Bu davanın sahibi var [Safvet Senih]

Sizlere bir zamanların BELENE KAMPI’na dönmüş Türkiye’sinden ayrılıp bir daha giremeyen bir mağdurun e-mailini takdim ediyorum...

Mart ayının başında Türkiye’den gelen bir telefonla babamın kanser olduğunu öğrenmiştik. Gerekli tetkiklerin yapılması ve olayın ciddiyetinin netleşmesi ay sonunu bulmuştu. Babam akciğer kanseriydi, kanserli hücreler lenflere yayılmıştı ve sağ kolunu fazla hareket ettiremiyordu. Ameliyat mümkün olmadığı için de direkt kemoterapiye başlanacaktı. Kemoterapi denince anlaşılması gereken belliydi. Babamın ahireti adına Recep ayının birinden başlamak üzere her gün bin adet tevhid çekecek ve inşallah Ramazan ayında 70,000 adeti tamamlayacaktık. Kardeşlerim farklı şehirlerde olmalarına rağmen babamı ziyaret ediyor ve ihtiyaçlarını gideriyorlardı. En son ziyaretlerinde ise babama duş aldırarak gerekli temizliğini yapmışlar, annem de akşam bütün kıyafetlerini değiştirmiş ve babamı tertemiz yatırmışlardı. Herkes babamla konuşmuş, halini hatırını sormuş ve iyi olduğunu öğrenmişti. 

Recep ayının 21. günü sabah 07:55 de uyandırmak için odaya giren annem, bir iki defa seslenmiş buna karşılık babam sadece başını yana çevirerek anneme bakmış ve konuşamamıştı. Herhalde bayıldı diye düşünen annem nefes alıp vermediğini kontrol edince vefat ettiğini anlamıştı. Akşam herkesle konuşarak iyi olduğunu söyleyen babamın vefatı, işte bu kadar kolay olmuştu. Aynı saatlerde babamı düşünüp 'La ilahe illallah' çekerken kardeşimden gelen telefon acı haberi vermişti. Ölümünü bekliyorduk ama bu kadar çabuk olacağını hiç hesap etmemiştik. Bana sadece bir hadis-i şerifte geçtiği şekilde “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun. Ya Rabbi, ben babamı kaybettim. Sen bana daha hayırlısını nasip et” demek kalmıştı.

Türkiye’ye gitmem mümkün olmadığı için kardeşlerim cenazeyi aynı gün defnetmeye karar vermişlerdi. Değişik sebeplerle işlemler bitirilememiş ve cenazenin morga kaldırılması gerekmişti. Küçük kardeşim şehrin en büyük camisinin morguna kaldıralım deyince ücretli olmasına rağmen cenaze oraya götürülmüştü. Ertesi gün öğle namazını müteakip cenaze namazı kılınacak ve mezarlığa götürülerek defnedilecekti. Akşam evde duramayıp sakinleşmek için dışarı çıktım. Neden Türkiye’ye gidip babama karşı son vazifemi yapamadığımı düşünüyordum. Bu durumda olmamın sebebi yıllardır uğruna baş koyduğumu düşündüğüm davaydı. Halbuki dış kapının dış mandalı bile değildim. Hiç bir fonksiyonum yoktu. Koca bir hiçten ibarettim. Saatler süren içimdeki bu fırtına neticesinde “Allah’ım ben senden razıyım, Ya Resulallah ben senden razıyım, Ey Üstadım ben senden razıyım ve Ey Hocam ben senden razıyım. Ya Rabbi! Bana; kendinin, Resulünün, Üstadımın ve Hocamın razı olacağı tavır ve davranış içinde bulunmayı nasip eyle” diyerek eve döndüm. Gece 2.5 sıralarında iyice hislenmiş ve duaya durmuştum. “Ya Resulallah, ben Türkiye’ye gidemiyorum. Babamın namazını kılamıyorum. Benim yerime sen gidip babama sahip çıkar mısın?” diyerek meseleyi sahibine havale ettim. Artık rahatlamıştım. Ertesi gün yani Recep ayının 22. günü (19 Nisan) saat 10:30 (Türkiye saatiyle 08:00) sıralarında bir telefon geldi. “Abi, bugün babamın cenaze namazının kılınacağı camide kutlu doğum haftası dolayısıyla program varmış” denince kendimi tutamadım. Kimsenin böyle bir programdan haberi yoktu. Bir gün önce yapılması gereken işlemler bitmeyince defin işlemleri ertesi güne kalmıştı. Bununla birlikte, 2007 yılından beri her yıl 14-20 Nisan tarihleri arasında kutlanan Kutlu doğum haftası referandum nedeniyle ertelenmişti. Kutlamanın ilk günü de defin işlemlerinin yapılacağı gündü. Aradan yarım saat geçmeden dışarı çıkan oğlum elinde dört tane mektupla geri geldi. Masanın üstüne koyduğu mektuplara baktım. Bir tanesi şirketle ilgili, diğer üçü ise Müslümanlar Komitesindendi. Herhalde yardım için para istiyorlar diye düşünerek açtığım zarfta Hac başvurumun kabul edildiği ve 21 Nisan tarihine kadar ön ödemeyi yapmam gerektiği ifade ediliyordu. Şaşırmıştım çünkü Hac başvurusunu 4 sene önce yapmıştım. Bir kaç ay önce son durumu öğrenmek için gittiğimde de “Saudi elçiliğinden yazı geldi. Bundan sonra herkes kendi ülkesinden hacca gidecek.” diyerek konuyu kapatmışlardı. Benim için Hac artık hayaldi. Biz dört kişi olduğumuz halde üç tane mektup gelmişti. Bir yandan “hemen gidip neden dördüncü kişi için mektup göndermediniz” diye sorayım derken diğer yandan da “Kusura bakmayın bu mektubu size yanlışlıkla göndermişiz derler mi?” diye içimde bir endişe vardı. Numaramızı girdiler. Başka bir isim çıktı. Orada meseleyi anlamıştım. Normalde gitmesi gereken şahıslar gitmeyince bize yer açılmış, gönderilen mektup da cenaze günü elimize geçmişti. Cenaze namazı öğle namazından sonra kılınacağı halde yıkama işlemi erken bitirilmiş, cenazeyi yıkayan gassallar “Bunca yıldır bu işi yapıyoruz hiç bu kadar temiz insan görmedik” demiş ve cenaze saat 11 gibi tabuta konarak caminin kapısına getirilmişti. Camiye her giren bir Fatiha okuyup içeri giriyordu. Bu arada iki kişi gelerek “Yavrum bunlar okunmuş gül” demiş ve tabutun üzerine gül koymuşlardı. Bir kişi de evinden zemzem getirerek dağıtmıştı. Öğle namazı kılınmış, cami cemaati babamın cenaze namazını kılmış, duasını etmiş ve kutlu doğum programı nedeniyle dağıtılan yemek sırasına girmişti. Kimse yer açıp yol vermeyince babamın cenazesi parmaklarla taşınarak cemaatin başları üzerinden dışarı çıkarılmış ve arabaya konmuştu. Kardeşlerim buna kızarken ben sevinmiştim çünkü sebep ne olursa olsun Allah babamı son yolculuğuna herkesin parmakları üzerinde taşıtarak uğurlatmıştı. 

