Avrasyacı-Erdoğancı kavgası. Devlet içinde yeni bir savaş mı başlıyor, kazananı kim olur?

Devlet içinde yeni bir savaş mı başlıyor, kazananı kim olur? Haberdar Genel Yayın Yönetmeni Said Sefa, 'Gündem Haberdar' programında gündemi değerlendirdi.

İlker Başbuğ’a biçilen rol

Kılıçdaroğlu, İlker Başbuğ’dan rol mu çalıyor?


[Said Sefa] 13.2.2020 [Haberdar]

Akın İpek: Yurt dışında ‘sıfırdan’ başlayan Koza, dünyada ilk 10’a girecek altın kaynağına ulaştı

Türkiye’deki mal varlığına hukuksuz bir şekilde el konulan Koza İpek Holding Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek, yurt dışında sürdürdükleri madencilik faaliyetlerinde önemli bir başarı elde ettiklerini açıkladı.

Sosyal medya hesabı Twiter’dan açıklama yapan Akın İpek, “Yurt dışında, “Sıfır” dan başlayan Koza; Bütün engellemelere rağmen, Dünya sıralamasında ilk 10 a girecek büyüklükte bir altın kaynağına ulaştı. Tesadüf değil bu işler…” ifadelerini kullandı.

İşte o açıklama;
‘Sizin dualarınız olmasa, çoktan yıkılıp gitmiştik zaten’
Akın İpek bu mesajı paylaştıktan sonra çok sayıda tebrik mesajı ve dua alınca ikinci bir açıklama daha yaptı. İpek, “Sizin o altın kalpleriniz, dualarınız olmasa, çoktan yıkılıp gitmiştik zaten…” diyerek teşekkür etti.
[TR724] 13.2.2020

Natali Avazyan: Gözaltında çıplak arandım; 3 yıldır da on binlerce kadın onursuzca buna maruz bırakılıyor

2017’de ‘Pelikan Çetesi’nden Hilal Kaplan’la ilgili yorumsuz paylaştığı bir tweet nedeniyle geçtiğimiz salı günü annesinin Adana’daki evi basılarak gözaltına alınan İnsan Hakları savunucusu Arlet Natali Avazyan gözaltında yaşadıklarını anlattı.

Twiter hesabından paylaşımda bulunan Avazyan, “Hukuksuz bir şekilde gözaltına alındım. Çıplak aramaya maruz bırakıldım. 3 yıl içinde on binlerce kadın onursuz bir şekilde çıplak aramaya maruz bırakılıyor. Bu keyfi uygulamalar bir an evvel son bulmalı.” dedi.

Avazyan, ‘Bedenim bana aittir.’ dedi.

Avazyan gece yarısı ani bir kararla ifadesinin alındığını ve serbest bırakıldığını açıklanmıştı. Zatürre rahatsızlığı olan ve böbrek yetmezliği nedeniyle tansiyon sorunu yaşayan Avazyan, gözaltına alındığını sosyal medyada paylaştığı, “Polisler geldi, götürüyorlar.” tweet’iyle duyurmuştu. Avazyan’ın ‘gözaltına alınıyorum’ paylaşımı kısa sürede binlerce RT almıştı. Avazyan’ın paylaşımının altına, yüzlerce ‘yanındayız’ mesajı atıldı. Gelişme üzerine sosyal medyada ‘hepimiz nataliavazyanız’ etiketi açıldı. Etiket kısa sürede 21 bine yakın paylaşılarak, Türkiye’nin gündeminde birinci sıraya oturmuştu.

[TR724] 13.2.2020

Hazine, Kütahya’daki havalimanı için 205 milyon euro ödeyecek

Yap-işlet-devret modeliyle yapılan ve Kasım 2012'de hizmete açılan Kütahya’daki Zafer Havalimanı’na yapılan anlaşma gereği hazineden 29 yılda 205 milyon euro ödenecek.

KRONOS -13 Şubat 2020

2019’da 1 milyon 232 bin yolcu garantisi verilen havalimanının hizmet verdiği yolcu sayısı 82 binde kalırken, garantiye göre gerçekleşme oranı yüzde 6,6’da oldu.

İstanbul’daki Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün de ortaklarından olan IC İÇTAŞ tarafından inşa edilen ve bu şirket tarafından 2044’e kadar işletilecek olan havalimanı, 2020 yılına da kötü başladı.

YOLCU SAYISI AZALIYOR, GARANTİ BEDELİ ARTIYOR

2 milyon yolcu kapasiteli havalimanı için verilen yolcu garantisi 2020’de 1 milyon 279 bin 352’ye yükselirken, Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) verilerine göre, Ocak 2020’de hizmet verilen yolcu sayısı bir önceki yılının aynı ayına göre 7,1 oranda azalarak 5 bin 656 oldu.

Sözcü’nün haberine göre, havalimanı için 2013’te 909 bin 500 olan yolcu garantisi her yıl artıyor. Türkiye’nin ilk bölgesel havalimanı (Kütahya-Afyon-Uşak) olarak tanıtılan projenin yatırı bedeli 50 milyon euro olarak açıklanmıştı.

HAZİNE 5 YILDA 26.7 MİLYON EURO ÖDEDİ

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan, 2018’de Kütahya’daki Zafer Havalimanı’da ‘garantili yolcu sayısına ulaşılamadığını’ ve bunun için de devletin şirkete 5 yılda (2012-2017 dönemi), iç hat giden yolcu için 5 milyon 799 bin 246 euro, dış hat giden yolcu için de 20 milyon 892 bin 380 euro olmak üzere, toplam 26 milyon 691 bin 626 euro ödediğini açıklamıştı.

TOPLAM 205 MİLYON EURO GARANTİ BEDELİ ÖDEYECEK

Uluslararası Şeffaflık Derneği’nin çalışmasına göre, 29 yıl 11 aylık işletme süresinde Hazine, Zafer Havalimanı için IC İÇTAŞ şirketine 205 milyon 281 bin 118 euro garanti bedeli ödeyecek.

[Kronos.News] 13.2.2020

MB rezervleri eriyor: 1 haftada 394 milyon dolar azaldı

KRONOS -13 Şubat 2020

Merkez Bankası’nın dolara müdahale amaçlı kullandığı ya da dolardaki hareketlilikle alakalı olarak akış yaşandığı tahmin edilen rezervler bir haftada 394 milyon dolar azaldı.

Merkez Bankası’nın brüt Döviz rezervleri geçen hafta 394 milyon dolar azalarak 74.462 milyar dolara geriledi.

Uzun süredir 6 TL bandını zorlayan dolar ise, bu hafta itibariyle 6 TL’nin üzerine çıktı. Şu anda ise 6,06’dan işlem görüyor.

[Kronos.News] 13.2.2020

Atlas Global iflas etti

Atlas Global Havayolları iflas başvurusunda bulundu. Şirketten yapılan açıklamada çalışanların tazminatı ve yolcuların bilet ücretlerinin geri ödemesinin yapılacağı, ancak ödeme tarihlerinin henüz belli olmadığı belirtildi.

KRONOS -13 Şubat 2020

Uzun süredir maddi sıkıntılarla boğuşan Atlas Global Havayolları, iflas başvurusunda bulundu. Milliyet’ten Derin Gökçe‘nin haberine göre, çalışanların ve vatandaşların bilet ücreti iadelerinin yapılacağını belirten Atlas Global Havayolları Kurumsal İletişimi “Ödeme tarihleri için hukuk departmanımız çalışıyor” ifadelerini kullandı.

ARTAN MALİYETLER NEDENİYLE UÇUŞLARINI DURDURMUŞTU

Atlas Global Avrupa’da Paris, Amsterdam, Londra, Barcelona, Berlin, Biarritz, Bilbao, Birmingham, Billund, Bükreş, Dublin, Edinburgh, Gothenburg, Kiev, Kopenhag, Lizbon, Lyon, Madrid, Manchester, Marsilya, Montpellier, Nice, Odessa, Oslo, Porto, Prag, Sofya, Stockholm, Toulouse, Viyana ve Zürih’e de hizmet veriyordu.

Türkiye’nin köklü özel havayolu şirketlerinden Atlas Global, 2016 yılından itibaren başlayan ekonomik dalgalanma ve İstanbul Havalimanı’ndaki artan maliyetler nedeniyle 26 Kasım 2019 tarihinde uçuşlarını durdurduğunu açıklamıştı.

[Kronos.News] 13.2.2020

Tutuklanan kanser hastası yurttaş serbest bırakıldı

'Cumhurbaşkanına hakaret' iddiasıyla tutuklanan ve kararın ardından bayılması üzerine hastaneye kaldırılan kanser hastası Ayten Sarıkaya Kesler’in avukatının itirazı üzerine serbest bırakılmasına karar verildi.

KRONOS -13 Şubat 2020

Kanser hastası olan Ayten Sarıkaya Kesler, 11 Şubat sabahı İsviçre’den İstanbul’a geldiği sırada İstanbul Havalimanı’nda gözaltına alınarak karakola götürülmüştü. Sarıkaya Kesler çıkarıldığı mahkemece, sosyal medya paylaşımları nedeniyle “örgüt propagandası yapmak” ve “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamalarıyla tutuklanmıştı.

Karar sonrası adliyede bayılan ve hastaneye kaldırılan Sarıkaya Kesler’in kanser hastalığının bütün vücuduna yayıldığı ve kemoterapi tedavisinin devam ettiği belirtilmişti.

‘TUTUKLULUĞUNA İTİRAZ’ KABUL EDİLDİ

Avukatı Gülizar Tuncer tarafından, 53 yaşındaki Sarıkaya Kesler’in tutukluğuna yapılan itiraz kabul edildi. Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği, Sarıkaya Kesler’in sağlık raporlarını da göz önünde bulundurarak, tahliyesine hükmetti.

Tuncer, müvekkilinin hastalığının ağır olduğunu, hem İsviçre’deki hem de Türkiye’deki sağlık raporlarını mahkemeye sunduklarını belirtti.

[Kronos.News] 13.2.2020

Kanser hastası Zeynep Gülen’in tutukluluğuna devam kararı

Fethullah Gülen'in yeğeni Zeynep Gülen'in yargılandığı davanın ilk duruşmasında mahkeme kansr hastası olan Gülen'in tutukluk halinin devamına karar verdi.

KRONOS -13 Şubat 2020

Beykoz’da polisin yaptığı rutin kontrolde yakalandığı iddia edilen, Fethullah Gülen’in yeğeni Zeynep Gülen hakkında “Örgüte üye olmak” suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşması görüldü.

İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülen duruşmaya tutuklu Zeynep Gülen SEGBİS ile bağlanırken, avukatı katıldı. İddianamenin okunması ve kimlik tespitinin yapılmasının ardından başlayan duruşma Zeynep Gülen’in savunma yapmasıyla devam etti.

BABAM ADIMA PARA YATIRDI

Üzerine atılı suçlamaları reddeden Gülen, Bank Asya’ya para yatırılmasıyla ilgili, “Paranın yatırılmasını babam istedi. Babam kolay bir şekilde para çekebilmem için benim adıma hesap açtı. Kardeşim Fatmanur Gülen de yanımdaydı, babam aynı şekilde ona da hesap açtı” dedi. Avukatı, müvekkilinin kanser hastası olduğunu ifade ederek tahliyesini ve beraatini talep etti.

TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA KARAR VERİLDİ

Cumhuriyet savcısı, Zeynep Gülen’in sahte kimlikle yakalandığını öne sürerek ve kaçma şüphesi gerekçesiyle tutukluluk halinin devamını istedi. Ara kararını açıklayan mahkeme heyeti, Gülen’in tutukluluk halinin devamına karar vererek eksikliklerin giderilmesi için duruşmayı erteledi.

İDDİANAMEDEN…

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu’nca hazırlanan iddianamede, Zeynep Gülen’in Beykoz’da 24 Ekim 2019 günü polisin yaptığı rutin kontrolde “Zeynep Setenay Özcan” adına düzenlenmiş üzerinde kendi fotoğrafının bulunduğu sahte nüfus cüzdanıyla yakalandığını iddia edildi. Kendisini “Neşe Ateş” olarak beyan ettiği de iddia edilien Gülen’in daha sonra Zeynep Gülen olduğunu söylediği kaydedildi.

BANK ASYA’YA 75 BİN TL YATIRDI

Zeynep Gülen’in Bankasya hesap hareketlerinin incelemesinde, 19 Ağustos 2014 tarihinde Bank Asya’da ilk defa hesap açtırarak 75 bin TL yatırdığı vurgulandı. Gülen’in ifadesinde atılı iddiaları kabul etmediği, “Bu kişilerin soyadını taşımak dışında bağlantısı olmadığını, yaklaşık 4 yıldır tek başına yaşadığını, geçmiş dönemde ailesiyle beraber Amerika’ya giderek Fetullah Gülen ile ailecek görüştüklerini, babasının hastalığı yüzünden Bank Asya’ya hesap açtırarak para yatırdığını, ailesiyle görüşmediğini” söylediğine yer verildi.

15 YILA KADAR HAPSİ İSTENİYOR

İddianamede, Zeynep Gülen hakkında “Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma” iddiasından 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası talep edildi.

[Kronos.News] 13.2.2020

‘Cemaat borsası’nda son vurguncu istihbaratçı polis amiri Taşdemir

Ahmet Taçyıldız hakkında Gülen Cemaati ile ilişki olduğu iddiaları içeren evrakının temizlenmesi için eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir’e Boğaz manzaralı köşk verildiği öğrenildi.

KRONOS -13 Şubat 2020

3 milyon 864 bin TL değerindeki boğaz manzaralı köşkün Ahmet Taçyıldız hakkındaki Gülen Cemaati ile ilişki iddialarının evrakının temizlenmesi için eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir’e verildiği ileri sürüldü.

Erdoğan Ailesi’nin damadı Berat Albayrak’ın bir dönem CEO’luğunu yaptığı Çalık Holding’e bağlı Çalık Gayrimenkul Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Taçyıldız’ın kendisi ve ailesi hakkındaki Gülen Cemaati bağlantılı gösteren evrakın eski İstanbul Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir tarafından boğaz manzaralı köşk karşılığında temizlendiği belirtildi. Köşkün değerinin yaklaşık 4 milyon olduğu öğrenilirken istihbaratçı müdürün mal varlığı ise dudak uçuklattı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmanın üzerinden geçen zamana rağmen neden tamamlanmadığı merak konusu olurken, soruşturmanın AKP’ye yakın isimler tarafından sümenaltı edilmeye çalışıldığı öne sürüldü.

‘HEDİYESİ’ BOĞAZ MANZARALI KÖŞK

İddiaya göre Çalık Gayrimenkul Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Taçyıldız 15 Temmuz darbe girişiminden sonra Gülen Cemaati soruşturmaları tamamlanana kadar yurtdışına çıktı. Taçyıldız’ın yurtdışında bulunduğu 3 Eylül 2017 tarihinde ise pasaport tahdidinin bulunup bulunmadığı İstanbul İstihbarat Şube Müdürlüğü personeli tarafından İstanbul İstihbarat Şube Müdürü Özgür Taşdemir talimatıyla sorgulandı. Soruşturmalar devam ederken ise Ahmet Taçyıldız’a ait “boğaz manzaralı köşk” istihbarat şube müdürü Özgür Taşdemir’in amcası Adem Taşdemir üzerine devredildi. Bu şekilde Taçyıldız ve ailesinin iddiaların olduğu evrakının temizlendiği iddia edildi.

