Esaretin Bedeli: Türk medyası nasıl Saray’ın kölesi oldu? - [Faruk MERCAN]

Birkaç gün önce Washington’da bir panel yapılıyor. Hürriyet gazetesinin sahibi Aydın Doğan’ın kızı panelde şöyle diyor: 

“İslamofobi zehirlidir, İslamofobiyi yenmemiz gerekir. İslamofobi ile teröristlerin eline propaganda aracı veriyoruz.”   

Daha da şaşırtıcı olan, Washington’daki bu “İslamofobi ile Mücadele” panelini bizzat Doğan grubunun düzenlemesi... 

Yayın hayatına başladığı 1948 yılından beri, arşivinde tonlarca “İslam fobisi” haberi olan Hürriyet gazetesi, şimdi “İslam fobisi” mücadele ediyor!..  

Bu tuhaflığa Profesör Tayfun Atay şöyle işaret etti: 
“Selefiliğe teslim olmuş iktidarın içeride uyguladığı İslamofaşizme itiraz etmeden, dışarıda İslamofobi’den şikayet etmenin bir anlamı yok...”

Evet, nasıl oldu da, İktidarın Başı için “Artık muhtar bile olamaz” manşetini atan Aydın Doğan, bugün aynı şahsın uyguladığı “İslamofaşizm” projsine itiraz etmiyor ve hatta ona “Başkomutanım” diyor?

Doğan’ın damadı, İktidarın Başı’nın damadı ile yazışmalarında böyle diyor:
“Cumhurbaşkanımıza Başkomutanım diyorum. Çok hoşuna gidiyor.”

Ankara’da bizzat şahit oldum. İktidar’ın Başı’nın en büyük projelerinden biri, Aydın Doğan’ı hapse attırıp Hürriyet gazetesini ele geçirmekti. Bunu sağlayabileceği bir dosya vardı elinde: Aydın Doğan’ın 28 Şubat dosyası...

Aydın Doğan’ı esir alma sürecini böyle başlattı İktidarın Başı... 15 Temmuz gecesi, diyet borcu olarak Aydın Doğan’ın kanalını kullandı ve halkı sokağa çıkmaya çağırdı. Darbe teşebbüsü haber alınmış, o gece CNN Türk’te yapılacak yayın MİT tarafından önceden ayarlanmıştı. 

Geçmişte Hürriyet’in yönetici ve yazarları ile ne zaman biraraya gelsek övünerek gazetenin kurucusu 
Sedat Simavi’nin şu sözlerini anlatırlardı:
“Gazeteci kardeşim, kalemini kır ama satma... Haber kaynağınla her zaman bir yumruk mesafesinde bulun, daha fazla yaklaşma. Çünkü bu mesafeyi muhafaza etmezsen, aleyhinde haber yapamazsın...”
Ne yazık ki şimdi ortada ne kırılacak kalem kaldı, ne de yumruk mesafesi...

Hürriyet grubu gazetecileri, Saray’ın neferleri oldular. Buna, “Stockholm sendromu” da diyebilirsiniz. Kendilerini rehin alan İktidarın Başı’nın oyuncağı, kölesi haline geldiler.
Türk medyası, tarihinde hiç bu kadar zelil bir duruma düşmedi. Telefonda İktidarın Başı’na ağlayan diğer medya patronunu hatırlayın.

İktidarın Başı, “Batsın bu gazeteciliğiniz” diye bağırıyor, medya patronu ağlıyordu. Bu konuşmadan sonra, Can Dündar, Hasan Cemal ve Derya Sazak gazeteden atıldılar.

Diğer medya patronu, azarı işitince Fatih Altaylı’yı görevden aldı, spor yazıları yazmaya mahkum etti. “Alo Fatih” grubu...

Bugün Türkiye’de hapiste olan gazetecilere bakın bir de İktidarın Başı’yla beraber olanlara...

Ali Bulaç hapiste...

Ahmet Altan hapiste...

Nazlı Ilıcak hapiste...

Mümtazer Türköne hapiste...

Mehmet Altan hapiste...

Şahin Alpay hapiste...

Ahmet Turan Alkan hapiste...

Hidayet Karaca hapiste...

Saray’ın polis şefi, nezarethanedeki Ali Bulaç’a boşuna “Reis’in kiymetini bilemedin Ali Bulaç, bak ne hallere düştün. Daha da sürüneceksin” demiyor.

Reis’in kıymetini bilen Doğu Perinçek dışarıda...

İlker Başbuğ, Reis’in kıymetini bildi ve dışarıda...

Aydın Doğan, Reis’in kıymetini bildi ve hapse girmekten kurtuldu...

Geçmişte İktidarın Başı tarafından kovulduğunda Cemaat’e sığınmış Ahmet Taşgetiren, şimdi kıymetini bildiği için dışarıda...

Herkes, kendi tercihini yapıyor.

28 yıl hapis ve sürgün yaşayan Bediuzzaman, “İzzetimle ölmeyi, zilletle yaşamaya tercih ederim. Ben ekmeksiz yaşarım, ama hürriyetsiz yaşayamam” demişti.

Ali Bulaç, tercihini Bediüzzaman gibi yaptı. Mümtazer Türköne, tercihini Necip Fazıl gibi yaptı.
Ahmet Altan ve Mehmet Altan, tercihlerini babaları Çetin Altan gibi yaptılar. Babalarının ölüm yıldönümünde Altan kardeşler hapisteydi.

İktidarın Başı’na teslim olup köle gibi yaşamak var, bir de hürriyeti tercih edip gerekirse olarak zindana düşmek var.

Hangisi hayat?...

Daha dün, “Muhtar bile olamazsın” dediğin adamın önünde diz çöküp “Başkomutanım” demek mi, yoksa “Gerekirse izzetimle ölürüm ama, zalime teslim olmam” demek mi?

Bu kirli ve karanlık dönemin işbirlikçisi olarak tarihe geçmek mi, yoksa bu dönemin mağdurlarından olmak mıdır yaşamak?