Aynı şehirde oturan lise arkadaşlarımdan birini aramış, beni temsilen evimize giderek kardeşlerime yardımcı olmasını rica etmiştim. Ailemi tanıdığı için annem ve kardeşlerim onu her gördüklerinde benim de orada olduğumu düşüneceklerdi. Nur yüzlü birisi, cami avlusunda bekleyen arkadaşımın dikkatini çekmişti. “Amca siz merhumun yakını mısınız?” diye sorunca aldığı cevap “Hayır evladım. Aslında dün gelecektim ama kısmet bugüneymiş” olmuştu. Tam da babamın değişik sebeplerle ertelenen cenaze törenine uyuyordu. Ailemden kimsenin görmediği ve fark etmediği bu şahıs, hiç bir akrabalık bağı olmamasına rağmen cenazeyi beklemiş, namazı kılmış, arabaya binerek şehir dışındaki kabre kadar cenazeye eşlik etmiş, duasını yapmış ve ayrılmıştı. Yol boyunca onunla konuşan lise arkadaşım beni arayarak “Kardeşim nasıl anlatacağım bilemiyorum, nasıl emin oluyorsun diye sorma bana ama o amca kesinlikle Hızır (AS)’dı. Bundan eminim” demişti. Bu kadar tevafuğun üst üste gelmesi nasıl tesadüf olabilirdi? Vefat anında binlerce kilometre ötede La ilahe illallah çekilmesi, ölmeden önce temizliğinin yapılıp bütün çamaşırlarının değiştirilmesi, defin işleminin bir gün gecikmesi, ücretli olmasına rağmen cenazenin en büyük caminin morguna konulması, kutlu doğum programının bir bahane ile ertelenmesi, gece yapılan bir dua ile her şeyin sahibine havale edilmesi, mevtanın erken yıkanarak tabutunun tam kapının önüne konması, camiye her girenin mecburen Fatiha okumak zorunda kalması, tabutun üstüne okunmuş güllerin konulması, birinin gelip zemzem dağıtması, hiç bir tanışıklığı olmayan kalabalık bir cemaatin hasbelkader cenaze namazını kılması, kim olduğunu bilmediğimiz nur yüzlü birinin taa mezarlığa kadar gelip dua ederek definden sonra ayrılması ve mümkün değil denilen hac başvurusunun kabulü perde arkasında işleyen eli gözüme sokuyordu. Bir kere daha anlamıştım ki ben ne kadar küçük olsam ve dış kapının dışındaki mandal bile olmasam dahi dava o kadar büyüktü ve davanın bir sahibi vardı. 

