Ekonomik kriz kapıda - [Bedirhan Yusuf]

AKP iktidarı ülkenin başına bir ekonomik kriz sonucunda geldi.

Göstergeler ve gidişat, AKP zihniyetinin ülkenin yakasından düşmesinin de yine bir ekonomik kriz ile olacağını gösteriyor.

Bu seferki ekonomik krizin, eskilerinden çok daha büyük ve yıkıcı olacağın, hemen hemen her ekonomist dile getiriyor.

İsterseniz beraber Türkiye'yi bekleyen ekonomik krizin göstergelerine beraber bakalım.

1- Türkiye'nin kredi notu, dünyanın üç önemli kredi derecelendirme kurumundan ikisinde şu an çöp durumunda.

Ardarda gelen kredi düşürmeler ile, Türkiye artık yabancı yatırımcıların yatırım yapacağı bir ülke değil artık.

Bu ne anlama geliyor peki?
Bu şu anlama geliyor;

Şirketler isteseler bile, mevzuatlarına göre, iki kredi derecelendirme kuruşunun kredisini çöp ettiği bir ülkeye yatırım yapamazlar.

Yani artık Türkiye'ye dışardan sermaye akışı olmayacak.

Olacaksa da , bu ancak körfez sermayesi gibi nakit para olarak olabilir.

Peki, ABD ile ters düşmüş olan bir Türkiye'ye, arap sermayesi akışını devam ettirir mi?

Bu mümkün değil.

Ne Suudlar, ne diğer körfez ülkeleri, ABD'yi karşılarına alıp, Türkiye'ye para akışını yapamazlar.

ABD ile ters düşen Türkiye'nin başına gelecek en olası durum, Rusya'nın başına gelen gibi olur.

ABD artık bazı değişimleri yada kendisine ters gelen durumları yapmak için, askeri müdahaleden çok, finansal müdahaleleri yapıyor.

Bunu Rusya'da gördük ve düşen petrol fiyatları ile, dev Rusya devalusyonlar yapmak zorunda kaldı.

Aynı durumla Türkiye de karşı karşıya kalabilir.

2- Reza Zarrap davası, sadece Zarrap'ın yargılandığı bir dava değil, bu artık ortada.

Özellikle AKP çevreleri ve Erdoğan bunu iyi biliyor.

Bu nedenle de davayı yakından takip ediyor.

Bu dava sadece kişileri değil, aynı zamanda, kurumları ve özellikle de bankaları ilgilendiren bir dava.

Davada, beş Türk bankasının adının geçtiği ve bu dava sonucunda, bu beş bankanın ciddi şekilde etkileneceği artık herkesin malumu.

Ekonominin bu kadar hassas dengeler üzerinde gittiği bir dönemde, Türk bankacılık sektörünü tümden etkileyecek ve sarsacak olan bir süreç, ekonomideki dengeleri alt üst edecektir.

Bu konuda, sadece Zarrap davasının olmadığını, aynı zamanda, Kuveyt Türk Bankası'nın direkt adının geçtiği ve IŞİD'e yardım yapıldığı iddiasıyla açılan başka bir davanın daha olduğunu da hatırlatmakta yarar var.

Bu dava da ABD'de açıldı ve henüz detayları ortaya çıkmadı.

Ve son olarak, kredi derecelendirme kuruluşlarının On dört Türk bankasının notunu düşürdüğünü de unutmayalım.

Tüm bunları topladığımızda, 2002 krizinin bankacılık sektöründen dolayı olduğunu da hatırlayınca, Türk ekonomisinin nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu daha net görebiliriz.

Peki hükümet bunları görmüyor mu?

Elbette görüyor ve tedbir almaya çalışıyor.

Nasıl?

Hükümet, bankacılık sektöründen patlak verecek bir krizi engellemek için, bazı adımlar attı.

Bunlarda en bilineni, daha önce aynı hükümet tarafından yasaklanana, kredi kartlarına taksit olayı yeniden aktif hale getirildi.