Bu tarihi günlerde herkes kendi tercihini yapıyor.

Nice esaretler, sonra birer kahramanlık hikayesine dönüşmüştür. Şu anda hapishanelerde esir tutulan binlerce insanın böyle birer hikayesi olacak...

Ama bazı esaretler de kölelikle sonuçlanır. Türk medyasının bugünkü hazin hikayesi gibi... 

Ağlayan medya patronu olmak var, Alo Fatih olmak var, bir kaç kuruşluk dünya menfaati uğruna Sarayda diz çöküp dilencilik yapmak var.

Ama bir de Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak, Hidayet Karaca olmak var...

Bediuzzaman olmak var, bir de din kisvesi altında yapılan her türlü zulmün işbirlikçisi olmak, bir kaç günlük dünya saltanatı için başkalarına “Firak-ı Dalle” ifitirası atan Görmez olmak var...

Onların Görmez’i, Perinçek’i, Başbuğ’u, işbirlikçi medya patronları var... Bizim ise, Bediüzzaman’ın mirasını temsil eden ve bugün zindanlarda olan binlerce kahramanımız....

Faruk MERCAN, 24.10.2016

Erdoğan’ın milisleri büyük kapışmaya mı hazırlanıyor? [AKİF UMUT AVAZ]

Türkiye’de adı konulmamış bir devrim yaşanıyor. Sanılanın aksine her devrimin gerçekleştiği ülkeyi, toplumu ve insanlığı illa ileriye taşıyacağı gibi bir kural yok maalesef. 1979’da İran, 1994’te Afganistan da bir çeşit devrim yaşadı. Humeyni liderliğinde başlayan devrimle İran’ın, bir süreliğine Taliban kontrolüne geçen Afganistan’ın nerelere sürüklendiği ortada.

İhtiraslarının peşinde sürüklenen Erdoğan da 2011 seçimleri sonrası adım adım taşlarını döşediği bir devrimi gerçekleştirme peşinde. Her ne kadar devrimler genelde taban hareketleriyle başlasa da Fransızların 3. Napolyon’u ve Erdoğan’ınki gibi muktedir eliyle tavandan başlatılan devrimler de yok değil. Erdoğan’ın devrimi varmak istediği hedefler açısından İran ve Taliban’ı andırsa da yöntem olarak daha ziyade 3. Napolyon’un imparatorluk devrimine, Mao’nun “Kültür Devrimi”ne ve Lenin sonrası Stalin’in gerçekleştirdiği hamlelere benziyor. Erdoğan da Mao gibi tepeden inmeci sözde devrimini ağır propaganda baskısı altına aldığı halka mal etmeye çabalarken havuç ve sopa taktiklerinin en pespayelerini kullanmaktan çekinmiyor.

Suçüstü yakalanınca devreye sokulan darbe

Hatırlanacağı gibi gırtlağına kadar suça batmış Erdoğan, yakın çevresiyle suçüstü yakalandığı 17/25 Aralık skandalını “darbe” diye pazarlayıp “istikbal ve istiklal mücadelesi” kılıfına sokmaya çabalamıştı. Bizzat kendisinin ve yakın çevresinin ortalığa saçılan rüşvet ve yolsuzluk belgeleriyle, ayakkabı kutularına ve banyo liflerine istiflenmiş milyonlarca dolarla, Reza Zarrab’ın “önüne yatma” ifşaatlarıyla, sıfırlama tapeleriyle, kamu mallarını peşkes çektiği yoz işadamlarının oluşturduğu medya havuzuna dair skandal gerçeklerin ortaya çıkmasıyla Erdoğan utanıp yüzü kızaracağına hukuk çerçevesinde görevini yapan yargı ve adli kolluk görevlilerini darbe yapmakla suçlamış ve kendi hak-hukuk tanımaz darbesini devreye sokmuştu.

Ama yine de ciddi bir sorunu vardı. “Darbe” dediği 17/25 Aralık’ı ne zaman hatırlatsa beraberinde ayakkabı kutuları, Reza’yla alengirli ilişkileri, rüşvet paraları, para kasaları ve sıfırlama tapeleri de hatırlanıyordu. Diline pelesenk ettiği “istiklal ve istikbal mücadelesi”nin, başta oğlu Bilal olmak üzere, kendi suçlarını örtme mücadelesi olduğu gibi bir alt okumayı ne yaparsa yapsın engelleyemiyordu. Doğal olarak da önce “Paralel Devlet” sonra “FETÖ” demeye başladığı Hizmet Hareketi’ni tamamen yok etmeyi amaçlayan kin ve nefret operasyonlarına dilediği oranda destek bulamıyordu. “Allah’ın lütfu” diyebileceği daha kullanışlı bir hikayeye ihtiyacı vardı. Üzerinden geçen üç ayın ardından artık anlaşılıyor ki, katkılarını esirgemediği o lütfa 15 Temmuz’da gark olması tesadüfi değilmiş.

Kullanışlı hikâyeye nihayet kavuştu

“Allah’ın lütfu” sayesinde “istikbal ve istiklal” mücadelesi denildiğinde artık kimsenin aklına oğlu Bilal’le yaptığı bol sıfırlı sıfırlama tapeleri, işadamlarından aldığı on milyonlarca dolarlık rüşvet konuşmaları gelmeyecekti. Öte yandan, belki onlarca yıldır gizli ajanda olarak takip ettiği, son 5 yıldır ise açıktan sebatla çalıştığı devrimini “öt” deyince istediğinden fazla öten bir borazana çevirdiği medya üzerinden halka pazarlayacağı kullanışlı bir hikayeye kavuşmuştu artık. Bu hikaye yalan ve kurgularla bezenip türlü efsanelerle süslenince nihayet aradığını bulmuş oldu.