Bunları düşünürken babamın vefat ettiğini öğrenen arkadaşlardan biri “Abi, biz 15 gün önce bir hatim tamamlamıştık. İki haftadır duasını yapacaktık ama her hafta bir bahane ile erteleniyordu. Bu üçüncü hafta. Demek amcanın kısmetiymiş” demiş ve böyle diyerek yukarıdaki ihtimallerin bir anda yan yana gelmesiyle oluşan hayretime bir hayret daha katmıştı.

[Safvet  Senih] 28.6.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Ahmet Altan’la ne konuştum? [Ekrem Dumanlı]

Zor bir dönemden geçiyoruz çoook zor bir dönemden.

Öyle bir zor dönem ki, kırk yıllık ahbabınız utanmasa sizi hiç tanımadığını söyleyiverecek.

Öyle bir feleğin çemberinden geçiyoruz ki onlarca yıl mesai yaptığınız kişiler neredeyse “sanırım bir iki kere görüştük; hepsi o kadar.’ diyecek.

Öyle çetin bir sınavda buram buram terliyoruz ki arkadaş deyip bağrınıza bastığınız, ‘Bu adam’ diye başlayıp kıvrak kelimelerin arkasına saklanacak ve ahir zaman koru gibi bir ateşi ilk gördüğü kişinin avuçlarına bırakacak.

Öyle karanlık bir zaman dilimi ki sırf müstakbel ve muhtemel iftiralardan sıyrılıp bir oh çekebilmek için birileri ‘ben o devirde de hata yapıldığını söyledim ama dinlemediler’ gibi palavralardan medet umacak. Hatta bazı gerçekleri söyleyebilmek için önce size küfredecek ki kendini güvende hissedebilsin…

Velhasıl-i kelam, zor bir dönem zooor.

Başkasına bir şey demektense nefsinizi yerden yere vuruyor, ‘keşke!’ ile başlayan fırtınalar sonunda ‘yolun kaderi’ne demir atıyorsunuz. Çünkü  kızamıyorsunuz, küsemiyorsunuz, gönül koyamıyorsunuz baskı altındaki dostlarınıza. Zulüm o kadar vahşi, zalim o kadar gaddar ki! Bin dereden su getirip ‘Belki böyle demek zorunda bırakıldılar, belki ailelerini korumak için kendilerini feda ettiler’ gibi bahaneler uyduruyorsunuz kendi kendinize. Her gün yeni bir yara alıyor, her gün eski yaraları sarabilmek için isyan ile nisyan arasında met-cezirler yaşıyorsunuz sürgün diyarlarında…

Bir de mesleki dostlukların vefasız tükenişlerle heba edildiğini görüyorsunuz. Aslında tanımadığınız, konuşmadığınız, fikir alışverişinde bulunmadığınız medya yöneticisi, köşe yazarı, akademisyen yok gibi. Kimiyle benzeşiyor düşünceleriniz, kimiyle çatışıyor; ama hep saygı içinde cereyan ediyor ilişkiniz. Ne var ki Firavunvari bir baskı karşısında ‘Hiç tanımam’ diye kıvrıldıkça kıvrılıyor birileri. Bazen de ‘Tanırım ama her zaman karşılarında durdum’ diyerek kendini garanti altına alma çabası sarf ediliyor. Kelimeler boğazınıza düğümleniyor sürekli ve diyemiyorsunuz anlı şanlı insanlara ‘Ayıp değil mi, ayni mesleği icra ederken bin kez haberleştik, konuştuk, dertleştik. Bunun neresinde suç var ki bir cinnet seylabına boyun eğiyorsunuz’.

SIRA DESTANCININ KENDİNE GELDİĞİNDE DENİZ’LER ERİYOR, HİKMET’LER TÜKENİYOR…

Bir de ağzını her açtığında devrimci cesaretinin siluetini sözcüklerle çağıran meslektaşlarınız var. Deniz Gezmiş’lerden bahsederken içlerinin yanıp yakıldığını tenasüh akidesinden medet umup o ruhu kendi bedenine davet ettiğini zannediyorsunuz. Ahmet Kaya’nın gurbetteki ölüme yürüyüşünü anlatan titrek ses, sizi alıp Nazım Hikmet’in sürgün yıllarına götürüyor kimi zaman. Duygudaşlık oluşuyor aranızda. Hele söz sırası Sabahaddin Ali’nin yurt dışına ‘kaçmak’ zorunda bırakılmasına, devlet zırhına bürünmüş katiller tarafından katledilmesine gelince yüreğinizin ezildiğini hissediyorsunuz. Ne var ki sıra destancının kendine geldiğinde Deniz’ler eriyor, Hikmet’ler tükeniyor. Ve saydırmaya başlıyor ayni kaderin paydaşlarına…

Feleğin çemberini tersine çevirecek bir adam arıyor gözleriniz. Tarih huzurunda. Sesi ta kadimden beri duyulan ve “Ey kavmim!’ diyerek dile getirdiği gerçeklerle yürekleri hoplatan bir cesur adamı bekliyorsunuz. Zalimlerin örsü altında ezberletilen söylemleri, bin bir mazeretle meşrulaştırılmaya çalışılan vefasız eylemleri alt üst edecek bir adam. Tıpkı vaktiyle çıkar hesaplarının kölesi haline gelmiş, biriktirdiği serveti yerin altına gizlice gömen güruha karşı söylendiği gibi “Sizin taptığınız şey, ayağımın altındadır!’ diyecek bir yiğit adam arıyor vicdanınız.

