Türkiye’de tanı koyulmadığı halde virüs taşıyan 400 bin civarında kişi olduğunu belirten Bilim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, “Açıklanan vakaların yüzde 60’ı İstanbul’daydı, dolayısıyla bu hastalığının taşıyıcılarının 250 bini İstanbul’da.” dedi
Koronavirüs salgınına dair yaptığı açıklamalarda İstanbul’da belirti göstermeyen taşıyıcılara karşı uyaran Enfeksiyon Hastalıkları Derneği Başkanı Hacettepe Üniversitesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, salgınının 5 evreye ayırdığını belirtti. Türkiye’nin ilk iki evreyi geçtiğini söyleyen Ceyhan üçüncü evreyi ise tedbirlerin kalktığı zaman olarak niteledi. Ceyhan, “Salgının en kritik noktası 3. evre. 4. evre olan kontrollü sosyal hayata geçene kadar ciddi problemler yaşayacağımız evre 3. evredir. Çünkü hiçbir tecrübemiz yok.” dedi.
CEYHAN: TANI KOYULMAMIŞ VİRÜS TAŞIYAN İNSAN SAYIMIZ 400 BİN CİVARINDA
Prof. Dr. Ceyhan, “Türkiye’de 40 bin civarında tanı koyulmuş aktif virüs taşıyan insanımız var. Tanı koyulmamış virüs taşıyan insan sayımız bunun 10 katı bir seviyede yani 400 bin civarında.” dedi.
400 bin virüs taşıyan insandan yola çıkarak yaptığı hesaba göre 250 bin taşıyıcının İstanbul’da olduğunu ve İstanbul’da her 100 kişiden 1 buçuğunun bilmeden koronavirüs taşıyıcısı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ceyhan şöyle konuştu: “Açıklanan vakaların yüzde 60’ı İstanbul’daydı, dolayısıyla bu hastalığının taşıyıcılarının 250 bini İstanbul’da. Bunu İstanbul nüfusuna böldüğümüz zaman her 100 kişiden 1 buçuğu bu virüsü bilmeden taşıyor. AVM’yi düşünürseniz, 500 kişi olsa en az 7-8 tanesi bu virüsü taşıyor ve taşıdığından haberi yok. Bir de maske takmamış, ya da maskeyi düzgün takmamışsa siz düzgün taksanız bile yüzde 30 koruyor.”
[TR724] 15.5.2020
"Bid'at çıkarmayın" diyen Arınç pelikancıların hedefinde: Yük oldun
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyesi Bülent Arınç kendi partisinin üyeleri tarafından sosyal medyada istifaya çağrıldı.
Arınç: Her akşam camilerden mevlit, dua, salavat okunması bence bid'attır
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent Arınç, eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü Kemal Öztürk'e verdiği röportajda koronavirüs salgını sonrası minarelerden okunan dua ve Salavat-ı Şerife'nin sürekli olmasının vatandaşı bıktırdığını belirtti ve "insanları nefret mi ettiriyoruz yoksa insanların dini duygularını daha mı canlı tutuyoruz" dedi. Bu sözler Aktrolleri kızdırdı.
"NAMAZ YOK, CEMAAT YOK AMA 15 DAKİKA SALAVATLAR, DUALAR..."
Arınç, "Her gün yatsı ezanı okunuyor. Camide kimse yok. cemaat de yok zaten. Namaz da kılınamıyor. Ama arkasından aziz kardeşim 15 dakika salavatlar, Mevlid-i Şerif’ler, dualar… Böyle bir şey bir defa olur benim bildiğim. Hergün Mevlid-i Şerif gibi ezanın arkasından öğlen de var böyle bir şey daha kısa, ikindi de var böyle bir şey daha kısa. İnsanları nefret mi ettiriyoruz yoksa insanların dini duygularını daha mı canlı tutuyoruz. Sen iyi bir iletişim uzmanısın bu konuda anketçilere bir şeyler sorsalar iyi olur. Bana kalırsa ben bu bir ‘bid’at’tir diyorum" dedi.
Arınç'ın sözlerine başta pelikancılar olmak üzere aktrolerden tepki geldi. Sosyal medyada "#İstifaEtArınç" etiketli kampanya başlatıldı.
Pelikancıların başı Selman Öğüt, "Bulunduğun konuma yakışmıyorsun! "Yine nasıl bir çam devirecek" diye herkesi tedirgin ediyorsun! Salavatlardan bile rahatsız oluyorsun!" dedi.
Arınç’a istifa çağrısında bulunan Star gazetesi yazarı Ersoy Dede, “Külliye’ye ‘yük alma’ya gidin, yük olmaya değil. Yeter artık Bülent Arınç. Sessizce istifa et” diye yazdı.
Tetikçi Fatih Tezcan da "Şahsım #analizmerkezi ve Sibertürk olarak 15 Temmuz Şehit ve Gazi Aileleri’nin #istifaetarınç çağrısına tam destek veriyoruz! Biz bu ve bunun gibi davasını satmış tipleri Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın yakınında görmek istemiyoruz!" diye yazdı.
Sevda Noyan'ın komşularını öldürmekle itham ettiği programın sunucusu olan Esra Elönü de Arınç'ı hedefe alarak, "Hakikat kir tutmaz lakin kirli de olsa temizliği sizin aklamaya çalıştıklarınız yapmasın bir zahmet!Ona 251 şehidin ruhu karar versin. Salavatı Şerif’lerden duadan rahatsız olduysanız hırsınız sizi 15 Temmuz Gecesi müezzin döven faşistlerle aynı noktaya getirmiş.#istifaetarinc" diye yazdı.
Akşam Gazetesi'nden Serkan Fıçıcı isimli bir başka trolse "Tepki büyük. Herkes #İstifaEtArınç diyor. Ak Parti için taşınamaz yük haline gelmiş durumda. Hem her şeyden rahatsız hem de partide kalma ısrarında. Fırsat kolluyor. Yakaladığında ısırıyor. Yaralıyor. Kanatıyor. Tahammül sınırlarını zorluyor. İyi de nereye kadar?" diye yazdı.
Diğer aktrollerse hakaretler eşliğinde Arınç'a yüklendi
Bülent Arınç Sevda Noyan'ın açıklamalarını değerlendirmiş ve "milletin başörtüsünden nefret edeceğini" söyledi. Dini hayatlarda zayıflama olduğunu gözlemlediğini belirten Arınç "Başörtülüden, camilerden nefret eder hale gelecekler diye korkuyorum" demişti.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Arınç: Her akşam camilerden mevlit, dua, salavat okunması bence bid'attır
Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Üyesi Bülent Arınç, eski Anadolu Ajansı Genel Müdürü Kemal Öztürk'e verdiği röportajda koronavirüs salgını sonrası minarelerden okunan dua ve Salavat-ı Şerife'nin sürekli olmasının vatandaşı bıktırdığını belirtti ve "insanları nefret mi ettiriyoruz yoksa insanların dini duygularını daha mı canlı tutuyoruz" dedi. Bu sözler Aktrolleri kızdırdı.
"NAMAZ YOK, CEMAAT YOK AMA 15 DAKİKA SALAVATLAR, DUALAR..."
Arınç, "Her gün yatsı ezanı okunuyor. Camide kimse yok. cemaat de yok zaten. Namaz da kılınamıyor. Ama arkasından aziz kardeşim 15 dakika salavatlar, Mevlid-i Şerif’ler, dualar… Böyle bir şey bir defa olur benim bildiğim. Hergün Mevlid-i Şerif gibi ezanın arkasından öğlen de var böyle bir şey daha kısa, ikindi de var böyle bir şey daha kısa. İnsanları nefret mi ettiriyoruz yoksa insanların dini duygularını daha mı canlı tutuyoruz. Sen iyi bir iletişim uzmanısın bu konuda anketçilere bir şeyler sorsalar iyi olur. Bana kalırsa ben bu bir ‘bid’at’tir diyorum" dedi.
Arınç'ın sözlerine başta pelikancılar olmak üzere aktrolerden tepki geldi. Sosyal medyada "#İstifaEtArınç" etiketli kampanya başlatıldı.
Pelikancıların başı Selman Öğüt, "Bulunduğun konuma yakışmıyorsun! "Yine nasıl bir çam devirecek" diye herkesi tedirgin ediyorsun! Salavatlardan bile rahatsız oluyorsun!" dedi.
Arınç’a istifa çağrısında bulunan Star gazetesi yazarı Ersoy Dede, “Külliye’ye ‘yük alma’ya gidin, yük olmaya değil. Yeter artık Bülent Arınç. Sessizce istifa et” diye yazdı.
Tetikçi Fatih Tezcan da "Şahsım #analizmerkezi ve Sibertürk olarak 15 Temmuz Şehit ve Gazi Aileleri’nin #istifaetarınç çağrısına tam destek veriyoruz! Biz bu ve bunun gibi davasını satmış tipleri Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın yakınında görmek istemiyoruz!" diye yazdı.
Sevda Noyan'ın komşularını öldürmekle itham ettiği programın sunucusu olan Esra Elönü de Arınç'ı hedefe alarak, "Hakikat kir tutmaz lakin kirli de olsa temizliği sizin aklamaya çalıştıklarınız yapmasın bir zahmet!Ona 251 şehidin ruhu karar versin. Salavatı Şerif’lerden duadan rahatsız olduysanız hırsınız sizi 15 Temmuz Gecesi müezzin döven faşistlerle aynı noktaya getirmiş.#istifaetarinc" diye yazdı.
Akşam Gazetesi'nden Serkan Fıçıcı isimli bir başka trolse "Tepki büyük. Herkes #İstifaEtArınç diyor. Ak Parti için taşınamaz yük haline gelmiş durumda. Hem her şeyden rahatsız hem de partide kalma ısrarında. Fırsat kolluyor. Yakaladığında ısırıyor. Yaralıyor. Kanatıyor. Tahammül sınırlarını zorluyor. İyi de nereye kadar?" diye yazdı.
Diğer aktrollerse hakaretler eşliğinde Arınç'a yüklendi
Bülent Arınç Sevda Noyan'ın açıklamalarını değerlendirmiş ve "milletin başörtüsünden nefret edeceğini" söyledi. Dini hayatlarda zayıflama olduğunu gözlemlediğini belirten Arınç "Başörtülüden, camilerden nefret eder hale gelecekler diye korkuyorum" demişti.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Bunu yapmanın Türkiye'ye maliyeti ağır olacak
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın AKP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısında "İş Bankası işini 10 günde bitirin" talimatı vermesi gözleri İş Bankası'nda yüzde 28,1 payı olan CHP'ye çevirdi. İş Bankası hisselerinin Hazine'ye devir hazırlığına CHP'den gelen ilk itirazların cılız kalması dikkati çekti.
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İş Bankası'nın Hazine'ye devredilmesi için düğmeye bastı.
İlk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün vasiyeti ile İş Bankası'nda yüzde 28,1'lik imtiyazlı hissesi Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) mülkiyetine geçmişti. Hisselere binaen banka yönetim kurulunda CHP'yi 4 üye temsil ediyor.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, hükûmetin kendilerine ait hisselere el koyma hazırlığını şu sözlerle eleştirdi: "CHP olarak biz para alsak cezalandırma olsun da öyle bir şey yok. Bunu Erdoğan da söyledi. CHP'ye aktarılan bir para yok." ifadelerini kullandı.
"Benim anladığım İş Bankası'nın prestijini kullanmak istiyorlar ama bunu yapmanın Türkiye'ye maliyeti ağır olacak." diyen Kılıçdaroğlu, İş Bankası'na her darbe döneminde müdahale edildiğini kaydetti.
TÜRK TARİH KURUMU'NA ENSAR VAKFI'NDAN BAŞKAN
HaberTürk TV Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir'e mülakat veren Kılıçdaroğlu, "Atatürk'ün mirası olan bu hisselerin karşılığı Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu'na otomatikman gelir aktarılır. Gelecek düzenleme nedir bilmiyoruz? Ancak kısa süre önce Türk Tarih Kurumu'na Ensar Vakfı'ndan birini getirdiler. Her darbe döneminde Atatürk'ün hisselerine müdahale olmuştur. Kenan Evren de müdahale etmek istedi." dedi.
Kılıçdaroğlu hükûmetin bankacılık sistemine Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) üzerinden müdahale ettiğini belirtti.
Kılıçdaroğlu, "Erdoğan'ın onay vermediği hiçbir genel müdür yardımcısı atanmıyor. İş Bankası Yönetim Kurulu'na CHP tarafından atanmış isimler ABD'de master yapmış, hesap uzmanlığı yapmış, devletin en önemli görevlerinde bulunmuş, bağımsız isimlerdir. Bu isimler, AKP iktidarı döneminde bürokrat olarak çalıştı." diye konuştu.
DÜNYADA UCUZLAYAN DOĞALGAZA TÜRKİYE'DE ZAM GELİYOR
"Erdoğan yanlışı söyleyene, farklı bir düşünceyi dile getirene tahammül edemiyor. O da Türkiye'yi uçuruma sürüklüyor." diyen Kılıçdaroğlu, doğalgaz fiyatlarının dünyanın her yerinde düştüğü bir dönemde Türkiye'de arttığını kaydetti.
Kılıçdaroğlu, "Yapılan anlaşmalarla boru hatlarından bizim aldığımız doğalgaz 100 liraysa Avrupa'nın aldığı 50 TL. Kendi halkını kazıklayan bir yönetim olur mu?" dedi.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İş Bankası'nın Hazine'ye devredilmesi için düğmeye bastı.
İlk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk'ün vasiyeti ile İş Bankası'nda yüzde 28,1'lik imtiyazlı hissesi Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) mülkiyetine geçmişti. Hisselere binaen banka yönetim kurulunda CHP'yi 4 üye temsil ediyor.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, hükûmetin kendilerine ait hisselere el koyma hazırlığını şu sözlerle eleştirdi: "CHP olarak biz para alsak cezalandırma olsun da öyle bir şey yok. Bunu Erdoğan da söyledi. CHP'ye aktarılan bir para yok." ifadelerini kullandı.
"Benim anladığım İş Bankası'nın prestijini kullanmak istiyorlar ama bunu yapmanın Türkiye'ye maliyeti ağır olacak." diyen Kılıçdaroğlu, İş Bankası'na her darbe döneminde müdahale edildiğini kaydetti.
TÜRK TARİH KURUMU'NA ENSAR VAKFI'NDAN BAŞKAN
HaberTürk TV Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir'e mülakat veren Kılıçdaroğlu, "Atatürk'ün mirası olan bu hisselerin karşılığı Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu'na otomatikman gelir aktarılır. Gelecek düzenleme nedir bilmiyoruz? Ancak kısa süre önce Türk Tarih Kurumu'na Ensar Vakfı'ndan birini getirdiler. Her darbe döneminde Atatürk'ün hisselerine müdahale olmuştur. Kenan Evren de müdahale etmek istedi." dedi.
Kılıçdaroğlu hükûmetin bankacılık sistemine Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) üzerinden müdahale ettiğini belirtti.
Kılıçdaroğlu, "Erdoğan'ın onay vermediği hiçbir genel müdür yardımcısı atanmıyor. İş Bankası Yönetim Kurulu'na CHP tarafından atanmış isimler ABD'de master yapmış, hesap uzmanlığı yapmış, devletin en önemli görevlerinde bulunmuş, bağımsız isimlerdir. Bu isimler, AKP iktidarı döneminde bürokrat olarak çalıştı." diye konuştu.
DÜNYADA UCUZLAYAN DOĞALGAZA TÜRKİYE'DE ZAM GELİYOR
"Erdoğan yanlışı söyleyene, farklı bir düşünceyi dile getirene tahammül edemiyor. O da Türkiye'yi uçuruma sürüklüyor." diyen Kılıçdaroğlu, doğalgaz fiyatlarının dünyanın her yerinde düştüğü bir dönemde Türkiye'de arttığını kaydetti.
Kılıçdaroğlu, "Yapılan anlaşmalarla boru hatlarından bizim aldığımız doğalgaz 100 liraysa Avrupa'nın aldığı 50 TL. Kendi halkını kazıklayan bir yönetim olur mu?" dedi.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
RTÜK Başkanı "50 kişiyi öldürme" sözlerini normal buldu: Çok büyütülecek konu değil
RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, yazar Sevda Noyan'ın sarf ettiği 50 kişilik ölüm listesi ve komşulardan 3-5 tanesini öldürme gibi korkunç ifadelerle ilgili "Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri biz cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz. Çok büyütülecek bir konu değil" dedi.
Sevda Noyan: 15 Temmuz kursağımızda kaldı. Bizim sitede hâlâ 3-5 tane var, listem hazır
RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’den, Sevda Noyan’ın “15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Bizim aile 50 kişiyi götürür. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim sitede hâlâ 3-5 var, benim listem hazır” sözlerini sarf ettiği Ülke TV'ye ilişkin bir açıklama geldi.
Bir internet kanalının canlı yayınına katılan Şahin, Ülke TV ile ilgili raporun Üst Kurul'a geleceğini ve değerlendirileceğini belirterek şunları söyledi:
"Ülke TV'de talihsiz diyebileceğimiz bir açıklama yapıldı. Komşularıyla ilgili bir söylemde bulunuldu. Burada bizi sevindiren olay şu, ilgili TV kuruluşu hemen açıklama yaptı. Darbeyi kınamanın ötesindeki söylemlerin asla yanında olmadıklarını söylediler. Bu bizim için sevindirici.
Moderatörlüğünü yapan kişiyle ilgili ve kendisi tarafından da açıklama yapıldı. Özür mahiyetinde bir açıklama yapıldı. Bunlar yayıncılık alanında güzel gelişmeler.
RTÜK sanki bazı kanalları hemen gündeme alıyor, diğerleri için raporlama süreci olmuyor gibi bir şey gündemde tutulmaya çalışılıyor.
Ülke TV'yle ilgili olarak bu özürler ışığında RTÜK'e bir rapor gelecek ama bu rapor sonundaki verilecek müeyyide varsa bu müeyyide, darbe sevicilerini sevindiren, onları gülümseten bir ceza olmamalı. Bunları ayırmamız lazım. Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri biz cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz. Bizim görevimiz milli ve manevi değerler, komşularla ilgili söylenenler veya yayın ilkeleriyle ilgili bir aykırılık varsa bunu Üst Kurul'a getireceğiz. Daha önce yaptığımız gibi vicdanlarımızda, oturup bunu değerlendireceğiz, karar vereceğiz ve kamuoyuna duyuracağız. Çok büyütülecek, RTÜK'ü töhmet altında bırakılacak bir konu değil. Bundan önce verdiğimiz kararlar ne kadar önemliyse bu TV kanalıyla ilgili karar da o kadar önemli."
'Mazeretli değildim,raporlu hiç değildim sadece görevliydim'
Şahin ayrıca Twitter hesabından RTÜK Üst Kurul Toplantısı'na katılmadığına ilişkin iddiaya da cevap verdi.
3 ay önce belirlenen başka bir toplantısı sebebi ile şehir dışında olduğunu ifade eden Şahin, "Nedir sizdeki bu RTÜK ve RTÜK Başkanı düşmanlığı.Kaç kez söyledim.3 ay önce belirlenen başka bir toplantım sebebi ile şehir dışındaydım. Mazeretli değildim,raporlu hiç değildim sadece görevliydim. Halkımıza bile bile yalan söyleyerek kin ve nefrete sevk etmeyin.Yaptığınız suçtur" dedi.
CHP'li RTÜK üyesi İlhan Taşçı, Şahin'in bugün gerçekleşen Üst Kurul toplantısına mazaret göstererek katılmadığını belirtmiş ve “Cebimde listem hazır. Ailemiz en az 50 kişiyi götürür” diyen Sevda Noyan’ın katıldığı program, Üst Kurul gündemine getirilmedi ve görüşülmedi" demişti.
Ne olmuştu?
Yazar Sevda Noyan, Ülke TV’de katıldığı Esra Elönü’nün sunduğu ‘Arafta Sorular’ programında "15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Boş bulunduk... Yanlış anlaşılmasın, doğru anlaşılsın; bizim aile 50 kişiyi götürür. Bu konuda çok donanımlıyız maddi ve manevi olarak. Liderimizin yanındayız ve asla yedirmeyiz bu ülkede, onu söyleyeyim. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim sitede hâlâ 3-5 var, benim listem hazır" demişti.
Programın sunucusu Esra Elönü ise, Noyan'ın sözlerine "'Ayak' az kalır bence, 4 ayaklarını denk alsınlar" diyerek yanıt vermişti.
Noyan, sözlerinin sosyal medyada tepki toplaması üzerine ise hesabından şu açıklamayı yapmıştı:
"Evet açık ve net söylüyorum. Hiç birinizden korkmuyorum hain zombiler. Şayet bir kez daha bu ülkede darbe yapmaya kalkarsanız sonunuz hiç iyi olmayacak bunu çok iyi bilin. Yaptığınız hakaretleri attığınız iftiraları size iade ediyorum... Bilin ki hiç etkilenmiyorum.. Hain zombiler. Konuşmam niye size dokundu tekrar darbe yapmayı mı planlıyorsunuz? Bu sefer kaçacak delik bulamazsınız. Sahte hesaplarla istediğiniz kadar saldırın, hiç etkilenmem. Alışkınız sizin iftiralarınıza... Liderim Recep Tayyip Erdoğan... Sonuna kadar onun yanındayım."
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Sevda Noyan: 15 Temmuz kursağımızda kaldı. Bizim sitede hâlâ 3-5 tane var, listem hazır
RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’den, Sevda Noyan’ın “15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Bizim aile 50 kişiyi götürür. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim sitede hâlâ 3-5 var, benim listem hazır” sözlerini sarf ettiği Ülke TV'ye ilişkin bir açıklama geldi.
Bir internet kanalının canlı yayınına katılan Şahin, Ülke TV ile ilgili raporun Üst Kurul'a geleceğini ve değerlendirileceğini belirterek şunları söyledi:
"Ülke TV'de talihsiz diyebileceğimiz bir açıklama yapıldı. Komşularıyla ilgili bir söylemde bulunuldu. Burada bizi sevindiren olay şu, ilgili TV kuruluşu hemen açıklama yaptı. Darbeyi kınamanın ötesindeki söylemlerin asla yanında olmadıklarını söylediler. Bu bizim için sevindirici.
Moderatörlüğünü yapan kişiyle ilgili ve kendisi tarafından da açıklama yapıldı. Özür mahiyetinde bir açıklama yapıldı. Bunlar yayıncılık alanında güzel gelişmeler.
RTÜK sanki bazı kanalları hemen gündeme alıyor, diğerleri için raporlama süreci olmuyor gibi bir şey gündemde tutulmaya çalışılıyor.
Ülke TV'yle ilgili olarak bu özürler ışığında RTÜK'e bir rapor gelecek ama bu rapor sonundaki verilecek müeyyide varsa bu müeyyide, darbe sevicilerini sevindiren, onları gülümseten bir ceza olmamalı. Bunları ayırmamız lazım. Darbeyi övenlerin karşısında söylenenleri biz cezalandırmak gibi bir pozisyonda değiliz. Bizim görevimiz milli ve manevi değerler, komşularla ilgili söylenenler veya yayın ilkeleriyle ilgili bir aykırılık varsa bunu Üst Kurul'a getireceğiz. Daha önce yaptığımız gibi vicdanlarımızda, oturup bunu değerlendireceğiz, karar vereceğiz ve kamuoyuna duyuracağız. Çok büyütülecek, RTÜK'ü töhmet altında bırakılacak bir konu değil. Bundan önce verdiğimiz kararlar ne kadar önemliyse bu TV kanalıyla ilgili karar da o kadar önemli."
'Mazeretli değildim,raporlu hiç değildim sadece görevliydim'
Şahin ayrıca Twitter hesabından RTÜK Üst Kurul Toplantısı'na katılmadığına ilişkin iddiaya da cevap verdi.
3 ay önce belirlenen başka bir toplantısı sebebi ile şehir dışında olduğunu ifade eden Şahin, "Nedir sizdeki bu RTÜK ve RTÜK Başkanı düşmanlığı.Kaç kez söyledim.3 ay önce belirlenen başka bir toplantım sebebi ile şehir dışındaydım. Mazeretli değildim,raporlu hiç değildim sadece görevliydim. Halkımıza bile bile yalan söyleyerek kin ve nefrete sevk etmeyin.Yaptığınız suçtur" dedi.
CHP'li RTÜK üyesi İlhan Taşçı, Şahin'in bugün gerçekleşen Üst Kurul toplantısına mazaret göstererek katılmadığını belirtmiş ve “Cebimde listem hazır. Ailemiz en az 50 kişiyi götürür” diyen Sevda Noyan’ın katıldığı program, Üst Kurul gündemine getirilmedi ve görüşülmedi" demişti.
Ne olmuştu?
Yazar Sevda Noyan, Ülke TV’de katıldığı Esra Elönü’nün sunduğu ‘Arafta Sorular’ programında "15 Temmuz kursağımızda kaldı, istediklerimizi yapamadık. Boş bulunduk... Yanlış anlaşılmasın, doğru anlaşılsın; bizim aile 50 kişiyi götürür. Bu konuda çok donanımlıyız maddi ve manevi olarak. Liderimizin yanındayız ve asla yedirmeyiz bu ülkede, onu söyleyeyim. Ayaklarını denk alsınlar. Bizim sitede hâlâ 3-5 var, benim listem hazır" demişti.
Programın sunucusu Esra Elönü ise, Noyan'ın sözlerine "'Ayak' az kalır bence, 4 ayaklarını denk alsınlar" diyerek yanıt vermişti.
Noyan, sözlerinin sosyal medyada tepki toplaması üzerine ise hesabından şu açıklamayı yapmıştı:
"Evet açık ve net söylüyorum. Hiç birinizden korkmuyorum hain zombiler. Şayet bir kez daha bu ülkede darbe yapmaya kalkarsanız sonunuz hiç iyi olmayacak bunu çok iyi bilin. Yaptığınız hakaretleri attığınız iftiraları size iade ediyorum... Bilin ki hiç etkilenmiyorum.. Hain zombiler. Konuşmam niye size dokundu tekrar darbe yapmayı mı planlıyorsunuz? Bu sefer kaçacak delik bulamazsınız. Sahte hesaplarla istediğiniz kadar saldırın, hiç etkilenmem. Alışkınız sizin iftiralarınıza... Liderim Recep Tayyip Erdoğan... Sonuna kadar onun yanındayım."
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Furkan Vakfı öğrenci evlerine ‘yine’ kapatma kararı!
Kapatma kararı 2 yıl önce bozulup para cezaları iptal edilen Furkan Vakfı öğrenci evlerine yine kapatma kararı geldi. Alparslan Kuytul’un son dönem konuşmalarının kararda etkili olduğu iddia edildi.
Alparslan Kuytul rehberliğindeki Furkan Vakfı’nın, Adana’daki öğrenci evleri hakkında yeniden kapatma kararı alındı. Furkan Gönüllüleri, Çukurova İlçe Milli Eğitim raporu ve mahkeme kararında ‘kaçak yurt olmadığı, mesken olarak kullanıldığı’ ifadesi yer almasına rağmen, öğrencilerin 20 Mayıs’a kadar evleri boşaltmamaları halinde zor kullanılacağının kendilerine tebliğ edildiğini duyurdu.
ÖNCE PARA CEZASI İPTAL EDİLDİ SONRA EVLER İADE EDİLDİ
Daha önceki kapatma kararı sonrası hukuki mücadele yürüttüklerini ifade eden Furkan Gönüllüleri ilgili açıklamalarında şunları hatırlattı: “Önce 240 bin liralık para cezasına itiraz edildi. Adana 1. Sulh Ceza Mahkemesince evlerin ‘öğrenci evi’ olduğu, mesken olarak kullanıldığı, Vakfa kesilen para cezasının usulsüz olduğu karara bağlanıp ceza iptal edildi. 8 ay sonra yerel mahkeme kararıyla binanın kaçak yurt olmadığı, mesken olarak kullanıldığı kararı verildi; öğrenciler ve aileler tekrar evlerine döndüler.”
TEDBİR ALINARAK CUMA NAMAZI KILINSIN DEMEK SUÇ MU?
Tekrar alınan kapatma kararının Alparslan Kuytul’un son dönem konuşmaları sebebiyle yürürlüğe konulduğu ileri sürülerek “Karar, Furkan Gönüllülerinin sosyal medyada ‘korona günlerinde tedbir alınarak tekrar cuma namazının kılınması’ talebi sonrası tebliğ edildi. Cuma namazının tedbir alınarak kılınmasını istemek birilerine göre suç kapsamında değerlendiriliyor ki bu talep sonrasında acısı öğrencilerden çıkartılmak istendi” denildi
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Alparslan Kuytul rehberliğindeki Furkan Vakfı’nın, Adana’daki öğrenci evleri hakkında yeniden kapatma kararı alındı. Furkan Gönüllüleri, Çukurova İlçe Milli Eğitim raporu ve mahkeme kararında ‘kaçak yurt olmadığı, mesken olarak kullanıldığı’ ifadesi yer almasına rağmen, öğrencilerin 20 Mayıs’a kadar evleri boşaltmamaları halinde zor kullanılacağının kendilerine tebliğ edildiğini duyurdu.
ÖNCE PARA CEZASI İPTAL EDİLDİ SONRA EVLER İADE EDİLDİ
Daha önceki kapatma kararı sonrası hukuki mücadele yürüttüklerini ifade eden Furkan Gönüllüleri ilgili açıklamalarında şunları hatırlattı: “Önce 240 bin liralık para cezasına itiraz edildi. Adana 1. Sulh Ceza Mahkemesince evlerin ‘öğrenci evi’ olduğu, mesken olarak kullanıldığı, Vakfa kesilen para cezasının usulsüz olduğu karara bağlanıp ceza iptal edildi. 8 ay sonra yerel mahkeme kararıyla binanın kaçak yurt olmadığı, mesken olarak kullanıldığı kararı verildi; öğrenciler ve aileler tekrar evlerine döndüler.”
TEDBİR ALINARAK CUMA NAMAZI KILINSIN DEMEK SUÇ MU?
Tekrar alınan kapatma kararının Alparslan Kuytul’un son dönem konuşmaları sebebiyle yürürlüğe konulduğu ileri sürülerek “Karar, Furkan Gönüllülerinin sosyal medyada ‘korona günlerinde tedbir alınarak tekrar cuma namazının kılınması’ talebi sonrası tebliğ edildi. Cuma namazının tedbir alınarak kılınmasını istemek birilerine göre suç kapsamında değerlendiriliyor ki bu talep sonrasında acısı öğrencilerden çıkartılmak istendi” denildi
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Bütçe Nisan’da 43,2 milyar, dört ayda 72,8 milyar lira açık verdi
Hazine ve Maliye Bakanlığı, mart ayına ilişkin bütçe gerçekleşmelerini açıkladı: Merkezi yönetim bütçe dengesi bu Nisan ayında d43,2 milyar TL, faiz dışı denge ise 26,2 milyar TL açık verdi.
KRONOS -15 Mayıs 2020
Hazine ve Maliye Bakanlığı, mart ayına ilişkin bütçe gerçekleşmelerini açıkladı.
Açıklanan rakamlara göre merkezi yönetim bütçe dengesi Nisan ayında 43,2 milyar TL, faiz dışı denge ise 26,2 milyar TL açık verdi.
Nisan ayında bütçe giderleri 108,4 milyar TL, bütçe gelirleri 65,2 milyar TL olarak açıklandı.
Nisan ayında bütçe giderlerini 17 milyar 48 milyon TL faiz harcamaları, 91 milyar 396 milyon TL’sini ise faiz dışı harcamalar oluşturdu.
OCAK-NİSAN DÖNEMİ BÜTÇE AÇIĞI 72,8 MİLYAR LİRA
2020 yılı Ocak-Nisan döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 393,8 milyar TL, bütçe gelirleri 321 milyar TL ve bütçe açığı 72,8 milyar TL olarak duyuruldu. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 338,5 milyar TL ve faiz dışı açık ise 17,5 milyar TL olarak gerçekleşti. Merkezi yönetim bütçesi 2019 yılı Ocak-Nisan döneminde 54 milyar 477 milyon TL açık vermişti.
Hazine ve Maliye Bakanlığı açıklamasında şöyle denildi:
“Nisan ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 108,4 milyar TL, bütçe gelirleri 65,2 milyar TL ve bütçe açığı 43,2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 91,4 milyar TL ve faiz dışı açık ise 26,2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.
Merkezi yönetim bütçe giderleri Nisan ayı itibarıyla 108 milyar 443 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Faiz harcamaları 17 milyar 48 milyon TL, faiz hariç harcamalar ise 91 milyar 396 milyon TL olarak gerçekleşmiştir.
2020 yılında merkezi yönetim bütçe giderleri için öngörülen 1 trilyon 95 milyar 461 milyon TL ödenekten Nisan ayında 108 milyar 443 milyon TL gider gerçekleştirilmiştir. Geçen yılın aynı ayında ise 75 milyar 986 milyon TL harcama yapılmıştır.
Nisan ayı bütçe giderleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 42,7 oranında artmıştır. Giderlerin bütçe ödeneklerine göre gerçekleşme oranı ise 2019 yılında yüzde 7,9 iken 2020 yılında yüzde 9,9 olmuştur.
Faiz hariç bütçe giderleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 28,9 oranında artarak 91 milyar 396 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Faiz hariç giderlerin bütçe ödeneklerine göre gerçekleşme oranı ise 2019 yılında yüzde 8,4 iken 2020 yılında yüzde 9,6 olmuştur. ”
[Kronos.News] 15.5.2020
KRONOS -15 Mayıs 2020
Hazine ve Maliye Bakanlığı, mart ayına ilişkin bütçe gerçekleşmelerini açıkladı.
Açıklanan rakamlara göre merkezi yönetim bütçe dengesi Nisan ayında 43,2 milyar TL, faiz dışı denge ise 26,2 milyar TL açık verdi.
Nisan ayında bütçe giderleri 108,4 milyar TL, bütçe gelirleri 65,2 milyar TL olarak açıklandı.
Nisan ayında bütçe giderlerini 17 milyar 48 milyon TL faiz harcamaları, 91 milyar 396 milyon TL’sini ise faiz dışı harcamalar oluşturdu.
OCAK-NİSAN DÖNEMİ BÜTÇE AÇIĞI 72,8 MİLYAR LİRA
2020 yılı Ocak-Nisan döneminde merkezi yönetim bütçe giderleri 393,8 milyar TL, bütçe gelirleri 321 milyar TL ve bütçe açığı 72,8 milyar TL olarak duyuruldu. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 338,5 milyar TL ve faiz dışı açık ise 17,5 milyar TL olarak gerçekleşti. Merkezi yönetim bütçesi 2019 yılı Ocak-Nisan döneminde 54 milyar 477 milyon TL açık vermişti.
Hazine ve Maliye Bakanlığı açıklamasında şöyle denildi:
“Nisan ayında merkezi yönetim bütçe giderleri 108,4 milyar TL, bütçe gelirleri 65,2 milyar TL ve bütçe açığı 43,2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir. Ayrıca, faiz dışı bütçe giderleri 91,4 milyar TL ve faiz dışı açık ise 26,2 milyar TL olarak gerçekleşmiştir.
Merkezi yönetim bütçe giderleri Nisan ayı itibarıyla 108 milyar 443 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Faiz harcamaları 17 milyar 48 milyon TL, faiz hariç harcamalar ise 91 milyar 396 milyon TL olarak gerçekleşmiştir.
2020 yılında merkezi yönetim bütçe giderleri için öngörülen 1 trilyon 95 milyar 461 milyon TL ödenekten Nisan ayında 108 milyar 443 milyon TL gider gerçekleştirilmiştir. Geçen yılın aynı ayında ise 75 milyar 986 milyon TL harcama yapılmıştır.
Nisan ayı bütçe giderleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 42,7 oranında artmıştır. Giderlerin bütçe ödeneklerine göre gerçekleşme oranı ise 2019 yılında yüzde 7,9 iken 2020 yılında yüzde 9,9 olmuştur.
Faiz hariç bütçe giderleri geçen yılın aynı ayına göre yüzde 28,9 oranında artarak 91 milyar 396 milyon TL olarak gerçekleşmiştir. Faiz hariç giderlerin bütçe ödeneklerine göre gerçekleşme oranı ise 2019 yılında yüzde 8,4 iken 2020 yılında yüzde 9,6 olmuştur. ”
[Kronos.News] 15.5.2020
Cezaevinde korona olan gazeteci Çiftçi’nin eşi: Ölüme sürüklüyorlar
Tutuklu bulunduğu Sincan Kapalı Cezaevi’nde koronavirüse yakalanan gazeteci Çetin Çiftçi’nin eşi Selda Çiftçi, eşinin hastanede tutulduğunu, hiçbir şekilde görüşemediklerini ve sağlığından endişe duyduklarını söyledi. Selda Çiftçi, “İnsanları göz göre göre ölüme sürüklüyorlar. Bunun canlı bir örneği eşim” dedi.
YAVUZ GENÇ -15 Mayıs 2020
ANKARA – Gazeteci Çetin Çiftçi, Eylül 2019’dan beri tutuklu bulunduğu Ankara Sincan Cezaevinde koronavirüse yakalandı, 13 Mayıs’tan beri de hastanede. Daha önce kalp krizi ve iki kez de kalp spazmı geçiren Çiftçi, cezaevinde de üç kez kalp ritim bozukluğu nedeniyle hastaneye sevk edildi. Çiftçi son olarak böbreklerinden de tedavi görmeye başladı. Kronos’a eşinin son durumuyla ilgili bilgi veren Selda Çiftçi, eşinin korona risk grubunda bulunduğunu, bu yüzden tutuksuz yargılanmasını istedi. Eşiyle ilgili hem Cezaevi yönetiminden hem de hastaneden bilgi alamadıklarını kaydeden Çiftçi, endişeli olduklarını belirtti.
SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ’NDEN ÖĞRENDİ, ŞOK OLDU
Selda Çiftçi, eşinin koronavirüs testinin pozitif çıktığını, 12 Mayıs akşamı Ankara İl Sağlık Müdürlüğü’nden aranmasıyla öğrendiğini anlattı. Çiftçi, “Sağlık İl Müdürlüğü yetkilisi eşimin kovid 19 testinin pozitif çıktığını söyledi. Şok oldum. 11 Mayıs Pazartesi günü görüşmüştüm eşimle en son. Bir sıkıntı olmadığını söylemişti. Filyasyon çalışması için aramışlar Sağlık Müdürlüğü’nden, bize de test uygulamak için, hani temas ettiği kişiler olabilir diye. Eşimin cezaevinde olduğunu dolayısıyla bizimle teması olmadığını söyledim” dedi.
Olayı öğrenir öğrenmez cezaevini aradığını söyleyen Selda Çiftçi, “Cezaevini aradığımda onların da hiçbir bilgisi yoktu. 1 saat sonra tekrar arayın dediler. Sonra Sağlık Bakanlığı’nın hasta nakil bölümü aradı. Onlara da cezaevinde olduğunu söyledim. Sağlık Bakanlığı yetkilileri cezaevini aramış sonra bana döndüler. İçiniz rahat olsun hastaneye nakledeceğiz dediler” şeklinde konuştu.
“4 MAYIS’TA KARANTİNAYA ALINMIŞ”
Eşinin kronik rahatsızlıklarının olması nedeniyle kendi abalarıyla araştırma yaptığını kaydeden Selda Çiftçi, cezaevinde defalarca rahatsızlanarak hastaneye götürüldüğünü öğrendiğini anlattı. Selda Çiftçi bundan sonraki süreci şöyle anlattı: “Cezaevini ikinci kez aradığımda eşimin 4 Mayıs’ta hastaneye götürüldüğünü sonrasında tedbir amaçlı tek kişilik karantina hücresine konduğunu öğrendim. Yaptığım araştırmada 4 Mayıs’ta üroloji bölümüne götürüldüğünü gördüm, böbreklerinde bir rahatsızlığı varmış. Eşimin ayın 8’inde tekrar hastaneye bu kez de bel rahatsızlığı nedeniyle götürüldüğünü gördüm. Ayın 11’inde de korona testi yapılmış. Ertesi gün test pozitif çıkmış. Eşim, Eylül 2019’da tutuklandı. Bize hep iyiyim diyordu. Pozitif çıktıktan sonra araştırınca gördüm ki, Ekim ayında üç dört kez taşikardi (kalp ritim bozukluğu) nedeniyle hastaneye götürülmüş. Kalbiyle ilgili büyük sıkıntı var. Böbreğiyle ilgili rahatsızlık başlamış şimdi de. Normalde eşim kolay kolay hastaneye gitmez. Kalp krizi geçirdiğinde bile zoraki götürmüştük. Demek ki rahatsızlığı ciddi ki korona salgını döneminde hastaneye gitmek zorunda kaldı. Biz üzülmeyelim diye sağlığıyla ilgili bu bilgilerin tamamını bizden gizlemiş. Pozitif çıktıktan sonra yaptığımız araştırmayla öğrendik tüm hastane kayıtlarını ve sevkleri.”
“BİLGİ VEREMEYİZ DİYORLAR, ENDİŞELİYİZ”
Eşinin 13 Mayıs’tan beri Dışkapı Hastanesi’nde olduğunu anlatan Selda Çiftçi, aradığında sürekli “Tedavi altında bilgi veremeyiz” cevabını aldığını belirtti. “Durumundan endişeliyiz. Hem görüşme imkânımız yok, cezaevinde olsa belki telefonla bilgi alabilirdik. Ama şimdi hem görüş yasağı var, hem şehirlerarası yolculuk yasağı var. Malatya’dayız biz şu an, gelemiyoruz. Avukat da sormuş, ‘tedavi altında bilgi veremeyiz’ demişler” dedi.
“İNSANLARI GÖZ GÖRE GÖRE ÖLÜME SÜRÜKLÜYORLAR”
Eşinin risk grubunda olduğunu, ailece endişe içinde olduklarını anlatan Selda Çiftçi, “İnsanları göz göre göre ölüme sürüklüyorlar. Bunun canlı bir örneği eşim. Korona başladığı zaman dilekçe de verdik ama gündeme alınmadı. Cezası onanmadığı halde tutuklu olarak yargılanıyor. Korktuğumuz başımıza geldi. Her yerde olan virüs oraya da illa girecekti” şeklinde konuştu. Cezaevi yetkililerinin kendisine Çetin Çiftçi’nin oradaki ilk vaka olduğunu anlatan Selda Çiftçi, “Kendilerinin dediklerine göre Sincan’daki ilk vaka. Ama ben buna inanmıyorum. Çükü gittiği hastanede kapmış sanırım. Orda kaptıysa, oradaki birilerinde de var demektir. İlk duyduğumda eyvah dedim, koğuşundaki bütün insanları yaktılar dedim. Ama hastane dönüşü karantinaya alınmış şükür ki. Hastaneye gitmiş olduğu ordan kapmış. Gardiyanlardan da olabilir. Bilemiyorum ama oradaki ilk vaka olduğuna inanmıyorum” ifadelerini kullandı.
“KÜÇÜK OĞLUM ETKİLENİYOR, İKİ GÜNDÜR ATEŞİ ÇIKIYOR”
Üç çocuğundan en küçüğünün 6 yaşında olduğunu belirten Selda Çiftçi, “Tabi ona her şeyi olduğu gibi açık açık söylemedik, anlatmadık ama görüyor sonuçta, anlatılanları duyuyor, etkileniyor. İki gündür, bu mevzu konuşulmaya başladıktan sonra ateşi çıkmaya başladı. Büyük çocuklarım nispeten daha iyi durumdalar, ama o küçük ve anlatılanlardan, duyduklarından çok etkileniyor.
DOSYASI İSTİNAF’TA BEKLİYOR
Gazeteci Çetin Çiftçi’nin 20, 13 ve 6 yaşında üç çocuğu bulunuyor. Kapatılan Bugün Gazetesi’nde Meclis Muhabiri olarak çalıştığı gerekçesiyle tutuklanan Çiftçi, Ekim 2019’da gözaltına alındı. Yargılaması çok hızlı süren çiftçi Şubat 2020’de yargılandığı Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf Mahkemesi’nde bekliyor.
[Kronos.News] 15.5.2020
YAVUZ GENÇ -15 Mayıs 2020
ANKARA – Gazeteci Çetin Çiftçi, Eylül 2019’dan beri tutuklu bulunduğu Ankara Sincan Cezaevinde koronavirüse yakalandı, 13 Mayıs’tan beri de hastanede. Daha önce kalp krizi ve iki kez de kalp spazmı geçiren Çiftçi, cezaevinde de üç kez kalp ritim bozukluğu nedeniyle hastaneye sevk edildi. Çiftçi son olarak böbreklerinden de tedavi görmeye başladı. Kronos’a eşinin son durumuyla ilgili bilgi veren Selda Çiftçi, eşinin korona risk grubunda bulunduğunu, bu yüzden tutuksuz yargılanmasını istedi. Eşiyle ilgili hem Cezaevi yönetiminden hem de hastaneden bilgi alamadıklarını kaydeden Çiftçi, endişeli olduklarını belirtti.
SAĞLIK MÜDÜRLÜĞÜ’NDEN ÖĞRENDİ, ŞOK OLDU
Selda Çiftçi, eşinin koronavirüs testinin pozitif çıktığını, 12 Mayıs akşamı Ankara İl Sağlık Müdürlüğü’nden aranmasıyla öğrendiğini anlattı. Çiftçi, “Sağlık İl Müdürlüğü yetkilisi eşimin kovid 19 testinin pozitif çıktığını söyledi. Şok oldum. 11 Mayıs Pazartesi günü görüşmüştüm eşimle en son. Bir sıkıntı olmadığını söylemişti. Filyasyon çalışması için aramışlar Sağlık Müdürlüğü’nden, bize de test uygulamak için, hani temas ettiği kişiler olabilir diye. Eşimin cezaevinde olduğunu dolayısıyla bizimle teması olmadığını söyledim” dedi.
Olayı öğrenir öğrenmez cezaevini aradığını söyleyen Selda Çiftçi, “Cezaevini aradığımda onların da hiçbir bilgisi yoktu. 1 saat sonra tekrar arayın dediler. Sonra Sağlık Bakanlığı’nın hasta nakil bölümü aradı. Onlara da cezaevinde olduğunu söyledim. Sağlık Bakanlığı yetkilileri cezaevini aramış sonra bana döndüler. İçiniz rahat olsun hastaneye nakledeceğiz dediler” şeklinde konuştu.
“4 MAYIS’TA KARANTİNAYA ALINMIŞ”
Eşinin kronik rahatsızlıklarının olması nedeniyle kendi abalarıyla araştırma yaptığını kaydeden Selda Çiftçi, cezaevinde defalarca rahatsızlanarak hastaneye götürüldüğünü öğrendiğini anlattı. Selda Çiftçi bundan sonraki süreci şöyle anlattı: “Cezaevini ikinci kez aradığımda eşimin 4 Mayıs’ta hastaneye götürüldüğünü sonrasında tedbir amaçlı tek kişilik karantina hücresine konduğunu öğrendim. Yaptığım araştırmada 4 Mayıs’ta üroloji bölümüne götürüldüğünü gördüm, böbreklerinde bir rahatsızlığı varmış. Eşimin ayın 8’inde tekrar hastaneye bu kez de bel rahatsızlığı nedeniyle götürüldüğünü gördüm. Ayın 11’inde de korona testi yapılmış. Ertesi gün test pozitif çıkmış. Eşim, Eylül 2019’da tutuklandı. Bize hep iyiyim diyordu. Pozitif çıktıktan sonra araştırınca gördüm ki, Ekim ayında üç dört kez taşikardi (kalp ritim bozukluğu) nedeniyle hastaneye götürülmüş. Kalbiyle ilgili büyük sıkıntı var. Böbreğiyle ilgili rahatsızlık başlamış şimdi de. Normalde eşim kolay kolay hastaneye gitmez. Kalp krizi geçirdiğinde bile zoraki götürmüştük. Demek ki rahatsızlığı ciddi ki korona salgını döneminde hastaneye gitmek zorunda kaldı. Biz üzülmeyelim diye sağlığıyla ilgili bu bilgilerin tamamını bizden gizlemiş. Pozitif çıktıktan sonra yaptığımız araştırmayla öğrendik tüm hastane kayıtlarını ve sevkleri.”
“BİLGİ VEREMEYİZ DİYORLAR, ENDİŞELİYİZ”
Eşinin 13 Mayıs’tan beri Dışkapı Hastanesi’nde olduğunu anlatan Selda Çiftçi, aradığında sürekli “Tedavi altında bilgi veremeyiz” cevabını aldığını belirtti. “Durumundan endişeliyiz. Hem görüşme imkânımız yok, cezaevinde olsa belki telefonla bilgi alabilirdik. Ama şimdi hem görüş yasağı var, hem şehirlerarası yolculuk yasağı var. Malatya’dayız biz şu an, gelemiyoruz. Avukat da sormuş, ‘tedavi altında bilgi veremeyiz’ demişler” dedi.
“İNSANLARI GÖZ GÖRE GÖRE ÖLÜME SÜRÜKLÜYORLAR”
Eşinin risk grubunda olduğunu, ailece endişe içinde olduklarını anlatan Selda Çiftçi, “İnsanları göz göre göre ölüme sürüklüyorlar. Bunun canlı bir örneği eşim. Korona başladığı zaman dilekçe de verdik ama gündeme alınmadı. Cezası onanmadığı halde tutuklu olarak yargılanıyor. Korktuğumuz başımıza geldi. Her yerde olan virüs oraya da illa girecekti” şeklinde konuştu. Cezaevi yetkililerinin kendisine Çetin Çiftçi’nin oradaki ilk vaka olduğunu anlatan Selda Çiftçi, “Kendilerinin dediklerine göre Sincan’daki ilk vaka. Ama ben buna inanmıyorum. Çükü gittiği hastanede kapmış sanırım. Orda kaptıysa, oradaki birilerinde de var demektir. İlk duyduğumda eyvah dedim, koğuşundaki bütün insanları yaktılar dedim. Ama hastane dönüşü karantinaya alınmış şükür ki. Hastaneye gitmiş olduğu ordan kapmış. Gardiyanlardan da olabilir. Bilemiyorum ama oradaki ilk vaka olduğuna inanmıyorum” ifadelerini kullandı.
“KÜÇÜK OĞLUM ETKİLENİYOR, İKİ GÜNDÜR ATEŞİ ÇIKIYOR”
Üç çocuğundan en küçüğünün 6 yaşında olduğunu belirten Selda Çiftçi, “Tabi ona her şeyi olduğu gibi açık açık söylemedik, anlatmadık ama görüyor sonuçta, anlatılanları duyuyor, etkileniyor. İki gündür, bu mevzu konuşulmaya başladıktan sonra ateşi çıkmaya başladı. Büyük çocuklarım nispeten daha iyi durumdalar, ama o küçük ve anlatılanlardan, duyduklarından çok etkileniyor.
DOSYASI İSTİNAF’TA BEKLİYOR
Gazeteci Çetin Çiftçi’nin 20, 13 ve 6 yaşında üç çocuğu bulunuyor. Kapatılan Bugün Gazetesi’nde Meclis Muhabiri olarak çalıştığı gerekçesiyle tutuklanan Çiftçi, Ekim 2019’da gözaltına alındı. Yargılaması çok hızlı süren çiftçi Şubat 2020’de yargılandığı Ankara 32. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” gerekçesiyle 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf Mahkemesi’nde bekliyor.
[Kronos.News] 15.5.2020
Bankadaki döviz yastık altına alındı
Merkez Bankası Haftalık Banka ve Para İstatistikleri’ne göre vatandaş, döviz mevduatlarını çekti. 30 Nisan-8 Mayıs haftasında bankalardaki yabancı para mevduatları 982 milyon dolar azaldı.
BOLD – Bankalardaki yabancı para mevduatları 982 milyon dolar azaldı. Söz konusu dönemde bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatları 357 milyon dolar artarken, yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatları 350 milyon dolar eridi.
DÖVİZ MEVDUATLARI AZALIYOR
Merkez Bankası Haftalık Banka ve Para İstatistikleri’ni açıkladı. Buna göre yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatları 8 Mayıs ile biten haftada, 30 Nisan ile biten haftaya göre 350 milyon dolar azalarak, 194 milyar 627 milyon dolardan, 194 milyar 277 milyon dolara geriledi.
DÖVİZ HESAPLARI 982 MİLYON DOLAR DÜŞTÜ
Bu dönemde vatandaşların döviz hesaplarında düşüş görüldü. 8 Mayıs ile biten haftada vatandaşların döviz hesapları, 30 Nisan ile biten haftaya göre 982 milyon dolar azalarak 118 milyar 585 milyon dolardan 117 milyar 603 milyon dolara geriledi.
TOPLAM YABANCI PARA MEVDUATI 223 MİLYAR DOLAR
8 Mayıs ile biten haftada bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatları ise arttı. 30 Nisan ile biten haftada 223 milyar 37 milyon dolar olan yabancı para mevduatları, 8 Mayıs ile biten haftada, 357 milyon dolar artarak 223 milyar 394 milyon dolara yükseldi.
[Bold Medya] 15.5.2020
BOLD – Bankalardaki yabancı para mevduatları 982 milyon dolar azaldı. Söz konusu dönemde bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatları 357 milyon dolar artarken, yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatları 350 milyon dolar eridi.
DÖVİZ MEVDUATLARI AZALIYOR
Merkez Bankası Haftalık Banka ve Para İstatistikleri’ni açıkladı. Buna göre yurt içi yerleşiklerin döviz mevduatları 8 Mayıs ile biten haftada, 30 Nisan ile biten haftaya göre 350 milyon dolar azalarak, 194 milyar 627 milyon dolardan, 194 milyar 277 milyon dolara geriledi.
DÖVİZ HESAPLARI 982 MİLYON DOLAR DÜŞTÜ
Bu dönemde vatandaşların döviz hesaplarında düşüş görüldü. 8 Mayıs ile biten haftada vatandaşların döviz hesapları, 30 Nisan ile biten haftaya göre 982 milyon dolar azalarak 118 milyar 585 milyon dolardan 117 milyar 603 milyon dolara geriledi.
TOPLAM YABANCI PARA MEVDUATI 223 MİLYAR DOLAR
8 Mayıs ile biten haftada bankalarda bulunan toplam yabancı para mevduatları ise arttı. 30 Nisan ile biten haftada 223 milyar 37 milyon dolar olan yabancı para mevduatları, 8 Mayıs ile biten haftada, 357 milyon dolar artarak 223 milyar 394 milyon dolara yükseldi.
[Bold Medya] 15.5.2020
Silivri karantinasındaki 3 isim konuştu: “Son görüşmemiz olabilir, bize vebalı gibi davranıyorlar” [Sevinç Özarslan]
Silivri Cezaevinde pozitif çıkan 3 ismin yakınları yaşananları anlattı. Kara Harp Okulu 1. sınıf öğrencisi Yasin Solmaz, eşine “Bu son görüşmemiz olabilir. Bize vebalı gibi davranıyorlar. Hakkını helal et” dedi.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Silivri Cezaevinden 6 Mayıs’tan bu yana korona salgınıyla ilgili haberler geliyor. İlk vaka, 7 Nolu Cezaevi C7 koğuşunda kalan askeri öğrenci Enes Karaduman’a teşhis konulmasıyla ortaya çıktı. Bu olaydan sonra Bakırköy Savcılığı açıklama yapmak zorunda kaldı ve 44 tutuklu ve hükümlünün testinin pozitif çıktığını doğruladı. Ancak hasta sayısının çok daha fazla olduğu belirtiliyor.
Silivri’de 10 ayrı cezaevi var ve her birinin idaresi birbirinde farklı. Korona vakalarının yoğunlaştığı ve odak noktası haline gelen cezaevi ise 7 Nolu. Bu bölümde iki koğuş şu anda karantina koğuşu haline getirildi. Sayıları her gün değişmekle birlikte B10’da 34, B12’de 43 kişi karantina altında. Karantinada olan 3 kişinin ailesi Bold Medya’ya konuştu.
Müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri öğrenci Yasin Solmaz’ın eşi Şakire Solmaz, öğretmen M.T’nin eşi M.T ve polis memuru Ali Çiçek’in eşi B. Çiçek ile avukatlığını da yapan amcası Fatih Çiçek, bir hafta içinde yaşadıklarını anlattı. Üç isim, yakınlarının e-Nabız’dan elde ettikleri Kovid-19 teşhis raporlarını ve tahliye için mahkemelere sundukları dilekçeleri paylaştı.
“İLK DEFA BENİMLE BÖYLE KONUŞTU”
Eşine teşhis konulduktan sonra ilk kez, iki gün önce çarşamba günü görüştüklerini söyleyen Yasin Solmaz’ın eşi Şakire Solmaz, “Eşim 3 yıl 9 aydır orada, ilk defa benimle böyle konuştu. Ben de tedavi gördüğüm için bana pek bir şey söylemezdi, üzülmeyeyim diye. Ama dün eşim öyle bir konuştu ki bunun tarifini size yapamam. Son konuşmamız olabilir dedi, telefonu kapatmadan helallik istedi. Öyle bir psikolojiye bürünmüş. Bize vebalı gibi davranıyorlar, buraya kimse gelmiyor” dedi.
“SESİMİZE SES OLUN”
Babası Ekrem Solmaz ise “Oğlum resmen ölüme terk edildi orada. 5 günlük soğuk algınlığı ilacından sonra kontrole gönderilmedi ve ağırlaşmasını ölmesini bekliyorlar. oğlumun acilen hastaneye sevkinin yapılması lazım. Defalarca fenalaşmış ve ateş nöbetleri geçirmiş. Yardım edin, belki de bu size yaptığım son çağrı. İlk defa eşinden yardım talep etmiş. Sesimize ses olun sesimizi duyurun her yere” ifadelerini kullandı.
Ali Çiçek’in avukatı ve aynı zamanda amcası olan Fatih Çiçek ise, “Yeğenime geçen hafta çarşamba günü teşhis konuldu. Yargılandığı İstanbul 25. Ağır Mahkemesine bir dilekçe verdik. Müvekkilimin şu an yaşam hakkı ihlal ediliyor.” diye konuştu.
İŞTE AİLE YAKINLARININ ANLATIMIYLA SİLİVRİ’DEKİ SON DURUM
Askeri öğrenci Yasin Solmaz’ın eşi Şakire Solmaz:
Eşim Hava Harp Akademisi 1. sınıf öğrencisiydi. Biz zaten 4 yıldır adalet için uğraşan insanlarız ama iş artık bu noktaya geldikten sonra sabırla adalet bekleyecek halimiz de kalmadı. Eşim, ilk teşhis konulan askeri öğrenci Enes Karaduman ile aynı koğuştaydı. 6 Mayıs’ta eşimin testi de pozitif çıktı. O gün tesadüfen e-Nabız’a baktığımda öğrendim. Avukatımızla birlikte hemen cezaeviyle iletişime geçtik. Bir gün sonra 7 Mayıs’ta kampüs içerisindeki devlet hastanesine götürüldü. Orada gerekli tahliller yapılmış. Sistemde de görünüyordu. İlaç verilip karantina koğuşuna gönderilmişti. Bu olay sonrasında ben eşimle ilk defa çarşamba günü görüştüm. Eşim şu anda sağlık olarak vahim bir durumda değil ama psikolojik olarak kötüydü. Oradaki şartları anlattı bana ve benden yardım istedi. Şöyle dedi: Eşim pozitif çıkan 39 kişilik koğuşta, B12’de. C7’deydi aslında. Testi pozitif çıktıktan sonra B12’ye alındığını söyledi. Orası karantina koğuşu anladığım kadarıyla. Bütün hastalar aynı yerde. Normal değil tabi ki bu durum.
“CANI BURNUNDAYDI, BİZİ ÖLÜME TERK ETTİLER DEDİ”
Eşimin pozitif çıktığını öğrenince cezaev yetkililer bize 7-8 kişilik karantina koğuşlarımız var. Sabahtan akşama kadar havalandırma açık. Sabah akşam ateş ölçümleri yapılıyor. Gerekli tedbirler alındı, sakın merak etmeyin dediler. Ama eşimle yaptığımız görüşmede bunların doğru olmadığını söyledi. 39 kişi olduklarını, 15 kişilik yemek geldiğini, en son 3 gün önce ateşinin ölçüldüğünden bahsetti. Eşimin teşhis konulduktan sonra 5 gün geçti, ilaçları bitti, tekrar muayeneye gitmesi gerekiyor. Ben e-Nabız’ı kontrol ediyorum zaman zaman. Her gün otomatik bir kayıt var, aile hekimi tarafından muayene edildi görünüyor ama tahlil, ilaç hiçbir şey işleme konulmamış. Eşim de teşhisten sonra bir kez hastaneye götürüldüğünü ama ondan sonra kontrol yapılmadığını, hiçbir tahlil yapılmadığından bahsetti. Yasal hakları olan dilekçeyi de şu anda yazamıyorlar. Kantinleri kapalı.
Eşim 3 yıl 9 aydır orada ve ilk defa benimle böyle konuştu. Normalde benim de gördüğüm bir tedavi var, üzülmeyeyim diye paylaşmıyordu. Ama dün eşim öyle bir konuştu ki bunun tarifini size yapamam. Son konuşmamız olabilir, sana bütün gerçekleri anlatacağım diye söze başladı dedi, telefonu kapatmadan helallik istedi. Öyle bir psikolojiye bürünmüş. Eşimin canı burnundaydı. Bizi ölüme terk ettiler dedi ve benden medet istedi.
Yasin Solmaz’a verilen 5 günlük ilaçlar. Şakire Yılmaz, bu ilaçların bittiğini ve eşinin tekrar muayene edilmesi gerektiğini söylüyor.
“BİZE VEBALI GİBİ DAVRANIYORLAR”
Sağlık açısından çok kötü olmayabilir, çok ağır bir vaka olmadığı sürece hastaneye de götürülmeyebilirler, bunun da bilincindeyiz, ama insanların bu noktaya gelmesi için bu kadar hasta insanın bir arada kalmasına gerek yok. Aileler olarak ilk talebimiz şartların biraz daha sağlıklı hala getirilmesi. 39 hasta bir arada, moralleri, sağlıkları ne kadar iyi olabilir ki…
Eşim gardiyanların da kendileriyle çok iletişime geçmediklerini söyledi. Bize vebalı gibi davranıyorlar. Bir sabah, bir de akşam geliyorlar dedi. Acil bir durum olsa sesimizi duyuramamaktan endişeleniyoruz dedi. Yetkililer kendilerini korumak amaçlı kısıtlı görüşmeler yapıyor olabilirler, tabi en doğal hakları ama onlar öyle tedbir alırken 39 kişi bir arada kalmak zorunda. Bunu da vicdanlarına bırakıyoruz.
Ayrıca eşimin ailesinde şeker hastalığı var. Eşimin şekerde yapılan son tahlillere göre sınırdaydı. Kronik şeker hastalığı da var. 4 yıldır kapalı ortamda tahlil kaydı yok, şekerinde son durum ne bilmiyorum. 2018’de de kolesterolü normalin dışındaydı.”
“İKİ GÜN ATEŞLİ YATTI”
42 aydır Silivri Cezaevinde tutuklu olan Ali Çiçek de 7 Nolu Cezaevi B10 koğuşunda kalıyor. Eşi B. Çiçek:
“Eşim geçen hafta çarşamba günü telefon görüşmesinde başımda ağrı var, koğuşta birçok kişi hasta demişti. Grip, ateş gibi. Sonra test yapılıyor, 29 kişi pozitif çıkıyor. Negatifleri başka bir koğuşa alıyorlar. B10 ve B12 yan yana iki koğuş. Şu anda oradaki herkes pozitif ve bu iki koğuş karantina koğuşu. Şu anda B10’da 34 kişi, yan koğuşta 43 kişi var dedi. Bizim bildiğimiz bunlar dedi. Başka yerlerde de olduğunu diyoruz dedi. E-nabızda eşimin her gün aile hekimi tarafından muayene yapıldığı görünüyor. Ben de öyle zannediyordum. Hayır muayene etmiyorlar, sadece ateş ölçümü yapıyorlar, dedi. Bunu muayene diye geçiriyorlar e-Nabız’a. Sadece bir kere röntgen ve kan tahlili için hastaneye götürüldü. 5 günlük ilaç verilmişti. Dün bitti ilaçları mesela. Şimdi ne yapıyorlar, nasıl bir tedavi uyguluyorlar bilmiyoruz. Eşimin sesi iyi geliyordu, iki gün ateşli yattı ama şu an iyiyim dedi ama koğuşun şartları çok kötü. Zaten normalde orada kalmak çok zor. Yemek sıkıntılı. Bu kadar azını hiç görmedik dedi. Kahvaltılık ürünlerini kantinden alıyorlardı, kapalı şimdi. Eşim ben oruç tutamıyorum ama tutanlar var ama durum ağırlaştıkça onlar da bırakabilir. Tuvalette sürekli sıra var. Buzdolabında bile sıra var, şartlar daha da ağırlaştı. Kalabalık ortam, biri iyi olsa, kötü olan onu etkiliyor. 50-55 yaşında olup hasta olanlar varmış.”
“TAHLİYE İÇİN DİLEKÇE VERDİK”
Ali Çiçek’in avukatı ve aynı zamanda amcası olan Fatih Çiçek ise, “Yeğenime geçen hafta çarşamba günü teşhis konuldu. E-nabız’dan baktık, teşhisi gördük. Yargılandığı İstanbul 25. Ağır Mahkemesine bir dilekçe verdik. Virüsle ilgili raporları da ekledik. Müvekkilimin şu an yaşam hakkı ihlal ediliyor. Girdiklerinden beri çok iyi şartlarda değiller. Kahvaltı dahi doğru dürüst verilmiyor. Bağışıklık sistemleri zayıf. 30 yaşında yeğenim. Genç olması nedeniyle sağlık durumu şimdi iyi ama bu hastalığın yeniden bulaşmayacağı anlamına gelmiyor.” dedi.
65 GÜNDÜR EŞİMİ GÖREMİYORUM
7 Nolu Cezaevi B12 koğuşunda kalanlardan biri de öğretmen M.T. 19 aydır tutuklu olan M.T’ye de 6 Mayıs’ta Kovid-19 teşhisi konuldu. Eşini 65 gündür göremediğini söyleyen M.T., 6 Mayıs’tan bugüne bir haftanın bir yıl gibi geldiğini söyleyip eşiyle yaptığı son telefon konuşmasını anlattı:
“Eşim 6 Mayıs’ta pozitif çıktı. Bakırköy Savcılığı bir açıklama yapmıştı 44 kişide hastalık çıktı diye. Eşim o koğuşta. Şu anda 39 kişiler. 65 gündür eşimi görmüyorum. 10 Mart’ta gördüm en son. 11 Mart’ta zaten görüş yasakları başladı. Normalde her hafta görüşe gidiyordum. Açıkçası biz virüs olayı oralar gitmez diye düşünüyorduk. Biz gidemiyoruz ama avukatlarımız kapalı görüş yapabiliyordu. Geçen hafta çarşamba, 6 Mayıs’ta avukatımız kapalı görüşe gidince görüştürmediler, karantinaya aldıklarını söylemişler. Biz öyle öğrendik.
O gün test yapmışlar hepsine. Sonra ben eşimin e-Nabız’ına girdim. 4 Mayıs 2020 pazartesinden itibaren doktora gitmiş görünüyordu. Genel muayene diye yazmışlar. Onun öncesinde nisan ayında 2 kere gitmiş, Nurofen kullanmış. Biliyorsunuz virüs önce C7 koğuşunda çıktı önce. Harbiyeli öğrenci Enes Karaduman hastalandı. Esnes Karaduman hastalanmadan önce o koğuşu dağıtmışlar. Böyle yayılıyor virüs.
“ATEŞ ÖLÇÜMLERİNİ DOKTOR MUAYENESİ GİBİ SİSTEME İŞLİYORLAR”
Eşimle en son iki gün önce çarşamba günü görüştük. 6 Mayıs’tan sonra bir hafta bir yıl gibi geçti. Gece 1.30’da doktora gitmiş gözüküyorsun, hayırdır dedim. Öyle bir şey yoktur dedi. Bize sadece test yapıldı. Daha gelen giden yok dedi. Her gün kontrolleri yaptıklarını göstermek için sisteme öyle işleniyor. Ateşlerini ölçülüyor sadece. Doktora götürmüyorlar ama sistemde doktora gitmiş gibi görünüyor. Bir de astım, panik atak kronik hastalığı olanları cezaevindeki kampüs hastanesinde tutuyorlarmış. Eşimin kronik bir hastalığı yok, ilaç verip göndermişler. Grip gibi atlatmaya çalışıyorum, eklem yerlerim ağrıyor dedi.
“GARDİYANLAR TULUMLA GELİYOR”
Orada tehlike altındalar. Hem bağışıklık sistemleri zayıfladı hem de izolasyon yok. 39 kişinin olduğu yerde nasıl izolasyon yapılacak. Kurala aykırı. İkincisi yemekleri çok sıkıntılı. İki haftadır meyve sebze hiçbir şey gelmiyor, dedi. Birkaç kaşık yemek yiyebiliyorlar. Biz burada ölüme terk edildik, gelip giden kimse yok. Geldikleri zaman da gardiyanların tulum giyiyorlarmış.
Başvurabildiğin yere başvur dedi. Sağlık Bakanlığından seni aradılar mı diye sordu. Daha aramadılar dedim. Çünkü sıra gelmiyor, hasta sayısı çok fazla içeride. 182’den aranan bazı arkadaşlar var. Eşimin tahliyesi için Adalet Bakanlığına, CİMER’e yazdık. Direkt Çağlayan Adliyesine gidip başvuranlar var.”
AVUKAT: VAKA SAYISI 200’Ü GEÇTİ, HAYATLARI TEHLİKEDE
M.T.’nin avukatı, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 27. Ağır Ceza Dairesine yazdığı dilekçede Silivri Cezaevinde şu anda korna vakasının 200’ü geçtiğini söyledi. Cezaevi yönetimin gerekli tedbirleri almadığını, ailelere bilgi vermediğini, tutukluların hayatlarının açık ve ciddi bir şekilde tehlike altında olduğunu ifade etti.
[Sevinç Özarslan] 15.5.2020 [Bold Medya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Silivri Cezaevinden 6 Mayıs’tan bu yana korona salgınıyla ilgili haberler geliyor. İlk vaka, 7 Nolu Cezaevi C7 koğuşunda kalan askeri öğrenci Enes Karaduman’a teşhis konulmasıyla ortaya çıktı. Bu olaydan sonra Bakırköy Savcılığı açıklama yapmak zorunda kaldı ve 44 tutuklu ve hükümlünün testinin pozitif çıktığını doğruladı. Ancak hasta sayısının çok daha fazla olduğu belirtiliyor.
Silivri’de 10 ayrı cezaevi var ve her birinin idaresi birbirinde farklı. Korona vakalarının yoğunlaştığı ve odak noktası haline gelen cezaevi ise 7 Nolu. Bu bölümde iki koğuş şu anda karantina koğuşu haline getirildi. Sayıları her gün değişmekle birlikte B10’da 34, B12’de 43 kişi karantina altında. Karantinada olan 3 kişinin ailesi Bold Medya’ya konuştu.
Müebbet hapis cezasına çarptırılan askeri öğrenci Yasin Solmaz’ın eşi Şakire Solmaz, öğretmen M.T’nin eşi M.T ve polis memuru Ali Çiçek’in eşi B. Çiçek ile avukatlığını da yapan amcası Fatih Çiçek, bir hafta içinde yaşadıklarını anlattı. Üç isim, yakınlarının e-Nabız’dan elde ettikleri Kovid-19 teşhis raporlarını ve tahliye için mahkemelere sundukları dilekçeleri paylaştı.
“İLK DEFA BENİMLE BÖYLE KONUŞTU”
Eşine teşhis konulduktan sonra ilk kez, iki gün önce çarşamba günü görüştüklerini söyleyen Yasin Solmaz’ın eşi Şakire Solmaz, “Eşim 3 yıl 9 aydır orada, ilk defa benimle böyle konuştu. Ben de tedavi gördüğüm için bana pek bir şey söylemezdi, üzülmeyeyim diye. Ama dün eşim öyle bir konuştu ki bunun tarifini size yapamam. Son konuşmamız olabilir dedi, telefonu kapatmadan helallik istedi. Öyle bir psikolojiye bürünmüş. Bize vebalı gibi davranıyorlar, buraya kimse gelmiyor” dedi.
“SESİMİZE SES OLUN”
Babası Ekrem Solmaz ise “Oğlum resmen ölüme terk edildi orada. 5 günlük soğuk algınlığı ilacından sonra kontrole gönderilmedi ve ağırlaşmasını ölmesini bekliyorlar. oğlumun acilen hastaneye sevkinin yapılması lazım. Defalarca fenalaşmış ve ateş nöbetleri geçirmiş. Yardım edin, belki de bu size yaptığım son çağrı. İlk defa eşinden yardım talep etmiş. Sesimize ses olun sesimizi duyurun her yere” ifadelerini kullandı.
Ali Çiçek’in avukatı ve aynı zamanda amcası olan Fatih Çiçek ise, “Yeğenime geçen hafta çarşamba günü teşhis konuldu. Yargılandığı İstanbul 25. Ağır Mahkemesine bir dilekçe verdik. Müvekkilimin şu an yaşam hakkı ihlal ediliyor.” diye konuştu.
İŞTE AİLE YAKINLARININ ANLATIMIYLA SİLİVRİ’DEKİ SON DURUM
Askeri öğrenci Yasin Solmaz’ın eşi Şakire Solmaz:
Eşim Hava Harp Akademisi 1. sınıf öğrencisiydi. Biz zaten 4 yıldır adalet için uğraşan insanlarız ama iş artık bu noktaya geldikten sonra sabırla adalet bekleyecek halimiz de kalmadı. Eşim, ilk teşhis konulan askeri öğrenci Enes Karaduman ile aynı koğuştaydı. 6 Mayıs’ta eşimin testi de pozitif çıktı. O gün tesadüfen e-Nabız’a baktığımda öğrendim. Avukatımızla birlikte hemen cezaeviyle iletişime geçtik. Bir gün sonra 7 Mayıs’ta kampüs içerisindeki devlet hastanesine götürüldü. Orada gerekli tahliller yapılmış. Sistemde de görünüyordu. İlaç verilip karantina koğuşuna gönderilmişti. Bu olay sonrasında ben eşimle ilk defa çarşamba günü görüştüm. Eşim şu anda sağlık olarak vahim bir durumda değil ama psikolojik olarak kötüydü. Oradaki şartları anlattı bana ve benden yardım istedi. Şöyle dedi: Eşim pozitif çıkan 39 kişilik koğuşta, B12’de. C7’deydi aslında. Testi pozitif çıktıktan sonra B12’ye alındığını söyledi. Orası karantina koğuşu anladığım kadarıyla. Bütün hastalar aynı yerde. Normal değil tabi ki bu durum.
“CANI BURNUNDAYDI, BİZİ ÖLÜME TERK ETTİLER DEDİ”
Eşimin pozitif çıktığını öğrenince cezaev yetkililer bize 7-8 kişilik karantina koğuşlarımız var. Sabahtan akşama kadar havalandırma açık. Sabah akşam ateş ölçümleri yapılıyor. Gerekli tedbirler alındı, sakın merak etmeyin dediler. Ama eşimle yaptığımız görüşmede bunların doğru olmadığını söyledi. 39 kişi olduklarını, 15 kişilik yemek geldiğini, en son 3 gün önce ateşinin ölçüldüğünden bahsetti. Eşimin teşhis konulduktan sonra 5 gün geçti, ilaçları bitti, tekrar muayeneye gitmesi gerekiyor. Ben e-Nabız’ı kontrol ediyorum zaman zaman. Her gün otomatik bir kayıt var, aile hekimi tarafından muayene edildi görünüyor ama tahlil, ilaç hiçbir şey işleme konulmamış. Eşim de teşhisten sonra bir kez hastaneye götürüldüğünü ama ondan sonra kontrol yapılmadığını, hiçbir tahlil yapılmadığından bahsetti. Yasal hakları olan dilekçeyi de şu anda yazamıyorlar. Kantinleri kapalı.
Eşim 3 yıl 9 aydır orada ve ilk defa benimle böyle konuştu. Normalde benim de gördüğüm bir tedavi var, üzülmeyeyim diye paylaşmıyordu. Ama dün eşim öyle bir konuştu ki bunun tarifini size yapamam. Son konuşmamız olabilir, sana bütün gerçekleri anlatacağım diye söze başladı dedi, telefonu kapatmadan helallik istedi. Öyle bir psikolojiye bürünmüş. Eşimin canı burnundaydı. Bizi ölüme terk ettiler dedi ve benden medet istedi.
Yasin Solmaz’a verilen 5 günlük ilaçlar. Şakire Yılmaz, bu ilaçların bittiğini ve eşinin tekrar muayene edilmesi gerektiğini söylüyor.
“BİZE VEBALI GİBİ DAVRANIYORLAR”
Sağlık açısından çok kötü olmayabilir, çok ağır bir vaka olmadığı sürece hastaneye de götürülmeyebilirler, bunun da bilincindeyiz, ama insanların bu noktaya gelmesi için bu kadar hasta insanın bir arada kalmasına gerek yok. Aileler olarak ilk talebimiz şartların biraz daha sağlıklı hala getirilmesi. 39 hasta bir arada, moralleri, sağlıkları ne kadar iyi olabilir ki…
Eşim gardiyanların da kendileriyle çok iletişime geçmediklerini söyledi. Bize vebalı gibi davranıyorlar. Bir sabah, bir de akşam geliyorlar dedi. Acil bir durum olsa sesimizi duyuramamaktan endişeleniyoruz dedi. Yetkililer kendilerini korumak amaçlı kısıtlı görüşmeler yapıyor olabilirler, tabi en doğal hakları ama onlar öyle tedbir alırken 39 kişi bir arada kalmak zorunda. Bunu da vicdanlarına bırakıyoruz.
Ayrıca eşimin ailesinde şeker hastalığı var. Eşimin şekerde yapılan son tahlillere göre sınırdaydı. Kronik şeker hastalığı da var. 4 yıldır kapalı ortamda tahlil kaydı yok, şekerinde son durum ne bilmiyorum. 2018’de de kolesterolü normalin dışındaydı.”
“İKİ GÜN ATEŞLİ YATTI”
42 aydır Silivri Cezaevinde tutuklu olan Ali Çiçek de 7 Nolu Cezaevi B10 koğuşunda kalıyor. Eşi B. Çiçek:
“Eşim geçen hafta çarşamba günü telefon görüşmesinde başımda ağrı var, koğuşta birçok kişi hasta demişti. Grip, ateş gibi. Sonra test yapılıyor, 29 kişi pozitif çıkıyor. Negatifleri başka bir koğuşa alıyorlar. B10 ve B12 yan yana iki koğuş. Şu anda oradaki herkes pozitif ve bu iki koğuş karantina koğuşu. Şu anda B10’da 34 kişi, yan koğuşta 43 kişi var dedi. Bizim bildiğimiz bunlar dedi. Başka yerlerde de olduğunu diyoruz dedi. E-nabızda eşimin her gün aile hekimi tarafından muayene yapıldığı görünüyor. Ben de öyle zannediyordum. Hayır muayene etmiyorlar, sadece ateş ölçümü yapıyorlar, dedi. Bunu muayene diye geçiriyorlar e-Nabız’a. Sadece bir kere röntgen ve kan tahlili için hastaneye götürüldü. 5 günlük ilaç verilmişti. Dün bitti ilaçları mesela. Şimdi ne yapıyorlar, nasıl bir tedavi uyguluyorlar bilmiyoruz. Eşimin sesi iyi geliyordu, iki gün ateşli yattı ama şu an iyiyim dedi ama koğuşun şartları çok kötü. Zaten normalde orada kalmak çok zor. Yemek sıkıntılı. Bu kadar azını hiç görmedik dedi. Kahvaltılık ürünlerini kantinden alıyorlardı, kapalı şimdi. Eşim ben oruç tutamıyorum ama tutanlar var ama durum ağırlaştıkça onlar da bırakabilir. Tuvalette sürekli sıra var. Buzdolabında bile sıra var, şartlar daha da ağırlaştı. Kalabalık ortam, biri iyi olsa, kötü olan onu etkiliyor. 50-55 yaşında olup hasta olanlar varmış.”
“TAHLİYE İÇİN DİLEKÇE VERDİK”
Ali Çiçek’in avukatı ve aynı zamanda amcası olan Fatih Çiçek ise, “Yeğenime geçen hafta çarşamba günü teşhis konuldu. E-nabız’dan baktık, teşhisi gördük. Yargılandığı İstanbul 25. Ağır Mahkemesine bir dilekçe verdik. Virüsle ilgili raporları da ekledik. Müvekkilimin şu an yaşam hakkı ihlal ediliyor. Girdiklerinden beri çok iyi şartlarda değiller. Kahvaltı dahi doğru dürüst verilmiyor. Bağışıklık sistemleri zayıf. 30 yaşında yeğenim. Genç olması nedeniyle sağlık durumu şimdi iyi ama bu hastalığın yeniden bulaşmayacağı anlamına gelmiyor.” dedi.
65 GÜNDÜR EŞİMİ GÖREMİYORUM
7 Nolu Cezaevi B12 koğuşunda kalanlardan biri de öğretmen M.T. 19 aydır tutuklu olan M.T’ye de 6 Mayıs’ta Kovid-19 teşhisi konuldu. Eşini 65 gündür göremediğini söyleyen M.T., 6 Mayıs’tan bugüne bir haftanın bir yıl gibi geldiğini söyleyip eşiyle yaptığı son telefon konuşmasını anlattı:
“Eşim 6 Mayıs’ta pozitif çıktı. Bakırköy Savcılığı bir açıklama yapmıştı 44 kişide hastalık çıktı diye. Eşim o koğuşta. Şu anda 39 kişiler. 65 gündür eşimi görmüyorum. 10 Mart’ta gördüm en son. 11 Mart’ta zaten görüş yasakları başladı. Normalde her hafta görüşe gidiyordum. Açıkçası biz virüs olayı oralar gitmez diye düşünüyorduk. Biz gidemiyoruz ama avukatlarımız kapalı görüş yapabiliyordu. Geçen hafta çarşamba, 6 Mayıs’ta avukatımız kapalı görüşe gidince görüştürmediler, karantinaya aldıklarını söylemişler. Biz öyle öğrendik.
O gün test yapmışlar hepsine. Sonra ben eşimin e-Nabız’ına girdim. 4 Mayıs 2020 pazartesinden itibaren doktora gitmiş görünüyordu. Genel muayene diye yazmışlar. Onun öncesinde nisan ayında 2 kere gitmiş, Nurofen kullanmış. Biliyorsunuz virüs önce C7 koğuşunda çıktı önce. Harbiyeli öğrenci Enes Karaduman hastalandı. Esnes Karaduman hastalanmadan önce o koğuşu dağıtmışlar. Böyle yayılıyor virüs.
“ATEŞ ÖLÇÜMLERİNİ DOKTOR MUAYENESİ GİBİ SİSTEME İŞLİYORLAR”
Eşimle en son iki gün önce çarşamba günü görüştük. 6 Mayıs’tan sonra bir hafta bir yıl gibi geçti. Gece 1.30’da doktora gitmiş gözüküyorsun, hayırdır dedim. Öyle bir şey yoktur dedi. Bize sadece test yapıldı. Daha gelen giden yok dedi. Her gün kontrolleri yaptıklarını göstermek için sisteme öyle işleniyor. Ateşlerini ölçülüyor sadece. Doktora götürmüyorlar ama sistemde doktora gitmiş gibi görünüyor. Bir de astım, panik atak kronik hastalığı olanları cezaevindeki kampüs hastanesinde tutuyorlarmış. Eşimin kronik bir hastalığı yok, ilaç verip göndermişler. Grip gibi atlatmaya çalışıyorum, eklem yerlerim ağrıyor dedi.
“GARDİYANLAR TULUMLA GELİYOR”
Orada tehlike altındalar. Hem bağışıklık sistemleri zayıfladı hem de izolasyon yok. 39 kişinin olduğu yerde nasıl izolasyon yapılacak. Kurala aykırı. İkincisi yemekleri çok sıkıntılı. İki haftadır meyve sebze hiçbir şey gelmiyor, dedi. Birkaç kaşık yemek yiyebiliyorlar. Biz burada ölüme terk edildik, gelip giden kimse yok. Geldikleri zaman da gardiyanların tulum giyiyorlarmış.
Başvurabildiğin yere başvur dedi. Sağlık Bakanlığından seni aradılar mı diye sordu. Daha aramadılar dedim. Çünkü sıra gelmiyor, hasta sayısı çok fazla içeride. 182’den aranan bazı arkadaşlar var. Eşimin tahliyesi için Adalet Bakanlığına, CİMER’e yazdık. Direkt Çağlayan Adliyesine gidip başvuranlar var.”
AVUKAT: VAKA SAYISI 200’Ü GEÇTİ, HAYATLARI TEHLİKEDE
M.T.’nin avukatı, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 27. Ağır Ceza Dairesine yazdığı dilekçede Silivri Cezaevinde şu anda korna vakasının 200’ü geçtiğini söyledi. Cezaevi yönetimin gerekli tedbirleri almadığını, ailelere bilgi vermediğini, tutukluların hayatlarının açık ve ciddi bir şekilde tehlike altında olduğunu ifade etti.
[Sevinç Özarslan] 15.5.2020 [Bold Medya]
Trump'ın görevden aldığı aşı uzmanı: ABD en karanlık kışını yaşayabilir
Dr. Rick Bright, salgında ikinci bir dalganın grip mevsiminin gelmesiyle, eşi benzeri görülmemiş sayıda hastalığa ve ölüme neden olabileceğini söyledi.
ABD'de, Başkan Donald Trump yönetimini koronavirüs salgınına karşı hazırlıklı olunması gerektiği konusunda uyardığı gerekçesiyle görevden alındığını iddia eden eski Sağlık Bakanlığı yetkilisi Dr. Rick Bright, Temsilciler Meclisi Enerji ve Ticaret Komisyonu'nda ifade verdi.
Dr. Rick Bright, salgınla daha etkin mücadele edilmemesi halinde, "ABD'nin modern tarihinin en karanlık kışını" yaşayacağı uyarısında bulundu.
Bright, salgında ikinci bir dalganın grip mevsiminin gelmesiyle, eşi benzeri görülmemiş sayıda hastalığa ve ölüme neden olabileceğini söyledi.
‘ABD’NİN AŞI PLANI YOK’
Temsilciler Meclisi Enerji ve Ticaret Komisyonu'nda oturuma yüzünde maske ile gelen ve kendisi de aşı geliştirme uzmanı olan Bright, ABD'nin henüz bir aşı planı olmadığını ve bunun önemli bir endişe kaynağı olduğunu söyledi.
RİCK BRİGHT KİMDİR?
ABD Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Biyomedikal İleri Araştırma ve Geliştirme İdaresi'nin başkanı olan Rick Bright, koronavirüse karşı aşı geliştirilmesi ve önlem alınması konusunda bakanlık yetkililerini önceden uyardığını, bu nedenle eleştirilerin hedefi olduğunu savunmuştu.
ABD Başkanı Trump, Bright'ı geçen ay görevden almıştı.
Bright, Trump'ın remdesivir adlı antiviral ilacın koronavirüs tedavisinde kullanılmasına karşı çıktığı için görevden alındığını söylemişti.
Trump ise ifadesindeki sözlerini eleştirdiği Bright için "öfkeli bir memur" dedi.
ABD halen dünyada koronavirüs vaka ve can kaybı sayılarında ilk sırada.
Amerikan Johns Hopkins Üniversitesi'nin verilerine göre, ABD'de vaka sayısı 1 milyon 410 bini geçti.
Ülkede virüsün neden olduğu Covid-19 hastalığı sonucu hayatını kaybedenlerin sayısı 85 bini aştı.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
ABD'de, Başkan Donald Trump yönetimini koronavirüs salgınına karşı hazırlıklı olunması gerektiği konusunda uyardığı gerekçesiyle görevden alındığını iddia eden eski Sağlık Bakanlığı yetkilisi Dr. Rick Bright, Temsilciler Meclisi Enerji ve Ticaret Komisyonu'nda ifade verdi.
Dr. Rick Bright, salgınla daha etkin mücadele edilmemesi halinde, "ABD'nin modern tarihinin en karanlık kışını" yaşayacağı uyarısında bulundu.
Bright, salgında ikinci bir dalganın grip mevsiminin gelmesiyle, eşi benzeri görülmemiş sayıda hastalığa ve ölüme neden olabileceğini söyledi.
‘ABD’NİN AŞI PLANI YOK’
Temsilciler Meclisi Enerji ve Ticaret Komisyonu'nda oturuma yüzünde maske ile gelen ve kendisi de aşı geliştirme uzmanı olan Bright, ABD'nin henüz bir aşı planı olmadığını ve bunun önemli bir endişe kaynağı olduğunu söyledi.
RİCK BRİGHT KİMDİR?
ABD Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Biyomedikal İleri Araştırma ve Geliştirme İdaresi'nin başkanı olan Rick Bright, koronavirüse karşı aşı geliştirilmesi ve önlem alınması konusunda bakanlık yetkililerini önceden uyardığını, bu nedenle eleştirilerin hedefi olduğunu savunmuştu.
ABD Başkanı Trump, Bright'ı geçen ay görevden almıştı.
Bright, Trump'ın remdesivir adlı antiviral ilacın koronavirüs tedavisinde kullanılmasına karşı çıktığı için görevden alındığını söylemişti.
Trump ise ifadesindeki sözlerini eleştirdiği Bright için "öfkeli bir memur" dedi.
ABD halen dünyada koronavirüs vaka ve can kaybı sayılarında ilk sırada.
Amerikan Johns Hopkins Üniversitesi'nin verilerine göre, ABD'de vaka sayısı 1 milyon 410 bini geçti.
Ülkede virüsün neden olduğu Covid-19 hastalığı sonucu hayatını kaybedenlerin sayısı 85 bini aştı.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Hazine ve Maliye Bakanlığı’ndan KHK’lı cevabı: Devlet hizmetinden faydalanamaz!
Hiçbir geliri olmadığından emlak vergisi indiriminden yararlanmak isteyen KHK’lıya Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın skandal cevap ortaya çıktı.
KHK ile mesleğinden ihraç edilen eski kamu görevlisi, başkaca geliri bulunmadığını belirterek, belediyeden, “geliri olmayan ve 200 metrekarenin altında tek konutu bulunanlara indirimli vergi uygulanacağı” düzenlemesinden yararlanmak için başvuru yaptı.
İlgili belediye, bakanlıktan görüş sorduktan sonra, başvuruyu reddetti. Gerekçede, vergi indiriminin bir devlet hizmeti olduğu, devlete sadakat yükümlülüğünü yerine getirmediği için ihraç edilen kişinin bu hizmetten yararlanamayacağı vurgulandı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu ya da devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğu gerekçesiyle meslekten ihraç edilenlerin indirimli vergi uygulamasından yararlanamayacağını içeren yazısı da ilgiliye bildirildi. Kamu Denetçiliği Kurumu, kararın hukuka aykırı olduğuna hükmetti ancak belediye yine bakanlığın yazısını gerekçe göstererek, ödenen vergilerin iade edilmeyeceğini bildirdi.
T24’te yer alan habere göre, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yazısı doğrultusunda hareket eden belediye, vergi indiriminin bir devlet hizmeti olduğu, devlete sadakat yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi için uygulanamayacağı belirtildi.
OMBUDSMAN KARARINA RAĞMEN!
İlgili kişi bunun üzerine Kamu Denetçiliği Kurumu’na (Ombudsman) başvurdu. KDK, başvuru sonucunda, ilgili yasa ve yönetmeliklerde bu yönde bir kural olmadığını belirterek, gerekli kriterleri taşıyan kişiye KHK ile ihraç edilmiş olsa bile vergi indirimi uygulamasından yararlanma hakkı tanınması gerektiğini bildirdi. Ancak ilgili belediye, KDK’ye yazdığı yanıtta, bakanlığın gönderdiği yazıya dikkati çekerek, şu ana kadar indirimsiz biçimde ödenen verginin geri ödenemeyeceğini bildirdi.
“GERİ DÖNERSE BAKARIZ!”
İlgili kişi, bu kez belediyenin işlemine karşı dava açtı. Belediye, idare mahkemesine gönderdiği savunmada, OHAL döneminde yapılan işlemlerin kamu düzenini sağlamaya dönük olduğunu belirtti. Savunmada, söz konusu kişinin ihraç işleminin kaldırılması için başvuruda bulunduğu, bu başvurunun olumlu sonuçlanması halinde uygulamadan yararlanabileceği kaydedildi. Bu nedenle davanın o zamana kadar bekletilmesi istenildi.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
KHK ile mesleğinden ihraç edilen eski kamu görevlisi, başkaca geliri bulunmadığını belirterek, belediyeden, “geliri olmayan ve 200 metrekarenin altında tek konutu bulunanlara indirimli vergi uygulanacağı” düzenlemesinden yararlanmak için başvuru yaptı.
İlgili belediye, bakanlıktan görüş sorduktan sonra, başvuruyu reddetti. Gerekçede, vergi indiriminin bir devlet hizmeti olduğu, devlete sadakat yükümlülüğünü yerine getirmediği için ihraç edilen kişinin bu hizmetten yararlanamayacağı vurgulandı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın, terör örgütleriyle bağlantılı olduğu ya da devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğu gerekçesiyle meslekten ihraç edilenlerin indirimli vergi uygulamasından yararlanamayacağını içeren yazısı da ilgiliye bildirildi. Kamu Denetçiliği Kurumu, kararın hukuka aykırı olduğuna hükmetti ancak belediye yine bakanlığın yazısını gerekçe göstererek, ödenen vergilerin iade edilmeyeceğini bildirdi.
T24’te yer alan habere göre, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın yazısı doğrultusunda hareket eden belediye, vergi indiriminin bir devlet hizmeti olduğu, devlete sadakat yükümlülüğünü yerine getirmeyen kişi için uygulanamayacağı belirtildi.
OMBUDSMAN KARARINA RAĞMEN!
İlgili kişi bunun üzerine Kamu Denetçiliği Kurumu’na (Ombudsman) başvurdu. KDK, başvuru sonucunda, ilgili yasa ve yönetmeliklerde bu yönde bir kural olmadığını belirterek, gerekli kriterleri taşıyan kişiye KHK ile ihraç edilmiş olsa bile vergi indirimi uygulamasından yararlanma hakkı tanınması gerektiğini bildirdi. Ancak ilgili belediye, KDK’ye yazdığı yanıtta, bakanlığın gönderdiği yazıya dikkati çekerek, şu ana kadar indirimsiz biçimde ödenen verginin geri ödenemeyeceğini bildirdi.
“GERİ DÖNERSE BAKARIZ!”
İlgili kişi, bu kez belediyenin işlemine karşı dava açtı. Belediye, idare mahkemesine gönderdiği savunmada, OHAL döneminde yapılan işlemlerin kamu düzenini sağlamaya dönük olduğunu belirtti. Savunmada, söz konusu kişinin ihraç işleminin kaldırılması için başvuruda bulunduğu, bu başvurunun olumlu sonuçlanması halinde uygulamadan yararlanabileceği kaydedildi. Bu nedenle davanın o zamana kadar bekletilmesi istenildi.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
İnsan Hakları ihlallerine şimdi de Covid-19 bahane oldu
Türkiye İnsan hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezi, 11 Mart -10 Mayıs 2020 tarihleri arasında Kovid-19 salgını nedeniyle yaşanan hak ihlalleri raporunu yayınladı.
Koronavirüs (Covid-19), Türkiye gibi otoriter eğilimlere sahip rejimlerde vatandaşların hak kayıplarını artıran, rejimlerin kontrollerini pekiştiren ve çok sayıda hak ihlalini de beraberinde getiren uygulamalara da zemin hazırladı.
Salgının yayılmasını önlemek için çok sayıda yasal ve fiili önleme başvuran AKP iktidarı, vatandaşların en temel haklarında kayıplara neden olan birçok karar imza attı.
Türkiye İnsan hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezi de, 11 Mart -10 Mayıs 2020 tarihleri arasında Covid-19 salgını bahanesiyle iktidarın aldığı kararlar neticesinde yaşanan hak ihlallerini raporlaştırdı.
11 Mart ile 10 Mayıs tarihleri arasında Covid-19 nedeniyle 3 bin 786 kişinin yaşamını yitirdiğine yer verilen raporda, toplam vaka sayısının ise 138 bin 675 olduğuna dikkat çekildi. Sağlık Bakanlığı’nın 29 Nisan’da açıkladığı verilere göre Türkiye genelinde Covid-19 tanısı konulan hekim ve sağlık çalışanı sayısının 7 bin 428 olduğu hatırlatılan raporda, TTB’nin 22 Nisan açıkladığı verilere göre ise 14’ü hekim olmak üzere toplam 24 sağlık çalışanının yaşamını yitirdiğine işaret edildi. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin, 17 Nisan raporuna göre 11 Mart - 10 Nisan arasında en az 855 işçinin Covid-19 testleri pozitif çıktı, en az 52 işçi Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtildi. Raporda, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK), 24 Nisan raporuna göre en az 535 DİSK üyesi işçinin Covid-19 testinin pozitif çıktığı, en az 628 DİSK üyesi işçinin ise karantinaya alındığını ve en az 4 DİSK üyesi işçinin Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiğine de yer verildi.
Adana’nın Seyhan ilçesinde Ali El Hemdan (19) isimli Suriyeli gencin 20 yaş altındaki kişilere yönelik sokağa çıkma yasağı esnasında dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis tarafından vurularak öldürüldüğüne dikkat çekilen raporun devamında şu ifadelere yer verildi:
"Covid-19 salgını ile mücadele kapsamında alınan sokağa çıkma yasaklarına ve diğer tedbirlere uymadıkları gerekçesiyle 58’i polis/bekçi tarafından, üçü belediye zabıtaları tarafından olmak üzere toplam 61 kişi şiddete/işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. 2 kişi de maruz kaldığı şiddet sonucu hastaneye kaldırıldı. Bir gazete binasına ise kimliği belirsiz kişiler tarafından silahlı saldırıda bulunuldu. En az 41 cezaevinde Covid-19 salgını kapsamında gerekli önlemler ya hiç alınmadı ya da yeterli değil. En az dört cezaevinde 36 mahpus Covid-19 belirtileri gösterdikleri halde hastaneye götürülmediler."
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün 28 Nisan’da yaptığı açıklama ile dört ayrı ceza infaz kurumundan 120 tutukluya Covid-19 tanısı konulduğunu duyurduğu belirtilen raporda, yaşanan ihlaller ise şöyle sıralandı:
* Cezaevlerinde Covid-19 nedeniyle dört mahpus yaşamını yitirdi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül 13 Nisan 2020 tarihinde 79 ceza ve infaz personelinin Covid-19 testlerinin pozitif çıktığını açıkladı.
* İçişleri Bakanlığı 5 Mayıs 2020 tarihinde yaptığı açıklamayla ilk vakanın tespit edildiği tarihten bu yana Covid-19 salgını ile ilgili olarak Türkiye genelinde 7 bin 127 sosyal medya hesabının incelendiğini, 496 kişinin gözaltına alındığını ve 10 kişinin tutuklandığını duyurdu.
* Covid-19 ile ilgili yaptıkları haberler ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek en az 11 gazeteci gözaltına alındı, bir gazeteci ise tutuklandı. ‘Çaykurda Paket Paket Korona! Koronaya yakalanan ÇAYKUR işçisi isyan etti’ başlıklı bir habere erişim yasağı getirildi. 1 televizyon kanalına 3 kez program durdurma cezası verildi.
* Üç ildeki Tabip Odası ile 2 ildeki Baro hakkında soruşturmalar açıldı, iki Tabip Odası yönetici gözaltına alındı.
* Covid-19 ile ilgili yaptıkları açıklamalar gerekçe gösterilerek iki milletvekili hakkında soruşturma açıldı.
* Salgına yönelik önlemlere dair yapılmak istenen eleştirel içerikli basın açıklaması vb. sekiz etkinliğe polis müdahale etti ve bu müdahalelerde 42 kişi gözaltına alındı.
* Sokağa çıkma yasağı ilan edilen 1 Mayıs günü ve öncesinde, Emek ve Dayanışma Günü’nü kutlamak üzere yapılmak istenen en az 10 etkinliğe polis müdahale etti ve en az 64 kişi gözaltına alındı.
* İki ilde açık ve kapalı alanlarda yapılacak bütün etkinlikler Covid-19 gerekçesiyle 14 ile 30 gün arasında yasaklandı.
* Salgın döneminde ihtiyaç sahiplerine yönelik yardım kampanyaları, örgütlenme ve dayanışma çalışmalarına yönelik müdahalelerde en az 14 kişi gözaltına alındı.”
Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 10 Mayıs itibarıyla salgın nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısının 3 bin 786 ve tespit edilebilen toplam vaka sayısının ise 138 bin 675 olduğu belirtilen raporda, “Ancak Sağlık Bakanlığı tarafından verilen ölüm ve vaka sayılarının hakikati tam yansıtmadığı yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından 8 Nisan 2020 tarihinde yapılan açıklamada, Türkiye’deki Covid-19 vaka ve ölüm sayıları arasındaki örüntünün dünyanın diğer ülkelerinde gözlenenden farklı olduğu ve bunun nedeninin ise Sağlık Bakanlığı’nın Covid-19 ölümlerini raporlamada DSÖ’nün önerdiği uluslararası kodları kullanmamasından kaynaklandığı ifade edilmiştir” denildi. Raporda, en az 303 iş yerinde işçilere ücretsiz izine çıkmaları ve pek çok iş yerinde ise işçilere yıllık ücretli izinlerini kullanmalarının dayatıldığı belirtildi.
Salgını kontrol altına almanın en etkin yolunun insanlar arasında fiziksel mesafeyi korumak ve belli bir süre istikrarlı bir şekilde karantina uygulamak olduğuna yer verilen raporun devamında, “Karantina uygulamanın tek yolu ise sokağa çıkma yasağı ilan etmek değildir. Çalışmak zorunda olanlara ücretli izin ve sosyal yardımlar sağlamak, karantinanın önemi ve zorunluluğu konusunda eğitici, tanıtıcı duyuru ve etkinlikler yapmak, online eğitim örneğinde olduğu gibi alternatif programlar oluşturmak ve hepsinden önemlisi toplumun katılımını ve iş birliğini sağlamak vb. yöntemler ile etkin biçimde karantina uygulamak mümkündür. Nitekim pek çok ülkede kısıtlama ve yasaklar en asgaride tutularak başarılı sonuçlar alınabilmiştir. Elbette bunun ekonomik maliyeti yüksek ve organizasyonunda da bazı zorluklar olacaktır. Maalesef siyasal iktidar alternatif yöntemler düşünmek yerine bu konuda da alışkın olduğu gibi davranmış, temel hak ve özgürlükleri kısıtlama ve yasaklama yoluna gitmiştir. Örneğin 65 yaş üstü yurttaşlara getirilen kesintisiz sokağa çıkma yasağının onları mevcut kronik hastalıklarının ilerlemesine yol açacak bir hareketsizliğe ve böylelikle sağlık hakkının ihlaline maruz bırakabileceği öngörülmemiştir. Bu kısıtlama ve yasakların uygulanması sırasında, sadece kişi güvenliği başlığı altında değil raporda yer alan tüm hak kategorilerinde sistematik bir biçimde hak ihlalleri yaşanmıştır. Kısacası bir bütünlük içinde değerlendirildiğinde her ne kadar toplum sağlığını korumak amacıyla alınmış olsalar da sokağa çıkma yasakları ve diğer tedbir ve kısıtlamalar kişi güvenliği hakkının ihlali niteliğindedir” denildi.
24 Nisan’da Mardin’in Nusaybin ilçesinde sokağa çıkma yasağına rağmen dışarıda oynayan çocuklara polisin havaya ateş ederek müdahale ettiği olayın da yer aldığı raporda, polis şiddetine ilişkin yaşananlar şöyle sıralandı:
* Polis zihinsel engelli olduğu bildirilen B. E. (7) isimli bir çocuğa fiziksel ve sözlü şiddet uyguladı. Nusaybin Kaymakamlığı, polis şiddetine ilişkin görüntülerin sosyal medyada yayınlanması üzerine 9 Mayıs’ta bir açıklama yaparak söz konusu polis memurunun görevden alındığını duyurdu.
* 25 Nisan’da Mardin’in Derik ilçesinde S. Y. isimli bir kişi sokağa çıkma yasağına uymadığı gerekçesiyle polisin fiziksel şiddetine maruz kaldı. Güvenlik kamerasına da yansıyan görüntülerde, polisin para cezası kesmek yerine S. Y.’ye tokat attığı ve daha sonra boğazını sıkarak ittiği izlenmektedir. Derik Kaymakamlığı aynı gün içinde yaptığı açıklama ile polis memurunun açığa alındığını duyurdu.
* 26 Nisan’da Trabzon’da pide almak için sokağa çıkan Galip Aydın isimli bir kişi yanında kimliği olmadığı gerekçesiyle tartıştığı polislerin şiddetine maruz kaldı. Yüz üstü yere yatırılarak ters kelepçe uygulamasına maruz kalan Galip Aydın, daha sonra gözaltına alındı. Polis şiddetine ait görüntülerin sosyal medyada paylaşılması üzerine Trabzon Valiliği olaya karışan 3 polis memuru hakkında inceleme başlatıldığını açıkladı. Kamera görüntülerinde Galip Aydın’ın kelepçelenmesi sırasında polislerin maske takmadıkları ve hijyen kurallarına uymadıkları izlendi.
* 8 Mayıs’ta basında yer alan haberlerden, İstanbul’un Arnavutköy ilçesinde bekçiler ile kimlik sordukları 2 kişi (Yüksel D., Orhan D.) arasında çıkan tartışma sonrasında Yüksel D. isimli kişinin bekçi tarafından ayağından vurulduğu öğrenildi. Yüksel D’nin Arnavutköy Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı ve hayati tehlikesinin olmadığı öğrenildi. Orhan D’nin ise aynı gün içinde gözaltına alındığı öğrenildi.
* Toplanma ve gösteri özgürlüğü altında düzenlenen bazı etkinliklere yapılan müdahale sırasında en 49 kişi kolluk güçlerinin fiziki şiddetine maruz kaldı.
Raporda ayrıca Covid-19 vakalarının Türkiye’de de görülmesi ile birlikte bu durumun farklı gruplara yönelik ayrımcılığın ve nefret söyleminin yaygınlaşmasına yol açtığı ifade edildi.
Covid-19 hastalığının ayırt edici özelliği hızlı ve kolay bulaşmasıdır” denilen raporda, cezaevlerinde yaşanan ihlaller ve uyarılar yer aldı.
O bilgi ve uyarılar ise şöyle:
* Bir gözetim ve toplu kapatma mekânı olan hapishaneler bu özelliğinden dolayı hastalığın yayılmasını önlemek için insanlar arası fiziksel mesafeyi artırmak ve kişisel hijyeni azami seviyede tutmak gibi kuralları uygulamanın en zor olduğu yerlerdir. Kaldı ki ülkemizde siyasal iktidarın hukuku bir baskıcı aracı olarak kullanmasının sonucu hapishanelerde kapasitelerinin çok üzerinde mahpus bulunmaktadır. Adalet Bakanlığı verilerine göre halen bakanlığın yönetiminde 368 ceza infaz kurumu bulunmakta olup, bu kurumların kapasitesi 235 bin 431 kişiliktir. Buna karşın hapishanelerde bulunan mahpus sayısı maalesef tam olarak bilinmemektedir. Adalet Bakanlığı uzunca bir süredir bu konuda veri paylaşımı yapmamaktadır.
* Basın, hukuk ve insan hakları örgütlerinin raporları vb. kaynaklara dayanarak son yapılan infaz düzenlemesi öncesinde ceza ve tevkif evlerinde tutuklu, hüküm özlü ve hükümlü olmak üzere bulunan toplam mahpus sayısının 300 binden fazla olduğu tahmin edilmektedir.
* Hapishanelerin imkan ve olanakları daha düşük kapasite için organize edilmiş olduğundan bu aşırı doluluk hali nedeniyle mahpusların, sağlığa, gıda ve suya (özellikle temizlik için sıcak suya), yatak ve hijyen malzemelerine erişimde ciddi sorunlar yaşayacakları açıktır. Kaldı ki uzun zamandan beri hapishanelerden gelen bilgiler de bu yöndedir. Bu sorunlar kapatılma halinin doğasında kaçınılmaz olarak var olan sıkıntı ve ıstırap ile birlikte değerlendirildiğinde mahpusların Covid-19’a karşı göstereceği fiziksel ve ruhsal direnç de dışarıda olanlardan daha düşük olacaktır. Dolayısıyla olası bir sirayet halinde hastalığın en hızlı yayılacağı yerlerin başında hapishaneler gelmektedir.
* İnsan hakları alanında uluslararası düzeyde otorite olan kişi ve kuruluşlar acil çağrı ve açıklamalar yaparak devletleri/hükümetleri salgın koşullarında hapishaneler için çok daha özel önlemler almaya davet ettiler.
* 20 Mart 2020 tarihinde Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) mahpuslara ilişkin bir dizi ilkeler yayınladı.
* 25 Mart 2020 tarihinde ise BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri bir çağrıda bulundu ve 6 Nisan 2020 tarihinde de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri yine bir çağrıda bulundu. Bu ilke ve çağrıların ortak noktası hapishanelerde bulunan mahpusların sayısının azaltılması ve salgını önlemeye yönelik alınacak önlemlerin mevcut özgürlükleri kısıtlayacak nitelikte olmaması idi.
* BM İnsan Hakları Komiseri Michelle Bachelet yaptığı çağrıda ‘Hükümetler şimdi siyasi mahpuslar ve sadece eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade ettiği için alıkonulanlar da dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan herkesi serbest bırakmalı’ diyerek çok önemli yol gösterici bir talepte bulundu. Yanı sıra, Covid-19’a karşı özellikle savunmasız olanların, yaşlı ve ağır hasta mahpusların da ivedilikle salıverilmesi gerekenler listesinde yer alması gerektiğini belirtti. Michelle Bachelet ayrıca ‘Bir sağlık krizinde alınan önlemler, alıkonulan kişilerin yeterli yiyecek ve su hakları da dahil olmak üzere temel haklarını zayıflatmamalıdır. Bir avukata ve doktora erişim de dahil olmak üzere, alıkonulan kişilere yönelik kötü muameleye karşı önlemlere de tam olarak uyulmalıdır’ uyarısında bulundu.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Koronavirüs (Covid-19), Türkiye gibi otoriter eğilimlere sahip rejimlerde vatandaşların hak kayıplarını artıran, rejimlerin kontrollerini pekiştiren ve çok sayıda hak ihlalini de beraberinde getiren uygulamalara da zemin hazırladı.
Salgının yayılmasını önlemek için çok sayıda yasal ve fiili önleme başvuran AKP iktidarı, vatandaşların en temel haklarında kayıplara neden olan birçok karar imza attı.
Türkiye İnsan hakları Vakfı (TİHV) Dokümantasyon Merkezi de, 11 Mart -10 Mayıs 2020 tarihleri arasında Covid-19 salgını bahanesiyle iktidarın aldığı kararlar neticesinde yaşanan hak ihlallerini raporlaştırdı.
11 Mart ile 10 Mayıs tarihleri arasında Covid-19 nedeniyle 3 bin 786 kişinin yaşamını yitirdiğine yer verilen raporda, toplam vaka sayısının ise 138 bin 675 olduğuna dikkat çekildi. Sağlık Bakanlığı’nın 29 Nisan’da açıkladığı verilere göre Türkiye genelinde Covid-19 tanısı konulan hekim ve sağlık çalışanı sayısının 7 bin 428 olduğu hatırlatılan raporda, TTB’nin 22 Nisan açıkladığı verilere göre ise 14’ü hekim olmak üzere toplam 24 sağlık çalışanının yaşamını yitirdiğine işaret edildi. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin, 17 Nisan raporuna göre 11 Mart - 10 Nisan arasında en az 855 işçinin Covid-19 testleri pozitif çıktı, en az 52 işçi Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtildi. Raporda, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK), 24 Nisan raporuna göre en az 535 DİSK üyesi işçinin Covid-19 testinin pozitif çıktığı, en az 628 DİSK üyesi işçinin ise karantinaya alındığını ve en az 4 DİSK üyesi işçinin Covid-19 nedeniyle yaşamını yitirdiğine de yer verildi.
Adana’nın Seyhan ilçesinde Ali El Hemdan (19) isimli Suriyeli gencin 20 yaş altındaki kişilere yönelik sokağa çıkma yasağı esnasında dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis tarafından vurularak öldürüldüğüne dikkat çekilen raporun devamında şu ifadelere yer verildi:
"Covid-19 salgını ile mücadele kapsamında alınan sokağa çıkma yasaklarına ve diğer tedbirlere uymadıkları gerekçesiyle 58’i polis/bekçi tarafından, üçü belediye zabıtaları tarafından olmak üzere toplam 61 kişi şiddete/işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. 2 kişi de maruz kaldığı şiddet sonucu hastaneye kaldırıldı. Bir gazete binasına ise kimliği belirsiz kişiler tarafından silahlı saldırıda bulunuldu. En az 41 cezaevinde Covid-19 salgını kapsamında gerekli önlemler ya hiç alınmadı ya da yeterli değil. En az dört cezaevinde 36 mahpus Covid-19 belirtileri gösterdikleri halde hastaneye götürülmediler."
Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün 28 Nisan’da yaptığı açıklama ile dört ayrı ceza infaz kurumundan 120 tutukluya Covid-19 tanısı konulduğunu duyurduğu belirtilen raporda, yaşanan ihlaller ise şöyle sıralandı:
* Cezaevlerinde Covid-19 nedeniyle dört mahpus yaşamını yitirdi. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül 13 Nisan 2020 tarihinde 79 ceza ve infaz personelinin Covid-19 testlerinin pozitif çıktığını açıkladı.
* İçişleri Bakanlığı 5 Mayıs 2020 tarihinde yaptığı açıklamayla ilk vakanın tespit edildiği tarihten bu yana Covid-19 salgını ile ilgili olarak Türkiye genelinde 7 bin 127 sosyal medya hesabının incelendiğini, 496 kişinin gözaltına alındığını ve 10 kişinin tutuklandığını duyurdu.
* Covid-19 ile ilgili yaptıkları haberler ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek en az 11 gazeteci gözaltına alındı, bir gazeteci ise tutuklandı. ‘Çaykurda Paket Paket Korona! Koronaya yakalanan ÇAYKUR işçisi isyan etti’ başlıklı bir habere erişim yasağı getirildi. 1 televizyon kanalına 3 kez program durdurma cezası verildi.
* Üç ildeki Tabip Odası ile 2 ildeki Baro hakkında soruşturmalar açıldı, iki Tabip Odası yönetici gözaltına alındı.
* Covid-19 ile ilgili yaptıkları açıklamalar gerekçe gösterilerek iki milletvekili hakkında soruşturma açıldı.
* Salgına yönelik önlemlere dair yapılmak istenen eleştirel içerikli basın açıklaması vb. sekiz etkinliğe polis müdahale etti ve bu müdahalelerde 42 kişi gözaltına alındı.
* Sokağa çıkma yasağı ilan edilen 1 Mayıs günü ve öncesinde, Emek ve Dayanışma Günü’nü kutlamak üzere yapılmak istenen en az 10 etkinliğe polis müdahale etti ve en az 64 kişi gözaltına alındı.
* İki ilde açık ve kapalı alanlarda yapılacak bütün etkinlikler Covid-19 gerekçesiyle 14 ile 30 gün arasında yasaklandı.
* Salgın döneminde ihtiyaç sahiplerine yönelik yardım kampanyaları, örgütlenme ve dayanışma çalışmalarına yönelik müdahalelerde en az 14 kişi gözaltına alındı.”
Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 10 Mayıs itibarıyla salgın nedeniyle yaşamını yitirenlerin sayısının 3 bin 786 ve tespit edilebilen toplam vaka sayısının ise 138 bin 675 olduğu belirtilen raporda, “Ancak Sağlık Bakanlığı tarafından verilen ölüm ve vaka sayılarının hakikati tam yansıtmadığı yönünde ciddi eleştiriler bulunmaktadır. Türk Tabipleri Birliği (TTB) tarafından 8 Nisan 2020 tarihinde yapılan açıklamada, Türkiye’deki Covid-19 vaka ve ölüm sayıları arasındaki örüntünün dünyanın diğer ülkelerinde gözlenenden farklı olduğu ve bunun nedeninin ise Sağlık Bakanlığı’nın Covid-19 ölümlerini raporlamada DSÖ’nün önerdiği uluslararası kodları kullanmamasından kaynaklandığı ifade edilmiştir” denildi. Raporda, en az 303 iş yerinde işçilere ücretsiz izine çıkmaları ve pek çok iş yerinde ise işçilere yıllık ücretli izinlerini kullanmalarının dayatıldığı belirtildi.
Salgını kontrol altına almanın en etkin yolunun insanlar arasında fiziksel mesafeyi korumak ve belli bir süre istikrarlı bir şekilde karantina uygulamak olduğuna yer verilen raporun devamında, “Karantina uygulamanın tek yolu ise sokağa çıkma yasağı ilan etmek değildir. Çalışmak zorunda olanlara ücretli izin ve sosyal yardımlar sağlamak, karantinanın önemi ve zorunluluğu konusunda eğitici, tanıtıcı duyuru ve etkinlikler yapmak, online eğitim örneğinde olduğu gibi alternatif programlar oluşturmak ve hepsinden önemlisi toplumun katılımını ve iş birliğini sağlamak vb. yöntemler ile etkin biçimde karantina uygulamak mümkündür. Nitekim pek çok ülkede kısıtlama ve yasaklar en asgaride tutularak başarılı sonuçlar alınabilmiştir. Elbette bunun ekonomik maliyeti yüksek ve organizasyonunda da bazı zorluklar olacaktır. Maalesef siyasal iktidar alternatif yöntemler düşünmek yerine bu konuda da alışkın olduğu gibi davranmış, temel hak ve özgürlükleri kısıtlama ve yasaklama yoluna gitmiştir. Örneğin 65 yaş üstü yurttaşlara getirilen kesintisiz sokağa çıkma yasağının onları mevcut kronik hastalıklarının ilerlemesine yol açacak bir hareketsizliğe ve böylelikle sağlık hakkının ihlaline maruz bırakabileceği öngörülmemiştir. Bu kısıtlama ve yasakların uygulanması sırasında, sadece kişi güvenliği başlığı altında değil raporda yer alan tüm hak kategorilerinde sistematik bir biçimde hak ihlalleri yaşanmıştır. Kısacası bir bütünlük içinde değerlendirildiğinde her ne kadar toplum sağlığını korumak amacıyla alınmış olsalar da sokağa çıkma yasakları ve diğer tedbir ve kısıtlamalar kişi güvenliği hakkının ihlali niteliğindedir” denildi.
24 Nisan’da Mardin’in Nusaybin ilçesinde sokağa çıkma yasağına rağmen dışarıda oynayan çocuklara polisin havaya ateş ederek müdahale ettiği olayın da yer aldığı raporda, polis şiddetine ilişkin yaşananlar şöyle sıralandı:
* Polis zihinsel engelli olduğu bildirilen B. E. (7) isimli bir çocuğa fiziksel ve sözlü şiddet uyguladı. Nusaybin Kaymakamlığı, polis şiddetine ilişkin görüntülerin sosyal medyada yayınlanması üzerine 9 Mayıs’ta bir açıklama yaparak söz konusu polis memurunun görevden alındığını duyurdu.
* 25 Nisan’da Mardin’in Derik ilçesinde S. Y. isimli bir kişi sokağa çıkma yasağına uymadığı gerekçesiyle polisin fiziksel şiddetine maruz kaldı. Güvenlik kamerasına da yansıyan görüntülerde, polisin para cezası kesmek yerine S. Y.’ye tokat attığı ve daha sonra boğazını sıkarak ittiği izlenmektedir. Derik Kaymakamlığı aynı gün içinde yaptığı açıklama ile polis memurunun açığa alındığını duyurdu.
* 26 Nisan’da Trabzon’da pide almak için sokağa çıkan Galip Aydın isimli bir kişi yanında kimliği olmadığı gerekçesiyle tartıştığı polislerin şiddetine maruz kaldı. Yüz üstü yere yatırılarak ters kelepçe uygulamasına maruz kalan Galip Aydın, daha sonra gözaltına alındı. Polis şiddetine ait görüntülerin sosyal medyada paylaşılması üzerine Trabzon Valiliği olaya karışan 3 polis memuru hakkında inceleme başlatıldığını açıkladı. Kamera görüntülerinde Galip Aydın’ın kelepçelenmesi sırasında polislerin maske takmadıkları ve hijyen kurallarına uymadıkları izlendi.
* 8 Mayıs’ta basında yer alan haberlerden, İstanbul’un Arnavutköy ilçesinde bekçiler ile kimlik sordukları 2 kişi (Yüksel D., Orhan D.) arasında çıkan tartışma sonrasında Yüksel D. isimli kişinin bekçi tarafından ayağından vurulduğu öğrenildi. Yüksel D’nin Arnavutköy Devlet Hastanesi’ne kaldırıldığı ve hayati tehlikesinin olmadığı öğrenildi. Orhan D’nin ise aynı gün içinde gözaltına alındığı öğrenildi.
* Toplanma ve gösteri özgürlüğü altında düzenlenen bazı etkinliklere yapılan müdahale sırasında en 49 kişi kolluk güçlerinin fiziki şiddetine maruz kaldı.
Raporda ayrıca Covid-19 vakalarının Türkiye’de de görülmesi ile birlikte bu durumun farklı gruplara yönelik ayrımcılığın ve nefret söyleminin yaygınlaşmasına yol açtığı ifade edildi.
Covid-19 hastalığının ayırt edici özelliği hızlı ve kolay bulaşmasıdır” denilen raporda, cezaevlerinde yaşanan ihlaller ve uyarılar yer aldı.
O bilgi ve uyarılar ise şöyle:
* Bir gözetim ve toplu kapatma mekânı olan hapishaneler bu özelliğinden dolayı hastalığın yayılmasını önlemek için insanlar arası fiziksel mesafeyi artırmak ve kişisel hijyeni azami seviyede tutmak gibi kuralları uygulamanın en zor olduğu yerlerdir. Kaldı ki ülkemizde siyasal iktidarın hukuku bir baskıcı aracı olarak kullanmasının sonucu hapishanelerde kapasitelerinin çok üzerinde mahpus bulunmaktadır. Adalet Bakanlığı verilerine göre halen bakanlığın yönetiminde 368 ceza infaz kurumu bulunmakta olup, bu kurumların kapasitesi 235 bin 431 kişiliktir. Buna karşın hapishanelerde bulunan mahpus sayısı maalesef tam olarak bilinmemektedir. Adalet Bakanlığı uzunca bir süredir bu konuda veri paylaşımı yapmamaktadır.
* Basın, hukuk ve insan hakları örgütlerinin raporları vb. kaynaklara dayanarak son yapılan infaz düzenlemesi öncesinde ceza ve tevkif evlerinde tutuklu, hüküm özlü ve hükümlü olmak üzere bulunan toplam mahpus sayısının 300 binden fazla olduğu tahmin edilmektedir.
* Hapishanelerin imkan ve olanakları daha düşük kapasite için organize edilmiş olduğundan bu aşırı doluluk hali nedeniyle mahpusların, sağlığa, gıda ve suya (özellikle temizlik için sıcak suya), yatak ve hijyen malzemelerine erişimde ciddi sorunlar yaşayacakları açıktır. Kaldı ki uzun zamandan beri hapishanelerden gelen bilgiler de bu yöndedir. Bu sorunlar kapatılma halinin doğasında kaçınılmaz olarak var olan sıkıntı ve ıstırap ile birlikte değerlendirildiğinde mahpusların Covid-19’a karşı göstereceği fiziksel ve ruhsal direnç de dışarıda olanlardan daha düşük olacaktır. Dolayısıyla olası bir sirayet halinde hastalığın en hızlı yayılacağı yerlerin başında hapishaneler gelmektedir.
* İnsan hakları alanında uluslararası düzeyde otorite olan kişi ve kuruluşlar acil çağrı ve açıklamalar yaparak devletleri/hükümetleri salgın koşullarında hapishaneler için çok daha özel önlemler almaya davet ettiler.
* 20 Mart 2020 tarihinde Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) mahpuslara ilişkin bir dizi ilkeler yayınladı.
* 25 Mart 2020 tarihinde ise BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri bir çağrıda bulundu ve 6 Nisan 2020 tarihinde de Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri yine bir çağrıda bulundu. Bu ilke ve çağrıların ortak noktası hapishanelerde bulunan mahpusların sayısının azaltılması ve salgını önlemeye yönelik alınacak önlemlerin mevcut özgürlükleri kısıtlayacak nitelikte olmaması idi.
* BM İnsan Hakları Komiseri Michelle Bachelet yaptığı çağrıda ‘Hükümetler şimdi siyasi mahpuslar ve sadece eleştirel veya muhalif görüşlerini ifade ettiği için alıkonulanlar da dahil olmak üzere yeterli yasal dayanak olmadan alıkonulan herkesi serbest bırakmalı’ diyerek çok önemli yol gösterici bir talepte bulundu. Yanı sıra, Covid-19’a karşı özellikle savunmasız olanların, yaşlı ve ağır hasta mahpusların da ivedilikle salıverilmesi gerekenler listesinde yer alması gerektiğini belirtti. Michelle Bachelet ayrıca ‘Bir sağlık krizinde alınan önlemler, alıkonulan kişilerin yeterli yiyecek ve su hakları da dahil olmak üzere temel haklarını zayıflatmamalıdır. Bir avukata ve doktora erişim de dahil olmak üzere, alıkonulan kişilere yönelik kötü muameleye karşı önlemlere de tam olarak uyulmalıdır’ uyarısında bulundu.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Türkiye acil olarak para arıyor: Hangi ülkelerin kapısı çalındı?
Türkiye'nin, acil olarak fon bulmak için yabancı müttefiklerine başvuruda bulunduğu iddia edildi.
Merkez Bankası(TCMB) ve Maliye Bakanlığı yetkililerinin bir dolar krizini aşmak için swap (dolar-TL takası) hattı oluşturma talebiyle Britanyalı ve Japon mevkidaşlarıyla görüştüğüne dair beyanların doğru olmadığı ortaya çıktı.
TCMB Başkanı Murat Uysal iki hafta önce Zoom vasıtasıyla bankacılarla yaptığı video-konferansta herhangi bir ülke ismi vermeden swap görüşmelerinin devam ettiğini belirtmişti.
Bankacılar Uysal'ın Amerikan Merkez Bankası'nı (Fed) değil; Japonya, Rusya, Çin, Rusya ve Katar merkez bankalarını ima ettiğine dikkati çekmişti.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı Cevdet Yılmaz, swap (dolar-TL takası) için görüşmeler yapıldığını belirtmişti.
JAPONYA O İDDİAYI TEKZİP ETTİ
Ancak Reuters'e mülakat veren Japon hükümeti yetkilisi, Türkiye ile swap görüşmesi yapmadıklarını kaydetmişti. Aynı yetkili, "TL ile ilgilenmiyoruz. Başına bir iş gelirse İngiltere ya da IMF kurtarır." demişti.
Amerika'nın muteber gazetelerinden The New York Times, Reuters'in geçtiği bu iddiaya yer vermişti.
Reuters, analistlerin Türkiye'nin 2018 yılı ağustos ayında olduğu gibi iki yıl geçmeden ikinci lira krizini yaşayabileceğinden endişe duyduğunu vurguladı.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Merkez Bankası(TCMB) ve Maliye Bakanlığı yetkililerinin bir dolar krizini aşmak için swap (dolar-TL takası) hattı oluşturma talebiyle Britanyalı ve Japon mevkidaşlarıyla görüştüğüne dair beyanların doğru olmadığı ortaya çıktı.
TCMB Başkanı Murat Uysal iki hafta önce Zoom vasıtasıyla bankacılarla yaptığı video-konferansta herhangi bir ülke ismi vermeden swap görüşmelerinin devam ettiğini belirtmişti.
Bankacılar Uysal'ın Amerikan Merkez Bankası'nı (Fed) değil; Japonya, Rusya, Çin, Rusya ve Katar merkez bankalarını ima ettiğine dikkati çekmişti.
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) dış ilişkilerden sorumlu genel başkan yardımcısı Cevdet Yılmaz, swap (dolar-TL takası) için görüşmeler yapıldığını belirtmişti.
JAPONYA O İDDİAYI TEKZİP ETTİ
Ancak Reuters'e mülakat veren Japon hükümeti yetkilisi, Türkiye ile swap görüşmesi yapmadıklarını kaydetmişti. Aynı yetkili, "TL ile ilgilenmiyoruz. Başına bir iş gelirse İngiltere ya da IMF kurtarır." demişti.
Amerika'nın muteber gazetelerinden The New York Times, Reuters'in geçtiği bu iddiaya yer vermişti.
Reuters, analistlerin Türkiye'nin 2018 yılı ağustos ayında olduğu gibi iki yıl geçmeden ikinci lira krizini yaşayabileceğinden endişe duyduğunu vurguladı.
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Fırtına öncesi akıl almaz işler!
Korona Krizi sebebiyle dünyada geniş çaplı iflaslar olacağını belirten Amerikan Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell'ın açıklamalarını Borsa İstanbul (BİST) üzerine alınmadı. Dünya borsalarında 2'nci dip endişeleri artarken BİST 100 endeksi 98 bin puan ila 101 bin arasına adeta demir attı. Korona salgını sebebiyle Kıbrıs'a kumarhaneye gidemeyenlerin BİST'e akın ettiğini belirten Samanyoluhaber ekonomi yazarı Turhan Bozkurt, akıl almaz işlemlerin nelere mâl olabileceğini YouTube kanalında anlattı.
SAMANYOLUHABER- "Gizli el" yine sahnede. Dünyanın en büyük borsalarında sert düşüşler yaşanırken, Borsa İstanbul (BİST) 100 endeksi 98 bin-101 bin aralığına demir attı.
BİST'te akla ziyan işlemler var. Korona salgınının ortasında bazı hisse senetlerinin yüzde 2 bine varan oranda değer kazanması gerçekçi mi?
Doları 7 TL'nin altına indirmek için kamu bankaları ucuza döviz satmaya devam ederken, Amerikan Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell sarsıcı açıklamaları Türkiye'de kale alınmıyor.
TÜRKİYE'NİN RİSK PRİMİNDEKİ ARTIŞ REKOR KIRDI
Küresel ekonominin 2020 yılında yüzde 3 daralacağına dair rapor açıklayan Uluslararası Para Fonu (IMF) da tahminlerini yine değiştirmek mecburiyetinde kalacak.
IMF ile Fed'in ikazları Türkiye'de kale alınmıyor. Türkiye'nin 5 yıllık borçlanma için risk primi (CDS) ne oldu?
Powell geniş çaplı iflaslar olacağına işaret ederek, ekonomik krizden çıkışın uzun zaman alacağını vurgulamıştı. Samanyoluhaber ekonomi yazarı Turhan Bozkurt, piyasalarda dönen akıl almaz işleri YouTube kanalında yorumladı:
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
SAMANYOLUHABER- "Gizli el" yine sahnede. Dünyanın en büyük borsalarında sert düşüşler yaşanırken, Borsa İstanbul (BİST) 100 endeksi 98 bin-101 bin aralığına demir attı.
BİST'te akla ziyan işlemler var. Korona salgınının ortasında bazı hisse senetlerinin yüzde 2 bine varan oranda değer kazanması gerçekçi mi?
Doları 7 TL'nin altına indirmek için kamu bankaları ucuza döviz satmaya devam ederken, Amerikan Merkez Bankası (Fed) Başkanı Jerome Powell sarsıcı açıklamaları Türkiye'de kale alınmıyor.
TÜRKİYE'NİN RİSK PRİMİNDEKİ ARTIŞ REKOR KIRDI
Küresel ekonominin 2020 yılında yüzde 3 daralacağına dair rapor açıklayan Uluslararası Para Fonu (IMF) da tahminlerini yine değiştirmek mecburiyetinde kalacak.
IMF ile Fed'in ikazları Türkiye'de kale alınmıyor. Türkiye'nin 5 yıllık borçlanma için risk primi (CDS) ne oldu?
Powell geniş çaplı iflaslar olacağına işaret ederek, ekonomik krizden çıkışın uzun zaman alacağını vurgulamıştı. Samanyoluhaber ekonomi yazarı Turhan Bozkurt, piyasalarda dönen akıl almaz işleri YouTube kanalında yorumladı:
[Samanyolu Haber] 15.5.2020
Hz. Yusuf (as) ve Hizmet Gönüllüleri [Z.Hicran Yıldırım]
Rehberlik Köşesi
Yusuf aleyhisselam zindanın kapısına: ‘Burası bela, musibet ve hüzün evi, dirilerin kabri, düşmanların sevinç, dostların tecrübe yeridir, diye yazdı.
Yusuf Aleyhisselam-2
Yusuf aleyhisselam zindandayken Mısır hükümdarı bir rüya görmüştü. Dehşetle uykusundan uyanıp:
- Ben rüyamda yedi semiz ineğin yedi zayıf ineği yediğini ve yedi yeşil başak, yedi de kurumuş başak gördüm. Ey ileri gelenler, eğer rüya tabiri biliyorsanız, bu rüyamı yorumlayın, dedi.
Onlar:
- Biz böyle rüyaların yorumunu bilmeyiz, dediler.
Bu sırada daha önce Yusuf aleyhisselam ile zindanda kalan şerbetçi kendi rüyasını tabir ettirdiğini hatırlayarak:
- Ben bu rüyanın yorumunu yaptıracağım. Beni Yusuf’un (aleyhisselam) bulunduğu zindana götürüp onunla görüştürün, dedi.
Şerbetçiyi Yusuf aleyhisselamın yanına götürdüler. O da Mısır hükümdarının rüyasını anlatıp yorumunu istedi.
Allahü Teâlâ, Yusuf aleyhisselama zindandayken peygamberlik emrini bildirdi. Yusuf aleyhisselam Mısır hükümdarının rüyasını tabir etmeden önce Allahü Teâlâ’nın peygamberi olduğunu söyleyip, mucize gösterdi. Gelecek yemekler daha gelmeden önce cinsini ve tadını haber verdi. Peygamber ailesinden geldiğini, baba ve dedelerinin peygamber olduğunu bildirdi. Zindandayken insanları tevhid inancına dâvet etmeye başladı. Zindandakilere:
- Ey zindan arkadaşlarım! Çok sayıdaki putlarınız mı hayırlı, yoksa tek ve her şeye galip olan Allahü Teâlâ mı? dedi.
Arkadaşlarına tevhid inancını, inanmanın gerekli olduğunu ve hak dinin emir ve yasaklarını anlattı.
Yusuf aleyhisselam hükümdarın rüyasını yorumlayıp:
- Yedi sene bolluk, sonra yedi sene kıtlık olacak. Bollukta saklayın, kıtlıkta bunları yersiniz, buyurdu.
Hükümdar, bu tabiri duyunca Yusuf aleyhisselamı yanına istedi. Yusuf aleyhisselam Mısır hükümdarının elçisine:
- Efendine dön de ellerini kesen o kadınların zoru (hâli) neydi? Kendisine sor. Benim Rabbim onların hilelerinin ne olduğunu (ne söylediklerini ne yaptıklarını) elbette bilir, dedi.
Elçi, hükümdarın yanına dönüp Yusuf aleyhisselamın isteğini arz etti. Meseleyi araştıran hükümdar, o kadınları yanına getirtip:
- Yusuf’un nefsinden murad almak istediğiniz vakit ne halde idiniz? Onu Züleyha’nın emrine itaat etmeye teşvik ederken size karşı bir meylini hissettiniz mi? Kendisinde bir kötülük, şüphe götürür bir hareket gördünüz mü?” dedi.
Kadınlar:
- Hâşâ! Biz onun hiçbir kötü hâline, hiçbir günahına muttali olmadık, dediler. O mecliste bulunan Aziz’in hanımı Züleyha da:
- Şimdi hak ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murad almak istemiştim. O ise şüphesiz doğru söyleyenlerdendir, dedi.
Böylece Yusuf aleyhisselamın suçsuzluğu ve senelerdir zindanda suçsuz olarak kalmış olduğu ortaya çıktı.
Mısır hükümdarı, Yusuf aleyhisselama tekrar elçi gönderip:
- Onu bana getirin, kendisini has müsteşar edinip işlerimi ona bırakayım, dedi. Hükümdarın davetini kabul eden Yusuf aleyhisselam zindandan çıktı. Zindanın kapısına:
- Burası bela, musibet ve hüzün evi, dirilerin kabri, düşmanların sevinç, dostların tecrübe yeridir, diye yazdı.
Hizmet insanlarının bu bakımdan Hz. Yusuf aleyhisselam ile yakın bir kader birliği var. Kendi ülkesinde parya, garip, yalnız, değişik imtihanlara maruz kalmış, imtihandan imtihana atılmış ve sonra hapishaneler..
Hapishanelerin birer Medrese-i Yusufiye olması, irşadın oralarda olması Seyyidina Hz. Yusuf’un (as) ilk defa tevhidi orada haykırması, bu Hizmetlerin başlangıcının da böyle olması, böyle başlaması ve bu işin bir türlü bitmek bilmemesi, devam etmesi, Seyyidina Hz. Yusuf gibi ayrı bir hususiyetin onun medresesi olan hapishanede bugün de cereyan etmesi bakımından Hz. Yusuf ile Hizmet insanlarının çok sıkı bir alakası vardır.
Yusuf aleyhisselam hükümdarın sarayına varınca, hükümdar ona çok iltifatta bulundu. Hükümdar görmüş olduğu rüya ile ilgili ne gibi tedbirler alınması gerektiğini sordu.
Yusuf Aleyhisselam:
- Bolluk senelerinde çok ekip, ekinleri sapları ile beraber, başaklarıyla ambarlara koymalısın. Bu şekilde ekinler bozulmadan kalır, hem de saplar hayvanlarınız için yem olur. Halka da ekinlerinden ihtiyaçları kadarını yemelerini, geriye kalanını saklayıp korumalarını emretmelisin. Bu yiyecekler kıtlık senelerinde sizin ve çevredeki insanların ihtiyaçlarını karşılayacaktır, dedi.
Yusuf aleyhisselamın tavsiyeleri çok hoşuna giden hükümdar:
- Bu işleri yapmakta bana kim yardım eder? dedi.
Yusuf aleyhisselam ona:
- Arzın (Mısır’ın) hazinelerinin idare işini bana bırak. Ben onu korumaya muktedirim. Tasarruf yollarını bilirim, bu işi ben yaparım, buyurdu.
Yusuf aleyhisselamın teklifinden bir sene sonra Mısır Azîzi (Mâliye Nâzırı) öldü. Hükümdar, Hazreti Yusuf’u onun yerine Mâliye Nazırı yaptı. Mücevherlerle süslü taht ve taçlarla birlikte hazinelerin anahtarlarını ona teslim etti. Hükümdar bütün yetkilerini de ona verdi.
Yusuf aleyhisselam yetkileri eline alınca kıtlık senelerinin geleceğini düşünerek gerekli tedbirleri aldı. Gerekli gıda stoklarını yaptırdı. Bu stoklar için büyük depolar yaptırıp topladığı yiyecekleri buralarda depoladı. Hatta, Mısır Piramitlerini de yiyecekleri depolamak için Yusuf aleyhisselam’ın yaptırdığı söylenir.
Yedi sene olan bolluk seneleri geçip, peşinden bütün şiddetiyle kıtlık baş gösterdi. Kıtlığın ilk senesinde insanlar hazırladıkları yiyecekleri bitirdiler. Yusuf aleyhisselamdan para ile yiyecek satın almaya başladılar.
Yusuf aleyhisselam kim olursa olsun, kimseyi kayırmadan yiyecek almaya gelene bir deve yükünden fazla yiyecek vermezdi. Bu hususta adâletten asla ayrılmazdı. Mısır hükümdarı ve pek çok kimse onun adâleti ve güzel huyları sebebiyle Allahü Teâlâ’ya inanmışlardı.
Mısır’dan ve çevre ülkelerden olan insanlar akın akın gelip Yusuf aleyhisselamdan yiyecek alıyorlardı. Babası Yakup aleyhisselamın ve kardeşlerinin yaşadığı Ken’an diyârında da kıtlık baş gösterdiğinden Yakub aleyhisselam, Yusuf aleyhisselamın anne-baba bir kardeşi olan Bünyamin hâricindeki on oğlunu Mısır’a erzak almak üzere gönderdi. Yakup aleyhisselamın oğulları Mısır’a varınca hazret-i Yusuf onları tanıdı. Onlar ise, Hazret-i Yusuf’u tanıyamadılar.
Hazret-i Yusuf onların kim olduklarını, nereden geldiklerini sordu. Onlar:
- Biz Ken’an vilâyetindeniz. İhtiyar bir babanın on evlâdıyız. Babamızın ismi Yakub’dur. Beldemizde kıtlık var. Babamız bizi buraya erzak almaya gönderdi, dediler.
Yusuf Aleyhisselam:
- Şimdi babanız nerede ve kiminle beraberdir? diye tekrar sorunca, onlar da:
- Ken’an ilinde bizim en küçük kardeşimizle beraber kaldı. Babamızın küçük kardeşimizle aynı anadan olan çok sevdiği bir oğlu daha vardı. Kırda telef oldu. Onun derdinden Bünyamin adındaki küçük oğlunu yanından hiç ayırmaz. Oğlu Yusuf’a üzüntüsünden dolayı gözleri görmez oldu, dediler.
Yusuf aleyhisselam her bir kardeşi için birer deve yükü erzak hazırlattı. Onlardan almış olduğu paralarını da gizlice tekrar yüklerinin içine bıraktırdı. Gelecek sefere diğer kardeşlerini de getirmelerini istedi. Getirmedikleri takdirde erzak vermeyeceğini bildirdi.
Yakup aleyhisselamın oğulları Mısır’a varınca babalarına, Mısır Mâliye Nâzırı tarafından büyük ihsan ve iltifat gördüklerini anlattılar. Mısır Mâliye Nâzırının bir daha Mısır’a gittiklerinde kardeşleri Bünyamin’i de getirmelerini istediğini, aksi hâlde erzak vermeyeceğini söylediğini bildirdiler.
‘Yakup dedi ki: "Daha önce onun kardeşini size emanet ettiğim gibi bunu da size inanıp emanet edeyim, öyle mi?.. Fallâhu hayrun hâfizan ve huve erhamurrâhimin - En iyi koruyan Allah'tır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir." (Yusuf Suresi, 64)
Yakup Aleyhisselam, Bünyamin’i göndermek istemiyordu. Evlatları yüklerini açtıkları zaman paralarının ihsan olarak yüklerinin içine konulduğunu gördüler. Bunun üzerine babalarına:
- Ey babamız! Daha ne istiyoruz, işte sermayemiz de bize iade edilmiş. Biz onunla tekrar ailemize zahire getiririz. Kardeşimizi de koruruz. Kardeşimizi götürmekle bir deve yükü zahire de fazla alırız. Bu seferki aldığımız zahire az bir ölçektir, bizi idare etmez, dediler.
‘Yakup şöyle cevap verdi: "Siz kendiniz helâk olmadıkça, onu bana getireceğinize dair Allah'ın huzurunda sağlam bir söz vermeden, ben asla onu sizinle göndermem!" Onlar kendisine kesin söz verince de dedi ki: "Allah Teâlâ da bu söylediklerimize şahittir, gözeticidir." (Yusuf Suresi, 66)
Bünyamin’i getireceklerine dair söz aldıktan sonra onlarla birlikte onu Mısır’a gönderdi. Kur’an-ı Kerim’in bildirmesiyle Yakup aleyhisselam onlara:
‘Ve "Evlatlarım!" diye ilave etti: "Şehre aynı kapıdan değil de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah'tan gelecek takdiri önleyemem. Zira hüküm yetkisi, yalnız Allah'ındır. Onun içindir ki ben ancak O'na dayanır, O'na güvenirim. Tevekkül edenler de yalnız O'na dayanıp güvenmelidirler."
Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girerek onun emrini yerine getirdiler. Ama bu tedbir, Allah'ın kendileri hakkındaki takdiri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sadece Yakup'un içindeki bir dileği açığa çıkarmış oldu. O, kendisine Biz öğrettiğimizden ötürü ilim sahibi idi. (Bunun içindir ki "Allah'tan gelecek takdiri önleyemem." demişti.) Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.’ (Yusuf Suresi, 67-68)
Yakup aleyhisselamın oğulları ikinci defa Mısır’a gittiler. Bünyamin’i Yusuf aleyhisselamın yanına getirdiler. Yusuf aleyhisselam kardeşlerine ikram ve ihsanlarda bulundu. Diğer kardeşlerinden ayrı olduğu sırada kardeşi Bünyamin’e kendisini tanıttı. Bir tedbirle onu göndermeyeceğini bildirdi.
Yusuf Aleyhisselam, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de bildirmesiyle:
‘Her bir kardeşi için bir deve yükü erzak hazırlattı. Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin (Bünyamin’in) yükünün içine koydurdu. Kervan hareket edince de Yusuf'un görevlilerinden biri:
"Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız!" diye nida etti.
Onlar geri dönüp geldiler ve:
"Mesele nedir, ne kaybettiniz ki, bizi suçluyorsunuz?" dediler.
Görevlilerden biri: "Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Buna ben kefilim." dedi.
"Allah'a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak, nizamı bozmak için gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız, hiç değiliz!" dediler.
Görevliler: "Peki, yalancı çıkarsanız, cezası ne?" dediler.
(Yakup aleyhisselamın oğulları:)
"Cezası, dediler, kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezasıdır (yani çalması sebebiyle kendisi rehin ve mahkûm olur)." Biz zalimleri böyle cezalandırırız!"
Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce, öbürlerinin yüklerini aratmaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yusuf'a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plan öğrettik. Yoksa, Allah dilemedikçe Hükümdarın kanununa göre, kardeşini alması uygun olmazdı. Biz dilediğimiz kimseleri pek üstün derecelere yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen bulunur.
Onlar: "Eğer o çalmışsa, zaten daha önce onun kardeşi de hırsızlık etmişti." dediler. Yusuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de dedi ki:
"Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiaların gerçek yönünü Allah pek iyi biliyor ya, o yeter!"
Yusuf'un kardeşini alıkoyması karşısında, onlar şöyle dediler:
"Aziz vezir! Onun pîr-i fanî bir babası var (Bu küçük evladını kaybetmeye dayanamaz), onun yerine bizden istediğini alıkoy. Gerçekten seni anlayış gösteren, iyilik sever insanlardan olarak görüyoruz!"
Yusuf: "Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allah'a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zalimler arasına girmiş oluruz!"
Ne zaman ki Yusuf'un onu vermesinden ümitlerini kestiler. Bir yana çekilip aralarında fısıldaşarak şöyle konuşmaya başladılar. Ağabeyleri (Şem’un) dedi ki:
"Allah'ı şahit tutarak babanıza kesin söz verdiğinizi ve daha önce Yusuf hakkında da işlediğiniz kusuru nasıl olur da bilmezlikten gelebilirsiniz? Ne yüzle döneceksiniz? Ben buradan bir adım bile atmam, ayrılmam; ancak babam bana izin verirse yahut hüküm verenlerin en hayırlısı olan Allah hükmünü bildirirse, o başka!"
"Siz dönün, babanıza deyin ki: "Sevgili babamız, bizler farkına varmadan oğlun inan ki hırsızlık etmiş. Biz ancak bildiğimize şahitlik ediyoruz. (Söz verdiğimiz zaman, bu durumun ortaya çıkacağını nereden bilebilirdik?) Gayb bize emanet edilmiş değil ki!"
"İnanmazsan, gittiğimiz şehrin ahalisine ve yine içinde geldiğimiz kafilede bulunanlara sor! Bütün samimiyetimizle ifade ediyoruz ki söylediğimiz, doğrunun ta kendisidir." (Yusuf Suresi, 70-82)
Yakup aleyhisselamın diğer oğulları Mısır’dan ayrılıp utanarak ve sıkılarak babalarına geldiler:
- Ey babamız! Muhakkak ki oğlun Bünyamin hırsızlık yaptı. Biz ancak gördüğümüze şâhitlik ederiz. Su kabının Bünyamin’in yükünden çıktığını gördük. Biz gaybı, yâni onun gerçekten çaldı mı, yoksa onun haberi olmadan eşyası arasına mı kondu? bilmeyiz. Eğer bize inanmazsan içinde bulunduğumuz (kendisinden döndüğümüz) şehre (Mısır halkına) da aralarında geldiğimiz kervana da sor. Biz hakikaten doğru söyleyicileriz, dediler.
Yakup aleyhisselam bu habere çok üzülüp, anlatılanlara inanmadı. Fakat:
- Artık bana düşen sabr-ı cemildir. Umulur ki, Allahü Teâlâ kaybettiklerimi bana getirir. Şüphesiz Allahü Teâlâ, Alîmdir, Hakîmdir, dedi.
Allahü Teâlâ’nın kendisini bu sıkıntıdan yakında kurtaracağına inanan Yakup aleyhisselam son derece üzüntülü ve kederli olmasına rağmen, hâlini Allahü Teâlâ’dan başkasına arz etmedi. Başına gelen musibetlere rağmen, daima sabırlı oldu.
Bir gün oğullarına kavuşacağını ümit eden Yakup Aleyhisselam:
- Ey oğullarım! Mısır’a gidin, Yusuf ile kardeşlerinden haber sorun. Allahü Teâlâ’nın fadl ve ihsânından ümit kesmeyin. Çünkü hakikat, kâfirler gürûhundan başkası Allahü Teâlâ’nın fadl ve rahmetinden ümit kesmez, dedi.
Yakup aleyhisselamın oğulları babalarının tavsiyesi üzerine üçüncü defa Mısır’a geldiler. Yusuf aleyhisselamın huzuruna varıp:
- Ey Azîz! Bize ve ailemize darlık, kıtlık, fakirlik ve açlık isabet etti. Çok az ve ehemmiyetsiz bir sermaye ile geldik. Bize daha önce tam bedelle verdiğin gibi tam ölçek ver. Sermayemizden eksik olan bu miktara karşılık olan zahireyi vermekle veya kardeşimizi iade etmek suretiyle hakkımızda ayrıca tasaddukta bulun. Zîrâ Allahü Teâlâ sadaka verenleri mükâfatlandırır.
Yusuf aleyhisselam onlara:
- Siz sonunun nereye varacağını bilmeden Yusuf’a ve kardeşine yaptığınız işin kötülüğünü anlayıp ondan tövbe ettiniz mi? dedi.
Bu sözler üzerine onlar bu kimsenin, kardeşleri Yusuf olabileceğini düşündüler. Ona Yusuf olup olmadığını sordular.
- Yoksa sen gerçekten Yusuf musun? dediler.
Yusuf Aleyhisselam, onların yalvarışlarını, çaresiz kaldıklarını görünce, kalbi inceldi. Merhametinden dolayı, kendisinin kardeşleri Yusuf olduğunu açıkladı.
- Evet, ben Yusuf’um ve bu kardeşim Bünyamin’dir. Allahü Teâlâ birbirimize kavuşturmakla bize ihsanda bulundu, dedi.
Kardeşleri Yusuf aleyhisselamın üstünlüğünü ve ona yaptıklarından dolayı günahkâr olduklarını kabul ettiler. Yusuf aleyhisselam onlara:
- Bugün size bir kınama ve ayıplama yoktur, dedi.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) de bu sözü kendisine zulüm eden Mekkelilere karşı söylemişti.
Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere:
“Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler:
“Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin!” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne sırf galip gelmek ne maddî zafer ne mal ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikamesi, insanların kurtuluşu ve onların kalplerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan, senelerce kendisine ve Ashabına her türlü işkenceyi reva gören o insanlara karşı şöyle der:
“Kerimoğlu, kerimoğlu, kerîmoğlu kerim, İbrahim Halilullah oğlu, İshak oğlu Yakupoğlu Yusuf’tur.
Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” (Buhârî, enbiyâ 18-19; menâkıb 13; Tirmizî, tefsir)
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
Yusuf aleyhisselam zindanın kapısına: ‘Burası bela, musibet ve hüzün evi, dirilerin kabri, düşmanların sevinç, dostların tecrübe yeridir, diye yazdı.
Yusuf Aleyhisselam-2
Yusuf aleyhisselam zindandayken Mısır hükümdarı bir rüya görmüştü. Dehşetle uykusundan uyanıp:
- Ben rüyamda yedi semiz ineğin yedi zayıf ineği yediğini ve yedi yeşil başak, yedi de kurumuş başak gördüm. Ey ileri gelenler, eğer rüya tabiri biliyorsanız, bu rüyamı yorumlayın, dedi.
Onlar:
- Biz böyle rüyaların yorumunu bilmeyiz, dediler.
Bu sırada daha önce Yusuf aleyhisselam ile zindanda kalan şerbetçi kendi rüyasını tabir ettirdiğini hatırlayarak:
- Ben bu rüyanın yorumunu yaptıracağım. Beni Yusuf’un (aleyhisselam) bulunduğu zindana götürüp onunla görüştürün, dedi.
Şerbetçiyi Yusuf aleyhisselamın yanına götürdüler. O da Mısır hükümdarının rüyasını anlatıp yorumunu istedi.
Allahü Teâlâ, Yusuf aleyhisselama zindandayken peygamberlik emrini bildirdi. Yusuf aleyhisselam Mısır hükümdarının rüyasını tabir etmeden önce Allahü Teâlâ’nın peygamberi olduğunu söyleyip, mucize gösterdi. Gelecek yemekler daha gelmeden önce cinsini ve tadını haber verdi. Peygamber ailesinden geldiğini, baba ve dedelerinin peygamber olduğunu bildirdi. Zindandayken insanları tevhid inancına dâvet etmeye başladı. Zindandakilere:
- Ey zindan arkadaşlarım! Çok sayıdaki putlarınız mı hayırlı, yoksa tek ve her şeye galip olan Allahü Teâlâ mı? dedi.
Arkadaşlarına tevhid inancını, inanmanın gerekli olduğunu ve hak dinin emir ve yasaklarını anlattı.
Yusuf aleyhisselam hükümdarın rüyasını yorumlayıp:
- Yedi sene bolluk, sonra yedi sene kıtlık olacak. Bollukta saklayın, kıtlıkta bunları yersiniz, buyurdu.
Hükümdar, bu tabiri duyunca Yusuf aleyhisselamı yanına istedi. Yusuf aleyhisselam Mısır hükümdarının elçisine:
- Efendine dön de ellerini kesen o kadınların zoru (hâli) neydi? Kendisine sor. Benim Rabbim onların hilelerinin ne olduğunu (ne söylediklerini ne yaptıklarını) elbette bilir, dedi.
Elçi, hükümdarın yanına dönüp Yusuf aleyhisselamın isteğini arz etti. Meseleyi araştıran hükümdar, o kadınları yanına getirtip:
- Yusuf’un nefsinden murad almak istediğiniz vakit ne halde idiniz? Onu Züleyha’nın emrine itaat etmeye teşvik ederken size karşı bir meylini hissettiniz mi? Kendisinde bir kötülük, şüphe götürür bir hareket gördünüz mü?” dedi.
Kadınlar:
- Hâşâ! Biz onun hiçbir kötü hâline, hiçbir günahına muttali olmadık, dediler. O mecliste bulunan Aziz’in hanımı Züleyha da:
- Şimdi hak ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murad almak istemiştim. O ise şüphesiz doğru söyleyenlerdendir, dedi.
Böylece Yusuf aleyhisselamın suçsuzluğu ve senelerdir zindanda suçsuz olarak kalmış olduğu ortaya çıktı.
Mısır hükümdarı, Yusuf aleyhisselama tekrar elçi gönderip:
- Onu bana getirin, kendisini has müsteşar edinip işlerimi ona bırakayım, dedi. Hükümdarın davetini kabul eden Yusuf aleyhisselam zindandan çıktı. Zindanın kapısına:
- Burası bela, musibet ve hüzün evi, dirilerin kabri, düşmanların sevinç, dostların tecrübe yeridir, diye yazdı.
Hizmet insanlarının bu bakımdan Hz. Yusuf aleyhisselam ile yakın bir kader birliği var. Kendi ülkesinde parya, garip, yalnız, değişik imtihanlara maruz kalmış, imtihandan imtihana atılmış ve sonra hapishaneler..
Hapishanelerin birer Medrese-i Yusufiye olması, irşadın oralarda olması Seyyidina Hz. Yusuf’un (as) ilk defa tevhidi orada haykırması, bu Hizmetlerin başlangıcının da böyle olması, böyle başlaması ve bu işin bir türlü bitmek bilmemesi, devam etmesi, Seyyidina Hz. Yusuf gibi ayrı bir hususiyetin onun medresesi olan hapishanede bugün de cereyan etmesi bakımından Hz. Yusuf ile Hizmet insanlarının çok sıkı bir alakası vardır.
Yusuf aleyhisselam hükümdarın sarayına varınca, hükümdar ona çok iltifatta bulundu. Hükümdar görmüş olduğu rüya ile ilgili ne gibi tedbirler alınması gerektiğini sordu.
Yusuf Aleyhisselam:
- Bolluk senelerinde çok ekip, ekinleri sapları ile beraber, başaklarıyla ambarlara koymalısın. Bu şekilde ekinler bozulmadan kalır, hem de saplar hayvanlarınız için yem olur. Halka da ekinlerinden ihtiyaçları kadarını yemelerini, geriye kalanını saklayıp korumalarını emretmelisin. Bu yiyecekler kıtlık senelerinde sizin ve çevredeki insanların ihtiyaçlarını karşılayacaktır, dedi.
Yusuf aleyhisselamın tavsiyeleri çok hoşuna giden hükümdar:
- Bu işleri yapmakta bana kim yardım eder? dedi.
Yusuf aleyhisselam ona:
- Arzın (Mısır’ın) hazinelerinin idare işini bana bırak. Ben onu korumaya muktedirim. Tasarruf yollarını bilirim, bu işi ben yaparım, buyurdu.
Yusuf aleyhisselamın teklifinden bir sene sonra Mısır Azîzi (Mâliye Nâzırı) öldü. Hükümdar, Hazreti Yusuf’u onun yerine Mâliye Nazırı yaptı. Mücevherlerle süslü taht ve taçlarla birlikte hazinelerin anahtarlarını ona teslim etti. Hükümdar bütün yetkilerini de ona verdi.
Yusuf aleyhisselam yetkileri eline alınca kıtlık senelerinin geleceğini düşünerek gerekli tedbirleri aldı. Gerekli gıda stoklarını yaptırdı. Bu stoklar için büyük depolar yaptırıp topladığı yiyecekleri buralarda depoladı. Hatta, Mısır Piramitlerini de yiyecekleri depolamak için Yusuf aleyhisselam’ın yaptırdığı söylenir.
Yedi sene olan bolluk seneleri geçip, peşinden bütün şiddetiyle kıtlık baş gösterdi. Kıtlığın ilk senesinde insanlar hazırladıkları yiyecekleri bitirdiler. Yusuf aleyhisselamdan para ile yiyecek satın almaya başladılar.
Yusuf aleyhisselam kim olursa olsun, kimseyi kayırmadan yiyecek almaya gelene bir deve yükünden fazla yiyecek vermezdi. Bu hususta adâletten asla ayrılmazdı. Mısır hükümdarı ve pek çok kimse onun adâleti ve güzel huyları sebebiyle Allahü Teâlâ’ya inanmışlardı.
Mısır’dan ve çevre ülkelerden olan insanlar akın akın gelip Yusuf aleyhisselamdan yiyecek alıyorlardı. Babası Yakup aleyhisselamın ve kardeşlerinin yaşadığı Ken’an diyârında da kıtlık baş gösterdiğinden Yakub aleyhisselam, Yusuf aleyhisselamın anne-baba bir kardeşi olan Bünyamin hâricindeki on oğlunu Mısır’a erzak almak üzere gönderdi. Yakup aleyhisselamın oğulları Mısır’a varınca hazret-i Yusuf onları tanıdı. Onlar ise, Hazret-i Yusuf’u tanıyamadılar.
Hazret-i Yusuf onların kim olduklarını, nereden geldiklerini sordu. Onlar:
- Biz Ken’an vilâyetindeniz. İhtiyar bir babanın on evlâdıyız. Babamızın ismi Yakub’dur. Beldemizde kıtlık var. Babamız bizi buraya erzak almaya gönderdi, dediler.
Yusuf Aleyhisselam:
- Şimdi babanız nerede ve kiminle beraberdir? diye tekrar sorunca, onlar da:
- Ken’an ilinde bizim en küçük kardeşimizle beraber kaldı. Babamızın küçük kardeşimizle aynı anadan olan çok sevdiği bir oğlu daha vardı. Kırda telef oldu. Onun derdinden Bünyamin adındaki küçük oğlunu yanından hiç ayırmaz. Oğlu Yusuf’a üzüntüsünden dolayı gözleri görmez oldu, dediler.
Yusuf aleyhisselam her bir kardeşi için birer deve yükü erzak hazırlattı. Onlardan almış olduğu paralarını da gizlice tekrar yüklerinin içine bıraktırdı. Gelecek sefere diğer kardeşlerini de getirmelerini istedi. Getirmedikleri takdirde erzak vermeyeceğini bildirdi.
Yakup aleyhisselamın oğulları Mısır’a varınca babalarına, Mısır Mâliye Nâzırı tarafından büyük ihsan ve iltifat gördüklerini anlattılar. Mısır Mâliye Nâzırının bir daha Mısır’a gittiklerinde kardeşleri Bünyamin’i de getirmelerini istediğini, aksi hâlde erzak vermeyeceğini söylediğini bildirdiler.
‘Yakup dedi ki: "Daha önce onun kardeşini size emanet ettiğim gibi bunu da size inanıp emanet edeyim, öyle mi?.. Fallâhu hayrun hâfizan ve huve erhamurrâhimin - En iyi koruyan Allah'tır ve O, merhametlilerin en merhametlisidir." (Yusuf Suresi, 64)
Yakup Aleyhisselam, Bünyamin’i göndermek istemiyordu. Evlatları yüklerini açtıkları zaman paralarının ihsan olarak yüklerinin içine konulduğunu gördüler. Bunun üzerine babalarına:
- Ey babamız! Daha ne istiyoruz, işte sermayemiz de bize iade edilmiş. Biz onunla tekrar ailemize zahire getiririz. Kardeşimizi de koruruz. Kardeşimizi götürmekle bir deve yükü zahire de fazla alırız. Bu seferki aldığımız zahire az bir ölçektir, bizi idare etmez, dediler.
‘Yakup şöyle cevap verdi: "Siz kendiniz helâk olmadıkça, onu bana getireceğinize dair Allah'ın huzurunda sağlam bir söz vermeden, ben asla onu sizinle göndermem!" Onlar kendisine kesin söz verince de dedi ki: "Allah Teâlâ da bu söylediklerimize şahittir, gözeticidir." (Yusuf Suresi, 66)
Bünyamin’i getireceklerine dair söz aldıktan sonra onlarla birlikte onu Mısır’a gönderdi. Kur’an-ı Kerim’in bildirmesiyle Yakup aleyhisselam onlara:
‘Ve "Evlatlarım!" diye ilave etti: "Şehre aynı kapıdan değil de ayrı ayrı kapılardan girin. Gerçi ben ne yapsam, Allah'tan gelecek takdiri önleyemem. Zira hüküm yetkisi, yalnız Allah'ındır. Onun içindir ki ben ancak O'na dayanır, O'na güvenirim. Tevekkül edenler de yalnız O'na dayanıp güvenmelidirler."
Babalarının kendilerine emrettiği şekilde ayrı ayrı kapılardan girerek onun emrini yerine getirdiler. Ama bu tedbir, Allah'ın kendileri hakkındaki takdiri karşısında hiçbir fayda sağlamadı. Sadece Yakup'un içindeki bir dileği açığa çıkarmış oldu. O, kendisine Biz öğrettiğimizden ötürü ilim sahibi idi. (Bunun içindir ki "Allah'tan gelecek takdiri önleyemem." demişti.) Fakat insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.’ (Yusuf Suresi, 67-68)
Yakup aleyhisselamın oğulları ikinci defa Mısır’a gittiler. Bünyamin’i Yusuf aleyhisselamın yanına getirdiler. Yusuf aleyhisselam kardeşlerine ikram ve ihsanlarda bulundu. Diğer kardeşlerinden ayrı olduğu sırada kardeşi Bünyamin’e kendisini tanıttı. Bir tedbirle onu göndermeyeceğini bildirdi.
Yusuf Aleyhisselam, Yüce Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de bildirmesiyle:
‘Her bir kardeşi için bir deve yükü erzak hazırlattı. Onların yüklerini hazırlatırken, su kabını, öz kardeşinin (Bünyamin’in) yükünün içine koydurdu. Kervan hareket edince de Yusuf'un görevlilerinden biri:
"Ey kafile! Durun, siz hırsızlık yapmışsınız!" diye nida etti.
Onlar geri dönüp geldiler ve:
"Mesele nedir, ne kaybettiniz ki, bizi suçluyorsunuz?" dediler.
Görevlilerden biri: "Hükümdarın su kabını kaybettik. Onu getirene bir deve yükü ödül var. Buna ben kefilim." dedi.
"Allah'a yemin olsun ki, biz ülkede fesat çıkarmak, nizamı bozmak için gelmedik, siz de bunu biliyorsunuz. Hele hırsız, hiç değiliz!" dediler.
Görevliler: "Peki, yalancı çıkarsanız, cezası ne?" dediler.
(Yakup aleyhisselamın oğulları:)
"Cezası, dediler, kimin yükünde çıkarsa, işte o onun cezasıdır (yani çalması sebebiyle kendisi rehin ve mahkûm olur)." Biz zalimleri böyle cezalandırırız!"
Yusuf, öz kardeşinin yükünden önce, öbürlerinin yüklerini aratmaya başladı. Sonra su kabını kardeşinin yükünden çıkarttı. İşte Biz Yusuf'a, kardeşini alıkoyması için böyle bir plan öğrettik. Yoksa, Allah dilemedikçe Hükümdarın kanununa göre, kardeşini alması uygun olmazdı. Biz dilediğimiz kimseleri pek üstün derecelere yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bir bilen bulunur.
Onlar: "Eğer o çalmışsa, zaten daha önce onun kardeşi de hırsızlık etmişti." dediler. Yusuf bu sözden duyduğu üzüntüyü içine attı ve onlara belli etmedi. İçinden de dedi ki:
"Asıl kötü durumda olan sizsiniz. İleri sürdüğünüz iddiaların gerçek yönünü Allah pek iyi biliyor ya, o yeter!"
Yusuf'un kardeşini alıkoyması karşısında, onlar şöyle dediler:
"Aziz vezir! Onun pîr-i fanî bir babası var (Bu küçük evladını kaybetmeye dayanamaz), onun yerine bizden istediğini alıkoy. Gerçekten seni anlayış gösteren, iyilik sever insanlardan olarak görüyoruz!"
Yusuf: "Biz malımızı kimin yanında bulmuşsak ancak onu alıkoyarız. Başkasını tutmaktan Allah'a sığınırım. Çünkü biz öyle yaparsak zalimler arasına girmiş oluruz!"
Ne zaman ki Yusuf'un onu vermesinden ümitlerini kestiler. Bir yana çekilip aralarında fısıldaşarak şöyle konuşmaya başladılar. Ağabeyleri (Şem’un) dedi ki:
"Allah'ı şahit tutarak babanıza kesin söz verdiğinizi ve daha önce Yusuf hakkında da işlediğiniz kusuru nasıl olur da bilmezlikten gelebilirsiniz? Ne yüzle döneceksiniz? Ben buradan bir adım bile atmam, ayrılmam; ancak babam bana izin verirse yahut hüküm verenlerin en hayırlısı olan Allah hükmünü bildirirse, o başka!"
"Siz dönün, babanıza deyin ki: "Sevgili babamız, bizler farkına varmadan oğlun inan ki hırsızlık etmiş. Biz ancak bildiğimize şahitlik ediyoruz. (Söz verdiğimiz zaman, bu durumun ortaya çıkacağını nereden bilebilirdik?) Gayb bize emanet edilmiş değil ki!"
"İnanmazsan, gittiğimiz şehrin ahalisine ve yine içinde geldiğimiz kafilede bulunanlara sor! Bütün samimiyetimizle ifade ediyoruz ki söylediğimiz, doğrunun ta kendisidir." (Yusuf Suresi, 70-82)
Yakup aleyhisselamın diğer oğulları Mısır’dan ayrılıp utanarak ve sıkılarak babalarına geldiler:
- Ey babamız! Muhakkak ki oğlun Bünyamin hırsızlık yaptı. Biz ancak gördüğümüze şâhitlik ederiz. Su kabının Bünyamin’in yükünden çıktığını gördük. Biz gaybı, yâni onun gerçekten çaldı mı, yoksa onun haberi olmadan eşyası arasına mı kondu? bilmeyiz. Eğer bize inanmazsan içinde bulunduğumuz (kendisinden döndüğümüz) şehre (Mısır halkına) da aralarında geldiğimiz kervana da sor. Biz hakikaten doğru söyleyicileriz, dediler.
Yakup aleyhisselam bu habere çok üzülüp, anlatılanlara inanmadı. Fakat:
- Artık bana düşen sabr-ı cemildir. Umulur ki, Allahü Teâlâ kaybettiklerimi bana getirir. Şüphesiz Allahü Teâlâ, Alîmdir, Hakîmdir, dedi.
Allahü Teâlâ’nın kendisini bu sıkıntıdan yakında kurtaracağına inanan Yakup aleyhisselam son derece üzüntülü ve kederli olmasına rağmen, hâlini Allahü Teâlâ’dan başkasına arz etmedi. Başına gelen musibetlere rağmen, daima sabırlı oldu.
Bir gün oğullarına kavuşacağını ümit eden Yakup Aleyhisselam:
- Ey oğullarım! Mısır’a gidin, Yusuf ile kardeşlerinden haber sorun. Allahü Teâlâ’nın fadl ve ihsânından ümit kesmeyin. Çünkü hakikat, kâfirler gürûhundan başkası Allahü Teâlâ’nın fadl ve rahmetinden ümit kesmez, dedi.
Yakup aleyhisselamın oğulları babalarının tavsiyesi üzerine üçüncü defa Mısır’a geldiler. Yusuf aleyhisselamın huzuruna varıp:
- Ey Azîz! Bize ve ailemize darlık, kıtlık, fakirlik ve açlık isabet etti. Çok az ve ehemmiyetsiz bir sermaye ile geldik. Bize daha önce tam bedelle verdiğin gibi tam ölçek ver. Sermayemizden eksik olan bu miktara karşılık olan zahireyi vermekle veya kardeşimizi iade etmek suretiyle hakkımızda ayrıca tasaddukta bulun. Zîrâ Allahü Teâlâ sadaka verenleri mükâfatlandırır.
Yusuf aleyhisselam onlara:
- Siz sonunun nereye varacağını bilmeden Yusuf’a ve kardeşine yaptığınız işin kötülüğünü anlayıp ondan tövbe ettiniz mi? dedi.
Bu sözler üzerine onlar bu kimsenin, kardeşleri Yusuf olabileceğini düşündüler. Ona Yusuf olup olmadığını sordular.
- Yoksa sen gerçekten Yusuf musun? dediler.
Yusuf Aleyhisselam, onların yalvarışlarını, çaresiz kaldıklarını görünce, kalbi inceldi. Merhametinden dolayı, kendisinin kardeşleri Yusuf olduğunu açıkladı.
- Evet, ben Yusuf’um ve bu kardeşim Bünyamin’dir. Allahü Teâlâ birbirimize kavuşturmakla bize ihsanda bulundu, dedi.
Kardeşleri Yusuf aleyhisselamın üstünlüğünü ve ona yaptıklarından dolayı günahkâr olduklarını kabul ettiler. Yusuf aleyhisselam onlara:
- Bugün size bir kınama ve ayıplama yoktur, dedi.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) de bu sözü kendisine zulüm eden Mekkelilere karşı söylemişti.
Mekke’nin fethi gerçekleştirildikten sonra herkes Rahmet Güneşi’nin etrafında toplanır ve O’nun gözünün içine bakarak kendileri hakkında vereceği kararı beklemeye başlarlar. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam), heyecan ve endişeyle bekleşen Mekkelilere:
“Şimdi size ne yapmamı umuyorsunuz?” diye sorar. Esasen O’nun nasıl merhametli, affedici ve civanmert bir insan olduğunu iyi bilen bazı Mekkeliler:
“Sen kerimsin, kerim oğlu kerimsin!” şeklinde karşılık verirler. O’nun hedefi ne sırf galip gelmek ne maddî zafer ne mal ne mülk, ne hükümdarlık, ne de toprak fethidir; O’nun hedefi, adaletin ikamesi, insanların kurtuluşu ve onların kalplerinin fethidir. Şefkat Peygamberi, o âna kadar düşmanlık yapan, senelerce kendisine ve Ashabına her türlü işkenceyi reva gören o insanlara karşı şöyle der:
“Kerimoğlu, kerimoğlu, kerîmoğlu kerim, İbrahim Halilullah oğlu, İshak oğlu Yakupoğlu Yusuf’tur.
Size bir zaman Hazreti Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi derim: ‘Daha önce yaptıklarınızdan dolayı bugün size kınama yoktur. Allah, sizi de affeder. O, Merhametlilerin En Merhametlisi’dir. Gidiniz, hepiniz hürsünüz/serbestsiniz!” (Buhârî, enbiyâ 18-19; menâkıb 13; Tirmizî, tefsir)
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
Efendimiz, Ramazan aylarında neler yaşadı? (4) [Dr. Ali Demirel]
Soru: “Peygamber Efendimiz’in hayatında dokuz Ramazan yaşadığını biliyoruz. Allah Resulü’nün yaşamış olduğu Ramazan aylarında mutlaka acı-tatlı pek çok hadise yaşanmıştır. Bu hadiselerden bahsedebilir misiniz?” (Murat B.)
Murat Bey’in sorusu üzerine Allah Resulü’nün (s.a.s.) Ramazan hatıralarını anlatmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Benî Gâmid, Kahtan’ın soyundan gelen Ezd kabilelerindendi. Gâmidoğulları temsilcileri, Peygamberimiz’in yanına hicretin 10. yılında, Ramazan ayınının sekizinde geldiler. On kişi idiler. Bakiyyu’l-Garkad’a indiler. Üzerlerinde en güzel elbiseleri vardı. Daha sonra Efendimiz’in yanına gittiler. İçlerinden yaşça en küçük olanını, hayvanlarının ve yüklerinin yanında bırakmışlardı. Ancak o kimse, uyuyakalmıştı. Bunu fırsat bilen bir hırsız gelip temsilcilerden birinin içerisinde elbisesi bulunan heybesini çaldı.
Bu arada Benî Gâmid heyeti, Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelip İslam’a girdiklerini dile getirdiler. Ardından Efendimiz heyettekilere geride bıraktıkları kimsenin uyuyakaldığını, bunu fark eden bir hırsızın heybeyi çaldığını, ancak bu heybenin tekrar onlara iade edileceği haberini verdi. Bunun üzerine konaklama yerine giden heyet her şeyin Allah Resulü’nen anlattığı gibi olduğunu öğrenince çok şaşırdılar ve Efendimiz’in peygamber olduğunu bir kere daha ikrar ettiler.
Allah Resulü, yeni müslüman olan bu heyete İslam’ı ve Kur’an’ı öğretmesi için Hz. Übeyy b. Ka’b’ı görevlendirdi. Daha sonra da heyet memleketlerine geri döndüler.
Benî Becîle Heyetinin Medine’ye gelişi (Hicrî 10, 11 Ramazan)
Bedevî bir hayat yaşayan Benî Becîle kabilesi mensupları komşu kabilelerle olduğu gibi zaman zaman kendi aralarında da savaşmışlar ve çeşitli kollara ayrılarak muhtelif bölgelere dağılıp oralardaki kabilelere iltihak etmişlerdir. Benî Becîle de diğer Arap kabileleri gibi putperest olup kendi putlarının yanı sıra kardeşleri Has’am kabilesinin putu Zülhalasa’ya da tapıyorlardı.
Hicri 10. yılın Ramazan ayında Medine’ye gelen 150 kişilik Becîle heyeti Efendimiz’le görüştü. Bir müddet Medine misafir edilen heyet daha sonra İslam’a girdiklerini açıkladılar. Becîle’nin bir kolu olan Ahmesliler de o günlerde 250 kişilik bir heyetle Medine’ye gelip Allah Resulü’ne bağlılık arzettiler. Her iki heyet mensuplarına da hediyeler verildi ve kabilenin zekâtlarını toplamak üzere de Ebû Süfyân (radıyallahu anh) görevlendirildi.
Medine’den Kervanı Takip İçin Hareket (Hicri 2, 12 Ramazan)
Kureyş, Muhacirlerin Mekke’de bırakmak zorunda kaldıkları mal ve mülklerine el koymuştu. Bunlar arasında ticaret açısından kıymetli gördüklerini de satmak için Şam’a götürüp değerlendirmek istiyordu. Kısaca Müslümanların malıyla yine Müslümanları vurma planları yapıyordu. Öyleyse Ebû Süfyân başkanlığında Şam’a giden Kureyş kervanı, mutlaka engellenmeli ve böylelikle onlara, sinsi planlarını rahat uygulama imkânı verilmemeliydi.
Bu tehlikeyi bertaraf etme adına Efendimiz bir ordu kurmak istedi. Medine’deki yaşlı genç herkes bu şerefe nail olmak istiyordu. Hatta çocuk denebilecek yaştaki insanlar bile. Onun için Efendimiz; Abdullah İbn Ömer, Üsâme İbn Zeyd, Râfi’ İbn Hadîc, Berâ İbn Âzib, Üseyd İbn Hudayr, Zeyd İbn Erkam, Zeyd İbn Sâbit ve Umeyr İbn Ebî Vakkâs gibi yaşı küçük olduğu hâlde kendisiyle birlikte gelmek isteyenlere seslenecek ve onlardan geri dönmelerini talep edecekti.
Yaşı küçük olduğu için arkadaşlarının geri çevrildiğini görenler, âdeta parmak uçları üzerinde yükselerek boylarını uzun göstermeye uğraşıyor ve birlikteliklerine son vermemek için büyükler sınıfında oldukları intibaını vermeye çalışıyorlardı.
Geride büyük bir burukluk, derin bir hüzün yaşıyorlardı. O’nunla birlikte gidemedikleri için gözyaşı döküyor ve haklarında verilen kararı feshedebilmek için âdeta yalvarıyorlardı. Bunu gören Umeyr İbn Ebî Vakkâs, hıçkırıklara boğulmuş; bir kenarda ağlıyordu. Onun bu hâlini gören ağabeyi Sa’d İbn Ebî Vakkâs yanına yaklaştı ve:
- Sana ne oldu, neyin var ey kardeşim, diye sordu.
Umeyr İbn Ebî Vakkâs:
- Resûlullah’ın, beni de küçük görüp bu kutlu yoldan alıkoyacağından korkuyorum. Hâlbuki ben, Allah’ın bana şehadet nasip edeceğini umuyor ve onun için de yola devam etmek istiyorum, dedi.
Çabaları netice vermişti; diğerlerine nispetle yaşı biraz daha olgun olan Umeyr İbn Ebî Vakkâs’a izin verilmişti. Elinde, uzunca bir kılıç vardı ve onu kuşanmakta zorlanıyordu. Ağabeyi geldi ve sevincinden uçacak gibi olan kardeşine yardım etti. Onu kuşanıp da giderken, kılıcın bir tarafı yerde sürükleniyordu.
Derken, bir pazar akşamı Efendimiz, Sükyâ denilen yerde ordunun son kontrollerini yaparak yola çıktı. Yanlarında sadece iki tane at, yetmiş tane de deve vardı. Nöbetleşe binerek yol alıyorlardı. Efendiler Efendisi de ashâbından farklı değildi; aynı deveye Hz. Ali ve Ebû Lübâbe ile nöbetleşe biniyordu. Hz. Ali ve Ebû Lübâbe:
- Sen bin yâ Resûlallah! Biz, Seninle birlikte yürürüz, diyerek kendi sıralarını vermek için ısrar etmişlerdi ama O (s.a.s.):
- Ne sizler yürüme konusunda benden daha güçlüsünüz, ne de Ben, vadedilen mükâfata sizlerden daha az ihtiyaç duyuyorum, diyerek bu teklifi geri çevirmişti.
Revhâ denilen yere geldiklerinede Efendimiz (s.a.s.), Ebû Lübâbe İbn Abdülmünzir’i Medine’ye geri gönderecek ve herhangi bir boşluğa meydan vermemek için onu Medine’de, yerine vekil tayin edecekti. Ebû Lübâbe, Medine’ye geri dönerken boynu bükük ayrılacaktı; ayrılmadan önce de, üzerindeki zırhı Efendiler Efendisi’ne bırakacak ve hüzün dolu adımlarla geri dönecekti.
Yola çıkmadaki ana hedef Kureyş’in kervanını takip olsa da atılan her adımda ashâb, yeni ve orijinal stratejilerle karşılaşıyordu. Zira kervanın geçeceği güzergâha doğru yürürken Efendimiz, Besbes İbn Amr ve Adiyy İbn Ebi’z-Zağbâ’yı öncü kuvvet olarak gönderecek ve onlar da tarif edilen mekâna ulaşıp gelişmelerden Efendimiz ve ashâbını haberdar edeceklerdi. Aynı zamanda, kendisiyle beraber bu sefere çıkanlara şöyle dua ediyordu:
- Allah’ım! Bu insanlar, yalın ayak; Sen onlara dayanma ve yol meşakkatlerine karşı tahammül gücü ver! Bunların üzerinde elbise yok; Sen onları giydir! Bunların elinde yiyecek imkânları da yok; Sen onları doyur! Ve bu insanlar yoksul; Sen onları fazl u kereminle zengin kıl!
[Dr. Ali Demirel] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
Murat Bey’in sorusu üzerine Allah Resulü’nün (s.a.s.) Ramazan hatıralarını anlatmaya kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Benî Gâmid, Kahtan’ın soyundan gelen Ezd kabilelerindendi. Gâmidoğulları temsilcileri, Peygamberimiz’in yanına hicretin 10. yılında, Ramazan ayınının sekizinde geldiler. On kişi idiler. Bakiyyu’l-Garkad’a indiler. Üzerlerinde en güzel elbiseleri vardı. Daha sonra Efendimiz’in yanına gittiler. İçlerinden yaşça en küçük olanını, hayvanlarının ve yüklerinin yanında bırakmışlardı. Ancak o kimse, uyuyakalmıştı. Bunu fırsat bilen bir hırsız gelip temsilcilerden birinin içerisinde elbisesi bulunan heybesini çaldı.
Bu arada Benî Gâmid heyeti, Peygamber Efendimiz’in huzuruna gelip İslam’a girdiklerini dile getirdiler. Ardından Efendimiz heyettekilere geride bıraktıkları kimsenin uyuyakaldığını, bunu fark eden bir hırsızın heybeyi çaldığını, ancak bu heybenin tekrar onlara iade edileceği haberini verdi. Bunun üzerine konaklama yerine giden heyet her şeyin Allah Resulü’nen anlattığı gibi olduğunu öğrenince çok şaşırdılar ve Efendimiz’in peygamber olduğunu bir kere daha ikrar ettiler.
Allah Resulü, yeni müslüman olan bu heyete İslam’ı ve Kur’an’ı öğretmesi için Hz. Übeyy b. Ka’b’ı görevlendirdi. Daha sonra da heyet memleketlerine geri döndüler.
Benî Becîle Heyetinin Medine’ye gelişi (Hicrî 10, 11 Ramazan)
Bedevî bir hayat yaşayan Benî Becîle kabilesi mensupları komşu kabilelerle olduğu gibi zaman zaman kendi aralarında da savaşmışlar ve çeşitli kollara ayrılarak muhtelif bölgelere dağılıp oralardaki kabilelere iltihak etmişlerdir. Benî Becîle de diğer Arap kabileleri gibi putperest olup kendi putlarının yanı sıra kardeşleri Has’am kabilesinin putu Zülhalasa’ya da tapıyorlardı.
Hicri 10. yılın Ramazan ayında Medine’ye gelen 150 kişilik Becîle heyeti Efendimiz’le görüştü. Bir müddet Medine misafir edilen heyet daha sonra İslam’a girdiklerini açıkladılar. Becîle’nin bir kolu olan Ahmesliler de o günlerde 250 kişilik bir heyetle Medine’ye gelip Allah Resulü’ne bağlılık arzettiler. Her iki heyet mensuplarına da hediyeler verildi ve kabilenin zekâtlarını toplamak üzere de Ebû Süfyân (radıyallahu anh) görevlendirildi.
Medine’den Kervanı Takip İçin Hareket (Hicri 2, 12 Ramazan)
Kureyş, Muhacirlerin Mekke’de bırakmak zorunda kaldıkları mal ve mülklerine el koymuştu. Bunlar arasında ticaret açısından kıymetli gördüklerini de satmak için Şam’a götürüp değerlendirmek istiyordu. Kısaca Müslümanların malıyla yine Müslümanları vurma planları yapıyordu. Öyleyse Ebû Süfyân başkanlığında Şam’a giden Kureyş kervanı, mutlaka engellenmeli ve böylelikle onlara, sinsi planlarını rahat uygulama imkânı verilmemeliydi.
Bu tehlikeyi bertaraf etme adına Efendimiz bir ordu kurmak istedi. Medine’deki yaşlı genç herkes bu şerefe nail olmak istiyordu. Hatta çocuk denebilecek yaştaki insanlar bile. Onun için Efendimiz; Abdullah İbn Ömer, Üsâme İbn Zeyd, Râfi’ İbn Hadîc, Berâ İbn Âzib, Üseyd İbn Hudayr, Zeyd İbn Erkam, Zeyd İbn Sâbit ve Umeyr İbn Ebî Vakkâs gibi yaşı küçük olduğu hâlde kendisiyle birlikte gelmek isteyenlere seslenecek ve onlardan geri dönmelerini talep edecekti.
Yaşı küçük olduğu için arkadaşlarının geri çevrildiğini görenler, âdeta parmak uçları üzerinde yükselerek boylarını uzun göstermeye uğraşıyor ve birlikteliklerine son vermemek için büyükler sınıfında oldukları intibaını vermeye çalışıyorlardı.
Geride büyük bir burukluk, derin bir hüzün yaşıyorlardı. O’nunla birlikte gidemedikleri için gözyaşı döküyor ve haklarında verilen kararı feshedebilmek için âdeta yalvarıyorlardı. Bunu gören Umeyr İbn Ebî Vakkâs, hıçkırıklara boğulmuş; bir kenarda ağlıyordu. Onun bu hâlini gören ağabeyi Sa’d İbn Ebî Vakkâs yanına yaklaştı ve:
- Sana ne oldu, neyin var ey kardeşim, diye sordu.
Umeyr İbn Ebî Vakkâs:
- Resûlullah’ın, beni de küçük görüp bu kutlu yoldan alıkoyacağından korkuyorum. Hâlbuki ben, Allah’ın bana şehadet nasip edeceğini umuyor ve onun için de yola devam etmek istiyorum, dedi.
Çabaları netice vermişti; diğerlerine nispetle yaşı biraz daha olgun olan Umeyr İbn Ebî Vakkâs’a izin verilmişti. Elinde, uzunca bir kılıç vardı ve onu kuşanmakta zorlanıyordu. Ağabeyi geldi ve sevincinden uçacak gibi olan kardeşine yardım etti. Onu kuşanıp da giderken, kılıcın bir tarafı yerde sürükleniyordu.
Derken, bir pazar akşamı Efendimiz, Sükyâ denilen yerde ordunun son kontrollerini yaparak yola çıktı. Yanlarında sadece iki tane at, yetmiş tane de deve vardı. Nöbetleşe binerek yol alıyorlardı. Efendiler Efendisi de ashâbından farklı değildi; aynı deveye Hz. Ali ve Ebû Lübâbe ile nöbetleşe biniyordu. Hz. Ali ve Ebû Lübâbe:
- Sen bin yâ Resûlallah! Biz, Seninle birlikte yürürüz, diyerek kendi sıralarını vermek için ısrar etmişlerdi ama O (s.a.s.):
- Ne sizler yürüme konusunda benden daha güçlüsünüz, ne de Ben, vadedilen mükâfata sizlerden daha az ihtiyaç duyuyorum, diyerek bu teklifi geri çevirmişti.
Revhâ denilen yere geldiklerinede Efendimiz (s.a.s.), Ebû Lübâbe İbn Abdülmünzir’i Medine’ye geri gönderecek ve herhangi bir boşluğa meydan vermemek için onu Medine’de, yerine vekil tayin edecekti. Ebû Lübâbe, Medine’ye geri dönerken boynu bükük ayrılacaktı; ayrılmadan önce de, üzerindeki zırhı Efendiler Efendisi’ne bırakacak ve hüzün dolu adımlarla geri dönecekti.
Yola çıkmadaki ana hedef Kureyş’in kervanını takip olsa da atılan her adımda ashâb, yeni ve orijinal stratejilerle karşılaşıyordu. Zira kervanın geçeceği güzergâha doğru yürürken Efendimiz, Besbes İbn Amr ve Adiyy İbn Ebi’z-Zağbâ’yı öncü kuvvet olarak gönderecek ve onlar da tarif edilen mekâna ulaşıp gelişmelerden Efendimiz ve ashâbını haberdar edeceklerdi. Aynı zamanda, kendisiyle beraber bu sefere çıkanlara şöyle dua ediyordu:
- Allah’ım! Bu insanlar, yalın ayak; Sen onlara dayanma ve yol meşakkatlerine karşı tahammül gücü ver! Bunların üzerinde elbise yok; Sen onları giydir! Bunların elinde yiyecek imkânları da yok; Sen onları doyur! Ve bu insanlar yoksul; Sen onları fazl u kereminle zengin kıl!
[Dr. Ali Demirel] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
KUR’ÂN’I ANLAMAK İÇİN [Ali Akpınar]
Bir önceki yazımızda, içinde bulunduğumuz Ramazan ayının ‘Kur’ân ayı’ olması hasebiyle; Kur’ân’a yönelmek, onun ruhunu, ahkâmını anlama gayretinde olmak gerektiğine değinmiştik. Çünkü Kur’ân öyle bir hazine-i İlâhiyedir ki onun mânâ ve muhtevası, i’câz ve ahkâmı hakkında bugüne kadar ifade edilen görüşler, düşünceler, açıklanması adına kaleme alınan ciltler dolusu eserler belki deryada bir damla mesabesindedir. Nitekim Allah (c.c) Lokman Sûresinin 27. ayetinde, “Yeryüzünde bulunan ağaçlar kalem olsa, yedi denizle desteklenen bir deniz de mürekkep olsa yine de Allah'ın sözleri yazmakla bitmezdi…” buyurarak bu hakikate dikkat çekmektedir. Müslümanın hayatında ihtiyaç duyduğu her şeyi (açık-kapalı) ihtiva eden, hakkı bâtıldan ayıran, insanı sırât-ı müstakîme sevk ederek hidâyete erdiren Kur’ân’ın, tenezzülât-ı ilahî olarak beşere kendi dilinde gönderilmesi, ilk mesajının ‘oku’ olması ve Allah’ın (c.c) Kur’ân’da defâatle “Düşünmez misiniz, akletmez misiniz, tefekkür etmez misiniz?” buyurması Kur’an’ın anlaşılmasının lüzûmunu ortaya koyar.
Hâliyle her şeyde olduğu gibi Kur’ân’a da hakiki manada yönelmenin, onu anlamanın ve ondan istifade etmenin de elbette belli usûl ve kâideleri vardır. Ezcümle:
İnanma- Niyet- Azim
Kur’ân’ı anlamak, onun ‘Allah Kelâmı olduğuna canu gönülden inanmaya, aşkla sevmeye ve ona yakîn derecesinde güvenmeye’ vâbestedir. Bu da niyet ve talebe bağlıdır. İnsan zerre kadar ön yargı taşımadan Kur’ân’a yönelir, ona hüsn-ü niyetle yani manâ ve muhtevasını doğru anlayıp ahkâmını hayatının bütün alanlarında Allah (c.c.) rızası için uygulama amacıyla yaklaşır, bu niyet ve talebini devamlı korursa Kur’ân da o insana hazinelerini açacaktır. Niyetin âlî olması kadar, ‘talepte ısrar, azim, kararlılık ve devamlılık’ da ona karşı duyduğumuz alâkanın göstergesi olarak Mütekellim-i Ezelî’nin icabetini celbedecek ve artık Kur’ân daha bir farklı duyulup okunur hâle gelecektir.
Kalp Safveti
Kur’ân’ın anlaşılmasında en büyük faktörlerden biri de ‘kalp safveti ve zihin berrâklığıdır.’ Kalp, ruh, akıl ve cismaniyetiyle bütünleşememiş, kirli bir gönüle ve malâyaniyat ile dolu bir zihne sahip insana karşı Kur’ân kıskanç davranır ve kendini açmaz. Ama Kur’ân’ın buyruklarına uyan, helâllerle yetinip haramdan uzak duran, gönlünü ve zihnini fuzulîyattan arındıran ve tüm lâtifeleriyle kendine yönelen insana karşı ise Kur’ân, pek cömert davranır ve sırlarını açar.
Siyer
Kur’ân’ı anlamada, onu hayatında yaşayıp canlı kılan ve bu bakımdan Kur’ân’ın ikizi mesâbesinde olan Efendimiz’in (s.a.v.) hayatı seniyyelerinin dikkate alınması, olmazsa olmaz bir kâidedir. İkisi ayrılmaz bir bütün gibidir, biri olmadan diğeri anlaşılamaz. Çünkü, Resûlullah’ın (s.a.v) hayatının her karesi âdeta ete kemiğe bürünmüş mücessem bir Kur’ân’dır. Nitekim, kendisine Efendimiz’in (s.a.v.) ahlâkı sorulan Hz. Âişe (r.anha) validemizin, “Siz hiç Kur’ân okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’ân’dı.” diyerek bu hakikati vurgulaması mü’minlere hatırlatıcı bir ikâz niteliği taşımasının yanında, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) Kur’ân’ı hayatında yaşayarak göstermesine ve sözleri ile eşsiz bir tefsir ve en temel kaynak olmasına da atıf vardır.
Dil
Kur’ân’ı anlamada bir diğer önemli husus da Kur’ân’ın dili olan, Arapçaya vukûfiyettir. Çünkü Kur’ân hem zaman üstü hem de mekân üstü enginlikleri olan Mûcizü’l-Beyan’dır. Üstad Bedîüzzaman hazretlerinin ifadesiyle; “Varlık kitabının ilâhî bir tercümesi, tekvinî emirlerin sesi-soluğu, eşya ve hadiseler çerçevesinde farklı dillerin hak söyleyen tercümânı, dünya ve ukbânın apaçık dilli müfessiri, göklerde ve yerde gizli İlâhî isimler hazinesinin keşşâfı, her şeyin arka planındaki esrarın sırlı anahtarı, öteler ve öteler ötesinin bu âlemde tecellî etmiş fasih lisanı, o pırıl pırıl hâliyle İslamiyet âlem-i manevisinin güneşi, temeli, hendesesi; ahiret âlemlerinin her şeyini gayet açık çizgileriyle ortaya koyan mukaddes haritası, Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) zât, sıfât, esmâ ve bütün muallâ şe’nlerinin sesi-sözü ve en vâzıh tefsiri, en kat’î beyanı; topyekûn insanlık âleminin yanıltmayan biricik mürebbîsi, nâzil olduğu günden beri İslâm âleminin havası, suyu, ziyası; bütün âlemlerin Rabb’i, Hâlık’ı bir Zât-ı Ecellü A’lâ’nın kelâmı, fermanı, hitâbıdır.”
Üstad Hazretlerinin bu enfes tarifinden de anlaşılacağı üzere böyle ulvî, kudsî, derûnî bir beyanın tercümesinin, meâlinin ya da tefsirinin Kur’ân’ın yerini tutmayacağı aşikârdır. Ancak, insanların soyları, cinsiyetleri, anlayış düzeyleri farklı olduğu gibi dilleri de farklı olduğundan, her insanın Kur’an’ı kendi kadr ve kapasitesi ölçüsünde anlayabilmesi için ayetlerin farklı dillerde meâllendirilmesi ve tefsirinin yapılması da bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın karşılanmasında en temel unsur, Kur’ân’ın dili Arapçaya bütün incelikleriyle vâkıf olabilmektir. Çünkü Kur’ân’ın medeniyet ülkesine adım atan insan, iyi bir Müslüman da olsa onun dilini bilmeden hakiki manada Kur’ân’ı anlayamaz.
Esbâb-ı nüzul
Esbâb-ı nüzulü yani ayetin iniş sebebini ve indirildiği zamanın ve mekânın hususiyetlerini bilmek, ayetlerin ihtiva ettiği mânâ ve ahkâmı anlamada ve ayetler arasında bağ kurmada oldukça önemlidir. Ancak esbâb-ı nüzûl her ne kadar her ayet için hususî gibi gözükse de onun ihtiva ettiği hükmün bütün zamanları, mekânları ve her zaman ve mekânın insanını bağlayıcı olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.
Meşguliyet
Kur’ân’ı anlamada ana dinamik, Kur’ân’la çok meşguliyettir. Kur’ân’ı, kendisine nâzil oluyor gibi, Allahü Teâlâ ile musahabe(konuşma) hâlinde olduğunu düşünerek okuma ve bunu her gün yapmak insana duyamayacağı esintileri duyuracak, göremediği güzellikleri gördürecek, bilmediği sırları bildirecektir. İmam Gazâlî hazretlerinin, “Kur’ân’ın mânâları hakkında düşünen kimsenin, fazla tekrara ihtiyacı olduğundan ayda bir hatim yapması kâfidir.” sözü, Kur’ân’la meşguliyetin asgari ölçüsünü bildirmektedir.
Tefsir
Özellikle çağını aşan tefsirler, tâlibin ufkunu açan, yolundakilerin ayrı ayrı derinliklere yelken açmasını sağlayan başucu kaynaklardır. Kanaât-i acizânemce tefsirlerin başında; ilhama dayalı olarak yazılan Risale-i Nûr’lar merkezde olmak üzere, bilhassa Hocaefendi’nin de sık sık sözlü-yazılı eserlerinde iktibaslar alarak bahsettiği ve yıllardır müzâkereli olarak talebelerine okuttuğu Taberi’nin Câmiü’l-Beyân’ı, Fahruddin Râzî’nin Mefâtihu’l-Gayb’ı, Zemâhşerî’nin Keşşâf’ı, Beyzâvî’nin Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl’i, Seyyid Kutub’un Fî Zılâli’l-Kur’ân’ı, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’ân Dili gibi eserlerin üzerinde derinlemesine çalışma, hem Kur’ân’a hürmetin hem de İlâhî beyanın anlaşılması ve yaşanması adına ciltlerce eserler için ömürlerini veren âlimlere karşı vefanın gereğidir. Ayrıca ayetler ve ayetlerin tefsirine dair yazılanlar ders halkası hâlinde müzâkere ve mütâlaa edildiğinde, meşrep, meslek, fıtrat farklılıklarına rağmen her insanın tek başına elde edemeyeceği mazhariyetlere ulaşarak İlâhî Kelâm’ın her sineye ayrı ayrı hitâbını ve mânâ içinde mânâ katmanlarının olduğunu müşâhede edecektir.
İhtiyaç duyma
Bütün bu usûl ve kâideler elbette nihâî değildir. Onların daha geniş tafsilatını ilgili eserlere havale ederek şu hususu zikretmeden geçemeyeceğim: Kur’ân’ın makâsıd-ı İlâhîsini kavramada ilk ve en önemli şart, onu anlamaya zaruret derecesinde ihtiyaç duymaya bağlıdır, aynen hava gibi, su gibi, yeme-içme gibi ve hatta ondan da öte ihtiyaca…
[Ali Akpınar] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
Hâliyle her şeyde olduğu gibi Kur’ân’a da hakiki manada yönelmenin, onu anlamanın ve ondan istifade etmenin de elbette belli usûl ve kâideleri vardır. Ezcümle:
İnanma- Niyet- Azim
Kur’ân’ı anlamak, onun ‘Allah Kelâmı olduğuna canu gönülden inanmaya, aşkla sevmeye ve ona yakîn derecesinde güvenmeye’ vâbestedir. Bu da niyet ve talebe bağlıdır. İnsan zerre kadar ön yargı taşımadan Kur’ân’a yönelir, ona hüsn-ü niyetle yani manâ ve muhtevasını doğru anlayıp ahkâmını hayatının bütün alanlarında Allah (c.c.) rızası için uygulama amacıyla yaklaşır, bu niyet ve talebini devamlı korursa Kur’ân da o insana hazinelerini açacaktır. Niyetin âlî olması kadar, ‘talepte ısrar, azim, kararlılık ve devamlılık’ da ona karşı duyduğumuz alâkanın göstergesi olarak Mütekellim-i Ezelî’nin icabetini celbedecek ve artık Kur’ân daha bir farklı duyulup okunur hâle gelecektir.
Kalp Safveti
Kur’ân’ın anlaşılmasında en büyük faktörlerden biri de ‘kalp safveti ve zihin berrâklığıdır.’ Kalp, ruh, akıl ve cismaniyetiyle bütünleşememiş, kirli bir gönüle ve malâyaniyat ile dolu bir zihne sahip insana karşı Kur’ân kıskanç davranır ve kendini açmaz. Ama Kur’ân’ın buyruklarına uyan, helâllerle yetinip haramdan uzak duran, gönlünü ve zihnini fuzulîyattan arındıran ve tüm lâtifeleriyle kendine yönelen insana karşı ise Kur’ân, pek cömert davranır ve sırlarını açar.
Siyer
Kur’ân’ı anlamada, onu hayatında yaşayıp canlı kılan ve bu bakımdan Kur’ân’ın ikizi mesâbesinde olan Efendimiz’in (s.a.v.) hayatı seniyyelerinin dikkate alınması, olmazsa olmaz bir kâidedir. İkisi ayrılmaz bir bütün gibidir, biri olmadan diğeri anlaşılamaz. Çünkü, Resûlullah’ın (s.a.v) hayatının her karesi âdeta ete kemiğe bürünmüş mücessem bir Kur’ân’dır. Nitekim, kendisine Efendimiz’in (s.a.v.) ahlâkı sorulan Hz. Âişe (r.anha) validemizin, “Siz hiç Kur’ân okumuyor musunuz? Onun ahlâkı Kur’ân’dı.” diyerek bu hakikati vurgulaması mü’minlere hatırlatıcı bir ikâz niteliği taşımasının yanında, Allah Resûlü’nün (s.a.v.) Kur’ân’ı hayatında yaşayarak göstermesine ve sözleri ile eşsiz bir tefsir ve en temel kaynak olmasına da atıf vardır.
Dil
Kur’ân’ı anlamada bir diğer önemli husus da Kur’ân’ın dili olan, Arapçaya vukûfiyettir. Çünkü Kur’ân hem zaman üstü hem de mekân üstü enginlikleri olan Mûcizü’l-Beyan’dır. Üstad Bedîüzzaman hazretlerinin ifadesiyle; “Varlık kitabının ilâhî bir tercümesi, tekvinî emirlerin sesi-soluğu, eşya ve hadiseler çerçevesinde farklı dillerin hak söyleyen tercümânı, dünya ve ukbânın apaçık dilli müfessiri, göklerde ve yerde gizli İlâhî isimler hazinesinin keşşâfı, her şeyin arka planındaki esrarın sırlı anahtarı, öteler ve öteler ötesinin bu âlemde tecellî etmiş fasih lisanı, o pırıl pırıl hâliyle İslamiyet âlem-i manevisinin güneşi, temeli, hendesesi; ahiret âlemlerinin her şeyini gayet açık çizgileriyle ortaya koyan mukaddes haritası, Cenâb-ı Hakk’ın (c.c.) zât, sıfât, esmâ ve bütün muallâ şe’nlerinin sesi-sözü ve en vâzıh tefsiri, en kat’î beyanı; topyekûn insanlık âleminin yanıltmayan biricik mürebbîsi, nâzil olduğu günden beri İslâm âleminin havası, suyu, ziyası; bütün âlemlerin Rabb’i, Hâlık’ı bir Zât-ı Ecellü A’lâ’nın kelâmı, fermanı, hitâbıdır.”
Üstad Hazretlerinin bu enfes tarifinden de anlaşılacağı üzere böyle ulvî, kudsî, derûnî bir beyanın tercümesinin, meâlinin ya da tefsirinin Kur’ân’ın yerini tutmayacağı aşikârdır. Ancak, insanların soyları, cinsiyetleri, anlayış düzeyleri farklı olduğu gibi dilleri de farklı olduğundan, her insanın Kur’an’ı kendi kadr ve kapasitesi ölçüsünde anlayabilmesi için ayetlerin farklı dillerde meâllendirilmesi ve tefsirinin yapılması da bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın karşılanmasında en temel unsur, Kur’ân’ın dili Arapçaya bütün incelikleriyle vâkıf olabilmektir. Çünkü Kur’ân’ın medeniyet ülkesine adım atan insan, iyi bir Müslüman da olsa onun dilini bilmeden hakiki manada Kur’ân’ı anlayamaz.
Esbâb-ı nüzul
Esbâb-ı nüzulü yani ayetin iniş sebebini ve indirildiği zamanın ve mekânın hususiyetlerini bilmek, ayetlerin ihtiva ettiği mânâ ve ahkâmı anlamada ve ayetler arasında bağ kurmada oldukça önemlidir. Ancak esbâb-ı nüzûl her ne kadar her ayet için hususî gibi gözükse de onun ihtiva ettiği hükmün bütün zamanları, mekânları ve her zaman ve mekânın insanını bağlayıcı olduğunu hatırdan çıkarmamak gerekir.
Meşguliyet
Kur’ân’ı anlamada ana dinamik, Kur’ân’la çok meşguliyettir. Kur’ân’ı, kendisine nâzil oluyor gibi, Allahü Teâlâ ile musahabe(konuşma) hâlinde olduğunu düşünerek okuma ve bunu her gün yapmak insana duyamayacağı esintileri duyuracak, göremediği güzellikleri gördürecek, bilmediği sırları bildirecektir. İmam Gazâlî hazretlerinin, “Kur’ân’ın mânâları hakkında düşünen kimsenin, fazla tekrara ihtiyacı olduğundan ayda bir hatim yapması kâfidir.” sözü, Kur’ân’la meşguliyetin asgari ölçüsünü bildirmektedir.
Tefsir
Özellikle çağını aşan tefsirler, tâlibin ufkunu açan, yolundakilerin ayrı ayrı derinliklere yelken açmasını sağlayan başucu kaynaklardır. Kanaât-i acizânemce tefsirlerin başında; ilhama dayalı olarak yazılan Risale-i Nûr’lar merkezde olmak üzere, bilhassa Hocaefendi’nin de sık sık sözlü-yazılı eserlerinde iktibaslar alarak bahsettiği ve yıllardır müzâkereli olarak talebelerine okuttuğu Taberi’nin Câmiü’l-Beyân’ı, Fahruddin Râzî’nin Mefâtihu’l-Gayb’ı, Zemâhşerî’nin Keşşâf’ı, Beyzâvî’nin Envâru’t-Tenzîl ve Esrâru’t-Te’vîl’i, Seyyid Kutub’un Fî Zılâli’l-Kur’ân’ı, Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’ân Dili gibi eserlerin üzerinde derinlemesine çalışma, hem Kur’ân’a hürmetin hem de İlâhî beyanın anlaşılması ve yaşanması adına ciltlerce eserler için ömürlerini veren âlimlere karşı vefanın gereğidir. Ayrıca ayetler ve ayetlerin tefsirine dair yazılanlar ders halkası hâlinde müzâkere ve mütâlaa edildiğinde, meşrep, meslek, fıtrat farklılıklarına rağmen her insanın tek başına elde edemeyeceği mazhariyetlere ulaşarak İlâhî Kelâm’ın her sineye ayrı ayrı hitâbını ve mânâ içinde mânâ katmanlarının olduğunu müşâhede edecektir.
İhtiyaç duyma
Bütün bu usûl ve kâideler elbette nihâî değildir. Onların daha geniş tafsilatını ilgili eserlere havale ederek şu hususu zikretmeden geçemeyeceğim: Kur’ân’ın makâsıd-ı İlâhîsini kavramada ilk ve en önemli şart, onu anlamaya zaruret derecesinde ihtiyaç duymaya bağlıdır, aynen hava gibi, su gibi, yeme-içme gibi ve hatta ondan da öte ihtiyaca…
[Ali Akpınar] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
Türk basınında kim darbeci? [Ali Emir Pakkan]
Gazeteci darbeci olur mu?
Samanyolu Televizyonuna bu suçlamayı Cumhuriyet gazetesi eski yönetmeni yaptı. Dikta rejiminin argümanlarını kullanarak!
Türk Basını, demokrasiyi koruma kollama sınavında hep sınıfta kaldı! 27 Mayıs’a (1960) destek verdi! Çankaya’da düzenlenen yuvarlak masa toplantılarına katılan gazetelerin sahipleri, yayın yönetmenleri ve başyazarları Milli Birlik Komitesi’ne biat etti. Utanmadan hazırlanan ortak bildiriye imza attılar.
Gazetecilerin en çok adının karıştığı darbe 12 Marttı. (1971) Yön, bir cuntanın (9 Martçılar) karargahıydı. Bakın Hasan Cemal o günleri nasıl anlatıyor:
“O tarihlerde darbenin peşindeydik. Özellikle Ankara’da askerle “organize işlerin” içindeydik. “ (25 Mart 2008, Milliyet)
12 Eylül’de (1980) ana akım gazeteler Kenan Evren’in emrindeydi. Tebrik kuyruğunun ilk sıralarında yayın yönetmenleri vardı. Evren, anılarında o görüşmeleri anlatıyor.
28 Şubat’ta (1997) tankların yerini gazete ve televizyonlar almıştı! Askerlerin gözünde onlar “silahsız kuvvetler”di. Orgeneral Çevik Bir, yayın toplantılarına giriyor, Genelkurmay’a çağrılan gazetecilere el altından kasetler veriliyordu! Sincan’da tanklar fotoğraf çekilebilsin diye iki defa yürütülüyordu!
2002’den sonra AKP iktidarını devirme girişimlerinde bazı gazeteciler yine “aktifti”. Özden Örnek ve Mustafa Balbay’ın günlüklerinde geçiyor. “Genç subaylar rahatsız” manşeti Cumhuriyet’e askerlerin talebi ile atılmıştı. Bugün AKP ile iş tutan bazı gazeteciler o gün Genelkurmay koridorlarından çıkmıyordu!
15 Temmuz 2016’ya gelince... Medya, artık tek parti medyasıydı!
Rüşvet çarkı ile beslenen “havuz gazeteleri” Türk basın tarihine utançla geçti! Algı operasyonlarını parçası oldular.
Yalan haberler derlenmeye kalksa ciltler tutar! Bu dönemde AKP Ergenekon ittifakı basına da yansıdı. Aydınlık ve Akit aynı kaynaktan beslendi.
Dik duran Zaman, Bugün ve STV gibi gruplara ise 2 satırlık yazılarla kilit vuruldu. Kimi “terörist” kimi “darbeci” ilan ediliverdi! Ülke dünya basın özgürlüğü listesinde Afrika ülkelerinin gerisine düştü.
O yüzden ... 15 Temmuz darbe girişiminden 2 yıl önce kapatılan STVye darbeci değil denecekse darbe mağduru denebilir. Kanal, diktaya giden yolda engel görülmüş ve kapatılmıştır! Samanyolu, Zaman ve Bugün Türk basın tarihinin yüzaklarıdır. Demokrasi ve hukuk mücadeleleri altın harflerle yazılacaktır..
[Ali Emir Pakkan] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
Samanyolu Televizyonuna bu suçlamayı Cumhuriyet gazetesi eski yönetmeni yaptı. Dikta rejiminin argümanlarını kullanarak!
Türk Basını, demokrasiyi koruma kollama sınavında hep sınıfta kaldı! 27 Mayıs’a (1960) destek verdi! Çankaya’da düzenlenen yuvarlak masa toplantılarına katılan gazetelerin sahipleri, yayın yönetmenleri ve başyazarları Milli Birlik Komitesi’ne biat etti. Utanmadan hazırlanan ortak bildiriye imza attılar.
Gazetecilerin en çok adının karıştığı darbe 12 Marttı. (1971) Yön, bir cuntanın (9 Martçılar) karargahıydı. Bakın Hasan Cemal o günleri nasıl anlatıyor:
“O tarihlerde darbenin peşindeydik. Özellikle Ankara’da askerle “organize işlerin” içindeydik. “ (25 Mart 2008, Milliyet)
12 Eylül’de (1980) ana akım gazeteler Kenan Evren’in emrindeydi. Tebrik kuyruğunun ilk sıralarında yayın yönetmenleri vardı. Evren, anılarında o görüşmeleri anlatıyor.
28 Şubat’ta (1997) tankların yerini gazete ve televizyonlar almıştı! Askerlerin gözünde onlar “silahsız kuvvetler”di. Orgeneral Çevik Bir, yayın toplantılarına giriyor, Genelkurmay’a çağrılan gazetecilere el altından kasetler veriliyordu! Sincan’da tanklar fotoğraf çekilebilsin diye iki defa yürütülüyordu!
2002’den sonra AKP iktidarını devirme girişimlerinde bazı gazeteciler yine “aktifti”. Özden Örnek ve Mustafa Balbay’ın günlüklerinde geçiyor. “Genç subaylar rahatsız” manşeti Cumhuriyet’e askerlerin talebi ile atılmıştı. Bugün AKP ile iş tutan bazı gazeteciler o gün Genelkurmay koridorlarından çıkmıyordu!
15 Temmuz 2016’ya gelince... Medya, artık tek parti medyasıydı!
Rüşvet çarkı ile beslenen “havuz gazeteleri” Türk basın tarihine utançla geçti! Algı operasyonlarını parçası oldular.
Yalan haberler derlenmeye kalksa ciltler tutar! Bu dönemde AKP Ergenekon ittifakı basına da yansıdı. Aydınlık ve Akit aynı kaynaktan beslendi.
Dik duran Zaman, Bugün ve STV gibi gruplara ise 2 satırlık yazılarla kilit vuruldu. Kimi “terörist” kimi “darbeci” ilan ediliverdi! Ülke dünya basın özgürlüğü listesinde Afrika ülkelerinin gerisine düştü.
O yüzden ... 15 Temmuz darbe girişiminden 2 yıl önce kapatılan STVye darbeci değil denecekse darbe mağduru denebilir. Kanal, diktaya giden yolda engel görülmüş ve kapatılmıştır! Samanyolu, Zaman ve Bugün Türk basın tarihinin yüzaklarıdır. Demokrasi ve hukuk mücadeleleri altın harflerle yazılacaktır..
[Ali Emir Pakkan] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
Katmer Kokulu Ramazanlar [Harun Tokak]
Gökteki ay gün gün eksiliyor.
Eksiliyoruz.
Ramazan da veda hazırlığında.
Üç aylar bitiyor.
Ömürler gibi…
Bizleri dünya gurbetinde bırakıp giden dedeler, nineler, analar, babalar gibi…
Her gün eksiliyoruz, yalnızlaşıyoruz.
Dün birlikte sahura kalktıklarımız birlikte bir sofranın etrafında toplandıklarımız bugün yoklar.
Yıllar geçtikçe simaları bile siliniyor.
Daha altı yaşında iken uçsuz bucaksız bir çöl yolculuğunda annesini kaybeden Kutlu Nebi’nin “annemin yüzünü unutmaktan korkuyorum” dediği gibi, sevdiklerimizin yüzlerini unutmaktan korkuyoruz.
Siyah beyaz eski fotoğraflar da olmasa bütün bütün unutacağız.
Sahilden uzaklaşan gemiler gibi hatıralar gittikçe uzaklaşıyor.
Dün, gaz lambasının loş ışığında mütevazı köy camisinde birlikte saf tuttuklarımız, yoklar artık.
Yanımız yöremiz boşalıyor.
Babamı kaybedeli çeyrek asır oldu.
Daha düne kadar toprak evde bizi bekleyip duran anam da bu meşum sürecin ilk günlerinde bizi bırakıp gitti.
Hatıralarımızın ışığı söndü.
Toprak evin kerpiçlerini kendi elleriyle kesen, çamurunu kendi elleri ile karan, taşlarını omuzlarında taşıyan, pencereden bakıp duran, küçük bahçesinde kanepeye oturup yolumuzu gözleyen anam da yok artık.
Duvarın bir köşesinde dayalı duran yaba, harman yerinde yıldızların altında yattığımız gecelerden, seher vakti esen poyrazlarda savurduğu harmanlardan haber veriyordu.
Hala aynı yerinde duruyor mu acaba.
Bir zamanlar, gün boyunca, bağda bahçede çalışan kadınların yorgun kolları, maharetli elleri ve tertemiz yüreklerinden dökülen coşkun türkülerle döndürdükleri değirmen taşları, bahçe yolunun iki kıyısında öylece duruyordu.
Onlar da yerinde duruyorlar mıdır?
Gecenin karanlığında, mahalleye yayılan o yanık türküler; kederleri, sevinçleri, gizli sevdaları, evlerin tadını, kızların ismetini, kahramanların kuvvetini söylerdi.
Kadınlar, kızlar yine o yanık türküleri söylüyorlar mıdır?
Yorgun duvarlarda ağır bir kolye gibi asılı duran sapsız kürek ve kazmalar geçmişte kendileri ile yapılan güzel işlerden ve güzel günlerden haber veriyordu.
Bahçedeki kayısı ağacının komşu avluya uzanan dalında asılı duran, üzerine yağan yağmurlarla küf bağlamış tırpan; yaz güneşinin darağacı gibi başımıza dikildiği dakikalarda, birlikte ekin biçtiği günleri yâd ediyordu.
Şimdi ne haldedir?
Bilhassa yazlar, bizim için biraz annemiz, biraz köyümüz, biraz da çocukluk anılarımızdı. Kendimizi bulmaya, çocukluklarımızı yaşamaya giderdik.
İşte bu çocukluk anılarının sergilendiği toprak evin ışığıydı anam.
Titrek bir ışık...
Sanki bin yıldan beri hep yanıp duran bir ışık.
“Bir gün o ışık sönecek, anılar karanlığa gömülecek” diyen sinsi bir his sızlatır dururdu yüreklerimizi…
Şimdi bütün mevsimler kış.
“Hazan ağlar baharımızda”
Sahur vakti, köyün yoksul evlerinin ışıkları bir bir yanardı.
Arap Osman’ın sahur davulu köyü inletirdi.
Ne güzel ne coşkuluydu çocukluğumuzun köy ramazanları.
O günler ne güzel günlerdi.
Daha ilk günden bir Ramazan neşvesi sarardı fukara köyü. Ruhaniyet yağardı toprak evlerin üzerine.
Göklerden melekler inerdi sanki.
Her akşam, mabedin şırıl şırıl akan şadırvanın başında toprak evlerden gelen iftariyelik katmerlerle açardık oruçlarımızı,
Bir yıl boyunca gaz lambasının aydınlattığı camide, ramazanda lüks lambası yanardı.
Caminin camlarından, köyün karanlık sokaklarına yayılırdı ışıklar.
Teravih vaktinde, yaşlısı genci, kadını kızı çamurlu yollardan akın ederdi mütevazı mabede.
Kadınlar, sadece Ramazan’da gelirlerdi.
Bütün köy halkı; kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla orada toplanırdı. Mütevazı mabet yıl boyunca kendine pek uğramamış yeni misafirlerine ayrı bir özen gösterirdi.
Mehmet Hoca'nın lüks lambasının tıslamaları arasında hicaz-hüzzam karışımı kıldırdığı teravih namazlarının hazzı hala damağımızda duruyor.
İlkokulu bitirdikten sonra şehir Ramazanları ile tanıştım.
Şehirde Ramazanlar daha bir başkaydı.
Camiler ışıl ışıldı. Mahyalar süslüyordu minareleri.
Bütün camilerde aynı anda başlayan ezanlar…
Her şey köyden çok farklıydı.
İzmir, Antalya, Van ve Ankara’dan sonra İstanbul Ramazanları ile tanıştım.
Diğer şehirler hemen birbirine yakındı. İstanbul Ramazanları ise bir başka güzellikteydi.
Son yıllarda farklı kurum ve kuruluşların iftar sofralarının menü zenginliğine farklı kesimlerin katılımları bambaşka bir zenginlik veriyordu.
Büyük otellerdeki kalabalık iftar sofralarında farklı kesimleri temsil eden iş adamları, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, sporcular...
Daha da önemlisi semavi dinlerin temsilcileri ve dini liderlerin katılımları da bu iftarlara ayrı bir renk katıyordu.
Epey bir zamandan beri Ermeni Patrikliği ve Musevi Hahambaşılığı da kalabalık gruplara iftar yemekleri vermeye başlamıştı.
Mehmet Altan’ın “işte Türkiye fotoğrafı bu” dediğini hatırlıyorum.
Nur Vergin’in “Bir kaç yıldan beri oruç tutmaya başladım. ''Müslümanlar beni ne zaman fark edecekler?'' diye düşünüyordum. Bugün bu fark edilmenin hazzını yaşıyorum.” Sözleri oldukça anlamlıydı.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in, “işte özlediğimiz Türkiye, barış çok da uzakta değil” dediği o güzel günler…
Son yıllarda iftar sofraları başta Avrupa Parlamentosu olma üzere dünyanın önemli merkezlerine taşınmıştı.
Galiba bu vesile ile ilk defa Avrupa Parlamentosu'nda ezan okunmuş, farklı dinlerden pek çok önemli simalar bir araya gelerek Evrensel Barış adına önemli mesajlar vermişlerdi.
Avustralya Parlamentosu'nda ve İngiltere Lordlar Kamarası'nda da iftar programları tertip edilmişti.
Amerika Başkanı Bush da Müslümanları Beyaz Saray'a iftara davet etmişti.
Bütün bunlar bize dünyanın ramazanlaştığını gösteriyordu. Ramazanın ruhaniyeti sarıyordu bütün bir dünyayı.
İftar sofraları unutulmaya yüz tutmuş barış medeniyetinin ilk kıvılcımlarını tutuşturmuş, yıllarca bir araya gelemeyenler, iftar sofralarında buluşmuş, küllenen bir kültürün alevleri ramazan akşamlarında yeniden harlanmıştı.
İftar topları, barış, sevgi ve dostluk için patlamaya, mahyalar da, aydınlık bir dünya için ışıldamaya başlamıştı.
Ülkemiz bir barış ve huzur cennetine dönmüştü.
Bunu çok gördüler.
Neyse…
O günler güzel günlerdi.
Allah nasıp ederse yarım kalan hayallerimizi tamamlamak için bir gün döneceğiz.
Sevdiklerimizin simaları yavaş yavaş silinse de, “İşte Türkiye fotoğrafı bu” sözleri hiç silinmeyecek şekilde hafızalara kazınacak.
Ama ben o gün yine çocukluğumdaki katmer kokulu ramazanları özleyeceğim.
Merhum Mukbil Özyörük Hoca: “Ne elektrik sobası ne de kalorifer; hiçbiri odun sobası kadar ısıtmıyor beni. Ben hâlâ odun pazarından gidip aldığım odunlarla iliklerime kadar ısındığım günleri arıyorum” demişti yıllar önce.
Nedense sobanın köz gibi kızardığını görmeden, odunların yanarken çıkardıkları çıtırtıları duymadan iliklerimize kadar ısınamıyoruz.
Nedense büyük şehirler sarmıyor bizi, hele gurbet şehirleri hiç ısıtmıyor yüreğimizi.
Belki de aşırı alıngan olduk…
Antalya’nın sıcağında, Sibirya'nın soğuğunda, İstanbul'un büyük otellerinde ve Avrupa Parlamentosunda iftar sofralarında bulundum.
Ama ben hâlâ köy camisinin şadırvanı başında su şırıltılarına karışan katmer kokulu ramazanları özlüyorum.
Başta Yusuflar olmak üzere sevdiklerimize ve özlemlerimize ramazan bitmeden kavuşmamız dileği ile
Eksiliyoruz.
Ramazan da veda hazırlığında.
Üç aylar bitiyor.
Ömürler gibi…
Bizleri dünya gurbetinde bırakıp giden dedeler, nineler, analar, babalar gibi…
Her gün eksiliyoruz, yalnızlaşıyoruz.
Dün birlikte sahura kalktıklarımız birlikte bir sofranın etrafında toplandıklarımız bugün yoklar.
Yıllar geçtikçe simaları bile siliniyor.
Daha altı yaşında iken uçsuz bucaksız bir çöl yolculuğunda annesini kaybeden Kutlu Nebi’nin “annemin yüzünü unutmaktan korkuyorum” dediği gibi, sevdiklerimizin yüzlerini unutmaktan korkuyoruz.
Siyah beyaz eski fotoğraflar da olmasa bütün bütün unutacağız.
Sahilden uzaklaşan gemiler gibi hatıralar gittikçe uzaklaşıyor.
Dün, gaz lambasının loş ışığında mütevazı köy camisinde birlikte saf tuttuklarımız, yoklar artık.
Yanımız yöremiz boşalıyor.
Babamı kaybedeli çeyrek asır oldu.
Daha düne kadar toprak evde bizi bekleyip duran anam da bu meşum sürecin ilk günlerinde bizi bırakıp gitti.
Hatıralarımızın ışığı söndü.
Toprak evin kerpiçlerini kendi elleriyle kesen, çamurunu kendi elleri ile karan, taşlarını omuzlarında taşıyan, pencereden bakıp duran, küçük bahçesinde kanepeye oturup yolumuzu gözleyen anam da yok artık.
Duvarın bir köşesinde dayalı duran yaba, harman yerinde yıldızların altında yattığımız gecelerden, seher vakti esen poyrazlarda savurduğu harmanlardan haber veriyordu.
Hala aynı yerinde duruyor mu acaba.
Bir zamanlar, gün boyunca, bağda bahçede çalışan kadınların yorgun kolları, maharetli elleri ve tertemiz yüreklerinden dökülen coşkun türkülerle döndürdükleri değirmen taşları, bahçe yolunun iki kıyısında öylece duruyordu.
Onlar da yerinde duruyorlar mıdır?
Gecenin karanlığında, mahalleye yayılan o yanık türküler; kederleri, sevinçleri, gizli sevdaları, evlerin tadını, kızların ismetini, kahramanların kuvvetini söylerdi.
Kadınlar, kızlar yine o yanık türküleri söylüyorlar mıdır?
Yorgun duvarlarda ağır bir kolye gibi asılı duran sapsız kürek ve kazmalar geçmişte kendileri ile yapılan güzel işlerden ve güzel günlerden haber veriyordu.
Bahçedeki kayısı ağacının komşu avluya uzanan dalında asılı duran, üzerine yağan yağmurlarla küf bağlamış tırpan; yaz güneşinin darağacı gibi başımıza dikildiği dakikalarda, birlikte ekin biçtiği günleri yâd ediyordu.
Şimdi ne haldedir?
Bilhassa yazlar, bizim için biraz annemiz, biraz köyümüz, biraz da çocukluk anılarımızdı. Kendimizi bulmaya, çocukluklarımızı yaşamaya giderdik.
İşte bu çocukluk anılarının sergilendiği toprak evin ışığıydı anam.
Titrek bir ışık...
Sanki bin yıldan beri hep yanıp duran bir ışık.
“Bir gün o ışık sönecek, anılar karanlığa gömülecek” diyen sinsi bir his sızlatır dururdu yüreklerimizi…
Şimdi bütün mevsimler kış.
“Hazan ağlar baharımızda”
Sahur vakti, köyün yoksul evlerinin ışıkları bir bir yanardı.
Arap Osman’ın sahur davulu köyü inletirdi.
Ne güzel ne coşkuluydu çocukluğumuzun köy ramazanları.
O günler ne güzel günlerdi.
Daha ilk günden bir Ramazan neşvesi sarardı fukara köyü. Ruhaniyet yağardı toprak evlerin üzerine.
Göklerden melekler inerdi sanki.
Her akşam, mabedin şırıl şırıl akan şadırvanın başında toprak evlerden gelen iftariyelik katmerlerle açardık oruçlarımızı,
Bir yıl boyunca gaz lambasının aydınlattığı camide, ramazanda lüks lambası yanardı.
Caminin camlarından, köyün karanlık sokaklarına yayılırdı ışıklar.
Teravih vaktinde, yaşlısı genci, kadını kızı çamurlu yollardan akın ederdi mütevazı mabede.
Kadınlar, sadece Ramazan’da gelirlerdi.
Bütün köy halkı; kadınıyla, erkeğiyle, çocuğuyla orada toplanırdı. Mütevazı mabet yıl boyunca kendine pek uğramamış yeni misafirlerine ayrı bir özen gösterirdi.
Mehmet Hoca'nın lüks lambasının tıslamaları arasında hicaz-hüzzam karışımı kıldırdığı teravih namazlarının hazzı hala damağımızda duruyor.
İlkokulu bitirdikten sonra şehir Ramazanları ile tanıştım.
Şehirde Ramazanlar daha bir başkaydı.
Camiler ışıl ışıldı. Mahyalar süslüyordu minareleri.
Bütün camilerde aynı anda başlayan ezanlar…
Her şey köyden çok farklıydı.
İzmir, Antalya, Van ve Ankara’dan sonra İstanbul Ramazanları ile tanıştım.
Diğer şehirler hemen birbirine yakındı. İstanbul Ramazanları ise bir başka güzellikteydi.
Son yıllarda farklı kurum ve kuruluşların iftar sofralarının menü zenginliğine farklı kesimlerin katılımları bambaşka bir zenginlik veriyordu.
Büyük otellerdeki kalabalık iftar sofralarında farklı kesimleri temsil eden iş adamları, akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, sporcular...
Daha da önemlisi semavi dinlerin temsilcileri ve dini liderlerin katılımları da bu iftarlara ayrı bir renk katıyordu.
Epey bir zamandan beri Ermeni Patrikliği ve Musevi Hahambaşılığı da kalabalık gruplara iftar yemekleri vermeye başlamıştı.
Mehmet Altan’ın “işte Türkiye fotoğrafı bu” dediğini hatırlıyorum.
Nur Vergin’in “Bir kaç yıldan beri oruç tutmaya başladım. ''Müslümanlar beni ne zaman fark edecekler?'' diye düşünüyordum. Bugün bu fark edilmenin hazzını yaşıyorum.” Sözleri oldukça anlamlıydı.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in, “işte özlediğimiz Türkiye, barış çok da uzakta değil” dediği o güzel günler…
Son yıllarda iftar sofraları başta Avrupa Parlamentosu olma üzere dünyanın önemli merkezlerine taşınmıştı.
Galiba bu vesile ile ilk defa Avrupa Parlamentosu'nda ezan okunmuş, farklı dinlerden pek çok önemli simalar bir araya gelerek Evrensel Barış adına önemli mesajlar vermişlerdi.
Avustralya Parlamentosu'nda ve İngiltere Lordlar Kamarası'nda da iftar programları tertip edilmişti.
Amerika Başkanı Bush da Müslümanları Beyaz Saray'a iftara davet etmişti.
Bütün bunlar bize dünyanın ramazanlaştığını gösteriyordu. Ramazanın ruhaniyeti sarıyordu bütün bir dünyayı.
İftar sofraları unutulmaya yüz tutmuş barış medeniyetinin ilk kıvılcımlarını tutuşturmuş, yıllarca bir araya gelemeyenler, iftar sofralarında buluşmuş, küllenen bir kültürün alevleri ramazan akşamlarında yeniden harlanmıştı.
İftar topları, barış, sevgi ve dostluk için patlamaya, mahyalar da, aydınlık bir dünya için ışıldamaya başlamıştı.
Ülkemiz bir barış ve huzur cennetine dönmüştü.
Bunu çok gördüler.
Neyse…
O günler güzel günlerdi.
Allah nasıp ederse yarım kalan hayallerimizi tamamlamak için bir gün döneceğiz.
Sevdiklerimizin simaları yavaş yavaş silinse de, “İşte Türkiye fotoğrafı bu” sözleri hiç silinmeyecek şekilde hafızalara kazınacak.
Ama ben o gün yine çocukluğumdaki katmer kokulu ramazanları özleyeceğim.
Merhum Mukbil Özyörük Hoca: “Ne elektrik sobası ne de kalorifer; hiçbiri odun sobası kadar ısıtmıyor beni. Ben hâlâ odun pazarından gidip aldığım odunlarla iliklerime kadar ısındığım günleri arıyorum” demişti yıllar önce.
Nedense sobanın köz gibi kızardığını görmeden, odunların yanarken çıkardıkları çıtırtıları duymadan iliklerimize kadar ısınamıyoruz.
Nedense büyük şehirler sarmıyor bizi, hele gurbet şehirleri hiç ısıtmıyor yüreğimizi.
Belki de aşırı alıngan olduk…
Antalya’nın sıcağında, Sibirya'nın soğuğunda, İstanbul'un büyük otellerinde ve Avrupa Parlamentosunda iftar sofralarında bulundum.
Ama ben hâlâ köy camisinin şadırvanı başında su şırıltılarına karışan katmer kokulu ramazanları özlüyorum.
Başta Yusuflar olmak üzere sevdiklerimize ve özlemlerimize ramazan bitmeden kavuşmamız dileği ile
[Harun Tokak] 15.5.2020 [Samanyolu Haber]
Ramazan ayının topluma katkıları [Prof. Dr. Muhittin Akgül]
Şüphesiz ki ibadetlerin hem insanın ruh ve bedenine hem de topluma yansıyan yönleri vardır. Oruç, çok yönlü olan bir ibadettir. Topluma yönelik katkılarının başında, birlik ve beraberliği sağlaması gelmektedir.
Oruç sayesinde mü’min, toplumda farklı pekçok ortak bağ kurar. Mesela bütün oruçluların aynı anda oruca başlamaları, akşam iftar vaktini beraberce beklemeleri, sahura kalkmaları, teravihi cemaatle kılmaları, kadir gecesini ihya etmeleri, beraberce bayrama girmeleri gibi oldukça geniş bir yelpazede birlik ve beraberlik olur; bu da insan ruhunda, diğer insanlarla yakınlaşmaya, sevgiye ve kardeşliğe vesile olur. Böylece insanlar, bir vücudun farklı organları haline gelmiş olur. Böylesine ulvi bir düşünceye sahip olan kimselerde, bir birlik ve beraberlik kurulur.
Aynı zamanda iftar ve sahur sofralarında, aile fertlerinin aynı şeyi bekleyişleri, aynı şeye odaklanmaları, onları ortak bir noktaya yönlendirir ve aralarında gayr-i ihtiyari yakınlaşmaya vesile olur. Bu iftar bekleme hali, daha ziyade aile fertleri arasındaki sevgi ve muhabbeti artırma, yani ailenin daha sağlam temeller üzerinde kurulmasını gerçekleştirme bakımından oldukça önemlidir.
Aynı zamanda Ramazan Ayı iftarları, diğer insanlarla bağlar kurmaya ve yakınlaşmalara da iyi bir vesiledir. Yabancı bir ülkede, farklı inanç gruplarını iftar sofrasına davet etme, onlara da iftar bereketini anlatma ve hatırlatma, o güne kadar bir araya gelme imkanı bulamayanlar için de, oldukça güzel bir fırsat mevsimidir. Bu vesileyle, hem İslam’ın cömertliği, paylaşma duygusu, birlik ve beraberlik vurgusu gösterilmiş, hem de gelecek adına köprüler kurulmuş olur. Bu Ay vesilesiyle kurulan irtibatlar ve yakınlaşmalar, daha sonraki tanışmaların da bir ön pratiği olur.
Oruç ibadeti aynı zamanda muhtaç ve fakirlerin halini bizlere hatırlatır. Hayatını en seçkin ve lüks yemeklerle devam ettiren, hiç aç-susuz kalmayan, açlığın sıkıntısını hiç hissetmeyen, hatta belki açlığın nasıl bir şey olduğunu bile bilmeyen zengini, oruç sayesinde belirli günlerinde aç-susuz bırakarak, açlığın ve susuzluğun nasıl zor bir durum olduğunu öğretir. Böylelikle zengin, fakirin durumunu yakından anlar, aç-susuz kalmanın insana ne kadar zor geldiğini yeniden hatırlar ve diğer zamanlarda muhtaç kimselerin yardımına koşarken daha istekli ve bilinçli hale gelmiş olur.
Böylesine bir empatiyle, mü’minlerde cömertlik ve yardımseverlik duygusu daha geniş ve hızlı olarak gelişir. Toplumdaki zenginlerde, fakirlere karşı olan bu yardımlaşma hareketi, zenginlere karşı zaman zaman meydana gelen antipatiyi engeller, haset ve kin duygularını ortadan kaldırır ve zengin-fakir arasındaki uçurumu azaltarak, toplumda gerçek anlamda bir huzur ortamı oluşturur. Böylece konuyla ilgili olarak Allah Resûlü’nün (s.a.s.): “Kendisi tok iken, komşusu aç olan, bizden değildir.” (Ahmed b. Hanbel) sözündeki tehditten de, zengin mü’min kendisini korumuş olur.
Oruç ibadeti aynı zamanda, İslam’da çok da hoş görülmeyen, başkalarına el açma ve dilencilik yapma davranışının, azalmasına ve zamanla yok olmasına yardımcı olur.
Evet oruç ibadetiyle nefsini terbiye eden, sıkıntılara katlanan, açlığa ve susuzluğa göğüs geren insan, zorluklara, açlığa belli bir sürede olsa katlanma güç ve sabrı gelişir. Zaman zaman başına gelebilecek açlık ve susuzluk, onu hemen bunları bulmaya, bulamadığında da dilenmeye götürmez. Uzun süre aç kalsa, susuz kalsa da, mü’min bir kimse izzet ve haysiyetini, gurur ve onurunu feda edip, başkasına el açmaz bir hale gelir.
Aksine hayatında hiç aç kalmamış, açlığın ve susuzluğun derdini çekmemiş, sabahtan akşama kadar yeme-içmeden kendisini engellemeyi denememiş bir insan, başına gelen muhtemel bir açlık ve fakirlik karşısında, bütün izzet ve şerefini ayaklar altına alarak, kapı kapı dilenmeye başlar.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 15.5.2020 [TR724]
Oruç sayesinde mü’min, toplumda farklı pekçok ortak bağ kurar. Mesela bütün oruçluların aynı anda oruca başlamaları, akşam iftar vaktini beraberce beklemeleri, sahura kalkmaları, teravihi cemaatle kılmaları, kadir gecesini ihya etmeleri, beraberce bayrama girmeleri gibi oldukça geniş bir yelpazede birlik ve beraberlik olur; bu da insan ruhunda, diğer insanlarla yakınlaşmaya, sevgiye ve kardeşliğe vesile olur. Böylece insanlar, bir vücudun farklı organları haline gelmiş olur. Böylesine ulvi bir düşünceye sahip olan kimselerde, bir birlik ve beraberlik kurulur.
Aynı zamanda iftar ve sahur sofralarında, aile fertlerinin aynı şeyi bekleyişleri, aynı şeye odaklanmaları, onları ortak bir noktaya yönlendirir ve aralarında gayr-i ihtiyari yakınlaşmaya vesile olur. Bu iftar bekleme hali, daha ziyade aile fertleri arasındaki sevgi ve muhabbeti artırma, yani ailenin daha sağlam temeller üzerinde kurulmasını gerçekleştirme bakımından oldukça önemlidir.
Aynı zamanda Ramazan Ayı iftarları, diğer insanlarla bağlar kurmaya ve yakınlaşmalara da iyi bir vesiledir. Yabancı bir ülkede, farklı inanç gruplarını iftar sofrasına davet etme, onlara da iftar bereketini anlatma ve hatırlatma, o güne kadar bir araya gelme imkanı bulamayanlar için de, oldukça güzel bir fırsat mevsimidir. Bu vesileyle, hem İslam’ın cömertliği, paylaşma duygusu, birlik ve beraberlik vurgusu gösterilmiş, hem de gelecek adına köprüler kurulmuş olur. Bu Ay vesilesiyle kurulan irtibatlar ve yakınlaşmalar, daha sonraki tanışmaların da bir ön pratiği olur.
Oruç ibadeti aynı zamanda muhtaç ve fakirlerin halini bizlere hatırlatır. Hayatını en seçkin ve lüks yemeklerle devam ettiren, hiç aç-susuz kalmayan, açlığın sıkıntısını hiç hissetmeyen, hatta belki açlığın nasıl bir şey olduğunu bile bilmeyen zengini, oruç sayesinde belirli günlerinde aç-susuz bırakarak, açlığın ve susuzluğun nasıl zor bir durum olduğunu öğretir. Böylelikle zengin, fakirin durumunu yakından anlar, aç-susuz kalmanın insana ne kadar zor geldiğini yeniden hatırlar ve diğer zamanlarda muhtaç kimselerin yardımına koşarken daha istekli ve bilinçli hale gelmiş olur.
Böylesine bir empatiyle, mü’minlerde cömertlik ve yardımseverlik duygusu daha geniş ve hızlı olarak gelişir. Toplumdaki zenginlerde, fakirlere karşı olan bu yardımlaşma hareketi, zenginlere karşı zaman zaman meydana gelen antipatiyi engeller, haset ve kin duygularını ortadan kaldırır ve zengin-fakir arasındaki uçurumu azaltarak, toplumda gerçek anlamda bir huzur ortamı oluşturur. Böylece konuyla ilgili olarak Allah Resûlü’nün (s.a.s.): “Kendisi tok iken, komşusu aç olan, bizden değildir.” (Ahmed b. Hanbel) sözündeki tehditten de, zengin mü’min kendisini korumuş olur.
Oruç ibadeti aynı zamanda, İslam’da çok da hoş görülmeyen, başkalarına el açma ve dilencilik yapma davranışının, azalmasına ve zamanla yok olmasına yardımcı olur.
Evet oruç ibadetiyle nefsini terbiye eden, sıkıntılara katlanan, açlığa ve susuzluğa göğüs geren insan, zorluklara, açlığa belli bir sürede olsa katlanma güç ve sabrı gelişir. Zaman zaman başına gelebilecek açlık ve susuzluk, onu hemen bunları bulmaya, bulamadığında da dilenmeye götürmez. Uzun süre aç kalsa, susuz kalsa da, mü’min bir kimse izzet ve haysiyetini, gurur ve onurunu feda edip, başkasına el açmaz bir hale gelir.
Aksine hayatında hiç aç kalmamış, açlığın ve susuzluğun derdini çekmemiş, sabahtan akşama kadar yeme-içmeden kendisini engellemeyi denememiş bir insan, başına gelen muhtemel bir açlık ve fakirlik karşısında, bütün izzet ve şerefini ayaklar altına alarak, kapı kapı dilenmeye başlar.
[Prof. Dr. Muhittin Akgül] 15.5.2020 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Muhittin Akgül
Kaydol:
Yorumlar (Atom)