Hikâye basitti. Bir “kahraman” vardı, bir de “kahramanımız”ın kıymetini anlamış “iyiler”. Eee tabii doğal olarak bir de “kötüler”. “Kahraman” belliydi. “İyiler”den olmak da zor değildi. Kahramanlığı kendinden menkul “kahramanımız”ın özenle kurguladığı üfürükten efsaneye inandığınızda sadece efsanenin bir parçası haline gelmekle kalmayıp bonus olarak “iyiler”den de oluyordunuz. Ya peki “kötüler”? Onlar zaten önceden belliydi. Ödülle veya korkuyla “iyiler” kitlesi genişeldikçe “kahramanımız”ın hikayedesinki “kötüler”e zulmü daha güçlü alkışlanır oldu. Üstelik, gırtlağına kadar zulme, suça ve çirkefe batmış Erdoğan’ın kurguladığı hikayenin “en iyilerinden” olmak için kıran kırana bir yarış da başlamıştı artık.

İşler yeterince yolunda değil

Peki, Erdoğan’ın kafasındaki devrim için işler yeterince yolunda mıydı? Adına hukuk ve demokrasi dediğimiz pek çok engeli aşmış ve hedefine doğru belki çok yol almıştı. Ama hala devlet içinde muvakkaten gücünü paylaşmak zorunda kaldığı, toplumsal zeminde ise hikayesinin yaygınlığı için muhtaç olduğu kesimler vardı. “Yenikapı Ruhu” tiyatrosuna inandırdığı naif kesimlerle bir müddet yol almayı başarmış, ama yolun sonuna çabuk gelmişti. Bu arada polisi, orduyu, yargıyı, eğitimi, medyayı ve iş dünyasını hallaç pamuğu gibi atmıştı. Erdoğan için bunlar elbette yeterli değildi.

“Allah’ın lütfu” olan darbe teşebbüsüyle alacağı yol ancak belirli bir aşamaya kadar işe yaramıştı. Oysa Erdoğan kemiksiz, kılçıksız bir diktatörlük istiyordu. İyi de Alevisiyle, Kemalistiyle, Atatürkçüsüyle, laikiyle, ulusalcısıyla, Kürdüyle, solcusuyla, liberaliyle ve gayr-i müslimleriyle bu nasıl olacaktı? Hem daha devletin derin dehlizlerinde yol alan atın-itin izini bile ayırt edebilecek noktaya gelememişti. Yoksa devrimini gerçekleştirme yolunda asıl kapışma daha henüz yaşanmamış mıydı?

Hikâyeye yeni eklemeler gerekti

Öyleyse bir taraftan “FETÖ” safsatasıyla korku pompalayarak büyüttüğü desteği diri tutmalı, diğer taraftan ülkenin başına daha büyük gaileler açarak halkın uyanmasına engel olmalıydı. Her diktatörün yaptığı gibi revizyonist hayallerinin peşinde artık çok daha büyük düşmanlara ve çok daha büyük “kahramanlıklar” göstermesine fırsatlar sunacak çok daha büyük belalara ihtiyacı vardı. Böylece Lozan muhabbeti daha kıvamına gelmeden Misak-ı Milli ve Musul rüyaları eşikte görünüverdi.

Humeyni ve Hitler gibi devrimini ve diktatörlüğünü pekiştirmek için Erdoğan’ın da dışarıda bir savaşa, içeride ise “vatan haini” diyebileceği “iç düşmanlara” ihtiyacı var. Çünkü, destekçilerinin fatanatizmini daha da kamçılamak, ezik kitleleri büyük zafer vaatleriyle mobilize etmek zorunda. Savaş ve dış düşman, “iç düşmanları” yok etmekte ihtiyaç duyulan vasatın oluşması için de şart. Onun içindir ki bir taraftan Suriye ve Irak’tan başlayarak Türkiye’nin asırlık sınırlarından duyulan tatminsizlik kaşınırken diğer taraftan kimlere karşı kullanılacağı özenle saklanarak Erdoğan yandaşları açıktan silahlandırılıyor.

Nihai kapışmanın muhatapları kim?

Sanmayın ki bu silahlanma zaten bir sosyal soykırımla yok edilen Hizmet Hareketi’ne karşı. Hizmet mensuplarının silaha, şiddete, çatışmaya en uzak insanlar olduklarını en iyi Erdoğan ve milisleri biliyor. Bu kitlesel silahlanmanın, kaçınılmaz olduğunu düşündükleri daha büyük ve daha kanlı bir kapışma için olduğundan asla şüpheniz olmasın. Fiili devrimin adının konularak resmiyet kazanması için eninde sonunda verilmesinin kaçınılmaz olduğunu düşündükleri bu nihai kapışmanın muhatapları kim olacak dersiniz?

Akif Umut AVAZ, 25.10.2016 /TR724.com

Savaş, sivil suçları tezkiye etmez! -[Kadir Gürcan]

Oyun dışı kalan Saray takımının neşesi kaçtı. İstenmeyen, sevilmeyen, mızıkçı ve oyunbozan bir oyuncu hiçbir yerde makbul değil. Türkiye bir kez daha burnunun dibindeki savaş oyunlarından uzak tutuluyor, oyuna girmesine müsaade edilmiyor. Kürsüden atılan nara ve kükremelerin hepsi, tükrük mesafesinde. Başarısızlığa mahkum üçüncü lig takımlarından daha kötü durumdayız.

Bölgenin en güçlü ve düzenli ordusu, Ortadoğu’nun tamamını ilgilendiren bir operasyonda sadece agresif, asabi ve saldırgan bir seyirci. Büyük bir orduya sahip olmak kadar gelişen ve sürekli değişen stratejik manevraları görebilen, okuyabilen ve soğukkanlı politikalar üretebilen siyasetçilere de ihtiyaç var. Türkiye’nin talihsizliği, yakın tarihin miras sözlerinden “Başsız adamlar! Üç beyinsiz kafa!” illetinden bir türlü kurtulamamasında.

