Şahin Alpay ‘yeni dünya görüşünü’ yazdı

Silivri Cezaevi’nde çıktıktan sonra eşini kaybeden 76 yaşındaki gazeteci-yazar Şahin Alpay bu süreçte yaşadıklarını ve değişin hayata bakış felsefesini kaleme aldı.

Yazısında yeni dünya görüşünü açıklayan Alpay, “Ne kadar yaşayacağımızı, ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz. O hâlde dünde ya da yarında değil bugünde, şu anda yaşamayı akıl edin” ifadelerini kullandı.

Alpay yazısının sonunda, “Anlayacağınız, şu günlerde benim büyük derdim, cezaevlerinde çürüyen binlerce suçsuz günahsız insanların verdiği üzüntü, sıkıntı, iç daralması… Küçük derdim, atın ölümü arpadan olabilir ama aptalca şu koronadan gitmeyeyim; tekrar Silivri’ye tıkılmayayım; aklanayım, pasaportumu alayım, Stockholm’e, Londra’ya, Karadağ’a, Kavala’ya gideyim… Göremediğim yerleri göreyim, yapamadığım şeyleri yapayım…” ifadelerini kullandı.

İşte P24blog.org’da yayınlanan Şahin Alpay’ın o yazısı;

Yeni dünya görüşüm
Ne kadar yaşayacağımızı, ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz. O hâlde dünde ya da yarında değil bugünde, şu anda yaşamayı akıl edin

Silivri’den çıktıktan, ardından Fatma’nın kaybıyla yaşadığım travma ve başıma gelen acı ve tatlı bir yığın şeyden sonra, hayatımın şu son evresinde belki de son paradigma (dünyayı algılama merceği) değişimini yaşıyorum. Okurlarım bilir, ben birkaç kez paradigma değiştirdim; dönekliğimle övünürüm; yanlış olduğu anlaşılana yanlış demeyi erdem sayarım.

Niye paradigma değişimi yaşıyorum? Bunun hâlâ (az bir ihtimalle de olsa) Silivri’ye dönebileceğim endişesiyle ilgili olduğunu sanmıyorum. Aslında Silivri o kadar da kötü bir tecrübe değildi; hayat muhasebesini teşvik etti. (Ömer, Fatma’ya “Silivri iyi gelir” demiyor muydu?) Ama oradan hoşlandığımı da hiç söyleyemem. Doğrusu Ahmet’i anlamakta biraz güçlük çekiyorum; Mümtazer’i, Mustafa’yı, Osman’ı çok iyi anlıyorum. Yeni dünya görüşümde belki yaş icabı geçirmekte olduğum biyolojik ve ruhsal değişimlerin de etkisi var. Ama esas neden, olan biten üzerine düşününce vardığım sonuçlar. Her neyse, zihnimde paradigma (genel teori) değişikliği yaşadığım bir vakıa. Değişimin ana belirleyicilerini şu noktalarda toplayabilirim:

1- İnsanlığı ve içinde yaşadığım toplumu, topluluklar (sınıf, halk, millet, etnik grup, din, ümmet, mezhep, vs. vs.) temelinde anlamaya çalışmayı artık beyhude olarak görüyorum. Nihayet dank ettim ki bütün bu kategoriler bireylerden oluşuyor ve temel aktör birey. (Demek ki liberalliğim de yüzeyselmiş; temel aktörün birey olduğunu biliyorum sanıyormuşum ama bilmiyormuşum). Muhakkak ki toplulukların hepsi de birer aktör, ama en temelde birey var. Onun için ne ekonomi, ne sosyoloji, ne siyaset bilimi, ne şu ne bu, belki psikoloji esas bilme aracı. Artık bana öyle geliyor.

2- Silivri’ye kadar inanıyordum ki (nasıl yapabildim?) insanlar, bireyler iyi ya da renksiz doğarlar, onları toplum (kendi –değişen- değerlerine göre) iyi veya kötü yapar. Artık öyle düşünmüyorum. Doğuştan, genlerinden iyi ve kötü olanlar olabilir. İnsanın insanın kurdu olduğu bir gerçek. Uygarlık dediğimiz şey de esas olarak bunu (kurtluğu) denetim altına alma uğraşı, ama bir türlü yerleşemiyor. İki adım ileri, bir adım geri; ya da bir adım ileri iki adım geri gidiyoruz.

