Türkiye ekonomisinin lokomotifi sayılan inşaatta yaşanan kriz çimento sektörünü de vurdu. Çimento satışlarında 2019 yılının ilk 11 ayında yüzde 31 oranında düşüş yaşandı.
KRONOS -7 Şubat 2020
ANKARA – Türkiye ekonomisindeki ‘kriz’ günden güne görünür olmaya başlıyor. İflas eden şirketler, inşaat işlerinin durma noktasına gelmesi, konut satışlarındaki düşüş derken inşaatla bağlantılı bir sektör olan çimento sektörü de dibi gördü.
Türkiye Çimento Müstahsilleri Birliği tarafından Çimento Sektörü 2019 Kasım ayı verileri açıklandı. Kasım ayı verilerine çimento üretimi bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 2,82’lik bir artışla 5,3 milyon ton oldu. 2018 yılının son 5 ayındaki küçülmenin etkisiyle, çimento iç satışlarındaki daralma devam etti. 2019 yılının 11 ayında iç satışlarda yüzde 31 oranında düşüş yaşandı. Bölgesel bazda iç satışlarda daralmanın en az olduğu bölgeler Güney Doğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgeleri oldu.
[Kronos.News] 7.2.2020
‘Canlı taklidi yapıyorlar: Müteahhitler kredi ve faizleri ödeyemiyor’
Dünya gazetesi yazarı Şeref Oğuz, Türk müteahhitlerin içeride ve dışarıda zor zamanlar yaşadığını yazdı. Oğuz, çoğu müteahhitin son iki yıldır kredi taksiti ve faiz ödeyemediğini 'canlı taklidi yaptığını' belirtti.
KRONOS -7 Şubat 2020
Dünya gazetesi yazarı Şeref Oğuz, “İçerideki durgunluk yüzünden dışa açılanlar olduğu gibi borcunu çevirmek için sabreden ve işlerin yeniden açılacağı zamana dek ayakta kalmaya gayret edenler var. Bir müteahhidimiz, bu durumu; ‘canlı taklidi yapıyoruz’ diye özetliyor. Taahhüt dünyasında Çin’den sonra ikinci durumdaki Türk müteahhitleri, içeride ve dışarıda zor zamanlar yaşıyor. Yabancı müteahhitlik alanında %40 daha az ihale alırken, gelirleri %20 azaldı. İçeride ise gayrimenkul sektöründeki durgunluk kirpi sendromu oluşturdu” ifadesini kullandı. Oğuz yazısında şunları kaydetti:
‘MÜTEAHHİTLER SORUNLARINI SÖYLEMİYOR, SÖYLENİYOR’
“Borçların beklediği yer; bankalar… Çoğu son 2 yıldır kredi taksiti ve faiz ödeyemedi. Bir bakıma bankalar, müteahhitlerin borçlarını yüzdürüyor. Ekspertiz değerinin yarısına dahi satış yok. Taahhütler dâhil hiç kimse kamudan para alamıyor. Bu durumda canlı taklidi yaparak oyunda kalmaya, defnedilmemeye gayret ediyorlar.
Sektör STK’ları sorunlarını söyleyemiyor ama söyleniyor. Görünen o ki mevcut sistemi sürdürmenin imkânı kalmadı. Müteahhitliğin tanımından gayrimenkul sektörünün dinamiklerine dek her şeyin sil baştan düşünülmesi gerekiyor.”
[Kronos.News] 7.2.2020
KRONOS -7 Şubat 2020
Dünya gazetesi yazarı Şeref Oğuz, “İçerideki durgunluk yüzünden dışa açılanlar olduğu gibi borcunu çevirmek için sabreden ve işlerin yeniden açılacağı zamana dek ayakta kalmaya gayret edenler var. Bir müteahhidimiz, bu durumu; ‘canlı taklidi yapıyoruz’ diye özetliyor. Taahhüt dünyasında Çin’den sonra ikinci durumdaki Türk müteahhitleri, içeride ve dışarıda zor zamanlar yaşıyor. Yabancı müteahhitlik alanında %40 daha az ihale alırken, gelirleri %20 azaldı. İçeride ise gayrimenkul sektöründeki durgunluk kirpi sendromu oluşturdu” ifadesini kullandı. Oğuz yazısında şunları kaydetti:
‘MÜTEAHHİTLER SORUNLARINI SÖYLEMİYOR, SÖYLENİYOR’
“Borçların beklediği yer; bankalar… Çoğu son 2 yıldır kredi taksiti ve faiz ödeyemedi. Bir bakıma bankalar, müteahhitlerin borçlarını yüzdürüyor. Ekspertiz değerinin yarısına dahi satış yok. Taahhütler dâhil hiç kimse kamudan para alamıyor. Bu durumda canlı taklidi yaparak oyunda kalmaya, defnedilmemeye gayret ediyorlar.
Sektör STK’ları sorunlarını söyleyemiyor ama söyleniyor. Görünen o ki mevcut sistemi sürdürmenin imkânı kalmadı. Müteahhitliğin tanımından gayrimenkul sektörünün dinamiklerine dek her şeyin sil baştan düşünülmesi gerekiyor.”
[Kronos.News] 7.2.2020
“Çocuklarım aç” diyerek Valilik önünde kendini yakan baba öldü
Hatay'da Valilik önünde 'Çocuklarım aç' diyerek kendisini yakan Adem Yarıcı adlı baba hayatını kaybettti.
KRONOS -7 Şubat 2020
Hatay Valiliği önünde ‘Çocuklarım aç’ diyerek kendisini yakan Adem Yarıcı adlı baba hayatını kaybettti. Uzun süredir işsiz olduğu öğrenilen Yarıcı, üzerine benzin dökerek intihar girişiminde bulunmuştu.
Hastanede kalp krizi sonucu ölen Adem Yarıcı isimli yurttaş Hatay Valiliği önünde, “Çocuklarım aç” diyerek kendisini yaktı. İşsizlik nedeniyle bunalıma girdiği öğrenilen Adem Yarıcı üzerine benzine dökerek kendisini ateşe verdi. Polisler, yangın tüpleriyle Yarıcı’ya müdahale etti.
Hatay İl Emniyet Müdürü Vedat Yavuz ve Valilik Özel Kalem Müdürü de olay yerine gelerek, intihar girişiminde bulunan Adem Yarıcı ile konuştu. Yarıcı çocuklarının aç olduğunu ve yaşadığı işsizlik durumundan bunaldığını belirtti.
Olay yerine gelen sağlık ekipleri, Yarıcı’nın tedavisini yaparken, üzerine yapışan elbiseleri de kesilerek çıkarıldı. İntihar girişiminde bulunan baba Hatay Devlet Hastanesi’ne götürülmek üzere ambulansa bindirildi.
HAYATINI KAYBETTİ
Hatay Valiliği, sabah saatlerinde valilik binası önünde kendini yakma girişiminde bulunan yurttaşın geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybettiğini duyurdu. Valilikten yapılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Valilik personelinin müdahalesiyle yanmaktan kurtarılan vatandaşın hayati tehlikesi bulunmamakta olup gerekli tüm müdahaleler valiliğimiz tarafından yapılarak hastaneye sevk edilmiştir. Kendini yakma girişiminde bulunan vatandaşın 2 çocuğu bulunmaktadır. Sosyal hizmetlerden sosyal ekonomik destek yardımı, çocukları için şartlı eğitim yardımı ve şartlı sağlık yardımı almaktadır. Vatandaş, eşinden boşanmış ve uzaklaştırma cezası almıştır. Psikolojik rahatsızlıkları nedeniyle daha önce de kendini yakma teşebbüsünde bulunmuştur.”
Valilik, daha sonra, intihar eden yurttaşın başka bir hastaneye sevk edildiği sırada geçirdiği kalp krizi sonucu öldüğünü açıkladı.
Kendini yakma girişiminde bulunan Adem Yarıcı’nın valilik personeli tarafından ilk müdahalesi yapıldıktan sonra gerekli tıbbı müdahale için Hatay Devlet Hastanesi’ne sevkinin sağlandığı aktarılan açıklamada, “Hatay Devlet Hastanesinden Mersin Devlet Hastanesi yanık ünitesine sevk edilmek üzere giderken Hatay Dörtyol ilçesi mevkisinde ambulansta geçirdiği kalp krizi sonucu tüm müdahaleye rağmen hayatını kaybetmiştir. Vatandaşımıza Allah’tan rahmet, acılı ailesine sabır ve baş sağlığı dileriz.”
[Kronos.News] 7.2.2020
KRONOS -7 Şubat 2020
Hatay Valiliği önünde ‘Çocuklarım aç’ diyerek kendisini yakan Adem Yarıcı adlı baba hayatını kaybettti. Uzun süredir işsiz olduğu öğrenilen Yarıcı, üzerine benzin dökerek intihar girişiminde bulunmuştu.
Hastanede kalp krizi sonucu ölen Adem Yarıcı isimli yurttaş Hatay Valiliği önünde, “Çocuklarım aç” diyerek kendisini yaktı. İşsizlik nedeniyle bunalıma girdiği öğrenilen Adem Yarıcı üzerine benzine dökerek kendisini ateşe verdi. Polisler, yangın tüpleriyle Yarıcı’ya müdahale etti.
Hatay İl Emniyet Müdürü Vedat Yavuz ve Valilik Özel Kalem Müdürü de olay yerine gelerek, intihar girişiminde bulunan Adem Yarıcı ile konuştu. Yarıcı çocuklarının aç olduğunu ve yaşadığı işsizlik durumundan bunaldığını belirtti.
Olay yerine gelen sağlık ekipleri, Yarıcı’nın tedavisini yaparken, üzerine yapışan elbiseleri de kesilerek çıkarıldı. İntihar girişiminde bulunan baba Hatay Devlet Hastanesi’ne götürülmek üzere ambulansa bindirildi.
HAYATINI KAYBETTİ
Hatay Valiliği, sabah saatlerinde valilik binası önünde kendini yakma girişiminde bulunan yurttaşın geçirdiği kalp krizi nedeniyle hayatını kaybettiğini duyurdu. Valilikten yapılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
“Valilik personelinin müdahalesiyle yanmaktan kurtarılan vatandaşın hayati tehlikesi bulunmamakta olup gerekli tüm müdahaleler valiliğimiz tarafından yapılarak hastaneye sevk edilmiştir. Kendini yakma girişiminde bulunan vatandaşın 2 çocuğu bulunmaktadır. Sosyal hizmetlerden sosyal ekonomik destek yardımı, çocukları için şartlı eğitim yardımı ve şartlı sağlık yardımı almaktadır. Vatandaş, eşinden boşanmış ve uzaklaştırma cezası almıştır. Psikolojik rahatsızlıkları nedeniyle daha önce de kendini yakma teşebbüsünde bulunmuştur.”
Valilik, daha sonra, intihar eden yurttaşın başka bir hastaneye sevk edildiği sırada geçirdiği kalp krizi sonucu öldüğünü açıkladı.
Kendini yakma girişiminde bulunan Adem Yarıcı’nın valilik personeli tarafından ilk müdahalesi yapıldıktan sonra gerekli tıbbı müdahale için Hatay Devlet Hastanesi’ne sevkinin sağlandığı aktarılan açıklamada, “Hatay Devlet Hastanesinden Mersin Devlet Hastanesi yanık ünitesine sevk edilmek üzere giderken Hatay Dörtyol ilçesi mevkisinde ambulansta geçirdiği kalp krizi sonucu tüm müdahaleye rağmen hayatını kaybetmiştir. Vatandaşımıza Allah’tan rahmet, acılı ailesine sabır ve baş sağlığı dileriz.”
[Kronos.News] 7.2.2020
Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşandı
Toplam 4 milyar dolar ile Cumhuriyet tarihinde bir kerede gerçekleştirilen en yüksek tutarlı borçlanma gerçekleştirildi.
Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın internet sitesinde yapılan duyuruya göre, dolar cinsi tahvil ihracında 4 milyar dolar ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek tutarlı borçlanma işlemi gerçekleştirildi.
Bakanlık'tan yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
"2020 yılı dış finansman programı çerçevesinde dolar cinsinden 5 ve 10 yıl vadeli çift dilim bir tahvil ihracı için 6 Şubat 2020 tarihinde Citi, Deutsche Bank, JP Morgan ve Societe Generale'a yetki verilmişti. Söz konusu ihraç aynı gün sonuçlanmış ve ihraç miktarı toplam 4 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiştir. İhraç tutarı 13 Şubat 2020 tarihinde hesaplarımıza girecektir. Söz konusu ihraç ülkemizin 2007 yılından bu yana uluslararası piyasalarda gerçekleştirdiği ilk çift dilim ihraç olmuştur.
CUMHURİYET TARİHİ REKORU
İşlem Cumhuriyet tarihinde bir kerede gerçekleştirilen en yüksek tutarlı işlem olma özelliğine sahip olup, ikincil piyasa getiri eğrimizin altında fiyatlanmıştır. Tahvil dilimlerine toplamda 200'den fazla yatırımcı ihraç tutarının 3 katına yakın talep göstermiştir. Tahvillerin yüzde 51'i İngiltere'ye, yüzde 18'i ABD'ye, yüzde 14'ü diğer Avrupa ülkelerine, yüzde 10'u Türkiye'ye ve yüzde 7'si de diğer ülkelerdeki yatırımcılara satılmıştır.
'4 MİLYAR DOLAR TUTARINDA FİNANSMAN SAĞLANDI'
Mart 2025 vadeli tahvilin getiri oranı yüzde 4,45, kupon oranı yüzde 4,25 olarak; Mart 2030 vadeli tahvilin ise getiri oranı yüzde 5,45, kupon oranı yüzde 5,25 olarak gerçekleşmiştir. Söz konusu dolar tahvillerin ihraç tutarlarının tamamı euro cinsi yükümlülüğe dönüştürülmüştür. Gerçekleştirilen takas işlemi sonucu 4 milyar dolar tutarındaki yükümlülüğümüzün euro cinsinden ortalama kupon oranı yüzde 2,70 olmuştur. Bu tahvil ihracıyla birlikte 2020 yılında uluslararası sermaye piyasalarından toplam 4 milyar ABD doları tutarında finansman sağlanmıştır."
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın internet sitesinde yapılan duyuruya göre, dolar cinsi tahvil ihracında 4 milyar dolar ile Cumhuriyet tarihinin en yüksek tutarlı borçlanma işlemi gerçekleştirildi.
Bakanlık'tan yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
"2020 yılı dış finansman programı çerçevesinde dolar cinsinden 5 ve 10 yıl vadeli çift dilim bir tahvil ihracı için 6 Şubat 2020 tarihinde Citi, Deutsche Bank, JP Morgan ve Societe Generale'a yetki verilmişti. Söz konusu ihraç aynı gün sonuçlanmış ve ihraç miktarı toplam 4 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiştir. İhraç tutarı 13 Şubat 2020 tarihinde hesaplarımıza girecektir. Söz konusu ihraç ülkemizin 2007 yılından bu yana uluslararası piyasalarda gerçekleştirdiği ilk çift dilim ihraç olmuştur.
CUMHURİYET TARİHİ REKORU
İşlem Cumhuriyet tarihinde bir kerede gerçekleştirilen en yüksek tutarlı işlem olma özelliğine sahip olup, ikincil piyasa getiri eğrimizin altında fiyatlanmıştır. Tahvil dilimlerine toplamda 200'den fazla yatırımcı ihraç tutarının 3 katına yakın talep göstermiştir. Tahvillerin yüzde 51'i İngiltere'ye, yüzde 18'i ABD'ye, yüzde 14'ü diğer Avrupa ülkelerine, yüzde 10'u Türkiye'ye ve yüzde 7'si de diğer ülkelerdeki yatırımcılara satılmıştır.
'4 MİLYAR DOLAR TUTARINDA FİNANSMAN SAĞLANDI'
Mart 2025 vadeli tahvilin getiri oranı yüzde 4,45, kupon oranı yüzde 4,25 olarak; Mart 2030 vadeli tahvilin ise getiri oranı yüzde 5,45, kupon oranı yüzde 5,25 olarak gerçekleşmiştir. Söz konusu dolar tahvillerin ihraç tutarlarının tamamı euro cinsi yükümlülüğe dönüştürülmüştür. Gerçekleştirilen takas işlemi sonucu 4 milyar dolar tutarındaki yükümlülüğümüzün euro cinsinden ortalama kupon oranı yüzde 2,70 olmuştur. Bu tahvil ihracıyla birlikte 2020 yılında uluslararası sermaye piyasalarından toplam 4 milyar ABD doları tutarında finansman sağlanmıştır."
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
İktidarın Doğu karnesi açıklandı
İHD’nin “2019 Yılı İnsan Hakları İhlalleri Raporu”nda, artan hak ihlalleri ve işkencenin yaygınlaştırılarak sistematik bir hal aldığını ortaya çıkardı. Raporda ortaya çıkan verilere göre, Kürt bölgesinde AKP iktidarının karnesi oldukça kötü. Bölge halkının payına geçen yıl da, baskı, şiddet, işkence, tecrit, ölüm, tutuklama, yasak, kayyım düştü.
Rapora göre, Kürt bölgesinde 31 belediyeye kayyım atandı, 50’si çocuk 2 bin 987 kişinin gözaltına alındı, 511 kişi tutuklandı ve 2 bin 81 eve baskını yapıldı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkan Yardımcısı Rehşan Betaray, İHD Diyarbakır Şubesi Başkanı Abdullah Zeytun ve İHD Doğu ve Güneydoğu Bölge Temsilcisi Abdulselam İnceören, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi 2019 Yılı İnsan Hakları İhlalleri Raporu"nu düzenledikleri basın toplantısıyla açıkladı. Dernek binasında düzenlenen toplantıda yaşanan insan hakları ihlalleri ve nedenleri hakkında bilgi veren Bataray, "Türkiye’de insan hakları ihlalleri yaygın bir şekilde devam etmektedir" dedi. Hak ihlallerin devam etmesinin nedenini siyasi iktidarı gösteren Batray, "Devam eden insan hakları ihlallerinin en önemli nedenlerinden biri, siyasi iktidarın merkeziyetçi ve güvenlik odaklı politikalarıdır" ifadelerini kullandı.
Bataray, 2019 yılının insan haklarını ihlallerinin yoğun artış gösterdiği bir yıl olduğunu belirterek, darbe girişimi sonrası ilan edilen ve 2 yıl uygulandıktan sonra kaldırılan Olağanüstü Hal (OHAL)'in kaldırılmasına rağmen uygulamalarla tamamen kalıcı hale geldiğine işaret etti.
Bölgedeki insan hakları ihlallerini "Gözaltı merkezlerinde ve gözaltı yerleri dışında işkence ve kötü muamele yaygın ve sistematik bir biçimde varlık göstermeye devam etmiştir" sözleriyle anlatan Bataray, Urfa Emniyet Müdürlüğü TEM Şubede işkence iddialarının soruşturulmadığını vurguladı.
Diyarbakır'ın Çınar ilçesinde köylülerin evlerinde dövülmesi, Ağrı'nın Tutak ilçesinde askerlerin köylüleri yere yatırarak sırtına basması, Mardin Derik ilçesinde gözaltına alınan vatandaşlara yönelik Mardin Jandarma Karakolunda uygulanan işkence ve kötü muameleye değinen Bataray, şöyle dedi:
"İşkence uygulayan görevlilerin kimliklerini gizleme gereği bile duymamaları; işkencenin sistematik ve yaygın oluşunu açıklar nitelikte onlarca örnekten sadece bir kaçıdır. Özellikle kadınlara yönelik işkence ve taciz iddiaları, çok ciddi boyutlardadır. Ancak işkenceci failler ve sorumlular hakkında etkili bir soruşturmanın halen yürütülmemesi, cezasızlık politikasının tavizsiz bir şekilde her durumda uygulandığını göstermektedir. Baskı ve tehdit yöntemleri ile ifade alma, mülakat yapma, ajanlaştırma ve kaçırma olaylarına ilişkin başvuru ve ihlallerde de önemli artış yaşandığı gözlenmiştir."
İşkencenin yaygın ve sistematik olarak gündeme geldiği bir başka alanın hapishaneler olduğuna dikkati çeken Bataray, "Sürgünler, sağlık hakkı, işkence ve kötü muamele, disiplin soruşturmaları, tecrit etme, haberleşme, iletişim, aile görüşü haklarının kısıtlanması gibi ihlaller hapishanelerdeki öne çıkan ihlal başlıklarından olmuştur. 2019 yılında sadece bölge hapishanelerinde 6 hasta mahpus yaşamını yitirdi. Derneğimiz tarafından tespit edilen verilere göre hapishanelerde 458’i ağır olmak üzere toplam 1334 hasta mahpus bulunmaktadır" şeklinde konuştu.
Özel güvenlik bölgeler ve sokağa çıkma yasakları ve askeri operasyonlar nedeniyle yurttaşların rutin hayat akışlarını sürdüremediği ve mağduriyetler yaşadığını ifade eden Bataray, "2019 yılı içerisinde bölgede devam eden silahlı çatışma ortamında yaşamını yitiren örgüt militanlarının cenazelerinin alınması ve ailelerine teslim edilmesi sürecinde zorluklar ve ihlaller yaşanmaya devam etmektedir" ifadelerini kullandı.
Basın toplantısında, İHD Doğu ve Güneydoğu Bölge Temsilcisi Abdulselam İnceören, bölgede yaşanan hak ihlalleri bilançosunu açıkladı. İHD raporunda, 2019 yılındaki insan hakları ihlalleri çeşitli başlıklar altından özetle şöyle yer aldı:
Keyfi öldürme, silah kullanma yetkisinin ihlali veya dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle; Güvenlik güçleri tarafından vurulan beş kişi yaşamını yitirdi, sekiz kişi yaralandı. Köy korucuları tarafından vurulan bir kişi yaralandı. Hapishanelerde dördü intihar olmak üzere 10 mahpus yaşamını yitirdi. Resmi hata ve ihmal sonucu dört kişi yaşamını yitirirken, 102 kişi ise yaralandı. Zırhlı araç çarpmaları sonucu; biri çocuk üç yurttaş yaşamını yitirdi, bir çocuk ise yaralandı. Beş asker ve polis, intihar ettikleri iddia edilerek şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi.
Bölge kentlerinde gerçekleşen silahlı çatışmalarda; 50 güvenlik görevlisi yaşamını yitirirken, 83’ü de yaralandı. 319 silahlı örgüt militanı yaşamını yitirdi. Çatışmalar arasında kalan 12 sivil yaşamını yitirirken, 23 sivil de yaralandı.
Mayın patlamalarında ikisi çocuk üç kişi yaşamını yitirdi, bir çocuk ise yaralandı. Beş çocuk, 24 kadın ve 18 erkek olmak üzere 47 kişi, kuşkulu bir biçimde ölü olarak bulundu. Sekiz kent ve bu kentlere bağlı 24 ilçe sınırlarında bulunan yüzlerce bölgeyi kapsamına alacak şekilde toplamda, 23 kez özel güvenlik bölgesi ilanları gerçekleşti.
Bazı bölgelerdeki ilanlar, periyodik şekilde uzatıldı. Dört kent merkezi ve bu kentlere bağlı 12 ilçede bulunan 245 köy/mahalle ve bu köy/mahallere bağlı bulunan onlarca mezrayı kapsamına alacak şekilde toplamda, 16 kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yaşamını yitiren en az beş örgüt militanına ait cenazeye işkence ve kötü muamelede bulunuldu. Yaşamını yitiren örgüt militanlarının defin edildiği mezar/mezarlıklar, en az beş kez tahrip edildi.
17 kadın intihar etti. En az 67 kişi gözaltında işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldı. 125 kişi gözaltı yerleri dışında (sokak-ev baskını) işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. 150 mahpus, cezaevinde işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. 16 kişi güvenlik güçlerinin ajanlık dayatmalarına maruz kalırken, 12 kişi de tehdit edildi. 167 kişi, toplumsal gösterilere yönelik gerçekleşen müdahalelerde yaralandı. 50’si çocuk 2 bin 987 kişi gözaltına alındı. Üçü çocuk 511 kişi tutuklandı. 17 kişi hakkında ev hapsi verildi. 2 bin 81 ev/işyeri baskını yapıldı.
Düşüncelerinden dolayı; 20 soruşturma dosyasında 105 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. 17 dava dosyasında 132 kişi hakkında dava açıldı. Aralarında siyasetçi, gazeteciler ve kamu emekçilerinin de bulunduğu 31 dosyada 110 kişi hakkında değişik hapis ve para cezaları verildi. 20 siyasi parti binası, üç seçim bürosu, üç sendika binası ve altı belediye binası saldırı veya baskına uğradı.
103 mahpus, gerekçe gösterilmeden sürgün/sevk edildi. 64 mahpus sağlık hakkı ihlaline maruz kaldı. Dört mahpus ve aileleri arasındaki görüşmeler engellendi. En az 39 mahpus tecrit ve izolâsyona maruz kaldı. En az 12 mahpus hakkında soruşturma başlatıldı. En az 6 mahpusun haberleşme hakkı engellendi. En az 20 mahpus hakkında disiplin cezası verildi.
Güvencesiz çalışma koşulları sonucu meydana gelen iş kazalarında; 11 işçi yaşamını yitirdi, 14 işçi yaralandı. 492 kişi işten çıkarıldı. 147 kişi görevinden alındı. 1 kişi ihraç edildi. 140 işçiye ücretleri ödenmedi.
2019 yılında HDP’li belediyelere yönelik kayyım atamaları yapıldı. 6 belediye eşbaşkanı, 51 meclis üyesi ve 4 il genel meclis üyesinin mazbataları verilmedi. 3’ü büyükşehir, 1’i il, 24 ilçe ve 3 belde belediyesine kayyım atandı. Gözaltına alınan 47 belediye eşbaşkanından 27’si, 54 belediye meclis üyesinden 16’sı tutuklandı. 32 belediye eşbaşkanı, 61 belediye meclis üyesi görevden alındı."
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
Rapora göre, Kürt bölgesinde 31 belediyeye kayyım atandı, 50’si çocuk 2 bin 987 kişinin gözaltına alındı, 511 kişi tutuklandı ve 2 bin 81 eve baskını yapıldı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkan Yardımcısı Rehşan Betaray, İHD Diyarbakır Şubesi Başkanı Abdullah Zeytun ve İHD Doğu ve Güneydoğu Bölge Temsilcisi Abdulselam İnceören, "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi 2019 Yılı İnsan Hakları İhlalleri Raporu"nu düzenledikleri basın toplantısıyla açıkladı. Dernek binasında düzenlenen toplantıda yaşanan insan hakları ihlalleri ve nedenleri hakkında bilgi veren Bataray, "Türkiye’de insan hakları ihlalleri yaygın bir şekilde devam etmektedir" dedi. Hak ihlallerin devam etmesinin nedenini siyasi iktidarı gösteren Batray, "Devam eden insan hakları ihlallerinin en önemli nedenlerinden biri, siyasi iktidarın merkeziyetçi ve güvenlik odaklı politikalarıdır" ifadelerini kullandı.
Bataray, 2019 yılının insan haklarını ihlallerinin yoğun artış gösterdiği bir yıl olduğunu belirterek, darbe girişimi sonrası ilan edilen ve 2 yıl uygulandıktan sonra kaldırılan Olağanüstü Hal (OHAL)'in kaldırılmasına rağmen uygulamalarla tamamen kalıcı hale geldiğine işaret etti.
Bölgedeki insan hakları ihlallerini "Gözaltı merkezlerinde ve gözaltı yerleri dışında işkence ve kötü muamele yaygın ve sistematik bir biçimde varlık göstermeye devam etmiştir" sözleriyle anlatan Bataray, Urfa Emniyet Müdürlüğü TEM Şubede işkence iddialarının soruşturulmadığını vurguladı.
Diyarbakır'ın Çınar ilçesinde köylülerin evlerinde dövülmesi, Ağrı'nın Tutak ilçesinde askerlerin köylüleri yere yatırarak sırtına basması, Mardin Derik ilçesinde gözaltına alınan vatandaşlara yönelik Mardin Jandarma Karakolunda uygulanan işkence ve kötü muameleye değinen Bataray, şöyle dedi:
"İşkence uygulayan görevlilerin kimliklerini gizleme gereği bile duymamaları; işkencenin sistematik ve yaygın oluşunu açıklar nitelikte onlarca örnekten sadece bir kaçıdır. Özellikle kadınlara yönelik işkence ve taciz iddiaları, çok ciddi boyutlardadır. Ancak işkenceci failler ve sorumlular hakkında etkili bir soruşturmanın halen yürütülmemesi, cezasızlık politikasının tavizsiz bir şekilde her durumda uygulandığını göstermektedir. Baskı ve tehdit yöntemleri ile ifade alma, mülakat yapma, ajanlaştırma ve kaçırma olaylarına ilişkin başvuru ve ihlallerde de önemli artış yaşandığı gözlenmiştir."
İşkencenin yaygın ve sistematik olarak gündeme geldiği bir başka alanın hapishaneler olduğuna dikkati çeken Bataray, "Sürgünler, sağlık hakkı, işkence ve kötü muamele, disiplin soruşturmaları, tecrit etme, haberleşme, iletişim, aile görüşü haklarının kısıtlanması gibi ihlaller hapishanelerdeki öne çıkan ihlal başlıklarından olmuştur. 2019 yılında sadece bölge hapishanelerinde 6 hasta mahpus yaşamını yitirdi. Derneğimiz tarafından tespit edilen verilere göre hapishanelerde 458’i ağır olmak üzere toplam 1334 hasta mahpus bulunmaktadır" şeklinde konuştu.
Özel güvenlik bölgeler ve sokağa çıkma yasakları ve askeri operasyonlar nedeniyle yurttaşların rutin hayat akışlarını sürdüremediği ve mağduriyetler yaşadığını ifade eden Bataray, "2019 yılı içerisinde bölgede devam eden silahlı çatışma ortamında yaşamını yitiren örgüt militanlarının cenazelerinin alınması ve ailelerine teslim edilmesi sürecinde zorluklar ve ihlaller yaşanmaya devam etmektedir" ifadelerini kullandı.