Saray gazetecileri, “Türkiye operasyonda istenmiyor!” deme cesaretini gösteremedikleri için, ya yedek kulübesinde maça katkıda bulunduğunu zanneden beceriksizler ya da her şeyi bilen spor yazarları gibi “Türkiye ABD’yi uyardı. Ankara’dan ültimatom! ABD Türkiye’ye teşekkür etti” gibi altı boş avunma ve mesajları manşete taşıyorlar.  O da olmazsa, Saray’ın tuttuğu futbol takımının lig dedikoduları köpürtülüyor.

Her maç sonrasında teknik direktöre “İstifa! İstifa” diye seslenen köşe yazarları, bölgede yapılan operasyonların hiçbirisinde rol alamayan, sınır bölgesinde başarısızlığı müsellem ve her gün sınır il ve ilçelerine top mermisi düşen devletlilere ses çıkaramıyorlar.  Yazar ve fikir işçisi olmanın Saray’ı memnun edip, haftalık eğlence matinelerine katkının dışında daha önemli işleri var zannetmiştik.

Devletlilerin aşırı derecedeki savaş merakları da bir garip. Sayın Cumhurbaşkanı’nın “İlle de dahil olacağız!” ısrarı pek sevimli durmuyor. Musul meselesi uluslararası bir mesele. Uzun bir zamandır planlandığı anlaşılan Musul Operasyonu’nun ne kadar süreceği hakkında mukni bir tahmin yok. İşin ilginç tarafı, konu hakkındaki tahmin ve öngörüler ülkelerin genelkurmay başkanları ya da askeri yetkililerince yapılıyor. Bizdeki hale bir bakın! Her şeye bir şey deme gayretine düşenler ne kadar sakil ve banal duruyorlar değil mi?

Hükümet sözcüsünün “Rusya ile ABD savaşacak!” ucuz tahmini sadece havuz medyasında hüsn-ü kabul gördü. Başbakan’ın savaşa dahil olup olmadığımızı bilemediği siyasi tükenmişlikte, hükümet sözcüsünün boş gündem taktiklerini kimse ciddiye almaz. Hiç merak etmeyin! Rusya ve ABD, Ortadoğu’da ellerini hiçbir ülke için taşın altına sokmaz ve kendilerini riske atmazlar. 

Savaşı bahane edip, cilaları dökülen iktidar ve muktedirlere yeni bir vizyon kazandırmak için sivil çareler tükendi gibi. Son otuz senedir, her güne üçten az olmamak üzere vefat sayısı düşüyor.  Sınır ötesi bir savaşa katılarak yeni bir “Başkomutan” üretmek, bazılarının elindeki tek işe yarar kart. Savaşa giremezlerse o da ellerinde patlayacak.

İç siyasette kaybedilen kredi ve itibarı, nazar ve dikkatleri başka şeylere çevirip iktidar ömrünü uzatma uğraşları son beş senenin en bilinen siyaset oyunları. Ne suikast söylemleri kaldı konuşulmadık, ne sınır ülkeleriyle savaş ne de partizan militanları silahlandırıp iç savaşa hazırlık...En son 15 Temmuz sahte darbe girişimi bile havayı serinletecek rüzgar oluşturamadı. 

Ona-buna dalaşıp, sağa-sola hakaretler yağdırarak ille de savaş oyununa dahil olmak isteyen devletliler ne cephede ne de masada aradıklarını bulamayacak gibiler. “Sen kimsin ya!” kibriyle küçümsedikleri devlet başkanları Musul meselesinde esas oyuncular arasında ve Türkiye’nin bütün manevralarını boşa çıkaracak stratejiler üretiyorlar. 

Savaş, senaryo darbe ve iç etnik temizlik gırtlağına kadar sivil suçlara batmış iktidar sahiplerini temizlemeye yetmeyecek. Aksine onları zü’l-cenaheyn yapacak; hem sivil hem de savaş suçluları... 

Öyleyse elde, iç savaş çıkarmaktan başka bir çare kalmadı. Onu da partili militanlar çoktandır dillerinden düşürmüyorlar.

Kadir Gürcan, 24.10.2016 /Samanyolu Haber

Yayılın dünyaya… [Abdullah AYMAZ]

Ülkemizin yüz akı, adanmış ruhlar eğitim gönüllüleri gibi iş adamlarımızın da yurt dışına gitmeleri, oralarda iş kurup örnek yaşayışlarıyla o ülkelerin insanlarına; eğitim hizmetlerine destek vermekte rehberlik yapmaları arzu ediliyordu…

1994’ten beri fedakâr öğretmenler gibi esnafın da hicret etmesi, dünyanın her yerinde iş kurarak okullara destek olması arzu ediliyordu. Fakat bu gürül gürül olmamıştı. Şimdi Cenab-ı Hak, birilerini musallat etti. Bu sefer mecburi istikamet hicretler oldu. Çok güzel meyveler vereceği kanaatini taşıyorum..

Ama, kendi doğup büyüdüğü dost ve akrabalarıyla dolu bir yeri terk edip bilmediği yabancı bir yere taşınmak elbette kolay değildir. Onun için bazan Cenab-ı Hak, büyük hayırlara vesile olması için, nefsimizin hoşlanmayacağı yollarla bizleri sevk eder. Aslında bu icraat-i İlahiyede cebri lütuflar vardır. Her ne kadar bunların ambalajları zulüm görünse de. Biz hayır ve şerrin Allah tarafından yaratıldığına; şerler içinde hayırlar gizlediğine de inanıyoruz. Nitekim ayette: “Herşeyi güzel yarattı.”(Secde 32/7) Yani yarattığı her şeyde mutlaka bir güzellik ciheti de vardır, buyruluyor.

