Şirketi yağmalanan işadamı: 15 Temmuz akşamı 'yukarı'dan arandım...

Kendisine ait Twitter hesabından açıklamalarda bulunan TARKİM Havacılık’ın sahibi işadamı Faruk Bayındır, 15 Temmuz gecesi Ankara-İstanbul-Atina hattında yaşananları yazdı.

O gece, yurtdışında bulunan dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu’nun Türkiye’ye getirilmesi operasyonunu bizzat yönettiğini aktaran Bayındır, “‘Acil olarak  İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Hacısalihoğlu’nun ne yapılıp edilip mutlaka İstanbul’a getirilmesi gerektiğini’ söylediler. Darbecilere karşı mücadelede bana düşen bir görev olduğunu varsaydım. Atatürk Havalimanı kapanmıştı. Hadi Hacısalihoğlu ise bir THY uçağı ile yurtdışı seyahatteydi. Filmleri aratmayacak bir operasyon gerçekleştirdik” dedi.

TERÖRLE SUÇLANDIM; O ZAMAN O GECE EN KRİTİK OPERASYONU NASIL BANA YAPTIRDINIZ?

O saatlerde bir müşterisiyle havada olan TARKİM Havacılık’ın uçaklarından birinin acilen Atina’ya indirdiklerini ve Salihoğlu’nu Türkiye’ye getirdiklerini aktaran Bayındır, daha sonra  başsavcının talimatıyla kendisine ‘terör’ soruşturması açıldığını aktardı. Bayındır, “Başsavcı Hadi Hacısalihoğlu bir hafta sonra bana ve kardeşime ‘F… üyeliği’nden yakalama kararı çıkarttı. Ben ‘terörist’ isem ve 15 Temmuz bir ‘F… darbesi’ ise o gece benden böyle kritik bir operasyonu neden istediniz ?” diye sordu.

17 ARALIK’TAN SONRA YILDIZI PARLAYAN BAŞSAVCI

Bayındır’ın bahsettiği Başsavcı Hadi Salihoğlu,17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmalarından sonra AKP hükümetinin gözde yargı görevlilerinden biri haline geldi. Soruşturmaların üstünün örtülmesi, özel görüşmeler, savcı-hakimlere, yolsuzluk operasyonu yapan polislere operasyon, medyaya baskı operasyonları gibi onlarca hukuksuzluğun altında imzası olan Salihoğlu, Temmuz 2018’de HSK’dan emekliliğini isteyerek görevinden ayrılmıştı.

Bayındır’ın anlatımıyla 15 Temmuz’da şunlar yaşandı:

1-Korku duvarını lütfen aşın artık,bildiklerinizi, şahit olduklarınızı anlatın. Belki yaşanan haksızlıklara ve zulme itiraz edip karşı çıkar diye bekledim ama onlar zulme ortak olmayı seçtiler.Ben yazınca da hemen dostlarımı arattılar. Onlara son sözüm şu; zulüm ile abad olunmaz.

2-Önceki anlattıklarımla ilgili hala savcıların beni aramasını bekliyorum. Şimdi anlatacaklarım gazeteci dostlarımın dikkatini çekecektir. Öncelikle 15 Temmuz akşamı ve sonrasında hayatını kaybeden vatandaşlarımıza rahmet diliyorum. Allah bir daha ülkeye öyle bir gece yaşatmasın.

3-Kayda geçsin diye tekrar ediyorum. Her kim 15 Temmuz’u planlamışsa, masum insanlara kurşun sıkmışsa, haberdar olduğu halde tedbir almak yerine istismar etmeye kalkmışsa Allah belasını versin. Her iki cihanda da ellerim yakasında olacak.

4-15 Temmuz akşamı. Evimde oturuyor ve herkes gibi ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. 10.45 gibi cep telefonum çaldı. Arayanlar ‘yukarı’dandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısını yurtdışından getirmemizi istediler.

5-Ardından da ‘Acil olarak  İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Hacısalihoğlu’nun ne yapılıp edilip mutlaka İstanbul’a getirilmesi gerektiğini’ söylediler. Darbecilere karşı mücadelede bana düşen bir görev olduğunu varsaydım.

6-Atatürk Havalimanı kapanmıştı. Hadi Hacısalihoğlu ise bir THY uçağı ile yurtdışı seyahatteydi. Filmleri aratmayacak bir operasyon gerçekleştirdik. AKP’nin el koyup yağmaladığı TARKIM Havacılığın bir uçağı o anda havadaydı.

7-İçinde de parasını ödeyip uçağı kiralamış bir yolcu vardı. Yolcumuza ‘çok olağanüstü bir durum var, Atina’ya ineceğiz’ dedik. Uçağı Atina’ya indirdik. THY uçağı da Atina’ya yönlendirildi. Atina Havalimanında yolcuyu indirip başsavcıyı beklemeye başladık.

8-Fakat başsavcı Hadi Hacısalihoğlu hastalanmıştı. Şekeri ve tansiyonu varmış. Gece saat 2’yi geçiyordu. Havalimanına doktor getirildi. Başsavcı Hacısalihoğlu 3-4 saat kadar müşahade altında tutuldu.

9-Doktor olur verince başsavcıyı alıp İstanbul’a uçtuk. Devletimiz bizden yardım istemişti ve biz o gece adeta imkansızı başarıp başsavcıyı özel bir operasyonla İstanbul’a getirmiştik. Peki sonra ne oldu biliyor musunuz ?

10-Başsavcı Hadi Hacısalihoğlu bir hafta sonra bana ve kardeşime ‘FETÖ üyeliği’nden yakalama kararı çıkarttı. Ben ‘terörist’ isem ve 15 Temmuz bir ‘FETÖ darbesi’ ise o gece benden böyle kritik bir operasyonu neden istediniz ?

11-Madem ben ‘teröristim’, daha Devletin en yetkililerinin nerede olduğu, ne yaptığı bile bilinmiyorken benimle irtibata geçip böyle kritik bir talebi neden yaptınız ? Ben teröristsem başsavcıyı alıp getirmek için film gibi bir operasyonu neden yaptım ?

12-Sorular… sorular… ve cevapsız sorular…

[Samanyolu Haber] 23.10.2018

Ruhun potansiyelini ortaya çıkarma [Abdullah Aymaz]

“Bahar Neşidesi” isimli eserinde Muhammed F. Gülen  Hocaefendi, “Hint fakirlerinin anlattıklarına göre yoga yapan insanlarda olağanüstü haller meydana geldiği söyleniyor. Bu konuda ne buyurursunuz?” sorusuna cevap verirken şöyle diyor: “Bir kısım ‘insanî lâtifelerini’ geliştiren herkes, gayb âlemine muttali olabilir. Cenab-ı Hakk'ın müsaade ettiği çerçevede içinde bazı şeyleri bilir ve müşahede eder. Bu, tamamen kalbe söz dinletme ile alâkalı bir meseledir. Ve bu hususun dinle dinsizlikle, Müslüman, Hıristiyan veya Yahudî olmakla hiçbir alâkası yoktur. RUH’un GÜÇ  ve  KUVVETİ ile zuhurunu temin eden, onu TEN  kaydından kurtararak sınırsızlığa çıkaran kim olursa olsun, Cenab-ı Hak ona bu mazhariyeti lütfeder. Ancak bir kere daha hatırlatmak isterim ki, bunlar aslında hiçbir kıymeti ifade etmezler, asıl olan CENAB-I  HAKKIN  RIZASIDIR.”

Maneviyat âlemine açılma bir potansiyel olarak insanda mevcuttur. Bu riyazat yolu ile olur. Çünkü madde inceldikçe hayatiyet  şiddetlenir. Ruh güçlenir. Madde kalınlaştıkça ve yoğunlaştıkça ruh zayıflar… Ruh içinde olan potansiyel gücünü ortaya çıkarınca, maneviyat âlemine açılabiliyor. Ama o âlemde ruhanîler, cinnîler ve şeytanlar da var. Ama bir mürşid-i kâmilin kontrolünde ve rehberliğinde olmazsa, çok tehlikeli ve kötü noktalara gidebilir, dönülmez girdaplara kapılabilir…

M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu hususta şöyle diyor: “Birincisi: İspirtizma, ruh ve cinler gibi şeylerle meşgul olanlar, umumiyetle rehbersizlikten ötürü bazı güçlü, kuvvetli cinlerin tesiri altına girerler ve artık zihnen ve fikren bizim bulunduğumuz mekân boyutları içinde kalamazlar. Bu sebeple başkaları onların tutum ve davranışlarını ters görür ve konuşmalarında  da hezeyan bulurlar. Gerçi hekimler onların gördüğü ve duyduğu bazı şeylere ‘Halüsinasyon’  derler. Halbuki onlar boyut değiştirip başka bir âlemle kontak olmuşlar, oradan gelen sesleri dinliyor ve oraya seslerini gönderiyorlardır. Böyleleri çoğu zaman rehbersizliğin getireceği risk ve problemlere maruz kalırlar. Binaenaleyh bu türlü seanslar tertip edip cinleri ve şeytanları çağırma yoluna gitmek, tehlikeli bir uğraştır.

“Günümüzde bazı insanların, kendilerine Mevlana, İmam Gazzali, İmam Rabbânî gibi kimselerin bir şeyler dikte ettirdiğini söylemeleri Hasan Sabbah’ı akla getiriyor. Ona da evvela bu türlü esintiler gelmeye başlamış ve ilerleyen zamanlarda tamamen yoldan çıkmıştır. Bugün bu iddalarda bulunanların da pek hayırlı olacağını zannetmiyorum. Esasen Hasan Sabbah, Selçukluların ilk yıllarında Nizamülmülk gibi büyük kimselerin de arkadaşıydı. Muvâzenesini bulamadığından dolayı materyalizm bataklığına saplanan Ömer Hayyam da aynı devrin insanıdır. Menşei aynı olmasına ve ilim adına İslam dünyasına pek çok şey kazandırmasına rağmen materyalist düşünceden kurtulamamıştır.

“Aynı medresenin talebelerinden Hasan Sabbah da gözü kapalı spiritüalizme dalmış ve kendisini bir daha da kurtaramamıştır. Habis ruhların (şeytanların) tasallutuna maruz kalan Hasan Sabbah’a önce müceddit olduğuna dair esintiler gelmiş, sonraları kendisinde bazı garip haller de müşâhede etmesiyle birlikte iyice yoldan çıkmıştır. Onu âdeta maskara haline getiren bu habis ruhlar kendisine sahte cennet ve cehennemler yaptırarak binlerce sünnîyi kılıçtan geçirmesine sebep olmuşlardır. Karmati hareketi de böyle başlamıştır. Tarihte habis ruhların tasallutuna maruz kalmış, Kur’an ve Sünnetin beyanatının dışında, yeni şeyler ortaya koyan, kendilerince yeni bir çığır açan insanların misalleri pek çoktur.

“Geçmiş dönemlerde peygamberlik iddiasında bulunan çok sayıda insan çıkmıştır. Bunların sonuncusu, yirminci asırda İslâm âlemine çok pahalıya mal olan, Kâdiyanilik’in kurucusu Gulam Ahmed’dir. Hayatına baktığımızda benzerlerin de olduğu gibi onun da cinlerin tasallutuna maruz kaldığını görürüz. Bu insan da başta çok masumdur ve Hindistan’da yaygın olan yogizme reaksiyon olarak ve İslamı yüceltme maksadıyla cinlerle temas etmiştir. Bilindiği üzere yogizmde müthiş bir ruh gücü vardır. O da bunlara galebe çalmak ve bu yolla İslâm'ın üstünlüğünü göstermek istemiştir. Müslümanlar arasında bu işin cereyan etme şekline FAKİRİZM denir. Gulam Ahmed fakirizm ile işe başlar fakat HABİS RUHLAR onun üzerinde de hükümlerini icra etmeye başlarlar. İlk başlarda kendisine devamlı surette müceddit olduğu fikri telkin edilir. Her şeyin şirazeden çıktığı yirminci asırda bunları düzene koyacak olanın kendisi olduğu söylenir. Daha sonraları bu habis ruhların Gulam Ahmed’i (daha sonra kurulan) Pakistan’a ve Hindistan’a karşı Batılı sömürgeci devletler hesabına çalışmaya sevk ettiği görülür. Keza Gulam Ahmed’in kitaplarında, kendileri müstakil bir İslâm devleti kursalar dahi hiçbir zaman başkalarının kendilerine getireceği saadeti temin edemeyeceklerini söyler. Gulam Ahmed’e göre ancak İngilizler sayesinde cennet gibi bir hayat yaşama imkânı vardır. İnsan, dünyada başkasının esiri olursa âhirette hür olacaktır. (…) Sonraki beyanlarına baktığımızda Gulam Ahmed karşımıza bu sefer daha farklı çıkar. Bu defa da o, kendisinin âhir zamanda beklenen mehdi olduğunu iddia eder. Son safhada Hz. Mesîh olduğunu iddiaya başlar.”

Rehbersiz riyazattan çekinmek, Kitap ve Sünnet ölçüsünden ayrılmamak gerekiyor…

[Abdullah Aymaz] 23.10.2018 [Samanyolu Haber]
aaymaz@samanyoluhaber.com

Bilgisayarınıza virüs bulaşıp bulaşmadığını nasıl anlarsınız?

Virüsler, casus yazılımlar, solucanlar ve trojanlar (truva atları), kötü amaçlı kodlar bilgisayarlarda kendiliğinden ortaya çıkmıyor. Ya internetten indirdiğimiz dosyalar, veya mail ile gelen dosyalar ya da arkadaşlarımızla paylaştığımız flash disklerden kurduğumuz programlarla bilgisayarlarımıza bulaşıyor.

Bulaştığı bilgisayar veya sistemleri çalışamaz hale getiren virüsler büyük fabrikaların yapmış oldukları üretimi bile durdurabilecek kadar etkili olabiliyor. Bilgisayarların boyut ve özellik değiştirerek günlük yaşantının en uç noktalarına kadar yaygınlaşması ve internet kullanımındaki artışla birlikte virüsler de çok hızlı bir şekilde yayılarak hepimizin korkulu rüyası olmaya devam ediyor.

Bilmediğiniz bir dosyayı isteyerek ya da yanlışlıkla açtınız. Bu esnada bilgisayarınızda antivirüs programı yüklü değil veya antivirüs programı güncel olmadığı için dosyanın virüslü olabileceği ile ilgili uyarıda almadınız. Bu durumda bilgisayarınıza virüs bulaşıp bulaşmadığını anlamak için aşağıdaki virüs belirtilerinin olup olmadığına dikkat edin:

  • Bilgisayarınız eskisinden daha yavaş çalışmaya başladıysa,
  • Windows uygulamalarında beklenmeyen hata mesajları (application error, system fault, missing files gibi) alıyorsanız,
  • Her zaman açtığınız dosya ve klasörler açılmıyorsa,
  • Web tarayıcınızın ana sayfası veya arama sayfası değişmişse,
  • Web tarayıcınız kilitleniyor veya yavaşlıyorsa,
  • Daha önceden kullandığınız bilgisayar programları bozuldu veya yavaş çalışıyorsa,
  • Bazı programlar otomatik olarak başlayıp kapanıyorsa,
  • Bilgisayarınızda sizin yüklemediğimiz yeni bilinmeyen yazılım yüklü ise,
  • Anlık mesajlaşma (skype gibi)  veya sosyal medya uygulamaları (twitter, facebook gibi) hesaplarınızdan arkadaşlarınıza sizin bilginiz dışında ileti gönderiliyorsa,
  • Bilgisayarınız beklenmedik bir şekilde kapanıyor ya da sürekli kendini resetliyorsa,
  • Sisteminizin belleği sürekli yetersiz geliyorsa,
  • Yeni programların yüklenmesi normalden uzun sürüyorsa
  • Siz kimseye mail göndermediğiniz halde bilgisayarınız adres defterinizdeki kişilere mail gönderiyorsa,
  • Bilgisayarınızda garip isimli dosyalar oluşuyor veya dosya boyutları sürekli büyüyorsa gibi durumlar ile karşı karşıya kalıyorsanız bilgisayarınıza virüs bulaşmış demektir. Virüsün bulaşıp bulaşmadığını acil olarak kontrol etmeniz gerekiyorsa ücretsiz Dr.Web CureIt!,  Kaspersky Virus Removal Tool araçları ile https://www.virustotal.com/tr/ web sitesini  kullanabilirsiniz.

[TR724] 23.10.2018

Üniversitelerde torpil ayyuka çıktı [İlker Doğan]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Türkiye’nin dünyanın en büyük ilk 500 üniversitesi arasında esamesinin okunmamasına tepki göstermesi özellikle sosyal medyada gündem oldu. Kimileri OHAL kapsamında iki yılda 6 binden fazla akademisyenin KHK’larla ihraç edildiğini hatırlattı, kimileri eşini dostunu üniversiteye atayan rektörleri… AKP döneminde üniversiteler bilimsel çalışma ve yayınlarıyla değil, yasak, intihal, torpil ve skandallarla gündeme geldi.

Partili CumhurbaşkanıErdoğan, Dokuz Eylül Üniversitesi Akademik Yıl Açılış törenindeki konuşmasında ilginç ifadeler kullandı. 16 yıldır ülkeyi tek başına yöneten Erdoğan, muhalefet partisi lideri gibi konuştu: “Türkiye’nin nasıl oluyor da dünyanın en büyük 500 üniversite arasında esamesi okunmuyor? Eğitimde altyapı ve kapasite bakımından büyük mesafe katetmemize rağmen, içerik ve sistemde büyük sıkıntı var.”

23 BİN AKADEMİSYEN İHRAÇ EDİLDİ

Erdoğan’ın son cümlesindeki ‘içerik ve sistemde sıkıntı olduğuna’ dair açıklaması, sadece bina yaparak eğitim sorununun çözülemeyeceğinin itirafı. Peki üniversitelerdeki eğitimin kalitesinin artırılması için başka ne yaptı AK iktidarı? Resmi rakamlara göre OHAL kapsamında ilan edilen 12 KHK ile ihraç edilen akademisyen sayısı 6 bin 86. Ancak BBC Türkçe’nin akademisyen ihraçlarının başladığı 1 Eylül 2016’dan bu yana derlediği verilere göre, Türkiye’de son bir yılda en az 23 bin 427 akademisyen ya kadro hakkını kaybetti, ya ihraç edildi ya da çalıştığı üniversite kapatıldığı için işsiz kaldı. BBC söz konusu rakama KHK’larla ihraç edilenleri tek tek toplayarak ulaştı.

ÜNİVERSİTELER KAPATILDI

667 sayılı ilk KHK ile, Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde binlerce öğrencinin hali hazırda eğitimini sürdürdüğü 15 vakıf üniversitesi, ‘cemaatle ilişkisi olduğu’ gerekçesiyle kapatıldı. Sadece ilk KHK ile işsiz kalan öğretim görevlisi sayısı YÖK’ün rakamlarına göre 2 bin 808. Ortada kalan öğrenci sayısı ise 65 binden fazlaydı. Bir çok üniversite ‘yerleri olmadığı’ gerekçesiyle öğrencileri kabul etmedi.

36 KHK İLE 41 BİN 705 EĞİTİMCİ İHRAÇ EDİLDİ

KESK’e bağlı Eğitim Sen, iki yıl süren OHAL’in eğitim alanına yansımalarını geçtiğimiz aylarda raporlaştırdı. Rapora göre 15 Temmuz sonrası toplam 2 bin 274 eğitim kurumu kapatıldı. 36 KHK ile bugüne kadar toplam 135 bin 144 kamu görevlisi hukuken kendilerini savunma hakkı tanınmadan ihraç edildi. Kamudan ihraç edilenlerin 41 bin 705’i yani yüzde 30’u eğitim ve yükseköğretim kurumlarından gerçekleşti. KHK’ler ile MEB’den 34 bin 393 kişi, Yükseköğretim kurumlarından idari personel dahil 7 bin 312 kişi ihraç edildi.

AKADEMİDE TASFİYELER VE YENİDEN İNŞA

Raporda üniversitelerde yaşanan tasfiye şu şekilde değerlendirildi: “İktidar, özellikle üniversitelere yönelik KHK ihraçları aracılığıyla sadece dünya çapında tanınan ve alanlarında en iyi bilim insanlarını tasfiye etmekle kalmamakta, akademiyi kendi siyasal çizgisinde yeniden inşa etmenin hesaplarını yapmaktadır.”

TORPİL VE ADAM KAYIRMA AYYUKA ÇIKTI

AKP döneminde üniversitelerde torpil ve kişiye özel atamalar ayyuka çıktı. Ve bu usulsüzlükler, hiç kimsenin hesap soramayacağını bilmenin rahatlığıyla gözgöre göre yapıldı. Basına yansıyan torpil ve eş dost atamalarından bir kaç örnek aktaralım.

Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Celalettin Vatansev, dekan olunca erkek kardeşi, oğlu ve eşini aynı üniversitede işe aldı. 2015 yılının Nisan ayında dekanlığa atanan Vatansev’in işe aldığı kardeşinin başvuru yapan 6 aday arasında 4. sırada olması dikkat çekti. Dekan, uzman doktor eşini de Yard. Doç. olarak atadı. Oğul Ali Esad Vatansev ise Kasım 2016’da üniversitede İnşaat mühendisi olarak işe başladı. (Aralık 2017)

KIZ KARDEŞE ÖZEL KADRO AÇILDI

Munzur Üniversitesi Rektörü Ubeyde İpek’in, kız kardeşi için hem Çemişgezek hem de Pertek’teki yüksekokullarda kadro açtırdığı öne sürüldü. Gündüzalp, Pertek ilçesindeki akademik kadroyu kazanmasıyla birlikte Çemişgezek ilçesine herhangi bir alım yapılmıyor. Bu da söz konusu kadronun işi garantiye almak için açıldığı iddialarını güçlendiriyor. Gündüzalp’in hafta da 1-2 gün dersinin olduğu, diğer günlerde ise okula gitmediği iddia edildi. (Haziran 2018)

Bir başka skandal da Hitit Üniversitesi’nde yaşanmıştı. Üniversite, akademisyen kadrolarında yer alanların soy isimlerinin aynı olması ile gündeme geldi. Rektör Reha Metin Alkan, “Burada liyakat sistemi var. Akademisyenlerin meslektaşlarıyla evlenmesi veya aynı okulda görev yapması normal. Adam kayırma veya idarecinin özel bir yakınlığı olmaması önemli.” diyerek iddiaları yalanlanmamıştı. (Eylül 2018)

AİLE BOYU ATAMA

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi için açılan kadro sınavını öğretim üyelerinin eş ve çocuklarının kazanması da günlerce konuşulmuştu. Üniversite Genel Sekreteri Hakan Yekbaş, “Kayırma söz konusu değil, başarılı olan kazanıyor.” demiş ve yeni yönetimi çekemeyenler olduğunu iddia etmişti. (Ağustos 2018)

Prof. Dr. Ali Sarıışık adını da hatırlayacaksınız. Harran Üniversitesi Rektör Yardımcısı olduktan sonra neredeyse tüm ailesini üniversiteye yerleştirdiği ortaya çıkmıştı. Sarıışık, kardeşinin yüksekokul müdürlüğüne getirilmesine yardımcı olurken, kızını Almanca okutmanı yaptı. Oğul Sarıışık ise üniversitenin yabancı öğrenci sınavını ‘kazanarak’ tıp fakültesine girdi. (Ocak 2018)

EŞİNİ, REKTÖR OLDUĞU ÜNİVERSİTEYE ATADI

Denizli Pamukkale Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Hüseyin Bağ’ın, Haziran 2017’de ortaokul öğretmeni eşini üniversitenin İslami İlimler Enstitüsü’ne Enstitü Sekreteri olarak ataması büyük yankı uyandırmıştı. Tepkiler üzerine eşi istifa etti. Ancak rektör eşini üniversiteye almakta kararlıydı. Ve aradan 1,5 yıl geçtikten sonra eşini bu kez de Dil Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi’ne bilgisayar işletmeni olarak atadı. (Ekim 2018)

[İlker Doğan] 23.10.2018 [TR724]

Çukura düştüysen kazmayı bırakacaksın [Tarık Toros]

Teoride de pratikte de bir kabul vardır:

-Devlet asla suç işlemez.

-İnsan öldürmez.

-İşkence yapmaz.

-Yasa dışı operasyona girişmez.

Herhangi bir suç veya kanunsuz iş deşifre olursa…

Bu, devletin kabahâti değildir.

-Devlet adına iş tutan,

-Kendini devletin yerine koyan,

-Haddini aşan-işgüzar,

-Darbeci çetenin işidir bu.

Bir ekip,

“Devlet kostümüyle” elini kana bulamış,

Devleti güç durumda bırakmıştır.


**

Bu hep böyledir.

Devletin, suça ittiği görevlileri ile imzalanmamış sözleşmesi vardır:

Başarırsa…

Mükâfatı hazırdır, madalya, terfi vs.

Başarısız olursa…

Kişi kendi başınadır.

Devlet arkasında durmayacağı gibi onu ‘vatana ihanetle’ yargılar.


**

Eğer bir insanı siyah minibüsler kaçırmışsa…

Soruşturmacılar harekete geçirilir.

Kamuoyuyla paylaşılıp baskı oluşturulur, vs.

Fakat:

-Camları filmli o siyah araçlar resmî plakalı ise…

-İçindeki kişiler resmî hüviyetli ise…

-Yukarıdan gelen resmî emirle hareket ediyorlarsa…

Korkmanız gereken budur.

Kime müracaat edeceksiniz?

Hakkınızı nasıl arayacaksınız?

Nereye kaçacaksınız?


**

Suçu ve çeteyi ‘devletleşmiş’ olarak karşınızda görmenizden daha büyük şok yoktur!

Bugün dünyayı ve insanlığı tehdit eden de budur.


**

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı…

Ülkesinin İstanbul konsolosluğunda öldürüldü.

Operasyon yeri olarak boşuna Türkiye seçilmedi:

-Beğenmediğini ajan/terörist ilan eden,

-Uluorta adam kaçıran,

-İşkence eden,

-Yurt dışından insan paketleyen,

-Dış temsilciliklerinde resmî görevlilere yasa dışı işler yaptıran,

-Twitter’da filanı takip ediyor diye insan tutuklayan bir ülke.


**

Olaydan 20 gün sonra tablo şu:

-Suudilerin itibarı tüm zamanların dibinde.

-ABD para peşinde, ötesi umurunda değil.

-Türkiye’nin etekleri zil çalıyor, hayli kazançlı bir ‘suç mahalli’.


**

Dönem “haydut devlet” dönemi.

Sarayların, sınırsız imkân ve propaganda ile sonuç aldığı…

Uluslararası müttefik bulmakta zorlanmadığı…

Olayların biraz konuşulup unutulduğu…

Hayatın, sıradaki kurbanlara tuzaklar kurularak devam ettiği bir dünya.


**

Çukura düştüysen kazmayı bırakacaksın.

Suudi Arabistan debelendikçe gömüldü.

Gel gelelim, müttefikleri kement atıp duruyor.

Birinden biri delikten çıkaracak, kuşku yok.


**

Gazeteciliğin en çaresiz, en garip, en riskli günleri.

Son 3 senede 64 gazeteci öldürülmüş.

Yüzde 90’ı faili meçhul.


**

Yapacak bir şey var mıdır.

Kalmış mıdır.

Ne yapılabilir?

Değilse…

Tehdit altındakiler güvenli yerlere mi taşınmalı, bilemiyorum.

Şu ara, yerin altının üstünden daha hayırlı olduğu kesin.

Cemal Kaşıkçı’nın ruhu şâd olsun.

[Tarık Toros] 23.10.2018 [TR724]

Başkanlar krizi nihayet fark etti; Ama artık çok geç! [Semih Ardıç]

Ankara Sanayi Odası Başkanı (ASO) Nurettin Özdebir açtı “kriz itirafları” faslını.

“İmalat yapamaz hale geldik. ‘Ekonomi duvara toslayacak’ dedik, dinletemedik. Her şokta düzeltme yapılınca iyi olduğumuzu sandık.” ifadelerini kullanan Özdebir daha birkaç ay evvel ekonominin ne kadar muhteşem olduğundan bahsediyordu.

“ÇALIŞANLARIN MAAŞINI DEVLET VERSİN”

ASO Başkanı, ekim ayının başında krize dair ilk işareti vermiş ve, “Çalışanların maaşının yarısını İşsizlik Fonu’ndan ödensin.” sözleri ile niyetini beyan etmişti.

Özdebir kendisinden beklenmeyecek kadar üst perdeden konuşuyor: “Rekabet edemez hale düşen sanayici, üretimi bırakıp daha kârlı olan inşaat ve AVM yatırımlarına yöneldi.”

TOBB BAŞKANI DA NİHAYET

Özdebir’in açtığı kapıdan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu da girdi.

O TOBB ki iki satır beyanat verdiğinde ekonomi bakanlarının dizlerinin bağı çözülürdü. Talepler behemehal karşılanırdı. Hepsi mazide kaldı.

Döviz, faiz ve enflasyonun üçünün birden yükseldiğini anlatırken, “Piyasada gözle görülür bir yavaşlama var, para dönmüyor.” dedi. Çorum’da bizzat krizle boğuşan sanayici ve tüccarın huzurunda söyledi bunları.

TOBB Başkanı Rifat Bey en son Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisini yönetim kurulu başkanlığına tayin ettiği Türkiye Varlık Fonu’na üye olarak yazmıştı.

KAPANAN HER BİR İŞLETME…

Hisarcıklıoğlu krizin sebep olduğu tahribata işaret ederken şu tespitte bulundu: “Tüccar ve sanayicimizin ticaret, üretim ve istihdam kapasitesini korumamız lazım. Kapanan her bir işletme, üretimi durduran her bir fabrika hepimizin, 80 milyonun kaybı demektir.”

İktisadî krizin en ağır günlerinde hâlâ temkinli ve köşeleri yontulmuş sözlere rağmen bu da bir gelişmedir.

Düne kadar şefliğini Erdoğan’ın yaptığı “kriz-mriz yok!” korosunda sadece dudak oynatan oda ve borsa başkanlarının hakikate gözleri nihayet açıldı. Mamafih çok geç kalındı.

SARAY’IN GÜDÜMÜNDE BİR TOBB

İsmi üzerinde başkanlık vazifesini ifa ettikleri odalara kayıtlı üyelerin hissiyatına tercüman olmaları icap ederdi.

Başkanlar bunun yerine iktidarın, daha doğrusu Saray’ın güdümünde vitrin süsü misali hareket ederek ateşe odun taşıdı.

İktidarın temsilcisi gibi konuşmak, krizi perdelemek için toplantı üstüne toplantı yapmak…

İş âleminin çok alışık olmadığı tarz-ı hareketti. TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu’nun Varlık Fonu’na üye alınması esasında hükûmet güdümünde olduklarının tesciliydi.

Erdoğan’ın o tayine yüklediği manalardan biri de şu idi: “Ben varsam siz de varsınız.”

Oysa istiğna halini tercih etseler, moda tabirle özgül ağırlıkları ile konuştuklarında ses getirebilirlerdi.

ARTIK KİMSEYE YARANAMAZLAR

Bu saatten sonra söyledikleri çok fazla makes bulmayacak maalesef.

Saray cenahı, “Ne iş!” diyecek. Sıraladıkları eksikler zaten kale alınmayacak. Saray kendi memurları nazarıyla bakıyor oda ve borsaların başkanlarına.

Esnaf, çiftçi, tüccar ve sanayici zaten can derdinde. Kimin ne dediğinden ziyade derdine kimin derman olacağına bakıyor hepsi. Sadece esnaf ya da küçük işletmelerle mahdut bir yangın değil.

MİGROS BORCU BORÇLA ÇEVİRİYOR

Migros gibi 2 bin mağazası olan bir dev kredi borçlarını ödemek için yüzde 33 faizle borçlandı. Yani borcu borçla çevirmeye çalışıyor.

Kâr marjının yüzde 2 bile olmadığı perakende sektöründe faaliyet gösteren bir firma senelik yüzde 33 faizin altından nasıl kalkacak?

Üç ayda bir kupon ödemesi yapacak şirketin toplam borcu 9,2 milyar TL’ye çıkmış. Euro yüzde 20 arttığında Migros net 528 milyon TL zarar yazıyor.

TEMSA 6 HAFTA KAPALI

Sabancı’nın otobüs ve midibüs imal eden firması TEMSA 6 hafta şalteri indirecek. TOFAŞ ve Renault da imalatı 4 hafta durdurmuştu.

TEMSA 2019 yılının ilk 3 ayında yeni sipariş almadığı için böyle bir karar aldı. 300’e yakın işçi ücretsiz izinde. Malî dar boğazdan çıkmak için bu bile kâfi gelmedi.

21 Aralık’ta başlayacak mecburi izin. Ocak ayı boyunca fabrika kapalı kalacak

Dolar ucuzken alınan döviz borçları kur artışı ile şirketlerin idam sehpasına dönüştü. Bir senede ödenecek tutar 114 milyar dolar.

ERKEN TEŞHİS VE TEDAVİ FIRSATI KAÇTI

TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, Saray’ın halkla ilişkiler toplantılarında gülücük dağıtacağına kriz büyümeden feryat etmeliydi. Erken teşhis ve tedavi fırsatı heder edildi.

Başkan etliye sütlüye dokunmayınca 81 ilin başkanları da aynı yoldan ilerledi. İkaz eden birkaç kalem de “vatan haini”, “üst akıl” ithamları ile püskürtüldü.

Rifat Bey bundan sonra kendi şirketlerini kurtarma telaşından hiç konuşmaya vakit bulamayabilir.

Maalesef herkes için çok geç…

[Semih Ardıç] 23.10.2018 [TR724]

Premier Lig’de golün adı oldular [Hasan Cücük]

İngiltere Premier Lig’i her futbolcunun rüyasını süsleyen bir mecradır. Sadece Avrupa’nın değil dünyanın bir numaralı ligi olarak gösterilen 1992-93 sezonuyla start alan Premier Lig’de oynamak için belirli kriterler var. Milli takım formasını giymeyen oyuncuların Premier Lig’de top koşturması zordur. Tüm kriterleri yerine getirenler için bile Premier Lig’de tutunmak zordur. Her yıl onlarca futbolcunun akın ettiği Premier Lige damgasını vuranlar ise genelde golcüler olur. İşte Premier Lig denince adı golle anılan forvetler.

Alan Shearer (260 gol): İngilizlerin son efsane forveti kimdir sorusunun cevabıdır Alan Shearer. Profesyonel kariyerine 1988’de Southampton’da başlayan Alan Shearer’in kariyerinde dönüm noktası 1992’de Blackburn Rovers’e gelmesiyle başladı. Ceza sahası dışından sert şutları ve ceza alanı içinde kafa vuruşlarıyla efsaneleşen Shearer, 1992-96 arasında formasını giydiği Blackburn’da 112 gole imza attı. 1996’da Newcastle United’e transfer olan Shearer 10 yıl boyunca formasını giydi. 3 kez Premier Lig gol krallığı yaşayan Shearer 2006’da kariyerine son noktayı koyarken, Newcatle adına 148 gole imza atıyordu. 14 yıllık Premier Lig kariyerini 260 golle süsleyen Alan Shearer, en çok gol atan futbolcu listesinde ilk sırada bulunuyor.

Wayne Rooney (208 gol): Şimdilerde ABD liginde ter döken Wayne Rooney adını duymaya başladığımızda takvim yaprakları 2002 yılını gösteriyordu. Everton formasıyla gözdolduran Rooney, 2004’te Alex Ferguson’un Manchester United’ine geldi. Golcülüğünü daha da geliştiren Rooney, United formasıyla 2017’ye kadar 183 gol attı. 2017’de yeniden Everton’a dönen Rooney, bir yıl sonra ABD ligine yelken açarken Premier Lig’de attığı 208 golle en çok gol atan ikinci isim oldu.

Andrew Cole (187 gol): Profesyonel kariyerine 1989’da Arsenal’de başlayan Cole’in adını Newcastle formasıyla 1993-94 sezonunda attığı 34 golle duyurdu. Bu başarısını Cole’e Manchester United yolunu açarken, 1995-2001 arasında 195 Premier Lig maçında 93 gole imza attı. 5 lig şampiyonluğu sevinci yaşayan Cole’nin kariyeri United sonrası 2008’e kadar Fulham, City, Sunderland gibi takımlarda devam etti. 20 yıllık kariyerine noktayı koyduğunda Premier Lig’de 187 gole imza atmıştı.

Frank Lampard (177 gol): Kendisi bir orta saha oyuncusu olmasına karşılık Frank Lampard gol yollarında forvetlere adeta taş çıkarttı. Uzun Premier Lig kariyerine West Ham’da başlayan Lamlard adı 13 sezon formasını giydiği Chelsea ile özdeşleşti. Chelsea’dan sonra 2014’te City’ye gelen Lampard, Premier Lig defterini 2015’te kapatıp ABD’ye yelken açan oyuncular kervanına katıldı. Çıktığı 608 Premier Lig maçında 177 gole imza atarak, lig tarihinin golcüleri arasında yerini aldı.

Thierry Henry  (175 gol): Premier Lig’de en çok gol atanlar listesinde yer alan ilk yabancı isim olan Fransız futbolcu Thierry Henry’nin Ada kariyeri sadece Arsenal ile sınırlı kaldı. Monaco’da yıldızı parlatıp Juventus’a transfer olan Henry, düşüşe geçtiğinde imdadına vatandaşı Arsene Wenger yetişti. 1999-2007 arasında Ada’da fırtına gibi esen Henry, 4 kez gol krallığı sevinci yaşayıp rakip fileleri 175 kez havalandırdı. Bu sayı Henry’yi Premier Lig’de en çok gol atanlar sıralamasında 5. yaptı.

Top 5’i takip edenler Robbie Fowler (163), Jermain Defoe (162), Michael Owen (150), Les Ferdinand (149) ve Sergio Agüero (149) gol attı. Bu isimlerden Defoe ve Agüero aktif kariyerine devam ediyorlar. 2011’den bu yana Manchester City formasını giyen Agüero, ligde 149 gole imza attı. Henüz 30 yaşında olan Agüero’nun gol atacağı daha yıllar var. Arjantinli futbolcu Premier Lig defterini kapattığında en çok gol atanlar sıralamasında adını daha üstlerde göreceğiz. Agüero bu sezon City formasıyla çıktığı 9 maçta 6 gole imza attı.

Artık kariyerinin sonbaharını yaşayan Jermain Defoe ise Bournemouth formasını giyiyor. Bu sezon iki maçta sadece 12 dakika forma şansı bulan Defoe, bir gol daha atarsa gol sayısında Robie Fowler’i yakalayacak.

[Hasan Cücük] 23.10.2018 [TR724]

Talihsiz ve acınası bir dönem [Erhan Başyurt]

Gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan’ın İstanbul Konsolosluğu’nda öldürülmesi ve sonrasında yaşananlar tam bir facia.

Kan donduran vahşeti tüm dünya adeta canlı izliyor.

***

Suud Yönetimi olayın üzerinden 18 gün geçtikten sonra gerçeği itiraf etti:

‘’Gazeteci Kaşıkçı Konsolosluk binasında bir arbede ve kavga esnasında hayatını kaybetti… Olayla ilgili çoğu istihbaratçı 18 kişi tutuklandı… 4 istihbaratçı general ve bir başdanışman açığa alındı…’’

Buz gibi duygudan yoksun ve insanların aklıyla dalga geçen bir resmi açıklama.

Bu yalana bunca yalandan sonra kim inanır?

DOĞRUYU SÖYLÜYORSANIZ, BUNLARA CEVAP VERİN?

Diyelim, suikast değildi ve karşılıklı yumruklaşmada ‘kazaran’ öldü…

Neden ambulans çağırmadınız, tıbbi yardım almadınız?

Neden Savcı’ya haber verip tutanak tutturmadınız?

***

Diyelim, ‘suikast’ planlı değildi…

15 kişilik istihbarat timi Suudi Arabistan’dan özel uçaklarla neden geldi?

Olayın akşamında 4 günlük daha otel rezervasyonları varken 15 istihbaratçı apar topar özel uçaklarla neden geri döndü?

Konsolosluk, güvenlik kameraları neyi gizlemek için kapatıldı?

Türk personel ‘operasyon’ öncesi neyi gizlemek için izne çıkarıldı?

***

Diyelim, işkence yapılmadı, ceset yok edilmedi…

O halde öldüğünü itiraf ettiğiniz Kaşıkçı’nın cansız bedeni nerede?

Neden yerini açıklamıyorsunuz?

Otopsinin korkunç gerçekleri ortaya çıkarmasından mı korkuyorsunuz?

MİT DİNLEYİP, CIA’YE DE DİNLETMİŞ!

Gelelim gerçeklere…

MİT’in Suudi Konsolosluğu’nu istihbari amaçlı takip ettiği, dinleme ve izleme yaptığı artık net.

MİT’in elindeki Kaşıkçı’nın öldürülmesine dair içerideki ses kayıtlarının, CIA uzmanlarına da dinlettirildiğini Washington Post yazdı.

Yani, Suudi Yönetimi tüm dünyanın gözlerine bakıp yalanlarını sıralarken, katliamları kayıt altındaymış…

Sanırım, itiraf etmek zorunda kalmalarında en önemli faktör, Türkiye’nin elindeki bu kayıtlar…

Türkiye’nin, siyasi krizler yaşadığı bir yönetimi sıkıştırmak için, elindeki bilgileri dünya medyasına aralıklarla sızdırıp, konuyu sürekli canlı tutması, Suud Yönetimi’nin cinayeti itirafını sağladı.

Ankara’nın olayın aydınlatılmasına dair bu iradesi olmasaydı, üstü örtülebilirdi ve bu derece büyük krize dönüşmesi söz konusu olmazdı…

DÖNDÜREMEYİNCE ÖLDÜRÜYORLAR!

Suud istihbaratı planlı bir operasyon gerçekleştiriyor.

Önce Kaşıkçı, kendisini kaçırmanın zor olduğu Washington’dan İstanbul’a yönlendiriliyor.

Ardından, içeride operasyon için hazırlıklar tamamlanıyor ve davet ediliyor.

Konsolosluğa gelince de, kendisine ‘itibar ve saygı’ göstergesi olarak Konsolos’un ikinci kattaki odasına alınıyor.

İçeri girdiğinde, zaten ne görev yaptıklarını bildiği istihbaratçılarla yüz yüze geliyor.

Kaşıkçı, uzun süredir Suudi Arabistan’a döndürülmeye çalışılıyor.

Suud Yönetimi’nin görevden aldığı, Veliaht Prensin Muhammed bin Selman’ın başdanışmanı ‘baştrol’ olarak da bilinen Qahtani, Kaşıkçı’yı Washington’da iken arıyor ve ülkesine dönmeye iknaya etmeye çabalıyor.

Başka isimler de Kaşıkçı’yı geri döndürmek için girişimde bulunuyor.

Sanırım, Kaşıkçı’nın Kraliyet Ailesi’ne yönelik muhalif çalışmaları içerisinde yer almasından ciddi kaygı duyuluyor.

Kaşıkçı’nın Saray’ın trol ordusuna karşı, doğruları yazacak bir sosyal medya çalışmasına ‘bees-arılar’ maddi destek de verdiği, ‘bees’ hakkında tweet attığı belirtiliyor.

Sonuçta, Suudi rejimini çok iyi bilen bu ismi geri döndürmek, gözetim altında tutmak, belki de hapsetmek istiyor…

Konsolosluk’taki istihbarat ekibi, Kaşıkçı’yı Suudi Arabistan’a kaçırmaya gelmiş görünüyor.

Şayet amaç direkt öldürmek olsaydı, kendisine Konsolosluk içinde değil, daha az ses tepki toplayacak bir şekilde dışarıda bir yerde suikastı denemeleri söz konusu olurdu.

Kaşıkçı ile istihbaratçı ekip arasında Konsolos’un odasında karşılıklı bağrışma ve kısa bir ‘arbede’ yaşanıyor.

60 yaşındaki Kaşıkçı, iddia o ki, işte bu 7 dakika içerisinde hayatını kaybediyor.

Sonrasında panik yaşanıyor. Türk makamlarının iddiası o ki, Kaşıkçı’nın bedeni yok edilmek üzere parçalara ayrılıyor. Hatta bu işlem henüz canlı iken yapılmaya başlanıyor…

İŞBİRLİKÇİ ‘MEZAR KAZICI’ GERÇEK Mİ?

Suud Yönetimi, cesedin bir halıya sarılarak, işbirlikçi bir ajana verildiğini ve nereye gömüldüğünü bilmediklerini söylüyor.

Ceset nasıl çıkarıldı?

Türkiye’de yasadışı ajan faaliyeti yapan ‘işbirlikçi’ kim? Arap mı, Türk mü, başka ülke vatandaşı mı?

Suud Yönetimi bu konuda açıklama yapmayacağını ifade ediyor.

Peki madem, ‘mezar kazıcı’ da sizin adamınız, Kaşıkçı’yı nereye gömdüğünü o size açıklasın siz de dünyaya…

Cesedin saklanmaya çalışılması, parçalara ayrıldığı veya öncesinde işkence yapıldığı tezlerini, ses kayıtları ile birlikte daha da güçlendiriyor.

‘İşbirlikçi’ cesede neler yaptıklarının ortaya çıkmasını saklamak için uydurulmuş bir başka çarpıtma faaliyeti olabilir…

TÜM OKLAR VELİAHT PRENSİ GÖSTERİYOR

Peki Kraliyet Ailesi’nin iddia edildiği gibi tüm bu yaşananlardan haberi olmaması mümkün mü?

Tek kelime ile ‘HAYIR’…

Zaten tüm izler Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’ı gösteriyor.

Tutuklanan 18 kişi de, açığa alınan 4’ü istihbaratçı 5 üst düzey isim de Veliaht Prens ile bağlantılı.

Kaşıkçı’nın dikkatli bir dil kullanmakla birlikte, Prens Selman ile ilgili ‘’Putin kadar tehlikeli’’ benzeri otoriterlik eleştirileri, ciddi rahatsızlığa yol açmış görünüyor.

İkincisi, Veliaht Prens’in ‘Saray darbesi’ olarak bilinen yüzlerce Prens ve zengin işadamını ‘yolsuzluk’ gerekçesi otel lobisinde gözaltına aldığı olayın yansımaları halen devam ediyor.

‘Saray darbesi’nde gözaltına alınan 5 önemli ismin akıbetinin halen bilinmediği, tahta iddia hakkı olanlar ve bazı etkin prenslerin halen ev hapsinde olduğu ve mallarına önemli ölçüde el konduğu kaydediliyor.

Hasbelkader ‘darbe’ sırasında Suudi Arabistan’da olmayan ‘şanslı’ prenslerin de o tarihten bu yana ülkeye dönemedikleri belirtiliyor.

Dünyanın en genç savunma bakanı olarak tarihe geçen 33 yaşındaki Veliaht Prens, 82 yaşındaki Kral babasının gölgesinde ülke yönetimini büyük oranda elinde tutuyor.

İstihbarat ve güvenlik birimleri kendisine bağlı ve reformist görünüp ülkeyi ‘demir yumruk’ ile yönetiyor…

Tüm muhaliflerini sindirmek ve yok etmek için bir ‘trol ordusu’ kurmuş olması da, son dönem yükselen otoriter liderler profili ile uygunluk gösteriyor.

Kaşıkçı’nın kaçırılması girişiminden yönetimin haberinin olmaması ‘inandırıcı değil’ demek hafif kalır. Zira ‘mümkün değil’…

***

Arkanıza yaslanıp şöyle bir düşündüğünüzde tüm dünyada gündemin baş köşesine oturan skandal bir olaydan geriye zihinlerde şöyle bir acı kalıyor;

Ülkesindeki baskılardan kaçıp,

Batı’da özgürce sürgünde yaşayan

Müslüman bir gazeteci,

Siyasal İslamcılar tarafından yönetilen bir ülkede,

Şeriatla yönetilen bir ülkenin

selefi İslamcı yöneticileri tarafından,

konsolosluk binasında hunharca parçalara ayrıldı…

İslamın en kutsal iki şehrini yöneten,

milyonlarca Müslüman’a ibadetleri için

ev sahipliği yapan Kraliyet Ailesi,

vatandaşını katledip 18 gün boyunca yalan söyledi.

Halen de maktulun bedenini saklıyor ve teslim etmiyor…

Ne kadar talihsiz ve acınası bir dönemden geçiyor İslam dünyası bu tablo herşeyi anlatıyor…

[Erhan Başyurt] 23.10.2018 [TR724]

Ergenekon Davaları kumpas mıydı? Asıl kumpas neydi? [Ramazan Faruk Güzel]

Ümraniye’de bir gecekonduda 12 Temmuz 2007 yılında bir kasa dolusu el bombasının bulunmasıyla başlayan soruşturma dalga dalga yayılmış, 20 kadar dosya birleştirilmiş, ilk iddianamesi 14 Temmuz 2008 yılında sunulmuş ve 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanmasıyla davanın adı konulmuştu: Ergenekon.

İlk iddianame 25 Temmuz 2008’de kabul edilmiş ve 2 bin 500 sayfadan oluşuyordu! Bilahere iki iddianame daha düzenlenmiş ve bunlar ana davada birleştirilmişti. Bunlarla kalınmamış “İrticayla Mücadele Eylem Planı Davası” “Şile Kazıları”, “İnternet Andıcı Davası”, “İlker Başbuğ Davası”, “Danıştay Saldırısı”, “Cumhuriyet Gazetesi Saldırısı Davası” dahil 20 kadar iddianame Ergenekon Davası ile birleştirilmiş, her seferinde dosyaya yeni sanıklar dahil edilmişti.

Her yeni dalga ile dava genişletiliyor, Big Bang ile kainatın sonsuzluğa doğru genişlemesi gibi bu dava da ebediyete doğru genişlemesini sürdürüyordu. Entropi yasasında da olduğu gibi, genişlemenin sonsuz olması mümkün değildi, bu doğaya aykırı idi. Bir yerde bu tersine evrilecekti.. evrenin bile bir sonu vardı ve bu geri dönüşe “kıyamet” deniyordu.

Sonsuza yayılıyor denilen Ergenekon’da da bir durma ve yansıma yaşamıştı. Adeta bir kıyamet kopmuş ve birbirinin kopyası yeni operasyon dalgalarıyla bu sefer “FETÖ Davaları” başgöstermişti. Bundan önce ortaya kasalar dolusu bombalar saçılırken, bu sefer de kütüphaneler dolusu kitaplar suç delili olarak ortaya dökülmüştü.

Profiller ve detaylar farklı olsa da, hem “ETÖ”, hem de “FETÖ Davaları” aynı yönetmenin ve senaristin elinden çıkmışçasına paralellik arzediyordu; yine benzer dalgalar ve operasyonlar, yine bitmek bilmeyen soruşturmalar, yine aynı siyasi irade.

Adalet mekanizmasının bir araç olarak kullanıldığı bu tiyatroda yeni bir perdeye gelindi. Araçsallaştıran Adalet’in HSK aparatı geçtiğimiz günlerde Ergenekon sanıklarının bir dilekçesine red kararı vermesini kast ediyorum. Bu karar üzerinden süreci hep birlikte okuyalım.

YOKSA, YARGIÇLAR GÖREVİNİ Mİ YAPMIŞ?!

Ergenekon Davası’nda yargılanan gazeteci yazar Merdan Yanardağ’ın avukatı Celal Ülgen, ETÖ Davalarını yürüten Özel Yetkili Mahkemenin hakimleri Hasan Hüseyin Özese, Hüsnü Çalmuk, Sedat Sami Haşıloğlu, Fatih Mehmet Uslu, Ercan Fırat hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’na şikayette bulunmuştu. Avukat Ülgen dilekçesinde özetle;

Ergenekon hakimlerinin muhreç olduğunu, Ergenekon davasının hukuksuz olduğunu ve dolayısıyla da verilmiş olan kararların geçersiz sayılması gerektiğini ifade etmişti.

Bu şikayeti inceleyen HSK, başvuruyu reddetmiş bunun üzerine de Yanardağ’ın avukatı Celal Ülgen, ret kararının kaldırılması ve başvurularının yeniden incelenmesi talebinde bulunmuş ama Hakimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesi, bu başvuruyu da oy birliğiyle reddetmişti. O red kararının gerekçesi ise aynen şöyleydi:

“Öne sürülen iddianın, genel olarak yargılama faaliyetine ilişkin olduğu, hakimin yargı yetkisi ve takdir hakkı kapsamında kaldığı, bu hak ve yetkilerin şikayet olunanlar tarafından herhangi bir şekilde kötüye kullanıldığına dair somut herhangi bir delil gösterilmediği gibi, kanun yollarına başvuru sırasında öne sürülebilecek hususların şikayete konu edildiği gerekçesiyle verilen 24.02.2015 tarihli ve 2015/941 sayılı kararın kaldırılmasını gerektirecek herhangi bir delil ve durumun bulunmadığı.”

HSK özetle, Ergenekon’da hakimlerin yargılama faaliyetinde bulunduğunu, hukuka aykırı faaliyette bulunmadıklarını ve yetkilerini kötüye kullanmadıklarını vurguluyordu. Oda TV, bunu “HSK’dan FETÖ hakimlerini sevindiren karar” başlığıyla okuyucularıyla paylaşmış ve şaşkınlığını, hayal kırıklığını ortaya koymuştu. Malum, Oda Tv’ye Ergenekon Davası sürecindeki dalgaların birisi vurmuş ve yazarlarının bir kısmı tutuklu kalmıştı. O dönemde gazeteciye, yazara, medyaya uzanan her dalga/ darbe, Türk hukuk ve basın tarihine de bir darbe olarak yerini almıştır!

HSK VAZİYETİ KURTARMAYA ÇALIŞIYOR

Bu karar, “FETÖ hakimlerini sevindirmiş” midir?

Ergenekon davasına bakanlar, o davaya bakmış olan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin eski hakimleri, savcıları, o davalarla ilgili kimseler sevinmişler midir bu karara, bilemem. Fakat bazı gerçeklerin açıklığa kavuşması, hakikati arayanları mutlu edeceği kesin.

Kararı Odatv’ye değerlendiren Av. Celal Ülgen:

“Kararın gerekçesi korkunçtu. Bu şikayet edilen yargıçların Ergenekon davası sırasında yaptıkları hakimin takdir yetkisi ve takdir hakkı kapsamında kaldığı ve de ileri sürdüğümüz iddiaların genel yargılama faaliyeti içinde kaldığı belirtilmekteydi.” dedikten sonra şu göndermeyi yapması çok   manidar idi:

“FETÖ’cü yargıçlar siyasi iktidara, Cumhurbaşkanı’na dokunduğunda tükaka Ergenekon, Balyoz- Odatv, ve türevi davalarda ise hakimin takdir yetkisi ve takdir hakkı öyle mi?” Bu mesajı en başta Erdoğan almıştır sanırım, 17/25 göndermeleriyle birlikte…

“Ortak düşmanlarının” yok edilmesinden, kundaktaki hatta anne karnındaki bebeğe kadar hapse tıkılmasından sonra, iki “mecburi ortak” arasında kılıçlar çekilmeye başlıyor anlaşılan. Bu salvolara Erdoğan ve ekibi nasıl cevap verir bilinmez ama, Av. Ülgen’in bu açıklamaları üzerine HSK kendisini savunma ihtiyacı hissetmişti. HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, konu hakkındaki yazılı açıklamasında, “Haberin ve habere konu edilen kararın, kamuoyunda hatalı değerlendirmelere neden olabilecek nitelikte olduğu değerlendirilerek, açıklama zarureti duyulmuştur.” demişti.

“Hâkimler ve Savcılar Kanununun ve sair mevzuatın öngördüğü yaptırımlar yasalar çerçevesinde uygulanmıştır. Şu husus gerçektir ki en fazla şikayet edilen kamu görevlisi hakim ve savcılardır.” gibi önemli bir gerçeğe işaret eden HSK Başkanvekili Yılmaz, Ergenekon Hakim ve savcıları için de soruşturmalar açıldığını ifade ediyor ama bu red kararındaki “hukuksuzluk olmadığı, hakimlik faaliyeti olduğu” şeklindeki tesptilere bir yorumda bulunmuyordu. Sadece şunu öğreniyoruz ki, ETÖ davalarına bakan yargı mensupları için 41 kadar disiplin soruşturması varmış!

Hemen burada soralım;

Bazı disiplin suçları bir yana, bu Ergenekon davalarındaki hakim savcılar, öncelerine gelen dosyalar üzerinde karar verdilerse, işini yaptılarsa, bu sonsuzluğa giden davaları yürüten siyasi irade ne oluyor? Yani suç kimde o zaman?

Bunun artçı dalgası olarak, kermeste içli köfte yapan kadınlar, kucaktaki bebekler bile bedel öderken, bu davaların asıl müsebbipleri kimler? (Gerçek suçluyu bulmak isteyenler, kopya cinayetlerin serisine baksalar gerçek katili bulacaklar ama yüzleşmeye hazır olmadıkları için şimdilik semerini dövmekle yetiniyorlar.)

VAKTİNİ BEKLEYEN DOSYALAR VE KARARLAR

HSK Başkanvekili Mehmet Yılmaz, aslında açıklama yapmaya çalışırken en çok “neden bu dosyanın bu kadar zaman bekletildiği” hususunda zorlanıyordu.

Zira Ergenekon hakim savcılarıyla ilgili ilk şikayetler 2009 yıllarında gelmişti.

-Bunun üzerine dönemin Adalet Bakanı S.Ergin tarafından 25.08.2009 tarihinde soruşturma başlatılmıştı,

– Müfettişler tarafından düzenlenen “soruşturmaya geçilmesine yer olmadığına” görüşünü içerir rapor 23.02.2011 tarihinde HSYK ilgili dairesine (o tarihte HSYK 3. Daire idi) sunulmuştu,

– 01.07.2011 tarihinde HSYK 3. Dairesi oybirliği ile “soruşturma izni verilmemesine” dair karar vermiş ve buna bir kısım müştekiler itiraz etmişlerdi,

– 03.04.2012 tarihinde dosya aynı dairede yeniden ele alınmış ve oy çokluğu ile talep reddedilmişti,

-2012 yılının sonlarında bir kısım müştekiler bu karara da itiraz etmişlerdi,

2014 yılının 10.ayında oluşan yeni HSYK, 04.03.2015 tarihli genel kurulda itirazları görüşmüş, “şikayetçi ve şikayet edilenin ve şikayete konu eylemlerin çokluğu, birçok şikayetin iç içe geçmesi”ni bahane ederek “dosyanın tamamlanması için” topu Teftiş Kurulu Başkanlığı’na atmıştı,

– Teftiş Kurulu’nda beklemeye alınan dosya, nihayet genel kurula gönderilmiş ve Kurul da 26.09.2018 tarihinde bahse konu bu “red kararı”nı vermişti.

Evet, HSK Başkanvekili Yılmaz, en çok da “bir türlü karar verilememesi ve bu zamana kadar bekletilmesi” konusunu açıklamada zorlanıyordu. Zira ilk itirazdan günümüze neredeyse 10 yıl geçmiş, hükümetin ve mecburi ortaklarının istediği ve tam gönlüne göre olan yeni HSK da bu kararı 3 yıldan fazla zamandır bekletmekteydi. Yılmaz, kendilerini savunurken özellikle 2016’daki 15 Temmuz Darbe girişimi sonrasında “yoğun bir şekilde ihraçlarla ilgilenmelerine” işaret ediyordu. Yani adeta, “Ne mızıkçılık yapıyorsunuz kardeşim, istediğiniz şekliyle 5 bin kadar hakim savcının ipini çekmekle meşguldük, uzun etmeyin” diyordu.

İhraç olmuş eski bir hakim olarak ben de bu hummalı çalışmalarına şahidim. Kaldı ki daha ortada darbenin esamesi bile okunmazken, 2015 yılının yaz başında bir seminer için Ankara’ya gitmişken HSYK’ya özlük işlerime dair bir şeyler sormak üzere uğradığımda bu yoğun uğraşların ortasında bulmuştum kendimi. Hatta bu soruşturmayı yürüten tetkik hakimlerden birisi, “çok geniş bir listeleme çalışması içinde olduklarını, hazır gelmişken de bu kapsamda bir görüşmemizin benim için iyi olabileceğini” söylemişti.

Akabinde beni iki ayrı makamda ve odada sorguya çekmişler, imalı bir şekilde işbirliği teklifinde bulunmuşlar, bazı isimler hakkında fişleme bilgileri sormuşlardı. İstedikleri malumatları alamayınca da, bulunduğum adliyenin başsavcı vekilinin benimle irtibata geçeceğini, onunla bari ortak çalışmamı salıklamışlardı.

Evet, gözümle şahidim ki HSK özellikle şu son 3 yıldır çok yoğun çalışıyor, dolayısıyla da bekleyen asıl soruşturmalarla yeterince ilgilenmemiş olabilir, normaldir. Kolay mı yani… Hani 15 Temmuz çakma darbesinin hemen ertesinde 5 bin kadar hakim savcı bir çırpıda atılınca, daha ortada darbeci generallerin bile adı belli değilken bu kadar yargı mensubunun nasıl darbeyle ilişkilendirildiği yönünde tepkiler gelince, aynı Mehmet Yılmaz basına konuşarak pişkin bir şekilde, “zaten listelerin çok önceden hazır hale getirildiğini, darbe de olduktan sonra hazır listeler üzerinden bu kadar yargı mensubunun bir anda atılıverildiğini itiraf/ ifade etmişti.

ERGENEKON, KARŞI ATAK İÇİN YAKAYI KURTARMAYI MI BEKLİYOR?

“AKP ve Gülen’i Bitirme Eylem Planı”nı bilirsiniz. Kamuoyu, bunu Taraf gazetesinden öğrendi. Bu sansasyonel haberi yapan gazeteci Mehmet Baransu halen içeride. Bu “eylem planı”nı ve haberini çok yakından biliyorum, zira bu haber vesilesiyle öğrenmiş oldum ki, değişik planlar çerçevesinde devlet (içindeki bir çete) yüzbinlerce insanla birlikte beni de fişlemiş ve hedef almış.

Yani bu plandan ilk elde etkilenen mağdurlardanım!

Fişleme dönemlerinde avukat idim ve haber yayınlandığında da hakimlik stajındaydım. Bu fişlemeler kamuoyuna dökülünce de devletin bu ayıbını kendi elimle olsun örtmek için, gittiğim yerlerde insanların benim tarafsızlığımdan yana en ufak bir şüpheye kapılmaması için soyismimi değiştirme kararı almıştım. Bunu da Adalet Akademisi, Adalet Bakanlığı ve HSYK’nın bilgisi dahilinde yapmıştım. (HSYK’da sorgulanırken de önüme bu raporu koymuşlardı da…)

Evet, işte bu “Eylem Planı”nın Genelkurmay’da kurgulayıcısı emekli Albay Dursun Çiçek, geçtiğimiz günlerde bir TV programına katılıp önemli açıklamalarda bulunmuştu. (Buradan da mecburi ortakların bu tarafının bir açmaz içinde olduğunu öğreniyorduk.)

Kendisine verilmiş bir vazife gereği kendilerine yakın hakim savcıları dolaşan Çiçek, onlara “Neden bu AKPliler hakkında da soruşturma açmadıklarını sorup duruyormuş ve onlar da özetle diyormuş ki,

“Komutanım, halihazırda adliyenin üçte birisi meslekten atıldı, kalanların da bu durumu görüp aynı akibete uğramaktan korkuyorlar, dolayısıyla da şu aşamada iktidardakileri yargıma gücümüz yok. Ama siz bunları bir iktidardan ederseniz, işte o zaman biz onlara gereğini yaparız.”

26.Dönem CHP Milletvekilliği de yapmış olan Dursun Çiçek, TV programında sözü hemen AKP ve Cemaat’in sekronize hareket etmiş olmasına getirerek, bu işbirliğin Yolsuzluk davalarına kadar devam ettiğini söyleyip “Kumpas Davaları” dediği Ergenekon Davalarına vurgu yapıyordu.

DEMEK Kİ NEYMİŞ?..

Ergenekon davalarının içeriği, usuli işlemler, yapılan hatalar, o davalara bakan hakim savcıların kimlikleri ve dünya görüşleri vs.. Binlerce sayfalık iddianamesi, onbinlerce sayfalık delilleri olan bu dava ile ilgili söylenecek çok şeyler var. “17/25 Aralık Yolsuzluk Dosyaları” için de hakeza. (Gerçi o dosyayı artık Amerika bakıyor, kendi göbeğimizi kendimiz kesemediğimiz için başka yerlerde hesabı görülüyor.)

Fakat şu son günlerde yapılan açıklamalardan ve gelişmelerden özetle bazı gerçekleri görüyoruz:

– Kumpas dedikleri davalar gerçekmiş, o Ergenekon davasının hakim savcıları da işini yapmışlar. “Biz yargı erkiyiz, işimize bakarız” diyen o yargı mensupları hızını alamayıp bir de iktidardakilerin yolsuzluklarını araştırmaya kalkınca baltayı taşa vurmuşlar.

– “Ben bu davanın savcısıyım” diyen dönemin Başbakanı Erdoğan ve onun adamları, soruşturmaların ucu kendilerine dokununca, “savcılığını yürüttükleri” dosyaların bir anda avukatı oluvermişler. Ama dosyayı da hepten ortadan kaldırmamışlar, belirli vakte kadar uyku modunda bırakmışlar, şimdilerde raftan indirmeye başlamışlar.

“İstersem bir savcı 2 polisle hepsini terörist ilan ederim” dediklerine karşı yeni ve asıl kumpas davalarına girişmişler demek.. Son ByLock kararlarında da görüyoruz ki; ortada terör faaliyeti vs dedikleri, delil olarak ileri sürdükleri neler varsa temelsiz. Buna rağmen, dosya münderecatında kasalar dolusu bombaların, cinayetlerin, darbe planlarının vs olduğu Ergenekon davaları sahici imiş.

-Demek ki bu süreçte verilmiş olan kararlar, iktidarlardakilerin konjoktürel durumuna göre görecelik arzedebiliyormuş. Bunu bizzat yaşamış yargı mensuplarından birisiyim de. Eski Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi’ye beraat kararı verdiğim 10 Eylül 2015 gününün ertesi günü ihraç edilmiştim, beraat verdiğim Hollandalı Gazeteci F. Geerdink’e de sınırdışı kararı verdikleri aynı saatlerde!.. Beraat yönünde karar verenler mesleğinden edilirken, sürülürken, sonradan öğreniyorum ki aynı iktidar bu kararlarımızı tercüme ettirip “Türkiye’de özgürlükçü kararlar verildiğini, dolayısıyla da gazeteciler ve medya üzerinde baskıdan söz edilemeyeceğine” delil olarak Avrupa Parlamentesi’ndekilere bunları sunmuşlar! (Bu durumu da çok sonra ingilizce bir röportaj esnasında bir gazetecinin hatırlatması üzerine öğrenmiştim.)

Anlıyoruz ki, gerçekler bir şekilde ortaya çıkıyor; hakikatlerin bir de böyle iflah olmaz bir huyu var.

– Yine anlıyoruz ki (D. Çiçek’in hakim savcılarla kulis faaliyetlerinden) Ergenekon, “Eylem Planı”ndan hiç vazgeçmemiş, aynen devam ediyor… Cemaat’i bitirme aşamasından sonra AKP kısmı için fırsat kolluyormuş. Ama iktidar da boş bulunmuyormuş, eski dosyaları elinin altında tutmaya devam ediyormuş.

– Demek ki, hukuk böyle “siyasetin köpeği” haline getirilirse, “mülkün (devletin) temeli” denilen adalet oyuncağa dönüşebiliyor, temelsiz kalan devlet de böyle çöküp kalabiliyormuş.

Adalet, “tarafsızlık” demek iken, adaletsizlik karşısında tarafsızlık ise zulümdür, böyle davranmakla da -Desmond Tutu’nun da ifade ettiği gibi- “zalimin tarafını seçmişsiniz demektir.”

“Azınlık bazen yanılabilir, çoğunluk her zaman yanılır” der H. İbsen. Siyasilerin sandık ve çıkar hesaplarına alet edilen ve çoğunluk oyları ile heba edilen adalet, affedilmez yanılgılara kurban edildi. “Mutlak hakkın mutlak haksızlık” (Cicero) olduğu bir hakikat iken, mutlak güç ve iktidar isteyenler, hukuku buna alet etmeye kalktıkça mutlak ve akıl almaz haksızlıklar ve zulümler işlendi.

Devleti bir koalisyon halinde yöneten “mecburi dava arkadaşları” kimseye tahammül edemiyorlar, muhalif hiç bir ses istemiyorlar.. Birbirlerine dahi tahammülleri yok. Hukuku ve adalet mekanizmasını da -şu son olaylarda görüldüğü gibi- bir manivela olarak kullanıyorlar. 22.10.2018

[Ramazan Faruk Güzel, Muhreç Ağır Ceza Hakimi] 23.10.2018 [TR724]