Şeffaflık derken Başkan? [Ahmet Dönmez]

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin 11 maddelik seçim manifestosunu açıkladı. Tam çeyrek asırdır İstanbul’u yöneten Erdoğan’ın açıkladığı şeye ‘manifesto’ denebilir mi? Elbette hayır. Onun adı alışveriş listesidir. “Dostlar alışverişte görsün” listesi…

Çünkü onlar yapılmak için değil, söylenmek için söylenen sözler.

Çünkü seçime giderken yeni bir şey demesi lazım. Ne diyecek?

Diğer adayların söyleyeceği şeyleri en başta ve en yüksek sesle kendisi söyleyecek ki, ötekilere politika alanı kalmasın. Oralardan oy toplayamasınlar.

Açıkladığı 11 madde, İstanbul’a ve diğer belediyelere bizzat kendi verdiği zararları ortadan kaldırma vaadi.

Ama olsun.

Ar yılı değil, kâr yılı ne de olsa.

Ve nasıl olsa inandırıcılık diye bir problemi yok. Hesap soran bir kitle de yok.

Bir kaç seçim öncesinin sloganı ile “Yaparsa yine AKP yapar” der ve yoluna devam eder. Siyasette ‘utanma’ diye bir kurum da yok.

****

Hele o manifesto içerisinde bir madde var ki tam eğlencelik. Erdoğan, belediyeler için ‘şeffaflık’ sözü vermiş.

En çok merak ettiğim de o konuşmayı izlerken Ahmet Davutoğlu’nun nasıl bir tepki verdiğidir. Nedense bu şeffaflık konusu her açıldığında aklıma rahmetli (siyasi ölü) Davutoğlu geliyor. Kendisini başbakan sandığı o ilk aylarda bir şeffaflık paketi açıklayayazmıştı da Cumhurbaşkanı kendisini şeffaf bir şekilde, milletin gözü önünde evire çevire küçük düşürmüştü. “O halde ben o dayağı niye yedim?” diye düşünmüş müdür Davutoğlu?

Hatırlayacaksınız dönemin başbakanı olarak Ocak 2015’te bir ’şeffaflık paketi’ açıklamıştı. İmar değişikliklerinden kaynaklı rantın önüne geçmeyi öngören pakette, siyasi parti il başkanlarına bile 2 yılda bir mal bildiriminde bulunma zorunluluğu getiriliyordu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan bu düzenlemeye sert tepki göstermiş ve “O zaman il başkanı yapacak adam bulamayız” demişti. Davutoğlu’nu kendisi ile istişare etmeden karar aldığı için eleştirmiş ve “Seçim öncesinde böyle bir düzenlemeye gerek yoktu” demişti. Sonra, ‘ayının bildiği kırk türkü var, kırkı da armut üstüne’ misali, sözü yine başkanlığa getirerek, “İstişare ve uyum olabilmesi için başkanlık sistemine ihtiyaç var.” demişti.

Ardından paketi rafa kaldırmak zorunda kalan Davutoğlu, 7 Haziran sonrası hükümet kurmaya çalışırken CHP ile istikşafi görüşmelere bu paketle gitmişti. Ancak Erdoğan, hem koalisyon görüşmelerini hem de bu paketi buruşturup buruşturup çöp tenekesine atmıştı.

****

O yüzden Erdoğan’ın şimdi ‘şeffaflık’tan söz etmesi, Davutoğlu’nu acı acı gülümsetmiş olmalı.

Gerçi onun açıkladığı paketle Erdoğan’ın kastettiği şey aynı değil. Erdoğan, şeffaflık derken mal varlıklarını, imar rantlarını, kupon arazileri kastetmiyor elbette. Onun sözünü ettiği şey, belediye meclis toplantılarının canlı yayınlanması.

Bunu zaten bir çok ilçe belediyesi 15 senedir uyguluyor. Mesela ben ta 2004 senesinde Kağıthane belediyesinin böyle bir uygulama başlattığını hatırlıyorum. Sonra başka belediyeler de geçti.

Erdoğan’ın bize bu devirde bunu şeffaflık diye sunması, fazlası ile arkaik değil mi?

Soma faciasından Suruç katliamına, Yazıcıoğlu cinayetinden darbenin siyasi ayağına, bonzaiden Çiftlinbank’a, Paradise Papers’tan Man Adası belgelerine, 2 askerin dağda donarak ölmesinden kışlalardaki zehirli yemeklere kadar şaibeli ne kadar iş varsa Meclis’te araştırılmasına red oyu veren partinin lideri, şimdi şeffaflık diye ilçe belediye meclis toplantılarını internete açıyor. Sevsinler…

TBMM’nin 15 Temmuz’u araştırmasının önüne geçen, komisyonu çalıştırmayan Cumhurbaşkanı, şimdi sözümona bir şeffaflık şovu ile seçmenleri etkilemeye çalışıyor.

Üstelik Dünya Saydamlık Örgütü 2018 endeksine göre Türkiye’yi son 5 yılda en fazla puan kaybeden 5 ülkeden biri arasına sokmayı başarmışken…

Şeffaflık adına illa da bir şeyleri canlı yayınlamak istiyorsa, 15 Temmuz darbe girişimi davalarını, 17 Aralık sözde kumpas davasının duruşmalarını yayınlasa çok daha isabetli olur. Gerçi bu davaların çoğu ya bitti ya da karar aşamasına geldi. En azından geriye dönük olarak  kamera kayıtlarını veya hiç olmazsa SEGBİS duruşma tutanaklarını halka açsa, yeni dönem için daha etkileyici bir manifesto olurdu.

[Ahmet Dönmez] 2.2.2019 [https://www.ahmetdonmez.net/]

Belçika’da 15 Temmuz bahanesiyle Hizmet Hareketi gönüllüsüne saldıran sanığa 2 yıl hapis, 5 bin euro para cezası

Belçika’da Temmuz 2017’den beri devam eden ‘Anaz’ davası sonuçlandı. İki akraba Feytullah Demiral ve İbrahim Anaz arasında Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimi konusuyla bağlantılı çıkan tartışma mahkemeye taşınmıştı. Hizmet Hareketi’ne yakınlığı ile bildiği İbrahim Anaz’ın boğazını kesmeye çalıştığı gerekçesiyle ‘cinayete teşebbüsten’ hakkında davacı olduğu Feytullah Demiral 2 yıl ertelenmiş hapis ve 5 bin euro para cezasına çaptırıldı.

Olay, Feytullah Demiral’ın, akrabası İbrahim Anaz’ı Türkiye’de ‘darbe girişiminin sorumlusu’ olarak  Hizmet Hareketi’ni gördüğünü söyleyerek suçlaması ve sonra Anaz’a bıçakla saldırırak yaralaması sonrasında mahkemeye taşınmıştı. Anaz,  Hizmet Hareketi’ne yakın Belçika Aktif İşadamları Derneği Federasyonu’nun genel sekreterliği görevini yürütüyordu.

Euronews’in haberine göre, davayı sonuçlandıran Anvers Mahkemesi ayrıca yargılama masraflarının da Demiral tarafından ödenmesine hükmetti.

Mahkeme geçtiğimiz aylarda dosyanın daha ayrıntılı bir şekilde araştırılması için 1 yerine 3 hakim görevlendirmişti. Basının yakından takip ettiği dava daha da büyümüştü.

Euronews Türkçe’ye konuşan İbrahim Anaz’ı savunan ve Belçika’nın önde gelen ağır ceza avukatlarından olan Walter Van Steenbrugge, tazminat taleplerinin yerine getirildiğini ve talep edilenden daha yüksek ertelenmiş hapis cezası verilmesinden oldukça memnun olduklarını ifade etti.

“UMARIM CAYDIRICI OLUR”

İbrahim Anaz ise “Umarım caydırıcı olur, umarım buna benzer başka olay yaşanmaz. Aileler resmen ikiye bölündü. Ailemin yarısını kaybettim.” ifadelerine yer verdi.

Haberi hazırlarken 2 yıl ertelenmiş hapis cezasına çarptırılan Feytullah Demiral’a da ulaştık ancak kendisi konuşmak istemediğini belirtti.

Belçika’da doğup büyüyen Anaz, 35 yaşında ve dört çocuk babası.

Türkiye’de yaşanan darbe girişiminin ardından Temmuz 2017 tarihinde İbrahim Anaz ve akrabası Feytullah Demiral arasında tartışma yaşanmıştı. Tartışmanın büyümesi üzerine Feytullah Demiral meyve bıçağı ile İbrahim Anaz’ın boğazını kesmeye çalıştı. Ölümden kıl payı kurtulan İbrahim Anaz kolları ile kendini koruyarak birçok yerinden yaralandı ve hastaneye kaldırıldı. Sokak kameraları olay anını kaydetti.

Mahkeme sürecinde dava ile ilgili yorum yapmak istemeyen Anaz’ın akrabası Feytullah Demiral “olayın siyasi değil, aile tartışması” olduğunu savunuyordu.

[TR724] 1.2.2019

Yeni Focus; takdiri hak ediyor [Yusuf Dereli]

Ford Avrupa Ürün Geliştirme Başkan Yardımcısı Joe Bakaj, Yeni Ford Focus’u “Şimdiye dek yarattığımız en iyi otomobil.” sözleriyle tanımlamıştı. Otomobili incelemeye başladığınızda sınıfının lideri Golf’e çok ciddi bir alternatif haline geldiğini görüyorsunuz. Sürüş dinamikleri ve konforu ile öne çıkan Yeni Focus, teknolojik donanımıyla da takdir edilmeyi hak ediyor

Ford’un efsane modeli Focus deyim yerindeyse sıfırdan tasarlandı. İlk pazara sunulduğu 1999’dan bu yana bütün dünyada 16 milyonu aşan satış adetiyle Focus, yeni tasarımı ve geliştirilen sürüş dinamikleriyle dikkat çekiyor. Selefine göre daha sportif ve agresif çizgilere sahip olan ve akıllı teknolojilerle donatılan otomobil, kullanıcısına ‘daha güvenli ve daha konforlu’ bir yolculuk vaad ediyor. Yeni Focus, markanın ‘insan odaklı tasarım’ felsefesinin ete kemiğe bürünmüş hali. Adaptif Hız Kontrol Sistemi, otomobilin önündeki araçlarla güvenli sürüş mesafesini korumasını sağlıyor. Yaya ve Bisikletli Algılama Özellikli Çarpışma Önleme Yardımcısı, muhtemel bir risk anında sizi uyarıyor ve zamanında tepki veremezseniz sizin yerinize fren yapıyor. Otomobilin arka tarafı biraz Volvo’nun tasarımını anımsatıyor. Arka stopların arasındaki tek harflerle uygulanan büyük ‘F O C U S’ yazısı hemen gözünüze çarpıyor.