1994’ten beri fedakâr öğretmenler gibi esnafın da hicret etmesi, dünyanın her yerinde iş kurarak okullara destek olması arzu ediliyordu. Fakat bu gürül gürül olmamıştı. Şimdi Cenab-ı Hak, birilerini musallat etti. Bu sefer mecburi istikamet hicretler oldu. Çok güzel meyveler vereceği kanaatini taşıyorum. On sene önce ziyaret için bir Afrika ülkesine gitmiştik. Müslüman bir bakanı ziyaret ediyorduk. Bakanlık binası o ülkeden olmayan yabancılarla dolu idi. Mübalağasız söylüyorum, iğne atsan yere düşmeyecek kalabalık vardı. Sebebini sorduk. Dedi ki: “Bütün altın, gümüş yer altı zenginliklerimiz ve doğalgaz bizim bakanlığa bağlı… Bunları işletmek istiyoruz. Ama ben Türkiye’den gelecek kardeşlerimizi bekliyorum”. Bunu, o zaman Türkiye’ye döndüğümüzde iş yapabileceklere bir şekilde aktardık ama, giden olmamıştı…

Geçen ağustos ayında Zaman’ın binasında ABD’nin Florida Eyaleti’nden bir iş adamıyla görüştüğünü söyleyen Kerim Balcı o görüşmeyi şöyle aktardı:

“Venezuela ve Küba’da yaşamış misafirim Türkiye’de medyaya yapılan baskılar konusunda biraz bilgi edinmiş, fazlasını öğrenmek istiyordu. O sordu, ben anlattım. Sonunda, ‘Tamam’, dedi: ‘Derhal ülkeyi terk ediyorsunuz.’ Anlayamadım. ‘Hemen çıkın, hiç vakit kaybetmeyin’, dedi. ‘Ne oluyor?’ dedim. ‘Üç ay içinde terör örgütü ilan edilirsiniz. Sonra tek tek gazetelerinize kayyım atanmaya başlar. İki ila üç yıl içinde ülkede muhalif hiçbir gazete kalmaz’ deyiverdi. ‘Bu kehanetin kaynağı nedir?’ demekten kendimi alamadım. ‘Sizin yaşadığınız her şey Venezuela’da da yaşandı. Diktatörler birbirlerinden öğrenir. Ülkeyi terk etmelisiniz’ dedi.”

“Üç ay geçmemişti ki İpek Yayın Grubu’na kayyım atandı. Hem de terör örgütü destekçiliği suçlamasıyla… Ertesi gün ülkemi, ülkeme hizmet ümidiyle terk ettim”

Kerim Balcı, o iş adamından şu tavsiyeyi de aktardı: “Gel, sana başka şeyler söyleyeceğim, dedi ve devam etti: Güney Amerika’da avcılar maymunları yakalamak için ağaçların gövdesine maymunun elinin ancak sığabileceği bir kovuk açarlar. İçerisini biraz genişletir ve fıstık koyarlar. Fıstığın kokusunu alan maymun elini zor bela kovuktan içeri sokar, ancak fıstığı avuçlayınca eli büyüdüğü için bir türlü dışarı çıkaramaz. Avcılar yaklaştığında maymun kaçmak için elinden geleni yapar, ama avucundaki fıstığı bırakmayı düşünemediği için yakalanır. İş adamlarınızı bu halde görüyorum. Evlerine, arabalarına, fabrikalarına sarılmış orada duruyorlar. Oysa bir an önce dışarı çıkmalı, mal varlıklarını dışarı çıkarmayı ancak ondan sonra düşünmeliler. Avcı çok yakın!”

Bunun için Kerim Balcı diyor ki: “İş adamlarına, ‘Türkiye’yi terk edin.’ demek benim haddim değil. Hem vatanımı topyekûn gulyabanilere bırakmak fikrini kabul edemem. Ama ‘yayılın dünyaya!’ diyen sesin, sesini duyurmak için ben de haykırabilirim”

Abdullah AYMAZ, 24.10.2016 /Zaman

‘Kâğıt parçası’ delil olmuş, isyan çıkacakmış [Erman YALAZ]

Cezaevlerinde işkence, kötü ve haksız muameleyi önlemeyen ve soruşturmayan AKP hükümeti, sudan bahanelerle tutuklu ve hükümlüleri suçluyor. İki haftadır seri şekilde cezaevlerinde havalandırma boşluklarından bulunan notlar, “Fetö, cezaevlerinde isyan çıkaracak” şeklinde manipülatif haberler yayılıyor.

15 Temmuz darbe girişiminde masum yüz binleri gözaltına alan, işsiz bırakan, 35 bin kişiyi tutuklayan akıl, yaptıklarından tatmin olmamış olmalı ki yeni senaryolar peşinde. Cezaevlerindekileri infaz etme, zarar verme, kalkışma bahanesiyle yeni suçlar icat etme, tıpkı diğer hükümet icraatlarında olduğu gibi projeden ibaret.

BAKIRKÖY’DEKİ ÖRGÜT EYLEMİ NASIL EVRİLDİ?

15 Temmuz’dan kısa süre sonra, Bakırköy Kadın Tutukevi’nde DHKP-C mensuplarının çıkarttığı olaylar, ‘FETÖ’ şeklinde servis edildi. 3 Ağustos’ta jet hızıyla 15 Temmuz darbesinin ilk iddianamesi diye sunulan ve 25 Aralık soruşturmasını yürüten savcılar Muammer Akkaş, Süleyman Karaçöl ve Ergenekon savcısı Zekeriya Öz hakkında müebbet hapis talep eden iddianamenin müellifi savcı Ömer Faruk Aydıner, cezaevindeki örgüt isyanını bir anda “FETÖ isyanına” çevirme becerikliliği gösterdi. Biri doktor, biri  sağlık görevlisi, 2’si gardiyan 4 kişi tutuklandı. Cezaevindeki eylemciler başka yerlere nakledildi. O gün bugündür, cezaevinde gürültü patırtı yok. İsyan da çıkmadı…

ERDOĞAN’IN VİRGÜL’ÜNDEN SONRA HANGİ PROJESİ VAR!