VE KARŞINIZA AHMET ALTAN ÇIKIYOR BİRDEN…

Herkes şaşkın. Düşmanları bile gıpta ile bakıyor bu korkusuz adama.

Benim için hiç de sürpriz değil o onurlu duruş. Mahkumken hükmettiğine ilk kez tanık olmuyorum çünkü. Beyin yıkama teknikleri ile ezberletilen öğretilere, bağlamından koparılarak üretilen kutsamalara ilk kez baş kaldırmıyor ki! Mazlumun yanında ilk defa yer almıyor ki! Zalimin karşısına ilk kez çıkmıyor ki! Celladının yüzüne gerçeği ilk kez tükürmüyor ki!

Aylardır hapishanelerde çürütülen binlerce mazlumun sesi oldu Ahmet Altan. İddianamelerdeki akıl yoksunluğuna dikkat çekti veciz ifadelerle. Despotik bir emir gereği masum insanlara atılan ‘darbeci’ iftirasını yüzlerine çarptı kelimelerle. Adalet kavramının nasıl yıpratıldığını, hukukun nasıl ters yüz edildiğini ispat etti somut örneklerle. Mahkemede söyledikleri bugüne kadar yazdıklarının ete kemiğe bürünmüş haliydi. Verdiği özgürlük mücadelesinin tecessüm etmiş sekliydi. Her devirde kılıktan kılığa girerek bireyi ve toplumu esir almak isteyen egemen güçlere karşı duruşunun son fotoğrafıydı.

Bir manifesto yayınladı Ahmet Altan mahkeme salonunda. Ve o manifesto ile herkesi demokratik direnişe davet etti. Bu tür kalıcı metinler, hemen anlaşılamaz. Üzerinden belli bir zamanın geçmesi, hadiselerle test edilmesi, sis perdelerinin dağılması gerekir çoğu kez. Bugünkü alaca karanlıkta bile Altan’ın mehip silueti seçilebiliyor. Ve o siluet, zalimlerin kalbine korku salıyor. Ve Araf’ta duran insanlara da bir mesaj veriyor derinden derine; korkmayın diyor, dürüst olun diyor, bugünler de geçer diyor, hukuk ve adalet geri döner diyor, bugün söylediklerinizle yarın mahcup olmayın diyor, ezberletilen kalıplara boyun eğmeyin diyor.

Bir de şahsımı ilgilendiren bir değerlendirme yapıyor ve mahkeme kayıtlarına geçiriyor Altan. “Benim Alaattin Kaya’yla, Önder Aytaç’la bir ahbaplığım yoktur ama Ekrem Dumanlıyla vardır.’ diyor ve şöyle devam ediyor: “Ekrem, edebiyattan, sinemadan, bokstan, futboldan, benim de sevdiğim bu konulardan anlayan ve hoşlanan bir gazetecidir. Onunla sohbet etmekten her zaman hoşlandım. Bir iki kere buluşup yemek yedik, bir kere de beraber Beşiktaş maçına gittik.

Ekrem Dumanlı’yla telefonda konuştuğum için üç müebbedi hak ediyorsam Beşiktaş maçına gittiğim için herhalde elli kere falan müebbedi hak ediyorumdur.

Biz konuştuğumuzda ben Taraf Gazetesi’nin genel yayın müdürüydüm, Ekrem de Zaman Gazetesi’nin genel yayın müdürüydü.

Ben o sıralarda sadece Zaman’ın değil Sabah’ın, Star’ın yöneticileriyle de konuşuyordum…”

BEN DE AYNI CEVABI VERİRDİM…

Şayet subliminal davada bana Ahmet Altan sorulsaydı, ben de aynı cevabı verirdim. Ahmet Altan geç tanıdığım, tanımakla kendimi bahtiyar hissettiğim, sohbetine ve arkadaşlığına doyamadığım mert, cesur bir dostum, meslektaşım, ağabeyim. Saatlerce konuşmuşuzdur onunla. Şiirden edebiyattan, romandan, sinemadan, tiyatrodan, spordan muhabbet etmişizdir hep. Yakın tarihe ve coğrafyamıza yaklaşımlarda görüş ayrılıklarımız her zaman olmuştur; ama sohbetimize heyecan katan da o farklılıktır zaten. Bu dostluğu farklılıktan korkan yobaz kesimler asla anlayamaz. Kendi gerçeğini herkese dayatmak isteyen faşistler de idrak edemez değişik düşüncelerin dostluklara mecra olmasını. Bilemezler ki farklı hayat tarzlarını buluşturan, demokratik haklara dair beslenen güzel rüyalardır. O rüyanın pesinden koşmayan, vesayet sistemine baş kaldırmanın darbeciliğin her türlüsüne lanet okumanın erdemini bilemez ki…

Meselenin aslına dönecek olursak; herkes bilmeli ki ne Altanlar bir suç işledi ne de diğer mahpus ve sürgün gazeteciler. Bir despot zihniyet, milyonlarca insana suç uydurdu. Ve ülkenin sırtına bir deli gömleği giydirebilmek için kontrollü krizlerle kanlı oyunlar sahneledi.