PERFORMANS VE KONFOR BİR ARADA

Otomobilin iç tasarımı da kendi sınıfında iddialı. Geniş, ferah bir yaşam alanı var. Arka diz mesafesi de uzayan aksları nedeniyle oldukça iyi. Ancak otomobilin fiyatına bakınca ‘malzeme kalitesi daha iyi olabilirdi’ diyorsunuz. Yeni Focus’un tasarımı tamamen değişti. Ancak asıl değişiklik hiç şüphe yok ki motor performansı ve sürüş dinamiklerinde yaşandı. Yeni Focus’un, Ford’un genlerini iliklerine kadar yansıttığını söyleyebiliriz. Sürüş dinamikleri, konforu ve sürücü koltuğuna oturup gaz pedalına dokunduğunuzda aldığınız his harika… Bu konuda Golf’ten bir adım önde olduğunu söylemek yanlış olmaz.

8 İLERİ OTOMATİK

Ford’un ard arda yılın motoru seçilen 1.0 Ecobost’u, yeni modelde de görev yapacak. Ayrıca 1.5 atmosferik benzinli ve 1.5 dizel motor seçenekleri de var. Yeni Ford Focus, 6 ileri manuel ve 6 veya 8 ileri otomatik şanzıman seçenekleriyle satılıyor. 1.5 atmosferik motor 123 beygir güç üretiyor. Torku, yani tekerlekleri döndürme gücü ise sadece 150! Fabrika verilerine göre 6 ileri otomatik vitesli versiyonu sıfırdan 100’e 12.4 saniyede çıkıyor. Kötü bir rakam!

1.0 ECOBOST: KÜÇÜK CANAVAR!

3 silindirli 1.0 litrelik Ecobost ise 125 HP güç üretiyor. Tork değeri 170. 8 ileri otomatik yeni şanzımanla sıfırdan 100’e 11.2 saniyede çıkıyor. Alt devirlerde ivmelenmesi 1.6 atmosferik motora göre çok daha iyi. Ayrıca vergi avantajı da bonusu! 8 ileri otomotik 1.5 dizel motor ise 120 beygir güç ve 300 NM Tork üretiyor. Sıfırdan 100’e 10.2 saniyede çıkıyor. Son derece iyi bir rakam. Sakin kullanımda 1.5 atmosferik benzinli seçeneği 100 km’de (kara) 7, 1.0 Ecobost 6, 1.5 dizel ise ortalama 5 litre yakıt tüketiyor.

HERŞEYİN BİR BEDELİ VAR…

Peki Yeni Focus’un fiyatı ne kadar? Türkiye’de 5 farklı modelde satışa sunuldu Yeni Focus. Trend X, Titanium, ST-Line (1.0 Ecobost), lüks odaklı Vignale ve crossover esintileri taşıyan Active… Giriş modeli olan Trend X’in fiyatı 135 bin liradan başlıyor. Opsiyonlarla birlikte en dolu modelin fiyatı 220 bin lirayı buluyor. Evet Yeni Focus takdiri hak ediyor ancak bu kadar parayı hak ediyor mu orası size kalmış!

[Yusuf Dereli] 2.2.2019 [TR724]

Biraz vakit kazandığımız doğrudur… [Semih Ardıç]

Amerikan Merkez Bankası’nın (Fed) faiz artışına mola vermesinin nelere mâl olacağını birebir ifade etmek mümkün değil. Mamafih bu molanın fazla uzun soluklu olması dünya çapında beklenen krizin kapıyı erken çalmasına bağlı.

Kriz endişeleri ile adım atılan Kuzey Amerika’da ABD, Euro Bölgesi’nde Almanya ve Asya’da Çin başta olmak üzere dünyanın lokomotifi ekonomilerin büyüme tahminleri yarı yarıya aşağı çekilirken dünyanın diğer tarafının bundan müteessir olmaması beklenemez.

GERİLEME DÖNEMİ

Borsalarda işlem gören hisse senetlerinin kıymeti de mal ve hizmet ticareti de 2019’da ve 2020’de bir miktar gerileyecek.

Zaten bu patikaya girildi. Hisse senetleri piyasasında açığa çıkan kriz emarelerinin 2008 benzeri bir şoka dönüşmesi halinde bütün tahminler olduğu gibi çökecek.

Rakamlar hem piyasanın hem de ABD Başkanı Donald Trump’ın gösterdiği sopaya boyun eğen Fed’in kendi çizgisini inkâr etmesinin ne kadar isabetli bir karar olup olmadığını da ortaya koyacak.

Fed cenahından gelen yeni beyanlar “faiz molası” namına çok uzun bir vadeye işaret etmiyor.

HERKES SOLUKLANACAK

Belli ki herkes kısa bir müddet soluklanacak. Hasar tespiti yapılacak ve reel ekonomiyi tehdit eden enflasyonun yüzde 2 kırmızı çizgiyi aşması halinde faiz silahı kilitli kasadan geri çıkarılacak.

Türkiye 182 milyar dolar borcu nasıl çevireceğini kara kara düşünürken okyanus ötesinde faiz artışının muvakkaten durması mevcut şartlarda gökte ararken yerde bulunabilecek bir kısmet.

2013 senesinden beri faizin kademeli artacağını bile bile Merkez Bankası’na (TCMB) tahkimat yapmayı aklının ucundan bile geçirmeyen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) için Fed’in çizgi değişikliği krizde devre arası bile olabilirdi.

SICAK PARA KRİZ BİTTİĞİ İÇİN GELMEYECEK

Gelişmekte olan piyasalarda reel faizin en fazla olduğu pazar Türkiye olduğuna göre mevcutlar gitme kararını biraz tehir edecektir.

Kısa vadeli vur-kaç yapmak isteyen sıcak para baronları da ABD’de muslukların bir miktar daha açık kalacağını bilerek yeniden Türkiye’ye meyl edebilir.

Sıcak para yatırımcısı, Türkiye’de kriz bittiği için gelmeyecek. Fed’den vaktiyle bedavaya yakın maliyetle aldıkları paralara para katmak için gelecekler.

Arjantin’in akabinde en yüksek faizi ödeyen Türkiye’nin kaymağını yemek için gelecekler. Fon müdürleri Türkiye’de hukuk devletinin esamisinin kalmadığını gayet iyi biliyor.

Yatırdıkları parayı faizi ile er ya da geç Hazine’den tahsil edeceklerine göre niye yüksek faizi görmezden gelsinler ki! Alan razı veren razı… Onlara mani olan Fed’in muslukları kısmaya devam etmesiydi.

HUKUK VE DEMOKRASİ AÇIĞI OLMASI İKİ GÜNDÜR PARA YAĞMIŞTI

Türkiye’nin vakit kazandığı doğrudur. Her sahada reformların yapıldığı, hukuk devletinin tıkır tıkır işlediği bir Türkiye olsaydı iki gündür Borsa İstanbul 120 binleri geçmiş, dolar ve euro TL’ye mukabil yüzde 7-8 gerilemişti.

Şartlar ne kadar cazip olursa olsun Türkiye’nin yüksek borçluluğu, bütçe açığı ile yan yana yürüyen cari açığı, yüksek enflasyonu ve tırmanan işsizliği kalıcı yatırımcıyı caydıracak kadar vahim bir mahiyette.

Hepsinden mühimi Recep Tayyip Erdoğan’ın batıda bir “diktatör” olarak kabul edilmesi ve parlamenter sistemin yerine getirilen Partili Cumhurbaşkanlığı’nın temel hak ve hürriyetleri bertaraf eden bir silindire dönüşmüş olduğu hakikatitir.

Türkiye’ye dair raporlarda “özgür olmayan ülkeler” ibaresi bazen silik bazen kalın puntolarla ifade edilirken Fed’in kararı ile aralanan fırsat kapısından içeri girilme ihtimali maalesef yok.

FED 182 MİLYAR DOLAR BORCU SİLMEDİĞİNE GÖRE…

Borsacılara bakarak havalarda uçanlar var… Niye bu kadar seviniyorlar anlamak mümkün değil.

Fed, Türkiye’nin 2019’da vadesi gelmiş 182 milyar dolar borcunu mu sildi? Böyle bir karar vaki olmadığına göre neyi kutluyoruz…

2018 senesi ağustos ayında maruz kaldığımız kur şokundan hemen evvel borsa rakamlarını tekrar gözden geçirmenizi tavsiye ederim…

Fed işler yolunda gittiği için frene basmadı ki! Kriz geliyor, belki mani olabilirim zehabına kapıldı.

EKONOMİ TEMELLERİNDEN SARSILDI

Türkiye’nin vaziyetine gelince serbest piyasa dinamikleri ile izah edilemeyecek kadar acınacak bir sopalı ekonomiyi ne faiz molası ne de Dünyayı Kurtaran Adam kurtarabilir…

Adalet mülkün temeli değil miydi? Kaldı mı adaletten eser? Öyleyse neyi, hangi kararı konuşuyoruz? Türkiye ekonomisinin temellerinden sarsıldı.

Vakit kazandığımız doğrudur… Mamafih krizin ikinci yarısı için başlama düdüğü 31 Mart günü çalınacak.

[Semih Ardıç] 2.2.2019 [TR724]

Bebekler ve kediler [M.Nedim Hazar]

Sizi bilmem ama bana hep aynı hissi uyandırır; bebekler ve kediler. Yavru kediler mi bebeklere benzer, yoksa bebekler mi kedileri çağrıştırır zihnime, tam olarak emin değilim.

