İnsan Hakları İzleme Örgütü: Siyasi tutuklular af paketine dahil edilsin

İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Türkiye Sorumlusu Emma Sinclair-Webb Türkiye'de cezaevlerinde bulunan 'bütün mahkûmların koronavirüs salgınından dolayı koruma altına alınması gerektiği konusunda' hükümete çağrıda bulundu. Webb, terörle mücadele kanununun da iktidar tarafından siyasi amaçlarla ‘kötüye kullanıldığını’ kaydetti.

KRONOS -24 Mart 2020

ANKARA – Emma Sinclair-Webb’in kaleme aldığı İngilizce ve Türkçe yayımlanan metinde, hükümetin planladığı ceza indirimi paketinde siyasi görüşleri nedeniyle hapiste tutulan kişilerin de bu durumdan yararlanabilmesi gerektiğini ifade ediliyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü yetkilisi ‘terörle mücadele kapsamındaki suçların kötüye kullanıldığını’, birçok kişinin ‘hiçbir kanıt olmamasına rağmen ağır suçlardan hüküm giyebildiğini’ dile getiriyor.

“TÜRKİYE, SİYASİ AMAÇLARLA KÖTÜYE KULLANIYOR”

Euronews’un haberine göre; Terörle mücadele kapsamındaki suçların Türkiye tarafından siyasi amaçlarla kullanıldığını savunan Emma Sinclair-Webb, “Terörle mücadele kapsamındaki suçlar, kulağa en ağır suçlar gibi gelebilir; ancak Türkiye hükümeti bu kapsamdaki suç isnatlarını siyasi amaçlarla, kötüye kullanıyor. Çok sayıda insan ya çok uzun süreler tutuklu olarak hapiste tutuluyor ya da şiddet eylemlerine karıştıklarına, şiddet eylemlerini kışkırttıklarına veya yasadışı silahlı gruplara lojistik destek sunduklarına ilişkin hiçbir kanıt olmamasına rağmen, bu tür suçlardan hüküm giyebiliyor” değerlendirmesinde bulunuyor. Örnek veren Webb, “Bunların arasında Ahmet Altan gibi gazeteciler, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi siyasetçiler, Osman Kavala gibi insan hakları savunucuları ve Fethullah Gülen hareketi ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle cezalandırılan, kamu görevinden çıkartılmış binlerce devlet memuru, öğretmen ve diğer meslek mensupları da bulunuyor” diyor.

“AYRIMCILIK İÇERMEYEN VE NESNEL KARARLARLA ERKEN TAHLİYE EDİLMELERİ SAĞLANMALI”

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Türkiye Sorumlusu Emma Sinclair-Webb, yazısında şu ifadeleri kullandı: “Bu noktada hapishanelerdeki mahkum sayısını azaltmaya yönelik bütün çabalar olumlu karşılanmakla birlikte, bu tür önlemler siyasi mahkumları hedef alan birer araç olarak kullanılmamalıdır. Meclis, terörle mücadele kapsamındaki suçlardan yatan mahkumlar ve hükümlerinin ertelenmesi için başvurmuş hasta mahkumlar için getirilecek her türlü ayrımcı istisnaya karşı çıkmalıdır. Meclis, yaşları ve altta yatan sağlık sorunları nedeniyle riskli durumdaki mahkumlar başta olmak üzere, tüm mahkumların sağlıklarını koruma gerekliliğini göz önünde tutarak, mahkumların, erken tahliye edilmeleri halinde başkaları için tehdit oluşturup oluşturmayacaklarına dayanan, ayrımcılık içermeyen ve nesnel kararlarla erken tahliye edilmelerini sağlamalıdır.”

GERGERLİOĞLU’NDAN “YARGI PAKETİNDE AYRIMCILIĞA YER YOK – SİYASİ MAHPUSA DA EŞİT İNDİRİM” İMZA KAMPANYASI

Bu arada HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu da “Yargı Paketinde Ayrımcılığa Yer Yok – Siyasi Mahpusa da Eşit İndirim” başlıklı bir imza kampanyası başlattı. Başlatılan imza kampanyası metninde, “Bugünlerde Meclis gündemine gelmesi beklenen yargı paketi ve infaz düzenlemeleri, anayasanın eşitlik ilkesine uygun olarak gerçekleştirilmelidir. Cezaevinde bulunan tutuklu ve hükümlülerin yaşam haklarını korumak için salıverilmesi gerektiği bir ortamda, ifade hürriyeti kapsamındaki bir tweet, yazı ya da müzik eserinden dolayı ‘terör’ suçlamasıyla hapse atılan aydın, siyasi ve sanatçıların cezaevlerinde tutulacağı bir düzenleme, kamu vicdanında yeni yaralar açılmasına neden olacaktır” ifadelerine yer verildi.

BM: GAZETECİLER VE İNSAN HAKLARI SAVUNUCULARI DA AF PAKETİNE DAHİL EDİLMELİ

Bu arada Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor’un hemen ardından Birleşmiş Milletler Yargıç ve Avukatların Bağımsızlığı Özel Raportörü Diego Garcia-Sayan da af paketine yönelik sosyal medya hesabı üzerinden açıklama yaptı. Garcia-Sayan, “Türk hükümeti hapishane nüfusunu azaltmak için bir af tasarısı geçiriyor. Ayrıca hükümeti avukatlar, insan hakları savunucuları ve gazeteciler de dahil olmak üzere siyasi mahkumlara bu desteği vermeye çağırıyorum” dedi.

[Kronos.News] 24.3.2020

‘İki hekimin korona testi pozitif, önlem alınmazsa sayı artacak’

İstanbul Aile Hekimliği Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Demir, "Yurtdışı çıkış öyküsü olmayan iki aile hekimi meslektaşımızın koronavirüs testlerinin pozitif geldiği bilgisini üzülerek aldık. Önlemler alınmazsa bu rakamın hızla artacağını tahmin ediyoruz." dedi.

KRONOS -24 Mart 2020

İstanbul Aile Hekimliği Derneği (İSTAHED) Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Kutbettin Demir, Koronavirüs Bilim Kurulu’nda branşlarında çok değerli hekimlerin olmasına karşın birinci basamak sağlık hizmetlerinin herhangi bir temsilcisinin olmaması nedeniyle yanlış kararların alındığını söyledi.

‘BİLİM KURULUNDA SAHADA AKTİF MESLEKTAŞLARIMIZ OLMALI’

Cumhuriyet’ten Sibel Bahçetepe‘nin haberine göre,  Yurtdışından gelen yurttaşların, pasaportlarıyla başvurması sonucu aile hekimlerinden 14 gün rapor alarak kendilerini evlerinde izole edeceklerinin ilan edildiğini anımsatan Demir, evde kalması gereken riskli grupların ‘Durum Bildirir Sağlık Raporu’ için Aile Sağlığı Merkezi’ne (ASM) yönlendirildiğini belirtti. Demir, şöyle konuştu: “Riskli gruptaki vatandaşlarımızı evde tutmamız gerekirken en riskli kurumlara, sağlık tesislerine başvuru sayısını artırmış olduk. Yurt dışı çıkış öyküsü olmayan iki aile hekimi meslektaşımızın koronavirüs testlerinin pozitif geldiği bilgisini üzülerek aldık. Gereken önlemler alınmazsa bu rakamın hızla artacağını tahmin ediyoruz. Koronavirüs Bilim Kurulu’na bir aile hekimliği akademisyeni hocamızın ve sahada aktif görev alan bir aile hekimi meslektaşımızın eklenmesini, basit tıbbi malzemelerin hızlıca temin edilmesini, aile sağlığı merkezlerinde fiziki şartların hızla düzeltilmesini talep ediyoruz.”

[Kronos.News] 24.3.2020

New York Otomobil Fuarı alanı 2 bin yataklı koronavirüs hastanesi oluyor

New York Valisi, otomotiv sektörünün en büyük etkinliği olarak bilinen Uluslararası New York Otomobil Fuarının düzenlendiği Javits Center’ın koronavirüs hastanesi olacağını açıkladı.

BOLD – Dünya sağlık örgütünün (DSÖ), Covid-19 virüsü salgınının yeni merkezi olabilir dediği Amerika Birleşik Devletlerinde (ABD) salgınla mücadele çalışmaları tam gaz devam ediyor. Virüsün bulaştığı insan sayısının artmasının beklendiği, ABD’nin en popüler eyaleti ve dünya ticaretinin merkezi konumundaki New York’da da bir dizi yeni önlemler alındı.

VALİ TÖRENLE DUYURDU

New York Valisi Andrew Cuomo, ABD’nin en yoğun fuar alanı ve otomotiv sektörünün en büyük etkinliklerinden biri olarak kabul edilen Uluslararası New York Otomobil Fuarının her yıl düzenlendiği Javits Center’in koronavirüs hastanesine çevrildiğini açıkladı. Vali Cuomo mücadele sürecince fuar alanının 2 bin yataklı hastane olarak hizmet vereceğini söyledi. Düzenlenen törenle yaptığı duyurunun ardından Cuomo, emeği geçenlere de teşekkür etti.

[BoldMedya] 24.3.2020

Artık dayanamıyorum anne! [Sevinç Özarslan]

Yoğun bakım çalışanı Pervin Kaçar, intihar eğiliminde olan tutuklu kızı Yasemin Aladağ’ın yaşadığı acıları gözyaşları içinde anlattı…

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Cezaevinde intihar eğiliminde olan birçok kadın bulunuyor. Özellikle çocuklarından, ailelerinden hukuksuz bir şekilde ayrılan annelerin hapiste psikolojisi bozuldu. 10 aydır Kütahya Cezaevinde tutuklu olan Yasemin Aladağ, son görüşte annesi Pervin Kaçar’a “Beynimin bir tarafında hep bir ses var. At kendini aşağı, at kendini aşağı, öl kurtul, artık dayanamıyorum anne” dedi.

Bursa’da özel bir hastanenin yoğun bakım servisinde hasta bakıcı olarak görev yapan Pervin Kaçar, kızı ve damadı tutuklanınca işi gücü bırakmak zorunda kalmış bir sağlık emekçisi. 27 aydır Torunu Yavuz Mahir’e (3) bakıyor. Hapisteki kızına ve damadına yetişmeye çalışıyor.

Anne, kız, torun, bütün aile psikolojik destek alıyorlar. Göründüğü psikiyatr Yasemin Aladağ’ın ilacının dozunu artırmış. Oğlu Yavuz Mahir’in sağlığı da annesinden farklı değil. Annesinden ayrıldığı ilk günlerde konuşmayı bırakan ve kimsenin kendisine dokunmasını istemeyen Yavuz Mahir, her gün anne babasının fotoğrafını eline alıp öpüyor. Görüşlerde ise halini görenler gözyaşlarını tutamıyor.

Tek çocuk sahibi olan Pervin Kaçar (47), son görüşte yaşadıklarını gözyaşlarıyla Bold Medya’ya anlattı:

Pervin Kaçar, Yasemin Aladağ, babası ve eşi Kadir Aladağ ile birlikte Kütahya Cezaevinde bir görüş gününde. Pervin Kaçar, son görüşte korona salgını nedeniyle ateşlerinin ölçüldüğünü söyledi, gardiyanların da maske taktığını belirtti.

DEMİR KAPILARA VURUYOR

“Yeni evlenmişlerdi. Yavuz Mahir dünyaya geldi. 15 aylıkken baba alındı. Düşünün evlilikleri ne kadar sürdü. Görüşe gittiğimizde bir koğuş var. Orada toplanıyoruz. Anneyi babayı bekliyoruz. Orası da basık bir yer. Cam yok. Çocuk orayı hiç istemiyor. Demir kapılara vuruyor, kendini yerlere atıyor. Buraya girmeyeceğim diye ağlıyor. Üst kata gidelim diyor.

Önce annesini getirdiler. Onu görür görmez sustu, göğsüne sindi. Anne anne diye ağlarken uyuyakaldı. Bizim arkamızdaki insanlar Yavuz Mahir’in o halini görüp çok ağladılar. Yaşlı amcalar ağladı. Sonra babası geldi. Babasını, Yavuz Mahir 15 aylıkken aldılar. Annesini 2,5 yaşındayken. Aklı eriyordu. Anne alınmadan konuşmalara başlamıştı.

O GÜNDEN BERİ YAŞAMIYORUM, BENİ ÖLDÜRDÜLER

Kızımı içeri aldıkları günden itibaren ben yaşıyor muyum, hayır (ağlıyor). Beni öldürdüler. Benim tek çocuğum vardı biliyor musunuz, başka yok. Çok özür dilerim. Sonra Yavuz Mahir konuşmamaya başladı. Kimseyi kendine dokundurmadı. Biri dokunsa feryat figan ediyordu. O 3,5 ayı size anlatamam. Bu çocukların ne günahı var. Hayatımı zindana çevirdiler. Hem maddi hem manevi yönden yıktılar. Dosyasını görseniz elle avuçla tutulur hiçbir şey yok. Bu vebali nasıl ödeyecekler bilmiyorum.

ANNESİNİN ÖPMEDİĞİ YERİ KALMADI

Bir önceki ay açık görüşe gittiğimizde annesinin öpmediğimiz yeri kalmadı. Düşünebiliyor musunuz? Anne baba var, hayattalar ama çocuklar yetim ve öksüz muamelesine maruz kaldılar. Sinekten, tavuktan korkan kızımı terörist yaptılar. Önce eşini tutukladılar. İşimi gücümü bıraktım. 17 ay onunla yaşadım. Bursa’da özel bir hastanede yoğun bakımda hasta bakıcı olarak çalışıyordum.

KAPIDA 7 POLİS BEKLİYORDU

Onlar karı-koca Kütahya’da okudular üniversiteyi. Orada evlendiler. Eşi girdikten 17 ay sonra kızım gözaltına alındı. Çarşıya gitmiştik o gün. Faturalar vardı, yatıralım diye. O gün öyle durgundu ki… Eşimin nefesini ensemde hissettim anne, dedi. Yüreğimden bir şeyler koptu dedi. O kadar değişik bir ruh hali. Eve geldik. Apartmana girdik. Asansöre bastık, kapının önünde 7 polis bizi bekliyor. Öyle kaldım kitlendim. Kızımla yüz yüze bakıştık, o gün geldi herhalde dedik.

“OĞLUMU ÖPERSEM, ONDAN AYRILAMAM”

Onun kapıdan çıkışını unutamam. Yasemin, Yavuz Mahir’in öpecek misin dedim. Öpersem anne dayanamam, sakın bana yaklaştırma dedi. Gidiş o gidiş. 10 ay oldu. Nisanda 29 yaşına girecek kızım. Torunum bana düşkün bir çocuktu, annesini görünce beni itiyor artık. Ne yaparsam yapayım annesinin yerini dolduramıyorum.

PSİKİYATRİSTE GİDİYOR, İLAÇ KULLANIYOR

Aklım gece gündüz hep çocuğumla. Yedi mi, içti mi, şu an orada ne yapıyor. Psikiyatriste gidiyor. İlaç kullanıyor. Doktor dozunu atırdı. Dünkü görüşte nasıl oldun diye sordum. ‘Beynimin bir tarafında hep bir ses var. At kendini aşağı, at kendini aşağı, öl kurtul, diyor. Bunu yapmayacağım belki ama bir ses hep beni teşvik ediyor’ dedi. Doktor bunlar çok normal, hayatın alt üst olmuş demiş.

Kızım çok sessiz sakindir. Kendi kabuğuna çekilir, derdini anlatmayan bir yapıya sahip. Herkesin içinde oturup ağlamaz. Sıkıntılı bir dönemde de ağlamaz. Böyle bir şey yapar mı bilmiyorum, o anki ruh hali nasıl olur, nasıl davranır… Korkuları, kaygılar var. Yavuz Mahir bir daha bana anne diyecek mi diye düşünüyor, üzülüyor.

‘Gözaltında kaldığım gece isim vereceksin diye beni öyle bir mengeneye aldılar ki, o günü asla unutmam’ dedi. O günden beri ilaç kullanıyor. Hakim de isim ver demiş. Kızım ben kimseye iftira atamam, kimsenin gözyaşları üzerine mutluluğumu kuramam anne, ben terörist değilim, dedi. Hakim firarisin demiş. Oysa evdeydik, çocuğu doktora bile götürüyordu.



KOĞUŞTA OĞLUNUN BİBERONUNU KOKLUYOR

Mahir’i de psikoloğa götürdüm. Doktor çocuğun hayatı allak bullak olmuş, dedi. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı da şaşırdım. Görüşlerde anneyi gördükten sonra yemek yememeye başladı. 3 yaşından sonra farklı etkileri ortaya çıkıyor yaşadığı travmanın. O da öfkesini, kırgınlığını, kızgınlığını o şekilde ifade ediyor.

Oğlunu bir iki gün yanına aldı. Demir kapıların gürültüsünden korkuyor, durmuyor. O yüzden geri aldım. Ama bu sefer Yasemin çok zorlanıyor, dayanamıyor. Orada oğlunun biberonunu koklayıp duruyor. İyi bir evliliği vardı kızımın. Öyle bir ortamdan çıkıp bu sıkıntıları yaşadılar.

ONU OKUTMAK İÇİN 7/24 NÖBET TUTTUM

Yavuz Mahir ilk günlerde her yerde annesini aradı. Bu sabah resimlerine bakıyor, sonra onları öpüyor. Benim de canım yanıyor. Yaşadığımız şey basit değil. Kolumu kanadımı kırdılar. Ben onu ne zorluklarla okuttum. Çok başarılı bir çocuktu. Hastanede 7/24 nöbet yaptım, ona harçlık göndereyim diye. Yatak yüzü görmedim. Ayakları üstünde dursun, okusun dedim. Ziyan etmedim ben onu ama ziyan ettiler çocuğumu.”

Yavuz Mahir, her sabah olduğu gibi bu sabah da anne babasının fotoğrafını eline alıp öpüyor.

ANNE-BABA AYNI CEZAEVİNDE

Özel bir yurtta idarecilik yaptıkları için Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Yasemin – Kadir Aladağ çiftinin dosyaları Yargıtay tarafından onaylandı. Kütahya 3. Ağır Ceza Mahkemesi anneye 7 yıl 6 ay, babaya 8 yıl 9 ay hapis cezası verdi. Dumlupınar Üniversitesi Kamu Yönetiminden mezun olan Yasemin Aladağ, cezaevinde Açıköğretim’de Sosyoloji, eşi ise Gastroloji okuyor. En son sınavda karı-koca ilk 10’a girdiler.

[Sevinç Özarslan] 24.3.2020 [BoldMedya]

6 sağlık çalışanının korona testi pozitif çıktı: Karantinaya alındılar

Günlerdir devam eden korona salgını sağlık çalışanlarına da bulaştı. Aralarında 1 doktorun da bulunduğu 6 sağlıkçı Ankara Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde karantina altına alındı.

BOLD – HDP Kocaeli Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu 6 sağlık çalışanın korona testinin pozitif çıktığını duyurdu. Sosyal medya hesabından “Corona ilk sağlık personelini vurdu!” diyerek paylaşım yapan Gergerlioğlu, “3’ü doktor, 1 hasta bakıcı, 1 temizlikçi, hemşirenin Hacettepe Üniversitesi Hastanesinde, Corona +” dedi.

KHK’lı 15 bin sağlık emekçisinin göreve iade edilmesi için tekrar çağrıda bulunan HDP Milletvekili, Türkiye’deki tek korona uzmanı Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı ile halen görüşmeyen, işinin başına davet etmeyen Sağlık Bakanlığına da hatırlatmada bulundu.

[BoldMedya] 24.3.2020

HRW: Türkiye Tüm Mahkumları Salgından Korumalı

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nden (HRW) yapılan açıklamada, “Erken tahliye programı, korona tehdidini tüm mahkumlar İçin azaltabilir” denildi.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Meclis gündemine gelen ve siyasi mahpusları tahliye dışı bırakan İnfaz Paketi’ne ilişkin yazılı bir açıklama yayınladı.

Açıklamada, “Meclis, yaşları ve altta yatan sağlık sorunları nedeniyle riskli durumdaki mahkumlar başta olmak üzere, tüm mahkumların sağlıklarını koruma gerekliliğini göz önünde tutarak, mahkumların, erken tahliye edilmeleri halinde başkaları için tehdit oluşturup oluşturmayacaklarına dayanan, ayrımcılık içermeyen ve nesnel kararlarla erken tahliye edilmelerini sağlamalıdır” denildi.

"İnfaz Paketi olumlu ama yetersiz"

Açıklama özetle şöyle:

“Tüm dünyayı saran korona virüs salgınının Türkiye’nin çok aşırı ölçüde kalabalık hapishanelerindeki personelleri ve mahkumları maruz bıraktığı risk karşısında, hükümet hapis cezalarını, erken tahliye ve ev hapsi gibi alternatiflerle ikame etme planlarını hızlandırdı. Bu olumlu bir adım ancak şiddet içeren suçlardan mahkum olmamış, sadece siyasi görüşleri nedeniyle hapiste tutulan kişilerin de bundan yararlanması önem taşıyor.

“Bildirildiğine göre, Türkiye hapishanelerinde bulunan 300 bine yakın mahkumdan 100 binine yakını bu hafta meclis tarafından gündeme alınan kanun tasarısından faydalanacak, ancak terörle mücadele kapsamındaki veya devlete karşı işlenmiş suçlardan yargılanmakta olan veya mahkumiyet almış binlerce tutuklu veya mahkum bu düzenlemeden yararlanamayacak.

“Terörle mücadele kapsamındaki suçlar, kulağa en ağır suçlar gibi gelebilir; ancak Türkiye hükümeti bu kapsamdaki suç isnatlarını siyasi amaçlarla, kötüye kullanıyor.

“Demirtaş, Yüksekdağ, Kavala ve Altan…”

“Çok sayıda insan ya çok uzun süreler tutuklu olarak hapiste tutuluyor ya da şiddet eylemlerine karıştıklarına, şiddet eylemlerini kışkırttıklarına veya yasadışı silahlı gruplara lojistik destek sunduklarına ilişkin hiçbir kanıt olmamasına rağmen, bu tür suçlardan hüküm giyebiliyor. Bunların arasında Ahmet Altan gibi gazeteciler, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi siyasetçiler, Osman Kavala gibi insan hakları savunucuları ve Fethullah Gülen hareketi ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle cezalandırılan, kamu görevinden çıkartılmış binlerce devlet memuru, öğretmen ve diğer meslek mensupları da bulunuyor.

“İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), toplanma özgürlüğünün mahkemeler tarafından terörle mücadele kapsamındaki suçlardan biri olarak görülmesi ve medyanın, siyasetçilerin ve avukatların bu kapsamdaki suç isnatlarıyla hedef alınmaları başta olmak üzere, Türkiye’de terörle mücadele yasalarının kötüye kullanılması konusunda uzun yıllardır çalışıyor.

“Hükümetin erken tahliye kanun tasarısı, cezalarının en az yarısını tamamlamış mahkumların erken tahliye edilmelerine izin veren düzenlemeler içerdiği gibi, hamile kadınların ve 60 yaşın üstündeki, sağlık sorunu olan mahkumların ev hapsine çıkartılabileceklerini ya da denetimli serbestliğe tabi tutulabileceklerini de hükme bağlıyor.”

[Samanyolu Haber] 24.3.2020

Sıtma ilacı koronavirüsü tedavi ediyor mu?

ABD’de yeni koronavirüse karşı sıtma ilacı kullanan çiftten 60 yaşlarındaki adam yaşamını yitirdi, eşinin durumu ise kritik. Söz konusu ilacın virüs tedavisinde işe yarayıp yaramadığını ve salgına karşı bu tür 'kendi kendine tedavi' arayışlarını uzman hekime sorduk.

ABD’de yeni koronavirüse (KOVİD-19) karşı sıtma ilacı klorokin fosfat kullanan 60 yaşlarındaki bir adam yaşamını yitirdi. Adamın eşinin de aynı ilacı kullandığı ve durumunun kritik olduğu belirtildi.

ABD Başkanı Donald Trump geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada sıtmaya karşı kullanılan ilaçlardan birinin koronavirüse iyi geldiğini savunmuş ve bu ilacın KOVİD-19 hastalarında kullanılması için Gıda ve İlaç Dairesi'nin (FDA) çalışmalarını hızlandırmasını istemişti.

Trump’ın bu açıklamasının ardından henüz koronavirüs hastalarında kullanılması FDA tarafından onaylanmayan ve bu hastalarda yan etkilerine dair bir çalışma bulunmayan ilacın kullanımının arttığı bildiriliyor.

Konuyu kamuda çalışan uzman bir hekimle görüşerek, ilacın virüs tedavisinde işe yarayıp yaramadığını ve hastalar tarafından alınıp kullanılmasının doğru olup olmadığını sorduk.

ABD’de 60’lı yaşlarında bir çiftin koronavirüs tedavisi olarak Klorokin fosfat kullandıkları, kendi başlarına karar verip uyguladıkları bu tedavi sonucunda birisinin yaşamını yitirdiği bildirildi. Öncelikle kullandıkları ilacı sormak istiyoruz. Sıtma tedavisinde kullanılan bir ilaç galiba. KOVİD-19 hastalarında da kullanılıyor mu gerçekten?

Klorokin on yıllardır sıtma tedavisinde ve sıtmadan korunmada kullanılan antimalaryal bir ilaç. Ayrıca bu ilaç grubundan hidroksiklorokin de uzun süredir lupus, sjögren, romatoid artrit gibi otoimmün hastalıklarda kullanılıyor. Bunun yanında KOVİD-19 salgını başlamadan önce yapılan laboratuvar çalışmalarında hidroksiklorokinin virüslerin hücre içine girmesini ve hücrede çoğalmasını azalttığı saptanmıştı. KOVİD-19 salgını sırasında da önce Çin'de sonra diğer salgın ülkelerinde antiviral ilaçlarla birlikte hidroksiklorokin kullanımının hastalık seyrinde düzelmeye etkisi olduğunu gösteren çalışmalar yayımlandı. Ancak KOVİD-19'un tedavisinin klorokin olduğu bilgisi doğru değil, şu anda sadece hastalığın iyileşmesinde olumlu etkileri var diyebiliriz.

ÇARESİZLİK DUYGUSUYLA BİREYSEL KURTULUŞ ARAYIŞI

Bildirilen olay hakkında ne diyeceksiniz? Çok detaylı bir bilgi yok dünya basınında ama “self medication” deniliyor birçok yerde. Kendi kendilerine ilacı alıp kullanmışlar. Bu doğru mu? Klorokin insanların “ağrı kesici” gibi kendi kafalarına göre kullanabilecekleri bir ilaç mıdır peki?

Olayın medyaya ne kadar doğru yansıdığından emin değilim tabii. Zira özellikle salgın dönemi pek çok bilginin medyada yanlış bir şekilde sunulabildiğini görüyoruz. Ama şunu söyleyebilirim: Klorokin örneğin ülkemizde birkaç gün öncesine kadar eczaneden reçetesiz ve para ile alabileceğiniz bir ilaçtı. Üstelik eski bir ilaç olduğundan pek çok ilaca göre hayli ucuzdu. Salgının yarattığı korku ve panik, politikalara güvensizlik, doğru olmayan ya da yanlış yorumlanan bilgilerle birleşince böylesi üzücü sonuçlar ortaya çıkabiliyor maalesef. Kişiler çaresizlik duygusu ile salgından etkilenmemek için bireysel kurtuluş ihtimaline meyl edebiliyor. Dolayısıyla ABD’deki ileri yaştaki çiftin klorokini temin edip yanlış bir şekilde kullanmış olması ihtimali var gerçekten. 

'ÖZEL BİR DÖNEMDEYİZ'

ABD’deki durum bir yana. Bugün ülkemizde de bir yandan acil servisler yüksek ateş ve öksürükle gelen hastaları karşılamaya çalışırken, insanların genel olarak kendi hastanelerini evde kurup, çok ağırlaşmadıkça kendi kendilerini tedavi etmeye çalıştığına ilişkin bir izlenimimiz var. Siz bu konuda ne dersiniz? Hastaneye gitmektense evde iyileşmeye çalışmak şu durumda daha iyi mi gerçekten? Ya da özellikle hemen bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerekir diyeceğiniz belirtiler var mı?

Şu anda özel bir dönemdeyiz. Yani sağlık hizmeti tüm dünyayı etkilemiş olan KOVİD-19 salgınını yönetecek şekilde organize edilmeye çalışılıyor. Bunun ne kadar doğru ve etkili yapılabildiği elbette tartışılır. Ancak şunu anlamalıyız: Özellikle böylesi bir salgın döneminde hastanelerin ve sağlık personelinin gereksiz olarak meşgul edildiği her dakika halkımız açısından daha da kötü. Bu hem üzerine aşırı yük binmiş ve hastalanma riski yüksek sağlık emekçilerinin iyi hizmet verebilmesine engel oluyor, hem de kolay başa çıkılabilecek basit bir sağlık şikayeti yüzünden virus yükü fazla olan hastanelere giderek hastalanmak anlamına geliyor.

Bu süre içerisinde hastanelerde elbette acil ameliyatlar yapılmaya devam ediyor, kanser gibi hastalığı olanların tedavisi sürüyor. Ya da ani başlangıçlı göğüs ağrınız, karın ağrınız gibi şikayetleriniz var, elbette bunlar acil olarak değerlendiriliyor. Ancak aylardır, yıllardır olan basit şikayetler için ya da protez yaptırmak, fizik tedavi almak, çekap yaptırmak için, daha da kötüsü örneğin raporlu ilaçları bir kutudan fazla alabilmek şu günlerde hastaneye gitmenin zamanı değil. Herkes salgından korunmak için önerilenleri ciddiye almalı. Aynı zamanda hastalığı yaymama sorumluluğu olduğunu bilmeli.

Bunun yanında KOVİD-19 salgınıyla ilişkili olarak ateş, öksürük, nefes darlığı gibi solunum şikayetleri olan kişilerin, bu tür şikayetleri giderek artanların yurtdışına çıkmamış ya da yurtdışından gelen birisiyle temas etmemiş olsalar dahi aile hekimlerine ya da hastanelere başvurmalarını mutlaka öneriyorum. Çünkü salgın artık sadece yurtdışından gelen bir hastalık olarak değerlendirilemez, bu safha çoktan geride kaldı.

'ÇOK ÖNEMLİ YAN ETKİLERE SAHİP'

İlaç kullanımı. Olağanüstü bir zamanda “reçetesiz ilaç kullanmayın” ilkesinin bir sınırı var mı? Kendi kafasına göre klorokin kullanmasın insanlar ama… Aması var mı?

Şunu belirtmem gerek, şu anda klorokinin ya da bir başka ilacın KOVİD-19 hastalığının önlenmesinde kullanılabileceğine dair bir kanıt ya da yayınlanmış etkili bir çalışma yok. Başka ilaçlarla etkileşimi çok olabilen, göz ve kalp gibi organlarda çok önemli yan etkilere neden olabilen bu ilacı geçtiğimiz haftadan beri zaten reçetesiz temin etmek mümkün değil. Ancak söz konusu olan klorokin değil, önemsiz yan etkileri olan hastalığı önleyici bir ilaç olsaydı bile salgın döneminde bu tür ilaçların kullanımı planlı yapılmalıdır. Zira kontrolsüz kullanımlar etkili olan bir ilaca virüsün direnç geliştirme yeteneği geliştirmesiyle etkisiz bir hale de gelebilir. Kısaca “aması yok, reçetesiz ilaç kullanmayın” derim.

[Samanyolu Haber] 24.3.2020

Allah’ın Yarattığı Hayata Dokunulmamalı [Mehmet Ali Şengül]

Belli fasılalarla 27 yıldır yaşadığım şehirde, bizi ve bütün akıl ve iz’an sahibi herkesi üzen, kalbinden yaralayan beklenmedik bir katliam vuku buldu. 19 Şubat 2020 tarihinde gece, bu kadarına da pes dedirten, kendisi ve annesi dahil 12 kişinin ölümüne sebebiyet veren, mahiyeti tam olarak netleşmemesine rağmen, yetkili ağızlardan gelen açıklamalara göre, ‘aşırılık, ifrat ve dengesizliğin neticesinde insanlığın zaafa uğramasının‘ sebep olduğu üzerinde durulmaktadır.
   
Hâdiseden hemen sonra devletin en yetkili ağızlarının açıklamaları şöyle olmuştur:

Almanya Cunhurbaşkanı Sayın Frank Walter Steinmeier olay sonrası; ‘Irkçı nefretin tehdit ettiği tüm insanların yanındayım. Yalnız değilsiniz. Birlikte yaşamayı savunmaya devam edeceğiz. Almanya'da büyük çoğunluğun bu nefret ve şiddeti kınadığına inanıyorum.’ açıklamasında bulunmuştur.
 
Almanya Başbakanı Sayın Angela Merkel de; ‘Irkçılık bir zehirdir. Hem de nefret uyaran bir zehirdir. Bu zehir, toplumumuzda sayısı oldukça çok olan cinâyetlerin sorumlusudur. NSU’nun eylemlerinden, Kassel bölge valisi Walter Lübcke cinayetine, ordan Halle’deki cinayetlere kadar sorumlusudur. Bu cinayet bugün ülkemiz için son derece üzüntü verici bir gündür. Hanau’daki insanların hissettiği bu acıyı Almanya'nın tümünde insanlarla hep beraber hissediyoruz. Saldırının arka planı mutlaka araştırılacak. İnsan hakları ve haysiyeti aslâ fedâ edilemez. Biz vatandaşları köken ya da din gözeterek ayırmıyoruz. Almanya’yı bölmek isteyenlere tüm gücümüz ve kararlılığımızla karşı çıkıyoruz. Yakınlarına, bütün ailelere taziyede bulunuyorum.’ ifâdelerinde bulunmuştur.
 
İnsanlığını unutmayan, zerre kadar şefkat ve merhamet sahibi hiç bir insanın evet diyemeyeceği bu tür katliamlar, maalesef her toplum da vardır, olmuştur ve olmaktadır. Bundan sonra olmaması en büyük temennimizdir ama, basiretsiz insanların makam,mansıp ve çıkarlarından, şan ve şöhret zaaflarından dolayı, bu türlü sıkıntılar her geçen gün artmakta, dünyayı huzursuzluk sarmaktadır.
   
Her şeyden evvel insana, ‘bu da benim gibi bir insan’ nazarı ile bakılmadığı, kendisine yapılmasını istemediği her hangi bir şeyi, başkasına yapmaya devam edildiği, kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa, kendisi de başkalarına öyle muamelede bulunmadığı müddetçe bu huzursuzluklar devam edecek, ardı arkası kesilmeyecektir.
   
Onun için başta dinleri temsil edenler; inançlarını istismar etmeden, tertemiz, pırıl pırıl yaratılan her insanın, henüz çocuk iken gönüllerine her şeyin yaratıcısı Allah ve rehber olarak gönderilen peygamber sevgisini, insan sevgisini, ahiret ve hesap verme endişesini, dünyanın fâni, insanların burada misafir bulunduğu şuurunu telkin etmeli, eğitim ve öğretim camiası da; kafaları ilimle donatıp aydınlatmalı, ahlak ve karakter eğitimini de ihmal etmemelidirler.
   
Aynı zamanda, ebeveynler, eğitimciler, medya, din ve ahlakı temsil edenler de, kalpleri iyilik ve güzellikle donatmaları ve insanların karşılıklı hak ve hukukuna saygılı olmaları gerektiğini ve bunun insanlık görevi olduğunu telkin etmelidirler. Ve herkesin, hayvanlar ve bitkiler dahil dünyada yaşama hakkına sahip olduğunu, yaratandan başka o hayata kimsenin müdahale etmemesi ve dokunmaması icap ettiğini, yalnız Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda hareket edilmesi gerektiğini talim ve telkin etmeleri gerekmektedir.
   
Devlet idarecilerinin; milletine, raiyyetine karşı -dini, dili, ırkı ne olursa olsun- insana yakışır bir tavır ve davranış içinde bulunmaları gerektiği mevzuunda fevkalade hassas davranmaları, onlara bir anne babanın evlatlarına şefkatle ve eşit muâmelede bulunmaları gibi, adâletle muâmele etmeleri icab etmektedir.
 
Her insan -hususiyle mü’min-, kendisine yapılmasını istemediği tavır, davranış, söz ve muâmeleyi başkasına yapmamalıdır. İnsan, kendisine kötülük bile yapılsa, toplumun yani; gençliğin, çocukların, ailelerin, hasta ve yaşlı olan, kendini mâbede adamış insanların huzurunu bozmama adına, onlara iyilikle mukâbelede bulunmaya kendini zorlaması, mukâbele-i bilmisil zalimâne kaidesi ile hareket etmemesi, böylece örnek tavır ve davranışla, etrafına ve dünyaya model olması, dünya barışı ve huzuru adına büyük bir örnek teşkil edecektir.
   
Yaratan zulmü men etmiştir. Kur’an-Mûcizü’l Beyan’da; “Allah zâlimleri sevmez” (Âl-İmran 140, Şurâ 40) buyurulmaktadır. Yapılan her türlü zulüm ve kötülüğün, dünyada değilse bile âhirette mutlaka cezâsı vardır. Kameraların olayları kaydettiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın kameraman kâtip melekleri de, zerre kadar hayır veya şer adına ne işlenmiş ise hepsini kayıt altına almakta, onlar zâyi olmadan paketlenip huzur-u İlahi’de hesabı sorulmak üzere gönderilmektedir.
 
Kasas süresi 77. ayette Cenab-ı Hak, “....Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara iyilik et, sakın ülkede nizamı bozma peşinde olma! Allah bozguncuları sevmez.” buyurmaktadır.
 
Neresi olursa olsun devletin vazifesi; demokratik bir ortamda insanların hak ve hukukunu korumak, toplumun ayrışmasına izin vermemek, suçun şahsiliğini esas alarak adâleti, ahlâkı, huzur, güven ve emniyeti uygulamak ve takip etmektir.

[Mehmet Ali Şengül] 24.3.2020 [Samanyolu Haber]

'Allah Öyle Bir Allah'tır ki...' [Abdullah Aymaz]

Annemin dayısının oğlu bir Asım dayım vardı. Yaşı annemden küçüktü ama ilk okulu beraber okumuşlar. Okulda bir şey olsa, o suçlu kabul edilse, annem ileri atılıp “Onun yerine, beni dövün; onun annesi yok!..” dermiş. Onun için validemi çok ziyaret eder ve abla diyerek saygı gösterirdi. Bir gün “Allah, öyle bir Allah’tır ki,” diye başladı ve zamanında kendisine kötülük yapanların kapısına nasıl geldiklerini, kendisinden neler dilendiklerini bir bir anlattı.

Biz Kur’an Kursu talebesi iken  “Allahçım!.  Allahçım!.” diye diye dolaşan yaşlı bir adam vardı. Bir gün “Ölemiyorum bir türlü!.”  diye bir söz söyledi… Meğer adamın gençliğinden kalma haksızlıklar, zulümleri varmış…

Yaman dedem, babası Molla Abdullah Birinci Cihan Savaşı'nda şehit olunca yetim kalmış… Maalesef o seferberlik sırasında, devlet gücü boşluğunda bazı çeteler halka baskı yapıp soygunculuk yapınca; cinayetler, işretler ve ahlaksızlıklar da icra etmeye başlamışlar. Bir gece iki katlı evlerinin penceresinden bir bahçe içinde bunları ve başlarındaki yüzü uzunca yarık çetebaşını görmüş. Daha sonra savaşlar bitip hayat normale dönünce bu katilin hiç ceza görmeden pazarlarda dolaştığını görmüş!..  “Bu dünya hiç âdil değil, niye cezasını çekmiyor, diye düşünüyormuş  hep…” Seneler sonra karlı bir kış gecesinde köpeğimizin sesiyle uyandım. Bir o yana, bir bu yana havlayarak koşturuyordum. Merakla gittim, baktım yüzünün derin yarasıyla o çetebaşı!..  Evlatları da evden kovmuşlar. Bizim köye gelmiş. Bizim mahallenin köy dışında kalıyormuş. Gece çıkmış, yolunu kaybetmiş, oradan oraya dolaşıyormuş. Bir ara “Ölemiyorum… Ölsem de kurtulsam!..”  demiş. Allah süründürüyormuş, hem de en feci şekilde…

“Zalimlere bir gün dedirtir Kudret-i Mevlâ
Tallâhi le kad âserakallahü aleynâ” 
Ziya Paşa

Ziya Paşa’nın bu beyti Yusuf Suresi'nden iktibas edilmiştir. Hani, Hz. Yusuf’u kardeşleri hasetlerinden dolayı kuyuya atmışlardı. Onlar da onu köle diye satmışlardı. Kaderin plânı işleyerek, onu Mısır’a sultan yapmıştı… Kıtlık yüzünden, tanımadıkları kardeşleri Hz. Yusuf’un huzuruna çıkmışlardı:  “Ey Aziz! dediler, bizi de, evimizi de gerçekten darlık ve kıtlık vurdu; ama az bir meblağla gelebildik; fakat sen elimizdekine bakmadan yine bize dolu dolu ver, sadakan olsun!  Hiç şüphesiz Allah fazladan iyilikte bulunanları bol bol mükafatlandırır. Yusuf ise ‘Hani siz o câhilliğiniz sırasında, Yusuf’a ve kardeşine yaptıklarınızın farkındasınız değil mi?’ deyiverdi. ‘Yoksa sen, evet sen Yusuf musun?’ diye haykırıştılar. ‘Ben Yusuf’um bu da kardeşim!’ diye cevap verdi. Yusuf ‘Allah, bizi lütfuna mazhar kıldı. Doğrusu şu ki, kim takva dairesine girer (O’na karşı derin saygı duyar, O’na karşı gelmekten sakınır ve O’na itaatla) birlikte başına gelenlere sabrederse, hiç şüphesiz Allah, böyle iyiliğe adanmış ve O’nu görürcesine davranan kimselerin mükâfatını asla zâyi etmez.’  Onlar da Yusuf’a “Allah’a yemin olsun ki, dediler gerçekten Allah, seni bize tercih etti. Biz ancak çok büyük  bir yanlışın içindeydik Yusuf, hemen söze girdi: Hayır!  Bugün size hiçbir kınama yok!  (Ben hakkımı helal ettim): Allah da sizi affetsin. Çünkü O, bütün merhametlilerin üstünde mutlak merhamet sahibidir.” (Yusuf Suresi, 12/88-92)

Asırlar sonra Efendimiz (S.A.S.) tarafından daha da derin bir şekilde bu güzel ahlâk tecelli etti. Evet  Mekke’yi fethettiği zaman 21 sene, kendisine hiç durmadan kötülük yapıp durmuş, doğduğu memleketi Mekke’den çıkarmış, defalarca ordularla saldırmış, tuzaklar kurmuş, sahabelerini, en sevdiklerini şehid etmekten çekinmemiş Kureyş  halkına, evet teslim olmaktan başka çareleri kalmamış önünde boyun büküp eğilmiş o insanlara: “Ben size bugün Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim, ‘Bugün size hiçbir kınama yok. Allah da sizi affetsin. Çünkü Allah merhametlilerin en merhametlisidir. Gidiniz hepiniz serbestsiniz!..”  buyurmuştur.

Şu süreçte zulüm ve gadre uğrayanlar da böyle diyebilirler. Bu en güzelidir. Ama kanunî yönden âdil mahkemelerden haklarını da isteyebilir, kanun dairesinde cezalandırılmalarını da talep edebilirler.

[Abdullah Aymaz] 24.3.2020 [Samanyolu Haber]

Gazetelerden koronavirüs bulaşır mı? İşte cevabı…

Dünyada yaklaşık 16 bin kişinin ölümüne sebep olan yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) gazetelerden bulaşıp bulaşmadığı merak edilen konuların başında geliyor.

ABD Hastalık Kontrol Merkezi’nin (America’s Center for Disease Control) yayınladığı tavsiye açıklamasında, gazetelerden virüs bulaşmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu belirtti.

Avustralya Sağlık Bakanlığı’ndan Brendan Murphy de insanların gazete aldıktan sonra ellerini yıkamalarının yeterli olacağını ifade etti.

Dünya Sağlık Örgütü ise, ticari ürünlerden koronavirüs kapma riskinin oldukça düşük olduğunu açıklamıştı.

Konuya ilişkin makale yayınlayan New York Times’a göre, gazetelerin güvenli kabul edilmesinde baskının ve paketlemenin el değmeden yapılmasının rolü bulunuyor.

[TR724] 24.3.2020

Uzmanlardan sirkeli suyla duş almayın uyarısı!

Türk Dermatoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Emel Erdal Çalıkoğlu, koronavirüsten koruduğu düşüncesiyle sirkeli ve kaynar suyla duş alınmasının vücuda çok zarar verdiğini kaydetti.

Aksaray Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Çalıkoğlu, bazı kişilerin yeni tip koronavirüsten korunmak adına vücut için zararlı, yanlış uygulamalara yönelebildiğini söyledi.

Çalıkoğlu şöyle konuştu: “Yanlış uygulamalardan biri, sirkeli suyla duş almak. Bu uygulama vücudumuz için çok yanlış. İleri derecede kızarıklık, kuruluk ve tahriş yapabilir. Vatandaşlarımızdan kesinlikle böyle bir şey yapmamalarını istiyoruz. İkinci yanlış uygulama da kaynar suyla duş almak. Bunları yapınca ‘koronavirüsten koruyor’ gibi yanlış tutumlar var. Kaynar suyla duş almak da vücudumuz için çok tehlikeli, ikinci derece yanıklara yol açabilir.”

“EL ÇATLAĞI HER TÜRLÜ ENFEKSİYONA AÇIK”

Çalıkoğlu, koronavirüsten korunmak için ellerin renksiz, kokusuz kalıp sabunlarla yıkanmasını önerdiklerini ifade etti.

El yıkama konusunda uyarılarda bulunan Çalıkoğlu, “Normal koşullarda el yıkama sıklığımız günde 6-8 kez olmalı. Bu dönemde günde 15-20’ye çıkmış durumda. Her el yıkama eli kurutuyor. Nemlendirme olmazsa kuruyan el önce kızarır, sonra da çatlar. El çatlağı da her türlü enfeksiyona açık olur. Bu nedenle her el yıkamadan sonra nemlendirici kullanmalıyız.” dedi.

Sabunun kullanılmadığı durumlarda, özellikle market gibi kalabalık ortamlara girildiğinde dezenfektan ve kolonyadan faydalanılması gerektiğini belirten Çalıkoğlu, şunları kaydetti:

“Hemen arkasından nemlendirici kullanmak çok önemli. Ev temizliğinde çamaşır suyu çok kullanılıyor, çamaşır suyuna elleri direkt temas etmemeliyiz, eldiven kullanmalıyız. Lastik eldivenler bazı kişilerde alerji yapabilir. İçi pamuklu ‘egzama eldivenleri’ kullanılabilir. Bu eldivenler bütçemiz için uygun değilse, lastik eldivenlerin içine pamuklu kumaştan astar dikebiliriz. Sağlık Bakanlığımızın bu yöndeki bütün önerilerini destekliyoruz. Bu seferberlik programında elimizden ne gelirse yapmaya hazırız.”

[TR724] 24.3.2020

Rektörün skandal paylaşımına tepki yağdı: Saydıklarından hangisi suç?

Gaziantep Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ali Gür, koronavirüs uzmanı KHK’lı akademisyen Doç. Dr. Mustafa Ulaşlı ile ilgili skandal bir paylaşımda bulundu. Ulaşlı’yla ilgili özel bilgileri kamuoyuna açıklayan Gür, mahkeme kararını yok saydı. Gür’ün, “Bilmeden alet olanları uyarmak adına bu bilgileri paylaşıyoruz. Bu kişi mi suçsuz ve kahraman? Kim neyi savunuyor?” notuyla yapılan paylaşımın ekinde, Mustafa Ulaşlı’nın hangi okuldan mezun olduğu, nerede doktorasını yaptığı gibi bilgilerin yanı sıra, banka hesapları ve kişisel ödemelerine ilişkin bilgiler de yer alıyor.

https://twitter.com/profaligur/status/1241443847391064065

BANKAYA 2 BİN 700 TL YATIRMIŞ, FATİH’TE ÇALIŞMIŞ!

Ali Gür’ün skandal paylaşımı büyük tepki çekti. Zira Gür’ün paylaştığı ve suç olarak lanse ettiği şeyler arasında TCK kapsamına giren tek bir madde bile yoktu. Peki ne yapmış Ulaşlı? Tamamen yasal bir bankaya farklı tarihlerde toplamda 2 bin 700 TL para yatırmış! Sadece 2 bin 700 TL! Başka ne yapmış? Yasal bir derneğe üye olmuş. Hisar Eğitim Tur. adlı şirkette SGK kaydı varmış! 2005-2011 yılları arasında Fatih Üniversitesi’nde çalışmış! Kimse Yok mu derneğine SMS yolu ile para göndermiş! Belki daha da önemlisi; kendisi gibi KHK ile görevden uzaklaştırılan akademisyenlerle bir araya gelmiş! Rektör Adil Gür’e sormak lazım; yukarıda sayılanlardan hangisi TCK’ya göre suç kabul ediliyor?

MAHKEME KARARININ HÜKMÜ YOK MU?

AKP rejimi ve onun bürokratlarına göre mahkeme kararlarının hiç bir önemi yok! Zira Ulaşlı hakkında yapılan soruşturma sonucunda ‘terör örgütü üyesi olduğuna dair somut hiç bir delil olmadığı için’ doğal olarak ‘takipsizlik’ kararı verilmiş. Koronavirüs üzerine 3 yıl ABD Princeton Üniversitesi’nde, 4 yıl da Hollanda’daki Groningen Üniversitesi’nde çalışmış belki de tek akademisyen olan KHK’lı Doçent Dr. Mustafa Ulaşlı, yaklaşık 3 yıldır göreve dönmeyi bekliyor ama kimse oralı bile olmuyor. Koronavirüs bütün dünyayı yakıp kavururken bile Ulaşlı’nın göreve dönmemesi için iktidar ve bürokratları ‘algı operasyonlarına’ devam ediyor…

[TR724] 24.3.2020

İstatistik Ofisi’nden çarpıcı ‘korona’ araştırması: Halkın yüzde 24’ü sokağa çıkma yasağı istedi!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi İstatistik Ofisi, İstanbul’da koronavirüse ilişkin algı, beklenti ve tutum araştırması yaptı. Araştırmaya katılanların yüzde 24’ü 1-2 hafta süreli sokağa çıkma yasağının ilan edilmesi gerektiğini belirtirken yüzde 75,2’si koronavirüsün kendisine ya da yakınlarına bulaşmasından endişe ediyor. Ülke ekonomisinin zarar göreceğini düşünenlerin oranı ise yüzde 81,1. Koronavirüse karşı alınan önlemlerin başında el yıkama gelirken, yüzde 64,3 merkezi ve yerel yönetimlerin aldığı önlemleri yeterli buldu.

İstanbul İstatistik Ofisi,19-22 Mart 2020 tarihleri arasında 18 ve üzeri yaştaki 1.014 kişiden bilgisayar destekli telefon anketi yoluyla veri toplayarak anket yaptı. Katılımcıların yüzde 57,8’i 40 yaş altı, yüzde 42,2 ise 40 yaş üstü bireylerden oluştu.

YÜZDE 73 YETERİNCE BİLGİYE SAHİP OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYOR

Araştırmaya katılanların yüzde 73,6’sı koronavirüs hakkında yeterince bilgi sahibi olduğunu düşünürken, yüzde 15,6’sı yeterli bilgiye sahip olmadığını ifade etti.

YÜZDE 60,2 GELİŞMELERİ TELEVİZYONDAN TAKİP EDİYOR

Koronavirüsle ilgili gelişmeleri sosyal medya ve internet haber sitelerinden takip edenlerin oranı yüzde 37,7 oldu. Yüzde 60,2’si televizyonlardan takip ediyor.

VATANDAŞLAR YETERLİ ÖNLEM ALMIYOR

Katılımcıların yüzde 64,3’ü merkezi ve yerel yönetimlerin gerekli önlemleri aldığını düşünüyor. Yüzde 55,1’i vatandaşların yeterince tedbirli davranmadığını ifade ediyor.

ÖNLEMLERİN BAŞINDA EL YIKAMA GELİYOR

Koronavirüse karşı alınan önlemlerde ilk üç sırayı sık sık ellerin yıkanması, zorunlu olmadıkça evden dışarı çıkılmaması ve kolonya kullanılması aldı.

GÜNLÜK HAYATI KISITLIYOR

Koronavirüsün günlük hayatını etkilemediğini düşünenlerin oranı yüzde 12,9 oldu. Koranavirüsün günlük hayatı etkileme durumu için katılımcıların yüzde 37,5’i hareket alanının, yüzde 35,1’i ise sosyalleşmelerinin kısıtlandığını belirtti.

EN FAZLA GIDA ALIŞVERİŞİ YAPILDI

Koronavirüs nedeniyle daha fazla alışveriş yapanların oranı yüzde 25,9 oldu. Bu kişilerin yüzde70’i gıda ürünlerini, yüzde 25,3’ü temizlik malzemelerini tercih etti.

4 KİŞİDEN 1’İ KENDİSİNE YAKIN ZAMANDA BULAŞACAĞINI DÜŞÜNÜYOR

Araştırmaya katılanların yüzde 4,7’si koronavirüsün kendisine bulaştığını düşünürken, yüzde 13’ü emin olmadığını belirtti. Ancak katılımcıların yüzde 25,1’i koronavirüsün yakın zamanda kendisine de bulaşabileceğini düşünüyor.

TOPLUMUN YÜZDE 57,9’U OLDUKÇA ENDİŞELİ

Koronavirüsten dolayı toplumun yüzde 57,9’u oldukça endişeli olduğunu belirtirken, yüzde 18,1’i ise kısmen endişeli olduğunu ifade etti. Endişeli olmadığını söyleyenlerin oranı ise yüzde 24 oldu.

TOPLUMDA KAYGI DÜZEYİ YÜKSEK

Araştırmaya katılanların yüzde 75,2’si koronavirüsün kendisine ya da yakınlarına bulaşma riskinden,

Yüzde 81,1’i virüs nedeniyle ekonomik sorunların yaşanılmasından,

Yüzde 70,4’ü eğitim hizmetinin aksamasından,

Yüzde 70,3’ü ise günlük yaşantısının daha fazla kısıtlanmasından,

Yüzde 41,6’sı yeterli düzeyde gıdaya erişilememesinden endişe duyuyor.

Ülke ekonomisinin olumsuz etkileneceğini düşünenlerin oranı ise yüzde 85.

KORONAVİRÜS VAKALARININ ARTMASI BEKLENİYOR

Araştırmaya katılanların yüzde 66,2’si Türkiye’de koronavirüs vakalarının artacağını, yüzde 17,4’ü ise azalacağını düşünüyor.

Katılımcıların yüzde 31,3’ü ülkemizde bir ay içerisinde koronavirüs vakalarının kontrol altına alınacağını düşünürken, kontrol sürecinin 2-3 ay süreceğini düşünenlerin oranı yüzde 49,3.

YÜZDE 24, SOKAĞA ÇIKMANIN SINIRLANDIRILMASINI İSTİYOR

Katılımcılara koronavirüsle mücadelede başka ne tür önlemler alınması gerektiğine yönelik açık uçlu sorular da yöneltildi. Buna göre katılımcıların yüzde 24’ü, 1-2 hafta süre ve belli saatlerde sokağa çıkmanın sınırlandırılmasını dile getirdi.

Bunun dışında evden dışarıya çıkılmaması, temizliğe ve diğer kurallara uyulması gerekliliği, test sayılarının ve karantina uygulamalarının artırılması ile ekonomik yardımların yaygınlaştırılması öne çıktı.

Başka neler yapılmalı sorusunda tüm önlemlerin zaten alındığını söyleyenlerin oranı ise yüzde13 oldu.

[TR724] 24.3.2020

Tasarıya tepkiler büyüyor: Cezaevlerinde korona, pimi çekilmiş bomba!

Toplam nüfusu 300 bini bulan Türkiye’deki cezaevleri, koronavirüs salgını açısından tam anlamıyla ‘el bombası’ gibi… AKP’nin hazırlayıp Meclis’e sunduğu taslak beklentileri karşılamaktan uzak. Taslağa göre uyuşturucu ve cinsel suçlar infaz indirimi kapsamına alındı, terör ve örgütlü suçlar indirim kapsamı dışında tutuluyor. Kısaca uyuşturucu satıcıları, kaçakçılar, hırsızlar, dolandırıcılar salıverilirken; gazeteciler, köşe yazarları ya da bankaya para yatırdığı, bir sendikaya üye olduğu için ‘terör’den yargılananlar cezaevinde tutulacak.

Türkiye’deki cezaevlerinde kapasite tutuklu sayısı 65 bin civarında. İnsan Hakları Savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, bir mahpusun çizdiği resmi sosyal medya hesabında paylaştı. Resimde, cezaevindeki tutuklular bir el bombasının içerisinde görülüyor. Alttaki notta ise “Hapiste korona pimi çekilmiş bomba gibidir” deniliyor.

NACİ BOSTANCI: SON ŞEKLİ DEĞİL!

AKP’nin Meclis’e sunduğu teklif bir taslak. Toplumun her kesiminden yükselen tepkiler üzerine AKP’li Naci Bostancı, “Hazırladığımız infaz taslağı adı üstünde sadece bir taslak. Tüm partilerin yaklaşımını görmek istediğiniz bir zemin. Nihai teklif görüşmelerin ve son değerlendirmenin ardından belli olacak. Taslak üzerine spekülasyon yapmak kesinlikle yanlıştır, sürece zarar vericidir.” açıklaması yaptı. Meclis’te taslağın nereye evrileceği merak konusu. Zira sadece muhalif oldukları için cezaevinde tutulan yüzlerce gazeteci, öğretmen, doktor, mühendis, ev hanımı hatta bebek bile var!

ADİL VE EŞİT BİR YASA İSTİYORUZ

Taslağın Meclis’e sunulan haline tepki büyük. Ömer Faruk Gergerlioğlu, paylaştığı resme dikkat çekerek Adalet Bakanlığına soruyor. “Bu hissiyatın farkında mısın? İnsanlar diken üstünde, can pazarında! Ne zaman adil ve eşit yasa?” diyor.

FATİH PORTAKAL: YAZIKLAR OLSUN

Fatih Portakal: “AKP’nin hazirladiği infaz tasarısında cinsel ve uyuşturucu suçlarda indirim deniyor. Doğru olabilir mi? Eğer bunu gerçekten düşünüp çıkmasını istiyorsanız yazıklar olsun size… Bu icraatınızla da vicdanlarda yargılanırsınız.”

HALUK SAVAŞ: BU YASA AYM’DEN DÖNER

Prof. Dr. Haluk Savaş: “Azıcık hukuk bilgisi olanlar suça göre, kişiye göre af, ceza indirimi, infaz şekli farkları içeren yasa çıkarmanın anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olacağını ve nihayetinde AYM’den döneceğini bilir. Bunca okumuş yazmış kişi ne diye “tecavüzcüye vs. indirim olmaz” deyip duruyor?”

UĞUR POYRAZ: EŞİTLİK İLKESİNE AYKIRI

Avukat Uğur Poyraz: “Uyuşturucu satan, cinsel saldırıda bulunan çıkacak; twit atan, kitap yazan, bankaya para yatıran cezaevinde kalacak. Anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı böyle adil olmayan infaz indirimi hiç olmasın daha iyi.”

CELAL ÜLGEN: DÜŞÜNCE AÇIKLAMAK SUÇ!

Avukat Celal Ülgen: “AKP infaz yasası ile hiçbir zaman yapılmaması gereken cinsel suçlar ile Uyuşturu suçlarına ilişkin düzenleme getiriyor. Gazeteciler kapsam dışı. Düşünce açıklama yoluyla işlenen bütün suçlara infaz indirimi değil cezanın ortadan kaldırılması gerekir.”

[TR724] 24.3.2020

AYM, KHK’ların yönetici olmasını engelleyen hükmü iptal etti!

Anayasa Mahkemesi (AYM), OHAL Komisyonu kararıyla mesleğe dönenlerin yönetici olmasını engelleyen hüküm iptal edildi.

AYM, kamu kurumlarında yönetici konumundayken Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile meslekten çıkarılan kişilerden göreve iade edilenlerin atamalarında, yöneticilik görevinden önce bulundukları kadro ve unvanın dikkate alınmasına dair hükmü anayasaya aykırı bularak iptal etti.

Anayasa Mahkemesi’nin Resmi Gazete’de yayımlanan kararına göre, kamu kurumlarında yönetici pozisyonunda görev yapmaktayken 677 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Tedbirler Alınması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile kamu görevinden çıkarıldıktan sonra Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu kararıyla kamu görevine iade edilen davacılar, görevden çıkarılmadan önceki pozisyonlarına atanmalarına engel olan kanun hükmünün iptalini istedi.

Başvuruyu değerlendiren mahkeme, Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu Kurulması Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun’un 10. maddesinin, 7145 sayılı Kanun’un 22. maddesiyle değiştirilen fıkrasının üçüncü cümlesinde bulunan “Müdür yardımcısı veya daha üstü ile bunların eşdeğer yöneticilik görevinde bulunmaktayken kamu görevinden çıkarılmış olanların atamalarında, söz konusu yöneticilik görevlerinden önce bulundukları kadro ve pozisyon unvanları dikkate alınır.” cümlesini anayasaya aykırı bularak, oy birliğiyle iptaline karar verdi.

Anayasa Mahkemesinin kararında, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından OHAL KHK’ları ile kamu görevinden çıkarılanların durumlarının değerlendirilmesi amacıyla bir komisyon kurulduğu ve bu komisyon tarafından yapılan değerlendirmeyle söz konusu örgüt, yapı, oluşum veya gruplara mensubiyeti bulunmadığına karar verilenlerin göreve iade edildiği belirtildi.

[TR724] 24.3.2020

Ürküten açıklama: Virüs ülke geneline yayıldı [İlker Doğan]

Yeni tip koronavirüsün Türkiye’nin hangi bölgelerinde görüldüğüne dair ilk somut açıklama Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’dan geldi. Sağlık Bakanı, koronavirüsün ‘sadece bir bölgeye lokalize olmadığını, ülkenin genelinde pozitif vakaların olduğunu’ söyledi. Koca’nın açıklaması, Türkiye için durumun sanılandan çok daha ciddi olduğunu ortaya koydu. Sağlık Bakanı’nın, “Baştan vakaların hepsi yurt dışı ağırlıklı idi. Artık yurtdışı temaslının temaslısı olmaya başladı. Ve giderek son günlerde, temaslının temaslısı anlamında hastanın arttığını söyleyebilirim.” sözleri de dikkat çekiciydi. Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre virüs ülke geneline yayıldı ve yayılma hızı da arttı. Ancak buna rağmen AKP iktidarı, tamamen ekonomik nedenlerle genel bir sokağa çıkma yasağı ilan etmiyor. Fahrettin Koca’nın açıklamasına göre önümüzdeki iki hafta içerisinde 32 bin sağlık personeli alımı yapılacak.

Yaklaşık üç ay önce Çin’de doğan koronavirüs kaynaklı ölüm sayısı dünya genelinde 16 bini aştı. Resmi açıklamalara göre virüsle 10 Mart’ta tanışan tanışan ve ilk vakayı 11 Mart’ta açıklayan Türkiye’de enfekte hasta sayısı bin 236. Koronavirüs kaynakla ölüm sayısı ise yine resmi açıklamalara göre önceki gün itibariyle 30.

SAĞLIK PERSONELİNE EK ÖDEMELER TAVANDAN OLACAK

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, dün Bilim Kurulu Toplantısı ardından gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu ve gazetecilerin sorularını cevapladı. Sağlık personelinin ek ödemelerini iyileştirme çabası içinde olduklarını anlattı. Üniversite tüm hastanelere bütün malzemelerin sağlandığını savundu. Sağlık personelinin ek ödemelerinin 3 aylık zaman diliminde, tavan yüzde 100 oranında olacağını söyledi.

ÇİN’DEN 50 BİN HIZLI TARAMA KİTİ GELDİ

Yerli solunum cihazı için seri üretimine başlanacağını kaydeden Fahrettin Koca, “Çin’den 50 bin hızlı tarama kiti sabah geldi, devreye girmiş oldu. Perşembe günü ilave 300 bin hızlı tarama kiti gelmiş olacak ve 1 milyona kadar hızlı tarama kitlerini kullanmak üzere bağlantı yaptık. Çin’den olumlu sonuç veren ilaç da bu sabah geldi. Yoğun bakım şartlarında tedavisi devam edenlere uygulanmaya başladı. İlaç yoğun bakım süresini 12 günden 4 güne indiriyor.” ifadelerini kullandı.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


VİRÜS YAYILDI, SAYI ARTIYOR

Sağlık Bakanı Koca, İran’dan Van’a kaçak giriş olduğu yönündeki bir soru üzerine Van’da vaka sayısının 10’dan daha fazla olmadığını anlattı. Koca’nın, “Van özelinde şu an artan bir vakamız yok. Vakamız var ama sayısı 10’un üzerinde değil. Yaygın olarak şu an Türkiye’de sadece bir bölgeye lokalize değil. Ülkenin genelinde pozitif gördüğümüz vakaların olduğunu biliyoruz.” sözleri dikkat çekiciydi. Koca’nın açıklamasına göre virüs, bir bölgede ya da lokasyonda toplanmamış, ülke geneline yayılmış durumda.

İDDİA: RAKAMLAR 6 GÜN GERİDEN GELİYORDU!

Sağlık Bakanı’nın dikkat çeken bir başka açıklaması da virüsün tespit edildiği kişilerle ilgiliydi. Koca, “Baştan vakaların hepsi yurtdışı ağırlıklı idi. Artık yurtdışı temaslının temaslısı olmaya başladı. Ve giderek son günlerde, temaslının temaslısı anlamında hastanın arttığını söyleyebilirim.” dedi. Türkiye’de rakamlara yönelik ciddi bir kuşku var. Tr724’ün ulaştığı bilgilere göre, bugüne kadar yapılan testlerde sonuçların alınması 6 gün sürüyordu. Hızlı tanı kitiyle vaka sayısı bugünden sonra günlük belirlenecek. Bakan’ın dünkü açıklaması da hasta sayısının önümüzdeki birkaç gün içerisinde ciddi anlamda artacağı anlamına geliyor.

32 BİN YENİ PERSONEL

Sağlık Fahrettin Koca ayrıca, 32 bin yeni sağlık personelinin iki hafta içerisinde alınacağını söyledi. Maske üreticilerinin ihracatlarının izne bağlandığını anlattı. Ayrıca, koronavirüse karşı aşı geliştirme çabalarında da kurum ve kuruluşlara bakanlık olarak destek verdiklerini kaydetti. “Bu anlamda 6 üniversite ve bir merkeze çağrı yapıldı.” ifadelerini kullandı. Herkesin kendi OHAL’ini ilan etmesini istedi.  Hayatını kaybedenlerin hepsinin 61 yaş üzerinde olduğunu kaydetti. Sağlık personelinin içerisinde de ‘pozitif’ vaka olduğunu anlattı. Yetersiz test yapıldığı iddialarını kabul etmedi.

[İlker Doğan] 24.3.2020 [TR724]

“Namaz fetişizmi İslam’ı mahvediyor” [Fatih Kumaş]

Bu yazıyı yazmanın sebebi Gökhan Bacık’ın “Namaz fetişizmi İslam’ı mahvediyor” adlı makalesine dair görüşlerimi beyan etmek için olacaktır. Makale önce dindarlık ölçeği veya dini yaşantının tespitinin zorluğuna dair akademisyenlerden yapacağım alıntılar ile başlayacak. Ardından dinin temel beş ibadeti ile ve özellikle namaz ile alakalı sahanın uzmanlarının görüşlerine yer vereceğim. Nihayetinde de Gökhan Bacık’ın görüşlerini ortaya koyarken ifade ettiği bazı düşünceleri değerlendirmeye çalışacağım. Yazının uzun olacağını peşinen ifade etmem gerekir. Zira mevzu edilen iddiaların çok boyutlu değerlendirilmesi gerektiğini ve inceden inceye tahlil edilmesinin lüzumlu olduğunu düşünüyorum.

Prof. Dr Hasan Kayıklık, Din psikologlarının dinî yaşamı şu maddeler altında tanımladıklarını belirtir: etkisiz-geleneksel ve içselleştirilmiş; kurumlaşmış ve içselleşmiş; dış beklentiye yönelik ve deruni; toplumsallaşmış ve özümsenmiş; hümaniter, tahkiki ve taklidi, otoriter ve hümaniter; …mış gibi dindarlık ve gerçek dindarlık… (Din Psikolojisi: Bireysel Dindarlık Üzerine, (2011), 26, Yrd. Doç. Dr. Özlem Altunsu Sonmez, Dindarlığın Ölçülebilirliği Üzerine Geliştirilen Dindarlık Ölçekleri, SEFAD, 2016 (36): 557-578 )

Görülebileceği gibi tek tip bir dini yaşantı modeli veya dindarlık çeşidi bulunmamaktadır, aynı zamanda da dindarlığı net bir şekilde tanımlamak oldukça güçtür. Üniversite gençleri arasındaki dindarlık üzerine doktora çalışması yapmış, Özlem Altunsu Sönmez’in kendisinden iktibasta bulunduğum makalesinde dindarlık tanımlamalarına dair konunun uzmanları şunları söylemektedir:

Dindarlığın tek bir şekli olmadığı için aynı dine inanan hatta aynı dini grup içinde yer alan bireylerin farklı olması nedeni ile herkesin kendine ait bir dinî yöneliminden bile bahsedilebilir. Bu durum da dindarlığın tanımlanmasını çok daha zor hale getirmektedir (Hayati Hökelekli, Din Psikolojisine Giriş: 81) . Allport (Allport, W. Gordon, Birey ve Dini, (2004): 46) yeryüzünde dindar olma eğiliminde olan insan sayısı kadar dinî tecrübe çeşidi olduğunu söyler. Benzer biçimde Spilka-Hood (The Psychology of Religion: An empirical Approach 1985: 7) kelime olarak tek bir din olmasına rağmen dindar olmanın yüzlerce olası yolu olduğundan bahsetmişlerdir. Fromm’a (Sahip olmak ya da Olmak. çev. Aydın Arıtan 1997: 239) göre ise birinin dindar olup olmadığını anlamak çok zordur. Ona göre bazıları dindar olduklarını söyledikleri halde içsel olarak dindar olmayabilir ve dindar olmadığını söyleyenlerde aslında çok dindar davranabilir. Bunu anlamanın ya da ortaya koyabilmenin rasyonel bir dayanağını bulmak çok zordur. Buradan da dindarlığın sadece tanımlanmasında değil ölçülmesinde de problem olduğu anlaşılmaktadır.

Yapılan dindarlık tanımları incelendiğinde genellikle dinsel ritüelleri yerine getirme, tanrıyla içsel bağlantı kurma, dua etme, dinsel yaşayışın dışa yansıması gibi kavramlar vurgulanmıştır. Sonuç olarak dindarlık, bireyin inanç, ahlak ve ibadet esaslarını yerine getirmesi olarak tanımlanabilir. (Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 17 (2), 1-18).

Buradan ibadet psikolojisine giriş yapmak istiyorum. Kalbindeki inançlar doğrultusunda hareket etmek insanda fıtridir. İnanan bir mümin de doğal olarak, davranışlarını daima inancına uyduracak ve inançlarıyla davranışları arasında uyum sağlamaya çalışacaktır. Nefsin istekleri, heva ve sosyal motivler, insanı inancına ters düşecek şekilde davranmaya sevk edebilir. Böyle durumlarda, kişinin tutum ve tercihini, inancının güçlülüğü veya zayıflığı belirleyecektir(Sıddıkî, Mazharuddîn, Semavî Dinlerde İtikat ve Amel, Çev. Muhammed Han Kayani, Fikir Yayınları, İst., 1991, s. 45.)

İbadetlerin asıl amacı, kul ile yaratıcı arasındaki manevi bağı daima sıcak tutmak, kesintiye uğratmamaktır. İbadetler, kulun doğrudan Yüce Allah’a karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu vazifelerdir. Fakat ibadetlerdeki manevi havanın, ruhi arınmışlığın, ilâhi nefesin insanın yaşadığı diğer alanlara, tutum ve davranışlara tesir etmediğini söyleyemeyiz. Abdest, gusül, namaz, oruç, infak gibi ibadetler oluşturdukları manevi havayı; insan ilişkileri, ticaret, bireysel tutum ve davranışlar gibi hayatın her sahasına yansıtırlar. Kur’ân-ı Kerim değişik vesilelerle ibadetlerin insanın ahlâkı yani tutum ve davranışlarına tesir ettiğini vurgular. Fakat ibadetlerin sırf birtakım ahlâkî faziletleri kazandırmak için meşru kılındığı şeklinde düşünceye saplanmak da ifrat teşkil eder(Yrd. Doç. Dr. Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da Ahlak Psikolojisi, Yalnızkurt Yayınları. İstanbul, 1997: 11).

Namaz Allah’ı anmak için kılınır. Namaz kılan kişi, Allah’ın huzurunda olduğundan gafil bulunmamalıdır. Yoksa kılınan namaz ruhtan yoksun, şekilden ibaret sayılır. Allah’a teslim olup O’nu düşünerek eda edilen namaz, insan ruhunu etkiler, onu iyiliklere yöneltir, kütülüklerden sakındırır. İnsan ruhunda hiç bir olgunluk ve değişiklik meydana getirmeyen namaz, hakkıyla eda edilmekten uzak, sadece bir alışkanlıktan ibaret kalır(Ateş, Süleyman, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, İst., 1988, VI/516.)

Namaz insana sorumluluk duygusunu kazandırır. Arzu ve emeller uzun vadeli olabilir. Çeşitli nedenlerle kişi hedeflerini gerçekleştirmeye bir türlü yeltenemez. Azmi kırılır, gayreti azalır. Ama namaz kılan bir kimse, vaktinde ve gereği üzere, günler ve belirli saatler boyunca gevşemeyen ve durmak bilmeyen bir azim ve kararlılıkla namazın devamlılığından, vazifeye vefa ve dikkat konusunda istifade eder. Böylece diğer işlerinde de devamlılık ve gayretini, hayatın bütün alanlarına yaygınlaştırma konusunda eğitilmiş olur (Turabi, Hasan, Namaz, Risale Yayınlan, Çev. Saim Eminoğlu, İst., 1987, s. 55).

Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlere bakacak olursak, Namaz’ın ahlaki bir boyutu olduğunu görebiliriz. Mesela Ankebut süresinde geçen şu ayete bakalım:
Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder. Allah’ı anmak her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir. (Ankebut/45).
Âyete göre gerek abdest, kıraat, rükû, secde, ta‘dîl-i erkân gibi zâhirî şartlarına ve rükünlerine gerekse ihlâs, huşû, takvâ gibi mânevî şartlarına özen göstererek kılınan namaz, İslâm’ın ve sağ duyu sahibi erdemli toplumların edepsizlik, hayâsızlık ve kötülük sayıp reddettiği tutum ve davranışlarla uyuşmaz, âdeta bir nasihatçi, bir uyarıcı gibi (İbn Âşûr, XX, 259) namaz kılan kişiyi bu davranışlardan meneder. Böylece âyette namazın ahlâkî tesirlerine, kötülüklere karşı koruyucu özelliğine işaret edilmekte; namaz kıldıkları halde hak hukuk gözetmeyen, edep ve ahlâk kurallarına uymayanlara da dolaylı bir uyarı yapılmaktadır.( Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 4 Sayfa: 273-275)

Meseleye paralellik arzeden başka bir ayete değinecek olursak; Sonra onların arkasından öyle nesiller türedi ki, namaz (kılma duyarlılığın)ı kaybettiler ve şehvetlerine kapılıp-uydular. Böylece bunlar azgınlıklarının cezasıyla karşılaşacaklardır.(Meryem/59)

Yani namaza karşı duyarlılığın azalmasının fuhşiyata karşı bir yönelmeye sebep olduğunu bu ayetten anlamak mümkündür. Bacık evvelen yazısında iddialı bir şekilde şunu beyan etmektedir: “İlk olarak İslam’ın Beş Şartı olarak tanımlanmış her açıdan akıl ve mantık dışı yaklaşımı sorgulamak gerekiyor. Bugünkü yaklaşıma göre İslam’ın şehadet getirmek, namaz, oruç, zekat ve hac şeklinde beş şartı bulunuyor. Oruç yılda bir aydır. Hac daha kısa bir süre içindir. Zekat bir kere verilir. Şehadet de İslam’a girerken söylenir. Dolayısı ile yılın bütün zamanlarına bakarsak İslam’ın tek şartı kalıyor: Namaz. Yani aslında “İslam’ın beş şartı vardır” önermesi pratik olarak “İslam namazdır” demekten başka bir şey değildir.”

Evvela Bacık’ın bu değerlendirmede ıskaladığı bir mevzu bulunmaktadır. Bütün dinlerin vaaz ettiği temel ibadetleri olduğu gibi, temel iman esasları da bulunmaktadır. Zaten bir dini din yapan ögeler de bunlardır. Bunun haricinde elbetteki ahlaki, iktisadi, ve dinin iç dinamiklerinin desteği ile bilimsel değerler de üretibilir. Mesela şunu söyleyelim, önemli İslam ahlakcısı olan Nasirüddin Tusi sadece namaz kılmak veya İslam’ın beş şartı ile alakalı şeyler mi söylemiştir? Veya İbn Miskeveyh’e baktığımız zaman ibadetler harici hiç bir değer ve norm ortaya koymamış mıdır? Örnekler çoğaltılabilir. Elbetteki bunların hepsinin cevabı hayır olacaktır. Bacık’ın üstünkörü diyebileceğimiz İslam düşüncesini tarih boyunca da ibadete indirgeyen anlayışı gerçeğe uygun değildir. Hatta burada Gazzali’den çok önemli bir örnek vermek istiyorum. Kendisi şöyle bir rivayet nakleder:

Hz. Ömer’in yanında, birisi şahitlik yaptı. Hz. Ömer, şahide ‘Seni tanıyan birini getir’ dedi. Adam giderek birini getirdi. Gelen adam şahidin lehinde konuşmaya başlayınca Hz.Ömer şöyle sordu:
-Sen onun çıkış ve girişini bilen en yakın komşusu musun? -Hayır! -Onun iyi ahlâklı olduğuna delâlet eden bir yolculukta kendisiyle arkadaşlık ettin mi? -Hayır! -Onunla, kişinin takvâsını bildiren dirhem ve dinar (para) ile bir alışveriş yaptın mı? -Hayır!
-Sanırım sen onu mescidde namaz kılarken, Kur’an’ı teganni ile okurken, kâh başını eğip, kâh kaldırırken görmüşsün. -Evet! Bu şekilde gördüm! -O halde çık git! Onu tanımıyorsun!(Gazzali, el-Ihya, c. II, Kazanç ve Geçim, IV. bölüm)

Gazzali’nin bu olayı aktarmasındaki ahlaki inceliğe bakacak olursak, hiç de öyle ibadetleri öncülleyen ve geri kalan ahlaki kriterleri gözardı eden bir anlayış ortaya çıkmamaktadır. Gazzali de kıyıda köşede kalmış bir düşünür olmayıp, en etkili alimlerden birisidir.

Bacık’ın İslam’ın beş şartı olarak tanımlanmış hususları tamamen akıl ve mantık dışı olarak görmesi basit ve ihtiyatsız bir değerlendirme olmaktan öte, yazarın makalesinde umumen görülen ilmi gerçekliği zayıf bir demogojiden ibaret.

Çünkü bir dinin esasatının belirlenmesi yine o dinin içinden “bilgi olarak kabul edilen” veriler ile olur. Eğer Bacık, bunları reddediyorsa, niçin reddettiğini açıklaması veya nihayetinde neden akla yatkın olmadığını izah etmesi gerekmektedir. Oysa kendisi kendi zihni çıkarımına göre İslam’da beş emirden başka bir değer yokmuş gibi algılayıp ardından da şunu ifade etmektedir:
“Nitekim, “İslam’ın beş şartı” daha sonraki zamanlarda kurgulanmış apolitik bir buluştur. Belli ki bu buluşa yapılan yüzlerce yıllık yatırımın amacı bugünkü dindarlığı – yani adalet, ahlak, özgürlük gibi normları öncelemeyen dindarlığı – talep etmekti”.

Yazar bu sonucu nasıl çıkardığını, veya geçmişte ne gibi bir inceleme yaparak böyle bir kanıya vardığını yazısında ifade etmemektedir. Ayrıca bunun üzerinden vehmi bir şekilde “amaç” tayin etmektedir. Oysa Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman İslam’ın ibadete dayalı beş şartını çok rahatlıkla çıkartabiliriz. Mesela Kelamullah’ın hemen başında Kur’an’ın kendilerine hidayet kaynağı olduğu muttakilerin vasıfları en başta şöyle sıralanmaktadır:

Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.(Bakara/2-3).

Veya kurtuluşa erenlerin vasıflarının anlatıldığı yerde en başta şunlar söylenmektedir:
Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir; Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar; Anlamsız, yararsız şeylerden uzak dururlar; Zekâti verirler; (Mu’minûn/1-4).
Veya Cehennem’e düşme sebeplerinin anlatıldığı ayetlere bakacak olursak;
Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?”Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik;Yoksulu doyurmuyorduk (Müddessir/40-44).

Dolayısı ile Namaz ve Zekat’ın İslam’ın en temel vazifeleri olduğu hususunda hiç bir tereddüt bulunmamaktadır. Ayrıca Namaz ve zekat çoğu zaman birbiri ile zikredilen ve Kur’an’da en çok ismi geçen ibadetlerdir. Bunun yanında Hacc diye müstakil bir süre olup, oruç da İslamiyetin asılları itibarı ile vahye müstenid kabul ettiği diğer dinlerde de olduğu gibi farz kılınmış bir ibadettir. Ayrıca Kur’an beyanı ile Ramazan ayını oruçlu geçirmek açıkça belirtilmiştir. Ramazan ad olarak Kur’anda ismi geçen tek aydır. Bu dahi önem ve faziletini anlamak için yeterlidir. Şehadet getirmek sadece bir cümleyi söylemek olmayıp, hayatını kabul ve ikrar ettiği o cümle etrafında geçirmekten ibarettir.
Şimdi rivayeti söyleyecek olursak;

İslâm, beş şey üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek; namaz kılmak; zekât vermek, Kâ’be’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” (Buhârî, İmân 1, 2; Müslîm, İmân 19, 22; Tirmizi, İmân 3; Nesâî, Imân 13).

Şunu da ilave etmem gerekir ki, bu ibadetlerin insanın ahlaki yapısını dönüştürmeleri hususunda da tesirleri bulunmaktır. Burada ilginç bir örnek vermek istiyorum. Oryantalistlerin en meşhurlarından olan Christiaan Snouck-Hurgronje Mekke ve çevresini incelemek ayrıca Hacc’ın Endonezyalı müslümanlar üzerindeki tesirini araşıtmak için müslüman olduğunu iddia etmiş ve bu konuda çok önemli bir doktora çalışması yazmıştır. Herhalde ilmi çalışmaları ile öne çıkmış, adından sözü edilen bir araştırmacı, haccı incelemek için müslüman rolüne bürünmeyi iş olsun diye yapmamıştı. Çünkü Hacc’ın dönüştürücülüğünü biliyordu. Bir örnek daha verecek olursam Ali Şeriati müstakil olarak bir Hacc kitabı yazmıştır. Her ne kadar tartışılan fikirleri olsa da, O’nun Hacc’a dair bazı tarifleri orjinaldir:

Ne ilginç bir şey! Bu dağlarda insana ne dersler öğretiyorlar! Şimdi İbrahim olmuşsun artık, İblis’i yere yatırmışmışın. Ve şimdi Mina’dasın, İbrahimsin, İsmaili’ni Kurban yerine getirdin. Senin İsmail’in kimdir? Veya nedir? Makamın mı ? Onurun mu? Mevkiin mi? Statünmü? Mesleğin mi? Paran mı? Evin mi? Bağın mı? Otomobilin mi? (Ali Şeriati, Hacc, 128)

Böyle örnekleri diğer ibadetler için de gösterebiliriz. Bacık kendi zihninden çıkardığı değer sıkalasına göre şöyle demektedir: “Namaz, adalet ve özgürlük gibi normlara göre daha önemsizdir. Adil bir namazsız, namaz kılan adil olmayan bir kişiden her zaman daha üstündür.” Aslında bu sözler İslam dinini baz aldığımız zaman yukarıdaki alıntılardan da görülebileceği gibi kıymeti olmayan fantastik düşüncelerdir. Yazar, Allah’ın bizi yarattığından ötürü ibadet istemeye hakkı olduğunu fazla nazar-ı itibara almayıp Allah’ın emirleri arasında kendisine göre bir değer ölçümü çıkarmaktadır. Yani aslına bakarsanız yazar pek de dini değerleri öncüllememektedir. Tuhaf olan bir durum da şu ki, sanki ibadetler ile bahsi geçen mevzular uzlaşmaz bir yön barındırmaktadır veya adil olan bir insan namaz kılmıyorsa, kılmadığı namazın cezasını çekeceği gibi, namaz kılan bir zalim de yaptığı zulmünün cezasını çekecektir düşüncesini değerlendirmeye almamaktadır. Bu haliyle aslında Gökhan Bey’in yazısı tahayyül boyutunda yer alıp, ilmi bir yönü bulunmamaktır. Zira İslam adına konuşup, İslam’ın içinden fikirlerini destekleyecek en ufak bir delil sunmamaktadır. Veya İslam tarihi adına konuşup, tarih içinde -eğer yaptıysa- ne gibi bir incelemede bulunup bulunmadığını bize göstermemektedir. Nihayetinde bütün meşgalesi sadece bir kaç spot cümle üzerinden dikkat çekici beyanlarda bulunmak olarak kalmaktadır.

Bacık’ın Namaz fetişizmi olarak adlandırdığı ve yazısını konu ettiği ifadeler aslında menşe itibari ile Yaşar Nuri ve Hüseyin Atay tarafından söylenmiş beyanlardır. Linkini vereceğim bu videoya bakıldığında bu dediklerim görülecektir: https://www.youtube.com/watch?v=SjTdaRdEUbU&feature=youtu.be

Genel olarak toparlayacak olursak, Bacık, değerlendirmesi oldukça zor olan dindarlık ve dini yaşantı üzerinden, tarih içinde -kendine göre- aksayan değerler manzumesini ibadet boyutlu bir dindarlığa indirgemektedir. Bunu yaparken de tarihi sureci incelediğine dair herhangi elle tutulur bir bilgi vermemektedir. İslam hakkında konuşurken, İslam’ın değerler manzumesinden kendisini destekleyecek veriler de ortaya koymamaktadır. Oysa Islam’ın temel kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’i incelediğimizde Bacık’ın düşüncelerinin en azından farazi ve fantastik olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca yazar güncel denilebilecek bazı hususların genelde ibadete dair konular ihtiva eden ilmihallere girmesi gerektiğini düşünmektedir. Örneğin çevre ile alakalı en önemli kuruluşlardan birisi olan Greenpeace’in varlığı en geç 1971 yılına tekabül etmektedir. Veya Avrupa’da görülen çevreci partiler de (Yeşil-Sol) yine yetmişli yıllarda politik gündemde yer etmeye başlamıştır. Sanayileşmenin arttığı bir asırda görülen çevreye karşı duyarlılık en fazla bir asır öncesinde sözü edilmeye başlayıp, örgütlenme düzeyi de elli seneyi geçmemektedir. Bunların Islami bir deger olarak algılanması malumdur ki süreç alacaktır. Kaldi ki Batı’da dahi benimsemeyenleri çoktur, siyasi bir konu haline gelmiştir. Buna rağmen İslami kesimde çevreye karşı bilinçlenmeye dair programlar da düzenlenmektedir. Mesela bu konuda Prof. Dr. İbrahim Özdemir’in gayretleri bulunmaktadır. Ayrıca Uluslararası boyutta da İslam Teşkilatı Örgütü’nün iştirak ettiği sempozyumlar düzenlenmektedir. Green Faith gibi değişik ülkelerde organizasyonlar kurulmaya da başlamıştır. Mesele ne Bacık’ın dediği gibi sanki hiç bir şey yapılmıyor gibi azımsanacak bir düzlemdedir, ne de bunları tamamiyle yeterli göremeyiz.

Burada bahis mevzusu edeceğim diğer bir mesele bulunmaktadır. Yaşar Nuri’nin videosunda görülebileceği gibi, veya Gökhan Bacık’ın mezkur makalesinde dillendirdiği üzere, sanki İslam toplumu ibadetleri öncüllemeyi sonradan telkin ve dejeneroasyon ile öğrenmiştir. Gökhan Bacık’ın bunu neye dayandırdığını yazısında göremiyoruz ama Yaşar Nuri’ye göre bu tip meselelerin ana müsebbibi kafasında uyarladığı Muaviye heyulasıdır. Nuri İslam toplumunda değiştirmek istediği veya değişmesi gerektiğine inandığı ne varsa, bunu ya Muaviye’ye atfederek ya da Emevilerin icadı göstererek son derece ilmilikten uzak mesnedler ile İslam dışı gösterme arzusunda bir insandı. Oysa erken dönemlerde Emeviler ve ulemanın çatışması herkesin malumudur. Büyük mezhep imamları ve onların yolunu takip eden erken dönem talebelerinin eserlerini incelediğimiz zaman bu tür iddiaların aslının olmadığını görüyoruz. Evet Emevilerin problemli yönleri bulunmaktaydı ama olur olmadık her şeyin mesnedi de kendileri değildi.

Sünni düşüncenin en azından bilim ve teknikte gerilemeye sebep olduğu iddia edilir. Fakat bu konuların uzmanı olan merhum Fuat Sezgin diyor ki: Sık sık, genelde dinin, özelde ise ortodoksinin, teolojinin veya tasavvufun bilime zarar verici etkisinden bahsetmek haksız bir davranıştır. (İslam’da Bilim ve Teknik, sf. 170)

Bacık ve Yaşar Nuri’nin görüşlerinden sonra sonuç olarak söyleyebilirim ki, önemli bir İslam uzmanı olan Wael Hallaq’in bir röportajında ifade ettiği şu cümlelere hak veriyorum ve bu konular üzerine daha derinlikli analizler yapılması gerektiğini belirterek yazıyı şimdilik burada noktalıyorum:
Son yirmi otuz yılda İslam dünyasında, İslam tarihini “karanlık ve ahlak yoksunu” olarak gösterip, Avrupa’nın Katolik Kilisesi ve mutlak monarşiye getirdiği kınamaların neredeyse aynılarını İslam tarihi için kullanmak eğilimi türedi. Kendi entelektüel mirasından neredeyse tamamen habersiz olan bu eğilim yirminci yüzyılın başlarında zayıf işaretlerle kendini göstermeye başladı, ama hız kazanması yarım asrı buldu. İslam ve Avrupa’nın çeşitli ve çok yönlü tarihi dünyaları neredeyse taban tabana zıt olmasına rağmen “İslam Tarihi” yavaş yavaş Avrupa’nın karanlık çağlarına benzetilmeye başladı.

[Fatih Kumaş] 24.3.2020 [TR724]

Koronavirüs, cebri izolasyon ve Ashab-ı Kehf [Engin Tenekeci]

Çin’in Vuhan kendinden tüm dünyaya yayılan koronavirüs (Kovid-19) büyük bir hızla yayılmaya devam ediyor. An itibariyle koronavirüsü vakasının olmadığı ülke neredeyse yok gibi.

Başta Dünya Sağlık Örgütü olmak üzere neredeyse tüm ülkelerin sağlık kurum ve kuruluşları koronavirüs aşısı için ciddi mesai harcıyor. Hatta Hollanda  Kralı Willem-Alexander, halka sesleniş konuşmasında virüsü yenemedikleri itirafında bulundu.

Aynı zamanda koronavirüs süreci menfi psikolojik vakaları da beraberinde getirmiş durumda. Gazeteler, televizyonlar, radyolar bu hususun üzerinde dururken, psikologların görüşlerine ve çözüme dair serdettikleri konuşmalara da yer veriyor.

Norveç’in en büyük günlük gazetesi Aftenposten bu temaya uzunca yer ayırıyor. Gazeteye konuşan konunun uzmanlarına göre, süreçten dolayı yaşanan zorunlu izalasyon, daha önce psikolojik hastalığı olan hastaların rahatsızlarını artırabilir.

Ayrıca psikologlara göre  bu ani zorunlu tecrit dönemi, sadece psikolojik rahatsızlıkları olanlar için değil,  aynı zamanda normal insanlar için de tehlikeli. Zira bazı ruh sağlığı kurumlarının son günlerde paylaştığı raporlara göre normal insanlarda da  şu tür psikolojik rahatsızlıklar görünmüş: Korku, sinir, stres, terkedilme duygusu, uykusuzluk, duygusal karmaşıklık.

Psikologların çözüm adına önerdikleri bazı şeylerse; psikolojik sorun yaşayan arkadaşlarla devamlı  kontak halinde olunması, mesela onları telefonla aranıp, mesajlar gönderilmesi. Sosyal medya kullanımı.

Neredeyse tüm dünyada yaşanan bu zoraki izalosyon süreci, özellikle Kur’an ve imana hizmet edenlerin  aklına, Ashab-ı Kehf, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve kutlu takipçilerinden İmam Gazzâlî’nin, İmam Rabbânî’nin, Mevlâna Halid’in ve Üstad Bediüzzaman’ın inzava dönemlerini getirdi.

Hatırlasanız Kehf sûresinib 13-14. ayetleri onların durumunu şöyle hikaye eder: “Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rabbilerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini artırdık. Onların kalblerini metin kıldık. O yiğitler (o yerin hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: ‘Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O’ndan başkasına tanrı demeyiz. Yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz.’”

Fethullah Gülen Hocaefendi ‘Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar’ eserinde bu hususu, günümüze bakan yönleriyle oldukça geniş tahlil eder. Ona göre  mağara, aslında bir dolma, şarj olma yeri ve kendini, özünü keşfetme mekânıdır. Neden mi? Zira küfürle yaka paça olma ve hele kuvvet dengesinin olmadığı bir zamanda onu tutup sarsma, ırgalama ve nihayet mağlup etme, ancak peygamberane bir güç ve azimle olur.

Hocaefendi meseleyi   her zaman olduğu gibi Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) sünnetiyle de ele irtibatlandırır. Zira  peygamberlerin yaşadıkları, kıyamete kadar hükmü geçerli şeylerdir ki buna ‘sünnetullah’ denir.

“Onun (as)  hayatına bakın!” hatırlatmasından sonra sözlerini şöyle sürdürür:  “O da peygamberlik ufkuna ulaşmak için bi’setten önce altı ay mağara dönemi geçirmemiş midir? Daha sonra Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında, ama mutlaka O’nun çizgisinde mücadele edenlerin hayatında hep birer mağara dönemi olmuştur. Evet İmam Gazzâlî’nin, İmam Rabbânî’nin, Mevlâna Halid’in ve Üstad Bediüzzaman’ın hayatlarında da hep bu şarj olma, özünü ve kendini bulma, ilhatla mücadele için gerekli olan enerjiyi toplama adına inzivaları olmuştur. Süresine gelince, bu, Efendimiz için altı aydır da, diğer evliyâ, asfiyâ ve mukarrabînden ise beş sene, on sene hatta altmış sene bile halvet yaşayanlar olmuştur.”

Öte yandan Hocaefendi mevzunun günümüze bakan yönlerinin yanında, ferdin ledünni yanlarına bakan veçhelerine de parmak basar ve şöyle devam eder: “Aslında aynı şey, ‘tarihî devr-i daimler’ içerisinde tarihi yeniden inşa edecek, insanlığı yeniden mihverine oturtacak cemaatler ve toplumlar için de geçerlidir. Evet, o fütüvvet ruhunu temsil eden insanların hemen hepsinin hayatlarında bir mağara dönemi görmek mümkündür. Evet, insanın bazı ledünnî hitaplara mazhar olabilmesi, ilhamlarla şahlanabilmesi ve semavî vâridâta açık hâle gelebilmesi için bir mağara dönemine ihtiyacı vardır.”

Belki de bir virüsten dolayı içerisine çekildiğimiz cebri izolasyon  Hizmet ehli için; iç fetih, eserlerde dijital ortamda müzakerelerle derinleşme, ledünni yönlerimizi keşif, manevi deşarj olma, gelecek günlerde insanlığa hizmet adına plan, proje geliştirme zamanı olmasın?

[Engin Tenekeci] 24.3.2020 [TR724]

Peygamberler gelecekten haber verebilir mi? [M.Nedim Hazar]

Melâhim Çağı! (7)

Çıkan kısmın özeti: Kıyamet öncesi döneme dair distopik metinleri ele aldığımız bu çalışmada, İslam öncesi, İslam dönemi ve yakın tarih içerisinde gezinirken Bediüzzüman ve Risale-i Nur üzerinde epey durduk… Nursi’nin en sıra dışı eserlerinden olan 5. Şua özellikle ahir zaman ile ilgili metinleri yorumlar. Bu metinlere girmeden önce birkaç hususa bakmak ise elzem…

20. yüzyıl başından ortalarına kadar olağanüstü süreçlerin yaşandığı (İki Dünya savaşı, komünizm, Faşizm, İspanyol Gribi gibi büyük felaketler vs) enteresan bir devirdir. Kanaati acizanemce bu dönemi ilginç kılan unsurlardan biri de, kitlelerin desteğini alarak iktidara gelen zalim/otoriter yöneticilerdir. Franco’dan Stalin’e, Mussolini’den Hitler’e kadar bir dolu “Deli” toplumları yönetmiş ve ülkeleri savaşa sürükleyip milyonların hayatına mal etmişlerdir.

Şüphesiz her inançta olduğu gibi Müslümanlarda da bu dönemi okumaya/anlamaya çabaları olmuş ve “din eksenli yorumlama” diyebileceğimiz fikirlere ihtiyaç duyulmuş, bu konuda önceden yazılmış kitaplar, haşiyeler, tetimmeler, dipnotlar oldukça popüler olmuştur.

Bediüzzaman Said Nursi 1. Dünya Savaşı’na bizzat iştirak eden ve hassaten “Eski Said” döneminde güncel siyasetin ve içtimaiyatın bizatihi içinde bulunmuş olan din alimlerinden biridir. Dolayısıyla cereyan eden hadiseler hakkında fikri sürekli olarak merak edilmiş ve sorular sorularak bu konuda aydınlanma ihtiyacı giderilmeye çabalanmıştır.

Bir açıyla bakıldığında esasen Risale-i Nurlar da bu sorulara verilen cevaplar ve bu cevaplar muvacehesinde perspektif genişletilerek iman/hakikat düzlemindeki yorumlardan ibarettir.

Hadis ilmi ne bazılarının bahtsızca reddettiği gibi önemsiz, ne de bazılarının üstün körü abartılıp ekseninden koparılacak derecede basittir.

Bediüzzaman iman esaslarını rasyonel akılla anlamayı esas alan bir bakış açısıyla kaleme aldığı Risalelerinde, her Müslüman âlimin yaptığı gibi ele aldığı meselelerde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hadislerinden istifade etmiş, bu münasebetle eserlerinde hadise dair pek çok konuya da değinmiştir. Eserlerinde yer verdiği hadisler ve bu hadislerin sıhhatine dair yaptığı değerlendirmeleri insanlardan çok ciddi bir kabul de görmüştür.

1950 yılında de Ankara Üniversitesinde, pek çok öğretim üyesi ve milletvekili ve yerli yabancı din adamlarının huzurunda verilen bir konferansta Bediüzzaman’ın tefsir metodolojisi ve Hadis-i Şeriflere bakış açısı şöyle anlatılır:

“Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, “Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?” olan bir kaide-i esasiyeyi, nazar-ı itibara almalı.

Evet, kelâmın tabakatının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin menbaı, şu dört şeydir: Mütekellim, muhatap, maksat ve makam. Yoksa her ele geçen kitap okunmamalı, her söylenen söze kulak vermemelidir. Mesela, bir kumandanın bir orduya verdiği arş emriyle, bir neferin arş sözü arasında ne kadar fark vardır? Birincisi koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelâm olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez…”

Mütekellim, muhatap, maksat ve makam…

Beduüzzaman’ın tetkik düsturları bu dört temel sütuna oturur.

Bediüzzaman’ın ilk olarak 1911 yılında kaleme aldığı Muhakemat adlı eserinde Sedd-i Zülkarneyn ve Ye’cüc Me’cüc ve sair eşrat-ı kıyametten yirmi meseleyi bir “tetimme” olarak neşretmiştir.

İşte bu metnin ana eksenini oluşturduğu “Ahir Zaman hadisleri” Bediüzzaman’ın plonje bakış açısıyla belli bir disiplin içinde ele alınarak 5. Şua’yı oluşturur.

İnsan-Şeytan ikilisinin bir tür “challenge” için yeryüzüne inmesinden sonra yaşananların belli bir dairesel hareketliliği söz konusudur. Değişken olan sadece periyodun uzunluğudur.

Buna ister insanlık tarihinin en kadim kapışması, isterseniz iman/imtihan sarmalı deyiniz, sonuç değişmeyecektir. Bu temel çatışma düzleminde Yaratıcı’nın her iki tarafa verdiği silahlar bir kesime büyük üstünlük sağlamaz. Hazreti Mevlana Mesnevi’sinde bu muvazene kurulma işini fantastik kurgusal olaylarla şahane anlatır. Örneğin Şeytan ile Allah (CC) pazarlığa oturtur ve Şeytan insana karşı kullanabileceği silah ve insanda oluşturulmasını istediği defolardan bahseder. Buna karşı insanlık ise en muazzam silah olarak, din, peygamberler ve alimleri alır.

İşte bu dengenin bir taraf lehine ölçüsüzce bozulmaması için bazı olaylar, haberler, ayrıcalıklar doğrudan değil, dolaylı ve perdeli anlatılır.

En’am Suresi 59. Ayet bu durumu muazzam ortaya koyar:

“Bilinmeyen nice hazineler ve görünmeyen gayb aleminin anahtarları O’nun yanındadır. Onları Kendisinden başkası bilemez.Karada ve denizde ne varsa hepsini O bilir. O’nun haberi olmadan bir tek yaprak bile düşmez.Yer altı tabakalarının karanlıkları içindeki tek bir tane, hasılı yaş ve kuru hiç bir şey yoktur ki açık, net bir kitapta bulunmasın.”

Mübarek kitapta belki onlarca ayet farklı kontekslerde benzer ifadelerle yer alır. Örneğin Şura Şuresi:

“Göklerin ve yerin hazinelerinin anahtarları O’nun yanındadır. Dilediğinin nasibini bollaştırır, dilediği kimsenin nasibini daraltır. Çünkü O, her şeyi bildiği gibi her duruma en uygun olanı da bilir.” (12)

Kitab-ı Mukaddes’te de benzer bahisler geçer: Misal Mezmurlar-139

“Henüz döl yatağındayken gözlerin gördü beni;
Bana ayrılan günlerin hiçbiri gelmeden,
Hepsi senin kitabına yazılmıştı.” (16)

Ya da Vahiy – 5:

“Tahtta oturanın sağ elinde iki yanı da yazılı, yedi mühürle mühürlenmiş bir tomar gördüm.  Yüksek sesle, “Tomarı açmaya, mühürlerini çözmeye kim layıktır?” diye seslenen güçlü bir melek de gördüm.  Ama ne gökte, ne yeryüzünde, ne de yer altında tomarı açıp içine bakabilecek kimse yoktu. Acı acı ağlamaya başladım. Çünkü tomarı açıp içine bakmaya layık kimse bulunamadı. Bunun üzerine ihtiyarlardan biri bana, “Ağlama!” dedi…

…Tomarı almaya,
Mühürlerini açmaya layıksın!
Çünkü boğazlandın
Ve kanınla her oymaktan, her dilden,
Her halktan, her ulustan
İnsanları Tanrı’ya satın aldın.
Onları Tanrımız’ın hizmetinde
Bir krallık haline getirdin,
Kâhinler yaptın.
Dünya üzerinde egemenlik sürecekler.”(1-10)

Buralarda geçen gayb hazineleri veya anahtarlarını Hz. Peygamber (SAV), şöyle izah eder: “Gayb hazineleri beştir: Kıyamet hakkındaki bilgi Allah’ın nezdindedir. Yağmuru dilediği yere dilediği miktar indiren O’dur. Rahimlerin ihtiva ettiği çocukların istikballerini bilen O’dur. Hiç kimse yarın yapacağı şeyleri bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olan Allah’tır.

Suat Yıldırım Hoca Kur’ân’ın bu dilinin, ilahi hakikatleri ekseriya müşahhas üslupla anlatmasından kaynaklandığını söyler. Mücerret yani soyut üslupla “Allah’ın ezeli ilminin dışında hiçbir şey olmaz” gibi bir ifade yerine burada buyurulduğu gibi çok canlı, uçsuz bucaksız bir manzara içine giriyoruz. Mesela “O’nun haberi olmadan bir tek yaprak bile düşmez” cümlesi, muhatabı dünya genişliğinde bir ormana yerleştiriyor. “Her taraf yemyeşil. Sayılara sığmayacak kadar yaprak, yaprak, yaprak… Bunlardan birinin sessizce düşmesi bile O’nun izni dışında olmaz” anlatımıyla varlıkta olan biten her şeyin Allah’ın izni ile olduğu pek etkili tarzda anlatılmaktadır” der.

Bediüzzaman ise yine muhteşem bir analitik bakış perspektifiyle bakar mevzuya. Risale-i Nur’un klasik tefsir disiplinine en uygun eseri olan İşarat’ül İ’caz’ın Mukaddime’sinde şöyle buyurur:

“Ey arkadaş! Her şeyin Kitab-ı Mübin’de mevcud olduğunu tasrih eden “Yaş kuru her şey bu kitapta vardır” âyet-i kerîmesinin hükmüne göre: Kur’an-ı Kerîm zahiren ve bâtınen, nassen ve delâleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek her şeyi ifade ediyor. Buna binaen gerek enbiyanın kıssa ve hikâyeleri gerek mu’cizeleri hakkında Kur’an-ı Kerîm’in işaratından fehmettiğime göre mu’cizat-ı enbiyadan iki gaye ve hikmet takip edilmiştir…”

Hülasa olarak Hazreti Bediüzzaman, geçmiş, şu anki zaman ve gelecekte olan biten ne varsa her şeyin Kur’an’da olduğu yorumunu destekler. Mesele olup-olmaması değil, bunu görüp görememekle ilgilidir. Zira Kur’an-ı Kerim’in anlam katmanları arasında gezinebilecek derinlikte olanların, yüzeyde anlatılan tarihsel bir kıssayı okurken bir alt katmandaki başka bir meseleyi görebilmektedir. Bediüzzaman bu duruma dair onlarca örnek sunar Risalelerinde. Mesela; Hz. İbrahim’in ateşe atılması mevzusuna bakarken yanmayan giysinin bulunmasından, soğuğun bir noktadan sonra yakıcılığa dönmesine vurgu yapıldığın söyler ve ayetteki “Berden ve selamen – serin ve selametli ol”daki “selametli ol”manın Hz. İbrahim’i donarak yanmaktan kurtardığını ifade eder.

Esasen mesleği, ilmi, hikmeti ne olursa olsun, her kişinin semavi metinlerden bir şey çıkarabileceğine dair acizane şahsımla ilgili bir örnek vererek bu bahsi sonlandırmak isterim.

Malum Risale-i Nur’un bir çok yerinde kelime olarak “Sinema” geçerken belki yüzlerce yerde, temsili hikayecik, misal vs. gibi görselleştirme geçer. Haddizatında Hz. Üstad erken Said döneminde sıkı bir film izleyicisidir de. Lakin daha ağır meseleler öncelenip, bir de omuzlara vazife yüklenince dünyevi olan her alan gibi sinemadan da elini eteğini çeker.

Şahsen sinema meselesiyle haşir neşir olan biri olarak bu meselenin semavi kitapları boyutunda nasıl geçtiği kadar, hakikat sinema ilişkisine dair yıllardır kafa patlatırım. Geldiğim noktada hakikate yaklaşma merhalelerinde “Film’elyakin” denen bir durumu tespit edip, kutsal metinleri bu duruma göre okumaya başladığımda hayretle, aslında “artistliğin” de rol modelinin Kur”an’da geçtiğini hayretle gördüm. Evet belki de Hz. İbrahim ilk aktördü kim bilir?

Mesele şu; malum Hz. İbrahim Kabe’ye girip tüm putları indiriyor ve baltayı bir putun boynuna asıyor. Asrın muktedirlerinin adamları içeri dalınca “Bunu kim yaptı?” diye gürlüyorlar. İşte tam bu esnada Hz. İbrahim’in yaptığı şeye “rol” demek mümkün. Peygamber asla yalan söyleyemeyeceği için şöyle cevap veriyor: “Balta kimin boynundaysa ona sarsanıza!”

Sadece semavi metinlerde değil başka bazı tarihsel bulgu ve kalıntılardan yola çıkarak sinemaya ulaşmanın mümkün olduğunu Göbeklitepe kalıntılarını gezinirken de gördüm. Sütunların birinde aynen şu görsel vardı:


Sinemaya aşına olanlar T şeklindeki sütunların bazılarında bulunan görsellerin sinemadaki “Story board”lara çok yakın materyal olduğunu anlaması hiç zor olmayacaktır. Hatta dahası var, bazı sütunlarda yaban ördeklerinin, turna kuşunun adeta “Stop motion” tekniğiyle hareket ettirildiğini görmek mümkün.

Bu meseleyi daha detaylı olarak inşallah Film’elYakin çalışmasında paylaşacağım.

Büyük İslam alimi Merhum Seyyid Kutup “Kur’an’da kıyamet sahneleri kitabında kendi nakledeceği sahnelerden önce, İslam öncesi, hatta tek tanrılı dinler dışındaki ahiret ve ahir zaman tablolarından örnekler verir. Şöyle der;  “Eski Mısır, Uyanık insan zamirinde fışkıran kaynağın ilk şafağına şahid olmuş, Ölümden sonra hayır ve şer’ den hesap verileceğine, kötülük ve iyilik karşılığında adaletli ceza verileceğine dair ilk inanca sahip bulunmuştur. Bugünkü mevcut bilgimize göre bu akide oradan bu mamur dünyanın sırtında bulunan başka bir yere sıçramazdan Önce iki bin yıldan fazla bir zaman geçmiştir! Milâttan önce 2600 yılı civarında (Beşinci Aile Devrinde) _ Eğer daha önce yok ise Mısır’da bir ahiret inancı vardı. Bu ahiret âleminde hayra ve şerre ceza verili yordu. O zaman bu inanç, yalnız kâhinlere ve din adamlarına münhasır değildi. Millet arasında yaygındı. Bu yaygınlık gösteriyor ki, bu inancın kökleri bu tarihten daha önceki zamanlara kadar uzanır..”

Fiten ve Melahim ile ilgili meselelerde İslam alimleri ile bu tür işlerle seküler düzlemde uğraşanlar arasında çok enteresan ve ciddi bir makas vardır. İslam alimleri ahir zaman sahnelerine dair tasavvurların odağına Mehdi, Süfyan, Deccal, Ye’cüc Me’cüc, Dabbetül Arz gibi meseleleri yerleştirirken, dünyevi düzlemde yer alanlar belalar, tufanlar, salgınlar, depremler ve sair felaketleri koyarlar.

Bediüzzaman çok ama çok önemli bir hatırlatma ile meseleyi ele alır; Gaybı sadece Allah bilir. Peygamberler de dahil insanlar bilemez. Ancak ve ancak onlara bildirilmişse ve izinlilerse bildirebilirler.

Bir tür fokuslama tercihi diyebileceğimiz seküler/semavi ayrışmasında Bediüzzaman meseleyi biraz daha yakınlaştırarak, lokasyon ve konjönktör gibi vektörleri de ekler.

İşte 5. Şua meselesine bu prizmadan bakmakta fayda olacak.

[M.Nedim Hazar] 24.3.2020 [TR724]

La bu Danimarka size ne etti gardaşım? [Hasan Cücük]

Yazının başlığını Sırrı Süreyya Önder’den ödünç alıp, biraz değiştirdim. Koronavirüs salgını içimizdeki faşist duyguları bir kez daha ortaya çıkardı. Türkiye’nin kalbi, vicdanı ve insanlığı taşlaşmış yeminli faşist ve zalimlerini kastetmiyorum. Hayatının neredeyse tamamını geçirdiği yaşadığı ülkeye olan düşmanca duygularını her fırsatta ifade edenleri kasdediyorum. Yani göçmenleri. Daha dar ifadeyle Avrupalı Türkleri. Pardon bu kelime yanlış oldu, Avrupalı olamayan Türkleri.

Avrupa’nın son yıllarda başını en fazla ağrıtan konu, yabancı düşmanlığıdır. 2000’li yılların başında pek konuşulmayan bir kavram olan ‘yabancı düşmanlığı’ artık günümüzün önemli gündem maddesi. Irkçı ve aşırı sağcı partiler artık parlamentolarda denge unsuru konumuna geldi. Akl-ı selim her Avrupalı, gidişatın kötü olduğunu belirtiyor. II. Dünya Savaşı’nda yaşanan Yahudi soykırımının hala hafızalarda taze olduğu Avrupa’da, ırkçılığın mücadele edilmesi gereken bir hastalık olduğunda toplumun aşırı çoğunluğu hemfikir. Hakkını teslim edelim; Avrupa’da ırkçı ve aşırı sağ olarak tanımlanan partiler, bizim demokrat maskesi takmışların yanında sütten çıkmış ak kaşık kalır. İçlerinde henüz çıkıpta hiçbiri, ağaç kökü yesinler demedi. Dahası adından dolayı, ‘irtibat ve iltisak’ safsatası uydurup, insanların açlığa mahkum edilmesi isteyen de çıkmadı. Mevzum Avrupa’da yükselen ırkçılık değil, göçmenlerin yani biz Türklerin içinde yaşadığı ülkeye kin ve nefreti.

Koronavirüs hayatımızı alt-üst etti. Hareket alanımız kısıtlandı. Sokakta insan görünce araya bir –iki metre mesafe koymadan yan yana geçmiyoruz. Marketlerde yine mesafeli davranıp, sıraya öyle giriyoruz. Eskiden kapısından çat kapı girdiğimiz marketlere girmek için sıra bekliyoruz. Danimarka’da kapalı veya açık alanda 10 kişiden fazla bir araya gelemiyoruz. Bu durum Almanya’da iki kişi. Kısaca hayatımız koronavirüsten önce ve sonra diye ayrılmış durumda.

Danimarka, salgının daha fazla yayılmaması için önlemleri alıyor ama bizim çok bilmiş Türklere bir türlü yaranamıyor. Ezici çoğunluğu oturduğu yerden ahkam kesip, Türkiye’nin bu konuda çok ilerde olduğunu Danimarka’nın geri kaldığını söylüyor. Neye göre bu yorumu yapıyor? Kriteri nedir? Bunlar muğlak. Havuz sadece Türkiye’de yaşayanları uyuşturup, zombileştirmiyor. Avrupa’nın göbeğinde yaşayıpta demokrasiden, insan haklarından, basın ve ifade özgürlüğünden zerre nasibi olmayan o kadar yüksek bir kitle var ki, çoğu zaman Avrupa’da ırkçıların oranı niye bu kadar az diye düşünmeden edemiyorum. Bir insan içinde yaşadığı ülkeye bu kadar nasıl düşman olur? Hepsinin profiline girip bakın, tipik manzara karşınıza çıkar. Malum zatın fotosu, Osmanlı tuğrası ve Türk bayrağı. Yazdıklarına baktığınızda ise pespayelik akar. Türk milliyetçiliği yapar ama Türkçe bir cümle kurmaktan acizdir.

Sanki Danimarka’da yaşamıyor gibi davranıyor. Danimarka, 55 yaşın üstünde olanların çok sevdiği ülkesine geri dönüş imkanı sağlıyor. Hem de toplu para veriyor. Hem de aylığını anavatanında ödemeyi kabul ediyor. Gidenlerin sayısına bakıyorsun çok az. Neden gitmiyorsun dediğinizde ise, buradaki rahatı orada bulamam diyor. Ama aynı kişiler ahmakça yaşadığı ülkeye düşmanlık besliyor.

Örneğin Türkiye’nin yurt dışında olan 3 bin 400 Türk vatandaşı için uçak göndermesini alkışlıyor. Ama Danimarka’nın sadece aynı dönemde yurt dışında 100 bin vatandaşı olduğunu, devletin vatandaşını getirmek için seferberlik ilan ettiğini görmüyor. Daha doğru ifadeyle göremiyor. Hemen her şeyde ahmakça bir kıyasın içine giriyor.

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️


Kafalarını kuma gömdükleri için, yaşadığı ülkenin basınının da tıpkı Türkiye gibi Saray’a bağlı olduğunu sanıyor. Salgın başladıktan itibaren Danimarka basını hem halkı bilgilendiriyor, hem de eksikleri yazıyor. Eleştirisini yapıyor. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, ilk basın toplantıdan ‘Zor bir sürece giriyoruz. Belki çok hatalar yapacağız. Hatalarımızı düzeltip, bu salgının üstesinden geleceğiz.’ deme cesaretini gösterdi. Türkiye’de kimin haddine ki; Saray ve AKP’yi eleştiren, yapılan yanlışları sıralayan, gizlenen vaka sayısını açıklayan yayın yapsın. O kadar ikiyüzlü ve iğrenç bir basınımız var ki; Avrupa’da yapılan yanlışları büyük bir iştahla yazıp, Türkiye’de olanı görmüyor. Hepsi devrin Pravda’sı olmuş. Hükümet bülteni gibi.

Danimarka’da yaşayan Türklerin durumu böyle de diğer ülkelerde yaşayanlar farklı mı? Hiç sanmıyorum. Bu yazıdaki Danimarka yerine bulunduğunuz ülkeyi yazın, sonuç değişmeyecektir. Sürekli Türkiye kıyası yapıyorlar. Hem de bilgisizce. Cahilce.

Uçak hızla irtifa kaybedip, yere doğru düşerken herkeste bir telaş vardır. Kimi dua ediyor, kimi ağlıyor ama biri var ki, istifini bozmadan elindeki gazetesini okuyor. Bizim Temel tabi bu. Yolculardan biri ‘Be adam uçak düşüyor, senin kılın kıpırdamıyor?’ dediğinde Temel, gazeteden başını şöyle bir kaldırıp, ‘Bana ne düşerse düşşün, babamın uçağı mı?’ İşte Avrupalı olamayan Türklerin hali bu. Aynı uçakta olduklarını bilmeyecek kadar cahiller. Koronavirüsün üstesinden insanlık bir gün gelir ama bu zihniyetin tedavisi ne yazık yok!

[Hasan Cücük] 24.3.2020 [TR724]

Korona’dan büyük felaketler… [Veysel Ayhan]

Koronavirüs 120 nanometrelik bir varlık.

10 bin tanesi yan yana dizilse 1 milimetre falan oluyor.

Ama herkesi dize getirdi.

O minicik ayaklarıyla Çin’i çiğnedi geçti.

Yıkılmaz zannedilen Çin ekonomisini cin çarpmışa çevirdi.

Sırada diğer ekonomiler var.

Emin adımlarla her yere yürüyor.

İran, Avrupa, ABD…

Hiçbir laboratuvar henüz onu yakalayamadı.

Mars’ta nasıl yaşarız diye orada deneyler yapan bilim, Korona’ya mağlup oldu.

Üst akıl, alt akıl, hepsi iflas!

Dünya boyunun ölçüsünü aldı.


BİLMEM FARKINDA MISINIZ?

İnsanlık bu filmi tam yüz yıl önce de gördü.

O yıllarda dünyayı kasıp kavuran bir “İspanyol nezlesi” vardı.

1918’de ABD’de çıkmış. Başta İspanya, Fransa, İngiltere, Hindistan ve Osmanlı olmak üzere tüm dünyayı avucuna almıştı.

Hemen her ülke ölümleri gizliyordu.

Sonradan sadece Hindistan’da 17 milyon insan öldüğü ortaya çıktı.

İspanya basını sansür yapmadığı için ölümleri duyurmuş ve adı böylece “İspanyol nezlesi” kalmıştı.

Ömrü 18 ay sürdü.

1920’de ortalıktan kayboldu.

Ama geride 50 milyondan fazla ölüm bıraktı.

Fakat İspanyol nezlesi farklıydı. Özellikle gençleri öldürüyordu.

Koronavirüs ise genç ve çocuklara dokunmuyor. Yaşlı ve hastalara musallat oluyor.

Bazı doktorlara göre “İspanyol nezlesi” daha zayıf bir virüstü. Ama dünya savaşının yorgunluğu ve hijyen eksikliği kayıpları olağanüstü artırmıştı.

KORONA’NIN İPİ POLİTİKACILARIN ELİNDE

Peki her şeyin suçlusu Korona mı?

Salgının bu kadar yayılmasında kimlerin payı var?

Her şey, Çinli yöneticilerin virüsü ciddiye almaması ile başladı.

İranlı ve İtalyan politikacılar gelişmeleri umursamadı.

Şimdi ağır bedeller ödüyorlar.

Sınav sırası İngiliz politikacılarda.

Onların akıbetleri 15 gün sonra belli olacak.

Peki bu virüs Almanya’da çıksaydı böyle yayılır mıydı?

Alman halkı ve Alman yöneticilerin refleksleri aynı mı olurdu?

“Aynı olurdu” diyecek kimse var mı?

Bu minik virüs, tüm insanlık için bir sınav sorusu.

Tüm insanlara aynı sorunun sorulduğu nadir bir zamandayız.

Herkes sınanıyor, sınanacak. Kimse muaf değil.

“Ona bir şey diyor bana demiyor” diye düşünmek yanlış.

Herkes kendi dersini çıkarmalı.

Ama özellikle yöneticiler.

Fazla merak etmeye gerek yok. Korona da diğerleri gibi çekip gidecek.

Dünya yeni bir evreye girecek.

Geride “insan duyarsızlığı” kaynaklı ölümler kalacak.

Ama asıl kaybedenler tabii ki siyasiler ve vurdumduymaz insanlar olacak.

KORONA’DAN BÜYÜK TEHLİKELER

Geçen yüzyılın başı bu yüzyıla kıyaslanamayacak kadar ölümcüldü.

Karşılaştıralım:

1900 ile 1920 arasında 20 yıla neler sığmıştı hatırlayalım:

1902: Martinique adasında Pele Yanardağı patladı: 30 bin kişi öldü.

1908: Sicilya’da deprem oldu. 84 bin kişi öldü.

1912: Titanic, battı: 1.517 kişi öldü.

1913: İkinci Balkan Savaşı başladı, 10 binlerce şehit.

1914: Birinci Dünya Savaşı başladı, 10 milyon asker öldü. Bir o kadar sakat kaldı.

1915: Çanakkale Savaşı oldu, 57 bin şehit; İngiliz ve Fransız 252 bin zayiat.

1915: İtalya’da Avezzano depreminde 30 bin insan öldü.

1916: Verdun savaşı. 500 bin Alman ve Fransız öldü.

1920: Çin’in Kan-sou bölgesinde deprem oldu, 180 bin kişi öldü.

Sonraki yıllar daha beter.

Dünya savaşı, 100 milyonlara varan ölümler, dev soykırımlar, kitlesel imhalar…
Ekonomik çöküşler…

BİZİM İLK 20 YILIMIZ

1920’de yaşayanlar sonraki felaket yıllarını hayal bile edemezlerdi.

Bizim de şimdiden sonra neler yaşayacağımızı tahmin etmemiz mümkün değil.

2020’deyiz ama yüzyıl sanki yeni başlıyor.

Her türlü öngörünün iflas ettiği bir filmin içindeyiz.

2030’da, 2050’de ne neler olacak tahmin etmek imkansız.

Ama gözle görebildiğimiz açık tehlikeler var.

Şu an dünya üstünde her biri Hiroşima’ya atılan bombadan yüzlerce defa daha güçlü 15 bin adet nükleer bomba var. Dile kolay: 15 bin atom bombası.

Dünya dev bir el bombası gibi.

Mayın sandığının üstünde oturuyor gibiyiz.

Ayrıca her an Çernobil’e dönüşebilecek 500’e yakın nükleer santral var. Hepsi aktif.

Her felaketin kaynağında insan zalimliği ve duyarsızlığı var.

Geçen yüzyılı cehenneme çeviren aktörler vardı: Hitler, Stalin, Musollini…

Onlar gidince yerlerine melekler gelmedi.

İnsan malzemesi aynı.

Kur’an’ın teşhisi şu:

“İNSAN, GERÇEKTEN ÇOK ZÂLİMDİR, ÇOK CÂHİLDİR.” (Ahzap, 72)

Kuzey Kore diktatörünün “Nükleer düğme masamda” dediği ve ABD Başkanının Twitter’dan “Benim masamda da var, hem de onunkinden güçlü.” dediği bir dünyada yaşıyoruz.

Esad’tan Erdoğan’a, ondan Putin’e, Trump’a…

Hepsi aynı şeyin farklı tonları.

Bir psikolog heyeti olsa bunlara “benzin taşıma ruhsatı” bile vermez.

Bu psikopatlardan herhangi biri her an düğmeye basabilir ve her an dünyayı ateşe verebilir.

Mesele imkân ve fırsat.

İş bunlarla da bitmiyor.

İnsanın sebep olduğu başka felaketler de var.

Küresel ısınma, susuzluk, fakirlik, açlık, gelir uçurumu…

Karamsarlık vermek için söylemiyorum.

Ama önümüzde “insan realitesi” var.

Korkacaksak bundan korkalım.

Eğer günümüz diktatörleri geçen yüzyıldakiler kadar fırsat bulursa kıyamet kopmadan kıyametler yaşanır.

Sonuçları geçen yüzyıl gibi olmaz.

Elli milyonluk değil milyarları aşan ölümler olur.

Bu nedenle Korona’dan değil, “insan”dan korkmak lazım.

Bu realiteyi bilip tedbir almak; ötesinde “Yarattığı şeylerin şerrinden” (Felak, 2) Allah’a “sığınmaktan” (Felak,1) başka çare görünmüyor.

[Veysel Ayhan] 24.3.2020 [TR724]