Ve yine herkes bilmeli ki fikir çoraklığı içinde kavrulan bu ülkenin üretken ve özgür aydınlarına darbeci diyenin bizzat kendisi darbecidir. Ahmet Altan mahkemede bu gerçeği haykırdı. Bugün bu hakikat, sağır basının geçiştirmelerine maruz bırakılsa da, suskun medyanın pısırık satir aralarında saklansa da, yarınlarda dalga dalga çağlayacak. Ve bu ülkenin özgürlük mücadelesinde açılan bu sayfa asla unutulmayacak.

Zaten zor dönemleri aşmanın yolu da bu değil mi…

[Ekrem Dumanlı] 28.6.2017 [TR724]

Erdoğan’ın hastalığı tüm topluma sirayet etti [Akif Umut Avaz]

Karizmatik liderler, geniş kitleleri sosyal ve duygusal açıdan derinden etkileyen, topluma yön veren kişiliklerdir. Bu tür liderlerin aklen ve ruhen illa da sağlıklı olması gibi bir zorunluluk da yoktur. Tıpkı topluma yaptıkları etki ve yönlendirmelerin hep pozitif ve yararlı olma gibi bir zorunluluğunun olmaması gibi. Neticede karizmatik liderler sadece meşru alanlarda ortaya çıkmazlar. Suç çetelerinin cirit attığı yeraltı dünyası ve mafyatik örgütler de aklî veya ruhî sağlıkları sorunlu, vicdan terazileri arızalı, kalp selametini yitirmiş karizmatik liderlerle doludur.

Öte yandan, sırf meşru alanlarda ortaya çıkmış olmaları karizmatik liderlerin duygu durumlarının garantide olduğu anlamına gelmez. Tam tersine meşru bir zeminde ortaya çıkıp meşruiyet görünümü altında hareket eden karizmatik liderlerdeki ruhî ve aklî hastalıklar çok daha tehlikeli ve yıkıcı olabilir. Çünkü, bu tür liderlerde baş gösteren herhangi bir duygu durum bozukluğu, şayet gerekli önlemler alınmazsa, etkisi altındaki kitlelere çok hızlı bir şekilde sirayet edebilir.

Neticede, toplum kendilerine rol model aldıkları karizmatik bir liderin sadece pozitif yönlerini ve özelliklerini imite etmez. Sorunlu karizmatik liderin hastalıkları, davranış bozuklukları ve sapkınlıkları da toplum tarafından alınır, özümsenir ve hastalıklı bir davranış kalıbı olduğunun bilincine bile varılmadan kitlesel hal ve hareketlere dönüşür.

KARİZMATİK LİDERLİKLE PSİKOPATLIK ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ

Tıpkı dahilik ile delilik arasında olduğu gibi karizmatik liderlik ile psikopatlık arasında da ince bir çizgi ve yoğun bir geçişkenlik vardır. Kalp selametini yitirmiş, duygu, düşünce ve davranış bozukluğuna, ruhsal bunalıma, anormal/uyumsuz davranışlara dûçar olmuş hastalıklı bir kişiliğin durumu psikopatolojinin alanına girer. Bu tür hastaların normalde topluma zarar veremeyecekleri güvenli bir alana çekilmeleri ve tedavi edilmeleri gerekir. Kaldı ki, bu hastaların topluma verecekleri zararlar ve oluşturacakları riskler toplum üzerindeki karizmaları ve etkileri ile doğru orantılıdır.

Birçok uzmanın kleptomani, mitomani, hubris teşhisleri koyduğu, ancak yaratılan korku ve baskı atmosferinden dolayı çok azının hakkındaki bu teşhisleri dillendirebildiği Erdoğan’ın psikolojik durumunun gelip vardığı yerin de psikopatolojinin alanına girdiğinden hiç kimsenin şüphesi yok. Sorun şu ki, toplumdan tecrit edilip tedavi görmesi gereken bu psikopat şu an karizmasıyla ya da saldığı korku ve endişeyle toplumun ruh ve akıl sağlığını tümden bozma konumunda bulunuyor.

DERİN PSİKOPATLIĞI ŞAHSİ BİR MESELE OLMAKTAN ÇIKTI

Tehdit, aşağılama, hedef gösterme, ötekileştirme, düşmanlaştırma, şeytanlaştırma içeren sistematik nefret söylemlerini olabilecek en yüksek perdeden sürekli tekrarlayan Erdoğan, bu söylemlerini ve düçar olduğu hastalıklı psikolojiyi neredeyse tamamının kontrol ettiği medya üzerinden topluma yayıyor. Bulunduğu konum gereği toplumu etkiliyor ve geniş kitlelerde ciddi psikolojik sorunlara, paranoyalara, korku ve endişelere yol açarak toplumu aklen ve ruhen hastalandırıyor. Böylece derin psikopatlığı şahsi bir sorun olmaktan çıkıyor.