‘İSTİHBARATÇININ BORSASI’

Cumhuriyet’in haberine göre, bu iddialara ilişkin İçişleri Bakanlığı’nın izni ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca bir soruşturma başlatıldı. Özgür Taşdemir ise görevden uzaklaştırıldı. Soruşturma çerçevesinde İçişleri Bakanlığı Mülkiye müfettişinin iddialara ilişkin hazırladığı rapor ise “istihbaratçının borsasını” gözler önüne serdi. Rapora göre Emirgân’da bulunan ve ekspertiz değeri 645 bin 161 dolar olan yani 3 milyon 864 bin TL değerindeki boğaz manzaralı köşk Ahmet Taçyıldız’ın ortağı Hüseyin Talha Özkul adına kayıtlıydı. Ancak tasarruf yetkisi Taçyıldız’a aitti. Ortak Hüseyin Talha Özkul, köşkü 600 bin TL karşılığında Özgür Taşdemir’in amcası Adem Taşdemir’e devretti. Ancak kısa bir süre sonra ise bu köşk istihbarat şube müdürü Özgür Taşdemir ile bağlantıları olan Osmanoğulları İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Babuşçu’nun oğlu O. Babuşçu üzerine yapıldı. Köşkün elden ele devredilmesine ilişkin Hüseyin Talha Özkul, Adem Taşdemir ve Ayhan Babuşçu’nun ifadeleri alındı. Bu kişilerin çelişkili ifadelerde bulunduklarının aktarıldığı müfettiş raporunda, “Söz konusu taşınmazın satışı başarısız bir kurgudur” denilerek özetlendi. Ayrıca raporda Özgür Taşdemir ve eşinin 15 Kasım 2018 tarihinde ifadelerinin alınması için İstanbul Valiliği’ne davet edildikleri ancak gelmedikleri aktarıldı. Telefonla iddiaların odağındaki Ahmet Taçyıldız’a ulaşma çabalarımız ise sonuçsuz kaldı.

MAL VARLIĞI MÜFETTİŞ RAPORUNA GİRDİ, YOK YOK…

Müfettiş raporunda Özgür Taşdemir’in mal varlığına ve hesap hareketlerine de yer verildi. İşte raporda yer alan eski İstanbul istihbarat şube müdürünün mal varlığı:

– Arnavutköy’de bir taşınmaz

– Bahçeşir Koleji’nde eşi ve kendi adına yüzde 7.5’şer hisse

– Muhtelif tarihlerde 3 adet Mercedes marka otomobil ve Land Rover marka arazi aracı

– 2017-2018 yılları arasında Taşdemir’in hesabında 3 milyon 287 bin 770 TL, eşinin hesabında ise 259 bin 339 TL’lik bir artışın olduğu tespit edildi. Ayrıca Taşdemir’in yurtdışı hesaplarının olduğunun ve bu hesaplara iki defa para transferi yaptığı belirtildi.

– 2018’de ise Belçika’dan Taşdemir’in hesabına 130 bin Avro gönderildiği kaydedildi.

– Taşdemir’e ve eşine ait 2 ayrı banka kasası tespit edildi.

[Kronos.News] 13.2.2020

Prof. Dr. Fazlıoğlu ders verdiği BİSAV’a kayyım olarak atandı

Daha önce Davutoğlu'na yakın BİSAV'da dersler veren Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu kayyım olarak atandı.

KRONOS -13 Şubat 2020

Kurucuları arasında Ahmet Davutoğlu’nun olduğu Bilim ve Sanat Vakfı’na 21 Ocak’ta kayyım atanmasından sonra İstanbul’daki Bilim ve Sanat Vakfı’na (BİSAV) atanan kayyımların isimleri de belli oldu. Mürsel Sarı, Dr. Mehmet Köse ve Medeniyet Üniversitesi’nden Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, BİSAV’ı yönetecek.

Sarı, İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü, Köse, özel şirkette yönetim kademesinde ve daha önce BİSAV’da dersler de veren Fazlıoğlu ise üniversitede görev yapıyor.

NE OLMUŞTU?

Kurucuları arasında Ahmet Davutoğlu’nun olduğu Bilim ve Sanat Vakfı’na 21 Ocak’ta kayyım atandı.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden 3 kişilik geçici kayyım heyeti Bilim Sanat Vakfı’nın yönetimini devralmıştı.

Daha önce de vakfa ait İstanbul Şehir Üniversitesi’nin yönetimine el konulmuştu.

Aynı sürecin devamı olarak üniversitenin kurucu olduğu vakıf da kayyum yönetimine girmişti.

Kurucusu olduğu İstanbul Şehir Üniversitesi’ne tahsis edilen arazinin tahsisinin durdurulması sonrası üniversitenin bankalarla kredi ilişkisi bozulmuş devam eden süreçte üniversite yönetimi garantör üniversite sıfatıyla Marmara Üniversitesi’ne devredilmişti.

[Kronos.News] 13.2.2020

Ziraat Bankası eriyor: Net karda yüzde 22,3’lük düşüş

Kamu bankalarından Ziraat’in solo net kârı 2019’da bir önceki seneye göre yüzde 22,3 düştü. Banka piyasaya göre uygun kredi vermesi ve bunun görev zararına yansıyabileceği gerekçesiyle eleştiriliyordu.

BOLD – Ziraat Bankası’nın solo net kârı geçen sene bir önceki yıla göre yüzde 22,3 oranında düşüşle 6,19 milyar lira şeklinde gerçekleşti.

KREDİLERDE YÜZDTE 18 ORANINDA ARTIŞ VAR

Bankanın dün akşam KAP’a gönderdiği 2019 finansal sonuçlarına göre krediler de yüzde 18 artışla 448 milyar liraya ulaştı.

Ziraat Bankası’nın mevduatları da geçen yıl yüzde 35 artışla 447,25 milyar lirayı çıktı.

[BoldMedya] 13.2.2020

Türkiye elektrik fiyatlarında Avrupa ülkelerini geride bıraktı

Türkiye elektrik maliyeti bakımında Avrupa ülkelerini geride bıraktı. Elektrik maliyet fiyatları İngiltere’de 0,28, Almanya’da 0,23, Norveç’te 0,16, İsveç’te 0,15 TL olurken, Türkiye’de bu rakam 0,32 TL oldu.

BOLD – Zamlanan elektrik fiyatları tüketicilerin en çok şikayet ettiği konular arasında yer alıyor. Tüketici elektrik fiyatları neredeyse tüm dünyada yükselirken, Türkiye yüksek zamlarla tüm ülkeleri geride bıraktı.

EN ÇOK TÜRKİYE’DE ZAMLANDI

Tüketici elektrik fiyatları birçok ülkede yükselirken, Türkiye elektriğin en çok zamlandığı ülkeler arasında yer aldı. EnCazip.com’un Avrupa istatistik kurumu Eurostat verilerini derleyerek yaptığı elektrik fiyat karşılaştırmasına göre mesken elektriğine yapılan zam oranlarına bakıldığında Türkiye Gürcistan ve Hollanda ile ilk üçte yer aldı. Hane dışı elektrik ücretlerinde ise Türkiye, yüzde 53 zam ile açık ara lider. Türkiye’yi yüzde 24,5 ile Gürcistan, yüzde 19,2 ile Romanya izledi.

EN YÜKSEK ELEKTRİK MALİYETİ TÜRKİYE’DE

Tüketicilerin yüzde 66’sının tedarikçi değiştirdiği İngiltere’de Ocak 2020 dönemi için elektrik maliyet fiyatları 0,28 TL olurken, aynı dönem için tedarikçi değiştiren tüketicilerin oranı yüzde 75 olan Almanya’da maliyetler 0,23 TL olduğu ortaya çıktı. Yıllık bazda tedarikçi değişikliğinin çok yüksek olduğu Norveç ve İsveç’te bu dönemde elektrik maliyetleri sırasıyla 0,16 TL ve 0,15 TL oldu. Türkiye’de ise elektrik maliyetleri aynı dönem için 0,32 TL seviyesinde gerçekleşti.

[BoldMedya] 13.2.2020

Suriye’de ön saflara fişlenen askerler gönderiliyor [Cevheri Güven]

Cemaat fişleme listesinde ismi bulunan ancak henüz dava açılmayan askerlerden biri daha şehit oldu. Aynı şekilde şehit olanların sayısı oldukça yüksek.

BOLD ÖZEL – Piyade Uzman Onbaşı Fatih Saylak, 10 Şubat’ta İdlib’de Suriye Ordusu’nun açtığı ateş sonucu şehit oldu. Şehit Saylak, Kahramanmaraş merkeze bağlı Kale köyündendi. Tıpkı Fırat Kalkanı Harekatında şehit olan astsubay Ökkeş Karaca gibi. Aynı köyden iki şehidin ismine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2017/2619 nolu iddianamesinde rastlıyoruz.

İki şehidin de isimleri iddianamede “itirafçı” sıfatı verilen kişilerin ifadelerinde yer alıyor. İfadelerde şehit Saylak ve Karaca’nın Gülen Cemaati üyesi oldukları iddia ediliyor. Ancak iki isim haklarındaki ifadelerden sonra Suriye’de çatışmanın en tehlikeli bölgelerine gönderildiler ve ardından şehit oldular.

15 Temmuz’dan sonra ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde TSK’dan ihraç edilen eski subaylar, bu duruma dikkat çekmiş ve fişleme listelerinde bulunan askerlerin Suriye’de ön cephelere gönderildiklerini dile getirmişlerdi.

ESKİ ASKERLERDEN VAHİM İDDİA

Yarbay Mehmet Alkan bunlardan biri. Alkan’a göre TSK’da 9 bin kişilik bir liste var. Bu listedekiler yavaş yavaş ihraç ediliyorlar ya da Suriye’de ön cephelere gönderiliyorlar:

“Son dönemdeki meşhur ankesör soruşturmalarında benim aldığım bilgiye göre 9 bin kişiye karar veriyorlar. Çok daha yüksek ama en son 9 bin kişiye operasyon yapalım diyorlar ama bunların hepsine birden yapamayız, yavaş yavaş 100’er 100’er yapalım diyorlar. Belki bunun daha üçte birine operasyon yapıldı, diğerleri sırasını bekliyor. Bir bakıma şu an Silahlı Kuvvetler kendi tespitine göre terörist istihdam ediyor. Ama bekliyor. Bir kısmı bunların Suriye’de El Bab’da ya da başka yerde. Özellikle getirmiyorlar orada ihtiyaç olduğu için. Yani öyle garip bir durum var ki, yarın ölse biri omuzlar üzerinde gelip şehit denecek, el üstünde tutulacak ama ertesi güne kalırsa terörist olarak operasyon yapılacak.” (Yarbay Alkan’ın, Gazeteci Çağlar Cilara ile yaptığı röportajdan)

Yunanistan’da Askeri Ataşesi iken TSK’dan ihraç edilen Albay Halis Tunç ise iddiayı bir ileri boyuta taşıyor:

“24 Ağustos 2016 tarihinde Suriye’ye harekât başlayınca, operasyon bölgesine göndermek için devlet tarafından farklı zamanlarda çok sayıda subay/astsubay tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Terörist olarak yargılanmaları devam etmesine rağmen yurt dışı çıkış yasakları kaldırılarak Suriye’ye operasyona gönderildiler.” (15Temmuz.info’daki yazısından)

TERÖRİST DİYE YARGILANIRKEN ŞEHİT OLDU

Barış Pınarı Harekatında 15 Ekim 2019’da Münbiç’te şehit olan Üstteğmen Çelebi Bozbıyık bunlardan biri. OHAL döneminde 15 gün ters kelepçeyle gözaltında tutulan Üsteğmen Bozbıyık, hakkında “terör örgütü üyeliği” soruşturması devam ederken, tahliye edildi ve Suriye’ye cepheye gönderildi. Münbiç’de çatışmada şehit oldu.

ÖZELLİKLE ÖN CEPHEYE GÖNDERİLİYORLAR

Benzer biçimde şehit olanlardan biri de Suriye’nin Tel Rıfat bölgesinden YPG’nin açtığı ateş sonucu şehit olan 24 yaşındaki Topçu Üsteğmen Muhammet Ali Kalo.

Muhammet Ali Kalo’nun abisi Mustafa Kalo da piyade üsteğmen rütbesine sahip bir askerdi. Halen Gülen Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında “terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklu durumda. Kardeşlerden biri şehit diğeri ise terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla tutuklu.

Orduda beraber görev yapan ihraç Üsteğmen Muhammet Yıldız’ın sosyal medya hesabından yaptığı paylaşıma göre, terör yargılamalarındaki askerlerin çatışma bölgelerine gönderilmesi bilinçli bir tercih.

Yıldız’a göre fişlenen subaylar, sınırda, sınır ötesinde ve tehlikeli görevlerde kullanılıyor. Hayatını kaybedenlere şehit oldu deniyor. Kurtulanlar ise ihraç ediliyor ve tutuklanıyorlar.

ÇATIŞMADAN SAĞ DÖNENLER GÖZALTINA ALINIYOR

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yakından takip eden gazeteci Müyesser Yıldız da benzer bilgiler veriyor:

“Irak’ta, Suriye’de operasyona giden çok sayıda askerin, döndükleri gün ankesörden gözaltına alındığını biliyor musunuz? Hele bir tanesi var ki; 15 Temmuz sonrasında çok önemli hizmetler vermiş, El Bab’da, Afrin’de çarpışmış, dönüşte o da gözaltına alınmış, adli kontrolle yani yurt dışı yasağıyla bırakıldıktan sonra TSK ve savcılıklarca verilen çok özel görevleri yerine getirmek üzere defalarca yurt dışına gönderilmiş biri. Tüm bunlardan sonra geçtiğimiz günlerde açığa alındı!..” (Müyesser Yıldız’ın ODATV’deki yazısından)

POLİSKEN TERÖRİST ASKERKEN ŞEHİT

Polis memuru Zekeriya Altınok’un yaşadıkları da farklı değil. 15 Temmuz sonrası “terörist” olduğu gerekçesiyle Emniyet teşkilatından ihraç edilen bir polis memuruydu. 16 ay hapis yatıp çıktıktan sonra zorunlu askerlik görevini yapmak için TSK’ya katıldı. Terörist olarak yargılaması sürerken ve terör örgütü üyeliği suçlamasıyla polislikten ihraç edilmiş biri olmasına rağmen İran Sınırı’nda görevlendirildi. 20 Ekim 2019’da sınır devriyesi sırasında PKK’yla girdiği çatışmada şehit oldu.

İDDİANAMEDE İSİMLERİ GEÇMESİNE RAĞMEN

Aynı köyden şehit düşen Piyade Uzman Onbaşı Fatih Saylak ve Özel Kuvvetler mensubu astsubay Ökkeş Karaca hakkında ulaştığımız bilgiler, eski askerlerin iddialarını doğruluyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 2017/2619 nolu iddianamesinde, iki askerin ismi açıkça yazıyor. Ancak ikisi de açığa alınmadan Suriye’ye gönderildiler.

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Fatih Saylak dahil şehitler için yayınladığı resmi mesaj.

10 Şubat 2020’de İdlib’den şehit olarak dönen Fatih Saylak, bir yıllık evliydi. Cenazesi askeri törenle toprağa verildi.

Ökkeş Karaca’nın cenazesi de benzer biçimde askeri törenle toprağa verildikten sonra ailesinin evine hakkındaki terör örgütü üyeliği soruşturmasıyla ilgili tebligat gönderildi ve soruşturmanın ölüm gerekçesiyle kapatıldığı bildirildi.

[Cevheri Güven] 13.2.2020 [BoldMedya]

Erdoğan rejimi İdlib’den sonra Libya’da da köşeye sıkışacak [Fatih Yurtsever]

Ortadoğu coğrafyasında her geçen gün irtifa kaybeden Tayyip Erdoğan, Kuzey Afrika’da ciddi itibar kaybedecek. İktidarını birkaç yıl daha uzatmak adına Türkiye’nin 30 yıllık dış politika geleceğine ipotek koyuyor.