Ali Babacan döneminde, halkın tasarruf yapması tavsiye edilmiş ve buna yönelik olarak, kredi kartlarına taksit olayından sınırlamalara gidilmişti.

Peki ne değişti de, hükumet yeniden taksit olayını eski hale getirdi ?

Amaç açık. Amaç, halkın para harcamasını sağlama ve bankalara borçlu duruma düşürme.

Bu şekilde, hem bankalara para akışı sağlanmış olacak, hem de borçlanan halk daha fazla kendilerine mahkum olacak.

Fakat halkın bu tuzağa düşmeyeceğine inanıyorum.

Hükümet denizi bitirdi ve kara görüldü.

KHK ile el konulan şirketlerden elde edilen paralar.

Kapatılan özel okulların sahipleri ile belli bir para karşılığında yeniden açılması konusundaki pazarlıklardan gelen paralar.

El konulan okulların, dershanelerin, yurtların, üniversitelerin, medya kuruluşlarının binaları ve taşınmazlarının satışından elde edilecek paralar, hükümetin bu kara deliği kapamasına yeterli olmadı ve olmayacak.

Bu nedenle hükümet, halkı para harcamaya teşvik ediyor.

Acizane tavsiyem

1- Tasarruf yapın ve harcamalarınıza dikkat edin.

2- Bankalarda paralarını tutmayın, zira krizin ülkede vuracağı yer bankalar olacaktır ve paranız varsa siz de bundan etkileneceksiniz.

3- Paranız varsa, döviz olarak tutun. Doların her gün tarihi rekorlar kırması, gelecek günler adına durumun nasıl olacağının işaretlerini veriyor.

4- Kesinlikle ev alma zamanı değil. Böyle bir planınız varsa, bunu erteleyin. Şu an konut piyasasındaki fiyatlar balon fiyatlar ve bu fiyatlar bir krizi ile sönecektir.

Kriz adım adım geliyor.

Hem siyasi, hem de toplumsal krizin yaşandığı, her gün şehit haberlerinin geldiği ve Suriye bataklığına girmiş Türkiye'ye vuracak olan kriz, eski krizlere benzemeyecektir ve yıkımı çok daha fazla olacaktır.

Buna hazırlıklı olmanızı tavsiye ederim.

Bedirhan Yusuf, 14.10.2016

Yaptığının karşılığını görürsün - [Mehmet Göksu]

Son üç yıldan beri ciddi bir imtihan geçiriyor Türk toplumu,17-25 Aralık tarihine gelinceye kadar sinsi ve gizliden yürütülen plan artık bu tarihten sonra açığa vurulmuş oldu.

Ne yapılmak isteniyor,? Ne yapılıyor? Hırsızlığın zirvesini yaşayanlar, milletin malına eserlerine ve imkanlarına çöreklenenlerin dünyanın bildiğinin adeta Türkiye’de de dışa vurması idi. 

Ama hırsızlığını kimsenin bilmediğini zanneden Türkiye’yi idare etmeye çalışanlar tutuştular.

Bu durum 4 bakanın görevden uzaklaştırılması ve hatta bir bakanın da ‘Erdoğan dedi biz yaptık’ sözleri ile hırsızlığın tescillendiği cümleler dahi sarf edilmişti. Ama o bakan sanki canlı yayındaki itirafları kendisi söylememiş gibi geri çark etti.

Bu tarihten sonra büyük hırsızlar artık büyük yalan ve iftiralara başladı ve dünyanın gönlünde taht kurmuş bir Hizmet Hareketine çamurlar atmaya, iftiralara başladılar. Kabataş yalanı ile başladı ve arkası devam etti. Binleri aşan hakaret ve iftiralar bizzat’ Hırsız’ ve avaneleri tarafından çirkef ağızlarından çıktı. 

‘Başörtülü bacım ‘yalanı,’70 kişinin işemesi ‘yalanı  vb artık ipin ucu kaçtı ve yalan yalan  yalan ...