Basın toplantısında, İHD Doğu ve Güneydoğu Bölge Temsilcisi Abdulselam İnceören, bölgede yaşanan hak ihlalleri bilançosunu açıkladı. İHD raporunda, 2019 yılındaki insan hakları ihlalleri çeşitli başlıklar altından özetle şöyle yer aldı:
Keyfi öldürme, silah kullanma yetkisinin ihlali veya dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle; Güvenlik güçleri tarafından vurulan beş kişi yaşamını yitirdi, sekiz kişi yaralandı. Köy korucuları tarafından vurulan bir kişi yaralandı. Hapishanelerde dördü intihar olmak üzere 10 mahpus yaşamını yitirdi. Resmi hata ve ihmal sonucu dört kişi yaşamını yitirirken, 102 kişi ise yaralandı. Zırhlı araç çarpmaları sonucu; biri çocuk üç yurttaş yaşamını yitirdi, bir çocuk ise yaralandı. Beş asker ve polis, intihar ettikleri iddia edilerek şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdi.
Bölge kentlerinde gerçekleşen silahlı çatışmalarda; 50 güvenlik görevlisi yaşamını yitirirken, 83’ü de yaralandı. 319 silahlı örgüt militanı yaşamını yitirdi. Çatışmalar arasında kalan 12 sivil yaşamını yitirirken, 23 sivil de yaralandı.
Mayın patlamalarında ikisi çocuk üç kişi yaşamını yitirdi, bir çocuk ise yaralandı. Beş çocuk, 24 kadın ve 18 erkek olmak üzere 47 kişi, kuşkulu bir biçimde ölü olarak bulundu. Sekiz kent ve bu kentlere bağlı 24 ilçe sınırlarında bulunan yüzlerce bölgeyi kapsamına alacak şekilde toplamda, 23 kez özel güvenlik bölgesi ilanları gerçekleşti.
Bazı bölgelerdeki ilanlar, periyodik şekilde uzatıldı. Dört kent merkezi ve bu kentlere bağlı 12 ilçede bulunan 245 köy/mahalle ve bu köy/mahallere bağlı bulunan onlarca mezrayı kapsamına alacak şekilde toplamda, 16 kez sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yaşamını yitiren en az beş örgüt militanına ait cenazeye işkence ve kötü muamelede bulunuldu. Yaşamını yitiren örgüt militanlarının defin edildiği mezar/mezarlıklar, en az beş kez tahrip edildi.
17 kadın intihar etti. En az 67 kişi gözaltında işkenceye ve kötü muameleye maruz kaldı. 125 kişi gözaltı yerleri dışında (sokak-ev baskını) işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. 150 mahpus, cezaevinde işkence ve kötü muameleye maruz kaldı. 16 kişi güvenlik güçlerinin ajanlık dayatmalarına maruz kalırken, 12 kişi de tehdit edildi. 167 kişi, toplumsal gösterilere yönelik gerçekleşen müdahalelerde yaralandı. 50’si çocuk 2 bin 987 kişi gözaltına alındı. Üçü çocuk 511 kişi tutuklandı. 17 kişi hakkında ev hapsi verildi. 2 bin 81 ev/işyeri baskını yapıldı.
Düşüncelerinden dolayı; 20 soruşturma dosyasında 105 kişi hakkında soruşturma başlatıldı. 17 dava dosyasında 132 kişi hakkında dava açıldı. Aralarında siyasetçi, gazeteciler ve kamu emekçilerinin de bulunduğu 31 dosyada 110 kişi hakkında değişik hapis ve para cezaları verildi. 20 siyasi parti binası, üç seçim bürosu, üç sendika binası ve altı belediye binası saldırı veya baskına uğradı.
103 mahpus, gerekçe gösterilmeden sürgün/sevk edildi. 64 mahpus sağlık hakkı ihlaline maruz kaldı. Dört mahpus ve aileleri arasındaki görüşmeler engellendi. En az 39 mahpus tecrit ve izolâsyona maruz kaldı. En az 12 mahpus hakkında soruşturma başlatıldı. En az 6 mahpusun haberleşme hakkı engellendi. En az 20 mahpus hakkında disiplin cezası verildi.
Güvencesiz çalışma koşulları sonucu meydana gelen iş kazalarında; 11 işçi yaşamını yitirdi, 14 işçi yaralandı. 492 kişi işten çıkarıldı. 147 kişi görevinden alındı. 1 kişi ihraç edildi. 140 işçiye ücretleri ödenmedi.
2019 yılında HDP’li belediyelere yönelik kayyım atamaları yapıldı. 6 belediye eşbaşkanı, 51 meclis üyesi ve 4 il genel meclis üyesinin mazbataları verilmedi. 3’ü büyükşehir, 1’i il, 24 ilçe ve 3 belde belediyesine kayyım atandı. Gözaltına alınan 47 belediye eşbaşkanından 27’si, 54 belediye meclis üyesinden 16’sı tutuklandı. 32 belediye eşbaşkanı, 61 belediye meclis üyesi görevden alındı."
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
Polis Acun Karadağ’ı yerde sürükledi, ayakkabılarını çıkardı
Ankara Yüksel Caddesi’nden yaşanan hukuksuzlukları dile getiren KHK mağduru tarih öğretmeni Acun Karadağ polis tarafından yerden sürüklendi. Polis Acun Karadağ’ı sürüklerken ayakkabılarını çıkarttı.
Yüksel Caddesi’nde eylemlerine devam eden Acun Karadağ ve Nazan Bozkurt’a yönelik, “Basın açıklamanız bitti, size 1,5 saat müsaade ettik, kalkın” diyerek müdahale eden polis bu kişileri yerde sürükleyip zorla anıttan uzaklaştırdı. Acun Karadağ’ın ayakkabılarını çıkardılar.
Bu duruma tepki gösteren Karadağ, polislere, “Aklınızı başınıza toplayın! Ne yapmak istiyorsunuz, bu ülkeyi kaosa süreklemek istiyorsunuz. 140 bin kişiyi işten attınız.” dedi. Polis şefi ise “Biz görevimizi yapıyoruz. Sizin yüzünüzden buradayız.” cevaplarını verdi.
[TR724] 7.2.2020
Yüksel Caddesi’nde eylemlerine devam eden Acun Karadağ ve Nazan Bozkurt’a yönelik, “Basın açıklamanız bitti, size 1,5 saat müsaade ettik, kalkın” diyerek müdahale eden polis bu kişileri yerde sürükleyip zorla anıttan uzaklaştırdı. Acun Karadağ’ın ayakkabılarını çıkardılar.
Bu duruma tepki gösteren Karadağ, polislere, “Aklınızı başınıza toplayın! Ne yapmak istiyorsunuz, bu ülkeyi kaosa süreklemek istiyorsunuz. 140 bin kişiyi işten attınız.” dedi. Polis şefi ise “Biz görevimizi yapıyoruz. Sizin yüzünüzden buradayız.” cevaplarını verdi.
[TR724] 7.2.2020
AKP’li belediyenin ‘Duba kazığını’ açıkladı: Tanesi 53 lira olan malzeme 1050 TL’ye alınmış; hem de 1751 adet
Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek, eski belediye başkanı AKP’li Menderes Türel döneminde Yap-İşlet-Devret yöntemiyle yapılarak Alkoçlar A.Ş.’ye devredilen Konyaaltı Sahil Projesi’nde ortaya çıkan zararın 15 milyon lira olduğunu açıkladı.
Konyaaltı Sahil Projesi’ne dair merak edilen konulara açıklık getiren Böcek, burada yapılan ‘Duba kazığını’ da açıkladı.
Böcek, “2020 yılı fiyatı 53 lira olan beton duba, 2 yıl önce 1050 liraya alınmış. 1751 adet beton duba için toplam 1 milyon 838 bin lira ödenmiştir. 53 liradan 1751 beton dubanın günümüz fiyatı yaklaşık 93 bin liradır.” ifadelerini kullandı.
Muhittin Böcek düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:
“Yapılan incelemeler ve Sayıştay 2018 Denetim Sonuç Raporu, İçişleri Bakanlığı Özel Teftiş Raporu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Milli Emlak Daire Başkanlığı tespitleri, Büyüşehir Belediyesi İç Denetim Birimi ve ilgili daire başkanlıkları raporları sonucunda 20 Ocak 2020’de ranta ‘dur’ dedik.
İki defa 129 milyon TL bedelle Yap-İşlet-Devret modeliyle ihaleye çıkılan ve daha sonra belediye tarafından 254 milyon TL’ye tamamlanan Konyaaltı Sahil Projesi’nden elde edilen kira geliri, bırakın yapılan 254 milyon TL’lik yatırımı karşılamayı, işletme giderinin bile altında kalarak, iki yılda 15 milyon 19 bin lira zarara yol açmıştır. Sizlere, vereceğim birkaç örnekle paralarımızın nerelere harcandığını göstermek isterim.”
Dört malzemede zarar 3 milyon TL
Konyaaltı Sahil Projesi’nde kullanılan malzemeleri/ürünleri dört örnek üzerinden tek tek açıklayan Muhittin Böcek’in verdiği bilgilere göre, 2020 yılında birim fiyatı 53,10 TL olan beton duba 1.050,20 TL’den 1.751 adet, 9 bin 440 TL olan olan arı figürlü bitki heykeli 80 bin 240 TL’den 4 adet, 13 bin 393 TL olan sokak antrenman parkuru 619 bin 500 TL’den 1 adet, 1.475 TL olan oyun elemanı 34 bin 839,50 TL’den 9 adet alındı ya da yaptırıldı.
Sadece bu dört malzemede/üründe belediyenin yaklaşık 3 milyon TL zarara uğratıldığını belirten Böcek, daha önce de Yap-İşlet-Devret usulüyle ihaleler yapıldığını ancak bu ihalelerde hem yatırım gerçekleştirildiğini hem de işletme devrinin 10 yıl ile sınırlandığını belirtti.
Konuşmasının sonunda belediyenin 20 Ocak verdiği kararın yürütmesinin mahkeme tarafından durdurulmasına da değinen Böcek, kendilerine henüz resmi bir yazının gelmediğini, o yüzden ellerindeki bilgi ve belgeleri mahkemeye sunamadıklarını, verecekleri cevaptan sonra da mahkemenin vereceği karara güvendiklerini belirterek sözlerini tamamladı.
[TR724] 7.2.2020
Konyaaltı Sahil Projesi’ne dair merak edilen konulara açıklık getiren Böcek, burada yapılan ‘Duba kazığını’ da açıkladı.
Böcek, “2020 yılı fiyatı 53 lira olan beton duba, 2 yıl önce 1050 liraya alınmış. 1751 adet beton duba için toplam 1 milyon 838 bin lira ödenmiştir. 53 liradan 1751 beton dubanın günümüz fiyatı yaklaşık 93 bin liradır.” ifadelerini kullandı.
Muhittin Böcek düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi:
“Yapılan incelemeler ve Sayıştay 2018 Denetim Sonuç Raporu, İçişleri Bakanlığı Özel Teftiş Raporu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Milli Emlak Daire Başkanlığı tespitleri, Büyüşehir Belediyesi İç Denetim Birimi ve ilgili daire başkanlıkları raporları sonucunda 20 Ocak 2020’de ranta ‘dur’ dedik.
İki defa 129 milyon TL bedelle Yap-İşlet-Devret modeliyle ihaleye çıkılan ve daha sonra belediye tarafından 254 milyon TL’ye tamamlanan Konyaaltı Sahil Projesi’nden elde edilen kira geliri, bırakın yapılan 254 milyon TL’lik yatırımı karşılamayı, işletme giderinin bile altında kalarak, iki yılda 15 milyon 19 bin lira zarara yol açmıştır. Sizlere, vereceğim birkaç örnekle paralarımızın nerelere harcandığını göstermek isterim.”
Dört malzemede zarar 3 milyon TL
Konyaaltı Sahil Projesi’nde kullanılan malzemeleri/ürünleri dört örnek üzerinden tek tek açıklayan Muhittin Böcek’in verdiği bilgilere göre, 2020 yılında birim fiyatı 53,10 TL olan beton duba 1.050,20 TL’den 1.751 adet, 9 bin 440 TL olan olan arı figürlü bitki heykeli 80 bin 240 TL’den 4 adet, 13 bin 393 TL olan sokak antrenman parkuru 619 bin 500 TL’den 1 adet, 1.475 TL olan oyun elemanı 34 bin 839,50 TL’den 9 adet alındı ya da yaptırıldı.
Sadece bu dört malzemede/üründe belediyenin yaklaşık 3 milyon TL zarara uğratıldığını belirten Böcek, daha önce de Yap-İşlet-Devret usulüyle ihaleler yapıldığını ancak bu ihalelerde hem yatırım gerçekleştirildiğini hem de işletme devrinin 10 yıl ile sınırlandığını belirtti.
Konuşmasının sonunda belediyenin 20 Ocak verdiği kararın yürütmesinin mahkeme tarafından durdurulmasına da değinen Böcek, kendilerine henüz resmi bir yazının gelmediğini, o yüzden ellerindeki bilgi ve belgeleri mahkemeye sunamadıklarını, verecekleri cevaptan sonra da mahkemenin vereceği karara güvendiklerini belirterek sözlerini tamamladı.
[TR724] 7.2.2020
AKP, İlker Başbuğ ve Dursun Çiçek hakkında suç duyurusunda bulundu
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla 6 AKP milletvekilli eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve eski CHP’li milletvekili Dursun Çiçek hakkında suç duyurusunda bulundu.
İlker Başbuğ katıldığı televizyon programında 2009 yılında TBMM’den geçirilen kanun teklifinde askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan önergeyi verenlerin Sözde “fetö”nün siyasi ayağı kapsamında araştırılması gerektiğini söylemişti.
Dursun Çiçek de yaptığı açıklamada, “Söz konusu yasanın çıkması için TBMM Tutanaklarında açıkça yer aldığı gibi özel bir gayret gösteren; dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin-Hatay, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İYİMAYA-Ankara, Kanun Telifinde imzası bulunan Bekir Bozdağ-Yozgat, Ahmet Aydın-Adıyaman, A. Müfit Yetkin-Şanlıurfa, Mustafa Elitaş-Kayseri, Yahya Doğan-Gümüşhane, Mehmet Ceylan-Karabük hakkında soruşturma açılmasını talep ediyoruz” açıklaması yapmıştı.
Bunun üzerine 2009’daki yasa teklifinin altında imzası bulunan AKP milletvekilleri Bekir Bozdağ, Ahmet Aydın, Mustafa Elitaş, Mehmet Ceylan, Ahmet Müfit Doğan ve Yahya Doğan, avukatları aracılığıyla bugün savcılığa suç duyurusu dilekçesi verdi.
Erdoğan’ın avukatı Hüseyin Aydın tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen suç duyurusu dilekçesinde İlker Başbuğ hakkında “hakkında kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret”, Dursun Çiçek hakkında ise “iftira” iddiasıyla dava açılması istendi.
[TR724] 7.2.2020
İlker Başbuğ katıldığı televizyon programında 2009 yılında TBMM’den geçirilen kanun teklifinde askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasının önünü açan önergeyi verenlerin Sözde “fetö”nün siyasi ayağı kapsamında araştırılması gerektiğini söylemişti.
Dursun Çiçek de yaptığı açıklamada, “Söz konusu yasanın çıkması için TBMM Tutanaklarında açıkça yer aldığı gibi özel bir gayret gösteren; dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin-Hatay, TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İYİMAYA-Ankara, Kanun Telifinde imzası bulunan Bekir Bozdağ-Yozgat, Ahmet Aydın-Adıyaman, A. Müfit Yetkin-Şanlıurfa, Mustafa Elitaş-Kayseri, Yahya Doğan-Gümüşhane, Mehmet Ceylan-Karabük hakkında soruşturma açılmasını talep ediyoruz” açıklaması yapmıştı.
Bunun üzerine 2009’daki yasa teklifinin altında imzası bulunan AKP milletvekilleri Bekir Bozdağ, Ahmet Aydın, Mustafa Elitaş, Mehmet Ceylan, Ahmet Müfit Doğan ve Yahya Doğan, avukatları aracılığıyla bugün savcılığa suç duyurusu dilekçesi verdi.
Erdoğan’ın avukatı Hüseyin Aydın tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen suç duyurusu dilekçesinde İlker Başbuğ hakkında “hakkında kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret”, Dursun Çiçek hakkında ise “iftira” iddiasıyla dava açılması istendi.
[TR724] 7.2.2020
Gökhan Türkmen ilk kez konuştu: Aylarca ağır işkence ve taciz altında kaldım; avukatımı azlediyorum
15 Temmuz sonrası kaçırılan kişilerden biri olan Gökhan Türkmen yaşadıklarını mahkemede anlattı.
Yaklaşık 9 ay kendisinden haber alınamayan, 6 Kasım 2019 tarihinde emniyette ortaya çıkan ve halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gökhan Türkmen, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada ilk kez kendisine yapılanlara ilişkin konuştu.
Türkmen, 7 Şubat’ta Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırıldığını aylarca (271 gün) ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını belirtti.
Kaçırılma olayının ardından 4-5 saatlik bir araç yolculuğu ile bir yere getirildiğini anlatan Türkmen daha sonra aylar süren bir işkence sürecinin başladığını söyledi. En sonunda da yine Antalya’ya getirildiğini belirten Türkmen, sanki Antalya’da bulunmuş gibi işlem yapıldığını öne sürdü. Gözaltında avukat istememesi yönünde baskı yapıldığını belirten Türkmen, düzgün bir avukatlık hizmeti alamadığını bir takım ifadelerin kendisine yazdırılıp imzalatıldığını iddia etti.
Türkmen, avukatı olarak salonda bulunan Ayşegül Güney’i ise azlettiğini söyledi. Türkmen, mahkemede eşi, kendisi ve ailesi için itiraflara da zorlandığını belirtti.
Ankara’da 2019 yılında 7 kişi kaçırıldı ve kendisinden haber alınamadı. Kaybedilen Salim Zeybek, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Mustafa Yılmaz ailelerinin, avukatlarının ve sivil toplum örgütlerinin çabaları sonucu ortaya çıktı. Kayıp olan yedinci kişi Yusuf Bilge Tunç’dan ise hala haber alınamıyor.
‘Yusuf Bilge Tunç hala kayıp’
Yeni1mecra.com’a konuşan Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi avukatlarından Mehmet Murat Atak, Ankara’da 2019 yılında 7 kişinin kaçırıldığını hatırlatarak, bunlardan altısının ortaya çıktığını ancak Yusuf Bilge Tunç’un ise hala bulunamadığını belirtti. 6 kişinin halen çeşitli dosyalarda yargılanmalarının sürdüğünü dile getiren Atak, bu kişilerin itirafçı olduğu yönünde iddialar olduğunu belirtti.
‘Bağımsız doktorlar tedavi etmeli’
6 kişinin aylarca kayıp olmalarına rağmen yeterli ve etkin soruşturma yapılmadığına vurgu yapan Atak, bu kadar uzun süre baskı ve işkence altında tutulduğu iddiası bulunan kişilerin hiçbir şey olmamış gibi direk yargı karşısına çıkarılmalarının doğru olmadığını söyledi. Atak, “Zorla kayıp vakalarında öncelikle kaybedildiği iddia edilen kişilerin bağımsız doktora erişimleri sağlanmalıdır. Bu onların yasal hakkıdır. Önce doktor görmelerini sağlayalım. Doktor raporu doğrultusunda tabi ki yasal sürece devam edilebilir. Ama bence şu an yaralılar. Aylarca psikolojik ve fiziksel işkence gördükleri iddiası var. İyileşmeden yargılanmaları doğru değil” diye konuştu.
‘Tedavi isteğine henüz ulaşılamadı’
Bu kişilerin bağımsız doktora ulaşmaları yönündeki isteğin henüz yerine getirilmediğine dikkat çeken Atak, “Bu durum yargılamaların bizi yanlış sonuçlara ulaştırmasına yol açabilir, asıl suçluların ortaya çıkmasını da engelleyebilir. Ve birçok insanın zarar görmesi söz konusu olabilir” diye konuştu.
‘İlk kez Gökhan Türkmen kendisine yapılanları anlattı’
Atak, ilk kez Gökhan Türkmen’in bugün görülen duruşmada kendisine yapılanları anlattığına işaret etti. Kayıp olaylarına ilişkin AİHM ve BM’nin işkenceyi önleme, zorla kaçırmalar ile ilgili komitelerinin konuya müdahil olduğunu söyleyen Atak, maalesef Türkiye’den bu kuruluşların sorularına yeterli cevapların verilemediğini ifade etti.
Gökhan Türkmen’in ailesinin de korku içinde olduğuna vurgu yapan Atak, “Yusuf Bilge Tunç hala kayıp. Etkin soruşturma yapılmadı. Örneğin Tunç’un aracı kendisi kaybolduktan birkaç gün sonra terk edilmiş bulundu. Ne var ki olay yerine gelen ekip, olayı anlatmamıza ve tüm ısrarlarımıza rağmen kriminal ekipleri olay yerine çağırmadı. Bir tutanak tutarak aracı aileye teslim etmekle yetindi” dedi.
[TR724] 7.2.2020
Yaklaşık 9 ay kendisinden haber alınamayan, 6 Kasım 2019 tarihinde emniyette ortaya çıkan ve halen Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Gökhan Türkmen, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada ilk kez kendisine yapılanlara ilişkin konuştu.
Türkmen, 7 Şubat’ta Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırıldığını aylarca (271 gün) ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını belirtti.
Kaçırılma olayının ardından 4-5 saatlik bir araç yolculuğu ile bir yere getirildiğini anlatan Türkmen daha sonra aylar süren bir işkence sürecinin başladığını söyledi. En sonunda da yine Antalya’ya getirildiğini belirten Türkmen, sanki Antalya’da bulunmuş gibi işlem yapıldığını öne sürdü. Gözaltında avukat istememesi yönünde baskı yapıldığını belirten Türkmen, düzgün bir avukatlık hizmeti alamadığını bir takım ifadelerin kendisine yazdırılıp imzalatıldığını iddia etti.
Türkmen, avukatı olarak salonda bulunan Ayşegül Güney’i ise azlettiğini söyledi. Türkmen, mahkemede eşi, kendisi ve ailesi için itiraflara da zorlandığını belirtti.
Ankara’da 2019 yılında 7 kişi kaçırıldı ve kendisinden haber alınamadı. Kaybedilen Salim Zeybek, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Mustafa Yılmaz ailelerinin, avukatlarının ve sivil toplum örgütlerinin çabaları sonucu ortaya çıktı. Kayıp olan yedinci kişi Yusuf Bilge Tunç’dan ise hala haber alınamıyor.
‘Yusuf Bilge Tunç hala kayıp’
Yeni1mecra.com’a konuşan Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi avukatlarından Mehmet Murat Atak, Ankara’da 2019 yılında 7 kişinin kaçırıldığını hatırlatarak, bunlardan altısının ortaya çıktığını ancak Yusuf Bilge Tunç’un ise hala bulunamadığını belirtti. 6 kişinin halen çeşitli dosyalarda yargılanmalarının sürdüğünü dile getiren Atak, bu kişilerin itirafçı olduğu yönünde iddialar olduğunu belirtti.
‘Bağımsız doktorlar tedavi etmeli’
6 kişinin aylarca kayıp olmalarına rağmen yeterli ve etkin soruşturma yapılmadığına vurgu yapan Atak, bu kadar uzun süre baskı ve işkence altında tutulduğu iddiası bulunan kişilerin hiçbir şey olmamış gibi direk yargı karşısına çıkarılmalarının doğru olmadığını söyledi. Atak, “Zorla kayıp vakalarında öncelikle kaybedildiği iddia edilen kişilerin bağımsız doktora erişimleri sağlanmalıdır. Bu onların yasal hakkıdır. Önce doktor görmelerini sağlayalım. Doktor raporu doğrultusunda tabi ki yasal sürece devam edilebilir. Ama bence şu an yaralılar. Aylarca psikolojik ve fiziksel işkence gördükleri iddiası var. İyileşmeden yargılanmaları doğru değil” diye konuştu.
‘Tedavi isteğine henüz ulaşılamadı’
Bu kişilerin bağımsız doktora ulaşmaları yönündeki isteğin henüz yerine getirilmediğine dikkat çeken Atak, “Bu durum yargılamaların bizi yanlış sonuçlara ulaştırmasına yol açabilir, asıl suçluların ortaya çıkmasını da engelleyebilir. Ve birçok insanın zarar görmesi söz konusu olabilir” diye konuştu.
‘İlk kez Gökhan Türkmen kendisine yapılanları anlattı’
Atak, ilk kez Gökhan Türkmen’in bugün görülen duruşmada kendisine yapılanları anlattığına işaret etti. Kayıp olaylarına ilişkin AİHM ve BM’nin işkenceyi önleme, zorla kaçırmalar ile ilgili komitelerinin konuya müdahil olduğunu söyleyen Atak, maalesef Türkiye’den bu kuruluşların sorularına yeterli cevapların verilemediğini ifade etti.
Gökhan Türkmen’in ailesinin de korku içinde olduğuna vurgu yapan Atak, “Yusuf Bilge Tunç hala kayıp. Etkin soruşturma yapılmadı. Örneğin Tunç’un aracı kendisi kaybolduktan birkaç gün sonra terk edilmiş bulundu. Ne var ki olay yerine gelen ekip, olayı anlatmamıza ve tüm ısrarlarımıza rağmen kriminal ekipleri olay yerine çağırmadı. Bir tutanak tutarak aracı aileye teslim etmekle yetindi” dedi.
[TR724] 7.2.2020
Rus basını: Erdoğan El-Nusra’yı kurtarmak için TSK’yı ateşe attı
Rusya'da resmi ajans, "İdlib’deki el-Nusra teröristlerini kurtarmaya çalışan Erdoğan Türk Ordusunu ateşe sürdü” başlıklı bir haber-analiz yayınladı.
KRONOS -7 Şubat 2020
Rusya basını Suriye’deki gelişmelerden yola çıkarak AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yönetimini eleştirmeye devam ediyor. Federal Haber Ajansı (riafan.ru), “İdlib’deki el-Nusra teröristlerini kurtarmaya çalışan Erdoğan Türk Ordusunu ateşe attı” başlığını kullandı.
Rus riafan.ru haber sitesinde, Valentin Melikov imzalı “İdlib’deki el Nusra teröristlerini kurtarmaya çalışırken Erdoğan Türk ordusunu bir “kazanın” içine attı” başlıklı analizde Suriye Arap Ordusu’un genişletilmiş birliklerinin Kuzeybatı Suriye yönünde ilerlerken Serakip kentini tamamen kuşattığı belirtildi. İdlib’de şekillenen “kazan”ın içinde yalnızca Nusra Cephesi’nin değil, Türklerin de yer aldığı kaydedilen yazıda, “Afis ve Selahiye’nin de kurtarılmasıyla Serakip tamamen abluka altına alındı”, ifadesine yer verildi.
Bazı savaşçıların kaçmayı başardığı fakat Ternaba, Mardih, Hacı Halil Vadisi ve El Ukeyp Vadisi’ndeki Türk gözlem noktalarının abluka altında kaldığı kaydedilen yazıda eski adı Kaplan Kuvvetleri olan Özel Kuvvetler Birimi’nin M4 ve M5 otoyolları arasındaki noktayı yarmak suretiyle kentin batısına ulaşmayı başardıkları da ileri sürüldü.
Analizde, daha önce Hama-Halep arasındaki stratejik M5 yolununun kurtarılmasını önlemek ve Özel Kuvvetler Birimi’nin saldırısını engellemek amacıyla Türkiye’nin, Serakip’in dört bir yanına gözlem noktaları diktiğinin altı çizilirken, bunun sonucunda Suriye Ordusu’nun militanlara saldırdığı ve birkaç Türk askerinin öldürüldüğü iddia edildi.
Analizde, hükümet güçlerinin İdlip’in merkezine 8 kilometre mesafede oldukları belirtilirken, Türkiye’nin kurduğu yeni gözlem noktasına da 6 kilometre yakınlıkta oldukları kaydedildi.
“Erdoğan, El Nusra teröristlerini kurtarmaya çalışıyor”
Haberde, Erdoğan’ın Şam’a ültimatom vererek Özel Kuvvetler Birimi’nin İdlip bölgesinde bulunan Türk gözlem noktalarından geri çekilmelerini istediği, AKP milletvekillerine yönelik konuşmasında da Suriye ordusunu tehdit ettiği aktarıldı. Türkiye’de Erdoğan’ın politikalarına yönelik memnuniyetsizliğin arttığı, muhalefet partilerinin Erdoğan’ı 2018’de İdlip ile ilgili üstlendiği yükümlülüklerini yerine getirememekle suçladıkları iddia edildi.
Öte yandan, Batı’nın Türkiye’den bağımsız olarak İdlip’e yönelik ilerlemeyi paralize etmeye ve Nusra Cephesi’nin hezimete uğratılmasını da engellemeye çalıştıkları da iddia öne sürüldü. Yazıda, bu amaçla BM’nin Güvenlik Konseyi’nin kullanıldığı, öte yandan Şam tarafından kontrol edilemez ise İdlip’in teröristler için bir vaha olacağı vurgulandı.
“İdlip’in anahtarı Rusya’dır”
Türkiye’nin İdlip konusunda hala Rusya ile işbirliği yapmaya devam ettiği belirtilen analizde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yakın zamanda Putin ile Erdoğan arasında bir görüşme olabileceğinden bahsettiği belirtildi. Türkiye ile Rusya’nın kaygılarının farklı olduğu, Ankara’nın özellikle yeni bir mülteci dalgasından endişe duyduğu, Moskova’nın ise bölgenin El Kaide’ye bağlı saldırgan teröristlerin merkezi haline gelmesinden endişe ettiği dile getirildi.