BOLD ANALİZ – Türkiye gündemi son birkaç gündür İdlib ile meşgul iken BM Güvenlik Konseyi (BMGK) 12 Şubat tarihinde Libya’da ateşkesin sağlanması ve siyasi çözüme yönelik 2510 sayılı kararı kabul etti. Karara 14 ülke evet oyu verirken, Rusya çekimser kaldı.

Kararda BMGK’nin 19 Ocak Berlin Libya Konferansı’nın sonuçlarını onaylandığı ifade edildi. Libya’da çözüme ulaşılması için sürdürülen siyasi girişimlerin önemine vurgu yapıldı.

YOL HARİTASI

BMGK, Genel Sekreter’den daha önce kabul edilen “Görev ve Yetkilendirme Dokümanına” uygun olarak BM Libya Destek Misyonunu görevlendirmesini, ateşkes koşullarının sağlanması ve uygulanmasına yönelik bir yol haritası hazırlanmasını da talep etti.

Konsey, ayrıca “5+5 Müşterek Askeri Komisyonu” kalıcı bir ateşkes üzerinde anlaşmaya varmak için tam katılımla toplantıya çağırdı.

Kararın tam metni henüz yayımlanmamış olmasına rağmen, basın açıklamasından anlaşılacağı üzere BMGK taraflardan ateşkes şartlarına uymalarını, ateşkes ve silah ambargosunu denetleyecek mekanizmaların hayata geçirilmesini, paralı askerlerin Libya’yı terk etmesini üçüncü ülkelerin taraflara kesinlikle silah yardımında bulunmamasını net bir şekilde karara bağladı. Afrika Birliği ve Arap Liginin Libya’da siyasi çözüm yolunda kilit bir role sahip olduklarını vurguladı. Peki alınan bu kararlar bundan sonra Türkiye için ne ifade edecek?

AYNI HASTALIKLI AKIL

Türkiye açısından Libya ve Suriye meselesini birbirinden ayrı düşünmemek gerekiyor. Zira her ikisini kendi menfaatlerini ve iktidarını merkeze alan aynı hastalıklı aklın ürünü. Suriye’de rejim güçleri ve Rusya İdlib şehir merkezine doğru ilerlerken Türkiye buradaki cihadistleri maaş ve vatandaşlık karşılığında Ulusal Mutabakat Hükumeti saflarından savaşmak için Libya’ya gönderiyordu. Bu karardan sonra Türkiye Libya’ya cihadist akışı durdurmak zorunda kalacak. İblib’ten yeni gelecek cihadistler alternatif başka bir yer bulunmadığı takdirde Türkiye’ye yerleştirecek.

Şu anda İdlib’te yaşananlar nedeniyle Rusya ile ilişkiler gerilmiş vaziyette. Zaman zaman Rus medyasında Erdoğan rejiminin Suriye’de cihadist ve teröristleri desteklediğine dair haberler yapılıyor. Eğer Türkiye ve Rusya ilişkileri daha fazla gerilirse, Erdoğan rejiminin Libya’daki faaliyetleri 2510 sayılı karardan sonra Rusya’nın eline daha güçlü bir koz vermiş olacak. Erdoğan bundan sonra Rusya’ya karşı İdlib’teki daha dikkatli hareket etmek zorunda kalabilir.

‘BANA’ İSİMLİ GEMİ

AB’nin Akdeniz’de düzensiz göç ile mücadele için başlattığı Sofya Harekâtı Libya’ya yönelik yasa dışı silah sevkiyatının engellenmesi için görevlendirilebilir. Erdoğan rejiminin Libya’ya gönderdiği silah yüklü gemiler devam edilmesi halinde bundan sonra Türkiye’nin başını daha fazla ağrıtabilir. Nitekim geçen hafta Türkiye’den Libya’ya askeri araç sevkiyatında kullanıldığı iddia edilen ‘Bana’ adlı gemi hafta başında İtalya’nın Cenova Limanı’nda durduruldu, geminin kaptanı hakkında yasa dışı silah ticareti iddiasıyla soruşturma açıldı.

Daha önce Türk Deniz Kuvvetlerine bağlı firkateynlerin silah taşıyan gemilere refakat ettiğine dair haberler de basında yansımıştı. Fransız basınında çıkan haberlerde, Türk Deniz Kuvvetleri’ne ait fırkateynlerin Türkiye’den Trablus’a giden ‘Bana’ gemisine refakat ettiği, bu durumun da Fransa Donanması tarafından tespit edildiği ifade ediliyor.

AKIBETİ MEÇHUL

Son yılların en büyük diplomatik başarısı olarak adlandırılan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Libya Ulusal Mutabakat Hükumeti ile yaptığı Deniz Sınırlarının Belirlenmesine yönelik anlaşmanın da bu karardan sonra akıbeti meçhul olacak. Zira BMGK 2510 sayılı kararı Münih’de mutabakata varılan kararları resmi olarak onaylıyor. Buna göre yapılan uluslararası anlaşmaların Temsilciler Meclisi tarafından onaylanması gerekiyor. Daha önce Temsilciler Meclisi, Türkiye ile yapılan anlaşmayı onaylamayacağını ifade etmişti.

Doğu Akdeniz’deki yalnızlığını Libya üzerinden kırmaya çalışan Erdoğan rejimi için bu durum tam bir hezimet olacak. Girit Libya arasında sondaj yapmayı planlarken Doğu Akdeniz’de bir kapı daha kapanacak. Erdoğan rejimin yaşanan hezimeti örtmek için Kıbrıs çevresindeki sondaj faaliyetlerine hız vermeyi deneyecektir. Bu koşullar altında Doğu Akdeniz’de gerilimin daha da artacağı söylenebilir.

SİSİ’NİN BAŞARISI

Erdoğan Rejimi ve Sisi rejiminin gergin olan ilişkileri Libya yüzünden daha da gerilmişti. 2510 sayılı kararda siyasi çözüm için Arap Ligine ve dolaylı olarak onun lideri Mısır’a resmi olarak yer verilmesi bu mücadelede Sisi’nin Erdoğan’a başarısı olarak yorumlanabilir. Ayrıca Arap Ligi gibi Afrika Birliğine de vurgu yapılması, birlik içerisindeki politik gücü nedeniyle Fransa’ya Libya’da daha fazla alan açacaktır.

Ortadoğu coğrafyasında her geçen gün irtifa kaybeden Erdoğan, 2510 sayılı karar sonrası Kuzey Afrika’da ciddi itibar kaybedecek.

Ancak her koşul altında gerçek manada kaybeden Türkiye oluyor. Erdoğan birkaç yıl daha iktidarını uzatmak adına bir ülkenin 30 yıllık dış politika geleceğine ipotek koyuyor, herkes de seyretmekle yetiniyor.

[Fatih Yurtsever] 13.2.2020 [BoldMedya]

15 dakikalık adalet! [Sevinç Özarslan]

Türkiye’de birçok mahkemede 15 dakikada bir duruşma yapılıyor. İzmir 18. Ağır Ceza Mahkemesinde bugün 18 kişi hakim karşısına çıkıp kendisini savunmaya çalıştı.

BOLD ÖZEL – İzmir 18. Ağır Ceza Mahkemesinde bugün sabah 09.00’dan 14.20’ye kadar 18 kişinin davası görülecek. 15 dakikada bir hakim karşısına çıkacak olan tutuklular kendilerini çok kısa bir sürede savunmak zorunda.

Aşağıda gördüğünüz liste, bugün İzmir 18. Ağır Ceza Mahkemesinin kapısına asılan Duruşma Listesi. Saat 14.20’ye kadar 18 kişi hakim karşısına çıkıp kendisini savunacak. İlk duruşma 09.00’da başlıyor. İkinci duruşma 5 dakika sonra. Daha sonraki tutuklular ise 15 dakikada bir salona alınacak. Listedekilerin hepsi ‘silahlı terör örgütüne üye olmak’ iddiasıyla yargılanıyor. 18 kişinin adının yer aldığı listede 8 kadın, 10 erkek tutuklu bulunuyor.

353 CEZAEVİNİN KAPASİTESİ 218 BİN 950

Türkiye’de birçok mahkemenin duruşma listesi bu şekilde. Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Yılmaz Çiftçi, Kasım 2019’da yaptığı açıklamada cezaevlerinde yaklaşık 286 bin hükümlü ve tutuklunun bulunduğunu, kadın hükümlü/tutuklu sayısının da yaklaşık 11 bin olduğunu söylemişti. Çocuk statüsünde bulunan yaklaşık 2 bin 500 kişinin cezaevlerinde bulunduğunu ifade eden Çiftçi ayrıca cezaevinde annesinin yanında 780 çocuğun kaldığı bilgisini vermişti. Temmuz 2019 itibariyle ise Türkiye’de 353 cezaevi bulunduğu ve bu cezaevlerinin kapasitesinin 218 bin 950 olduğu açıklanmıştı.

[Sevinç Özarslan] 13.2.2020 [BoldMedya]

Başkan’ın eşi Diyanet’i karıştırdı

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’ın eşi Seher Erbaş ile ilgili çarpıcı bir iddia gündeme geldi. Ali Erbaş’ı zora sokan o iddia, Diyanet’in yönetiminde kritik bir iddiayı gündeme getirdi. İşte Diyanet İşleri Başkanlığını karıştıran o 3 büyük skandal iddiası… BOLD


[BoldMedya] 13.2.2020

Açlık eylemleri: Çocuğuna yiyecek ekmek götüremeyen vatandaş kendini ateşe atıyor

Ekonomik kriz nedeniyle işsiz kalan ve ailesini geçindiremeyen birçok kişinin imdat çığlığını devlet duymuyor. Çaresizlik içinde kıvranan vatandaş, “Çoluk çocuk aç” diyerek kendini yakıyor.

BOLD – Evine, çocuğuna yiyecek ekmek götüremeyen vatandaşın açlık eylemleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kapısına kadar dayandı.

İKİ ÇOCUĞU YETİM KALDI

Geçen hafta uzun süredir işsiz olduğu öğrenilen Adem Yarıcı, Hatay Valiliği önünde kendini yaktı. İşsizlik nedeniyle bunalıma girdiği belirtilen Yarıcı burada “Çocuklarım aç, iş istiyorum anlamıyor musunuz?” diye bağırdı. İkna çabaları sürerken Adem Yarıcı cebinden çıkardığı çakmakla kendini ateşe verdi. Valilik polislerinin müdahalesi ile söndürülen Yarıcı, hastaneye kaldırıldı. Ambulansta kalp krizi geçiren Yarıcı, hayatını kaybetti ve 2 çocuğu da yetim kaldı.

ERDOĞAN’A BAĞIRDI

Adem Yarıcı’nın eylemi gündemdeki yerini korurken bir başka eylem haberi de AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın partisinin grup toplantısından geldi. Erdoğan konuşma yaparken bir dinleyicilerin arasından bir vatandaş “Sayın Cumhurbaşkanım… 15 Temmuz’a katıldım diye beni işimden gücümden ettiler. Çoluğum çocuğum aç. Bana yardım edin. Mahkeme kararını tanıyın” diye bağırdı. Apar topar dışarı çıkarılan vatandaş, sorunu çözülmek yerine gözaltına alındı.

MECLİSE DAYANDI

Son zamanlarda artan Mecliste intihar eylemlerine bu sabah bir yenisi daha eklendi. TBMM Çankaya Kapısı girişinde bir kişi üzerine benzin dökerek, “Açım, çocuklarım aç!” diyerek intihar girişiminde bulundu. Polislerin zamanında müdahalesiyle kişinin kendini yakması engellenirken, konuyla ilgili CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, “Açlık intiharları Meclis’in kapısına dayandı” diye tanık olduğu olayla ilgili paylaşımda bulundu.

YOKSULLUK BU HALE GETİRDİ

2019’un sonunda Türkiye siyanürle intihar olaylarıyla sarsılmıştı. Ekonomik sıkıntılar nedeniyle 9 insan hayatını kaybetmişti. İstanbul Fatih’te 4 kardeş, Antalya’da ise bir baba, eşi ve çocuklarıyla birlikte siyanür içerek hayatlarını sonlandırmıştı. Yine İstanbul Bakırköy’de yaşayan bir kuyumcunun da siyanürle intihar ettiği haberi gelmişti. Sakarya’da üniversite öğrencisi 21 yaşındaki Mehmet Ali Çetin, siyanür içerek intihar etmişti.

[BoldMedya] 13.2.2020

Almanlara göre Türkiye dünya barışına en büyük dördüncü tehdit

Almanya’da vatandaşların güvenlik konusundaki endişeleriyle ilgili Strateji ve Yüksek Liderlik Merkezi tarafından yaptırılan bir anket, Almanların Türkiye’yi dünya barışının önündeki en büyük tehditlerden biri olarak gördüğünü ortaya koydu.

Birden fazla yanıtın işaretlenebildiği soruya yüzde 66 İran, yüzde 61 ABD, yüzde 55 Kuzey Kore yanıtını verdi. Türkiye’yi dünya barışının önündeki en büyük tehdit olarak görenlerin oranı ise yüzde 51 oldu. Beşinci ve altıncı sırada ise yüzde 36 ile Rusya ve Suriye var.

DW’nin aktardığı habere göre, ankette katılımcılara “Dünya üzerindeki krizler arasında hangisinin Almanya’nın güvenliği açısından tehdit oluşturduğunu düşünüyorsunuz?” sorusu yöneltildi. Katılımcıların yüzde 46’sı soruya “Avrupa Birliği ile Türkiye arasında sığınmacı anlaşmazlığı” yanıtını verdi. Soruya “ABD ile İran arasındaki ihtilaf” yanıtını verenlerin oranı yüzde 61, “terör örgütü IŞİD” diyenlerin oranı yüzde 59, “ABD ile Rusya arasındaki silahlanma yarışı” diyenlerin oranı yüzde 49 oldu. “ABD ile Çin arasındaki gerilimi” Almanya’nın güvenliğine tehdit olarak görenlerin oranı ise yüzde 35 olarak kaydedildi. Yüzde 24’lük bir kesim ise “Türkiye ile Suriye sınırındaki krizin” Almanya’nın güvenliğine tehdit oluşturduğunu ifade etti.

Her dört vatandaştan birine göre Almanya’nın bir çatışma içine girmesi mümkün
Almanya’nın askeri bir çatışmanın içine girebileceğini düşünenlerin sayısı da arttı. Her dört vatandaştan biri Almanya’nın dünyada askeri bir çatışmanın içine girebileceğine inanıyor. Bu rakam 2016 yılında yüzde 24, 2018 yılında yüzde 18, 2019 yılında ise yüzde 15 olarak kaydedilmişti.

Vatandaşlara iç ve dış güvenlik ile toplumsal birliktelik açısından endişe yaratan konular da soruldu. Yüzde 67 şiddet ve suç olaylarındaki artışın, yüzde 66 zengin ile yoksul arasındaki farkın artmasının, yüzde 65 Almanya’da aşırılık yanlısı ideolojilerin güçlenmesinin, yüzde 62 uygun fiyatlı daire sayısının azalmasının, yüzde 61 iklim değişikliğinin, yüzde 59 kiraların sabit olmayışının, yüzde 58 Avrupa ve dünyada durumun gittikçe daha belirsiz hale gelmesinin, yüzde 56 İslam’ın Almanya’da nüfuz kazanmasının endişe verici olduğunu ifade etti.

Almanya’da devletin hukuku ve düzeni işler kılamadığı bölgeler olduğuna inananların oranı yüzde 70 oldu. Katılımcılara tren istasyonları, havalimanları gibi kamusal alanlarda yüz tanıma sistemine sahip video kameralarının yerleştirilmesine karşı olup olmadıkları da soruldu. Yüzde 78’lik bir kesim kameraların leyhinde yüzde 12 ise aleyhte görüş bildirdi.