3- Tarihi “son kertede” bireyler yapıyor; hepsinden önce de bireylere yön veren fikirleri üreten bireyler. Locke, Rousseau, Marx, Popper ve diğerleri olmadan bugün içinde yaşadığımız dünya anlaşılabilir mi? Ya o fikirleri uygulayanlar olmadan? Lincoln olmasa ABD olur muydu? Obama’nın ABD’si ile Trump’ın ABD’si aynı şey midir? Churchill olmasaydı Britanya olur muydu? Tony Blair I ile II arasındaki farkı bir düşünün. Fransa, Robespierre gibi bir “çatlak”sız anlaşılabilir mi? Alman tarihinden Hitler ile Merkel’i çıkarabilir misiniz? Bu kişiler koca Almanya’yı birbirinin zıddı kılmadılar mı? Franco’suz, Kral I. Juan Carlos olmadan İspanya anlaşılabilir mi? Michelangelo ve Rafael’siz; Stefania Sandrelli ve Monica Bellucci’siz İtalya olur mu? I. (Deli, Büyük) Petro, Lenin, Stalin, Gorbaçov, Putin olmadan Rusya olur muydu? Ya Maosuz, Dengsiz Çin?.. Bize gelirsek: Fatih ve Kanuni olmasaydı Osmanlı olur muydu? II. Abdülhamit ve Mustafa Kemal’siz Türkiye’den söz edilebilir mi? Atatürk bize (muhakkak ki istemeden) Erdoğan’ı hediye etmedi mi? Bu kadar örnek ne demek istediğime yetiyor olmalı…

4- Şimdilerde çok şey öğrendiğim bir arkadaşım, Stephen Jenkinson adında bir Newage filozofu dikkatime getirdi. (Sonunda buna pişman oldu ya… o başka.) Jenkinson’dan benim anladığım şu: Genç, orta yaşlı ve yaşlı / çok sağlıklı, az sağlıklı ve sağlıksız olarak hepimizin ortak olduğu bir gerçek var: Ne kadar yaşayacağımızı, ne zaman, ne şekilde öleceğimizi bilmiyoruz, bilemeyiz. O hâlde dünde ya da yarında değil bugünde, şu anda yaşamayı akıl edin… Jenkinson’a gelinceye kadar tabii ki Ömer Hayyam var: “Hayat bir mucize, hayata bir kez geliyorsun, tadını çıkar!” demiyor mu büyük düşünür? Ve pratik filozof dostum Nuri ha bire kafama vurmuyor mu: Oğlum artık geçmiş için keşke demek, gelecekten kuşku duymak yok!

5- Evet, insan herhangi bir davaya (bir şeyi keşfetmek, bir şeyi icat etmek, bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeyi / kişiyi sevmek, vs.) inanmadan yaşayamıyor. Ne var ki, insan yaşadıkça görüyor ki, zamanla her şey değişiyor, dün doğru görünen bugün farklı görünebiliyor. Dolayısıyla yanlış çıkabilecek toptan çözümler yerine, düzeltilebilecek kısmi çözümler daha mantıklı değil mi? Herhangi bir dava, hele siyasi bir dava uğruna büyük sıkıntılar, eziyetler çekmeye; bu uğurda yıllarını sürgünlerde, zindanlarda geçirmeye ya da can vermeye değer mi? Bunu tercih etmiş olan yakın arkadaşlarıma olanca saygımla, o yollardan geçmiş biri olarak da, bunu soruyorum bugün kendi kendime. İster bunu saygı duyulacak bir soru olarak görün, ister görmeyin; kabul edin ki böyle bir soru var ortada: Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya ve daha nice arkadaşımın benimsedikleri dava uğruna canlarını vermelerine değdi mi? Şu ülkenin, şu dünyanın geldiği yere bir bakın!!! Hayatta kalsalar farklı düşünmeyecek miydiler? Hunharca öldürülen büyük yazarımız Sabahattin Ali’ye yazık olmadı mı? “Sen yanmasan, ben yanmasam…” deyip yıllarca zindanlarda çürümüş, çok sevdiği ülkesinden sürgün yaşayıp yaban ellere gömülmüş büyük şairimiz Nazım Hikmet’e içim yanmasın mı? Evet, toplumu, dünyayı daha adil, daha özgür kılmak soylu davalar, ama insan aynı zamanda kendi yaşamının değerini de bilmemeli mi? Naçiz tecrübelerimden çıkardığım sonuç şu: inançlar / görüşler konusunda temkinli olmakta, kuşku duymakta yarar var. Erdemli atasözü de “yoğurdu üfleyerek yeyin” demiyor mu?

