‘Selçuk Mızraklı teröristse; en baş terörist Cemil Çicek ve onun partisinin genel başkanıdır’

Gazeteci Erkam Tufan Aytav’ın YouTube kanalındaki programının konuğu Diyarbakır eski Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş oldu. Demirbaş geçtiğimiz günlerde terör örgütü üyeliği’ iddiasıyla 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan, daha önce de açığa alınıp yerine kayyım atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı hakkında konuştu.

Mızraklı’nın insan hayatını kurtardığı, doktorluk mesleğini yerine getirdiği için ceza aldığını söyleyen Abdullah Demirbaş, “Şunu demek istediler siz insan kurtarıyorsanız, biz de böyle yaparız. İtirafçı sanık ile bu insan hemen tutuklandı ve 9 yıl 4 ay 15 gün ceza verdiler. Doktor hastanın kimliğini sormaz. Seçildikten sonra bunlar gündeme getirilerek seçilmiş bir insan görevden alındı, hapse atıldı.” şeklinde konuştu.

Mızraklı’nın şahsında tüm seçilmiş insanlara mesaj verildiğini söyleyen Demirbaş, “Siz seçilseniz de biz sizi yok edeceğiz. Herkesi yok etme matığı var. Tek parti, tek düşünce. Bunun anlamı diktatörlük. ‘Teslim olacaksınız yoksa böyle olur.’ diyorlar.” dedi.

Mızraklı’ya suçlama gerekçelerinde biri olarak gösterilen Demokratik Toplum Kongresi’nde yer aldığı iddiasına ilişken ise Demirbaş, “Suçladıkları sivil toplum kuruluşuna bizzat dömenin TBMM Başkanı Cemil Çiçek, ‘Yeni Anayasa Hazırlıklarına yönelik görüş ve önerileri bekliyoruz’ diye mesaj gönderdi ve görüş istedi. O zaman en baş terörist Cemil Çicek ve onun temsil ettiği partinin genel başkanıdır” ifadelerine yer verdi.


[TR724] 12.3.2020

Neopatrimonyal liderler çağı ve demokrasi [Cemal Tunçdemir] [T24]

Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor...
Foreign Affairs dergisinin yayın yönetmeni Gideon Rose, derginin 2019 Eylül/Ekim sayısındaki başyazısında, son 100 yılda lider tipi döngüsünü şu şekilde sınıflandırıyor:

"1920'lerin toy Demokrat liderlerini, 1930'lar ve 40'ların faşist diktatörleri izledi. 1950'ler ve 60'lar milliyetçi liderlerin dönemiydi. 1970'lerin jerontokratlarından (ihtiyar kurtlar) sonra 1980'ler ve 1990'lar yeniden acemi demokratların dönemi oldu. Bugünlerde diktatör liderlere geri dönmüş görünüyoruz."

Elbette ki bu döngüyü bütün dünyaya genelleştirmek de veya tüm ülkeler için kaçınılamaz bir kader olarak görmek de çok yanıltıcı olur. Ama birçok demokrasinin 2010'lu yıllarda ürettiği otokrat liderlerin birbirlerine benzerlikleri de dikkat çekici bir gerçek.

Bunun, ideolojik veya kültürel bir benzerlik olmadığı açık. Aksine, bu alanlarda tam bir çoğulculuğa sahip oldukları son 10 yılda görüldü. Kapitalist liberteryan beyaz ırkçısı Trump'tan, solcu siyahi Jacob Zuma'ya, Anglo Sakson muhafazakar Boris Johnson'dan Ortodoks 'çar' Putin'e, Katolik solcu Duterte'den, Katolik sağcı Jair Bolsonaro'ya, Nazi grupların favorisi Hristiyancı Orban'dan, Yahudi milliyetçisi Netanyahu'ya, Latin dünyasının Bolivar'ı olma heveslisi solcu Latin devlet başkanlarından, Müslüman dünyasının halifesi olma heveslisi Ortadoğu liderlerine, Hindu Modi'den Pakistani popülist Imran Khan'a, Katolik muhafazakar Jarosław Kaczyński'den ateist Miloš Zeman'a ve daha birçok 'seçimle' başa gelmiş lidere kadar isimleri birleştiren şeyin bir ideoloji veya tek bir kültür olduğunu söylemek imkansız.

Elbette ülkedeki "tek otorite, tek adam" olma hevesleri en ortak özellikleri. Hepsi tam anlamıyla henüz diktatörlüklerini kuramamışsa da, 'Türkmenistan devlet başkanı gibi olmak' hepsinin kızıl elması.

Bu neo-diktatörleri veya dikta heveslilerini, diktatör denince akla gelen ilk isimler olan, Stalin, Hitler ve Mussolini gibi 20'nci yüzyıl diktatörlerinden ayıran bir özellikleri var.

Bu yeni dalgada ideoloji de, politik gaye de, kutsal dava da, 'milli mesele' de tek: Liderin şahsı. O şahsın mutlak iktidarını tesis etmek ve onu ömrü boyunca o koltukta tutmak…

20'nci yüzyıl diktatörlükleri çoğunlukla 'korporatist' diktatörlüklerdi. Bir ideolojik yaklaşımın, ırkçı bakışın, etrafında kümelenmiş bir bürokratik yapının, partinin, kadronun diktatörlüğüydü. Günümüzdeki dalganın liderleri de, henüz mutlak iktidar yolunun başındayken korporatist stratejiler izliyor elbette. Bir sosyal kesime, bir ideolojik yaklaşıma, bir politik gruba veya partiye dayanıyorlar. Mutlak iktidara ulaştıktan sonra da kendi etraflarında sözde 'milli birlik' tesis etmek için bir takım dini hamasi söylemleri ve vurguları sıklıkla kullanmaya da devam ediyorlar.

Örneğin bu liderlerin istisnasız hepsi politik davalarını, 'elitlere karşı milletin hakiki evlatlarının mücadelesinin temsilcisi olmak' gibi müphem bir yaklaşıma indirgiyor. Bu müphemiyet sayesinde, hayatı sefahat ve israfın geçit töreni olan milyarder Donald Trump, iki yıl öncesine kadar garsonluk yaparak hayatını kazanan solcu politikacı Alexandria Ocasio-Cortez'e 'elit' damgasını kolayca vurabiliyor. Destekçileri de, peşinden gittikleri 'tarihi' liderin, "milletin hakiki evladı sizsiniz. Sizin dışınızdaki herkes vatan haini, dinimizin düşmanı, ekmeğimizin düşmanı. Bu ülkeyi sömürmek ve bu milleti dejenere etmek isteyen küresel güçlerin piyonu" telkinine kolayca kanabilecek bir sığlık ve paranoyanın pençesinde. Evrende olan biten her şeyi kendileri ile ilgili veya kendilerine karşı bir komplonun parçası zannedecek kadar dünyadan habersiz, eğitim ve kitap okuma ortalaması son derece düşük kitleler bu saçmalığa kolayca inanıp, ülke nüfuslarının en az yarısını yok edilmesi veya en azından ezilinceye kadar savaşılması gereken düşman görüyor. Kansas'ta, Alabama'da, Georgia'da hararetli bir Trump destekçisi ile konuştuğunuzda, sizin 'büyük resmi görmekten aciz kandırılmış bir insan olduğunuzu' büyük bir özgüvenle yüzünüze vuracaktır. Kendisi tam açıklayamasa da, dünyada perde arkasında ABD karşıtı küresel dış güçlerin büyük oyunları dönmektedir. Ve Trump bu oyunların önündeki tek engeldir. New York'u, Los Angeles'ı, Boston'ı, San Francisco'yu, Chicago'yu, yani gerçekte Amerika'yı Amerika yapan şehirleri hem de Amerikan milliyetçiliği adına nasıl düşman gördüklerine hayretle tanık olabilirsiniz.

Fakat, destekçisi yığınların aksine liderler, ağızlarından çıkan bu hamasi, coşkulu sözlerin gerçekliğiyle çok ilgili değiller. Hayatta samimiyetle ilgilendikleri tek gerçek, kişisel iktidarlarının devamı. Hem de hayatları boyunca devamı…

Bunun için de neredeyse tamamı, liderliklerini, ülkelerinin ikbali ile özdeşleştiriyorlar. Onlar başta oldukça ülke var olacak, onlar liderlikten giderse ülke çökecek ve düşmanlara yeniden yem olacak. Lider, kaderin, ülke için seçtiği, alternatifi olmayan tek kişidir.

Game of Thrones dizisinde krallığın istihbarat yetkilisi Lord Varys, diziyi başından sonuna kadar seyretmemin en önemli nedeni olan ve Peter Dinklage'ın muazzam bir oyunculukla canlandırdığı Tyrion Lannister karakteri ile bir dertleşmesinde, "Bütün ömrüm farklı tiranlara hizmetle geçti. Hepsi, kendisini, kaderin seçtiği ve özel bir rol yüklediği özel şahsiyetler olarak görüyordu" diye yakınıp sözü o günlerde hizmetinde olduğu Kraliçe Daenerys'e getirir: "O da kendisini, hepimizi kurtarmaya gelmiş özel biri olduğuna inandırmış". Lord Lannister, dostunun endişesini abartılı bulur. Çünkü çok yakından tanıdığı, ezilenlere duyarlı olduğuna defalarca tanık olduğu Kraliçe Daenerys'in diğer tiranlardan farklı olduğuna gerçekten inanmaktadır. Ta ki, Daenerys'in iktidarı için binlerce sivili tereddütsüz yok edişinden sonra, cesetler ve enkaz üzerinde yaptığı zafer konuşmasında, bunun daha başlangıç olduğu ve yoluna çıkan herkesi böyle ezeceği ilanını dinleyinceye kadar... Tyrion Lannister, problemin, liderin kim olduğunda değil, kim olursa olsun fark etmez, tek bir insanın, karşı konulamaz, denetlenemez, sorgulanamaz böylesi bir güce sahip olmasından kaynaklandığını anlar ama artık çok geçtir.

Demokrasinim günümüzde ürettiği otokrat liderlerin bir çoğu, kişisel kariyeri ile ülke çoğunluğunun mensubu olduğu dinin akıbetini de özdeşleştirmiş halde. 'Dinin yaşayan son kalesi' oldukları, propaganda kampanyalarının asli iddialarından biri. Lider iktidarından olursa, bu sadece ülkenin değil, mensubu oldukları dinin de sonu olacak.

Uzun yıllar Moskova'da gazetecilik yapan Susan Glasser, Putin'in kendisini, Rusya'nın birkaç yüzyıllık makus talihini değiştirip yeniden cihanın emperyal hakimi yapacak 21'nci yüzyılın 'Çar Petro'su olarak sunduğuna dikkat çekiyor. Dünyanın önemli bir kısmınca 'Deli Petro' ve Ruslarca 'Büyük Petro' olarak isimlendirilen Çar Birinci Petro'ya atıfla... Putin, fiziksel ve liderlik olarak sürekli güç ve maçoluk gösterisi yapmaya fetiş düzeyinde düşkünlüğü, "Ortodoksi-Otokrasi-Rusçuluk" üçlemesine dayalı kadim çarlık doktrini iddialı yönetimi ile, modern bir demokrasinin sorumlu ve hesap sorulabilir devlet yöneticisi olmaktan çok, kimsenin hesap soramayacağı bir çar, ülkeye ait her şeyi veya konumu istediğine bahşedebilen bir hükümdar havasında.

Kişilik olarak, hayatı boyunca bir karikatürden fazlası olmasına imkan vermemiş eksik donanımına rağmen Trump da, kendisini sorgulanamaz, eleştirilemez kılacak böylesi bir tarihi rolü inşa etmeye çalışıyor. Evanjelist destekçileri, Donald Trump'ın İncil'de bahsedilen Büyük Kral Kiros olduğuna inandıklarını birkaç yıldır dile getiriyorlardı. Trump kendisi de artık Twitter'dan bu koroya katılıyor. 2008 seçiminde Liberteryan Partinin başkan adayı da olan aşırı sağcı Wayne Allyn Root'un 2019 Ağustos ayında attığı ve Trump'ı, "Tanrının (İsa'nın) yeryüzüne ikinci gelişi" olarak nitelediği sözlerini teşekkür ederek Tweetleyen Trump aynı günkü bir başka açıklamada da, kendisinin "Tanrı tarafından gönderilmesi beklenen kişi" olduğunu söylemekten çekinmeyecekti. Destekçileri de artık, "Trump'a muhalefetin, Tanrıya muhalefet olduğunu" açıkça savunacak kadar rahatlar bu konuda.

2000'lerin başında, Avrupa'nın yükselen yıldızı Macaristan'da iktidara gelip, birkaç yılda yeniden içe kapanık, ekonomisi gerileyen, otoriter bir doğu Avrupa ülkesine dönüştüren Viktor Orban, kendisini, “Hristiyan Avrupa'nın son umudu” olarak görüyor. Orban düşerse Macaristan düşer, Macaristan düşerse Hristiyanlık düşer. Orban, "Hristiyanlığın bugün dünyanın en mazlum inancı olduğu ve dünyada en fazla zulme maruz kalan din olduğu gerçeğinin", Avrupa Birliği ve "solcu liberal ikiyüzlülerce" görülmediğini savunuyor. Kendisinin 'dünya mazlumlarının en büyük sesi' olduğunu iddia ediyor. Orban, yönetiminin ana görevini, "Macaristan'ın ve Avrupa'nın Hristiyan kültürünü korumak" olarak tanımlıyor. Konuşmalarında yüzlerce kez, dünyadaki en büyük tehdidin de İslam ve Müslümanlar olduğunu belirtti. Buna rağmen, yaşadığımız tuhaf zamanların bir ironisi olarak İslamcı otoriter liderleri arasındaki dostları, Hristiyan nüfuslu ülkelerin liderleri arasındaki dostlarından çok daha fazla.

İngiltere'de iktidardaki muhafazakar parti üzerinde etkili bir güce dönüşmüş Brexit hareketinin lideri Nigel Farage, Hristiyanlığın, İngiltere'nin geleceğinin en önemli parçası olduğunu belirttiği konuşmasında, "Birleşik Krallık bir Hristiyan devletidir. Devletin her kademede bütün kurumları Hristiyanlığa göre konumlanmalı. Diğer partiler, dinimizi marjinalize ediyor. Bir tek biz savunuyoruz. Her politikamızı Hristiyan değerlerimize göre yapacağız" beyanında bulunuyor.

Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro, seçildikten hemen sonra, Bolsanoro'yu 'Allah'ın iradesinin tecellisi' ilan eden ve seçimi 'Kutsal Haçlı Seferi' diye niteleyen muhafazakar yorumcu Filipe Martins'i başdanışmanı olarak atadı. Bolsonaro da, tıpkı, Trump, Orban, Avrupa aşırı sağı ve Putin gibi modern çağın birbirini denetleyen kurumlar üzerine kurulu devlet anlayışından hazzetmiyor ve Orta Çağ Avrupasına ayrı bir bağlılığa sahip. Kendi meşruiyetini de bunun üzerine kuruyor. 2018 Eylül ayında, "Bu laik devlet hikayesine artık yer yok, Brezilya bir Hristiyan devlettir" diye konuşacaktı. Laiklik, "küresel güçlerin Brezilyayı yozlaştırma ve kimliğini yok etme çabasının" bir ürünüydü. Seçim kampanyası sloganı ise, Nazilerin, "Her şeyden önce Almanya" sloganının farklı versiyonu olan "Her şeyden önce Brezilya, Her şeyden üstte Tanrı" şeklindeydi. Doğal olarak Bolsonaro'nun Brezilyası da Trump'ın hayalindeki Amerika gibi, vatandaş olan herkesin değil, 'milletin hakiki evlatları' dediği mevhum 'beyaz' bir kitlenin ülkesi... Nitekim Bolsonaro, Campina Grande'deki seçim mitinginde, "Milletin Brezilyasını inşa edeceğiz. Azınlık çoğunluğa tabi olmalı. Ya buna uyarlar veya defolup giderler" şeklinde konuşacaktı. Azınlık dedikleri ise, kıtanın gerçek yerlisi olan Kızılderili kabileleri, yüzyıllar önce Brezilya'ya zorla getirilmiş ve Brezilyayı Brezilya yapan kölelerin çocukları ile, bu politik saçmalığın nasıl küresel bir salgın olduğunu görecek kadar dünyayı takip eden eğitimli kentli Brezilyalılardı. Bu azınlıklar, ülkeyi yöneten güçler değildi. Hiç olmadılar. 'Tabi olmaktan' kastı, bu azınlıkların kamusal alandaki görünürlüklerini bırakması...

Hindistan'da ise Bollywood aktörü Rajinikanth Chennai, Keşmir'i ilhak politikasını çok beğendiği başbakan Narendra Modi'yi geçtiğimiz Ağustos ayında, Hindu tanrısı "Krişna'nın yeniden tecellisi" olarak vasıflandıracaktı. 65'nci doğum gününde ise Modi'ye bir başka Hindu tanrısı Vişnu'nun avatarı olarak ibadet edildi. Hindistan genelinde birçok Hindu tapınağına Modi'nin ikonaları da dua edilecek tanrı heykeli olarak yerleştiriliyor. Modi'ye karşı çıkmak artık Hindu tanrılarına karşı çıkmak olarak lanse ediliyor. İktidardaki Hindistan Millet Partisinin(BJP) birçok yöneticisi son bir yılda değişik açıklamalarında Modi'ye dini ve ilahi ünvanlar atfettiler. Hindu dincisi ve milliyetçi tabanı Modi'yi, "Akhand Baharat (Bölünmemiş Hindistan)" idealini nihayet gerçekleştirecek bir tanrı reenkarnasyonu olarak görüyor. Akhand Baharat, bugünkü Afganistan ve Pakistan'dan Bangladeş'e, Myanmar ve Nepal'den Sri Lanka'ya bütün alt kıtayı Hindu dini kimliğinin bölünmez vatanı olarak görüyor. Müslüman ve Hristiyan Hindistanlıların ise Ortadoğu'ya gitmesi gerektiğini savunuyor.

İsrail'de Netanyahu son iki seçim kampanyası boyunca kendisini "Yahudiliğin son umudu" ve İsrail'in "vazgeçilemez lideri" olarak sundu. Kendisi de birçok destekçisi de, "O düşerse İsrail de, Yahudilik de düşer" savında. Tıpkı Modi, Orban, Trump, Bolsonaro ve diğer birçok popülist lider gibi 'laik devlet'i İsrail'in önünde bir engel olarak görecek kadar aşırı sağa savrulmuş durumda. Tıpkı Trump gibi, inançlı bir yaşamı olmaktan çok uzak olduğu halde, tıpkı Trump gibi iktidarını pekiştirmek için, İsrail'i açık bir teokrasiye dönüştürmek isteyen fanatik dincilerle seçim ittifakları kurmaktan çekinmedi. Netanyahu'nun muhalifi olan Yahudi çoğunluğun payına ise, 'özünden nefret eden Yahudi' suçlamasından başlayıp, "İsrail'in ve Yahudiliğin düşmanı" ve "din-vatan hainliğine" uzanan bir yelpazede yaftalar düşüyor.

Neopatrimonyalizmin doğuşu

Demokrasilerin ürettiği bu yeni dalga otoriterler ve popülist liderler, yepyeni bir durumla karşı kaşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazı politik bilimcilere göre, aslında tarih kadar eski bir yönetim tarzının, yani 'patrimonyalizm'in modern versiyonu ile karşı karşıyayız.

Patrimonyalizm, Max Weber'in 1922 tarihli Ekonomi ve Toplum çalışmasında literatüre kazandırdığı bir kavram. Patrimonyal düzende lider, otoritesini, tepesinde kendisinin olduğu bir kişisel çıkar ağı kurarak yürütür. Liderin altındaki çarkın dişlilerinin sadakati, liderin, onlara sunduğu ihsanlarla (toprak, kamu ihaleleri, makam, yolsuzluklarına, suistimal, suçlarına göz yumulması vs) sağlanır.

Politik bilimci Nathan Quimpo, patrimonyalizmi, 'hükümdarın, kamusal olan ile şahsi olanı ayırt etmediği ve devletin bütün imkanlarını, işlerini, şahsi imkanı ve işi gibi gördüğü yönetim' olarak tanımlıyor. Patrimonyal düzende devlet başkanı, kişisel cüzdanı ile hazine arasında hiç bir fark görmez. Hazineyi kendi kişisel lüks giderleri, siyasi ve kariyer çıkarları için rahatça ve çekincesiz kullanabilir. Bu bakış, lidere sadık bütün devlet kadrosu için de aynen geçerlidir. En küçük ilçedeki yetkiliye kadar kimse, şahsi cüzdanı ile emrindeki kamu imkanları arasında bir fark görmez. Normal bir demokraside yolsuzluk, suistimal, zimmet, rüşvet olarak görülecek her şey, yaygın ve olağan bir uygulamaya dönüşür.

ABD'deki en kıdemli Sovyet uzmanlarından biri olan Profesör Richard Pipes ise, patrimonyalizmi, 'egemenlik hakkı ile sahiplik hakkının farkları anlaşılmayacak kadar iç içe geçtiği, politik yetkilerin bir işyerinin sahibinin kendi işyerinde yetkilerini kullanması gibi kullanıldığı düzen' olarak tanımlıyor.

Ağalık da dar alanda bir patrimonyal yönetim şeklidir. Ağa ve ailesi, kutsaldır, dokunulmazdır, liderlikleri tartışılmazdır. Aşiret üyeleri, bütün emekleri, konumları, toprakları ve malları ile ağaya aittir. Ağa, köylülerin emekleriyle ürettiğini istediğine verir, istediğinden alır. Ağanın keyfiyetini sorgulamak en hafif tabirle, onun verdiği rızka "nankörlük", en ağır haliyle aşirete ihanettir. Ağalığın daha geniş alandaki formu sultanlıktır. Ki zaten Weber, bir başka yerde patrimonyal yönetime 'sultanizm' de der.

İşte, 'neopatrimonyalizm' kavramının doğmasının sebebi de budur. Sosyolog Shmuel Eisenstadt, 1973 yılında yazdığı bir makalede, geçmişteki feodal beyler, krallar, padişahlar, sultanlar, ağaların geleneksel patrimonyalizmini, normalde böyle davranmanın anayasal suç olması gereken modern demokrasilerdeki patrimonyalizmden ayırmak için, bu ifadeyi kullanacaktı.

Neopatrimonyalizm, literatüre güçlü şekilde 1980'li yıllarda girdi. Afrika'nın kolonyalist güçlerden bağımsızlıklarını yeni kazanmış birçok genç devletinde 'seçimlerle' ortaya çıkan lider kuşağının ortak özelliklerinin politik bilimcilerin dikkatini çektiği dönemde (Sonraki onyılda genç Afrika 'demokrasilerine' bu konuda, Sovyet despotizminden kurtulup "demokrasi nimetiyle" tanışan Orta Asya ülkeleri de katılacaktı).

Afrika'daki yönetimler konusunda dünyada en yetkin politik bilimcilerden biri olan Michael Bratton ile Cornell Üniversitesi politik bilim profesörü Nicolas van de Walle'nin 1994 yılında yayınladıkları ünlü makale, Afrika'nın otoriter liderlerinin temel karakteristiğini 'neopatrimonyalizm' olarak adlandıracaktı.

Van de Walle ile Bratton makalelerinde, "Neopatrimonyal rejimde lider, otoritesini, patronaj düzeni aracılığıyla sürdürür, ideoloji veya mevzuata dayanarak değil" diye yazdılar ve eklediler, "Bu rejimde yönetim hakkı bir şahsındır, bir makamın değil".

Bu iki politik bilimcinin tanımladıkları neopatrimonyal düzende, politik ve bürokratik kadroları, anayasal düzen kültürü değil, bir şahsa sadakat ve sosyal statüsünün o şahsın liderlikte kalmasına bağımlılık haleti yönlendirir. Bu düzende, devlet kadroları için başta anayasa olmak üzere mevzuatın ve anayasal kurumsal yapının hiçbir önemi yoktur. Hepsi göstermeliktir. Parlamentodan, yargıya, ordudan polis gücüne kadar bütün devlet aygıtları, anayasaya, millete, ülkeye değil sadece ve sadece lider ve ailesine sadıktır. En yüksek otorite liderin talimatlarıdır.

"Lider, devletin tüm makamlarını, halka ve ülkeye hizmet düşüncesiyle değil, kendi kişisel ikbal ve çıkarının gereklerine göre doldurur". Yine neopatrimonyal düzende, "şahsi çıkar ile kamusal çıkar arasındaki farkın görülmesini imkansız kılacak bir bulanıklık oluşturulur". Devletin kasası ile liderin kasası arasında hiçbir sınır kalmaz. Bu düzende, kamudaki her yetkili, yapması gereken her şeyi, kişisel bazı çıkarlar (üst makama gelmek, koltukta kalmak, aday listesine konmak, ihale, komisyon, hisse, rüşvet vs) karşılığında yapar. Maddi çıkarlar elde eden her 'müşteri', bu 'politik' düzenin sadık bir savunucusu haline gelir.

Neopatrimonyal düzende yolsuzluk, bireysel bir kanunsuzluk olmaktan çıkar, sistemli bir hükümet uygulamasına dönüşür. Afrika ülkelerinin hazineleri, on yıllarca neopatrimonyal liderlerin kişisel kumbarası gibi oldu. Örneğin O dönemdeki adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyetinin devlet başkanı Mobutu Sese Seko, 1970'lerde kendisine kıyafet almak için bile Paris'e süpersonik Concorde uçak kaldıracak kadar pervasızlığıyla hatırlanıyor. Sese Seko'nun ailesi, devlet kurumlarının parasını ve hatta merkez bankası rezervlerini istedikleri gibi harcayabiliyorlardı. Çocuklarının, kişisel harcamaları için Merkez Bankasından sadece 1977 yılında çektikleri para 71 milyon doları bulmuştu. Rusya'da Putin, 2014 yılı kış olimpiyat oyunları için tüm zamanların rekorunu kırarak 50 milyar dolardan fazla para harcayacaktı ve bu paranın üçte ikisi, Rusya'daki birçok ihaleyi alan Putin'in eski KGB arkadaşlarının firmalarına gidecekti. Uluslararası Şeffaflık Derneğinin raporuna göre Macaristan'da 2018 yılındaki bütün kamu ihalelerinin en az yarısında sadece tek bir teklif yer aldı ve ihaleyi kazandı. Orban da, tıpkı Putin, Modi, Duterte ve diğerleri gibi, kendisine bağlı dar bir işadamı grubu ile kamunun bütün harcamalarını yeniden kendisine ve sadıklarına kazandırıyor. Bunu da, 'onlara karşı güçlü olmalıyız' şeklinde meşrulaştırıyor.

Neopatrimonyal rejimi sürdüren çıkar ağına dayalı yönetim tarzı, aslında en büyük zaafiyetinin de kaynağıdır. Neopatrimonyal düzen, istisnasız olarak, sürekli ekonomik gerileme ve kronik mali kriz üretir. Halkına müreffeh bir yaşam sağlaması imkansızdır. Lider ise, ekonomi her gün bir öncekinden daha kötüye giderken, kurduğu sistemin devamını sağlamak için kişisel, grupsal sadakatleri ödüllendirmeye devam etmek zorundadır. Bundan vazgeçemez. Çünkü, 'çıkar', liderin çarkının bütün dişlilerini çalıştıran yegane motivasyondur. Lider, etrafındaki ağın, devlet iktidarı, devlet imkanları, makam ve rant paylaşımı yoksa, bir saniye bile yaşamayacak bir ağ olduğunun farkındadır. Ama ekonomi daraldıkça bu adaletsiz çıkar dağılımına toplumun diğer kesimlerinin duyacağı tepki de kaçınılmaz olarak büyür. Her neopatrimonyal düzende, bu yüzden, sosyal kaos kaçınılmazdır.

Bunun için de, neopatrimonyal liderler, 'ülkemizi sömürmek isteyen dış güçler, çıkarlarının önündeki en büyük engel olan lideri devirmek için ülkemizi karıştırmak istiyor' iddiasının sürekli canlı tutmaya çalışır. Böylece, lidere her gerçek eleştiri ve muhalefet, kolayca 'dış güç taşeronluğu', 'vatana ihanet' olarak lanse edilebilir.

Neopatrimonyalizmin ilk ortaya çıktığı Afrika'da, sömürgecilik hâlâ yaşayan bir hatıra olduğu için, diktatör liderler, on yıllarca kendi muhaliflerini, eski sömürgeci güçlerin taşeronları olarak yaftalamayı kolayca başarabildi. Örneğin, sosyalist lider Robert Mugabe, seçildiği 1980 yılından, 95 yaşında zorla devlet başkanlığından uzaklaştırıldığı 2017 yılına kadar geçen 37 yıl boyunca, kendisine her muhalefeti, Zimbabwe'yi yeniden sömürge yapmak isteyen Batılı güçlerin piyonları olarak yaftalayacaktı. Bu 37 yılda Mugabe, ezilen halkın temsilciliğinden, dünyanın en zengin devlet başkanlarından birine dönüşürken, Zimbabwe halkı dünyanın en yoksul uluslarından birine dönüştü.

Güney Afrikalı politik bilimci William Gumede, 2017'de yayınlanan makalesinde şöyle yazıyor:

"Birçok Afrika lideri, yıllarca, sömürgeci güçler ülkeyi yeniden sömürge yapmak için ülkemizi istikrarsızlaştırmak istiyor öcüsünü, başarısızlığın, berbat yönetimin ve yolsuzlukların yegane sebebi olarak gösterdi. Koloni güçleri, lideri koltuğundan ederek, yeniden ülkenin yer altı kaynaklarının sahibi olmak istiyor korkusunu hep canlı tuttular".

Gumede'ye göre, 'yarı-doğrular' veya 'doğruymuş görünen desteksiz iddialar', halkın bir kesiminin sürekli ikna olmasını sağladı. Jacob Zuma'nın, makalenin yayınlandığı günlerde partisinin gençlik kolları toplantısındaki bir konuşmasına sözü getiriyor Gumede:

"Zuma, bu ülkede ekonomi ırksal öğelere göre yapılandırılmıştı, biz bunu yok etmenin mücadelesi içindeyiz, diyor. Bu elbette ki doğru. Ama Zuma, ekonomideki ırk ayrımcılığını sadece, ailesi, kadrosu ve müttefikleri dahil dar bir siyah elit grubu için kaldırdığından, siyahların çok büyük kesimini aynı yoksulluğun pençesinde bırakmaya devam ettiğinden bahsetmiyor."