Anket 9 ile 22 Ocak tarihleri arasında 16 yaş üstü bin 273 kişi ile sözlü mülakat yapılarak hazırlandı.

[TR724] 12.2.2020

Harun Tokak, Burhan Kuzu’ya seslendi: “Erdoğana söyle beni cumhurbaşkanı yapsın” diye bana yalvardığını ne çabuk unuttun

İranlı uyuşturucu baronu Naci Şerifi Zindaşti’nin ‘tahliyesi’ için hakimlere baskı yaptığı ortaya çıkan AKP’li Burhan Kuzu, olayın yine ‘fetö’ safsatasına bağladı.

Kuzu daha sonra attığı bir twitte AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın söylediği sözleri kullanarak, “Sayın Baykal’ın Genel Başkanlıktan ayrılması ve yerine Kılıçdaroğlu’nun gelmesiyle birlikte CHP bu işin tam göbeğine yerleşmiştir. Seni oraya getiren F…, ne konuşuyorsun?” diye yazdı.

Bu twitti alıntılayan ilahiyatçı yazar ve aynı zamanda geçmişte Erdoğan mahalle arkadaşı olan Harun Tokak, Kuzu’ya şöyle seslendi: “Burhan kuzu sen zeki bir adamsın “Erdoğana söyle beni cumhurbaşkanı yapsın” diye bana yalvardığını ne çabuk unuttun.”

”ABANT’IN MÜDAVİMİ SEN DEĞİL MİYDİN?”

Tokak attığı bir başka twitte ise, “O günlerdeki sırnaşıklığını hiç dikkate almadığım bu kuzu gibilerin “siyasi ayak” topunu başka mahallelere atma gayretlerini gördükçe iyice tiksiniyorum yahu Abant toplantılarının müdavimi sen değil miydin.” ifadelerini yazdı.

‘ERDOĞAN MAHALLE ARKADAŞIMDI’

Daha önce YouTube kanalı VideonTR’ye konuk olan Harun Tokak, ”Erdoğan mahalle arkadaşımdı. Pınarhisar’da da ziyaretine gittim. Başbakan olduktan sonra sadece bir kez oturup konuştuk. Ne bir talebim olmuştur. Ne onun benden bir talebi oldu. Ne teklif ederse etsin, benim için Hizmet her şeyin, her makamın üzerindedir. Bu şehir efsaneleri hep dolaştı. Nereden çıktı bilmiyorum.” şeklinde konuşmuştu.

[TR724] 12.2.2020

Meclis kapısında intihar girişimi: “Açım, çocuklarım aç!’

AKP Türkiye’sinde açlık intiharlarına her gün bir yenisi ekleniyor. Bu kez intihar girişiminin adresi TBMM Çankaya Kapısı’nın önüydü. Sabah 09.15 sıralarında, “Açım, çocuklarım aç!” diyerek bağıran bir 35 yaşlarındaki vatandaş, üzerine benzin dökerek ihtihar girişiminde bulundu.

Cumhuriyet Halk Partisi Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, Twitter’dan “Açlık intiharları Meclis’in kapısına dayandı” diye paylaştığı olayla ilgili verdiği bilgide, sözkonusu kişinin “Açım, çocuklarım aç!” diye bağırdığını belirtti.

[TR724] 13.2.2020

Gökhan Türkmen: 271 gün gözlerim bağlı işkence gördüm, ayakta kalmaktan bayıldım, çok az yemek verildi

15 Temmuz sonrası kaçırılan kişilerden biri olan Gökhan Türkmen, mahkemede 271 gün boyunca gözleri bağlı şekilde işkence gördüğünü açıkladı.

Türkmen, “271 gün işkence, taciz ve tehdit altında kaldım. Gözüm sürekli kapalıydı. 9 ay boyunca bana işkence yapıldı. Lambaların açık olduğu yerde günlerce ayakta bekletildim. Ayakta kalmaktan bayılarak yere düştüm. Çok az yemek verildi, çok zayıfladım” ifadelerini kullandı.

MAHKEMEDEKİ İFADELERİNDEN SONRA TÜRKMEN’E TEHDİT

Türkmen’in mahkemedeki ifadelerinden sonra tehdit edildiği de belirtildi. Gökhan Türkmen’in eşi Zehra Türkmen, bu konuda konuşmak istemediğini ifade etti. Eşinin can güvenliğinden endişe ettiği anlaşılan Türkmen, duruşmadan sonra eşiyle görüştüğünü ve eşinin ‘yanıma sürekli birileri geliyor’ dediğini aktarmakla yetindi.

2019 yılında kaçırılan 6 kişiden birisi olan Gökhan Türkmen, 9 ay boyunca yaşadıklarını mahkemede anlattı. HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, konuyu Meclis’te gündeme getirdi.

Gergerlioğlu, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, Gökhan Türkmen’in 2019 yılının Şubat ayında 6 kişi ile birlikte kaçırıldığını hatırlattı.

Gergerlioğlu, “Gökhan Türkmen şehir ortasında kaçırılmıştı. Biz bu olayı 9 ay boyunca İçişleri Bakanlığına, Cumhurbaşkanlığı makamına sorduk. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Fuat Oktay, ‘Türk devlet geleneğinde insan kaçırma gibi bir suç olmamıştır, olmayacaktır’ diye yanıt verdi. Şimdi bu şahıs mahkemede konuştu, çok önemli şeyler söyledi” dedi.

Türkmen’in Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırıldığını ve bir merkeze götürülerek 271 gün boyunca işkence gördüğünü açıkladığını aktaran Gergerlioğlu, “İçişleri Bakanlığı’ndan bir açıklama bekliyoruz. MOBESE kayıtlarının incelenmesini istiyoruz. Polis yelekli 3 kişi kimdir, ortaya çıksın istiyoruz” dedi.

İLK DURUŞMADA YAŞADIKLARINI ANLATTI

Gökhan Türkmen’in sözde “fetö üyeliği” soruşturması devam ederken, Türkmen bir başka davadan dolayı ilk kez 7 Şubat 2020 tarihinde Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde hâkim karşısına çıktı.

Duruşmada bulunan Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi üyesi Av. Murat Mehmet Atak’ın Artı Gerçek’e verdiği bilgiye göre, Türkmen’e atanan avukat Ayşegül Güney, savunma yapmayacaklarını söyledi.

Bu sırada ayağa kalkan Türkmen, savunma yapmak istediğini, kendisine dikte edilen avukat Güney’i azlettiğini belirterek, Güney’in salondan çıkmasını istedi.

Güney salondan çıktıktan sonra Türkmen, kayıp olduğu 9 ay boyunca neler yaşandığını anlattı.

POLİS YELEKLİ 3 KİŞİ KAÇIRDI

Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırılarak ormanlık bir alana götürüldüğünü, burada elbiselerinin değiştirildiğini, daha sonra 4-5 saatlik araç yolculuğuyla bir merkeze götürüldüğünü belirten Türkmen, burada başka kişiler de olduğunu ancak tanımadığını ifade etti.

BAYILANA KADAR AYAKTA TUTULDU

Türkmen, “271 gün işkence, taciz ve tehdit altında kaldım. Gözüm sürekli kapalıydı. 9 ay boyunca bana işkence yapıldı. Lambaların açık olduğu yerde günlerce ayakta bekletildim. Ayakta kalmaktan bayılarak yere düştüm. Çok az yemek verildi, çok zayıfladım” ifadelerini kullandı.

271 günün sonunda tekrar Antalya’ya götürüldüğünü belirten Türkmen, “Sanki Antalya’daymışım gibi beni tekrar Ankara’ya götürdüler” dedi.

MAHKEME HEYETİ SUÇ DUYURUSUNDA BULUNACAK

Bu açıklamalarının ardından mahkeme heyeti, durumu hem soruşturmayı yürüten savcılığa bildireceğini hem de savcılığa suç duyurusunda bulunacağını bildirdi.

‘CEZAEVİNDE TEK BAŞINA TUTULUYOR, CAN GÜVENLİĞİNDEN ENDİŞE EDİYORUZ’

Av. Mehmet Murat Atak, Gökhan Türkmen’in 3 kişilik odada tek başına tecrit altında tutulduğunu belirterek, “Can güvenliğinden endişe ediyoruz” dedi.

Atak, 6 kişinin cezaevinde aileleriyle görüşürken video kaydı yapıldığını ve yanlarında gardiyan bulunduğunu, Ankara Barosu’ndan avukat gittiği zaman da “sizi istemiyor” yanıtı verildiğini belirterek, “Tutukluluk değil resmen esaret bu” diye konuştu.

‘GÜVENLİ BİR ORTAM OLURSA DİĞER 5 KİŞİ DE KONUŞUR’

Atak, şöyle devam etti: “Diğer 5 kişinin korktuğu için konuşamadığına inanıyoruz. Güvenli ortamda olurlarsa onların da konuşacağını düşünüyoruz. Bu konuda aileler çok yoruldular, aylardır savaşıyorlar.”

BARO YENİDEN AVUKAT GÖNDERECEK

Bu arada, Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi’nin cezaevindeki 6 kişiyle görüşebilmek için yeniden avukat görevlendireceği öğrenildi.

Ankara Barosu avukatları daha önce de Sincan Cezaevi’ne gitmiş, ancak Salim Zeybek dışındakiler görüşmeyi kabul etmemişti. Salim Zeybek ile yapılan kısa süreli görüşmede ise avukatlar gardiyanların müdahalesine maruz kalmıştı.

[TR724] 13.2.2020

Operasyonel ‘satış’ kar etmedi; dolar yükseliyor! [İlker Doğan]

AKP rejimi dolar kurunu 6 lira sınırında tutmak için her yolu deniyor. Kamu bankalarının piyasaya doların yükselişini durdurabilmek için sadece son bir haftada 4,5 milyar dolar sattığı artık bir sır değil. Bloomberg’in haberine göre 5.98’lere tırmanan doların 6 lira olan psikolojik sınırı aşmaması için sadece son iki günde kamu bankaları tarafından 500 milyon dolar satıldı. Benzer ‘satış’ haberleri geçtiğimiz hafta başka haber ajansları tarafından da ‘ismi gizlenen kaynaklara dayandırılarak’ yayınlanmıştı. Bugüne kadar hiç yalanlama olmadı. Ancak gelinen noktada, kamu bankalarının satış operasyonlarının da kar etmediği anlaşılıyor.

Dün güne 6.017 ile başlayan dolar, öğle saatlerinde 5.99’a kadar düştü. Ancak öğleden sonra yeniden atağa kalkarak 6.06’yı gördü. Bu, Mayıs 2019 sonrası doların gördüğü en yüksek seviye… Bu arada, doların son dönemde sadece TL karşısında değil, diğer para birimlerine karşı da yükseldiğini söyleyelim. Ekonomistler ABD-Çin arasındaki ‘ılımlı’ ticari ilişkilerin bunda etkisi olduğunu söylüyor.

2013 yılı ocak ayında dolar kuru 1,80’lerdeydi. Aradan sadece 7 yıl geçti; bugün Merkez Bankası’nın piyasaya müdahalesi ve kamu bankalarının ‘operasyonel’ satışlarına rağmen dolar 6 lirayı da aştı. Türk lirası dolar karşısında eridikçe eridi.

FED’E RAĞMEN 6 LİRAYI AŞTI!

Doların yükselmesinin temel nedenlerinden biri TL’ye verilen faiz oranlarında özellikle son 6 ayda yaşanan düşüş. Erdoğan’ın ‘faiz’ inadı dolara da değer kazandırıyor. Erdoğan, “Faiz düşecek.” diyor ve MB faizleri düşürüyor. Bu durum MB’ye olan güveni azaltırken, TL’ye olan talebin de azalması anlamına geliyor zira cazip olmaktan çıkıyor. Son 6 ayda faizlerde 12.75 puanlık düşüş yaşandığını hatırlatalım. Peki mevcut tabloya rağmen MB faiz indirimine gider mi; hiç zannetmiyorum! Bu arada Amerikan Merkez Bankası FED’in tıpkı Türkiye gibi son altı ayda faiz indirimine giderek, doları dizginlediğini de söyleyelim.

İDLİP OPERASYONUNUN ETKİSİ

TL’nin değer kaybının nedenlerinden biri olarak İdlib operasyonu da gösteriliyor. ‘Savaş’ ihtimali TL’nin değer kaybını hızlandırırken, dolara olan talebi yükseltiyor. Olası bir ‘İdlip’ operasyonu, doların daha da yukarılara tırmanmasına neden olacak gibi görünüyor.

DOLAR SATMAK ÇÖZÜM OLUR MU?

Piyasaya dolar sürerek artışın önüne geçmek mümkün mü? Kısa vadede sonuç alabilirsiniz. Nitekim dolar yaklaşık 20 gündür 5.90-5.95 bandında dengelenmiş görünüyor. Ancak piyasaya döviz sürerek TL’yi değerli kılmak uzun vadede mümkün değil. Bu kolu kırılmış bir hastaya ağrı kesici vermekten öteye gitmiyor. Kaldı ki bunu daha ne kadar yapabilirsiniz? Kuru, döviz satarak dengelemeye rezervleriniz yeter mi? Dolayısıyla bu sürdürülebilir bir politika değil.

[İlker Doğan] 13.2.2020 [TR724]

Maradona’nın kendi gibi bücür çırağı: Gianfranco Zola [Hasan Cücük]

Futbolda adettendir yurt dışında top koşturan oyuncular kariyerlerinin son yılını ülkesinde tamamlar. Bu tercih kendini yetiştiren ülkesine ve seyircisine bir vefa borcu olarak tanımlanır. Bu adete uyanlardan biride İtalyan star Gianfranco Zola’dır. Fakat Zola’yı farklı kılan özelliği kulübü Chelsea’nın ısrarına rağmen anavatanına dönme kararı almasıydı.

Zola, 5 Temmuz 1966’da Oliena şehrinde doğdu. İlk kulübü Nuoresse olduğunda takvim yaprakları 1984 yılını gösteriyordu. 31 maçta 10 gol kaydeden Zola, 1986 -89 yılları arasında Torres top koşturdu. 1989 yılında Napoli’ye transfer olduğunda dünyanın futboldaki bir numaralı ismi Maradona ile beraber top koşturma şansı elde etti. Maradona ile aynı boyda (1.68 cm) olan Zola, ünlü oyuncuyu  ‘usta’ kabul edip, bir iyi bir çırak oldu. Maradona top tekniği mükemmel kendi gibi hünerli ‘bücüre’ özel ilgi gösterdi. Napoli aynı yıl şampiyonluğa ulaşırken Zola ve Maradona ikilisi taraftarların gönlünde taht kurdu.

1993 yılında Napoli’den ayrılıp Parma’ya transfer olan Zola, Napoli adına 105 maçta 32 gol kaydetti. Yaşı 30 gelmişti. Ama oynadığı futbol hala büyüleyiciydi. Bu büyünün etkisine kapılan Chelsea, Zola’ya 6,2 milyon Euro ödeyerek transfer ettiğinde takvim yaprakları 8 Kasım 1996’yı gösteriyordu. Chelsea’da 7 sezon top koşturan Zola 229 maçta 49 gol kaydederek yeniden Çizme’ye döndü.

Chelsea taraftarı için Zola’nın farklı bir yeri var. Zola bir oyuncudan öte anlam taşıyordu. Nitekim taraftar Zola’ya vefasını Chelsea tarihinin en iyi oyuncusu seçerek gösterdi. Peki Zola’yı farklı kılan neydi? O yıllarda kolay kolay yabancı kökenli bir oyuncuyu sevmeyen İngiliz taraftarı Zola’yı neden bağrına basmıştı?. Chelsea taraftarının Zola sevgisinin altında elbette başarılı futbolu yatıyordu. Fakat dahada önemlisi Zola’nın daima gülen yüzü ve açık sözlü olmasıydı. Seyirciyle arasına hiçbir zaman kalın duvar örmedi. İmza isteklerini hep güleryüzle karşıladı. Gazetecilerin röportaj teklifine kesinlikle hayır demedi. Takım için ölümüne mücadele etti.