6- Gelecek belirsiz. Hayatımda duyduğum en büyük, en yıkıcı palavra tarihin kanunları olduğu ve toplumların önceden belirli bir geleceğe doğru ilerledikleri palavrasıydı. Kendimi bu palavranın kurbanları arasında gördüğüme daha önceki bir yazımda değinmiştim. Önce komünist olarak sınıfsız toplumun, sonra da liberal olarak hür ve eşit bireyler toplumunun kaçınılmaz olduğu gibi bir saçmalığa maalesef inandım. Artık inanmıyorum. Tahmin edeceğiniz gibi çevremde hâlâ bu tür ya da benzer saçmalıklara inananlar, yakınlarım var. Bunlara göre, dünya da Türkiye de iyiye gidecek, gitti, gidiyor… Devamlı umut pompalıyorlar. Biri bana (abartmıyorum) tam olarak dedi ki, “Yaz tahtaya: Ocak ayında bu ülkede ezan artık böyle dayak atar gibi okunmayacak!…” İnşallah haklıdır hepsi. Ben hep geleceği okumakta başarısız kaldığımdan olacak, onların (cennet kapının arkasında) iyimserliğine kanamıyorum. Bakın kapı komşumuz Putin ne yaptı? 2036’ya kadar Rusları ihya (!) etmeye devam edecek. Reyiz niye yapamasın? Bir arkadaşım diyor ki: Z kuşağı! Z kuşağı nedir onu da pek bilmiyorum, ama ona daha çok zaman olduğunu biliyorum en azından.

Anlayacağınız, şu günlerde benim büyük derdim, cezaevlerinde çürüyen binlerce suçsuz günahsız insanların verdiği üzüntü, sıkıntı, iç daralması… Küçük derdim, atın ölümü arpadan olabilir ama aptalca şu koronadan gitmeyeyim; tekrar Silivri’ye tıkılmayayım; aklanayım, pasaportumu alayım, Stockholm’e, Londra’ya, Karadağ’a, Kavala’ya gideyim… Göremediğim yerleri göreyim, yapamadığım şeyleri yapayım…

Fatma hayatta olsaydı, bana hayli kızacak ama sonunda aklın başına geldi deyip memnun olacaktı. Bir yakın dostum ise bana çok öfkeleniyor, kafayı yemek üzere olduğumdan şüpheleniyor. Hâlâ beni aslında her şeyin iyiye gittiğine inandırmaya çabalıyor. (Ortaçağ’la bugünkü dünya aynı mıymış, mesela… İyi de bugün insanlığın karşı karşıya olduğu tehlikeler o günden çok daha büyük değil mi?) Ben de diyorum ki, yahu sen ifade özgürlüğüne inanmıyor musun? Herkes düşündüğünü söylerse belki birlikte, ortak çabamızla gerçeğe ulaşabiliriz demiyor muyduk? Ben yanılıyor olabileceğimi kabul ediyorum, sen niye etmiyorsun?

Yazının kaynağı için tıklayın

[TR724] 19.7.2020

Erdoğan başkan, Başakşehir şampiyon! [Hasan Cücük]

Süper Lig 2019-20 sezonunun şampiyonu belli oldu. Okan Buruk yönetimindeki Başakşehir tarihinde ilk, lig tarihimizde ise şampiyonluk gören 6. ekip oldu. Bir zamanlar İstanbul’un üç büyüğü Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş arasında gidip gelen şampiyonluk ilk kez İstanbul dışına Trabzonspor’la çıkmıştı. Karadeniz ekibinden sonra Bursaspor ligimizde şampiyonluk gören 5. takım olmuştu. Şimdi listeye Başakşehir de eklendi.