Toplumu adeta bu yalan ve iftiraları ile bir yere doğru sürüklediler ve Hizmet Hareketine karşı kışkırtıp insanları kutuplara ayırdılar. Aileleri parçaladılar, çocukları ailelerinden uzaklaştırdılar. Anadolu insanının el emeği göz nuru ve varını yoğunu ortaya koyarak  inşa ettiği müesseselere çöreklendiler bunları hiçe saydılar.

Helal kazançla Türkiye’ye katma değer üreten büyük bütçeli şirketlere uydurma bahanelerle çöktüler. Hırsız artık eşkıyalığa terfi etti. İmanda zirve olan bu şirket sahipleri ‘Allah dilerse tekrar verir’ tevekkülü ile hiç seslerini dahi yükseltmediler. İnanıyorlar ki sebepsiz yere malları ellerinden alınıyordu.

Adil hakim ,dürüst avukatlar, dürüst insan yetiştirme ideali ile hareket eden öğretmenler  ve idareciler hiç bir suç işlemedikleri halde hapislere atıldılar ,mesleklerinden ihraç edildiler ,açlığa ve sefalete sürüklendiler.

Medya bir kelimelik dahi Hırsızın aleyhine haber yapıyor ve konuşmalar yapılıyorsa hemen kapattılar binlerce gazeteci işsiz ve yüzlerce medya kapatıldı, uydudan çıkartıldı, internet girişi yasaklandı.

Bu günlerde dünyanın  kullandığı bir programı indirdi kullandı diye uydurma bir yalan ile yine yalancıların işaretleri ile insanlar içeri alınıyor ve işkencelerle bu insanların hayat haklarına özgürlüklerine engel olunuyor.

Ne olacak şimdi.

Bir düşünün bundan önceki  zulümleri yapanların akıbetini, aynısı bu hırsız ,yalancı ve müfterilerin başına gelecek. 
Allah ,ihmal etmez ,imhal eder.

Madurlar, mazlumlar, mahkumlar sabredin . ’Sizden öncekilerin başına gelenler ,sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz.’ Daha ne kadar sabredeceğiz? Bunun cevabı Allah katında malum, kimse buna tarih veremez. Sabredeceğiz...İnanıyorsanız üstünsünüz...Siz hırsız değilsiniz, iftira atmadınız,.. yalan söylemediniz...milletin malına çökmediniz...İbadet ve duada zirveye tırmanacak gerisini Allah’a havale edeceksiniz...

Mehmet Göksu, 13.10.2016

Hizmet hareketi neden kazandı? - [Bedirhan Yusuf]

Yıllarca Cami kürsülerinden sahabiyi anlattı.

Sanki anlattıklarını yaşıyor, yaşarken anlatıyordu.

Cami kürüsüsünde oturuken, kendisini dinleyen cemaatin elinden tutup asr-ı saadete götürüyordu. Bazen Musab'ın yanında beraber Medine'ye muallim olarak gidiyorduk.

Bazen annesinin müslüman olması karşısında yaptığı boykotu, Musab ile beraber yaşıyorduk.

Sonra alıp Uhud'da peygamberin yanında savaşıyorduk.

Yeri geldiğinde, vazife düştüğünde boynumuzu Musab gibi uzatıyorduk kalkan kılıçlara karşı, peygamberi korururken.

Musab şehit olurken, biz Musab'ı giyecek kefeni olmadan nasıl gömüldüğünü dinliyor ve bize de nasip olur mu böyle bir hayat diyorduk. Gençtik, delikanlı idik, kanımız hızlı akıyordu.

Akranlarımızın hayallerinde futbolcu, popçu olmak varken, biz Musab olmanın hayallerini yaşıyorduk. Bazen kayaların altında ezilen Bilal oluyorduk. Mekke'de bir köle iken, hak davasının bir mecnunu olan Bilal'in inlemeleri içimizde yeni tomurcuklar açıyordu.

“Allah” dediği için, ayaklarından sürüklenip Netha'da göğsüne kayalar konulup, kızgın çöl kumlarında “ehad, ehad” diye inleyen yiğidin yanında duruyorduk. Onun göğsüne konulan kayalardan daha ağır olacak olan imtihanlara, musibetlere, yaşadığımız ve daha yaşayacağımız günlere hazırlanıyorduk.