Chelsea’yı 2003 yılında milyonlarca dolar ödeyerek satın alan Rus milyarder Roman Abramovich, Zola için açık çek önerdi. Zola’nın takım kimliğini ve ruhunu temsil ettiğini çok iyi bilen Abramovich, Zola’yı tutmak için her türlü maddi fedakarlığı yapmasına karşılık, artık ‘ayrılık vakti’ geldi diyen Zola’nın Çizme’ye yelken açmasına engel olamadı. Abramovich’in parası Zola’nın fikrini değiştiremedi.

Serie B’de mücadele eden Cagliari’ye transfer olan Zola için yapılan yorum en fazla bir yıl oynar şeklindeydi. Son yılını vefa borcunu yerine getirmek için ülkesine döndü yorumlarının yapıldığı Zola ise sanki yaşı 37 değilmiş gibi futbolunu oynadı. Serie B’de mücadele eden Cagliari 83 puanla ligi 2. sırada tamamlayıp Serie A’ya terfi ettiğinde Zola tam bir sezonda 42 maçta forma giyerek inanılmaz bir rekora imza atıyordu. Zola’nın ilerlemiş yaşına rağmen her hafta futbol resitali sunması seyirciyi büyülüyordu. Yaşı belki futbol için son demlere gelmişti ama ayakları ve kafası hala gerçek bir 10 numara gibi oynuyordu. Yalnız Zola’nın klasik 10 numaralardan farklı özelliği ‘forvetteki defans’ gibi davranıp, forvet hattında savunmayı başlatmasıydı.

Zola, İtalyan futbolun son sanatkarlarından biri oldu. Futbol topu Zola için ‘kristal bir küre’dir. Topa oldukça nazik dokunurdu. Adeta kristal küre kırılmasın diye sahada gerçek bir centilmendir. Topa müthiş vurur, son vuruşları harikadır, adrese teslimdir bütün pasları. Bütün bu özelliklerine rağmen İtalyan milli takımının formasını sadece 35 kez giydi. Milli takımdan kesildiğinde konuşup ortamı germedi. ‘Teknik patronun tercihi deyip’ sessizliğe gömüldü. Seyircinin baskısıyla tekrar milli takıma döndüğünde kırgınlık göstermeyip, milli başarı için ter döktü.

Zola tam 23 yıl profesyonel olarak top koşturdu. Her antrenmana yarım saat erken gelme özelliğini kariyeri boyunca hiç terketmedi. Futbolcunun en büyük düşmanı sakatlıktan uzak durmak için yıllarca vucut kaslarını geliştirmek için çalışmalar yaptı. Bunun semeresini ise uzun kariyerinde müzmin bir sakatlık geçirmeyerek aldı. İki yıl Cagliari formasını giydikten sonra 2005’te yeniden yurt dışına kanat çırpan Zola’nın yeni takımı Avustralya Ligi’nden APIA Leichhardt takımı oldu. Bir yıl sonra ise Marconi Stallions kulübe transfer olup, 2007’de 23 yıllık profesyonellik kariyerine son noktayı koydu. Uzun kariyeri boyunca 664 maça çıkan Zola 200 gole imza attı.

Oyunculuk kariyerini noktaladıktan sonra teknik adam olarak futbola hizmete devam eden Zola ilk olarak İtalyan U21 takımını çalıştırdı. Ardından West Ham (Eylül 2008 – Mayıs 2010), Watford (Temmuz 2012 – Aralık 2013), Cagliari (Aralık 2014- Mart 2015), Al Arabi (Temmuz 2015 – Haziran 2016) ve Birmingham (Aralık 2016 – Nisan 2017) teknik patronluk yaptı. Oyunculuğundaki kaliteyi teknik adamlığa taşıyamayan isim oldu. Zola’nın yolu efsaneleştiği Chelsea ile bir kez daha Temmuz 2018’de kesişti. Chelsea’nın teknik direktörlüğüne getirilen Maurizio Sarri’nin yardımcısı olarak göreve başladı. Ancak sezon sonunda Sarri başarısız olunca birlikte geldiği İtalyan teknik adamla görevi bıraktı. Yıllar sonra Zola’yı yeniden Chelsea’nın stadı Stamford Bridge’de gören taraftarlar heyecanlandı. Ama bu kez başarı gelmedi. Herşeye rağmen Zola, Chelsea taraftarı için yaşayan efsane olmaya devam ediyor. Zola’nın adının yanına yıllar sonra yazılan isim ise Didier Drogba oldu.

[Hasan Cücük] 13.2.2020 [TR724]

Faşist Egemenler Terör Örgütü [Alper Ender Fırat]

İktidar ve muhalefet olarak beraber ürettiğiniz bir laboratuvar virüsü bütün her yeri sardı. ‘Fetö paranoyası’ hepinizi birer birer ele geçirirken herkes böğüre böğüre kendisinin değil ötekinin öcü olduğunu bağırıyor. Karşısındakine bağırırken de dehşet içinde sıranın ne zaman kendisine geleceğini bekliyor.

Oysa laboratuvarda bunu üretirlerken sadece falanları gidip bulup vuracağını sonra kendiliğinden ortadan kalkacağını düşünmüşlerdi.

Baktılar hamile kadınlarda, küçük çocuklarda, en masum ve mazlumlarda iş görüyor bu kez ortaklar birbirlerine karşı da kullanmaya başladılar. Ağzını açan diğerini fetöcü olmakla itham ediyor. Öyle ki virüs büyük bir paniğe yol açmış durumda.

Kargaşa, kaos, çığlıklar… İnsanlar büyük bir panik havası içinde bir yerlere kaçarken avazı çıktığı kadar bağırıyor hayır hayır ben değilim, asıl sensin fetöcü! O fetöcü, bu fetöcü, şu fetöcü. Hayır hayır ben değilim, hayır.

Evet siz hırsızsınız, katilsiniz, sübyancı, tecavüzcü, şikecisiniz, zalimsiniz ama cemaatçi değilsiniz. Ama hepiniz Fetöcü yani Faşit Egemenler Terör Örgütündensiniz.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Virüsün herkesi, kendi evlatlarını da vuracağını çok söylemiştik ama dinlememişlerdi. Bir ülkeye virüs bombası atılmasını avazınız çıktığı kadar alkışlarsınız da o virüs size musallat olmaz mı sandınız?

Hizmet hareketine yakın şirket ve vakıflara kayyım atandığında alkış tutanlar bunun kendilerine de hazırlanan bir tuzak olduğunu görmek istememişlerdi. 2016 yılında Haliç Üniversitesine kayyım atandığında Atilla Yayla böyle tepki vermişti. ‘’Ama ama bu cemaat kurumu değil ki neden kayyum atanıyor ki’’

Tıpkı Nihal Bengisu Karaca ve Akif Beki’nin ‘ama bu kanunu niye bize uyguluyorsunuz’ dedikleri gibi! Bilim ve Sanat Vakfı’na kayyım atanmasından sonra ne demişti Karaca ‘Meşruiyetini son derece zor bir örgütle başetme ihtiyacına borçlu olan o yasa, biraz sıkıntı içine düşen her vakfa uygulanırsa hala meşru olur mu? Bu sorunun cevabı hukuk felsefesinde de vicdanlarda tek bir cevaba sahip: Hayır meşru olmaz.

Nazi Almanya’sında Yahudiler hakkında yazı yazan ‘ama o fırınlar Yahudiler için yapıldı, başka birisini içine atarsanız meşruiyetiniz tartışılır diye yazan zavallı bir katilinkenden farklı değildi bu sözler. Ya da Akif Beki’nin ‘FETÖ’yle çat kapı mücadele içindi o yasa’ deyip bu yasanın BİSAV’a uygulanmasına tepki göstermesi gibiydi.

Virüs sizin de vücudunuza girdi. Ülkenin en masum kitlesine bu hunhar kötülüğü yapanlar size neler yapmaz. Siz höyküre höyküre ama o virüs bize bulaşmayacak sadece falanlara bulaşacaktı diye yazılar yazmaya devam edin.

Hadi muktedirler hadi muhalifimsiler, hadi egemen faşistler örgütünün tüm mensupları şimdi daha yüksek sesle fetöcü olmadığınızı ispat etmeye çabalayın. Hatta hamile kadınlara nasıl acımasızca zulmettiğinizi, bebeklerine bile ne kadar zalimce davrandığınızı anlatın, yemin edin, bağırın, feryatlar edin ‘vallahi billahi tallahi değilim’ deyin faydası yok. Sakın ‘bu ne kepazelik silahı olmayan insandan terörist mi olur’ demeyin. T.C. yasalarına ve uluslararası hukuka göre hiçbir suç fiili olmayan insanlardan terörist mi olur demeyin. İktidar ve muhalefetiyle birbirinize daha çok virüs bulaştırın ki zevaliniz daha çabuk olsun.

[Alper Ender Fırat] 13.2.2020 [TR724]

Madem öyle, gelin acılarımızı yarıştıralım! [Av. Mehmet Tahsin]

Önce bir haber: “4 kişilik bir eğitim uçağı şehir mezarlığına düştü. Enkaz yerine koşan bölge halkı şu ana kadar 150 ceset çıkardı. Ölü sayısının artmasından endişe ediliyor.” Şaka tabii ki. Böyle bir şey yok.

Ama şöyle bir haber var: KumpasDer adındaki “sivil” toplum kuruluşu, emekli askerlerin kurduğu bir dernek. Amacı, Ergenekon, Balyoz ve 28 Şubat gibi davalarda yargılanan asker ve sivil şahıslardan hayatını kaybedenlerin kan davasını gütmek. Geçenlerde bu derneğin 3’üncü olağan genel kurulu yapılmış. Cemaatin kurduğu kumpaslar yüzünden hayatlarını kaybettiğini iddia ettikleri 39 kişilik bir de liste yayınlamışlar.

Sanırsınız bu 39 kişi cezaevlerinde işkence altında ölmüşler! Listeyi tek tek inceledim.

39 kişiden 18’i hiç tutuklanmamış bile. Bunların hepsi ya eceliyle ölmüş ya da bir kazada hayatını kaybetmiş.

Listede 10-12 gün tutuklu kalanlar bile var. Mesela bu davalarda sembol haline getirilen Deniz Yarbay Ali Tatar sadece 10 gün tutuklu kalmış. Serbest kaldıktan sonra savcılığın tahliye kararına itirazı sonucu yeniden tutuklanmasına karar verilmiş. Bu kararı duyan Tatar, lojmanında beylik tabancasıyla intihar etmiş.

Listede adı olanlardan sadece 8’i 2 yıl ve üzerinde hapis yatmış. 13 kişi 2 yıl ve altında yatıp çıkmış. En uzun süre hapiste kalan tek kişi Muzaffer Tekin. 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekondunun çatısında el bombaları ve C4 patlayıcı bulunduğu ihbarını alan polis yaptığı aramada 27 adet el bombası buldu. Yapılan araştırmalar emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’e ulaşınca Tekin’in evini basan polis, Ergenekon-Lobi belgesine ulaştı. Ardından her şey çorap söküğü gibi geldi. Muzaffer Tekin, yargılama sonunda 117 yıl hapis cezası aldı. 5 yıl tutuklu kaldıktan sonra 10 Mart 2014 tarihinde tahliye oldu. 1 Nisan 2015’te de pankreas kanserinden öldü.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Cezaevinde hayatını kaybeden 3 kişiden biri Enver Arpalı, 5 ay tutuklu kaldıktan sonra kendini asarak intihar etmiş. Dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in Arpalı’nın intiharıyla ilgili ‘Kişi intiharı kafasına koymuşsa yapar‘ demesi çok tartışıldı.

Cezaevinde hayatını kaybeden ikinci kişi Kaşif Kozinoğlu, 10 Mart 2011’de Oda TV soruşturması çerçevesinde devletin güvenliğini tehlikeye atacak gizli belgeleri Soner Yalçın ve arkadaşlarına verdiği gerekçesiyle tutuklandı. Cezaevinde şüpheli bir kalp krizi geçirerek öldü. Kozinoğlu ile aynı koğuşta yatan Atilla Uğur’un senaryo danışmanı olduğu Kurtlar Vadisi adlı dizide, Kozinoğlu karakteri hakkında verilen ölüm emri sonucu öldürüldü. Tesadüfe bakın ki dizinin yayınlanmasından 3 gün sonra Kozinoğlu hayatını kaybediyor.

Üçüncü kişi ise Murat Özenalp. Deniz Kurmay Albay Özenalp, Balyoz soruşturması kapsamında 22 Ağustos 2011’de tutuklandı. Mamak Askeri Cezaevi’nde 26 Nisan’da ailesiyle yaptığı açık görüş sırasında beyin kanaması geçirerek kaldırıldığı GATA’da hayatını kaybetti.

O dönemde bu davalarda gözaltına alınan yüzlerce isimden hiçbiri en ufak bir kötü muameleye maruz kalmadı, tek bir işkence iddiası olmadı. Aksine İlhan Selçuk gibi isimler, polisin olumlu anlamda değiştiğini, kendisine iyi muamele yapıldığını anlattı. Tutuklu paşaların cezaevinde nasıl saltanat sürdürdükleri çok yazıldı.

2014’teki tahliyeler, 17-25 Aralık’ta suçüstü yakalanan AKP iktidarının bu durumdan kendini kurtarmak için Ergenekon-Balyoz çetesiyle yaptığı anlaşma sonucunda gelmişti. Erdoğan’ın danışmanı Yalçın Akdoğan’ın Ergenekon-Balyoz davalarını kastederek “milli orduya kumpas kuruldu” sözlerinin ardından bir takım yasal düzenlemeler yapılmış ve nokta atışı görevlendirilen hakim ve savcılar tarafından bu çete aklanmış pir ü pak hale getirilmişti.

KumpasDer listesinde Özden Örnek, Teoman Koman ve Çetin Dizdar gibi generaller var ama İlker Başbuğ, Çetin Doğan gibi isimler nedense yok. Belli ki kendi içlerinden bir grup bile bunların masumiyetine pek inanmıyor. Tıpkı AKP’lilerin işine gelince “Ergenekon-Balyoz sapına kadar gerçekti” deyip, işine gelmeyince de “Milli Orduya kumpas kuruldu” demesi gibi! Öte yandan 2015 yılında Zaman Gazetesi’nden Doğan Ertuğrul’a röportaj veren Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı E. Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in anlattıkları Oda TV tayfasını epeyce huzursuz etmişti.

Kumpasder’cilere bakarsanız, cemaat hiçbir suçu günahı olmadığı halde Türkiye’nin yarısına kumpas kurmuş! Bu isimlerin büyük kısmının ne gerekçelerle tutuklandığını kimse bilmiyor, bilmek de işine gelmiyor. Mesela, Kuddusi Okkır’ın Muzaffer Tekin’in ifadeleri üzerine tutuklandığını… İlhan Selçuk’un hiç tutuklanmadığını… Türkan Saylan’ın bırakın tutuklanmayı gözaltına dahi alınmadığını, sadece evinde arama yapıldığını vs…

Adolf Hitler’in ”Eğer bir yalanı yeterince uzun, yeterince gürültülü ve yeterince sık söylerseniz insanlar inanır. İnsanları bir yalana inandırmanın sırrı, yalanı sürekli tekrar etmektir. Sadece tekrar, tekrar söyleyin.” dediği rivayet edilir. KumpasDer’ciler de aynen böyle…

Gelelim asıl konumuza…

Bu aralar Hizmet Hareketi’ne mensup oldukları için haklarında işlem yapılanların sayısı 600 bine yakın. Geçen Kasım ayında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, “559 bin kişiye işlem yapıldığını, 261 bin 700 kişinin gözaltına alındığını, 91 bin 287 kişinin tutuklandığını…” söyledi.