Başakşehir’in şampiyonluğunda rakiplerinin de büyük katkısı oldu. Trabzonspor ‘dere geçerken’ teknik adam değiştirerek, Fenerbahçe yanlış transfer ve hoca tercihine devam ederek, Beşiktaş ‘küçük takımın büyük hocası’ Abdullah Avcı’ya takımı emanet ederek, Galatasaray ise Falcao sevdasına kapılıp, transferde hata yaparak şampiyonluğu Başakşehir’e ikram ettiler. Özellikle Trabzonspor, 36 yıllık bir hasreti sonlandırmaya bu kadar yaklaşmışken, yönetimin amatörlüğü sayesinde ‘o sene bu sene’ olmadı.

Elbette Başakşehir’in başarısını küçümsemek mümkün değil. Okan Buruk, Akhisar ve Rizespor’da yakaladığı istikrarı Başakşehir’de de devam ettirdi. Elindeki oyuncu kapasitesini sonuna kadar kullandı. Sadece Süper Lig’de değil Avrupa arenasında da başarılı bir performans ortaya koydu. Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor’un Avrupa’da tel tel döküldüğü sezonda gruptan çıkıp, çeyrek finale bir adımını atan ekip oldu. Oyuncuların ve teknik patron Okan Buruk’un hakkını teslim edip ‘ama’ diye başlayan cümlelere geçelim.

Öncelikle Başakşehir diye bir takım yoktu. İstanbul Büyükşehir Belediyespor (İBB) olarak tanıdık biz onu yıllarca. 1990 yılında dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Nurettin Sözen tarafından kuruldu. 2014 yılına kadar İBB adıyla mücadele etti. 1994’de Recep Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığıyla başlayan süreçte İBB yavaş yavaş kimlik değiştirdi. Belediyeye ait şirketlerin sponsor tercihi doğal olarak İBB oldu. 2014 yılında Cihat Arslan yönetiminde Süper Lig’e çıkan İBB, Büyükşehir Belediyesi’nin futbol şubesini ayırma kararının ardından adını İstanbul Başakşehir FK olarak değiştirdi. Başakşehir’in evrimi böylece tamamlanmış oldu. İsim değiştiren kulüp maçlarını Başakşehir bölgesinde inşa edilen Fatih Terim Stadı’nda oynamaya başladı. Kulüp başkanlığını AKP’den siyaset yapan, Emine Erdoğan’ın yakın akrabası Göksel Gümüşdağ’ın yaptığı Başakşehir FK’ya para muslukları sonuna kadar açıldı.

Büyükşehir Belediye başkanlığı geçen yıl el değiştirene kadar, tüm imkanlar Başakşehir’e sunuldu. Kulüp başkanı Gümüşdağ aynı zamanda Büyükşehir Belediye başkanvekiliydi.  Deco-Vita, Medipol, 3. İstanbul, THY, Doğa, Ziraat Katılım, İntercity, Macron, Fakir, İntermega Güvenlik, Kalyon, Sırma, Turex, Nef, Vodafone, Sunny, Kiğılı, Denizbank, Burger King, Başakşehir’in sponsorları arasındaydı. Kulübün isim sponsoru olan Medipol, yıllarca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın ortaklarından olduğu ileri sürülen Medipol Hastaneleri’nin sahibi Sağlık Bakanı Fahrettin Koca. Başakşehir’in forma sırt sponsoru olan “3. İstanbul” ise AKP’li Başakşehir Belediyesi’nin “ASAF iş ortaklığıyla” birlikte hazırlığı konut projesinin adıydı. Diğer tüm firmalar ya belediyenin şirketi ya da sahipleri iktidarın emrindeki isimlerindi. Haziran 2019’da AKP belediyeyi kaybedince, Başakşehir’in sponsorlarında değişim oldu. Belediyenin muslukları kısılınca, iktidarın kontrolündeki firmalar Başakşehir formasında arz-ı endam etti.

