi büyük bir skandal. Bu listelerde adı geçen kişilerin aylarca hatta yıllarca tek kişilik hücrede tutuluyor olmaları izah edilemez.
[Av. Mehmet Tahsin] 6.2.2020 [TR724]
Olay, orta büyüklükte bir ilçenin cezaevinde geçiyor.
16 Temmuz günü tutuklanıp hücreye atılan bir savcı, son derece kısıtlı havalandırma saatlerinin birinde o güne kadar tanımadığı biriyle karşılaşır. Çünkü havalandırmada karşılaştığı kişiler genelde hücre cezası alan diğer meslektaşları oluyordu. Hâl hatır sorma faslından sonra ne iş yaptığını ve neden hücre cezası aldığını sorar. Adamcağız, bir fabrikada işçi olduğunu, arada bir sohbetlere gittiği için tutuklandığını ama neden hücreye konulduğunu kendisinin de bilmediğini söyler.
Adını söyleyince mesele anlaşılır. Gariban fabrika işçisi, AKP iktidarının kara listeye aldığı meşhur bir savcıyla aynı ismi taşımaktadır. Savcı bey bir sonraki görüşmede o işçinin eline bir dilekçe tutuşturur ve cezaevi yönetimine vermesini söyler. Dilekçede kendisinin sadece bir fabrika işçisi olduğu, ünlü savcı filanca ile bir ilişkisi veya yakınlığının olmadığı, sadece isimlerinin benzediği yazmaktadır. Birkaç gün sonra fabrika işçisi hücreden alınıp normal koğuşa gönderilmiştir.
Bir savcı
Geçen hafta sosyal medyada dolaşan bir mesaj zinciri, yukarıda anlattığım hikâyeyi daha anlamlı kılıyor. İhraç edilen bir yargı mensubu tarafından paylaşılan bu mesajlara göre, darbe bahanesiyle tutuklanan hâkim ve savcılardan hücrede tutulacaklara dair Ankara’dan listeler gönderilmiş. Urfa’da görev yapan iki savcının adı aynıymış.
Biri bulunamamış. Genç Savcı M.K. listeye göre bulunamayan savcı zannedilerek hücreye konulmuş. Şanlıurfa ilçelerinden birinde görev yapan bu genç savcı, görevlilerin ellerindeki listeye göre bir hücreye konulacağını öğrenince şok olmuş. Hücrede tutulması için bir neden olmadığını anlatmaya çalışmış, ama dinlememişler.
Bilmem kaç ay sonra cezaevi yönetimi listede adı geçen Savcı M.K. ile hücredeki savcının farklı kişiler olduklarını anlamış. Hücrede tuttukları savcıya yanlışlık yapıldığını söyleyerek onu hücreden çıkarmışlar.
Bir öğretmen
Bir başka örneğimiz Çorum’dan…
Çorum Cezaevi 3 No’lu hücresinde 27 Nisan 2018’de kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden 58 yaşındaki Din dersi öğretmeni Muzaffer Özcengiz, 15 Temmuz sonrasında cezaevinde hayatını kaybeden onlarca Hizmet Hareketi gönüllüsünden sadece biriydi.
Bir ifadede adı geçtiği için, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanmış, 28 Şubat 2018’de ‘sorgusuz sualsiz’ hücreye konulmuştu. Vefatından kısa süre önce Çorum Cezaevi İnfaz Hakimliğine hitaben yazdığı mektupta, sağlık durumunu, hastalıklarını, doktorun söylediklerini tarih vererek detaylarıyla anlatıyor ve tek başına ihtiyaçlarını göremediği için normal koğuşa geçme talebinde bulunuyor.
“Yaşam şartlarım her geçen gün iyice kötüleşmekte ve ben kötüye doğru gitmekteyim. Yaşam hakkımın elimden alınmaması, iyileştirilmesi için çoklu koğuşa alınmamı insaniyet namına talep ediyorum.”
Buna rağmen hiçbir işlem yapmayan cezaevi yönetimi, 58 yıllık ömründe karıncayı incitmemeye dikkat eden bir insanı seri katil gibi tıktığı cezaevi hücresinde ölümünü seyretmiştir.
Bir gazeteci
Zaman’ın eski Görsel Yönetmeni Fevzi Yazıcı, 17 Aralık 2017 tarihinden beri tek kişilik hücrede tutuluyor. Sebep?
Hatırlarsınız, 2 yıl önce ABD’de görülen Reza Zarrab davasında, Zarrab’ın avukatları mahkemeye delil olarak bir mektup sunmuşlardı. Fethullah Gülen tarafından bir hakime yazıldığı iddia edilen mektupta cezaevindeki tutuklu polislerin salıverilmesini isteniyordu. Tabi böyle bir şey yoktu. Photoshop’la hazırlanmış bu sahte mektup, kimliği ‘belirsiz’ birileri tarafından Fevzi Yazıcı’nın evinde el konulan flaş disklerden birinin içine yerleştirilmiş. Bu mektubu kabul etmesi için, avukatının dahi haberi olmadan tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevinden alınıp Vatan Emniyet’e götürülüp baskı yapılmıştı. Bu baskıya rağmen itirafçı olmayınca hücreye alınıyor ve o gün bugün hücrede.
Bu arada o mektubun delil diye sunulduğu ABD’deki mahkemede Türk avukatların nasıl rezil olduğunu, mektubun sahte olduğunun ortaya çıkmasıyla Fevzi Yazıcı hakkında bu mektup yüzünden takipsizlik kararı verildiğini söylemeye gerek yok sanırım. Ama buna rağmen Fevzi Yazıcı 26 aydır hala hücrede!
***
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Bir dizi film senaryosu bahane edilerek tutuklanan Hidayet Karaca, cezaevinde 5 yılını tamamladı, 6’ncı yılına girdi. 17 Kasım 2017’den beri hücrede!..
HSYK 2. Dairesi Başkanı Nesibe Özer, bir seri katilden daha fazla suç işlemiş gibi tam 42 aydır tek kişilik bir hücrede tutuluyor. Tıpkı, “içeri girip tahliye olanlardan ya da yurtdışına çıkanlardan susan uğraşmayan boş oturan bizi unutan keyfine bakan kim varsa da hakkımı helal etmiyorum.” diyen Yargıtay üyesi Hüsamettin Uğur gibi…
Hücresinde kalp krizi geçirdiği söylenerek hayatını kaybeden eski HSYK üyesi Teoman Gökçe ile tedavi olduğu hastaneden alınıp tutuklanan ve ağır hastalığına rağmen tahliye edilmeyerek hasta yatağında kelepçeli bir şekilde bilinci kapanana kadar yoğun bakım hücresinde tutulan Yargıtay Üyesi Mustafa Erdoğan ve benzerlerinin hesabını kimse vermedi henüz.
Cezaevlerindeki her ölümden sonra -ki buna cinayet demek daha doğru olur- iktidar cenahı sessizliğe gömülürken, ulusalcı cenahın “Ama siz de Kuddusi Okkır’a…” diye başlayan savunmaları ve AKP iktidarının suçlarını örtbas etme çabaları kabak tadı verdi. (Bu konu ayrı bir yazıyı hak ediyor.)
