Muharrem İnce, Türkiye’nin Macron’u olabilir mi? [Kemal Ay]

Başlık, şaka tabi. Ben bu satırları yazarken, bu sabah açıklanacak CHP’nin adayının Muharrem İnce olacağı konuşuluyordu. Belki işler değişir, başka bir aday açılanır, bilemem ama Muharrem İnce üzerine konuşmak isterim.

Kendisi siyaset standartlarında genç bir aday. 1964 doğumlu. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun 70, CHP’nin adayı olarak düşünülen isimlerden Yılmaz Büyükerşen’in 82 yaşında olduğunu düşünürsek, İnce’nin adaylığını olumlu buluyorum.

Doğma büyüme Yalovalı. Fizik öğretmenliği yaptıktan sonra, Atatürkçü Düşünce Derneği’nde çalışarak örgütlü mücadeleye geçmiş. Ardından CHP’ye üye olmuş. 2002’den bu yana milletvekili. CHP Grup Başkanvekilliği gibi ‘öne çıkan’ görevler yapmış.

2009’da Meclis’te yaptığı 10 dakikalık konuşmayı hatırlarsınız belki. O dönem ‘muhalif’ medya olduğu için günlerce alıntılanmıştı. Doğrudan Erdoğan’ı hedef alarak, popülist bir söylem geliştirmişti ama hakkını vermek lazım etkiliydi. O dönem Twitter kullanımı yaygın olsa, yüz binlere yakın RT alabilirdi.

Ama şanssızlığı şu ki, aynı dönemde Kemal Kılıçdaroğlu da parlamaya başladı. 2008’de AKP Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli’yle ilgili yolsuzluk iddialarını gündeme taşımış, Dişli’nin istifa etmesine sebep olmuştu. Bir ay sonra o dönem AKP milletvekili olan Mehmet Dengir Fırat’ın sahibi olduğu şirketin tırlarında uyuşturucu kaçakçılığı yapıldığı yönündeki iddiaları sonrası, Fırat sağlık durumunu gerekçe göstererek partisinden istifa etmişti.

Kılıçdaroğlu’nun ‘iktidarın yolsuzluklarına karşı mücadele’ tavrı, 2009’daki yerel seçimlerde İstanbul’dan aday olmasını sağladı. İnce ise geri planda kaldı. Kılıçdaroğlu’nun partideki yükselişi sürerken, 2014’te İnce bu kez CHP Genel Başkanlığı için rakip olmayı tercih etti. Aldığı oy oranı beklentilerin üstündeydi.

Şu sıralar hükümet yanlısı Twitter hesapları Muharrem İnce’nin Ramazan günü bir sahilde içki içtiği fotoğrafları paylaşıyor. Cumhurbaşkanlığı adayı olacağı kesinleşmese de, bu ihtimale karşı kendilerince ‘hazırlık’ yapıyorlar. Kılıçdaroğlu’nun aday olmama gerekçeleri arasında ‘mezhepsel durum’un sayılmasının ‘normal’ karşılandığı günlerde, bu şaşırtıcı değil.

Ancak CHP’li bazı yorumculara göre İnce’nin bu ‘seküler’ tavrı bir avantaj. Abdullah Gül’ün, Abdüllatif Şener’in ya da bir başka ‘sağcı’, ‘muhafazakâr’ ismin tartışıldığı günlerde CHP seçmeninin sandıktan soğuma ihtimali de belirmişti. İnce, en azından ilk turda seçmenin sandığa gitmesini sağlayıp ikinci tur için ihtimalleri açık tutabilecek bir isim olarak görülüyor.

Bu durumda karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti Meclis’te çoğunluğu ele geçirmek için bir ittifak kurdu ancak bu ittifakın cumhurbaşkanlığı için 3 farklı adayı var. Meral Akşener, Temel Karamollaoğlu ve Muharrem İnce, birbirlerine fazla dokunmadan, mevcut sistemi eleştirerek kampanya yapacaklar. Erdoğan, üçüyle birden uğraşamayacağı için muhtemelen karşısındaki koalisyona ‘ihanet’ ile yüklenecek.

Bu noktada Muharrem İnce’nin, Erdoğan’ın şahsına özel çalışacağını düşünüyorum. Bu da elbette muhatabı yıpratacaktır. Popülist çıkışları kıvırabilen, hitabeti ‘düzgün’ bir miting adayı olarak İnce’nin CHP içinden çıkabilecek en iyi aday olduğu görülüyor. Bu yönüyle de, ‘popülizm karşısında popüler aday’ stratejisiyle Fransa’da seçimi kazanan Macron’a andırıyor. Ama o kadar.

Gelgelelim sandıktaki belirleyici etkenlerden birisi HDP’nin ve seçmeninin ne yapacağı. Mevcut ittifak içerisinde Saadet Partisi dışında dindar Kürtler’e sempatik gelebilecek bir parti yok. Cumhurbaşkanlığı konusunda ise Demirtaş’ın adaylığının en azından dindar Kürtleri AKP’den koparma şansı var. Eğer bu olursa, ikinci turda dindar ve seküler Kürtler’in eğilimleri daha da önemli.

Tabi bu noktada HDP’nin 24 Haziran’daki oylamada Meclis’e girip girmeyeceği de önemli bir etken. Eğer parti Meclis’te temsil edilme şansını kazanırsa, ikinci turda mevcut ittifakı destekleme kararı alabilir. Ancak Meclis dışı kalırsa, boykotu tercih etme ihtimali belirecektir.

Bir diğer mesele İYİ Parti’nin gerçekten de anketlerde göründüğü gibi yüzde 20’leri zorlayan bir performans gösterip gösteremeyeceği. Eğer bu gerçekleşirse, AKP-MHP-BBP ittifakının yüzde 50’yi yakalama şansı azalacaktır. Ancak bu bir ‘masabaşı anket’ temennisiyse, Erdoğan’ın ilk turda rahatlıkla kazanacağını, Meclis’te de durumun değişmeyeceğini şimdiden söyleyebiliriz.

Gelecekte bu dönemi anlamak üzere hiçbir şey yapılmasa, Bülent Arınç’ın medyaya yansıyan sözlerine bakmak yeterli olacaktır diye düşünüyorum. 2014’te ‘Siyasetçi ütmekle meşguldür’ diyerek, aslında siyasetin ne olduğunu, ilkelerin, ittifakların ve vaatlerin hiçbir anlamı olmadığını hatırlatmıştı. Aynı yılın sonunda, ‘Üç gün konuşurlar, dördüncü gün biter’ diyerek, milletin ne söylediğinin bir anlamı olmadığını, güç sahibi kimse, onun dediklerinin yapılacağını ilan etti. Birkaç gün önce de, Erdoğan’la görüşmesinin ardından çıkıp, ‘Yazı da gelse, tura da gelse Erdoğan kazanacak’ diyerek belki de nasıl bir seçim izleyeceğimizi bize söylemek istedi.

Gelgelelim, muhalefetin bir şeyler yapmak konusunda ilk kez bu kadar hevesli olduğu bir seçim yaşıyoruz. Abdullah Gül bile yarım ağızla da olsa, Erdoğan’a karşı adaylık ihtimalinden bahsetti. Gören gözler için bu, çok şey anlatıyor aslında.

[Kemal Ay] 4.5.2018 [TR724]

Günahtan arındıran bir çeşme: Tevbe namazı [Cemil Tokpınar]

Yıllardır tanıdığım dindar bir genç vardı. Ne zaman görüşsek hep hayırlı, sevinçli ve müjdeli konular üzerinde konuşurduk. Ama bu kez hiç de öyle değildi. İstikamet üzere giden hayatı sarsılmış, ayağı sürçmüş, bir tuzağa düşmüş ve büyük bir günaha girmişti.

Uzun bir telefon görüşmesi yaptık. İçine düştüğü problem, dünyasını ve ahiretini karartacak derecede çıkmaza sokmuştu. Allah’tan başka hiç kimsenin bilmediği sıkıntısını, belki bir çözüm sunarım ümidiyle bana açmıştı. Ancak yaptığı bir hatanın öyle kötü sonuçları vardı ki, aklıma hiçbir çözüm gelmiyordu.

— Allah’ım, Sen bana yardım et. Bana ümit besleyen bu kardeşime bir yol göstereyim, diye içimden dua ettim.

Rabbim hemen aklıma bir çözüm lütfetti ve şöyle dedim:

— Bu akşam bir gusül abdesti al, öncelikle tevbe namazı kıl, arkasından bol bol tevbe ve istiğfar et. Ayrıca hem affedilmen, hem de bu hatanın sıkıntılarından kurtulman için tesbih ve hacet namazları kıl. İnşallah Rabbimiz affeder ve seni bu sıkıntılardan kurtarır.

Ertesi sabah ondan bir mesaj aldım. Şöyle diyordu: “Bu sabah rüyamda Hz. Ömer’i (r.a.) gördüm. Bana, ‘Allah seni affetti’ dedi ve bundan sonra dikkatli olmamı, namazımı sürekli kılmamı söyledi.”
Bu muhteşem bir ikramdı.

— Allah’ım, dedim. Af ve mağfiretin bu kadar mı yakındı?

Hemen kardeşimize telefon açtım.

— Bu gece ne yaptın, diye sordum.
— Sabah namazına kadar ağlayarak namaz kıldım ve tevbe ettim, affedilmem için Rabbime yalvardım. Sabah namazını kılıp yatınca da o rüyayı gördüm, dedi.

Rüyasının mübarek ve sadık bir rüya olduğunu, ancak yine de tevbe ve istiğfara devam etmesini söyledim. Bir konuyu merak etmiştim. Acaba bahsettiği günahı işlediği günden beri hiç böyle bir namaz kılmış mıydı? Verdiği cevap tevbe namazının ne muazzam bir kurtuluş vesilesi olduğunu, fakat ondan istifade edebilmek için hakkını vermenin gerektiğini anlatmaya yetiyordu:

— Bırakın o hatadan beri kılmayı, bütün ömrümde böyle ağlayarak sabaha kadar namaz kılmamıştım.
Ümmetine tevbe namazını anlatmak için Peygamberimiz (s.a.v.) “Bir kul günah işler de sonra kalkıp güzelce abdest alıp temizlenir ve iki rekât namaz kılarak Allah’tan bağışlanmak dilerse Allah onu mutlaka affeder” buyurmuş ve arkasından şu mealdeki ayeti okumuştu:

“Onlar çirkin bir günah işledikleri veya herhangi bir günaha girerek kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlarlar ve günahlarını bağışlaması için O’na niyazda bulunurlar. Günahları ise Allah’tan başka affedecek kim vardır? Ve onlar işledikleri günahta bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmran: 135)
Tevbe namazını hakkıyla kılabilmek için bazı hususları bilmek gerekir.

1. İnsan Günah İşlemeye Müsait Bir Şekilde Yaratılmıştır

İnsan akıl ve kalp ile beraber nefis de taşıdığı için çok farklı imtihanlara, tuzaklara, engellere uğramaktadır. İnsan bazen bu imtihanları başarmakta, bazen de nefis ve duygularına yenik düşerek günaha girmektedir.

Peygamberler dışında bütün insanlar az veya çok, büyük veya küçük günah işleyebilir. Nasıl ki, Rabbimizin Rezzak ismi açlığı, Şafi ismi hastalıkları gerektirir; Tevvâb, Gafûr, Afüv gibi isimler de hata ve günahların var olmasını şart kılar. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu gerçeği şöyle ifade eder:

“Nefsim kudret elinde olan Zâta yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helâk eder; sonra günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.” (Müslim, Tevbe: 9)

Çünkü Allah’ı hakkıyla tanımak ve ibadet edebilmek için insanın günahlarla imtihanı gerekiyordu. Önemli olan günaha girmemek için çırpınmak, ama günah işleyince de hemen pişman olup istiğfar etmektir.

2. Tevbe ve İstiğfar Allah’ın Hoşuna Gider

Günah işleyip hüzünle dolan kalbini rahatlatmak için Rabbine sığınan, Ondan af ümit eden bir kulun hâli Rabbimizin çok hoşuna gider. Bununla ilgili bir kudsî hadiste şöyle buyrulur:

“Bir kul günah işledi ve ‘Yâ Rabbi günahımı affet!’ dedi.

“Hak Teâlâ da: ‘Kulum bir günah işledi; ardından da bildi ki, günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.’

“Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve ‘Ey Rabbim günahımı affet!’ dedi.

“Allahü Teâlâ da, ‘Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır’ dedi.

“Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve ‘Ey Rabbim beni affeyle!’ dedi.

“Allahü Teâlâ da, ‘Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır. Ey kulum, dilediğini yap, ben seni affettim’ buyurdu.” (Buhârî, Tevhid: 35; Müslim, Tevbe: 29)

Şu hadis ise günah ne kadar büyük ve çok olursa olsun, asla ümitsiz olmadan Allah’a sığınmanın gerektiğini ne güzel anlatıyor:

“Allahü Teâlâ: Ey Âdemoğlu! Sen bana dua ettiğin ve benden af umduğun sürece, işlediğin günahlar ne kadar çok olursa olsun onların büyüklüğüne bakmadan seni bağışlarım.

“Ey Âdemoğlu! Günahların gökleri dolduracak kadar olsa, sen Benden bağışlanmanı dilersen, günahlarını affederim.

“Ey Âdemoğlu! Sen yeryüzünü dolduracak kadar günahla huzuruma gelsen, fakat bana hiçbir şeyi ortak koşmamış, şirke bulaşmamış olsan, ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretle karşılarım.” (Tirmizî, Daavât: 98)

Rabbimiz, Kendisinden asla ümit kesilmemesini emrederek, şöyle buyurur:

“Ey günah işleyerek nefislerine zarar vermede haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin! Allah dilerse bütün günahları bağışlar. Çünkü O çok affedici ve çok merhametlidir.” (Zümer Suresi: 53)

Üstelik şu hadisten anlıyoruz ki, Cenab-ı Hak tevbe eden kulundan dolayı Zatına mahsus mukaddes bir sevinç duyar:

“Öyle bir kimse ki çorak, boş ve tehlikeli bir arazide bulunuyor. Beraberinde devesi vardır. Devesinin üzerine de yiyecek ve içeceğini yüklemiş. Derken uyur. Uyandığında bir de bakar ki devesi gitmiş. Devesini aramaya koyulur. Bir türlü bulamaz. Açlıktan ve susuzluktan perişan bir vaziyette iken kendi kendine şöyle der: ‘Artık ilk bulunduğum yere gideyim de, ölünceye kadar orada uyuyayım.’ Gider, ölmek üzere başını kolunun üzerine koyar. Bir ara uyanır. Bakar ki devesi yanı başında duruyor. Bütün azığı, yiyeceği ve içeceği de devesinin üzerindedir. İşte Allah mümin kulunun tevbe ve istiğfarı ile böyle bir durumda olan kimsenin sevincinden daha fazla sevinç ve lezzet alır.” (Müslim, Tevbe: 3)

Elbette ki, insanın günah işlemeye eğilimli yaratılması ve Rabbimizin affının genişliği, insanları günaha karşı umursamaz yapmamalıdır. Çünkü henüz günah işlemeden, bunları düşünüp günaha girilmez. Zira nereden biliyoruz ki, günahtan sonra tevbe ve istiğfara vakit bulacağız? Acaba tevbemiz kabul edilip affedilecek miyiz? Öyle bir imtihana muhatabız ki, gerçek sonuçlar ancak ahirette belli olacak. Bunun için salih kimseler zerre kadar bile olsa günaha girmemek için çırpınmışlardır.

Önemli bir husus da şudur: İyi ve faziletli bir mümin, günahlarını büyük, sevaplarını küçük görür. Çünkü asıl mesele, günah işlememek için olağanüstü bir gayret sarf etmektir; buna rağmen günaha düşülürse, hemen tevbe ve istiğfarla Allah’a sığınmaktır.

3. Tevbe ve İstiğfar Bir İbadettir

Kur’an’ın birçok ayetinde geçtiği gibi tevbe ve istiğfar etmek Allah’ın bir emridir ve başlı başına bir ibadettir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) günahsız olup geçmiş ve gelecek günahlarının bağışlandığına dair Rabbimizden müjde aldığı hâlde günde yetmiş, bazen yüz kez tevbe istiğfar ettiğini belirtmiştir.
Rabbimiz günah işleyen kimselere tevbe yolunu göstererek, şöyle müjde verir:

“Ancak tevbe eden ve güzel işler yapanlar bundan müstesnadır. Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Furkan: 70)

Çok tevbe etmek, Allah’ın sevgisini kazandırır: “Şüphesiz Allah, tekrar tekrar günah işlediği halde üst üste tevbe eden kulunu sever.” (Bakara Suresi: 222)

Mademki Allah tevbe edenleri sever, o hâlde hiç günahımız olmasa bile –ki bu imkânsız- sık sık tevbe ve istiğfar etmemiz gerekir. Tevbe, yapılan günahtan pişman olmak, üzülmek, bir daha işlememeye karar vermektir. Tevbe eden kişi, Allah’ın rahmetine ve mağfiretine güvenmeli, Ondan ümit kesmemelidir.

Bir genç işlediği küçük bir günahtan pişman olmuş, ağlayarak telefon etmişti. Her ne kadar Allah’ın Gafûr ve Rahim olduğunu, tevbe ve istiğfar etmesini söylemişsem de:

— Ben affedilmem, diye ağlıyordu.
— Peki, abdest al, iki rekât tevbe namazı kıl, tevbe ve istiğfar et, dedim.

Aradan 15 dakika geçti. Sakin ve neşeli bir şekilde şu müjdeyi verdi:

— Abdest alıp namaz kıldım, dua ettim. Sonra Kur’an’ı alıp Besmele çekip rastgele bir yer açtım. Karşıma Hicr Suresinin 49. ayeti çıktı: “Kullarıma haber ver ki, Ben hiç şüphesiz çok bağışlayıcı, çok merhamet ediciyim.”

Cenab-ı Hak adeta onunla konuşur gibi teselli etmişti.

Tevbe Namazı Ne Zaman ve Nasıl Kılınır?

Tevbe namazı şu durumlarda kılınabilir:

Uzun yıllar günah içinde olduğu hâlde hepsini bırakıp yepyeni bir dinî hayat yaşamak isteyen kimseler, güzelce gusül abdesti alıp, iki rekât veya istedikleri kadar tevbe namazı kılıp, istiğfar ve dua ederek dünyaya yeni gelmiş gibi pırıl pırıl bir hayata başlayabilirler.

Aslında dinî hayat yaşadığı ve günahlara girmediği hâlde her nasılsa ayağı sürçüp küçük veya büyük herhangi bir günah işleyen kimseler de, tevbe namazı kılıp af dileyebilirler.

Bir kimse, herhangi bir günah işlemese bile bazı zamanlar tevbe namazı kılıp daha bir yürekten istiğfarla Allah’a sığınabilir.

Tevbe namazı her zaman her yerde kılınabilir. Ancak duaların kabul olduğu vakitlerde, bilhassa mübarek zamanlarda ve mekânlarda kılmak güzeldir.

Normal namaz gibi, mesela sabah namazının iki rekât farzı gibi kılınır. Fâtiha’dan sonra belirli bir sureyi okuma şartı yoktur. Ama bilenler dua, tevbe ve istiğfar ayetlerini okuyabilirler. En az iki rekât kılınabileceği gibi, kişinin gönlünün rahatlayıp tatmin olduğu miktar kadar da kılınabilir. Önemli olan günahtan dolayı mahzun olup, kırık bir kalp ve yaşlı bir gözle Allah’a sığınmak ve affedileceğinden ümit beslemektir.

[Cemil Tokpınar] 4.5.2018 [TR724]

Karanlık tünel zannettiğimizden daha uzun [Semih Ardıç]

‘Artık çok geç’ başlıklı makalenin (http://www.tr724.com/artik-cok-gec/) üzerinden bir hafta bile geçmedi. O makalede Merkez Bankası’nın faizi yüzde 0.75 artırmasının piyasadaki tansiyonu düşürmeye kâfi gelmeyeceğini ve Mayıs ayında başka risklerin Türk Lirası’nı mum gibi eritebileceğini belirtmiştim.

Borsa İstanbul’un cazibesini kaybedeceğini ve faiz artışına rağmen dolarda 4 TL’nin altındaki seviyelerin tarihe karıştığını vurgulamıştım.

3 Mayıs’ta piyasalar kapandığında manzara şöyleydi:

1 ABD doları 4.24 lira seviyesini gördü. Euro 5.06 lirayı geçti.

Hazine’nin iki yıllık borçlanma faizi yüzde 15’i geçti. İki sene evvel yüzde 7.14 seviyesinde idi Hazine faizi. İki sene evvelkine kıyasla Türkiye iki kat daha fazla faiz ödüyor.

İstanbul Kapalıçarşı’da altının gramı 178.89 TL, çeyrek altın 291 TL oldu.

MAYIS’TA AĞUSTOS SICAKLARI

Borsa İstanbul (BIST) 100 Endeksi yüzde 1.71 düştü, 103 bin puanın altına geriledi. Geçen ay 130 bine çıkabilir yorumlarının yapıldığı Borsa İstanbul belki de haftanın son işlem gününde 100 binin altına inecek.

Algoritma oyunları ve Londra’daki ‘Hintli Herif’ bile durduramadı ‘sat’ talimatlarını.

Mayıs’ta adeta Ağustos sıcakları hissediliyor. Herkesin sırtından soğuk terler dökülüyor. Merkez Bankası’nın sene sonu için açıkladığı dolar tahmini (4.21 TL) çoktan geçildi. Geride 7 ay daha var.

IMF ‘DUVARA TOSLAYACAKSINIZ’ DEDİ

Bu arada iki dehşet verici hâdise cereyan etti. Uluslararası Para Fonu (IMF), Türkiye hakkında yayımladığı raporda nazik bir dille ‘böyle giderseniz duvara toslayacaksınız’ mesajı verdi.

IMF Türkiye’yi bekleyen 4 riskten bahsetti:

  • Yüksek dış kaynak ihtiyacı var.
  • Döviz rezervleri sınırlı.
  • Yatırımcıların gelişmekte olan piyasalara bakışı tersine döndü (sermaye çıkıyor).
  • Israrla devam eden iç ve dış jeopolitik riskler.

IMF, TCMB’nin dizginleri piyasaya kaptırdığını raporda diplomatik bir dille ifade etti.

Türk Lirası’ndaki kan kaybının durdurulması, enflasyonun kontrol altına alınması ve her şeyden önemlisi enflasyon beklentilerindeki bozulmanın önüne geçilmesi için kademeli faiz artışları yerine tek seferde yüksek bir faiz artışının şart olduğu vurgulandı.

KEMER SIKMAK YERİNE, SEÇİM RÜŞVETİ DAĞITILIYOR

IMF hükûmete ‘bütçe açığı aldı başını gidiyor, frene basın’ imasında da bulundu.

Merkez Bankası’nın tek başına enflasyonla mücadelede başarılı olamayacağına dikkat çekilirken, mali tarafta hükümetin atması gereken adımlar olduğu ifade edidi.

Ne gibi adımlar atılmalıydı?

Vergi tabanının genişletilmesi, doğrudan vergilerin artırılması, KDV veriminin yükseltilmesi, kamu ücretlerindeki katılığın sınırlandırılması ve geçici teşviklerin azaltılması gibi başlıkları ev ödevi olarak sıraladı.

Son derece mühim bu rapor sanki hiç yayımlanmamış gibi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarı bir gün sonra IMF’ye nispet yapar gibi bir paket açıkladı.

SEÇİM AYARLI PAKETİN ACISI SONRA ÇIKACAK

Seçime 55 gün kala ‘rüşvet’ten başka bir karşılığı olmayan pakette yok yok.

Emekliye her bayramda 1.000 TL ikramiye verilecek (bütçeye ilave 24 milyar 600 milyon TL) ve yaşlılık aylığı 266 TL’den 500 TL’ye (bütçeye ilave maliyeti 1 milyar 684 milyon TL) çıkarılacak.

Vergi borçlarından su faturalarına, trafik cezalarından sosyal güvenlik primlerine kadar gecikmiş bütün borçların faizinde yüzde 90 indirim yapılacak.

IMF ‘kemer sıkın, acı reçeteyi yudumlayın’ dedi, hükümet kaynağı olmayan vaatlerle bütçeyi kevgire çevirecek bir adım attı.

KREDİ NOTOMUZ VİETNAM VE BANGLADEŞ İLE AYNI

Batan gemiyi kurtarmak için alarm vermek yerine Ankara’da seçim ayarlı popülizm için mesai sarfedilirken yatırımcıların akıl hocalarından Standard&Poor’s (S&P), IMF’nin işaret ettiği tehlikeyi suratımıza çarptı.

1 Mayıs itibarıyla Türkiye’nin kredi notunu yatırım yapılabilir seviyenin iki basamak altına indirildi. Türkiye’nin yabancı para cinsinden kredi notu ‘BB’den ‘BB-’ye, yerli para cinsinden notunun ‘BB+’dan BB’ye düşürüldü.

Türkiye’nin kredibilitesi Dominik Cumhuriyeti, Vietnam, Makedonya ve Bangladeş ile aynı seviyeye geriledi.

8 Mart’ta Moody’s benzer bir karar açıkladığında ‘çok mahcup olacak’ diyenleri mahcup eden iki ay geride kaldı.

İki gündür de S&P depremi yaşanıyor.

Dolar 4.20 TL’yi aştı. Hazine yüzde 15 ile borç alabildiği bir piyasada bankaların vatandaşa hangi orandan kredi tahsis edeceğini tahmin etmek hiç zor değil. Yüzde 20 altında kredi artık imkânsız.

ENFLASYON ÇİFT HANEDE KALICI HALE GELİYOR

Türkiye İstatistik Kurumu’nun nisan ayına dair verileri enflasyonun önümüzdeki aylarda çift hanede kalacağını teyit etti.

Üretici fiyatları (ÜFE) yüzde 16’yı geçmiş, tüketici fiyatları (TÜFE) yüzde 11’e yaklaşmış. Mayıs ve müteakip aylarda aradaki fark vatandaşa enflasyon olarak aksedecek.

Zaten ‘çekirdek enflasyon’ diye tarif edilen gıda ve enerji hariç fiyat artışlarının yüzde 12’yi geçmesi hayra alamet değil. Enflasyon artık çift hanede katılaşıyor ve istikamet yukarı doğru.

Enflasyon, faiz, kur kontrolden çıkmışsa bütçe disiplini (mali disiplin) Türkiye’nin yatırımcıları teskin etmek masaya sürebileceği en etkili koz olabilirdi. Amma velakin bütçe bu sene 70 milyar TL’den fazla açık verecek.

TCMB’NİN FAİZ ARTIŞI BOŞA GİTTİ

Şirketlerin ve bankaların 222 milyar dolar net döviz borcuna mukabil 86 milyar dolar brüt, 29 milyar dolar net rezerve sahip Merkez Bankası’nın cephede ayakta kalması mümkün değil.

Faiz artışının tesiri iki günde dağıldı. Bugün faiz artırsa 3-5 kuruş geri getirebilir döviz kurlarını.

İtibar kaybedildiğinde bir daha geri alınamayacak kadar pahalıdır. Türkiye varını yoğunu satsa son iki-üç senede kaybettiği itibarı geri getiremeyecek.

Zira aklı başında hiç bir yatırımcı Türkiye’nin resmî beyanlarının, hatta istatistiklerinin doğruluğuna inanmıyor.

Dünya çapındaki tefecilere gün doğdu. Almanya’nın 10-12 katı fazla faiz ödemeye razı Türkiye gibi bir müşterileri var artık.

İş bilmez, hukuk tanımaz ve kifayetsiz muhterislerin marifetiyle yüksek cari açık, yüksek bütçe açığı, yüksek enflasyon, yüksek faiz ve yüksek döviz kuru güzergâhında karanlık bir tünele girdiğimizi söylemiştim.

Tünelin çok uzun olduğunu söylemeyi unutmuştum.

Dua edelim karşı yönden bir vasıta gelmesin, en mühimi de acil çıkış kapıları üstümüze kilitlenmiş olmasın.

[Semih Ardıç] 4.5.2018 [TR724]

Sonun başlangıcı! [Reis’in Kriminal Çetesi – 7] [Naci Karadağ]

Haziran 2017’de Almanya’da çete, uyuşturucu, silah kaçakçılığı işlerine adı karışan ‘ Osmanen Germania’ (Almanya Osmanlıları) adlı örgüte üçüncü kez geniş çaplı baskın yapıldı ve çok sayıda kişi gözaltına alındı. Almanya’nın Baden- Württemberg, Hessen, Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde eş zamanlı ev ve çete üyelerine ait işyerlerinde yapılan büyük baskında rock kulübüne ait beş kişi gözaltına alındı.

İki rock kulübü arasında çıkan anlaşmazlık sonucunda yaşları 19 ila 45 yaşları arasındaki çete üyelerinin gözaltına alındığı ve aralarında çıkan çatışmada birbirlerini ölüm ile tehdit ettikleri belirtiliyordu.

Gerçekleştirilen ve Federal Güvenlik birimlerinin de katıldığı baskında 400’den fazla polis görev almıştı. Yapılan ev ve işyeri baskınında çete üyelerine ait silah, mermi, para ve uyuşturucu maddesi ele geçirilmişti.

Daha önce, 2016 yılında iki farklı rock grubu arasındaki çıkar çatışmasından doğan kavgalar sonucunda Stuttgart Eyalet Savcılığı olay ile ilgili soruşturma başlatmıştı. Mart ayında da Saarland Eyalet Savcılığı ‘Osmanen Germania BC’ adlı suç teşkilatı çetesinin ele başına karşı bir dosya açtı. İddiaya göre 28 yaşındaki Osmanen Germania BC’nin ele başı ‘Bahoz’ adlı Kürt boks kulübüne ait bir lokale yönelik saldırı planı düzenlemekle suçlanıyordu.

Der Spigel’den Almanya’nın en yüksek tirajlı Bild gazetesine kadar tüm Alman basınında bir ortak fikir vardı: ‘Osmanen Germania’ (Almanya Osmanlıları) adlı çete, Türk istihbaratı (MİT) ile bağlantılıydı! Haber kaynakları örgütün üst düzey yöneticilerinin Türkiye’ye kaçtığını ve Türk hükumeti tarafından korumaya alındıklarını ifade ediyordu.

Sol Parti Federal Milletvekili Sevim Dağdelen ise geçtiğimiz sene Osmanen Germania adlı örgütün Almanya’daki faaliyetleri ile ilgili federal meclise soru önergesi vermiş ve şu şekilde açıklamada bulunmuştu: ‘DİTİB ve UETD’nin yanı sıra Osmanen Germania, Erdoğan rejiminin Almanya’da beşinci koludur. Erdoğan Almanya’yı terör ile tehdit ediyor ve Alman hükümeti hiçbir reaksiyon göstermeksizin tehditleri sessiz bir biçimde izlemeye devam ediyor.’

Çete hakim karşısında!

13 Mart 2018 günü ise Kuzey Ren Vestfalya (NRW), Baden-Württemberg ve Hessen eyaletlerinde polis birimleri çeteye ait 41 ev ve iş yerinde aramalar yaptı. Eş zamanlı olarak gerçekleşen baskınlarda çete üyelerinin tehlikeli ve silahlı olabileceğini düşünüldüğü için operasyonlara özel polis birlikler de katıldılar.

Operasyona ilişkin açıklama yapan Essen savcılığı baskınlarda dernek yapılanması ve faaliyetlerine ilişkin bilgi toplandığını bildirdi. İçişleri Bakanlığı verilerine göre çetenin hali hazırda 22 yerel şubesi ve 300’den fazla üyesi bulunuyor. Daha sonra bu rakamın 2 binden fazla olduğu belirtildi.

DW Türkçe’nin haberine göre ise, Sol Parti Meclis Grup Başkanı Sevim Dağdelen halihazırda süren soruşturmaların “buz dağının sadece görünen kısmı” olduğunu söylemişti. Dağdelen ayrıca “Türkiye’nin NATO üyesi olması sebebiyle çoğu vakada soruşturma yoluna gidilmediği” izlenimine kapıldığını belirtiyordu.

26 Mart 2018 günü Stuttgart-Stammheim’da yoğun güvenlik önlemleri altında, aralarında Mehmet Bağcı (47), Selcuk Şahin (38), Levent Uzundal (35) ve Toni Wörz’ün bulunduğu, Osmania Germania adlı çetenin 8 sanığının davasına, savcı Michael Wahl ve ekibinin 2 yıl boyunca hazırlandığı, kötülüğün emir komuta zincirinde, zayıf olanın gereğinde öldürüldüğü, kör bir itaatle, para, iktidar ve yanlış bir milli gururun peşinde koşulduğunu gösteren, içinde neredeyse işlenebilecek tüm suçları barındıran iddianamenin bir buçuk saat boyunca okunmasıyla başlanmıştı.

İddianamede özellikle 2 olay öne çıkıyordu: 2016 Kasımında Bahoz grubundan birinin, çete üyeleri tarafından hastanelik edilmesi; olay yerinden geçenlerin polisi araması sayesinde saldırıya uğrayan kişi, hunharca katledilmekten kıl payı kurtulmuştu. Yerde yatan karşı grup üyesini sopa ve baltalarla yaralamaya devam eden 20 kişinin “Saldırın! Bir daha ayağa kalkamasın!” dendiği söyleniyordu. Bu cinayete teşebbüs olayının ardından, Hessen eyaleti savcılığı Osmanen Germania çetesi hakkında soruşturma başlatarak, Bağcı ve Şahin’i bu şiddet olaylarıyla bağdaştırmıştı.

Çete bitiyor ama…

Germanian Osmanen’in lider kadrosundan bazıları şu an hapisteler. Özellikle yönetici kadrosundaki isimlerin cezaevinde olması nedeniyle grubun yavaş yavaş küçüldüğünü düşünen güvenlik görevlileri, çetenin yeniden yapılandığını da ekliyorlar. Ancak bunun bir küçülme mi yoksa yeniden yapılanma için yer altına çekilme mi olduğunu kimse bilmiyor. Alman güvenlik makamları Osmanen Germania’yı, daha önce yasaklanan rockçı grup ‘Satudarah’ gibi direkt olarak yasaklayamıyor, zira ellerinde bu grubun organize suç örgütü olduğuna dair yeterince kanıt olmadığını, sadece bireylerin işledikleri bireysel suçlar nedeniyle tutuklandıklarını ifade ediyorlar.

AKP’nin Almanya’da lobi çalışmalarını yürüten UETD’nin (Union Europäisch-Türkischer Demokraten) bu grupla Mayıs 2016 yılında çekilmiş bir fotoğrafı ortaya çıkmıştı. Ayrıca Ekim 2016’da Osmanen Germania’nin ikinci başkanı Selçuk Şahin ile Erdoğan’ın danışmanı İlnur Çevik’in birlikte çektirdikleri fotoğraf bizzat Şahin tarafından sosyal medyada paylaşılmıştı. Yasa dışı işlere bulaşmış bir örgütün üyeleri aynı zamanda UETD’nin güvenlik personeli olarak da görev aldıkları ise biliniyor.  Çete ayrıca Erdoğan yanlısı eylemlerde de bizzat bulunuyorlar. Frankfurter Allgemeine Zeitung’da Rüdiger Soldt’un konuyla ilgili yazdığı yazıda, AKP, UETD, MİT ve Osmanen Germania grubunun yoğun olarak iletişime geçtiklerinin tespit edildiğini yazmıştı.

Ve netice…

Son tahlilde Türkiye’yi bir muhaberat devletine çeviren Erdoğan rejiminin içerde ve dışarda paramiliter gruplar oluşturma sevdasını bütün dünya biliyor. Erdoğan başkanlık hayalini gerçekleştirse bile bu amacından cayacak gibi de görünmüyor. Özellikle gurbetçilerin yoğun olduğu Avrupa ülkelerinde yaşayan pek çok Türk vatandaşını bir şekilde istihbarat işine bulaştıran Türk hükumeti bir yandan Almanya Osmanlıları gibi çeteleri, diğer yandan DİTİB’e bağlı cami görevlileri de dahil herkesi bu uğurda kullanmaktan çekinmiyor.

Ve pek çok yandaş ismin artık TV ekranlarında bile artık alenen MİT’in yabancı ülkelerde suikast yapma dönemine geçildiğini söylemesi pek çok demokrat ülkeyi tedirgin etmeye devam ediyor. HDP İstanbul Milletvekili Garo Paylan’ın dikkat çektiği Almanya’da bulunan AKP ve Erdoğan karşıtı muhalif isimlere suikast hazırlığı iddiası ise bu gelişmenin en ciddi halkası. Alman yetkililer her ne kadar bu yasadışı çalışmalardan haberdar olduklarını ve takip ettiklerini söyleseler de, yaklaşan seçim süreci nedeniyle yeni provokasyon ve olayların gerçekleşme ihtimali yüksek. Sadece çete üyelerinin değil, AKP yanlılarının da bu tür motivasyon sonucunda kendine vazife olarak jurnal ve şiddet eylemi yapması hiç de küçümsenmeyecek bir ihtimal olarak akıllarda kalıyor! Erdoğan’ın yönettiği bir yapının görevde kaldığı sürece kimsenin hayat garantisi olmadığını söylüyor konuyla ilgili olanlar…

[Naci Karadağ] 4.5.2018 [TR724]

Bir fotoğraf, bir mezun, bir Rektör [Caner Tireli]

Üniversite mezunu, evli ve iki çocuk sahibi bir anne olarak girdiği Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksek Okulunu birincilikle  bitirdiğinde, mezuniyet törenine henüz yaşını doldurmamış üçüncü çocuğuyla birlikte gelmişti. Cübbe giydirip sevincine ortak ettiği çocukları ve bebek arabası ile sahneye çıktığında tüm protokol, hocaları ve arkadaşları tarafından ayakta alkışlanmıştı. Rektörün elinden diploma ve okul birinciliği beratını alırken daha orada, o sahnede bir başarı öyküsü olarak herkesin karşısında duruyordu Esma Uludağ.

Öykünün devamı artık herkesçe malum. Bir kararname ile işinden atılma, gözaltı, ev baskınları, hapishane, ve ölümle sonuçlanan bir Meriç yolculuğu.

“Adalet” okurken adaletsizliğin en acımasızıyla sınanmanın öyküsü onunkisi.

Mezun olur olmaz kamuda işe başlamıştı başlamasına ama, gözünde “Hukuk” bitirmek vardı. Başarabilirdi. Fakat olmadı.

Gediz’den Meriç’e..

Bir çokları gibi Ülkesi onun için de yaşanmaz hale gelince hayatın ona sunduğu iki seçenekten birini işaretlemek zorunda kalmıştı. Bebeğini sırtlayıp çocuklarını ardına düşürerek bir kadının alabileceği en büyük risklerle Meriç’in öte yakasında hayata tutunmak. Öbür seçenek daha kötü, daha cehennemiydi. Hapse düşüp,  bu toprakların kadınlarının daha önce görmediği işkencelere, tacizlere maruz kalmak. Issız bir hücrede izzetiyle oynanmış biri olarak can vermek. Babanın yokluğunda çocukları öksüz-yetim bırakmak.

O birinciyi seçti. Ölümüne yollara düştü.

Peki suçu neydi Esma Uludağ’ın? Arkadaş çevresi mi? Mezunu olduğu üniversite mi?

Muhtemelen öyle. Muhtemelen birilerinin “bu da onlardandı” iftirasının bir kurbanıydı Esma Uludağ. Belki de en yakınlarından birinin iftirasının. Belki bir akrabasının, arkadaşının, bir hocasının.

Hepsi mümkün, hepsi yaşanıyor bu ülkede.

Bu süreçte kimler kimleri gammazlamadı, kimler kimlerin hayatını karartmadı, kimler imkanlarını kaybetmemek uğruna en yakınındaki masum insanlara olmadık iftiralar atmadı ki?

Diplomasını elinden aldığı Rektör

Seyfullah Çevik.

Rektör diyorum.

Hani şu sahnede Esma’nın  bebeğini şefkatle seven. Gülücükler dağıtan. Övgüler düzen. Belki onun da bir rolü vardı Esma’nın öyküsünde.  Ne mi ilgisi var? Mahkemelerde onlarca meslektaşının, memurunun, öğrencisinin, aleyhinde tanıklık yaparak özgürlüklerini bitiren  iftiralara, ifadelere imza attı o Rektör.

Daha 15 Temmuz Darbe girişiminden aylar önce, 2016 Nisan’ında üniversitenin basın müşaviri ile kafa kafaya verip  hazırladıkları “cemaatçi” listelerini devletin istihbaratına sunduklarını mahkemelerdeki tanıklıklarında açıkça deklare etti her ikisi de.

Yani aslında sahnede Esma’nın üç aylık bebeğini yalancıktan sevmeden aylar önce tören alanındaki bir çok meslektaşının ve öğrencisinin idam fermanını çoktan devlete teslim etmişti Hoca.

Kim bilir, belki de Rektör cübbesi ile aralarına karışıp karşılıklı çifte telli oynadığı öğrencilerin içinde de  istihbarata sunduğu “terörist” listesinde olanlar vardı.

Cemaatle ilişkili olmanın suç sayıldığı bir devirde bu suçun  o üniversitedeki en kadim faillerinden birisiyken, paçayı kurtarmak için tanık sıfatıyla mahkeme mahkeme onlarca masum personel ve öğrencinin  itibarına kıyan, özgürlüklerine taş koyan, hayatlarını karartan tarafta yer aldı.

Şimdi İki dönem Rektörlükten sonra edindiği kordondaki yalı dairesinde geçiriyor günlerini. Bazen, suç ortağı ‘itirafçı tanık’, üniversitenin eski basın müşaviri ile buluştuğu kafede  eski öğrencileri ile farkında olmadan göz göze geliyor.

Bu gün Türkiye’de 6.000 civarında akademik personel cemaatçi, solcu, Kürt vs. oldukları için işlerinden atıldı, hapse tıkıldı. Bir yolunu bulabilenler ülkeyi terk etti. Bulamayanlar işsiz veya hapiste. Bunların yüzlercesi cemaatle ilişkili oldukları gerekçesi ile kapatılan üniversitelerin hocaları.. En çok acı da bunlara yaşatılıyor. Sadece bilim insanları değil, memurlar ve mezunlar için aynı durum geçerli. Esma’yla beraber kep atan kim bilir kaç gencecik mezun şu an hayatını dört duvar arasında geçiriyor.

Esma Uludağ için bu dünya hayatı son buldu. Ne acıdır ki çok dramatik bir şekilde. Yeryüzünde O ve çocukları için gözyaşı dökülmeyen bir coğrafya yoktur sanırım. Geride bıraktığı eş ve çocuklarını gurbette çok çileli bir hayat bekliyor. Ama umuyorum Esma’nın Rektörü ve suç ortakları çok uzun yaşar. Umuyorum yaptıkları tanıklıklarla içeri attırdıkları bilim insanlarının, hiçbir şeyden habersiz ekmeğini kazanmak için didinen personelin, hayatının baharındaki gencecik mezun çocukların hayali peşlerini bırakmaz.

Umarım uzun yaşarsın Rektör Hoca.

Umarım çok uzun yaşarsın.

[Caner Tireli] 4.5.2018 [TR724]

Roma umut ışığı oldu [Hasan Cücük]

Şampiyonlar Ligi’nde finalin adı belli oldu. Kiev’de Avrupa’nın bir numaralı kupası için, 26 Mayıs’ta oynanacak Real Madrid – Liverpool kapışmasını seyredeceğiz. Real Madrid üst üste 3. kez finale çıkmanın, Liverpool ise 11 yıl aradan sonra adını finale yazdırmanın mutluğunu yaşıyor. Bir de yarı finali geçemeyip evine dönenler var: Roma ve Bayern Münih. Alman ekibinin yarı finale kadar gelmesi sıradan bir başarıydı ama Roma’nın durumu farklı. Sıradışı bir başarıya imza atan Roma, İtalyan kulüplerinin de bir anlamda önünü açmış oluyor.

İTALYAN TAKIMLARI ZOR DÖNEMDE

Avrupa’nın bir numaralı kupasını İtalyan takımlarından Milan 7, İnter 3 ve Juventus 2 kez kazandı. Kupayı finalde en çok kaybeden Juventus oldu. İtalyan ligini domine eden Juventus 7 kez finalde rakiplerine boyun eğerken, Milan 4, İnter 2 ve Fiorentina, Roma ve Sampdoria birer kez finalde kaybettiler. Son dönemde Şampiyonlar Ligi’nin adresi İspanya kulüpleri oldu. İtalyan takımlarından sadece Juventus finale kadar gelmeyi başarabildi. Juve, 2015 ve 2017’de final görürken, ilkinde Barcelona’ya ikincisinde Real Madrid’e boyun eğip kupayı rakiplerine kaptırdı.

İtalyan ekiplerinden kupayı kazanan son takım İnter oldu. Jose Mourinho’nun çalıştırdığı İnter 2010’da Serie A şampiyonluğunun yanına Şampiyonlar Ligi kupasını da eklemişti. Mourinho’nun defansif futbol anlayışı oldukça eleştirilmiş ancak başarıya da kimse ses çıkaramamıştı. Kupa 1’i en çok kazanan İtalyan takımı olan Milan, kupayı son kez 2007’de müzesine götürmüştü. Milan son yıllarda ligi ilk 4’te bitiremediği için Şampiyonlar Ligi’nde mücadele hakkı elde edemiyor. Sadece Şampiyonlar Ligi değil adını UEFA Avrupa Ligi’ne yazdırmakta da zorlandığı sezonlar yaşıyor.

ROMA, TARİHİ BİR BAŞARI YAKALADI

Avrupa’nın bir numaralı kupası format değiştirip 1992-93 sezonuyla Şampiyonlar Ligi adını aldıktan sonra İtalyan takımlarından sadece Juventus, Milan ve İnter yarı final gördü. Diğer takımların hiçbiri adını yarı finale yazdıramadı. Ta ki bu sezona kadar. İlk kez 4. bir İtalyan takımı yarı finale kadar ulaşmayı başardı.

İtalya sıradan bir ülke değil. 1990’lı yıllarda Avrupa’nın bir numaralı ligi denince Serie A akla geliyordu. Bir futbolcunun kalitesini belirtmek için ‘İtalya Serie A’da oynayabilir’ cümlesi kuruluyordu. Köprünün altından çok sular geçti. Önce İspanya La Liga sonra İngiltere Premier Lig Avrupa’nın bir numaralı ligi hâline geldi. Ancak Avrupa’nın ilk 5 ligi sıralanırken bugün hala 3. sırada İtalya Serie A bulunuyor.

DEVLER LİGİ’NDE BEKLENTİLERİN ÜSTÜNDE

Bu sebeple Roma’nın yarı finale kadar gelmesi diğer takımlar için bir umut ışığı. Roma bu sezon gerçekten sıradışı bir performans ortaya koydu. Geçen sezon Juventus’un ardından ligi ikinci sırada bitirip Şampiyonlar Ligi’ne adını yazdıran başkent ekibi güçlü bir gruba düşüyordu. Premier Lig şampiyonu Chelsea ve Diego Simeone ile farklı bir kimliğe bürünüp Şampiyonlar Ligi’nde yarı final ve final gören Atletico Madrid gibi iki dev rakip vardı. Grubun en zayıf halkası Karabağ’dı. Genel kanaat grubu ilk iki sırada Chelsea ve Atletico Madrid’in bitireceği yönündeydi. Bu yorumu yapanların haklı gerekçeleri vardı.

Ancak maçların start almasıyla Roma başarılı sonuçlar elde ederken, hayal kırıklığı yaşatan takım Atletico Madrid oluyordu. Grup liderliği için Chelsea ile yarışan Roma ikili averajla rakibini geride bırakıp 11 puanla gruptan lider olarak çıktı. Son 16 turunda Lucescu sayesinde Avrupa’nın iyileri arasına adını yazdıran Shakthar Donetsk’le eşleşen Roma deplasmanda 2-1 yenildiği rakibini sahasında tek golle geçerek rakip sahada atılan golün averajıyla adını çeyrek finale yazdırdı.

BARCELONA FATİHİ

Bu kez gerçekten sert kayaya çarpmıştı. Rakip Barcelona’ydı. Çoklarına göre Roma için yolun sonu gelmişti. İlk maçta rakibine 4-1 yeniliyor ama ortaya koyduğu futbolla beğeni topluyordu. Rakip Barcelona olunca Roma’nın tur şansı neredeyse sıfıra yakın görülüyordu. Yine de Roma olmaz denilen skoru tabelaya yazdırıp 3-0’lık galibiyetle İspanyol devini kupa dışına itecekti.

Yarı finalde rakip Liverpool’du. Premier Lig açık ara şampiyon bitirmeyi garantileyen City’yi iki maçta da yenen Liverpool, Şampiyonlar Ligi’nin en formda ekibiydi. İlk maçta skor bir ara 5-0’a gelirken maçın son bölümünde Roma’nın bulduğu 2 gol rövanş için umutlandıracaktı. İkinci bir Barcelona skoru beklentisi vardı. 90 dakika sonunda 4-2 Roma üstünlüğü vardı ama bu skor Liverpool’u finale taşıdı. İngiliz ekibi bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde ilk yenilgisini alırken, Roma’nın başarısı ayakta alkışlanıyordu.

34 YIL SONRA, YİNE…

Roma 1983-84 sezonunda da Kupa 1’de finale kadar gelmişti. Olimpiyat Stadı’ndaki finalde rakibin adı Liverpool’du. 1-1 biten maçta kupayı penaltı atışları belirleyecekti. Liverpool, 4-2 üstünlük sağlayıp kazanan taraf olmuştu. Roma 34 yıl aradan sonra final şansı bulurken, buna engel olan yine 34 yıl önce kupayı ellerinden alan Liverpool’du. Roma adını finale yazdıramadı ama hem diğer İtalyan takımları için umut ışığı yaktı, hem de oynadığı pozitif futbolla takdir topladı.

[Hasan Cücük] 4.5.2018 [TR724]

Masumiyetin sızısı [Emine Eroğlu]

Halime Gülsu ve Esma Uludağ’a…

İkinizi de tanıyor gibiyim. Öyle aşina ki iklimleriniz…

Size dair bildiklerim, kalbimin bildikleri. Binlerce kardeşimin kendi yaşantılarıyla şahitlik ettikleri.

“Gözsüzlere pinhan” olsa da, âleme bildirdikleri…

Genceciktiniz. Gözü yaşlı ama mütebessimdiniz.

Tertemizdi simalarınız…

KENDİNİZ OLMAKTAN VAZGEÇMEDİNİZ 

Dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getirmek için sarfettiğiniz çaba gürültüsüzdü.

Gitmeye hazırlanan bir misafir gibi yükte hafif, toprağa yakın yaşadınız.

Hiç alkış beklemediniz. Kimseye diyet borcunuz da yoktu.

İyiliği çoğaltmak için sergilediğiniz çaba kötülüğün taarruzuna uğradığında yolunuzdan dönmediniz.

Suçlandığınız şey olmadığınız çok aşikardı, ama sizi savunan çıkmadı.

“Şerrin mekaniği”ni bilmediğiniz için, kötülerin sizden ne istediğini anlamadınız. Size düşmanlık etme konusunda nasıl bir dil ve eylem birliği halinde olduklarını da…

Geri çekilmediniz.

Zulüm şiddetini ne kadar artırırsa artırsın vazgeçmediniz kendiniz olmaktan.

Durup seyretmediniz.

Bütün sertlikleri sessizce bağrınızda eritiyor, üslubunuzdan taviz vermiyordunuz.

Cefadan usansanız da cefa etmiyor, hiçbir vasfınızla size gadredenlere benzemiyordunuz.

Evvelden beri “başka türlü”ydünüz de Süfyaniyet çağıyla sınanacağınızı henüz bilmiyordunuz.

MAŞERİ VİCDANA GÜVENİYORDUNUZ

“Medenilere galebe çalmak ikna iledir” diyordu ya Üstadınız. Karşınızda medeniler yoktu. Batılı hak, hakkı da batıl gösteren aldatıcılarla, hakkı ve batılı birbirinden ayırd edemeyen ahmaklar arasında kalmış gariplerdiniz.

Hakikatli cümleler kurmaya, hem uyarıcı hem hatırlatıcı olmaya çalıştınız, fakat faydası olmadı. Siyasetin şamata ve gulgulesinde yitip gitti sesiniz.

Günahı asrın gereği olarak görenler, sizin asr-ı saadete aşk derecesindeki bağlılığınızdan rahatsız oldular.

Yolunuzu tıkadılar. Canınızı yaktılar. Size kan kusturdular. Sükunetinizi bozmadınız.

Yok edilmeye çalışıldıkça parladı cevheriniz.

“Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler” diyordunuz soranlara. Islaha kabil olan herkes ıslah olsun istiyordunuz.

Kalbe giden tüm yollar tıkalıydı, ama siz hala maşeri vicdana güveniyordunuz. Duygularınıza takılıp kalmıyor, amelinizi neticeye bağlamadan iradenin hakkını vermek için çabalıyordunuz.

GELECEĞİN İKLİMLERİNDE DOLAŞIYORDUNUZ

Size gadredenler Efendimiz aleyhisselatü vesselamın üzerine işkembe koyan müşriklerle aynı kumaştandı.

Bilal-i Habeşi’ye “Kara karga” diyenlerle aynı üslupla yaftalıyorlardı sizi.

Hazreti Hatice gibi, maddi manevi mahrumiyetleriyle hırpalansanız da yüreğinizi mazlumlara mekan kılıyor, imkan ve kabiliyetlerinizi seferber ediyordunuz.

İçli köfteler yapıyor, alan olursa parasını mahpus yakınlarına gönderiyordunuz.

Oysa siz de mağdurdunuz.

Sermayeniz hünerinizdi. Elinizde avucunuzda bir şey kalmamış olmalı ki artık kendinizden veriyordunuz.

Uhud’da Nesibe, Kerbelâ’da Zeynep’tiniz de “Güzel netice müttakilerindir.” (A’râf 128; Kasas 83) ayetine iman ederek hâlin kaosundan kurtuluyor, geleceğin iklimlerinde dolaşıyordunuz.

YÜRÜYORDUNUZ

Bir yandan yürüyordunuz. Yollar çamurlu, sular taşkındı.

Yürüyordunuz, yükünüz ağırdı.

Çocuklarınızı güvenli bir limana ulaştırmak için yürüyordunuz.

Ruhunuzun ufkuna yürüdüğünüzün farkında gibiydiniz.

“Rabbimiz çok büyük ve biz O’nun kudretine dayandık.” diyordunuz, gözyaşlarınız yanaklarınızdan yağmur gibi süzülürken.

Ağlayarak babasının üstünü başını temizlemeye çalışan Hazreti Fatıma’ya, “Üzülme kızcağızım, Allah babanı zayi etmeyecektir.” diyen Efendimiz aleyhisselâtü vesselâmı hatırlatıyordunuz.

O kadar güzel, o kadar berraktınız.

MASUMDUNUZ

Zulmün son perdesiydi masumiyetle savaşmak.

İyiliğe karşı savaş açanın kazanma ihtimali olsa da, kimse masumiyet karşısında galibiyetini ilan edemezdi.

Çünkü masumiyetle savaşmak, hamile kadınlarla, kundaktaki bebeklerle savaşmak demekti. Silahını hastalara ve yaşlılara doğrultmak. Çocuklarını emanet ettiğin öğretmeni “terörist” diye karalamak. Tankla güvercin avına çıkmak demekti.

Adını, kadın ve çocukları öldüren Amnofis’le, Ashab-ı Uhdut’la, Yezid’le yan yana yazdırmak demekti.

Vicdan ki masumiyetin dilinden kaçamazdı, bunca mazlum maşeri vicdanı uyandıramazsa hiçbir şey uyandıramazdı.

Allah savunmasız kalan masumları birer birer yanına alır, zalim kavimleri de aç kurtlar gibi birbirlerini yemeleri için mühürlenmiş kalpleri ile baş başa bırakırdı.

GÖÇMEK İÇİN BAHARI BEKLEDİNİZ

Öylece aldı sizi Rabbiniz.

O azgın güruhun kabalığına, hoyratlığına dayanamayacak kadar inceydiniz.

Hayatla ölüm arasında defalarca gidip geldiniz.

Ömrünüzün baharındaydınız ve bir bahar özlemiyle yaşıyordunuz ya, göçmek için baharı beklediniz.

Tabiat gayb aleminden şehadet alemine doğru açılırken, siz şehadetten gayba açıldınız.

Zalimlerin adlarını hesap defterine kim bilir kaçıncı kez “katil” diye yazdırdıklarına dönüp bakmadınız. Rabbinizin vaadleri karşısında sermesttiniz.

Aylardan Şaban’dı. Miraç’tan sonra Beraat’ti.

“Masumiyetin sızısı”nı bıraktınız, susmamış vicdanlara.

Dünya ile ukba arasındaki o incecik perdenin öbür tarafına geçtiniz.

[Emine Eroğlu] 4.5.2018 [TR724]

Yeni Çin ve dünyaya etkileri [İskender Derviş]

Yakın zamana kadar Çin’le ilgili yayınlarda şu meseleler ön plandaydı: Hapsedilen muhalifler (özellikle gazeteciler), insanları adeta makine çarklarına dönüştüren ağır çalışma koşulları ve buna bağlı ucuz iş gücü, dünya siyasetinde Batı blokuna karşılık istikrarsızlıktan yana tavır, küresel ticareti sürekli fiyat kırarak domine etmeye çalışan ekonomik işgüzarlık… Gelgelelim bugünlerde farklı bir Çin hikâyesi anlatılıyor.

Her ne kadar Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, parti tüzüğünde yaptığı bir değişiklikle ömür boyu başkan kalmayı garantilemiş görünse de, Çin’in uluslararası sisteme etkileri artık farklı boyutlarda. 65 yıl sonra Kore Savaşı’nın bitişini ilân eden Kuzey Kore ve Güney Kore liderlerinin birbirlerine sarıldığı fotoğraf, açıkça Çin diplomasisinin bir başarısı. Her ne kadar Trump bundan kendine pay çıkarmaya çalışsa da, Çin artık sadece ‘düzen bozucu’ değil, ‘düzen kurucu’ ülke olarak da anılmak istediğini göstermiş oldu.

Elbette arka planda farklı etkenler de var. Kuzey Kore gibi bir rejimi, her şeye rağmen fonlamak artık yeterince makul bir strateji değil. Güney Kore’nin Kuzey’i tamamen görmezden gelerek dünyada yükselen bir değere dönüşmesi, Çin’in aslında bu oyunu çok önceden kaybettiğinin bir göstergesiydi. Fakat yine de fotoğraflar, Çin’in uzlaşmaya açık bir aktör olarak tanınmasını sağlayacak.

Öte yandan Çin, teknoloji alanında ‘vazgeçilmez’ bir üretici olarak öne çıkıyor. Geçenlerde Apple’ın CEO’su Tim Cook, bir toplantıda ürünlerini Çin’de ürettirmek zorunda olduklarını çünkü o ölçekte bir üretimi yapabilecek kapasitede kalifiye işçinin hiçbir ülkede bulunmadığını açıkladı. Bu, Çin’in ekonomik olarak sağlam temellere oturan bir ülkeye dönüştüğünün açık göstergesi. Trump’ın bütün Amerikan markalarını ABD topraklarında ürettirme projesinin de daha şimdiden iflası anlamına geliyor.

Batı basınında bundan 4-5 yıl önce Çin hakkında çıkan analizler, çoğunlukla şöyle bir beklentiyi açık ediyordu: Ülkenin zenginleşmesiyle yeni bir orta sınıf oluşacak ve bunlar zamanla iktidarın başını ağrıtmaya başlayacak. Hatta ileri gidip bir iç savaş ya da kanlı bir iktidar mücadelesi bekleyenler de vardı. Bunlar tamamen ihtimal dışı değil elbette ancak Çin yönetimi bu arada ‘tek vücut’ olmanın da planlarını yapıyor.

19.yüzyılda İngiliz İmparatorluğu’nun kolonileşme faaliyetlerine benzer şekilde yalnızca ticarî çıkar üzerinden hareket eden Çin, Asya’da ve Afrika’da bugüne kadar ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin domine ettiği piyasaları ele geçirmekle meşgul. Batılı ülkeler gibi ‘toplumsal ajanda’ taşımayan Çin, buralardaki ‘güçlü’ iktidarlar ile de daha iyi anlaşıyor. En büyük dezavantajı ise Batı’nın bilgi tekelini hâlen elinde bulunduruyor oluşu. Diğer pek çok Batı-dışı ülke gibi genç beyinlerini eğitim için Batı’ya gönderiyor ve bunların önemli bir kısmı ülkeye geri dönmek yerine oralarda kalmayı tercih ediyor.

Bu arada kendi ülkesinde bilginin tekelleşmesi, tek merkezden kontrol edilmesi ve toplum üzerinde devlet gözetlemesini arttırılması yönündeki çalışmaları, benzer eğilimler taşıyan ülkeler tarafından dikkatle takip ediliyor. Teknoloji alanındaki atılımlar, ülkeyi cazibe merkezi hâline getirdiği gibi, ABD ve Avrupa ülkeleri karşısında da rekabet imkânı sağlıyor.

Bütün bunlara rağmen Çin’in dünyanın yeni lideri olamayacağının farkında olduğunu düşünüyorum. Zira bu, birkaç on yılda gerçekleştirilebilecek bir hedef değil. Bunun yerine Çin, daha akıllı bir strateji kullanarak, her seferde tek adım atıyor ve etki alanını genişletmeye çalışıyor. Afrika, bu konuda bir nevi pilot bölge.

Suriye krizi olmasaydı, ABD’nin öncelikli dış politika gündemi Çin’le Asya’da rekabet olacaktı fakat Ortadoğu yeniden ajandadaki yerini dayatınca, Amerikan diplomasisi özellikle Orta Asya’daki enerji hatları üzerinde yaşanacak rekabette geride kaldı. Şimdilerde ABD’nin kendi gündemi ile meşgul olmasının da yine Çin’in bölgedeki etkinliğini arttırma yolunda ona imkânlar tanıdığını belirtmek gerekir. Bu arada Başkan Trump’ın Çin’e yönelik ticarî yaptırımlar ilân etmesi, Çin’in Batılı ülkelere yine ekonomik karşılıklar vermesi, tarafların birbirlerini önümüzdeki süreçte de tartmaya devam edeceklerini gösteriyor.

Şu aşamada Çin’de ifade özgürlüğünü ya da insan haklarının tartışılması pek mümkün değil. Rejim, muhaliflerini cezalandırmayı sürdürüyor. İnsan hakları konusunda ise durum daha karmaşık: Çin’in güvenlik bürokrasisi vatandaşlarını dijital gözetleme yoluyla kontrol etmeye devam edeceğini gösterdi. Ancak gücü olanın kendi gerçeklerini dayatabildiği günümüzde, Çin’in gelecekte sosyo-kültürel alanlarda da etkin olacağını göz önünde bulundurmak gerekir.

[İskender Derviş] 4.5.2018 [TR724]