Şimdi tüm hal ve hareketleriyle Erdoğan’ı şöyle bir gözünüzün önüne getirin ve aşağıda yazılacaklar ışığında psikolojisini ve duygu durumunu isterseniz bizzat kendiniz analiz edin:

Psikopati eskiden tüm akıl hastalıklarını kapsayan bir terim olarak kullanılırdı. Bugün ise, psikopati psikiyatride empati ve vicdan eksikliği ile karakterize olan bir kişilik bozukluğu olarak tanımlanıyor. Uzmanlar, psikopatların herkesi bağlayan sosyal (hukuki) kurallardan kendilerinin muaf olduklarını düşündüklerini söyler. Bu, kuralları anlamadıklarından değildir. Tam tersine doğruyu ve yanlışı çok iyi bilirler. Özgür iradeleriyle seçim yaparlar, ancak seçimleri her zaman kendi kurallarına göredir.

PSİKOPATLIKLA HUBRİSİN GENİŞ KESİŞME ALANI

Uzmanlara göre, bazen deliymiş gibi davranmayı tercih etseler de, psikopatlar deli değildir. Son derece bilinçli hareket ederler. Hak etme duyguları güçlüdür. Herkesten üstün ve bir çeşit deha olduklarına inanırlar. Bu sebeple psikopatlıkla hubrisin kesişme alanı geniştir.

Psikopatlarda empati eksikliği, kibirli ya da abartılı bir kendini övme, söz cambazlığı ve etkileyici fakat yüzeysel bir duygulanım tipiktir. Bencil, duyarsız ve asalaktırlar. En yakınları da dahil olmak üzere insanlarla ilişkileri sadece fayda üzerine kuruludur. Birçok psikopat ilk tanışmada etkileyici, doğal ve hoş görünebilir. Bunlar amaçlarına ulaşmak için başkalarını duygusuzca kullanırlar. Geçmişi ya da geleceği düşünmeden mevcut anı yaşamak ve o anki çıkarları doğrultusunda her şeyi yapabilmeyi normal ve hakları görürler.

Psikopatlarda vicdan gelişimi yetersizdir. Söz cambazlığı ile yüksek ahlaki standartları savunsalar da davranışlarında vicdandan eser yoktur. Yasaları ve toplumsal normları sonuçlarını düşünmeden çiğneyebilirler. İstediklerini hak etmek değil, sadece almak prensibi işler. Anlık menfaatler uğruna bir kalemde her şeyi silebilirler.

PSİKOPATLAR, ÇOK İYİ OYUNCU VE MÜKEMMEL BUKALEMUNDURLAR

Uzmanlar, psikopatların mükemmel bukalemunlar olduklarını da söyler. Her kişiye ve koşula göre yeni bir karaktere bürünebilirler. İnsanları ‘ütmek’ ya da aldatmak için normal görünme yetenekleri son derece gelişmiştir. Çocukluktan itibaren hangi durumda hangi duygusal tepkiyi vermeleri ve hangi mimikleri kullanmaları gerektiğini öğrenirler. Yetişkinliklerinde ise duruma göre rol kesmede artık ustalaşmışlardır.

Psikopatların hissediyor göründükleri her duygu-durumu başarıyla oynadıkları bir oyundan ibarettir. Hayatlarını manipülasyonlarla sürdürürler. İnsanları etkilemekte, yönlendirmekte ve kullanmakta neredeyse hipnotik bir güçleri vardır. Mimik yetenekleri çok gelişmiştir. Akıcı ve etkileyici konuşurlar. Mimiklerindeki ve sözlerindeki sahteliği ve yapmacıklığı ancak iyi bir gözlemci anlayabilir.

Psikopatlar insan olarak çoğu kez etkileyici ve hoştur. Kolaylıkla kendini sevdirebilir, rahatlıkla yeni arkadaşlar edinebilirler. Sıklıkla yalan söyleseler de, bu davranışlarını ustaca kamufle edebilirler. Yalanları yakalandığında affettirmeyi çok iyi bilirler. Fakat hiçbir zaman sözlerinde durmazlar. Başkalarının sevgisini ve iyiliğini objektif olarak değerlendiremez, kimseye minnet ve şükran duymazlar. Sürekli övülmeyi ve ödüllendirilmeyi talep eden psikopatlar, övgü ve ödüller önceki sıklıkta ya da değerde gelmediğinde derhal olumsuz tepki verirler.

MASKELERİ DÜŞTÜĞÜNDE TEK DUYGULARI GÜÇ KAYBI VE ÖFKEDİR

Psikopatlar için bütün hayat güç elde etmek, hakimiyet kurmak ve oyunu kazanmak üzerine kuruludur. Milyonlarca insana zarar vermek pahasına kazanmak için akıl dışı, gereksiz, saçma, karmaşık ya da basit oyunlar oynarlar. Psikopatlar toplumun veya kendi çevresinin ortak değerlerini yıkmak için kasıtlı bir çalışma halindedir. Onlar için oyunu kazanmak bir kişiyi ya da topluluğu yıkmak ve yok etmekle aynı anlamdadır. Bir psikopat kaybettikleri için asla üzüntü duymaz. Kendi kurdukları oyunun kontrolünü kaybederlerse (ki bu çoğunlukla takındıkları maskenin düşürülmesi ile olur) hissedecekleri tek duygu güç kaybı nedeniyle öfke ve hayal kırıklığıdır.

İnsanlar dahil her şeyi ‘eşya’ gibi görürler. Ortalama akıl sağlığına sahip bir kişinin bir eşyayla kurduğu bağ kadarını bile insanlarla kuramazlar. Yaptıkları hiçbir şeyden dolayı suçlu hissetmezler ve pişman olmazlar. Fakat yakayı sıyırmak için öyleymiş gibi davranabilirler. Tedavileri ve iflah olmaları ise neredeyse imkansızdır.

Benmerkezci, duyarsız ve istismar boyutu yüksek psikopatlarda kaygı duyma özelliği ve korku koşullaması düşüktür. Bundan dolayı da cezadan etkilenme, vicdan gelişimi ve sosyalleşme için gerekli olan koşullu tepkilerin edinilmesi zayıftır. Bir suç ya da kabahat işlerken yakalandıklarında aldatma, yalan söyleme ya da kaçma (ya da örneğimizde olduğu gibi işleyen bir devletin tüm kurum ve kurallarını ve toplum çökertme) gibi yöntemlerle cezalandırılma tehlikesini bertaraf etme yolunda büyük çaba sarfederler.

GÖZÜ KARALIKLARI GELİŞMEMİŞ VİCDANDAN, EMPATİ YOKLUĞUNDAN

Psikopatlardaki korku eksikliğinin empati yokluğuyla ilişkili olabileceği konusunda birçok psikiyatrist hemfikirdir. Vicdan gelişiminde yetersizlik, yüksek düzeyde tepkisellik ve saldırganlıkta da genetik etkenler ve duygusal yetersizliklerin yanısıra, anne baba tarafından reddedilme, istismar ve ihmal, tutarsız disiplin gibi faktörler rol oynar.

Kendi halindeki psikopatların bile topluma veya kendi çevresindekilere zarar verme riski vardır. Ancak, bu profildeki birinin devletin en etkili konumuna gelmesi tam bir milli felakettir. Üstelik bu felaket sadece sebep olduğu gündelik sorunlardan, geçici arızalardan da ibaret değildir. Söylem, eylem, uygulama, hal ve tavırlarıyla toplumun akıl ve ruh sağlığında tamiri imkânsız çok büyük tahribatlara yol açar. Erdoğan’ın uzun zamandır yaptığı tam da budur.

Sizin de takdir edeceğiniz gibi, tamamen bilimsel verilerle açıklamaya çalıştığımız psikopatlığın tanımına tüm hal ve hareketleriyle eksiksiz uyan Erdoğan, hastalığının başat özelliklerinden birinin gereği olarak, toplumun yandaş kesimlerini her türlü manipülasyonla şahsi güç ve iktidarı adına istismar ediyor. Düşmanlaştırdığı kesimleri ise hiçbir ahlaki, insani, yasal kaygı gütmeden yok etmeye çalışarak başarı hanesine bir zafer daha yazmak için çabalıyor.

Sorun şu ki, ya suçüstü yakalanınca uydurduğu ‘FETÖ’ çuvalına istediği, hedefe koyduğu herkesi atma tehdidinden dolayı ya da gerçekte olmadığı halde biteviye tekrarladığı hayali ‘FETÖ’ canavarı ile korku saldığı tüm toplum büyük bir paranoya içerisinde ciddi bir duygu durum bozukluğu yaşıyor. Erdoğan kendi hastalığını ya doğrudan ya da farklı psikolojik tepkimelere yol açarak tüm topluma sirayet ettiriyor.

GÜLENOFOBİ HASTALIĞI VE ’FETÖ SENDROMU’

Psikopatlığını tüm yandaşlarına başarıyla aşılayan Erdoğan, yandaşı olmayan diğer kesimlere ise ciddi bir paranoyayı yaymış durumda. Hizmet Hareketi mensuplarına dair ‘Gülenofobi’ diyebileceğimiz bir ruh hastalığını iradi olarak empoze eden Erdoğan, toplumsal ölçekte çok ciddi bir duygu durum bozukluğuna yol açıyor. Tek tek insanların akıl ve ruh sağlığını zedelediği gibi toplumun ruh haletini, akıl sağlığını ve psikolojisini de sakat ve marazlı hale getiriyor.

Geçtiğimiz günlerde Sözcü gazetesine bir söylesi veren Psikoterapist Çağatay Öztürk bu sorunu ‘FETÖ Sendromu’ olarak isimlendiriyor. Bu tanımın İngiltere’deki üniversiteler üzerinden psikoloji literatürüne girmesi için başvurular yaptığını söylüyor. Erdoğan, 17/23 Aralık 2013’te ailesi ile birlikte rüşvet, yolsuzluk ve hırsızlıkta suçüstü yakalanınca alelacele ‘FETÖ’ diye bir şeyi uydurmayı ve topluma yaymayı başardı. Başarısını yıkma ve bozma kabiliyetine borçlu olan Erdoğan, iyice sistematikleştirdiği zulmünü yeşerttiği ‘FETÖ’ paranoyası ve Gülenofobi üzerinden yeni doğum yapmış annelerden beşikteki bebeklere, beli bükülmüş dedelerden alyazmalı ninelere kadar yayarken, toplumun akıl ve ruh sağlığını da tarumar etti.

ZENGİN-FAKİR HERKESİN GÖZÜ TÜRKİYE’DEN KAÇMAKTA…

Psikoterapist Öztürk, ‘FETÖ Sendromu’ topluma hızla yayılıyor ve insanlar Türkiye’den kaçmak istiyor. Artık toplumun ruhsal dengesi bozuldu, diyor. ‘Bu sendrom bunalım demektir. Buhran demektir. Başka deyişle, bir tür tekrarlayan depresyon gibi bulaşıcı bir durum bu… Çünkü bu bir duygu hali ve duygu dediğiniz de bulaşıcı bir şeydir. Birbirimizin enerjisini çok çabuk kaparız. FETÖ Sendromu’nun hızla yayılmasının nedeni de bu aslında,’ diye ekliyor.

Bu sendromdan dolayı destek almak için kendisine hatırı sayılır çok insanın geldiğini söyleyen Öztürk, ‘Bu insanların ortak özelliği, hepsinin de Türkiye’den kaçmak, yurtdışına gitmek için planlar yapıyor olmaları. Ciddi paralarla… Bu paralar öyle böyle paralar değil. Ülkenin ekonomisini sarsacak boyuttaki rakamlardan söz ediyorum. Hiç abartmıyorum, bu konuda danışmanlık verdiğim insanlar Türkiye ekonomisinin yüzde 10’unu kapsıyor,’ diyor.

Öztürk’e göre ‘FETÖ Sendromu’, toplumda ‘maskeli depresyon’ denilen gizli bunalımı ya da “majör depresyon” denilen ağır bunalımı ve ilaç gerektiren rahatsızlıklar ile paranoyak, yani şüphe kaynaklı kaygı gibi bazı duygu durumlarını da ileri derecede tetikliyor. Öztürk bu sendroma örnekler de veriyor: ‘Bir danışanım bacağı kırıldığında evine en yakın hastanenin FETÖ bağlantısı olması ihtimaliyle o hastaneye gitmek yerine, daha uzak bir hastaneye gitmeyi tercih ettiğini kaygı içinde anlatmıştı. Bir diğer danışanım uzun süredir alışveriş yaptığı marketin FETÖ bağlantılı olma ihtimali nedeniyle, marketini değiştirdi. Birçok kişi FETÖ bağlantılı olduğunu düşündüğü TV kanalından artık haber izlemediğini tekrarlayıp duruyordu. Kısacası bu sendrom toplumun ruhsal dengesini bozarak, toplumda duygu durum bozukluğuna yol açtı.’

AMAN HA AKLINIZA MUKAYYET OLUN!

‘FETÖ’ iddiasıyla haksızlığa uğratılan kişilerin de farklı psikolojik sıkıntılar yaşadığına dikkat çeken Öztürk, haksızlığa uğramışlık psikolojisinin güvensizliğe, paniğe ve en ufak bir olay karşısında bile baş kaldırıya yol açabileceğini söylüyor. Topluma sinmiş korkuyu ise Öztürk şu cümlelerle ifade ediyor: ‘FETÖ Sendromu hakkında sizinle röportajım olduğunu bilen dostlarım uyardılar beni; ‘Aman kötü bir şey söyleme, senin de üstüne gelirler,’ diye. Toplum nasıl bir noktada düşünebiliyor musunuz? Kaldı ki ben bu işin ilmini okudum. Görevimle ilgili söylediklerimden ötürü başıma herhangi bir şey gelecekse, ‘Yaradan’ın bir bildiği var demek ki’ derim ve kabullenirim.’

Fatih Erkoç, bir şarkısında ‘Oynatmaya az kaldı, doktorum nerde?’ deyip duruyordu. Psikopatlığını karizma edinmiş Erdoğan yüzünden bugün tüm Türkiye oynattı ve kolay kolay iflah olacak gibi de görülmüyor. Aman ha, siz siz olun tam bir tımarhaneye dönen ülkede aklınıza mukayyet olun!..

[Akif Umut Avaz] 28.6.2017 [TR724]