Peki bir insan azılı bir suçlu dahi olsa hücreye atılabilir mi?
Bu konuda 5275 sayılı kanun açık. Kanunun 44’ncü maddesine göre kimlerin hangi şartlarda ne kadar süreyle hücreye konulabilecekleri açıkça yazıyor. Cezaevinde bir tutuklu veya hükümlü, birini öldürse veya öldürmeye teşebbüs etse, isyan çıkarsa, tünel kazsa veya firar etse en fazla 20 gün hücre cezası alır.
Halbuki uygulama fecaat. Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanlığı’nın net sayıyı açıklamamasına rağmen 3 bin civarında tutuklu veya mahkûmun hücrede tutulduğunu söylüyor. Gergerlioğlu’na göre hücredekilere yasalarda belirtilen sınırları aşan bir tecrit uygulanıyor, havalandırma ve spor gibi hakları ellerinden alınıyor, sağlık sorunları olduğunda hastaneye sevkleri geciktiriliyor. Yasaya göre bir mahkûmu disiplin cezası nedeniyle en fazla 20 gün tek kişilik hücrede tutabilirsiniz. Ama 25-26 aydır hücrede tutulan yüzlerce kişi olduğunu biliyoruz. Devlet eliyle, cezaevinde insan hakları askıya alınmış durumda” diye konuşuyor.
Yasa açık ve anlaşılır olmasına rağmen, bunca kamu görevlisi, bunca öğretmen ve bunca gazeteci neden aylardır hücrede? Eğer Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devleti ise en başta bu kararları veren hakimleri ve cezaevi görevlilerinin yasaya uyması gerekmez mi? Ayrıca kimin hücreye konulacağına Ankara’da birilerinin karar vererek cezaevlerine liste göndermesi büyük bir skandal. Bu listelerde adı geçen kişilerin aylarca hatta yıllarca tek kişilik hücrede tutuluyor olmaları izah edilemez.
[Av. Mehmet Tahsin] 6.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Av. Mehmet Tahsin
Doğu’da üst düzey, Batı’da vasıfsız! [Hasan Cücük]
Gece saatler 02.30 gösterirken, gazete balyaları kaldırımın üzerinde duruyor. Jyllands Posten, Politiken, Berlingske Tidende ve İnformation’dan oluşan gazeteleri ‘şehir uykudayken’ dağıtan kişi ise Letonyalı Madars Kleinbergs. Ülkesinde üst düzey polislik görevini bırakıp, Danimarka’da gazete dağıtmasının tek sebebi; daha fazla para kazanmak.
1960’lı yılların sonunda hayallerini bir bavula doldurup gurbete yelken açan Türklerin gelişi ekonomik sebeplerdi. Daha iyi bir hayat için yurdunu, yuvasını terk edip ‘gurbetçi’ olan Türklerin yaşadığı benzer durumu son yıllarda Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri vatandaşları yaşıyor. Ülkeleri Avrupa Birliği (AB) üyesi olunca, diğer zengin ülkelerin kapısı açılmış oldu. Yıllarca komünizmin demir paletleri altında ezilen Doğu Avrupa ülkeleri, 1990’lı yıllarda her ne kadar demokrasiye kavuşmuş olsa da, ekonomik olarak batının çok gerisindeydi. Vize engelinin kalkmasıyla doğudan batıya önemli göç oldu. Türkiye’den gelen göçmenlerin bariz özelliği ‘eğitim seviyesinin düşük olmasıydı. Oysa Doğu Avrupa’dan gelenlerin büyük çoğunluğu yüksek eğitimliydi. Prestijli mesleklerine elveda diyenler, batıda temizlikçilik yapıyor, çiftliklerde çalışıyordu ama kendi ülkesinde kazandıklarının 3-4 katı fazla paraya çalışıyorlardı. Tıpkı Komiser Madars Kleinbergs gibi.
Letonya’nın üçüncü büyük şehri Liepaja’da emrinde 38 polis memurunun çalıştığı Madars Kleinbergs, gelecek vaat eden bir isimdi. İNTERPOL’un Letonya’daki başkan yardımcılığı görevini de yapan Kleinbergs, daha iyi bir yaşam için eşi ve 2 çocuğunu yanına alarak Danimarka’ya geldi. İyi bir kariyere elveda demesine tanıdıklarının anlam veremediğini söyleyen Kleinbergs, ‘İnsanların gıpta ile baktığı bir mesleğim vardı ama karnım açtı. Rahat bir hayat yaşayamadıktan sonra üst düzey polis olsam ne olacak sanki’ diyerek, gurbete yelken açmanın sebebini açıklıyor. Letonya’da emniyet müdürüyken 5 bin kron (650 Euro) alan Madars Kleinbergs, Danimarka’da gazete dağıtarak ve çiftliklerde çalışarak vergi sonrası aylık 18 bin kron (2400 Euro) kazanıyor. Letonya’da tek işte çalışarak geçinmenin çok zor olduğunu söyleyen Madars Kleinbergs, bir çok arkadaşının en az 2-3 işte çalıştığını söylüyor.
Madars Kleinbergs, prestijli işini bırakıpta Danimarka’da sıradan bir işte çalışan tek örnek değil. Kopenhag Üniversitesi İş Piyasası Araştırma Merkezi’nin (FAOS) Polonyalılar üzerinde yaptığı araştırmaya göre, Kopenhag’daki Polonyalıların yüzde 95’i lise veya yüksek okul mezunu. Ancak bu kişilerin yüzde 50’den fazlası temizlik işinde çalışıyor. FAOS’tan Sören Kaj Andersen, Doğu Avrupa’dan batıya yönelen beyin göçüne dikkat çekerek, ‘Özellikle Baltık ülkelerinde son yıllarda öğretmen açığı yaşanıyor. Sebebi ise, çok sayıda öğretmenin daha fazla kazanmak için İngiltere’ye gitmesidir. Bunların çoğunluğu depolarda çalışarak, öğretmenlikten daha fazla kazanıyor. Ama öğretmenlik, inşaat işçiliği değil ki yeri başkalarıyla doldurulsun.’ diyerek yaşanmakta olan sıkıntıları dile getiriyor.
Yapılan en iyimser tahminlere göre, doğunun batıyı ekonomik seviye olarak yakalaması için en az 30 yıl gerekiyor. Özellikle Baltık ülkeleri yurtdışına göç vermekten dolayı oldukça etkilenmiş bulunuyor. Polonya, kısmen fazla nüfusundan dolayı bu etkiyi bugün az yaşamasına karşılık, az nüfuslu Baltık ülkeleri için aynı şeyleri söylemek çok zor. Letonya, beyin göçünü tersine çevirmek için yeni bir eylem planı üzerinde çalışırken, Litvanya özellikle İrlanda’ya giden vatandaşlarını geri döndürmeye çalışıyor. Litvanyalıların yoğun olarak yaşadıkları bölgelere giden devlet yetkileri, ülkelerindeki ekonomik gelişme ve iş imkanlarını anlatıp, geri dönüşün yolunu açmaya çalışıyorlar.