Afrika dışındaki neopatrimonyal rejimler ise, kim olduklarını asla somut olarak açıklamadıkları, 'küresel güçler' veya '13 aile' gibi komplo teorileri ile, öcü boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Neopatrimonyal lider dalgasının, 'dış güçler ülkemizi karıştırıyor' iddiasının "delil" ihtiyacını en kolay karşılayan isim ise hiç şüphesiz 'Soros'. Forbes'un zenginler listesinde 178'nci sırada yer alan Amerikalı yatırımcı George Soros'un desteklediği vakfın, 'basın özgürlüğü', 'protesto hürriyeti', 'şeffaflık' ve 'hukuk devleti' savunuculuğuna soyunması, bu kavramlardan çok da hazzetmeyen neopatrimonyal yönetimler için, kendi toplumlarından yükselen böylesi her talebi, 'Soros'un talebi' ve dolayısıyla da 'küresel dış güçlerin isteği' olarak yaftalamasına zemin hazırlıyor. İstisnasız hepsi, kendi icraatlarının ürünü olduğu çok açık krizlerde bile, "asıl suçlu" olarak, Soros'u gösteriyor. Trump'tan Netanyahu'ya, Modi'den Orban'a, Hamaney'den Bolsonaro'ya kadar, "Soros'un ülkelerini yıkmaya çalıştığını" iddia etmeyen popülist lider yok.

Profesör Bratton ve Van Walle, neopatrimonyal rejimlerin, 'millet' ve 'milli irade' edebiyatını dillerinden hiç düşürmedikleri halde ironik olarak sivil toplumu nasıl yok ettiklerine de dikkatimizi çekiyor. Ona göre, şahsının iktidarına karşı potansiyel taşıyabilecek her şeye duyarlı neopatrimonyal lider, toplumda, kontrolü altında olmayan hiçbir merkez istemediği için bütün sivil örgütlenmelere iki seçenek sunar: Koşulsuz biat, devlet gücüyle ezilerek yok edilme. Neopatrimonyal liderin liderliği güçlendikçe, seçimlerin, meclislerin, siyasal partilerin, sendikaların, stk'ların güçleri hızla erir. Zirve noktası ise Türkmenistan'ın seçilmiş devlet başkanı gibi olmaktır. O noktada lideri açıktan eleştirmemek de yetmez. Muhalefet partileri de dahil, lideri açıktan savunmayan, övmeyen kimse politikada, kamusal konumda, ticarette, sosyal statüsünde kalamaz.

Walle ve Bratton'un Neopatrimonyal rejimin doğası ile ilgili dikkatimizi çektiği bir başka detay ise, bu rejimin yönetim mekanizmaları içindeki saflaşmaların niteliği. İki profesöre göre, neopatrimonyal rejimde saflaşmalar, 'şahinler – güvercinler' veya 'muhafazakarlar – liberaller' gibi bakış, üslup, yaklaşım farklılıklarından oluşmaz. Politik pozisyonlarını belirleyen tek motivasyon, patronaj sisteminin içinde olmak veya dışlanmak. Yönetici daireden dışlandığı ve bir daha sistemin içine giremeyeceğini düşünen her üye, muhalif zemin için potansiyel yapı taşı olur. Neopatrimonyal rejimlerde üst düzey makamlarda sürekli işten almaların ve yeni atamaların yapılmasının nedeni de budur. Lider, "yakın zamanda bahşedilebilir makam, statü, adaylık" beklentisini diri tutarak kadrosunun sadakatini besler. 'Kabinede değişiklik hazırlığı', 'X kurumunun yönetiminde değişiklik hazırlığı', 'erken seçim' kulisleri hiç eksik olmaz. Yine lider, kendisi dışında ikinci bir kişinin güçlenmesini engellemek ve asıl patronun kim olduğunu göstermek için de, üst düzey makamlardakileri dönüşümlü olarak değiştirir.

Neopatrimonyalizm, onlarca yıl, zaten, kabile şefliğinin ve kişi kültünün görece yüksek olduğu Afrika'da uygulandığında çok fazla dikkat çekmemişti. Afrika politikası konusundaki en uzman isimlerden biri olan Cambridge Üniversitesi profesörü Christopher Clapham'ın 1990'ların başında neopatrimonyalizmi, 'otoriterliğin en sessiz formu' diye nitelemesinin nedeni buydu. Ancak, neopatrimonyalizm, son 10 yılda görece kentlileşmiş, sanayileşmiş, eğitim düzeyi yüksek demokrasilerde de ortaya çıktıkça, günümüzde otoriterliğin en gürültülü, en dikkat çekici formuna dönüştü.

Öyle ki, dünyanın en güçlü demokrasisi için bile 'neopatrimonyalizm' ciddi bir olasılığa dönüşmüş durumda. Van de Walle, 2017 yılında gazeteci Zack Beauchamp'a verdiği bir demeçte, Donald Trump'ı kast ederek, "Görevdeki başkanın neopatrimonyal bir yönü var. Monarşik temayülü var" diye uyaracaktı.

5 Şubat 2020 günü Senato'nun da aklamasından sonra Trump'ın, arkadaşı hakkındaki bir ağır ceza davasına hem de Twitter üzerinden müdahale edebilme cüreti bulması da oldukça alarm verici. Tıpkı aynı günlerde istihbarat başkanlığına, şahsına, ABD anayasasından daha çok sadık olacak bir politik ismi ataması gibi… Cumhuriyetçi Partiyi tamamen kendisinden ibaret hale getirmenin avantajıyla Kongre'yi, art arda yaptığı atamalarla yargı erkini adım adım işlevsiz hale getiriyor. Devlet gücünü, Amerikan tarihinde görülmemiş ölçüde, seçime etki etmek için kullanacağını gösteriyor.

Sopranos dizisinde Tony Soprano'nun, psikiyatristine, "Ters bir Kral Midas gibiyim. Dokunduğum her şey çöpe dönüşüyor" diye yakınması gibi, Neopatrimonyal liderlerin de, 'millileştiriyoruz' iddiasıyla kişisel egemenliklerine alıp da birer çöpe dönüştürmedikleri bir kurum kalmıyor.         

Sovyet sonrası Orta Asya cumhuriyetleri konusundaki çalışmalar yapan, Toronto Üniversitesi otoriter yönetimler uzmanı Seva Gunitsky'nin, neopatrimonyal düzen oluşması sürecini bir tür darbe olarak nitelendirmesi bundan. Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması, yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor. Anayasal kurumlar hızla erimeye başlıyor:

"Kurumların bu şekilde hızla erozyona uğraması, günlük olarak gözlemlenecek açıklıkta olmuyor. Yani, silahlı kişiler gönderilip, televizyonlar ele geçirilmiyor. Bir gece her yere baskın yapılıp sokağa çıkma yasağı ilan edilmiyor. Birbirinden bağımsız olması gereken kurumları ayıran çizgiler, adım adım ilerleyen bir süreçte neredeyse görünmez hale getiriliyor".

Bugünlerde bütün dünya, yeni bir demokratik eğitimden geçiyoruz. Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, milli iradenin en yüksek tecelligâhının devlet başkanı değil parlamento olması, hukukun üstünlüğü, üniversite, basın ve protesto özgürlüğü gibi kurumlar niçin oluştu yeniden hatırlamaya başlıyoruz.

Efsane aktör Jimmy Stewart, demokrasinin en kara günlerinde, 1939'da çekilen Mr. Smith Washington'a Gidiyor filminin en etkileyici sahnelerinden birinde Senato'ya hitap ederken, "Hiçbir şey için çok geç değil. Büyük ilkeler, bir kez inkişaf etti mi bir daha kaybolup gitmezler. O ilkeler hâlâ gözümüzün önünde. Sadece yeniden görmeye ihtiyacımız var" diye konuşmuştu. 

Harvard Üniversitesi tarih profesörü Jill Lepore, New Yorker dergisinin 3 Şubat sayısında bu ünlü sahneyi de hatırlattığı yazısında, 1930'larda herkesin demokrasinin bir daha dirilmemek üzere öldüğü düşüncesinin yaygınlaştığı günlere götürüyor bizi ve demokrasinin ünlü paradoksuna dikkatimizi çekiyor. Demokrasiyi savunmanın en iyi yolu, yine demokrasiyi eleştirmek ve demokrasinin ortaya çıkardıklarına itiraz etmek. Mükemmel bir demokrasi geçmişte yoktu zaten. Onu en uygar yönetim şeklinde dönüştüren ve sürekli geliştiren şey, hep insanların yine onun ürettiği sorunlara karşı mücadelesi oldu. 

İkinci Dünya Savaşının şiddetlendiği 1943 yılında yazar E. B. White, Amerikan propaganda organizasyonu Savaş Yazarları Kurulundan, 'bize demokrasiyi tarif eder misiniz?' sorusu içeren bir mektup alacaktı. Usta yazar, "Demokrasi, maçın 89'ncu dakikasıdır. Henüz ispatlanması tamamlanmamış bir fikirdir. İnsanlığın dinlemekten henüz bıkmadığı bir şarkıdır. Savaşın Yazarları Derneğinin bile, savaşın ortasında bir sabah, ne olduğunu merak ettiği şeydir" diye yazacaktı yanıtında. "Demokrasi, bir zamanlar insanlık için bir anlam ifade ediyordu" diyor Profesör Lepore, "Hâlâ çok ciddi bir anlam ifade etmeye de devam ediyor".

[Cemal Tunçdemir] 10.3.2020 [T24]

Çinli doktordan kritik açıklama

Çin'de 18 yıl önce ortaya çıkan SARS virüsünü bulan isim olarak bilinen Dr. Zhong Nanshan, koronavirüs salgınının Haziran ayında bitmesini beklediklerini söyledi.

Çin'in Vuhan kentinde baş gösteren ve dünyaya yayılan, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) pandemi yani tüm dünyayı etkileyen salgın ilan ettiği koronavirüs (kovid -19), çıktığı bölgelerde yavaşlama seyrine girerken, ABD ve Avrupa'yı sarsmaya devam ediyor.

İtalya'da bir günde 196 kişi yaşamını yitirirken, virüsün patlak verdiği günden bu yana hayatını kaybedenlerin sayısı 827 oldu. En çok merak edilen ise virüsün ne zaman sona ereceği.

Bu konuda ünlü Çinli doktordan açıklama geldi. Reuters’ın son dakika olarak duyurduğu habere göre 83 yaşındaki Nanshan, salgının Haziran ayında bitmesini beklediklerini söyledi.

Nanshan, hastalarda enfeksiyon belirtilerinin tekrar görülme oranının da oldukça düşük olduğunu belirtti.Çin’de 2002’de ortaya çıkan SARS virüsünü bulan isim olarak bilinen Dr. Zhong Nanshan, 2005-2009 yılları arasında Çin Ulusal Sağlık Komisyonu Başkanı olarak görev yapmıştı.

[Samanyolu Haber] 12.3.2020

‘Kurulan yeni partiler Erdoğan’ı çok rahatsız ediyor’

Gazeteci-yazar Murat Yetkin, Davutoğlu'nun Gelecek Partisi ile Babacan'ın dün programını açıkladığı DEVA Partisi'ne yönelik olarak, "Bu gelişmeler Erdoğan’ı çok rahatsız ediyor. Kabul etmese de çok rahatsız ediyor" değerlendirmesini yaptı.

KRONOS -12 Mart 2020

Gazeteci-yazar Murat Yetkin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AKP’den kopuşları “temizleniyoruz, güçleniyoruz” izahının inandırıcı olmadığını belirterek, “Hatta Erdoğan’ın kendi tabanından kopuşlar oldukça Bahçeli’ye daha da mecbur kalması gibi bir durum da var, bu gelişmeler herhalde en çok Bahçeli’yi memnun ediyordur” diye yazdı. Yetkin’in yazısının ilgili bölümü şöyle:

‘TEMİZLENİYORUZ, GÜÇLENİYORUZ’ İZAHI GERÇEKÇİ DEĞİL

“Bu gelişmeler Erdoğan’ı çok rahatsız ediyor. Kabul etmese de çok rahatsız ediyor. Babacan, DEVA kuruluşunu ilan ettiği sıralarda bir AK Parti toplantısında konuşan Erdoğan’ın “Yeni diye ortaya sürülen her oluşum sadece AK Partiye olan ihtiyacı teyit ediyor, onun dışında bir işe yaramıyor” demesi dahi rahatsızlığının derecesini gösteriyor. Şöyle düşünmek lazım: Bundan çok değil dört yıl önce Davutoğlu Başbakan, Babacan ekonomiden sorumlu bakandı. Erdoğan’ın bu kopuşları ‘temizleniyoruz, güçleniyoruz’ diye izahı inandırıcı olamıyor o nedenle. Hatta Erdoğan’ın kendi tabanından kopuşlar oldukça Bahçeli’ye daha da mecbur kalması gibi bir durum da var; bu gelişmeler herhalde en çok Bahçeli’yi memnun ediyordur.

Çoğu kişinin konuşmaya korktuğu bir dönemde Babacan’ın parti kurması o nedenle de önemlidir. Nitekim Babacan konuşmasında ‘korku siyasetinden yorulduk’ vurgusunu yaptı.”

[Kronos.News] 12.3.2020

Koronavirüs’ten korunmanın yolları neler?

Boston Üniversitesi'nden Profesör Emrah Altındiş, Koronavirus’ün Türkiye’deki olası etkilerine ve alınması gereken önlemlere dönük sosyal medyadan açıklamalarda bulundu.

KRONOS -11 Mart 2020

Boston Üniversitesi Biyoloji bölümünde asistan Profesör olan Emrah Altındiş, Koronavirus’ün Türkiye’deki olası etkilerine ve alınması gereken önlemlere dönük açıklamalarda bulundu. Altındiş’in sosyal medyadan dün yaptığı uzun ve detaylı değerlendirmeler şöyle:

PANİĞE KAPILMAYIN

Pek çok arkadaştan ve takipçilerden sorular alıyorum. Benim uzmanlık alanım Koronavirüs değil ancak okuduğum/takip ettiğim kadarıyla Koronavirüse dair birkaç not paylaşacağım. Tüm dünyaya olduğu gibi Türkiye’ye de önümüzdeki günlerde yayılacak ve benim tahminimce hali hazırda yayılıyor. Tahminimce ekonomik/siyasi etkilerinden ötürü saklanıyor. Ancak bu aşamada paniğe kapılmadan, neler yapılması gerektiğine konsantre olmak gerekiyor.

65 YAŞ ÜZERİNDE RİSK ARTIYOR

Koronavirüs tıpkı grip virüsünde olduğu gibi çoğunlukla 65 yaş üzeri bireylerle, bağışıklık sistemi güçlü olmayan hastaları tehdit ediyor. Özellikle bu bireyleri hastalıktan korumamız gerekli olacak. Hep çok saygı duyduğum sağlık çalışanlarını da özellikle korumak zorundayız. Şu anda Koronavirüsün görüldüğü vakalarda, dünyadaki ölüm oranı %3,4 fakat çoğu vakanın tespit edilmediği düşünülürse muhtemelen gerçek rakam daha düşük. Ancak bu bireylerin çoğu 70 yaş ustu bireyler. 70 yaş altında olum oranları oldukça düşük ve 9 yaş altı çocuklarda ölüm gözlenmemiş durumda.

