Duanın metafiziği ve hizmeti bitirmek... [Veysel AYHAN]

Gazeteci Veysel Ayhan, duanın ehemmiyeti ve 'dua ederkenki halimizi' ele aldı. Ayhan'a göre bugünkü duaların çok farklı ehemmiyeti var.

“Dua; bir çağrı, bir yakarış ve küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, arzdan, arzlılardan semalar ötesine bir yöneliş, bir talep, bir niyaz ve bir iç dökmedir.” Bediüzzaman hazretleri “Hattâ denilebilir ki, sebeb-i hilkat-i âlemin birisi de duadır.” der ve sonra “Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü vesselâmın  duası, bir sebeb-i hilkat-i âlemdir.” diyerek varlığın Efendimiz’in(sav) duasıyla vücud bulduğunu ifade eder.  Bediüzzaman Hazretleri zaten bir dua insanıdır. Tüm hayatı dua endeksliydi desek abartmış olmayız. Duanın önemini şu cümlesiyle ifade eder: “Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.” Bir başka yerde: “Ey âciz insan ve ey fakir beşer! Dua gibi hazine-i rahmetin anahtarı ve tükenmez bir kuvvetin medârı olan bir vesileyi elden bırakma” der.

ALLAH NAZARINDAKİ DEĞERİMİZİ TEST EDELİM

Furkan suresi 77. ayet Bediüzzaman Hazretlerinin sözlerini teyid eder: "Eğer duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?" (25/77 )  Bu, şu demek. Yani sizin duanız yoksa, Allah’a yöneliş ve teveccühünüz yoksa Cenab-ı Hakk’ın nazarında bir değer ifade etmezsiniz. Değer ifade eden tek hazine duadır: “Allah’a duadan daha değerli bir şey yoktur”(Tirmizî, De’avât, 1)

Mesela test edeyim: Acaba Allah’ın nazarında bir değerim var mı, yok mu? Bunu bulmak çok kolay: Allah’a ne kadar dua ediyorum? Ne kadar zihnen murad-ı ilahiyi araştırıyorum? Allah’a saygısızlık etmekten ne kadar korkuyor, çekiniyorum? Allah’ın lütuflarını ne kadar fark edebiliyor ve bunlara na kadar teşekkür ediyorum? İşte o kadar nazar-ı ilahide değerliyim.

Duam yoksa Allah nazarında bir hiçim yani.

CEMAATİN DEĞERİ

Dua bir kriter olarak insanın nazar-ı ilahideki değerini gösterdiği gibi bir cemaatin de ehemmiyetini ve değerini ifade eder. Bir cemaatin kıymeti ve büyüklüğü o cemaat fertlerinin dua toplamından ibarettir. Diyelim ki 100 kişiden oluşan bir cemaatiz. Ama bu cemaatte Allah’a teveccüh eden, Allah rızasını arayan 10 kişi var. O zaman cemaat olarak değerimiz 10’dan ibarettir. 1 Milyonluk bir cemaatiz. Ama Allah’a teveccüh eden, dua eden, yalvaran sadece 100 kişi var. O zaman biz 1 milyonluk bir cemaat olduğumuzu söyleyemeyiz. Ancak 100 kişilik bir cemaat olduğumuzu söyleyebiliriz. Allah’a toplam yönelişimiz neyse değerimiz de odur.

DUANIN KALİTESİ

Bediüzzaman Hazretleri en kamil dua olan namaz ile ilgili “Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar, ne kadar merâtip bulunur. Öyle de, namazın derecatında da daha fazla meratip bulunabilir.” Diyerek duanın kıymetinin mertebe mertebe olduğunu ifade eder.

Zihnin başka yerlerde gezdiği, aklın dünya işlerini kovaladığı dualar şu hadisin kapsamında: “Biliniz ki, Allah gafil bir kalpten gelen duayı kabul etmez.” (Tirmîzî, De’avât, 66) Bu tür bir gaflet söz konusu olmadan yapılan duayı en alt mertebe sayarsak, dua mertebelerini şöyle sıralayabiliriz:

-Nefsi için dünyalık isteme,

-Ailesi ve çocukları için dünya malı ve dünya makamları isteme,

-Nefsi ve ailesi için uhrevi talepler,

-Müminlerin kurtuluşu ve salahı için dua,

-Tüm insanların uhrevi kurtuluşu için dua… diye mertebeler sayabiliriz.

Bütün bu dua mertebelerinde yapılan duaların kıymetini sonsuza ulaştıracak olan katalizör ise ızdırap ve ıztırar lisanıyla yapılıyor olmasıdır. Bu katalizörün fonksiyonu devreye girdiğinde dua sonsuzluğa ulaşır.

İşte hurma çekirdeği ile hurma ağacı arasındaki meratib budur.

Hocaefendi hedef olarak gösterdiği ufuk, bir dua insanı olmak, namazlaşmak ve dualaşmaktır. Görenler “bu insanın hayatı dua” demeli.

İşte bir cemaatin Allah nazarındaki kıymeti dua eden fertlerinin dua keyfiyetlerinin yekünü, toplamı ve büyüklüğü ile doğru orantılıdır.

DUANIN ZİRVESİ

Duanın en üst mertebesi  ızdırap ve ıztırar lisaniyle yapılanıdır. Hocaefendi ızdırapla, sancıyla, şakakları zonklayarak yapılan duanın emsalsizliğini anlatırken şöyle der: “Denilebilir ki böyle bir gaye için bir dakika çekilen ıstırap yüz tane kurban kesmekten bir kaç defa nafile Hacca gitmekten daha bereketlidir.” Ve farklı zamanlarda tabiinden iki büyük zatın sözünü aktarır.

Ebû Ali Dekkâk: “Bir gecelik böyle bir ıstırabınız 1 sene hiç durmadan namaz kılmanıza dua etmenize denktir… Hüzün sahibi olanlar hüzün sahibi olmayanların senelerce kat edemedikleri yolu bir ayda kat eder.”

Süfyan B. Uyeyne: “Bazen mustarip bir kalbin inlemesiyle Allah bütün ümmeti Muhammed’i(sav) bağışlar.”

Ben diyelim ki 60 yaşındayım. Tüm ömrümü camiye müdavim dindar bir müslüman olarak yaşamışım. Kendim için dua etmişim, ailem için Allah’a yalvarıp yakarmışım.

Sonra bir gün Allah lutfediyor. Bana cebri lutfi bir dua kapısı açıyor. Küçük oğlum veya kızım hastanede ölüm döşeğinde ecelle cedelleşirse nasıl içten dua edersem işte bir gece öyle bir halette dua etmek bana nasip oluyor. Allah bana ümmeti Muhammed’in (SAV) sefaletini, perişaniyetini, ruhen ölümünü kendi evladımın ölümü gibi hissettiriyor. Bu ruh haletiyle ümmeti Muhammed (sav) için dua ediyorum. “Allah’ım ümmet-i Muhammed’e(sav) merhamet et… ” diye ıztırar lisanıyla ve ızdırapla inleye inleye, göz yaşlarıyla boğulurcasına Allah’a yalvarıyorum, yırtınıyorum. Cemaatimin felahı, yol arkadaşlarımın kurtuluşu için dua ediyorum.

Şimdi sadece bir gece yaptığım bu dua ile 60 yıllık ömrümde yaptığım duaların toplamını karşılaştırsam hangisini tercih ederim?

CEMAAT BÜYÜDÜ MÜ KÜÇÜLDÜ MÜ?

Bu bizim bireysel durumumuz. Bunu ölçü alarak hizmetin veya cemaatin 2-3 yıl önceki Allah nazarındaki değeri ile bugününü âmiyane / gelişigüzel karşılaştıralım.

Bize şu iki dua yekünündan birini tercih edin dense;

Yani:

a- Şu son 2-3 yılda zindan hücrelerinden ızdırap duaları, nezarethane köşelerinden ıztırar yalvarışları, geceler boyu evrad-ı ezkâr ile Allah’a teveccühler, bela ve musibetlere sabrederek yapılan fiili duaları mı tercih edersiniz;

b- Yoksa hizmet fertlerinin önceki 30-40 yıllık hizmet hayatında yaptıkları dua yekününü mü tercih edersiniz?

Ben şahsen saniye düşünmeden ilki derim. Mesele insanların nazarında ne olduğumuz ve bize ne dendiği, hangi iftiralara maruz kaldığımız değil. Önemli olan Allah nazarında 2-3 yıl önceki halimizle şimdiki halimizin ne olduğunu mukayese edebilmek.

Bu yönüyle cemaat kemmi olarak azalmış olabilir. Bunun durulma, is ve pastan arınma olduğunu fark etmek, olanları bu altın yola liyakati olmayanların elenmesi, dünya veya hizmet ikileminde kaybedenlerin ayrılışı olarak görmek lazım.

Kemmi azalma doğru ama dua ve teveccüh keyfiyetinin geçmiş zaman göre 10’a katlandığını rahatça söyleyebiliriz. Çünkü şu son 2-3 yılda yapılan ızdırap duaları ve ıztırar yalvarışları fevkalade muazzam rahmet bulutlarının ve yağmur sağnaklarının toplanmasına bir dua teşkil ediyor. Esaret altındaki her bir inleyiş, zindanlardaki bir saniye dua, istikbale ait büyük fütuhatların birer tohum ve anahtarı olacak. Ve çekilenler tohumlar halinde tüm dünyaya yayılıyor, toprağın bağrında Allah’ın takdir ettiği güne kadar mahfuz kalacak sonra yeryüzünü bir bahar şehrayinine çevirecek.

Her bir dua ve ızdırap dört ayrı semereyi doğuracak:

Bir; Geçmiş günahlara kefaret olacak.

İki; O insanları manevi kemalata yükseltip onlara velayet kapılarını açacak.

Üç; Salih dairelerin kapısını açacak, bu bedelleri ödeyenlerin ilerde ayağının kaymamasını, maddi ve manevi musibetlerden korunmasını sağlayan bir garanti vesikası olacak.

Dört; Çekilen çile ve ızdıraplar, ıztırar lisaniyle edilen dualar manevi birer tohum olup istikbalin baharlarına peşinat, bedel ve vesile olacak.

Bize düşen gassalın elinde meyyit olmak, Allah’ın bu celali tecellilerine sabretmek. Dahası “Ey Rabbimiz bizi terbiye edilmeye layık gördüğün için, ve bu hadiselerle terbiye edip olgunlaştırdığın için binlerce defa teşekkür ederiz” demek.

Veysel AYHAN, 19.9.2016

Yalan üzerine kurulu dünya yıkılmaya mahkumdur - [Ahmet KURUCAN]

Çocukluğundan beri tanıdığım bir kızımızın düğünündeydim geçenlerde.

Günün anlam ve önemini belirten konuşma yapmak bana düştü.

Üç tavsiyede bulundum yeni evli çifte.

Bunlardan birisi birbirlerine karşı hiç bir zaman yalan söylememeleriydi.

Neden?

Cevabı basit; evlilikle kurulan yuvanın temelinde güven olmalıdır.

Yanlış anlaşılmasın güven derken çiftin birbirilerine olan sevgileri, saygıları, anlayışları, fedakârlıkları ve benzeri unsurları hafife alıyor değilim.

Her birinin yeri ayrı.

Güveni sağlayacak en önemli unsur yalan söylememektir.

Şu soruyu sorabilirsiniz bana; yapabileceğin onlarca-yüzlerce tavsiye içinde neden yalanı anlatmayı ve ona dikkat çekmeyi tercih ettin?

Şundan dolayı; bir dünya inşa ediyor bu çift kendisine.

İnşa edecekleri bu dünyanın temelinde yalan olursa, o yalanı başka yalanlar takip eder.

Bir kere yalan söyleyen, o yalanının anlaşılmaması için başka yalanlara müracaat eder.

Yapmıştır bir yanlışlık.

Farkındadır onun.

Ama o yanlışını yani o yalanını itiraf etse belki yuvası dağılacaktır.

Sevdiği eşini kaybedecektir.

Onun içindir ki yalanını yalanla kapatmaya kalkar.

Ama amacının tam tersi ile karşılaşır.

Çünkü ilk yalanını kapatmak için başka yalanlara ihtiyaç duyar.

Ve yalanlar ardı ardına gelmeye başlar.

Eskilerin fasit daire dediği şey işte bu.

Yalanlar sarmalı kar topu gibi büyür, büyür, büyür ve nihayet yalanlardan müteşekkil bir dünya kurulur.

Pekala; muhatabı (eşi) bu yalanların hiç mi farkında değildir?

Hiç açığını yakalamamış mıdır eşinin?

Başlangıçta olmasa bile, ilerleyen zaman diliminde farkına varır.

Varır ama muhatabı aynı yastığa baş koyduğu eşidir; çocuklarının annesi veya babasıdır.

Yıllarını vermiştir ona.

Sevmiştir, sevilmiştir.

İnanmıştır, güvenmiştir.

Ve her insan gibi sevmeye, sevilmeye, inanmaya, inanılmaya ihtiyacı olduğu için, yuvasını dağıtmayı göze alamadığı için yalanları gerçek gibi görmeye başlar.

Fakat, nereye kadar?

Elbette bir yere kadar?

Yalancının mumu yatsıya kadar sözünü hatırlayalım burada.

Bir gün gelir, bir yerinden kırılır bu fasit daire.

Yalan sarmalı bir yerinden çatlar ve gemi su almaya başlar.

İş bu noktaya geldiğinde sevme, sevilme, inanma ve inanılma bir kenara atılır.

Ve…

Ve terk eder eşini?

Can alıcı bir soru; kim kimi terk eder?

Yalan söyleyen mi?

İlk yalanından sonra eşini kaybetmemek için yalanına yalan katan mı?

Yoksa o yalanla kurulan yalandan dünyayı gerçekmiş gibi yaşayan mı?

İlginçtir; yalan söylenen değil, ilk yalanı söyleyen terk eder eşini.

Kaderin cilvesidir ihtimal bu.

Eşya zıddına inkılap etmiştir.

Yuvasını dağıtmamak için yalan söylemekle ilk adımı atan, son adımı da kendisi atar ve dağıtır yuvasını.

Terk eder eşini ve çocuklarını.

Neden yeni evli çifte yalan konusunu anlatmayı tercih ettin sorusunun cevabı bu.

Yuva güven üzerine tesis edilmelidir.

Güvenin sağlayacak en önemli unsur ise aleyhimize bile olsa doğruyu söylemektir.

Kaldı ki Allah’ın bize bir emridir.

Ben aile dedim; siz bu örneği başka şeylere de uyarlayabilirsiniz.

Aynı şeyler geçerlidir.

Dolayısıyla aynı sonuçları doğurur.

Yalan üzerine kurulu bir dünya er veya geç yıkılmaya mahkumdur vesselam.

AHMET KURUCAN, 20.09.2016

Niçin affedici olmamız lazım - [Abdullah AYMAZ]

Şeytanın şerrinden Allah’a (C.C.) sığınmanın hikmetini anlatan ON ÜÇÜNCÜ LEM’A’da Üstad Bedüizzaman Hazretleri, şeytanın yaratılması, yaptığı tahribatlar, Kur’an-ı Kerim in ısrar ve tekrar ile müminleri uyarması, mağlubiyetlerimizin arkasındaki sebepler, vesveseler, ehl-i sünnete göre büyük bir günah işlese bile bir mümine kafir denilemeyeceği ile ilgili, çok derin bilgiler, sırlar ve hikmetler sunuyor.

Bilhassa bu günlerde on üç işaretten meydana gelen bu harika şaheserin tekrar, tekrar okunması icap ettiği kanaatindayım. Bu mübarek eserleri madem biz okuyoruz, bizim çok müsahamalı olmamız lazım. Çünkü bir müminin İmanı gitmediği halde niçin günahlar ve suçlar işleyeceğinin sebeplerini bu eserler gibi izah eden kitaplar herkesin elinde yok. Hem de Üstad Hazretleri gibi mürşidlerden mahrumlar. Onun için iş bize düşüyor.

Bir kere tahrip çok kolay; yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı bir adam bir anda havaya uçurabilir.

İkincisi, insan nefsi acele ve hazır azıcık bir lezzeti, ileride ve uzakta olan binler kat lezzete tercih eder. İnsan acil olanı sever. Hem şimdi bir tokat yeyip kurtulacağı bir ceza yerine, ileride bir sene ceza çekeceği bir azabı tercih eder. Yapısı bu…

Üçüncü olarak insanda, nebati, hayvani ve insani yönler var. Şehvet, gazap duyguları, intikam hisleri, insanın aklından vicdanından gelen düşünceleri çoğu kere dinlemez. İntikam hissiyle bir cinayet işler, bir kaç dakikada intikam duygusunu tatmin eder ama senelerce hapis azabı çeker. Halbuki aklı-kalbi bunları bilir. Vicdanı o öldürülecek kişinin annesi, babası, çocukları ve yakınları olduğunun, onların bundan dolayı hiçbir suçları olmadıkları halde acı ve elem duyup ağlayacaklarını bilir ama o intikam duygusuna yenilir. İnsanda birde iman vardır. Hele hele tahkiki İmanı olanların çok üstte bir kontrol mekanizmaları var demektir. Bilhassa Risale-i Nurlar gibi tahkiki iman derslerini okuyanların farklılıklarının öne çıkması gerekir. Üstad Hazretleri ve ilk saftaki fedakar talebelerinin olaylar karşısındaki sabırları, hep affedici olmaları bize ders olmalıdır.

Büyük günah işleyenlere kafir demenin yanlışlığını anlatırken Üstadımız diyor ki: “Hem insanda hissiyat galip olsa, aklın muhakemesini dinlemez. Heves ve vehmi hükmedip, en az ve ehemmiyetsiz hazır bir lezzeti, ileride gayet büyük bir mükafaata tercih eder. Az bir hazır sıkıntıdan, ileride büyük ama sonra gelecek bir azaptan daha ziyade çekinir. Çünkü tevehhüm, heves ve his ileriyi görmüyor belki inkar ediyorlar. Nefis dahi yardım etse, imanın mahalli olan kalb ve akıl susarlar, mağlup olurlar. Şu halde büyük günahları işlemek, imansızlıktan gelmiyor, belki his ve hevesin ve vehmin galip gelmesiyle, akıl ve kalbin mağlup olmalarından ileri geliyor. Hem fenalık ve hevesat yolu, tahribat olduğu için gayet kolaydır. İnsan ve cin şeytanları, insanları o yola sevk ediyor. İşte bu sırlar içindir ki, Kur’an-ı Hakim, müminleri pek çok tekrar ve ısrar ile, tehdit ve teşvik ile günahtan sakındırıp hayra sevk ediyor.” (On Üçüncü Lem’a, Yedinci İşaret)

Ayrıca Üstad Hazretleri Yirmi İkinci Mektupta şöyle güzel bir teklif ve tavsiyede bulunuyor: “Evvela, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerekir.

İkinicisi nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama düşmanlık değil, belki nefsine mağlup olduğundan acımak ve pişman olacağını beklemek…

Üçüncüsü: Sen kendi nefsinde görmediğin ve görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra geriye kalan küçük bir hisseye karşı en selametli ve en çabuk hasmını  mağlub edecek af ve safh ile alicenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.”

Evet en güzeli affetmektir. İnşaallah Cenab-ı Hak da bizleri affeder.

ABDULLAH AYMAZ, 19.9.2016

Zalime ve mazluma yardım etmek - [Mehmet Ali Şengül]

Hizmet Hareketi ve Hizmet’e gönül verenler, Kur’an ve sünnet makuliyeti etrafında, insanlık hayrına dünyanın barış ve huzuruna katkıda bulunmak üzere bir araya gelmiş, aynı kaderi paylaşan bir sivil kuruluştur.

Bir zamanlar nice masum insanları, inanan ehl-i imanı, hayali bir şey olan meşhur 163. kanun maddesi ile ezdiler. Sorgusuz, sualsiz, uzun yıllar, uygunsuz şartlarda karda kışta çoluk çocuklarını aile efradını zor durumda bırakıp sıkıntı verdiler. Tutuklayıp hapse attılar. Bu yetmedi bir de bu insanları “devletin temel nizamlarını yıkıp, yerine şeriat devleti kurmak için bir araya gelen örgüt” diye lanse etmişlerdi.

Bir dönem irtica gerici, yobaz gibi kelimelerle Müslümanları yaftaladıkları gibi şimdi de hiçbir aslı faslı olmayan örgüt kelimesi ile suçlamaya çalışmaktadırlar.

Muhtemeldir ki, yarın herkes hırsız, katil, zani olabilir. Böyle bir ihtimale binaen, herkesi hapse doldurup, “sen yarın katil olabilirsin, hırsız olabilirsin diye gel bugün bunun hesabını ver” diye sorgulanabilir mi? Böyle bir kanun uygulaması dünyanın neresinde hangi dinde ve hangi medeni hukukta mevcuttur.

Ne dediğini bilmeyen, ne yaptığının farkında olmayan, dünyaya elimizden alacaklar korkusu ile ortalığı yakıp yıkan, hak hukuk tanımayan, yetimi, mağduru, garip ve masum insanları ezen, vatandaşın malı canı ve namusu ile oynayan zalimlere, süfyanlara, firavun ve deccallara hiçbir zaman itimat edilmez, sözlerine güven olmaz. Bunlar, bugün olmasa yarın, başı daraldığında kendi aile efradına, yakın akrabalarına bile benzer muamele yapabilirler. Bunların tarihin her döneminde olduğunu, kıyamete kadar da devam edeceğini unutmamalıyız. Onun için tedbir ve temkinle beraber ihlas, samimiyet, vefa ve sadakatle davayı hiçbir şeye alet etmeden devam ettirmeye çalışmak gerekiyor.
İşte bunun için, meydanı bu zalimlere bırakmama adına bizlere bir takım mükellefiyetler düşüyor. Bu sorumluluklarımızın hakkını verebilmek için biraz dertlenmemiz, yolumuzu kesmek isteyenlere karşı müteyakkız bulunmamız, günah işleme özgürlüğünü savunan zalimlere günah işleme fırsatı vermememiz, davanın hakkaniyeti adına diklenmeden dik durmamız lazımdır. Yoksa parmağını kaptırırsan el, elini verirsen kol, kolunu verirsen gövde isterler. Kendilerine teslim olmadıkça tatmin olmazlar.

Efendimiz (s.a.v) “Zalime de, mazluma da yardım ediniz.” diye buyurunca sahabeler “Ya Rasulallah mazluma yardımı anladık ama ya zalime nasıl yardım edeceğiz?” diye soruyorlar. O da (s.a.v) “Zalimin zulmüne mani olmakla.” cevabını veriyor. Zalimin zulmüne mani olmak, imanla, ahlakla mesuliyet şuuru ve zerre kadar hayır ve şerrin hesabının sorulacağı güne inanmakla ve inandırmakla mümkün olur.

Öyle ise tahripçi değil, tamirci olarak vazifelerimizi yapmakla mükellefiz.  İnsanlığın iftihar tablosu sevgili Peygamberimiz (s.a.v). “Allah’ı kullarına sevdirin ki, Allah da sizi sevsin.” buyuruyor.
Allah’ı bilmeyen zalimlere, kafirlere, münafıklara, fasık ve facirlere Allah’ı tanıtıp sevdirmemiz gerekiyor ki, rabbimiz de bizden hoşnut ve razı olsun. Efendimiz (s.a.v) yine bir mübarek beyanında “yaptığınız her işi Allah rızası için yapın tavsiyesinde bulunmaktadırlar. Allah’ın rızası olmayan hiçbir işte hayır ve bereket yoktur.

Kıyametler kopsa terk etmememiz gereken bir vazifemiz var. O da küfür ve dalalet yangınında yanan neslimizin imanını kurtarmaktır. Kimseye zararı olmayan, herkese yararlı, faydalı emniyet ve güven insanı yetiştirmek ana vazifemizdir. Okullarımız, kurslarımız, kurumlarımız kapanıyor, mallarımız elimizden alınıyor diye ye’se düşülmemelidir.

İnsanın dünyaya gözünü açtığı an neyi vardı? Mal, can A’dan Z’ye mülk hepsi Allah’ın bize emaneti olarak, ahretimizi kazanmak üzere tevdi edilmiştir. Binaenaleyh aklı başında olan, ilim, iz’an, şuur sahibi bulunan her insan, yaratılış gayesi olan Allah’a kulluk ve ibadette bulunup, Allah’dan gelen musibetlere sabrederek tevekkül ve teslimiyet içinde vazifesini ihmal etmeden ikmal etmeye çalışmalıdır.

Allah (cc) adildir. Bize düşen vazife, müsebbibül esbab olan Rabbimize bir kere daha gönülden yönelmek, emirlerine saygılı davranıp, kadere teslim olmaktır.

Dünyanın model insanlara, hususiyle ahlak-ı aliyeyi İslamiyeyi yaşayarak, sevgi, hoşgörü, tatlı dil, güler yüzle insanlığa tanıtacak ve sevdirecek, fedakar, muhlis insanlara ihtiyacı var.

Allah’ın (cc) dünya markası haline getirdiği bu hizmeti dünyada insanlığa güven verecek bir tavırla sergileyelim ki, bugün yolumuzu kesmek isteyenler yanıldıklarını anlasınlar, nedamet ve pişmanlık duyarak istiğfarda bulunsunlar.

Bizler kimseye düşman değiliz. Allah’ın bütün kullarına, insan olduğu için değer veriyor, inananlara, inandıkları Zat’ın hürmetine saygı duyuyor, her gecenin ve fırtınaların bir sonu olduğu gibi, içinde bulunduğumuz bu sıkıntıların da bir gün son bulup, gerçeklerin ortaya çıkacağını sabırla bekliyoruz.

Mehmet Ali Şengül, 18.9.2016

Nebiler Sultanı - [Mehmet Ali Şengül]

Efendimiz (s.a.v) bir modernist değildir. Diğer peygamberlerin icmali olarak beşere getirdiği ilahi hakikatleri tafsilen, hükmü kıyamete kadar geçerli gerçekleri temsil ve tebliğ yoluyla “medenilere galebe ikna iledir” prensibiyle insan hayatını A’dan Z’ye bütün olarak ale alıp, akıl, kalb ve ruhun muhtaç olduğu bütün gerçeklere rehberlik yapmış, gönüllere ruhlara girmiş insanlığı huzur iklimine davet etmiştir.

Haram, helal, emir ve yasaklardan tutun da, yeme içme, yatıp kalma, temizlik, taharet, aile münasebetleri, anne-baba-evlat akrabalık ve insan hakları vs. en ince teferruatına kadar İslam’ı, Allah kullarına kitap ve sünnet çizgisi içinde anlatmış model ve örnek olmuştur.

Dünya hayatını, ahiret hayatına vesile olacak şekilde insanları yönlendirmiş, zerre kadar hayır ve şerrin zayi olmadığını, bir gün hakimler hakimi Allah huzurunda bunların hesabının sorulacağı, kimseye zerre kadar haksızlık yapılmayacağı bir aleme her insanın namzet olduğu gerçeği başta olmak üzere, neticede cennet ve cehenneme kadar her şeyi bütün olarak ele almış, kendini insanlığın saadetine adamıştır.

Tevbe Suresi 128. ayette Cenabı Hak “Size kendi aranızdan öyle bir peygamber geldi ki, zahmete uğramanız ona ağır gelir. Kalbi üstünüzde titrer, mü’minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”
Bakara Suresi 151. ayette Cenabı Hak “Nitekim, size ayetlerimizi okuması, sizi tertemiz hale getirmesi, size kitap ve hikmeti ve bilmediğiniz nice şeyleri öğretmesi için sizden birini elçi gönderdik.”

Al-i İmran Suresi 164. ayette “Gerçekten Allah kendi içlerinden birini, onlara ayetlerini okuması, onları her türlü kötülüklerden koruması, arındırması, kendilerine kitap ve hikmeti öğretmesi için resul yapmakla, mü’minlere büyük bir lütuf ve inayette bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar besbelli bir sapıklık içinde idiler.”

Şuara Suresi 3. ayette Cenabı-ı Hak “Habibim, onlar iman etmiyor diye üzüntüden nerdeyse kendini yiyip tüketeceksin.”

Kehf Suresi 6. ayette Cenabı Hak “Şimdi bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin.” buyurulmuştur.

Bini mütecaviz mucizeleriyle görüyoruz ki; O (s.a.v) sadece insanlar ve cinlere değil bütün varlıklara, yaratılanlara velhasıl alemlere rahmet olarak gönderilmiş, alem şümul bir peygamberdir.

Nasıl bir anne-baba evlatlarının gözü önünde bir ateşte yanmasını, suda boğulmasını istemez, öyle bir tabloda ciğerleri yanar; bütün anne babaların evlatlarına olan şefkat ve merhametinden daha ziyade, ümmetine karşı daha çok şefkatli, daha merhametli olan Nebiler Sultanı (s.a.v) bütün insanlardan bir tek kişinin bile ahretini kaybetmemesi için bir ömür boyu çırpınmış, çile ve ıztırap içinde sıkıntılara göğüs germiş, sabretmiştir.

Çocuk anneye muhtaçtır, onun görüp gözetmesine ihtiyacı vardır ama, çocuk onu idrak edemez, farkında değildir. Aynen böyle de insanlığın Efendimize (s.a.v) O’nun getirip tebliğ ettiği ilahi mesaja o kadar muhtaçtır ki, fakat bunun farkında ve idrakinde değillerdir. Şifreli bir anahtarın açılması gibi kalb kilidinin şifresi açılmalıdır ki, onun farkına varabilsin.

Kalblerin şifresi Allah’ın kudret elindedir. Allah’tan başka o kilidi açmaya kimse muktedir değildir. Cenab-ı Hak bu yetkiyi Efendimize (s.a.v) bile vermemiştir. Onun vazifesi de bizim gibi tebliğdir. Kırk yıl kendilerini himaye eden amcası Ebu Talib’in iman etmesini o kadar arzu etmiştik. Buna rağmen iman nasip olmamıştı. Amcasının iman etmemesi Efendimizi (s.a.v) o kadar mahzun ve mükedder kılmıştır ki, Cenab-ı Hak O’nu “Habibim, senin vazifen tebliğdir, temsildir.” “Allah dilemeden siz dileyemezsiniz. Allah dilemeden Sen sevdiklerine hidayet edemezsin.” (Tekvir-29) ayetleriyle teselli buyurmuştur.

Bugün insanlık dünya cazibesinde nefsin esiri şeytanın tuzaklarına takılmış Allah’tan gaflet içinde, Allah Resulünün (s.a.v) getirip tebliğ ettiği hakikatlerden mahrum yaşamaktadırlar. Bu tablo kimbilir Efendimiz Hazreti Muhammed (s.a.v)’i ne kadar dilgir edip, mahzun etmektedir.

Bugün O emin insanın emniyetli, şefkatli kanatlarına sığınan mü’minler, her türlü sıkıntılara rağmen, mutludurlar, huzurludurlar. Kaderin haklarında verdiği hükme (sebeplerde kusur yapmama kaydıyla) razı olarak sabretmekte ve Allah’ın va’dettiği ebedi saadeti gözetmektedirler.

Mü’minler O’nu (s.a.v) ne kadar biliyor, tanıyor ise o kadar mutlu, huzurlu ve bahtiyardırlar. Bugün alemi İslam’ın zillet ve sefaleti, itibarını kaybetmesi O’nu (s.a.v) tanıyamamanın neticesidir. Gerçek rehberini bulup tanıyıncaya kadar da bu sefalet içinde kıvranacak, ayaklar altında ezilecek, alınıp satılan bir meta olmaktan da kurtulması mümkün olmayacaktır.

Ümmetin kurtuluş reçetesi: “Gevşemeyin, mahzun olmayın gerçekten iman etmiş mü’minler iseniz, üstünsünüz.” (Al-i İmran-139)

“Allah’ın kopmayan ipi Kur’an’a sımsıkı sarılın, sakın iftiraka düşmeyin” (Al-i İmran-103)

Mehmet Ali Şengül , 23.09.2016