Adliyedeki planlar sarmayınca iş başa düştü siyaset konuyu yeniden ısıttı. Önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ağzından kaçırdı bu projeyi. 13 Eylül 2016 günü “Siz de hazır olun. Dikkat ederseniz biz nokta koymadık, virgül koyduk” diyerek 15 Temmuz’dan sonra ikinci darbe olacağı tezviratı yaptı. ‘Yeni bir kalkışma olacak’ deyip korku imparatorluğuna yeni meşruiyet kanalı açmaya kalktılar. Aradan bir ay geçti, yine isyan yok, ikinci girişimin hikâye olduğu anlaşıldı…

Bu yaygaranın ortasında Avrupa Konseyi’ne bağlı Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi CPT ziyareti geçiştirildi. Birleşmiş Milletler’in (BM) işkence konusundaki özel raportörü Juan Mendez’in 10-14 Ekim tarihlerinde yapacağı ziyaret Ankara’nın diplomatik yalanlarıyla engellendi.

CEZAEVLERİ GENEL MÜDÜRÜ’NÜN İTİRAFI: SERT MÜDAHALE BİRİMİ GETİRİLECEK

15 Ekim’de bu kez, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda bir itiraf geldi. Cezaevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım, yaşanan işkenceleri ve hak ihlallerini araştırmadıklarını ortaya çıkmasına rağmen, “Çıplak arıyoruz. İşkenceler münferit olaylar. Kitapları topluyoruz, sert müdahale için özel gardiyan birimi getirilecek” deyiverdi. Cezaevlerinde 195 bin kişinin olduğunu, doluluğun yüzde 104 olduğunu da açıkladı. Yani 5 kişilik koğuşlarda 10-15 yerine göre daha fazla insanın mahpus yattığını rakamlarla açık etti.

ÖNCE MİLLİYET-DOĞAN, SONRA YANDAŞ PROPAGANDA

Şimdi iki gün önce Milliyet ve Doğan grubu üzerinden servis edilen sonra yandaş medyanın köpürttüğü habere bakalım. “ FETÖ’nün Türkiye genelinde cezaevlerinde büyük bir isyana hazırlandığı ortaya çıktı. Kanlı terör örgütünün hain planı Niğde E Tipi Kapalı Cezaevi’nin havalandırma boşluğunda bulunan bir notla bozuldu.”

Sahipsiz, imzasız, isimsiz mektupta (!) ne yazılı peki? “Selamün aleyküm. Devlet bizi cezaevine atmakla hiç iyi yapma…. (devamı okunamıyor)… Ama sizden haber bekliyoruz. İsyan ne zaman çıkacak? Talimata hepimiz hazırız. Sizden en kısa zamanda haber bekliyoruz. Herkese duyuruyoruz.”

Darp, Filistin askısı, şişe ile işkence, tecavüz, taciz, tırnak çekme, cop ve demir eldivenle dövme, revire çıkartmama, aç-susuz bırakma, tecrit gibi onlarca insanlık dışı muamele ile masum insanlara gadredenlerin cezaevlerinde isyan çıkacak delili bu!

ATİLLA ALBAY’IN KEYFİNE KALDIK!

İsimsiz, imzasız ihbar mektuplarını delil saymayacağız diye yönetmelik çıkaran hükümetin adaletsizliği, zalimliği bu yalancı delilden  daha iyi nasıl anlatılır? Gelelim asıl niyete. 25 Eylül tarihli Yeni Şafak röportajında Emekli Albay H. Atilla Uğur konuşuyor: “İkinci kalkışmaya hazır olun. Ve çok yakın bir zamanda. Çok net bilgi olarak söylüyorum: İkincisi daha kanlı olacak.” Darbeyi de biliyordu Atilla Albay. Yeni Şafak’a 15 Temmuz günü röportaj verecek kadar üstelik!

Eline bırakın silahı, çakı almamış on binleri hapse atarken, 3 aylık OHAL’de her türlü zulmü yaparken isyan çıkmamış. Sokakta derdini anlatacak kitleler bile yok. Ağlayan, evleri matem ve Kerbala evine dönen yüz binlerce aile var oysa. Tek isyan yok. Atilla Albay diyorsa isyan çıkacak! İkinci darbe olacak.

‘FABRİKATÖR’LER İŞ BAŞINDA…

Perinçek ve grubu için ‘fabrikatör’ tabiri kullanılıyordu. MİT eski Müsteşarı Mehmet Eymür’ün istihbarat ve Ergenekon davası delillerine kazandırdığı bir tespitti bu. Anlamı da basitti: Eymür’ün, Ergenekon davasında tanık olarak Silivri’de anlattığı cümlelerle, ‘yalan haber yayan’ manasında kullanılmıştı fabrikatör. Perinçek ve ekibinin devrine göre Ulusalcı, Maocu, Atatürkçü, Apocu hatta ‘Millici-Dindar’ olabilmesi ve gözükmesinin sırrı da bu tanımda gizli aslında.

CEMAATLERİN KÖKÜNÜ KAZIMA PROJESİ NEREDEN BAŞLADI?

Bugün Silivri’ye istediklerini tıkan (!) Erdoğan-AKP rejiminin Ergenekon ekibiyle ilk koalisyonunu Doğu Perinçek ile kurduğunu unutmayalım. Başbuğlar, Balyozcu paşalar sonradan geldi bu koalisyona. Ne demişti cezaevinden çıktığında Perinçek peki? “Kınından çıkmış bir kılıç gibiyiz. Görevlere hazırız. Türk Ordusu ve İşçi Partisi olarak Ergenekon’dan gazi olarak çıkıyoruz. Onların hükümetini yıkacağız. Tayyip Erdoğan’ların, Abdullah Gül’lerin, Fethullah Gülen’lerin iktidarını, hepsini birden yıkacağız. Şimdi Ergenekon’dan çıkıyoruz. Cemaatlerin tarikatların kökünü kazıyacağız!”

Neymiş asıl proje? ‘Kök kazıma’… Nereden başlamak istiyorlar. Cezaevinden. Sahibi kim projenin? Perinçekgiller, yani Ergenekon, onunla nikâh kuran Erdoğan-AKP korku imparatorluğu rejimi. Dışarıda bu rejime alkış tutan dindarlara sıra gelmeyecek mi? Bu niyet ve projelere göre, gelecek. Allah tuzaklarını bozsun.