Ne zaman bir kedi yavrusu görsem içim titrer.

Hele hele zaman zaman gazetelerde kedi yavrusu kurtarma haberleri, görselleri görsem dakikalarca takılırım. Bebek gördüğümde de aynı titreme gelir yerleşir içimde bir yerlere…

Hayvanlara, özellikle kedilere zulmedenler her türlü kötülüğü işler diye düşünürüm.

Keza bebeklere acımayanlarda merhametin artık zerresi kalmamıştır demektir!

Bugünlerde en çok bebek resmi  (hadi fotoğraf diyelim hassas olanlar kızmasın) görüyorum her yerde. Her yer dediğime bakmayın, ülke medyasının çoğunda yok tabii. Bahsini ettiğim alternatif ve tek tük ayakta kalabilmiş birkaç istisna yayın mecraları. Yoksa iktidarın yönetimindeki gazete ve televizyonların yayınladığı ülke ile algıladığımız ülke kesinlikle aynı değil artık.

Başımızı nereye çevirsek bir bebek yüzü çıkıyor karşımıza. Çoğu da annesinin koynunda.

Bölge fark etmiyor, annesinin kim olduğu da…

Bakınız “suçlu ya da suçsuz” bile demiyorum.

KEDİLERİ SEVİN ELBETTE. BEBEKLERİ DE… BÜYÜKLERİN KAVGASINDA, ACI ÇEKEN BEBEKLERE ACIMAYAN İNSAN DEĞİLDİR. SİZDEN, BİZDEN, ONDAN BUNDAN OLMASI FARK ETMEZ ZİRA… ŞUNU DA UNUTMAYIN, BEBEKLERİNE ACIMAYAN KAVİMLERE ALLAH HİÇ ACIMAZ!

Bir bebeğin suçu olabileceğine inanan zalim bir zihniyet yaşamamış tarih boyunca.

Firavun hariç elbette.

O, tüm bebekleri öldürünce bir Musa’nın gelmeyeceğine inandığı için katletmiş tüm bebekleri ama nafile.

Bilirsiniz, Adetullah’tandır; tüm bebekleri öldürseniz de doğuyor bir şekilde Musalar. Musa gelmesin diye bebekleri öldürmek ile bahar gelmesin diye çiçekleri yok etmek aynı nefretin ve zorbalığın çaresiz çabasından başka bir şey değil. Bebekleri yok ederseniz zalim ve katil olursunuz, Musa’nın gelişini engellemeyi bırak, geciktiremezsiniz bile!

Her gün ama her gün bir bebek resmi görüyorum annesinin koynunda. Masum, günahsız tertemiz bebek yüzü bir tonluk bir ağırlık gibi gelip oturuyor vicdanımın üzerine.

Ezim ezim eziyor beni.

İzmir’de, Diyarbakır’da, Ordu’da, Zonguldak’ta, Denizli’de ya da başka bir yerde.

Bir polis ekibi bekliyor doğumhanenin önünde.

İçeride yeni bir anne ve kollarında masum yavrusu.

Anneyi alıp götürüyor polisler hapishaneye…

Suç nedir, “birinin suçunu başkası üstlenir mi, cezayı başkası nasıl çeker?” gibi konulara hiç girmiyorum ayrıca, buna da dikkat.

Annesiyle beraber bebeği de götürüyorlar hapishaneye.

Resmi raporlara göre 900’e yaklaşmış hapishanede olan bebek sayısı…

Yüzlerce, binlerce acı dolu öykü kaynıyor yurdun her yerinden.

Urfa’lı Betül Solmaz’ın öyküsü bunlardan sadece biri. Sonuncusu değil ne yazık ki…

Kendi halinde bir ev hanımı.

Bir katil gibi gece yarısından sonra saat 02:00’da evini basıyor çevik kuvvet ekipleri.

Nefretin kolonistleri bitmeyen kinlerini uç uca ekleyerek taşıyorlar akşamı geceye, geceyi sabaha.

Betül Hanım emzirdiği 16 aylık kızından çekilip alınıyor.

Minik yavru bir şey yemiyor içmiyor, sadece ağlıyor.

Nasıl bir zalimlik, nasıl bir vicdan, nasıl bir nefret buna rıza gösterebilir?

Fatma Şahin hanımefendi.

Kendisi Gaziantep Belediye başkanı.

Bir video paylaşmış sosyal medya hesabında. Kuzuların koyunlarla buluşma anını paylaşmış ve gözünün yaşardığını, hislendiği yazmış.

Bir ehli vicdan buna inanabilir mi?

Binden fazla masum yavru, onbinlerce ev hanımı haksız yere hapishanelerde işkenceye, tecavüze uğrarken, zulüm edilirken, esir tutulurken, bunları görmeyip, gördüğünde de vicdanen hiç rahatsız olmayıp koyunlara kuzulara ağlamak nasıl bir ikiyüzlülüktür!

Filistin’deki çocuk için ağlayarak yardım istiyor simsiyah yüzlü, içi dışına vurmuş yardım derneğinin başkanı.

Utanmıyor, sıkılmıyor duyguyu sömürdükçe sömürüyor.

Sırtını dönüyor sonra buraya, kendi ülkesindeki bu vahşete.

İktidarın devşirdiği ya da yeni peydahlattığı sivil dernekler Filistin’e bilmem kaç bin kilometre uzağa merhamet uzatırken, kendi ülkelerinde yaşanan vahşet ve soykırım boyutundaki bu canavarlığı görmezden gelmesi, hatta tam tersi tasdik etmesi nasıl bir zalimliktir!

Bu cümlelerle sadece iktidara ya da siyasi yelpazenin bir bölümüne yüklendiğim, diğerlerin akça pakça ilan ettiğim düşünülmesin.

CHP’liler, HDP’liler, MHP’liler, solcular, ülkücüler, nurcular, laikler de bir cemaate ve toplumun bir kesimine da bir kesime duydukları haset ve nefretin savrulmuşluğuyla ‘oh’ demiyor belki ama görmezden gelebiliyor vicdanları.

Akşam olunca evlerine gidip ‘karıcığım ben geldim, çocuklar nasıl’ deyip sofraya da oturabiliyorlar utanmadan, sıkılmadan.

Ertesi gün gazetelerinde çatı katına sıkışan kedi yavrusunu kurtarma operasyonunu manşetten veriyorlar.


Kedi yavruları da masum, tüm kediler gibi.

Kediler elbette masum, tüm hayvanlar gibi.

Ve alkışlanmalı bir kedinin hayatını kurtaranlar.

Fakat; ideolojileri yüzünden insanları, hele hele bebekleri sevmeyenlerin, sevgilerini ideolojilerine göre istif edenlerin hayvan sevgisinde samimiyet arayanın insanlığından şüphe ederim.

Kedileri sevin elbette.

Bebekleri de…

Büyüklerin kavgasında acı çeken bebeklere acımayan insan değildir.

Sizden bizden ondan bundan olması fark etmez zira…

Şunu da unutmayın, bebeklerine acımayan kavimlere Allah hiç acımaz!

[M.Nedim Hazar] 2.2.2019 [TR724]

Otoriter rejim daha fazla bağımsızlık sağlar mı? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Türkiye’yi yöneten Erdoğancı ve Avrasyacı odaklar, ülkeyi rekabetçi otoriter rejimden otoriter rejime dönüştürme yolunda epey mesafe aldılar. Tabi rejimin gazabına uğrayan herkes, diktatörlükten bahsediyor. Ben de diktatörlüğe atıfta bulunan yazılar yazdım. Çünkü diktatoryal bir gidişat var ve bunu görmezden gelemiyoruz. Ancak siyaset bilimi bu konuda çok hassas bir kavramsal birikime sahip! Steven Levitsky tarafından kullanılan rekabetçi otoriter rejimler kavramı, temelde otoriter rejimlere evrilmek istese de, ekonomi-politik ya da diğer sebeplerden dolayı bunu yapamayan rejimler için kullanılıyor. Türkiye, bu yaklaşıma göre otoriter rekabetçi bir rejim.

Rekabetçi derken, göstermelik ve meşruiyet sağlayıcı bir sözde rekabeti kast ediyoruz elbette. Çünkü bu tür rejimler varlıklarını yürütmenin diğer erkleri kontrolü, medyanın yürütmeye bağlanması, kolluk güçlerinin iktidar aparatı haline getirilmesi, muhalefetin baskılanması, gazetecilerin içeri atılması ya da sürgüne zorlanması, akademinin “evcilleştirilmesi” gibi stratejilere borçlu. Ancak göstermelik de olsa muhalefet seçimlere giriyor, basında bazı etkisiz ve zayıf muhalifimsi görüntü şeklen korunuyor – sanki bir demokrasi varmış gibi yapılıyor.

Türkiye bu durumda! Muhalefetin iktidar olma şansı yok. Seçim sonrası ortadan kaybolan ve “adam kazandı!” diye hemen havlu atan bir tatlı su muhalefeti var. Büyük resimde rejimi destekliyor, örneğin Türkiye örneğinde mesele Kürtler veya Cemaat oldu mu, Erdoğan’dan aşağı kalır bir tutumda olmuyor! En anti-Kürt kim? En anti-Cemaat kim? Bu konularda birbirleriyle yarışıyorlar. Basın ve medya yüzde doksan dokuz oranında rejimce yönlendiriliyor, hatta kumanda ediliyor. Geri kalan yüzde bir de gönüllü olarak bu “asgari müşterek” rejim karşıtı “vatan hainlerine” (!) karşı kraldan çok kralcı biçimde hareket ediyor. Özgürlük vaat etmek, özgürlükleri genişletmek istemek bir yana, baskı-zulüm ve işkencelere, takibat ve hukuksuzluğa çanak tutuyor.

Ancak bir türlü rejim daha sert bir otoriter karaktere bürünemiyor. Bunun nedenleri var.