‘Gurbeti vatan’ yapan Türklerle, Doğu Avrupalılar arasında ki en büyük fark eğitim olmasına karşılık, geliş sebebi iki grubunda ekonomi noktasında birleşiyor. Diğer bir ortak özellikte, tıpkı Türkler nasıl ilk geldiklerinde en zor işlerde çalışmışsa, Doğu Avrupalılarda aynı kaderi yaşıyor.
[Hasan Cücük] 6.2.2020 [TR724]
1960’lı yılların sonunda hayallerini bir bavula doldurup gurbete yelken açan Türklerin gelişi ekonomik sebeplerdi. Daha iyi bir hayat için yurdunu, yuvasını terk edip ‘gurbetçi’ olan Türklerin yaşadığı benzer durumu son yıllarda Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri vatandaşları yaşıyor. Ülkeleri Avrupa Birliği (AB) üyesi olunca, diğer zengin ülkelerin kapısı açılmış oldu. Yıllarca komünizmin demir paletleri altında ezilen Doğu Avrupa ülkeleri, 1990’lı yıllarda her ne kadar demokrasiye kavuşmuş olsa da, ekonomik olarak batının çok gerisindeydi. Vize engelinin kalkmasıyla doğudan batıya önemli göç oldu. Türkiye’den gelen göçmenlerin bariz özelliği ‘eğitim seviyesinin düşük olmasıydı. Oysa Doğu Avrupa’dan gelenlerin büyük çoğunluğu yüksek eğitimliydi. Prestijli mesleklerine elveda diyenler, batıda temizlikçilik yapıyor, çiftliklerde çalışıyordu ama kendi ülkesinde kazandıklarının 3-4 katı fazla paraya çalışıyorlardı. Tıpkı Komiser Madars Kleinbergs gibi.
Letonya’nın üçüncü büyük şehri Liepaja’da emrinde 38 polis memurunun çalıştığı Madars Kleinbergs, gelecek vaat eden bir isimdi. İNTERPOL’un Letonya’daki başkan yardımcılığı görevini de yapan Kleinbergs, daha iyi bir yaşam için eşi ve 2 çocuğunu yanına alarak Danimarka’ya geldi. İyi bir kariyere elveda demesine tanıdıklarının anlam veremediğini söyleyen Kleinbergs, ‘İnsanların gıpta ile baktığı bir mesleğim vardı ama karnım açtı. Rahat bir hayat yaşayamadıktan sonra üst düzey polis olsam ne olacak sanki’ diyerek, gurbete yelken açmanın sebebini açıklıyor. Letonya’da emniyet müdürüyken 5 bin kron (650 Euro) alan Madars Kleinbergs, Danimarka’da gazete dağıtarak ve çiftliklerde çalışarak vergi sonrası aylık 18 bin kron (2400 Euro) kazanıyor. Letonya’da tek işte çalışarak geçinmenin çok zor olduğunu söyleyen Madars Kleinbergs, bir çok arkadaşının en az 2-3 işte çalıştığını söylüyor.
Madars Kleinbergs, prestijli işini bırakıpta Danimarka’da sıradan bir işte çalışan tek örnek değil. Kopenhag Üniversitesi İş Piyasası Araştırma Merkezi’nin (FAOS) Polonyalılar üzerinde yaptığı araştırmaya göre, Kopenhag’daki Polonyalıların yüzde 95’i lise veya yüksek okul mezunu. Ancak bu kişilerin yüzde 50’den fazlası temizlik işinde çalışıyor. FAOS’tan Sören Kaj Andersen, Doğu Avrupa’dan batıya yönelen beyin göçüne dikkat çekerek, ‘Özellikle Baltık ülkelerinde son yıllarda öğretmen açığı yaşanıyor. Sebebi ise, çok sayıda öğretmenin daha fazla kazanmak için İngiltere’ye gitmesidir. Bunların çoğunluğu depolarda çalışarak, öğretmenlikten daha fazla kazanıyor. Ama öğretmenlik, inşaat işçiliği değil ki yeri başkalarıyla doldurulsun.’ diyerek yaşanmakta olan sıkıntıları dile getiriyor.
Yapılan en iyimser tahminlere göre, doğunun batıyı ekonomik seviye olarak yakalaması için en az 30 yıl gerekiyor. Özellikle Baltık ülkeleri yurtdışına göç vermekten dolayı oldukça etkilenmiş bulunuyor. Polonya, kısmen fazla nüfusundan dolayı bu etkiyi bugün az yaşamasına karşılık, az nüfuslu Baltık ülkeleri için aynı şeyleri söylemek çok zor. Letonya, beyin göçünü tersine çevirmek için yeni bir eylem planı üzerinde çalışırken, Litvanya özellikle İrlanda’ya giden vatandaşlarını geri döndürmeye çalışıyor. Litvanyalıların yoğun olarak yaşadıkları bölgelere giden devlet yetkileri, ülkelerindeki ekonomik gelişme ve iş imkanlarını anlatıp, geri dönüşün yolunu açmaya çalışıyorlar.
‘Gurbeti vatan’ yapan Türklerle, Doğu Avrupalılar arasında ki en büyük fark eğitim olmasına karşılık, geliş sebebi iki grubunda ekonomi noktasında birleşiyor. Diğer bir ortak özellikte, tıpkı Türkler nasıl ilk geldiklerinde en zor işlerde çalışmışsa, Doğu Avrupalılarda aynı kaderi yaşıyor.
[Hasan Cücük] 6.2.2020 [TR724]
Erdoğan, Ergenekon kartını yeniden mi açıyor? [Adem Yavuz Arslan]
Suriye’den gelen şehit haberleri ve Kızılay skandalı nedeniyle gündemin gerisinde kaldı ancak üzerinde durulması, analiz edilmesi gereken çok önemli açıklamalar-gelişmeler var. Üstelik birbirinden bağımsız-ilgisizmiş gibi gözüken bu olaylar doğrudan birbirleriyle ilintili ve Türkiye’nin geleceğine etki edecek güçte.
Gelişmelerin analizini yapmadan önce kimin ne dediğini kısaca hatırlatalım;
Gerek görev süresi gerekse de emeklilik dönemlerinde tartışmalı demeçler vermesiyle tanınan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ 29 Ocak’ta ekranlara çıkıp Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aralarında geçen bir konuşmayı aktararak ona “2008-2010 sürecinde ‘Bugün bizsek hedef, yarın siz olacaksınız” dediğini söyledi. Başbuğ bir takım yasal düzenlemelere dair anektodlar aktarıp dolaylı olarak ‘Fetö’nün siyasi ayağı AKP’dir’ demiş oldu.
Başbuğ’un açıklamalarına AKP cephesinden sert tepki geldi. AKP sözcüsü Ömer Çelik AKP MYK toplantısı sonrası kameraların karşısına geçip “Başbuğ’un açıklamalarında iyi niyet görmemek gerekir” dedi. Çelik Başbuğ’un açıklamalarına karşı AKP’li vekillerin yargıya başvuracağını da söyledi.
