“KİMMİŞ BU ADAM?” [Abdullah Aymaz]

Biz İmam-Hatip Okulunda öğrenci iken imkân bulduğumuz zamanlarda merhum Ahmed Feyzi Kul Ağabeyin Risale-i Nur sohbetlerine giderdik… Bazan çok derinlere dalar, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bedi ifadelerine, engin ilmine hayranlığı heyecanına vesile olur ve hemen “Kimmiş bu adam?   Hangi üniversiten mezun olmuş? On üçüncü asrın minaresinin başına niçin çıkmış?  Orada ne işi varmış?” gibi sorular sorarak bizim dikkatlerimizi çekerdi. Bunlar onun hayret ve hayranlığının bir nevi ifade tarzları idi…

Daha birkaç sene önce, Avrupa’da yetişmiş, doktorasını yine Avrupa’da yapmış bir arkadaşımız, inançsız yaşlı ama derinlerden olduğundan şüphe etmediği bir profesörüne, hastanede tedavi görmekte iken, belki imanına vesile olur diye Üstad  Bediüzzaman Hazretlerinin bir eserini vermiş. Ziyaretine ikinci defa gittiğinde, eline aldığı Risale-i Nur’u göstererek “Kimdir bu adam?  Cidden müthiş!..” mealinde sözler söylemiş…

İmam-Hatip orta kısımda iken üst sınıflardan bir ağabeyin bana  ilk defa bir kitap hediye etmişti… Merakla okumaya başladım.  Ama bir türlü anlayamıyordum. Elime lügatı aldım. “Rubûbiyet, şuunat, reşhalar, lâsiyyemâlar” gibi kelimeleri bir yandan anlamaya gayret ediyordum ama ufkumun çok üstündeydiler. Eski Said döneminde yazılmış bir mübarek eserin daha hemen başında pes etmiştim. Allah râzı olsun o ağabeyim daha sonra Yeni Said döneminde yazılmış İhlas Risalesini getirip verince, artık istifade etmeye başladım…

Şimdi ilk eserlerinden Mesnevi-i Nuriye’yi tekrar okuyorum. Katre Risalesinin ifadelerine takıldım kaldım…

“Tevhid Denizinden bir Katre (Damla)…

“Malumdur ki, insan ‘Hasbe’l-kader’ çok yollara süluk eder. Ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rastgelir. Bazan kurtulsa da bazan da boğulur. Ben de kader-i İlahisinin sevkiyle pek acib bir yola girmiştim. Ve pek çok belâlara ve düşmanlara tesadüf ettim.  Fakat, âcizliğimi, fakirliğimi ve muhtaçlığımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim. Ezelî inayet, beni Kur’an’a teslim edip, Kur’an-ı bana muallim yaptı. İşte Kur’an’dan aldığım dersler  sayesinde o belâlardan halas olduğum gibi, nefis ve şeytan ile yaptığım muharebelerden de muzaffer  olarak kurtuldum. Bütün ehl-i dalâletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsâdeme (çatışıp vuruşma), ‘Sübhanallah, Elhamdülillah, Lâ ilahe illallah, Allahü Ekber ve Lâ havle velâ kuvvete illâ billah” kelimelerinde vuku buldu. Bu kelimelerin  kalelerine sığınarak o düşmanlarla münakaşalara giriştim. Her bir kelimede otuz defa meydan muharebesi vukua geldi. Bu Risalede yazılan herbir kelime, her bir kayıt, kazandığım bir muzafferiyete işarettir.

“Bu Risalede yazılan hakikatler, zıtlarına vehmî bir imkân kalmayacak derecede yazılmıştır. Uzun bir hakikate delili ile beraber bir kayıt veya bir sıfatla işaret yapılıyor.”
Girişte “İfade-i Meram” da bunlar yazıldığı gibi, sonundaki özür dileme mânasındaki “İtizar” da da şöyle deniliyor:

“Arkadaş! Bu Risale, Kur’an’ın bazı âyetlerini şuhûdî bir tarzda (müşahede ile, görerek) beyan eden bir nevi tefsirdir. İhtiva ettiği meseleler, Kur’an-ı Hakim’in Cennetlerinden koparılmış bir takım GÜL  ve ÇİÇEKLERİDİR. Fakat, ibaresindeki müşkil ifade ve veciz üsluptan ürküp, mütalaasından vazgeçme… Mütâlaasına tekrar ile devam edilirse, ülfet ve ünsiyet elde edilir. Aynı şekilde nefsin inat ve kaypaklığından da korkma. Çünkü benim nefs-i emmârem bu Risalenin satvetine dayanamayarak boyun eğmeye mecbur kaldığı gibi şeytanın da “Eyne’l-mefer.’ (Kaçacak yer nere?)  diye bağırdı. Sizin nefis ve şeytanınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsî, daha tâği (azgın) ve daha şakî, değiller.

“Aynı şekilde, Birinci Bab’ta tevhidin beyanı için zikredilen delillerde meydana gelen tekrarları, faydasız zannetme… Hususî makamlarda, ihtiyaca binâen zikredilmişlerdir. Evet harp hattında, siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan  boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması elbette bir ihtiyaca binâendir.

“Kezâlik bu Risalelerin ifade tarzlarındaki müşkillik ve muğlaklığı, benim keyf için tercih ettiğimi zannetme. Çünkü, bu Risale, dehşetli bir zamanda, nefsinin hücumuna karşı yapılan ânî ve irticâlî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müthiş mücadele esnasında zihnimin eline geçen DİKENLİ  KELİMELERDİR. O, ateşle nurun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeye başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, takip ettiğim yol, AKIL ile KALB arasında yeni açılan berzâhî bir yoldur. AKILDAN  KALBE, KALBDEN  AKILA inip çıkmaktan bezmiş, bîzar olmuştum. Bunun için, bir NUR  bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat o NURLARIN  üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet  için değildi. Ancak, kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden NURLAR, Kur’an güneşinden ilham edilen kandillerdi.”

“Allah’ım KUR’AN’I bizim akıllarımız, kalblerimiz ve ruhlarımız için bir NUR ve nefislerimiz için bir MÜRŞİD kıl. Âmin. Âmin. Âmin.”

Şu ifadelerin üzerinde biraz daha düşünüp bir Mesnevi-i Nuriye’yi tekrar bir daha mütâlaa müzakere edelim.

[Abdullah Aymaz] 11.12.2018

Hasetten korunma yolları nelerdir? [Dr. Ali Demirel]

Hastalığın dereceleri nelerdir?

1. İnsan, haset ettiği kişide bulunan nimetin yok olmasını ister. Bu nimet kendi eline geçsin veya geçmesin önemsemez. Yeter ki kıskanılan kişi o nimeti kaybetsin, zarara uğrasın. Kıskançlığın ve hasedin en tehlikelisi budur.

2. Kişi, haset ettiği kişinin sahip olduğu nimetin kendisine geçmesini ister. Amaç, o nimete sahip olmaktır.

3. Başka bir kişideki nimetin aynısını veya benzerinin kendisinde olmasını ister. Kendisi de sahip olamayacaksa, karşısındaki kişinin de sahip olmasını istemez.

4. Başka birinin sahip olduğu nimetin benzerinin kendisinde de olmasını ister. Ancak kıskandığı kişinin nimetinin yok olmasını istemez.

Bu maddelerden sadece sonuncusu zararsızdır.

İnsan niçin haset eder?

1. Düşmanlık: Birisine karşı beslenen düşmanlık sonucunda haset ve kıskançlık duyguları gelişir. Bunun sonucunda kavga, tecrid etme, yok etme, vb. çekişmeler ortaya çıkar.

2. Birisinin üstünlük taslamasına karşılık: Bir insanın başka bir insana karşı üstünlük taslaması ve diğer insanları küçük görmesi durumunda, buna karşı kıskançlık ve haset duyguları oluşabilir.

3. Amacına ulaşamama endişesi: Kişinin belirlediği hedeflere, amaçlara ulaşmasında karşındaki kişiyi rakip görmesinden dolayı kıskançlık oluşabilir.

4. Makam, mevki sevgisi ve liderlik arzusu: Bazı insanlardaki aşırı statü, makam, mevki, hükmetme hırsı, kıskançlığa ve haset duygulara sebep olabilir.

5. Kötü huyluluk ve cimrilik: Bazı kişiler gereksiz yere insanlardaki nimetleri kıskanarak Allah’ın nimetine karşı cimrilik ederek bu duygularının esiri olurlar.

6. Kibir: Haset etmenin en büyük sebeplerinden birisi de kendini beğenme diyebileceğimiz kibirdir. Bundan dolayıdır ki haset eden körkütük bir hazımsızlık heykeli haline gelir ve piri sayılan İblis’i sevindirir. Kibirlenen, kibrinden dolayı hak ve hukuk çizgilerini göremez, duyamaz ve hissedemez. Çünkü hakikat perdesi kibirlilere kapalıdır.

Bu nedenlerle insanlarda; güzellikte, bilgide, düşüncede, malda, parada, makam-mevkide, şöhrette kendisinden daha üstün olan kişileri gördüklerinde ya da öyle olduklarına inandıklarında, kıskançlık duyguları oluşabilir.

Hasetten korunma yolları nelerdir?

Şimdi de haset hastalığına maruz kaldığını düşünen bir kimsenin, korunma yollarına bakmaya çalışalım.
Rabbimiz Felak suresinde şöyle buyurur:

“De ki: Sabahın Rabbine sığınırım: Yarattığı şeylerin şerrinden; Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden; Düğümlere üfleyip büyü yapan büyücü kadınların şerrinden; ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.” (Felak, 113/1-5)

Bu sure-i şerifede dört şeyin şerri/kötülüğünden Cenâb-ı Hakk’a sığınılması emredilmiştir. Kendisinden Allah’a sığınılması emredilen bu kötülük kategorileri:

1. Mahlukların şerri,

2. Gece karanlığı vesilesi ile meydana gelebilecek şerler,

3. Büyü yapanların şerleri ve,

4. Haset ettiği zaman hasetçinin şerri.

Burada özellikle son hususu ele almak istiyoruz. Haset eden kişi, haset ettiğine fiilî zarar vermeye kalkabileceği gibi, hasetçinin kalbinin ve tavırlarının ürettiği şerareler de göz değmesinde olduğu gibi haset edilen kişiyi etkileyebilir. Belki bir gün bu şerare ve etkiler daha müşahhas olarak tesbit de edilebilir.

Her ne olursa olsun Kur’an-ı Kerim’de yer yer vurgulandığı üzere Allah dilemedikçe kimseye bir zarar erişmez. Yine Allah dilemedikçe kimseye bir fayda da erişmez. Ayrıca bir kimseye bir zarar eriştiğinde de bunu Allah’tan başka da kimse savamaz.

Şu halde Allah’a samimi sığınma, kişiyi kendisine gelecek şerlerden koruyacağı gibi gelen zararlı giderme de birinci derecede ödemlidir.

Efendimiz (s.a.s.), yatağına yatmadan önce mübarek ellerini birleştirir, İhlâs, Nâs ve Felak surelerini bir arada üç defa okur, avuçlarına üfledikten sonra bütün vücudunu sıvazlar, öyle yatardı (Buharî, Fedâilü’l-Kur’an, 14; Müslim, Selâm, 50). En başta bu uygulama bize bir rehber olabilir.
Haset edenin şerrinden sığınmak için daha başka tedbirler de alınabilir.

1. Haset edenin yaptığına sabretmeli ve sabırsız davranarak onun seviyesine inmemelidir.

2. Haset eden Allah’tan korkmasa, halktan utanmasa ve hatta terbiye dışı davranışlarda bulunsa da haset edilen kişi takva ve adaleti elden bırakmamalıdır.

3. Kalbinde haset edene pek yer vermemeli ve fazla düşünmemelidir. Onu fazla düşünmek, ona mağlup olmanın başlangıcı olur.

4. Haset edene karşı kötü muamele yapmamalıdır. Onu bağışlamalı, hatta belki imkan varsa ona iyilikte bulunulmalıdır. Haset edenin kendisine ne gibi kötülükler düşündüğüne de aldırmamalıdır.

5. Hasede uğrayan Allah’a olan itimadında sebat göstermelidir. Çünkü bir insanın kalbinde Allah’a itimat kökleşmişse, o insan hiçbir kimseden korkmaz.

Yarın: Haset hastalığının tedavi yolları nelerdir?  Hocaefendi hasedi nasıl anlatıyor?

 [Dr. Ali Demirel] 11.12.2018  [Samanyolu Haber]
twitter.com/aliihsandemirel /  alidemirelshaber@gmail.com.

MİT'tin adam kaçırma ve işkence iddiaları Alman Devlet Televizyonu'nda

Fransa’nın etkili yayın organı Le Monde, İsrail’in önemli gazetelerinden Haarezt, İspanya’da El Pais, Alman ZDF kanalının Frontal21 programı, İsveç merkezli TT News Agency, Danimarka merkezli Mandag Morgen, Almanya merkezli Addendum, İtalya merkezli Il Fatto Quotidiano ve Almanya merkezli Correctiv'in aralarında bulunduğu yayın organları, “Türkiye’de kaçırılan muhalifleri” manşetlerine taşıdı.

ZDF ve Gazetecilik ağı Corrective'in çalışmalarına dayanan haberde, Tolga ve Ali adlarını kullanan iki kişinin iddiaları yer alıyor. 

Bu akşam Avrupa saati ile 21'de Alman ZDF televizyonunda yayınlanacak dosyada İki tanık sokak ortasında bir araçla başlarına çuval geçirilerek zorla kaçırıldıklarını ve söz konusu cezaevine getirildiklerini anlatıyor.  Cezaevinde kendilerine Gülen yapılanmasına yönelik kişilerin sorulduğu ve onlar aleyhinde ifade vermelerinin istendiğini aktaran söz konusu iki kişi, işkenceye maruz kaldıklarını da öne sürüyor.

Haberde, iki kişinin tutuldukları hücrenin sürekli gözetim altında tutulduğu ve yüksek sesle müzik dinletildiğine yer veriliyor. ZDF ve Corrective'in araştırmaları sonucu elde ettiği bilgiler ışında hazırlanan haberde, söz konusu iki kişinin bir süre sonra maruz kaldıkları muameleye dayanamadıkları ve yere yığıldıkları ancak bu kez de fiziksel şiddete maruz kaldıkları aktarılıyor.

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) de daha önce benzer iddiaları belgelemişti. Frontal 21 programına demeç veren İnsan Hakları İzleme Örgütü Almanya Direktörü Wenzel Michalski, "Tüm bunların sistematik yapıldığından yola çıkmalıyız" diye konuştu.

Türkiye'de 15 Temmuz'daki darbe girişimi sonrası hizmet hareketine  yönelik soruşturmalar sürüyor.Hizmet Hareketi ile  ilişkili oldukları gerekçesiyle on binlerce kişi yargılanıyor. İnsan hakları kuruluşları duruşmalarda sıklıkla gizli tanıkların bulunmasını eleştiriyor. Frontal 21 programına konuşan ve Ali ve Tolga kod adını kullanan iki kişi de, maruz kaldıkları işkence sonrası mahkemede gizli tanık olmaya hazır duruma geldiklerini ifade etti. İki kişi bu sayede serbest bırakıldıklarını ve yurt dışına kaçma imkanı bulduklarını öne sürdü.

Haberle ilgi çalışmalar ortak bir internet sitesinde toplandı . İngilizce ve Almanca yapılan internet sitesinde haber gelen bilgiler ışığında daha da genişleyecek.

İşte haberlerin yer aldığı site - tıklayın 

Haberde, iddianın Ankara'ya sorulduğu ancak basına bir yanıt ulaşmadığına da yer verildi.

Ayrıca bu haber çalışması Türkiye'deki işkence iddialarıyla Avrupa Basınında çıkan  ilgili en kapsamlı ve detaylı çalışma olma özelliğini de taşıyor.


[Samanyolu Haber] 11.12.2018

Isınmak için yaktıkları odunun parasını bırakan Meriç mültecileri hikayelerini anlattı

Meriç’ten Yunanistan’a geçen Türkiyeli mülteciler ısınmak için odun alıp zarfa 10 euro bıraması Yunan basınında geniş yer bulmuştu. Dükkanının önünden odun alınan Dimitris Kzantzis başına gelen bu ilginç olayı Thessaloniki Radyosuna anlatmıştı: “Zarf gördüğümde şaşırdım, içinde 10 euro bulunca hayretim daha da arttı” ifadelerini kullanmıştı.

Meriç’i geçtikten sonra soğuktan donmamak için bir Yunan köyünden odun alan ve yerine parasını bırakan aileler ise neler yaşadıklarını Bold Medya’ya anlattı. Mülteciler, “Soğuktan artık kırılma noktasına gelmiştik” ifadelerini kullandı.


[TR724] 11.12.2018

Düşük gelirli tiryaki, tütüne sardı! [İlker Doğan]

Tabakasını paltosunun cebinden yavaşça çıkarıp sigarasını sarmaya başladı. Neden sarma sigara içtiğini sordum. “Daha ucuza geliyor.” dedikten sonra devam etti konuşmasına: “2 bin 100 lira maaş alıyorum. Evim kira. Eskiden günde bir paket içiyordum. Aylık 300 lira tutuyordu. Şimdi 60-70 liralık tütün alıyorum, iki ay yetiyor. Hem bu daha az zehirliyor!”

Türkiye’de sigara üzerindeki  yüzde 85’lere dayanan vergi yükü, geçtiğimiz yıllarda kaçak sigara satışlarını patlattı. Kolluk güçlerinin sıkı denetimiyle kaçak sigaranın önüne büyük oranda geçildi. Ancak şimdi de kayıt dışı sarma sigara kullanımı deyim yerindeyse patladı. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (TAPDK) izni olmadan açıkta kıyılmış tütün ve makaron (içerisine tütün doldurulan filtreli boş sigara) satmak yasak. Açık açık tütün bugün 15 binden fazla noktada satılıyor. Sarma sigara tüketimi kayıt dışı olduğu için oranın nerelere tırmandığını söylemek zor. Ancak 2015 yılında 8.7 milyar olan makaron satışının, 2016 yılında yaklaşık 19 milyara çıktığını biliyoruz. Bu rakam sigara pazarının yaklaşık beşte birine denk geliyor. Sigara kağıdına tütün sarıp içenler bu oranın dışında. Tahminlere göre devletin vergi kaybı yıllık 5 milyar liradan fazla.

ENFLASYON FIRLADI, MAAŞLAR ERİDİ

Peki sarma tütün tüketimi neden bu kadar arttı? Tamamen ekonomik sebepler… Enflasyon rakamlarının yüzde 21’lerde açıklandığına bakmayın. Pazar ve marketteki enflasyon yüzde 50’leri çoktan geçti. Elektriğe yıl başından bu yana yüzde 45, doğal gaza ise yüzde 30 zam geldi. Ancak asgari ücretlinin geliri enflasyonla birlikte eridikçe eridi. İşte o maaşı eriyenleden biri de Diyarakırlı Kemal A. 37 yaşında, evli ve iki çoçuk babası. İstanbul’da bir konfeksiyon atolyesinde ön muhasebeci olarak çalışıyor. Evinin aylık kirası 970 lira. Aylık en az 200 lira dolmuş/otobüs parası veriyor. 2 bin 100 lira maaş alıyor. Kira ve ulaşım masraflarını çıktıktan sonra geriye kalan yaklaşık 900 lirayla pazar, market, giyim, iletişim, elektrik, su, doğal gaz, eğitim ve sağlık masraflarını karşılamak zorunda Kemal A.!

AYLIK 250 LİRA CEBİMDE KALIYOR!

Özellikle son dönemdeki zamlar Kemal beyi radikal kararlar almaya zorluyor. Bu kararlardan biri de paket sigara kullanımını bırakmak olmuş. 6 ay öncesine kadar sürekli paket sigara alıp içtiğini anlatıyor. “Her gün 10 lira veriyordum.” diyor hayıflanarak: “Aylık 300 lira harcıyordum. Artık paket almıyorum. 60-70 liraya 1 kilo tütün alıp sarıyorum. Yaklaşık 50 paket sigara çıkıyor. Bana 2 ay yetiyor. Hem daha ucuz, hem de daha az zararlı! Aylık 250 liradan fazla para cebimde kalıyor!”

BİR PAKET SİGARADAN 9 LİRA VERGİ ALINIYOR

Kemal A. bu konuda yalnız değil. Özellikle son 3 yılda satışı yasak olan kıyılmış/açık tütün kullanımı büyük oranda arttı. Bunu en temel sebebi ise sigara fiyatlarının artması. 2005’te paketi 3,5 lira olan bir sigara, 2010’da 5,75’e, 2015’de 10 liraya yükseldi. Bugün ise aynı sigaranın paketi 13 liradan satılıyor. Sigaralardaki verginin KDV ile birlikte yüzde 80’lere kadar çıkması da fiyatların katlanmasına neden oldu. Bir paket sigaradan devletin aldığı en düşük vergi ise 6 lira! Bu rakam sigaranın fiyatına göre 9 liraya kadar çıkıyor.

14,5 milyon kişi, yılda 105 milyar sigara içiyor

Türkiye’de sigara kullanım oranı, son 5 yılda artarak yüzde 26’ya ulaştı. Tütün Atlası verilerine göre 15 yaş üstü yaklaşık 14.5 milyon kişi sigara kullanıyor. 2011 yılının sonunda 91.2 milyar adede kadar gerileyen yıllık sigara tüketim miktarı yeniden 105.7 milyara ulaştı. Bir kişi sigaraya yılda ortalama 880 lira harcıyor. Erkeklerde ölümlerin yüzde 26’sı, kadınlarda ise yüzde 7.5’i sigara kullanımından kaynaklı hastalıklar nedeniyle gerçekleşiyor. Bir kişinin yılda ortalama 1.771 adet sigara içtiği Türkiye, Avrupa’da en çok sigara tüketen 13. ülke konumunda.

[İlker Doğan] 11.12.2018 [TR724]

Henüz toprağın üstündeyken ince bir sitem [Tarık Toros]

Günlük tartışmalara girmiyorum, nicedir.

Ama izliyorum.

Son birkaç aydır, muhalif kesimde bir afallama var.

İlk yıllarda,

-Bize ne, kime ne,

-Yesinler birbirlerini,

-Safralar atılıyor,

-Dinsizin hakkından imansız gelirmiş,

-Biz işimize bakalım,

-Gemisini yürüten kaptan,

-Yargıç kürsüsündekiler sanık oldu, keser döner sap döner,

-Sizi de ben mi düşüneceğim,

-Şunlar bir temizlensin hele biz bunların hakkından geliriz,

-Yazın yediğiniz hurmalar kışın bilmem nerenizi tırmalar,

..filan diye dudak bükenler, epeydir sus pus.


**

Yurt dışındaki “diaspora” gazetecileri ise evlere şenlik.

İki hafta boyunca, Türk Adalet Bakanlığı’nın İngiltere’deki Akın İpek iade davasına yolladığı malum belge konuşuldu.

Hoş, sadece biz konuştuk.

Acizane, birkaç gazeteci ve birkaç internet sitesi kovaladı konuyu.

Olayı çok iyi takip ettikleri halde tek satır tweet atmayan kimi gazeteci ve siteleri yadırgamayı bıraktım artık.

Mesleğin izzetine dair kalem oynatırken biraz utanırlar diyeceğim, o da yok.

Örgüt soruşturmalarında yüzbinlerce insanı ilgilendiren böyle mühim hukuki bir konuya kayıtsız kaldılar, ne diyeyim, yazıklar olsun.


**

En son, Emin Çölaşan’a Cemaat’ten soruşturma açılmış.

Mahallede bir şaşkınlık.

Şaşırma eşiği henüz aşılmamış.

Saray’a haber vermeli, şapkadan başka tavşanlar çıkarması gerek.


**

Ülkedeki belediye seçimleri ile hiç alakadar değilim.

Lakin önüme düşüyor, ister istemez görüyorum.

Mahalle tuhaf biçimde partileri, adayları falan tartışıyor, ciddi ciddi.

Bunlara yapılan az bile gerçekten.

Saray’ın tümüne kayyım atamadığı kabahat.


**

Ülkede medya bitti.

Şunu bunu ayırmasınlar boşuna.

Yüzde 100’ü Ankara’nın güdümünde.

Sıkışınca, “Biz devleti savunuyoruz” diyorlar.

Devleti savunmak size mi düştü, bir…

O devlet bir gün sizi öyle öpecek ki feleğiniz şaşacak, bu da iki…


**

AB’ci dostlar da kusura bakmasın.

Hâlâ, “Türkiye AB’den uzaklaşıyor mu” konulu programlar yapıyorlar.

Oysa konu, “Avrupa’da nasıl yeni yaşam kurulur” olmalı.

Meraklıların buna ihtiyacı var, bize soruyorlar oradan biliyorum.


**

Bütün şu yaşananların mühim bir ara miladı var, 15 Temmuz 2016.

Sorulması, sorgulanması mahkeme kararıyla yasak.

Konuşanlar içeride.

Sadece Türkiye’de mi?

Almanya’da federal hükümet, “Türk istihbaratının darbe girişiminde rolü oldu mu” sorusuna, “Alman devletinin selameti” açısından cevap vermedi.

Neyse şu “selamet”, herhalde 40 sene sonra arşivler açılınca öğreneceğiz.

O zaman da çoğumuz toprağın altında olacak.


**

Henüz toprağın üstündeyken diyeceğim bir şey var:

Bildiklerinizi yüzleştirin yaşananlarla ve sınamaktan korkmayın.

Değilse aklınızı yitirirsiniz, bunu size haber verecek kimseyi de bulamazsınız.

[Tarık Toros] 11.12.2018 [TR724]

Çöküşten önceki son güzel günler! [Semih Ardıç]

Türkiye 2018 senesinin temmuz-ağustos-eylül aylarında (3’üncü çeyrek) sert fren yaptı.

Millî gelir (GSYH) artışı yüzde 1,7’ye olarak ilan edildi ki mevsim etkisi hariç ekonomi yüzde 1,1 küçüldü. Bir başka ifadeyle Türkiye ekonomisi bir evvelki çeyreğe göre yüzde 1 daraldı.

İNŞAAT SEKTÖRÜ KRİZDE

İşçinin, memurun, emeklinin, çiftçinin, esnafın ve sanayicinin aylardır iliklerine kadar hissettiği kriz devletin resmî rakamlarına da aksetti. Mızrak çuvala sığmadı.

Teknik olarak kriz patikasına girildi. Yurt dışından borçla temin edilen milyarlarca doların gömüldüğü inşaat krizde ilk iflas bayrağını çeken sektör oldu. İnşaat yüzde 5,5 daraldı.

İnşaatın en hareketli olması icap eden aylarda böylesine bir düşüş krizin mahiyeti hakkında hayli ipucu veriyor.

Son çeyrek rakamları ilan edildiğinde Türkiye’nin yüzde 2’den fazla daraldığını müşahede edeceğiz. Açıklanan rakamlar maalesef senelik ve üç aylık veri itibarıyla “eksi (–)” olacak.

Sanayi üretimi, kapasite kullanım oranı, istihdam ve talep şartları dikkate alındığında masa başında bir müdahalede bulunulmazsa 2018 yılının son üç ayında ekonominin daraldığı 10 Mart 2019’da tescil edilecek. Şimdiden not edebilirsiniz…

TÜKETEREK BÜYÜMEK DEVRİ BİTTİ

Büyüme rakamları tahlil edildiğinde ümitler daha da azalıyor. Tüketim harcamaları kaleminde de para kıtlığı hemen hissedilmiş.

Her çeyrekte hane halkının nihaî tüketim harcamaları ile coşan ekonomi bu sefer kredi musluklarının kapatılması ile susuz çöle döndü.

Nihaî tüketim harcamaları sadece yüzde 1,1 arttı. Kamu harcamaları ise her zamanki gibi devam etti. Devletin nihai tüketim harcamaları yüzde 7,5 artarken, gayrisafi sabit sermaye oluşumu yüzde 3,8 azaldı.

Bütçe açığı alıp başını giderken “kemer sıkmak” bir yana kamuda harcama kantarının topuzunu kaçırmış. Özel sektör ise yeni yatırıma teşebbüs etmemiş.

DIŞ TİCARET VE TURİZM DE OLMASA

Para bolluğunda herkes harcıyordu. Üretmeden tüketmenin faturası yavaş yavaş önümüze geliyor.

İthalatın kur artışına bağlı olarak gerilemesi sayesinde net ihracat büyümeye yüzde 2’den fazla katkı sağladı. İthalatın büyümedeki payı yüzde 3’ü geçti. Turizm, ticaret ve ulaştırma yüzde 5’e yakın katma değer artışı sağladı. Kur artışının faydalı taraflarından biri olarak kayıtlara geçti.

Sanayi, inşaat ve tarımın tükendiği bir dönemde hizmetlerin katkısı ile Türkiye ancak yüzde 1,7 büyüyebildi.

Nihayetinde hepsi bir araya getirildiğinde dolar nevinden fert başına gelir 10 bin doların altına indi. 2011 senesinde 10 bin 440 dolar olan fert başına gelir aradan geçen 7 senede artmadı, bilakis azaldı.

FERT BAŞINA GELİR 9 BİN 385 DOLAR

Fert başına gelir 10 Aralık 2018 itibarıyla 9 bin 385 dolara indi. “Dünyayı kıskandıran” büyüme oranlarına rağmen vatandaşın geliri seneden seneye azaldı. Büyüme hormonlu olunca semptomlar şaşırtıcı gelmiyor.

Hükûmet, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) formül değişiklikleri ile son 1,5 senede dünyayı kıskandıracak rakamlarla bünyeyi içten içe kemiren krizi unutturma telaşına düşmüştü.

Tek sesli medya ve Saray’ın kapı kulu oda ve dernekler koro halinde içi boş hamasete alkış tutuyordu. İşsizlik ve borçlar artarken memleketin yüzde 5-7 arasında büyüdüğü masalı anlatılıyordu.

Mütemadiyen hatırlatsak da Hoca Nasreddin’in “Kedi bu ise ciğer nerede? Yok bu ciğer ise o vakit kedi nerede?” suâli cevapsız kaldı. Al takke ver külâh devri bitti, deniz tükendi ve iflasla yüzleşme başladı.

İLK 8 SENE VE SON 8 SENE

Eski bankacılardan Uğur Gürses, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 16 senelik iktidar karnesini gayet sarih şekilde ifade ediyor: “İlk 8 senede demokratikleşme, Avrupa Birliği (AB) ve reform hikâyesi; son 8 senede kazanımları yok etme, patinaj, gerileme hikâyesi.”

Türk Sanayici ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) baş ekonomisti Zümrüt İmamoğlu eksi büyüme patikasına girildiğine dikkat çekiyor: “Beklentilerimize paralel olarak ekonomi küçülmeye başladı.”

Ekonomist Dr. Mahfi Eğilmez 3’ncü çeyrek itibarıyla Türkiye ekonomisinin stagflasyona (durgunluk içinde yüksek enflasyon) çok yaklaştığını vurguluyor.

Eğilmez mevcut temayül devam ederse Türkiye’yi neyin beklediğini de aktarıyor: “Önümüzdeki iki çeyrekte slumpflasyon (enflasyon içinde küçülme) olgusunu yaşayabilir.”

Geçen sene bu dönemde “Yüzde 11,1 büyüdük.” demişseniz ya son rakamda bir hata var ya da 2017 büyümesi balondu.

Şoför göstergelerdeki kırmızı ikaz lambalarını kale almadığına göre çöküşten önceki son büyümeyi teselli ikramiyesi kabul edin.

Bunlar iyi günlerimiz…

BÜYÜMEDEN KÜÇÜLMEYE DOĞRU

2017 4. çeyrek yüzde 7,3
2018 1. çeyrek yüzde 7,2
2018 2. çeyrek yüzde 5,3
2018 3. çeyrek yüzde 1,6

[Semih Ardıç] 11.12.2018 [TR724]

Robotik yargı [Mehmet Yıldız]

Sevgili okurlarımız… Bakmayın siz Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde dünyanın 113 ülkesi arasında ülkemizin 101. sırada olduğu haberlerine. Aslında listeyi ters çevirince 13. sıraya geliyoruz. Fena bir derece sayılmaz değil mi? Hem daha birkaç ay önce sayın Cumhurbaşkanımız adli yıl açılışında yayınladığı mesajında, “Tüm yargı mensupları, tarafını daima ‘hukukun üstünlüğünden’ yana seçmek zorundadır” dememiş miydi?

Bu konuda dünyanın en iyisi olduğumuzu şuradan anlayın: Adalet Bakanlığımız 2023 yılına kadar 137 bin 687 kişilik kapasiteye sahip 228 yeni cezaevi açmayı planladığını açıklamıştı. Milletvekillerimiz seçim vaadi olarak kendi bölgelerine cezaevi inşa etme sözünü veriyorlar. Hukukun üstünlüğüne önem vermeyen bir iktidar bunları yapar mı?

İşte size hükümetimizin yeni bir hizmet daha: T.C. kimlik numaranızı girin, cezaevinde yatacağınız koğuşunuza kadar öğrenin!..

Daha ne olsun? Dünya bu yüzden sizi kıskanıyor!

*

7 YIL ÖNCE BİR SEÇİM AKŞAMI HATIRASI

2011 seçimlerindeydi. Seçim sandıkları kapanmış, Cihan Haber Ajansı merkez ofisi seçim sonuçlarını jet hızıyla verebilmek için kıyasıya bir yarış içindeydi. Yarış dediğim sözün gelişi… Kendisiyle yarışıyordu. Geçen seçimden daha önce açıklayıp bir an önce evlerimize gidelim yarışı da diyebiliriz.

Gazetenin yazılım departmanındaki arkadaşlar bir güzellik düşünmüş, Cihan ekibi bunca telaş içinde bir de seçim sonuçlarını servis etmekle uğraşmasınlar diye sandık sonuçlarından otomatik haber üreten küçük bir yazılım yapmışlardı. İlk sonuçlar geldikçe telefonlara otomatik haberler de düşmeye başlamıştı. Bazı yayıncılar “N’oluyoruz arkadaş! Çin’de ucuza çalışan muhabir bulup çalıştıracaksınız diye korkuyorduk, şimdide başımıza bedavaya çalışan muhabir robotlar mı çıktı?” diye takılmışlardı.

Gecenin ilerleyen saatlerinde ana muhalefet partisi merkezinde İstanbul’u aldık diye bayram havası esmeye başlayınca bir arkadaş yazılımda hata olduğunun farkına vardı ve muhabir robot projemiz doğmadan ölmüş oldu. (Yayıncı arkadaşlara not: Şaka tabi, hiçbir zaman muhabir robot diye bir projemiz olmadı. Ama çok da rahat olmayın, zira Çinliler robot anchorman yapmışlar bile.)

*

ROBOTİK YARGI

Bugünlerde İktidarın “Gülen Cemaatiyle mücadele için kurulmuş proje mahkemeler” bana kötü bir yazılıma sahip robot hissi veriyor. Eskiden olduğu gibi adaleti önceleyen vicdan sahibi hakimler gitti, ortak bir havuzdan alınmış şablon kararların altına imza atan, sanık savunmalarına asla itibar etmeyen hissiz vicdansız duvar gibi adamlar geldi.

Robot gibiler çünkü önlerine bir dosya geldiği zaman yapacakları işlemler son derece standart. Sözgelimi bir ihbar üzerine gözaltına alınan bir vatandaşımız tutuklanıp mahkemeye çıkarıldığı zaman hakimlerin ilk işi “ilgili kurumlara yazı yazılması ve tutukluluğun devamı” kararını vermek. Sonrasında işler aşağı yukarı şöyle gelişiyor:

  • BDDK’ya yazı yazılarak Bankasya’da hesabının bulunup bulunmadığı,
  • Emniyet veya MİT’e yazı yazılarak ByLock kaydının olup olmadığı,
  • Herhangi bir sendika üyeliğinin bulunup bulunmadığı,
  • Cemaat iltisaklı kurumlarda SGK kaydının olup olmadığı,
  • Cemaat iltisaklı okullarda okuyup okumadığı veya çocuklarını okutup okutmadığı,
  • Gazete veya dergi aboneliğinin olup olmadığı,
  • Digitürk aboneliğini iptal etmiş mi?
  • HTS kayıtları
  • Yurtdışına çıkış kayıtları,
  • Vs.
Bu bilgiler mahkemeye ulaştıktan sonra sanığın cemaat irtibatı buna göre belli oluyor zaten. Bunlardan bir ya da birden fazlasının varlığına göre verilecek hapis cezaları da aşağı yukarı belli. Geriye sanığın mahkemedeki tutumuna göre ceza miktarını yazıp, yüzüne karşı okumak kalıyor.

Halbuki bu tür bir yargılama çok pahalı yöntem. Paranın en çok lazım olduğu bir dönemdeyiz. Madem ki hükümetimiz önümüzdeki yılı “tasarruf yılı” ilan etti, bu sayede milyarlarca lira tasarruf ederek cari açığı bile kapatabiliriz!

*

HER YERDE HAVUZ

Nasıl mı? AKP hükümetinin son yıllarda yaptığı en önemli icraatlardan biri vatandaşlarına ait bütün verileri bir havuzda toplamak oldu. Kimlik ve pasaport bilgilerinden eğitim bilgilerine, telefon ve internet hesaplarından sosyal medya paylaşımlarına, banka hesaplarından evlerdeki dijital platform aboneliklerine kadar her şey kayıt altında. Ancak bu bilgilerin otomasyonu henüz sağlanmış değil.

Adli bir vaka olduğu zaman onlarca polis, savcı ve hâkim aralarında binlerce yazışma yaparak sonuca ulaşmaya çalışıyor. Haliyle bu iş devletimize oldukça pahalıya mal oluyor. Bu yüzden bir süre önce “Bir Cemaat mensubunu hapse atmanın maliyeti ne?” sorusunun cevabını aramıştık.

*

TEKNOLOJİ BAKANI BU İŞE EL ATMALI!

Asker gazinosunda en tahsilli elektronik mühendisinin TV kumandasından sorumlu olması gibi, Twitter’da herkese laf sokmayı iyi becerdiği için Teknoloji Bakanı yapılan şahıs, bu işe acilen el atmalı.

Un var, şeker var, yağ da var. Sayın Bakan acilen bir bilgisayar programı yazdırıp, yargılama masraflarını azaltıp, hâkim savcıların yaptıkları ucuz ve hızlı yargılama yapmasını sağlayabilir.

Bunca polise, bunca hâkim savcıya, bunca yazışmaya, bunca posta masrafına ne gerek var değil mi? Zaten hakim savcıların yaptığı tek iş yazışma yaparak bu havuzda yer alan bilgileri talep etmek.

Bilgisayara bir T.C. kimlik numarası yazdığınız zaman o havuzdaki bilgileri değerlendirip sizin F…cü olup olmadığınız ve hangi derece F…cü olduğunuz şıp diye ortaya çıkacaktır.

Diyeceksiniz ki adliyelerdeki tek konu F..ö ile mücadele mi? Hırsızlık, gasp, tecavüz, rüşvet, yaralama gibi adi suçların veya organize suç örgütlerinin yargılaması nasıl yapılacak? Sorduğunuz soruya bakın. Bu suçların suç olmaktan çıkarıldığını bilmiyor musunuz? Hükümetimiz bunları suç olarak görmediği için bir KHK çıkararak bu yüzden cezaevlerinde olanların çoğunu özgürlüğüne kavuşturuverdi. Şu aralar Yavru Muhalefet Lideri, kalanları da kurtarmak için fazla mesai yapıyor.

Yalnız bilgisayar programı yapılırken dikkate alınacak parametrelerden birinin de sanığın AKP’li olup olmadığının da işaretlenmesi gerektiğini unutmayın. Aksi halde robotumuz, başta sayın cumhurbaşkanımız ve damadı Berat Albayrak olmak üzere Saray ahalisinin tamamını hapse gönderebilir. Zira yukarıda belirtilen kriterlerin çoğu onlar için de söz konusu.

[Mehmet Yıldız] 11.12.2018 [TR724]

Devlet nasıl hak ihlali yapar? [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Haklarımızı devlet vermez bizim. O haklar zaten bize aittir, bizi korumak için vardır. Kimden mi korumak için? Canınıza veya malınıza kast edecek olanlardan, katilden, saldırgandan, sapıktan, yolsuzdan, liyakatsizlikten ve adam kayırmadan, aklınıza gelebilecek her türlü kötülük ve fesatlıktan. O haklar bir de sizi devletten korumak için vardır. İşte bu noktayı anlamak gerçekten çok önemli, zira demokrasi mücadelesinde “halkın kendi kendisini yönetmesi” unsuru, mutlak monarşilere karşı, gücü sınırlanmış iktidar mücadelesinin bir unsuru olduğu oranda demokrasi mücadelesiydi aslında. Oysa eski Yunan’dan beri demokrasinin çoğunluk tiranlığına (çoğunluk diktasına) dönüşme olasılığı konu edildi, tartışıldı. Modern siyaset bilimi de gücün sınırlanması konusu ile demokrasiyi aynı bağlamda tartıştı. Aristo’ya göre hukukun egemen olmadığı yerde devletten söz edilemez. Türkiye’de Büyük Millet Meclisi’nin duvarında yazan “adalet mülkün temelidir” ifadesinde mülkle kast edilen devlettir. Bir evin temeli olmazsa ev de olmaz. Evin temelini bozarsanız bina çöker. Devletin temelini bu nedenle adalet oluşturur ve adalet egemen hukuk anlayışına dayanır.

Avrupa’da Fransız Devrimi, Aydınlanma, modernite, Reform ve Rönesans gibi aşamalarla, gerek evrimsel gerekse de devrimsel süreçlerle mutlak monarşilerden anayasal rejimlere geçildi. Kimi ülkede mevcut monarşi yetki kısıtlamasına (gücün sınırlanmasına) tabi tutularak meşruti monarşik demokrasiler gelişti, kimi ülkelerde ise monarşiler devrimler veya savaşlar sonucu yıkılarak yerine cumhuriyetler kuruldu. Bir parantez açarak belirtelim: bu bağlamda cumhuriyet ve demokrasi eşanlamlı kavramlar değil, her ne kadar aralarında ilinti olsa da. Monarşilerde demokratikleşme bu yolla gerçekleşirken, yeni kurulan cumhuriyetlerde kimi zaman otoriterleşme ve diktatörlük inşası gibi evreler yaşandı. Avrupa tarihi bu tür cumhuriyet deneyimleriyle doludur. Yani egemenliğin halka verilmesi, sadece prosedürel bir uygulamadır. Dahası, egemenlik hakikaten halk kontrolüne geçse de, halkın bir çoğunluk diktası kurmasına engel olunamayacağı kısa sürede hem pratik olarak yaşandı, hem de kuramsal olarak yeterince çözümlendi. Dolayısıyla demokrasinin ana meselesinin gücün kimin tarafından kullanılacağı veya gücü kullanacak olanın nasıl belirleneceği olmadığı görüldü. Esas mesele, gücün nasıl sınırlanacağıydı. Meşruti monarşilerde de cumhuriyetlerde de gücün sınırlanmaması, otoriteryan yönetimlere kapıyı aralıyordu. Bu nedenle bir denge ve fren mekanizmasının kurulması, birey (kişi ya da vatandaş da diyebiliriz) haklarının sorunsuz biçimde garanti altına alınması için büyük önem taşıyordu. Şimdi esas meseleye yaklaşıyoruz: birey haklarını garanti altına almanın yolu neydi?

Birey haklarının garanti altında olması için öncelikle bağımsız ve tarafsız mahkemelerin olması gerekiyor. Yargıdan bahsediyorum. Öncelikle hemen belirteyim: hukuk devleti ancak yasalar istisnasız herkes için geçerli olursa var olabilir. Bu bağlamda özellikle yürütme erkine (hükümete) dikkat çekmek gerekiyor. Yasanın kaynağının mutlak bir kral veya sultan olduğu monarşik rejimlerde monark yasaların üzerindeydi. Aldığı tüm kararlar (fermanlar) yasa niteliğindeyken, hangi mahkeme kralı veya sultanı yargılayabilirdi? İslam tarihinden veya Türk tarihinden mitleştirilerek aktarılan kıssalara çok güvenmeyin derim ben bu konuda. Çünkü en iyi ihtimalle gerçeğe sadık olarak aktarılmış olsalar bile, bu mitlerin ortak özelliği hep ideal bir liderin “bilgeliği” kurgulanmış olmalarıdır. Başka bir ifadeyle, bilge kral kendi inisiyatifi ve rızasıyla yargılanır. Hatta adil yargılanmayı talep eder. Yani yasaya tabi değildir. Yasaya tabi olmayı talep eder – ve eşyanın tabiatı gereği bu durum kendi kendisine bir istisnadır zaten. Diğer bir ifadeyle, kral hukukun gücüyle yargılanmaz, kendi gücünden feragat ederek hukukun karar yetkisi alanına girmeyi kabul eder. Bu durumda, bir yetki kısıtlaması değildir söz konusu olan, sadece bir yetki feragatidir. Gücü kısıtlamak için, o güçten büyük bir güç gerekir. Bu, monarşilerde olmaz zaten. Olursa, o zaten artık monarşi olmaz, meşruti monarşi olur. Bu durumda karşımıza çıkan sorun şudur. İktidarı yasaya tabi kılacak bir düzeni nasıl kuracağız? Yargı bağımsız olacak demiştik ya. Hemen devamındaki soruyu soralım o zaman. Kimden bağımsız olacak? Yürütmeden. Yürütmeden kastımız, siyasi kararları kim alıyor, devleti kim idare ediyor – bu bir kral veya sultan da olabilir, bir diktatör de, bir başbakan veya başkan da. Yetki aşımı yaptığında, ona dur diyecek tek merci yargıdır. Bu durumda, yargının siyasi erkin önemli bir bölümünü yürütmenin kontrol alanından kopartması gerekmektedir. İşte bu noktada, iktidara gelen güç üzerinde hukuki bir yetki sınırlamasından söz edilebilir. Yargının bağımsız olması bu nedenle önemlidir. Yargının bağımsız olması durumunda birey hakları da garanti altındadır. Çünkü eğer yürütme (hükümet) sizin hakkınızı gasp ederse, karşısında (kendisinin de ona tabi olduğu) yargıyı bulacaktır. Bu aşama, bizi anayasal devlete götürür.

Anayasal devlet, yukarıda ele aldığım yönetim mimarisinin, bir bağlayıcı anlaşma metni olarak ortaya konmasıdır. Demokrasilerin çok büyük bir çoğunluğunda bu tür bir sözleşme metni vardır. İngiltere demokrasisi buna bir istisna olsa da, yazılı anayasanın olmaması, anayasal bir çatı olmaması anlamına gelmez. Fakat İngiltere’yi yine de bu makalede ele almaya girişmemekte yarar var. Yoksa yazı üç sayfa yerine on sayfa olmaz zorunda olabilir, bu ise gazete editörleri ile benim başımı belaya sokar. İyisi mi konuya kaldığımız yerden devam edelim. Anayasa metinleri yürütme, yargı ve yasama erlerinin sorumluk alanlarını ve devletin diğer mimarisini belirler. Anayasalar aynı zamanda bireylerin (biz vatandaşların) temel hürriyet alanlarını tespit eder. Mülkiyet hakkı gibi, düşünceyi ifade hakkı gibi, din özgürlüğü gibi, özgür medya gibi birçok hakkımız vardır. Bu haklar, hiçbir şekilde kısıtlanamaz. Kimin tarafından? Bizi yönetenler tarafından! İşte bu anayasa metni, yargıyı yürütmenin etkisinden izole eder. Böylece mahkemeler hükümetin baskı aracı olmaktan çıkar, gerçekten yasayı uygulayan ve adalet üreten ve dağıtan bir işlev kazanır.

İşte haklarımızı devlet vermez dedik, ama devlet almaya çalışır. O devlet dediğimiz şey, esasında yürütme (bizi yönetenler). Ama bizi yönetenler de hukukun öznesidir. Yani eğer bir ülkede hukuk işliyorsa, normalde bizi yönetenler de aynı bizim gibi yasalara tabidir. Yasalar kendi kendilerine işlemeyeceğine göre, yasaları uygulayan merci (mahkemeler) bizi yönetenlerin etkisinde veya kontrolünde olamaz. Yargının demokrasi bakımından önemi budur. Çünkü demokrasi, seçimden çok daha önemli ilkelere sahiptir. Mesela denetim gibi. Öyle ya, idarenin yaptıklarının yasalara uygun olup olmadığını kim denetleyecek? Eğer yargı bağımsız olmazsa, ülkenin çürümesi kaçınılmazdır. Yargı bağımsızlığı bu nedenle sağlıklı bir ekonomi için de olmazsa olmaz bir koşuldur. Başta mülkiyet haklarınız olmak üzere, yürütme sizin hiçbir hakkınızı kullanmanızı engelleyemez. Yasalara aykırı davranışlarda bulunan vatandaşların yargılanmasında hükümetlerin hiçbir rolü yoktur. Devletin kolluk gücü olan polis de, esasında hükümetin emrindeyken sadece asayiş ile ilgili bağlamda rolünü uygular. Ama suç soruşturulması sürecinde yargının organı olarak hareket eder. 17 Aralık’ta, mahkemelerin organı olarak suç kovuştururken, yürütme (hükümet) nasıl polise engel oldu, bunu gördü herkes. İşte bu yapılan, bu nedenle suçtu. Yani, yargının kovuşturma sürecinde polisin hükümetçe engellenmesi bir sivil darbeydi. Neden? Çünkü anayasanın dışına çıktı hükümet! Oysa yukarıdaki çözümlemelerden gayet net bir şekilde anlaşılacağı üzere, hükümet kendi sorumluluk alanı dışına çıkamaz. Kim söylüyor bunu? Anayasa söylüyor. Yani hükümet devlet değildir. Devleti oluşturan üç güçten biridir. Diğer iki gücün biri yasamadır (meclis), diğeri de bu yazının ana konusu olan yargıdır (bağımsız mahkemeler).

Demokrasiler, güçler ayrılığı olmadan var olamaz. İstediğiniz kadar seçim yapın, eğer bir ülkede yürütme (hükümet) mahkemeleri kontrol edebiliyorsa, artık kendisi yasalara bağlı değildir, yasa üstü bir güce ulaşmış demektir. Bu durumda istediği yasa dışı uygulamayı yapabilir. Kimse hükümeti engelleyemez. Seçim, bir çoğunluk iradesini iktidara taşır. Ama seçim, çoğunluk diktasına engel olamaz. Mahkemeler bağımsız olmazsa yürütme denetlenemez. Polis bir baskı aracına dönüşür. Kamu bankaları çiftlik olur. Suçlu, hükümetin tanım ve talimatıyla belirlenir. Bürokratlar rejim aparatına dönüşür. Korku toplumu doğar. Sermaye ve parlak beyinler bu tür bir ülkede durmaz, daha uygun ülkelere gider. Birey özgürlükleri erir ve biter. Bu durumda özgür ve tarafsız bir medya da, eleştirel görüşlerin savunulduğu mecralar da birbiri ardına tükenir. Özel mülklere el konur ve kimse buna engel olamaz, “ne yapıyorsunuz, neye dayanarak bunu yapıyorsunuz” diye soramaz. Hukuksuz iktidar, hukuka tabi olmayan iktidardır.

Haklarımızı devlet vermez bizim. O haklar zaten bize aittir, bizi korumak için vardır. Kimden mi korumak için? Canınıza veya malınıza kast edecek olanlardan, katilden, saldırgandan, sapıktan, yolsuzdan, liyakatsizlikten ve adam kayırmadan, aklınıza gelebilecek her türlü kötülük ve fesatlıktan. O haklar bir de sizi devletten korumak için vardır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 11.12.2018 [TR724]

Futbolda olmazlar olduğunda… [Hasan Cücük]

Fenerbahçe yıllarca unutulmayacak facia bir sezon yaşamaya devam ediyor. Akhisarspor deplasmanında aldığı 3-0’lık yenilgiyle Sarı-Lacivertli ekip düşme hattına kadar indi. Takımın ortaya koyduğu futbol gelecek adına ümit vermiyor. Cocu’yu kovduktan sonra takımın emanet edildiği Koeman, derde deva olmadı. Sezon başında şampiyonluğun en büyük adaylarından biri iken şimdi düşme hattında bulunuyor. Önümüzde uzun haftalar var. Fenerbahçe için konuşmak erken ama futbolda nice olmazlar oldu. Şampiyonlar lig düşmekle kalmadı, eski günlerini mumla arattı. İşte o takımlardan en bilindik olanlar.

Nantes: Fransa Ligue 1’in ‘Sarı Kanaryası’ FC Nantes, tam 44 yıl aradan sonra 2007’de lig düşerken taraftarlarını hüzne boğuyordu. Fransa Ligue 1’de en uzun süre kalan takım unvanlı Nantes; Marcel Desailly, Didier Deschamps, Christian Karembeu ve Claude Makelele’nin de aralarında bulunduğu onlarca yıldızı futbol dünyasına kazandırmış ve 8 kez şampiyonluk sevinci yaşamıştı. 2006-07 sezonu sonunda küme düşen Nantes, bir yıl sonra yeniden Ligue 1’e döndü. 2009’da tekrar düşen FC Nantes, eski güzel günlerin hayalini kurarak tam 3 yıl Ligue 2’de mücadele etti. 2013’te yeniden ait olduğu Ligue 1’e dönen Nantes için artık zirve erişilmez bir yoldu. Fransa Ligue 1’in sıradan takımları arasında yerini alan Nantes, ligde 13. sırada yer alıyor. Takımın efsane isimleri arasında Türk futbolseverlerin Trabzonspor teknik direktörlüğünden tanıdığı Vahid Halilhodziç de bulunuyor. FC Nantes forması altında 1982-83 sezonunda 27, 1984-85 sezonunda ise 28 golle gol kralı oldu. FC Nantes formasını giyen bir başka tanıdık isim ise 1998-2000 arasında F.Bahçe formasını giyen Viorel Moldovan. Rumen oyuncu 2000-2004 arasında FC Nantes formasını giydi

Leeds United: 2000’li yılların başında Harry Kewell, Mark Viduka, Jonathan Wootgate, Lee Bowyer, Robie Keane ve Fowler gibi genç yeteneklerden oluşan kadrosuyla, Manchester United ve Arsenal’in en büyük rakibi olarak gösteriliyordu. Ligde ilk şampiyonluğuna 1969’da ulaşan Leeds, aynı başarıyı 1974’te de tekrarladı. Takım altın yıllarını yaşamaya başladığı 1990’ların başında başarısını 1992’de şampiyon olarak taçlandırdı. Leeds United’ın hızla zirveden düşmeye başlaması, adından en çok söz ettirdiği yıllara denk geldi. Başarı hırsına bürünen Başkan Peter Ridsale’nin hesapsız harcamaları, kulübün borç batağına saplanmasına yol açtı. 2002-03 sezonunu rekor bir rakamla 150 milyon dolar açıkla kapatan Leeds, 2003-04 sezonunda takımın yıldızı Harry Kewell’i Liverpool’a, Olivier Dacourt’u ise Roma’ya satarak yaşam savaşına yenik düşmeyi geciktirdi. 2003-04 sezonunda, 14 senelik Premier Lig serüveni son bulan Leeds, takıma gönül verenlerin gözyaşları arasında Championship’e düştü. 2005-06 sezonunda Premier Lig’e çok yaklaşan Leeds United, play-off maçında Watford’a 3-0 yenilerek hasrete son veremedi. Ertesi sezon bütçesindeki açık nedeniyle 15 puanı silinen, kayyuma devredilme tehlikesi yaşayan Leeds, 2006-07 sezonunda bir kez daha küme düştü. Üç sezon iki alt ligde mücadele ettikten sonra, 2009–10 sezonunu ikinci sırada bitirerek tekrar Championship’e dönen Leeds, ihtişamlı günlerini mumla aratmaya devam ediyor. Bir zamanların fırtına kulübü Leeds United için Premier Lig bir hayalin adı oldu.

Deportivo: 1999-2000 sezonunda La Liga’yı şampiyon olarak tamamlayan Deportivo, Şampiyonlar Ligi’nde aldığı başarılı skorlarla adından söz ettirdi. 2003-04 sezonunda Milan’ı eleyerek Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale yükselen Deportivo’nun final hevesine Mourinho yönetimindeki Porto son vermişti. Deportivo’yu ‘bizden kılan’ özelliği, aynı bölgenin takımı Celta Vigo ile yaşadığı rekabet. Maçlarını La Coruna şehrindeki Riazor Stadı’nda oynayan Deportivo’nun lakabı ‘El Turco’. Güneydeki komşu kent Vigo’nun takımı Celta Vigo ile ezeli rekabet hâlinde olan Deportivolular, Celtalıların hakaret amaçlı söyledikleri ‘El Turco’ lakabını gururla kabul edip “Evet, Türk gibi güçlüyüz!” diyorlar. İlk şampiyonluğunu 2000 yılında elde eden Depotivo, şampiyonluğu ligin son haftasında 1994’te Barcelona’ya, 1995’te ise Real Madrid’e dramatik bir şekilde kaptırmıştı. 1994’te son haftaya Barcelona’nın 2 puan önünde giren Deportivo, kendi sahasında Valencia ile karşılaşmıştı. Barcelona kazandığı için Deportivo’nun mutlak kazanması gerekiyordu. Durum 0-0 iken son dakikada kazanılan penaltıyı kullanmak üzere topun başına gelen Miroslav Djukiç, gol atamayınca şampiyonluk Barcelona’ya gitti. 2005’ten itibaren düşüşe geçerek ligde ilk 6’ya giremeyen Deportivo, 2010-11 sezonunun son maçında Valencia’ya 2-0 yenilerek ligi 18. sırada tamamlayıp La Liga’ya veda etti. Aynı sezon yeniden La Liga’ya dönen Deportivo, çıktığı sezon yeniden lig düşmenin şokunu yaşadı. La Liga 2’de bir sezon kalan Deportivo yeniden ait olduğu La Liga’ya yükseldi. 2010-14 arasında 4 yılda iki kez lig düşen Deportivo son 4 yıl La Liga’da mücadele ettikten sonra geçen sezon yeniden ligden düştü. Bir zamanların flaş takımının asansör takım seviyesine düşmesi en çok taraftarını üzdü.

Dinamo Dresden: 2. Dünya Savaşı sonunda Almanya, Batı Almanya ve Demokratik Almanya Cumhuriyeti diye ikiye ayrıldığında, batıda Bayern Münih, doğuda Dinamo Dresden futbolda adından söz ettiren kulüpler olmuştu. Futbol kalitesi olarak batı, doğunun çok önünde bir başarı grafiği yakalarken; doğunun parlayan yıldızı Dinamo Dresden, 8 şampiyonluk yaşayarak lige damgasını vuruyordu. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra futbolseverlerin yakından tanıyacağı ve oynadığı dönemde dünyanın en iyi liberolarından biri olarak gösterilen Mathias Sammer’i futbol dünyasına kazandıran kulüp olan Dinamo Dresden, 7 kez de Demokratik Almanya Cumhuriyeti Kupası’nı müzesine götürdü. İki Almanya’nın 1991’de birleşmesiyle Hansa Rostock ile birlikte Bundesliga’da temsil edilen iki doğu takımından biri olan Dinamo Dresden, doğuda gösterdiği başarıyı birleşik Almanya’da tekrarlayamadı. Bundesliga’nın güçlü takımlarıyla sadece 4 sezon mücadele eden Dinamo Dresden, 1994-95’te 2. Lig’in yolunu tuttu. Ancak kulüp yaşadığı ekonomik sıkıntılardan dolayı lisans alamayınca aynı yıl federasyon tarafından 3. Lige düşürüldü. Yeniden 2. Lig’e dönen Dinamo Dresden, Demokratik Almanya günlerini mumla arayan kulüplerin başında geliyor. ’İki Almanya’nın birleşmesinden en zararlı çıkan kurum Dinamo Dresden’dir.’ tespiti yanlış olmasa gerek.

[Hasan Cücük] 11.12.2018 [TR724]

Maarri haklı; Bu günah ‘Babalar’ın [Kadir Coşkun]

“Milli Damat!” deyince hemen ekonomi ile başı dertte olup, ne söylediği anlaşılmayan kıdemli enişte akla geliyor. Saray’ın en son sıhri mensubu, ikinci damat, birkaç gün önce, Paşababası’nı Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı (TTTV) Başkanı sıfatıyla, yeni bir açılışa davet etmiş. “Takım sizi bekliyor!” diye de güya, Emirü’l-Müminin’i 21. yüzyıl’ın İslam Orduları’nı teftişe davet ediyor. Ya hu, şu ev içi muhabbetlerini memleket işleriyle birbirine karıştırma banallığından bir kurtulsanız ne iyi olacak!

Saray’ın Teknolojik ihtiyaçlarını karşılama ve Saray özelinde Türkiye’yi modern dünyaya taşıma gibi bir misyonu omuzlanan zavallının işi, bacanağından daha zor. İlk ve büyük damat olmanın avantajı başka; ekomiden sorumlu olmak gibi kimsenin suçu üzerine almadığı bir bakanlığı idare etmeye ne var. Ekonominin hali kız kurusuna döndü. Bedava gelin etseniz, talibi çıkmıyor.

Ama, teknoloji öyle mi?

Kıyaslanacağınız örnekler çılgın ve ulaşılmaz. Kurum olarak NASA’yı lig dışı tutsanız bile, önünüzde Elon Musk gibi, NASA’nın bir adım önüne geçmiş tipler var. Üç çeyrek asırdır, milli bir araba projesini gerçekleştiremeyen ilkel Türkiye Teknoloji sicili ile Küçük Damat’ın ringte uzun süre kalması çok zor, hem de çok. Bakın buraya yazıyorum; medyanın müdahin ve yağcıları bir süre sonra bu damadı “Yerli Elon Musk!” diye reklam etmeye başlarlar.

Birçok ünlü sima, meslek ve kariyer basamaklarını tırmanırken, iyi ya da kötü yakınlarının şöhreti ile geleceklerini karartmaktan endişe ediyorlar. Bunu ya, başarılı olduklarında, “Ne olacak, falanın yakını. Kendi alınteri ile kazanmadı ya!” töhmetinden kurtulmak ya da yakınlarının hatalarını bir ömür boyu kötü bir mirası taşıma riskine kurtulmak için yapıyor olmalılar. Haksızlar mı?

Geçtiğimiz Kasım ayında, ABD’de yapılan ara seçimler bir çok sürprizlere imza attı. Latin-Amerika asıllı, 29 yaşındaki, Sosyal-Demokrat Alexandria-Ocasio Cortez, ABD Kongresine giren ilginç adaylardan biri. Kongrenin en genç mensubu sayılan Cortez, bu başarıyı, New York’ta yılların duayen Demokrat adayı Joe Crowley’i alt ederek başardı. 54 yaşındaki Crowley, Kongre’de halen, Demokratların Sözcüsü olan Pelosi’nin yerine düşünülüyordu. Yunus’un tabiriyle, Amekalılar, “Bir Serçe’nin Atmaca’yı yere çalması!” hakikatine gözleriyle şahit oldu.

Genç Cortez, Sosyalist yaklaşımlarıyla medyanın ilgisini daha da çekmeye devam edecek. Ayağına gelen topları gole çevirmede oldukça usta. 2016 ABD Genel Seçimlerinde Cumhuriyetçiler’in başkan adaylarından olan Mike Huckabee, geçenlerde bu genç siyasetçiye sataşınca, Cortez, “Bu tür yanlış bilgi ve beyanları kızına bırak. O bu işlerde oldukça başarılı!” deyiverdi. Mike Huckabee’nin kızı, kim olsa beğenirsiniz? Halen Beyaz Saray Basın Sözcülüğünü yapan Sarah Huckabee Sanders. Hani şu, Trump’ın devirdiği çamlara, her gün yaptığı gaflara ve sosyal medya’da düştüğü acınası durumlara kılıf bulmak için uğraşan, etine dolgun, giyimine kuşamına pek dikkat etmeyen hanımefendi.

Genç Cortez, Baba Huckabee’ye bu golü atana kadar, bu satırların yazarı, Cumhuriyetçi Senatör Huckabii ile Basın Sözcüsü kızı arasındaki bağlantıyı farketmemişti. Zavallı Basın Sözcüsü Sarah, “Sarah Sanders” isminde ısrar ederek babasının gölgesini perdelemeye çalışıyordu. Siyasette bir taş ile iki kuş vurmak diye buna deniyor. Mike Huckabee, 2016 seçimleri öncesinde, Trump’ın yararına adaylıktan çekilmişti. Baba Huckabee, kızına parlak bir gelecek hazırlamak için, Trump’a küçük bir iyilikte bulunmuş olmasın? Sadece merakımızdan soruyoruz! Kendisini, “Aman, bu duayen siyasetçilerle uğraşma!” diye uyaranlara karşı Genç Siyasetçi Cortez’in cevabı da ilginç; “Ben barmenlik’ten buralara geldim. Daha kötüleriyle de başedebilirim…”

Yeni Damat’ın işi gerçekten zor

Saray’ın Küçük Damadı, diğer bacanağı gibi yüzünü eskitmeme kurnazlığını gösteriyor. Teknoloji ile alakalı bilgi ve birikimini idareli kullanıp piyasayı takip ediyor. Başkanı olduğu ve ütopik projeler için gerekli olan elemanlarda aranacak şartları da basın ile paylaşmış. Paşababası’nın berbat ettiği eğitim sisteminde, baba, dayı, kayınpeder, hısım, akraba… torpili olmadan o listedeki şartları dolduracak eleman bulmak neredeyse imkansız. Küçük Damat’ta zaten bunu herkesten iyi bilir. Büyük Damat’ın asfalta yapışıp alay konusu olduğu zamanlarda, Saray Ailesi’nin yüzünü güldürecek, Paşababayı memnun edecek bir şeyler de yapılması lazım. Yeni Damat’ın işi gerçekten zor.

Saray aidiyeti ya da bir şekilde İktidar Ailesi ile dirsek temasında olmak artık ayıp değil. Küçük Damad’ı tanıtırken günlük işlerini Mabeyn’den alan gazeteciler de “Erdoğan’ın damadı işçi arıyor!” diye haber yaptılar. Bir kaç on yıl önce, bu tür bağlantı ve ilişkiler delikanlı ve flintalar için ince hastalık sebebiydi. Delikanlılığın Kitabı’nı yazan, tatlı su külhanbeylerinin artık sesleri çıkmıyor. İkibinli yıllar, bu tür hastalıklara karşı bağışıklık sistemini artırmış olmalı. Şimdi, babasında kaybettiği şansı kayınpederinde yakalayanların günü tuttuğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Bizim gibi, bir kaç kuşak geride kalmış nesillerin yiğitlik avuntuları için geniş bir müze inşa etmek gerekecek. An itibariyle, pesimist, kör ve karamsar Arap Şairi, Maarri’nin babasının kabri başında “Baba senin işlediğin cinayeti işlemeyeceğim!” akıbetinde kara kılıp, bekar kalmayı tercih etmekten başka çare kalmıyor.

Başarı ve başarısızlıkların neticelerini göğüsleyecek direnç ve gücü olmayanlar için babalar olmazsa, kayınpederler ya da diğer ilişki ve bağlantılar açık duruyor. Önemli olan doğru zamanda, doğru yerde ve işe yarayacak insanlarla aynı kareye girmek…

Küçük Damat’ın TTTV için oluşturduğu eleman listesinin bir nüshasını, Paşababası’nın izniyle Silivri Hapishanesi İlan Levhasına asmasını tavsiye ederiz. Türkiye’nin kafası çalısan ve iş yapanları şu an orada tutuluyor. Hatta orada bir NASA elemanı bile var.

[Kadir Coşkun] 11.12.2018 [TR724]

Her ülkede geçerli en etkili dil [Fikret Kaplan]

Zifiri karanlığın iyice bastırdığı dakikalarda yatağından fırlayarak uyandı. Heyecan içindeydi. Kalbi yerinden fırlayacak gibi hızlı çarpıyordu. Etrafı sessizce dinledi. Olup biteni anlamaya çalıştı. Onu uyandıran şey gürültü veya dışarıdan gelen herhangi bir tesir değildi. Sabah mı olmuştu acaba? Ortalıkta gün ışımasına ait herhangi bir işaret de yoktu. Birkaç haftadan beri rahat yüzü görmemişti. Gecesi ve gündüzü biribirine karışmış, diken üstünde yaşıyordu.

Yorganı bir tarafa attı. Gece lambasının loş ışığında gözlerini oğuşturarak saate bakmak için ayağa kalktı. O esnada hanımı başını kaldırıp:

– Tarık ne oldu?

– Yok Hanım! Bir şey yok! İhtiyaç hâsıl etti herhalde. Sen uyumana bak!

– Ama dikkat ediyorum, kaç zamandır her gece yatağından fırlayarak kalkıyorsun. Bu halinle beni korkutuyorsun. Ne olur kendine bu kadar sıkıntı yapma!

– Hanım! Lütfen abartma! Olur.. her insan rüya görür. Hadi sen dinlen lütfen!

– Bazı geceler sürekli sayıklayıp duruyorsun. Üzülme diye sana söylemiyordum. Fakat sen önceleri böyle değildin.

Genç adam, eşine ne diyeceğini bilemedi. Bir an sustu. Sonra:

– Her hayatta fırtına saatleri, kederli, mahzun günler olmak gerek! Thomas Amca beni çok düşündürüyor… dedi.

Hanımı bu ismin etrafında dönen hadiseleri hatırlamış olacak ki sözü uzatmadı.

– Evet ya! Off!

Genç öğretmen, yatağın ayak ucundaki komidinden saati kaldırıp baktı. Gecenin ikisini biraz geçiyordu. Yatalı iki saat bile olmamış. Gerçi ne zaman uykuya daldığını kendisi de kestiremiyor ya. Hatırladığı tek şey öğrendiği kötü haberlerle yıkılmasıydı.

Yaklaşık dört ay önce mülteci kampından çıkıp yerleştiği bu yeni evde yaşlı bir komşuyla tanışmıştı Tarık. İlk başta Müslüman kimlikleri otomatik olarak apartman sakinleriyle aralarına mesafe koymuştu. Bütün dünyada geçerli olan Müslümanların kötü imajı burada da karşılarına çıkmıştı işte. Halbuki, Müslüman, yeryüzünde emniyet, güven, doğruluk, sadakat, sulh ve huzurun temsilcisi ve teminatçısıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, emniyet ve güven telkin edenlerin en başta geleni, zirve emniyet ve güven telkin edeniydi. Fakat, İslam’ın bu kaidesi bugünkü Müslümanların yaşayışına kurban gitmişti.

Haçlı seferlerinin başındaki insanlardan biri olan İngiltere Kralı Arslan Yürekli Richard kötülük duygusuyla dopdolu şekilde gelip savaşmış olmasına rağmen ülkesine dönünce, “Selahaddin’den insanlık öğrendim.” demişti.

Mehmet Akif, Selahaddin-i Eyyûbî ile Fatih’i bir yerde zikrederken, “Selahaddin-i Eyyubilerin, Fatihlerin yurdu…” der. O yurt böyle mi olmalıydı? Birbirini yiyen canavarlar gibi insanlarla mı dolmalıydı?

Selahaddin-i Eyyûbîlerin, Fatihlerin yurdu Yezidlere, Haccaclara kaldıktan sonra, elbette ki onlar kendilerine göre SS’ler oluşturacaklardı. Onları kışkırtacak, samimi ve yürekten Müslümanların üzerine salacaklardı.

Tarık, yakinen şahit olduğu Batıdaki bu önyargıyı şöyle yorumluyordu:

‘Bu canavarlığı gören ve bu tabloyu bütün şenaat ve denaetiyle müşahede eden ben olsam, ne derim Allah aşkına?!. Vicdanımı yokluyorum. Bu manzara karşısında Müslümanlık adına bir tercihte bulunmayı düşünür müydüm? Vebal kime ait? Emniyeti altüst, darmadağan edenlere değil mi?

Her şeye rağmen karamsarlığa gömülüp kalmamıştı Tarık. Dilini tam olarak bilmediği halde samimi hal ve hareketleriyle komşusunu kısa sürede çok etkilemişti. Thomas ve ailesiyle fazla konuşmadan, kelime tüketmeden de diyaloglarını geliştirmiş, bir iki kez yemek yemişti.

Güzel söz söylemek, iyi laf etmek önemli değildi. İnsanın hali daima dilinin önünde olmalıydı. İnsanlar Hakk’ı sözlerden ziyade tavır ve davranışlardan okumalı, dinlemeliydi. Güzelliklerin lafını yapan insanlardan ziyade, onları yaşayanlara ihtiyaç olduğunu iyice kavramıştı Tarık. Nefsinin kabullenmediği şeyleri başkalarına anlatmaktan, nefsinin tercümanı olmaktan Allah’a sığınıyordu.

Konuşurken gönül diliyle konuşmuş, konuştuklarını hal şivesiyle renklendirmiş,  his ve heyecanlarıyla hep bir farklılık resmi çizmişti.

Gökler ötesi ifadelerin akisleri sayılan tesirli gönül beyânlarına karşı hiç kimse alâkasız kalamazdı. Hemen ilk günlerde derin tesirini görmese de gönülden fışkıran, halle farklı bir şiveye ulaşan samimi beyanlar mutlaka ona açık kalpler üzerinde tesirlerini gösteriyordu. Vicdan sistemlerini bütün derinlikleriyle tesir altına alıyordu. Ve şuuraltında derin izler bırakan samimi hareketler çok küçük bir işaretle de olsa ortaya çıkarak en alâkasız ruhlara bile kendi boyasını çalıyordu.

Yetmiş beş yaşındaki Thomas ömrünün son deminde gerçek bir Müslümanla tanıştığı için çok mutluydu. Ve bu komşusu şimdi kanserdi. Tarık sık sık komşusunu ziyaret ediyor, gözünün önünde eriyip giden bu adam için bir şeyler yapamamanın sıkıntısıyla yaşıyordu.

Hastanenin soğuk odasında Thomas’ın eşinin durmadan ağlaması, genç adamın acısını bir kat daha arttırmıştı. Yeni yeni sevgi köprüleri kurduğu bu adam, hayatın gayesini gerektiği gibi anlayamadan uçup gidecekti bu fani dünyadan.

Bir gün, yaşlı adamın yoğun bakıma kaldırıldığını ve eşi hariç hiç kimseyle görüştürülmediğini öğreniyordu.

Tarık bunu öğrenir öğrenmez yanına kendisine tercümanlık yapacak bir arkadaşını da alıp soluğu hastaneye aldı. Girişte orta yerdeki danışmanın yanında yaşlı adamın eşine rastladılar. Güzel bir tevafuk olmuştu.

Kadıncağız, eşindeki ağrılara bağlı olarak zaman zaman iniltilerinin daha arttığını üzülerek anlattı. Şimdi verdikleri ilacın etkisiyle olsa gerek baygınlığa benzer bir uyku haliyle yattığını, zaten odasına girmenin mümkün olmadığını ekledi. Kadın, merdivenlerden yukarıya çıkıp odaya yönelince onlar da sükût içerisinde onu takip ettiler. Yoğun bakım ünitesinin yan tarafındaki dinlenme salonuna geçtiler. Tarık burada cesaretini toplayarak yaşlı kadına düşüncesini açtı:

– Müsadeniz olursa, sizin yerinize ben içeriye girmek istiyorum. Thomas Bey’e söyleyeceğim çok önemli şeyler var. Lütfen beni kırmayın!

Kadıncağız, Tarık’ı sevmişti. Kendisi içeriye girse ne değişecekti ki? Belki bu genç girse son anında onu mutlu edebilirdi.

Genç adam, üzgün ve çaresiz bir halde olan yaşlı kadına bakınca, bir anda gözleri doldu. Gözyaşlarını silip üzüntüyle bakarken kadından cevap geldi:

-Tamam, birazdan doktor gelecek, siz benim yerime girersiniz.

Doktor ve hastabakıcı birlikte geldiler. Doktor yaşlı kadına yaklaştı:

– Maria Hanım, biraz erken geldim. Siz burada fazla yıpranmayın. İçeriye girelim ve siz eve dinlenmeye gidin lütfen!

– Benim yerime, Tarık Bey gelecek! diyerek genç adamı gösterdi kadın.

-Tamam, buyrun lütfen! Hastanın yanına çıkalım.

İçeri girdiklerinde yaşlı adam, başını yastığa gömmüş, sırt üstü yatıyordu. Yüzü çökmüş, gözleri tamamen çukurlaşmıştı. Yanakları bir hafta öncesine göre çok bariz bir farkla içine göçmüştü. Başında yeşil, naylon bir hastane beresi vardı. Gözlerindeki fer sönmüştü sanki. İnliyordu. Şiddetli ağrılar çektiği belliydi. Ve gitgide bu inlemeleri, kıpırdanmaları da bitiyordu.

Doktorun düğmeye basmasıyla, birtakım aletlerle hemşire içeriye girdi. Hastayı kontrol etti. Bu arada doktor, çıkan raporlardan pek memnun gözükmüyordu:

-Kalp atışları çok düzensiz, dedi. Nabız atışları çok yavaşladı. Baygınlığı da üzerinden atamadı bir türlü… Bacaklarındaki soğukluk, beline kadar çıkmış.

Yavaş yavaş ölüyordu. Bedeninde canlı emaresi yok gibiydi artık. Gözleri çok ağır hareket ediyordu. Son anları olmalıydı. Yaşlı adamın hala yaşadığına dair belirtileri hırıltılı olarak alıp verdiği nefesi ve hareket eden karnıydı. Ne gözünü tam açabiliyor, ne de konuşabiliyordu. Sadece duyuyordu.

Tarık, doktordan müsaade isteyerek arkadaşıyla hastaya yaklaştı:

– Thomas Bey sizi çok seviyoruz.

Hiçbir hareket ve ses yoktu hastadan. Allah’ım ne yapabilirdi onun için? Çaresizlik içinde kıvranırken birden aklına bir fikir geldi. Yaşlı adamın sağ elini açtı, kendi elini onun içine yerleştirdi ve:

– Thomas Bey sadece sizden bir şey istiyorum. Lütfen beni kırmayın. Ben bir şeyler söyleyeceğim. Eğer benim bu dediklerime içten inanarak katılıyorsanız lütfen elimi sıkın!

Tarık bir şeyler telkin etti ona. Anlasa da anlamasa da dolu dolu gözleriyle tekrar etti. Tekrar etti.

Yaşlı adam, kendisini duymuştu. Yavaşça elini kapattı, genç adamın elini sıktı ve bir daha bırakmadı. Sımsıkı tutmuş ve öylece ruhunu teslim etmişti. Gözyaşlarını koyverdi Tarık. Hiç kimseye aldırmadan hıçkıra hıçkıra ağladı.

“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” (Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz.)

Bu hareketi bir şey ifade eder mi, etmez mi bilmiyordu Tarık. Arkadaşı da ona şaşkınlık içinde bakıyordu. Ama bu yıllarca hasret kaldıkları samimi Müslümanlar adına çok geç kalınmış bir telafi arzusuydu.

Bu arada doktor da Tarık’a hayretle bakıyor, durumu anlamaya çalıyordu.

– Siz hoca mısınız? Yani… imam? diye sordu doktor:

-Hayır, öğretmen!

-Öğretmen?!

Doktor çok şaşırmıştı. Yüzünü çevirip baktı Tarık’a.

– Evet. Müslümanlar ne iş yaparsa yapsın, dinini de mutlaka öğrenmek ve onu yaşatmak zorundadır. Hatta onu davranışlarına samimi olarak yansıtacak kadar derin bilmeli ve başkasına anlatacak kadar malumat sahibi olmalıdır. Yoksa, din sadece imam için inmiş değildir. Ve caminin duvarları arasına hapsedilecek kadar da hayattan uzak değildir.  Yaşamla iç içedir, diyerek açıklama yaptı tercüman arkadaşı vasıtasıyla Tarık.

Doktor, bunu tasdik edercesine konuştu:

– Biliyor musunuz! Gerek Huston’da gerekse burada sizin dediğiniz o gerçek anlamda Müslümanlar bana bambaşka geldi. Başka hastalar kanserden veya çaresi olmayan ağır bir hastalıktan dolayı ümitsizliğe kapılıp ortalığı darmadağınık ederken, hakiki Müslümanları ölüm anında bile gayet sakin, hatta başlarına gelenleri memnuniyetle karşılamışlar gibi gördüm. Ama onlar da son Müslümanlar diye hep düşündüm bugüne kadar.

İkindiye doğru ancak ayrılabildi hastaneden Tarık. Cenaze morga kaldırılıncaya kadar başından ayrılmadı.

Şu dünyadan bir gönül daha göçüp gitmişti işte. Ve sırası gelen gitmeye devam edecekti. Bu dünyanın fani olduğunu telakki edip misafir gibi davrananlar da, kendilerini dünyanın hakimi bilip daimi kalacakmış gibi çalışanlar da; kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, asıl vazifesinin ne olduğunu bilenler de, bilmeyenler de; bilmek istemeyip dünyanın fani yüzüne aldananlar da; saltanatına, servetine, şöhretine güvenip şımaranlar da; Allah’ın rızası istikametinde dünyayı bir mezra bilip iyilik, güzellik ve hayır ekenler de bir gün mutlaka Azrail’le buluşacak ve ebedi yurda göçüp gideceklerdi.

Bugün gönül diliyle söylenen sözler ve hal şivesiyle seslendirilen beyanlar katiyen zayi olmamaktadır. Şimdilik zihinler onları birer disket gibi kaydediyor, şuur değerlendiriyor, mantık ve muhakeme besleyip büyütüyor ve yeni kalıplara, yeni şekillere döküyor. Mevsimi gelince belki de kalbin o sihirli beyanları, halin ruhlar üzerindeki o silinmez izleri ne duyulmadık şeyler ne görülmedik güzellikler ifade edeceklerdir..! Yeter ki cebr-i lutfi olarak yeryüzüne dağılan hizmet erleri gönül dilleriyle konuşsunlar. Hareketleri, yaşam tarzları fikirlerinin yansıması olsun. Çünkü, kulaklar doydu, gözler bu samimi hasbilere hasret kalmış…

Not: Birkaç değişiklikle, yaşanmış bir hikayedir.

[Fikret Kaplan] 11.12.2018 [TR724]