Cezaevleri tıklım tıklım. Sürekli yeni cezaevleri yapılıyor olmasına ve adi suçlular için infaz indirimi yapılarak yaklaşık 40 bin suçlunun salıverilmesine rağmen bazı koğuşlar kapasitesinin birkaç katı doluluğa sahip.

İşkenceden ve kötü muameleden ölenlerin sayısı belli değil. Bazı internet hesapları bu amaçla bir veri tabanı oluşturmuş. Bunlardan birisi olan Zulümle Bitirilen Hayatlar isimli internet sitesinde yer alan bilgilere göre bu süreçte 447 kişi hayatını kaybetmiş. Bu rakamlara dahil olmayan çok isim de vardır. 15 Temmuz gecesi iktidarın milislerinin kaç kişinin canına kıydığı belli değil mesela

Ne zaman bu mağduriyetlerden söz etseniz, “Ama onlar da Kuddusi Okkır’a neler yapmıştı!” diye başlayan itirazlarla karşılaşıyorsunuz. Örneğin bu tiplerin önde gelenlerinden olan Korkak ve yalancı bir “duayen”, defalarca yalanlanmasına rağmen her fırsatta şu sözleri söylemekten utanmıyor:

“80 yaşındaki İlhan Abi’yi… Hastalığının terminal safhasındaki Türkan Hocamızı sabahın köründe evinden alıp götüren, zindanlara tıkan… Ali Yarbayımı ölüme sürükleyen… Kuddusi Okkır’ın hasta bedenini çiğneyen… Onlardır işte…”

Ergenekon-Balyoz davalarında çok ciddi suçlamalar vardı. Bunları beraat ettiren hakimler bile verdikleri kararın konjonktürel olduğunu pekâlâ biliyorlar. Zaten aralarında arada az sürtüşme olsa hemen “sapına kadar gerçekti” çıkışlarının sebebi de bu. Hepsi de ihtiyaç olduğunda birbirinin defterini dürmek için malzeme biriktiriyor.

Ertuğrul Özkök gibi Ergenekon-Balyoz çetesine “duyarlı” tipler, gözaltına alınan 261 bin kişi veya tutuklanan 91 bin kişi ya da bırakın onları cezaevlerinde sarma sarıp, öğrencilere burs verdikleri için tutuklu bulunan 11 bin kadın ve 800’e yakın bebek hakkında bugüne kadar tek kelime etmedi. Ne o ne de yandaşları… “Çok merhametli gidiliyor” dedikten sonra arada bir “duyar kasan” İslamcı mahallenin kalemşorları “Meriç’te çocukların ölmesi kötü bir şey ama bunun sorumlusu da Fütü’dür şekerim” diyerek vicdanlarını rahatlatıyorlar

Bu ifritten süreçte bizlere düşen en önemli görev, bugün yapılanların birini bile atlamadan kayıt altına almaktır. Malvarlıklarına el koymadan, bir gün dahi olsa tutuklu kalanlardan başlayıp işkence altında hayatını kaybedenlere kadar, hepsinin tek tek kaydedilmesi lazım. Bu suçları işleyen hakim, savcı, polis ve medyadaki tetikçilerine kadar hepsini…

Gırtlağına kadar suça batmış bir çetenin elemanları için ana akım medya dahil, gece gündüz güzellemeler yapıldığı bir yerde karıncayı ezmemiş insanların seri katillerden daha tehlikeli addedilerek cezalandırılması unutulmamalı.

En büyük rahatsızlıklarından biri de yurtdışında olup da bu çetenin ipliğini pazara çıkaran gazeteciler ve STK’lar. “Biz bu işkenceleri yapmazdık ama, ah şu yurtdışından konuşan Fütücüler var ya…” cümlesinin Türkçesi, “İstediğimiz gibi işkence yapalım ama bunları kimsecikler duymasın.” demektir.

Bu yüzden nefesimiz yettiği ölçüde bu çetenin yaptıklarını duyurmak boynumuzun borcu olsun.

[Av. Mehmet Tahsin] 13.2.2020 [TR724]

Biri masayı tekmeleyecek ama kim? [Tarık Toros]

Yaralılarınızı taşımak için helikopter dahi uçuramadığınız ülkeye karadan girmişsiniz, Şam’ı zapt etmekten söz ediyorsunuz.

“Rejim güçlerini her yerde vuracağız” diyorsunuz, kara gücü ile askerî gözlem noktalarını dahi koruyamıyorsunuz.

Şehit cenazelerinde “kahramanları uğurladık” diyorsunuz. Ne uğruna kahraman oldular, cevabı yok.

Trol yazarlar, “Suriye’de olmazsak Adana, Hatay, Antep’i vururlar” diye üfürüyor, bir tanesinin bile aklına Rusya’dan alınan S-400 hava savunma sistemleri gelmiyor.

Hoş, kilidi Moskova’nın elinde olan sistemi kime karşı nasıl kullanacaksın.

**

Bir ülke, askeri bir harekata kalkışmışsa şu dört-beş sorunun cevabını verir:

– Ne amaçla harekât yapıyoruz?

– Nasıl gireceğiz?

– Nereden gireceğiz?

– Nereye kadar ilerleyeceğiz?

– Ne zaman çıkacağız?

**

Bu soruların cevabını bilene rastlamadım.

Sınır ötesine yapılacak TOKİ konutlarını geçtim.

Sınıra yığılan milyon civarı potansiyel göçmenler için de cevap yok, belirsizlik hakim.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Ankara’nın amacı ne olursa olsun:

– Bölgeyi kontrol etmek

– Göçmenleri Suriye’de tutmak

– Palazlandırdığı cihatçıları korumak

– Kuzey Suriye’de özerk Kürt yönetiminin önüne geçmek

– Askeri dış harekatla meşgul edip iç politikadan uzak tutmak

– Halka gerçek sorunları unutturmak, vesaire…

Son iki seçenek dışında tamamında başarısız.

Belki de gaye:

Gündemi değiştirmek, Silahlı Kuvvetler’deki kıpırdanmanın önüne geçmekti.

**

Muhalefete bakıyorsun, feryat figân.

Sanki asker gönderme tezkeresine biz yol verdik!

“Mikrofon delikanlılığını bırakın” diyen de önündeki mikrofona konuşuyor.

Alkış kıyamet!

**

Öbür tarafta:

Bir “fetöcüleştiremediklerimizden misiniz” dalaşıdır gidiyor.

Kısaca:

Öcüleştirme paranoyası.

**

Beri tarafta tam bir akıl tutulması.

2014-2016’nın başbakanı Ahmet Davutoğlu, “Ben başbakan kalsam 15 Temmuz’u planlayanları Ağustos şurasında tasfiye edecektik” diyor.

Kimse de “Ağustos ayı Temmuz’dan sonra” diye uyarmıyor.

**

15 Temmuz demişken..

Putin’in elinde Erdoğan’ı zora sokacak belgeler varmış, ucunu göstermiş, filan.

Emin olmamalı.

Uçak düşürme krizinde, sene 2015, Rus TV’leri Kürdistan’dan Erdoğan ile ilişkili petrol ticaretini belgesi, bilgisi, uydu görüntüleri ile gösterdi de ne oldu?

**

Twitter’daki uzmanlar aşırı temkinli.

“Türkiye Suriye ile savaşa girerse..” kelimeleriyle başlayan yorumlar.

Son hafta en az 13 şehit verilmiş, karşı tarafa bedeli “misliyle” ödetilmiş. Ankara, “rejim güçlerini her yerde vuracağız” demiş.

Yani resmen ilânı için Şam’ın da “savaştayız” demesi mi gerekiyor?

[Tarık Toros] 13.2.2020 [TR724]

Kapkaranlık bir çağın vicdanı: Arlet Natali Avazyan [M.Nedim Hazar]

Sosyal medyanın modern insan hayatına girmesinden sonra, meşhur olmaya dair bilinen mecralar ve süreçler tepetaklak oldu. Tek paylaşımla bir anda bilinirlik yüzdesi tavan yapan ya da tarzı ve yöntemini aracısız doğrudan paylaşan şahıslara sosyal medya fenomeni deniyor sanırım.

Kimi patlayan sivilcesini, kimi tıka basa yediği yemeğini, kimi mahrem yerlerini göstererek nam salıyor, ünlü oluyor.

Yaşadığımız çağın bir özelliği bu.

Bir diğer önemli özelliği ise, özellikle bizim gibi ülkelerde bu mecralar yaşanılan kahredici baskıcı rejim ve kapalılığı delen bir unsur olması. Belki de bu sebeple, bu karanlık devrin uluları zaman zaman rahatsızlıklarını ifade ediyorlar alenen.

Ediyorlar etmesine de, yine de kendi kötülüklerini yaymak için kullanmaktan çekinmiyorlar.

Modern Türkiye tarihi belki de en karanlık dönemini yaşıyor.

Haksızlıklar, hukuksuzluklar, zulüm, insafsızlık, vicdansızlık çığ gibi.

Ülke adeta bir açık hava hapishanesine döndü.

En ağırı ise, vaktiyle mağdur olanların gücü eline geçirince katmerli birer zalime dönüşmeleri.

Kendileri dışındaki herkesi potansiyel terörist, karşı her fikri bölücü ve yıkıcı olarak görüyorlar.

Buna rağmen Türkiye’nin dünyanın en özgür ülkesi olduğunu da utanmadan, sıkılmadan söyleyebiliyorlar.

Daha önce de aktarmıştım size, Edmund Burke’ün enfes bir sözü var. Diyor ki, “Kötülüğün kazanması için gereken tek şey, iyilerin hiçbir şey yapmamasıdır”.

Kötülüğün hüküm sürmesi için sadece kötülerin varlığı yetmiyor. İyilerin tepkisiz ve sessiz kalması da gerekiyor.

Türkiye bu karanlık döneme tam da bu sebepten saplantı.

İnsanlar vicdanlarını öylesine bastırdılar ki, insaflı, merhametli, vicdanlı zannettiğimiz çoğu kişi, kesim, hatta topluluk adeta bir vicdan felci yaşıyor.

Ünlü yazar Balzac muhteşem bir tespit yapar: “Vicdanımız, biz onu öldürmedikçe, yanılmaz bir yargıçtır….”

Sosyal medyayı kullanmaya başladıktan sonra, enteresan paylaşımlara denk geldim, ben de herkes gibi. Bilen bilir, “bildirimleri açmak” diye bir eylem vardır sosyal medya kullanıcıları için. Bugüne kadar bir tek kişi için yaptım bunu. Hiç tanımadığım bir insan: Arlet Natali Avazyan…

Sinema ile ne kadar içli dışlı olduğumu bilen bilir. Hareket yanyana gelmiş durağan karelerin birleşmesidir aslında. Hayat, anlık karelerin uç uca eklenmesinden oluşur.

Natali Avazyan yaptığı paylaşımlarla, yaşadığım ülkedeki hayatı bana geçirebilen nadir kullanıcılardandı. Paylaştığı her görseli arşivlediğimi bilirim.

Elbette bu bahsini ettiğim dönem, karanlıktan hemen öncesiydi.

Sonrası malumunuz…

Giderek ağırlığın hissettiren tek adam rejimi ve siyasal İslam’ın nefes aldırmayan baskısı. Çoluk çocuk, yaşlı, kadın, hamile filan dinlemeyen zulüm dönemi. Pek çok vicdan birer birer sönümlenirken Natali Avazyan parıl parıl parlayan vicdanı ile bu karanlık çağda bir adım daha öne çıktı.

Şu cümleler onun: “Ben ANADOLUYUM. Yüzyıllardır bu topraklarda harmanlanmış bir olma geleneğinin temsilcisiyim. Bir inanca, siyasete, politikaya, ideolojiye bağlı değilim. Ülkemin mozaiğinin elçisiyim. Bugünlerde içim dışım kayıp yaşıyor. Gelecek nesiller kaybolmasın diye kimlik sormadan koşuyorum.”

Gerçekten de öyleydi. Kimliğini sorgulamadan vicdanının peşine düşmüştü Natali ve bundan dolayı inanılmaz mağduriyetler yaşıyordu.

Örneğin annesinden ayrı tutularak zulmün katmerlisine maruz kalan minik Ahmet için vicdanı sızlıyor yerinde duramıyordu Avazyan:

“Her fırsatta aşağıladığınız “afedersiniz Ermeni, Ermeni piçi, madem Ermeni’sin istemeden vermelisin, kılıç artığı” dediğiniz Hristiyan diye aşağıladığınız ve “gavur” dediğiniz ben artık Ahmet’in çektiği acıların feryadına dayanamıyorum ve hiçbir şey yapamamanın utancını yaşıyorum..”

Çok geçmeden karanlığın sahipleri onu da savunduğu mazlumların safına itmeye başladılar. Kimi Ermeni, dedi, kimi vatan haini, kimi işbirlikçi, kimi de terörist…

Oysa insandı sadece Natali Avazyan, vicdandı… Yaşadığımız karanlık çağın vicdanıydı bu kadın.

Ahmet için yazdığı şu cümlelerdeki samimiyeti çok nadir görebilirsiniz.

“Ahh be Kara Efem, yaşamanı istediğim için sesin olurken, diğer taraftan Terörist olmuşum… Kara Efen sen hayat tutun   ben Terörist olayım yeter ki sen büyü ,üniversiteyi bitir , Baba ol da bana Terörist desinler..”

Özellikle mazlum çocuklar için çırpınması Natali Avazyan’ı yaşadığı dönemden çıkarıp evrensel bir tabloya özenle yerleştirmeye yeterdi aslında.

Zulme, gadre uğrayanların dinine, inancına, mezhebine, kimliğine bakmadan onlar için çırpınan bir yürek…

Şarkının söylediği gibi, Elbet yüzüm gülecek, gözyaşlarım dinecek, bu karanlık günlerin birgün sonu gelecek…

Sular çekilecek, katran karası kış bitecek.

Sahillere vurmuş binlerce ölü vicdan göreceğiz. Muazzam bir suskunluğun ayıbıyla başlarını önlerine eğecek insanlar.

İşte o zaman Arlet Natali Avazyan’ın vicdanı, her köyden, mahalleden, dinden, inançtan görülecek…

Ben şahidim şahsen…

[M.Nedim Hazar] 13.2.2020 [TR724]

ABD Erdoğan’ı neden destekliyor? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

ABD Esad rejiminin saha kontrolü kazanmasından rahatsız olduğunu deklare ediyor. Oysa Washington’ın esas rahatsızlığı, Suriye’ye yerleşen Rusya. Buna çanak tutan gelişmeler çok karmaşık ve uzun bir süreye yayılmış durumda. Bu, analizi güçleştiriyor. Ancak olaya Türkiye perspektifinden yaklaştığımızda, daha net bir resim görebiliyoruz.

ABD için Suriye’nin birkaç önemi var. Birincisi, Suriye’de cihatçı herhangi bir grubun ya da grupların yeniden güç kazanmaması. İkincisi, Rusya’nın Suriye’de kalıcı olmaması. Üçüncüsü, ikincisiyle bağlantılı olarak, Esad rejiminin gitmesi. Dördüncüsü, Suriye’nin ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına aykırı bir pozisyon almaması.