Suriye’den 8 şehit haberinin geldiği bir dönemde Rusya’nın kanlı bıçaklı olduğu Ukrayna’ya giden Erdoğan, Ukraynalı mevkidaşı ile yaptığı basın toplantısında Ukrayna’da ev hapsinde tutulan eski özel kuvvetlerci Nuri Gökhan Bozkır’ın Türkiye’ye iade edilmesi gerektiğini söyledi. Erdoğan daha önce telefonla yaptığı talebi bu kez kameraların önünde yaptı ve çok önemli gündemler olmasına rağmen Bozkır’ı hem basın toplantısında hem de dönüş yolunda uçakta gündeme getirdi; “Bunu kendisinden özellikle istedim. Dedim ki bizim için çok ama çok ileri derecede önemli. Şu anda iltica ile ilgili de girişimleri olmuş. Dolayısıyla burada bir yanlışa düşüp de buna böyle bir kapıyı da açacak olursanız, bu aramızdaki ilişkileri de sıkıntıya sokabilir.” Türkiye’nin Ukrayna’ya 200 milyon dolar yardım yapacağı haberinin de dolaşıma sokulduğu bir dönemde Erdoğan’ın bu sözleri Bozkır’a ne kadar çok önem verdiğini gösteriyor.
Organize suç örgütü olmaktan hüküm giymiş Sedat Peker sosyal medya hesabından ‘Yurt dışına kaçtığı’ yönündeki söylentilere cevap verdi. Peker’in açıklaması Karadağ’a kaçtığı yönündeki dedikoduları da teyit etmiş oldu. Peker Balkanlar’da bulunduğunu, oturumunu aldığını, üniversite eğitimini tamamlayıp döneceğini söyledi. Ancak açıklamasında yer alan ilginç bir bölüm vardı. Peker “Ben herhangi bir suç işlemedim ki aranayım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin polisleriyle hiçbir sorunum yok, olamaz da ancak bu şerefli teşkilatın içine bir şekilde monte olmuş görünürde polis ama özünde hain olanlarla bizim hesabımız her zaman olacaktır” diye yazdı. İlerleyen saatlerde ise Instagram hesabından ‘efkarlı’ görüntülerini paylaştı.
Birbirinden bağımsızmış gibi gözüken bu dört açıklama aslında doğrudan ilintili ve hepsi de Ankara’da süren güç savaşlarının bir yansıması. Ortada ne tür bir mücadele var, yakın gelecekte neler olabilir sorusuna dair analizlere geçmeden kavganın aktörlerine dair biraz hatırlatma yapmakta fayda var.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İlker Başbuğ herkesin malumu…
Türkiye Cumhuriyeti’nin en tartışmalı Genelkurmay Başkanıydı. Dönemi çalkantılarla geçti. Manşetlerden hiç düşmedi. AKP’ye yönelik kapatma davasından tutun da tartışmalı karakol baskınlarına kadar her alanda Başbuğ ismi ön plandaydı. İnternet Andıcı davası kapsamında tutuklanıp hapis yattı. 17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Erdoğan ile Ergenekon arasında yapılan mutabakat çerçevesinde dosyası kapatıldı.
Şimdilerde yoğun bir PR kampanyası ile siyasete hazırlanıyor.
Sedat Peker de herkesin malumu olan isimlerden. Suç örgütü yöneticiliğinden hüküm giymiş, Ergenekon soruşturmaları döneminde tutuklanmış ve daha sonra değişen siyasi konjonktür nedeniyle Başbuğ gibi serbest kalmış bir isim. Adı Türkiye’de ‘derin devlet’ ile özdeşleşen Veli Küçük ile anıldı. Erdoğan’ın itibar ettiği Peker’in adı yaptığı ‘kanlarında boğacağız’ açıklamaları nedeniyle manşetlerden düşmedi. Suriye’ye yolladığı araç gereçler ve provokatif açıklamalarıyla sürekli gündem oldu. Peker’e dair söylenecek çok şey var ama daha fazlası için Google’i işaret edip bir diğer aktöre geçelim.
Bu denklemde en ilginç isim şüphesiz Nuri Gökhan Bozkır…
Başbuğ ve Peker kadar popüler olmasa da güvenlik bürokrasisi ve bu konuları takip eden gazeteciler için hayli tanıdık bir isim. Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan Bozkır geçtiğimiz aylarda bir anda Ukrayna’da ortaya çıktı ve Erdoğan rejimi sürpriz bir şekilde Necip Hablemitoğlu cinayetini gerekçe yaparak Bozkır’ın peşine düştü. Öyle ki Erdoğan’ın Bozkır için harcadığı efor Reza Zarrab’ı ABD’den almak için gösterdikleri olağanüstü çabayı hatırlattı.
Erdoğan Bozkır için Necip Hablemitoğlu cinayetinin zanlısı dedi ama kamuoyu Bozkır’ı çok farklı dosyalardan da tanıyor. Bozkır’ın adı ilk olarak 2005 yılının son günlerinde Ankara merkezli ‘Sauna Çetesi’nde gündeme geldi.
Hablemitoğlu suikastının katil zanlılarından olduğu değerlendirilen şüpheli Nuri Gökhan Bozkır
İddiaya göre aralarında asker ve polislerin olduğu bir çete, başkentin bilinen saunalarından birini gasp edip buraya yerleştirdikleri gizli kameralarla siyasetçi ve bürokratlara şantaj yapıyordu. Çetenin lideri Kasım Zengin’di ve üyeleri arasında Emniyet Genel Müdür vekili Ertuğrul Çakır, Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan ihraç edilen Yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır ile İbrahim Tatlıses´in de bulunduğu 18 kişi vardı.
Operasyon basit bir şantaj ihbarı üzerine başlamıştı fakat soruşturma safhasında ‘yeni Susurluk’ olarak adlandırıldı.
Zira sanıklar arasında askerler, polisler, ünlü simalar ve yeraltı dünyasından isimler vardı. Üstelik ele geçirilen belgeler ve bilgiler arasında daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın olaya dahil olmasına neden olacak ‘çok gizli’ kozmik bilgiler vardı.
Çete lideri olan Kasım Zengin’de sahte MİT kimliği ve içlerinde siyasetçilere mahrem bilgiler, önemli avmlere dair keşif notları, krokiler ve askeri bilgilerin olduğu cd’ler ele geçirildi. Soruşturma derinleştirildikçe patlayıcılara ve suikast eğitimlerine dair ipuçları yakalandı. İbrahim Tatlıses mahkeme ifadesinde “Zengin ve adamlarını ‘devlet görevlisi’ olarak tanıdığını” anlatmıştı. Araştırma derinleştirildikçe görüldü ki ‘Saunanın bir ucu devlete çıkıyor’.
İddianame eklerinde bu grubun yaptığı şantajlar ve tuzaklara dair kayıtlar da vardı. Özetle ‘yeni Susurluk’ benzetmesi boşuna değildi. Ancak 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası Erdoğan’ın müdahalesi ile dosya ‘FETÖ çuvalı’na atılarak kapatıldı ve tüm sanıklar beraat etti.
Sauna Çetesi ile birlikte Atabeyler ve Ergenekon Operasyonları sırasında yakalanan emekli ya da muvazzaf birçok asker ÖKK personeli çıktı. Çeşitli rütbelerdeki bu isimlerle birlikte çok sayıda patlayıcı madde ve silahlarla kaos oluşturmaya yönelik planlar, krokiler, fişleme dosyaları ve şantaj görüntüleri ele geçirilmişti.