Süper Lig’de mücadele eden 18 takım arasında en az seyirci ortalamasına sahip iki ekipten biri olan Başakşehir, ortalama 3 bin kişi önünde maçlarını oynuyor. Tribünde seyirci fakiri olduğu gibi, Kasımpaşa ile birlikte Türkiye genelinde en az taraftarı olan takım. Peki bu takım, Adebayor, Robinho, Arda Turan, Elia, Clichy, Demba Ba ve Enzo Crivelli gibi isimleri nasıl transfer eder? Cevabı sponsorlarda! Başakşehir’in yaşaması için sponsorlar olmazsa olmaz. Bunun yolu da iktidardan geçiyor. İstanbul’da seçimleri kaybedince nasıl belediyeye ait firmalardan para musluğu kesildiyse, AKP iktidarı kaybettiğinde Başakşehir sponsor bulmakta zorlanacak veya cuzi ücretlere bulacak.

‘Tek Adam’ iktidarının hakim olduğu Türkiye’de Reis’in yazlık, kışlık sarayı, kabinesi, partisi olacakta futbol kulübü eksik mi kalacaktı? Tabiki hayır. Başakşehir’le gösteri maçına çıkan Reis, geçen yıl açık açık şampiyonluk yarışında Galatasaray’a karşı Başakşehir’e destek istemişti. Bu yıl açıktan istemedi ama bir televizyon kanalindaki alt yazıya müdahale eden Reis’in besleyip, büyüttüğü kulübü için suskun kalması mümkün değil.

Bursaspor, şampiyonluk yaşayıp da lig düşen ilk takım olmuştu. Yazıyı bir kehanetle bitirelim; Başakşehir AKP’nn iktidarı kaybetmesiyle şampiyonluk yaşayıpta iflas eden ilk kulüp olacak. Tabi, ‘yeni yavru vatan’ Katar’dan bir zengin gelip, kulübü satın almazsa!

[Hasan Cücük] 19.7.2020 [TR724]

Hz. Muhammed’in insanlığı; Bir hıristiyan görüşü [Ahmet Kurucan]

Twitter’da çoktan beri kendisini takip ediyordum. Öncelikle Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinin ortak öğretilerini paylaşan mesajlarımı dikkatimi çekiyordu. Sonra İslam’ı tanımayı, öğrenmeyi, bilmeyi amatör manada bir ilgi alanı olmaktan çıkartıp profesyonel bir meslek olarak seçmesi ve kamuoyu ile yaptığı paylaşımlarda objektifliğini koruması dikkatimi çeken ikinci unsurdu. YouTube’ta yer alan bazı konuşmalarını izledim, kitap ve makalelerine kuşbakışı göz gezdirdim, bir Hıristiyan olmasına rağmen İslam hakkındaki objektifliğini koruduğu kanaatim pekişti. Sömürge dönemlerinin İslam’a ön yargı ile yaklaşan ve bu yaklaşımlarını yazdıkları makale ve kitaplarında paylaşan bazı oryantalistlerden çok farklı bir yerde durduğunu gördüm. Hatta bu önyargılarını düşmanlık boyutuna taşıyan sözde ilim adamları ile mukayese dahi kabul etmez yazarın durduğu yer.

Kimden bahsediyorsunuz diyeceksiniz. Craig Considine’den. Blue Dome yayınları arasında bir kitabı yayınlandı. Kitabın adı “The Humanity of Muhammad.” Literal ve lafzi bir tercüme yapacak olursak “Muhammed’in İnsanlığı” demek. Bir de alt başlığı var kitabın: “A Christian View/Bir Hıristiyan Görüşü.”  Hem kitap adı hem de alt başlık bana göre özenle seçilmiş.