1 – Öncelikle bu rejim bir koalisyondan oluşuyor. Başta Erdoğan görünüyor, ama Erdoğan’ın arkasında Avrasyacı bir derin yapı etkin. Derin yapının da bir koalisyon olma olasılığı yüksek. Tuğgeneral Akgülay neden harcandı konusunu ele aldığım yazıda belirtmediğim bir husus, Avrasyacı iç hesaplaşma olasılığı. Tabi bu olasılığın gerçeğe tekabül ettiğini kanıtlayacak göstergeler henüz meydanda değil. Ama şu var ki, telefonla birilerini aramış bahanesiyle herkesi “Fetö’cü” ilan edebilirsiniz Türkiye’de bugün! Ne yaman bir kariyer anarşisi var TSK’da tahmin edin artık siz. Rejimin koalisyonu hassas dengeler ve ince hesaplar üzerine kurulu. İp üzerinde yürüyen bir cambaz gibi, ağırlıkların iyi hesaplanması lazım! Erdoğan iyi bir paratoner Ergenekon için. İstediklerini yaptırıyorlar, ama hata oldu mu fatura Erdoğan’a kesilecek. 28 Şubattan ve önceki darbelerden alınan dersle, askeri derin yapı unsurları sivil bir paratonerin kendilerinin ortada (açıkta) kalmaması için biçilmiş kaftan olduğunu bilecek kurmay zekâ ve olgunluktaydılar. Bugün aynı safta olmalarının nedeni, istediklerini yapan bir “karizmatik hipnozcuya” duydukları gereksinim. Ayrıca “milli irade” gibi bir etkili söylemi ancak sivil ve seçilmiş bir lider üzerinden devam ettirme şansına sahipler. Bunu biliyorlar. Bugünün dünyasında ful otoriter bir rejime geçmek zor, çünkü karşılıklı bağımlılık ilişkileri çok girift ve Batı’nın normatif beklentilerini en azından formel seviyede karşılamaları mutlak surette gerekli. Koalisyonun sert gücü Avrasyacı Ergenekoncular bunu biliyor. Eğer kendileri tüm kontrolü alır ve örneğin 80 darbesi gibi bir darbeyle veya başka bir tür oldubitti ile iktidara el koyarlarsa, bunun kısa sürede demokrasiye geri dönüşün yolunu açabilme tehlikesine neden olacağını biliyorlar. Tehlike, elbette kendi mutlak iktidarları bakımından ortada olur! Yani Batı baskısı ile, 1982’de anayasal rejime geri dönmek durumunda kalan Evren gibi, mesut günler kısa sürer! Oysa Avrasyacılar Evren’den daha akıllı ve sofistike! Bu koalisyon var olduğu sürece tam teşekküllü bir otoriter rejim kurmak zor.

2) Ekonomi politik nedenlerle dikta kurmak zor. Otoriter rejimler, ancak kendi olanaklarıyla uzun süre ayakta kalabilen ülkelerde kurulabilir. Hâlbuki Türkiye yer altı kaynakları bakımından çok fakir bir ülke. En başta gerekli şey, enerji kaynakları ve Türkiye’de petrol ve doğalgaz yok! Dahası, finansal bakımdan da Türkiye çok bağımlı, milli gelirine oranla borç oranı çok yüksek, ekonomik kırılganlık seviyesi hat safhada olan bir devlet. Dahası, döndürdüğü ekonomi çarkları, Batı ile fazla bütünleşmiş, uluslararası piyasalarla fazla iç içe geçmiş bir görünüm arz etmekte. Yani bir Rusya, bir Çin, hatta bir İran değil bu manada! Yani üzgünüm çocuklar, ama Avrasyacı büyük güç Türkiye sadece fazla şişmiş ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir balon sadece! Yani Erdoğan Abdülhamit ayarında mı bilemem, o beni aşan bir konu olur zaten de, Putin olmadığı kesin! Kaldı ki, Putin ordusunu kontrol edebiliyor. Hayır, zekâsından veya KGB kariyerinden gelen deneyim ve sosyal ilişkiler birikimini kast etmiyorum. Ama kast ettiğim, orduyu kontrol etmek belediye zabıtalarını kontrol etmeye benzemez! Şu an işbirliği yapılan katı güç askeri ortaklar, her an başka ata oynayabilir. Benim en iyi altıncı oyuncum (basketbol terimi – en iyi yedek oyuncu anlamında kullanılıyor!) Meral Akşener. Iğdır çıkışıyla en azılı anti-Kürt benim mesajı veren Akşener bu mesajı kime verdi sizce? Erdoğan’a mı? Komik olmayalım! Elbette Bahçeli gibi dişi Kurt da kemiğin kaynağının TSK’yı kontrol eden ve istediğini ankesörlüden birilerini aradı masalıyla ekarte edebilen Avrasyacı derin yapı olduğunu biliyor. Oyuna girmeyi ve kendine biçilecek rolü oynamayı sabırsızlıkla bekliyor. Tüm bu değişik varyantlara ve konfigürasyon ihtimallerine karşın, rejimin kendisini kapsamlı ve tam teşekküllü bir otoriter seviyeye çıkarması mümkün değil. Nedeni basit. 10 günde akaryakıtı kalmayacak bir ülke üzerinden böyle bir rejim kuramazsınız. Bunu “reis” de Avrasyacı kurmay kafası da biliyor!

Şimdi gelelim bağımsızlık konusuna. Avrasyacılar, Batı’dan koparken, sol ve sağ nasyonalistlere de İslamcılara da ne diyor? Bağımsız, Batı’ya bağımlı olmayan bir ülke! Bunu vaat ediyor! Tamam, harika da, Batı’dan uzaklaşan Ankara neden Moskova’nın kanatları altına giriyor? Neden İran’la alengirli işler çeviriyor? Türkiye tek başına iki şeyi yapacak olanağa reel olarak sahip değil de ondan: 1) ekonomisinin çarklarını dıştan kopmuş, kendi yağıyla kavrulabilen (en azından bir süre bile olsa!) bir durumda çevirmesi mümkün değil. Olay sadece hammadde ve doğal kaynak fakiri olma meselesi değil. Aynı zamanda ekonominin dış ticaret ve finansman ayağı da buna elvermez. Yani ekonomik koşullar o methedilen tam bağımsızlık ütopyasını sağlamaya uygun değil. 2) Türkiye tek başına kendi güvenlik gereksinimlerini karşılama olanağına sahip değil. Harala-gürele 600,000 askere dayanan bir hantal ordu ve onun vizyonsuz ikinci sınıf Avrasyacı subaylarıyla, Türkiye kendi topraklarını bile koruyamaz! Yani Avrasya’da başat güç olma hayali kuranlar: ağzınıza çalınan bir parmak bakı görün diye söylüyor, iyi niyetle uyarıyorum. Tez vakitte televizyonun başından kalkın, hipnozdan çıkın, gerçeklerle yüzleşin. Yok ille de ben dizi izlerken kafama hamam tasımı takar, elde hanımın en uzun bıçağı fütühata giderim diyorsanız, o sizin fantezi dünyanızdır, bana laf düşmez.

Rusya’ya yamanmak, bağımsızlık sağlamıyor. Fakat Avrasyacılara yeniden vesayet düzeninin temellerini atma, kendilerini etkin ve kalıcı konumlara getirme ve kendilerini garanti altına alma imkânını sunuyor. Haliyle size bunu söyleyecek halleri yok. Erdoğan’a gelince, o Yüce Divan korkusu olmadan bir süre daha işi götürmek, arada çevresine alabileceği avantaları ulufelendirmek, kendini ve ailesini kurtarmak derdinde.

Batıdan kopmak bağımsızlık için değil. İşleri kendi menfaatlerine yürütmek arzusunda olan muhteris hayali ve muhteris harami iki grubun bekası için. Aradan kendi kırıntılarını nasiplenen irili ufaklı sistem unsurları (medyası, çakma muhalefeti falan) bu rekabetçi otoriter rejimin olmazsa olmazı. Bu böyle gider. Gidemediği yerde biri bayrağı devralır, istikamet değişmez, şeklen baştaki isim değişir. Ama sistem değişmez. Bunu kim söylüyor? Ben söylemiyorum, Levitsky ve siyaset bilimi literatürü söylüyor.

Düşük yoğunluklu otoriter rejim olan “rekabetçi otoriter” rejim, gaz alma işlevini içte ve dışta iyi yaptığından, tam teşekküllü otoriter rejime oranla daha uzun sürebiliyor. Ucunda tam bağımsızlık falan da sağlamıyor. Peki değişim nasıl olacak?

O da başka bir yazının konusu olsun. ,

İyi hafta sonları.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 2.2.2019 [TR724]

Glokalleşme ve Hareket [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Globalleşme “tekarubi zaman tekarubi mekan” denilen zamanı ve makanı birbirine yaklaştıran, küremizi köye çeviren bir süreç. Ulaşım, iletişim, bilişim sektörlerindeki gelişmelerle eskiden ulaşılması zor mesafeler artık kısa sürede alınabiliyor; uzun süreler alan işler artık çok daha kısa sürede yapılabiliyor. Ulaşım-iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin neden olduğu etkileşime ve değişime globalleşme diyoruz. İnternet globalleşmeyi iyice hızlandırmış durumda. Öyle ki ticaretten bankacılığa, gazetecilikten eğlence sektörüne herşey köklü değişime uğradı. İnsanlar kolaylıkla dünyanın heryeriyle iletişim kuruyor, haberleşiyor, mal alıp satabiliyor. Ulus devletlerin katı sınırları ve kuralları globalleşme ile epeyce aşındı. (Gelişen teknolojinin devletlere daha kolay ve etkin denetim imkanı verdiğini de unutumamak lazım. Böyle bir dikotomi de var.)  Ülkeler, şirketler, insanlar arasındaki ilişkiler hızlı ve kolay, ama daha komplike hale geldi.