BİLGİ EDİNİN, UZMANA DANIŞIN

Öncelikle doğru kaynaklara bakmak çok önemli. Türk Tabipler Birliği’ni mutlaka takip etmenizi oneriyorum. (1) Ayrıca doktorların pratik bilgiler verdiği videolar da var, izleyebilirsiniz. (2) İnternette bilgi kirliliği var, her bilgiye inanmayın, mutlaka bir bilene danışın. Tokalaşma, sarılma, öpüşme, kontamine olmuş alana dokunup (örneğin toplu taşıma aracında ya da süpermarkette) eli buruna ağza sürme, bir hastanın yüzünüzü de doğru hapşırıp öksürmesi risk faktörleri. Çok fazla insanın olduğu alanlara girmek de. Bunlardan mutlaka kaçınmalı.

VAKALARIN YÜZDE 80’İ HASTALIĞI HAFİF ATLATIYOR

Koronavirüs vakalarının %80’i hastalığı hafif atlatıyor, %15’i orta semptomlarla, korumaya çalıştığımız bu aşamada hastalığı ağır geçiren %5 hasta, özellikle de yaslı ve kronik hastalıkları olan bireyler. Aynen gripte de olduğu gibi bu bireyler virüsün ilk hedefi. İtalya’da şu anda yaşam durmuş durumda, Türkiye’de de benzer uygulamalar önümüzdeki bir iki ay içinde olabilir. Evde hazırda makarna vb. gıdalar olması yararlı olabilir böyle bir duruma karşı. Zira bir anda İstanbul’da 100 vaka tespiti bir panik havası yaratacaktır. Doktorlar maskeleri sadece hastaların takmasını öneriyor. Ancak kimi kişiler hastalığı semptomsuz geçirirken, taşıyıcı olabiliyorlar. Dolayısı ile 65 yaş üstü bireyler için toplu alanlarda maske takmak faydalı olabilir. Eğer bir maske alacaksanız, bu maske N95 tipi olmalı.

AŞININ TEST EDİLMESİ VE ÜRETİLMESİ UZUN ZAMAN ALACAK

Bugün itibari ile Harvard Üniversitesi tüm dersleri iptal etti ve dersleri online olarak vermeye karar verdi. Öğrenciler bu şekilde sınıflarda olmayacak. Princeton’da ayni kararı gecen gün almıştı. Bir önlem olarak Türkiye’de de benzer önlemler düşünülebilinir. Kimi epidemiologlar Koronavirüsün tüm dünyaya yayılacağını ve tıpkı enflüanza/grip gibi endemik bir virüs olacaklarını öngörüyorlar. Umuyorum bir aşı bulunacak ama aşının test edilmesi ve yeterince üretilmesi uzun zaman alacaktır.

KORONAVİRÜS BİR GRİP Mİ, DEĞİL Mİ?

Koronavirüsün griple karşılaştırılması hem doğru hem yanlış. Grip sadece ABD’de 2018-19 yılında 35000 insanı (aynı risk grupları) oldurmuş bir virüs, alıştığımız ve bildiğimiz için bir panik yaratmıyor ancak öldürücü özellikleri bugün çıkmış olsaydı aynı paniği yaşardık. Öte yandan Koronavirüsün öldürme oranı şu anda yaklaşık olarak %3. Bu rakam gripte çok daha düşük. Bunun bir sebebi virüsü hafif atlatanların tespit edilememiş olması olabilir, dolayısıyla öldürme oranı zamanla düşecektir fakat her hâlükârda gripten daha öldürücü olduğu kesin. Türkiye’de bazı komplo teorileri dolaşıyormuş. Çin’in hedef alındığı bir biyolojik silah vs. saçmasapan iddialar. Bizler sonuçta biyolojik varlıklarız ve daha çok yeni virüsle ve bakteriyle karışılacağız. Daha önce yaşanan SARS da bir çeşit Koronavirüstü, daha yenileri de olacak.

80 YAŞ ÜSTÜ HASTALARIN YÜZDE 85’İ İYİLEŞTİ

Alttaki grafik Koronavirüste ölümlerin yaşlara göre dağılımını gösteriyor. Daha önce de yazdığım gibi özellikle yaşlı bireyleri korumak ilk önceliğimiz olmalı. Öte yandan hastalığa yakalanan 80 yaş üstü bireylerde dahi hastaların %85’inin iyileştiğini de not edelim!

NE YAPMALI?

Bu grafik ise hastalığı geçirecek insanların %81’inin hiç bir hayati risk yasamayacağını gösteriyor. %14 ağır, %5 ise kritik bir şekilde atlatacak. Kritik atlatacak olan bu %5 muhtemelen risk altında bulunan bireylerden oluşuyor.

Kısaca Koronavirüsten korunmak için şunları yapabilirsiniz.

a) Toplu alanlardan bir süre uzak durun.

b) Bol bol el yıkayın. Antimikrobiyal jel/, %70 alkol taşıyın yanınızda.

c) Öpüşmeye, ev gezmelerine bir süre ara verin.

d) Risk altında bir bireyseniz ya da öyle bir bireyle yaşıyorsanız toplu alanlarda maske takın.

MÜLTECİLERİN DURUMU NE OLACAK?

Mültecilerin durumu bu manada oldukça üzücü. Şu anda karda kışta bir sürü hastalığa karşı özellikle korunmaları gerekiyor. Ayni şekilde hapiste tutulan pek çok risk altında tutuklunun da çok dikkatle takip edilmeleri gerekiyor. Hastalığın baharda ya da kışta ortadan kaybolacağına dair bilgiler bir tahmin sadece. Bunu bilimsel olarak henüz bilmiyoruz. Böyle olsa dahi kuzey ve güney yarım kürede mevsimler farklı aylarda yaşandığı için iki yarım küre arasında sürekli transferi olası. Son olarak vurgulamak istediğim şu: ortada çok öldürücü/çoğumuzu tehdit eden bir hastalık yok, özellikle genç ve orta yaşlı bireyler açısından bu hastalık bir diğer grip gibi olacak. Büyüklerimizi ve risk altında hastaları korumanın yollarını bulmamız gerekiyor.

RİSK ALTINDAKİ BİREYLER

Çin’den gelen analizlere göre risk altında bireyler: Yaşlı bireyler ve Kalp hastalığı Diyabet (EA: Tip 2 Diyabet muhtemelen) Akciğer hastalıkları olan bireyler. (3) Bu risk gruplarına ek olarak yaşadığı başka bir hastalıktan/tedaviden (kemoterapi) ötürü bağışıklık sistemi zayıflamış ya da organ nakli ya da ilik nakli dolayısıyla bağışıklık sistemi zayıflatılmış bireyleri de ekleyebiliriz. (4)

ŞANSSIZLIK VİRÜS YENİ

Bu virüs konusundaki şanssızlığımız virüsün yeni olması, dolayısıyla ile hastalığı geçirmeden ya da aşı geliştirilmeden bir bağışıklık kazanamayacağız. Çin ve bugün İtalyan halkının fedakârca tutumu aslında tüm dünyaya virüse hazırlık ve araştırma için zaman kazandırıyor.

60 YAŞ ALTI PANİĞE KAPILMASIN

Hastalığı olmayan 60 yaş altı bir bireyseniz boşu boşuna paniğe kapılmayın. Hastalıkları olan (ve/veya) yaşlı bir bireyseniz hem kendinizi hem çevrenizi eğitin, gerekli önlemleri alin. Kendinizi koruyun.

POLİTİK VE EKONOMİK ETKİLERİ OLACAK

Bu grafiğe göre diğer ülkelerde gerekli önlemler alınmazsa 1-2 hafta içinde İtalya’da olduğu kadar vaka tespit edilecek. Dolayısıyla ile virüsün yayılması Avrupa ve ABD’de de devam edecek. Bunun yarattığı paniğin sağlık dışında politik ve ekonomik güçlü etkileri olacaktır.

DİĞER MASKELER VİRÜSE KARŞI ETKİSİZ

Son olarak gördüğüm kadarı ile alakalı alakasız maskeler virüse karşı satılmaya başlanmış. Bu maskelerin öncelikle sağlık çalışanları tarafından ve risk altındaki hastalar tarafından takılması önemli. Bu maske de N95 tipi olmalı, diğer maskeler virüse karşı etkisiz muhtemelen.

DİPNOTLAR:

1.Türk Tabipler Birliği bilgi notu: http://www.ttb.org.tr/haber_goster.php?Guid=bffe89ae-3ea2-11ea-a1a2-6d7c2a5a4754

2.Doktorların pratik bilgi içeren videosu: https://www.youtube.com/watch?v=f8Q8auZaGEs

3.Çin’den gelen analizler: https://www.cdc.gov/coronavirus/2019-ncov/specific-groups/high-risk-complications.html#who-is-higher-risk

4.Bağışıklığı zayıf olanlar ve kanser olanlar için ayrıntılar: https://www.fredhutch.org/en/news/center-news/2020/03/coronavirus-what-cancer-patients-need-to-know.html

5.Son grafiğin kaynağı olan Mark Handley’in konuya ilişkin twitleri: https://twitter.com/MarkJHandley/status/1237144386569416712

[Kronos.News] 11.3.2020

Size arkadaşım Miraç’ın hikâyesini anlatayım

Miraç, iki hafta önce, 28 Şubat 2020’de yapılan ev baskınlarıyla gözaltına alınan 56 öğrenciden biri. Ankara TEM’de 12 saat boyunca işkence ile sorgulandıktan sonra tutuklandı. Çok sevdiğim arkadaşımdan ne bir haber var ne de bir ses...

KRONOS -12 Mart 2020

SİNAN ÖZCERİT yazdı…

Miraç’ı tanır mısınız? Keşke tanısaydınız…

Miraç, iki hafta önce, 28 Şubat 2020’de yapılan ev baskınlarıyla gözaltına alınan 56 öğrenciden biri. Ankara TEM’de 12 saat boyunca işkence ile sorgulandıktan sonra tutuklandı. Bugüne kadar ne bir haber var ne bir ses…

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Muhammet Miraç Özer üniversiteye Türkiye 900’üncüsü olarak girdi. Ortaokulda da SBS birincisiydi. Liseye başladığımız yıllardan tanırım. Bir üst dönemimdi Miraç.

Yakın arkadaştık. Lisedede herkes çok çok severdi onu. Zeki, çalışkan hem de sosyal bir öğrenciydi. Birlikte vakit geçirmekten çok keyif alırdık. Tanıştığı insanlarla hemen kaynaşır, içindeki iyiliği ve güzelliği fark ettirirdi. Onun yardımseverliğine ve merhametine ailemin yaşadığı zor zamanlarda yanımda durduğunda tanık oldum. KHK ile ihraç edilen babam sadece hukuksuzluklarla değil amansız bir hastalıkla da mücadele ederken bana güç veren ender insanlardandı.

Aslında hikâyemiz çok benziyor Miraç’la. Doktor babası Ali Özer tutuklandı. Kimse ne olduğunu  anlamadan iki buçuk ay sonra tabutta çıktı cezaevinden. Önemli bir sağlık sorunu yoktu. Bu nedenle kalp krizi diye kamuoyuna yapılan açıklama ile ilgili birçok soru işareti var. Ölüm raporunda iç kanama yazıyor, ben işkenceden şüpheleniyorum. Kendi yaşadıklarımdan, tecrübemden biliyorum ve Miraç’ın babasının ölümünün de üstü örtülen bir cinayet olduğunu düşünüyorum. Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim; babam tutuklandıktan sonra cezaevinde kanser oldu ve aylarca hastaneye gönderilmedi. 4. evreye ulaşan hastalığı tahliye olduktan sonra uzun süre yaşamasına izin vermedi ve 6 ay içinde vefat etti. Dolayısıyla cezaevindeki tutuklu hastaların yaşadıkları hukuksuzlukları ve işkenceleri bizzat gördüm.

Babasını kaybettikten sonra Miraç çok zor dönemler yaşadı. Ailesi için hayat çok zordu, gelirleri yoktu. Tek gelirleri küçük bir emekli maaşıydı. Küçük iki kardeşi vardı, ailesinde kimse psikolojik olarak ayakta kalamadı.



Büyük yıkım yaşadılar. Uzun süre kendine gelemedi Miraç… Ruh sağlığına yeniden kavuşması uzun sürdü. Bu ruh halindeyken babasının ölümünü aydınlatmak için çok uğraştı. İnsan hakları derneklerine gitti, avukatlarla konuştu, babasının kaldığı cezaevi müdürüyle konuşmak istedi ama odadan kovuldu, savcılarla konuşmak istedi ciddiye alan olmadı. Toplayabildiği belgeleri arşivledi ve elinden gelen her şeyi yaptı. Bu hukuk düzeninde elinden bir şey gelmeyeceğini biliyordu ama gelecekte ülke normalleşirse babasının ölümü aydınlatmak istiyordu.

Şimdi destek olma sırası bendeydi. Yaşadıklarımıdan dolayı Miraç’ı kaderdaşım olarak gördüm. Birbirimizi iyi anlıyorduk. Ailesiyle yaşadığı ev okuluna çok uzak olduğu için üniversitesine yakın bir yerde bir arkadaşıyla beraber ev tuttu. Ama anlaşamayıp evden ayrıldı ve tek başına yaşamaya başladı. Bu durum onu maddi olarak çok zorlamıştı. Sonrasında başka iki arkadaşıyla anlaşıp başka bir eve çıktı. Evi kendisi kiralamıştı. Ve Miraç, 2 arkadaşıyla aynı evde kaldığı için gözaltına alındı. Kız kardeşimin hikâyesine o kadar çok benziyor ki…

Dosyasında arkadaşları ile aynı evde kalmaktan başka atfedilen bir suç yok. Kız kardeşim de yeniden yapılanma adı altında birçok öğrenciyle beraber gözaltına alındı. Dosyasında annemle, akrabasıyla ve aile dostlarıyla buluşması dışında hiçbir şey yok. Anneme telefonda ilaçları aldın mı diye sorduğu için polisler “İlaç nedir, ilaç neyin kodu, bu bir şifre mi?” gibi komik sorular yöneltmişti ve bu ciddiyette bir sorgulama yapıldı.

Kardeşimin gözaltındayken de avukatı olmadan sorguya alınan, sözlü tacize uğrayan öğrenciler vardı. Mahkeme devam ediyor ve savcı sanık olarak 13-14 yaşında kız çocuklarını mahkemeye çıkardı… Keyfilik ve hukuksuzluğa bizzat şahidim.

Miraç ve arkadaşlarının gözaltında yaşadıkları korkunç. Darp, sözlü taciz, işkence… Bu çocuk 15 Temmuz’da 18 yaşındaydı, ne suç işlemiş olabilir? ‘Yeniden yapılanma’ iddiasıyla bu öğrencilerin hayatlarını mahvediyor, gelecekleri ile oynuyorlar.

Miraç suç işlemedi, kanunsuz bir iş yapmadı. Kaçma şüphesi olmayan bir öğrenciyi tutuklamak hukuksuzdur. Miraç kardeşimin yaşadıklarını yaşıyor ve ne tür hukuksuzluklarla karşı karşıya olduğunu iyi biliyorum. Dosyasının içeriğinin ne kadar boş olduğunu ne kadar saçma iddialarla tutuklandığını da… Babası cezaevinde şüpheli bir şekilde can veren ve gözaltında işkence gören arkadaşım Miraç’ın can güvenliği için endişeliyim.

Hiçbir suçu olmayan Miraç’ı da onunla aynı kaderi paylaşan diğer öğrencileri de serbest bırakın.

[Kronos.News] 12.3.2020

İşadamı Hazım Sesli tutulduğu cezaevinde şişli saldırıya uğradı

Hazım Sesli tutuklu bulunduğu Menemen Cezaevi'nde dün saat 4:30'da ailesi ile telefon görüşmesi yaparken kimliği belirsiz kişilerce 7 ayrı yerinden şişlendi.