Kitabın adı muhtevası ile birebir uyum içinde. Zira incelenen konuların hepsinde de vurgu Hz. Muhammed’in (sas) insanlığına yönelik. Bir fikir vermesi açısından konu başlıklarını hemen yazayım; Dini Çoğulculuk, Vatandaşlığa Dayalı Devlet İnşası, Irkçılık Karşıtlığı, İlim Arayışı,  Kadın Hakları, Altın Kural ve Hakikatin Ruhu. Bu başlıklar altında incelediği konularda aktardığı bilgiler, o bilgilerin kaynakları itibariyle sıhhati, İslami gelenekte ulemanın yapmış olduğu yorumlar ve hepsinden önemlisi Kitab-ı Mukaddes’ten yaptığı birebir alıntılar ile onların Hıristiyanlar tarafından tarih sahnesindeki uygulamalarını mukayeseli olarak sunması kitabı orijinal kılan özellikler arasında. İlim Arayışı adlı dördüncü bölümü bu gözle dikkatlice okumanızı tavsiye ederim.

Alt başlık da bana göre özenle seçilmiş. “Hıristiyanlığa göre” ya da “Hıristiyanlığın veya Hıristiyanların bakış açısına göre” denilmemiş mesela. Bana bu başlığı özenle seçilmiş dedirten unsuru tahmin etmiş olmanız lazım. Bizim dünyada bazı akademik çevreler hariç böyle bir yaklaşım yok. Peynir-ekmek yeme kolaylığı içinde “Kur’an’a göre; İslam’a göre, Müslümanlara göre” diyebiliyor bizim insanımız. Aslında “maalesef” demenin tam yeri. Evet, maalesef diyebiliyor ve şahsi düşüncelerini, üretmiş olduğu bilgileri, beşerî içtihatlarını Kur’an’a, İslam’a, Müslümanlara yamayabiliyor. Halbuki bu türlü genellemeler her şeyden önce yalandır, iftiradır, ithamdır, iddiadır demeyeceğim ama vakıaya mutabık değildir ve yanlıştır. Bu bir. İkincisi bu yaklaşımlar tabana indiği zaman mecazın hakikat kabul edilmesi misali hakikat kabul edilebiliyor. Gerçek ve gerçeğin ta kendisi zannediliyor. Bu açıdan “Bir Hıristiyan Görüşü” denilerek genellemeye kat’i surette müsait olmayan bir alt başlık yazarın dile getirdiği düşüncelerin kendi görüşü olduğu vurgusunu baştan pekiştiriyor.

Yazar neden İslam’a ilgi duydu? Anlattığına göre 16 yaşında lise talebesi iken şahit olduğu 11 Eylül hadisesi ve sonrası gelişmeleri dikkatle takip etmiş. Bush Yönetimi’nin Irak ve Afganistan’a savaş açması. El-Kaide ve Taliban terörünün alıp başını gitmesi. İspanya, Londra saldırıları. Sadece bunlar mı? Elbette değil. Dünyanın değişik yerlerinde el-Kaide imzasını taşıyan daha nice hadiseler.  İster Fukuyama gibi “tarihin sonu” ister Huntington gibi “medeniyetler çatışması “deyin, dünya 11 Eylül öncesinden çok farklı bir zemine taşınmış. İşte bütün bu gelişmeleri takip eden Considine 2006 yılında akademik alanda konu seçimi yapacağı zaman meşhur “Why do they hate us?” yani “Müslümanlar bizden neden nefret ediyorlar?” sorusu onun için yönlendirici olmuş. Devamı var ama ben bu kadarla yetiniyorum. Devamını ilgi duyanlar kitabın giriş bölümünden yazarın kendi kaleminden okuyabilir.

Bir itirafım olacak burada sizlere. Kitabı okurken hayıflandığım ve defalarca “yuh olsun bana!” dediğim yerler oldu. 1980 yılından beri yaptığım İlahiyat alanındaki okumalar, 2000 yılından beri Amerika’da işin pratiğini yaşıyor olmama rağmen “nasıl ben bunu görmedim?” diyerek kendimi sigaya çektiğim yerlerdi buralar. Bir tanesini paylaşayım. Dini çoğulculuk bölümünde Necran’dan Medine’ye gelen bir heyetin Allah Resulü ile yaptığı dini ve diplomatik müzakereler anlatılıyor. Rivayetlere göre içinde yüksek seviyede din adamları ve sayıları sınırlı da olsa devlet adamlarının da bulunduğu 60 kişilik bir heyet söz konusu olan. Bir haftaya yakın kalıyorlar Medine’de. Diplomatik münasebetler bir kenara Allah inancını merkeze koyan teolojik tartışmalar yaşanıyor Allah Resulü ile Hıristiyan din adamları arasında. Tefsir, siyer, hadis, fıkıh, kelam kitaplarının hemen hepsinde yer alan bu hadiseyi ben defalarca okudum. Al-i İmran suresinin hemen başında yer alan muhkem-müteşabihat meselelerine değindiği ayetin Necran Hristiyanları ile yapılan müzakereler sonucu nazil olduğunu da biliyorum.