Glokalleşme globalleşme ile lokalleşme kelimelerinin bileşimi yeni bir kavram. Türkçede kürselleşme ile yerelleşme kelimelerinden alıntı “kü-yerel” de kullanılıyor. Glokalleşme ilk defa Japonyada tarımsal tekniklerin yerel tarıma uygulanması refere edilerek kullanıldı. Kavram sosyal, ekonomik ve politik sistemlerin evrenselleşip globalleştiği aynı anda yerelleşme eğilimidir; yerel olanla global olanı aynı anda düşünmektir. 1990 lardan bu tarafa özellkle sosyal bilimcilerin ilgi alanındadır. Glokalleşme yerel hassasiyetleri küreselleşmenin etkisiyle tekrar ele almaktadır. Global olanı yerele adapte etmektir. Yerel olanı globale yaymaktır. Glokollaşme desantralize yapılarda ve şirketlerde efektif olarak çalışmaktadır. Global kuruluşlar ve şirketler pekçok kültürde “yabancı”, “emperyal güç”, “kapitalizmin öncüsü” vb görülmektedir. Bu nedenle yerel ürünler de üretmekte, yerel istihdamı öne çıkarmakta ve yerele uygun değişimlere gitmektedirler. Yerelleşerek kabul edilebilirliklerini artırmakta, pazar ve etki payını genişletmektedirler. Yerelin çevre, sağlık, eğitim sorunlarıyla daha yakından ilgilenmekte, projeler üretmektedirler.

Globalleşmenin yerel olana birbirine zıt iki etkisi bulunmaktadır. Bir yandan yereli aşındırırken öte yandan öne çıkarmaktadır. Global dilller pek çok yerel dili yok etmekte, batıya dair değerler, kıyafetler, ürünler yaygınlaşmakta ve yerel kültürlerin/ürünlerin alanı daralmaktadır. Öte yandan yerel olan dünyaya yayılmakta, globalleşmektedir. Global markalar yerel ve marjinal bir ürünü, figürü kısa sürede global hale getirmektedir. Kimlikler, aidiyetler, milliyetler iç içe girmekte, yeni etnik-dini-kültürel karışımlar ortaya çıkmakta, ulus üstü kimlikler oluşmaktadır. Öte yandan yerel kimlikler, aidiyetler güçlenmekte, mikro milliyetçilik yükselmektedir. İşte globalleşmenin bu iki zıt etkisine glokalleşme diyoruz. Globalleşme ile yerelleşmenin iç içe ve aynı düzlemde gelişmesi, dünyanın hem globalleşip hem de yerele yönelmesi kü-yerelleşme oluyor. Pek çok şirket dünyaya mal ve hizmet satma çabası içindeyken, aynı zamanda yerele hitap etme kaygısı güdüyor. Global firmalar her ülkede o ülkenin dinini, dilini, kültürünü, geleneklerini gözeten yerel versiyonlar da üretiyorlar. Glokalleşmenin sloganı: “Global düşün yerel uygula” (think global act local).

17.Yüzyıldan bu tarafa devlet yapılarına egemen olan ulus devlet formu globalleşmenin etkisiyle yukardan ulus üstü kurumlar-yapılar (BM, NATO, AB, IMF, WTO, Bölgesel paktlar) ve şirketler tarafından; aşağıdan ise alt kültürler, etnik yapılar ve güçlenen yerel yönetimler tarafından aşındırılıyor. Çok uluslu şirketler ve uluslararası yapılar global ilkelerini, standartlarını, kurallarını ortaya koyuyorlar. Ama ürünlerini, uygulamalarını, hizmetlerini yerele uyarlıyorlar. Merkezlerinde kuşatıcı, kapsayıcı temel kararları alıyorlar, ama alandaki operasyonel işleri, kararları yerele aktarıyor, uygun esneklik sağlayacak geniş yetkiler, imkanlar tanıyorlar. Zira merkezi karar alma mekanizmaları hantal olur, ağır işler ve genellikle yerelin hassasiyeterini, taleplerini göremez. Yerelle ilgili merkezden verilecek ayrıntılı kararlar yerelde karşılık bulmayabilir. Bu sebeple ana ilkeler merkezden belirlense dahi uygulamaya dönük işler yerele bırakıldığında kabul görme ve başarılı olma şansı artar.

Yerelleşme katılımcı demokrasinin, yönetişimin, hesapverebilirliğin gelişmesi için de gerekli ve etkili bir yöntemdir. Gerçekte demokrasiler yerelden ulusala doğru gelişmiştir. İlk demokrasiler doğrudan temsilin olduğu kent demokrasileriydi. Yurttaş anlamına kullanılan citizen kelimesi “city”den gelmekte ve “şehre ait” anlamı taşımaktadır. Ayrıca yerel yönetimler demokrasinin beşiği ve okulu olarak kabul edilir. Bir ülkenin, yapının demokratikliğini belirleyen önemli ölçütlerden birisi yerel-merkez arasındaki yetki ve kaynak dağılımıdır. Local Government (yerel hükümet) kavramını ilk icat eden ve ülkede hizmetlerin daha etkin ve verimli görülebilmesi için bir yerel yönetim modeli öneren kişi Faydacı Kuram’ın kurucusu Bentham’dır. Bentham’ın bu görüşleri kısa sürede Avrupa’da yaygınlaşarak genel  kabul görmüştür.

Globalleşme buna entegre olamayanlarda savunmacı, korumacı, kültürel kapalılığa yönelen tepkilere neden olabilmektedir. Bu tür tepkiler nesillerde kimlik bunalımı, ya da kimlik arayışıyla sonuçlanmaktadır. Kimlik bunalımları genelde geçmişten kopmaktan değil, geleceğin projesi içinde kendisine yer bulamamaktan kaynaklanır. Geçmişteki kültürel kodlara sığınmak bu bunalımın aşılmasına yetmez. Çünkü kimlikler yeni koşullarda geçmişten de öğeler taşıyarak sürekli yeniden üretilir. Günümüzün önemli problemlerinden birisi de globalleşen çağda yerelden kopmadan yeni kimlik üretebilmek veya mevcut kimliği zamanın şartlarına uygun yenileyebilmektir.

Modernizm ulus devlet formunu, sanayileşmeyi, hiyerarşik yapıları, merkeziyetçiliği, okul odaklı eğitimi, konvansiyonel orduları vb gerektiriyordu. Bilişim ve iletişimde yaşanan gelişmelerle birlikte dünya postmodern döneme, bilgi-bilişim çağına geçti. Artık modernizmin dikey örgütlenmeleri, merkeziyetçilik, emir-komuta anlayışı kabul görmüyor. Merkezi iktidarların alanları daralıyor. Bilgi teknolojilerindeki gelişim ve değişim yönetim anlayışını da değiştirdi. Bilgi toplumunda merkez kuruluşlarında çalışanların sayısı azalıyor, merkez bürokrasisinin yükünün önemli kısmı yerel birimlere aktarılıyor. Devlet tek yetki ve güç odağı olmaktan çıktı. Ulusal ve U.A sivil girişimler, örgütlenmeler artıyor. Devlet dışı aktörler, yapılar karar süreçleri üzerinde daha etkin hale geliyor. Son yıllarda otoriter eğilimlerin yükselişi gözlense de yerel ve sivil olan önemini koruyor. Katılımcı yönetim anlayışı, yönetişim, şeffaflık, yatay örgütlenme yaygınlaşıyor. Bilişim çağında ofis, hiyerarşi, mesai, formel ilişkiler, dikey örgütlenmeye sahip Weberyen yönetim yapıları demode hale geldi. Yerelleşme ve demokratikleşme etkin, verimli hizmet sunmanın sembolü.

Dünyadaki bu değişimden sosyal yapıların, uluslararası ağlara sahip NGO’ların, hareketlerin de uzak kalması imkansız. Hizmet Hareketi uzunca süre dünyadaki değişimleri çok iyi takip etti, global ve ulusal değişim süreçlerini fırsata, hizmete çevirmeyi başardı. Hareket, seküler-dindar pek çok oluşumun hayal dahi edemeyeceği kadar değişime açık oldu. Organizayon yapısını, hizmet alanlarını efektif şekilde yeniledi, dönüştürebildi. Son dönemde Türkiye merkezli yaşananlar, ortaya çıkan zorunlu hicret, yeni coğrafyalara dağılmalar ve Türkiye’de eski durumun sürdürülemez olması Hareketi daha köklü, yeni bir değişime zorlamaktadır. 

Kanaatimizce bu safhada Hizmet Hareketi yukarıda anlattığımız Glokalleşme çerçevesinde bir yandan global esaslarını, ilkelerini belirlerken, öte yandan yerelleşme çalışmalarına ağırlık vermelidir. Zira en iyi hizmet en yakından verilir, en az maliyetle en yakındaki üretir, en hızlı servisi en yakındaki yapar, yakınlık katılımı artırır, etkilenme ve etkin denetim arasında sıkı bağ vardır. Hareket merkeziyetçi ve güçlü bir karargaha sahip olduğu görünümünden mümkün olduğunca uzaklaşmalı, faaliyetlerini yerelleştirmelidir. Global anlamda bir çerçeve metin oluşturulabilir, vizyon ve temel ilkeler belirlenebilir. Hizmet esaslarından sapmaların, uzaklaşmaların olmaması için merkeze bağlı, ilkelere uygunluk denetimi/gözetimi yapan mekanizmalar kurulabilir. Merkez, temel hizmet ve ürün standartları belirleyebilir; ama neyin nasıl yapılacağı, ne kadar ve ne zaman yapılacağı gibi uygulamaya dair konuları yerele bırakır. Personel, mali kaynakların kullanılması ve icrai kararlar yerelde alınmalıdır. Yerele geniş alan bırakılması katılımcılık gerektiren gerektiren STK tipi yapılarda, hayır ve yardım kuruluşlarında çok daha önemlidir. Yerel insanlar kendi ihtiyacını daha iyi bilir. Kendi denetleyebildiği bütçelere destek vermek ister ve kendi katıldığı kararların arkasında durmak ister. Ekonomik destek verdiği, emek harcadığı, ama kendisinin denetleyemediği, karar süreçlerine katılmadığı, personel seçimine etkisinin olmadığı yapıların içinde olmak istemez. Değiştiremeyeceği, etkileyemeceği iş ve işlemlere katkısı sınırlı kalır. Global kurumların, NGO’ların yapıları genelde böyle işliyor. Genel merkez temel prensipleri belirliyor ve ilkelere-esaslara uygunluğu denetliyor. Yerel, geniş bir inisiyatif içinde ama ilkelere uygun icraatlarda bulunuyor. Mali konularda, kararlarda ve personel istihdamında bağımsızlığa yakın özerkliği bulunuyor. Bunun yanında farklı coğrafyalar arasında oluşması muhtemel mali kaynak dengesizliklerini gidermek, personel, para geçişkenliğini sağlamak için merkezde hedefleri/sınırları belirli fonlar oluşturuluyor. Bu fonlar zengin ülkelerden fakir ülkelere meşru yollarla aktarılabiliyor. Merkezde eğitim ve personel birimi oluyor ve burada yerel personel global standartlarda eğitimlere tabi tutuluyor. İnsan kaynaklarının dengeli dağılımı açısından ihtiyaca ve talebe göre ülkeler arası personel transferleri yapılabiliyor.