ÖKK’cı yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır kısa süre sonra yeniden kamuoyunun gündemine geldi. 2015 yılı Eylül ayında Şanlıurfa Akçakale’de yakalanan bir TIR herkesi şok etti.
Görünürde soğan taşıyan TIR’ın içinde aslında 6.5 ton patlayıcı madde vardı. 9 şüpheli hakkında “IŞİD’e silah sağlama” iddiasıyla işlem yapıldı. Olayı daha da ilginç hale getiren iki boyutu oldu; birincisi sanıklardan birisi adını Sauna Çetesi’nden duyduğumuz TSK’dan ihraç Özel Kuvvetler’ci Nuri Gökhan Bozkır’dı.
Bozkır kendini ‘ÖKK’cı binbaşı’ olarak tanıtmıştı.
Patlayıcılarla birlikte bir de üsteğmen yakalanmıştı. İkincisi patlayıcı maddeler Afyon’da bir depodan çıkmıştı ve depoda olması gereken 20 ton patlayıcının 13.5 tonu kayıptı. 6.5 tonu yakalanmıştı ama geri kalan miktardan iz yoktu. Bozkır silah ticareti işini uluslararası boyutta sürdürüyordu ve Kırgızistan’da bulunan, uluslararası düzeyde silah, patlayıcı ve bomba satışı yapan DNS Defence şirketinin sahibi gözüküyordu.
Savcılar soğanların altına saklanmış 6.5 ton patlayıcıyı yakalamıştı ama 13.5 tondan iz yoktu.
Kayıp patlayıcıların akıbeti halen bilinmiyor. Ancak net olarak bilinen bir şey var; Bozkır aktif olarak sahadaydı. Çünkü Sauna Çetesi soruşturmasından kurtulan Bozkır bir süre sonra Suriye kırsalında ortaya çıktı. Güvenlik birimlerinin edindiği bilgiye göre Suriye’de Esad rejimine karşı savaşacak birliklerin eğitiminde görev aldı.
Görünürde Nuri Bozkır adı Sauna Çetesi’ne karıştıktan sonra YAŞ kararı ile ordudan atılmıştı. Ancak gerek Urfa’da yakalanan patlayıcı yüklü TIR ve gerekse de Suriye’deki yabancı savaşçıların eğitimi sürecinde karşımıza çıkması ihracın gerçek olup olmadığını sorgulatıyor.
Dahası henüz Sauna davasından beraat etmeden ‘devlet adına’ ziyaretlerde bulunuyordu. Nitekim 2012-2013 yıllarında beraberinde ÖSO komutanları ile birlikte Hatay’da emniyeti ve valiliği ziyaret ettiği sır değil.
Takip eden süreçte kendisinden uzun süre haber alanımayan Nuri Bozkır geçtiğimiz yılın temmuz ayında Ukrayna’da ortaya çıktı. Türkiye’nin Necip Hablemitoğlu cinayetini gerekçe göstererek Türkiye’ye iadesini istediği Bozkır’la ilgili Kiev’de hukuki süreç başladı. Bozkır siyasi sığınma talep ederken Türkiye Bozkır için bütün imkanlarını seferber etti.
Erdoğan daha önce telefonla mevkidaşını arayıp Bozkır’ın Türkiye’ye iadesini istemişti, önceki gün de bizzat istedi.
Peki Nuri Gökhan Bozkır için Erdoğan neden bu kadar ısrarcı ? Bu olayın Sedat Peker’in Karadağ’a yerleşmesi ve Başbuğ’un ‘fetö konusunda Erdoğan’ı uyardım’ açıklamalarının ne ilgisi, ilişkisi var?
Herkesin malumu olduğu üzere 17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk operasyonu sonrası Ergenekon ile ittifak yapan Erdoğan bu müttefikliği kullanarak hem yasal soruşturmalardan kendini kurtardı hem de Türkiye’yi parti devletine dönüştürme yolunda önemli mesafe aldı. Bu süreçte Ergenekon’un çok ciddi lojistik desteği oldu.
Ergenekon cephesi ise önce kendileriyle ilgili soruşturma ve mahkemelerden kurtulmak, ardından da Gülen Cemaati’ni tümden ortadan kaldırmak için Erdoğan’ın ajandasına gizli-açık destek verdi.
Ancak bu ‘evlilik’ tamemen çıkar hesaplarına dayanıyordu ve günün birinde çatışma kaçınılmazdı.
Bugüne kadar ‘ortak düşmanları’ Cemaati bitirmek için kılıçlarını birbirlerine karşı kullanmadılar. Ancak son dönemde iki tarafında hamle için hazırlık içerisinde olduğunun işaretleri arttı.
Henüz kılıçlar kınından çıkmasa bile ‘şakırdatılarak’ karşı tarafa mesaj veriliyor.
Sedat Peker’in yurtdışına kaçması, Nuri Bozkır’ın ‘ne pahasına olursa olsun’ Ukrayna’dan getirilmesi için bizzat Erdoğan’ın devreye girmesi ve Başbuğ’un ekran ekran dolaşıp ‘fetö konusunda Erdoğan’ı suçlayıcı demeçler’ vermesi bu çatışmanın bir sonucu.
Önce Sedat Peker’in durumuna bakalım…
Aslında ipuçları Peker’in açıklamasında var. Peker “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin polisleriyle hiçbir sorunum yok, olamaz da ancak bu şerefli teşkilatın içine bir şekilde monte olmuş görünürde polis ama özünde hain olanlarla bizim hesabımız her zaman olacaktır” diye yazdı.
Peker’in bu ifadeleri kendisiyle ilgili yasal bir sürecin işlediğinin delili.
Peker’in poliste bir grubu işaret etmesi de bundan. Eskiden olsa ‘fetö’ der çıkardı ancak artık böyle bir lüksü yok. Peker’in burada işaret ettiği kadro bizzat Saray’dan talimat alan, ‘Reis’in düşmanları için dosya hazırlayan’ bir ekip.
Peker demek aynı zamanda Veli Küçük ve Avrasyacı ekip demek. Peker’in dosyasını açtığınız zaman konu doğrudan Ergenekon’a bağlanabilir. Erdoğan’ın yaptığı da bu aslında.
Aynı durum Nuri Bozkır için de geçerli…
Erdoğan’ın Necip Hablemitoğlu cinayeti için bunca yıl hiçbir şey yaptırmayıp son anda varıyla yoğuyla bu konuya odaklanmasının anlamı da Bozkır’ın Ergenekon irtibatlarıyla ilgili. Bozkır, Ergenekon sanıklarından emekli albay Levent Göktaş ve evinde çok sayıda silahla yakalanan binbaşı Fikret Emek’le doğrudan irtibatlı.
Eğer Bozkır Ukrayna’dan getirilir ve yargılanmaya başlarsa Hablemitoğlu cinayeti üzerinden Ergenekon dosyası yeniden açılabilir ki duyumlar Erdoğan’ın bu yönde hazırlıklar yapılmasını istediği şeklinde.
Bu noktada enteresan bir gelişme de Hürriyet gazetesinin tutumu.