Ama ben hiçbir zaman Craig Considine’nin baktığı perspektiften bu olaya bakmamışım. Konunun sadece bir tek noktasına odaklanmış, diğer vechelerini görmemişim. Hayıflandığım dediğim yer de burası. Odaklandığım nokta, Efendimizin (sas) Necran Hıristiyanlarına ibadetlerini yapması için Mescid-i Nebi’yi açması, “ayininizi burada yapabilirsiniz” demesi. Yani göstermiş olduğu dini hoşgörü. Önemsiz mi bu mesele? Elbette değil. Çok önemli, hatta hadisenin nirengi noktalarından biri. İsterseniz kendimizi test edelim ve şu soruyu soralım: “biz bugün Mescid-i Nebi’yi aynı şartlar söz konusu olsa Hıristiyanlara ayinlerini yapmaları için açar mıyız?” Bırakın Mescid-i Nebi’yi “Sultan Ahmet Camisinde ibadetlerinizi yapabilirsiniz” der miyiz? İsterseniz şunu da sorabilirim, “bir köy camisini ya da mahalle mescidi de olur” deseler, ne deriz?

Geriye döneyim. Mescid-i Nebi de ibadetlerine izin verilmesi elbette önemli ama söz konusu teolojik tartışmanın başka boyutları da var. Yazar bunu Profesör Diana Eck’in dini çoğulculuğu tarif ederken ifade ettiği 4 maddeye referansla inceliyor. Bu maddelere göre dini çoğulculuk:

1- Sadece inanç çeşitliliklerinin mevcudiyetini kabul değil, birbirleri arasında aktif münasebetin de kurulmasıdır;

2- “Öteki” dini grupların inançları ve amellerini araştırma ve anlamaya çalışmaktır;

3- Kendi inançlarımıza bağlı kalarak, hatta farklılıklarımızı da birbiriyle konuşturarak, buluşmaktır;

4- Anlaşamasak da diyalog yapmaktır ve diyalogda sebat etmektir.

Gördüğünüz gibi farklı bir bakış açısı aynı hadiseden ne türlü sonuçlar çıkartıyor?  Yazar, mescidin Hıristiyanlara ibadet etmeleri için açılmasının ötesinde dini çoğulculukla yüzleşme ve bunu kabullenme, başka dinlerin teolojik öğretilerini ve geleneklerini teorik ve pratik olarak anlama ve gözlemleme, anlaşamamakta anlaşmakla beraber karşılıklı diyaloğu daha ileri seviyelere taşıma gibi boyutlarını nazara veriyor.

Yanlış anlaşılmasın, “hayıflanıyorum, itiraf ediyorum” derken hiç kimseyi suçlamıyorum, kendimi suçluyorum. Yoksa siyer, tefsir, hadis, fıkıh kitaplarında bu tasnif içinde olmasa da farklı formlarla satır aralarında veya muhtevanın mantukunda gizli bir şekilde anlatılıyor bunlar ama ben bir tek noktaya odaklanmış ve diğerlerini görmemişim.

Her bir bölüm için bu tür bir özet ve ardından değerlendirmelerde bulunabilirim. Takdir edersiniz ki bu yaklaşım doğru değil. Önemli olan kitabı nazara verip insanların okumasını ve kendi değerlendirmelerini kendilerinin yapmasını sağlamaktır. Bu yazı ile bunu yapabildiysem kendimi mutlu sayarım. Kitabın yazarı Craig Considine’a ve Blue Dome yayınevi yetkililerine böylesi bir kitabı düşünce dünyamıza kazandırdıkları için teşekkür ederim.

