Mehmet Baransu: Balyoz darbe planıdır, bugün olsa yine yazarım

Kapatılan Taraf gazetesi yöneticileri ve muhabir Mehmet Baransu’nun yargılandığı davanın görülmesine bugün İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediliyor. Müdahale talebinde bulunan müştekilerden emekli albaylar Dursun Çiçek ve Suat Aytın, emekli tuğgeneral İhsan Balabanlı ve emekli amiral Kadir Sağdıç duruşmada hazır bulunuyor.

Mehmet Baransu, daha önceki duruşmada tamamlayamadığı savunmasına “Yüzün üzerinde davadan yargılanıyorum. Bu kadar sık heyet değiştirilen bir mahkemeye tanık olmadım.” diyerek başladı ve şöyle devam etti. “Balyoz darbe planıdır. Bugün olsa yine yazarm. Bırakın bir gazeteci olarak, bir vatandaş olarak suçu bildirdim. Ben bu haberi yapmasaydım suç işlemiş olurdum.”

HAKİM YAZMADIĞI HABERİ SORDU

Heyet başkanı Mehmet Baransu’ya kamuoyunda “Balyoz Darbe Planı” davası olarak bilinen, “Egemen Harekât Planı” başlıklı savaş planlarının eline nasıl geçtiğini sordu. Baransu, söz konusu başlığı taşıyan belgeleri görmediğini ve yayımlamadığını söyledi.

Baransu: “(Bavul) ben gazeteye giderken yolda tanıştığım biri tarafından verildi. O kişiyi tanımadığımı defaatle söyledim. Ben de o belgeleri bavula kimin koyduğunu soruyorum.” dedi.

Baransu, Balyoz Darbe Semineri’ndeki resmi ses kayıtlarının kendisine ulaşmasıyla ilgili soruya da cevap verdi ve “Ses kaydını çalan kim bilmiyoruz, ama başbakana götürülmüş. Dönemin başbakanı Gül, birkaç gün sonra görevini devrettiği Erdoğan ve kara kuvvetleri komutanı Aytaç Yalman’ı tanık olarak dinleyelim ve onlara kimin verdiğini bulalım. Oradan da çalana ulaşırız.” dedi.

Baransu, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman’ın kitabına atıfta bulunarak, söz konusu planların hazırlandığı seminerin emre aykırı olarak yapıldığını anlattı.

Baransu savunmasına devam ediyor.

[MedyaBold.com] 22.3.2019

Emniyet’i bombaladığı belirtilen uçak o gece yerden hiç kalkmamış TBMM’yi bombaladığı söylenen ise.. [Cevheri Güven]

15 Temmuz’la ilgili en çok tekrarlanan cümle “Meclis’i bombaladılar, Emniyet’i bombaladılar” cümlesi. O gece, Türkiye’deki herkesi birleştiren an da “TBMM’nin bombalandığı”na ilişkin televizyonlara düşen son dakika bilgisiydi.

Ahmet Nesin, çeşitli kanıtlar ve görüntülerle TBMM’nin bombalanmadığı, patlamanın içeriden gerçekleştirildiğine ilişkin çok sayıda yazı kaleme aldı ve program yaptı.

TBMM’nin bombalanması, Akıncı Üssü davasının en önemli yargılama konularından birisi. Yargılananların bunu kabul etmedikleri biliniyor. Bu konuda iddianame ve ek klasörlerden sızan belgeler arasında ise çelişkiler mevcut.

O gece TBMM bombalandı mı, bombalandıysa hangi uçaktan bombalandı sorusuna iddianame ve dava dosyasına giren belgeler üzerinden ilerleyerek bakmak gerekiyor.

Bu konuya girmeden, ilk bölümde yayınladığım habere bakmanızda fayda var. Akıncı Üssü’nde 15 Temmuz gecesi üsse ait 71 tane uçak bulunuyor. Diyarbakır’dan gelen 6 adet uçak da o tarihte üste. Böylece sayı 77 adet.

Savcılığın talimatıyla 15 Temmuz’da hangi uçaklarla bomba atıldığına ilişkin kriminal inceleme yapmak için TUSAŞ/TAİ görevlendiriliyor. Dava dosyasına göre TUSAŞ 66 adet uçak üzerinde kriminal inceleme yapıyor. 11 adet uçak ise incelenmiyor.

Üsteğmen Caner Fidancı ve Üsçavuş Yunus Özen’in savcılığa tanık sıfatıyla verdikleri ifadelerde; o gece Akıncı Üssü’nde “emekli savaş pilotlarını” gördüklerini belirtiyorlar.

Akıncı Üssü’nde MİT’e sabaha kadar bilgi veren Yarbay Nihat Altıntop ise üsten, o gece ışıkları kapalı, kuleyle telsiz irtibatı kurmadan kalkan uçaklar olduğunu belirtiyor. Ancak, şu an Ankara’daki farklı noktaları bombalamakla suçlanan pilotların tamamının kuleyle kurdukları temasa ilişkin dikta kayıtları Akıncı Dava dosyasında mevcut.

Bu durumda ortada şu tablo var: Akıncı Üssü’nde emekli savaş pilotları görüldü, üsten telsiz irtibatı kurmadan kalkıp inen karartılmış uçaklar vardı, savcılık üsteki 11 adet uçağın kriminal incelemesini yaptırtmadı.

Bu durumda ‘başta TBMM olmak üzere Ankara’daki bombardımanı, üste bulunan emekli pilotların kaldırdığı, kriminal incelemeden kaçırılan ve karartılmış biçimde kalkıp inen 11 uçak mı yaptı?’ sorusu gündeme geliyor.

Bu soru Akıncı Davası’ndaki belgelerle daha da karmaşık hale geliyor.

İKİ HEYET OLUŞTURULDU

Dava dosyasına göre 16 Temmuz 2016’da Akıncı Üssü’ne el koyan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Akıncı Üssü’nden o gece hangi uçakların kalktığı, hangi uçaklardan mühimmat atıldığına ilişkin tespit yapmak üzere iki ayrı teknik heyet oluşturdu. Hava Kuvvetleri’nden bir heyet; TUSAŞ/TAİ’den ise asıl geniş heyet.

İki heyetin tespit etmesi gerekenler ise “Uçağın kara kutusunu inceleyerek, kalkış zamanı, uçuş süresi, bomba butonuna hangi koordinatta, hangi irtifada ve süratte basıldığına ilişkin bilgiler ile kalan yakıt, DVR denilen kamera kaydı, bombanın uçaktan ayrılması için gereken ivmeyi oluşutaran patlayıcının bıraktığı barut izi, bombanın ayrılmasından sonra kalan boş katris kutusu, bombanın emniyet sigortasının durumu, bombanın uçaktan ayrılması sonrası kalan tel halka” bilgileriydi. Bunların tamamının toplanmasıyla yüzde 100 veri elde edilmiş olacaktı.

110 NUMARALI UÇAK

Akıncı İddianamesinin 532 numaralı klasöründe bulunan Hava Kuvvetleri Komutanlığı bilirkişi raporunda; 110 kuyruk numaralı uçak ile Emniyet Genel Müdürlüğü Havacılık Dairesi’ne saat 23:18’de bir adet GBU-10 bombasının atıldığı belirtiliyor.

Ancak 165613 numaralı dosyada TUSAŞ’ın hazırladığı raporda 15 Temmuz gecesi kalkan uçaklar listesinde 110 kuyruk numaralı uçak bulunmuyor. TUSAŞ uzmanlarının uçak üzerinde yaptığı incelemeden rapora yansıyan bilgide; 110 kuyruk numaralı uçağın son olarak 14 Temmuz’da kalkış yaptığı belirtiliyor.

Aynı raporda, 110 numaralı uçağın, yakıt tankının tam dolu olduğu, DVR ve DTC’nin olmadığı (uçak kalktığı an otomatik yapılan kamera kaydı) bombanın yüklendiği bölümün kontrolü sonucunda atış izi ve boş kovanının bulunmadığı, bomba yükleme istasyonunun sigortasının atık olduğu, tel halka olmadığı ve sonuçta bu uçaktan atış yapılmadığı belirtiliyor.

Kara kutu kaydı uçağın uçmadığını söylerken, kartiç sökülüp kontrol edildiğinde de bombaya ait bulunması gereken hiçbir ize rastlanmıyor. Rapor, “3 numaralı silah istasyonundaki bölümde kartiç sökülüp kontrol edildiğinde barut izinin olmadığı, emniyet sigortasının basılı olduğu, dolayısıyla mühimmat yüklenmediği ve atılmadığı görülmüştür” diyerek bunu teyid ediyor.

Ancak Hava Kuvvetleri Bilirkişi Raporu’nda 110 numaralı uçak uçmuş ve bir adet bomba atmış olarak belirtiliyor. Önemli nokta ise bu raporun kara kutu ve diğer somut verileri içermiyor oluşu. Yine de savcılığın iddianameye koyduğu rapor bu.

Raporda imzası bulunan kişi ise Binbaşı Uğraş Topçu. Bu isim oldukça önemli çünkü 15 Temmuz’da yıllık izinde olmasına rağmen, sonradan Dalaman’da olduğu ortaya çıkıyor. Dalaman’la Erdoğan arasındaki o geceki bağ düşünüldüğünde oldukça ilginç bir durum.

SAVCI UÇAK NUMARASINI MÜTAALASINDA SİLDİ

Akıncı Üssü Harekat Komutanı Albay Ahmet Özçetin’in, savunmasında TUSAŞ/TAİ raporundaki somut bilgilerle Emniyet’i bombaladığı iddia edilen 110 kuyruk numaralı uçağın hiç uçmadığını ispat etmesi üzerine ilginç bir gelişme yaşanıyor.

Savcılık, iddianamede yeralan “Emniyet’i bombalayan 110 kuyruk numaralı F-16” bilgisini mütaalasında çıkarıyor. Mütaalada bombardıman yapan uçakların numaraları yazılmıyor.

Bombardıman yapmakla suçlanan Albay Ahmet Özçetin’in “o gece havada başka uçaklar vardı, Emniyet’i onlar vurdu, tüm F-16’lar araştırılsın” talebi ise yerine getirilmiyor.

TBMM’Yİ VURDUĞU İDDİA EDİLEN 105 NUMARALI UÇAK

Emniyet’i vuran uçak bu gelişmeden sonra yargılamada kuyruk numarasız biçimde “bir uçak” şeklinde geçiyor ve 110 numaralı uçaktan artık sözedilmiyor.

TBMM’yi bombaladığı belirtilen uçak/uçaklarla ilgili durum ise daha farklı. İddianameye göre, 15 Temmuz gecesi 105 kuyruk numaralı uçakla 02:35’te ve 663 kuyruk numaralı uçakla 03:24 ve 03:25’te TBMM bombalanıyor.

Karakutu verilerine göre 105 numaralı uçak 02:33’te Akıncı Üssü’nden kalkış yapıyor. İddianameye göre ise Meclis’te patlama 02:35’te oluyor. Yani tam iki dakika sonra.

TUSAŞ’ın kara kutu verilerine göre ise 105 numaralı uçağın bomba butonuna 02:50’de 18.000 feette basılıyor. Görüldüğü gibi 15 dakikalık bir sapma sözkonusu.

Yargılanan pilotların F-16 uçuş kabiliyetleri raporlarından aktardıklarına göre; Bir F-16’nın Akıncı Üssü’nden kalktıktan sonra 43 kilometre uzaktaki TBMM’ye ulaşması, bomba atış hazırlığını tamamlaması, bombanın 18.000 feetten yere düşüş zamanı için toplamda en az 4-5 dakika gerekiyor. Dolayısıyla 02:33’te kalkan bir uçağın, iki dakika sonra 02:35’te TBMM’deki patlamayı gerçekleştirmesinin imkansız olduğu belirtiliyor.

Bir diğer nokta da, iddianamede uçağın kalkış zamanı için karakutu verisi dikkate alınırken, bomba butonuna basılma zamanı olarak (02:50) karakutunun dikkate alınmaması. Konuyla ilgili savunma yapan Akıncı Komutanı Tuğgeneral Hakan Evrim’in savunmasına göre; “105 numaralı uçak bu verilere göre TBMM’yi bombalamış olamaz.”

Uçaktaki ve karakutudaki zaman verileri doğrudan GPS uydularından alındığı için değiştirilmesi mümkün değil. Bu durumda 105 numaralı uçak daha yerden kalkıp irtifa kazanma aşamasındayken Meclis’te meydana gelen patlamanın nasıl gerçekleştiği sorusu gündeme geliyor.

Sanıkların iddiasına göre ise F-16’dan TBMM’de görülen “basketbol smaç hareketi gibi” bomba atılması mümkün değil ve TBMM o gece F-16’lar tarafından bombalanmadı.

BAŞKA UÇAK BOMBALAMIŞ OLABİLİR Mİ?

Meclis’i bombaladığı iddia edilen 105 numaralı uçakla ilgili durum böyle. Raporlara göre o saatte 696, 074 ve 689 numaralı uçaklar havada görülüyor. Ancak yapılan bilirkişi incelemelerinde bu üç uçaktan atış yapılmadığı tespit ediliyor.

Bu bilgiler ışığında Tuğgeneral Hakan Evrim savunmasında şöyle diyor: “02:35’teki bombalamayı Akıncı uçakları yapmamıştır. Bu bilirkişi raporlarına göre o kadar açık ki, o zaman Meclis 105 numaralı uçak tarafından bombalanmamış ise kim bombaladı Meclis’i? Meclise adeta basketboldaki smaç hareketi gibi bir bombalama yapan uçak hangi üssün veya ülkenin uçağıdır? Meclis’e bombalama yapan başka bir uçak ise 105 numaralı uçağın 02:50’de attığı iddia edilen bomba nereye atılmıştır? Yoksa 105 numaralı uçağa mühimmat hiç yüklenmemiş midir?”

663 NUMARALI UÇAK

İddianameye göre üç kez bombalanan Meclis’e ikinci ve üçüncü bombayı atan uçak olarak ise 663 kuyruk numaralı uçak olarak belirtiliyor. Bu uçağın dört adet TÜRKSAT’a ve iki adet Meclis’e bomba atışı yaptığı iddia ediliyor.

Bilirkişi raporuna göre, uçaktaki DVR ve DTC yani kamera görüntülerine ulaşılamadığı belirtiliyor. TUSAŞ’ın Kara kutu kaydını içeren raporuna göre uçak 03:19’da Akıncı’dan havalanıyor.

İddianamede TÜRKSAT’ın vuruluş zamanı olarak: 03:14, 03:15, 03:17 ve 03:19 olmak üzere peş peşe dört atış zamanı belirtiliyor. Bu patlama saatlerinde karakutu verisine göre 663 kuyruk numaralı F-16 daha yerde, henüz kalkış yapmamış durumda.

TBMM’ye atıldığı iddia edilen bomba için ise 153516 numaralı rapora göre verilen saat 03:22:49.
Yani 663 kuyruk numaralı uçağın kalkışından 3 dakika sonrası. Uçağın 3 dakika içinde önce TÜRKSAT’ı ardından Meclis’i toplamda 6 kez bombalamış olması gerekiyor. Ancak tüm bu zamanlar ile karakutu birbiriyle uyuşmuyor.

Tuğgeneral Hakan Evrim’e göre tüm bu verilen TÜRKSAT ve TBMM’nin Akıncı Üssü’nden kalkan uçaklar tarafından bombalanmadığını gösteriyor.

Ancak burada Akıncı Üssü’ndeki uçaklardan 11 tanesinin kriminal incelemesinin yapılmadığını, o gece karartılmış olarak kuleden izinsiz olarak kalkan uçakların bu 11 uçak olabileceğini ve bu uçakların üste görüldüğüne ilişkin şahitler bulunan emekli savaş pilotları tarafından uçurulmuş olabileceğini hatırlatmakta fayda var.

BAKIM GÖREVLİLERİNİN İFADELERİ

Akıncı Üssü’nde kalkışların yapıldığı belirtilen 143 Hat Bakım Komutanı ve Personeli’nin ifadeleri burada oldukça dikkat çekici. 143 Filo hattında çalışan bakım subayı Üsteğmen Ahmet Fatih Akbulut ifadesinde gördüklerini şöyle anlatıyor: “Sabaha kadar olan uçuşlarda hiçbir uçağımızdan hiçbir mühimmat atılmamıştır. Uçaklar gittikleri mühimmatla aynı şekilde geri dönmüşlerdir”

Aynı şekilde uçuş hattında görevli Başçavuşlar Serhat Maçar, Süleyman Soner Aksoy ve Mehmet Acı da ifadelerinde uçakların kalkış yaptıkları mühimmatla geri geldiklerini ifadelerinde belirtiyorlar.

Tuğgeneral Hakan Evrim’in savunmasında dile getirdikleri bu noktada oldukça önem taşıyor.

[Cevheri Güven] 22.3.2019 [MedyaBold.com]

Dolar niye yükseldi?

SAMANYOLUHABER  | ANALİZ- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı ve Hazine Bakanı Berat Albayrak’ın Orta Anadolu şivesi ile sarfettiği, “Dolar alanlar gara gara düşünüyor.” sözlerinin mürekkebi kurumadan döviz piyasası yeniden hareketlendi.

Döviz piyasası en hareketli günlerinden birini yaşıyor. Dolar 22 Mart Cuma günü sabah saatlerinde 5,58 TL'ye kadar yükseldi.

22 Mart Cuma günü sabah saatlerinde 5,46 TL’den satılan dolar ilerleyen dakikalarda hızla yükseldi ve 5,57 TL’yi aştı. TL’nin dolara mukabil kısa sürede kaybı yüzde 2’ye yaklaştı.

Türkiye saati ile 11:40 itibarıyla 1 ABD Doları 5,5693 TL’den işlem görüyor. Dolar öğleden sonra 5,60 TL'yi de gördü.

EURO 6,30 TL OLDU, BORSA SERT DÜŞTÜ

Euro 6,22 TL’den 6,31 TL'ye, yarım dolar+yarım euorodan teşkil edilen sepet kur 5,84 TL'den 5,92 TL’ye yükseldi.

Borsa İstanbul (BİST) 100 endeksi yüzde 2,34 değer kaybederek 101 bin puanın altına indi.

ALTIN FİYATLARI: ÇEYREK 385 TL, CUMHURİYET 1.551 TL

Altın fiyatlarının belirlendiği İstanbul Kapalıçarşı’da altının gram fiyatı yüzde 2’ye yakın artarak 234 TL oldu.

Çeyrek altın 385 TL’den, yarım altın 749,5 TL'den ve Cumhuriyet altını 1.551 TL’den satılıyor.

Doların düşmesini gerektiren bir dönemde bugünkü sert yükseliş piyasayı daha da endişelendirdi.

FED "FAİZ ARTIRMAYACAĞIM" DEDİĞİ HALDE TL DÜŞÜŞTE

20 Mart Çarşamba akşamı ABD Merkez Bankası'nın (Fed) yıl sonuna kadar faiz artırmayacağı mesajı vermesi TL’yi rahatlacak bir gelişme olarak yorumlanmıştı.

İlk saatlerde dolar yüzde 1'in üzerinde düşerek 5,48 TL’den 5,40 TL'ye kadar geriledi. Ancak kur bu seviyelerde tutunamayarak yeniden yönünü yukarı çevirdi.

Lira dün gelişen piyasa para birimleri arasında da en fazla değer kaybeden para oldu.


Merkez Bankası verilerine göre Türkiye'de bankalarda döviz tevdiat hesapları 15 Mart'ta 175,8 milyar dolar ile yeni bir rekor kırdı. "Dolar seçimden sonra daha da artacak." endişeleri dolara talebi artırıyor.

BANKALARDA DÖVİZ HESAPLARINDA REKOR: 175,8 MİLYAR DOLAR

Dolara dönük artan talebin kurdaki yükselişte etkili oldu.

Merkez Bankası (TCMB) tarafından açıklanan veriye göre döviz tevdiat hesapları (DTH) 15 Mart haftasında 4 milyar dolar artışla 175,8 milyar dolara yükseldi.

Hem hane halkı hem de kurumların elindeki döviz tutarı tarihin en yüksek seviyesine çıkmış oldu.

ABD İLE YENİ BİR AĞUSTOS KRİZİ FELAKET OLUR

ABD'nin Türkiye'ye Rus S-400 hava savunma sistemlerinde ısrar etmesi halinde müeyyide uygulayacağına dair sert mesajlar döviz piyasasında tansiyonu yükseltti.

Krizin devam ettiği bir dönemde ABD'nin "S-400'ü teslim alacaksanız F-35 taarruz uçaklarını vermiyorum." muhtırası vermesi piyasada yeni bir depreme sebebiyet verebilir. 

TRUMP İKİ TWEET ATTI, TÜRKİYE KRİZE GİRDİ

2018 yılı ağustos ayında ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye'de tutuklu Pastör Andrew Brunson'ın serbest bırakılması için attığı iki tweet, Türkiye'yi kur şoku ile karşı karşıya getirmişti.

Dolar bir ayda yüzde 35 artmış, akabinde Türkiye ekonomik kriz tüneline girmişti.


Döviz fiyatları ani yükselince İstanbul Tahtakale'de döviz büfeleri fiyat tabelalarını dakika dakika değiştirmek mecburiyetinde kaldı.

“FIRSAT BULDUKÇA DOLAR ALIYORLAR”

Spinn Danışmanlık Kurucu Ortağı Özlem Derici Şengül, kurda en ufak bir gevşeme olduğunda hem şirketler hem de hane halkının dolar biriktirdiğine işaret etti.

Şengül, "Bu durum da kuru aşağı getirmekte elimizi zorlaştırıyor. Beklentiler çok önemli, beklentiler sanki bozulmuş gibi görülüyor." değerlendirmesini yaptı.

TL'NİN DEĞER KAYBETMEMESİ SÜRPRİZ OLUR

İsminin açıklanmasını istemeyen bir bankacı, "2018 yılı ağustos ayındakine benzer bir hava var. Her an herşey olabilir endişe hâkim. Bugün dolar soran müşteri sayısı çok fazla. TL'nin değer kaybedeceği o kadar aşikâr ki bu saatten sonra kaybetmemesi sürpriz olur." değerlendirmesinde bulundu.

Aynı bankacı fiziki dolar bulmakta yer yer zorluk çekildiğini de aktardı.

[Samanyolu Haber] 22.3.2019

Âşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-6 [Tarık Burak]

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin doğup büyüdüğü Korucuk Köyü’nde 1940’lara kadar okul yoktu.  Zaten halk çocuğunu okula göndermekten korkuyordu. Dini eğitimin yasaklanması, öğretmenlerin inanca aykırı tavır ve söylemleri halkta devletin okullarına karşı bir korku oluşturmuştu. Devletin eğitim sistemi milletin inanç hayatına uymuyordu. İnsanlar, evlatlarının dini inançlarını kaybetmelerinden endişe ediyordu.

O gün Kur’an yasaktı, ezan yasaktı ama; bütün yasaklara rağmen sağlam bir nesil yetişiyordu. Bugün ise ‘dindar bir nesil yetiştirmek’ istediklerini ifade edenler, tam aksine dinden kopuk bir neslin doğmasına neden oldular. Siyasal İslam adı altında, dünyaperestlik, şakilik, serkeşlik, şehvanî arzular, servet ve şöhret meyli sunuluyor. Bugün İslâm’ın mâruz kaldığı tehlike çok daha öldürücüdür. Fakat, toplum, benliğini kemiren, mana kökünü darbeleyen, ruhî dinamiklerini yok eden hadiseleri pek sezemiyor. Cemiyetin basiret gözü tamamen körleşmiş. İçi boş bir muhafazakarlık tiplemesi ortaya çıkmış ve pek çok kişi sürü psikolojisi ile göstermelik olarak dine yakın gözükmekte. Ülkede insanların İslam'dan uzaklaştığı, deizm ve ateizme yöneldiği bir gerçek.

İşte bugün ve Hocaefendi’nin çocukluk yılları olan 1940’lı yıllar…

Korucuk Köyü’nde 1944’ten itibaren caminin bitişiğindeki medreseyi sınıf olarak kullanmaya başladılar. Gündüzleri çocuklara, geceleri de yaşlı erkek ve kadınlara orada okuma-yazma öğretiyorlardı. ‘O yaşlı başlı insanların durumunu pencereden seyreder gülerdim.’ diyor Hocaefendi hatıralarında. Olgun insanların o halleri kendisine çok tuhaf geliyordu. Nüfus kaydına göre (1942) yaşı tutmadığı için ilk sene Hocaefendi’yi okula almadılar. 1946 yılında okula başladığında yaşı yine tutmuyordu; fakat o yine de devam etti. Üç yıl bu okula gitti.

Öğrenciler, zor şartlarda eğitime başlamışlardı ama; okul üniforması olan önlüğü giyemiyorlardı. Çünkü köylü fakirdi. Ailelerin okuldaki çocuklarına önlük alacak durumları yoktu.

Bu arada Hocaefendi’nin ilkokula başladığı 1946 yılında ülkede önemli bir gelişme yaşanıyordu. Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılan Celal Bayar, Adnan Menderes, Tevfik Koraltan ve Fuat Köprülü 7 Ocak 1946’da Demokrat Parti’yi kurdular. Seksen dört maddelik programının esasını liberalizm ve demokrasi oluşturuyordu. Demokrat Parti 27 Mayıs 1960 İhtilali’ne kadar varlığını devam ettirecekti.

İlkokul Yıllarından Bir Hatıra…

Hocaefendi, hatıralarında Belma ismindeki ilkokul öğretmeninden bahseder: “Okulda bir de Belma Öğretmen vardı. Bana çok iltifat ederdi. Bazan sınıfta, bana bakar ve "Bir gün Galata Köprüsünde genç bir teğmen dolaşacak ve ben onu şimdiden seyrediyorum" derdi. Kendisi İstanbulluydu. O'nunla ilgili unutamadığım bir hatıram vardır. Bir gün her nasılsa sınıfta gürültü edenler arasına ben de karışmıştım. Diğerlerini dövdü. Sıra bana gelince kulağımdan tuttu ve sadece "Sen de mi?" dedi. Bu bir çift söz bana yetmişti.”

Okuldaki öğretmenlerden birisi aşırı din düşmanıydı. Hocaefendi’nin teneffüslerde dahi namaz kılmasını hazmedemiyordu. Ancak o, yine de bir sıranın üstüne çıkıyor ve namazlarını kılıyordu. Hocaefendi’nin adını molla koymuştu bu öğretmen. Bütün sebep de onun namaz kılmasıydı. Fakat, öğretmenin bütün baskıları ve dalga geçmeleri de onun namaz kılmasına engel olamadı.

Namaz Hassasiyeti

Hocaefendi, 8-9 yaşlarında ilkokula devam ederken bir taraftan da ailesine bütün işlerde yardımcı oluyordu. Etrafı toplama, süpürme, yemek yapma, bulaşık yıkama ve davarları gütmeye kadar her işe koşuyordu. Bütün bu koşuşturma içerisinde yine de okumayı ihmal etmiyordu. Yorgunluğuna rağmen gecelerini değerlendirmek istiyordu. Yine, çok yorgun olduğu bir gün yatsı namazını kılmadan uzanmıştı. Biraz dinlendikten sonra kalkıp namazını eda edecekti. Evladının her halini dikkatle takip eden Refia Hanım, onun namaz kılmadan yattığını fark etmişti. Bu durumdan çok rahatsız oldu ve kendisine seslenip: “Namazını kıl öyle yat, ben de yorgunum seni kaldıramam belki” dedi. Hocaefendi, o ana kadar da namazını kılmadan asla yatmamıştı. Yorgunluk ve annesinin merhametine dayanarak; “Ana çok yorgunum, kalkar kılarım.” diye cevap verdi. Refia Hanım çok üzüldü.  Bütün gün o da çalışmış çabalamıştı. Oldukça bitkindi. Ama, onlar için bir vakit namazı geçirmek başlarına dünyanın yıkılması demekti. 'Eğer namaz kılmadan yatarsan sabah kalktığımda senin cenazeni göreyim' dedi ve oğlunun gece uyanamayacağını düşünüp endişelenerek o yüzden ellerini kaldırıp dua etti. Hocaefendi, bu sözler üzerine kalkıp namazını kılacak ve ‘namaz karşısındaki bu ciddi tavrı’ ömrü boyunca unutamayacaktı. 

Hocaefendi’nin 9 yaşında olduğu 1947’de Amerika, komünizm tehlikesine karşı dünyanın jandarmalığını üstleniyordu. 12 Mart 1947’de Truman Doktrini ile Amerika, özellikle Türkiye ve Yunanistan’ı komünizme karşı korumaya yöneldi. Nitekim Yunan iç savaşında komünistler mağlubiyete uğradı. Bu doktrinle Türkiye, Sovyetler’e karşı kendisini güvende hissetti. Türkiye Batı bloğu ile yakınlaştı ve NATO’ya girme sürecine girdi. Marshall Planı da bu doktrinin bir neticesiydi. Yine bu dönemde, Hindistan bağımsızlığına kavuştu (1947).

1948’den sonra Bediüzzaman’a yapılan zulüm ve baskıların şiddeti arttı. Büyük bir isyan hadisesi vuku bulmuş gibi Vali ve Emniyet Müdürü sürekli Emirdağ üzerine hiddetle gidip gelirken, diğer taraftan beş uçak da Emirdağ üzerinde uçuşlar yaparak, halkı ve Nur talebelerini korkutup sindirmek istiyordu. 23 Ocak 1948’de Bediüzzaman ve çevre illerden tutuklanan pek çok talebesi Afyon Cezaevine konuldu.

Afyon hapishanesinin şartları daha da ağırdı. Hapishanenin en üst katındaki yetmiş kişi kapasiteli ve çoğu kırık olan yirmi dört pencereli bir koğuşa Bediüzzaman tek başına konuldu. Eksi yirmilere kadar düşen dondurucu kış soğuğunda, kendisine soba dahi verilmedi. Yetmiş yaşının üzerinde bedenen iyice çökmüş olan Üstad , açlıktan bitkin bir hale düşürülerek kendisine üç kez zehir verildi. O, bu tahammülsüz ızdıraplara, çilelere sabrediyor ve talebelerine de bir şekilde ulaştırdığı teselli mektupları ile onları da sabretmeye davet ediyordu.

Yine bu devrenin önemli gelişmelerden birisi de Gandi’nin, 30 Ocak 1948 akşamı suikaste uğramasıydı. Son nefesinde "ALLAH!" demişti. Mohandas Gandi, yalnız Hindistan'ın bir değeri değildi, bütün dünya insanlarınındı. Arkasında kalan hiçbir malı yoktu, yalnız eskimiş bir çift takunya ve gözlüğünden başka...

Dönemin çok çarpıcı bir hadisesi de İsrail Devleti’nin kurulmasıydı. (14 Mayıs 1948) İngilizler, bölgede kurulacak bir Yahudi devletinin Arapları fazlasıyla kızdıracağını bile bile Filistin’de İsrail’in kurulmasına izin verdi.

İsrail Devleti’nin kuruluşunun ilan edilmesinden sonra Arap Birliği İsrail'e savaş açtı. Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak kuvvetleri üç yönden saldırıya geçerek önemli ilerlemeler kaydettiler. Ancak savaş sonradan Araplar’ın aleyhine dönüştü. Ve İsrail savaş sonunda 1947'de elde ettiği %56’lık Filistin toprağını %78’e çıkardı.

Alvar Köyü’ne Göç (1949)

Ortadoğu’da dengelerin değiştiği ve Bediüzzaman’ın, 1949’da Afyon’da keyfi bir muameleyle hapiste tutulduğu bu devrede Hocaefendi ilkokul üçüncü sınıftaydı ve ailesi Korucuk’tan Alvar Köyü’ne göç etmek üzereydi.

Ramiz Hoca 1949 yılına kadar kendi köyü Korucuk’ta imamlık yapmıştı. Son dönemlerinde köy halkı arasında ‘imamlık’ konusunda görüş ayrılıkları baş gösterdi. Bazı kişiler Ramiz Hoca yerine başka imam tutulmasını istiyor, bazıları da Ramiz Hoca’nın devam etmesini arzu ediyordu. Sıkıntıların çözümü yine Alvarlı Efe Hazretleri’nden geldi. Ramiz Hoca’ya, yıllarca imamlık yaptığı Alvar’da vazife yapmasını tavsiye etti. Alvarlılar buna zaten razıydı. Ramiz Hoca, Efe’nin sözünü tuttu ve Korucuk’tan ayrılıp Alvar Köyü’nde imamlık yapmayı kafasına koydu. Bu mevzu ortaya çıktığında mevsim kıştı, taşınmak için baharı beklediler. Ayrılmak, gidenler için de geride kalanlar için de çok zordu. Ailelerin hep bir arada yaşadığı o yıllarda evden bir bölümünün çıkması ölüm gibi ağır gelmişti onlara.

Neticede 1949 yılında çok zor da olsa Korucuk’tan ayrıldılar. Alvar’da caminin hemen karşısındaki imam evine yerleştiler. İki odadan ibaret küçük bir evdi burası. Zaten fazla eşyaları da yoktu.
Fethullah Gülen Hocaefendi, babasının Alvar Köyü'ne imam olması ve ailesinin oraya taşınması nedeniyle üçüncü sınıfı bitirmeden ilkokulu bırakmak zorunda kaldı ve daha sonra dışarıdan tamamladı.

“İki buçuk sene kadar okuduktan sonra okuldan ayrıldım. Babam, İmam olarak Alvar'a gittiği için biz de ailece oraya taşındık. Bir daha da okula gitmedim. Bir ara Korucuk'a gelmiştim. Belma Öğretmen beni görmüş ve 'Ben seni dördüncü sınıfa geçirdim' demişti. Fakat onun bu jesti de fayda etmedi. Okula gitmedim. İlkokulu daha sonra, Erzurum'da dıştan imtihanla bitirdim.”

Ramiz Hoca’nın Alvar’a taşındığı sıralarda 4 Nisan 1949’da NATO kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan güçlü çıkan komünist emperyalizminin muhtemel saldırılarına karşı, hür milletlerin istiklal ve toprak bütünlüğünü savunmak niyetiyle kurulan bir teşkilattı.

Tam bu sıralarda, Amerika'yla nükleer silah yarışına giren Sovyetler Birliği, Ağustos 1949’da ilk atom bombası denemesini gerçekleştirdi.

Hocaefendi’nin annesi Refia Hanım’ın Alvar’daki yükü daha da artmıştı. Hoca hanımı olduğu için köylünün kendisinden beklentileri vardı. İlmi de olduğundan hiçbir şeyden geri kalmıyor, yetişebildiği her türlü hizmete koşturuyordu. Bu arada ev işlerinde en büyük yardımcısı da Hocaefendi’ydi:
“Babam Alvar Köyüne imam gidince annem tamamen yalnız kalmıştı. Büyükannem (Munise Hanım) ablamı yanında alıkoyduğu için ev işlerinde ona yardım etme yükü bana düşmüştü. Çünkü evin en büyüğü bendim. Yaşım dokuz veya ondu. Bir taraftan hıfzımı tamamlıyor, diğer taraftan da anneme yardım ediyordum. Hamur yoğurur, yemek yapar, bulaşık ve çamaşır yıkamada yardımcı olurdum. Tabii ki yine de anneme düşen çok iş kalırdı. Bu arada koyun ve ineklerin sağımını da o yapıyordu. Velhasıl anamın hayatı bütünüyle çileydi. İşte bütün bunlara rağmen bizlerin yetişmesi için de amansız mücadele vermişti. Bu da bana tesir eden ve hayatımın bazı dönemlerinde yapmam gereken işlerde beni yönlendiren ve benim için süreklilik arzeden tesirler arasındadır diyebilirim.”

Hocaefendi’nin Alvar Köyü’nde çocukluk yıllarını meşakkatlerle geçirdiği günlerde Bediüzzaman Hazretleri hala Afyon hapsinde tutuluyordu. Mahkemenin bir karar alamamasından dolayı Üstad ve talebeleri yargı sürecini Afyon hapsinde geçirdikten sonra 20 Eylül 1949 günü tahliye edildi. Ancak, beraat etmiş olsa bile, 2 Aralık 1949 tarihine kadar Üstad’ın Afyon’dan ayrılmasına müsaade edilmedi. Keyfi bir muameyle polis nezaretinde Emirdağ’a gönderildi. Burada iki sene ikamet etmeye mecbur bırakıldı.

Bernard Lewis Türkiye’de (1950)

1950’li yılların başında, İngiliz asıllı bir Amerikalı olan Bernard Lewis Türkiye’ye geldi. Osmanlı arşivlerini inceledi ve “Modern Türkiye’nin Doğuşu” adlı kitabını yazdı. Sonraları “Medeniyetler Çatışması” tezini ilk kez ortaya atacak olan Lewis, Batı dünyasında günümüzün en etkili İslâm tarihçisi ve Ortadoğu uzmanlarından biri olarak kabul edilecekti. Lewis’in “Medeniyetler Çatışması” fikrine karşı dünyanın dört bir tarafında vesile olacağı sulh adacıkları ve tesis edeceği diyalog köprüleriyle farklı medeniyet ve kültürleri buluşturacak olan Fethullah Gülen Hocaefendi o yıllarda henüz çocuktu. Hocaefendi’nin ufkunu o günlerde keşfedemediklerinden İslam âleminin moderniteyle problemi olduğunu ileri sürerek çatışmadan bahsedeceklerdi. 

Kore savaşı (1950-1953)

Kore savaşı 1950-1953 yılları arasında Komünist Kuzey Kore ile Güney Kore arasında yaşandı. Stalin’in Kuzey Kore’yi desteklemesiyle ABD savaşa müdahale etti. Böylece, savaş boyut değiştirdi ve genel bir hal alarak “Komünist blok - Hür dünya” mücadelesine dönüştü.

Birleşmiş Milletler kararı çerçevesinde Türkiye Kore’ye bir tugay yani 5090 asker gönderdi. İskenderun’da askerlik yapmakta olan Bediüzzaman’ın talebesi Bayram Yüksel Ağabey de bu savaşa katıldı. Zaten, Üstad hazretleri “Allah’ı inkar fikrine karşı yapılan bu harbe katılmak lazımdır.” diyerek fikrini beyan etmişti. Kore Savaşı’na katılan talebesi Bayram Yüksel ile 1907 yılında İstanbul’da tanışıp dost olduğu Japon Başkomutanı’na Risale-i Nur Külliyatı’nı gönderdi.

Hocaefendi’nin Hafızlık Çalışmaları (1951)

Hocaefendi, Korucuk’ta 2,5 yıl kadar okula gitmiş, fakat Alvar’da tekrar başlamamıştı. 1951 yılında babası Ramiz Hoca'dan Arapça dersleri aldı. Gramer kitapları Emsile ve Binâ’dan bir miktar talim etti. Babasına ait ne kadar Osmanlıca kitap varsa okudu bu dönemde. Ramiz Hoca’daki sahabe hayranlığı ona da geçmiş, onlara ait hayat hikayelerini o yaşlarda adeta ezberlemişti. Daha sonra Ramiz Hoca, çevresindekilerin tavsiyesi ile iki üç çocukla beraber Hocaefendi’yi de hafızlığa başlattı. Ev işlerinden ve hayvanları gütmekten vakit bulabildiği ölçüde ezber yapan Hocaefendi iyi çalıştığı günlerde yarım cüz (10 sayfa) kadar ezberleyebiliyordu. Ramiz Hoca yumuşak üslubuyla onu teşvik ediyordu. Refia Hanım da tam bir hafız olmamasına rağmen Hocaefendi’nin ezberlerini dinliyordu. 
'Ben şahsen hafızım ve hayatımda iki defa hafızlık yapanlardanım. Bir, on küsur yaşlarındayken babam yaptırmıştı. Bazı sebeplerden ötürü üzerinde duramadığımdan tamamen unutmuştum. Daha sonra 1980'lerde tekrar dört ayda hafız oldum. Fakat kemâl-i samimiyetle söylemeliyim ki, onu her okuyuşta yeni yeni ufuklar, yeni yeni kıtalar keşfediyor gibi oldum. Ona gönlünü veren herkesin de aynı şekilde düşündüğünü zannediyorum. Elverir ki, mânâya âşina olarak ondaki ilâhi maksatlar takip edilebilsin ve biraz da konsantrasyon içinde ciddî bir biçimde okunsun.’

Hocaefendi, bu gayretlerinin yanında Alvar köyünde “Alvarlı Efe” olarak bilinen Şeyh Muhammed Lütfi Efendi’den de dersler aldı.

Bu arada, 1951’de Hocaefendi’nin kardeşi Fazilet doğdu.

Bediüzzaman’ın Papa ile Diyalog Faaliyetleri (1951)

Bu dönemde Bediüzzaman’ın dünya insanları ile diyaloga geçtiğini görüyoruz. Zülfikar adlı eser Vatikan’a Katoliklerin dini lideri Papa’ya gönderildi (1951). Aynı yıl, Vatikan’dan gelen yazıda gönderilen “el yazısı güzel eser” için teşekkür ediliyordu.

Hocaefendi’nin Hasankale Günleri (1952)

Babasının çalıştırmasıyla hıfzını tamamlayan Hocaefendi, ertesi yıl yaz mevsiminde ilk defa ev ve tarla işlerinden muaf tutularak Hasankale’de Hacı Sıdkı Efendi diye bilinen bir zattan talim ve tecvit okumaya başladı (1952). Ancak Hasankale'de kalacak yeri olmadığı için Alvar'dan her gün 7-8 kilometrelik yolu yaya olarak gidip gelmesi gerekiyordu.

Hacı Sıdkı Efendi bezzazdı, manifatura işleri yapıyordu. Sadece Allah rızası için talebe okutuyordu. Fakat, işinden boşaldığı anlarda ancak dükkanında bir-iki talebeyle meşgul olabiliyordu. Aynı zamanda, talebelerin öğlen yemeklerini de kendisi karşılıyordu. 

Bu tarihlerde, insanlığın başına bela olacak nükleer silahlanma yarışında Amerika Birleşik Devletleri “Mike” adlı ilk hidrojen bombasının denemesini gerçekleştiriyordu (1952).

Hocaefendi, Kurşunlu Camii Medresesi’nde (1952)

Ramiz Efendi, Alvar ile Hasankale arasında bir çocuk için çok uzun sayılacak bir yolu, evladının her gün yaya olarak gidip gelmesinden endişe duymaya başladı. Bu yüzden, onu artık Hasankale'ye göndermedi.

Hocaefendi, yeniden Alvar Köyü’nde babası Ramiz Hoca’dan ders almaya başladı. Ama bunlar kendisi için yeterli değildi. Evladının ilim alanındaki hevesinin ve kabiliyetlerinin farkında olan Ramiz Hoca, nasıl bir yol izlemesi gerektiğine karar veremiyordu. Hocaefendi, bu arayı yine çeşitli kitaplar okuyarak geçirdi.

İşte tam bu kararsızlık döneminde, Alvar İmamı’nın ‘bunu mutlaka okutalım!’ tavsiyesi ve yol göstermesi üzerine Hocaefendi, 1952 yılında Erzurum’da Kurşunlu Camii medreselerinde talebe okutan Alvar İmamı’nın torunu Sadi Efendi’nin yanına verildi. Hocaefendi’den beş altı yaş büyük olan Sadi Efendi temiz ve mazbut bir insandı. Ancak yaşı çok gençti ve tecrübesizdi. 

Kurşunlu Camii Medresesi, tavanı ahşap, küçük bir medreseydi. Aşağı yukarı iki kilim boyu kadar bir yerde beş-altı insan kalıyordu. Hocaefendi ilk defa burada medreseye başlayacaktı. Kolunda bir sandık vardı ve bütün eşyası da ondan ibaretti.

Fethullah Gülen Hocaefendi bu medresede iki buçuk ay içinde Emsile, Bina ve Merah'ı metin ezberleyerek okudu. İzhar'ı bitirdi. Akranlarına göre hızlı ilerliyordu. Kâfiye okumasına lüzum görülmedi ve Molla Câmi'ye başladı.

Caminin etrafındaki küçük odalardan oluşan medresede çoğunlukla patatesten başka yemek pişmiyordu. Küçücük odalarda yerde hasır, hasırın üzerinde yatakları vardı. Odasında yemeğini kendisi yapıyordu. 

Abdülhalık Gömeç o günlerde Fethullah Gülen Hocaefendi ile beraber okuyan arkadaşlarından biriydi.  Gömeç, o günleri şöyle tasvir ediyor:

“Okuduğumuz medrese çok ilkeldi. Yere bir hasır atar ve onun üzerine serdiğimiz yatağımızda oturur, uyur, yer, içer, ders çalışırdık. Kiler dediğimiz bir yer vardı, erzaklar orada dururdu. Çok karanlık bir yerdi; Kurşunlu Medresesi'nin hapishane olduğu dönemlerde idamlar burada infaz edilirmiş... Gülen, haksızlığa tahammülü olmayan bir insandı. Bir gün arkadaşlardan biri bana sövdü. Hırsımdan oturup ağladım. O beni ağlar görünce, derdimi sordu, öğrendi. Bana söven çocuğun yakasını tuttu ve onu dövdü. Sert mizaçlıydı. Güçlü-kuvvetliydi. Ama gücünü ve kuvvetini hiçbir zaman haksızlıktan veya güçlüden yana kullanmazdı. Bir fotoğrafımız vardır. O üç düğmeli ceketiyle... Bütün varlıklı gençler üç düğmeli ceket giyerdi. O günlerde modaydı. Fethullah Gülen pantolonunun da ütülü olmasına itina ederdi. Saçlarını hiç dağınık görmedim.”

Hocaefendi’nin bir başka medrese arkadaşı olan Sadi Kayhan da o günleri şu sözlerle dile getiriyor:
“1953 yılında Kurşunlu Medresesine gittim. Hocaefendi de orada talebeydi. Tanışmamız burada oldu. Ancak o devrelerde Medreseler bakımsızdı. Talebeyi himaye eden hamiyet sahibi insan çok azdı. Onun için bizim medresede patatesten başka yemek pişmezdi. Her oda yemeğini kendi pişirir ve yemek pişirme nöbetle yapılırdı. Ancak Hocaefendi'nin odasında yemekleri hep o yapardı. Her yemekten evvel iştahımı kabartır ve "Size öyle bir yemek yaptım ki parmağınızı ısıracaksınız" derdi. Biz de bugün başka bir yemek yiyeceğiz zannederdik. Halbuki yine önümüze patates yemeği gelirdi. Ancak Hocaefendi her defasında patatesin başka bir türlü yemeğini yapardı.

Kendi işini daima kendisi yapardı. Hiç kimse onu bir başkasına iş buyururken görmedi. Elinden geldiğince başkalarının işini görmeyi severdi ve severek yardımda bulunurdu.

Halkın kanaatine mal olmuş bazı yanlış düşünceleri hiç çekinmeden tenkit ederdi. Bilhassa, mübalağalı anlatımların hep karşısında olmuştur.

Halkın sevdiği ve okuyup dinlediği bazı kıssalar vardı. O bu kıssaların birer uydurma olduğunu söyler ve karşı çıkardı. Biz onun bu tür davranışlarını o gün için yadırgardık. Halbuki aradan seneler geçtikten sonra onun ne kadar haklı olduğunu anladık.

İlmin izzetini muhafazada onun kadar hassas davrananı hatırlamıyorum. O günlerde bir cenaze olduğunda bizi götürürler, hatim okuturlar ve cebimize üç beş kuruş harçlık koyarlardı. Biz böyle bir günü dört gözle beklerdik. Çoğumuz itibariyle fakirdik, paraya ihtiyacımız vardı. Fakat Hocaefendi ne kadar ihtiyaç sahibi de olsa böyle yerlere gitmezdi. Hatta gidenlere de mani olmaya çalışırdı. Bu esnada kavgaya varan münakaşaları dahi olmuştur.

Çok temiz giyinirdi. Kendi eşyasını başkasına kullandırmazdı. Hatta üzerine oturduğu bir postu vardı. Bazen arkadaşlar ona oturmak isterdi. Hocaefendi latife yollu, "arkadaş, ben kolay kolay, kimseye post kaptırmam" der ve postuna kimseyi oturtmazdı.

Eşyayla münasebeti çok derindendi. Bizi hiç ilgilendirmeyen şeylerle o çok yakından ilgilenirdi. Yeni gördüğü bir şey olursa muhakkak bütün tafsilatıyla onu öğrenmeye çalışırdı. İnsanları tanımada da hassas davranırdı. Bir arkadaşımızın ziyaretçisi gelse, onun kimliği hakkında muhakkak malumat edinirdi. Tabii ki bir daha da o şahsı unutmazdı. Biz onun bu huyuna hayret ederdik. Araştırmacı bir ruha sahipti, diyebilirim.

O bizim medresemizin maddi manevi çekip çevireni durumundaydı. Bu mevzuda kimse onunla boy ölçüşmeye kalkmazdı. Hepimiz bu durumu kabullenmiştik. Bize kendisinin katiyyen böyle bir zorlaması yoktu. Ancak onda bir heybet vardı ki yanında bulunan herkese bu tesir eder ve ona karşı saygı duyardı. Haksızlığa tahammülü yoktu. Bu haksızlık kim tarafından yapılırsa yapılsın muhakkak ona karşı bir tavır koyar ve bizleri de böyle davranmaya teşvik ederdi.”

[Tarık Burak] 22.3.2019 [TR724]

Bir taziye ziyareti üzerine... [Faruk Mercan]

On yıl önceydi. İstanbul’da tanıştım Merhum Salih Gülen’le…

İlk dikkatimi çeken şey, üzerindeki çok sade kıyafetlerdi.

Fakirane bir hayat yaşadığı her halinden belliydi. İzmir’de çalıştığı matbaada gördüğüm küçük kardeşi Kutbettin Gülen gibi…

Onlar bu dönemin baş mağdurlarından oldular. Kutbettin Gülen hala zindanda, Salih Gülen vefat etti. Gelecek nesiller dönüp bu döneme bakarken neler hissedecekler acaba?

Her birimiz bir şekilde bu sürecin yaşayan şahitleriyiz. Ya da Ahmet Kurucan’ın son yazısında çok güzel ifade ettiği gibi aslında yaşayan ölüleriyiz bir manada…

Vefat edenlerin, zindandakilerin hüzünleri ve acılarının yüreklerimizde açtığı derin yaralarla…

Bir de yüz binlerce insanın ızdırabını aynı anda kalbinde hisseden Fethullah Gülen Hoceefendi’yi düşünün…

Taziye ziyaretine gittiğim Hocaefendi’ye “Başınız sağolsun” diyemedim… Uzun uzun yüzündeki hüzne baktım sadece....

Hikayesini önümüzdeki günlerde yayınlanacak “Allah Yolunda Bir Ömür” biyografisinde okuyacağınız, 80 yıllık bir hayata sığmayacak bunca acıya, bunca ızdıraba nasıl dayandığını düşündüm.

Ama, kardeşinin vefat haberini aldığı günün sabahında yine talebeleriyle ders halkasındaki yerindeydi, her gün akşam namazı öncesinde misafirleriyle yine toplu dua saatindeydi…

İslam’ın büyük alimlerinin hepsi, tabiri caiz ise, “yaşanmaz bir hayat” yaşamışlar bu dünyada… Fethullah Gülen Hocaefendi, bu ulema mirasını temsil ediyor işte.

Türkiye’de hiçbir dönemde Hocaefendi’nin aile fertleri bu kadar baskı ve eziyet görmediler. 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra kardeşleri Salih ve Mesih Gülen gözaltına alındılar, işkence gördüler, ama bırakıldılar. Bu gözaltı ve işkencenin hikayesini “Allah Yolunda Bir Ömür” kitabında anlattım.

Hiçbir dönemde sırf Hocaefendi’nin kardeşi, yeğeni diye insanlar böyle tutuklanmadı, gaybubetlerde, gurbet ellerde, zindanlarda bir hayata mecbur edilmediler.

Bu dönemde hepsi yaşandı. Gülen soyadını taşımak yeterli Türkiye’deki idarenin zulmüne maruz kalmak için… Kadınlara ve çocuklara da iliştiler.

Hocaefendi, bu yaşadıklarına “yolun kaderi” diyor ve bu süreçte eziyet yaşayan herkese aynı sabrı, aynı istikameti tavsiye ediyor.

Bazen “yolun kaderi” mefhumunu anlamak zor olabiliyor. Neden ve niçin soruları zihinlerimizi işgal edebiliyor.

Ama, İslam tarihinde dört büyük mezhep imamı dahil, alimlerin ekserisi hep eziyet çekmiş. Bu coğrafyalarda iktidarı ele geçirmek veya daha fazla iktidarda kalmak uğruna yapılanları görmek için Ahmed Cevdet Paşa’nın “Kısas-ı Enbiya ve Tarih-i Hulefa” kitabına bakmak yeterli… Hapsedilip gözlerine mil sürülen ve öldürülen halifeler, kıyıma uğratılan onbinlerce insan, talan edilen şehirler…

Bırakalım İslam dünyasını, insanlık tarihinde inancı ve düşüncesi uğruna eza ve cefanın her türlüsünü yaşayan o kadar çok insan var ki… Sadece iki örnek vereyim.

Hocaefendi’nin bir kaç defa “Güneş Ülkesi” kitabının yazarı Tommaso Campanella’dan bahsettiğini görünce, Güneş Ülkesi’ni bulup okudum. İlk defa 24 yaşında hapse giren, 71 yıllık ömrünün 35 yılını zindanlarda geçiren Campanella, zincirlere bağlanıp ağır işkencelere tabi tutuluyor, ancak 60 yaşından sonra hapis hayatından kurtuluyor. Defalarca işkenceye uğrayan Campanella, zincire bağlanarak götürüldüğü Napoli’de kalenin içindeki zindana atılıyor, idam cezasına çarptırılınca deli numarası yaparak idamdan kurtuluyor, ama deli olmadığının ispatlanması için 14 ay ağır işkencelere tabi tutuluyor. Elleri arkadan bağlanarak askıda, sivri uçlu odunların üzerinde tutulmak bu işkencelerden biri... Kaçma teşebbüsünde bulununca, 4 yıl zindanda elleri ve ayaklarından zincire bağlanıyor, zindandan yazdığı mektupta, “Penceresi olmayan, rutubetli bir zindana gömüldüm.” diyor. 27 yıl zindanda kalan Campanella, Güneş Ülkesi kitabını bu esaretinde, gardiyanların kendisine getirdiği kâğıt parçalarına yazdı. Güneş Ülkesi, herkesin eşit olduğu, adaletin ve ahlâki değerlerin hâkim olduğu, bilge ve liyakatli insanlar tarafından yönetilen, bilimde ilerlemiş bir toplum ütopyası...

Hocaefendi, dava adamını anlatırken, gerçek dava adamının Campanella gibi elinin teriyle demir parmaklıkları çürütecek güçte olduğunu ifade ediyor. Böyle bir zindan hayatından Güneş Ülkesi’ne ulaşma gücü…

İkinci örnek Nelson Mandela… O da Campanella gibi ömrünün en verimli 27 yılını hücrede geçirdi. Mandela’nın bu hapis hayatının 18 yılını geçirdiği Robben adasındaki hapishanede gardiyanlığını yapan Christo Brand, yazdığı “Benim Mahkumum ve Arkadaşım Mandela” kitabında neler anlatmıyor ki… Bu ada hapishanesinde taş kıran, siyah olduğu için kısa pantolon verilen, yine siyah olduğu için yemeklerde ekmekten mahrum edilen Mandela…

Mandela’nın ziyaretine gelen eşine, eşinin kucağındaki çocuğuna dokunması yasaktır. Gardiyan Christo Brand, kameranın göremeyeceği şekilde hızlı bir hareketle eşinin kucağındaki çocuğunu alıp Mandela’ya verir, onu kucaklamasını sağlar, kameraya yakalanmadan annesine geri verir. İnsan vicdanının galeyana gelerek yasakları ayaklar altına alıp çiğnediği bir andır bu…

Nelson Mandela, “Özgürlüğe Giden Uzun Yol” kitabında, hapisten çıktıktan sonra kendisine bu zulmü yapanlara nasıl muamele ettiğini şöyle anlatıyor:

“Hapishanede geçirdiğim uzun ve yalnız yıllar, özgürlük mücadelemizi, siyah ve beyaz herkesin özgürlüğü mücadelesine dönüştürdü. Bize zulmedenler de bizim gibi hürriyetlerinden mahrumdu. Çünkü önyargı ve nefretlerinin tutsağıydılar. Onları da hürriyetlerine kavuşturmak gerekiyordu. Hapishaneden çıktıktan sonra misyonum buydu. Zulmedeni ve zulme uğrayanı birlikte hürriyetlerine kavuşturmak…”

Nelson Mandela’ya, Hizmet insanları ile tanışmak da nasip oldu. Güney Afrika’da büyük bir okul, yurt tesisinin yanında bir hastane yapılmasını rica eder. Bu ricası yerine getirilir. Ziyaret ettiğim bu tesisteki hastane Güney Afrikalılara bedava hizmet veriyordu.

İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz. Bir tarafta zulmedenler var, diğer tarafta zulme uğrayan, ama insanlık için çığırlar açan, gelecek nesillere ışıklar saçanlar var…

Campanella, Mandale, Fethullah Gülen Hocaefendi gibi…

[Faruk Mercan] 22.3.2019 [Samanyolu Haber]

Mü’min olduğumuz halde niye geri kaldık? [Dr. Ali Demirel]

Bu soru zaman zaman görsel ve yazılı basında, zaman zaman da değişik sohbet meclislerinde gündeme geliyor. Art niyetli insanlar maalesef hiç araştırıp okumadan suçu dinimize yüklüyorlar.

Gerçekten de suç yüce dinimizde mi yoksa o dinin mensupları bizlerde mi?

Hepimiz elhamdülillah mü’miniz. Ancak her mü’minin her sıfatı mü’min olmayabilir. Halbuki Rabbimiz, bu dünyada sıfatlara göre hükmediyor.

Mesela yalan söylemek, hileli yollara başvurmak, insanları kandırmak, yolsuzluk-hırsızlık yapmak, çalışmayıp tembel tembel oturmak, çalışmada metot bilmemek Allah’ın sevmediği sıfatlardır. Böylesi sıfatları taşıyan bir mü’min, “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasulullah” dediği için cennete girebilir.

Fakat Allah, kendisinde mü’min sıfatları bulunmadığı, metot bilmediği, metodolojiden haberi olmadığı ve tembel olduğundan bu dünyada onun hakkında mağlubiyet ve mahkumiyet verir. Bu, Allah’ın bir kanunudur.

İnkarcı bir kimsenin ahirette beklediği bir şey yoktur. Fakat onda bir kısım mü’min sıfatları varsa Allah, o sıfatlara ikramda bulunur ve bu sıfatlar yüzü suyu hürmetine onu dünyada yükseltir.

Burada bize düşen, her yönümüzle mü’min sıfatlarıyla donanmamız, doğru sözlü, doğru özlü, hak vesileyi kullanan, tembelliği arkasına atan, metot bilen, kâinatın sırlarını çözme noktasında azimli insan olmamızdır.

İki kitabi da iyi anlamalıyız!

İkincisi; Rabbimizin, birisi Kur’ân-ı Kerim, diğeri kâinat kitabı olmak üzere iki kitabı vardır. Kur’ân-ı Kerim, bize hem bu, hem de öte dünya saadeti sunan bir ilahi kanunlar kitabıdır. Allah’ın bir diğer kitabı ise kâinat kitabıdır. Allah, bu kitabı kudret ve iradesiyle yazmıştır. Orada kanunlar, nizamlar ve pek çok sır dönüp durmaktadır. Kâinat bizim için bir kitaptır ve Kur’ân’ın haykırdığı bazı hakikatleri ifade eder.

İşte mü’minlerin daima başlarda taç olması, bu iki kitabı eşit mânâda anlayıp kavramalarına ve ikisine de derinlemesine dalmalarına bağlıdır. Bu iki kitabın emirlerine riayet etmenin mükafatı, etmemenin ise cezası vardır. Ekseriyet itibariyle kâinat kitabına riayet etmemenin cezası dünyada, Kur’ân’a riayet etmemenin cezası ise ahirette verilmektedir.

Binaenaleyh bir zümre kâinat kitabının esaslarına vakıf ise Allah dünyada onların mükâfatını vermektedir. Ahirette de imansızlıklarının cezasını çektirecektir.

Allah’a inanan, ancak Kur’ân’ın sadece ibadete ait meseleleriyle meşgul olan, kâinat ve kâinatın sırları, fizik, kimya, astronomi ve tefekkürle alakası olmayan bir insan, dünyada cezasını görecektir. İmanın mükafaatını ise ahirette bulacaktır...

BİR SORU-BİR CEVAP

Kulak çekip tahtaya vurmanın dinde yeri var mı?

Bu soruyu bize Ayşe Hanım soruyor.

Evet halk arasında böyle yaygın bir adet var. Olmaması istenen bir şey söylendiğinde veya can sıkıcı bir haberin başa gelmemesi talebiyle kulak çekilip sert bir cisme, tahtaya veya dişe vuruluyor.

Böylesi bir hareketin elbette dinimizde yeri yoktur. Maalesef bazı insanlar farkında olmadan bu bâtıl âdeti yapıyorlar.

Bu¬nun yerine hadis ve sünnette tavsiye edilen şeyler vardır. Mesela bir ölüm hadisesi duyulduğu zaman “İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râ¬ci¬ûn” ayeti okunur.

Başına bir musibet gelen görüldüğü zaman o musibetin şerrinden Allah’a sığınmak ve içinden, ona duyurmadan, “Senin başına gelen belâdan beni selâmette kılan ve beni yarattıklarının bir çoğundan üstün tutan Allah’a hamd olsun” demek Peygamberimiz’in tavsiyeleri arasında ifade edilir. Hadisin devamında, “Kim bu duâyı okursa ömür boyu o kimse o belâdan selâmette kalır” buyrulur.

Hasılı soruda geçtiği şekilde bir hareket yapmanın dinde yeri yoktur. Bu, batıl bir inançtır ve hurafedir.

[Dr. Ali Demirel] 22.3.2019 [Samanyolu Haber]

Ekolojik sistemi, organik tarım kurtaracak [İlker Doğan]

Türkiye’nin organik ürün pazarı inanılmaz bir hızla büyüyor. Sağlıklı ve doğal beslenmek isteyen bilinçli tüketici sayısı çoğaldıkça, organik bitkisel üretim rakamları katlanarak artıyor. 2005 yılında yaklaşık 422 bin ton olan organik bitkisel üretim miktarı 2017’de 2,4 milyon tona çıktı. Yine 2005’de 14 bin seviyelerinde olan çiftçi sayısı bugün 75 bini aşmış durumda. Organik tarım üreticileri sayısı konusunda Türkiye Avrupa’da 1., dünyada ise 8. sırada.

Dünya nüfusu her geçen gün daha da artıyor. 1980’de 4,4 milyar seviyelerinde olan nüfus, bugün 7,5 milyarın üzerine çıkmış durumda. Buna karşılık tarım yapılan alan miktarı her geçen yıl azalıyor. Bu da tarımsal üretimde verimi artırmak için ilaç ve gübre kullanımına neden oluyor. Yıllardır süregelen tarımsal uygulamalarda kullanılan sentetik gübre, pestisit gibi kimyasal maddeler ise hem ekolojik/doğal dengeye hem de insan sağlığına inanılmaz zararlar veriyor.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÇÖKTÜ

Özellikle son dönemde beslenmeye dayalı olarak artan sağlık sorunları insanların, kimsayasal madde kullanılmadan üretilen organik ürünlere yönelmesine neden oldu. Çevre ve ekolojik sistemle ilgili farkındalığın da artmasıyla ‘organik tarım uygulamalarına’ olan ilgi her geçen yıl daha da büyüdü. Artık insanlar tamamen doğal, ekolojik dengeye zarar vermeyen, üretimin hiçbir aşamasında ilaç kullanılmayan ve hiç bir kimyasala maruz kalmayan tarımsal ürünler tüketmek istiyor. Özellikle AB, ABD, Japonya gibi gelişmiş ülkelerde organik ürün talebi tırmanıyor.

ÜRETİM 6 KAT ARTTI

Dünyaya paralel olarak Türkiye’de de organik tarım üretim ve tüketimi hızla yükseliyor. Organik tarımla ilgili istatistiklerin tutulduğu ilk yıl olan 2002’de 310 bin 124 tonluk üretim yapılmıştı. Ürün sayısı 150 olarak kayıtlara geçmişti. 2005 yılında 215 olan ürün sayısı bugün 250’ye ulaştı. 2005’de 14 bin seviyelerinde olan çiftçi sayısı ise bugün 75 bine çıktı. Toplam üretim alanı 203 bin hektardan, 543 bin hektara, üretim miktarı ise 422 bin tondan yaklaşık 2,5 milyon tona fırladı. Üretim miktarı neredeyse 6 kat arttı.

ORGANİK TARIM NEDEN ÖNEMLİ?

Organik tarım kısaca, tarımsal ilaç, suni gübre ve zararlı gıda katkı maddeleri gibi uygulamaları yasaklayan, ekolojik sisteme zarar vermeden sağlıklı ürünler üretilmesini sağlayan bir tarım sistemi olarak tanımlanıyor. Sürdürülebilir tarım için zorunlu olduğu kadar, ekosistemin ve biyolojik çeşitliliğin korunması için de son derece önemli. Amaçları ise şu şekilde sıralanabilir: İnsan, hayvan ve bitki sağlığını korumak. Toprağın fiziksel, kimyasal ve biyolojik yapısını korumak ve geliştirmek. Çevre üzerine olumsuz etki yapmayacak yeni tarım teknikleri geliştirmek. Doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımını sağlamak. Gelecek nesillere kaynaklardan yeterince yararlanabilecekleri bir dünya bırakmak.

Yıllık ihracat 250 milyon dolar

Hızla büyüyen Türkiye organik sektörü ihracat rakamlarını da her yıl yukarılara çekti. Bir kaç yıl önce yıllık 100 milyon dolar olan ihracat miktarı, bugün yıllık 250 milyon dolara ulaşmış durumda. Hedef ise 1 milyar dolar olarak belirlendi. Sektör temsilcileri ihracatı artırmak için Almanya başta olmak üzere organik ürüne yoğun talep olan ABD ve Japonya gibi ülkelerde tanıtım yapacak. Türk organik sektörü ihracatının yüzde 75’i ise Ege Bölgesi gerçekleştirdi. Türkiye’de çekirdeksiz kuru üzüm, kuru incir ve kuru kayısı, fındık, zeytin, zeytinyağı, yumurta, bal, pamuk başta olmak üzere 250’ye yakın organik ürün üretiliyor.

[İlker Doğan] 22.3.2019 [TR724]

Biyonik futbolcuları ne sakatlık ne yorgunluk durduruyor [Hasan Cücük]

Avrupa’nın 5 büyük liginde top koşturan oyuncuları neredeyse tatil yapmadan yoğun bir maç programına sahipler. Özellikle, Premier Lig’in Top 6 olarak tanımlanan Manchester United, City, Arsenal, Chelsea, Tottenham ve Liverpool, La Liga takımları Real Madrid, Barcelona ve Atletico Madrid ile Serie A’dan Juventus’un oyuncuları bir maçtan bir maça koşuyor. Sakatlanmadığı veya cezalı olmadığı müddetçe sahada olan oyuncular, teknik adamlarında vazgeçilmezleri arasında bulunuyor. Bu isimlerin başında Eden Hazard, N’Golo Kante, Ivan Rakitic geliyor.

Barcelona’nın Hırvat yıldızı İvan Rakitic, biyonik adamların başında geliyor. 2007-18 sezonunda Barcelona ve Hırvatistan formasıyla 71 maça çıkarak bir rekora imza atan Rakitic, bu sezonda kaldığı yerden devam ediyor. 2018-19 sezonunda Avrupa liglerinde top koşturan 8 oyuncu 50’den fazla maça çıktılar. Temmuz ayından bu yana en fazla maça çıkan oyuncu Celtic’in orta sahasındaki dinamosu Callum McGregor oldu. Tam 55 maçta ter döken Callum McGregor’u takip eden isim ise 54 kez sahada olan Sevilla’nın sol kanat oyuncusu Quincy Promes.

Gelelim bu sezon 50 maç barajını geçen oyuncuların oluşturduğu ilk 11’e. Kalede 50 maçla Glasgow Rangers’in 37 yaşındaki usta eldiveni Allan McGregor var. Sağ bekte yine Glasgow Rangers’ten James Tavernier var. Tavernier’de 50 maçta sahada ter döktü. Ajax defansının emniyet sübabı Daley Blind de 50 maçta sahadaki yerini adı. Sol bekte Benfica’dan 51 maça çıkan Ruben Dias var. Genç oyuncunun 21 yaşında olduğunu hatırlatıp, ortasaha doğru yol alalım.

Chelsea ve Fransa milli takımının orta sahasının yükünü çeken N’Golo Kante 51 maçta formasını terletti. Orta sahanın sağında Celtic’ten 52 maça çıkan James Forrest var. Orta sahanın solunda Sevilla ile 54 maça çıkan oyuncusu Quincy Promes yer buluyor. Forvetin hemen arkasında ise Celtic’ten 55 maç oynayan Callum McGregor var.

Gelelim forvet hattına. En fazla forma giyen forvet hattındaki 3 oyuncunun tamamı Premier Lig’den oluşuyor. Chelsea’nın Belçikalı süperstarı Eden Hazard 50, Brezilyalısı Willian ise 51 maçta sahada yer aldı. Forvet hattının diğer ismi ise Tottenham’ın Güney Koreli yıldızı Heung-Mın Son 50 maçta ter döktü.

Bu sezon en fazla forma giyen oyuncuların değer sıralamasında ilk sırada Eden Hazard yer alıyor. Chelsea’nın Belçikalısının piyasa değeri 150 milyon Euro. Bu oyuncuyu 100 milyon Euro değer biçilen Chelsea’nın bir diğer oyuncusu Kante ve 65 milyon Euro değerinde olan Tottenhamlı Heung-Mın Son takip ediyor. Piyasa değeri en ucuz istikrarlı isimler İskoçya Ligi takımlarından Glasgow Rangers ve Celtic formasını giyenlerden oluşuyor. 37 yaşındaki Rangers’in kalecisi Allan McGregor’in değeri 1 milyon Euro, aynı takımdan sağ bek James Tavernier’in değeri ise 2 milyon Euro. Listeye Celtic’ten giren iki oyuncudan Callum McGregor’un değeri 2 milyon Euro, James Forrest’in ise 3 milyon Euro.

Türk oyuncular arasında ise en fazla forma giyen isim 40 maçta sahaya çıkan Milan’dan Hakan Çalhanoğlu. Süper Lig’de en fazla sahaya çıkan isim ise 37 maçta ter döken Fenerbahçe’nin sol beki Hasan Ali Kaldırım oldu. Türk oyunculardan sahada en fazla kalan isim ise 3240 dakika ile Royal Antwerp FC kalesini koruyan Sinan Bolat.

[Hasan Cücük] 22.3.2019 [TR724]

Neden dolayı istişareler hakkıyla yapılmamaktadır? (4) [Prof. Dr. Osman Şahin]

Prensiplerin Hayata Geçirilmesi, Karar Alma Süreçlerinde Ehliyet/Değişim/Çoğulcu Katılım Ve Gençlerin Rolü

“Hizmet’ten Beklenen Değişim İçin  “İsyan Ahlâkı” başlıklı yazıda, AFSV tarafından açıklanan bildiride yer alan kanunilik, ahlâkilik, şeffafiyet, hesap verebilirlik, yerel-genel dengesi, denetim, her kesimin temsili ve çoğulcu katılımcılık gibi hususların hayata geçirilip uygulanmasının zorluklarından, Hizmet mensuplarının bunlara hayata geçirebilmesi adına bir mücadele vermeleri gerektiğinden, bunun için de “isyan ahlâk’ına” sahip bireylere ihtiyaç olmasının zarureti ve aksi takdirde bu hususların realize edilmesi önündeki dirençler ve engeller ortadan kaldırılamayarak,  sadece birer temenniden ibaret kalacakları üzerinde durmuştuk.

Hizmet’in genelinde bu deklare edilen prensipler hüsnü kabul görmüştür. Fakat iki önemli eleştiriye de haklı olarak maruz kalmıştır. Birincisi, bu kararların ilan edilmesinde çok geç kalındığı (fakat her halükarda faydalı olduğu) şeklindedir. İkinci önemli eleştiri ise, deklare edilen bu hususların hayata geçirilip geçirilemeyeceği hususundadır.

İstişarenin ehli ile yapılması…

Hocaefendi “Şura” yazısında meşveretin kimlerle yapılması gerektiği hususunda şunları söylemektedir: “Bütün bir ülke insanını bir araya getirip hepsiyle birden istişare etmek mümkün olmadığına göre, onun sınırlı bir kadro ile gerçekleştirilmesi zarureti doğar. Ayrıca, istişareye arz edilen konular, büyük ölçüde ilim, mümârese, ihtisas ve tecrübe istediğinden, şûrânın da bu hususlarla temayüz etmiş şahıslardan teşkil edilmesi icap eder ki, bu da ancak, ulemânın “ehlü’l-hall ve’l-akd” dedikleri her meseleyi çözebilecek bir başyüceler heyeti olabilir. Hususiyle hayatın bütün bütün giriftleştiği, dünyanın globalleştiği ve her problemin bir dünya problemi hâline geldiği günümüzde, İslâmî mânâ, İslâmî ruh ve İslâmî ilimlerin yanında, Müslümanlar için çok defa maslahat sayılan diğer ilim, fen ve teknikle alâkalı konuları bilen kimselerin de bu başyüceler içinde bulunması şarttır.”

Aynı yazıda ayrıca Allah Resulü’nün (sav) her kesimden insanın fikirlerine başvurduğu ve onları karar alma süreçlerine dahil ettikleri ifade edilmektedir: “Efendimizin, bütün hayat-ı seniyyelerinde şûrâya verdiği önem ve değişik yaş ve baştaki insanların görüş ve düşüncelerine saygı da üzerinde durulması îcap eden başlı başına bir mevzudur. Evet, O, hemen her zaman başkalarının düşüncelerine başvurur.. herkesin fikrini alır ve şûrâ yoluyla alternatif plân ve projeleri daha sağlam bir zemine oturtma yollarını araştırırdı. Bazen rey ve görüş sahiplerine birer birer düşüncelerini açarak, bazen de ashap-ı reyi bir araya getirerek kararların kolektif şuûra dayandırılmasına fevkalâde önem verirdi.”

İstişare ya da karar alma süreçlerinde kimler yer almalı ile ilgili ASFV’nin bildirisinde yer alan 6. Prensip aslında Allah Resulu’nun (sav) bu yaklaşımlarından ilhamen ortaya konmuş gibidir: “Kurumların yönetim kurullarında, liyakat ve çoğulculuk prensibine uygun şekilde farklı kesimlerin temsili esastır. Bu bağlamda esnaf, profesyonel, akademisyen, eski göçmen, yeni göçmen gibi kesimlerin ve özellikle pozitif ayrımcılık yaparak bayanlar ve genç neslin yönetim kadrolarında bulunmaları sağlanmalıdır.” Bu maddede ifade edilen gençlerle konumuza devam edelim.

Gençlerin karar alma sürecinde yer almaları….

Bütün önemli hareketlerde olduğu gibi başlangıçta bu daire içerisinde yer alanlar genellikle gençlerden oluşmuştur.  Peygamber Efendimizin (sav) davetine icabet ettiklerinde sahabe efendilerimizin (r.anhüm) ekseriyetinin de gençler olduğunu görürüz. Gençler, bir hareketin benimsenip ileriye götürülmesinde çok önemlidirler.  Gençler sahip oldukları enerji, fedakarlıkta daha ileri olmaları, gelişimin önünde engel olabilecek şartlanmışlıklardan ve alışkanlıklardan uzak olmaları, daha girişimci olmaları, yeniliğe açık olmaları, özellikle evlilik öncesi dönemde onları dünya’ya bağlayan faktörlerin azlığı vs. gibi özelliklerinden dolayı hareketlerin başarıya ulaşmasında hayati önem taşımaktadırlar.

Fethullah Gülen Hocaefendi gençlerin bu misyonuna şu şekilde dikkat çekmektedir: “Günümüzde dünyanın dört bir yanında açılan eğitim müesseseleri ve devam ettirilen hizmet faaliyetlerinin altında henüz üniversiteyi yeni bitirmiş olan gencecik insanların hiçbir beklentiye kapılmadan ortaya koymuş oldukları ceht ve gayretler vardır. Hizmet aşk ve şevkiyle yurtdışına açılan bu adanmışlar ileriye matuf hiçbir beklentiye girmemişler, gelecekle ilgili şahsî bir kısım hesapları olmadan sadece yapmaları gereken işe odaklanmışlar, “Hele biz hizmet edelim, bakalım Allah neler lütfedecek.” demişlerdir. Allah da onların ihlâs ve samimiyetle atmış oldukları adımları karşılıksız bırakmamış ve birlerini bin etmiştir.”

Yaşın ilerlemesi ve bir kısım dünyevî imkânların ortaya çıkmasıyla birlikte acaba aynı safvet korunabilmiş midir?

Doğrudur, yaş ilerledikçe insanlar daha tecrübeli hale gelirler ve bu tecrübe de çok önemlidir. Fakat aynı zamanda yaş ilerledikçe, insanı dünyaya bağlayan faktörler de artmaktadır. Eş, çoluk çocuk, torunlar, hastalıklar, yorgunluklar, enerjide azalma,karar almada yavaşlamak, bir işe girişmeden önce daha fazla teenni ve temkin, alışkanlıklar, öğrenilmiş mağlubiyet psikolojisi vs. gibi faktörlerin etkisiyle yeterince girişimci  olamazlar ve dolayısıyla gençlerden beklenen aksiyon onlardan beklenemez. Her işte olduğu gibi istisnalar vardır, onlar bahsimizden hariçtir.

Yaş ilerledikçe ortaya çıkabilecek bir takım tehlikeleri Hocaefendi bir Kırık Testi’de şöyle ifade etmektedirler: “Fakat yaşın ilerlemesi ve bir kısım dünyevî imkânların ortaya çıkmasıyla birlikte acaba aynı safvet korunabilmiş midir? Yoksa biraz daha şahsî hesaplar öne çıkmaya ve gelecek endişeleri belirmeye başlamış mıdır? Acaba zihinlerde nasıl daha rahat yaşanacağı, nasıl daha mutlu olunacağı, dünya hesabına ayağın nasıl sağlam bir yere basılacağı veya nasıl sıcak bir yuvaya sahip olunacağı gibi dünyevî bir kısım duygu ve düşünceler ortaya çıkmış mıdır?

Yaşlı kimsenin kalbi dünya sevgisi ve tûl-i emel konusunda genç kalmaya devam eder…

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Yaşlı kimsenin kalbi dünya sevgisi ve tûl-i emel konusunda genç kalmaya devam eder.” buyurmak suretiyle ümmetini dünya sevgisi ve tûl-i emel konusunda uyarmıştır. Çünkü dinî duygu ve düşünceye muhalif pek çok tavır ve davranışın arkasında bu iki duygu yatmaktadır. Hadisten anlaşıldığına göre bunlar insanın yakasını ölünceye kadar da bırakmayacaktır. Hatta yaş ilerledikçe özellikle tûl-i emel duygusunun daha da gelişeceği ve kişiyi dünya adına ardı arkası kesilmeyen beklentilere sevk edeceği bile söylenebilir. Öyle ki o, bir süre sonra bir beklenti insanı olup çıkabilir. Allah adına yapıyor gözüktüğü bir kısım hizmetleri bile bu beklentilerine vasıta yapabilir. Böyle bir insan da bütün amellerin ruhu olan ihlâsı koruyamayacak ve istiğna ruhunu kaybedecektir.“

Başlangıçta, hizmetin karar alma sürecinde, gençler çok önemli roller almışlardır. Bu durum, hizmetin daha aksiyonel olmasını ve inkişafını beraberinde getirmiştir. Zamanla bu gençler tabi ki yaşlanmışlardır. Fakat işin başından beri vazifeyi bu insanlar yüklendikleri için hala karar alma sürecinin merkezindedirler. Bu insanlar çok tecrübelidirler ve başından beri hizmetin önemli ölçüde yükünü taşımışlar ve bugüne gelmesinde en önemli paya sahip olmuşlardır. Doğal olarak karar alma sürecinde yer almaları ve çile çekmiş, sorumluluk bilinçleri yüksek bu başyüce insanların varlığı, tecrübesizlik ve çilesizlikten kaynaklanabilecek arızalara engel olunabilmesi açısından çok büyük bir öneme sahiptir. Bununla birlikte hizmetin aksiyonel yapısının muhafazası, yeniliklerin yapılması,  dünyada gelişen yeni konjunktüre adaptasyonun hızlanması ve yukarıda zikredilen gençlerden beklenen faydaların elde edilebilmesi için, gençlerden de önemli sayıda insanın karar alma sürecine alınması çok büyük önem arzetmektedir.

Hocaefendi sağlıklı istişarelerin aynı zamanda bireylerin hayata hazırlanmasına, tecrübe kazanmalarına ve yetiştirilmelerine sağlayacağı çok önemli katkılarına da vurgu yapmaktadırlar. Bugün Hizmet’te yetişmiş, önemli hizmetlerin yapılmasında pay sahibi olmuş insanlar, çok genç yaşlarda karar alma süreçlerinde/istişarelerde yer almışlardır.  Alınan kararlarda etkileri olmuş, mesuliyet almışlar ve kararların sonuçlarını da görerek çok önemli tecrübe ve birikime sahip hale gelmişlerdir.

Bu açıdan da gençlerin mutlak surette karar alma sürecine dahil edilmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde Hizmet hareketine yarınlara taşıyacak olan bu gençler yetiştirilmemiş olacaklar, mesuliyet alamayan, inisiyatif  kullanamayan, daha çok sürü olma özelliklerini taşıyan yani sadece sevkedilebilen, karşılaştıkarı problemler karşısında acz içerisine düşüp çözümler üretemeyen bireyler haline gelmekten kurtulamayacaklardır.  Gençleri bu şekilde pasifize edilmiş, mefluç olmuş hareketlerin ise bir geleceğinin olamayacağını söylemek herhalde bir kehanet olmasa gerektir.

Bu ihtiyacın hissedilebilmesi adına yaşanan sürecin önemli katkılar sağladığı söylenebilir. Hizmet yeni bir değişim sürecine girmiş, yeni coğrafyalara açılmış ve yeni bir konjunktür ile karşı karşıya gelmiştir. Bu şartlar altında başarılı olabilmesi açısından gençlere çok daha fazla ihtiyacı vardır. Ümit edilir ki, günümüzde yaşanılan hadiselerin zorlamasıyla, gençlerin karar alma süreçlerine alınmasının zarureti daha iyi anlaşılır ve gerekli olan değişim bir an önce gerçekleşir.

İnşaAllah konuya bir sonraki yazıda devam edelim…

[Prof. Dr. Osman Şahin] 22.3.2019 [TR724]

Risale-i Nur’u ne kadar anlıyoruz? [Cemil Tokpınar]

Yarın 23 Mart.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin 59. vefat yıldönümü.

Bugün bu vesileyle Üstad Hazretlerinin ömrünü vakfettiği Risale-i Nur’u okumak ve anlamak üzerinde duracağız.

Yaklaşık bir asırdır bu eserleri tanıyan kimselerin ilk yaptığı iş, yoğun okuma ve anlama faaliyetleridir. İlk okumalarda hakkıyla anlayamadıklarını söyleyenlerin daha sonra her okuyuşta yeni manalar anladıklarını çok duymuşuzdur. İlginçtir ki, okumaya yeni başlayan da elli yıldır okuyan da, “Keşke daha çok okusam da iman ve marifetullahta terakkî etsem” demektedir.

Ne yazıktır ki, bir kısım yeni tanıyanlar da hakkıyla okuma aşk ve şevkini hissetmedikleri gibi, belki on veya yirmi yıl önce tanıyanlar bazı kimseler de bir türlü plânlı okuma ve anlama faaliyetine başlamamıştır.

Acaba “Risale-i Nur’u okumak ve anlamak”tan ne anlıyoruz? Risale-i Nur’u hakkıyla anlayabildiğimizin ölçüsü nedir?

Elbette ki bu eserler Kur’an’ın manevî bir tefsiri olduğundan, İlâhî ve dinî kavramları açıkladığından, onu hakkıyla anlamanın bir sonu ve sınırı olamaz.  Fakat belirli bir mesafe aldığımızı ve mânâsını kavradığımızı gösteren bazı ölçüler olabilir.

Meselâ, Külliyatı bir kere de olsa baştan sona okumak başlangıçtır. Altı bin sayfanın genelinde hangi konuların hangi bölümlerde bulunduğunu özet muhtevalarıyla bilmek çok önemlidir.  Risalelerde geçen kelime ve terimlerin anlamlarına vâkıf olmak ciddî bir aşamadır. Konular arasında irtibat kurmak, sentez yapmak, okurken başkasına açıklayabilmek de anlama yolunda mühim mesafeler alındığını gösterir.

Okumanın ve anlamanın ölçüsüne bir de bu eserlerin yazarı olan Bediüzzaman Hazretlerinin gözüyle bakalım.

Lem’alar’da yer alan İhlâs Risalesinde, “Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir” ifadesi vardır.

Bu, çok ciddî bir iddiadır.  Bir kimsenin bir senede âlim olabilmesi, hedef açısından ciddî bir müjde, ancak ödenmesi gereken bedel bakımından da olağanüstü bir dikkat ve gayret demektir.

Ayet ve hadislerde nice faziletleri sayılan âlimlik makamına ulaşmak için Üstad Hazretlerinin şartı, Risale-i Nur’u bir yıl okumaktır.

Risale-i Nur’u değil bir yıl, belki on yıldır okuyor olabiliriz.  Ancak bir türlü âlim olamıyorsak, Üstadın müjdesi isabetsiz değil, bizim uygulamamız yanlış ya da eksiktir.

Evet, âlim olmak, hem de bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olmak için bir yıl okumak yeterlidir. Ancak iki önemli şart daha vardır: Kabul ederek ve anlayarak okumak.

Demek, Risale-i Nur’u anlamamızın derecesini ölçmede önemli bir kriter budur. Oysa bırakın Risale-i Nur’un âlimi olmayı, yıllardır okumaya çalıştığı hâlde temel kelime ve terimlerin anlamlarını bile bilmeyenler olmuştur.

Demek ki, üstün körü okumak yetmemektedir; her gün âdeta bir dil kursuna gider gibi okumak ve bir üniversitede eğitim görür gibi çırpınmak gerekir.

Kavramları ve terimleri ne kadar biliyoruz?

Risale-i Nur terimler hazinesidir. Maalesef Risale-i Nur’u anlamanın ilk basamağı olan kelime ve terim bilgisinde yeteri kadar mesafe alamadığımız bir gerçektir.

Eğer iman ve Kur’an’a hizmet etmek istiyorsak, Risale-i Nur’u çok iyi okumak ve anlamak zorundayız.  Ona her insan muhtaç. Ama biz de muhtacız ve öncelikli olarak anlamakla sorumlu ve görevli olan biziz.  Çünkü yıllardır elimizde ve tanıyoruz. Okumayan, anlamayan, yaşamayan hakkıyla hizmet yapamaz.

Oysa bu eserleri anlamak bakımından çok dikkat çekici gerçeklerle yüz yüzeyiz.  Yıllardır tanıdığı halde nice kitaba anlaması zor olduğu için başlayamayanlar bile vardır.  Meselâ Mesnevî-i Nuriye, İşârâtü’l-İ’caz ve Muhakemat gibi… Acaba bu eserleri dünyada değil de başka bir yerde mi okuyacağız?

Sadece bunlar mı? Kader Risalesini, İkinci Şua’yı, ism-i Hay ve Kayyum’u hakkıyla anlayabiliyor muyuz? Bırakın onları, Küçük Sözler’i hakkıyla anlayabildiğimizden emin miyiz?

Denizli’de Üstadın bedeline vefat eden merhum Hasan Feyzi, Altıncı Söz için, “Beni benden aldı!” diyor.  Onu okuyunca hayran oluyor, sarsılıyor, büyük bir etki altında kalıyor. Bize Küçük Sözler, “kolay anlaşılır ve sıradan” gibi gelebiliyor.

Elbette anlamanın dereceleri var ve büsbütün hissesiz kalmıyoruz.  Çocuklar bile bir şeyler anlıyor. Üstelik Müellifinin iddiası, “okuyan herkesin kabiliyeti ve gayreti nispetinde anlayabileceği” şeklinde.  Hatta Üstad Hazretleri, İbn-i Sina’nın “Akıl bu yolda gidemez” dediği haşir meselesini çok kolay ispatladığını yazıyor, Sad-ı Taftazanî’nin bir ciltte anlattığı kader meselesini iki sayfada çözdüğünü belirtiyor.

Bu arada, Risale-i Nur’u anlama konusunda sık sık sözü edilen dil problemi ve sadeleştirme tartışmaları açısından da meseleye bakmamız gerekir.

Bu da ayrıca ele alınması gereken bir konudur.  Ancak risaleleri anlamak için sadece sadeleştirme yolunu düşünmek yetersizdir. İlave olarak bir dizi çalışma yapılmalıdır.

Genelde Kur’anî ve İslâmî olan terimleri hakkıyla anlamadan Risaleler anlaşılmaz. Söz gelişi, “tesbih, tahmid, tefekkür, arş, haşir, Ehadiyet, mana-yı harfî, sırat, câmiiyyet” gibi terimlerin Türkçesi var mı? Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını tek kelimeyle ifade etmek mümkün mü? Bunların mânâlarını derinlemesine çalışarak öğrenebiliriz.

Risaleleri anlamada “kelimelere vâkıf olma”nın önemli bir yeri vardır mutlaka.  Ancak onu anlamak için kelimeleri bilmek tek başına yeterli değildir. Çünkü bu eserler bir lügat değil, bütün İslâmî ilimleri ihtiva eden imanî bir tefsirdir.  Bir kelimenin ilgili olduğu ilme göre hangi anlamı veya anlamları taşıdığını bilmek şarttır. Meselâ “vacip” kelimesi günlük konuşmada “gerekli” anlamında iken, fıkıh ilminde Şafiîlerde “farz,” Hanefîlerde “farzdan daha aşağı derecede, ama yapılması gereken” mânâsındadır.  Aynı kelime kelâm ilminde Cenab-ı Hak için “varlığı mutlak, kesin gerekli ve şart olan” mânâsında kullanılır. Üstelik verdiğimiz bu anlamlar, çok kısadır ve çok daha geniş mânâları vardır.

Bu misal gibi, her terimin kullanıldığı ilim dalına göre çok geniş ve kapsamlı anlamları vardır.  Bu anlamları tam ve hakkıyla bilmeden Risale-i Nur’u anlamaya yönelik çabalarımız eksik ve hatalı olacaktır.

Anlamada bütüncül ve dengeli yaklaşım

“Risale-i Nur’u anlamak derken neyi kast ettiğimiz,”  son derece mühimdir ve meselenin ana merkezini oluşturmaktadır.

Risale-i Nur’u anlamaktan kastımız sadece kelimelerin karşılığını bilmekten ibaret değildir. Çünkü bir eserin içindeki mevzuları sadece ilim bazında anlamak, onun mânâ ve ehemmiyetini kavramak ve verdiği mesajı idrak etmek için yeterli değildir.

Elbette bir eseri hakkıyla anlayabilmek için öncelikle kelime bilgisi gereklidir, fakat tek başına olunca yetersizdir. Risale-i Nur’u anlamaktan meramımız:

  1. Risale-i Nur’un mahiyetini, hususiyetlerini, meziyetlerini ve üstünlüklerini idrak etmek,
  2. Bu eserleri bir bütün olarak kabul etmek,
  3. Verdiği mesajlardaki irtibatları iyi kurmak ve dengeyi korumak,
  4. Ortaya konan esasların birini diğerine tercih veya feda etmemek,
  5. Mânâ ve prensiplerine hakkıyla ayna olmaktır.

Aksi takdirde, işlenen mesaj ve esasların birini ön plâna çıkarıp diğerini ihmal etmek ya da bütün mesajları birinin rengiyle boyamak, Risale-i Nur’u anlamak değildir.

İşin doğrusu ve istikamet, işlenen konulara Üstadın verdiği kıymet ve ehemmiyet derecesinde nazar etmek, herhangi bir prensibe onun yüklemediği mânâ ve fonksiyonu yüklememektir.

Risale-i Nur’daki meseleler iman, ibadet, ahlâk, içtimaiyat, siyaset gibi ana konulara ayrılabilir.  Bunlar arasında bilhassa imanla ilgili yüzlerce alt bölüm saymak mümkündür.

Risale-i Nur’u anlamak, bunların bütününü idrak etmek, “eserlerde verilen kıymet ve ehemmiyet kadar değer vermek” demektir.

Bunların biri diğerine tercih edilemeyeceği gibi birbirine mâni de değildir.  Mâni gibi algılanması, ancak “dengenin korunamaması”yla açıklanabilir.

Bu eserlerin muhtevasında akıl, kalp, ruh, his ve nefis arasında mükemmel bir denge vardır.  Bunları hakkıyla anlayıp ayna olabilen insanın yaşayışında da aynı denge görülür. Eğer herhangi biri öne çıkıyor veya birisi ihmal ediliyorsa, muhtevadaki denge korunamamış demektir.

İstifade ederken dengeyi koruyan kişi, gövdesi, dalları, yaprakları ve meyveleri ile dengeli ve uyumlu bir ağaç gibidir; dengeyi koruyamayan ise, hormonlu bitki gibi simetriden mahrumdur.

Anlamada rehber, Üstad Hazretleridir

Bu meselede en güzel ölçü, yine müellifinin koyduğu prensiplerdir.  O, icra ettiği hizmetin mahiyet ve hususiyetlerini, kendi meslek ve meşrebini anlatan yüzlerce prensip zikretmiştir.  Bütün eserlerine serpiştirilen bu prensipler, Hizmet Rehberi isimli derlemede özetlenmiştir. Buradaki esasları, verilen kıymet ve ehemmiyeti derecesinde kavramak ve uygulamak, Risale-i Nur’u doğru anlamaya vesile olur.

Bediüzzaman Hazretleri sadece prensip koymakla kalmamış, onların en güzel uygulayıcısı olmuştur.  Dolayısıyla onun yaşayışını bütün yönleriyle bilmek, mesaisini hangi meselelere ayırdığını, hangi hizmetle ne kadar meşgul olduğunu kavramak, Risale-i Nur’u anlamak hususunda en müstakim, en sıhhatli, en kestirme yoldur.  Kaynağını onun eserinden ve uygulamasından almayan tespit ve tavırlar ise, gerçeğin özü değil, kabuğudur; esası değil, şekli ve sloganıdır.

Öz ve esas yerini kabuğa ve slogana bıraktığı zaman iman hizmetinin ruhu gitmiş, kitleleri cezp etmesi gereken koca hareket dar bir alana hapsedilmiş olur.

Bu vesileyle Rabbimiz hepimize bu Kur’an tefsirini hakkıyla okuyup anlamayı ve yaşayıp hizmet etmeyi nasip etsin.

[Cemil Tokpınar] 22.3.2019 [TR724]

Allah’ın yardımı ne zaman? [Tarık Toros]

Belediye seçimlerine yaklaşık 1 hafta kala…

Belediye hizmetlerine yönelik vaatler dışında…

Her şeyin konuşulduğu,

Pervasızca tüketildiği bir ülke oldu Türkiye.


Ötesine ne hacet:

Bir yandan Haçlılar ülkeyi istila ederken…

Bir taraftan darağaçları kuruldu.


**

Çok değil.

5 sene önceki koşullarda.

Yani, 2014 şartlarında bu seçime gidilseydi,

İktidarın genel oyu yüzde 30’u bile bulmazdı.

Saray, 5 sene önce başlayan siyasi düşüşü…

Muhalefet ve medyayı sıfırlayarak tolere etti.

Arada 15 Temmuz’la rejimi değiştirip bekâsını teminat altına aldı.

**

Yaşananlar siyasal veya sosyal analize ihtiyaç bırakmıyor.

Çok gerek de yok.

Hukuki kimi görüşlere de hayıflanıyor insan.

Olan bir şeyin kritiği yapılır çünkü.

Tıpkı…

“Gazetecilik suç değildir” etiketinin anlamsızlaşması gibi.

**

Toplumun daralmışlığını anlayamam belki, içinde yaşamıyorum.

Kısmen hissedebilir, fikir yürütebilirim.

İnançlı kesim, “Allah’ın yardımı ne zaman” diye haykırırken..

Bu yönde kuşkuları olanlar, ümitsizlik girdabında savruluyor.

Kişi… Yaşadığına, sağlığına şükretmeyi bırakmışsa yürüyen bir ölüdür adeta.

Görüyorum, dinliyorum. Lakin, anlayamam bunu yani.

**

Çok gurur duyulacak bir ülkemiz yok.

Bugün de böyle, geçmişte de farksızdı.

Ev ödevlerinin ihmal edilmediği Avrupa Birliği süreçlerinde…

Görece güzel günlerini gördük, yaşadık.

Gelgelelim, o günlerde dahi…

-Siciliyle yüzleşmiş,

-Hesap vermiş,

-Hatalardan derslerle yola devam azmi olan bir ülkeden uzaktı.

**

Birkaç asırdır…

Anadolu’ya hükmeden devletin yaptığı ettiği ne ise…

Hangi topluma hangi zulmü reva gördüyse…

Hep milli bir amacı, güya mantıklı bir nedeni, bir tür bekâ söylemi oldu.

Bu rolü bugün, en pespaye biçimde mevcut iktidar oynuyor.

Yararı şu:

Eskinin, süslü püslü sunulan kimi argüman ve resmi söylemleri iyot gibi ortaya çıktı.

**

Bir iktidar, devletin mevcut ideolojisinin suyunu çıkarınca…

Bunu, şekerle karıştırıp halka çay kaşığı ile zamana yayarak yediren beylik düzen de çırılçıplak deşifre oldu.

**

Büyük değişim ve dönüşümlere gebe 2020’lerin dünyasına yürüyoruz…

Gözü bağlı, kulakları tıkalı, elleri kelepçeli, kalbi mühürlü bir toplumla.

Lider ülke olmanız hayal belki…

Ülke liderliğiniz ise bölgesini ve dünyayı tehdit ediyor.

**

Mesele…

Devletin iki temsilcisinin geniş gövdeli uçakla, milyonlarca lira masrafla 17 bin km öteye gidip dönmesi değildir. Bu bir sonuçtur sadece. Devasa rezillik içinde küçük detaydır.

Mesele:

Yeni dış mihrakı, 17 bin km ötede keşfetmektir.

Dünyanın gördüğü tehlike de budur.

Gecikmiş midir?

Evet, gecikmiştir.

Şimdi ellerinizi tekrar kaldırıp…

“Allah’ım, yardımın ne zaman, artık bittik” diye yakarabilirsiniz.

[Tarık Toros] 22.3.2019 [TR724]

Türkiye’nin bekası için Wikipedia’yı açın! [Levent Kenez]

“Yeni Zelanda ibadetteki kardeşlerimizi alçakça öldürenin hesabını sormazsa biz sormasını biliriz. Efendim yasalarında 15 yıldan fazla mahkumiyet yokmuş. Bu insan hayatı ne kadar ucuz ya. Yeni yasal düzenleme yap, bu tür katillere de hayat hakkı tanıma.”

Konuşmayı kimin yaptığını söylemeye gerek yok herhalde. “Bizans artıklarına Osmanlı tokadını indirin” başlıklı Kocaeli konuşmasından.

Şimdi söyleyen malum olsa da iğrenç bir şekilde katliamı sömürse de “Ne yani 50 kişinin katili en fazla 15 yıl mı ceza alacak?” diye sormadan edemiyorsunuz. Herhalde koskoca Cumhurbaşkanı bütün dünyanın takip ettiği bir olay ile ilgili böylesi teknik bir bilgiyi bir yerinden uyduracak değil! Kendisi eline kalem alıp bunu metne yazamayacağına göre konuşmayı hazırlayan adamlar özenle bulup yerleştirmişler.

Yine düşünüyorsunuz yahu bu kadar büyük bir vahşete imza atan katil böyle ceza alıyorsa Yeni Zelanda ne menem bir yer ki kim hangi suçtan ne kadar ceza alıyor?

Ufak bir araştırma yaptığınızda olayın pek de bizim dünya liderinin aktardığı gibi olmadığını görüyorsunuz. Tabii artık yalanlarına alışkın olduğumuz için en ufak bir şaşkınlık yaşamadan. Belki de Wikipedia’yı kapattıkları ve VPN kullanırsa kripto sanılacağı korkusu yaşadıkları için bu kadar fecaat hatalar yapıyor olabilirler. Ama biliyoruz ki kendi yasakladıkları siteleri ve hesapları gece gündüz takip ettikleri için bunun olma ihtimali pek yok.

Yeni Zelanda idam cezasını en son 1957’de uygulamış. 1961’de vatana ihanet hariç bütün suçlar için kaldırmış. 1989 yılında da bütün suçları kapsayacak şekilde idam cezasını kaldırılmış. Ülkedeki en ağır ceza müebbet hapis. Müebbet cezaları da olayın şekline göre şartlı salıverilmeye başvuru tarihleri düzenlenerek veriliyor. Ancak müebbet cezalarda 10 yılı doldurmadan şartlı tahliyeye başvurmak mümkün değil. Tahliye olanlar da elektronik kelepçeye  mahkum ediliyor.

Yakın zamanda ülkede verilen en ağır hapis cezasını 2001 yılında bir soygun esnasında 3 kişiyi öldüren bir suç makinasına vermişler. Ömür boyu hapis cezası alan katil William Dwane Bell 30 yıl boyunca şartlı tahliyeye başvurma hakkından mahrum kalacak.

2014 yılında yine bir soygun esnasında 2 kişiyi öldüren ve bir kişiyi yaralayan katil Russell John Tully 24 yıl hapis cezası almış. Yine 2014 yılında bir kişiyi öldüren başka bir katil de 24 yıla mahkum olmuş.

Yeni Zelanda’da katilin ne kadar ceza alacağı birçok hukuk uzmanının görüşlerinin yer aldığı haberlere konu oldu. Haberlerden çıkan ortak sonuç katilin Yeni Zelanda tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir ceza alacağı. Ağırlıklı olarak, şartlı tahliyeden mahrum olarak ömür boyu hapis cezası alacağı tahmin ediliyor. Tartışma konusu olan tek şey olayın bir terör olayı olarak hakim tarafından kabul edilip edilemeyeceği. Her ne kadar başbakanları bunun bir terör olayı olduğunu söylese de hukuk açısından bunun bir terör olayı olması için başka kriterlerin gerektiği dile getiriliyor. Bizde patates üreticisinin, soğan tüccarının, kermese sarma saran ev hanımının, gazetecinin ya da kısaca bütün muhaliflerin terörist ilan edildiğinden dolayı bu tanım bizim için bir sakız olsa da hukukun olduğu ülkelerde bir kişiyi terörist olarak adlandırmak o kadar kolay değil. O sebeple Erdoğan’ın cemaate terör örgütü demesini rüşvetle iş yaptırdığı 3.dünya ülkeleri dışında kimse ciddiye almıyor. Yine bu sebeple artık Erdoğan ve adamları ellerinde her gidilen ülkeye göre değişen ambalajlarla dolaşmaya başladılar.

Girişte alıntılanan konuşmadaki en dehşet kısmı da tahmin edebileceğiniz gibi “Yeni Zelanda öldürenin hesabını sormazsa biz sormasını biliriz” kısmı.  Ne demek bu? Gidip katilin işini mi biterecekler? Cezaevinde katili infaz mı ettirecek? Hadi diyelim dedikleri gibi katil komik bir ceza aldı, tetikçi mi gönderecek Türkiye! Konuşmalar bağlamından çıkarıldı diyen Fahrettin’in bunun için de mutlaka bir tavşanı vardır.

Yeni Zelanda hükümetinden bir temsilci bu tür laflar ve katliam görüntülerinin kendi vatandaşlarının güvenliğini riske ettiği gerekçesiyle acil olarak Türkiye’ye gelecek. Burdan kalkıp giden cumhurbaşkanı yardımcısı ile dışişleri bakanı demek ki pek kaale alınmamış. Mesajı muhataplarının direk kendisine vermek istiyorlar.

Bu tür boyundan büyük lafların şöyle sonuçları oluyor:

1-Herkes gülüyor. Çünkü Türkiye’de dizilerle kendinden geçen kitle dışında herkes Türkiye’nin ne kadar güçsüz olduğunu biliyor. Güç dediğin eşşek kadar uçakla iki adam taşımakla olmuyor çünkü.

2-Endişe ediyorlar. Çünkü bu tür sapık lafların başka sapıkları tahrik etmesi her zaman mümkün. Daha da ötesi Erdoğan’ın gizli kalmasını pek beceremediği yöntemlerle eli kanlı insanları beslediğini bilmeyen istihbarat örgütü kalmadı.

3-Önlem alıyorlar. Başta o ülkelerdeki yaşanan T.C. vatandaşları olmak üzere Türkiye ve Erdoğan ile ilintili her şey mercek altına alınıyor. Yani olan yine yurtdışında yaşanan vatandaşlara oluyor.

“Yeni Zelanda hesabını sormazsa biz sormasını biliriz” diyen bir liderin uluslararası sularda sivillerin içinde bulunduğu gemiyi basıp kendi vatandaşı 9 kişiyi öldüren kişiler için benzer şeyleri söylediği ya da yapmaya yeltendiğini hatırlayan var mı? Bırakın hesap sormayı bu kişiler hakkında açılmış davaları bile kapatacağını İsrail’e söz vermişti.

Şimdi ne olacak ben size söyleyeyim; Anzak törenleri için gelecek Avustralyalı ve Yeni Zelandalı konuklara tarihlerinde görülmemiş bir misafirperverliğe, yalakalığa ve izzet-i ikrama tanık olacağız. Tabii gelen olursa…

[Levent Kenez] 22.3.2019 [TR724]

Siyah aracın içinde kaçırılan gariban [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Alıp götürüyorlar. Sokak ortasında. Gündüz gözüyle. Kahpece, hukuksuz olduğu kadar! Bir sırtlan gibi, bir çakal gibi saldırarak. Kimi zaman darp ederek, kimi zaman silah tehdidiyle, zor kullanarak, daha da önemlisi devletin adını kullanarak, otoritesini kullanarak, memuriyetlerinin statüsünü, kimliğini, unvanını kullanarak! Alıp götürüyorlar, bir bilinmeze.

O aracın içinde neler oluyordur kim bilir? Kendi aralarında konuşuyor mudurlar acaba? Öğlen yedikleri yemekten, çocuklarının yarınki sınavından, eşlerinden aldıkları alışveriş listesinden, dünkü futbol maçından bahsediyorlar mıdır? Nasıldır o arabanın içindeki diyaloglar acaba? Espri yapılıyor mudur, şakalaşılıyor mudur mesela hiç? Ne bileyim, hayal kuruluyor mudur? Hasta olan anne-babasının derdine düşüyor mudur faillerden biri örneğin? Arabayı nasıl kullanıyorlardır? Sırayla mı? Elemanlardan birinin ehliyeti yoksa mesela, diğeri mi kullanır aracı hep? Yoksa anayasa ve yasalara uymayıp görevini kötüye kullanan memur, ehliyeti yokken aracı da nasıl olsa kullanır mı? Trafik kurallarına uyuyorlar mıdır? Mesela karşıdan karşıya geçmekte olan bir bebek arabalı kadına yaya geçidinde yol veriyorlar mıdır? Müzik dinleniyor mudur o araçta acaba? Nasıl bir müzik dinleniyordur, dinleniyorsa eğer? Türkü mü, klasik Türk musikisi mi? Pop mu yoksa arabesk mi? Yoksa dombra mı? Emniyet kemeri takıyorlar mıdır? Kendileri takıyor diyelim, ya kaçırdıkları zavallıya da takıyorlar mıdır? Mesela Hitler dönemi Gestapo teşkilatında olsalar, tüm eylemleri başından sonuna dek plan dâhilinde ilerlerdi. Bu alaturka rejimin hukuk tanımaz memurları acaba disipline olmuş bir pro-faşist görev bilinciyle mi hareket ediyorlardır? Yoksa, ne bileyim, pilavcının önüne rastgele çekip yirmi dakika yemek ve ihtiyaç molası verebilecek lakaytlıkta mı hareket ediyorlardır? O aracın içinde neler oluyordur kim bilir! Kim bilir!

Kaçırılan adamın aklından neler geçiyordur acaba, o araçta? Çocuğunu son kez bir sarılıp da öpmemiş olmanın vicdan azabı mıdır kafasındaki? Yoksa can kaygısından bunu bile düşünemez mi insan? İşe gitmediği için kovulmak ya da patrondan veya müdürden azar işitmek gibi bir düşünce geçer mi acaba aklından? Yok canım, saçma bir soru oldu – işinden zaten KHK ile atılmıştır çoktan. Sokağa neden çıktıydı o zaman acep? Bir arkadaşıyla mı buluşacaktı ki? Arkadaşı merak eder mi diye düşünüyor mudur, buluştukları saatte buluşma yerine varmayınca? Arkadaşı acaba eşini arar mı, gelmedi diye? Yoksa merak etmesin diye bir süre beklemeyi mi seçer? Bunlar geçer mi aklından? Acaba bağırmasın diye ağzını koli bandıyla bantlarlar mı? O koli bandının keski kimyasal kokusu ve muhtemelen o kokudan beter olan tadı, örneğin alerjik birisiyse kaçırdıkları gariban, nefes darlığı veya boğaz şişmesi falan yapar mı? Darp ediyorlar mıdır araçta? Elini-kolunu bükmek, tokatlamak, hayalarını sıkmak, saçını geriye doğru çekmek, burnuna yumruk vurmak, artık o anki “özgürlüklerinin” izin verdiği başka ne varsa yapmak! Tehdit ediyorlar mıdır? Psikolojik direncini azaltmak için, örneğin son duasını etmesini, onu katledeceklerini falan söylüyorlar mıdır? O anki ruh hali nasıldır acaba? Yoksa gözlerini de bağlıyorlar mıdır? Elbette! Ağzının ve gözlerini kapatmak güvenlik için şart değil mi? Güvenlikçi olduklarından bu işleri sanırım biliyorlardır. Kitabına uygun hareket ediyorlardır. Bunun eğitimini veriyorlar mıdır bazı devlet birimlerinde? Adam nasıl kaçırılır? Bu işin teorisi ve pratiği mutlaka vardır! Acaba mesela ilk seferindeki verimle tecrübe kazandıktan sonraki verim arasında fark oluyor mudur? Mesela zaman parametresine göre? Mesela dikkat çekmeden, “tereyağından kıl çeker gibi halletme” babında?

Acaba farklı yaşlardan kurbanlar farklı tepkiler mi veriyordur? Fenalık geçiren, ağlayan, haykıran, mücadele ederek kurtulmaya çalışan, kendini yere bırakarak vücudunun ağırlığını kullanmak suretiyle kaçıranlara direnen gibi farklılıklar, kaçıranların ve kaçırılanların kaçırma eylemi esnasındaki davranışlarını nasıl etkiliyordur? Mesela daha çok direnene daha mı çok işkence yapıyorlardır? Yoksa daha az direnen baskın karakter değil algısı oluşunca üzerine daha mı çok gidiyorlardır? Acaba kaçırılan rasyonel bir şekilde başına geleni anlamaya yönelik soru soruyor mudur? Böyle bir durumda acaba cevabı geçiştirmeyi mi, basit ve kısa cevaplar vermeyi mi, uzun uzadıya durumu anlatmayı mı, yoksa sadece “kes lan!” deyip darp etmeyi mi seçiyordur kaçıran memurlar? Bu işin bir prosedürü var mıdır? Yoksa bu memurun “inisiyatifine” ve “yaratıcılığına” mı bırakılıyordur?

Bu işleri yapan memurlar, devlete hizmet ettikleri için kendileriyle gurur duyan, emir-komutada olmanın verdiği “manevi rahatlıkla” hareket eden, rejime sadık ve onun bekasına inanmış türden insanlar mıdır? Yoksa yaptıklarının yanlış olduğunun ayırtında olan, yani suç işlediklerini, kanunsuz hareket ettiklerini bilen, ama umursamayan türden memurlar mıdır? İnsan nasıl böyle olabilir? Bunun bir teknik eğitimi var mıdır? Varsa, örneğin bu eğitimden sonra mı bu memurlar bu tür bir suç makinesine dönüşüyordur? Aklıma takılan bir başka konu da şu: bu işin de bir “profili”, bir tür “kabiliyetli ve gelecek vadeden” potansiyel memur tipi mevcut mudur? Eğer bu memurlar normal yoldan KPS üzerinden memur oluyorlarsa, mesela mülakatta bunların “temayülünü” sınayan türden sorular soruluyor mudur? Mesela “hiç kavga ettin mi?” ya da “hiç birinin burnunu kırdın mı?” türü profil sorgulayıcı sorular soruyorlar mıdır? Yoksa mesela ne bileyim sadece “AK Parti teşkilatlarından referansın var mı?” ya da “Türkiye’yi iç ve dış düşmanlardan koruyan kim?” türü standart kamu personeli mülakat soruları mı soruluyordur? Mesela özellikle babalarından şiddet görenler gibi belli bir tipte aday profiline yönelim oluyor mudur? Yoksa böyle psikolojik profil çıkartma işleri bizimki gibi memleketlerde fazla mı “entel” kaçar? Öyle ya, belki de işe alımda “memlekette malzeme nasıl olsa bir!” deyip, tuttuğunu al türü bir işe alım politikası mı uyguluyorlardır? Mesela işe yeni alınan bir çaylağı eğitmek için adam kaçırtma ve işkence konusunda deneyimli bir memurun yanına mı veriyorlardır?

Bu işlerde çalışanlar, mesela Cuma için “amirim Cumaya iş koymasak?” türü bir esneklik beklentisinin dillendirebildiği sosyal bir meslektaşlık dayanışması içinde, olumlu bir işveren ikliminde mi çalıştırıyorlardır? Akşam eve gittiklerinde “bugün iş nasıldı bey?” diye soruyor mudur karıları? Çocuklarıyla oyun oynuyor mudur adam kaçıran işkenceciler? Mesela oğlu okulda arkadaşına vuran bir memur, oğluna şiddetin çok kötü bir şey olduğunu ve neden bir insana kaba kuvvet uygulanmaması gerektiğini söyleyecek kadar profesyonel midir? Yoksa zaten işteki ile evdeki şahsiyet aynı mıdır? Yani şiddet bir yaşam tarzı mıdır? Örneğin ben üniversitede ders vermesem de sanırım okumaktan ve yazmaktan kopamazdım. Bunlar da “dayak benim ayrılmaz bir parçam” türü ilişkiyle mi bağlıdırlar işlerine? Örneğin tatillerde işini özler mi böyleleri? “Yahu gözümde tütüyor sokaktan adam kaçırırkenki adrenalin yoğunluğu!” türü bir bağlılık var mıdır işlerine yönelik? Acaba ülkelerine hizmet ettiklerini mi düşünüyorlardır, adam kaçırıp ona işkence ederken? Yoksa bu işi “sadece ekmek parası için” mi yapıyorlardır, suç işlediklerini bilerek?

Branş değiştirmeyi düşünüyorlar mıdır? Mesela, devlette “emeklerinin hakkını” alamadıklarını, ama ileride fırsatını bulurlarsa “özele geçerek” daha iyi koşullarda çalışmayı düşünüyorlar mıdır? Mesela bir tür mafya teşkilatında, ne bileyim, öğlen yemekleri “şirketten midir?” veya arada, mesela her elli vardiyada bir, bir tür ekstra falan alıyorlar mıdır? Ama devletin yine de daimi kadrosu olması, daha az risk barındırması gibi avantajları, ya da ne bileyim, ileride emekliliği daha iyi olur türü düşünceler akıllarından geçiyor mudur? Bu işlerin de “iyisi” var mıdır? Mesela, “Ali abiyi yollayalım. O zor vakaların adamı!” gibi, iş çevresinde ünlenen “görev adamları” var mıdır? İyiler “daha mı çabuk yükseliyordur?” yoksa her yerde olduğu gibi bu işlerde de bir yerlerde bir dayı olması mı lazımdır?

Bu adam kaçıranlar, işkence edenler, acaba şerefsiz olduklarını biliyorlar mıdır? Yoksa, “ben değilim şerefsiz, esasında bu işlerin başındakiler!” türü bir meşrulaştırma mekanizmasıyla kendilerini rahatlatabiliyorlar mıdır? Bunlar, acaba yaptıklarında zaman aşımı olmadığını, bir gün adalete hesap vereceklerini biliyorlar mıdır? Bu onlar üzerinde nasıl bir etki yapıyordur? Yoksa “bitti bu iş – sistem oturdu artık” türü bir rahatlık mı içerisindedirler? Acaba aralarında örneğin farklı partilere oy veren “profesyoneller” var mıdır? Yani dışarıya doğru “reisçi” görünen, ama aslında mesela “ülkücü olan” birileri var mıdır? Varsa eğer, örneğin Bahçeli’nin daha önce Erdoğan’a ettiği hakaretleri alkışlarken, bugün yine Bahçeli gibi taraf mı değiştirmişlerdir? Yoksa bunlar siyasetle falan işleri olmayan, “vatan hizmeti yapıyoruz!” diyen idealistler midir? Her kim olurlarsa olsunlar, aralarında esasında hiç fark olmadığını, sonuçta yargı önünde hesap vereceklerini biliyorlar mıdır? Aralarında “bu işin sonu ne olacak” diye konuşuyorlar mıdır?

O aracın içinde olanlar nedir, günün birinde gün yüzüne çıkacak mı? Kaybedilen, ortadan kaldırılan garibanlar bulunacak mı? En azından başlarına gelenleri öğrenebilecek miyiz? Babasının nerede olduğunu merak eden çocukların umutla her gün annelerine “babam ne zaman gelecek anne?” sorularına anneleri bir gün yanıt verebilecek mi, ağlamadan? Eve sağ-salim dönebilecekler mi, günün birinde, ortadan kayboldukları gibi, sessizce? Yoksa binlerce gündür evlatlarını arayan Cumartesi Anneleri gibi, ya da ortadan kaybolduktan sonra izbeleşen kiliselerinin duvarlarına bozuk yazıyla romantik bir şeyler yazılan ve kalp işareti yapılan Ermeniler gibi, yüreğimizi burkan, boğazımızı düğümleyen bir başka hüzünlü sayfası mı olacak Türkiye tarihinin, kaçırılan garibanlar? O Ermenileri katledenler yargılanmadı. O annelerin yolunu beklediği can evlatlarının failleri yargılanmadı. Acaba adam kaçıran işkenceciler bir gün yargılanacak mı? Acaba üzeri örtbas edilen katliamların ve hukuksuzlukların cezalandırılmadığı ve sorgulanmadığı modern tarihimizden aldıkları cesaretle mi yürütülüyor bugünkü karanlık işler? Kaderimizin bizi fırlatıp attığı dört bucakta bunları yine de düşünmeyeceksek eğer, bu kâbus nasıl biter? Acaba o siyah aracın içinde bir bilinmeze doğru kaçırılan garibanın bir cevabı var mıdır bu soruya?

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 22.3.2019 [TR724]

Savunmaya bir büyük darbe daha: ÇHD avukatlarına ceza yağdırdılar! [Ramazan Faruk Güzel]

KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) ve Halkın Hukuk Bürosu (HHB) davası sonuçlandı ve adeta cezalar havada uçuştu! Geçenlerde AP Genel Kurulu’nda kabul edilen raporda da bu deniliyordu zaten: “Türkiye’de savunma hakkı kısıtlanıyor ve yok ediliyor” diye. Onlar deyince, bunu raporlaştırınca AKP hükümeti celalleniyor, bunu AB’deki aşırı sağın marifetiymiş gibi göstermeye çalışıyor ama her adımında, her kararında AP’nin bu raporunu daha da teyit ediyorlar!

Ne demişti AP Raporunda:

“- Son yıllarda 5 bine yakın hakim ve savcının ihracı; yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığına tehdit oluşturuyor.

– 570 avukatın tutuklanması; savunma ve adil yargılanma hakkına engel teşkil ediyor.” (Detaylarını “AP’nin kabul ettiği Türkiye raporunda neler var, şimdi ne olacak?” başlıklı yazımızda bulabilirsiniz.)

ÇHD ve HHB DAVASI

ÇHD ve HHB üyesi 6’sı tutuklu 20 avukatın “terör örgütü yöneticiliği” ve “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla yargılandığı davaya 3. gününde de devam edildi; mahkeme, beyanları bile almadan kararını açıkladı ve 18 avukata toplam 159 yıl 1 ay 30 gün hapis cezası verildi..

İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından Silivri hapishane kampüsünde görülen duruşmada mahkeme, tutuksuz sanıklardan Ahmet Mandacı, Zehra Özdemir, Ayşegül Çağatay, Yağmur Ereren, Didem Baydar Ünsal, Yaprak Türkmen’in Türk Ceza Kanunu’nun 314-3, 227-2 maddeleri uyarınca “örgüte bilerek isteyerek yardım etme” suçundan cezalandırılmasına karar verdi.

Diğer sanıklardan Barkın Timtik hariç hepsi, TCK’nın 314-2 maddesi uyarınca “örgüt üyeliğinden” cezalandırıldı.

TCK’nın 314/1 maddesi uyarınca “örgüt kurmak ve yönetmek” suçundan verilen cezalar şöyle:

– Barkın Timtik’e 18 yıl 9 ay hapis ve tutukluluğunun devamına,
– Özgür Yılmaz’a 13 yıl 6 ay, yakalama kararı çıkarılmasına,
– Ebru Timtik’e 13 yıl 6 ay ve yakalama kararı çıkarılmasına,
– Behiç Aşçı’ya 12 yıl ve tutukluluğunun devamına,
– Şükriye Erden’e 12 yıl hapis ve yakalama kararı çıkarılmasına,
– Selçuk Kozağaçlı’ya 11 yıl 3 ay hapis ve tutukluluğunun devamına,
– Engin Gökoğlu’na 10 yıl 6 ay hapis ve tutukluluğunun devamına,
– Aytaç Ünsal’a 10 yıl 6 ay hapis ve tutukluluğunun devamına,
– Süleyman Gökten’e 10 yıl 6 ay hapis ve yakalama kararı çıkarılmasına,
– Ayçan Çiçek’e 9 yıl hapis ve tutukluluğunun devamına,
– Naciye Demir’e 9 yıl hapis ve yakalama kararı çıkarılmasına,
– Ezgi Çakır’a 8 yıl hapisle cezalandırılmasına hükmedildi.

ULUSLARARASI AVUKATLAR DA VARDI AMA…

Duruşmaya tutuklu avukatlar ve müdafileri katılmadı ama tutuksuz yargılanan avukatlardan Ahmet Mandacı ve Zehra Özdemir hazır bulundu ve de izleyenler arasında sanık yakınlarının yanı sıra Avrupa Demokrat Avukatlar Birliği (AED), Dünyada İnsan Hakları ve Demokrasi İçin Avrupalı Avukatlar Birliği’nden (ELDH) avukatlar ile İtalya, Belçika, Almanya, Fransa ve Yunanistan’dan avukatları ile Uluslararası Af Örgütü Türkiye Kampanyaları Koordinatörü Milena Buyum da vardı.

Avukatlar, önceki gün heyetin reddini istemiş ancak mahkeme heyeti bu talebi reddetmişti. Avukatların, heyetin, reddi hakim talebini geri çevirmesi üzerine bir üst mahkeme olan İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne itiraz etmişlerdi.

Bu yargı yine yapacağını yaptı ama Selçuk Kozağaçlı’nın mahkeme heyetine: “Sadece sizi değil, temsil ettiğiniz her şeyi, tüm ahlaksızlığınızı reddediyorum.” sözleri tarihe geçti! Vicdanı olan her hukukçu da bu sözlerin altına imzasını atacaktır. (Ben de imzamı attım burada.)

Zira Türkiye’de yıllardır hak ve adalet mücadelesi veren Av. Selçuk Kozağaçlı ile ÇHD üyesi ve Halkın Hukuk Bürosu’ndan 16 avukat hakkında verilen mahkûmiyet kararı, Savunma Hakkı’na vurulmuş çok büyük bir darbedir! Bu noktada ÇHD’li avukatların yargılandığı davada mahkemenin verdiği vicdanları yaralayan cezalara 39 Baro Başkanlığı tarafından yapılan ortak açıklama ile tepki göstermesini takdirle aktarıyorum buraya!..

GARABETLER!

Bu davanın soruşturması başından sonuna kadar “olağandışı ve olağanüstü hukuk düzenlerinde bile benzerine rastlanmayan bir şekilde” ilerlemişti.

Baroların ortak açıklamalarında da altını çizdikleri gibi;

Düzenlenen iddianame sonucunda yargılamaya konu eylemlerin birçoğu ile ilgili görülmekte olan derdest bir dava varken, tartışmalı bazı kanıtlar eklenmek suretiyle yeni bir soruşturma başlatılmış, bir yıla yakın tutukluluk süresinden sonra sanık konumuna düşürülmüş bu avukatlar mahkeme önüne çıkabilmişlerdi.

Hatırlarsanız günler süren duruşma sonunda, iddia makamının tutukluluğun devamına ilişkin mütalasına karşın, “suçun vasıf ve mahiyetinin değişme olasılığına”, “AİHM’in uzun tutukluluk sürelerine ilişkin kararlarına” ve “yargılanan kişilerin avukat olmalarına” özel vurgu yapılarak avukatların tahliyelerine oybirliğiyle karar verilmişti.

Bu tahliye haber konusu olur olmaz, birileri adeta düğmeye basmış, bu konuda aleyhe yazılar yazılmaya başlanmış ve akabinde savcılığın itirazı üzerine, aynı mahkemece, henüz bir gün bile geçmeden, bu kez, tahliye edilen avukatların bir kısmının yeniden tutuklanmasına ilişkin yakalama kararı verilmişti! Bu kararın hemen ardından, mahkeme heyeti üyelerinin bir kısmının görev yeri değiştirilmiş ve de doğal hakim ilkesi yerle bir edilmişti!

DİNMEYEN ÖFKENİN SEBEBİ ve UNUTULMAYACAKLAR!..

Aralarında Av. Selçuk Kozağaçlı’nın da bulunduğu ÇHD ve HBB davasında yaşanan hukuksuzlukları ve usülsüzlükleri burada saymakla bitmez. Fakat Av.Kozağaçlı şahsında diğer avukatlara duyulan bu hıncın sebebine işaret etmek istiyorum asıl!

Av.Kozağaçlı ve arkadaşlarının aldığı cezanın sırrı, bu çizmelerde..!

Bu çizmeler 301 somalı maden işçisinden arta kalan… Avukat Selçuk Kozağaçlı ve arkadaşları, bu çizmelerin sahiplerinin avukatlığını yaptıkları için bu kadar ağır cezalar aldılar. Yani o madenlerin perde arkasındaki asıl sahipleri, Av. Selçuk ve arkadaşlarını hiç affetmediler.

Kasım 2017’den beri cezaevinde bulunan ÇHD eski Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı’ya o kadar kızgınlar ki, 26 Ocak’ta hayatını kaybeden babası Ayhan Kozağaçlı’nın cenazesinde bile kelepçelerini çözmemişlerdi!

Günümüz zorbalarının ÇHD Başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı’yı affetmemelerinin bir sebebi daha var. Başkan Kozağaçlı, Ekim 2016’da Ankara Barosu’nun Genel Kurulu’nda yaptığı bir konuşmada, cezaevindeki işkence ve tecavüz iddialarına değinmesi ve “Cemaat soruşturması kapsamında tutuklananların bazılarının emniyet ve cezaevlerinde tecavüze uğradığını, bundan dolayı da kalın bağırsak ameliyatı olanların bulunduğunu” söylemesi idi.

Kin ve nefret hareket edenler, bu avukatları hiç affetmediler ve yönlendirdikleri yargı ile onlara cezalar yağdırdılar. Ama bunu da gerçek vicdan sahibi insanlar, geleceğin tarihi hiç unutmayacak, hiç affetmeyecek! Onlara ve on binlere zulmedenler ileride lanetle anılacakken, Avukat Selçuk Kozağaçlı ve arkadaşları bu yiğitçe ve onurlu duruşlarıyla hep hayırla yad edileceklerdir.

[Ramazan Faruk Güzel] 22.3.2019 [TR724]