Bazen aç kalınca hurma bahçeleri olan Ebal Heysem'in bahçesine ziyarete gidiyorduk bir gece vakti. Kimi zaman kapıyı çalıp, ya Abel Heysem diyen Ömer oluyorduk, kimi zaman Ebal Heysem'in yatağında uyurken peygamber sesini duyunca yatağından fırlayan çocuğu oluyorduk.

Bazen mekkeli müşriklere esir düşen Hubeyb oluyorduk. Onunla idam sehpasına yürüyorduk, onun gibi hakikati anlatmak adına bir temiz insan bulmanın derdini yüreğimizde yaşıyorduk.

Sonra idam sehpasında muhatap olduğumuz o soruya karşı, bizde haykırıyorduk, “O'nun ayağına diken batmasındansa, binlerce Hubeyb fedadır “ diyor, ve selam yolluyorduk Mekke'den Medine'ye.

Bazen, efendiler efendisinin yanında hicret eden Ebu Bekir oluyorduk. Ayağımızı akrep soksa da, değil mi ki O rahatsız olmasın, dişimizi sıkıp acılarımıza dayanmayı öğreniyorduk.

Kimi zaman Hicret eden Peygamberin yatağına yatacak kadar yüreği, Hayberin kapısını söküp atan kuvveti olan Ali oluyorduk.

Kimi zaman, 40 deveyi yüküyle himmet eden Osman oluyor, kimi zaman verecek hiç bir şeyi olmadığı için mahzun ve gözü yaşı peygamberin yanından ayrılan isimsiz sahabiler oluyorduk.

Kimi zaman bir hasırın üstünde yatınca, yüzüne hasırın izi çıkınca ağlayan Ömer oluyorduk, sonra peygamberden, “istemez misin ya Ömer, dünya onların, ahiret bizim olsun” dersini aldığımız peygamberin dizinin dibinde hissediyorduk kendimizi.

Kimi zaman savaş meydanlarında karşılıklı dualaşan Abdurrahman Bin Cahş oluyorduk, O'nun o müthiş duasına bizde amin diyorduk ve söz veriyorduk, bu yolda değil malımızdan, burnumuzdan, kulağımızdan, dudağımızdan, canımızdan vazgeçmeye yemin ettik, tüm bunları Allah yolunda bırakmaya söz veriyorduk.

Biz peygamberi ve ashabını Hocaefendi'den öğrendik ve nasıl sevilir onda gördük. Bu gün yaşadıklarımız, neden Hocaefendi'nin özellikle ashabı ve peygamberin hayatını cami kürsülerinde bizlere ders verdiğini anladığımız günler. Zira, Musab'ı bilmeden, dünyayı elinin tersiyle itmeyi, gençliğin onca hevesatına karşı peygamber yolunun aşığı bir genç olmayı öğrenemez ve onun yolunda gidemezdik.

Zira, Ömer'i bilmeden, adaleti ve hakka teslimiyetin ne demek olduğunu öğrenemezdik.

Zira, Ebu Bekir'i bilmeden, sadakati ve her türlü zorluğa karşı sabit kadem olup “Sıddık” olmanın ne olduğunu öğrenemezdik. Zira, Osman'ı bilmeden, Allah'ın sana verdiği malı, Allah yolunda vermeyi, infakta bulunmayı öğrenemezdik.

Zira, Ali'yi bilmeden, cesareti, yiğitliği ve kahramanlığı bilemezdik. 

Ve bu gün, bu hayallerimizde, onlar gibi olmak istediğimiz sahabi gibi olma fırsatı yakaladığımız günleri yaşıyoruz.

Bu gün, yeni Ebu Bekirler, yeni Ömerler, yeni Osmanlar, yeni Aliler, yeni Mus'ablar, yeni Abdurrahman bin Cahşler ortaya çıkıyor.