KRONOS -12 Mart 2020

Türkiye’nin başarılı ve saygın iş adamlarından Hazım Sesli tutuklu bulunduğu Menemen Cezaevi’nde dün saat 4:30’da ailesi ile telefon görüşmesi yaparken kimliği belirsiz kişilerce 7 ayrı yerinden şişlendi. Gülen Cemaati üyesi olduğu iddiasıyla tek kişilik hücrede tutulan Sesli’nin saldırıya uğraması karşısında ailesi şaşkına döndü.


Hazım Sesli’nin eşiyle telefon görüşmesi hakkını kullanırken şişlendiği öğrenildi.
Kronos’un ulaştığı Kazım Sesli’nin eşi Gönül Sesli, “Telefon görüşmesi sırasında yanında bulunan gardiyanların o esnada yanından ayrıldıklarını ve eşinin kimliği belirsiz bir kişinin saldırısına uğradığını aktardı.

Sesli’ye ilk müdahalenin cezaevi revirinde yapıldığını ancak sağlıklı bir bilgi edinemediklerini beliren Sesli, “Maalesef bu mümkün olmadı” dedi.

Uşak’ın en büyük sanayicilerinden olan, şirketlerine el konulup yağmalanan Hazım Sesli 15 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

HAZIM SESLİ’NİN İŞADAMI VE İNSAN OLARAK PORTRESİ İÇİN TIKLAYINIZ

[Kronos.News] 12.3.2020

Hâkimden Harbiyeli öğrenci annesine: Kes sesini, senin için iyi olmaz

İzinsiz gösteri ve yürüyüş yaptıkları gerekçesiyle haklarında dav açılan 13 Harbiyeli öğrenci annesi hakim karşısına çıktı. Hakim, Melek Çetinkaya savunmasını yaparken, “Kes sesini” diye bağırdı ve ekledi: “Senin lehine olmaz.”

MEHMET ARDA DURU -12 Mart 2020

Geçtiğimiz Ekim ayında Anıtkabir’e yürümek isteyen 13 Harbiyeli annesine, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ettikleri gerekçesiyle açılan davanın ilk duruşması bugün görüldü. Ankara 15. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya Melek Çetinkaya ile birlikte iki anne katıldı. Bir anne Konya’da, 7 anne ise Kayseri’de ifade verdi.

ANITKABİR’E GİDECEKLERDİ, GÖZLATINA ALINDILAR

Saat 10.00’da hakim karşısına çıkan askeri öğrenci Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, ile arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı: “Dava sürecini anlattım. Askeri öğrenci anneleri olarak Meclis’te milletvekilleriyle görüşmeye gelmiştik. Bugün onlara kalırsanız Ankara’yı gezdiririm, Anıtkabir’e götüreceğimi söyledim. Anıtkabir’e gitmek üzere Kızılay’da buluşmak için sözleştik. Oraya geldiğimizde sivil polisler etrafımızı sararak nereye gittiğimizi sordu. Anıtkabir’e gidiyoruz dedik. Gidemezsiniz deyip kimliklerimizi istediler. Ben de neden gidemiyoruz, sizden izin mi alacağız Anıtkabir’e gitmek için dedim. Dava da bu şekilde açıldı.”

“SENİN İÇİN İYİ OLMAZ” HUKUKU…

Mahkemede polislerden davacı olduğunu belirten Çetinkaya’ya Mahkeme Başkanı çok sert bir dille “kes sesini” diye bağırdı. Melek Çetinkaya o anları şöyle anlattı: “Buraya yapmayacaksınız şikayetiniz, savcılığa gideceksiniz dedi. Ben de dedim ki üzerimizde taş yoktu sopa yoktu hiçbir şey yoktu, nerden anlamışlar bizim eylemci olduğumuzu. Bu sırada kes sesini diye bağırdı hakim. Senin için iyi olmaz, lehine sonuçlanmaz dedi. Ben de hukuka göre karar vermeyecek misiniz ne yapacaksınız dedim. Oğluma darbeye teşebbüsten müebbet verdiniz bana da eyleme teşebbüsten müebbet mi vereceksiniz dedim. Avukatımız kalktı, lütfen kes sesini diye bağıramazsınız, buradan bir anne var dedi hakime. Melek hanım siz de lütfen sakin olun dedi. O da Melek Hanım geriyor, dedi. Kendisi sık sık gözaltına alınıyor, gergin dedi. Sonra sustu. Hakim de uzatmadı, ben de uzatmadım. Öylece duruşmayı 12 Mayıs’a erteledi.”

“POLİS MELEK ÇETİNKAYA’YI NERDEN TANIYORSUNUZ DİYE SORDU”

Kendisiyle birlikte gözaltına alınan diğer annelere “Melek Çetinkaya’yı nerden tanıyorsunuz, nereye gidecektiniz” gibi sorular sorulduğunu kaydeden Çetinkaya, “Melek hanımı nerden tanıyorsunuz, nerde buluşacaksınız gibi sorular sordular bize güvenlik şubede dediler. Bu sorular güvenlik şubede sorulmaz, terör şubede sorulur. Güvenlik şube haddini aşmıştır, TEM şube gibi davranmaktadır. Yoldan çevirdiği bir kişiye nerden tanıyorsun diye sorma hakkına sahip değildir güvenlik şube polisleri” dedi.

Mahkeme 12 Mayıs 2020 tarihine ertelendi.

[Kronos.News] 12.3.2020

Cezaevinde defalarca kalp spazmı geçirdi, kalp kapakçığı çöktü, egzersiz hakkı bile verilmiyor [Sevinç Özarslan]

Kalp ameliyatlı olduğu halde tutuklanan polis memuru Osman Genç’in durumu kötüleşiyor. Raporlara rağmen egzersiz hakkı bile engelleniyor, kalp kapakçığı çöktü.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 10 Şubat 2017’den beri tutuklu olan kalp hastası Osman Genç, cezaevinde yaşadığı hak ihlallerini yazdı. Ailesine 6 sayfalık bir mektup gönderen Genç, hapiste defalarca kalp spazmı geçirdiğini, panik atak hastası olduğunu, doktorun mutlaka yapması gerektiğini söylediği yürüyüş egzersizleri yapamadığını, dilekçelerine hep red cevabı verildiğini söyledi.

Osman Genç, “Kalp hastası olmam, cezaevinde panikatak rahatsızlığı yaşamaya başlamış olmam defalarca spazmlar yaşamam nedeniyle tempolu yürüyüş egzersizi önerildi. Doktor tavsiyesi olan yürüyüş egzersizi yapabilmek için kuruma dilekçe yazdım. İdari gözlem kurulu reddetti. İnfaz halkimliği de itirazımı reddetti. Şanlıurfa 1. Ağır Ceza Mahkemesi de itirazımı kesin olarak reddetti.” dedi.

ALAATTİN ÇAKICILI GEREKÇE

Genç, zorunlu olarak nakledildiği Kahramanmaraş Türkoğlu L-2 İnfaz Kurumu’nda kardiyoloji ve psikiyatri servislerine sevk edildiğini, orada da doktor tavsiyelerini uygulayamadığını aktardı. Kurum müdürünün gerekçe olarak Genç’e gösterdiği örnek ise suç örgütü elebaşısı Alaattin Çakıcı oldu:

“Zorunlu nakledildiğim Türkoğlu L-2 İnfaz Kurumu’nca Temmuz 2019 içerisinde Kardiyoloji ve Psikiyatri servislerine sevkim yapılmıştır. Kardiyoloji uzmanınca derkenar yazılı günlük en az yarım saat tempolu yürüyüş önerisinde bulunulmuştur. Kurum yazılı ve sözlü taleplerimi değerlendirmeye almamış egzersizlerimi gerçekleştirme imkanı tanımamıştır. Kurum müdürü gerekçe olarak, sözlü olarak ‘Alaattin Çakıcı’yı koğuştan çıkaran müdürün çekmediği kalmadı, seni bunun için koğuştan çıkaramam’ şeklinde bir açıklama yapmış, yazılı bir cevap vermemiştir. Kanun yoluna gitme (mahkemeye ulaşma) hakkım ihlal edilmiştir.”

Bu talebinden çok kısa bir süre sonra hiçbir açıklama yapılmaksızın, henüz kuruma 70 gün önce nakil olmasına rağmen istek dışı olarak Türkoğlu L-1 Cezaevine nakledildiğini belirten Genç, “Adeta sürgün edilmiş, birçok eşyam kuruma alınmamış, onayım olmamasına rağmen ziyaretime gelen anneme almak zorunda olduğu söylenerek izinsiz olarak teslim edilmiştir.” ifadelerini kullandı.

KALP AMELİYATI OLMUŞTU

Uşak Emniyet Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadelede görev yapan polis memuru Osman Genç, 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarından sonra açığa alındı ve bir karakola sürgün edildi. Bu duruma çok üzülen Genç o günlerde anjiyo oldu. Kalp çevresindeki dokular bozulmaya başladığı için anjiyonun arkasından hemen ameliyat edildi. Bu süreçte Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğü Hassas Yerleri Koruma Şube’ye, kendi deyimiyle sürgün edildi. İyileştikten sonra Urfa’da göreve başladı ama kalp sıkıntıları devam etti.

Bu arada, AKP Şanlıurfa İl Teşkilatı, kendilerini koruması için emniyetten ‘en güvenilir polis’ini talep ettiğinde Osman Genç görevlendirildi. O günlerde evine dahi gidemeden görev yapan Genç, 3 Ekim 2016 sabahı tekrar açığa alındı.

100 İSİM VER, KURTUL

10 Şubat 2017’de Adana’da gözaltına alındı. 4 gün sonra Urfa TEM’e sevk edilen Genç, burada 12 gün gözaltında çok zor günler geçirdi. İfadesini alan savcı, 100 isim vermesi karşılığında itirafçılığa zorladı. Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesince yargılanan Osman Genç, 29 Mayıs 2018’de yaptığı savunmasında gözaltındayken ilaçlarını vermeyen polis memuru ile arasında geçen konuşmayı şöyle aktardı:

GÖZALTINDA İLAÇLARI VERİLMEDİ

“Dönem itibariyle alerji krizleri geçiriyor olmama ve adli tıp raporlarımda rahatsızlığım ve ilaç kullanmam gerektiği ve ilaçlarımı gözaltına alınırken benden almalarına rağmen istediğimde tarafıma verilmedi. İlaç ve bazı kişisel eşyalar görevli polisler tarafından bir karton kutunun içine konulmuştu. Yine kriz anında ilacımı (crebros) kullanmak istedim. İsmini bilmediğim, rahatlıkla teşhis edebileceğim, sivil giyimli ve Tokatlı olduğunu kendi konuşmalarından duyduğum ileri yaşta bir polise durumu bildirdim. Bu şahıs ilacımı veremeyeceğini söyledi. Raporumun olduğunu söyleyerek ısrarlı bir şekilde ilacımı isteyince, ilaçların bulunduğu kutuya bakmadan elini kutuya götürdü ve kutudan rastgele bir ilaç çıkararak blisterinden bir 1 adet tablet çıkardı ve bana uzattı. Fakat bu ilaç benim ilacım değildi. Bana ait olan ilacın ismini söyleyerek vermesini istedim. “Napalım yapacak bir şey yok, bu çıktı kutudan, başka ilaç yok, sana bu ilacı almışlar.’ diyerek benimle alay etti. Oysaki ilacım kutudaydı. Dolayısıyla ilacımı kullanamadım. Bana verdiği ilacı da kendisine iade ettim.”

Osman Genç’in mahkemeye sunduğu savunmasında yaşadığı hak ihlallerini 28 maddede anlattı. İlaçlarını vermeyen polis memurunun yaptıkları ise 14. maddede yer alıyor.

CEZAEVİNDE KALP KAPAKÇIĞI ÇÖKTÜ

Daha sonra tutuklanıp Şanlıurfa Cezaevinde gönderilen Genç’in hapiste geçirdiği spazmlar nedeniyle kalp kapakçığının biri tamamen çöktü. Diğerinin çökmemesi için düzenli egzersiz yapması önerilen Genç, yönetimden yürüyüş yapabileceği yer talep etti, ancak hiçbir isteğine olumlu cevap verilmedi:

“2015 yılında Aterosklerotik kalp rahatsızlığı nedeniyle ameliyat geçirmiş, kalbe bağlı 4 ana damardan üçünde koroner yavaş akım mevcut. Ayrıca tutukluluğum süresince yaşadığım kalp rahatsızlıkları nedeniyle sevk edildiğim kardiyoloji uzmanlığınca kalp kapakçığında çökme meydana geldi ve bu durum cezaevinde meydana geldi. Rahatsızlıklarım halen devam etmektedir, kalıcıdır ve sürekli ilaç kullanmaktayım. Buna rağmen cezaevi koşullarının son derece olumsuz olması nedeniyle sık sık rahatsızlıklar yaşamakta ve hastaneye sevkim gerçekleştirilmektedir.”

PANİ ATAK TEŞHİSİ KONULDU

Osman Genç’in ayrıca yoğun stres ve olumsuzluklar dolayısıyla cezaevinde piskolojisi de bozuldu. 16 Haziran 2017’de panik atak hastası oldu. Göründüğü psikiyatri uzmanı ayda bir kontrole gelmesini söyleyerek 2 farklı ilaç ile 1 yıllık ilaç tedavisine başladı.

DOSYASI YARGITAY’DA

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Osman Genç, Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesince 31 Mayıs 2018’de 6 yıl 5 ay hapis cezasına çaptırıldı. Dosyası Yargıtay’da bulunuyor.

Geçen yıl Ramazan Bayramı arifesinde Şanlıurfa’dan Kahramanmaraş Türkoğlu Cezaevine gönderilen Osman Genç, hastalığından dolayı 1,5 yıl önce Anayasa Mahkemesine’ne de başvurdu, fakat herhangi bir karar çıkmadı. İki çocuk sahibi olan Genç, Harran Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümündeki eğitimine cezaevinden devam ediyor.

[Sevinç Özarslan] 12.3.2020 [BoldMedya]

“Nereye geldik oğlum biz?” [Sevinç Özarslan]

Bir yıl boyunca Tarsus Cezaevinde tutulan Muaz bebek, artık hapishane avlusunun soğuk zeminlerinde değil, oyun parklarının çimlerinde oynuyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – 60 günlükken annesiyle birlikte hapse giren Muaz yeni hayatına alışmaya çalışıyor. İlk başlarda çime bırakıldığında ağlayan Muaz bebek, bugünlerde çimlere basmaya başladı.

ÇİMLERE BASARKEN TEDİRGİN OLUYOR

Oğlunu güneşli günlerde parka götüren Levent Bahadır, “Muaz ilk başta çimlere hiç basamıyordu. Çime ve kuma bıraktığımda çığlık çığlığa ağlıyordu. Şimdi biraz alıştı ama tabi diğer hapiste kalan bebekleri düşünüyorum. Umarım onları da bir an önce bırakırlar” dedi. Oğlunun parkta çektiği bir videosunu paylaşan Levent Bahadır, Muaz’ın parkın beton zeminiyle çimler arasında yaşadığı git-gel anları anlatırken hüzünlendi.
[Sevinç Özarslan] 12.3.2020 [BoldMedya]

Dolar virüs kaptı: Dünya ekonomisi tepe taklak!