Erman YALAZ, 25.10.2016 /TR724.com

Allah’ı da kandırabilecek misiniz? [Handan Yiğiter]

Hapishaneden mektubunu okuduğumdan beri özellikle geceleri aklımda Ayşenur. Hani özgür habere erişimi olan küçük bir kesimin haberdar olduğu ama çoğunluğun hipnoz uykusundan uyanamadığı için halini duymadığı genç gazeteci.

Ayşenur Parıldak, Zaman gazetesinde adliye muhabiri ve aynı zamanda hukuk öğrencisiydi.  Fuat Avni adlı anonim hesap kendisini takip ettiği için Tayyip Erdoğan’a göre ‘Allah’ın lütfu’ olan 15 Temmuz sonrası tutuklandı. Hiçbir normal ülkede olamayacak bu rezalet yetmezmiş gibi Silivri’den Cumhuriyet gazetesine ulaştırabildiği mektup sayesinde o cehennemde neler yaşandığına dair bir fikir sahibi olabildik.

Ayşenur, alkol aldıktan sonra kendisini sorgulayan polislerin cinsel tacizine maruz kalmış, aynı zamanda tecrit edilmişti. Ülkenin içine düştüğü faşizmin boyutlarını düşününce ‘bizi unutmayın’ feryadı gayet haklı bir endişe haline geliyordu. Zira halkın çoğunun Ayşenur gibilerin yaşadığı zulümlerden, haksızlıklardan haberi yoktu. Olanlar da ‘cadı avı’ ateşine odun taşımakla meşguldü.

Nazileri destekleyen Almanların utanç duyması gibi gelecek nesiller bu ‘oh olsun’culardan utanç duyacaktı ama şu anda ‘vurun Cemaate’ demek hem zahmetsiz hem de kârlı bir ticaretti. Bir yandan hala 28 Şubat mağduriyetlerini anlatan sözde dindarlar, o dönemi kat be kat aşan zulümleri nasıl görmezden geliyor sorusunun cevabı sosyal psikolojiye konu olacak kadar önemli bir soru.  Hakan Şükür’ün evinden çıkan dini kitapları suç unsuru gibi lanse edebilmeyi ya da birilerinin helal kazancının gasp edilip hak etmeyenlere peşkeş çekilmesini sözde dindarların nasıl sindirebildikleri gibi. Demek ki bu toplumun kumaşı bu diye düşünmemek zor…

Yüzüne bakınca bile masumiyet ve narinlik hissi uyandıran Ayşenur günün birinde bu acılar bittiğinde hayatına nasıl devam edecek, bu travmaları aşabilecek mi diye düşünürken, bugünlerde AKP’nin cehenneme çevirdiği Türkiye’nin adı sadece tabelada kalan Adalet Bakanı Bekir Bozdağ arsızca hapishanelerde işkence yok diyor.

Sadece Ayşenur değil, onlarca adı sanı-işkencecisi belli vaka varken, hapishaneler denetime kapanmışken, hatta Silivri’de olanlar duyulmasın diye mektup göndermek bile yasaklanmışken, hayattaki tek amacı diktatöre yaranmak olan bir bakan yüzümüze baka baka yalan söylemeye devam ediyor. 17 Aralık’tan bu yana maskeleri düştüğünden beri yalanın hayat tarzları olduğu zaten anlaşıldığı için belki bu duruma şaşmamak gerek. Ne var ki, ilahiyat eğitimiyle başlayıp sadece en sadık yalakalardan biri olduğu için adalet bakanlığına yükselebilen Bozdağ’ın ahrete inandığını varsaydığım için şaşırtıyor beni bu derece büyük yalanlar.

Politikacıların ve sözde aydınların karakter sorununu, Doğan Medya’nın havuzdan beter hale gelmesini ve halkın gerçeklere erişimi olmamasını bir kenara bırakalım. Bunlara güvenerek yalanlarınızı yavşaklık tabirinin içini dolduran tavrınızla yayabiliyor olabilirsiniz Bekir Bozdağ. Peki, işkence yok yalanını bir de Ayşenur’un yüzüne bakarak söyleyebilir misiniz? Gerçi bu pişkinlikle onu da yapar, aldığınız ‘çakma fetvalarla’ işkenceyi bile meşrulaştırırsınız. Peki ya inandığınızı söylediğiniz ahiret hayatı başladığında Allah’ı da kandırabilecek misiniz?

Sizin bitmek tükenmek bilmeyen para ve iktidar hırsınız ve bu amaçla her kutsalı sömürmeniz zaten onca insanı dinden soğuttu, ama ahiret inancı olmayan insanlar bile artık sadece bir gün hesap verebilmeniz umuduyla cehennem denen yer vardır diye dua ediyor.

Ama umarım cezanız ahirete kalmaz, masum insanlara yaptığınız her zulmün bedelini bu dünyada da ödersiniz. O nedenle de herkese başına gelenleri yazmak, işkencecileri kayda almak ve medeni dünyaya ulaştırmak gerekiyor. İnsanlık onurunu zedeleyen ve tam da bu nedenle zaman aşımı olmayan işkence, yapanın yanına kâr kalmamalı. Bu vakaların takipçisi olmak Ayşenur’a ve onun gibi nice masumlara karşı yapabileceğimiz asgarî insanlık görevi…

[Handan Yiğiter] 25.10.2016 /TR724.com

Cehennemin en karanlık yerleri… [Tarık TOROS]

Esasen her şey ama her şey göz önünde oluyor. Ayrıca istihbar etmeye lüzum yok. Açık kaynaklar, hatta kürsülerden edilen lafları alt alta koymak bile kâfi.