Hizmet dünyaya açılmış, her coğrafyaya dağılmış global hareket olsa da yakın zamana kadar “devletçi” denecek kadar Türkiye odaklıydı; “milliyetçi” denecek kadar Türk vurgusuna sahipti. Yaşanan süreç vesilesiyle Hareket hem yerele hem globale hitap edecek şekilde kimliğini, hedeflerini, ilkelerini belirli bir etnisiteyi ve coğrafyayı aşacak şekilde yeniden tanımlamalı ve dünyaya deklera etmelidir. Ortaya çıkan şartlar Hareketi yeni duruma yenilenmeye, değişmeye zorlamaktadır. Bunu yapabilmesi durumunda Hizmet daha geniş coğrafyalarda çok farklı kesimlere hitap edebilecek, insanlık için önemli bir boşluğu dolduracaktır. Global anlamda barış, huzur, birlikte yaşama adına önemli bir misyon eda edecektir. Bütün bu faaliyetleri Müslüman kimliğini açıkça ortaya koyarak ve referansını İslamdan aldığını vurgulayarak yapması faaliyetlerini daha değerli kılacaktır. Dünya böyle bir İslami harekete ihtiyaç duyduğu gibi Müslümanlar da şiddetten, çatışmadan uzak, eğitime önem veren, cehaletle, fakirlikle, iftirakla çağın anlayışıyla mücadele eden başarılı bir örneğe muhtaçtır.

Bahsettiğimiz konularda dikkate değer çalışmaların olduğunu söyleyebiliriz. Hareket içinde tabandan gelen taleplerin de etkisiyle doğal ve hızlı bir yerelleşme var. Sanırım AFSV global ilkelerin ve esasların belirlenmesi için epeydir çalışıyor. Bitirildikten sonra bunların kamuoyuyla paylaşılması bekleniyor. Ama bütün bu süreçlerde sorumluluk taşıyanların herkese oturacak bir sandelye ayırması, insanların katılımını sağlaması kadar, Hizmet insanlarının süreçlere müdahil olması, çözümler üretmesi, düşüncelerini meşveret havuzlarına akıtması, elini taşın altına koyması önem arzetmektedir. 

Yararlanılan kaynak: “Küresel Sistem, Demokratikleşme-Yerelleşme Dinamikleri ve Yerel Demokrasi”, Ökmen, Mustafa (2005)

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 2.2.2019 [TR724]

İtalya’da manşetlerin adı: 36’lık Quagliarella [Hasan Cücük]

İtalya Serie A denince akla gelen takım Juventus, futbolcu ise Cristiano Ronaldo olur. Son 7 sezonda şampiyonluğu kimseye bırakmayan ve koşar adım üste 8. şampiyonluğa giden Juventus’un adının akla ilk gelmesinden daha doğal birşey yok. Keza, 2008’den itibaren futbola damgasını vuran Cristiano Ronaldo sadece günümüzün değil futbol tarihinin en iyilerinden biri olmasıyla adı akla ilk gelen isim oluyor. Ancak son haftalarda ne Juventus ne de Cristiano Ronaldo manşetlerde. 36 yaşındaki bir golcü gösterdiği sıradışı performansla Serie A’nın bir numaralı gündemi oldu. Bu isim Sampdoria’lı Fabio Quagliarella.

1994-95 sezonu. İtalyan futbolunun ‘Mor Menekşesi’ Fiorentina, Serie B’de geçirdiği bir yılın ardından yeniden Serie A’ya dönmenin sevincini yaşıyordu. Takım ligden düşmesine ve dev kulüplerden teklifler gelmesine rağmen gemiyi terketmeyen isim Arjantinli ünlü golcüsü Gabriel Batistuta’nın daha Fiorentina formasıyla görülecek hesapları vardı. Sezonun startıyla birlikte Batistuta hesap kesmeye başlıyordu. Tam üst üste 11 hafta gol atan Batistuta, İtalyan futbolunda bir rekorun da sahibi oluyordu. Yıllarca kırılmayan bu rekorun artık bir ortağı var. Bu isim 11 hafta üst üste gol atan Sampdoria’nın 36 yaşındaki kaptanı ve golcüsü Fabio Quagliarella.

Fabio Quagliarella adını hatırlamak için biraz gerilere gitmek gerekiyor. 2010 Dünya Kupası’na son şampiyon apoletiyle gelen İtalya grup maçlarında Paraguay ve Yeni Zelanda ile berabere kalarak şok yaşıyordu. Gruptan çıkması için Slovakya karşısında en az beraberlikle ayrılması lazımdı. Puana İtalya’nın ihtiyacı vardı ancak golleri Slovakya bulmuştu. Maçın son dakikasına 3-1 mağlup giren İtalya’nın ümitlerini yeşerten isim Fabio Quagliarella oluyordu. 90. dakikada skoru 3-2’ye getiren Quagliarella ülkesinin gruptan çıkması yönünde umutlanmasını sağlıyordu. Ancak maç bu skorla tamamlanıyor ve İtalya gruptan çıkamıyordu. Fabio Quagliarella yedekten girdiği maçta ise ümitleri yeşerten isim oluyordu.

Profesyonel kariyerine 1999’da Torino ile başlayan Quagliarella, İtalyan futboluna damga vuran isimlerden biri olmayı başaramadı. Vasatın altına düşmedi ama sıradışı bir performansta gösteremedi. Torino ile başladığı profesyonel kariyerinde Fiorentina ve Chieti formalarını kiralık giydikten sonra Ascoli, Sampdoria, Udinese, Napoli, Juventus ve Torino’dan sonra 2016’da Sampdoria için ter dökmeye başladı. Serie A’da 21 yılı geride bırakan Fabio Quagliarella, top koşturduğu hiçbir sezonda 15 golün üzerine çıkmayı başaramadı. Ta ki geçen sezona kadar. Geçen sezon 19 gol atan Quagliarella, gol krallığı yarışında 4. oluyordu. 35 yaşındaki golcü harika bir sezon geçirmişti.

Geçen yılın moraliyle 2018-19 sezonuna başlayan Fabio Quagliarella için evdeki hesap çarşıya pek uymuyordu. Ligin ilk 9 haftası geride kalırken Quagliarella sadece 2 gol atıyordu. 10. haftada oynanan Milan maçıyla emektar forvetinde gol serisi yolculuğu başlıyordu. Milan ve Torino’ya gol attıktan sonra sakatlığından dolayı Roma karşısında oynamayan Quagliarella, Genoa maçıyla kaldığı yerden devam edip gollerini sıralıyordu. Haftalar geçiyordu ama Fabio Quagliarella’nın gol serisini bırakmaya niyeti yoktu. Fiorentina ve Udinesse maçlarında 2’şer gol atan Quagliarella, gol krallığında da Cristiano Ronaldo’yu geride bırakıp ilk sıraya yerleşiyordu. 11 maç üst üste gol atarak Batistuta’nın rekoruna ortak olan Quagliarella, Napoli deplasmanında gol bulursa üst üste 12 maç gol atan ilk futbolcu olarak, İtalyan futbol tarihine geçecek.

Quagliarella üst üste 11 maçta gol atarak sadece Gabriel Batistuta’nın rekoruna ortak olmakla kalmadı, Premier Lig’in rekorunu elinde tutan Jamie Vardy’de de yakaladı. 2015’te Leicester City tarihi bir başarıya imza atıp Premier Lig’de şampiyon olduğunda Jamie Vardy üst üste 11 maçta gol atıp, bir rekorun sahibi olmuştu. Napoli karşısında gol atması durumunda Premier Lig’in golcüsünü de geride bırakmış olacak. Almanya Bundesliga’da üst üste gol atma rekorunun sahibi efsane golcü Gerd Müller. 1969-70 sezonunda Müller peş peşe tam 16 maçta gol atmıştı. Avrupa’da peş peşe gol atma rekorunda tanıdık bir isim zirvede. Bu isim Barcelona’nın süperstarı Lionel Messi. 2012-13 sezonunda peş peşe 21 maçta gol atan Messi, bu alanda hem La Liga’nın hem de Avrupa’nın rekorunun sahibi olmaya devam ediyor. Messi o sezon ligdeki 19 takıma peş peşe gol atmayı başarmıştı.

Süper Lig’de ise üst üste gol atma rekorunu iki isim paylaşıyor. Biri Türk futbolunun ‘Taçsız Kralı’ Metin Oktay, diğeri Saffet Sancaklı.  Metin Oktay, Galatasaray formasıyla 1962-63 sezonunda, Saffet Sancaklı ise Kocaelispor formasıyla 1995-96 sezonunda üst üste 9 maç rakip fileleri havalandırıp, bu alanda rekorun sahibi olmaya devam ediyorlar.