Gazeteciler Fatih Akalan ve Turhan Bozkurt ekonomi gündeminin sıcak gelişmelerini Bold canlı yayınında değerlendiriyor. BOLD


[BoldMedya] 12.3.2020

Prof. Hoşoğlu anlatıyor: Koronavirüs nasıl ortaya çıktı, ne kadar öldürücü, Türkiye’de durum ne?

Prof. Dr Salih Hoşoğlu, Koronavirüs hakkında internette dolaşan yanlış bilgilerin neredeyse tamamını düzeltti. Başlangıcından bugüne koronavirüsü anlattı, neler yapılabileceğini özetledi.

BOLD – Koronavirüsün ulaşmadığı ülke kalmadı. Hastalık hakkında internette çok sayıda ses kaydı ve bilgi dolaşıyor. Konunun uzmanlarından Prof. Salih Hoşoğlu, hastalığın hem tarihini anlattı, hem ne kadar tehlikeli olduğunu analiz etti hem de Türkiye’deki durumu, hastalığın ne kadar ilerleyebileceğini özetledi.


[BoldMedya] 12.3.2020

Melek Çetinkaya “Kes sesini” diyen hakime öyle bir cevap verdi ki… [Sevinç Özarslan]

İzinsiz gösteri ve yürüyüş yaptıkları için haklarında dava açılan 13 Harbiyeli Annesi hakim karşısına çıktı. Melek Çetinkaya kendisine ‘Kes sesini!” diyen hakime, “Oğluma müebbet verdiniz, bana da eylemden müebbet mi vereceksiniz” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Ekim 2019’da Anıtkabir’e yürümek isteyen 13 Harbiyeli Annesine, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununu ihlal ettikleri gerekçesiyle açılan davanın ilk duruşması bugün görüldü. Ankara 15. Asliye Ceza Mahkemesindeki duruşmaya Melek Çetinkaya ile birlikte iki anne katıldı. Bir anne Konya’da, 7 anne ise Kayseri’de ifade verdi.

Sıhhıye’deki Ankara Adliyesinde saat 10.00’da hakim karşısına çıkan, askeri öğrenci Taha Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, kendisine “Kes sesini” diye bağıran hakim ile arasında geçen konuşmayı şöyle anlattı:

SESİNİ KESMEZSEN ALEYHİNE OLUR

“Hakim hepimizi tek tek dinledi. O gün şehir dışından gelen arkadaşlarla Anıtkabir’e gitmek üzere Kızılay’da randevulaşmıştık. Buluştuğumuzda polisler önümüzü kesti, nereye gittiğimizi sordu. Anıtkabir’e gideceğimizi söyledik. Kimliklerimizi istediler. Neden istediklerini sorduk. Gözaltı aracı getirmişlerdi. Alın bunları diye bağırdılar. Hakime, orada kesinlikle bir uyarı yapılmadı, eylem yoktu, hiçbir şey yoktu dedim ve bizi gözaltına alan polislerden davacı olduğumu söyledim.”

Bunun üzerine hakimin kendisini azarlamaya başladığını ifade eden Çetinkaya, “Hakim, burası şikayetçi olma yeri değil, kes sesini dedi. Savcılığa gider şikayet edersin dedi. Elimizde taş yoktu, sopa yoktu, bizim eylem yaptığımızı nereden anlamışlar dedim. Bak sesini kesmezsen senin aleyhine olur, dedi. Ne yapacaksınız, eyleme teşebbüsten müebbet ceza mı vereceksiniz dedim. Öyle bir şey olmayacağını biliyorsun, germe ortalığı diye bağırdı. Öyle bir şey olmayacak diye bir durum yok. ‘Oğluma darbeye teşebbüsten nasıl müebbet verdiyseniz bana da eyleme teşebbüsten müebbet verirsiniz. Beni de hiç şaşırtmazsınız”  ifadelerini kullandı.

Ekim 2019’da çekilen videoların delil olarak sunulduğu mahkeme 12 Mayıs 2020’ye ertelendi.

[Sevinç Özarslan] 12.3.2020 [BoldMedya]

ABD Dışişleri’nden Türkiye raporu: İşkence, kötü muamele, zorla kaçırılma…

ABD Dışişleri Bakanlığı, ülkelerdeki insan hakları uygulamalarını değerlendirdiği yıllık raporunu açıkladı. Türkiye ile ilgili işkence, kötü muamele, zorla kaçırılma ve keyfi tutuklamalar konusundaki uyarılar dikkat çekti.

BOLD – Amerika Birleşik Devletleri, her yıl düzenli olarak yayımladığı insan hakları raporunda bu sene de Türkiye’deki ihlallere yer verdi. Türkiye’ye 72 sayfanın ayrıldığı raporda özgürlüklerin kısıtlanmasından, azınlık ve işçi haklarına kadar çok sayıda başlık yer aldı.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo tarafından sunulan raporun ilk kısmında Türkiye’nin siyasi ve idari yapısının yanı sıra 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar detaylandırıldı.

11 Mart tarihli rapor, Türkiye’deki “önemli” insan hakları ihlallerden bazılarını şöyle sıraladı: Yargısız infaz, gözaltında şüpheli ölümler, kaçırmalar, işkence, hukuksuz gözaltı ve tutuklamalar, ifade ve basın özgürlüğüne kısıtlamalar, sansür, toplanma özgürlüğüne kısıtlamalar, kadın ve eş cinsel bireylere yönelik şiddet ve azınlıklara yönelik baskılar.

Raporun Türkiye bölümünde “Bireyin Onuruna Saygı”, “İşkence ve İnsanlık Dışı Muamele”, “Keyfi Gözaltılar”, “Cezaevi Koşulları”, “Toplanma Özgürlüğü”, “İfade ve Basın Özgürlüğü”, “İnternet Özgürlüğü”, “Seçimler ve Siyasete Katılım” gibi başlıklar altında uygulamalar değerlendirildi.

İşte rapordan öne çıkan başlıklar:

15 TEMMUZ SONRASI TASFİYELER

2016 yılındaki darbe girişiminden beri, 45 bini polis ve askeri personel olmak üzere 130 bin devlet memuru görevlerinden atıldı, yargı mensuplarının 3’te biri görevlerinden alındı.
80 bin kişi gözaltına alındı ve tutuklandı, 1500 sivil toplum kuruluşu terörle ilgili suçlamalar nedeniyle temel olarak din adamı Fethullah Gülen hareketi ile bağlantılı oldukları iddiası ile kapatıldı.

İNSAN HAKLARI İHLALLERİ CEZASIZ KALDI

Türkiye’de hükumet insan hakları ihlallerinin şüphelisi güvenlik güçleri ve devlet görevlilerini araştırma, soruşturma ve cezalandırma konusunda “sınırlı adımlar” attı. Bu kişilerin cezai sorumluluktan “dokunulmazlığı” konusu bir problem olarak hala devam ediyor.

MİT MENSUPLARI VE GÜVENLİK GÜÇLERİNE DOKUNULMAZLIK

Yasalarla Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) mensuplarının soruşturmalara karşı dokunulmazlığı garanti edildi ve terörle mücadelede bulunan güvenlik güçlerinin yargısız infazları ve insan hakları ihlalleri soruşturulmadı. Soruşturmalar izne bağlandı.

Ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşları özellikle gözaltındaki kişilere işkence ve insani olmayan muameleleri güvenilir kanıtlara dayanarak rapor etti; insan hakları kuruluşları bu ihlallere karşı yeterli adımlar atılmadığını bu kanıtlar eşliğinde iddia etti.

Türk hükumeti, bu ihlalleri gerçekleştiren kişileri disipline etmeye yönelik attığı adımları ve eğitimleri hakkında kamuoyuna bilgi sunmadı. Hatta bazı durumlarda devlet görevlileri ihlale maruz kalanlara dava açtı ve mahkemelerde onları tehdit etti.

ZORLA KAÇIRILMA VE KAYBOLMALAR

Türkiye’deki ulusal ve uluslararası insan hakları grupları ortadan kaybolmaları güvenilir kanıtlara dayanarak rapor etti.

HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu yılın ilk 7 ayında 28 ortadan kaybolma ve kaçırılma vakası tespit etti.

Şubat ayında kaçırılan Gülen hareketi ile bağlantılı olduğu iddia edilen 6 kişiden 4’ü bir anda Ankara TEM Şube Müdürlüğünde Ağustos ayında ortaya çıktı.

16 Şubat’ta ortadan kaybolan Erkan Irmak, 21 Şubat’ta ortadan kaybolan Salim Zeybek, 13 Şubat’ta ortadan kaybolan Özgür Kaya, 13 Şubat’ta ortadan kaybolan Mikail Ugan Ağustos ayında bir anda Ankara TEM Şube Müdürlüğünde ortaya çıktı.

19 Şubat’ta ortadan kaybolan Mustafa Yılmaz, 7 Şubat’ta ortadan kaybolan Gökhan Türkmen Kasım ayında Ankara’da bir anda “bulundu”.

Görgü tanıkları, Şubat ayında 40 civarında sivil kıyafetli polisin Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’i kaçırarak plakasız bir “panelvan” araçla götürüldüğünü ifade etti.
Hükumet zorla kaybedilmeleri engelleme, araştırma ve cezalandırma konusunda herhangi bir bilgi sunmadı.

İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE

Türkiye’de yasalar işkence ve diğer zalimce, insani olmayan, veya aşağılayıcı muamele ve cezalandırmayı yasaklıyor ancak ulusal ve uluslararası insan hakları kuruluşları bazı polis yetkilileri, cezaevi görevlileri, askeri ve istihbarat yetkililerinin bu uygulamalara başvurduğunu rapor etti.

ESKİ DIŞİŞLERİ MENSUPLARINA İŞKENCE

Dışişleri Bakanlığından Gülen hareketi ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle 2016-2018 yılları arasında memurluktan atılan en az 100 kişi Mayı ayı sonlarında poliste gözaltında bulundukları sırada kötü muameleye maruz kaldığını ve işkence gördüğünü belirtti.

Ankara Barosu, işkenceye maruz kalanlarla yaptığı görüşmeleri de içeren bir rapor yayınladı.
İşkenceye maruz kalanların anlatımlarına göre, görevliler bu kişilerin gözlerini bağladı, diz çöktürdü, yerlerde sürükledi, kafalarına ve vücutlarına copla vurdu, konuşmamaları halinde copla tecavüz edilmekle tehdit etti.

BM İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE RAPORU

2018 yılı Şubat ayında BM’nin işkenceler konusundaki özel raportörü Nils Melzer, Türkiye’de polis gözetiminde işkence ve kötü muamele ile ilgili ciddi endişeleri bulunduğunu ifade etti.

Raportör Nils Melzer, Gülen hareketi ve PKK ile bağlantılı olduğu iddia edilen kişilere yönelik uygulanan acımasızca sorgu teknikleri ve baskıyla alınan ifadeler ve itiraflarla başkalarının suçlanması konusunda endişesini dile getir.

Rapor edilen ihlaller arasında kaba dayak, elektrik şoku, dondurucu suya ve uykusuzluğa maruz bırakma, tehdit, aşağılama ve cinsel saldırı da bulunuyor.

Özel raportör Nils Melzer, bu ihlaller konusunda gerekli soruşturmaların yapılmadığını ve sorumluların cezalandırılmadığını raporunda belirtti.

Bu kapsamda Şubat ayında Van’da 14 ve 17 yaşında 2 çocuğa yapılan ve Şanlıurfa’da 54 kişiye yapılan kötü muameleler ve işkenceler hatırlatıldı.

CEZA VE TUTUKEVİ ŞARTLARI

Türkiye’deki ceza ve tutukevleri aşırı dolu. Özellikle 2016 yılındaki darbe girişimi sonrası bu durum daha da arttı. Bu durum tutuklulara ve hükümlülere sunulan sağlık hizmetlerinin yetersiz kalmasına neden oluyor.

Kasım ayı rakamlarına göre Türkiye’de 353 ceza ve tutukevi bulunuyor ve bunların kapasitesi 218 bin 950. Ancak bu ceza ve tutukevlerinde toplam 286 bin kişi tutuluyor.

Gözlemcilere göre bu cezaevlerinde 3 bin civarında kişi tek kişilik hücrelerde tutuluyor.

CEZAEVLERİNDE 780 ÇOCUK BULUNUYOR

İnsan Hakları Derneğinin Aralık ayı hesaplamalarına göre 6 yaşından küçük 780 çocuk anneleriyle birlikte cezaevlerinde tutuluyor.

Cezaevlerinde fiziksel şartlar ve görevlilerin davranışları nedeniyle ölümler konusunda hükumet bir açıklama yapmıyor. Ancak sadece İzmir’deki bir hapishanede 8 aylık dönemde 14 kişinin öldüğü bir yerel medya kuruluşu tarafından haberleştirildi.

İnsan hakları kuruluşları, cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin yeterli derecede içme suyu, uygun ısıtma koşulları, havalandırma, ışıklandırma, yiyecek ve sağlık hizmetlerine ulaşamadığını rapor etti.

CEZAEVLERİNDE 457 KİŞİNİN CİDDİ HASTALIĞI BULUNUYOR

İnsan Hakları Derneği istatistiklerine göre Aralık ayı itibariyle cezaevlerinde 1334 hasta bulunuyor ve bunlardan 457’sinin durumları ciddi.

Doktorlar korktukları için işkence ile raporlara imza atamıyor. Bu yüzden işkenceye maruz kalanlar iddialarını kanıtlamakta zorlanıyorlar,

Savcılar, ciddi hastalıkları olan kişilerin sağlık raporlarını umursamadan; terörle mücadele yasalarından dolayı çok geniş yetkilere sahip oldukları için kişileri uzun süre tutuklu olarak tutabiliyor,

Bazı tutuklu ve hükümlüler keyfi şekilde aile üyeleri ve avukatları ile görüştürülmüyor. Hatta bir kişinin dini vecibelerini yerine getirmesinin engellendiğine ilişkin dahi rapor var,

Hükumet, Aralık ayında Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesinin (CPT) raporunun yayınlanmasını engelledi,

KEYFİ GÖZALTI VE TUTUKLAMA

2016 yılındaki darbe girişiminin ardından Gülen hareketi ve PKK ile bağlantılı olduğu iddia edilen yüz binlerce kişi gözaltına alınmaya, tutuklanmaya ve yargılanmaya devam ediyor.

Genelde bu uygulamalar tartışmalı deliller ve yasalarda belirtilen hukuki süreçler yerine getirilmeden yapılıyor.

540 BİN KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

15 Temmuz’un 3’üncü yıl dönümünde hükumet Gülen hareketi ile bağlantılı olduğu gerekçesiyle 540 bin kişinin gözaltına alındığını açıkladı. Bu konuda 150 bin gizli soruşturma açıldı. 70 bin kişi ile ilgili davalar devam ediyor.

DELİLLER TARTIŞMALI, YARGI TARAFLI

Ulusal ve uluslararası hukukçular ve insan hakları uzmanları davalarda savcılar tarafından sunulan kanıtların güvenirliğinin ve kalitesinin tartışmalı olduğunu belirtiyor, yargı sürecini eleştiriyor. Hukukçular ve insan hakları uzmanları yargı mensuplarının tarafsız olmadığını iddia ediyor, yargılanan kişiler delillere erişim sağlayamıyor.

YÜRÜTME YARGIYA MÜDAHALE EDİYOR

Mahkemeler bazı durumlarda yasayı eşit olmayan şekilde uyguluyor. İnsan hakları ve hukuk uzmanları, mahkeme ve savcı kararlarının çoğu zaman yürütmenin müdahalesi ile alındığını belirtiyor.

Hükumetin, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üzerinde güçlü bir etkisi var.

4 bin 500 civarında hakim ve savcı darbe girişimi sonrası meslekten ihraç edildi. Bunlardan 3 bin 500’ü yargılandı.

16 Nisan’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi üyesi Alparslan Altan’ın tutuklanmasının hukuksuz olduğuna hükmetti.

GİZLİ TANIKLAR

Birçok davada, hakimler gizli tanıklar ve delilleri kullandı. Bu delillere ve tanıklara savunma avukatlarının ulaşım ve çapraz sorgulama imkanı olmadı.

Cezaevlerinde Kasım ayı itibariyle terörle bağlantılı davalardan 41 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Bunlardan 28 bini Gülen hareketi ile bağlantılı, 9-10 bini PKK ile bağlantılı.
Savcılar, terör ve ulusal güvenliğe tehdit tanımlarını geniş olarak kullanıyor, hukuki olarak tartışmalı delillerle gazetecilere, muhalif siyasilere, aktivistlere ve hükumete muhalif kişilere davalar açıyor. Bu geniş tanımlar ile kişilerin mal varlıklarına, iş yerlerine ve derneklerine el konuluyor.

YURT DIŞINDAKİ KİŞİLERE YÖNELİK “SİYASİ ÖÇ ALMALAR”

Türk hükumeti, dünya çapında Gülen hareketi mensuplarını yakalamak için girişimlerde bulunuyor.
Güvenilir raporlar, Türk hükumetinin diğer ülkelerle ikili ilişkilerini kullanarak Gülen hareketi ile ilgili bazı kişileri gerekli yasal prosedürler yerine getirilmeden yakalamak ve getirmek için baskı uyguladığını gösteriyor.

Ukrayna Güvenlik Birimi, Haziran ayında Gülen hareketi ile bağlantılı olduğu iddia edilen 2 Türk vatandaşını tutukladı ve Türkiye’ye iade etti. Bu iki kişinin de yasal olarak çalışma ve oturma izinleri bulunmasına rağmen, Türkiye’ye sınır dışı edilmeden önce 5 günlük yasal itiraz haklarından mahrum bırakıldı.

INTERPOL’ÜN KIRMIZI BÜLTENLERİ “KULLANILIYOR”

Türk hükumetinin Uluslararası Polis Teşkilatı INTERPOL’ün “kırmızı bültenlerini” 2016 yılındaki darbe girişimi ve terörizmle ilgili oldukları iddiasıyla ülke dışındaki bazı kişileri hedef almak için kullandığına ilişkin güvenilir raporlar bulunuyor.

Türk hükumetinin Gülen hareketi mensuplarının pasaportlarının kaybolduğu ve çalındığını INTERPOL’e yanlışlıkla bildirdiğine ilişkin güvenilir raporlar bulunuyor. Bu da bu kişilerin tutuklanmasına ve seyahat edememesine sebep olabiliyor.

INTERPOL’E ‘ON BİNLERCE BAŞVURU’

Freedom House (Özgürlük Evi) raporuna göre, 2016 yılındaki darbe girişiminden beri Türkiye Gülen hareketi ile bağlantılı olduğu iddiasıyla INTERPOL’e on binlerce başvuruda bulundu.

Ocak ayında Anadolu Ajansı, İstanbul Başsavcılığının NBA oyuncusu Enes Kanter hakkında INTERPOL’e kırmızı bülten talebinde bulunduğunu duyurdu. Enes Kanter’in pasaportu 2017 yılında cumhurbaşkanına hakaret iddiasıyla iptal edildi.

PASAPORTLAR “SİYASİ GEREKÇELERLE” YENİLENMİYOR

Türk hükumeti, başka ülkelerdeki Gülen hareketi ile ilgili olduğunu iddia ettiği kişilerin pasaportlarını siyasi gerekçelerle yenilemiyor. Geçici oturma izni ile bu ülkelerde bulunan bu insanlar pasaportları yenilenmediği için bulundukları ülkelerin dışına seyahat edemiyor.
Yargı süreçleri yavaş işliyor.

AİHM karaları hükumet tarafından nadiren uygulanıyor.

MİT’E DENETİMSİZ YETKİ

Milli İstihbarat Teşkilatına yasa ile kişilerin özel bilgilerini toplama yetkisi verildi. Ancak MİT’in bu konudaki ihlallerini kamuoyu ve gazetecilerin araştırma yetkisi sınırlı.

MİT’in denetlenmesi cumhurbaşkanının yetkisinde. MİT üzerindeki denetlemeler sınırlı. MİT istediği kurumdan herhangi bir uyarı yapmadan ve mahkemeden izin almadan bilgi toplayabiliyor. Yasa, cumhurbaşkanına MİT mensuplarının yargılanmasını engelleme yetkisi veriyor ve cumhurbaşkanı kuruma ve çalışanlarına dokunulmazlık sağlayabiliyor.

Güvenlik güçleri bir hakimin izni olmaksızın 48 saat boyunca dinleme yapabiliyor.

ŞÜPHELİLERİN AİLELERİNE BASKI UYGULANIYOR

Terörle mücadele yasaları kullanılarak hükumet, aranan kişilerin ailelerini hedef alıyor ve aranan kişiler üzerinde baskı uygulamaya çalışıyor. Darbe girişiminin ardından kamudan atılan memurların aile bireylerinin pasaportları iptal edildi. Hatta küçük çocuklara dahi pasaport verilmiyor.

HAPİSTEKİ GAZETECİLER VE MEDYAYA BASKI

Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ) raporlarına göre cezaevlerinde 47, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) raporlarına göre Türkiye’de 136 gazeteci hapiste.  Bunların büyük kısmının Gülen hareketi ve PKK ile bağlantılı oldukları iddia ediliyor.

2016 yılındaki darbe girişimi sonrası 200’den fazla basın kuruluşu kapatıldı.

2016’daki darbe girişimi sonrası 7 bin akademisyen üniversiteden uzaklaştırıldı. Ağustos ayı itibariyle 78 devlet üniversitesindeki 273 bölümde hiçbir akademik personel bulunmuyor.

SİYASİ BASKILAR VE TERÖR

Raporun Türkiye bölümünde, İstanbul’da yerel seçimin yenilenmesi kararı, Türkiye’nin Suriye’deki Barış Pınarı Harekatı, SETA’nın yabancı basın kuruluşlarında çalışan Türk gazetecilere yönelik tartışma yaratan raporu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde polisin kadınlara gazlı müdahalesi ve Osman Kavala davası da yer aldı.

Türkiye’nin PKK ve YPG’ye karşı Irak ve Suriye topraklarında düzenlediği askeri operasyonlarda sivil can kaybı iddiaları, raporun “Bireyin Onuruna Saygı, Yaşam Hakkının Keyfi Olarak Elinden Alınması, Kanunsuz Şekilde ya da Siyasi Sebeple Bireyin Katli“ başlığı altında yer aldı.

Raporda Türkiye’nin güneydoğusunda terör örgütü PKK ile mücadeleyle bağlantılı sivil ölümlere yol açtığına ilişkin güvenilir iddiaların olduğu ancak bu sivil can kayıplarının önceki yıllara göre daha düşük düzeyde olduğu belirtildi. Terör örgütü PKK’nın da saldırılarında sivilleri hedef almayı sürdürdüğü kaydedildi. Uluslararası Kriz Grubu’na göre, 2019 yılının ilk 11 ayında Türkiye’nin doğu ve güneydoğu illerinde PKK bağlantılı çatışmalarda 26 sivil, 82 güvenlik gücü ve 343 PKK’lının öldüğü bilgisi yer aldı. Bu kapsamda, Ağustos ayında Hakkari’de Irak sınırında helikopterden açılan ateş sonucu 14 yaşındaki Vedat Ekinci’nin hayatını kaybettiği olaya yer verildi.

Türkiye’nin kendi sınırlarının dışında, Irak’ın kuzeyinde PKK’ya karşı başlattığı Pençe Operasyonu sırasında 27 Haziran’da Iraklı 4 sivilin hayatını kaybettiği bilgisi de raporda yer aldı.

BARIŞ PINARI HAREKATI

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin geçtiğimiz Ekim ayında Suriye’nin kuzeyinde başlattığı Barış Pınarı Harekatı’na raporda geniş yer verildi. Raporun bu bölümünde, “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Uluslararası Af örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü bölgedeki insan hakları aktivistleri ve medya kuruluşlarının, Türk askerlerinin ve Türkiye destekli silahlı grupların sivil can kayıplarına yol açtığı, Türkler’in kontrolune geçen bölgelerde yargısız infaz, yağma ve mülke el koyma vakalarının yaşandığı yönünde iddiaları aktardı” ifadeleri kullanıldı.

Türk hükumetinin bu iddiaları yalanladığı ancak iddialara ilişkin soruşturma açılması gerekliliğini kabul ettiği, hükumetin ordunun operasyon sırasında sivil can kayıplarından kaçınmak için yoğun çaba gösterdiğinin altını çizdiği belirtildi.

Barış Pınarı Harekatı’na ilişkin değerlendirme kapsamında, “Washington Post ve çeşitli insan hakları gruplarına göre, Türkiye destekli silahlı grup Ahrar El Şarkiya, 12 Ekim’de Gelecek Suriye Partisi’nin Genel Sekreteri Hevrin Khalaf’ın konvoyuna pusu kurarak Kürt siyasetçiyi ve şoförünü öldürdü” ifadeleri kullanıldı.

Raporda Suriye’nin kuzeydoğusunda YPG bağlantılı yönetimin sağlık idaresinin Türkiye’nin operasyonu sırasında 218 sivilin öldüğü yönündeki iddiasına yer verildi. “Türk yetkililer de Suriye’deki YPG güçlerinin sorumlu olduğunu söyledikleri saldırılarda aralarında bir bebeğin de olduğu 18 sivilin hayatını kaybettiği, 150 kişinin de yaralandığını bildirdi” denildi.

[BodMedya] 12.3.2020

Türkiye'de Okullar tatil edildi!

Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplanan Corona virüsü zirvesi sona erdi.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında, Corona virüsü (Covid-19) salgınına karşı alınacak tedbirlere ilişkin Beştepe’de yapılan toplantı sona erdi. 5 saat süren toplantının ardından açıklama yapılıyor.

Erdoğan, AKP Grup Toplantısı’nda Corona virüsü zirvesinin dar kapsamlı olacağını açıklamıştı ancak toplantıya tüm kabine üyelerinin katıldığı belirtildi.

OKULLAR TATİL EDİLDİ

Toplantının bitmesinin ardından Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın açıklama yapıyor:

* Cumhurbaşkanlığımızın başkanlığında bir dizi karar alındı. Orta ve lise okulları 16 Mart tarihinden itibaren bir hafta tatil edilecek.

* 23 Mart tarihi itibariyle uzaktan eğitim yöntemiyle ve televizyon kanalından eğitimlerine devam edeceklerdir.

* Üniversiteler de 16 Mart’tan itibaren 3 hafta tatil edildi.

* Spor müsabakaları Nisan sonuna kadar seyircisiz oynanacak.

* Kamu personellerin yurt dışına çıkışları izne tabi olacak.

* Vatandaşların da yurt dışı ziyaretlerini bir müddet ertelemeleri önerilmektedir.

* Yurt dışından gelen vatandaşlarımızın da kendilerini 14 gün tecrit etmeleri önerilmektedir.

* Cumhurbaşkanının yurt dışı ziyaretleri ertelendi.

CORONA VİRÜSÜ ZİRVESİNE KİMLER KATILDI?

Beştepe'de yapılan toplantıya katılan isimler şöyle:


* Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay
* Sağlık Bakanı Fahrettin Koca
* Adalet Bakanı Abdulhamit Gül
* Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu
* Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu
* Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli
* İçişleri Bakanı Süleyman Soylu
* Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Mehmet Cahit Turan
* Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum
* Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk
* Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez
* Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak
* Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar
* Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy
* Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank
* Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan
* Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş
* YÖK Başkanı Yekta Saraç
* Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın
* İletişim Başkanı Fahrettin Altun

TÜRKİYE’DE CORONA VİRÜSÜ

Sağlık Bakanı Koca, 10 Mart'ta Türkiye'deki ilk vakanın tespit edildiğini duyurduktan sonra yaptığı açıklamada okulların tatil edilip edilmemesi ile ilgili Milli Eğitim Bakanı ile görüşüleceğini aktarmış; Bakan Ziya Selçuk da “Okulların tatil takvimiyle ilgili resmi kaynaklar dışında yapılan hiçbir açıklamaya itibar edilmemesini önemle rica ediyorum” ifadelerini kullanmıştı.

Erdoğan da dün grup toplantısında bugünü işaret etmiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

* Sağlık Bakanlığımız, diğer bakanlıklarımız ve kurumlarımızla iş birliği halinde gereken koruma tedbirlerini sıkı bir şekilde uygulamayı sürdürecek, yarın da dar çerçeve bir toplantıyı bakanlarımız ve ilgili kurumlarımızla başkanlığımda yapacağız.

Milli Eğitim Bakanlığı, yeni tip corona virüsü (Kovid-19) salgınına karşı alınan tedbirler kapsamında okullardaki tüm sosyal etkinlikleri iptal etmiş, YÖK Başkanı Yekta Saraç da üniversitelerin tatil kararı için “Bu kararı bizim dışımızda bir mercinin, devletin alması lazım” ifadelerini kullanmıştı.

[Samanyolu Haber] 12.3.2020

Tehdit, şantaj, iftira! Mücahid Ören hakkında soruşturma başlatıldı

Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu tarafından, iş adamı Ahmet Taçyıldız’ın suç duyurusu sonrası İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mücahit Ören hakkında ‘tehdit, şantaj, iftira ve suç uydurma’ iddialarıyla soruşturma başlattı.

Ahmet Taçyıldız, avukatı aracılığıyla yaptığı suç duyurusunda, İhlas Holding medya kuruluşları tarafından ortaya atılan FETÖ bağlantısı iddialarının gerçek dışı olduğu belirtildi. Taçyıldız hakkında FETÖ ile ilgili herhangi bir soruşturma yürütülmediği belirtilen suç duyurusunda şöyle denildi:

“Şüphelinin neden müvekkilimize yönelik bu şekilde bir karalama kampanyası başlattığının, neden iftira, suç uydurma gibi kötü niyetli eylemlerde bulunduğunun açıklaması ise çok basittir. Gerçeklerle hiçbir ilgisi olmayan haberleri gerçekmiş gibi, elindeki basın gücünü kullanarak, borcu olan parayı ödemekten kurtulmayı hedeflemektedir. Oysaki müvekkilimizin alnı aktır. Kendisi hakkında şüpheli tarafından yürütülen bu karalama kampanyasına asla boyun eğmeyecektir”

“160 MİLYON LİRADAN BİZZAT SORUMLU”

Suç duyurusunda, Taçyıldız’ın yetkilisi olduğu P. Faktoring isimli firma alacakları nedeniyle Mücahid Ören’in İhlas grubu şirketlerine karşı İstanbul Adliyesi’nde sıralı icra takipleri başlatıldığı kaydedildi.

İcra takipleri sonrası Mücahid Ören’in, iş insanı Taçyıldız’a ulaşarak borçla ilgili uzlaşmak istediği bildirilen suç duyurusunda, iki şirket arasında 29 Aralık 2014 tarihli ‘Borç Ödeme ve İbra Protokolü’ başlıklı bir sözleşme imzalandığı bildirildi. Sözleşmede Ören’in yetkilisi olduğu İhlas Grubu şirketlerinin, P. Faktoring’e 160 milyon lira borçlu olduğunu kabul ettiğinin kayda alındığı ifade edildi.

“İŞLEMLERİ GERİ ALSIN YOKSA YAYINLAR DURMAYACAK”

Protokole rağmen ödeme yapılmayan senetlerden biriyle ilgili 28 Şubat 2020 tarihinde Bakırköy 3’üncü İcra Müdürlüğü’nde işlem başlatıldığı bildirilen suç duyurusunda, yasal takipten hemen sonra 9 Mart 2020’de Ören’in, Taçyıldız’ın bir tanıdığı olan M.G.’ye Whatsapp iletisi gönderdiği anlatıldı.

İletinin içeriği ise şöyle paylaşıldı: “Merhaba Mehmet, bu adam bugün öğleye kadar hukuki işlemleri geri alsın yoksa yayınlar başlıyor. Hafta sonu bilgi yağdı adamla ilgili hiç durmayacak haberiniz olsun.”

“BASIN ORGANLARINI SİLAH GİBİ KULLANDI”

Suç duyursunda, Whatsapp iletisinden bir gün sonra İhlas Holding medya kuruluşlarında gerçeklerle ilgisi olmayan iftira ve suç uydurma niteliğinde yayınlar yapıldığı belirtilerek, “Müvekkil hakkında bugüne kadar söz konusu iddialarla ilgili hiçbir soruşturma bulunmamasına rağmen, sanki varmış gibi yansıtılarak, kamuoyunda olumsuz bir algı yaratılmaya çalışıldığı, bu şekilde şüphelinin üzerinde gücünün olduğu basın organlarını adeta bir silah gibi kullanarak tehdit ve şantaj başta olmak üzere suç işlediğinin görüleceği inancındayız.” denildi.

[TR724] 12.3.2020

Yargı zırhı kandırmaca... İşkenceciler er ya da geç hesap verecek

''OHAL KHK’ları ile işkencecilere getirilen yargı zırhının hukuki anlamda hiçbir geçerliliği yoktur. Dolayısıyla işkence yapan kamu görevlileri er ya da geç mahkemelerde hesap verecekler.''

Av. Ömer Turanlı | Genotr.com *
İŞKENCE CEZASIZ KALIR MI?

Geçtiğimiz hafta Ankara Emniyetinde gözaltındaki üniversite öğrencilerine işkence yapılması hukuk devletinde kamu görevlilerinin cezai sorumlulukları konusunu tekrar tekrar konuşmayı gerektiriyor.

Bilindiği gibi 667 sayılı KHK’nın 9. Maddesi, KHK’lar kapsamında işlem yapan kamu personelinin hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğunun bulunmadığı ibaresini taşıyor. Bu madde kapsamında işkence ve kötü muamele fiillerini işleyenlere yargı zırhı getirilmiş gibi duruyor. En azından kamu görevlileri kendilerini şimdilik dokunulmaz hissediyor.

Ancak “Temel hak ve hürriyetlerinin kullanımının durdurulması” başlıklı Anayasa madde 15’e göre:

“Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimsenin, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

“Olağanüstü hallerde yükümlülükleri askıya alma” başlıklı İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi madde 15/2’ye göre de “yaşam hakkına, işkence, kötü muamele ve kölelik yasağı ile ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz’ ilkesine aykırı tedbir ve kararlar alınamaz.”

Kısaca söylemek gerekirse OHAL KHK’ları ile işkencecilere getirilen yargı zırhının hukuki anlamda hiçbir geçerliliği yoktur. Dolayısıyla işkence yapan kamu görevlileri er ya da geç mahkemelerde hesap verecekler.

Türkiye’nin geçmiş tecrübeleri de bu durumu teyit ediyor. Aradan yıllar geçse de birçok işkenceci yargılandı ve ceza aldı. Bazı isimleri hatırlayalım mesela.

İbrahim Dedeoğlu. 1991’de üniversite öğrencisi Birtan Altunbaş’ı işkence ile öldüren başkomiser aradan yıllar geçtikten sonra yargılandı, ceza aldı ve hapis yattı. 2011’de tahliye oldu. Dedeoğlu, MHP Milletvekili Koray Aydın’ın danışmanlığını bile yapmış bir isimdi. İşkence olayı da Koray Aydın’ın bakanlık yaptığı dönemde gerçekleşmişti. Ama siyasilerle olan sıkı ilişkisi bile polis şefinin ceza almasını engelleyememişti. Hatta Dedeoğlu yargılandığı dönemde mahkemelerde yalnız bırakılmış, kimse arkasında durmamıştı.

Veya Baki Erdoğan’a işkence yaparak ölümüne neden oldukları iddiasıyla yargılanan polis şeflerini hatırlayın.Aydın Emniyet Müdür Yardımcısı İbrahim Türedi,Terörle Mücadele Şube Müdürü Necmettin Aydınkaya, Başkomiser Abdurrahman Çetinkaya, Komiser Cahit Sandıkçı, polis memurları Ayhan Erdal ve Ali Kunal, yargılanmış ve mahkemeler 6 yıl sürmüş ama sonunda 1998 yılında sanıklara 5.5’ar yıl hapis cezası verilmişti.

Mesela, 2009 yılında İstanbul’da MB isimli kişiye işkence eden 3 polis hakkında önce yaralama ve hürriyeti tahditten ceza verilmişti. Ama 2015 yılında Yargıtay bu kararı bozup işkenceden ceza verilmesini istemişti. Sonunda polisler tekrar yargılanmış ve işkenceden hüküm giymişti.

Ya da 2010 yılında Onur Yaser Can’a gözaltında işkence yapan ve intihar ederek yaşamını yitirmesine neden olan 2 polis, uzun süre yargılanmış ve sonunda 6’şar yıl ceza almışlardı.

Veya Oktay Kapsız’u hatırlayın. 2010’da Murat Konuş’u nezarette işkence ederek ölümüne neden olan polis amiri. Kapsız ve beraberindeki polisler 2010’da gözaltına alındı ve işkenceden tutuklandı. Sonra serbest kaldılar, uzun süre yargılandılar ve en son 2019 yılında Kapsız’a müebbet hapis cezası verildi.

Bunun gibi daha birçok örnek var. İşkenceciler hiçbir zaman güvende olmadılar ve olmayacaklar. Bazen siyasi atmosfer yaptıklarının cezasız kalacağı yönünde onlara umut verse de zaman hep bunun aksini ispatladı, ispatlıyor.

Bugün de üniversitede okuyan kız öğrencilere işkence yapan Ankara TEM polisleri kendilerini güvende hissedebilirler ama meslek büyüklerinin (!) akıbeti ortada. Anayasa ve İHAS ayakta olduğu müddetçe bilmeliler ki er ya da geç yargılanacaklar ve yaptıkları kötülüğün cezasını çekecekler.

*GENOTR, hukukçu, akademisyen ve bürokratların da dahil olduğu çeşitli meslek gruplarına mensup insan hakları savunucuları tarafından kurulan platformdur.

[Samanyolu Haber] 12.3.2020

O general beraat etti

Eski 7'nci Kolordu Komutanı Korgeneral Yılmaz darbe davalarında kendisine yöneltilen 4 ayrı suçtan beraat etti.

Yargıtay 16'ncı Ceza Dairesi, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne dair davada verilen hapis cezasını bozmuş ve eski Korgeneral İbrahim Yılmaz tahliye edilmişti.

Yargıtay kararına göre yeniden yargılanan Yılmaz bütün suçlardan beraat etti.

Eski Korgeneral İbrahim Yılmaz beraat etti.

Diyarbakır'da, 15 Temmuz darbe girişimi davasında “Adliyeyi işgal” suçlamasıyla yargılanan 7'nci Kolordu eski Komutanı Korgeneral İbrahim Yılmaz 12,5 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Yılmaz, "Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını engellemeye teşebbüs", "TBMM'yi ortadan kaldırmaya teşebbüs", "anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs" ve "silahlı terör örgütüne üye olmak" suçlarından yargılanıyordu.

[Samanyolu Haber] 12.3.2020

Kimse ne olacağını bilmiyor! [Turhan Bozkurt]

2020 yılının ilk iki ayında olup bitenlerin hiçbiri tahmin edilememişti.

Koronavirüs vak’aları Çin’in Vuhan şehrinde ortaya çıktığında siyasetçilerden iktisatçılara, hekimlerden mühendislere herkes salgının kısa sürede kontrol alınacağında hemfikirdi.

Ancak aradan geçen üç ay tablonun hiç öyle olmadığını gösterdi.

9 Mart Pazartesi günü petrol fiyatlarındaki şok düşüşe Japonya’dan Amerika’ya kadar en büyük borsaların yüzde 7’ye yakın değe kaybı eşlik etti.

PAZARTESİ ŞOKU KRİZLE İLK YÜZLEŞMEYDİ

Pazartesi tsunamisi salgının ekonomiye verdiği tahribatla ilk yüzleşme oldu.

Petrol fiyatı zahiren Suudi Arabistan ile Rusya arasındaki fiyat savaşının neticesi olarak düşse de işin aslı Koronavirüs’ün çökerttiği üretim ve tedarik mekanizmasında saklı.

Dünyanın en büyük atölyesinde çarkların durması diğer ekonomileri de yavaşlatıyor. Salgına bağlı can kaybının 5 bine yaklaşması, futbolculardan Hollywood oyuncularına varıncaya kadar popüler insanlara virüs bulaşması geniş kitlelerin haleti ruhiyesini altüst etti.

Farklı ülkelerde panik halde marketlere hücum eden insanlar da siyasetçiler de neyin ne olduğunu bilmiyor. Marketten üç parça alışverişle bir aile şehir hayatında kaç gün evde barınabilir ki!

AŞI BULUNMADAN RAHAT YÜZÜ YOK

Koronavirüs’ün panzehirinin en erken 2021 yılında keşfedilebileceği belirtiliyor ki o güne dek virüsün mutasyona uğraması hâlinde bütün emekler heba olacak.

O tarihe dek dünyadakilere rahat yüzü yok. Kâh inecek kâh yükselecek piyasalar.

Arz ve talep şokunun bir arada yaşandığı dönemlerde dünya lokal ekonomik krizi bile mumla aradı. Kriz kısa müddette “Buhran” dediğimiz trajediye dönüşüveriyor. En 1929 Büyük Buhran’ı böyledir. 2’nci Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yıkımın etkileri 1950’lerin ortalarına kadar sürmüştü.

Savaş yıllarındaki kadar yıkıcı olmasa da dünya 2020 yılında normal zamanlarla mukayese edilemeyecek ölçüde kıtlıkla, açlıkla ve on milyonlarca insanın işsiz kalması tehlikesi ile karşı karşıya.

S&P 500 ENDEKSİ BİR AYDA YÜZDE 20 ERİDİ

Borsalarda hisse senetleri her gün yüzde 5’ten fazla değer kaybediyor. New York Borsası’nda Dow Jones 30 ve S&P 500 endeksleri dün de yüzde 5’ten fazla geriledi. Son bir aylık değer kaybı yüzde 20!

Dünyanın en değerli şirketlerinin hâli böyle ise varın diğerlerini siz düşünün.

Petrolün varili (159 litre) talepteki düşüşün etkisi ile 32 dolar ki fiyat iki ay önce 70 dolara kadar yükselmişti.

Dünyanın en büyük uçak imalatçısı BOEING 13 milyar dolar borç talep etti bankakalardan. Rakibi AIRBUS’ın hisseleri de son bir haftada yüzde 14 düştü. Şimdiden üç hava yolu şirketi iflas etti.

Otel zincirleri krizin yaz aylarına sarkması ihtimaline göre yeniden bütçe hazırlıyor.

IMF 50 MİLYAR DOLAR AYIRDI

Uluslararası Para Fonu (IMF) 50 milyar dolar tutarında Koronavirüs paketi hazırladı. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerin liderlerine “pamuk eller cebe” mesajı verdi.

Dünya Bankası da paket hazırlığında. Hükûmetler zordaki şirketleri kurtarmak veya salgına karşı sağlık harcamalarını artırmak mecburiyetinde kalacak.

İtalyan hükümeti 16 milyar euroluk (113 milyar TL) Koronavirüs’e karşı destek paketi ilan etti. İtalya’nın neredeyse dünya ile olan irtibatı kesildi. Eczane, restoran ve marketler haricinde ticari faaliyetler yasaklandı.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, 13 Mart’tan 13 Nisan’a kadar Avrupa’dan ABD’ye seyahat yasağı getirdi.

ÇİN KRİZİN ORTASINDA

Çin’de şubat ayında otomobil satışları yüzde 79 azaldı. Ocakta da yüzde 90 gerilemişti satışlar. Kızıl Ejder’in ülkesi 1990’dan bu yana en düşük büyüme rakamına şimdiden razı.

Bu şartlar altında Türkiye’de göreceli bir sükûnet havası hâkimdi. Kemençe eşliğinde “Oy korona korona” türküsü söyleyecek kadar rahattı vatandaş! Ta ki iki gün evvel ilk Koronavirüs vak’ası resmen ilan edilinceye kadar…

Virüs huduttan resmen giriş yaptı bir kere...

Halk marketlere akın etti. Makarna, un ve bakliyat fiyatlarını yüzde 700 artıran fırsatçılar halktaki telaşı daha da artırdı.

TL, dolar karşısında değer kaybetmeye devam ediyor. Dolar bugün 6,26 TL ile 2018 yılı eylül ayından bu yana en yüksek seviyeye yükseldi.

BORSA İSTANBUL 90 BİNE DOĞRU DÜŞÜŞTE

Borsa İstanbul (BİST) yüzde 5’e yakın düşüşle 95 bin seviyesine kadar indi. Yüzde 10'u aşan değer değer kaybıyla turizm endeksi ve yüzde 6'nın üzerindeki düşüşle bankacılık endeksi satış dalgasında başı çekiyor.

Alman Borsası’nda DAX’ın yüzde 7 düştüğü pazartesi günü BİST yüzde 3 gerilemişti ki Varlık Fonu marifeti ile endeksin 100 binin üzerinde tutulduğunu sağır sultan duydu. Ancak satış dalgası öylesine kuvvetli ki kamu kaynakları ile düşüşe direnen hükümete de havlu attırdı.

Son iki ayda BİST’ten hisse alan on binlerce küçük yatırımcı bu arada battı. Onların hazin hikâyeleri yakında sosyal medyada paylaşılır.

Kriz endişesi ile bankalardaki döviz mevduatının toplamı 230 milyar dolara yaklaştı.

DOLAR KAÇ TL OLACAK?

Dolar için iki hafta öncesinde 6,10 TL destek seviyesini ifade ediyordu. Artık yeni seviye 6,20 TL. Dolar birkaç gün içinde 6,30 TL’yi de aşabilir. Euro için de 7,20 TL ve üzeri kısa vadeli hedeftir.

Altının onsu (31,1 gram) 1.630 dolara gerilerken altında kâr satışlarının akabinde gerileyen fiyat yeni alım fırsatı olarak değerlendiriliyor.

Rakamlar her mânâda havada uçuşuyor. Bir saat evvelki veri bir anda anlamını kaybedebiliyor. Küçük bir mahşerin ortasında herkes kendince sahili selamete çıkma telaşında.

Kriz uzadıkça mukavemet azalacak, yolda kalanların sayısı artacak maalesef. Herkesin hesabını buna göre yapmasında fayda var.

[Turhan Bozkurt] 12.3.2020 [Samanyolu Haber]