Bozkır’ın Ukrayna’da olduğu ortaya çıkınca Hürriyet gazetesi Kiev’e gidip Bozkır’ın peşine düştü. Toygun Atilla’nın Bozkır gibi bir ismi ‘ağlak, estetikli ve cılız’ diye tanımlaması hayli dikkat çekiciydi. Atilla’nın haberi Bozkır lehine algı çalışması olarak algılanabilecek bir üsluptaydı.
Ancak aradan geçen 1 aydan az bir süre içerisinde Hürriyet’in Bozkır’a bakışı da değişti. Toygun Atilla’nın Bozkırla ilgili haberinin tersine yeni haberde Bozkır ‘ Karanlık Nuri’ olarak karşımıza çıktı. Mesut Hasan Benli imzalı haberde Bozkır’ın IŞİD’e silah taşıdığı iddiası işleniyordu. Haberde yargılamaya dair detaylar vardı. Her iki haber arasındaki üslup farkı çok dikkat çekiciydi. Kısacası Hükümetin Rusya politikası değiştikçe Hürriyet’in Nuri Bozkır haberleri de değişim gösterdi.
Başbuğ’un açıklamalarına gelince…
Kulislere hakim olan herkesin çoktan duyduğu, bildiği bir durum bu. Erdoğan’la işbirliği yapan ve Gülen Cemaati’ni bitirmek için her türlü desteği veren Ergenekon artık sona geldiğini düşünüyor. Erdoğan’a karşı hamlesini de yine ‘fetö’ üzerinden yapacak. ‘Siyasi ayak’ tartışmalarının bizzat Başbuğ tarafından köpürtülmesi de bu amaca yönelik. Kaldı ki ‘etkili ve yetkili’ bir takım isimlerin “Fetö’nün finalini Erdoğan ile yapacağız” dediği sır değil.
Özetle;
Erdoğan, Ergenekon dosyasını yeniden açmayı planlıyor. Sedat Peker ve Nuri Bozkır üzerinden bu dosyaları açtığı zaman kendisi için risk olarak gördüğü isimleri kolaylıkla bu dosyaya ekleyebilecek.
Sedat Peker kuvvetle muhtemel emniyette kendisiyle ilgili hazırlanan dosyayı haber aldığı için Karadağ gibi kolay oturum alınabilen, gerektiğinde Avrupaya geçişin zor olmadığı bir ülkeye gitti.
Bozkır ise Türkiye’ye getirilebilirse Erdoğan’ın Ergenekon dosyası için kullanışlı bir aparat olacak. Erdoğan’ın bizzat devreye girmesi, bakanı, büyükelçisi ile yoğun mesai harcaması bundan.
Bakalım taraflar yaklaşmakta olan bu çatışma da başka hangi argümanları sahaya sürecekler?
[Adem Yavuz Arslan] 6.2.2020 [TR724]
Gelişmelerin analizini yapmadan önce kimin ne dediğini kısaca hatırlatalım;
Gerek görev süresi gerekse de emeklilik dönemlerinde tartışmalı demeçler vermesiyle tanınan eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ 29 Ocak’ta ekranlara çıkıp Cumhurbaşkanı Erdoğan ile aralarında geçen bir konuşmayı aktararak ona “2008-2010 sürecinde ‘Bugün bizsek hedef, yarın siz olacaksınız” dediğini söyledi. Başbuğ bir takım yasal düzenlemelere dair anektodlar aktarıp dolaylı olarak ‘Fetö’nün siyasi ayağı AKP’dir’ demiş oldu.
Başbuğ’un açıklamalarına AKP cephesinden sert tepki geldi. AKP sözcüsü Ömer Çelik AKP MYK toplantısı sonrası kameraların karşısına geçip “Başbuğ’un açıklamalarında iyi niyet görmemek gerekir” dedi. Çelik Başbuğ’un açıklamalarına karşı AKP’li vekillerin yargıya başvuracağını da söyledi.
Suriye’den 8 şehit haberinin geldiği bir dönemde Rusya’nın kanlı bıçaklı olduğu Ukrayna’ya giden Erdoğan, Ukraynalı mevkidaşı ile yaptığı basın toplantısında Ukrayna’da ev hapsinde tutulan eski özel kuvvetlerci Nuri Gökhan Bozkır’ın Türkiye’ye iade edilmesi gerektiğini söyledi. Erdoğan daha önce telefonla yaptığı talebi bu kez kameraların önünde yaptı ve çok önemli gündemler olmasına rağmen Bozkır’ı hem basın toplantısında hem de dönüş yolunda uçakta gündeme getirdi; “Bunu kendisinden özellikle istedim. Dedim ki bizim için çok ama çok ileri derecede önemli. Şu anda iltica ile ilgili de girişimleri olmuş. Dolayısıyla burada bir yanlışa düşüp de buna böyle bir kapıyı da açacak olursanız, bu aramızdaki ilişkileri de sıkıntıya sokabilir.” Türkiye’nin Ukrayna’ya 200 milyon dolar yardım yapacağı haberinin de dolaşıma sokulduğu bir dönemde Erdoğan’ın bu sözleri Bozkır’a ne kadar çok önem verdiğini gösteriyor.
Organize suç örgütü olmaktan hüküm giymiş Sedat Peker sosyal medya hesabından ‘Yurt dışına kaçtığı’ yönündeki söylentilere cevap verdi. Peker’in açıklaması Karadağ’a kaçtığı yönündeki dedikoduları da teyit etmiş oldu. Peker Balkanlar’da bulunduğunu, oturumunu aldığını, üniversite eğitimini tamamlayıp döneceğini söyledi. Ancak açıklamasında yer alan ilginç bir bölüm vardı. Peker “Ben herhangi bir suç işlemedim ki aranayım. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin polisleriyle hiçbir sorunum yok, olamaz da ancak bu şerefli teşkilatın içine bir şekilde monte olmuş görünürde polis ama özünde hain olanlarla bizim hesabımız her zaman olacaktır” diye yazdı. İlerleyen saatlerde ise Instagram hesabından ‘efkarlı’ görüntülerini paylaştı.
Birbirinden bağımsızmış gibi gözüken bu dört açıklama aslında doğrudan ilintili ve hepsi de Ankara’da süren güç savaşlarının bir yansıması. Ortada ne tür bir mücadele var, yakın gelecekte neler olabilir sorusuna dair analizlere geçmeden kavganın aktörlerine dair biraz hatırlatma yapmakta fayda var.
BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️
İlker Başbuğ herkesin malumu…
Türkiye Cumhuriyeti’nin en tartışmalı Genelkurmay Başkanıydı. Dönemi çalkantılarla geçti. Manşetlerden hiç düşmedi. AKP’ye yönelik kapatma davasından tutun da tartışmalı karakol baskınlarına kadar her alanda Başbuğ ismi ön plandaydı. İnternet Andıcı davası kapsamında tutuklanıp hapis yattı. 17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonu sonrası Erdoğan ile Ergenekon arasında yapılan mutabakat çerçevesinde dosyası kapatıldı.
Şimdilerde yoğun bir PR kampanyası ile siyasete hazırlanıyor.