[Hasan Cücük] 2.2.2019 [TR724]

Yusuf tesellisi [Fatma Betül Meriç]

      “KARDEŞLERİNİN GÖNLÜNDE KİN VARSA, KUYUDA KALMAN DAHA İYİDİR.
ALLAH, KARDEŞLERİNİN KİNİNDEN KORUMAK İÇİN YUSUF’U KUYUYA ATTIRDI.”
(MEVLANA- MESNEVİ CİLT 6)

21. Yüzyılın baş döndüren hızına, iletişimin kıtalar aşan, okyanusları taşıran sınır tanımazlığına rağmen, tek irtibatı mektup olan insanların hikayesi en sahici hikayelerden biridir. Sahicidir çünkü kağıdın sathına düşen bir insanın el izi, parmak izi. Kalbinden geçenlerin cümlesi bir harfin kıvrımında, bir kelimenin yazım hatasında, bir üç noktanın anlattığında saklıdır. Gözleri aynı beyaz kağıda değmiş, parmakları yazarken sizin okuduğunuz satırlara dokunmuştur. Sahicidir mektuplar. Filtresiz. Gösterişsiz. Onun ihtişamı sadeliğindendir. Bir akşamüstü ya da bir kış ikindisinde. Eski zamanlardaki gibi bir postacının eprimiş çantasının içinden ulaşır ellerinize. Alıcı adı, gönderenin ismi ile aynı zarfın üzerinde. Bu bile yüreğinizi kıpırdatır, bir letafet düşürür içinize. Heyecanla açılır zarf. İçinden çıkanlar tekrar tekrar kontrol edilir. Birkaç  sayfa yazı, bir bileklik kimi zaman. Kimi zamansa bir kitap ayracı el emeği göz nuru.

Dokunmatik ekranların, akıllı telefonların sevmeleri bir parmak ucu hareketine indirgediği, sözcüklerin yeni ve kısaltılmış giysilere bürünmüş vaziyette arz ı endam ettiği devirlerde bile en sahici muhabbetler mektuplarla iletilir bir uçtan öbürüne. Kalbe kelam yetmediğinde, kanayan bir gül çizimi yetişir imdada. Bu tüm sanal klavye emojilerinden daha çok dokunur insana. Sevinince sevinci, özleyince özlemi öyle bir anlatır ki mektuplar. Kafka’nın Milena’sı olasınız gelir, Nazım’ın Piraye’si.

Tarihler 2019 yılının şubat ayını gösterse dahi, sığınılır mektuplara. Teselli olur, ümit soluklanır. Gayret yudumlanır. Sabrın gücü artırılır. Hasretin can yakan alevine ateşine, mektup rüzgarı ile katlanılır. Dayanılır.

Masumiyetin silindiği yerine mazlumiyetin getirildiği coğrafyalardan birinden. Haksız yere geçen onlarca aydan/günden  bir cennet serinliği. Bir “Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da” müjdesi. Yusuf Tesellisi.

KUDDÜS KUŞU

Üç ay olmuştu. Tam üç ay nurlardan ayrılalı. Ya da zalimler “ayırdım” sanalı. Bundan üç ay evvel çat kapı girmişti gardiyanlar. “Yetmez!” demişlerdi. “Sizi ailenizden/ sevdiklerinizden  ayırdığımız yetmez. Bir de risale-i nurlardan ayıralım da görün. İşte o zaman yıkarız sizi. O zaman kırılır kuvve-i maneviyeniz. Görün siz.” Dercesine aldılar nurları ellerimizden. Hangi kitap kime ait, tek tek yazdılar. Koğuştan kaç risale çıktı, her şeyi not aldılar.

Yastığın altına risale koymak da nedir?
Kafama girsin diye koyuyorum, diyordu sevgili kaderdaşım.
Üşeniyorum ranzadan inip, kitap koymak için dolaba gitmeye demiyor da böyle deyiveriyordu.

Kader, onun üşengeçliğini risaleyi bizden ayırmamak için sebep yapmıştı. Üç aydır okuduğumuz ve yastık altında olduğu için alınmayan tek risale Emirdağ Lahikasıydı. Sırayla okuyor, aman o da alınmasın diye yastık değil; yatak altlarına gizliyorduk.

Yine bir ikindi sonrası, koğuşun en sakin köşesinde birileri okuyor, birileri de okunanları dinliyordu. Sayfa 74. Bölüm/mektup 23 idi. “Risale-i nurların müsaderesi ve hapsine dört zelzelelerin tevafuku küre-i arzca bir itiraz olduğu….ila ahir” Sübhanallah. Risale i nurlar bizden toplandıktan sonra birkaç deprem olmuştu. Hepimiz depremleri hatırladık. Farkındaydık. Nurlar korunuyor, seviliyor. Arz dahi itiraz ediyor. Adeta lisan-ı hali ile kitaptan ne istiyorsunuz diyordu.

Okuyan devam ediyor. “Ve en latif emare şudur ki: dün birdenbire bir serçe kuşu pencereye geldi. Vurdu. Biz uçurmak için işaret ettik, gitmedi. Mecbur oldum Ceylan’a dedim: pencereyi aç, ne diyecek?”

Biz hayalen Üstadımızın ziyaretine gelen kuşu seyrederken, koğuşa ansızın bir serçe kuşu giriverdi. Ders yaptığımız köşeye en yakın ranzanın üzerine kondu. Kıpırdamadan bizi izliyordu. Hayretler içerisindeydik.

Üstadımızın serçe kuşu “Kuddüs Kuddüs” zikri yapmıştı. Onu izlemiş, bir saat yanında kalmıştı. “Bu misafir niçin geldi”, diye hikmetinin düşünmüştü.  Üstadımızla beraber biz de düşünmeye başladık. Üstad Hazretleri iki saat sonra gelen “Risale-i Nur’un serbestiyet haberine/ müjdesine” yormuştu aynı mektubun sonunda.

Acaba bizim serçemiz neyin müjdecisiydi?

Kuddüs Kuddüs demiş miydi?

Biz duymamıştık ama bizim perdeli kulaklarımızın duymaması onun vazifesini yapmamış olduğu anlamına gelmez.  Herkese de Üstadımızın kulağı nasip olmazdı.

Vakti geldiğinde müjdenin aynı müjde olduğunu anlayacaktık.  Çok geçmeden sert bir gürültü ile aralanan mazgaldan söylenen “Alın kitaplarınızı!” sözü üç aylık hasrete su serpmişti.

Pınarın başında olan suyun kıymetini ne bilir?

Çölde ciğeri kebap olana sor, can nedir su nedir…

[Fatma Betül Meriç] 2.2.2019 [TR724]

40 yıl geriye dönmek! [Erhan Başyurt]

İngiliz The Times Gazetesi’nin hafta sonu ekinde ilginç bir makele yayınlandı ünlü yazar Arthur Miller hakkında.

Miller, International Pen’in eski başkanı olarak 1985’te, Harold Pinter ile Türkiye’ye geliyorlar.

Miller, ünlü aktrist Marilyn Monroe’nin eşi. 1961’de intihar ettiğinde Miller ile evliydi.

ABD’de McCarthy’nin ‘komünist’ olmakla suçladığı, ‘cadı avı’nın anlatıldığı The Crucible romanın yazarı… Pulitzer Ödüllü… Bütün Oğullarım, Satıcının Ölümü gibi filmlere de uyarlanan romanların yazarı…

Amerika’nın son yüzyıldaki en önemli dram yazarlarından kabul ediliyor…


***

Pinter da Türkiye’de tanınan bir yazar. Nobel Ödüllü… Çok sayıda tiyatro eserine imza atmış bir isim. 2004’te Hasankeyf için Ilısu Barajı’na karşı uluslararası kampanya başlatan bir isim…


***

Miller ve Pinter, 1985’te Türkiye’ye geliyorlar. Fikirlerinden dolayı hapis yatan ve işkencelere maruz kalan aydınlarla görüşüyorlar.

Cinsel organına elektrik verilerek işkence edilen bir aydın kendisini çok etkiliyor.

ABD Büyükelçisi’nin kendileri için verdiği akşam yemeğinde iken, apar topar bir uçağa binip Türkiye’den uzaklaşıyorlar.

Kaçar gibi gidişin nedeni, ikili hakkında gıyaplarında verilen tutuklama kararı.

The Times, bu utanç verici olayı Miller hakkındaki dosyada anlatılıyor…


***

Düşünün, bu olayın üzerinden tam 40 yıl geçmiş.

Türkiye, yeniden 1980 darbesi günlerine, hatta ondan daha kötü bir döneme şahitlik ediyor.

Dünyada tutuklu gazetecilerin yarıdan fazlası Türkiye’de!

Dışardakiler de ‘oto-sansür’ kurbanı…

Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Gültekin Avcı, Hidayet Karaca, Nuh Gönültaş, Mehmet Gündem, Mümtaz’er Türköne, Sedat Laçiner, Mustafa Ünal, Ufuk Şanlı, Ali Ünal gibi çok sayıda yazar tutuklu. İçlerinde müebbet hapis cezasına çarptırılanlar bile var.

Tutuklu gazetecilerin sayısı 200’e yaklaşıyor.

El konulan ve kapatılan medya kuruluşu sayısı da 200’e yakın.

Gazeteciler arasında işsizlik en yüksek oranında.

Yalan ve iftira girdabındaki ‘yandaş havuzu’ sayesinde medyanın itibarı dibe vurmuş durumda…


***

Sorun Miller ve Pinter çapında duyarlı uluslararası gazetecilerin sayısının az olması.

Türkiye’de gazetecilere, baskı ve zulmün bu kez sivil iktidar eliyle icra ediliyor olması.

Bir de, ‘gazeteci’ kisvesinde yazılarını sürdüren bir çok gazetecinin sanki hiçbir şey olmamış gibi, meslektaşlarının ifade ve fikir hürriyetleri çalınmamış, basın hürriyeti varmış gibi aymaz tutumları…


***

AKP Türkiye’yi, 40 yıl hatta çok daha geriye götürmüş durumda.

Türk basını tarihinin en karanlık ve utanç verici günlerini yaşıyor.

Vicdanını ve kalemini bu zulme satmış olanlar utansın!

Bu zulmü icra edenler, ‘cadı avı’ yürütenler tarih önünde hesap vermeyeceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar.

Bu hesap ‘imhal’ olabilir (ertelenebilir, gecikebilir) ancak asla ihmal olmaz!

Bir gün mutlaka zulümlerinin hesabını verecekler ve kınanarak anılacaklar…

[Erhan Başyurt] 2.2.2019 [TR724]

“Ne olur kalmasın bir mahzun gönül” [Bekir Salim]

Chicago’ya geldiğim yıl bir Ramazan Bayramı maceram var ki, anlatmasam olmaz. Biz Türkiye’de, maalesef, artık bayramları bir tatil vesilesi olarak görmeye başladığımız için bu yaşadığıma macera demek zorunda kaldım.