Zaten Hocaefendi bir vaazında buna işaret ederek, şöyle diyordu, “Ömer değil ama Ömer gibi, Ebu Bekir değil ama, Ebu Bekir gibi “ diyor ve ihtiyaç duyulan neslin hedefini resmediyordu. 

Bugün Hizmet Hareketi'ne yapılan ve tarihe kapkara bir sayfa olarak geçecek olan zulümlerin ve işkencelerin, Hizmet Hareketi'ndeki insanları yıldırmaması, zalime teslim olmamasının asıl kaynağı da budur.

Hizmet Hareketi'nde bulunan insanlar, sahabe yolunun yolcuları. 

Ve tek dayanakları Allah.

Bunu hocalarından öğrendiler ve bunu hocalarında gördüler. İnsanlar, lider dedikleri insanların, hem söylemlerine hem de eylemelerine bakarlar.

Eylem ve söylem birliği olmayan insanlar, insanları bazen kandırsalar da, uzun süre bunu sürdüremezler.

Tam 50 yıldır, cami kürsülerinden insanlara nasihat eden, vaaz eden, hutbe veren, kitaplar yazan, konferanslar veren Hocaefendi'nin yaşantısıdır onu lider yapan.

Son sohbetinde Hocaefendinin kendisinden emin olarak söylediği, “ bilerek bir arpa boyu haram yemedim “ sözü, her babayiğidin söyleyebileceği bir söz değildir. Hele ki, hayatı mercek altında, attığı her adımın insanlar tarafından takip edildiği birinin, bu sözü söyleyebilmesi için, kılı kırk yararcasına bir hayat yaşamış olması lazımdır.

İşte insanların, onca zulme, mahrumiyete, işkenceye, korkutmaya ve tehdide rağmen, Hizmet Hareketi'nden ayrılmaması ve liderine inanması işte bundandır.

Zaman cahiliye çağından farkı olmayan bir zaman.

Bu zamandan yeni bir asr-ı saadet ancak ikinci bir sahabi misal ruhlarla olacaktır.

Yaşadıklarımız, bu konuda beni ümitlendiriyor.

Selam olsun zamanın sahabi misal kahramanlarına.

[Bedirhan Yusuf] 10.10.2016

Cemaat'i yok etmenin psikolojisi... "Türkiye'nin Başkanı, Musul'un Halifesi..." - [Faruk MERCAN]

"Cemaat ve Parti, 17 Aralık'a kadar ortaktılar. O zamana kadar herşeyi beraber yaptılar, ülkeyi beraber yönettiler." 

Türkiye'de bir çok sosyal demokrat, liberal, milliyetçi böyle düşünüyor. 

Batı dünyasında da bu tez çok yaygın kabul görüyor. Hatta, Türkiye'de yaşananlara çoğu zaman seyirci kalmalarının sebebi, biraz da meseleyi "eski ortakların savaşı" olarak görmelerinden kaynaklanıyor. 

Dilimizde "Galat-ı Meşhur" diye bir ifade var. Doğru bilinen yanlışlar demek... 

Cemaat-iktidar ortaklığı, aslında böyle bir Galat-ı Meşhur... 

Çok basit iki örnek vereyim: 

Ortaklık, güç ve imkanların paylaşımını gerektirir. Mesela çok küçük bir potansiyeli olan Menzil Grubu'nun 2002 yılından beri Kabine'de kontenjanı var. Yakın zamana kadar Enerji Bakanlığı onlardaydı, halen Sağlık Bakanlığı onlarda... Ama Cemaat'in Kabine'de hiç kontenjanı olmadı. 

Cemaat'in Kabine'de olması önemli değil, bütün bürokrasi kadrolarını Cemaat aldı diyebilirsiniz. Acaba Cemaat ve Parti, bürokrasi kadrolarını paylaşmış olabilir mi? 

Böyle bir paylaşım olmadığını biliyoruz. Mesela, Afrika ülkelerine yeni atanacak büyükelçiler için iktidarın başı 6 isim istediğinde, Fethullah Gülen Hocaefendi hiçbir isim vermiyor ve şöyle diyor: "Size genel müdürlük, elçilik, müsteşarlık veya başka bir makam talebiyle gelen olursa, bizimle alakası yoktur." 