Sedat Peker de herkesin malumu olan isimlerden. Suç örgütü yöneticiliğinden hüküm giymiş, Ergenekon soruşturmaları döneminde tutuklanmış ve daha sonra değişen siyasi konjonktür nedeniyle Başbuğ gibi serbest kalmış bir isim. Adı Türkiye’de ‘derin devlet’ ile özdeşleşen Veli Küçük ile anıldı. Erdoğan’ın itibar ettiği Peker’in adı yaptığı ‘kanlarında boğacağız’ açıklamaları nedeniyle manşetlerden düşmedi. Suriye’ye yolladığı araç gereçler ve provokatif açıklamalarıyla sürekli gündem oldu. Peker’e dair söylenecek çok şey var ama daha fazlası için Google’i işaret edip bir diğer aktöre geçelim.
Bu denklemde en ilginç isim şüphesiz Nuri Gökhan Bozkır…
Başbuğ ve Peker kadar popüler olmasa da güvenlik bürokrasisi ve bu konuları takip eden gazeteciler için hayli tanıdık bir isim. Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan Bozkır geçtiğimiz aylarda bir anda Ukrayna’da ortaya çıktı ve Erdoğan rejimi sürpriz bir şekilde Necip Hablemitoğlu cinayetini gerekçe yaparak Bozkır’ın peşine düştü. Öyle ki Erdoğan’ın Bozkır için harcadığı efor Reza Zarrab’ı ABD’den almak için gösterdikleri olağanüstü çabayı hatırlattı.
Erdoğan Bozkır için Necip Hablemitoğlu cinayetinin zanlısı dedi ama kamuoyu Bozkır’ı çok farklı dosyalardan da tanıyor. Bozkır’ın adı ilk olarak 2005 yılının son günlerinde Ankara merkezli ‘Sauna Çetesi’nde gündeme geldi.
Hablemitoğlu suikastının katil zanlılarından olduğu değerlendirilen şüpheli Nuri Gökhan Bozkır
İddiaya göre aralarında asker ve polislerin olduğu bir çete, başkentin bilinen saunalarından birini gasp edip buraya yerleştirdikleri gizli kameralarla siyasetçi ve bürokratlara şantaj yapıyordu. Çetenin lideri Kasım Zengin’di ve üyeleri arasında Emniyet Genel Müdür vekili Ertuğrul Çakır, Özel Kuvvetler Komutanlığı’ndan ihraç edilen Yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır ile İbrahim Tatlıses´in de bulunduğu 18 kişi vardı.
Operasyon basit bir şantaj ihbarı üzerine başlamıştı fakat soruşturma safhasında ‘yeni Susurluk’ olarak adlandırıldı.
Zira sanıklar arasında askerler, polisler, ünlü simalar ve yeraltı dünyasından isimler vardı. Üstelik ele geçirilen belgeler ve bilgiler arasında daha sonra Genelkurmay Başkanlığı’nın olaya dahil olmasına neden olacak ‘çok gizli’ kozmik bilgiler vardı.
Çete lideri olan Kasım Zengin’de sahte MİT kimliği ve içlerinde siyasetçilere mahrem bilgiler, önemli avmlere dair keşif notları, krokiler ve askeri bilgilerin olduğu cd’ler ele geçirildi. Soruşturma derinleştirildikçe patlayıcılara ve suikast eğitimlerine dair ipuçları yakalandı. İbrahim Tatlıses mahkeme ifadesinde “Zengin ve adamlarını ‘devlet görevlisi’ olarak tanıdığını” anlatmıştı. Araştırma derinleştirildikçe görüldü ki ‘Saunanın bir ucu devlete çıkıyor’.
İddianame eklerinde bu grubun yaptığı şantajlar ve tuzaklara dair kayıtlar da vardı. Özetle ‘yeni Susurluk’ benzetmesi boşuna değildi. Ancak 17 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonu sonrası Erdoğan’ın müdahalesi ile dosya ‘FETÖ çuvalı’na atılarak kapatıldı ve tüm sanıklar beraat etti.
Sauna Çetesi ile birlikte Atabeyler ve Ergenekon Operasyonları sırasında yakalanan emekli ya da muvazzaf birçok asker ÖKK personeli çıktı. Çeşitli rütbelerdeki bu isimlerle birlikte çok sayıda patlayıcı madde ve silahlarla kaos oluşturmaya yönelik planlar, krokiler, fişleme dosyaları ve şantaj görüntüleri ele geçirilmişti.
ÖKK’cı yüzbaşı Nuri Gökhan Bozkır kısa süre sonra yeniden kamuoyunun gündemine geldi. 2015 yılı Eylül ayında Şanlıurfa Akçakale’de yakalanan bir TIR herkesi şok etti.
Görünürde soğan taşıyan TIR’ın içinde aslında 6.5 ton patlayıcı madde vardı. 9 şüpheli hakkında “IŞİD’e silah sağlama” iddiasıyla işlem yapıldı. Olayı daha da ilginç hale getiren iki boyutu oldu; birincisi sanıklardan birisi adını Sauna Çetesi’nden duyduğumuz TSK’dan ihraç Özel Kuvvetler’ci Nuri Gökhan Bozkır’dı.
Bozkır kendini ‘ÖKK’cı binbaşı’ olarak tanıtmıştı.
Patlayıcılarla birlikte bir de üsteğmen yakalanmıştı. İkincisi patlayıcı maddeler Afyon’da bir depodan çıkmıştı ve depoda olması gereken 20 ton patlayıcının 13.5 tonu kayıptı. 6.5 tonu yakalanmıştı ama geri kalan miktardan iz yoktu. Bozkır silah ticareti işini uluslararası boyutta sürdürüyordu ve Kırgızistan’da bulunan, uluslararası düzeyde silah, patlayıcı ve bomba satışı yapan DNS Defence şirketinin sahibi gözüküyordu.
Savcılar soğanların altına saklanmış 6.5 ton patlayıcıyı yakalamıştı ama 13.5 tondan iz yoktu.
Kayıp patlayıcıların akıbeti halen bilinmiyor. Ancak net olarak bilinen bir şey var; Bozkır aktif olarak sahadaydı. Çünkü Sauna Çetesi soruşturmasından kurtulan Bozkır bir süre sonra Suriye kırsalında ortaya çıktı. Güvenlik birimlerinin edindiği bilgiye göre Suriye’de Esad rejimine karşı savaşacak birliklerin eğitiminde görev aldı.
Görünürde Nuri Bozkır adı Sauna Çetesi’ne karıştıktan sonra YAŞ kararı ile ordudan atılmıştı. Ancak gerek Urfa’da yakalanan patlayıcı yüklü TIR ve gerekse de Suriye’deki yabancı savaşçıların eğitimi sürecinde karşımıza çıkması ihracın gerçek olup olmadığını sorgulatıyor.
Dahası henüz Sauna davasından beraat etmeden ‘devlet adına’ ziyaretlerde bulunuyordu. Nitekim 2012-2013 yıllarında beraberinde ÖSO komutanları ile birlikte Hatay’da emniyeti ve valiliği ziyaret ettiği sır değil.