Çocukluğumun bayramlarını uzun uzun anlatacak değilim; belki başka bir zaman… Ama, o günahsız dönemlerin gönlümü lezzetten lezzete salan uhrevi havasını yeniden solumaya başladım desem ve yemin etsem başım ağrımaz…

Meğer burada gurbet yokmuş… Memleketimizdeki her güzellik, hem de en saf hâliyle buraya taşınmış ve gurbet kurbete inkılap etmiş.

Kültür merkezinin büyük mescidinde bayram namazlarını tekbirler ve çocukların cıvıltıları eşliğinde kıldıktan sonra tanıdık tanımadık herkesle uzun süren bir kucaklaşma faslı… dünyanın dört bir yanından müslümanlar… Pakistanlı, Hindistanlı, Filistinli, Yemenli… Memleketinde çok önemli vazifelerde bulunmuş Yaşlı bir Pakistanlı kulağıma eğildi ve gözyaşlarıyla:

“-I am so happy…”

Aslında başka şeyler de söyledi ama benim İngilizcem bu kadarını kavrayabildi.

Kahvaltıya geçtik. İnsan, “Yani, burası Cennet değilse, ya neresi!” demeden kendini alamıyor. O koca koca kazanlarda kaynatılan ve benim gibi bir tiryakinin çaya saygısını yitirmemek için asla yanından geçmeyeceği haşlak sıvı bile, insanı, Kevser Irmağından yudumluyor gibi bir muhabbete sürüklüyorsa gerisini siz düşünün…

Neyse, kahvaltı bitti ama, doğrusu, uykusuzluk ve yüzlerce insanla hem dem olmanın verdiği yorgunlukla ben de bitmiştim. Eve kendimi zor attım… Hiç değilse yarım saat kadar uyumalıydım. Tam gözlerimi kapattım ki, bir gürültü koptu… Evin önünde arka arkaya dört araba durdu; içinden bir tabur çocuk, bir kaç manga ebeveyn inip bize doğru yöneldiler.

Ne çabuk yahu!

Allahtan, ayıptır söylemesi, bir tepsi börek, bir tencere yaprak sarması, bir tepsi baklava, kısır-mısır… Neyse işte! Bayram hazırlıklarımız tamdı. Porselen tabaklar ve cam bardaklarla ikramlar… Hoş sohbetler… Çocuklara harçlıklar… Mescitte zaten soyup soğana çevirmişlerdi, ama evde verilen harçlık ayrıymış; öyle dediler… Bir gün önceden bilmem kaç yüz doları bankada bir dolar şeklinde bozdurmuştum. Nasılsa burada “bir dolar”dan dolayı tutuklanma riski yoktu.

Bu dört aile daha kalkmadan üç aile daha geldi… Baş göz üstüne… Cam bardaklar ve tabaklar kaç kere yıkandı bilmiyorum. Onlar kalkmadan dört aile daha… Daha daha daha daha… İkramlar çoktan bitmişti. Ne bilelim bütün bir ordunun o gün bize geleceğini… Sayıp not tutmaya başladım; kaç kişi geldi diye… Çocukları saymanın imkanı yoktu. İlk gün çocuklar hariç seksen üç misafirimiz olmuştu. Namazları zorlukla kılabildim. Allah kabul etsin. Bayram bitene kadar misafir sayımız iki yüzü geçmişti.

Çocuk diyorum da; her biri on büyüğe bedel… Kardeşim, bize annemiz babamız bir kere kaşlarını çatsa hemen susar sessizce bir yere otururduk. Bu çocuklar birer afet… Durdan sustan filan anlamadıkları gibi, zaten dur-sus diyen bir anne-baba da yok… Tepemizde oynuyorlar… Akla zarar bir rahatlık… Amerika’da yetişmiş olmanın verdiği bir özgüven… Annesi, “oğlum şunu da ye”… Cevaba bak, “bana zorla yediremezsin, bu benim body’m (vücudum)”…

Neyse, gerçekten çok yorucu olmuştu. Ama, o bir kaç gün dünyanın en mutlu insanı olduğumu farkettim. Ne kadar çok kardeşim varmış benim… Seven…Sayan… Allahım sayılarını artır.

Ağzım burnum demeden Kurban Bayramı gelmişti. Ben bu arada, bana niçin bütün bir Chicago ve civarı insanın bayram görmesine geldiğini öğrenmiştim. Meğer, bu genç yaşıma rağmen ben en yaşlı kişiymişim ve yıllardır burada adetmiş, yediden yetmişe herkesin en yaşlı kişiyi ziyaret etmesi. Bir önceki sene benden daha yaşlı bir abi varmış, onu da böyle ziyarete boğmuşlar, o da Chicago’yu terketmeyi düşünmüş önce; sonra da daha pratik bir çözüm bulup bayram zamanları başka eyaletteki yakınlarına sıla-i rahime gidiyormuş. Bayrağı bana devrederek tabi… Bir şey daha öğrendim; burada ikramları kağıt tabak ve bardakla yaparlarmış. İkramlar da self servis, masanın üstünde, isteyen istediğini alsın şeklindeymiş. Ne tabak yıkama derdi, ne getir götür derdi… Ohhh! Ne rahat! (Ben hâlâ anlayamıyorum; ince belli, altın sırma helli bardak olmadan içilen çaya çay denir mi yahu!)

İşte böyle… Şaka ile karışık anlattım ama gerçek şu ki, burada bütün kardeşlerimiz tek bir aile gibi… Sarmaş dolaş… Cuma namazları her hafta gerçekten bir bayram havasında… Pazar sabahları Eyüp Sultan gezilerini, Suat Hocanın Beyazıt Cami programlarını hatırlatan cami programları, peşinden kelle paça çorbalar…  Ramazanlar ayrı bir yazı konusu ve cennet esintileriyle dopdolu… Sürekli faaliyetler… Her hafta hiç terkedilmeyen sohbetler… Muhabbet muhabbet üstüne… Arada limonileşmeler, kabz hâlleri, ufak tefek didişmeler de olmuyor değil. Lâkin, herkes herkesin derdiyle ilgili… Kendi derdi gibi… Türkiyedeki kardeşlerimiz için yanan  gönüllerimiz gece seccadelere akıtılan gözyaşlarıyla söndürülmeye çalışılıyor. Muavenet için herkes ayrı bir gayret içinde… Adam, dekanlık yapmış bir profesör… Aman Türkiye’ye yardım göndereyim diye gece saatlerce Uber yapıyor… Onlarca misâl verebilirim.

Her şeye rağmen ihtiyacını, sıkıntısını yük olmamak adına kalın perdeler arkasına saklayanlar da var…

Bir kardeşimiz içinden gelmiş, yazmış ve paylaşmış. Aynen aktarıyorum:

“Uzaktayız…

Eski evlerimizden, doğduğumuz yerlerden, ailelerimizden çok uzaklardayız.

Eski dostlarımız ve akrabalarımızsa keşke sadece yol hesabıyla uzak olsalar…

Açıkçası fazla kimsemiz kalmamış gibi görünüyor.

Geriye bir Allah’ımız kaldı, her şeye yeten.

Bir de siz, biz, birbirimiz…

Aslında daha ne olsun?

Allah’a yakın olalım, sizden uzak kalmayalım, yeter de artar.

Yalnız, küçük bir problem var.

Evet, derde derman olmak konusunda muhtemelen sizlerden iyisi bulunmaz.

Ama kimseye yük olmamak için, derdini sizin gibi iyi saklayabilen de azdır.

Ve böyle davranırken aslında yalnız değilsiniz.

Her gün size gülümseyen, halinizi soran kardeşleriniz de aynısını yapıyor.

Başkası için dertlenirken, kendilerinin hiç derdi yokmuş gibi davranıyorlar.

Ama var!

Kapınızı çalmıyorlarsa da var, dertlerini dökmüyorlarsa da var.

Şu hayatta sizden başka kimsesi kalmayan herkes gibi…

O sebeple dedik ki; önümüzdeki Şubat ayı, Kardeşlik Ayı olsun.

Herkes bu ay boyunca birilerini çağırsın, birilerini ziyaret etsin.

Bir ay elbette yetmez ama en azından hayatımıza bir farkındalık katsın.

Derdi olduğunu bildiğimiz ya da bilmediğimiz, sık görüştüğümüz ya da sadece selam alıp verdiğimiz, belki derdimizi dökebileceğimizi hissettiğimiz, bir ihtimal beraberce bir başkasının derdine derman olabileceğimizi düşündüğümüz aileleri, bekarları, gençleri, yaşça büyük olanları davet etsek, ziyaret etsek, bir araya gelsek; çağıracak ya da dertleşecek kimse bilmiyorsak, bilen birilerine sorsak ve ‘biz’ olsak, birlik olsak, tam anlamıyla kardeş olsak…

Sizce de güzel ve inşallah rahmete vesile bir adım olmaz mı?

Bir ay boyunca kim, kaç kişiyle hemhal oldu; bunu ölçmenin gereği yok.

Yeryüzünün en vicdanlı insanlarına, böyle şeyleri sormak yersiz olur zaten.

Belki TASC’te bir pano açar, her ziyaret için isimsiz bir işaret koyarız.

Ama sahiden bunun hiçbir önemi yok.

Etrafta yalnız hisseden birileri olduğunu ve yalnız olmadığımızı bilsek yeter.

Sizin için küçük bir adım olduğunun farkındayız.

Ama o küçük adımın bizi nereye götüreceğini Allah bilir.

Ne de olsa güzel bir yola çıkınca durmayı bilmeyen insanlarsınız…

Bize düşen bir şey olursa, her daim emrinizdeyiz.

Allah yolunuzu açık etsin…”

Ne olur, bu Şubat ayı, dünyanın dört bir yanındaki kardeşlerimiz, bulundukları yerlerde birbirlerini ziyaret edip kucaklaşsınlar… Dertleşsinler… Dertlere çare arasınlar. Aç kalan, üşüyen, doktor imkânı olmayan, yaralı tek kişi kalmasın. “Kalmasın el uzatmadığımız bir mahzun gönül…”

Allah aşkına…

[Bekir Salim] 2.2.2019 [TR724]