Misal; Cumhurbaşkanı…

7 Haziran’da, “Terörle mücadelemiz kıyamete kadar sürecek” dedi.

15 Temmuz darbe gecesi, “Bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfu” diye devam etti.

29 Eylül’de, “Belki 12 ay da yetmeyecek” sözleriyle Olağanüstü Hal’i kalıcı hale getirdi.

En son…

22 Ekim’de, “Örgütle bağlantısı olanlar, gelip bildiklerinizi anlatmazsanız, sizi de aynen o cezaevlerine tıkarız” diye konuştu.

Darbe girişimi yüzünden tutuklu sayısı 35 bini aştı. 26 bin kişi karakola düzenli imza verme koşuluyla serbest. En az 82 bin kişi hakkında işlem yapılmış. Yaklaşık 4 bin kişi de aranıyor. İçerdeki babası, annesi, kardeşi, oğlu, kızı olanlar… İşini ve mesleki ruhsatını kaybedenler, pasaportları iptal edilenler, mahallesinde ayrımcılığa tabi tutulanlar… Yani, resmen olmasa da fiili olarak zulüm görenler bu rakamlara dâhil değil.

Geçen bir muhtar, camına “Buraya filanlar giremez” diye kâğıt asmış, önünde gururla poz veriyor. Bu millet ne ara bu hale geldi, şaşkınız yani. Kürsülerden “Burası kabile devleti mi” diye höykürüyorlar ya. Keşke, kabile devleti olsa. Onun bile bir geleneği, teamülü var.

Yüz binler mahkeme koridorlarında hak aramaya çalışıyor… Baro başkanı, “Avukat istediler vermedik, bizi aptal mı zannettiniz” diye iftihar ediyor, dinleyenler de alkış tutuyor. Bu güruh sonra çıkıp Saray’daki muhtarları eleştiriyor. Camına, “Çukur Mahalle’ye Fetöcülerin girmesi yasaktır” diye yazan muhtardan daha çukurlar, farkında değiller.

Ya sözümona mahkemeler? Kameralar önünde Can Dündar’a silah sıkan, bir muhabiri yaralayan herif, 47 yılla yargılandığı davadan 5,5 ay sonra tahliye edildi. Bir de sormazlar mı, “Türk yargısına neden güvenmiyorsun?”

Yahu… Cumhurbaşkanı’nın, “Gelip bildiklerinizi anlatmazsanız, sizi de aynen o cezaevlerine tıkarız” diye konuştuğu ülkede… İçeri tıkan da tahliye eden de bellidir! Ne güveni, ne adaleti, ne yargısı?

Medya, zaten peşinen ve hükmen mahkûm etmiş. Doğan’ı, Sözcü’sü, Aydınlık’ı dâhil… Hemen tümü… Düne kadar yakındıkları şeylerin daniskasına bugün imza atıyor.

Misal; Eski darbe soruşturmalarında, “Telefon dinleme delil olmaz” diye manşet atan Hürriyet… Herkese açık, ücretsiz bir akıllı telefon uygulamasını indirdi diye… Tutuklanan binlerce kişiyi büyük iştahla sayfalarına taşıyor. Hele… Havuzdan, “PKK’lı teröristin telefonunda ByLock çıktı” gibi bir haber servis edilince, balıklama dalıyor.

Balyoz davasında haftalar süren yazı dizisi yapan Hürriyet genel yayın yönetmeni, bugün ne bulursa, teyit etmeden, doğruluğunu araştırmadan, taraflara sormadan, cevap hakkına riayet etmeden, “iddia” bile demeden terör torbasına atıyor.

Yine… Düne kadar, “gizli tanık ifadeleriyle kişi suçlanamaz” ana başlığı altında yüzlerce program yapan CNN Türk… Bugün, bırakın gizli tanıkları, imzalı-imzasız ihbarlar üzerinden 7/24 mesai yapıyor.  Yurt dışında bağımsız gazetecilik dersi veren grubun patroniçesi de sıkılmadan, “farklı fikirlere açık her görüşten gazetecinin çalıştığı medya” gibi laflar ediyor.

Çürüme her yerde. Ve tüm bu sistem baştan aşağı kendini düzeltmeden de ülkenin kendine gelmesi mümkün olmayacak. Dün, eleştirdikleri ne varsa… Bugün, misliyle yapıyorlar.

Geçmişte, polis adliye muhabirlerine sızdırılan soruşturma detaylarını eleştirenler…

Bugün, “sanıklardan ve sanık avukatlarından gizlenen dava dosyalarını” çarşaf çarşaf basmaktan hiç çekinmiyor. Hemen her gün sayfalarında Adliye ve Emniyet’ten sızdırılmış onlarca haber görebilirsiniz. Çok da pişkinler.

“Gazetecilikten tutuklu değiller” manşetini her defasında göze sokanlar, şimdi aynı şeyi yapıyor, “Onlar gazeteci değil terörist” diye beyanat veriyorlar. Tuhaf, gerçekten çok tuhaf. “Muhtar bile olamaz” başlığını eleştirenler, “Galatasaray’da çaycı bile olamaz” diye manşet atıyor.

Ülkede yüzlerce medya kapatılmış, binlerce gazeteci işsiz, köşesinden sadece ve sadece “zararsız” bir türkü radyosunun hakkını savunan korkakların sağa sola ayar verdiği bir dünyadan bir şey beklemek de nafile! Kimsenin kimseye gazetecilik öğretecek hali kalmadı.

İşte bu yüzden… İnsan, bir daha bu insanlarla aynı havayı solumamak, aynı ortamlarda bulunmamak için ülkesini gözden geçiriyor. Çünkü… Sular çekildikten sonra milyonları içeri tıkacak ya da ülkeden sürecek haliniz yok, geçmişe sünger çekip beraberce yaşamaya çalışmaktan başka çare de bulunmuyor.

Vakit ve imkan bulursanız, Dan Brown’un “Inferno” (Cehennem) kitabının filmi çekildi, şu sıralar gösterimde. Gidin seyredin. Kitap aynı cümleyle başlar ve biter: “Cehennem’in en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.”

Tarık TOROS, 25.10.2016 /TR724.com