İktidarın başı, Cemaat okullarından mezun olmuş, Cemaat'in eğitim vizyonu ile kariyer yapmış kadrolarla çalışmaya mecburdu. Çünkü çalışacağı başka kadro yoktu. Kızını bile, Cemaat okullarından mezun olmuş bir gençle evlendirdi. İkinci kızı da Cemaat'te yetişmiş bir gençle evlenecekti, son anda engelledi. Oğlu, Boston'da okurken, Cemaat mensupları kendisiyle ilgilendi. İtalya'ya gittiğinde orada da kendisine "Abilik" yaptılar. 

Edward Luttwak’ın "Foreign Policy" dergisindeki makalesinde ifade ettiği şu gerçek sebebiyle: Cemaat eğitime yatırım yaptı, eğitimli kadrolar yetiştirdi. Ve iktidarın başı bunu hiçbir zaman hazmedemedi. 

Cemaat okulundan mezun damadının ele geçen yazışmalarında var. İpek Üniversitesi için, "Biz yıllardır iktidardayız, böyle bir üniversite kuramadık" diye hayıflanıyorlar. 

Evet, 2002'den beri iktidardalar, ama Cemaat'in Türkiye'de kurduğu 17 üniversite ayarında bir üniversite kuramadılar. 

Cemaat'in kolejlerine karşı imam hatiplere oynadılar. Ama başarılı olamadılar. Şimdi devletin gücüyle müsadere ettiği 1000'e yakın kolejin önemli bir bölümünü “İmam Hatip”e dönüştürmesinin sebebi bu... 

Hatırlayın, 2013 yılı Kasım ayında dershaneler tartışması başladığında Cemaat'in "Gerekirse devredelim, ama kapatmayın" teklifi üzerine iktidarın başı televizyonda elinin tersiyle işaret yapıp "Bunların dershanelerini almam, onların olsun" demişti. İlk kez Cemaat'e karşı iç dünyasını "Karşı Taraf" ifadesiyle ortaya koyarak..

Cemaat, iktidarın başı için aslında hep “Karşı Taraf”tı. Bu iç dünyasını ilk kez 2013 Kasım’ında televizyonda dışa vurdu. Karşı Taraf'ı bitirmek için dershaneler projesiyle işe başlamasının bir sebebi vardı. Çünkü, Cemaatin eğitimli insan gücünün dershanelerden geçtiğine inandırılmıştı. 

Cemaat gibi yapamayınca, "yıkma"ya girişti iktidarın başı... 

TÜRGEV, belediye başkanlığından beri Cemaat okullarına alternatif bir projeydi, başarılı olmadı. Yurtdışındaki Türk okullarına karşı TİKA'yı, Yunus Emre Enstitüsü'nü devreye soktu, başarılı olamadı. 

Maarif Vakfı'nı kurdu şimdi bunun için... Vakfın başına getirdiği profesör de iktidarın başı gibi konuşuyor: 

"Yurtdışındaki Cemaat okullarını yok edeceğiz. Aynı okulları devletin gücüyle biz açacağız. Devletin gücüne karşı duramazlar."

Tarihte var mıdır, yüzlerce okulu yok etmek için devletin gücüyle vakıf kurmanın bir örneği... 

Mademki Cemaat gibi yapamıyorsun, o zaman onların yaptıklarını yıkacaksın...

Yapamayınca yok etmek düştü nasiplerine... 

Yapamayınca yıkacaksın... 

Dikkat edin, en çok tasfiyenin yaşandığı yerler arasında, Milli Eğtim, Üniversiteler ve Sağlık Bakanlığı var... 

Geçenlerde Türk Tabipler Birliği Başkanı açıkladı. OHAL sebebiyle 2 bin doktor atılınca hastalar tedavi edilemiyor. 

Sadece bir kararnameyle Milli Eğitim'den atılan öğretmenlerin sayısı 20 binden fazla... Daha bir kaç gün önce 2 bin 800 öğretmen daha atıldı. Toplamda ise 40 bini geçti. Üniversitelerden atılan akademisyen sayısı da binlerce... 


Bu derin tasfiye projesini maskelemek ve laikleri, sosyal demokratları, milliyetçileri kandırmak için, "Cemaat 40 yıldır yargıda, TSK'da ve Emniyet'te örgütlendi" diyor iktidarın başı... 

Oysa daha geçenlerde NATO yetkilileri Reuters haber ajansına açıkladılar: NATO'da görevli ve laik kimlikleriyle bilinen Türk subayları görevden alınıp tutuklanınca, NATO'da görev yapacak Türk subayı kalmadı. 

Elde edemedin mi damgalayacaksın, yok edeceksin... 

Masayı kurduysan niye devirdin diyen, Suriye'ye giden silahlara itiraz eden, Suriye batağına girmek istemeyen bir Türk Silahlı Kuvvetleri mi var, damgalayacaksın ve yok edeceksin... Emniyet'i ve Yargı'yı damgalayıp, dağıttıktan sonra "Saray nefer"i haline getireceksin... 

15 Temmuz işte bunun için Allah'ın lütfu oldu iktidarın Başı için... 

Kürtler'e de aynısını yapmadı mı? 7 Haziran 2015 seçimlerinde Kürtler başkanlığa yetecek 400 milletvekilini vermeyince ne yaptı? Masayı devirdi. 7 Haziran'dan beri şehit sayısı 1000'i çoktan aştı... 

Başkanlığı vermezsen yakarım, yıkarım... 

Yaktı ve ve yıktı Güney Doğu'yu... 

Elde edemeyince yıkacaksın... 

Bu yazıyı yazdığım dakikalarda yine Güney Doğu'nun altı ayrı noktasından şehit haberleri geliyordu. 

Geçenlerde Fethullah Gülen Hocaefendi, "Politico" dergisine verdiği röportajda, "Başkanlığa evet deseydik, şimdi aramız iyi olurdu" dedi. Ya Başkanlığı verirsiniz, ya da yakarım, yıkarım... Ya bana yüzde yüz biat edersiniz, ya da sizi terör örgütü ilan ederim, yokederim... Musul'a niye bu kadar sevdalandı sanıyorsunuz? Çünkü hem Türkiye'ye Başkan, Musul'a Halife olmak istiyor. 
Halife olmak için Suriye'yi karıştırdı. Mursi ve Müslüman Kardeşler'i ateşe attı Mısır'da... Şimdi, Musul'un Halife'si olmak için Irak'ı karıştırıyor. 
Yıkıcı faaliyetleri Türkiye'yle, Cemaat'le, Kürtler'le sınırlı kalmadı maalesef... İslam Coğrafyasında da yıkıcılık yapıyor yıllardır. 

Rakibi ise kendisini Halife ilan eden ve Musul'da adına hutbe okutturan IŞİD Lideri Ebubekir Bağdadi... 

IŞİD Lideri Ebubekir Bağdadi ile halifelik yarışına giren iktidarın başı, şimdi çıkmış, "Cemaat, IŞİD'den daha tehlikelidir" diyor. 

IŞİD gibi olan kim? Daha yakın zamanda Ürdün Kralı Abdullah, "Batıya IŞİD teröristlerini o sevkediyor" dedi iktidarın başı için... 

IŞİD Lideri Bağdadi mi Musul'un Halife'si olacak, iktidarın başı mı? Şu anda Musul'un Halife'si Bağdadi... 

Cuma günü hutbeler Bağdadi adına okunuyor. 

Elde edemedin mi karıştıracaksın... İktidarın başı hem Türkiye'ye Başkan, hem Musul'a Halife olmak istiyor. 

Ve, "Başkan olana kadar yakarım, yıkarım. Halife olana kadar İslam coğrafyasını karıştırırım...." diyor. 

Faruk MERCAN, 14.10.2016