ABD, Suriye’nin kuzeyinden çekilerek Kürtleri Türkiye ve Esad’ın insafına terk ettiğinde uzmanlar bu geri çekilmeyi genelde Washington’daki yönetim zafiyeti ya da iç siyasi denklemle bağlantılı olarak açıklamıştı. Oysa bu bir stratejik hamle olamaz mıydı? Bugün gelinen nokta bakımından, Kürtlerin ABD tarafından yalnız bırakılması, Türkleri yeniden kazanmaya yönelik bir hamle olarak değerlendirilebilir mi? Sanırım evet. ABD askeri varlığını çekerek Suriye’nin kuzey bölgesinde askeri, mühimmat ve istihbari olarak kendisinden beslenen Suriye Kürtlerini yalnız bıraktı. Ve uzun süredir Ankara yönetimi tarafından ABD tarafından “beslenen bölücü PKK” eleştirisinden kurtuldu. Bu sayede Ankara’ya uzun süredir beklediği bir fırsatı sundu ve Kürtlere karşı askeri harekâta başlaması fırsatını altın tepside armağan etti. Bu durum Suriye’de dengeleri değiştirdi. Kürtler Esad rejimine ve Rusya’ya yanaştı, Ankara Kürtleri vurdu ve böylece istediğini kısmen almış oldu. Böylece oyunun bir sonraki evresine geçildi. Bu evre İdlib.

ABD bu hamle ile Ankara’yı yeniden kendi dümen suyuna sokmaya çalışıyor. Oyunun bu evresinde Türkiye’deki iç ve dış politikaları kökten değiştirebilecek gelişmeler yaşanıyor. Rusya yörüngesindeki Erdoğan rejimi üzerinde son hamleler etkili oldu ve rejimdeki Avrasyacı-Rusya yanlısı güçlerle onlardan daha pragmatik Erdoğan arasında ayrışma baş gösterdi. MHP de son ABD hamlesinden etkilenmiş gözüküyor. ABD Avrasyacı kliği Türkiye’de yönetimden uzak tutmak için mutlaka küçük bir “devrim” gerektiğinin bilinciyle, Erdoğan’a destek çıkıyor. Suriye güçlerinin Türk askerlerini hedef almasının arkasında Rusya olduğunu bilen Erdoğan, ABD’den ve NATO’dan medet ummak dışında bir şansa sahip değil. Bu sayede Erdoğan, kendisini harcamak isteyen Avrasyacı-Rusyacı kliğe karşı önemli bir koz elde etmiş olacak. Yani Suriye krizinin arka planında Erdoğan ve ABD’nin Türkiye iç siyasetine ilişkin kaygıları var. Erdoğan paçayı kurtarmaya, ABD ise jeopolitik bir heyelanın son dakikada önüne geçmeye çalışıyor. Erdoğan bakımından Avrasyacılardan kurtulmak, siyasi geleceği bakımından çok önemli! Çünkü bir adım sonra tasfiye edilmek tehlikesiyle karşı karşıya. Geri sayımın başlamış olmasından kaynaklı stresle, Suriye’de bir askeri kriz üretmek suretiyle Rusya gemisinden atlamak üzerine bir plan kurmuşa benziyor. Rusya ile köprüleri atması, içerideki Rusya muhiplerini elbette tedirgin etti ve Ukrayna gezisinden sonra Erdoğan’ın tasfiyesi için geriye sayımı başlattılar. “FETÖ’nün siyasi ayağı Erdoğan” tartışması, o bahsettiğim fünyenin çekilmesiydi işte. Dolayısıyla bu sorun Erdoğan’ın gücünü aşıyordu. Tek başına içeride bu Rusya muhiplerine direnmesi imkânsızdı. Bu nedenle ABD ve Batı’ya gereksinim duyuyordu. ABD Rusya’nın kucağından Türkiye’yi almak için bundan ala fırsat olmayacağını biliyor görünüyor. Hamlelerini bu doğrultuda yapıyor.

ABD savunma bakanının apar topar Ankara’ya gelmesi, bir hafta önce ABD dışişlerinin Beyaz Rusya üzerinden Putin rejimini sıkıştırmaya çalışması, hep aynı oyunun birbiriyle uyumlu olduğu kadar bağlantılı da olan hamleleri. ABD Erdoğan’dan zerre kadar hazzetmese de, şu an için ona ihtiyaç duyuyor. Erdoğan’ın yalnızlaştırılması, şu an için ondan kurtulmaktan da öncelikli, hatta onun ön şartı olan bir taktik. Çünkü Avrasyacıların ve Moskova’nın güdümünde olan bir Türkiye’de kontrol sağlamak Washington için imkânsız. Önce Avrasyacıların etkisizleştirilmeleri gerek, sonra Rusya’nın Türkiye ile olan ilişkilerinin geriletilmesi lazım. Bu meşakkatli bir iş. Kolay değil. Fakat Erdoğan, ABD’ye bir fırsat sundu. Masada eli zayıflayan ABD bu fırsatı kaçırmadı.

Şimdi olan şudur. Türkiye ile Suriye adı konmamış bir savaşa girdi. Rusya Suriye’yi, ABD Türkiye’yi destekleyecek. İdlib’de bir mülteci akını yaşamaktan korkan AB ülkeleri, ABD’nin Türkiye’ye sağladığı desteği, siyasi ve ekonomik olarak vermeye hazır olacak gibi. Erdoğan’a yine düşeş bir fırsat mı geldi? Sanırım öyle. Çünkü bu sayede yine olayları istediği şekilde, kendi menfaatine göre şekillendirebilme fırsatına kavuşmuş görünüyor. Tabi başarılı olursa. Çünkü Avrasyacıların oyunu çok kolay bırakacaklarını sanmıyorum.

Bu arada bu denklemdeki en ciddi belirsizlik, TSK’yı hangi hizbin kontrol edeceği. Erdoğan TSK’yı kendi kontrol etmek istiyor. Ama halen istediği profilde bir TSK yok. Önümüzdeki 20 yılda bu profili sağlayabilir, oluşturabilir. Ama 20 yıl uzun süre. Kim öle, kim kala! Şu anda TSK’da Avrasyacılardan boşalacak yere kim geçecek, belli değil. Muhtemelen NATO’cu subaylar gelebilir ki bu hapisteki tasfiye edilmiş subaylar için tünelin ucunda ışık göründü demektir. Erdoğan en çok o subayların özgürlüklerine ve itibarlarına kavuşmalarından korkuyor. Korkmakta haksız diyebilir miyiz!

Önümüzdeki günlerde, Suriye sorunu üzerinden rejim içi hesaplaşmalar yaşanacak gibi. Şu an bu psikolojik iç savaşta Erdoğan hamle üstünlüğünü koruyor. Tasfiye edilmemek için can havliyle başlattığı hayatta kalma mücadelesinde kısmen başarılı oldu. Oyunu kontrolüne aldı. Fakat Rusya faktörü henüz hamle yapmadı. Önümüzdeki günlerde TSK’da kıpırdanmalar olabilir. İçyapısı itibarıyla hiziplerle ve fraksiyonlarla dolu TSK’da kimin borusu ötecek göreceğiz. Hangi hizip üstünlüğü sağlarsa, o bir tercihte bulunacak. Erdoğan, Avrasyacıların kazanmasını istemiyor. Çünkü bu onun siyasi sonu demek. NATO’cu ekiplerin ABD desteği ile yeniden hâkimiyet kurması da Erdoğan için çok olumsuz. Fakat ehven-i şer. Bu ona zaman kazandırabilir. Bu nedenle NATO’cu subaylara oynayabilir. Uzun erimde bunları da kontrolü altına sokarak tam İslamcı ve Erdoğanist bir TSK kurmaya çalışacaktır. Ama dedim ya, bu uzun soluklu bir mücadele. Şimdilik aciliyeti olan, kendisini devirmek isteyen Avrasyacılardan ve Rusya’dan kurtulmak. ABD’nin koşulu Rusya. Rusya’yı dışlamadan bu politikaya ABD destek vermez. NATO yönelimine giren Ankara, rejimi uzun süre yaşatmakta zorlanır. NATO ve Batı yönelimi, taktik de olsa, daha fazla hukuk ve insan hakları demek. Bu bakımdan Rusya-Avrasya çizgisinden milimetre bile uzaklaşmak olumludur.

Gelişmeleri takip etmeye devam edelim. Ben her türlü senaryoyu sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 13.2.2020 [TR724]

Avrupalı diplomat: Kriz olmasın diye Türkiye'yi kara listeye alamadık

Avrupa Birliği'nin, vergi şeffaflığı bakımından gereğini yerine getirmesi için Türkiye’ye ek süre tanımak konusunda ön anlaşmaya vardığı belirtildi.

Reuters haber ajansına konuşan iki diplomatik kaynak, vergi şeffaflığını sağlaması için Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye biraz daha zaman tanıma konusunda anlaştığını belirtti.

Bu ön anlaşmayla Türkiye'nin kara listeye girmesinin önüne geçilmesi amaçlanıyor, ayrıca Ankara ile yeni bir çatışmadan kaçınmak hedefleniyor.

Bazı şirketlerin ve zengin kişilerin daha az vergi ödemek için çeşitli numaralara başvurduğunun ortaya çıkmasının ardından Avrupa Birliği 2017’de vergi kaçırmayı kolaylaştıran, şeffaf olmayan sistemlere karşı bir dizi yasak kararı almıştı.

Türkiye'nin bu kara listeye girmemesi için geçen yılın sonuna kadar bazı yasaları geçirmesi ve yasalar sayesinde Avrupa Birliği ile otomatik olarak vergi bilgisi paylaşımına girmesi gerekiyordu. Ancak bu gerekliliği yerine getirmek için bir yıldan uzun bir süre tanınmasına karşılık Türkiye ‘ödevini yapamadı’.

'Türkiye teoride o listede olmalıydı ancak siyasi nedenler bunu önledi'

Reuters’a konuşan AB diplomatı, “Türkiye teoride o listede olmalıydı ancak siyasi nedenler bunu önledi” dedi. Bir diğer diplomat da taahhüdü yerine getirmesi için ve bu kanunları yürürlüğe koyması için Türkiye'ye bu yılın sonuna kadar süre verildiğini söyledi.

Ön anlaşma konusundaki son kararın gelecek hafta Belçika’nın başkenti Brüksel'de yapılacak maliye bakanları toplantısında verilmesi bekleniyor.

AB ile Türkiye arasında var olan mülteci sorununa ek olarak Ankara’nın son zamanlarda Kıbrıs açıklarındaki sondaj faaliyetlerine hız vermesi de ilişkilerde tansiyonu yükseltiyor. Kıbrıs konusunda Ankara’ya her ne kadar tepki gösterilse de, Türkiye ile yeni bir cephe açmaktan kaçınmak isteyen AB diplomatlarının vergi konularında ‘daha hafif’ bir tutum benimsediği belirtiliyor.

Kara listeye alınması Türkiye’nin finansal işlemlerinin daha dikkatli incelenmesini gerektireceği gibi, ülkenin itibarına da büyük zarar verebilir. AB’nin kara listesinde daha çok birlikle daha az ekonomik ilişkisi olan Pasifik ve Karayip adaları yer alıyor. Listede Fiji, Umman, Samoa, Trinidad ve Tobago, Vanuatu, Amerikan Samoası, Guam ile ABD Virjin Adaları bulunuyor.

[Samanyolu Haber] 13.2.2020

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin son kitabı çıktı: Dert Musikisi

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kırık Testi serisinin 16’ncı kitabı olarak hazırlanan "Dert Musikisi" raflarda yerini aldı.

SAMANYOLUHABER - Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 2012-2013 yıllarında yaptığı sohbetlerden derlenen ve Süreyya Yayınları tarafından yayımlanan "Dert Musikisi" kitabında genelde tüm insanlığın, özelde de insanlığa hizmete gönül vermişlerin hangi durumlarda nasıl tavır takınacağı anlatılıyor.

Her durumda temel insani değerleri koruma adına takınılması gereken tavırlara işaret ediliyor.

Kitapta Hocaefendi’nin değişen şartlar ve ifritleşen zamanlarda dahi zikzak yaşamadan, birer denge insanı olarak geleceğe yürümelerini salık verip bunu temin adına gerekli esasları nasıl ifade ettiği aktarılıyor.

Bu yönüyle eser, özellikle sisli-puslu şartlarda yolunu kaybetmek istemeyenler için bir rehber, bir yol haritası ve bir el feneri mesabesinde olarak değerlendiriliyor.

Hocaefendi’nin geçmiş yıllarda yaptığı sohbetlerden derlenmesine rağmen kitabın içeriğindeki konuları çok güncel.

Serinin diğer kitaplarına nazaran bu eserde daha fazla ‘Hizmet gönüllüleri’ üzerinde duruluyor ve son dönemde yaşamış oldukları fitneler karşısında nasıl hareket etmeleri gerektiğiyle ilgili önemli hatırlatmalara vurgu yapılıyor.

Hocaefendi doyurucu ve ikna edici üslubuyla huzurdakilere marifet huzmeleri sunar. Kimi zaman Allah’la kurulacak irtibatın Allah'la kurulacak irtibatın ve O'na karşı sergilenmesi gereken kulluğun mahiyeti üzerinde durur ve huzurdakileri derin bir muhasebeye sevk eder.

Kimi zaman Peygamber yolunun yolcularına, Allah yolunda yapılan hizmetlerin ana umdelerini ve temel prensiplerini hatırlatır. Kimi zaman toplum bünyesinde meydana gelen çatlak ve kırıkların tamir ve ıslah yollarını gösterir.

Kimi zaman toplum hayatında meydana gelen amansız ve imansız hadiselerin iman gözlüğüyle nasıl okunacağını ders verir. Maruz kalınan haksızlık ve zulümlerin kader planında neye tekabül ettiğini izah eder.

Kimi zaman da haksız yere türlü türlü eziyetlere maruz kalan, preslenen ve ezilen Hizmet gönüllülerine zor zamanlarda hizmet etmenin adabı erkanını öğretir ve onların ümitlerini kamçılar. Dert Musikisi'nde de bu mevzuların hemen hemen hepsini okumak mümkün.

Eserin farklı yerlerinde, yaşanan bela ve musibetlere nasıl yaklaşılacağı, bunların nasıl okunacağı ve bunlar karşısında nasıl bir tavır alınacağına dair önemli izahlar yapılıyor.

Hocaefendi'nin şu sözleri ise pek çok ayet ve hadisten süzülmüş önemli bir hakikatin ifadesi olarak değerlendiriliyor:

"Toplumda farklı patlamalar olabilir. Bir kısım zalim ve müstebitler, devirmeye güçleri yettiği anda, kendilerine muhalif gördükleri insanların tepesine binerek onları ezip geçebilirler. Bazen de toplumlarını hercü merce sevk edecek daha başka hadiselere sebebiyet verebilirler.

Fakat bütün bunlar karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta'n u teşni etmek yerine öncelikle kendileriyle meşgul olmak ve kendilerini düzeltmektir. Onlar başlarındaki zalimlerden şikayet etmek yerine öncelikle, 'Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?' diye düşünmelidirler. Çünkü onlar dosdoğru olacakları ana kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır." [s.96]

Hocaefendi'nin şu sözleri ise özellikle İslam dünyasında yaşanan kıpırdanış ve çırpınışların niçin semere vermediğini izah eder ve yeniden ayağa kalkmak isteyen Müslümanların önüne çok önemli bir strateji koyar:

''Toplumun ıslahı ve yeniden dirilişi mevzuunda dipten gelmeyen ve dibe bağlı olmayan hiçbir hareket istikbal vaat edici ve kalıcı olamaz. Nice çalımlı şovlarla başlayan hareketler vardır ki üç adım ötede takılıp yollarda kalmış, belleri bükülmüş ve sonra da esefli birer hulya, yıkık birer ruya olarak devrilip gitmişlerdir.