[Kronos.News] 7.2.2020
KRONOS -7 Şubat 2020
Rusya basını Suriye’deki gelişmelerden yola çıkarak AKP’nin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yönetimini eleştirmeye devam ediyor. Federal Haber Ajansı (riafan.ru), “İdlib’deki el-Nusra teröristlerini kurtarmaya çalışan Erdoğan Türk Ordusunu ateşe attı” başlığını kullandı.
Rus riafan.ru haber sitesinde, Valentin Melikov imzalı “İdlib’deki el Nusra teröristlerini kurtarmaya çalışırken Erdoğan Türk ordusunu bir “kazanın” içine attı” başlıklı analizde Suriye Arap Ordusu’un genişletilmiş birliklerinin Kuzeybatı Suriye yönünde ilerlerken Serakip kentini tamamen kuşattığı belirtildi. İdlib’de şekillenen “kazan”ın içinde yalnızca Nusra Cephesi’nin değil, Türklerin de yer aldığı kaydedilen yazıda, “Afis ve Selahiye’nin de kurtarılmasıyla Serakip tamamen abluka altına alındı”, ifadesine yer verildi.
Bazı savaşçıların kaçmayı başardığı fakat Ternaba, Mardih, Hacı Halil Vadisi ve El Ukeyp Vadisi’ndeki Türk gözlem noktalarının abluka altında kaldığı kaydedilen yazıda eski adı Kaplan Kuvvetleri olan Özel Kuvvetler Birimi’nin M4 ve M5 otoyolları arasındaki noktayı yarmak suretiyle kentin batısına ulaşmayı başardıkları da ileri sürüldü.
Analizde, daha önce Hama-Halep arasındaki stratejik M5 yolununun kurtarılmasını önlemek ve Özel Kuvvetler Birimi’nin saldırısını engellemek amacıyla Türkiye’nin, Serakip’in dört bir yanına gözlem noktaları diktiğinin altı çizilirken, bunun sonucunda Suriye Ordusu’nun militanlara saldırdığı ve birkaç Türk askerinin öldürüldüğü iddia edildi.
Analizde, hükümet güçlerinin İdlip’in merkezine 8 kilometre mesafede oldukları belirtilirken, Türkiye’nin kurduğu yeni gözlem noktasına da 6 kilometre yakınlıkta oldukları kaydedildi.
“Erdoğan, El Nusra teröristlerini kurtarmaya çalışıyor”
Haberde, Erdoğan’ın Şam’a ültimatom vererek Özel Kuvvetler Birimi’nin İdlip bölgesinde bulunan Türk gözlem noktalarından geri çekilmelerini istediği, AKP milletvekillerine yönelik konuşmasında da Suriye ordusunu tehdit ettiği aktarıldı. Türkiye’de Erdoğan’ın politikalarına yönelik memnuniyetsizliğin arttığı, muhalefet partilerinin Erdoğan’ı 2018’de İdlip ile ilgili üstlendiği yükümlülüklerini yerine getirememekle suçladıkları iddia edildi.
Öte yandan, Batı’nın Türkiye’den bağımsız olarak İdlip’e yönelik ilerlemeyi paralize etmeye ve Nusra Cephesi’nin hezimete uğratılmasını da engellemeye çalıştıkları da iddia öne sürüldü. Yazıda, bu amaçla BM’nin Güvenlik Konseyi’nin kullanıldığı, öte yandan Şam tarafından kontrol edilemez ise İdlip’in teröristler için bir vaha olacağı vurgulandı.
“İdlip’in anahtarı Rusya’dır”
Türkiye’nin İdlip konusunda hala Rusya ile işbirliği yapmaya devam ettiği belirtilen analizde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun yakın zamanda Putin ile Erdoğan arasında bir görüşme olabileceğinden bahsettiği belirtildi. Türkiye ile Rusya’nın kaygılarının farklı olduğu, Ankara’nın özellikle yeni bir mülteci dalgasından endişe duyduğu, Moskova’nın ise bölgenin El Kaide’ye bağlı saldırgan teröristlerin merkezi haline gelmesinden endişe ettiği dile getirildi.
[Kronos.News] 7.2.2020
271 gün boyunca işkence, tehdit ve taciz: Gökhan Türkmen mahkemede konuştu!
Hizmet Hareketi gönüllüsü Gökhan Türkmen, MİT tarafından kaçırıldıktan sonra 271 gün boyunca yaşadığı işkenceleri mahkemede tek tek anlattı. Eşi, kendisi ve ailesi için yalan beyanlara zorlandığını söyledi.
BOLD – MİT’in kaçırdığı isimlerden Gökhan Türkmen’den 9 ay boyunca haber alınamadı. Sincan Cezaevinde tutuklu bulunan Gökhan Türkmen, 6 Kasım 2019’da Emniyette ortaya çıktı. Türkmen, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada kendisine yapılanları ilk kez anlattı.
Türkmen, 7 Şubat’ta Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırıldığını, 271 gün ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını belirtti. Kaçırılma olayının ardından 4-5 saatlik bir araç yolculuğu ile bir yere getirildiğini anlatan Türkmen daha sonra aylar süren bir işkence sürecinin başladığını söyledi.
TEKRAR ANTALYA’YA GETİRDİLER
En sonunda da yine Antalya’ya getirildiğini belirten Türkmen, sanki Antalya’da bulunmuş gibi işlem yapıldığını öne sürdü. Gözaltında avukat istememesi yönünde baskı yapıldığını belirten Türkmen, düzgün bir avukatlık hizmeti alamadığını bir takım ifadelerin kendisine yazdırılıp imzalatıldığını vurguladı.
Türkmen, avukatı olarak salonda bulunan Ayşegül Güney’i ise azlettiğini söyledi. Türkmen, mahkemede eşi, kendisi ve ailesi için yalan beyanlara zorlandığını kaydetti.
Ankara’da 2019 yılında 7 kişi kaçırıldı. Kaybedilen Salim Zeybek, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Mustafa Yılmaz ailelerinin, avukatlarının ve sivil toplum örgütlerinin çabaları sonucu kısa aralıklarla polise teslim edildi. Kayıp olan yedinci kişi Yusuf Bilge Tunç’tan ise hala haber alınamıyor.
[BoldMedya] 7.2.2020
BOLD – MİT’in kaçırdığı isimlerden Gökhan Türkmen’den 9 ay boyunca haber alınamadı. Sincan Cezaevinde tutuklu bulunan Gökhan Türkmen, 6 Kasım 2019’da Emniyette ortaya çıktı. Türkmen, Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada kendisine yapılanları ilk kez anlattı.
Türkmen, 7 Şubat’ta Antalya’da polis yelekli 3 kişi tarafından kaçırıldığını, 271 gün ağır tehdit, işkence ve taciz altında kaldığını belirtti. Kaçırılma olayının ardından 4-5 saatlik bir araç yolculuğu ile bir yere getirildiğini anlatan Türkmen daha sonra aylar süren bir işkence sürecinin başladığını söyledi.
TEKRAR ANTALYA’YA GETİRDİLER
En sonunda da yine Antalya’ya getirildiğini belirten Türkmen, sanki Antalya’da bulunmuş gibi işlem yapıldığını öne sürdü. Gözaltında avukat istememesi yönünde baskı yapıldığını belirten Türkmen, düzgün bir avukatlık hizmeti alamadığını bir takım ifadelerin kendisine yazdırılıp imzalatıldığını vurguladı.
Türkmen, avukatı olarak salonda bulunan Ayşegül Güney’i ise azlettiğini söyledi. Türkmen, mahkemede eşi, kendisi ve ailesi için yalan beyanlara zorlandığını kaydetti.
Ankara’da 2019 yılında 7 kişi kaçırıldı. Kaybedilen Salim Zeybek, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Mustafa Yılmaz ailelerinin, avukatlarının ve sivil toplum örgütlerinin çabaları sonucu kısa aralıklarla polise teslim edildi. Kayıp olan yedinci kişi Yusuf Bilge Tunç’tan ise hala haber alınamıyor.
[BoldMedya] 7.2.2020
'Hayrünnisa Gül siyasete giriyor' iddiasıAbdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün yer alacağı iddia edildi
Abdullah Gül'ün desteğiyle Ali Babacan liderliğinde kurulma hazırlıkları sürdürülen yeni siyasi partide, Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün de yer alacağı iddiası ortaya atıldı.
Yeniçağ Gazetesi'nin haberine göre, Babacan'ın ekibinden bir isim Hayrünnisa Gül'ün de yeni siyasi oluşumda aktif siyasetin bir parçası olacağını belirtti.
İddiaya göre, Hayrünnisa Gül, partinin Kurucular Kurulu'ndaki isimlerden biri olacak.
Babacan'a yakın bir isme dayandırılan habere göre, Babacan'ın partisi hazırlık çalışmalarında sona yaklaştı. Partinin tüzüğünü ise Anayasa Mahkemesi (AYM) eski Başkanı Haşim Kılıç yazdı. Partinin kamuoyuna açıklanması için şubat ayına işaret ediliyor.
Babacan'ın çalışma ekibi içerisinde yer alan bahse konu kaynak, "Abdullah bey gibi Hayrunnisa hanım da, kuracağımızı partiyi çok önemsiyor. Yeni partide yer almaya sıcak bakıyor. Yapılan son değerlendirmelerde kurucular arasında yer alması kararlaştırıldı. Bu, sayın Abdullah Gül'e de bir vefa göstergesi olacak" dedi.
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
Yeniçağ Gazetesi'nin haberine göre, Babacan'ın ekibinden bir isim Hayrünnisa Gül'ün de yeni siyasi oluşumda aktif siyasetin bir parçası olacağını belirtti.
İddiaya göre, Hayrünnisa Gül, partinin Kurucular Kurulu'ndaki isimlerden biri olacak.
Babacan'a yakın bir isme dayandırılan habere göre, Babacan'ın partisi hazırlık çalışmalarında sona yaklaştı. Partinin tüzüğünü ise Anayasa Mahkemesi (AYM) eski Başkanı Haşim Kılıç yazdı. Partinin kamuoyuna açıklanması için şubat ayına işaret ediliyor.
Babacan'ın çalışma ekibi içerisinde yer alan bahse konu kaynak, "Abdullah bey gibi Hayrunnisa hanım da, kuracağımızı partiyi çok önemsiyor. Yeni partide yer almaya sıcak bakıyor. Yapılan son değerlendirmelerde kurucular arasında yer alması kararlaştırıldı. Bu, sayın Abdullah Gül'e de bir vefa göstergesi olacak" dedi.
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
Anamla aramızda değişik bir duygu vardı [Harun Tokak]
Etrafında ağır başlı saygı uyandırmış gençle, ölüm sessizliğinin çöktüğü eve vardığımızda akşam güneşinin portakal rengi ışıkları ufukta çoktan kaybolmuştu.
Ev taziyeye gelenlerle lebalep doluydu.
O şahin bakışlı adam derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kalbinin ışığı yüzüne vurmuş nurani bir dervişi andıran yüzü yağmur yüklü bulutlar gibiydi. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
“Anamla aramızda bambaşka bir duygu vardı” sözü beni benden almaya yetti.
Nasıl günlerden geçiyorduk Ya Rabbi!
Nice çocukluk hatıralarımızın sergilendiği toprak evlerin titrek ışığı olan analarımızı son yolculuğuna bile uğurlayamıyoruz.
Onların varlığı teselli oluyordu bize.
Orada, sılamızda, kozamızda sanki bin yıldan beri hep yanıp duran bir ışıktı analarımız.
“Bir gün o ışık sönecek, anılar karanlığa gömülecek” diyen sinsi bir his sızlatır dururdu yüreklerimizi…
İşte bir bir sönüyor o ışıklar.
Sadece analarımız değildi kaybettiklerimiz.
Sırtımızı yasladığımız duvarlarımızı, gözyaşı pınarlarımızı da kaybediyorduk.
Gorki’nin dediği gibi, “bir ananın yüreğinde her zaman evladı için dökecek gözyaşı vardır”
Onar ölünce o gözyaşı pınarları da kuruyor.
Yazları analarımıza giderdik.
Anılarımıza giderdik. Köyde bıraktığımız çocukluğumuza giderdik.
Bilhassa yazlar, hepimiz için biraz annemiz, biraz köyümüz, biraz da çocukluk anılarımızdı. Kendimizi bulmaya, çocukluklarımızı yaşamaya giderdik.
Şimdi ondan da mahrumuz.
“Anasız kaldık.”
Analarımızın öldüğüne inandıramıyoruz kendimizi.
Koca koca şehirlerin buhranından kaçıp, koşarak gittiğimiz, köydeki evinde bizi bekleyen yaşlı çınarlarımız bir bir yıkılıyor.
Şimdi bizi toprak evin penceresinde kim bekleyecek, kim bize “hoş geldin yavrum!” diyecek, kim sarılacak? Kim bizim için ağlayacak?
Kalbimiz bir yere sıkışmış gibi acıyor.
Haykırsak olmuyor, sussak olmuyor.
Evin içi lebalep insan dolu. Uzak yakın duyan dostlar akın etmiş.
Herkes murakabeye dalmış kumrular gibi okuyan Kur’an’ı dinliyor.
Anasını kaybetmiş derviş ruhlu adamla göz göze geliyoruz.
Baktım…
Şahin gözler buğulu.
Aynı şeyleri düşünüyor, aynı duygularla doluyuz.
Nur siması hüzün harmanına dönüyor.
“Çokça ağrıları olurdu, fakat hiç şikâyet etmezdi. Hiçbir şeyi yokmuş gibi ışıltılı bir gülümseme ile karşılardı bizi.”
Odanın içindeki insanlar susuyor.
Derdin bir sessizlikle susuyorlar.
Sanki hepsi aynı şeyleri düşünüyorlar, aynı şeyleri konuşuyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlar…
“Serin avluda, kirazların ve dutların gölgesinde her akşamüstü gün batımlarında beklemelerini, sonsuz özleyişlerini şimdiden özledim anacığım.” Diyorlar.
Bahçede bin yıldır oradaymış gibi duran fesleğenler, kasımpatılar, peygamber çiçekleri...
Hepsi yerli yerinde duruyor ama sen yoksun…
Sensiz bu köye geldiğimde biliyorum ki hatıralar konuşmaya başladığında, sonsuz bir keder gelip yerleşecek, sonsuz düş kırıklıkları olacak; boğazıma düğümlenecek inatçı acılar.
Ah Anacığım! Yıllar yılı biriktirdiğin, aralarında siyah beyazları da olan o fotoğraflara nasıl bakarım. Yalnız onlara değil, bahçede ellerinle diktiğin kiraz ağacına, ayva ağacına nasıl yaklaşırım.
Senin diktiğin ağaçlar dam boyu oldu, benim diktiğim meyveler adam boyu...
Her sabah erkenden kalkar gözlerinle okşardın onları. Hepsi boynu bükük kaldı anacığım. Asmayı sen dikmiştin, unuttun mu? Bahçeyi boydan boya kaplayan asmayı.
Yazları köye geldiğimde o asmanın altında; komşu kadınlarla oturman için yaptığım peykede otururken, ya da ellerinle tek tek okşayarak diktiğin fidanlarını sularken veya elinde süpürge, acılarını süpürürken bulurdum seni. Her yaptığım işe karşı çıkardın, yapılmasını istemediğinden değil, sadece bana kıyamazdın.
“Oğlum, sen gidince yaptığın işlere bakıp bakıp ağlıyorum” derdin.
Ben fidanların arasında gezdiğimde “Ana bunlar ne kadar da güzel olmuşlar” dediğimde, dalından üzüm koparıp yediğimde sevinirdin.
Sen evimizin direğiydin ana. Sen durdukça bütün eşya, bütün hatıralar ayakta, gülümsüyordu. Biliyordum, bir gün sen gittiğinde her şeyin kararacağını ve o kapının bana sonsuza dek kapanacağını, her akşam yine arasam da telefonlara cevap verenin olmayacağını…
Biliyorum! Gurbetlerden seni aramak için her telefona yöneldiğimde elim hep boşta kalacak, yüreğime bir sızı oturacak.
Toprak evimiz, cemaati kalmamış mabet gibi sessizliğe gömülecek anacığım!
Ah anacığım! Dizlerinde ezeli ağrılarla, o asmanın altında oturuyor; yazları ve her şeyi, güzelleştirip duruyordun.
Sen beni hep omuzlarında taşıdın ama ben senin tabutunu bile omuzlayamadım. Kabrine bir kürek toprak bile atamadım.
Taze toprağını koklayamadım.
Gelemedim işte…
Bütün bir ülke Kerbela’ya döndü.
Şiddet, zehirli bir sarmaşık gibi gün gün, saat saat, dakika dakika büyüyor. Kanlı korkunç bir sessizlik yaratılmak isteniyor ülkemizde.
Talebelere burs vermek için evinin iaşesinden kesip, kuruşlarını biriktirip iyilik yapmaya azmeden insanları ağır para cezaları veya hapisle tehdit ederek iyilik yapmaktan alıkoymaya çalışıyorlar.
Mantı yaparak, kermesler düzenleyerek burs bulmaya çalışan bacılarımızın o bereketli bileklerine kelepçeler takılıyor.
Yüzbinlerce insan tutuklandı. Hala da tutuklanıyor. Bebekler emeklemeyi hapishanelerin soğuk betonlarında öğreniyor. Suçlu, suçsuz ayırt edilmiyor tam bir cadı avı yaşanıyor.
Bir ömür boyu o toprak evin önünden sen beni hep gözyaşları ile uğurladın ama ben seni son yolculuğuna uğurlayamadım.
Gece bir hayli ilerlemesine rağmen hiç kimse kalkmıyor.
Kimse o derin sükûnu bozmak istemiyor gibi bir hal var.
Derin bir sessizlik uzayıp gidiyor.
Anasını kaybetmiş nurani yüzlü adamın dudaklarından yine o söz dökülüyor...
“Anamla aramızda değişik bir duygu vardı”
[Harun Tokak] 7.2.2020 [Samanyolu Haber]
Ev taziyeye gelenlerle lebalep doluydu.
O şahin bakışlı adam derin bir sessizliğe gömülmüştü. Kalbinin ışığı yüzüne vurmuş nurani bir dervişi andıran yüzü yağmur yüklü bulutlar gibiydi. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
“Anamla aramızda bambaşka bir duygu vardı” sözü beni benden almaya yetti.
Nasıl günlerden geçiyorduk Ya Rabbi!
Nice çocukluk hatıralarımızın sergilendiği toprak evlerin titrek ışığı olan analarımızı son yolculuğuna bile uğurlayamıyoruz.
Onların varlığı teselli oluyordu bize.
Orada, sılamızda, kozamızda sanki bin yıldan beri hep yanıp duran bir ışıktı analarımız.
“Bir gün o ışık sönecek, anılar karanlığa gömülecek” diyen sinsi bir his sızlatır dururdu yüreklerimizi…
İşte bir bir sönüyor o ışıklar.
Sadece analarımız değildi kaybettiklerimiz.
Sırtımızı yasladığımız duvarlarımızı, gözyaşı pınarlarımızı da kaybediyorduk.
Gorki’nin dediği gibi, “bir ananın yüreğinde her zaman evladı için dökecek gözyaşı vardır”
Onar ölünce o gözyaşı pınarları da kuruyor.
Yazları analarımıza giderdik.
Anılarımıza giderdik. Köyde bıraktığımız çocukluğumuza giderdik.
Bilhassa yazlar, hepimiz için biraz annemiz, biraz köyümüz, biraz da çocukluk anılarımızdı. Kendimizi bulmaya, çocukluklarımızı yaşamaya giderdik.
Şimdi ondan da mahrumuz.
“Anasız kaldık.”
Analarımızın öldüğüne inandıramıyoruz kendimizi.
Koca koca şehirlerin buhranından kaçıp, koşarak gittiğimiz, köydeki evinde bizi bekleyen yaşlı çınarlarımız bir bir yıkılıyor.
Şimdi bizi toprak evin penceresinde kim bekleyecek, kim bize “hoş geldin yavrum!” diyecek, kim sarılacak? Kim bizim için ağlayacak?
Kalbimiz bir yere sıkışmış gibi acıyor.
Haykırsak olmuyor, sussak olmuyor.
Evin içi lebalep insan dolu. Uzak yakın duyan dostlar akın etmiş.
Herkes murakabeye dalmış kumrular gibi okuyan Kur’an’ı dinliyor.
Anasını kaybetmiş derviş ruhlu adamla göz göze geliyoruz.
Baktım…
Şahin gözler buğulu.
Aynı şeyleri düşünüyor, aynı duygularla doluyuz.
Nur siması hüzün harmanına dönüyor.
“Çokça ağrıları olurdu, fakat hiç şikâyet etmezdi. Hiçbir şeyi yokmuş gibi ışıltılı bir gülümseme ile karşılardı bizi.”
Odanın içindeki insanlar susuyor.
Derdin bir sessizlikle susuyorlar.
Sanki hepsi aynı şeyleri düşünüyorlar, aynı şeyleri konuşuyorlar, hep bir ağızdan konuşuyorlar…
“Serin avluda, kirazların ve dutların gölgesinde her akşamüstü gün batımlarında beklemelerini, sonsuz özleyişlerini şimdiden özledim anacığım.” Diyorlar.
Bahçede bin yıldır oradaymış gibi duran fesleğenler, kasımpatılar, peygamber çiçekleri...
Hepsi yerli yerinde duruyor ama sen yoksun…
Sensiz bu köye geldiğimde biliyorum ki hatıralar konuşmaya başladığında, sonsuz bir keder gelip yerleşecek, sonsuz düş kırıklıkları olacak; boğazıma düğümlenecek inatçı acılar.
Ah Anacığım! Yıllar yılı biriktirdiğin, aralarında siyah beyazları da olan o fotoğraflara nasıl bakarım. Yalnız onlara değil, bahçede ellerinle diktiğin kiraz ağacına, ayva ağacına nasıl yaklaşırım.
Senin diktiğin ağaçlar dam boyu oldu, benim diktiğim meyveler adam boyu...
Her sabah erkenden kalkar gözlerinle okşardın onları. Hepsi boynu bükük kaldı anacığım. Asmayı sen dikmiştin, unuttun mu? Bahçeyi boydan boya kaplayan asmayı.
Yazları köye geldiğimde o asmanın altında; komşu kadınlarla oturman için yaptığım peykede otururken, ya da ellerinle tek tek okşayarak diktiğin fidanlarını sularken veya elinde süpürge, acılarını süpürürken bulurdum seni. Her yaptığım işe karşı çıkardın, yapılmasını istemediğinden değil, sadece bana kıyamazdın.
“Oğlum, sen gidince yaptığın işlere bakıp bakıp ağlıyorum” derdin.
Ben fidanların arasında gezdiğimde “Ana bunlar ne kadar da güzel olmuşlar” dediğimde, dalından üzüm koparıp yediğimde sevinirdin.
Sen evimizin direğiydin ana. Sen durdukça bütün eşya, bütün hatıralar ayakta, gülümsüyordu. Biliyordum, bir gün sen gittiğinde her şeyin kararacağını ve o kapının bana sonsuza dek kapanacağını, her akşam yine arasam da telefonlara cevap verenin olmayacağını…
Biliyorum! Gurbetlerden seni aramak için her telefona yöneldiğimde elim hep boşta kalacak, yüreğime bir sızı oturacak.
Toprak evimiz, cemaati kalmamış mabet gibi sessizliğe gömülecek anacığım!
Ah anacığım! Dizlerinde ezeli ağrılarla, o asmanın altında oturuyor; yazları ve her şeyi, güzelleştirip duruyordun.
Sen beni hep omuzlarında taşıdın ama ben senin tabutunu bile omuzlayamadım. Kabrine bir kürek toprak bile atamadım.
Taze toprağını koklayamadım.
Gelemedim işte…
Bütün bir ülke Kerbela’ya döndü.
Şiddet, zehirli bir sarmaşık gibi gün gün, saat saat, dakika dakika büyüyor. Kanlı korkunç bir sessizlik yaratılmak isteniyor ülkemizde.
Talebelere burs vermek için evinin iaşesinden kesip, kuruşlarını biriktirip iyilik yapmaya azmeden insanları ağır para cezaları veya hapisle tehdit ederek iyilik yapmaktan alıkoymaya çalışıyorlar.
Mantı yaparak, kermesler düzenleyerek burs bulmaya çalışan bacılarımızın o bereketli bileklerine kelepçeler takılıyor.
Yüzbinlerce insan tutuklandı. Hala da tutuklanıyor. Bebekler emeklemeyi hapishanelerin soğuk betonlarında öğreniyor. Suçlu, suçsuz ayırt edilmiyor tam bir cadı avı yaşanıyor.
Bir ömür boyu o toprak evin önünden sen beni hep gözyaşları ile uğurladın ama ben seni son yolculuğuna uğurlayamadım.
Gece bir hayli ilerlemesine rağmen hiç kimse kalkmıyor.
Kimse o derin sükûnu bozmak istemiyor gibi bir hal var.
Derin bir sessizlik uzayıp gidiyor.
Anasını kaybetmiş nurani yüzlü adamın dudaklarından yine o söz dökülüyor...
“Anamla aramızda değişik bir duygu vardı”
[Harun Tokak] 7.2.2020 [Samanyolu Haber]
Pegasus ‘suçluyu’ buldu; ‘Bi duralım’ diyen pilot işten atıldı!
Pegasus Havayolları, Sabiha Gökçen Havalimanı’nda pistten çıkan yolcu uçağıyla ilgili olarak basına açıklamalarda bulunan eski savaş pilotu Bahadır Altan’ın eğitmenlik görevine son verdi. Pilot Altan, karara tepkisini sosyal medya üzerinden gösterdi: “Ne vız gelen tehditleriniz, ne işten atmalarınız bizi susturamaz. Bu ülkeyi uçurumunuza teslim etmeyeceğiz.”
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, daha geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, ‘Erdoğan’ın ülkesinde’ herkesin istediğini söyleyebildiğini açıklamıştı. Ancak gerçek hiç de öyle değil. Sabiha Gökçen Havalimanı’nda pistten çıkan yolcu uçağının parçalara ayrılmasıyla ilgili olarak basına ihmalleri anlatan eski savaş pilotu Bahadır Altan’ın Pegasus Havayolları’ndaki işine son verildi. Altan, kazanın ardından ilk olarak CNN Türk’e bağlanmış ve bunca eksik varken Kanal İstanbul gibi projelere ayrılan kaynakları eleştirince apar topar yayından alınmıştı.
Bahadır Altan, iş akdinin feshini sosyal medya hesabından duyurdu. Altan, şu ifadeleri kullandı: “Freni patlamış kamyon düzeni suçluyu buldu! Pegasus iş akdimi fesh etti. Hakikatı gizlemeye gücünüz yetmez. Ne vız gelen tehditleriniz, ne işten atmalarınız bizi susturamaz. Bu ülkeyi uçurumunuza teslim etmeyeceğiz.” ifadelerini kullandı. Altan’ın söz konusu paylaşımı dakikalar içinde binlerce RT ve beğeni aldı.
[TR724] 7.2.2020
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, daha geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, ‘Erdoğan’ın ülkesinde’ herkesin istediğini söyleyebildiğini açıklamıştı. Ancak gerçek hiç de öyle değil. Sabiha Gökçen Havalimanı’nda pistten çıkan yolcu uçağının parçalara ayrılmasıyla ilgili olarak basına ihmalleri anlatan eski savaş pilotu Bahadır Altan’ın Pegasus Havayolları’ndaki işine son verildi. Altan, kazanın ardından ilk olarak CNN Türk’e bağlanmış ve bunca eksik varken Kanal İstanbul gibi projelere ayrılan kaynakları eleştirince apar topar yayından alınmıştı.
O PİLOT: HAKİKATİ GİZLEMEYE GÜCÜNÜZ YETMEZFreni patlamış kamyon düzeni suçluyu buldu!— Bahadır Altan (@BahadrAltan1) February 7, 2020
Pegasus iş akdimi fesh etti.
Hakikatı gizlemeye gücünüz yetmez.
Ne vız gelen tehditleriniz, ne işten atmalarınız bizi susturamaz.
Bu ülkeyi uçurumunuza teslim etmeyeceğiz.
Bahadır Altan, iş akdinin feshini sosyal medya hesabından duyurdu. Altan, şu ifadeleri kullandı: “Freni patlamış kamyon düzeni suçluyu buldu! Pegasus iş akdimi fesh etti. Hakikatı gizlemeye gücünüz yetmez. Ne vız gelen tehditleriniz, ne işten atmalarınız bizi susturamaz. Bu ülkeyi uçurumunuza teslim etmeyeceğiz.” ifadelerini kullandı. Altan’ın söz konusu paylaşımı dakikalar içinde binlerce RT ve beğeni aldı.
[TR724] 7.2.2020
Yalın, çıplak ve gerçekçi savaş filmi: 1917 | BÜYÜLÜ FENER
Oscar’a 10 dalda aday 1917, Büyülü Fener’de…
M.Nedim Hazar ve Yavuz Altun, İngiliz Senarist ve Yönetmen Sam Mendes’in 1917’sini konuşuyor.
Mendes, Amerikan güzeli ile Oscar almıştı. Tam bir ödül canavarı 1917 ile beraber üç tane golden globe ödülü var. Film tek plan ve maliyeti 90 milyon dolar.
Özellikle filmin ilk yarısında kamera adeta bir şahit gibi filmin içinde eriyor.
Stanley Kubrick’in ünlü Full Metal Jacket filminin ikinci kısmı gibi. Aktüel kamera
bizi savaşın içine çekiyor.
Plan sekans türünün ilk örneği değil ama bu teknikle çekilen ilk savaş filmi ve en
büyük bütçeli plan sekans filmi. Dijital dönemde ‘Birdman örneğinde olduğu gibi) çok fazla plan sekans film denendi ama savaşın gerçekliğini gösteribelecek kadar iddialı bir film
görmemiştik.
[TR724] 7.2.2020
M.Nedim Hazar ve Yavuz Altun, İngiliz Senarist ve Yönetmen Sam Mendes’in 1917’sini konuşuyor.