Takip eden süreçte kendisinden uzun süre haber alanımayan Nuri Bozkır geçtiğimiz yılın temmuz ayında Ukrayna’da ortaya çıktı. Türkiye’nin Necip Hablemitoğlu cinayetini gerekçe göstererek Türkiye’ye iadesini istediği Bozkır’la ilgili Kiev’de hukuki süreç başladı. Bozkır siyasi sığınma talep ederken Türkiye Bozkır için bütün imkanlarını seferber etti.
Erdoğan daha önce telefonla mevkidaşını arayıp Bozkır’ın Türkiye’ye iadesini istemişti, önceki gün de bizzat istedi.
Peki Nuri Gökhan Bozkır için Erdoğan neden bu kadar ısrarcı ? Bu olayın Sedat Peker’in Karadağ’a yerleşmesi ve Başbuğ’un ‘fetö konusunda Erdoğan’ı uyardım’ açıklamalarının ne ilgisi, ilişkisi var?
Herkesin malumu olduğu üzere 17 Aralık 2013 büyük yolsuzluk operasyonu sonrası Ergenekon ile ittifak yapan Erdoğan bu müttefikliği kullanarak hem yasal soruşturmalardan kendini kurtardı hem de Türkiye’yi parti devletine dönüştürme yolunda önemli mesafe aldı. Bu süreçte Ergenekon’un çok ciddi lojistik desteği oldu.
Ergenekon cephesi ise önce kendileriyle ilgili soruşturma ve mahkemelerden kurtulmak, ardından da Gülen Cemaati’ni tümden ortadan kaldırmak için Erdoğan’ın ajandasına gizli-açık destek verdi.
Ancak bu ‘evlilik’ tamemen çıkar hesaplarına dayanıyordu ve günün birinde çatışma kaçınılmazdı.
Bugüne kadar ‘ortak düşmanları’ Cemaati bitirmek için kılıçlarını birbirlerine karşı kullanmadılar. Ancak son dönemde iki tarafında hamle için hazırlık içerisinde olduğunun işaretleri arttı.
Henüz kılıçlar kınından çıkmasa bile ‘şakırdatılarak’ karşı tarafa mesaj veriliyor.
Sedat Peker’in yurtdışına kaçması, Nuri Bozkır’ın ‘ne pahasına olursa olsun’ Ukrayna’dan getirilmesi için bizzat Erdoğan’ın devreye girmesi ve Başbuğ’un ekran ekran dolaşıp ‘fetö konusunda Erdoğan’ı suçlayıcı demeçler’ vermesi bu çatışmanın bir sonucu.
Önce Sedat Peker’in durumuna bakalım…
Aslında ipuçları Peker’in açıklamasında var. Peker “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin polisleriyle hiçbir sorunum yok, olamaz da ancak bu şerefli teşkilatın içine bir şekilde monte olmuş görünürde polis ama özünde hain olanlarla bizim hesabımız her zaman olacaktır” diye yazdı.
Peker’in bu ifadeleri kendisiyle ilgili yasal bir sürecin işlediğinin delili.
Peker’in poliste bir grubu işaret etmesi de bundan. Eskiden olsa ‘fetö’ der çıkardı ancak artık böyle bir lüksü yok. Peker’in burada işaret ettiği kadro bizzat Saray’dan talimat alan, ‘Reis’in düşmanları için dosya hazırlayan’ bir ekip.
Peker demek aynı zamanda Veli Küçük ve Avrasyacı ekip demek. Peker’in dosyasını açtığınız zaman konu doğrudan Ergenekon’a bağlanabilir. Erdoğan’ın yaptığı da bu aslında.
Aynı durum Nuri Bozkır için de geçerli…
Erdoğan’ın Necip Hablemitoğlu cinayeti için bunca yıl hiçbir şey yaptırmayıp son anda varıyla yoğuyla bu konuya odaklanmasının anlamı da Bozkır’ın Ergenekon irtibatlarıyla ilgili. Bozkır, Ergenekon sanıklarından emekli albay Levent Göktaş ve evinde çok sayıda silahla yakalanan binbaşı Fikret Emek’le doğrudan irtibatlı.
Eğer Bozkır Ukrayna’dan getirilir ve yargılanmaya başlarsa Hablemitoğlu cinayeti üzerinden Ergenekon dosyası yeniden açılabilir ki duyumlar Erdoğan’ın bu yönde hazırlıklar yapılmasını istediği şeklinde.
Bu noktada enteresan bir gelişme de Hürriyet gazetesinin tutumu.
Bozkır’ın Ukrayna’da olduğu ortaya çıkınca Hürriyet gazetesi Kiev’e gidip Bozkır’ın peşine düştü. Toygun Atilla’nın Bozkır gibi bir ismi ‘ağlak, estetikli ve cılız’ diye tanımlaması hayli dikkat çekiciydi. Atilla’nın haberi Bozkır lehine algı çalışması olarak algılanabilecek bir üsluptaydı.
Ancak aradan geçen 1 aydan az bir süre içerisinde Hürriyet’in Bozkır’a bakışı da değişti. Toygun Atilla’nın Bozkırla ilgili haberinin tersine yeni haberde Bozkır ‘ Karanlık Nuri’ olarak karşımıza çıktı. Mesut Hasan Benli imzalı haberde Bozkır’ın IŞİD’e silah taşıdığı iddiası işleniyordu. Haberde yargılamaya dair detaylar vardı. Her iki haber arasındaki üslup farkı çok dikkat çekiciydi. Kısacası Hükümetin Rusya politikası değiştikçe Hürriyet’in Nuri Bozkır haberleri de değişim gösterdi.
Başbuğ’un açıklamalarına gelince…
Kulislere hakim olan herkesin çoktan duyduğu, bildiği bir durum bu. Erdoğan’la işbirliği yapan ve Gülen Cemaati’ni bitirmek için her türlü desteği veren Ergenekon artık sona geldiğini düşünüyor. Erdoğan’a karşı hamlesini de yine ‘fetö’ üzerinden yapacak. ‘Siyasi ayak’ tartışmalarının bizzat Başbuğ tarafından köpürtülmesi de bu amaca yönelik. Kaldı ki ‘etkili ve yetkili’ bir takım isimlerin “Fetö’nün finalini Erdoğan ile yapacağız” dediği sır değil.
Özetle;
Erdoğan, Ergenekon dosyasını yeniden açmayı planlıyor. Sedat Peker ve Nuri Bozkır üzerinden bu dosyaları açtığı zaman kendisi için risk olarak gördüğü isimleri kolaylıkla bu dosyaya ekleyebilecek.
Sedat Peker kuvvetle muhtemel emniyette kendisiyle ilgili hazırlanan dosyayı haber aldığı için Karadağ gibi kolay oturum alınabilen, gerektiğinde Avrupaya geçişin zor olmadığı bir ülkeye gitti.
Bozkır ise Türkiye’ye getirilebilirse Erdoğan’ın Ergenekon dosyası için kullanışlı bir aparat olacak. Erdoğan’ın bizzat devreye girmesi, bakanı, büyükelçisi ile yoğun mesai harcaması bundan.
Bakalım taraflar yaklaşmakta olan bu çatışma da başka hangi argümanları sahaya sürecekler?
[Adem Yavuz Arslan] 6.2.2020 [TR724]
Etiketler:
Adem Yavuz Arslan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)