Evet, toplumun ıslahı mevzuunda müsait bir ortamın hazırlanması ve yürünecek yoldaki bir kısım engellerin bertaraf edilmesi adına idareci ve siyasilerin belli ölçüde inisiyatif ve desteği olabilir. Onlar, bu destekleriyle ıslah erlerinin daha hızlı mesafe almalarına vesile olabilirler ve bu yönüyle de takdiri hak ederler.

Fakat tamir adına yapılması gereken asıl iş, meselenin dipten ele alınması ve tabana yayılmasıdır. Bu itibarla "vira bismillah" diyerek işin "elif-ba"sından başlamalı; toplumun ıslahının fertlerin ıslahından geçtigi bilinmelidir. Topluma ait bütün üniteler ıslah edilmedikçe de toplumun ıslahının mümkün olmayacağı asla unutulmamalıdır." [s.32]

"Dert Musikisi" kitabı aşağıdaki mağazalardan satın alınabilir.

Kitabin dijital versiyonu 10 Şubat itibariyle Apple Store ve Google mağazalarında satışa sunuldu.

ABD: www.antstores.com
Almanya: www.kitapdunyasi.eu

[Samanyolu Haber] 13.2.2020

Yardım örgütleri dünyayı uyardı

İdib'de çatışmalar devam ederken siviller de canını kurtarmaya çalışıyor. Yardım örgütleri bölgede insani bir felaket yaşandığını söylüyor. BM de Aralık ayından beri kaçanların sayısının 700 bini aştığını açıkladı.

Suriye'de Devlet Başkanı Beşar Esad'a bağlı birlikler, muhalif grupların elindeki son bölge olan İdlib'de operasyonlarına devam ediyor. Çatışmaların yoğunlaşması nedeniyle bölgeden giderek daha fazla kişinin kaçtığını açıklayan Birleşmiş Milletler İnsani Yardım Bürosu (OCHA) sözcüsü David Swanson, Aralık başından yana çatışmalardan kaçanların sayısının 700 bini geçtiğini söyledi.

Bölgede zaten kötü olan durumun daha da kötüleştiğini belirten Swanson, sivillerin fark edilmemek için daha çok geceleri kamyonlarla ya da yaya olarak İdlib'den uzaklaşmaya çalıştıklarını ifade etti. Swanson, geceleri hava sıcaklığının sıfırın altına düştüğüne de dikkat çekti.

Kaçanların 290 bini çocuk

Save the Children adlı çocukları koruma örgütü de bölgedeki mültecilerin durumunu endişe verici şekilde kötüleştiğini açıkladı. En az 290 bin çocuğun şiddetten kaçmak zorunda kaldığını belirten örgüt, İdlib'de insani bir felaketin söz konusu olduğuna işaret etti. Geçen kış kötü hava koşulları nedeniyle bebekler ve çocukların öldüğünü hatırlatan Save the Children'ın yardım sorumlusu Sonia Khush, "O zaman kaçışların boyutu bu kadar büyük de değildi" diye sözlerini sürdürdü. Khush, acil bir ateşkes sağlanması çağrısında bulundu.

Rejim birlikleri geçen Nisan ayından bu yana Suriye'nin kuzeybatısındaki İdlib vilayetinde operasyonlarını genişleterek sürdürüyor. Şam, İdlib'de Türkiye ve Rusya'nın girişimiyle sağlanan ateşkese rağmen Rusya'nın desteğiyle gerçekleştirdiği operasyonlarına son vermedi. Rejim birlikleri bu hafta vilayetin kuzeye doğru giden ekseninde stratejik önemdeki noktaları da kontrolü altına aldı.

Çatışma olmayan bölgeler de boşaldı

BM sözcüsü Swanson, Suriye ordusunun ilerleyişi nedeniyle çatışma yaşanmayan bölgelerin tamamen boşaldığı bilgisini verdi. BM'nin tahminlerine göre İdlib'de yaklaşık 3 milyon sivil yaşıyor ve bunların yarısından fazlasını iç göçle kaçanlar oluşturuyor.

İdlib'de gıda, barınma ve tıbbi sıkıntılar yaşandığını kaydeden yardım örgütleri, Suriye ve Rusya'nın düzenlediği hava bombardımanlarında çok sayıda hastanenin hedef olduğuna ve ayrıca Türkiye'nin de sınırları kapalı tuttuğuna dikkat çekiyor.

[Samanyolu Haber] 13.2.2020

Rusya'dan Türkiye'ye uyarı

Reuters'ın geçtiği habere göre Rusya Dışişleri Bakanlığı, Türkiye'yi Suriye hakkında provokatif açıklamalar yapmaktan kaçınması konusunda uyardı.

Reuters’ta yer alan habere göre Rusya Dışişleri Bakanlığı Türkiye’yi, İdlib kentinde yaşanan gelişmeler nedeniyle Suriye’deki olaylar hakkında kışkırtıcı açıklamalar yapmaktan kaçınmaya çağırdı.

Rusya, Erdoğan’ın ortağı olduğunu belirttiği MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, İdlib’de şehit düşen askerlerin sorumluluğunun Suriye ve Rusya’da olduğu yönündeki açıklamalarıyla ilgili “kafa karışıklığı” yorumunda bulundu.

RUSYA SAVUNMA BAKANLIĞI: TÜRKİYE BAŞARISIZ OLDU

Dün Rusya Savunma Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada ise İdlib'de Türkiye'nin muhalif güçler ile teröristler arasındaki ayrımı yapmakta başarısız olduğu belirtilmişti.

Açıklamada Türkiye'nin Suriye sınırına İdlib için çok sayıda asker ve mühimmat sevk etmesinin bölgedeki durumu daha da kötüleştirdiği ifade edilmişti.

“OTURUP BEKLEYEMEYİZ”

Rusya Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Kuruluşlar Departmanı Başkanı Pyotr İlyiçev ise Suriye ordusu ve Rus güçlerinin İdlib'de bulunduğu noktaların her gün ateş altında olduğunu, Rusya’nın oturup bekleyemeyeceğini söylemişti.

İlyiçev açıklamasının devamında “Türk partnerlerimizin karşılaştığı zorlukları anlıyoruz. Ancak Suriye birlikleri, Rus birlikleri, Hmeymim üssüne yönelik İHA saldırıları gibi her gün ateş altında. Öylesine oturup İdlib’de ne olacak diye bekleyemeyiz” demişti.

[Samanyolu Haber] 13.2.2020

Şehit eşine 6 yıl 10 ay hapis

Diyarbakır'da hain PKK'nın düzenlediği saldırıda şehit olan Üsteğmen Murat Ataş'ın eşi Sezen Ataş'a Gülen cemaati üyesi olduğu iddiasıyla 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verildi.

Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, mahkeme Sezen Ataş’a “terör örgütü üyesi olduğunun sabit olduğunu” iddia ederek 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verdi.

Ataş hakkında, temyiz süreci boyunca yurtdışına çıkış adli kontrol kararı uygulanacak.

Şehit Üsteğmen Murat Ataş’ın cenazesine 8 aylık hamileyken tekerlekli sandalye ile katılan Sezen Ataş’ın son yolculuğuna uğurlanmasından 1 ay sonra Başak Aslı dünyaya gelmişti.  Ataş, yaşadığı Gemlik’te kızını büyütmeye çalışırken, 25 Temmuz 2019’da Gülen cemaati üyeliği iddiasıyla gözaltına alınmıştı.

Savcılık tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılan Ataş hakkında iddianame düzenlenmiş, iddianamede 2 itirafçının ifadelerine yer verilmişti.

Kararı duyuran şehit kardeşi KHK'lı yarbay Mehmet Alkan şunları yazdı:

''Utan Turkiyem! Şehit Murat Ataş'ın eşi Sezen Ataş'a Bursa 2.Ağır Ceza Mahkemesi teröristlikten 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezası verdi. Türk milletinin bir ferdi ve şehit kardeşi olarak Türk Milleti adına verdiğiniz utanç vesikası bu kararınızı kabul etmiyorum.  Yazıklar olsun...''

[Samanyolu Haber] 13.2.2020

İki yılda 1 milyon 56 bin kişiye ‘terör örgütü üyeliği’ soruşturması

AKP’den istifa eden İstanbul bağımsız milletvekili Mustafa Yeneroğlu, üzerinde çalıştığı “silahlı terör örgütüne üye olma” konusundaki raporu ile ilgili açıklamalarda bulundu.

AKP'den istifa eden İstanbul bağımsız milletvekili Mustafa Yeneroğlu, "2016 ile 2018 arasında 1 milyon 56 bin insan, terör örgütü üyeliği bağlamında soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulmuş.
Sadece çekirdek aile üzerinden hesap etsek en az 4 milyon insan eder." dedi.

‘Terör örgütü’ kavramının içinin boşaltıldığını belirten Yeneroğlu, “Milyonlarca insanı ilgilendiren ve hukuk devletinin altından kalkamayacağı bir olguyla karşı karşıyayız. Siyaset bunu göz ardı ediyor. İnsanlar artık mahkemelerde adalet aramıyor” ifadelerine yer verdi.

 Gazete Duvar‘dan Özlem Akarsu Çelik‘e konuşan Yeneroğlu, hazırladığı raporun sadece silahlı örgüt üyesi olarak hüküm giyenleri değil bu suçlamayla kovuşturma ve soruşturmaya tabi olanları da kapsadığını kaydetti.

1 MİLYON 56 BİN İNSAN TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ Mİ?

Yeneroğlu’nun açıklamalarının öne çıkan bölümleri şöyle:

“2016 ile 2018 arasında 1 milyon 56 bin insan, terör örgütü üyeliği bağlamında soruşturma ve kovuşturmaya tabi tutulmuş. Sadece çekirdek aile üzerinden hesap etsek en az 4 milyon insan eder. Soruşturma açılması için savcılığın elinde suç işlendiğine dair temel veriler olması lazım. Bir savcının hukuki değerlendirmesine girecek nitelikte 1 milyon 56 bin insan, terör örgütü üyeliğiyle suçlanıyor. Bir hukuk devletinin altından kalkması mümkün olmayan, toplumsal travma yaratacak bir konu ve incelenmesi gerekiyordu.

AKIL TUTULMASI YAŞANIYOR

Terör örgütü kavramının içini boşalttıktan sonra siyasi ayak yarışı bir hukuksuzluk yarışıdır. Tahribatı görmeyip hasmını terörize etme çabası düşman siyasetidir. 1,056 milyon insan terör örgütü soruşturması geçirmiştir! Bu akıl tutulması ne kadar sürdürülebilir.

YARGITAY KRİTERLERİ BİR ÇOK SİYASETÇİ İÇİN DE UYGULANABİLİR

İnsanlık tarihinin klasiklerindendir, hukuk güçlüye uygulanmaz özellikle ceza hukuku garibana uygulanır… Şu anda siyasi ayak tartışmasını nesnel bir zemine oturtmak isteyenlerin tekrar hukuka dönmelerinden başka çare yok. Türkiye’de hukuk, siyasi iktidarın gölgesi altında şekillendiği için şu anki Yargıtay’ın kriterlerinin birçok siyasetçi için de uygulanabileceğini ve terör örgütü üyeliğiyle suçlanabileceklerini saptamak mümkün. Bu kriterler doğrudur diye demiyorum, bu mümkün diyorum. Herkesin ortak sorumluluğu hukuksuzlukları ortadan kaldırmak ve hukukun üstünlüğüne dönmek olmalı. Aksi taktirde kimsenin huzur bulması mümkün değil. Devletin tepesindeki insanlar birbirini ‘F...’cülükle suçluyor. Bu hukukun içini boşaltmaktır. Boşaltıldığı malûm ki bir milyondan fazla insan terör örgütü üyeliğiyle suçlanıyor bu ülkede. Kendi aralarında bu polemikleri yaparken toplum üzerinde ne kadar yıkıcı bir psikoloji oluşturduklarının farkında değiller.

MAHKEMELERE GÖRE DARBEYE KATILANLAR 10 BİNİN ALTINDA

Darbe teşebbüsüne doğrudan katılanlarla ilgili elimizde somut veriler var. Şu anda yargılananları ve birinci merci mahkemelerin kararlarına bakarsak bu sayı 10 binin altında, 9 bin 800 civarında. Adalet Bakanlığı ‘F...’ bağlamında soruşturma ve kovuşturma geçirenlerin sayısını 560 bin olarak ifade etti. Bu insanların yüzde 98’i, 15 Temmuz’la ilgili suçlanmıyor. Yine aynı bakanlığın istatistiklerine göre 2016 yılından 2018 sonuna kadar terör örgütü üyeliği gerekçesiyle soruşturma ve kovuşturma geçirenlerin sayısı 1 milyon 56 bin… 2019 rakamları ise henüz tespit edilmiş değil.

İNSANLAR, ÜLKEYE OLAN AİDİYET DUYGUSUNU YİTİRDİ

Milyonlarca insanı ilgilendiren ve hukuk devletinin altından kalkamayacağı bir olguyla karşı karşıyayız. Siyaset bunu göz ardı ediyor. İnsanlar artık mahkemelerde adalet aramıyor. Yargılanan sayısız insanla görüştüm ve bu durumla karşı karşıya kaldım. ‘Artık milli maçlarla ilgilenmiyoruz, aidiyet duygumuzu yitirdik diyor’ bu insanlar. Bu bir devlet, millet için çok ciddi bir durum. Bunun sebebi ise hukuk devletinin işlememesi.

KİM 2 YAŞINDAKİ EVLADINI EGE’NİN SOĞUK SULARINA BIRAKIR?

Ege Denizi’nde boğulan insanları düşünün. Bir insan, soruşturulup yargılanabileceğini, ceza alması durumunda da cezaevinden çıkıp hayatına devam edeceğini düşünse 2 yaşında evladını Ege’nin soğuk sularına bırakma riskini göze alır mı? Hukuk devleti ceza almış insanların tekrar topluma kazandırmasıyla da mükellef. Hukuk devleti hiçbir olguya kin ve nefretle bakmaz, hiç kimseye “canı cehenneme” demez. Ama şu anki uygulamalarda ortada bir düşman hukuku var ve bu işletildikçe Türkiye’de toplumsal barışı sağlamak giderek daha da zorlaşacak.

YARGITAY KARARLARI SORUNLU

Siyasi iklim ve onun ötesinde Anayasa Mahkemesi’nin bir nevi bu konuları kendi gündemine almaması veya ertelemesiyle birlikte Yargıtay’ın kararlarını, ağır ceza mahkemesi kararlarını inceledik. Bu çerçevede Yargıtay’ın kararlarında hukuki manada çok ciddi sorunlar ve kusurlar olduğunu, işin içinden hukuken çıkamadıklarını gördük. Hukuken bana göre çok sorunlu bir biçimde, suç örgütü olduğu döneme ilişkin geriye dönerek, sohbetlere katılan veya bir bankaya para yatıran insanlara terör örgütü yakıştırması yapılıyor.

AİHM BU YÖNDE KARAR VERECEK

Kişi, 15 Temmuz Darbe Girişimine karışmıştır veya bu örgütün terör faaliyetleri tespit edildikten sonra örgütün bu vasfını bilerek ve isteyerek örgüte destek vermiştir. O zaman terör örgütü üyeliğiyle suçlanır ve yargılanır ama insanlar legal faaliyetlere katılmış olması sebebiyle terör örgütü üyeliğiyle suçlanamaz ve yargılanamaz. Yargıtay kararlarının büyük ekseriyeti, doğrudan darbeye karışmamış veya darbe sonrası süreçte, terör örgütü vasfının artık aşikâr olmasından sonra da bu örgüte destek vermemiş insanların terör örgütü üyeliğiyle yargılanması ve bu mümkün değil. Çok iddialıyım, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de bu yönde karar verecek.”

[Samanyolu Haber] 13.2.2020