Mendes, Amerikan güzeli ile Oscar almıştı. Tam bir ödül canavarı 1917 ile beraber üç tane golden globe ödülü var. Film tek plan ve maliyeti 90 milyon dolar.
Özellikle filmin ilk yarısında kamera adeta bir şahit gibi filmin içinde eriyor.
Stanley Kubrick’in ünlü Full Metal Jacket filminin ikinci kısmı gibi. Aktüel kamera
bizi savaşın içine çekiyor.
Plan sekans türünün ilk örneği değil ama bu teknikle çekilen ilk savaş filmi ve en
büyük bütçeli plan sekans filmi. Dijital dönemde ‘Birdman örneğinde olduğu gibi) çok fazla plan sekans film denendi ama savaşın gerçekliğini gösteribelecek kadar iddialı bir film
görmemiştik.
[TR724] 7.2.2020
Kanal İstanbul için "Jet Fadıl" modeli!
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti uzmanların "sonuçları felaket olur" uyarısına rağmen Kanal İstanbul projesinde ihale safhasına geldi. Sadece hafriyat işleri için 75 milyar TL'ye ihtiyaç duyulan projeyi finanse edecek yatırımcı bulamayan hükümet ilginç bir kanun teklifini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getirdi. Teklife göre vatandaş gelir ortaklığı senetleri ile Kanal İstanbul gibi projelere ortak olacak. Uzmanlar AKP'nin bu adımı "Jet Fadıl" diye bilinen Fadıl Akgündüz'ün maketten para toplamasına benzetiyor.
SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)milletvekilleri, Bankacılık Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapan kanun teklifini dün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) sundu.
Teklifte yer alan maddeler kaynak bulmakta zorlanan hükümetin vatandaşın cebindeki paraya göz diktiğini gözler önüne seriyor.
Torba kanun teklifinin en dikkat çeken maddesi vatandaştan senet karşılığı borç alınmasına imkân veren madde.
1) BÜYÜK PROJELERE KAYNAK VATANDAŞIN CEBİNDEN
Sermaye Piyasası Kanunu'na ilave edilecek düzenleme ile vatandaşa büyük projelere “ortak olma imkânı” getiriliyor. Düzenleme ile Kanal İstanbul ve “yerli otomobil” gibi projelere kaynak temin edilecek.
Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) teklife dair bilgi notuna göre, “Düzenleme ile aracı kurumlara proje finansmanı kredisi verme, altyapı yatırımları gibi büyük projelerdeki kredilerin menkul kıymetleştirilmesi, bu projelerin nakit akışlarına dayalı menkul kıymet ihraç edilmesi ve proje finansman fonu kurulması imkanları getiriliyor.”
AKP hükümeti Karadeniz ile Marmara Denizi arasında İstanbul Boğazı'na paralel 45 kilometre uzunluğunda 150 metre genişliğinde bir kanal açmak için son hazırlıkları yapıyor. Ancak hükümet proje için ihtiyaç duyduğu parayı bulamadı. Amerika'nın en büyük 7'nci fonu diye tanıtılan grubun Lübnan'da bir kuyumcu olduğu ortaya çıkmıştı.
Nota göre “Bu sayede büyük altyapı projelerinin finansmanında banka kredisinin yanı sıra sermaye piyasalarının da aktif olarak kullanılmasının” önü açılmış olacak.
2) DÖVİZDE SUNİ FİYAT İÇİN BÜYÜK CEZA!
2018 yılı ağustos ayında döviz kurunun yüzde 35 artmasını “mali saldırı” diye niteleyen hükümet bu konuda ağır cezalar öngören kanun maddesi hazırladı.
Bankacılık Kanunu’na “Finansal piyasalarda manipülasyon ve yanıltıcı işlemler” başlığı altında yeni bir madde ekleniyor.
Mali piyasalarda yapay arz, talep veya döviz kuru dahil fiyat oluşumunu sağlamak amacıyla işlem yapan bankalara sağlanan menfaatin iki katından az olmamak üzere bir önceki yıl sonu finansal tablolarında yer alan faiz, kâr payı gelirleri, alman ücret ve komisyonlar ile bankacılık hizmet gelirleri toplamının yüzde 5'ine kadar idarî para cezası verilecek.
Hükümet yoruma açık maddeler yüzünden dövizde dilediği şahıs ya da bankaya ceza kesebilecek.
3) VARLIK FONU’NA SINIRSIZ BORÇLANMA YETKİSİ
Düzenlemeyle Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) kredi sınırlamalarına maruz kalmadan işlem yapma ve borçlanma imkânı getiriliyor.
Bu madde ile yönetim kurulu başkanlığını AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın üstlendiği TVF'ye sınırsız borçlanma yetkisi verilecek.
4) HAPİS CEZASINDA ALT LİMİT 3 YILA ÇIKIYOR
İnternet ortamı dahil farklı araçlarla gerçeğe aykırı veya yanıltıcı bilgilerin yayılması, tasarruf sahiplerinin gerçeğe aykırı veya yanıltıcı şekilde yönlendirilmesi ya da bu amaçları sağlamaya yönelik benzer işlem ve uygulamaların yapılması finansal piyasalarda manipülasyon ve yanıltıcı işlemler olarak kabul edilecek.
Hangi işlem ve uygulamaların bu madde kapsamına gireceği Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından belirlenecek.
Bilgi suistimali ve piyasa dolandırıcılığı suçlarında hapis cezasının alt limiti 2 yıldan 3 yıla çıkarılıyor.
İzinsiz mevduat toplama, bankacılık faaliyetinde bulunma, banka adını kullanma vakalarına karşı karşı internet sitelerine erişim yasağı uygulaması geliyor.
5) BANKACILARIN İMZA YETKİSİ KALDIRILABİLECEK
Bankacılık sistemini tehlikeye düşürdükleri tespit edilen banka mensuplarının imza yetkisi geçici olarak kaldırılabilecek. Ayrıca bankaların aldığı komisyonların belirlenmesi yetkisi de Merkez Bankası'na veriliyor.
Bankaların kendiliğinden, faaliyetleri ve üstlendikleri risklerle uyumlu olarak gelecekte ortaya çıkabilecek olumsuz gelişmeler karşısında alacakları önlemleri içeren planları hazırlayarak uygulaması öngörülüyor.
6) MERKEZ BANKASI'NA ÜCRET VE KOMİSYONLARI BELİRLEME YETKİSİ
Kanun teklifiyle bankaların kredi, mevduat, dış ticaret, transfer, nakit yönetimi ve kredi kartı gibi tüm faaliyetlerinden her ne isim altında olursa olsun aldıkları ücret, masraf ve komisyonların belirlenmesi yetkisi Merkez Bankası'na veriliyor.
İzinsiz mevduat toplamaya karşı internet sitelerine erişimin engellenmesi hükmü getiriliyor.
7) KREDİ KARTINDA İZİNSİZ LİMİT ARTIŞINA CEZA
Kurul kararıyla ve gerekçesi belirtilmek suretiyle Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu kapsamındaki kuruluşlara, kart çıkaran kuruluşların, talepte bulunmayan veya sözleşme imzalamayan kişiler adına kart vermeleri, kart çıkaran kuruluşların, kart hamilleri talep etmedikçe kart limitlerini artırmaları halinde 25 bin liradan 50 bin liraya kadar, koruyucu hükümlere aykırılık halinde 50 bin liradan 250 bin liraya kadar idari para cezası uygulanacak.
8) MÜŞTERİ SIRRINA YURT DIŞI YASAĞI
Teklifle bankacılık faaliyetlerine özgü olarak bankalarla müşteri ilişkisi kurulduktan sonra oluşan gerçek kişilere ait kişisel veriler ve tüzel kişilere ait bilgilerin müşteri sırrı haline gelecek.
Sır saklama yükümlülüğünden istisna tutulan haller haricinde müşteri sırrı ya da banka sırrı niteliğindeki her türlü verinin, yurt dışındaki üçüncü taraflar ile paylaşılması ya da bunlara aktarılması konusunda BDDK'ya, ekonomik güvenliğe ilişkin yapacağı değerlendirme sonrasında yasaklama getirme yetkisi verilecek.
Bankaların faaliyetlerini yürütmede kullandıkları bilgi sistemleri ve bunların yedeklerinin yurt içinde bulundurulması hususunda Kurul, karar almaya yetkili kılınıyor.
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
SAMANYOLUHABER- Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)milletvekilleri, Bankacılık Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapan kanun teklifini dün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne (TBMM) sundu.
Teklifte yer alan maddeler kaynak bulmakta zorlanan hükümetin vatandaşın cebindeki paraya göz diktiğini gözler önüne seriyor.
Torba kanun teklifinin en dikkat çeken maddesi vatandaştan senet karşılığı borç alınmasına imkân veren madde.
1) BÜYÜK PROJELERE KAYNAK VATANDAŞIN CEBİNDEN
Sermaye Piyasası Kanunu'na ilave edilecek düzenleme ile vatandaşa büyük projelere “ortak olma imkânı” getiriliyor. Düzenleme ile Kanal İstanbul ve “yerli otomobil” gibi projelere kaynak temin edilecek.
Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) teklife dair bilgi notuna göre, “Düzenleme ile aracı kurumlara proje finansmanı kredisi verme, altyapı yatırımları gibi büyük projelerdeki kredilerin menkul kıymetleştirilmesi, bu projelerin nakit akışlarına dayalı menkul kıymet ihraç edilmesi ve proje finansman fonu kurulması imkanları getiriliyor.”
AKP hükümeti Karadeniz ile Marmara Denizi arasında İstanbul Boğazı'na paralel 45 kilometre uzunluğunda 150 metre genişliğinde bir kanal açmak için son hazırlıkları yapıyor. Ancak hükümet proje için ihtiyaç duyduğu parayı bulamadı. Amerika'nın en büyük 7'nci fonu diye tanıtılan grubun Lübnan'da bir kuyumcu olduğu ortaya çıkmıştı.
Nota göre “Bu sayede büyük altyapı projelerinin finansmanında banka kredisinin yanı sıra sermaye piyasalarının da aktif olarak kullanılmasının” önü açılmış olacak.
2) DÖVİZDE SUNİ FİYAT İÇİN BÜYÜK CEZA!
2018 yılı ağustos ayında döviz kurunun yüzde 35 artmasını “mali saldırı” diye niteleyen hükümet bu konuda ağır cezalar öngören kanun maddesi hazırladı.
Bankacılık Kanunu’na “Finansal piyasalarda manipülasyon ve yanıltıcı işlemler” başlığı altında yeni bir madde ekleniyor.
Mali piyasalarda yapay arz, talep veya döviz kuru dahil fiyat oluşumunu sağlamak amacıyla işlem yapan bankalara sağlanan menfaatin iki katından az olmamak üzere bir önceki yıl sonu finansal tablolarında yer alan faiz, kâr payı gelirleri, alman ücret ve komisyonlar ile bankacılık hizmet gelirleri toplamının yüzde 5'ine kadar idarî para cezası verilecek.
Hükümet yoruma açık maddeler yüzünden dövizde dilediği şahıs ya da bankaya ceza kesebilecek.
3) VARLIK FONU’NA SINIRSIZ BORÇLANMA YETKİSİ
Düzenlemeyle Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) kredi sınırlamalarına maruz kalmadan işlem yapma ve borçlanma imkânı getiriliyor.
Bu madde ile yönetim kurulu başkanlığını AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın üstlendiği TVF'ye sınırsız borçlanma yetkisi verilecek.
4) HAPİS CEZASINDA ALT LİMİT 3 YILA ÇIKIYOR
İnternet ortamı dahil farklı araçlarla gerçeğe aykırı veya yanıltıcı bilgilerin yayılması, tasarruf sahiplerinin gerçeğe aykırı veya yanıltıcı şekilde yönlendirilmesi ya da bu amaçları sağlamaya yönelik benzer işlem ve uygulamaların yapılması finansal piyasalarda manipülasyon ve yanıltıcı işlemler olarak kabul edilecek.
Hangi işlem ve uygulamaların bu madde kapsamına gireceği Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) tarafından belirlenecek.
Bilgi suistimali ve piyasa dolandırıcılığı suçlarında hapis cezasının alt limiti 2 yıldan 3 yıla çıkarılıyor.
İzinsiz mevduat toplama, bankacılık faaliyetinde bulunma, banka adını kullanma vakalarına karşı karşı internet sitelerine erişim yasağı uygulaması geliyor.
5) BANKACILARIN İMZA YETKİSİ KALDIRILABİLECEK
Bankacılık sistemini tehlikeye düşürdükleri tespit edilen banka mensuplarının imza yetkisi geçici olarak kaldırılabilecek. Ayrıca bankaların aldığı komisyonların belirlenmesi yetkisi de Merkez Bankası'na veriliyor.
Bankaların kendiliğinden, faaliyetleri ve üstlendikleri risklerle uyumlu olarak gelecekte ortaya çıkabilecek olumsuz gelişmeler karşısında alacakları önlemleri içeren planları hazırlayarak uygulaması öngörülüyor.
6) MERKEZ BANKASI'NA ÜCRET VE KOMİSYONLARI BELİRLEME YETKİSİ
Kanun teklifiyle bankaların kredi, mevduat, dış ticaret, transfer, nakit yönetimi ve kredi kartı gibi tüm faaliyetlerinden her ne isim altında olursa olsun aldıkları ücret, masraf ve komisyonların belirlenmesi yetkisi Merkez Bankası'na veriliyor.
İzinsiz mevduat toplamaya karşı internet sitelerine erişimin engellenmesi hükmü getiriliyor.
7) KREDİ KARTINDA İZİNSİZ LİMİT ARTIŞINA CEZA
Kurul kararıyla ve gerekçesi belirtilmek suretiyle Banka Kartları ve Kredi Kartları Kanunu kapsamındaki kuruluşlara, kart çıkaran kuruluşların, talepte bulunmayan veya sözleşme imzalamayan kişiler adına kart vermeleri, kart çıkaran kuruluşların, kart hamilleri talep etmedikçe kart limitlerini artırmaları halinde 25 bin liradan 50 bin liraya kadar, koruyucu hükümlere aykırılık halinde 50 bin liradan 250 bin liraya kadar idari para cezası uygulanacak.
8) MÜŞTERİ SIRRINA YURT DIŞI YASAĞI
Teklifle bankacılık faaliyetlerine özgü olarak bankalarla müşteri ilişkisi kurulduktan sonra oluşan gerçek kişilere ait kişisel veriler ve tüzel kişilere ait bilgilerin müşteri sırrı haline gelecek.
Sır saklama yükümlülüğünden istisna tutulan haller haricinde müşteri sırrı ya da banka sırrı niteliğindeki her türlü verinin, yurt dışındaki üçüncü taraflar ile paylaşılması ya da bunlara aktarılması konusunda BDDK'ya, ekonomik güvenliğe ilişkin yapacağı değerlendirme sonrasında yasaklama getirme yetkisi verilecek.
Bankaların faaliyetlerini yürütmede kullandıkları bilgi sistemleri ve bunların yedeklerinin yurt içinde bulundurulması hususunda Kurul, karar almaya yetkili kılınıyor.
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
Havuzcu isyanlarda: ATV, A Haber'in adını duyan yayına bağlanmaktan vazgeçiyor
Havuz yazarı ve sunucu Melih Altınok, kazaya ilişkin yazısında "Atv Son Durak'ın editörleri, Yeni İstanbul Havalimanı ile ilgili soru sormak, açıklamalarını almak için yetkilileri aradılar. Ancak, atv, a haber adını duyan yetkililer yayına bağlanma gereği bile duymadılar!" dedi.
Altınok, “Kaza, medya, siyaset ve rezalet” başlıklı bir yazı kaleme aldı. A Haber'de gece haberlerini sunduğu öğrenilen Altınok havaalanı kazasıyla ilgili A Haber yayınına kimsenin bağlanmamasını ilginç bir gerekçeyle açıklamaya çalıştı.
Sabiha Gökçen Havalimanı’nda Pegasus’a ait uçağın pistten çıkmasına değinen yazar ''uçak kazasının yaşandığı çarşamba gecesi Haluk Pekşen ve Barış Yarkadaş gibi ‘kadrolular’ halkı paniğe sevk eden paylaşımlar yapıyorlardı.'' derken şöyle devam etti:
''atv Son Durak'ın editörleri, Yeni İstanbul Havalimanı ile ilgili soru sormak, açıklamalarını almak için yetkilileri aradılar. Ancak, atv, a haber adını duyan yetkililer yayına bağlanma gereği bile duymadılar! Tıpkı, deprem, çığ ya da herhangi bir kriz anında iktidar çevrelerinin yaptığı gibi... Bizler yine bağlantılar ve canlı hava trafiğini yayınlayıp bilgi kirliğinin önünü elimizden geldiğince kesmeye çalıştık tabii.''
Altınok bu noktada suçu uzmanlara ve yetkililere atarak yayına bağlanmama gerekçesi olarak kendilerinin yalan haber yapmaması, yetkililerinse özellikle yalan haber yapan kanallara bağlandığını savundu:
''Ama belli ki sırf bu yüzden... İşimizi iyi yaptığımız için, kendileri hakkında asla yalan haber yapmayacağımızı, iftiraya başvurmayacağımızı bildikleri için bizi pas geçiyorlar. Sonra da soluğu kendileri hakkında yalan haber yapmayı alışkanlık haline getiren kanallarda alıyorlar. Biz sorularımıza cevap bile alamazken, sistematik iftiralarına muhatap oldukları gazetecileri bizzat kendileri arıyorlar, ağırlıyorlar!''
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
Altınok, “Kaza, medya, siyaset ve rezalet” başlıklı bir yazı kaleme aldı. A Haber'de gece haberlerini sunduğu öğrenilen Altınok havaalanı kazasıyla ilgili A Haber yayınına kimsenin bağlanmamasını ilginç bir gerekçeyle açıklamaya çalıştı.
Sabiha Gökçen Havalimanı’nda Pegasus’a ait uçağın pistten çıkmasına değinen yazar ''uçak kazasının yaşandığı çarşamba gecesi Haluk Pekşen ve Barış Yarkadaş gibi ‘kadrolular’ halkı paniğe sevk eden paylaşımlar yapıyorlardı.'' derken şöyle devam etti:
''atv Son Durak'ın editörleri, Yeni İstanbul Havalimanı ile ilgili soru sormak, açıklamalarını almak için yetkilileri aradılar. Ancak, atv, a haber adını duyan yetkililer yayına bağlanma gereği bile duymadılar! Tıpkı, deprem, çığ ya da herhangi bir kriz anında iktidar çevrelerinin yaptığı gibi... Bizler yine bağlantılar ve canlı hava trafiğini yayınlayıp bilgi kirliğinin önünü elimizden geldiğince kesmeye çalıştık tabii.''
Altınok bu noktada suçu uzmanlara ve yetkililere atarak yayına bağlanmama gerekçesi olarak kendilerinin yalan haber yapmaması, yetkililerinse özellikle yalan haber yapan kanallara bağlandığını savundu:
''Ama belli ki sırf bu yüzden... İşimizi iyi yaptığımız için, kendileri hakkında asla yalan haber yapmayacağımızı, iftiraya başvurmayacağımızı bildikleri için bizi pas geçiyorlar. Sonra da soluğu kendileri hakkında yalan haber yapmayı alışkanlık haline getiren kanallarda alıyorlar. Biz sorularımıza cevap bile alamazken, sistematik iftiralarına muhatap oldukları gazetecileri bizzat kendileri arıyorlar, ağırlıyorlar!''
[Samanyolu Haber] 7.2.2020
Peygamberimiz deve idrarının içilmesini tavsiye ediyor mu? [Dr. Ali Demirel]
Din, insanları kendi seçim haklarıyla beraber hayırlara yönlendiren ilâhî kanunlar bütünüdür. Dinin sahibi Allah’tır. Allah da bizimle Kur’an’ında konuşur ve yine bize Kur’an’ında, Peyamberine dini mevzularda konuşma yetkisi verdiğini açıkça beyan eder. Dolayısıyla gerçek manada dini mevzularda konuşma yetkisi ancak Allah ve Resulü’ne aittir.
Allah ve Resulü dışındakilerin ise yapması gereken, Allah’ın ve Resulü’nün maksadını anlamaya çalışmaktır. Efendimiz’in ashâbı ve sonra gelen iki asır içinde yetişen alimler, ömürlerini bu ilâhî maksatları anlama uğrunda tüketmişlerdir. O dönemlerde yazılan kitaplar bütün açıklığıyla onların gösterdikleri hassasiyeti bize kadar ulaştırmıştır.
Günümüze gelince görünen o ki artık insanlık maddeye doymuş, farklı şeyler aramanın sevkiyle veya fıtratının sesini dinleyerek dinini arıyor, merak ediyor ve soruyor. Televizyonlara ve gazetelere baktığımızda dinî konuların konuşulması ayrı bir sevinç vesilesi.
Bazen ehliyetli insanların çıkıp mevzunun aslına sadakatle güzel bir şekilde, kavga etmeden İlâhî buyrukları anlatmaları memnuniyet verici. Ama bazen de dini mevzularda yetersiz kimselerin çıkıp çok rahat ve kavgacı bir üslupla konuşmaları, başta Allah’a, ardından ilme yapılan bir saygısızlık olarak bizi hayli üzüyor.
Ayrıca dini mevzularda konuşmak uzmanlık ister. Kur’an ayetlerinin bir kısmı muhkem (manası açık) bir kısmı müteşabih (pek çok mana zenginliğine açık)tir. Aynı şey hadisler için de söz konusudur. Dolayısıyla bazı ayet ve hadislerden ilk bakışta istifade edebildiğimiz gibi bazı ayet ve hadisleri tefsir ve şerh olmaksızın anlayamayabiliriz. Fıkhi mevzulara gelince o tamamen bir uzmanlık alanıdır.
Son zamanlarda sosyal medyada, bazı hadislerde Peygamber Efendimiz’in deve idrarının içilmesi tavsiyesinde bulunması çok tartışıldı. Biz de konuyu bir uzmanına danışalım istedik: Sacit Arvasi Hoca.
Uzunca süredir Amerika’da yaşan Sacit Hoca’yı daha çok sosyal medyadaki gündeme dair paylaştığı videolarıyla tanıyoruz. Kendisi ricamızı kırmadı. Sorularımızı cevapladı. Buyurun lütfen.
- Hocam başta Buhari ve Müslim olmak üzere pek çok kaynakta şu rivayet yer alıyor malumunuz: “Hz. Enes anlatıyor: Ukl veya Ureyne kabilesi halkından sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelip Hz. Peygamber (a.s.m)’e biat ederek Müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Hz. Peygamber (a.s.m), çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütünden ve idrarından içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet develerin süt ve idrarından içtiler ve sağlıklarına kavuştular...” Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesi nasıl anlaşılmalı?
- Her şeyden önce hadiste açıkça görüldüğü gibi burada hasta olanlara yani bir zaruret durumunda olanlara bunu tavsiye etmiştir. Efendimiz (s.a.s.). O zamanın şartlarında bu belki en iyi çözümdü. Zira o adamlar sağlıklarına kavuştular. Şimdi birincisi olarak bütün hayatta kalma uzmanları zaruret durumunda yarayı temizlemek için en iyi şeyin idrar olduğunu söylüyorlar. Çünkü idrar sterildir.
İkincisi uzmanlar, “Deyhdration”, yani vucudun aşırı su kaybetmesi durumunda https://www.sciencealert.com/here-s-what-happens-to-your-body-when-you-re-dehydrated en iyi çözüm kendi idrarını içmektir diyorlar. Çünkü aşırı susuzluk kanı kalınlaştırır, kan akışı ağırlaşır bayılmaya hatta ölüme dahi yol açabilir. Bu durumda en iyi alternatifin hatta belki de tek alternatifin idrar olduğu söyleniyor.
Her şeyden önce bu, zaruret durumunda olan şeydir. Herkes için söz konusu değildir. Deve idrarını içmek o günün şartları için o insanlara tavsiye edilmiş olabilir ama bu, tıbbın ve teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde “süt ve deve idrarında tedaviye vesile olan nedir acaba?” diye bir araştırmaya ilham vermelidir.
- O zaman hocam sözün burasında hayvanların idrarında ilaç olabilir mi sorusunun sorulması icap ediyor.
- Evet hocam. Bazılarına göre bunun cevabı evettir. Konuyla alakalı 7 Ocak 2020’ye kadar hiç bir şey bilmiyordum. Okuduklarımla şaşırıp kaldım. Mesela “urine therapy” veya “urotherapy” diye bir şey varmış. Bu, insan idrarının tedavi veya kozmetik amaçlı gerek içmek suretiyle gerekse cilde mesaj uygulaması şeklinde kullanmasıymış.
(https://en.wikipedia.org/wiki/Urine_therapy)
Bu tedavi şekillerinin tarihi bile varmış. Varmış diyorum çünkü dediğim gibi 7 Ocak’tan önce bununla alakalı hiç bir şey bilmiyordum. Mesela antik Roma, Yunan ve Mısır’da bu idrar terapisi akneden kansere kadar her şeyde kullanılıyormuş.
(https://www.healthline.com/health/drinking-urine)
İlacın yeni kaynağı-Hayvan idrarı (A New Source of Medicines--Animal Urine) adlı makalede ilginç şeyler okudum. Tıpta dünyada ilk beşte olduğu ifade edilen NYU yani Newyork Üniversitesi’nde Dr. Tung-Tien Sun ve Amerika Tarım bakanlığı araştırmalar servisinden Dr. Robert Wall başkanlığındaki bir araştırma ekibi sadece hayvanların mesanesinde açılabilen bir insan geni taşıyan fareler geliştirdiler.
Daha sonra bu fareler, bu genin bir ürünü olan insan proteini idrarlarında ürettiler.
(https://www.newswise.com/articles/a-new-source-of-medicines-animal-urine)
- Hocam çok ilginç bilgiler bunlar. İlk defa duydum. Peki bu makalenin detayı hakkında bilginiz var mı?
- Evet hocam. Makalede özetle idrar bize süte göre üç tane avantaj sağlayacaktır deniliyor.
1. Süt sadece dişilerde olur. Halbuki idrar bütün hayvanlarda olur.
2. Süt sadece ergen dişilerde olur. Ama idrar hepsinde ömür boyu olur.
3. Sütte temizlenmesi gereken daha fazla yağ ve protein var. Halbuki idrarda o kadar fazla yok. (https://www.newswise.com/articles/a-new-source-of-medicines-animal-urine)
Hayvanlardan sağlık ve kozmetik alanında ilk etapta duyduğumuzda bize iğrenç gelecek o kadar şeyi yiyor ve tüketiyor ki insan...
Mesela kiloso 500 ile 700 euro arasında değişen dünyanın en pahalı kahvesi olan Kopi Luwak kahvesi misk kedisinin dışkısı içerisinde toplanarak yapılır.
(https://en.wikipedia.org/wiki/Kopi_luwak).
Gıda boyası olarak çoğu zaman tükettiğimiz kırmız böceğidir.
(https://www.youtube.com/watch?v=xhtpr9dk8RQ)
Boğa sperminden, balina dışkısına, oradan sünnet derisi ve cenine kadar pek şey kullanılıyor.
(https://www.youtube.com/watch?v=0gDbCgXuxwQ)
Ekmeklerde insanlığa yedirilen L-Cystine (L-Sistein) hammaddesi insan saçı ve domuz kılıdır.
(https://www.dunya.com.au/aile-ve-saglik/ekmekte-insan-kili-mi-var/)
Bununla idrarın faziletlerini veya içilmesi gerektiğini anlatmıyorum. Sadece bize çok iğrenç gelen bazı ürünlerin tedavide veya gıda sektöründe kullanıldığını, kullanılabilirliğini ifade ediyorum.
Şunu da ifade etmeliyim; ister kabul edelim ister etmeyelim, bize ne kadar iğrenç gelirse gelsin bugün dünyada başta Çin ve Hindistan olmak üzere milyonlarca insan içmek veya cilde masaj yapmak suretiyle urine therapi veya idrar terapisini uyguluyor.
Bunların içlerinde, bu sahih hadise de dayanarak bu terapiyi uygulamak isteyen müslümanlar vardır, olacaktır ve bu çok abartılacak bir durum değildir.
- Peki hocam o zaman size şöyle bir soru sorsam: Tedavi ve kozmetik amaçlı idrar terapisi yapmanın dinen hükmü nedir?
- Eti yenen hayvanların idrarı ile alakalı farklı görüşler olmakla beraber en doğru görüş İmam Şafii, İmam Azam Ebu Hanife ve çoğunluğun görüşüdür.
Hayvanların idrarı necistir dolayısıyla hayvan idrarı içmek haramdır.
Ancak hasta olma hali zaruret olduğundan, şayet tedavi edecekse o zaman buna cevaz verilir çünkü zaruretler haramları mubah kılar.
Böyle bir zaruret durumunda konusunda uzman ve dinin bu konudaki hükmünü bilen bir doktorun tıbbi gerekçelerle müsaadesi veya tavsiyesi gerekir. Helal ve temiz bir tedavi olduğu takdirde idrar terapisine başvurmak haramdır.
- Zaten hocam bu tür hadisler ibadet veya itikadla alakalı değil ki bire bir uygulansın. Sizce de öyle değil mi?
- Elbette öyle hocam. Mesela sabah namazının sünneti iki rekattır. Kimse bunu yirmi rekat kılacağım diyemez. Çünkü ibadet tevkifidir. Peygamberimiz nasıl öğretmişse öyle kılınmalıdır.
Ama bu hadisler ille deve idrarı içilecek anlamına asla gelmez. Ama Batılıların yaptığı gibi bu tür bilgiler, acaba deve idrarında ve sütte nasıl bir etki maddesi var, ikisi birleştirilip tedavide kullanılabilir mi tarzında bir ilhama sebep olmalıdır.
Böyle rivayetleri önünü arkasını keserek değerlendirmelere tabi tutmayarak son derece kaba ve garazkar bir edayla “Hadis Deistleri” olmaya basamak yapmak ilmi de değil mantıki de...
- Hadis Deistleri ifadesi çok dikkatimi çekti hocam.
- Evet ben bunlara Hadis Deistleri diyeceğim müsaadenizle. Deistler Tanrı var ama aleme müdahelesi yok, Tanrı var ama insanlığa söyleyecek bir vayhi yok” dedikleri gibi bu Hadis Deistleri de “Peygamber var ama onun söylenmiş, korunmuş, aktarılmış bir sözü yok.” diyorlar.
Deistler evvela “Tanrı aleme müdahale etmiyor.” dediler. Bir müddet sonra “Biz Tanrı aleme müdahele etmiyor dedik, halbuki Tanrı’nın en büyük müdahalesi kutsal kitaplar indirerek, vahiyle insanlara kanunlar, ibadet ritüelleri vermesidir. Dolayısıyla biz bunu da inkar etmeliyiz.” diyerek vahyi de peygamberi de inkar ettiler.
Bu Hadis Deistleri, hadisleri ortadan kaldırdıktan sonra şu anlayışa kapı açacaklar veya bu yola girecekler: “Sahabenin naklettiği hadisler uydurma oluyor da onların aktardığı Kur’an neden uydurma olmuyor? Hem baksanıza Kur’an’daki şu, şu ayetler bilime uymuyor!” diyecekler.
- Evet hocam bu tespitinize katılmamak mümkün değil. Söyleşimizi bağlayacak olursak okurlarımıza son olarak neler söylemek istersiniz?
- Son olarak şunları söyleyebilirim: Kelamı Efendimize ait olduğu kesin olan söz ve davranışlarda mutlaka bir hikmet vardır. Zira onun muallimi Hakim olan Allah’tır.
Nasıl dış alemde madenlere, doğal gaz veya petrole ulaşmak için sondaj çalışması yapar, kazar derinlere ineriz. Aksi takdirde o nimetlerden istifade edemeyiz. Aynen öyle de hadis ve ayetlerin hikmetine ulaşmak için daha geniş bir bakış açısıyla bakıp daha derin mütalaalar yapmalıyız.
- Hocam çok teşekkür ediyorum bu aydınlatıcı bilgilerden dolayı. Rabbimiz ilminizi artırsın, gayretlerinizi ve çalışmalarınızı ziyadeleştirsin...
[Dr. Ali Demirel] 7.2.2020 [Samanyolu Haber]
Allah ve Resulü dışındakilerin ise yapması gereken, Allah’ın ve Resulü’nün maksadını anlamaya çalışmaktır. Efendimiz’in ashâbı ve sonra gelen iki asır içinde yetişen alimler, ömürlerini bu ilâhî maksatları anlama uğrunda tüketmişlerdir. O dönemlerde yazılan kitaplar bütün açıklığıyla onların gösterdikleri hassasiyeti bize kadar ulaştırmıştır.
Günümüze gelince görünen o ki artık insanlık maddeye doymuş, farklı şeyler aramanın sevkiyle veya fıtratının sesini dinleyerek dinini arıyor, merak ediyor ve soruyor. Televizyonlara ve gazetelere baktığımızda dinî konuların konuşulması ayrı bir sevinç vesilesi.
Bazen ehliyetli insanların çıkıp mevzunun aslına sadakatle güzel bir şekilde, kavga etmeden İlâhî buyrukları anlatmaları memnuniyet verici. Ama bazen de dini mevzularda yetersiz kimselerin çıkıp çok rahat ve kavgacı bir üslupla konuşmaları, başta Allah’a, ardından ilme yapılan bir saygısızlık olarak bizi hayli üzüyor.
Ayrıca dini mevzularda konuşmak uzmanlık ister. Kur’an ayetlerinin bir kısmı muhkem (manası açık) bir kısmı müteşabih (pek çok mana zenginliğine açık)tir. Aynı şey hadisler için de söz konusudur. Dolayısıyla bazı ayet ve hadislerden ilk bakışta istifade edebildiğimiz gibi bazı ayet ve hadisleri tefsir ve şerh olmaksızın anlayamayabiliriz. Fıkhi mevzulara gelince o tamamen bir uzmanlık alanıdır.
Son zamanlarda sosyal medyada, bazı hadislerde Peygamber Efendimiz’in deve idrarının içilmesi tavsiyesinde bulunması çok tartışıldı. Biz de konuyu bir uzmanına danışalım istedik: Sacit Arvasi Hoca.
Uzunca süredir Amerika’da yaşan Sacit Hoca’yı daha çok sosyal medyadaki gündeme dair paylaştığı videolarıyla tanıyoruz. Kendisi ricamızı kırmadı. Sorularımızı cevapladı. Buyurun lütfen.
- Hocam başta Buhari ve Müslim olmak üzere pek çok kaynakta şu rivayet yer alıyor malumunuz: “Hz. Enes anlatıyor: Ukl veya Ureyne kabilesi halkından sekiz kişilik bir grup Medine’ye gelip Hz. Peygamber (a.s.m)’e biat ederek Müslüman oldular. Bir müddet sonra Medine’nin havası onlara dokundu ve hasta oldular. Şikâyetleri üzerine Hz. Peygamber (a.s.m), çobanlarıyla birlikte Medine’nin dışına çıkıp, develerin sütünden ve idrarından içmelerini öğütledi. Adamlar bir müddet develerin süt ve idrarından içtiler ve sağlıklarına kavuştular...” Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesi nasıl anlaşılmalı?
- Her şeyden önce hadiste açıkça görüldüğü gibi burada hasta olanlara yani bir zaruret durumunda olanlara bunu tavsiye etmiştir. Efendimiz (s.a.s.). O zamanın şartlarında bu belki en iyi çözümdü. Zira o adamlar sağlıklarına kavuştular. Şimdi birincisi olarak bütün hayatta kalma uzmanları zaruret durumunda yarayı temizlemek için en iyi şeyin idrar olduğunu söylüyorlar. Çünkü idrar sterildir.
İkincisi uzmanlar, “Deyhdration”, yani vucudun aşırı su kaybetmesi durumunda https://www.sciencealert.com/here-s-what-happens-to-your-body-when-you-re-dehydrated en iyi çözüm kendi idrarını içmektir diyorlar. Çünkü aşırı susuzluk kanı kalınlaştırır, kan akışı ağırlaşır bayılmaya hatta ölüme dahi yol açabilir. Bu durumda en iyi alternatifin hatta belki de tek alternatifin idrar olduğu söyleniyor.
Her şeyden önce bu, zaruret durumunda olan şeydir. Herkes için söz konusu değildir. Deve idrarını içmek o günün şartları için o insanlara tavsiye edilmiş olabilir ama bu, tıbbın ve teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde “süt ve deve idrarında tedaviye vesile olan nedir acaba?” diye bir araştırmaya ilham vermelidir.
- O zaman hocam sözün burasında hayvanların idrarında ilaç olabilir mi sorusunun sorulması icap ediyor.
- Evet hocam. Bazılarına göre bunun cevabı evettir. Konuyla alakalı 7 Ocak 2020’ye kadar hiç bir şey bilmiyordum. Okuduklarımla şaşırıp kaldım. Mesela “urine therapy” veya “urotherapy” diye bir şey varmış. Bu, insan idrarının tedavi veya kozmetik amaçlı gerek içmek suretiyle gerekse cilde mesaj uygulaması şeklinde kullanmasıymış.
(https://en.wikipedia.org/wiki/Urine_therapy)
Bu tedavi şekillerinin tarihi bile varmış. Varmış diyorum çünkü dediğim gibi 7 Ocak’tan önce bununla alakalı hiç bir şey bilmiyordum. Mesela antik Roma, Yunan ve Mısır’da bu idrar terapisi akneden kansere kadar her şeyde kullanılıyormuş.
(https://www.healthline.com/health/drinking-urine)
İlacın yeni kaynağı-Hayvan idrarı (A New Source of Medicines--Animal Urine) adlı makalede ilginç şeyler okudum. Tıpta dünyada ilk beşte olduğu ifade edilen NYU yani Newyork Üniversitesi’nde Dr. Tung-Tien Sun ve Amerika Tarım bakanlığı araştırmalar servisinden Dr. Robert Wall başkanlığındaki bir araştırma ekibi sadece hayvanların mesanesinde açılabilen bir insan geni taşıyan fareler geliştirdiler.
Daha sonra bu fareler, bu genin bir ürünü olan insan proteini idrarlarında ürettiler.
(https://www.newswise.com/articles/a-new-source-of-medicines-animal-urine)
- Hocam çok ilginç bilgiler bunlar. İlk defa duydum. Peki bu makalenin detayı hakkında bilginiz var mı?
- Evet hocam. Makalede özetle idrar bize süte göre üç tane avantaj sağlayacaktır deniliyor.
1. Süt sadece dişilerde olur. Halbuki idrar bütün hayvanlarda olur.
2. Süt sadece ergen dişilerde olur. Ama idrar hepsinde ömür boyu olur.
3. Sütte temizlenmesi gereken daha fazla yağ ve protein var. Halbuki idrarda o kadar fazla yok. (https://www.newswise.com/articles/a-new-source-of-medicines-animal-urine)
Hayvanlardan sağlık ve kozmetik alanında ilk etapta duyduğumuzda bize iğrenç gelecek o kadar şeyi yiyor ve tüketiyor ki insan...
Mesela kiloso 500 ile 700 euro arasında değişen dünyanın en pahalı kahvesi olan Kopi Luwak kahvesi misk kedisinin dışkısı içerisinde toplanarak yapılır.
(https://en.wikipedia.org/wiki/Kopi_luwak).
Gıda boyası olarak çoğu zaman tükettiğimiz kırmız böceğidir.
(https://www.youtube.com/watch?v=xhtpr9dk8RQ)
Boğa sperminden, balina dışkısına, oradan sünnet derisi ve cenine kadar pek şey kullanılıyor.
(https://www.youtube.com/watch?v=0gDbCgXuxwQ)
Ekmeklerde insanlığa yedirilen L-Cystine (L-Sistein) hammaddesi insan saçı ve domuz kılıdır.
(https://www.dunya.com.au/aile-ve-saglik/ekmekte-insan-kili-mi-var/)
Bununla idrarın faziletlerini veya içilmesi gerektiğini anlatmıyorum. Sadece bize çok iğrenç gelen bazı ürünlerin tedavide veya gıda sektöründe kullanıldığını, kullanılabilirliğini ifade ediyorum.
Şunu da ifade etmeliyim; ister kabul edelim ister etmeyelim, bize ne kadar iğrenç gelirse gelsin bugün dünyada başta Çin ve Hindistan olmak üzere milyonlarca insan içmek veya cilde masaj yapmak suretiyle urine therapi veya idrar terapisini uyguluyor.
Bunların içlerinde, bu sahih hadise de dayanarak bu terapiyi uygulamak isteyen müslümanlar vardır, olacaktır ve bu çok abartılacak bir durum değildir.
- Peki hocam o zaman size şöyle bir soru sorsam: Tedavi ve kozmetik amaçlı idrar terapisi yapmanın dinen hükmü nedir?
- Eti yenen hayvanların idrarı ile alakalı farklı görüşler olmakla beraber en doğru görüş İmam Şafii, İmam Azam Ebu Hanife ve çoğunluğun görüşüdür.
Hayvanların idrarı necistir dolayısıyla hayvan idrarı içmek haramdır.
Ancak hasta olma hali zaruret olduğundan, şayet tedavi edecekse o zaman buna cevaz verilir çünkü zaruretler haramları mubah kılar.
Böyle bir zaruret durumunda konusunda uzman ve dinin bu konudaki hükmünü bilen bir doktorun tıbbi gerekçelerle müsaadesi veya tavsiyesi gerekir. Helal ve temiz bir tedavi olduğu takdirde idrar terapisine başvurmak haramdır.
- Zaten hocam bu tür hadisler ibadet veya itikadla alakalı değil ki bire bir uygulansın. Sizce de öyle değil mi?
- Elbette öyle hocam. Mesela sabah namazının sünneti iki rekattır. Kimse bunu yirmi rekat kılacağım diyemez. Çünkü ibadet tevkifidir. Peygamberimiz nasıl öğretmişse öyle kılınmalıdır.
Ama bu hadisler ille deve idrarı içilecek anlamına asla gelmez. Ama Batılıların yaptığı gibi bu tür bilgiler, acaba deve idrarında ve sütte nasıl bir etki maddesi var, ikisi birleştirilip tedavide kullanılabilir mi tarzında bir ilhama sebep olmalıdır.
Böyle rivayetleri önünü arkasını keserek değerlendirmelere tabi tutmayarak son derece kaba ve garazkar bir edayla “Hadis Deistleri” olmaya basamak yapmak ilmi de değil mantıki de...
- Hadis Deistleri ifadesi çok dikkatimi çekti hocam.
- Evet ben bunlara Hadis Deistleri diyeceğim müsaadenizle. Deistler Tanrı var ama aleme müdahelesi yok, Tanrı var ama insanlığa söyleyecek bir vayhi yok” dedikleri gibi bu Hadis Deistleri de “Peygamber var ama onun söylenmiş, korunmuş, aktarılmış bir sözü yok.” diyorlar.
Deistler evvela “Tanrı aleme müdahale etmiyor.” dediler. Bir müddet sonra “Biz Tanrı aleme müdahele etmiyor dedik, halbuki Tanrı’nın en büyük müdahalesi kutsal kitaplar indirerek, vahiyle insanlara kanunlar, ibadet ritüelleri vermesidir. Dolayısıyla biz bunu da inkar etmeliyiz.” diyerek vahyi de peygamberi de inkar ettiler.
Bu Hadis Deistleri, hadisleri ortadan kaldırdıktan sonra şu anlayışa kapı açacaklar veya bu yola girecekler: “Sahabenin naklettiği hadisler uydurma oluyor da onların aktardığı Kur’an neden uydurma olmuyor? Hem baksanıza Kur’an’daki şu, şu ayetler bilime uymuyor!” diyecekler.
- Evet hocam bu tespitinize katılmamak mümkün değil. Söyleşimizi bağlayacak olursak okurlarımıza son olarak neler söylemek istersiniz?
- Son olarak şunları söyleyebilirim: Kelamı Efendimize ait olduğu kesin olan söz ve davranışlarda mutlaka bir hikmet vardır. Zira onun muallimi Hakim olan Allah’tır.
Nasıl dış alemde madenlere, doğal gaz veya petrole ulaşmak için sondaj çalışması yapar, kazar derinlere ineriz. Aksi takdirde o nimetlerden istifade edemeyiz. Aynen öyle de hadis ve ayetlerin hikmetine ulaşmak için daha geniş bir bakış açısıyla bakıp daha derin mütalaalar yapmalıyız.
- Hocam çok teşekkür ediyorum bu aydınlatıcı bilgilerden dolayı. Rabbimiz ilminizi artırsın, gayretlerinizi ve çalışmalarınızı ziyadeleştirsin...
[Dr. Ali Demirel] 7.2.2020 [Samanyolu Haber]
Taşgetiren’den AKP’ye ikaz: Ergenekon’dan yargılananlar hesabı kapatmadı!
Karar yazarı Ahmet Taşgetiren, iktidar ve Ergenekon’dan yargılananlar arasında kapanmayan hesabı yazdı. Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un son çıkışı için ‘yansıma’ dedi.
BOLD – Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Siyasi ayak aranıyorsa Mecliste” ifadesi sonrası AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, milletvekillerine çağrı yapıp “Dava açın” demişti.
Başbuğ ve Erdoğan arasındaki tartışmayı değerlendiren Karar gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren, iktidar ile Ergenekon’dan yargılananlar arasında kapanmayan bir hesap olduğunu kaydetti.
ASKER ADINA SİYASET DİZAYNI İRADESİNİN ÇÖZÜLDÜĞÜ VAKIA
Ergenekon ve Balyoz darbelerinin TSK bünyesinde büyük operasyonlar gerçekleştirdiğinin altını çizen Taşgetiren, “En sembolik olanı hiç şüphesiz Genelkurmay Başkanı’nın (İlker Başbuğ) terör örgütü lideri olarak tanımlanması ve cezaevine konması idi. Cezaevinde ölümler oldu vs. bu dönemin TSK’da, varsa tüm cuntalaşmaları keenlemekün (hiç olmamış gibi) bir hale getirdiği vakıadır. Asker adına siyaset dizaynı iradesinin çözüldüğü de bir vakıadır. İktidar oturup muhasebe yaptığında bu dönemde (Henüz FETÖ tanımlaması yoktur) ‘Gülen Hareketinin’ devlet bünyesindeki uzantılarından ne kadar istifade ettiğini herhalde değerlendiriyordur” görüşünü savundu.
ACABA BAŞBUĞ’UN ÇIKIŞI İLE BAHÇELİ’NİN KESİŞTİĞİ NOKTA MI VAR?
Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘siyasi ayak’ meselesinin üstünde durduğunu vurgulayan Taşgetiren, “Acaba Başbuğ’un çıkışı ile kesiştiği bir nokta var mı? sorusu da akılda tutulacak bir sorudur” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 7.2.2020
BOLD – Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un “Siyasi ayak aranıyorsa Mecliste” ifadesi sonrası AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, milletvekillerine çağrı yapıp “Dava açın” demişti.
Başbuğ ve Erdoğan arasındaki tartışmayı değerlendiren Karar gazetesi yazarı Ahmet Taşgetiren, iktidar ile Ergenekon’dan yargılananlar arasında kapanmayan bir hesap olduğunu kaydetti.
ASKER ADINA SİYASET DİZAYNI İRADESİNİN ÇÖZÜLDÜĞÜ VAKIA
Ergenekon ve Balyoz darbelerinin TSK bünyesinde büyük operasyonlar gerçekleştirdiğinin altını çizen Taşgetiren, “En sembolik olanı hiç şüphesiz Genelkurmay Başkanı’nın (İlker Başbuğ) terör örgütü lideri olarak tanımlanması ve cezaevine konması idi. Cezaevinde ölümler oldu vs. bu dönemin TSK’da, varsa tüm cuntalaşmaları keenlemekün (hiç olmamış gibi) bir hale getirdiği vakıadır. Asker adına siyaset dizaynı iradesinin çözüldüğü de bir vakıadır. İktidar oturup muhasebe yaptığında bu dönemde (Henüz FETÖ tanımlaması yoktur) ‘Gülen Hareketinin’ devlet bünyesindeki uzantılarından ne kadar istifade ettiğini herhalde değerlendiriyordur” görüşünü savundu.
ACABA BAŞBUĞ’UN ÇIKIŞI İLE BAHÇELİ’NİN KESİŞTİĞİ NOKTA MI VAR?
Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘siyasi ayak’ meselesinin üstünde durduğunu vurgulayan Taşgetiren, “Acaba Başbuğ’un çıkışı ile kesiştiği bir nokta var mı? sorusu da akılda tutulacak bir sorudur” ifadelerini kullandı.
[BoldMedya] 7.2.2020
AKP İlker Başbuğ ve Dursun Çiçek hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı
İlker Başbuğ ile Tayyip Erdoğan arasındaki laf dalaşı mahkemeye taşınıyor. AKP Grupbaşkanevekili Başbuğ ile Dursun Çiçek hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı.
BOLD – AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, parti avukatlarının 6 kişi adına hem Dursun Çiçek ve İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı.
İlker Başbuğ, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmalarıyla ilgili yapılan değişiklik teklifini TBMM gündemine getiren milletvekillerinin yargılanması gerektiğini söylemişti. Başbuğ’un bu sözlerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erodoğan cevap vermiş ve değişikliği savunarak Başbuğ’a tepki göstermişti. Ardından Başbuğ ve Dursun Çiçek karşı cevap vermişlerdi.
Bugün AKP’den resmi adım geldi.
AKP Grupbaşkanvekili Elitaş, Erdoğan’ın milletvekillerinin suç duyurusunda bulunmaları yönündeki çağrısına atıf yaparak, “Parlamenter olan milletvekili arkadaşlarımızın bu işi düşünmesi gerekir” dedi. Elitaş, sözkonusu değişiklikten dönemin CHP Lideri Deniz Baykal’ın da haberdar olduğunu belirterek, İlker Başbuğ ve Dursun Çiçek hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi.
[BoldMedya] 7.2.2020
BOLD – AKP Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, parti avukatlarının 6 kişi adına hem Dursun Çiçek ve İlker Başbuğ hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı.
İlker Başbuğ, askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmalarıyla ilgili yapılan değişiklik teklifini TBMM gündemine getiren milletvekillerinin yargılanması gerektiğini söylemişti. Başbuğ’un bu sözlerine Cumhurbaşkanı Tayyip Erodoğan cevap vermiş ve değişikliği savunarak Başbuğ’a tepki göstermişti. Ardından Başbuğ ve Dursun Çiçek karşı cevap vermişlerdi.
Bugün AKP’den resmi adım geldi.
AKP Grupbaşkanvekili Elitaş, Erdoğan’ın milletvekillerinin suç duyurusunda bulunmaları yönündeki çağrısına atıf yaparak, “Parlamenter olan milletvekili arkadaşlarımızın bu işi düşünmesi gerekir” dedi. Elitaş, sözkonusu değişiklikten dönemin CHP Lideri Deniz Baykal’ın da haberdar olduğunu belirterek, İlker Başbuğ ve Dursun Çiçek hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını söyledi.
[BoldMedya] 7.2.2020
CHP’nin CNN Türk boykotunun perde arkasından ‘tuzak’ çıktı
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CNN Türk’ü boykot etme kararının “CHP’lilere nasıl tuzak kurabiliriz” diye özel bir yayın politikası izlenmesi sonrasında alındığını dikkat çekti.
BOLD – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CNN Türk’ün doğrudan doğruya CHP’yi hedef alıp zor durumda bırakabilecek yanlı haberler yaptığına dikkat çekti. Kanalın “CHP’lilere nasıl tuzak kurabiliriz” diye özel bir yayın politikası izlenmesi sonrasında boykot kararı aldıklarını belirtti.
YANLI YAYINLARA SEÇİM ÖNCESİNDE BAŞLADI
Kafa Radyo canlı yayınında, gazeteci Candaş Tolga Işık’ın gündeme ilişkin sorularını yanıtlayan Kılıçdaroğlu, CNN Türk’le ilgili rahatsızlıklarının seçim öncesinde başladığını ifade etti. CNN Türk’ün partilerinin zor durumda bırakılması için özel bir yayın politikası izlendiğini belirten Kılıçdaroğlu, yaptıkları görüşmelere rağmen televizyon kanalının bu politikasından vazgeçmediğini söyledi.
UZUN GÖRÜŞMELER SONRASINDA BU KARAR ALINDI
“CHP kimse eleştiremez” gibi bir düşüncelerinin olmadığını vurgulayan Kılıçdaroğlu, “Bir televizyon doğrudan doğruya CHP’yi hedef alıp zor durumda bırakabilecek yanlı haberler, yanlı yorumlar yapıyorsa bu doğru değil. O televizyon kanallarına çıkmamız onlara meşruiyet kazandırır. Biz de böyle bir meşruiyet kazandırma ayağı değiliz. O nedenle uzun uzun kendi aramızda oturduk, konuştuk, böyle bir kararın verilmesine karar verildi”
HABERLER KIRPILARAK ALGI OLUŞTURULMAYA ÇALIŞILIYOR
Yorumcuların istedikleri gibi konuyu yorumlayabileceklerini ancak haberin doğru verilmesi gerektiğini ifade eden Kılıçdaroğlu, “Haberi sağından solundan kırparak, anlamsız hale getirerek, sadece bir siyasal partiyi zor durumda bırakmak, bir siyasal partiyle ilgili algıyı kamuoyunda kendi istedikleri gibi yönlendirmek ya da algıyı o şekliyle oluşturmak için çaba harcamak, bizim kabul edebileceğimiz bir uygulama değil” dedi.
“CNN TÜRK, A HABER OLMAYA BAŞLADI”
CHP’nin CNN Türk’ün yayın politikasına müdahale etmediğini belirten Kılıçdaroğlu, “Sadece ‘Biz sizin televizyonlarınıza çıkmayacağız’ diyoruz. ‘İzlemeyin’ de diyoruz. Bu televizyon kanalı objektif haber yapmıyor bize göre. Biz nasıl A Haber’i seslendiriyoruz gayet rahat bir şekilde, ‘CNN Türk de A Haber gibi olmaya başladı. Bu kanalın CHP’ye yönelik verdiği haberlerin hiçbirisi doğru değil, bunlara inanmayın. Dolayısıyla seyretmeseniz de olur’ diyoruz” dedi.
[BoldMedya] 7.2.2020
BOLD – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, CNN Türk’ün doğrudan doğruya CHP’yi hedef alıp zor durumda bırakabilecek yanlı haberler yaptığına dikkat çekti. Kanalın “CHP’lilere nasıl tuzak kurabiliriz” diye özel bir yayın politikası izlenmesi sonrasında boykot kararı aldıklarını belirtti.
YANLI YAYINLARA SEÇİM ÖNCESİNDE BAŞLADI
Kafa Radyo canlı yayınında, gazeteci Candaş Tolga Işık’ın gündeme ilişkin sorularını yanıtlayan Kılıçdaroğlu, CNN Türk’le ilgili rahatsızlıklarının seçim öncesinde başladığını ifade etti. CNN Türk’ün partilerinin zor durumda bırakılması için özel bir yayın politikası izlendiğini belirten Kılıçdaroğlu, yaptıkları görüşmelere rağmen televizyon kanalının bu politikasından vazgeçmediğini söyledi.
UZUN GÖRÜŞMELER SONRASINDA BU KARAR ALINDI
“CHP kimse eleştiremez” gibi bir düşüncelerinin olmadığını vurgulayan Kılıçdaroğlu, “Bir televizyon doğrudan doğruya CHP’yi hedef alıp zor durumda bırakabilecek yanlı haberler, yanlı yorumlar yapıyorsa bu doğru değil. O televizyon kanallarına çıkmamız onlara meşruiyet kazandırır. Biz de böyle bir meşruiyet kazandırma ayağı değiliz. O nedenle uzun uzun kendi aramızda oturduk, konuştuk, böyle bir kararın verilmesine karar verildi”
HABERLER KIRPILARAK ALGI OLUŞTURULMAYA ÇALIŞILIYOR
Yorumcuların istedikleri gibi konuyu yorumlayabileceklerini ancak haberin doğru verilmesi gerektiğini ifade eden Kılıçdaroğlu, “Haberi sağından solundan kırparak, anlamsız hale getirerek, sadece bir siyasal partiyi zor durumda bırakmak, bir siyasal partiyle ilgili algıyı kamuoyunda kendi istedikleri gibi yönlendirmek ya da algıyı o şekliyle oluşturmak için çaba harcamak, bizim kabul edebileceğimiz bir uygulama değil” dedi.
“CNN TÜRK, A HABER OLMAYA BAŞLADI”
CHP’nin CNN Türk’ün yayın politikasına müdahale etmediğini belirten Kılıçdaroğlu, “Sadece ‘Biz sizin televizyonlarınıza çıkmayacağız’ diyoruz. ‘İzlemeyin’ de diyoruz. Bu televizyon kanalı objektif haber yapmıyor bize göre. Biz nasıl A Haber’i seslendiriyoruz gayet rahat bir şekilde, ‘CNN Türk de A Haber gibi olmaya başladı. Bu kanalın CHP’ye yönelik verdiği haberlerin hiçbirisi doğru değil, bunlara inanmayın. Dolayısıyla seyretmeseniz de olur’ diyoruz” dedi.
[BoldMedya] 7.2.2020
Valilik önünde çaresiz bir baba kendini ateşe verdi: “Çocuklarım aç”
Uzun süredir işsiz olduğu öğrenilen A.Y, Hatay Valiliği önünde “Çocuklarım aç” diyerek kendini ateşe verdi. Bunalımda olduğu öğrenilen çaresiz baba hastaneye kaldırıldı.
BOLD – İşsizlik nedeniyle bunalıma giren A.Y, Hatay Valiliği önünde kendini yaktı. Bir süredir işsiz olan A.Y, “Çocuklarım aç. İş istiyorum anlamıyor musunuz?” diyerek feryat etti. Polisler, yangın tüpleriyle çaresiz vatandaşa müdahale etti.
Körfez Gazete’nin haberine göre Hatay İl Emniyet Müdürü Vedat Yavuz ve Valilik Özel Kalem Müdürü de olay yerine giderek, intihar girişiminde bulunan A.Y. ile konuştu.
Sağlık ekipleri, vatandaşın tedavisini yaparken, üzerine yapışan elbiseler kesilerek çıkarıldı. A.Y, Hatay Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.
[BoldMedya] 7.2.2020
BOLD – İşsizlik nedeniyle bunalıma giren A.Y, Hatay Valiliği önünde kendini yaktı. Bir süredir işsiz olan A.Y, “Çocuklarım aç. İş istiyorum anlamıyor musunuz?” diyerek feryat etti. Polisler, yangın tüpleriyle çaresiz vatandaşa müdahale etti.
Körfez Gazete’nin haberine göre Hatay İl Emniyet Müdürü Vedat Yavuz ve Valilik Özel Kalem Müdürü de olay yerine giderek, intihar girişiminde bulunan A.Y. ile konuştu.
Sağlık ekipleri, vatandaşın tedavisini yaparken, üzerine yapışan elbiseler kesilerek çıkarıldı. A.Y, Hatay Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.
[BoldMedya] 7.2.2020
Bir tutsak cinayeti: Eşinin anlatımıyla tutuklu hasta Medeni Arifoğlu’nun adım adım öldürülüşü [Sevinç Özarslan]
Cezaevinde kanser olan, tedavisi engellenen, ölüm döşeğinde tahliye edilen ödüllü iş insanı Medeni Arifoğlu’nun eşi Nuran Medeni ilk kez Bold’a konuştu.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Medeni Arifoğlu, Bingöl’ün önemli iş adamlarından biriydi. Bingöl’ün ekonomisine yaptığı katkılardan dolayı 2012’de Erdoğan tarafından ödüllendirilmişti. Aynı zamanda mali müşavirdi.
15 Temmuz’dan sonra mallarına tedbir konuldu, hapsedildi. Cezaevinde, apandisiti patlayınca bile hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldı. 3 hafta doktora götürülmedi. Bir akşam demir kapılara vurup sürüne sürüne revire çıktığını, “Ölüyorum” diyerek yardım istediğini daha sonra eşine anlattı.
Cezaevine girdiğinde karaciğer nakli yapılmış bir hasta olan Medeni Arifoğlu’na, Temmuz 2018’de böbrek kanseri teşhisi konuldu ve bundan sonra da yaşadığı ihlaller artarak devam etti. HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Gergerlioğlu’nun ifadesine göre “Ona özel bir zulüm” yapılıyordu. Hastanelerde mahkum odası yok diye Malatya ile Adana Cezaevi arasında getirilip götürüldü. Bir gün artık çok kötü olduğunda “Beni rahat bırakın, ölmek istiyorum” diyerek bütün tedavileri reddetti.
Üç çocuk sahibi olan Medeni Arifoğlu, eşi ve Gergerlioğlu’nun çabaları sonucunda Mart 2019’da tahliye edildi ama artık yapılacak pek bir şey kalmamıştı. İşadamı Arifoğlu 25 Ocak 2020’de hayatını kaybetti. Bold’a özel röportaj veren eşi Nuran Arifoğlu, “Eşim tahliye edildi ama ölüme giden bir sürece soktular onu. Elimize bir cenaze verdiler. Eşim cezaevinde sürüne sürüne öldü” dedi.
Cemaat soruşturmaları kapsamında iki kere tutuklanan Medeni Arifoğlu örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf’ta bulunuyordu.
35 gün, 4 er, 1 komutan ve 1 gardiyan eşliğinde eşine bakmak zorunda kalan Nuran Arifoğlu’nun anlattıkları:
2012’DE KARACİĞER NAKLİ OLMUŞTU
“Eşim 25 Temmuz 2016’da gözalatına alınıp 3 gün sonra tutuklandı ve Bingöl Cezaevine konuldu. 20 gün sonra Malatya Cezaevine gönderildi. O süreçten bu yana ağır bir şekilde geçti. Cezaevinde hayatını zehir ettiler. Hücreye attılar, hastaneye götürülmedi, defalarca ölümden döndü. Malatya Cezaevinde kaldığı süre zarfında bayağı sağlık sıkıntıları yaşadı. 2012’de karaciğer nakli olmuştu. Onun sıkıntılarını yaşamaya başladı. 2,5 ay sonra tahliye edildi. 3,5 ay sonra sonra tekrar tutuklandı. Sağlık sorunları daha da ağırlaştı. Havaleler geçirdi, aşırı kilo kaybı, bitkin düşme, halsizlik, görüşlere bile zor geliyordu. Rahat değildi, hep hastaydı.
DOKTOR ORGAN NAKLİ KAYBI YAŞAYABİLİR DEDİ
Onun bu durumundan dolayı birçok yerlere başvurmak zorunda kaldım. Çok yardım istedim. Çünkü eşimin içeride bu sağlık sorunlarıyla yaşayamayacağını biliyordum. Malatya Turgut Özal Merkezinde nakil olmuştu. Karaciğer naklini yapan doktor, içeride tutulmaya devam edilirse organ kaybı yaşayacağına dair rapor verdi.
Bir gün görüşe gittiğimizde hastaneye yattığını cezaevinde öğrendik. Oraya koştuk. Yanına gidemedik, göremedik. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun birkaç yazını gördüm. Ona yazdım. Çok kısa sürede bize dönüş yaptı. Durumunu Meclis’te dillendirdi. Batman Milletvekili Mehmet Ali Aslan da Meclis kürsüsünden durumunu anlattı.
GÜNDE 19 İLAÇ KULLANIYORDU
Eşim günde 19 ilaç kullanıyordu. Başta 17 ilaç kullanıyordu, daha sonra iki tane de antidepresan almaya başladı. Durumunun kötüye gittiğini söyledi. 21 günlük yoğun bakımdan sonra tekrar cezaevine götürüldü. Cezaevi artık onun için kabus oldu. Havalandırmaya çıkamamaya, görüşlere çok zor gelmeye başladı. Bu süreç uzunca bir süre böyle devam etti.
Temmuz 2018’de hastaneye götürülüyor ve böbreğinde 5 cm’lik bir tümör tespit ediliyor. Kendisine söylenmiyor bu. Her görüşe gittiğimde çok ağrım var, uyuyamıyorum, hastayım diyordu. Biz de çaresiz. Ömer hocadan başka arayacak kimsemiz yoktu. O da elinden geleni yaptı. Kasım 2018’de hastaneye götürüldüğünde tümörün 14 cm olduğu söylenildi.
TÜMÖR 5 AYDA 14 CM OLDU
Adana Balcalı Devlet Hastanesine gönderileceği ve orada böbrek ameliyatı olacağı söylendi. Oraya gitmesine gönlümüz razı olmadı ama ameliyat olacak, rahat edecek diye bir nevi umutlandık. Balcalı’daki doktor, mahkum koğuşumuz yok, ben bu ameliyatı yapamam diyor. O süreçte görüşlere Malatya’dan gidip geldim. Her gittiğimde daha kötüydü. Donuyordu, kaz tüyü bir şişme montu vardı. Onunla uyuyorum diyordu. Çok üşüdüğünü anlatıyordu. O şartlarda yaşayamayacağını kimseye anlatamadım. 50 gün böyle sürdü.
“ÖLMEK İSTİYORUM, BENİ RAHAT BIRAKIN”
Sonra tekrar cezaevine götürüldü. O süreçte eşim, “Ben artık ölmek istiyorum, beni rahat bırakın, tedavi olmak istemiyorum. Çünkü siz tedavide samimi değilsiniz. Beni gerçekten tedavi edecekseniz götürün” diyor. Onlar bu güvenceyi vermediği için ikinci bir hastanaye gidip boş dönmeyi göze alamıyor. Çünkü çok kötüydü. Adana’daki tedavileri reddettiği için bir cuma günü eşimin tekrar Malatya’ya getirildiğini duyduk.
KANSER BOYNUNDAKİ KEMİĞİ PATLATMIŞTI
Malatya’ya geldi diye sevindik. Çünkü bütün tedavilerinin yapıldığı Turgut Özal Tıp Merkezi bu ameliyatı yapacaktı. Ama 20 gün hastaneye götürülmedi. Günde birkaç defa acile götürülüp ağrı kesicilerle ağrısı dindirilmeye çalışıldı ama kanser metastaz yapmıştı. Boynundaki kemiği patlatmıştı, kolu iptaldi, yürüyemeyecek durumdaydı. Perperişandı yani. Görünce yüreklerin kaldıramayacağı bir görüntüye bürünmüştü.
Uzun bir uğraştan sonra hastaneye yatırıldı. Boynundaki tümör alındı ama böbreği için yapılacak bir şey yoktu. Ana arterlere kadar tümörün dağıldığı ve ameliyat masasında kalabileceği için üroloji bu ameliyatı yapmayacağını söyledi. Mesanesine de farklı organlara da sıçramıştı. Öyle bir aşamaya gelmişti 6-7 ay zarfında.
35 GÜN, 4 ER, 1 KOMUTAN, 1 İNFAZ MEMURU EŞLİĞİNDE EŞİME BAKTIM
Boyun ameliyatından sonra savcıya gittim. Refakat için izin istedim, rica ettim, ölebilir eşim dedim, bana bunu çok görmeyin, bırakın yanı başında olayım, eline bir bardak su vereyim dedim. İzin verdi. 35 gün, 4 er, bir komutan ve bir infaz memuruyla sabah hastaneye gidip akşama kadar ihtiyaçlarını görmeye çalışıyordum.
Daha önce defalarca kez başvurduğumuzda ‘cezaevinde yatabilir, herhangi bir engel yoktur’ diyen adli tıp, bu süreçte eşime 6 ay ceza ertelemesi verdi sözde ama artık iş işten geçmişti. Tahliyesinin bir anlamı kalmamıştı. Boynundaki tümör alındığında beynine attı, dolayısıyla bütün vücudunu sardı.
ÇOCUKLARIYLA SOHBET ETMEYE HASRET KALDI
Çıktıktan sonra yüzünde hiçbir gülümse yakalayamadık. Hasret kaldığı şey, çocuklarıyla bir masada oturup sohbet etmekti. Hiç yapamadı. Yarabbi bana 2-3 yıl daha ömür ver, çocuklarım için bir şeyler yapabileyim, öyle canımı al diye dua ediyordu. O da olmadı. Öleceğini biliyordu. Ukdeleri vardı, keşkeleri vardı. Ama artık bitmişti.
EŞİM İÇİN GECİKİLDİ, DİĞER HASTALAR İÇİN DÜZENLEME YAPILSIN
Bu mağduriyeti dile getirmemin sebebi, benim bildiğim kadarıyla cezaevlerinde 1334 hasta var. Hamile anneler var, bebekler var. O hastalar gerçekten o koşullarda yaşayamaz. Eşimden biliyorum. 3 yıla yakın bir süreçte eşimin nasıl bittiğini ben gözümle gördüm. Nasıl eridiğini, gözünün ferinin gittiğini, ölümün yaklaştığını her hafta seyrettim. Kanseri atlatan hasta sayısı çok nadir. Bu da büyük bir moral ve motivasyonla mümkün. Cezaevinde moral mümkün değil. Eşim için gecikildi, geç bir tahliye verildi, onun hesabı mahşere kaldı. Diğer hasta tutuklular için Allah rızası için bir düzenleme yapılsın, onlara bir çare bulunsun.”
Nuran Arifoğlu, telefonla yaptığımız ilk görüşmede eşinin cezaevinde apandisiti patladığı ilk dönemleri, eşinin taziyesini, çocuklarını ve son günlerini şöyle anlatmıştı:
“Apandisiti patladığı dönemde 3 hafta doktora götürülmüyor. Zehirleniyor eşim, antibiyotik kullandığı için bir şey olmuyor. Daha sonra anlatmıştı: “Nuran, kameralardan da görüyorlar, ben sürüne sürüne kapıya vurdum, kapıyı açtılar. Sürüne sürüne üst kata revire çıktım, ölüyorum dedim. Sen nasıl kapıya vurursun diye eşime demedikleri kalmıyor. Hastaneye götürdüklerinde direkt ameliyata, yoğun bakıma alınıyor. O yoğun bakım odasının kapısında bile beni bekletmediler, diğerlerine suç olmayan şeyler bana yasaktı.”
HAİN DİYE BAĞIRANLAR TAZİYEYE GELDİ
“Dört asker, bir komutan, bir infaz memuru ile hastane odasından akşam namazından hemen sonra çıkıyordum. En acısı yoğun bakımdı. O dönemde yine aynı askerlerle. Oturmuşum yatağının ucunda, o makinalara bağlı. O sabah gelen komutanın sesini duydum, taburcu ettiler, götüreceğiz dedi. Ben çıldırdım, kafayı yedim. Doktora gidip taburcu ettirmişler. Bağırdım, çağırdım, kafama sıksanız eşimi bırakmıyorum dedim. Ne halde götürdüklerine dair fotoğraflar var bende. Öyle öyle derken, bize bir cenaze verildi.
Sonrasında yapılan kemoterapiler işe yaramadı. Hacettepe’ye gittik, akıllı ilacı duymuştuk, bu ilaç Medeni bey karaciğer nakli olduğu için yapılmadı. Tekrar yeni bir kür kemoterapi verildi, gönderildik, kemoterapi seansları bitmeden vefat etti. Son 5 gün Elazığ’a Fırat Üniversitesine gittik. Orada oturduk, sadece başında dua ettik.
15 Temmuz’dan sonra yapılan demokrasi nöbetlerinde ‘Medeni Arifoğlu’na idam diye bağıranlar ölünce taziyesine geldi. Darbeyi eşimin yaptığını ilan ettiler. Bu şehrin kurbanı eşim seçildi. Camide, mezarlıkta izdiham oldu.
KIZIM DA KALP YETMEZLİĞİ OLUŞTU
Bu süreçte cezaevine gidip gelmekten kızımda kalp yetmezliği oluştu. Babası hukuk okumasını istedi, şimdi hukuk okuyor. 21 yaşında. Küçük oğlum 15 yaşında, o da fen lisesine gidiyor. Tek hayali yine aynı masada oturup çocuklarıyla sohbet etmekti. Ağrısız, sancısız gecesi olmadı.”
[Sevinç Özarslan] 7.2.2020 [BoldMedya]
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL – Medeni Arifoğlu, Bingöl’ün önemli iş adamlarından biriydi. Bingöl’ün ekonomisine yaptığı katkılardan dolayı 2012’de Erdoğan tarafından ödüllendirilmişti. Aynı zamanda mali müşavirdi.
15 Temmuz’dan sonra mallarına tedbir konuldu, hapsedildi. Cezaevinde, apandisiti patlayınca bile hak ihlalleriyle karşı karşıya kaldı. 3 hafta doktora götürülmedi. Bir akşam demir kapılara vurup sürüne sürüne revire çıktığını, “Ölüyorum” diyerek yardım istediğini daha sonra eşine anlattı.
Cezaevine girdiğinde karaciğer nakli yapılmış bir hasta olan Medeni Arifoğlu’na, Temmuz 2018’de böbrek kanseri teşhisi konuldu ve bundan sonra da yaşadığı ihlaller artarak devam etti. HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Gergerlioğlu’nun ifadesine göre “Ona özel bir zulüm” yapılıyordu. Hastanelerde mahkum odası yok diye Malatya ile Adana Cezaevi arasında getirilip götürüldü. Bir gün artık çok kötü olduğunda “Beni rahat bırakın, ölmek istiyorum” diyerek bütün tedavileri reddetti.
Üç çocuk sahibi olan Medeni Arifoğlu, eşi ve Gergerlioğlu’nun çabaları sonucunda Mart 2019’da tahliye edildi ama artık yapılacak pek bir şey kalmamıştı. İşadamı Arifoğlu 25 Ocak 2020’de hayatını kaybetti. Bold’a özel röportaj veren eşi Nuran Arifoğlu, “Eşim tahliye edildi ama ölüme giden bir sürece soktular onu. Elimize bir cenaze verdiler. Eşim cezaevinde sürüne sürüne öldü” dedi.
Cemaat soruşturmaları kapsamında iki kere tutuklanan Medeni Arifoğlu örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dosyası İstinaf’ta bulunuyordu.
35 gün, 4 er, 1 komutan ve 1 gardiyan eşliğinde eşine bakmak zorunda kalan Nuran Arifoğlu’nun anlattıkları:
2012’DE KARACİĞER NAKLİ OLMUŞTU
“Eşim 25 Temmuz 2016’da gözalatına alınıp 3 gün sonra tutuklandı ve Bingöl Cezaevine konuldu. 20 gün sonra Malatya Cezaevine gönderildi. O süreçten bu yana ağır bir şekilde geçti. Cezaevinde hayatını zehir ettiler. Hücreye attılar, hastaneye götürülmedi, defalarca ölümden döndü. Malatya Cezaevinde kaldığı süre zarfında bayağı sağlık sıkıntıları yaşadı. 2012’de karaciğer nakli olmuştu. Onun sıkıntılarını yaşamaya başladı. 2,5 ay sonra tahliye edildi. 3,5 ay sonra sonra tekrar tutuklandı. Sağlık sorunları daha da ağırlaştı. Havaleler geçirdi, aşırı kilo kaybı, bitkin düşme, halsizlik, görüşlere bile zor geliyordu. Rahat değildi, hep hastaydı.
DOKTOR ORGAN NAKLİ KAYBI YAŞAYABİLİR DEDİ
Onun bu durumundan dolayı birçok yerlere başvurmak zorunda kaldım. Çok yardım istedim. Çünkü eşimin içeride bu sağlık sorunlarıyla yaşayamayacağını biliyordum. Malatya Turgut Özal Merkezinde nakil olmuştu. Karaciğer naklini yapan doktor, içeride tutulmaya devam edilirse organ kaybı yaşayacağına dair rapor verdi.
Bir gün görüşe gittiğimizde hastaneye yattığını cezaevinde öğrendik. Oraya koştuk. Yanına gidemedik, göremedik. Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun birkaç yazını gördüm. Ona yazdım. Çok kısa sürede bize dönüş yaptı. Durumunu Meclis’te dillendirdi. Batman Milletvekili Mehmet Ali Aslan da Meclis kürsüsünden durumunu anlattı.
GÜNDE 19 İLAÇ KULLANIYORDU
Eşim günde 19 ilaç kullanıyordu. Başta 17 ilaç kullanıyordu, daha sonra iki tane de antidepresan almaya başladı. Durumunun kötüye gittiğini söyledi. 21 günlük yoğun bakımdan sonra tekrar cezaevine götürüldü. Cezaevi artık onun için kabus oldu. Havalandırmaya çıkamamaya, görüşlere çok zor gelmeye başladı. Bu süreç uzunca bir süre böyle devam etti.
Temmuz 2018’de hastaneye götürülüyor ve böbreğinde 5 cm’lik bir tümör tespit ediliyor. Kendisine söylenmiyor bu. Her görüşe gittiğimde çok ağrım var, uyuyamıyorum, hastayım diyordu. Biz de çaresiz. Ömer hocadan başka arayacak kimsemiz yoktu. O da elinden geleni yaptı. Kasım 2018’de hastaneye götürüldüğünde tümörün 14 cm olduğu söylenildi.
TÜMÖR 5 AYDA 14 CM OLDU
Adana Balcalı Devlet Hastanesine gönderileceği ve orada böbrek ameliyatı olacağı söylendi. Oraya gitmesine gönlümüz razı olmadı ama ameliyat olacak, rahat edecek diye bir nevi umutlandık. Balcalı’daki doktor, mahkum koğuşumuz yok, ben bu ameliyatı yapamam diyor. O süreçte görüşlere Malatya’dan gidip geldim. Her gittiğimde daha kötüydü. Donuyordu, kaz tüyü bir şişme montu vardı. Onunla uyuyorum diyordu. Çok üşüdüğünü anlatıyordu. O şartlarda yaşayamayacağını kimseye anlatamadım. 50 gün böyle sürdü.
“ÖLMEK İSTİYORUM, BENİ RAHAT BIRAKIN”
Sonra tekrar cezaevine götürüldü. O süreçte eşim, “Ben artık ölmek istiyorum, beni rahat bırakın, tedavi olmak istemiyorum. Çünkü siz tedavide samimi değilsiniz. Beni gerçekten tedavi edecekseniz götürün” diyor. Onlar bu güvenceyi vermediği için ikinci bir hastanaye gidip boş dönmeyi göze alamıyor. Çünkü çok kötüydü. Adana’daki tedavileri reddettiği için bir cuma günü eşimin tekrar Malatya’ya getirildiğini duyduk.
KANSER BOYNUNDAKİ KEMİĞİ PATLATMIŞTI
Malatya’ya geldi diye sevindik. Çünkü bütün tedavilerinin yapıldığı Turgut Özal Tıp Merkezi bu ameliyatı yapacaktı. Ama 20 gün hastaneye götürülmedi. Günde birkaç defa acile götürülüp ağrı kesicilerle ağrısı dindirilmeye çalışıldı ama kanser metastaz yapmıştı. Boynundaki kemiği patlatmıştı, kolu iptaldi, yürüyemeyecek durumdaydı. Perperişandı yani. Görünce yüreklerin kaldıramayacağı bir görüntüye bürünmüştü.
Uzun bir uğraştan sonra hastaneye yatırıldı. Boynundaki tümör alındı ama böbreği için yapılacak bir şey yoktu. Ana arterlere kadar tümörün dağıldığı ve ameliyat masasında kalabileceği için üroloji bu ameliyatı yapmayacağını söyledi. Mesanesine de farklı organlara da sıçramıştı. Öyle bir aşamaya gelmişti 6-7 ay zarfında.
35 GÜN, 4 ER, 1 KOMUTAN, 1 İNFAZ MEMURU EŞLİĞİNDE EŞİME BAKTIM
Boyun ameliyatından sonra savcıya gittim. Refakat için izin istedim, rica ettim, ölebilir eşim dedim, bana bunu çok görmeyin, bırakın yanı başında olayım, eline bir bardak su vereyim dedim. İzin verdi. 35 gün, 4 er, bir komutan ve bir infaz memuruyla sabah hastaneye gidip akşama kadar ihtiyaçlarını görmeye çalışıyordum.
Daha önce defalarca kez başvurduğumuzda ‘cezaevinde yatabilir, herhangi bir engel yoktur’ diyen adli tıp, bu süreçte eşime 6 ay ceza ertelemesi verdi sözde ama artık iş işten geçmişti. Tahliyesinin bir anlamı kalmamıştı. Boynundaki tümör alındığında beynine attı, dolayısıyla bütün vücudunu sardı.
ÇOCUKLARIYLA SOHBET ETMEYE HASRET KALDI
Çıktıktan sonra yüzünde hiçbir gülümse yakalayamadık. Hasret kaldığı şey, çocuklarıyla bir masada oturup sohbet etmekti. Hiç yapamadı. Yarabbi bana 2-3 yıl daha ömür ver, çocuklarım için bir şeyler yapabileyim, öyle canımı al diye dua ediyordu. O da olmadı. Öleceğini biliyordu. Ukdeleri vardı, keşkeleri vardı. Ama artık bitmişti.
EŞİM İÇİN GECİKİLDİ, DİĞER HASTALAR İÇİN DÜZENLEME YAPILSIN
Bu mağduriyeti dile getirmemin sebebi, benim bildiğim kadarıyla cezaevlerinde 1334 hasta var. Hamile anneler var, bebekler var. O hastalar gerçekten o koşullarda yaşayamaz. Eşimden biliyorum. 3 yıla yakın bir süreçte eşimin nasıl bittiğini ben gözümle gördüm. Nasıl eridiğini, gözünün ferinin gittiğini, ölümün yaklaştığını her hafta seyrettim. Kanseri atlatan hasta sayısı çok nadir. Bu da büyük bir moral ve motivasyonla mümkün. Cezaevinde moral mümkün değil. Eşim için gecikildi, geç bir tahliye verildi, onun hesabı mahşere kaldı. Diğer hasta tutuklular için Allah rızası için bir düzenleme yapılsın, onlara bir çare bulunsun.”
Nuran Arifoğlu, telefonla yaptığımız ilk görüşmede eşinin cezaevinde apandisiti patladığı ilk dönemleri, eşinin taziyesini, çocuklarını ve son günlerini şöyle anlatmıştı:
“Apandisiti patladığı dönemde 3 hafta doktora götürülmüyor. Zehirleniyor eşim, antibiyotik kullandığı için bir şey olmuyor. Daha sonra anlatmıştı: “Nuran, kameralardan da görüyorlar, ben sürüne sürüne kapıya vurdum, kapıyı açtılar. Sürüne sürüne üst kata revire çıktım, ölüyorum dedim. Sen nasıl kapıya vurursun diye eşime demedikleri kalmıyor. Hastaneye götürdüklerinde direkt ameliyata, yoğun bakıma alınıyor. O yoğun bakım odasının kapısında bile beni bekletmediler, diğerlerine suç olmayan şeyler bana yasaktı.”
HAİN DİYE BAĞIRANLAR TAZİYEYE GELDİ
“Dört asker, bir komutan, bir infaz memuru ile hastane odasından akşam namazından hemen sonra çıkıyordum. En acısı yoğun bakımdı. O dönemde yine aynı askerlerle. Oturmuşum yatağının ucunda, o makinalara bağlı. O sabah gelen komutanın sesini duydum, taburcu ettiler, götüreceğiz dedi. Ben çıldırdım, kafayı yedim. Doktora gidip taburcu ettirmişler. Bağırdım, çağırdım, kafama sıksanız eşimi bırakmıyorum dedim. Ne halde götürdüklerine dair fotoğraflar var bende. Öyle öyle derken, bize bir cenaze verildi.
Sonrasında yapılan kemoterapiler işe yaramadı. Hacettepe’ye gittik, akıllı ilacı duymuştuk, bu ilaç Medeni bey karaciğer nakli olduğu için yapılmadı. Tekrar yeni bir kür kemoterapi verildi, gönderildik, kemoterapi seansları bitmeden vefat etti. Son 5 gün Elazığ’a Fırat Üniversitesine gittik. Orada oturduk, sadece başında dua ettik.
15 Temmuz’dan sonra yapılan demokrasi nöbetlerinde ‘Medeni Arifoğlu’na idam diye bağıranlar ölünce taziyesine geldi. Darbeyi eşimin yaptığını ilan ettiler. Bu şehrin kurbanı eşim seçildi. Camide, mezarlıkta izdiham oldu.
KIZIM DA KALP YETMEZLİĞİ OLUŞTU
Bu süreçte cezaevine gidip gelmekten kızımda kalp yetmezliği oluştu. Babası hukuk okumasını istedi, şimdi hukuk okuyor. 21 yaşında. Küçük oğlum 15 yaşında, o da fen lisesine gidiyor. Tek hayali yine aynı masada oturup çocuklarıyla sohbet etmekti. Ağrısız, sancısız gecesi olmadı.”
[Sevinç Özarslan] 7.2.2020 [BoldMedya]
Kur’an-ı Kerim'deki Kıssaların Sebebi - Rehberlik Köşesi - [Z.Hicran Yıldırım]
Âd kavminin kıssası, bütün insanlara büyük bir ibrettir. Dünya saltanatına güvenerek insanlara zulmedenlerin değişmez kaderini anlatır.
Hud Aleyhisselam
İnsanlar yeryüzünde anarşi çıkarmanın neticesinde çok büyük bir tufan geçirmiş ve İlahi gazaptan sonra yeniden bir medeniyet kurmak için çalışmalara girişmişti. Hz. Nuh (as)’dan sonra uzun yıllar geçmiş, artık yerleşim yerleri kurulmuş, yeni yeni medeniyetler teessüs etmişti.
Modern tarih, yazının belli bir devreden itibaren kullanıldığını iddia etse de bu olduğu gibi doğru değildir. Zaten insanlığın başlangıcının mağara devri gibi bir vahşete bağlanması kat'iyen mâkul değildir. Zira, Hz. Adem’den (as) itibaren her peygambere ve dolayısıyla her kavme sayfalar halinde Allah’ın ayetleri indirilmiş ve insanlar onları okumuşlardı. İnsanlığın yeryüzündeki hayatı, peygamberlerle başladığı için, beşer tarihinin temelinde vahşet değil, o günün şartlarına göre bir medeniyet söz konusudur. Hz. Nuh (as)’dan önce de sonra da durum böyleydi.
Nuh (as) devri artık çok geride kalmıştı… Büyük bir azaba uğrayan ve bunu dilden dile çocuklarına anlatan insanoğlu bir müddet sonra tekrar yeryüzüne gönderiliş gayesini, kulluğu, dünyanın faniliğini unuttu. Kibirlenip böbürlendi. Yeryüzünde yine anarşi çıkardı, kan döktü, haksızlık etti.
Âd Kavmi
Nuh Tufanı’ndan sonra Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerden birisi Ad kavmiydi. Hadramevt ve Yemen'e kadar uzanan bu bölgede oturan Ad kavminin, yerin üzerinden akan ırmakları, bağları, bahçeleri, taştan yontulmuş süslü ve gösterişli evleri, sürü sürü davarları vardı. (Şuara Suresi, 26/133-134) “İrem Bağları" ile meşhur şehirleri dillere destandı.
Allah’ın kendilerine verdiği bunca nimet, lütuf ve ihsan bir müddet sonra Ad halkını da şımarttı. Dünyada ebedi yaşayacak gibi tavırlara girdiler. Kibirle inşa ettikleri yüksek kulelerde, evlerde, süslü saraylarda akıl ve vicdanlarını kaybettiler.
Ne yazık ki, bu şımarmanın neticesinde Ad Kavmi, Nuh Tufanı’ndan sonra putperestliğe dönen ilk kavim oldu.
Yüce Allah, onları bu taşkınlıklarıyla hemen yakalamadı. Rahmeti gazabına sebkat eden Yüce Mevla, Hz. Hud (as)’ı sapkınlık içindeki Ad kavmine peygamber olarak gönderdi. Onları zulümlerinden vazgeçirsin, uyarsın diye.
“Bir de Âd halkının kardeşleri Hûd’u hatırla. O Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. Gerçekte ondan önce de sonra da birçok uyaran peygamberler gelip geçmişti. O, ‘Yalnız Allah’a ibadet edin. Doğrusu ben, sizin başınıza gelecek müthiş bir günün azabından endişe ediyorum.’ demişti.” (Ahkâf, 46/21)
Kur’an: "Eğlence yapmak, oyun oynamak için en zirvelerde ve dağların yamaçlarında binalar yapıyorsunuz." (Şuarâ sûresi, 26/128) "gördüğünüz her tepeye bir bina konduruyorsunuz" diyerek o günkü Ad kavmini de tasvir eder.
Yani ‘Fâni olan sözlerinizi, fenâya mahkûm olan hatıralarınızı, sanatla bir kibirlenme vasıtası haline getirmek istiyorsunuz. Dünyada ebedî kalacak gibi, bakıp bakıp iftihar edebilecek, böbürlenebilecek harika saraylar, âbideler ve bir bakıma sizi putperestliğe götüren sanat eserleri meydana getiriyorsunuz. Öyle ki, bunlarla hep övüneceğinizi ve gölgelerinde hep çalım çakacağınızı zannediyorsunuz...’
İnsanlar yine ruh dünyalarından uzaklaşmış, son derece inada, isyana yelken açmışlardı. Taşları yontma, onlara şekil verme ve dağlara-taşlara ölümsüzlük duygusunu işleme, bu mağrur, mütekebbir Ad halkının en bariz hususiyetleriydi. Ortaya koydukları eserler, söz ve düşünceler, sanat ve mimari adına yapılan şeyler, birer sanat eseri olmaktan daha çok bir başkaldırma ifadesiydi. Zorbalık, gaddarlık onların en belirgin vasıfları olmuştu.
"Siz (insanları) derdest edip yakaladığınız zaman zorbalar gibi yakalıyorsunuz." (Şuarâ Suresi, 26/130)
Putperest, eşyaperest olmanın yanında, aynı zamanda hodfuruş, bencil, gaddar ve o kadar da zalim insanlardı. Kendileri gibi düşünmeyenleri ele geçirdikleri zaman zulmün en şiddetlisini onlara yaşatıyorlardı. Baskı, şiddet, zulüm, tabiatlarının bir yanı haline gelmiş, bunları yaparken asla rahatsızlık duymuyorlardı.
Hud (as) onları uyardığı zaman da: "Ey Hud! Bize hiçbir delil getirmedin… ahirete gidenler dönüp gelmediler ki, ahiretin var olduğuna inanalım. Sonra, bir Allah var dedin. O'nu göstermedin ki, varlığını kabul edelim. Peygamber olduğunu ileri sürdün, buna dair bir alâmet, bir mucize görmedik ki, peygamberliğine inanalım..."
"Beraberinde bir melek gelse ya!" (Hûd Sûresi, 11/12)
"Âd (kavmi) de gönderilen peygamberi yalanladı." (Şuarâ sûresi, 26/123)
‘Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz!’ (Hûd:) ‘Ey kavmim! dedi: Ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim!’” (A’râf, 65-67)
''Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret hayatına kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o taktirde siz, mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz." (Mü'minûn, 23/33-34).
Hud (as) insanlara, Allah'ın himayesine sığınmalarını, Allah'a karşı saygılı olmalarını ve O'na itaat etmelerini tebliğ ediyordu. Bu vazifeyi yaparken de "İş yaptım, ücretimi verin!" demiyor; aksine, "Biz, Lillah için koştuk, Lillah için yorulduk, sesimiz soluğumuz kesilinceye kadar sizin için gayret ettik." diyor ve mükâfatını Allah'a bırakıyordu her peygamber gibi.
“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin! Sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın! Günah işleyerek (Allâh’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd, 52)
Buna karşın, akılları gözlerine inmiş, dünya saltanatıyla kibirlenen inkârcılar hiç usanmadan Hud (as) ile alay ediyorlar, hırçınlıkta sınır tanımıyorlardı:
“Ey Hûd! Yazıklar olsun! Biz bu kadar güçlü ve kalabalık kimseler olduğumuz hâlde, sen bize galip geleceğini mi zannediyorsun? Bilmez misin ki sen, sadece bir kişisin! Hem bilmez misin ki, bizim her gün bin tane çocuğumuz dünyaya gelir!”
Kur’an-ı Kerim, bu sözleri, her devirde kaba kuvvet sahibi kibirli insanların dırıltıları olarak bize hatırlatır. Değişik anlayış, hava ve karakteriyle Hz. Hud'un kavmini, kaleleriyle, baş döndüren âbideleriyle, değişik türden heykel ve putlarıyla tekrar tekrar ele alır, zikreder. Hud kavmi, Hz. Nuh kavmine nispeten farklı bir küfür ve farklı bir kâfir tipi sergiliyordu.
“Vaktâ ki, bildirilen azabı, vâdilerine doğru enlemesine yayılarak ilerleyen bir bulut halinde görünce, ‘Bu,’ dediler, ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ Hûd, ‘Hayır,’ dedi, ‘bu, sizin gelmesi için acele edip durduğunuz şeydir, yani can yakıcı bir azap taşıyan rüzgârdır! Rabbinin izniyle her şeyi devirip yerle bir eden kasırgadır.’ Derken hepsi helâk olup sadece meskenleri kaldı. İşte Biz, suça gömülmüş gürûhu böyle cezalandırırız.
Gerçekten, Biz onlara, size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Kulaklar, gözler ve gönüller lütfetmiştik kendilerine. Fakat ne kulakları ne gözleri ne de gönülleri kendilerine fayda verdi. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile, inatla inkâr ediyorlardı. Neticede alaya aldıkları o azap kendilerini her taraftan sarıverdi.” (Ahkâf, 46/24-26)
Hud (as)’ın üzerlerine gelmekte olan semavi gazabı ikaz etmesi de onların akıllarını başlarına getirmedi. Zulüm Gayretullah’a dokunmuştu artık. Kavmine azabın gelmekte olduğu Hud aleyhisselama bildirildi. Hud aleyhisselam iman edenleri bir araya topladı.
Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, ‘işte bize yağmur geliyor!’ dediler. Hûd aleyhisselam son kez de olsa onları yine uyardı: “Hayır, o can yakıcı, azap veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder.” dedi.
Onlar: ‘Tam tersine bu ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ diyerek Hûd aleyhisselam’ı işkenceyle öldürmeye kalkıştılar.
Derken, rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vadiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya savrulup paramparça oldular. Hepsi cansız yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle bildirilmektedir:
“Nihâyet Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri, rahmetimizle kurtardık ve ayetlerimizi tekzip ederek, yalanlayarak iman etmemiş olanların kökünü kestik.” (A’râf Suresi, 72)
Hûd aleyhisselam ve ona iman edenler bu şiddetli kasırgada Allah ü Teâlâ tarafından muhafaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esmişti.
Hûd aleyhisselam, Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Kâbe-i Muazzama’nın bulunduğu yerde ibadet ve taatla meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Şerîfte (Kabe’de) Hicr-i İsmail denilen yerde bulunduğu rivayet edilmektedir.
Hud (as) ve Ad Kavmi ile ilgili hadisler
Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır:
“Bana Saba rüzgârıyla yardım edildi. Âd kavmi de Batı rüzgârıyla helak edildi.” (Buhari, İstiska 26; Müslim, İstiska 17)
Hz. Âişe (ra)’dan şöyle nakledilmiştir:
“Bir bulut ya da rüzgâr gördüğü zaman bunun verdiği sıkıntı, Rasûlullah’ın yüzünde belli olurdu. Bu sebeple ben kendisine, “Ey Allah’ın Rasûlü! Halk bir bulut gördüğü zaman onda yağmur bulunduğu ümidiyle sevinir. Oysa onu gördüğün zaman senin yüzünde bir rahatsızlık alameti görüyorum. Bunun hikmeti nedir?” diye sordum.
“Ey Âişe! O bulutta bir azap bulunmadığından beni hangi şey emin kılabilir? Oysa geçmişte bir kavim rüzgârla helak edilmiştir, yine geçmişte başka bir kavim de azap taşıyan bulutları görmüş: “Bu (ufukta beliren) bize yağmur getirici bir buluttur” demişlerdi.” (Ebu Davud, Edep 103 -104; Buharı, Tefsir XI. VI. 2: Müslim, İsitiska 15-16; Ahmed h. Hanbel, VI. 66)
Yine Hazret-i Âişe validemizden şöyle bir hadis nakledilir:
‘(Rüzgâr şiddetli estiği zaman) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu:
“Allah’ım! Sen’den bu rüzgârın, bu rüzgârın içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin hayırlı olmasını istiyorum. Bu rüzgârın, içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin şerrinden de Sana sığınırım.” (Müslim, İstiskâ, 15)
Peygamber Efendimiz (sav) Veda Haccı’nda, Usfan vadisine ulaştığı zaman, Hz. Ebû Bekr'e: "Ey Eba Bekr! Bu hangi vadidir?" diye sormuştu. Hz. Ebû Bekir "Usfan vadisidir" diye cevaplayınca: Hz. Peygamber (sav): "Hûd (as), beline aba tutmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş" diyerek sanki daha yeni oradan geçmiş gibi haber vermişti. (Ahmed b. Hanbel, I, 232).
İrem Bağları
Âd kavmi, gerek siyâsî, gerek ekonomik açıdan çok güçlüydü!.. "Bağ-ı İrem" İrem Bağları diye anılan; muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir, dillere destan olmuştu!..
Kur'an-ı Kerim: "Ey Muhammed, Rabbinin, ülkelerde benzeri yaratılmayan sütunlara (büyük saraylara) sahip İrem şehrinde yaşayan Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?" (Fecr, 89/6-8) diyerek bu bağlardan bahsetmektedir.
İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın:
“Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şahane olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.
Kur’anda’ki Kıssaların Sebebi
Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssaları, inananların ibret almaları için Kur'ân'da zikredilir. Geçmiş peygamberlerin her tavrı Müslümanlar için de takip edilecek bir yoldur.
‘Kur’ân-ı Kerim’de, kıssaların anlatıldığı yerlerdeki espri ve ana temanın yakalanması çok önemlidir. Yani Kur’ân’ın o kıssa ile sunduğu evrensel mesajın kavranması, Kur’ân’ı anlamada âdeta bir nirengidir. Tabi bu biraz da hâdiselere “zaman üstülük” düşüncesiyle yaklaşmaya bağlıdır. Zira beşer tarihinde bazı vak’alar birbirinin izdüşümü olarak cereyan etmektedir. Bu mülâhaza ile biz kâh o dönemde, kâh bu dönemde yaşarız. İşte böyle bir yaklaşımın kavranması, mesajı kavrama adına atılan önemli bir adım sayılır.’***
Bediüzzaman, Risale-i Nur’da Peygamberlerin ve kavimlerinin kıssalarını ifade ederken ‘İki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş.’ der.
‘İnsanlık tarihi ve Mukaddes Kitaplar, kuvvetli haberlere, külli ve kati hadiselere ve malumat ve insanların gözlemlerine dayanarak ittifakla, açık ve kati bir surette haber veriyorlar ki, sırat-ı müstakim ehli olan peygamberlere (aleyhimüsselam) binler hadiselerde yardım istemelerine harika bir tarzda gaybi imdat gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hadisatta aynı zamanda gazap gelmesi ve semavi musibet başlarına inmesi, kati, şeksiz gösterir ki, bu kâinatın ve içindeki nev-i beşerin Hakim ve Adil ve Muhsin ve Kerim ve Aziz ve Sahhar bir Mutasarıfı, bir Rabbi var ki, Nuh ve İbrahim, Musa ve Hud ve Salih gibi (aleyhimüsselam) çok nebilere pek harika bir surette tarihi ve geniş hadiselerle muzafferiyet ve necatları vermiş ve Semud ve Ad ve Firavun kavimleri gibi çok zalimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarına mukabil, dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semavi musibetler indirmiş.
Evet, Adem (as) zamanından beri, beşeriyette, iki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takip ile nimet ve iki cihan saadetine mazhar olan peygamberler ve dindarlar ve iman sahipleri; kâinatın hakiki güzelliğine ve intizam ve kemaline mutabık olarak istikamette hareket ettiklerinden hem kâinat sahibinin lütuflarına hem iki cihanın saadetine mazhar olup, beşeri melekler derecelerine, belki üstünde terakki ettirmeye vesile olarak dünyada iman hakikatleriyle manevi bir cennet, ahirette bir saadet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp, ifrat ve tefritle aklı bir azap vesilesi ve elemler toplayıcı bir alete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukabil İlahi gazabı ve musibet tokatlarını yemekle beraber, dalaleti cihetinden, akıl alakadarlığıyla kâinatı bir hüzün yeri ve umumi bir matem yeri ve yokluğa yuvarlanan hayat sahipleri için bir mezbaha, selhhane ve gayet çirkin ve karışık görüp ruhu, vicdanı dünyada bir manevi cehennemde olup, ahirette daimi bir azap çekmeye kendini müstehak eder.
İşte Fatiha-i Şerife’nin ahirinde ‘Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna ilet-gazaba uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil!’(Fatiha Suresi,7) ayeti, bu iki büyük akımı ders veriyor. Ve Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin menbaı ve esası ve üstadı bu ayettir. Madem yüzer muvazenelerle Nurlar, bu ayeti tefsir etmişler; biz dahi izahını ona havale ederek, bu kısa işaretle iktifa ederiz.’ (On Beşinci Şua, Risale-i Nur)
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 7.2.2020 [Samanyolu Haber]
Hud Aleyhisselam
İnsanlar yeryüzünde anarşi çıkarmanın neticesinde çok büyük bir tufan geçirmiş ve İlahi gazaptan sonra yeniden bir medeniyet kurmak için çalışmalara girişmişti. Hz. Nuh (as)’dan sonra uzun yıllar geçmiş, artık yerleşim yerleri kurulmuş, yeni yeni medeniyetler teessüs etmişti.
Modern tarih, yazının belli bir devreden itibaren kullanıldığını iddia etse de bu olduğu gibi doğru değildir. Zaten insanlığın başlangıcının mağara devri gibi bir vahşete bağlanması kat'iyen mâkul değildir. Zira, Hz. Adem’den (as) itibaren her peygambere ve dolayısıyla her kavme sayfalar halinde Allah’ın ayetleri indirilmiş ve insanlar onları okumuşlardı. İnsanlığın yeryüzündeki hayatı, peygamberlerle başladığı için, beşer tarihinin temelinde vahşet değil, o günün şartlarına göre bir medeniyet söz konusudur. Hz. Nuh (as)’dan önce de sonra da durum böyleydi.
Nuh (as) devri artık çok geride kalmıştı… Büyük bir azaba uğrayan ve bunu dilden dile çocuklarına anlatan insanoğlu bir müddet sonra tekrar yeryüzüne gönderiliş gayesini, kulluğu, dünyanın faniliğini unuttu. Kibirlenip böbürlendi. Yeryüzünde yine anarşi çıkardı, kan döktü, haksızlık etti.
Âd Kavmi
Nuh Tufanı’ndan sonra Arabistan yarımadasına ilk yerleşen kavimlerden birisi Ad kavmiydi. Hadramevt ve Yemen'e kadar uzanan bu bölgede oturan Ad kavminin, yerin üzerinden akan ırmakları, bağları, bahçeleri, taştan yontulmuş süslü ve gösterişli evleri, sürü sürü davarları vardı. (Şuara Suresi, 26/133-134) “İrem Bağları" ile meşhur şehirleri dillere destandı.
Allah’ın kendilerine verdiği bunca nimet, lütuf ve ihsan bir müddet sonra Ad halkını da şımarttı. Dünyada ebedi yaşayacak gibi tavırlara girdiler. Kibirle inşa ettikleri yüksek kulelerde, evlerde, süslü saraylarda akıl ve vicdanlarını kaybettiler.
Ne yazık ki, bu şımarmanın neticesinde Ad Kavmi, Nuh Tufanı’ndan sonra putperestliğe dönen ilk kavim oldu.
Yüce Allah, onları bu taşkınlıklarıyla hemen yakalamadı. Rahmeti gazabına sebkat eden Yüce Mevla, Hz. Hud (as)’ı sapkınlık içindeki Ad kavmine peygamber olarak gönderdi. Onları zulümlerinden vazgeçirsin, uyarsın diye.
“Bir de Âd halkının kardeşleri Hûd’u hatırla. O Ahkâf’ta kavmini uyarmıştı. Gerçekte ondan önce de sonra da birçok uyaran peygamberler gelip geçmişti. O, ‘Yalnız Allah’a ibadet edin. Doğrusu ben, sizin başınıza gelecek müthiş bir günün azabından endişe ediyorum.’ demişti.” (Ahkâf, 46/21)
Kur’an: "Eğlence yapmak, oyun oynamak için en zirvelerde ve dağların yamaçlarında binalar yapıyorsunuz." (Şuarâ sûresi, 26/128) "gördüğünüz her tepeye bir bina konduruyorsunuz" diyerek o günkü Ad kavmini de tasvir eder.
Yani ‘Fâni olan sözlerinizi, fenâya mahkûm olan hatıralarınızı, sanatla bir kibirlenme vasıtası haline getirmek istiyorsunuz. Dünyada ebedî kalacak gibi, bakıp bakıp iftihar edebilecek, böbürlenebilecek harika saraylar, âbideler ve bir bakıma sizi putperestliğe götüren sanat eserleri meydana getiriyorsunuz. Öyle ki, bunlarla hep övüneceğinizi ve gölgelerinde hep çalım çakacağınızı zannediyorsunuz...’
İnsanlar yine ruh dünyalarından uzaklaşmış, son derece inada, isyana yelken açmışlardı. Taşları yontma, onlara şekil verme ve dağlara-taşlara ölümsüzlük duygusunu işleme, bu mağrur, mütekebbir Ad halkının en bariz hususiyetleriydi. Ortaya koydukları eserler, söz ve düşünceler, sanat ve mimari adına yapılan şeyler, birer sanat eseri olmaktan daha çok bir başkaldırma ifadesiydi. Zorbalık, gaddarlık onların en belirgin vasıfları olmuştu.
"Siz (insanları) derdest edip yakaladığınız zaman zorbalar gibi yakalıyorsunuz." (Şuarâ Suresi, 26/130)
Putperest, eşyaperest olmanın yanında, aynı zamanda hodfuruş, bencil, gaddar ve o kadar da zalim insanlardı. Kendileri gibi düşünmeyenleri ele geçirdikleri zaman zulmün en şiddetlisini onlara yaşatıyorlardı. Baskı, şiddet, zulüm, tabiatlarının bir yanı haline gelmiş, bunları yaparken asla rahatsızlık duymuyorlardı.
Hud (as) onları uyardığı zaman da: "Ey Hud! Bize hiçbir delil getirmedin… ahirete gidenler dönüp gelmediler ki, ahiretin var olduğuna inanalım. Sonra, bir Allah var dedin. O'nu göstermedin ki, varlığını kabul edelim. Peygamber olduğunu ileri sürdün, buna dair bir alâmet, bir mucize görmedik ki, peygamberliğine inanalım..."
"Beraberinde bir melek gelse ya!" (Hûd Sûresi, 11/12)
"Âd (kavmi) de gönderilen peygamberi yalanladı." (Şuarâ sûresi, 26/123)
‘Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: ‘Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz!’ (Hûd:) ‘Ey kavmim! dedi: Ben beyinsiz değilim; fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir elçiyim!’” (A’râf, 65-67)
''Kavminden, kendilerine dünya hayatında bol nimet verdiğimiz o inkâr eden ve âhiret hayatına kavuşmayı yalanlayan eşraf takımı dedi ki; bu da sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Sizin yediğinizden yiyor, sizin içtiğinizden içiyor. Eğer sizin gibi bir insana itaat ederseniz o taktirde siz, mutlaka ziyana uğrayanlardan olursunuz." (Mü'minûn, 23/33-34).
Hud (as) insanlara, Allah'ın himayesine sığınmalarını, Allah'a karşı saygılı olmalarını ve O'na itaat etmelerini tebliğ ediyordu. Bu vazifeyi yaparken de "İş yaptım, ücretimi verin!" demiyor; aksine, "Biz, Lillah için koştuk, Lillah için yorulduk, sesimiz soluğumuz kesilinceye kadar sizin için gayret ettik." diyor ve mükâfatını Allah'a bırakıyordu her peygamber gibi.
“Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret dileyin! Sonra da O’na tevbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve kuvvetinize kuvvet katsın! Günah işleyerek (Allâh’tan) yüz çevirmeyin!” (Hûd, 52)
Buna karşın, akılları gözlerine inmiş, dünya saltanatıyla kibirlenen inkârcılar hiç usanmadan Hud (as) ile alay ediyorlar, hırçınlıkta sınır tanımıyorlardı:
“Ey Hûd! Yazıklar olsun! Biz bu kadar güçlü ve kalabalık kimseler olduğumuz hâlde, sen bize galip geleceğini mi zannediyorsun? Bilmez misin ki sen, sadece bir kişisin! Hem bilmez misin ki, bizim her gün bin tane çocuğumuz dünyaya gelir!”
Kur’an-ı Kerim, bu sözleri, her devirde kaba kuvvet sahibi kibirli insanların dırıltıları olarak bize hatırlatır. Değişik anlayış, hava ve karakteriyle Hz. Hud'un kavmini, kaleleriyle, baş döndüren âbideleriyle, değişik türden heykel ve putlarıyla tekrar tekrar ele alır, zikreder. Hud kavmi, Hz. Nuh kavmine nispeten farklı bir küfür ve farklı bir kâfir tipi sergiliyordu.
“Vaktâ ki, bildirilen azabı, vâdilerine doğru enlemesine yayılarak ilerleyen bir bulut halinde görünce, ‘Bu,’ dediler, ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ Hûd, ‘Hayır,’ dedi, ‘bu, sizin gelmesi için acele edip durduğunuz şeydir, yani can yakıcı bir azap taşıyan rüzgârdır! Rabbinin izniyle her şeyi devirip yerle bir eden kasırgadır.’ Derken hepsi helâk olup sadece meskenleri kaldı. İşte Biz, suça gömülmüş gürûhu böyle cezalandırırız.
Gerçekten, Biz onlara, size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Kulaklar, gözler ve gönüller lütfetmiştik kendilerine. Fakat ne kulakları ne gözleri ne de gönülleri kendilerine fayda verdi. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile, inatla inkâr ediyorlardı. Neticede alaya aldıkları o azap kendilerini her taraftan sarıverdi.” (Ahkâf, 46/24-26)
Hud (as)’ın üzerlerine gelmekte olan semavi gazabı ikaz etmesi de onların akıllarını başlarına getirmedi. Zulüm Gayretullah’a dokunmuştu artık. Kavmine azabın gelmekte olduğu Hud aleyhisselama bildirildi. Hud aleyhisselam iman edenleri bir araya topladı.
Gün ağarırken ufukta siyah bir bulut belirdi. Bunu gören Âd kavmi, ‘işte bize yağmur geliyor!’ dediler. Hûd aleyhisselam son kez de olsa onları yine uyardı: “Hayır, o can yakıcı, azap veren bir rüzgârdır. Her şeyi yok eder.” dedi.
Onlar: ‘Tam tersine bu ‘bize yağmur getiren bir bulut!’ diyerek Hûd aleyhisselam’ı işkenceyle öldürmeye kalkıştılar.
Derken, rüzgâr korkunç bir ses çıkararak vadiyi kapladı. Son derece hızlı ve soğuk olup, her şeyi saman çöpü gibi savuruyordu. Âd kavmi kasırgadan kurtulmak için tutundukları ağaç ve taşlarla birlikte havaya savrulup paramparça oldular. Hepsi cansız yere serildiler. Daha sonra rüzgâr bunları sürükleyip denize attı. Mal ve mülklerinden hiçbir eser kalmadı, helâk olup gittiler. Âd kavminin helâk oluşu Kur’ân-ı Kerîm’de mealen şöyle bildirilmektedir:
“Nihâyet Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri, rahmetimizle kurtardık ve ayetlerimizi tekzip ederek, yalanlayarak iman etmemiş olanların kökünü kestik.” (A’râf Suresi, 72)
Hûd aleyhisselam ve ona iman edenler bu şiddetli kasırgada Allah ü Teâlâ tarafından muhafaza edildiler. Kâfirleri helâk eden şiddetli fırtına, onlara serinletici ve rahatlatıcı hafif bir rüzgâr gibi esmişti.
Hûd aleyhisselam, Âd kavmi helâk olduktan sonra, kendine inananlarla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Kâbe-i Muazzama’nın bulunduğu yerde ibadet ve taatla meşgul oldu ve orada vefat etti. Kabrinin Harem-i Şerîfte (Kabe’de) Hicr-i İsmail denilen yerde bulunduğu rivayet edilmektedir.
Hud (as) ve Ad Kavmi ile ilgili hadisler
Resul-i Ekrem (sav) şöyle buyurmuşlardır:
“Bana Saba rüzgârıyla yardım edildi. Âd kavmi de Batı rüzgârıyla helak edildi.” (Buhari, İstiska 26; Müslim, İstiska 17)
Hz. Âişe (ra)’dan şöyle nakledilmiştir:
“Bir bulut ya da rüzgâr gördüğü zaman bunun verdiği sıkıntı, Rasûlullah’ın yüzünde belli olurdu. Bu sebeple ben kendisine, “Ey Allah’ın Rasûlü! Halk bir bulut gördüğü zaman onda yağmur bulunduğu ümidiyle sevinir. Oysa onu gördüğün zaman senin yüzünde bir rahatsızlık alameti görüyorum. Bunun hikmeti nedir?” diye sordum.
“Ey Âişe! O bulutta bir azap bulunmadığından beni hangi şey emin kılabilir? Oysa geçmişte bir kavim rüzgârla helak edilmiştir, yine geçmişte başka bir kavim de azap taşıyan bulutları görmüş: “Bu (ufukta beliren) bize yağmur getirici bir buluttur” demişlerdi.” (Ebu Davud, Edep 103 -104; Buharı, Tefsir XI. VI. 2: Müslim, İsitiska 15-16; Ahmed h. Hanbel, VI. 66)
Yine Hazret-i Âişe validemizden şöyle bir hadis nakledilir:
‘(Rüzgâr şiddetli estiği zaman) Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyururdu:
“Allah’ım! Sen’den bu rüzgârın, bu rüzgârın içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin hayırlı olmasını istiyorum. Bu rüzgârın, içinde bulunan şeylerin ve Sen’in gönderdiğin şeylerin şerrinden de Sana sığınırım.” (Müslim, İstiskâ, 15)
Peygamber Efendimiz (sav) Veda Haccı’nda, Usfan vadisine ulaştığı zaman, Hz. Ebû Bekr'e: "Ey Eba Bekr! Bu hangi vadidir?" diye sormuştu. Hz. Ebû Bekir "Usfan vadisidir" diye cevaplayınca: Hz. Peygamber (sav): "Hûd (as), beline aba tutmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaş ile bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma liflerinden örülmüş dişi bir deve üzerinde, hac için buradan telbiye ederek geçmiş" diyerek sanki daha yeni oradan geçmiş gibi haber vermişti. (Ahmed b. Hanbel, I, 232).
İrem Bağları
Âd kavmi, gerek siyâsî, gerek ekonomik açıdan çok güçlüydü!.. "Bağ-ı İrem" İrem Bağları diye anılan; muhteşem sarayların süslediği büyük bir şehir, dillere destan olmuştu!..
Kur'an-ı Kerim: "Ey Muhammed, Rabbinin, ülkelerde benzeri yaratılmayan sütunlara (büyük saraylara) sahip İrem şehrinde yaşayan Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?" (Fecr, 89/6-8) diyerek bu bağlardan bahsetmektedir.
İrem Bağı, Hûd Aleyhisselâm zamanında Âd Kavminin reisi olan ve Hûd aleyhisselâma inanmayan Şeddâd bin Âd’ın:
“Yâ Hûd! Senin ilahın o dünyada yaptığı Cennetle öğünürse, ben de bu dünyada bir cennet yapayım ki, onun Cennetinden daha şahane olsun!” diyerek dünya servetini dökerek yaptırdığı bir bahçedir.
Kur’anda’ki Kıssaların Sebebi
Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssaları, inananların ibret almaları için Kur'ân'da zikredilir. Geçmiş peygamberlerin her tavrı Müslümanlar için de takip edilecek bir yoldur.
‘Kur’ân-ı Kerim’de, kıssaların anlatıldığı yerlerdeki espri ve ana temanın yakalanması çok önemlidir. Yani Kur’ân’ın o kıssa ile sunduğu evrensel mesajın kavranması, Kur’ân’ı anlamada âdeta bir nirengidir. Tabi bu biraz da hâdiselere “zaman üstülük” düşüncesiyle yaklaşmaya bağlıdır. Zira beşer tarihinde bazı vak’alar birbirinin izdüşümü olarak cereyan etmektedir. Bu mülâhaza ile biz kâh o dönemde, kâh bu dönemde yaşarız. İşte böyle bir yaklaşımın kavranması, mesajı kavrama adına atılan önemli bir adım sayılır.’***
Bediüzzaman, Risale-i Nur’da Peygamberlerin ve kavimlerinin kıssalarını ifade ederken ‘İki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş.’ der.
‘İnsanlık tarihi ve Mukaddes Kitaplar, kuvvetli haberlere, külli ve kati hadiselere ve malumat ve insanların gözlemlerine dayanarak ittifakla, açık ve kati bir surette haber veriyorlar ki, sırat-ı müstakim ehli olan peygamberlere (aleyhimüsselam) binler hadiselerde yardım istemelerine harika bir tarzda gaybi imdat gelmesi ve onların istedikleri aynen verilmesi ve düşmanları olan münkirlere yüzer hadisatta aynı zamanda gazap gelmesi ve semavi musibet başlarına inmesi, kati, şeksiz gösterir ki, bu kâinatın ve içindeki nev-i beşerin Hakim ve Adil ve Muhsin ve Kerim ve Aziz ve Sahhar bir Mutasarıfı, bir Rabbi var ki, Nuh ve İbrahim, Musa ve Hud ve Salih gibi (aleyhimüsselam) çok nebilere pek harika bir surette tarihi ve geniş hadiselerle muzafferiyet ve necatları vermiş ve Semud ve Ad ve Firavun kavimleri gibi çok zalimlere ve münkirlere dahi, peygamberlere isyanlarına mukabil, dünyada dahi bir ceza olarak başlarına dehşetli semavi musibetler indirmiş.
Evet, Adem (as) zamanından beri, beşeriyette, iki büyük akım birbiriyle çarpışarak gelmiş. Biri, istikamet yolunu takip ile nimet ve iki cihan saadetine mazhar olan peygamberler ve dindarlar ve iman sahipleri; kâinatın hakiki güzelliğine ve intizam ve kemaline mutabık olarak istikamette hareket ettiklerinden hem kâinat sahibinin lütuflarına hem iki cihanın saadetine mazhar olup, beşeri melekler derecelerine, belki üstünde terakki ettirmeye vesile olarak dünyada iman hakikatleriyle manevi bir cennet, ahirette bir saadet kazanıp ve kazandırmışlar.
İkinci cereyan, istikameti bırakıp, ifrat ve tefritle aklı bir azap vesilesi ve elemler toplayıcı bir alete çevirmesinden, insaniyeti en bedbaht bir hayvaniyetten aşağı düşürüp, dünyada zulümlerine mukabil İlahi gazabı ve musibet tokatlarını yemekle beraber, dalaleti cihetinden, akıl alakadarlığıyla kâinatı bir hüzün yeri ve umumi bir matem yeri ve yokluğa yuvarlanan hayat sahipleri için bir mezbaha, selhhane ve gayet çirkin ve karışık görüp ruhu, vicdanı dünyada bir manevi cehennemde olup, ahirette daimi bir azap çekmeye kendini müstehak eder.
İşte Fatiha-i Şerife’nin ahirinde ‘Kendilerine nimet ve ihsanda bulunduğun peygamberlerinin ve onlara tabi olan salih kullarının yoluna ilet-gazaba uğrayanların ve sapıtmış olanların yoluna değil!’(Fatiha Suresi,7) ayeti, bu iki büyük akımı ders veriyor. Ve Risale-i Nur’daki bütün muvazenelerin menbaı ve esası ve üstadı bu ayettir. Madem yüzer muvazenelerle Nurlar, bu ayeti tefsir etmişler; biz dahi izahını ona havale ederek, bu kısa işaretle iktifa ederiz.’ (On Beşinci Şua, Risale-i Nur)
Devam edecek…
[Z.Hicran Yıldırım] 7.2.2020 [Samanyolu Haber]
Elektrikli araçlar Afrika’ya ilgiyi artırdı; Mining Indaba’da gündem kobalt, altın, maden… [Türkmen Terzi]
Yenilenebilir enerji ve akü metalleri, Afrika maden konferansına damgasını vurdu.
Bu yıl 26.’sı düzenlenen dünyanın en büyük maden yatırım konferansı olan Mining Indaba, Güney Afrika’nın Cape Town şehrinde gerçekleşti. Mining Indaba’nın en önemli konusu, yatırımların daha çok yenilenebilir enerjiye akması ile sektörde başgösteren finans sorununu çözmek ve maden sektörünün önümüzdeki on yıl içinde iklim değişikliği ve karbondan arındırma konularındaki rolü oldu.
Sierre Leone Devlet Başkanı, Demokratik Kongo Başbakanı, 38 bakan, üst düzey devlet yetkilileri, dünya devi maden firmalarının CEO’ları ve maden sektörünü uzmanlarından oluşan 6500’den fazla ismi kıtanın en güneyinde 4 gün boyunca madenciliği konuştu.
Dev otomotiv firmalarının elektirikli araçlara yönelmesi ile, akü metalleri olan nikel, lityum ve kobalt ihtiyacının artması, Mining Indaba’da yatırımcıların öncelikleri arasına girdi. Özellikle Ford ve Honda geçen yıldan beri Mining Indaba’da aktif olarak yer alıyor. Elektirikli araçların bataryalarının en önemli hammaddesi olan kobalt madenlerinin yüzde 75’i Demokratik Kongo’dan (DRC) çıkarılıyor. Amerika ve Çin bu hammeddelerin güvenliği için büyük uğraş veriyor. DRC Devlet Başkanı Félix Tshisekedi rahatsızlığı dolayısı ile maden zirvesine katılmazken, bakanları ve üst düzey bürokratları Mining Indaba’da, ülkede kobalt fiyatlarının yükselişi ve yatırımcılara yönelik yeni kanunlar konularında yatırımcıları bilgilendirdiler.
Cape Town’un dünyaca ünlü Kongre Merkezi’nin bir bölümünde fuar düzenlendi. Orta ölçekli maden firmaları yanında Almanya, Avustralya, Saudi Arabia, Kanada, Angola gibi ülkelerin görkemli standları yatırımcıları ağırlarken, dev salonda ise Debeers, Anglo Amerikan gibi firmaların CEO’ları madenciliğin bugünü ve geleceği ile ilgili anahtar bilgiler verdi.
Dünyanın en derin madeni satılıyor
Mining Indaba’da yatırımcıların konuştuğu baş gündemlerden birisi, dünyanın en büyük 3. altın üreticisi Anglo Gold Ashanti firmasının, Afrika’daki yatırımlarını elden çıkararak Amerika’nın Colombia ve Nevada bölgelerinde yeni projelere başlayacağı oldu. Firmanın CEO’su Kelvin Dushnisky, Cape Town’da medyaya açıklamasında “Daha uzun ömürlü, daha düşük maliyetli operasyonlar hedeflediğimiz için Amerika’daki projeler üzerinde çalışıyoruz” dedi. Anglo Gold Ashanti son olarak Mali’deki madenini sattı ve Güney Afrika’daki son madeni için yatırımcı arıyor. Firma Gana’daki Obuasi madeni ile önümüzdeki yıllarda da Afrika’daki varlığını sürdüreceğini belirtti. Dushnisky, 4 km ile dünyanın en derin madeni olarak bilinen Güney Afrika’nın Gauteng eyaletindeki Mponeng madeninin satış ayrıntılarını bu ay sonunda açıklayacağını ifade etti.
Güney Afrika Maden ve Enerji Bakanı Gwede Mantashe maden zirvesinin açılışında yaptığı konuşmada ise, sağlık ve güvenlik projeleri ile maden kazalarını büyük ölçüde düşürdüklerini, 2018 yılında ülke madenlerinde toplam 81 olan ölü sayısının 2019’da 51’e düşürüldüğünü söyledi. Mantashe ayrıca, ülkede yaşanan elektirik kesintilerinin yatırımcıları çok olumsuz etkilemesi üzerine yeni bir karar aldıklarını, özel sektörün 10 megawatt’a kadar lisansa ihtiyaç duymadan elektrik üretmelerine izin vereceklerini ilan etti. Yabancı gazetecilerin “yenilenebilir enerjiye ne zaman geçeceksiniz?” diye ısrarlı sorularına ise bakan, yenilenebilir enerjiye bir gecede geçilmeyeceğini, maliyetlerin henüz çok ucuz olmadığı sözleri ile cevap verdi. Bakanlık yetkilileri de, madenlerin çok sayıda insan istihdam ettiğini, yeni inşa edilen termik santraller ile kömürün önümüzdeki dönemlerde de varolacağını belirtti.
Altın üretimi düşüşte
Mining Indaba’da konuşan Dünya Altın Konseyi Baş Piyasa Stratejisti John Reade, 2008 yılından beri ilk defa altın üretiminde düşüş gözlendiği bilgisini paylaştı. Reade, geçen hafta açıklanan “Altın Talep Eğilimleri” raporuna göre, önünüzdeki 10 yılda altın üretiminin yüzde 30 düşeceğini, altın madencilerinin yeterli kaynak ve rezerv bulmakta zorluk çektiklerini anlattı. Raede ayrıca, 1970’lerde yılda 1000 ton, 80’li yıllarda yıllık 600 ton altın üreten Güney Afrika’da artık yılda 150 tondan az altın üretildiğini, altın rezervlerinin artık ülkede tükendiğini belirtti. Öte yandan Afrika’nın diğer bölgelerinde çok büyük altın rezervlerinin yatırımcıları beklediğini ifade eden Reade, Afrika hükümetlerinin yatırımcıları çeken politikalar geliştirmeleri gerektiğinin altını çizdi. Reade, konferansa katılan Nijeryalı yetkilierin “önümüzdeki yıllarda petrolden çok altından gelir elde eceğiz” sözlerine yorum yapmadı.
500’den fazla firma Gana’da maden arıyor
Afrika’nın altın ülkesi olarak bilinen Gana, Mining Indaba’da yatırımcıların dikkatini çekmek için yaptığı sunumda önemli yatırım istatistiklerini paylaştı. Sunumda 500’den fazla maden arama firmasının faaliyette olduğu, 110 aktif maden ocağı olduğu, 241 maden destek firmasının servis verdiği, 12’si altın, bir manganez ve bir de boksit olmak üzere 14 büyük maden ocağının faaliyette bulunduğu ve geçen 2 yılda ülkenin maden sektörüne toplam 19 milyar Dolar yabancı yatırım geldiği bilgisi paylaşıldı.
Mining Indaba’da paylaşılan tartışılan önemli bir konuda, önümüzdeki 25 yılda dünyanın 550 milyon ton bakıra ihtiyaç duyacağı, bu rakamın son beş bin yılda üretilen rakama eş değer olduğu bilgisi paylaşıldı.
[Türkmen Terzi] 7.2.2020 [TR724]
Bu yıl 26.’sı düzenlenen dünyanın en büyük maden yatırım konferansı olan Mining Indaba, Güney Afrika’nın Cape Town şehrinde gerçekleşti. Mining Indaba’nın en önemli konusu, yatırımların daha çok yenilenebilir enerjiye akması ile sektörde başgösteren finans sorununu çözmek ve maden sektörünün önümüzdeki on yıl içinde iklim değişikliği ve karbondan arındırma konularındaki rolü oldu.
Sierre Leone Devlet Başkanı, Demokratik Kongo Başbakanı, 38 bakan, üst düzey devlet yetkilileri, dünya devi maden firmalarının CEO’ları ve maden sektörünü uzmanlarından oluşan 6500’den fazla ismi kıtanın en güneyinde 4 gün boyunca madenciliği konuştu.
Dev otomotiv firmalarının elektirikli araçlara yönelmesi ile, akü metalleri olan nikel, lityum ve kobalt ihtiyacının artması, Mining Indaba’da yatırımcıların öncelikleri arasına girdi. Özellikle Ford ve Honda geçen yıldan beri Mining Indaba’da aktif olarak yer alıyor. Elektirikli araçların bataryalarının en önemli hammaddesi olan kobalt madenlerinin yüzde 75’i Demokratik Kongo’dan (DRC) çıkarılıyor. Amerika ve Çin bu hammeddelerin güvenliği için büyük uğraş veriyor. DRC Devlet Başkanı Félix Tshisekedi rahatsızlığı dolayısı ile maden zirvesine katılmazken, bakanları ve üst düzey bürokratları Mining Indaba’da, ülkede kobalt fiyatlarının yükselişi ve yatırımcılara yönelik yeni kanunlar konularında yatırımcıları bilgilendirdiler.
Cape Town’un dünyaca ünlü Kongre Merkezi’nin bir bölümünde fuar düzenlendi. Orta ölçekli maden firmaları yanında Almanya, Avustralya, Saudi Arabia, Kanada, Angola gibi ülkelerin görkemli standları yatırımcıları ağırlarken, dev salonda ise Debeers, Anglo Amerikan gibi firmaların CEO’ları madenciliğin bugünü ve geleceği ile ilgili anahtar bilgiler verdi.
Dünyanın en derin madeni satılıyor
Mining Indaba’da yatırımcıların konuştuğu baş gündemlerden birisi, dünyanın en büyük 3. altın üreticisi Anglo Gold Ashanti firmasının, Afrika’daki yatırımlarını elden çıkararak Amerika’nın Colombia ve Nevada bölgelerinde yeni projelere başlayacağı oldu. Firmanın CEO’su Kelvin Dushnisky, Cape Town’da medyaya açıklamasında “Daha uzun ömürlü, daha düşük maliyetli operasyonlar hedeflediğimiz için Amerika’daki projeler üzerinde çalışıyoruz” dedi. Anglo Gold Ashanti son olarak Mali’deki madenini sattı ve Güney Afrika’daki son madeni için yatırımcı arıyor. Firma Gana’daki Obuasi madeni ile önümüzdeki yıllarda da Afrika’daki varlığını sürdüreceğini belirtti. Dushnisky, 4 km ile dünyanın en derin madeni olarak bilinen Güney Afrika’nın Gauteng eyaletindeki Mponeng madeninin satış ayrıntılarını bu ay sonunda açıklayacağını ifade etti.
Güney Afrika Maden ve Enerji Bakanı Gwede Mantashe maden zirvesinin açılışında yaptığı konuşmada ise, sağlık ve güvenlik projeleri ile maden kazalarını büyük ölçüde düşürdüklerini, 2018 yılında ülke madenlerinde toplam 81 olan ölü sayısının 2019’da 51’e düşürüldüğünü söyledi. Mantashe ayrıca, ülkede yaşanan elektirik kesintilerinin yatırımcıları çok olumsuz etkilemesi üzerine yeni bir karar aldıklarını, özel sektörün 10 megawatt’a kadar lisansa ihtiyaç duymadan elektrik üretmelerine izin vereceklerini ilan etti. Yabancı gazetecilerin “yenilenebilir enerjiye ne zaman geçeceksiniz?” diye ısrarlı sorularına ise bakan, yenilenebilir enerjiye bir gecede geçilmeyeceğini, maliyetlerin henüz çok ucuz olmadığı sözleri ile cevap verdi. Bakanlık yetkilileri de, madenlerin çok sayıda insan istihdam ettiğini, yeni inşa edilen termik santraller ile kömürün önümüzdeki dönemlerde de varolacağını belirtti.
Altın üretimi düşüşte
Mining Indaba’da konuşan Dünya Altın Konseyi Baş Piyasa Stratejisti John Reade, 2008 yılından beri ilk defa altın üretiminde düşüş gözlendiği bilgisini paylaştı. Reade, geçen hafta açıklanan “Altın Talep Eğilimleri” raporuna göre, önünüzdeki 10 yılda altın üretiminin yüzde 30 düşeceğini, altın madencilerinin yeterli kaynak ve rezerv bulmakta zorluk çektiklerini anlattı. Raede ayrıca, 1970’lerde yılda 1000 ton, 80’li yıllarda yıllık 600 ton altın üreten Güney Afrika’da artık yılda 150 tondan az altın üretildiğini, altın rezervlerinin artık ülkede tükendiğini belirtti. Öte yandan Afrika’nın diğer bölgelerinde çok büyük altın rezervlerinin yatırımcıları beklediğini ifade eden Reade, Afrika hükümetlerinin yatırımcıları çeken politikalar geliştirmeleri gerektiğinin altını çizdi. Reade, konferansa katılan Nijeryalı yetkilierin “önümüzdeki yıllarda petrolden çok altından gelir elde eceğiz” sözlerine yorum yapmadı.
500’den fazla firma Gana’da maden arıyor
Afrika’nın altın ülkesi olarak bilinen Gana, Mining Indaba’da yatırımcıların dikkatini çekmek için yaptığı sunumda önemli yatırım istatistiklerini paylaştı. Sunumda 500’den fazla maden arama firmasının faaliyette olduğu, 110 aktif maden ocağı olduğu, 241 maden destek firmasının servis verdiği, 12’si altın, bir manganez ve bir de boksit olmak üzere 14 büyük maden ocağının faaliyette bulunduğu ve geçen 2 yılda ülkenin maden sektörüne toplam 19 milyar Dolar yabancı yatırım geldiği bilgisi paylaşıldı.
Mining Indaba’da paylaşılan tartışılan önemli bir konuda, önümüzdeki 25 yılda dünyanın 550 milyon ton bakıra ihtiyaç duyacağı, bu rakamın son beş bin yılda üretilen rakama eş değer olduğu bilgisi paylaşıldı.
[Türkmen Terzi] 7.2.2020 [TR724]
‘Bizi bir provokasyonun parçası yapacaklarını hissediyorum’
Müebbet hapse çarptırılan askeri öğrenci Furkan Çetinkaya’nın annesi Melek Çetinkaya, sokakta yaptıkları hak arama eylemlerinin bir provokasyon malzemesi yapılacağından endişe duyduğunu söyledi.
Son üç gündür polisin gözaltı yapmama kararı almasının dikkat çekici olduğunu belirten Çetinkaya, ’’Biz masum insanları bir kirli oyuna çekebilirler. Ancak bu tür oyunlara gelmeyeceğiz. Böyle bir durumda o bölgeyi terk edeceğiz.’’ dedi. Adalet Yürüyüşü’nün engellenmesinden sonra gözaltına alındığını hatırlatan Harbiyeli annesi, terör şubede kötü muameleye maruz kaldığını, işkence odası beklerken kadınların olduğu nezarethaneye gönderilince sevincinden ağladığını anlattı.
Provokasyon endişesiyle Adalet Yürüyüşü’nü sonlandıran Çetinkaya, eylemlerinden vazgeçmeyeceğini ve evladının masumiyetini halka anlatmaya devam edeceğinin altını çizdi. Adalet beklerken her geçen gün zulmün arttığını vurguladı. Umudunun devam ettiğine işaret eden Çetinkaya, kendilerini itibarsızlaştırmaya çalışan Erdoğan’ın avukatları Yasin Şanlı ve Mehmet Sarı ile Ergenekon sanıkları Mustafa Önsel ve Nedim Şener’i canlı yayında tartışmaya davet etti. Mustafa Önsel’in yiğitlik yapıp attığı iftiraları ispatlamaya çağırdı. Bu masumiyeti lekeleyenlerin karşısında olacağını yineleyen Melek Çetinkaya, oğlu Furkan ile koğuş arkadaşı olan Alican Ergün’ün vefat eden babasının cenazesine katılmasına izin verilmemesine de tepki gösterdi: ’’Kahrolsun sizin adaletsizliğiniz.’
[Zeynep Kaya] 7.2.2020 [TR724]
Son üç gündür polisin gözaltı yapmama kararı almasının dikkat çekici olduğunu belirten Çetinkaya, ’’Biz masum insanları bir kirli oyuna çekebilirler. Ancak bu tür oyunlara gelmeyeceğiz. Böyle bir durumda o bölgeyi terk edeceğiz.’’ dedi. Adalet Yürüyüşü’nün engellenmesinden sonra gözaltına alındığını hatırlatan Harbiyeli annesi, terör şubede kötü muameleye maruz kaldığını, işkence odası beklerken kadınların olduğu nezarethaneye gönderilince sevincinden ağladığını anlattı.
Provokasyon endişesiyle Adalet Yürüyüşü’nü sonlandıran Çetinkaya, eylemlerinden vazgeçmeyeceğini ve evladının masumiyetini halka anlatmaya devam edeceğinin altını çizdi. Adalet beklerken her geçen gün zulmün arttığını vurguladı. Umudunun devam ettiğine işaret eden Çetinkaya, kendilerini itibarsızlaştırmaya çalışan Erdoğan’ın avukatları Yasin Şanlı ve Mehmet Sarı ile Ergenekon sanıkları Mustafa Önsel ve Nedim Şener’i canlı yayında tartışmaya davet etti. Mustafa Önsel’in yiğitlik yapıp attığı iftiraları ispatlamaya çağırdı. Bu masumiyeti lekeleyenlerin karşısında olacağını yineleyen Melek Çetinkaya, oğlu Furkan ile koğuş arkadaşı olan Alican Ergün’ün vefat eden babasının cenazesine katılmasına izin verilmemesine de tepki gösterdi: ’’Kahrolsun sizin adaletsizliğiniz.’
[Zeynep Kaya] 7.2.2020 [TR724]
Cezaevleri AKP’nin başını ağrıtacak! [İlker Doğan]
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ‘Allah’ın lütfu’ olarak tanımladığı 15 Temmuz sonrası özellikle cezaevlerinde yaşanan insan hakları ihlalleri Türkiye’nin başını fena halde ağrıtacak. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, geçtiğimiz hafta çok önemli bir karara imza attı. AİHM, cezaevlerindeki doluluk oranı kapasitenin üstünde olan ve mahkumların sağlıksız koşullarda tutulduğu Fransa’yı tazminat ödemeye mahkum etti. Resmi verilere göre Fransa’da cezaevlerindeki kapasite fazlası mahkum 10 bin civarında. Türkiye’de ise 3 Şubat itibariyle kapasite fazlası mahkum sayısı resmi rakamlara göre 37 bin! 7 kişilik koğuşlarda 35-40 kişi kalıyor. Sağlık hizmetlerine ulaşmanın neredeyse imkansız olduğu cezaevinde ihmal nedeniyle ölümlere her geçen hafta yenileri ekleniyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), geçtiğimiz hafta aldığı karar Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. AİHM, cezaevlerindeki doluluk oranı kapasitenin üstünde olan ve mahkumların sağlıksız koşullarda tutulduğu Fransa’yı tazminat ödemeye mahkûm etti. 32 mahkûm Fransız hükümetine karşı dava açmıştı. Mahkeme, hücrelerin küçüklüğü, hijyen koşulları ve cezaevi kapasitesinin çok üstünde tutuklu bulundurma gibi gerekçelerle Fransa’nın 500 bin Euro tazminat ödemesine hükmetti. Resmi verilere göre şu anda Fransa’daki 190 cezaevinde 71 bin tutuklu bulunuyor. Bu sayı, cezaevlerinin kapasitesinden 10 bin kişi daha fazlası ediyor.
TÜRKİYE’DE İHLALLER DİZ BOYU!
AİHM, kapasite fazlası mahkum sayısı 10 bin olan Fransa’yı 500 bin Euro tazminata mahkum etti. Peki Türkiye’deki cezaevlerinde durum ne? AKP, 2002 yılında iktidara geldiğinde toplam tutuklu/hükümlü sayısı 52 bin civarındaydı. Ancak rejim, son üç yılda ülkeyi muhalifler için açık cezaevi haline getirdi. Bugün tutuklu/hükümlü sayısı yaklaşık 270 bin civarında. Kapasitesi fazlası mahkum sayısı resmi(!) rakamlara göre 37 bin civarında. Ancak gerçekte rakam 60 binin bile üzerinde.
7 KİŞİLİK KOĞUŞLARDA 35 KİŞİ KALIYOR!
Fiziki kapasitelerinin karşılayamayacağı düzeyde nüfus barındıran cezaevleri, temel hak ihlallerine ev sahipliği yapıyor. Cezaevleri, cinsel istismar, işkence, ölüm ve kötü muameleyle gündeme geliyor. 60 binden fazla kapasite fazlası tutuklunun olması 7 kişilik koğuşlarda 35 kişinin kalması anlamına geliyor. Bugün Silivri başta olmak üzere Türkiye’de bir çok cezaevinde binlerce tutuklu, yeterli yatak olmadığı için yerlerde yatmak zorunda. Silivri’de 18 kişiye 1 banyo, bir tuvalet düşüyor.
SAĞLIK HİZMETLERİNE ULAŞMAK İMKANSIZ
Yemekler yenemeyecek kadar kötü. Kantine verilen haftalık siparişlerin neredeyse yarısı ‘yok’ denilerek getirilmiyor. Sorun sadece cezaevlerindeki doluluk oranı, hijyen şartlarının yeterli olmaması ya da kötü yemekler de değil. Sağlık hizmetlerine ulaşmak da neredeyse imkansız. Revire çıkmak için bazı zamanlar 4-5 kez dilekçe yazmanız gerekiyor. Tedavi için 2-3 yıl sonrasına randevu alabiliyorsunuz! Son örnek İzmir Aliağa 1 Nolu T Tipi Cezaevi’nde tutulan 21 yaşındaki Kadri Sancar. İki yıldır diş tedavisini yaptıramadığı geçtiğimiz aylarda basına yansımıştı. Devlet tedavi için 4 yıl sonrasına gün verdi.
ÖLÜME TAHLİYE!
Cezaevinde göz göre göre öldürülenlere her ay yenisi ekleniyor. Son olarak Cemaet’e yönelik soruşturma kapsamında uyduruk gerekçelerle 3 yıl önce tutuklanan öğretmen Engin Erol, yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Erol’un, sağlık sorunu nedeniyle tahliye talep ettiği 20’den fazla dilekçenin dikkate bile alınmadığı, 3 aydır doktora götürülmediği ortaya çıkmıştı. Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklananlardan Tacettin Toprak, Kemal Bilici, Muzaffer Özcengiz, Doç. Dr. Ahmet Turhan Özcerit, polis memuru Kadir Eyce gibi 100’e yakın vatandaş cezaevindeki ihmaller nedeniyle hayatını kaybetti.
KAPASİTE SÜREKLİ ARTIYOR!
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre Temmuz 2019 itibariyle toplam 353 ceza infaz kurumunda yaklaşık 265 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyordu. Rakam bugün 270 bine dayandı. Aynı tarihte toplam kapasite ise yaklaşık 219 bindi. Ancak kapasite 6 ayda 233 bine çıkmış! Bu rakamları bile dikkate alsanız kapasite fazlası tutuklu/mahkum sayısı 37 bin!
Ancak kapasite gerçekten 233 bin mi? 2010 yılında cezaevlerinin toplam kapasitesi 75 bin civarındaydı. 2010’dan 2019’a kadar Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 123 yeni cezaevi açıldı. Toplam kapasiteleri ise 110-120 bin civarında. Ancak bakanlık, yeni cezaevleriyle birlikte toplam kapasitenin 233 bine kadar çıkarıldığını söylüyor!
1 KİŞİLİK ODALARDA 5 RANZA!
Cezaevlerinin 190-200 binlerde olması gereken kapasitesi özellikle son 3 yılda 1 kişilik odalara 5 ranza konularak 233 bine çıkarıldı. Bugün Silivri başta olmak üzere birçok cezaevinde 5-6 kişilik koğuşlarda 35-40 kişi gayri insani şartlarda kalıyor. Esasında kapasite fazlası tutuklu/hükümlü sayısı 60 binin bile üzerinde…
[İlker Doğan] 7.2.2020 [TR724]
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), geçtiğimiz hafta aldığı karar Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. AİHM, cezaevlerindeki doluluk oranı kapasitenin üstünde olan ve mahkumların sağlıksız koşullarda tutulduğu Fransa’yı tazminat ödemeye mahkûm etti. 32 mahkûm Fransız hükümetine karşı dava açmıştı. Mahkeme, hücrelerin küçüklüğü, hijyen koşulları ve cezaevi kapasitesinin çok üstünde tutuklu bulundurma gibi gerekçelerle Fransa’nın 500 bin Euro tazminat ödemesine hükmetti. Resmi verilere göre şu anda Fransa’daki 190 cezaevinde 71 bin tutuklu bulunuyor. Bu sayı, cezaevlerinin kapasitesinden 10 bin kişi daha fazlası ediyor.
TÜRKİYE’DE İHLALLER DİZ BOYU!
AİHM, kapasite fazlası mahkum sayısı 10 bin olan Fransa’yı 500 bin Euro tazminata mahkum etti. Peki Türkiye’deki cezaevlerinde durum ne? AKP, 2002 yılında iktidara geldiğinde toplam tutuklu/hükümlü sayısı 52 bin civarındaydı. Ancak rejim, son üç yılda ülkeyi muhalifler için açık cezaevi haline getirdi. Bugün tutuklu/hükümlü sayısı yaklaşık 270 bin civarında. Kapasitesi fazlası mahkum sayısı resmi(!) rakamlara göre 37 bin civarında. Ancak gerçekte rakam 60 binin bile üzerinde.
7 KİŞİLİK KOĞUŞLARDA 35 KİŞİ KALIYOR!
Fiziki kapasitelerinin karşılayamayacağı düzeyde nüfus barındıran cezaevleri, temel hak ihlallerine ev sahipliği yapıyor. Cezaevleri, cinsel istismar, işkence, ölüm ve kötü muameleyle gündeme geliyor. 60 binden fazla kapasite fazlası tutuklunun olması 7 kişilik koğuşlarda 35 kişinin kalması anlamına geliyor. Bugün Silivri başta olmak üzere Türkiye’de bir çok cezaevinde binlerce tutuklu, yeterli yatak olmadığı için yerlerde yatmak zorunda. Silivri’de 18 kişiye 1 banyo, bir tuvalet düşüyor.
SAĞLIK HİZMETLERİNE ULAŞMAK İMKANSIZ
Yemekler yenemeyecek kadar kötü. Kantine verilen haftalık siparişlerin neredeyse yarısı ‘yok’ denilerek getirilmiyor. Sorun sadece cezaevlerindeki doluluk oranı, hijyen şartlarının yeterli olmaması ya da kötü yemekler de değil. Sağlık hizmetlerine ulaşmak da neredeyse imkansız. Revire çıkmak için bazı zamanlar 4-5 kez dilekçe yazmanız gerekiyor. Tedavi için 2-3 yıl sonrasına randevu alabiliyorsunuz! Son örnek İzmir Aliağa 1 Nolu T Tipi Cezaevi’nde tutulan 21 yaşındaki Kadri Sancar. İki yıldır diş tedavisini yaptıramadığı geçtiğimiz aylarda basına yansımıştı. Devlet tedavi için 4 yıl sonrasına gün verdi.
ÖLÜME TAHLİYE!
Cezaevinde göz göre göre öldürülenlere her ay yenisi ekleniyor. Son olarak Cemaet’e yönelik soruşturma kapsamında uyduruk gerekçelerle 3 yıl önce tutuklanan öğretmen Engin Erol, yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybetti. Erol’un, sağlık sorunu nedeniyle tahliye talep ettiği 20’den fazla dilekçenin dikkate bile alınmadığı, 3 aydır doktora götürülmediği ortaya çıkmıştı. Sözde ‘f.tö’ soruşturmaları kapsamında tutuklananlardan Tacettin Toprak, Kemal Bilici, Muzaffer Özcengiz, Doç. Dr. Ahmet Turhan Özcerit, polis memuru Kadir Eyce gibi 100’e yakın vatandaş cezaevindeki ihmaller nedeniyle hayatını kaybetti.
KAPASİTE SÜREKLİ ARTIYOR!
Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre Temmuz 2019 itibariyle toplam 353 ceza infaz kurumunda yaklaşık 265 bin tutuklu ve hükümlü bulunuyordu. Rakam bugün 270 bine dayandı. Aynı tarihte toplam kapasite ise yaklaşık 219 bindi. Ancak kapasite 6 ayda 233 bine çıkmış! Bu rakamları bile dikkate alsanız kapasite fazlası tutuklu/mahkum sayısı 37 bin!
Ancak kapasite gerçekten 233 bin mi? 2010 yılında cezaevlerinin toplam kapasitesi 75 bin civarındaydı. 2010’dan 2019’a kadar Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre 123 yeni cezaevi açıldı. Toplam kapasiteleri ise 110-120 bin civarında. Ancak bakanlık, yeni cezaevleriyle birlikte toplam kapasitenin 233 bine kadar çıkarıldığını söylüyor!
1 KİŞİLİK ODALARDA 5 RANZA!
Cezaevlerinin 190-200 binlerde olması gereken kapasitesi özellikle son 3 yılda 1 kişilik odalara 5 ranza konularak 233 bine çıkarıldı. Bugün Silivri başta olmak üzere birçok cezaevinde 5-6 kişilik koğuşlarda 35-40 kişi gayri insani şartlarda kalıyor. Esasında kapasite fazlası tutuklu/hükümlü sayısı 60 binin bile üzerinde…
[İlker Doğan] 7.2.2020 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