İngilizce olarak kaleme alınmış kitabın Türkçe tanıtımı neden diyebilirsiniz? Hem haksız hem de haklısınız. Haksızsınız; çünkü Türkçe ve İngilizce her iki dile de vakıf olan insanımız dünya genelinde büyük bir yekûn teşkil ediyor. Haklısınız; zira bu sitenin okuyucuları arasında sadece Türkçe bilenler daha fazla. Olsun, kitaba dikkati çekmiş oldum. Kim bilir belki Türkçe tercümesini de yayınlarlar.

[Ahmet Kurucan] 19.7.2020 [TR724]

Marmaris balonunu patlatan AKP’li [Bülent Korucu]

15 Temmuz’un esrarını koruyan noktalarından biri de o gece Marmaris’te yaşananlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a suikast yapmak için gittiği öne sürülen ve bu gerekçeyle ceza alan askerlerin yaşadıkları ve onlara izafe edilen suçlar. Üzerinden dört koca yıl geçmesine rağmen çelişkiler yığın halinde önümüzde duruyor.

En büyük soru işareti timin Marmaris’e gelme saati. Erdoğan ilk günden itibaren “Marmaris’te 15 dakika daha kalsaydım öldürülecektim” diyor. Taraftarlarının mistik abartılarla örgülediği bir kahramanlık hikayesine Erdoğan’ın ihtiyacı vardı. Ancak bir çok konuda olduğu gibi rivayetlerle gerçekler birbirine uymuyor.

Meclis ‘Fetö’ Araştırma Komisyonu ve mahkeme tutanaklarındaki tanık beyanlarına göre cumhurbaşkanı 00:15 ila 00:30 arasında Marmaris’ten ayrıldı. Bu noktada hiç bir ihtilaf yok. Yine pek çok tanık saat 01 civarlarında üç helikopterin geldiğini, baskın yaptığını ve sağa sola ateş ettiğini anlatıyor.

Tanıklardan biri o gece otelde Erdoğan’la görüşüp halkı sokağa çağırın talimatını ilk ağızdan alan AKP Muğla Milletvekili Nihat Öztürk. Sıcağı sıcağını verdiği röportajlarda yukarıdaki bilgiyi defalarca teyit etti. Şöyle diyor Öztürk: “Tayyip Beyi saat 00.15’te tahliye ettikten sonra önce Okluk Koyun’da kaldığını zannetmişler. Orada zaman kaybetmişler. Bizim oraya geldiklerinde, 45 dakika önce Tayyip Beyi göndermiştik. Ben ve beraberimdeki 2 bin kişi Marmaris’e vardığımız zaman otele baskın yaptılar. Cumhurbaşkanının ekibi oradaydı.”

Ahmet Nesin’in kamuoyu ile paylaştığı bazı soruşturma evrakları üzerinden devam edelim. Ambulans sürücüsü Kubilay Direksiz, 30 Ocak 2017 tarihli duruşmada müşteki ifadesinde şunları söylüyor: “Gece 01:00 gibi komuta merkezimizden telefon geldi. Turban Otel’de silahlı çatışma ve yaralılar olduğu ve acil gitmemiz gerektiği söylendi… doktor ve hemşire indi ben araçta beklemeye devam ettim; beklediğim yerde otelin giriş kapısında bir tane helikopter sabit şekilde havada bekliyordu.” Aynı duruşmada ambulanstaki nöbetçi doktor Sebahattin Barış Kurt da sürücü Direksiz’i doğrular şekilde konuştu.

Yargılanan ve mahkum olan askerlerle ilgili tutanaklarda ise ‘üç helikopterin Marmaris’e gitmek için Çiğli Üssün’den 02:15’te kalktıkları ve ilk helikopterin 03:03’te Marmaris’e vardığı’ yazıyor. Saat 01’de oteldeki kişileri yaralamaları için Marmaris’e ışınlanıp İzmir’e geri gelmeleri gerekiyor!

Marmaris’le ilgili karanlık noktalardan biri de şehit polislerden en azından birinin keskin nişancı atışı ile ölme ihtimali. