Meclisine göre Anayasa [Kadir Gürcan]

Mecliste yapılan anayasa görüşmelerindeki gayr-i ciddilik, ortaya çıkacak nihai anayasa metninin ne kadar şayan-ı itibar olacağı hususunda yeterince kanaat uyarıyor. İktidar milletvekillerinin hükümet ediyor olma ve her istediklerini yapabilme ölçüsüzlükleri ve şımarıklıkları meclisi neredeyse deliler koğuşunu çevirdi. 

Ne o öyle? Anayasa görüşmesi mi yapılıyor yoksa meclisin pehlivanları Kırkpınar’a mı hazırlanıyor, anlamak gerçekten zor. Bayan milletvekillerin gırtlağına sarılan kıt akıllıların bulunduğu, kabadayı edebiyatının zirve yaptığı bir zemindeyiz. “Bacağımı ısırdılar!” diye mızmızlanan ve pantolonu dizine kadar sıyırıp diş izlerini gösterenler bile var. Ne oluyorsunuz ya hu?

Anayasa işi ciddi bir iş: Eskilerin tabiriyle “Aksamını cami, ağyarını mani” hüviyetinde yoğun, sıkıştırılmış ve kompleks problemleri çözebilecek bir metin ortaya konulması gerekiyor. Maddelerin, şeker hastalarının kullandığı sakarin kesafetini bulması önemli. Her on yılda bir değiştirilme ihtiyacı duyulan ve kullanıldığı süre içinde KHK’lar ile kevgire döndürülen metinler için anayasa tabiri pek isabetli değil. 

Bakın yine, dokunulmaz bir zümre oluşturup, onları koruma altına almak için “Değiştirilemez ve değiştirilmesi bile teklif edilemez!” türünden ciddi görünümlü  ‘ilk maddeler’ ihdas ederek, diğer kısımları verip-veriştirecekler. Mevcut meclis çalışmaları zaten bunun sinyallerini veriyor. Vekiller birbirlerini yemekten, oy verdikleri kanun maddelerini okumaya fırsat bulamıyorlardır, şüphesiz. Bu ayrıntı, okumayı bilen, üniversite diploması olan hala zihni fakülteleri fonksiyonel olan meclis üyelerini adres ediyor. Mecliste okuma özürlü olanların sayısı az değil. Önümüzdeki yılların Türkiye’sini şekillendirecek kanun kitabından bahsediyoruz. Kimse alınmasın.

Bu tür anayasa çalışmalarının ömrü de, şimdi sebebiyet verdiği geniş çaplı komedi tesiri kadar kısa olur. Türkiye’nin en son anayasa tecrübesi 80’li yılların ihtilal günlerinin eseriydi. Kimsenin anayasa muhtevasını inceleyecek zihni tutarlılığı yerinde değildi. O günün kudretlileri, metin tamamlandıktan sonra kendilerini garantiye aldıklarından çok emindiler. 

Bugün olduğu gibi, o günün kudretlileri hiç hesaba çekilmeyeceklerini düşünüyorlardı. 90 yaşında hakim karşısına çıkarılıp, o gün yaptığı zulümlerin hesabı sorulan emekli cumhurbaşkanının sığındığı tek cümle “Ben kanun koyucuyum, beni yargılayamazsınız!” oldu. Hatta “Yargılanırsam, intihar ederim!” bile demişti. İntihar etmedi, yargılandı, suçlu bulundu ve eceli ile öldü. Cenazesi, soğuk, sevimsiz ve def-i bela kabilinden icra edilen devlet töreni ile ifa edildi. Çelenk çoktu ama, halktan kimse yoktu. Onların yaptığı anayasa da yüzde doksanlık referandum zaferiyle duyurulmuştu.

“Meclis yoğun çalışıyor!” görüntüsü verip, sistem dayatma egzersizleri yapan iktidar sahipleri Türkiye’nin asıl meselelerini hiç ağızlarına almıyorlar. Dolayısıyla hazırlanan anayasa, ülkenin dünyadan ve yaşadığı yüzyıldan kopuşunu hızlandıran terör ve ekonomik çöküş gibi ciddi problemleri giderecek esaslar içermiyor. 
Sadece geçtiğimiz ayda Türkiye’nin farklı şehirlerinde yüzden fazla hayata mal olan terör saldırılarına şahit olduk. Ekonominin ha patladı ha patlayacak nezaketinde kırılganlaştığı artık sır değil. Ülkenin durumu göz önünde bulundurulmadan kıymetli vekillerin Saray’a şirin görünme gayretleri anayasa metninin kalitesini yükseltemeyecek.

İktidar partisi Saray’ın da desteğiyle yeni bir anayasa yapabilir, referanduma gidebilir ve sistemi kökünden değiştirmek için farklı sondajlar deneyebilir. O yüzden bu kadar laubali ve vurdumduymazlar. 

Karamsar ve pesimist değiliz. Demokratik kurumların sadece isimden ibaret olduğu bir sistemde anayasa yaptığını zanneden iktidar sarhoşlarını ibretle seyrediyoruz. Türkiye Demokrasi Tecrübesinin kötü bir sayfası kapanana kadar sabır. Yüz yıl sabrettik. Acelemiz yok. 

[Kadir Gürcan] 16.1.2017 [Samanyolu Haber] newkadirgurcan@gmail.com

Dünyanın Cazibesi [Mehmet Ali Şengül]

İnsan dünyaya bir defa gönderilir, ikinci bir şansı yoktur. Dünyaya gözünü ilk açtığında nereye geldiğinin farkında bile değildir. Uryandır, sinesi şefkat dolu anne onu bir beze sarmıştır. Merhamet-i Sonsuz  olan Allah (cc) kan ve pislik içinden tertemiz, ab-ı hayat olan sütü anne musluklarından göndererek hayatını devam ettirmektedir.

Dünyada sanki ebedi kalacakmış gibi, hayatın değişik kademelerinde binbir zorlukla yaşam mücadelesi verirken, beklenmedik bir anda ecel kapısını çalar. Varsa evlat ve yakınları tarafından, hayatın başlangıcında bir beze sardıkları gibi yine  bir beze sarılarak, ölümsüz ve ebedi aleme intikal eder.

İşte böylesine geçici, misafir olduğumuz  fani dünyanın cazibedar güzellikleri, İnsan’ın başını döndürüp esir almakta; Allah‘ın Rızasını, Resülullah’ın (as) hoşnutluğunu, ebedi hayatı ve hakimler Hakimi Allah huzurunda hesap vermeyi unutturmaktadır.  

Kehf suresi 7.ayette, “Biz, dünyada bulunan her şeyi ona bir zinet kıldık. Böylece insanlardan kimin daha iyi iş gerçekleştireceğini ortaya koymak istedik.”

Mülk suresi 2.ayette, “Hanginizin daha güzel iş ortaya koyacağını denemek için, ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O azîzdir, gafurdur.”

Zavallı insan huzur bulayım derken, şeytanın cazibedar fitnesiyle cehenneme namzet hale gelmekte, bu fani alemin geçici lezzet ve zevklerinde boğulup gitmektedir.

Bu haliyle insan, ya nefsinin esiri olup dünya cennetinde ahiretini kaybedecek, veyahut kainatı emrine veren Rabbi'ni tanıyıp, O’nun emir ve yasakları doğrultusunda dünya ve ahiret mutluluğuna erecektir.

‘Kaptanı olmayan bir geminin rotası denizin dibidir.’ Dünya denizinde dalgalara teslim olmadan, istikameti koruyarak hedefe ulaşmak için, ancak o dalgaları yaratandan emir alarak yönünü tayin eden bir Kaptan’a ihtiyaç vardır. Müminler, şaşmayan ve şaşırmayan, kıyamete kadar kaptanlığı devam edecek, Hz.Sadık-ı Masduk olan Efendiler Efendisi’ne(sav) ve Kelam-ı Ezeli olan Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’a itaat ettikleri ölçüde Mevlanın Rızasını kazanma imkanı elde etmiş olacaklardır.

Yaratılan varlıkların en şereflisi, yeryüzünde hakkın en parlak aynası, eşi menendi olmayan sanat harikası bulunan, inansın inanmasın ‘İnsan’ ismiyle müsemma bütün insanlar,  Allah’ın kulları ve Resulullah’ın (sav) da ümmetidirler. Bunlarda Ümmet-i davet ve Ümmet-i icabet olarak ikiye ayrılmaktadırlar.

Allah kullarına çok şefkatli ve  merhametli olduğundan, hayatın devamına vesile olan hava, su, güneş ve toprak gibi en lüzumlu nimetlerini en ucuza ve ücretsiz lutfetmektedir. 

İmanla şereflenen, imanın zevkini ve huzurunu vicdanında duyanlar; Haktan mahrum insanlara, gece gündüz davayı temsil ederek model ve örnek olmak suretiyle, hakkı ve gerçekleri duyurmakla sorumlu, mükellef ve muvazzaftırlar.

Ali İmran suresi 104.ayette Rabbimiz, “Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır.”  

Ali İmran suresi 110.ayette de, “Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a inanırsınız....” buyurmaktadır.

İnsanların ebedi saadeti kazanmaları adına Allah’ın en son tayin ettiği Nebiler Sultanı Efendimiz’e (sav), Şuara suresi 3.ayette “(Habibim) Onlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini yiyip tüketeceksin?” 

Kehf suresi 6.ayette, “Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin.”  

Fatır suresi 8.ayette “Hiç kötü işleri kendisine güzel görünen kimse, iyilik edip dürüst işler işleyen kimse gibi olur mu? Allah dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini doğru yola iletir.  O halde insanlardan ötürü üzülüp kendini mahvetme! Çünkü Allah onların bütün yaptıklarını bilir.” 

Nahl suresi 127.ayette, “Sabret! Senin sabrın da ancak Allah’ın yardımı iledir.  Kâfirlerin yüz çevirmelerinden mahzun olma, yaptıkları hilelerden dolayı da telaş edip darlanma.” buyurmaktadır.

İşte böylesine inanmayan insanlara bile şefkat duyan, inanmaları için çırpınan Nebiler Sultanı’nı ortadan kaldırmak için ölüm tuzakları kurmuşlar, başını yarıp dişini kırmışlar, yapmadıkları eza, cefa bırakmamışlardır. Buna rağmen Efendimiz (sav), kuvvete baş vurmamış,  kin ve nefret duymamış, müsamaha ile şefkat ve merhametle muamelede bulunmuş, onların ahiret hayatının kurtuluşu adına dişini sıkıp sabretmiştir.

Aynı sıkıntılara maruz kalan Sahabe Efendilerimize (r.anhüm) de yaşadıkları tahammül-fersa  eziyetlere karşı, onlara sabrı tavsiye buyurmuşlardır. 

 [Mehmet Ali Şengül] 16.1.2017 [Samanyolu Haber] masengul@samanyoluhaber.com

Burçlar ve Saraylar [Abdullah Aymaz]

Bediüzzaman Hazretleri, Yirminci Söz’ün İkinci Makamı için, “Peygamberlerin mucizelerinin yüzünde parlayan Kur’an’ın bir mucizelik parıltısı” ifadesini kullanarak, aslında Kur’an’da anlatılan peygamber mucizelerinin,  insanlar için ilim, feni teknik ve teknolojinin gelişmesinde ilham kaynağı olduklarını ve ilimlerin nirengi noktalarına işaret ettiklerini söylüyor. Ayrıca Kur’an’da anlatılan bazı tarihî olayların içinde de bu çeşit işaretlerin bulunduğunu söyleyerek Buruc Suresinde geçen Uhdûd Ashabının zulümlerini anlatırken, trene de  işaret ettiğini ifade etmektedir…

Genel olarak bu sureyi ele aldığımız zaman, “buruc” kelimesi “burc”un çoğuludur. Görünen şeye, görünme mânasından gökteki burçlara, yıldız kümelerine delâlet ettiği gibi, daha sonraları her bakanın gözüne çarpacak şekilde görünen yüksek köşk ve saraylara  da burç denilmiştir. Kısaca Buruc Suresinin meâli: “Burçlara sahip gökyüzüne… Geleceği bildirilmiş kıyamet gününe… Orada şâhitlik edene ve edilene de yemin olsun ki: Ateş dolu hendekler hazırlayanlar (Uhdud Ashabı) kahrolsun (İlahî rahmetten kovulmak suretiyle ezilmek ve başkalara ibret olacak şekilde cezalandırılsın). Onlar o ateşin üzerine oturmuş (ateşin çevresine oturmuş) lardı. O işkence yaptıkları müminleri seyrediyorlardı. O müminlerden sırf, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan, Aziz ve Hamîd olan Allah’a iman ettikleri için intikam aldılar. Hâlbuki Allah, her şeyi görmektedir. Şüphesiz ki, mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip sonra da tevbe etmeyenlere hem cehennem azabı hem de yanma cezası vardır. İman edip sâlih ameller işleyenlere ise ırmaklar akan Cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur. Muhakkak ki, Rabbinin yakalaması çok şiddetlidir. Bilin ki, O, ilk olarak yaratan ve ölümden sonra tekrar geri getirendir. O, çok bağışlayan ve çok sevendir. Şerefli Arşın Sahibidir. Dilediği şeyleri, durmadan yapıp  Yaratandır. Orduların, Firavun ve Semûd kavminin başlarına gelen felâketlerin haberi sana geldi mi? Doğrusu inkârcılar, hakikatları yalanlayıp dururlar. Allah da onları arkalarından kuşatmaktadır. Hakikatta ise, onların yalanlamaya çalıştıkları şerefli Kur’an, Levh-i Mahfuz’da bulunmaktadır.” (Buruc Suresi, 85/1-22)

Uhdud, uzun hendek veya yarığa, bir de kamçı ile işkence edilip dövülen kimselerin bedenlerinde yol yol kan oturarak moraran kamçı yerlerine denir. Yani işkenceciler sadece, ateşli hendeklere atmıyorlar, böyle de işkence yapıyorlar. Ama bu yaptıkları şeyler, mümin erkek ve kadınları inandıkları davadan vazgeçirmiyor. Bilakis işkenceci zâlim ve gaddarlar lânete uğrayıp nihayette ezilerek mağlup edilmişlerdir. Bunlar ister, Necran Hıristiyanlarına zulmeden Zûnüvas olsun, ister Mekke Müşrikleri, ister, Hitler, ister, Stalin, isterse, başka zâlimler olsun, ister çağımızın zâlim ve gaddaları olsun fark etmez. Kur’an okyanusu küçük bir testide gösterircesine, cüz’î bir hâdise ile benzer bütün olayları gözler önüne serer. Meseleyi sadece, Peygamber Efendimizden (S.A.S.) yüz-yüz elli sene önce olup bitmiş bir olay olarak görürsek, ders ve ibret alamayız. Kur’an, geçmişi, geleceği ve hâli hazır her şeyi birlikte mütâlaa etmemiz için olayları gözlerimizin önüne koyar: Surenin altıncı âyetinde zâlimler için “Ashab-ı Uhdud, o ateşin üzerinde bulunuyorlar” buyuruyor. Halbuki onlar ateşli hendeklerin çevresine dizilmişler, yaptıkları işkenceleri hoyrat bir zevkle seyrediyorlar… Ama Kur’an, onların Cehennem ateşinin üzerindeki hallerini de o anda tasvir ediyor. Yani yaptıkları ateş zulümleri, aynen Cehennemde ateş azabı ve işkencesi olarak kendilerine dönecek… Aynı zamanda sömürgeci işkencecilerin İslamın başını dağıtmak için ateşli vasıtalara binerek (şimenfider ve o zamanın harp gemileriyle Osmanlı ülkelerini) işgallerine de işaret etmektedir. Bu husus ayrı bir yazı konusudur.

Ashab-ı Uhdud ve benzeri zâlimlerin mümin erkeklere ve kadınlara inanç ve davalarından döndürmek için yaptıkları fitnelerden tevbe etme yolu da gösteriliyor. Tevbe etmeyenlere hem Cehennem azabı hem de ateş azabı var. Bu ikinci azap Cehennemde zaten olacak, ayrıca dünyada da hem maddi hem de vicdanlarını yakan  mânevî azap olabilir… 

[Abdullah Aymaz] 16.1.2017 [Samanyolu Haber] aaymaz@samanyoluhaber.com

Yok örgüt, yap örgüt iddianameleri [Haber Analiz: Erman Yalaz]

15 Temmuz darbe girişiminden sonra esnaftan öğretmene, akademisyenden gazeteciye 120 binden fazla insanın gözaltına alındığı, bunların 45 binden fazlasının halen tutuklu olduğu tam bir hukuksuzluk ve kıyım süreci yaşanıyor. Darbe ile iltisakı bulunmamasına rağmen onbinler sudan sebeplerle, fişleme raporları ve ihbar ve iftiralarla mağdur edildi. Ankara ve İstanbul başta olmak üzere, Samsun, Konya, İzmir gibi Anadolu’nun değişik illerinde yürütülen ve aylardır haklarındaki suçlamaları bilmeden hapiste tutulan mağdurların iddianameleri ortaya çıkmaya başladı.

CHP’YE OY TOPLAMAK DA, TEHECCÜD KILMAK DA ÖRGÜT FAALİYETİ

Olağanüstü Hal (OHAL) kapsamında çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile esir alınan toplum ve devlet aklının yaşattığı travmanın izleri iddianamelerde açıkça görülebiliyor.  Burs vermek, kurban bağışlamak, sendika ya da dernek üyesi olmak, Bank Asya’da hesabı olmak, çocuğunun okuduğu okul ya da gittiği dershanenin KHK ile kapatılmış olması, komşusunun bu kurumlarda çalışıyor olması, adliye önünde eyleme katılmak, CHP’ye oy istemek,  kapatılan yayınevlerinin kitaplarının bulunması, çocukların okul kitapları ya da soru bankaları, Zaman, Meydan gazeteleri, Yenibahar, Aksiyon, Sızıntı, Fountain dergisi abonesi olmak ya da evinde bulundurmak, günlük 5 vakit namazla yetinmeyip evvabin, kuşluk, duha ve teheccüd namazı kılmak örgüt eylemi, suçlama ve gözaltına alınmak için; hatta tutuklanmak için yeterli sebep.

SENDİKAL FAALİYET; DERNEKLEŞME, EVİNDE CD VE KİTAP BULUNDURMAK SUÇ

Akla ziyan bir bakış açısı. Adına iddianame, yapılan işe yargılama denecek. Üstelik iddianamelere suç delili diye konan şeyler, eylem ve suçlamalar istisnasız tamamı anayasal güvence altındaki özgürlükler. Örneğin sendikalı olmak, dernek üyeliği. Anayasa’nın 51. Maddesi, doğrudan bu hakkı koruma altına almış. Anayasa çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurabilir, serbestçe üye olabilir, çekilebilir, diyor. Fişleme ve yaftalama ile gözaltına alınmış bir eğitimci için Aktif Eğitim Sen üyeliği suç unsuru olarak sunuluyor. Bu kafayla yarın bir başka savcının Memur-Sen üyelerini, bir başka zamanda KESK üyelerini terör örgütü üyesi ilan edip toplaması kaçınılmaz. Bunu iddianameye yazan savcının, lehte delil kapsamında değerlendirdiğini düşünmek istiyor insan. Öyle ya, gizlilik, örgütsel suç, hatta eline kalem kitap dışında bir şey almamış, ikametinden Cd ve kitap dışında delil (!) bulunamayan bu şahıslara, bak bunlar yeraltı örgütü değilmiş, sendika kurmuşlar, kurulana üye olmuşlar demek düşmeli. Normal şartlar ve normal hukuk düzeninde tabi.

ŞAHISLARIN SOMUT SUÇLAMALAR YÖNELTİLECEK YERE ‘DEVLETİN SİLAHI, TERÖR ÖRGÜTÜ SİLAHIDIR’ FELSEFESİ YAPILIYOR

İddianamelerin genel başlıkları açısından bakıldığında her birinde şablon olduğu anlaşılan örgüt tarifleri ve uzun giriş metinleri yer alıyor.  Örneğin İstanbul’daki bir savcının iddianamesinde 200 sayfalık iddianamenin yarısından fazlası örgüt tarihçesi üzerine yazılmış tezleri anlatmakla geçiyor. Suç bulamadık ama bu bir örgüt, üstelik silahlı örgüt demek için hukuku yerle yeksan etmiş savcılar. Somut ve şahsi suç delilleri olması gereken dosyalarda, ‘devletin silahı, terör örgütü silahıdır’ gibi absürt bir mantıkla, kamudaki kişiler hem örgütle hem terörle suçlanıyor. Bir akademisyenin, bir öğretmenin iddianamesinin başında onlarca sayfa anlatılan silahlı terör örgütü meselesinde, nasıl bir ilişkisinin olduğu sorusunun cevabı yok. Savcıların somut delil ve gerçeklerle de pek derdi yok.

SAVCILAR İYİ BİRER AKP MİTİNGİ İZLEYİCİSİ Mİ?

Kamuoyuna ‘fetö’ diye deklare edilen suçlama ve örgütün silahları, silahlı eylemleri nerede? Nedir? Dosyalardaki kişilerle bunun ilişkisi nedir? Yani 4-5 ay önce derdest edip hapse atılan insanlar hangi silahlı eylemin katılımcısı, faili, yardım ve yataklık edeni? Cevabı yok. Bunun yerine uzunca bir terör örgütü felsefesi denebilecek yazı kaleme alınmış. Akademik görüntü olsun diye de ‘Düşman Hukuku’, ‘Ceza Hukuku’ vb kitap ve makalelere bol bol atıf var. Örgütün silahı yok, denecek yerde, devletin onlara verdiği silahlar bu yapıyı silahlı terör örgütü yapıyor diyor savcılar. Tanıdık değil mi bu laflar? Meydanlarda siyasi argüman olarak söylenen sözler, AKP ve Tayyip Erdoğan’ın çokça izlenmiş miting konuşmaları örgüte delil.

Buna karşın bireysel özgürlükler, anayasal güvenceler, eğitim, örgütlenme, teşkilatlanma, düşünce, basın ve ifade özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, sosyal medyada tweet atma, Facebook’ta paylaşımda bulunma gibi sıradan ancak en temel haklar yok sayılıyor. Kültürler arası, din mensupları arası diyalog faaliyetleri, özel okul açma, dershanecilik, yoksul çocuklar için burs toplamak, AKP’li belediyelerin bizzat destek verdiği etüd merkezlerinde çalışmak, Türkçe olimpiyatları katılımı, buna dair sosyal medya paylaşımları örgüt faaliyeti.

BAŞBAKAN DAVUTOĞLU’NUN HİMAYE VE KABULLERİ DEĞİL, VATANDAŞIN PAYLAŞIMI SUÇ

Anadolu’da bir ilde onlarca insanın tutuklandığı iddianamede bir kişiye sadece tek suçlama yöneltiliyor. Facebook’ta yaptığı paylaşım. “Şüpheli’nin Facebook hesabından örgütün amaçları ve ideolojileri doğrultusunda paylaşımlarda bulunduğu…”diye başlayan iddianamedeki suçlama şöyle sürüyor: “Tanzanya’nın Bağları-11.Türkçe Olimpiyatları.” Yorum dahi yazılmamış bir şarkının sosyal medyadan yapılan video paylaşımı suç delili olarak kullanılmış. Aynı gün, dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Türkçe Olimpiyatları öğrencileri kabul ediyor. Paylaşımı yapılan olimpiyat etkinliği Ankara finali. 11 Haziran. 5 gün sonra hafta sonu finalini bizzat Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla Atatürk Olimpiyat Stadı’nda yapılıyor. O programın da gözde şarkısı Tanzanya’nın Bağları. Tek somut delil. İkincisi daha trajikomik. Bir termal kaplıcada tatil yapmak.

Tanzanya’nın Bağları şarkısını Facebook’undan paylaşan esnafın davada şunu söylemesi ve savcıların kaydına aldırması elzem.  16 Haziran’da aynı şarkıyı bizzat dönemin Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve eşleri de dinledi. Üstelik uzunca da alkışladı. Bizden savcılara söylemesi. Youtube’da aranınca coşku ve katılım olanca heybetiyle görülebiliyor.

Bir başka sanığın, üstelik eğitimci ve sendika üyesi bir kişinin, dershanelerin kapatılması sürecinde 3-5 Twitter paylaşımı en önemli (!) suç delili yapılmış. Şüpheli olarak aylardır hapiste bekletilen kişinin yaptığı tek şey var. Hükümetin eğitim politikalarının yanlış olduğunu anlatan sosyal medya paylaşımında bulunmak. Örneğin, “Eğer dersaneler kaldırılırsa, özel dersler karaborsaya iner…, dershane olmasa iyi bir mesleğe sahip olamazdım.” yazmış. Bunlar örgütsel paylaşım! Suç!?

EŞİN KYM’YA BAĞIŞ YAPMIŞ NE DİYORSUN!?

Bir akademisyene, Avrupa, ABD, Uzakdoğu ve Orta Asya’ya neden bu kadar çok gittiği sorulmuş. 15 yıl önce yapılmış bir Amerika seyahati suçlama konusu. Kayseri’de tutuklanan ve Türkiye’nin en büyük holdinglerinden Boydak Holding’e kayyım atama, TMSF’ye geçme nedeni sayılan eylemler arasında kurban kesme faaliyeti vardı. Mardin’de 200 kişi ile kurban kesti diye suçlanmış, Van’da depremzedelerin 2 bin 500 konteyner evinin ihtiyaçlarını temin etmesi suçlama konusu yapılmıştı. Yine İstanbul ve bir Anadolu ilinde bir devlet memuruna eşinin hesabında Kimse Yok Mu Derneği’ne yapılmış kurban bağışı suçlama olarak yöneltiliyor.

KIZILAY, DİYANET, İHH DİKKAT! KURBAN TOPLAMAK TERÖR SUÇU

Milyonlarca ihtiyaç sahibine yardım eli uzatan KYM’nin silahlı örgüt olduğunu iddia ediyor savcılar. Aklınıza mukayyet olun. Afrika’daki görme özürlülere katarakt ameliyatı, Somali’de açılan su kuyuları, Pakistan’da depremzedelere yapılan konutlar, milyonlara ulaşan kurban etleri suç. KYM, KHKlar ile kapatıldı, faaliyetleri durduruldu. Bakanlar Kurulu oluru ile kamu yararına dernek statüsü verilen ve bu unvanı sonuna kadar hak etmiş bir kurumun bağış listesi, artık suç belgesi. Suçlama, kurban toplamak, kurban bağışlamak! Bu durumda, iktidara yakın sivil toplum kuruluşlarının İHH, Cansuyu gibi farklı çevrelere hitap eden onlarca derneğin, Kızılay’ın, Diyanet’in yaptığı ne oluyor acaba?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın KYM’yi de dahil ettiği soruşturmada 2011 yılına ait kurban kesim listelerinin talep edildiği yazı ve soruşturma dosyasındaki bilgiler ortaya çıktığında, AKP hükümeti ve su sivil toplum kuruluşları sus pus olmuştu. Demek ki neymiş, 15 Temmuz’dan sonra kurban toplama faaliyeti zinhar terör kapsamına alınmış. Hala kurban toplayan cemaatlere, devlet kurumlarına duyurulur.

‘ÖRGÜTÜN EN ÖNEMLİ HABERLEŞME ARACI GSM HATLARI’!?

Bylock kullanmak, KHK ile kapatılan bir kurumda çalışmış olmak da suçlamalar arasında yer alıyor. Sigorta dökümlerini, Bank Asya harcama ve banka hareketleri dökümlerini alan savcıların meşhur Bylock suçlamaları için somut hiçbir delili yok. Sadece şöyle deniyor, “İnternet haberleşmeyi imkan tanıyan Bylock, Skype, Tango, WhatsApp, vb. programlar şifreli ve düşük maliyetli olması nedeniyle oldukça sık tercih edilen haberleşme yöntemleridir.”… Eeee. Yani!?

Sıkı durun daha fenası geliyor. Bir savcı üşenmemiş yazmış. “Örgütün en önemli haberleşme aracı GSM hatlarıdır…” Tabi insanlık son çeyrek asırdır, dumanla haberleşiyordu. Sayın savcılar hangi dünyada yaşıyorlar acaba? Bilgi Teknolojileri Kurumu’nun verilerine göre, Türkiye’deki cep telefonu kullanıcı sayısı 73.2 milyon. Akıllı telefon kullanıcısı 42 milyonu aşmış. Ne olacak şimdi? Herkes örgütten. Skype, WhatsApp, Bylock gibi açık kaynak kullanıcı rakamlarını yazmaya gerek yok sanırım.

Suçlanan, 5 aydır hapiste olan kişiye yönelik iddianamede aynen şu ifadeler var Bylock ile ilgili, “İçişleri Bakanlığı EGM….. sayılı yazısına göre, Bylock adlı şifreli haberleşme sisteminin kullanıcısı olduğu…” yazıyor. Yazışma, içerik, gerçekten kullanıcı olup olmadığı, darbe ile ilişkisi, hangi eylemlerde bylock yazışması ya da WhatsApp yazışması yapıldığı yok. Fişleme var, bu liste üzerinden de tutuklama.

Bir de ‘HTS, Bilirkişi Raporları sonradan gelmek üzere’ tanımlaması iddianamelerde sıkça geçiyor. CMUK’a göre, delillerin tamamı toplandıktan sonra iddianame hazırlanması gerekiyor. Yani savcılar delil bulamadıklarını her iddianamede üstü örtülü bu yazılarla teyit ediyor. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında açılanlara yöneltilen suçlamalar neredeyse aynı. Netice de öyle: Düpedüz hukuksuzluk.

[Erman Yalaz] 16.1.2017 [TR724]

Ahbap çavuş kapitalizmi: Yandaşın kur zararı silinecek [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Döviz artışına karşı makul tedbirler almayan, bütün mesaisini partili cumhurbaşkanlığına sarf eden hükümet kendisine yakın iş adamlarına yeni bir kıyak yapmaya hazırlanıyor.

Maliye 1990’lı yıllarda olduğu gibi kur farkını tespit ederken ‘döviz satış bedeli’ yerine ‘döviz alış bedeli’ni esas alacak. Böylece şirketler 2016’da ortaya çıkan kur farkını gelecek senelerin bilançosunu yayacak.

31 Aralık 2015’ten önce başlayan yatırımlar için 1 Ocak 2016 tarihi itibarıyla ilan edilen döviz kurları esas alınacak. 2016 yılı içinde başlanan yatırımlarda ise o tarihteki kur dikkate alınacak. Bu haktan faydalanan firmalar ilave ipotek göstermek, sermaye artırmak gibi malî yüklerden kurtulacak.

Madalyonun öbür yüzünün kaça patlayacağı ise meçhul. İlk bakışta Vergi Usul Kanunu’nun “Yabancı paralar” başlıklı 280. maddesinin bu konuda Maliye Bakanlığı’na verdiği yetkinin kullanılması gibi görünse de bu hamlenin iç yüzü farklı.

O İHALELERİN YÜKÜ GİTTİKÇE AĞIRLAŞIYOR

3.havalimanı, Osman Gazi ve Yavuz Sultan Selim köprüleri, Gebze-İzmir otoyolu gibi büyük ihalelerini, elektrik dağıtım şirketlerini ve enerji santrallerini döviz kredisi kullanarak alan işadamları bir kere daha devlet imkânları ile kurtarılacak. Özel sektörün bir senelik vadede 70 milyar dolar borç ödemesi var. Bu tutar içinde yukarıdaki ihaleleri alan şirketlerin ödemeleri ağırlık teşkil ediyor.

Her köşe başında karşımıza çıkan ve ‘yine mi bunlar’ dedirten gruplar hangileri? Cengiz, Limak, Kolin, Kalyon, İbrahim Çeçen (IC), Eksim (Abdullah Tivnikli), Çalık, Kiler, Albayrak, Sancak ve Ciner gibi ihalelerde hükümetin en fazla tercih ettiği gruplar dövizdeki artışa karşı koruma altına alınacak.

Bunların yanı sıra yönetim kurullarını AKP’ye yakınlığı ile bilinen eski bakan ve bürokratların işgal ettiği THY, Türk Telekom, Turkcell ve Petkim gibi şirketlerin de kur zararı zamana yayılacak.

4 Ocak 2016’da Dolar 2,94 TL, Euro 3,21 TL idi. 4 Ocak 2017’de ise Dolar 3,57 TL, Euro 3,72 TL.  Aradaki fark döviz borçlusu yandaş şirketlere aksettirilmeyecek. Her sene başında yayımladığı tebliğ ile bir önceki yılın bilançosunda kur farkı belirlenirken uygulanacak kuru ilan eden Maliye daha ziyade Merkez Bankası’nın yılın son günü ilan ettiği kuru dikkate alıyordu.

MALİYE ‘VERGİ GELİRİ DÜŞÜYOR’ DİYE VAZGEÇMİŞTİ

Yandaş işadamı ve şirketleri kur zararından kurtarmak için bu teamül değiştirilecek ve istikrarsızlığın hâkim olduğu 90’lara dönülecek. Maliye 2000’li senelerde kur düştükçe vergi gelirleri de azalınca uygulamadan vazgeçmişti.

Hükümetin kapısını çalan yandaş işadamlarının talebi kabul edilirse Hazine zararı vatandaşın sırtına yüklenmiş olacak. Yayımlanacak tebliğde döviz borcu olan bütün şirketlerin yer alması beklenmiyor. Hükümete yakın isimlerin listeye girememe gibi bir endişesi yok. Zira düzenleme onlar için getiriliyor.

Yatırım için ihaleye çıkarken imarlı arsa, kamu bankalarından son sürat kredi, işletme safhasında yolcu/araba garantisi, yetmedi kur farkına kadar ince hesaplanmış kur garantisi. Ahbap çavuş kapitalizminde hudut yok. Şimdi de geriye dönük kur zararının telafisi sağlanacak.

Ne kadar calib-i dikkat! Kur artışını gelir kaleminde anında yandaş işadamının hesabına geçiren hükümet gider bahis mevzuu ise görmezden geliyor. Daha geçen ay Yap-İşlet-Devret ile işletilen köprü, otoyol, havalimanı ve limanlar için ödemelerin sene sonundaki kur üzerinden hesaplanacağı açıklanmıştı. Şimdi aynı firmaların bilançolarında kur farkından doğacak zararların ortadan kaldırılması için mesai harcanıyor.

Utanmasalar bazı holdinglerin kasalarına fazladan para da koyacaklar. Böyle ticaret nerede görülmüş. Risk sıfır, kazanç yüzde 100 garanti. Sırtını devlete yaslamak deyimini de aşan yeni bir asalak ekonomisi ile karşı karşıyayız.

EKONOMİYİ TROL KAFASI İLE ÇÖKERTTİLER

Hükümet kurdaki artış karşısında acı hakikatle yüzleşiyor. Döviz şokunun troll kafası ile gülüp geçilecek bir kriz olmadığını ve bunların faturasının senelik bilanço döneminde ayan beyan ortaya çıkacağını kaç defa belirttim.

Madem hükümet dolar ve Euro’nun yükselişine mani olamadığını bu şekilde itiraf ediyor ve telafi için adım atıyor. Madem böyle bir niyet var. Niyet ve adımın makuliyetini tartışmaktan bir şartla vazgeçebiliriz. Bütün döviz borçlusu şirketlere, şahıslara aynı hak tanınırsa ne âlâ.

Yoksa bazı firmalar ‘döviz alış bedeli’nden faydalanırken bazıları uygulamanın haricinde tutulursa şiddetle karşısında durmak icap eder.

Garantili kazançta hep ayrıcalık tanınan grupların zararlarının vatandaşın sırtına yıkılması adil bir tavır değildir. Karar verilmeden evvel bir kere daha düşünmekte fayda var. Aksi takdirde hükümet, ‘Her ne olursa olsun uygulama o şirketler lehine gerçekleşir. Zira hükümetle bu firmalar arasında zimnî bir ortaklık var’ gibi iddiaları tescillemekten öteye gitmez.

Memleketteki son moral kırıntıları da ahbap çavuş kapitalizmine feda edilmesin.

[Semih Ardıç] 16.1.2017 [TR724]

100 yıllık açlık, 10 yıllık yağma [Vehbi Şahin]

Hep “Yüce Meclis” diye bahsettik Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden…

Milli İrade’nin tecelli ettiği yerdi orası çünkü…

15 yıldır ülkeyi tek başına yöneten Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP iktidarı, bu kavramın da içini boşalttı maalesef.

Yüce Meclis sadece AKP’ye ve onun değişmez tek lideri Erdoğan’a hizmet eden bir noter kâtipliğine dönüştü.

Erdoğan’ın Başkan olması için yapılan son anayasa değişikliği görüşmelerini izlediniz mi?

“KÖPEK GİREMEZ”

Kasaba politikacılarının, kendi varlık sebepleri olan Meclis’i bypass eden anayasa değişikliği için verdikleri cansiparene mücadeleyi gördünüz mü?

“Anayasa değişikliği yapılırken partiler grup kararı alamaz ve milletvekilleri oylarını gizli kullanır” kuralını açıktan ihlal eden bakanların ve milletvekillerinin pervasız tavırlarına ne demeli peki?

Sağlık Bakanı Recep Akdağ kendisini “Suç işliyorsun” diye uyaran CHP’li vekilleri şöyle  haşladı mesela?

-“Hadi lan. Suç işliyorum. Sana mı soracağım”

Demek ki AKP’lilerin suç işleme özgürlüğü var.

Bakan böyle derse milletvekili ne yapmaz…

AKP’li Orhan Deligöz de çıktı, kullandığı oyu objektiflere poz vererek gösterdi.

“Anayasa suçu işlemek öyle değil böyle olur” dedi yani…

Daha vahimi ise Meclis’te vekillerin yumruk yumruğa kavga etmesinden sonra AKP sıralarında açılan bir pankartta yazan yazıydı.

-“Köpek Giremez”

Ne kadar aşağılayıcı bir ifade…

KUTSAL MİSYON!

Peki nedir AKP’li milletvekilleri bu kadar motive eden temel sebep?

Pekçok faktörden söz edilebilir.

Benim kanaatim kendilerine ve liderlerine biçtikleri kutsal bir misyon var.

Bu amaca ulaşmak için anayasayı da kuralları da yerleşik teamülleri de çiğnemeyi vazife biliyorlar.

Geçenlerde AKP Milletvekili Metin Külünk bunu açık etti zaten.

“Başkanlık sistemi ile 200 yılın hesabını soracağız” dedi.

Külünk’e göre bürokratik oligarşi 1808’de Sened-i İttifak’la ülkeyi ele geçirmeye başladı. 1960 darbesiyle de işgal etti.

Şimdi AKP başkanlık sistemine geçerek bürokratik oligarşinin belini kıracakmış.

Peh!

100 YILLIK HESAPLAŞMA

Benzer bir yüzleşmeden eski Başbakan Ahmet Davutoğlu 2012‘de bahsetmişti.

Ama onun bahsettiği “düşman” içeride değil dışarıda idi.

Ne demişti Davutoğlu özetle…

-1914 Birinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıl ve 2014 bu savaşın 100’üncü yıldönümü…

-1915, Fransa’nın bugün istismar ettiği, Ermeni ile birlikte bizim tarihimize kara leke çalmaya çalıştığı bir tarih. Bir 100’üncü yıl travması.

-1917 Ortadoğu’dan çıkışımızın 100’üncü yılı.

-1918 bir imparatorluğun, kadim bir devletin, Osmanlı’nın bittiği yıl.

Bu tarihleri sıraladıktan sonra şöyle bir hüküm vermişti Davutoğlu…

-AK Parti kadroları olarak, önümüzdeki 100 yılı inşa etmek için çalıştığımızın bir göstergesi olarak hemen şu hesabı yapınız.

-1911 ile 1923 yılları arasında nereleri kaybetmişsek, hangi topraklardan çekilmişsek 2011 ile 2023 arasında o topraklarda tekrar kardeşlerimizle buluşacağız. Bu, zorunlu tarihi bir görevdir.

HEBA OLAN BİRİKİM

Buluştular mı?

Kaybettiğimiz yerleri geri aldılar mı?

Sadece Suriye ve Irak’ta yaşanan dış politika fiyaskosuna bakmak yeterli.

Bırakın almayı mevcudu bile koruyamadılar.

Üstelik kendi günahlarını gizlemek isterken yüzlerce yıllık birikimi heba ettiler.

Ama ne gam…

Yeter ki Erdoğan başkan olsun, AKP de iktidardan düşmesin.

Peki 15 yıllık AKP hükümetinin kendine biçtiği kutsal misyonu ve iktidarı asla bırakmama stratejisini nasıl izah etmek lazım.

İşledikleri suçların cezasını çekme korkusu mu?

Yolsuzluğun hesabı sorulur endişesi mi?

İLK KEZ HAZİNE’Yİ ELE GEÇİRDİLER

Bu soruların cevabını vefatından 10 ay önce Ocak 2015’te Hürriyet’e verdiği röportajda usta yazar Çetin Altan, gayet veciz anlatıyor.

“Hükümetin ‘cihan devleti’ vizyonunu nasıl görüyorsunuz?” sorusuna bakın nasıl cevaplıyor:

-Saçmalamanın sempatik bir yanı vardır ama ciddiye almaya başlarsan tehlikeli olur. 2014 yılında, 10 bin dolarlık adam başına milli gelirle, insanlığın teknolojik ilerlemesine zerre katkıda bulunmadan, cihan devleti olmazsın, rezil olursun.

Muhafazakar kesimin parayla ilişkisini anlatırken de harika tespitlerde bulunuyor:

-Kemalistler devletin hiç olmazsa görüntüsünü korumaya çalışırdı. Bunların öyle bir özeni de yok. “Yıkalım geçelim” gibi davranıyorlar.

-Bir de 100 yıldan beri ilk kez devlet hazinesini ele geçirdiler. Yüzyıllık açlık… Kapışacaklar biraz.

-İttihatçılar da devlet hazinesini ele geçirdiklerinde böyle çıldırmıştı. Paraları kapışmışlardı. Sonunda parçaladılar ülkeyi, yerine yeni bir devlet kuruldu.

PİYANGO GİBİ GÖRÜYORLAR

Durum bu kadar vahim aslında, fakat halk bunun niye farkında değil?

Çetin Altan, vatandaşın yolsuzluk iddialarına tepki göstermemesini şöyle yorumluyor:

-Yolsuzluğu piyango gibi görüyor. Bana da çıkabilir diye… Yolsuzluğun bitmesini istemiyor, yolsuzluktan pay almak istiyor.

Çetin Altan 2015’in Ekim ayında öldü.

Bugünleri görse muhtemelen daha farklı değerlendirmeler de yapardı; ama şu söyledikleri bile Türkiye’nin nasıl bir zihniyetle yönetildiğini gösteriyor bize.

ALİ BULAÇ HAKLI ÇIKTI

Zaman Gazetesi yazarlarından Ali Bulaç, BUGÜN Gazetesi ile yaptığı söyleşide, “AK Parti Çanakkale Savaşı’ndan sonra karşılaştığımız en büyük felaket” derken meğer çok haklıymış…

Ali Bulaç’ın 6 aydır neden Silivri’de tutuklu olduğunu anlamak için linkini verdiğim bu röportajı baştan sona okumanızı tavsiye ederim.

İşte o zaman Erdoğan ve peşinden sürüklediği AKP kadrolarının, 100 yıllık geçmişi diriltiyoruz ninnileriyle kendilerine destek veren kitleyi nasıl kandırdıklarını göreceksiniz.

Ortada “diriliş” falan yok…

100 yıllık iktidar açlığı ile Türkiye’nin Osmanlı’dan tevarüs ettiği yüzlerce yıllık maddi-manevi ortak mirasını, geleneklerini, inançlarını, İslami değerlerini heba eden bir Erdoğan ve AKP iktidarı var.

[Vehbi Şahin] 16.1.2017 [TR724]

Meral Danış Beştaş, Frederike Geerdink’i tanır mı? [Barbaros J. Kartal]

HDP milletvekili Meral Danış Beştaş, Meclis’te yaptığı konuşmada hapisteki milletvekilleri hakkındaki fezlekelerin görevden uzaklaştırılan Cemaat’le irtibatlandırılan savcılar tarafından düzenlendiğini belirterek “Fetullahçıların kendileri hapiste ama konu Halkların Demokratik Partisi olunca fikirleri iktidarda olmaya devam ediyor” dedi. Aynı cümleyi defalarca da tweet adresinden paylaştı. Bir konuşma artık dikkat çeksin bir haber okunsun diye yapılan bu tür yöntemler etkisini yitirmeye başlasa da yine de amacına ulaşıyor. Erdoğan’ın dilini konuşup muhalefet yapamazsınız. Erdoğan ve hükümetin iddialarını doğru kabul ederek yola çıkacaksak, o nefret jargonunu kullanacaksak o zaman HDP hakkında dile getirilen iddiaların da doğru olduğunu mu varsaymak gerekecek?

Ben Sayın Beştaş’a sadece TR724’de Sefer Can’ın harika bir iz sürerek yazdığı yazıyı okumasını tavsiye ediyorum. Hollandalı gazeteci Frederike Geerdink’in yargılandığı davada neler olmuş bir baksın isterim. Hangi hakim, savcılar ne yapmış başlarına ne gelmiş. PKK üyesi olmakla suçlanan Hollandalı gazeteciyi Hollanda Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’ye geldiği gün kim gözaltına almış. ‘Elin Hollandalısı’ daha insaflı çıkarak yaşananlarla ilgili empatisini paylaştı. Geerdink’e beraat veren ve manifesto gibi karar yazısı yazan Hakim Ramazan Güzel, ibreti alem olsun diye Geerdink’in sınırdışı edildiği gün meslekten nasıl atılmış? Şu an can güvenliği nedeni ile kendisinde haber alınamayan hâkimin yaşadıkları bile Meral Hanım’ı tekzip etmeye yeterli. Açılım sürecinde ve en son Dolmabahçe’de yaşananlar bile ders olmamış. Ne yazık.

Meral Hanım havuz medyasının 7 Haziran ve takip eden seçimlerde Cemaat’in güneydoğu başta olmak üzere birçok yerde HDP’ye oy verdiğini yazıp ve Cemaat’e en ağır hakaretleri ettiklerini bilmiyor olamaz herhalde. Ekrem Dumanlı’nın seçilmiş belediye başkanına ziyaretini bile propaganda malzemesi yapmamışlar gibi. Havuzun çarpıtması anlaşılır. Sizin başkanınız bile arkasında duramadı ziyaretin meclis komisyonunda birçok gerçek olmayan şeyler söyledi.

Meral Hanım eskiden sık sık CNN Türk ekranlarında görürdük sizi, neden artık hiç yer almıyorsunuz. Bakın Cemaat çekildi sahneden, savcılar görevden alındı. Bir ara abone olduğunuz programlara neden çağrılmıyorsunuz?

Sadece HDP’liler değil. Konu Cemaat oldu mu herkes aynı nefret dilini kullanıyor. Cumhuriyet gazetesi ve CHP de farklı değil. Çünkü Cemaat’e çakmanın bir mahsuru yok. Hükümet’in icat ettiği bir terör örgütü suçlamasıyla bütün hepsi dayak yiyor resmen. Böyle bir örgüt yok diyemedikleri için bizim bu örgütle bir ilişkimiz yok diyerek pozisyon alıyorlar. Meselenin Cemaat meselesi olmadığını söyleyip durduk. Şimdi mesele sizin bahçenize kadar geldi. Akla ziyan gerekçelerle arkadaşlarınız içeride. Aynen 200’den fazla meslektaşımızın olduğu gibi. Siz hala bildiğiniz ezberi söylemeye devam edin. ‘Ne AKP ne Fetö’ dedikçe muhalefet yaptığınıza inanın. Artık elinde dolar olana terörist denmeye başladı. Hala uyanmayacak mısınız?

***

KOL KIRILSIN MI?

Geçen günkü yazımıza Ali Halit Aslan tepki gösterdi ve aşağıdaki tweet’i attı.
ali aslan Tweet

Saat farkından dolayı uyku sersemi görüp ‘Tolga ile tanış olmaktan mütevellit destek tweeti herhalde’ diyerek düşündüm. Bizim meslekte vardır böyle şeyler. Daha sonra birkaç arkadaş da bana yollayınca bir daha okudum.

Öncelikle temel yaklaşımımı söyleyeyim, aynı camia içerisinde insanların birbirlerini eleştirmeleri her zaman bir kazançtır. Kol kırılsın yen içinde kalsın yaklaşımı farklı seslerin duyulmasını engeller. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu bu günlerde bunlara gerek yok” klişesi pek tuttuğum bir yol değil. Nasıl başka meslektaşlarımızı yazdıkları çizdikleri için kamuoyu önünde eleştiriyorsak elbette birbirimize de bunu yapabiliriz. Türkiye tarihinde en farklı seslerin beraber yer aldığı gazete ve televizyonlardan geliyoruz en nihayetinde. Ülke bunun kıymetini bilmemiş, şimdiki algı operasyonları ile bu çok seslilik vefasızların sessizliğine kurban gitmiş olsa da.

Mesleğimizin büyüklerinden, tecrübesine ve farklı görüşlerine her zaman değer verdiğim Ali H. Aslan, bir eleştiri getiriyorsa kıymetlidir. Mutlaka benim göremediğim bir yerden bakmıştır. Bundan sadece memnuniyet duyarım.

Ben de yazı işlerindeki yönetici ve arkadaşlara sordum. Onlar bir hakaret görmemişler. Zaten öyle olmalı ki yazı da yayınlanmış. Sert eleştiri getirmek herhalde hakaret olmasa gerek. Yazıda Doğan grubu için yazılanlar Ali Halit Bey’in atığı tweet’lerin ancak ortalaması olur. Hatta ondan etkilendiğimi bile söyleyebilirim. Bin kere “Gülen Türkiye’ye iade edilecek mi” diye insafsız yazılar yazan birisine yapılan ironik göndermeyi muhatabı çok iyi anlamıştır.

Yazının kaldırılması hususuna gelince. Bu bana çok demokratik gelmedi. Siz hakaret var dersiniz bir diğeri yok der. Ama ‘kaldırılmalı’ pek doğru değil gibi. Trump etkisi herhalde. Ayrıca havuz nedir ki onun anti-tezi olmaya çalışalım.

Bir de takma isimlerin arkasına saklanma mevzuu var. Keyfimizden böyle yapıyor değiliz. Kendi ismimizle yazamayacağımız yazıları takma adlarla yazacağımızı sanmak bizi hiç tanımamak olmuş. Ali Bey en yakın dostlarının aile üyelerinin hapiste olduğunu bilmiyor mu? Geride bıraktığımız sevdiklerimiz için mecburiyetten yapılan bu uygulamaya böyle yaklaşmak biraz insafsız olmuş. Kaldı ki birçok solcu ve Kürt aydın böyle ara dönemlerde bunu yapmıştır. Basın ve edebiyat tarihi müstear isimlerle doludur. Buna mecbur edenler utansın.

Dilerim bu tür dostça uyarılar devam eder. Birbirimize doğru yolu göstermek için yine böyle tatlı sert uyarılara bir kapı açar. Bir de Ali Bey ile yakın yerlerde mukim kendisini ombudsman zanneden genç arkadaşlar var. Sizin gibi tek başına 10 kişilik iş yapan arkadaşların eleştirileri de başımın tacı ama ayar vermeye kalkmama, terbiye dışına çıkmama kaydıyla. Sizin biraz zamana ihtiyacınız var. Daha o kadar mahir değilsiniz.

[Barbaros J. Kartal] 16.1.2017 [TR724]

Çatı iddianame ve bir savcının hezeyanları (1) [Veysel Ayhan]

(Not: Metinlerdeki bold yazılar iddianameden alınmıştır.)

Meşhur adı ile Çatı iddianamesi. Erdoğan’ın yıllar önce siparişini verdiği bir iddianame. Şimdilerde Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyor. 1688 sayfalık iddianameyi yazan Cumhuriyet Savcısı Serdar Coşkun. Yazmaya başladığı tarihlerde Erdoğan tüm cemaati terör örgütü üyesi olmakla itham etmediği için o da işe nisbeten makul ölçülerde başlamış. İddianameye kibar başlamış. Mesela ilk sayfalarda:

“Fetullah Gülen Cemaati”

diyor. Ve hakkında iddianame yazıp suçladıklarının cemaat olmadığını açıkça beyan etmiş.

“bu cemaatin içine sızdığı ileri sürülen bir suç veya terör örgütlenmesi”

Yani bu ifadeyle cemaate bir suçlama yapmadığını itiraf etmiş. Hatırlarsanız Hüseyin Gülerce ilk savrulduğu zamanlar toplu infaz yapmayıp benzer ifadeler kullanmıştı. Savcı aslında itham ettiği kesimi iyi tanıyor. Çünkü vaktiyle sevgili oğlu Fürkan’ı hizmetin okuluna indirim yaptırarak kaydettirmiş. (Bu bilgi internetten. Sayın savcı yalanlarsa bir sonraki yazıda yer veririm.) O sebeple okulda gördüğü idarecilerin, öğretmenlerin terörist olmadığını yakinen biliyor. Belki de o nedenle iddianameye insaflı başlamış. Ama Erdoğan’ın peşine takılınca sonraki sayfalarda kendini tüm cemaate “soykırım”ı yapmaktan alamamış. Yani karşımızda yekpare bir iddianame yok. Farklı tarihlerde  farklı psikolojik bakış açılarıyla yazılmış yamalı metinler var.

DESTEK VERMEK SUÇ DEĞİLDİR

Savcı bunu ilk sayfalarda çok açık ifade etmiş:

“… evinde kalan, yurtlarında barınan veya okul yada dershanelerinde öğrenim gören gençler, dershane, özel okul ve yurtlarda faaliyet yürüten öğretmenler ve yöneticiler, aynı şekilde örgütün emrinde faaliyet yürüten dernek, vakıf, banka veya ticari şirket çalışanları, bu örgütün elindeki işyerlerinde ücretli çalışan emeği ile geçinen kimseler, açıkça bir suça karışmadıkları sürece sırf bu irtibatları ceza sorumluluğu doğurmadığından özellikle soruşturma dışında tutulmuştur.”

Yukarıdaki metne bakınca Çatı iddianame’de Cemaat’in hemen hemen hepsini ifade eden kesimlere bir suçlama yok. Savcı bunları yazmış ama şu an yukarıdaki paragrafta ifade edilen 40 bin insan hukuki hiç bir karşılığı olmayan suçlamalarla hapishanelerde esir tutuluyor.

Savcı devam ediyor:

“Cemaatin inançlı, temiz, bütün işlerini Allah rızası için yapan samimi mensupları kasten bir suça karışmadıkları sürece ceza hukuku alanının dışındadır. Sırf bu harekete mensup olmak cezalandırma için yeterli değildir. Bu harekete destek vermek veya sempati beslemek ya da şirket, okul veya dershanede çalışmak, buralarda bir süre ikamet etmek ceza sorumluluğu doğuran, suç teşkil eden davranış değildir.”

Demek ki neymiş savcı Serdar Coşkun’un ifadesiyle 40 bin insan suçsuzmuş.

VE SAVCI DAĞILIYOR…

Savcı makul ölçülerde başlıyor ama peşine takıldıkları “zivana”dan çıkınca yapacak şeyi kalmamış. İddianame yamalı demiştik. Okuyan herkes fark edecektir ki savcı ne kadar cemaat aleyhinde kitap varsa toplamış. Ve içlerinden kopy-paste ile iddianamesine eklemiş. O nedenle de metinlerin farklı kısımları farklı üslupla, farklı öfke ve farklı ithamlarla yazılmış. Savcı 7. Sayfada alıntıladığı kitapların isimlerini de vermiş. 10’dan fazla kitaptan faydalanmış. Hemen hepsini hizmet hareketine düşmanlıkları bilinen isimler yazmış. Hani savcılar iddianamelerinde sanıklar hakkında menfi görüşlerin yanında müspet görüş ve delillere de yer verirler denir ya öyle bir şey olmamış. Savcı kim cemaate küfrediyorsa, kim cemaate iftira ediyorsa araştırmadan alıntılamış. Onun başka ne dediğini umursamamış. O kadar ki alıntıladığı isimlerden Nedim Şener “Hayırsever Terörist Yasin El Kadı”kitabında neler diyor neler! Yani Şener’in cemaat hakkında yazdığı iddianamenin mislini Erdoğan’lar için de yazması gerekir.

SAÇMALIKLAR SERİSİ

Savcı alıntıladığı kitaplar ne diyorsa doğru kabul etmiş. Tanımlardan söz edelim:

“Kainat İmamı”: Bu sözü milyonlarca cemaat mensubundan teki bile kullanmaz. Hiçbir Hizmet yayınında yer almaz. Kim uydurduysa uydurmuş savcı da almış.

“Kutsal Hoca Payı”: Bir başka uydurma laf. Bu da Havuz medyasının bir başka iftirası. Böyle bir pay var da niye Fethullah Gülen’in bundan haberi yok? Niye kardeşleri bundan istifade etmemiş? Peki bu paralar ne oluyormuş? Cevabı şu:

“Fetullah Gülen’in ve imamların şahsi servetine dönüşmektedir”

Savcı, Gülen’in nerede nasıl bir şahsi serveti varmış keşke belgesini gösterseydi! Veya hangi imamın hangi bankada veya hangi ayakkabı kutusunda para istiflediğini delillendirebilseydi! Ama tüm iddialar gibi bu da uydurma!

“Tart”: Savcı ne okuduysa inanmış. Tanımı şu: “verilen görevi yapmamak suretiyle diğer şekillerde ikaza rağmen bunda devam eden ve örgüte tekrar kazandırılması mümkün olmayacağı anlaşılan ve hain ilan edilen kişinin örgütten kovulmasıdır. Bu kişilere zecr tokadı vurulur, üzeri çizilenlerden olur, hayatının kalanı zehredilir.” İnsan bir kere saçmalıklara kendini kaptırmayagörsün ardı arkası kesilmiyor.

Birader kim tart edilmiş, kim zecr tokat (Bu da ayrı bir icat) yemiş? Bir kaç örnek ver bari?

“Sadakat Testi”: Böyle bir test varmış ama ne hikmetse kimsenin haberi yok! Tanımı şu: “kişiye örgütün verdiği narkozun dozunun ölçülmesidir. Narkozun tesirindeki örgüt üyesinin davaya adanmışlığı sınanmaktadır. Sadakat testini geçemeyenler ise örgüt eğitimine devam ettirilmekte” Peki bu test nasıl yapılır? Kime yapılmış? Ne yapılırsa geçilir? Narkoz dediği ne? Testi kim geçmiş? Kim ne yapmış da takılmış? Hiçbir bilgi yok. Dünya hukuk tarihinde gerçeklikten bu kadar kopuk bir iddianame yoktur sanırım. Savcı ne bulduysa inanmış iddianameye eklemiş.

“Kafalama”: Komikliler bitmiyor. Bu tanım da iddianameden. Savcı nereden uydurmuş bilmiyoruz. Anlamı suymuş: “Örgütle organik bağı olmayan bir kişinin, şirin gözükerek kendine bağlaması, sempatizan hale getirmesi veya himmet vermeye razı hale getirilmesidir.”

Savcı böyle argo tuhaf kelimeleri hizmet literatürü diye yazacağına mesala Maklube yazsa, içindekileri sıralasa, tarifini Oktay Usta’dan alıp iddianameye koysaydı daha mantıklı olurdu!

“Fetih, Fethetme, Fetih Okutma”: Hizmet literatüründe böyle bir tanımlama yok. Savcı muhtemelen Kur’an’da Fetih suresi diye bir sure olduğunu bilmiyor. Şöyle açıklamış: “Fetih okutma ise kamu idarelerine giriş için yapılan sınavlardan önce soruların elde edilerek öğrenci veya gençlere önce yemin ettirip daha sonra cevaplarıyla birlikte çözdürülerek sınavı kazanmasını sağlamaktır.” Birileri soru çaldıysa bul, yakala. Tutan yok. Bunun Fetih okumayla ne alakası var? (Savcı keşke bunu oğlu Fürkan’a sorsaydı veya indirim yapsınlar diye araya koyduğu isimlere danışsaydı!) Hizmet hareketinin okul ve dershanlerinde yüz binlerce öğrenci geceli gündüzlü ders çalışır, ter döker. Ders çalışma kampları yapar. Ve sınav öncesi dua niyetiyle hemen hemen tüm öğrenciler Fetih suresi okumaya teşvik edilir. Dua niyetiyle okunan Fetih suresiyle soru çalmayı ilişkilendirmenin mantığı ne? Sorular hazır geliyorsa niçin çalışırlar ki? Fetih başka nerede okunur ben diyeyim:

Memleketin başına bir bela ve musibet gelmesin diye bazen 19 defa Fetih suresi okunur. Mesela Erdoğan yıllar önce “Beni kızdırmasınlar 1 savcı 3 polisle onları terör örgütü ilan ederim” dediği sözün siparişi olarak Serdar Coşkun isimli savcı iftira ve yalanlarla böyle bir iddianame yazdıysa Hizmet hareketi mensupları Fetih süresi okurlar ve okumalılar. Ki Allah bu musibeti defetsin.

(Devamı var)

[Veysel Ayhan] 16.1.2017 [TR724] VeyselAyhan@Tr724.com  – @Veyhann

Bu muhalefetle Erdoğan kral bile olur [Haber-Yorum: Sefer Can]

Anayasa değişikliği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) son sürat geçiyor. Taşeron işçilerle ilgili verdiği sözleri her seferinde erteleyip dört yıldır parmağını oynatmayanlar sabahlara kadar mesai yapıyor. Uluslararası göstergelerde dipte dolaşan eğitim sistemini sorgulayan tek oturum yapmayan parlamento, Tayyip Erdoğan’ın yetki gaspıyla kullandığı yetkileri ve daha fazlasını verebilmek için canhıraş bir çaba içinde. Bırakın anayasa değişikliğini rutin işlemlerini bile belli usuller ve gelenekler çerçevesinde sindire sindire yapan parlamento noter gibi. Bu benzetme galat-ı meşhur olmuş yoksa noterler daha sağlam ve özenli çalışıyor.

AKP’liler yangından mal kaçıranın telaşı içinde. Neredeyse saniyelerle yarışıyorlar. Sebebi çok basit, bugüne kadar pansuman tedbirlerle öteledikleri ekonomik kriz patladı. İşsizlik, Dolar ve enerji fiyatları zirvede. Merkez Bankası örtülü faiz artırımlarıyla biraz zaman kazandırıyor ama fazla direnemez. Krizi kılcallardaki seçmen hissetmeden referandum sandığını halkın önüne koyup geri çekmek lazım. Geçen her gün çalışanın, emeklinin, esnafın bütçesinde seçim makarnasıyla kapatılamayacak delikler açıyor. Bütün verilere hâkim olan AKP, krizi en net gören aktör olduğu için panik de en fazla onlarda. Seçmendeki tepki, sandık hileleriyle telafi edilemeyecek büyüklüğe ulaşır endişesi bacayı sarmış durumda.

Peki, devleti yeniden yapılandıran temel hükümler değişirken muhalefet ne durumda? Hâlâ muhalefet diyebilir miyiz bilmiyorum ama MHP ucuza gitti! Devlet Bahçeli’nin başkanlıkla ilgili ağır eleştirileri yüzünden sistemin adı cumhurbaşkanlığı olarak kaldı. Yetkiler başkandan bile fazla, Bahçeli dışında herkes kâğıtta yazana bakmaksızın ‘başkanlık’ diyor. Ama olsun Devlet Bey’in sözü yere düşmedi! MHP’li vekiller gönül rahatlığı ile oy verebilir; çünkü bu başkanlık değil! Çocukların kanmayacağı söz oyunlarıyla koca bir parti tarihin tozlu raflarına kaldırılıyor.

CHP YUMAĞA DOLANAN KEDİ MİSALİ

Sol gelenekten gelen aktivist milletvekilleri sayesinde en canlı muhalefet görüntüsünü CHP veriyor. HDP’nin liderleri ve önde gelen vekilleri tutuklu olunca başka alternatif kalmıyor zaten. Selahattin Demirtaş içeride ama Kemal Kılıçdaroğlu da sanki denetimli serbestlikle dışarıda. Eski Genel Başkan Deniz Baykal kürsüde eski günlerini hatırlatan performanslar sergilerken, Kemal Bey gittikçe flu hale geliyor. Onun boşalttığı alan Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu’nun bile iştahını kabarttı. Milli gün tebrikçisi olarak sosyal medyada arz-ı endam eden, tutuklanan 7 baro başkanı ve 664 avukatla ilgili sesini çıkarmayan Feyzioğlu, videolu muhalefet başlattı.

Sol muhalefet, iki büyük stratejik hata yapıyor. Birincisi: AKP’nin demokrasi oyununda ihtiyacı olan ve sadece fotoğrafik anlamı olan muhalefet rolünü CHP çok sahici oynuyor. İkincisi, partili ya da partisiz solcular hâlâ kendi tabanlarına seslenerek meseleyi çözeceğini sanıyor. Kitlelerini kemikleştirici sloganik muhalefetin işe yarayacağını düşünüyorlar. Belki ve daha kötüsü sol romantizmi dışında amaçları olmayabilir. Her iki halde de gittikleri yol yol değil. CHP, normal zamanlarda yaşıyormuşuz gibi muhalefet yapıyor. O kadar ki Fatma Kaplan’ın çok basit bir çıkışı AKP’lilerin dengesini bozmaya yetti. Farklı olmaya odaklansalar daha üretici olabilirlerdi. Mesela Özgür Özel’in Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş’in videolarıyla yaptığı klip dikkat çekiciydi. Yine partili kadın vekillerin kısa videolarla seslenmesi de olumlu gelişme. Ama ilk dört madde fetişizmi enerji kaybına yol açıyor. AKP, kedinin önüne yün yumağı atar gibi attı konuyu. Şeklen o dört madde değişmediğinde CHP büyük zafer kazanmış mı olacak?

AKP’ye ve Erdoğan’a yapılacak en büyük iyilik tartışmayı laiklik-dindarlık çatışma alanına taşımak. Solcular bu hatayı her seferinde yapmakta ısrarlı. Yine benzer afişlerle kendi kalelerinin önünde top çeviriyorlar. Sakallı hacı amca fotoğraflarının altına bayat sloganlar yazarak yüzde 65’lik sağ kitleyi Erdoğan’a doğru süpürüyorlar. Bu kafa Erdoğan’ı Başkan da yapar kral da! Erdoğan “Büyük Türkiye’yi istemeyen dış mihraklar ve onların yerli maşaları” masalına inanmayanları, bu solcular eliyle ikna edebilir.

ANKETLER VE BOŞA GİDEN GAZLAR

CHP’lilerin diğer yanılgısı da Erdoğan’ı sandıkta yenebileceklerini sanmaları. Avuç içi kadar parlamentoda pervasızca anayasa ihlaliyle oy kullananların, ülke sathında uslu duracağına inanıyor olamazlar. 15 Temmuz ‘Erdoğan’a Allah’ın lütfu’ darbesinden sonra baştan sona yenilenen yargı kadrosunun denetleyeceği referandumda sandık güvenliği nasıl sağlanacak. AKP’li Meclis başkanlarını mumla arayacağımıza bahse giriyorum. Radikal stratejilerin önünü kesmek için muhalif görünümlü anket şirketleri yine devrede: Halk başkanlığa karşıymış. Bu medya ortamında vatandaş karşı görüşü nerede duyacak da red oyu verecekmiş? Oy sayımına nezaret edecek, çoğu yeni atanmış yargıçlara ne kadar güvenebiliriz? 7 Haziran sonuçlarını tersyüz etmiş bir Erdoğan, yüze yüze kuyruğuna geldiği başkanlığı bırakır mı? Meşru- gayri meşru her silahı kullanacak. Muhalefet, ‘mış gibi yapmayıp’ sonuç alıcı argümanlar üretmezse referanduma gerek bile yok; hatta seçime de para ve zaman harcamayalım! Erdoğan direkt devam etsin.

Meclis’te ilk tur oylamalarda iktidar firelerini kamufle etmek için oy verdik gerekçesi tatmin edici değil. Tümü üzerine oylama sonrasında görüşmelerde yer alıp ses çıkarma ve oylama sırasında hukuksuzluğu belgelemeye çalışmaya eyvallah. Ama en azından ilk turda ‘hayır’ hanesi boş kalabilirdi. Komisyon görüşmelerinde, AKP’nin hukuksuzluğu göze aldığı anlaşıldığı anda çekilip AKP ve MHP başbaşa bırakılmalıydı. Mesela neden bir CHP’li konuşma hakkını Bahçeli’nin başkanlıkla ilgili ses kasetini dinletmeye ayırmadı? Neden bir HDP’li aynı şeyi Demirtaş için yapmadı. ‘Seni Başkan yaptırmayacağız’ cümlesi 20 dakika boyunca genel kurulda yankılanabilirdi.

Halka, elden giden yetkinin başkasına değil kendine ait olduğu anlatılmalı. Gündelik hayattaki yansımaları anlaşılır dille ifade edilmeli. Ekonomik krizin asıl sebebinin Erdoğan’ın siyaseti olduğunun altı çizilmeli ve böyle devam ederse krizin derinleşerek süresinin uzayacağı hatırlatılmalı. AKP’den kopuş öyle büyük parça olmalı ki sandık hileleriyle kapatılması imkânsız hale gelmeli. CHP, kısır ve içeriksiz muhalefet tarzını bırakmalı. Parti dışındaki kamuoyu önderleriyle senkronizasyon sağlanarak taban genişletilmeli. Sosyal medyaya ciddi yatırım yapılmalı. Sandık güvenliği için uluslararası camiadan geniş katılım sağlanmalı. Boykot közü ciddi biçimde son dakikaya kadar elde tutulmalı, sandık güvenliği temin edilemediği noktada kopuş hamlesi masaya sürülmeli.

[Sefer Can] 16.1.2017 [TR724]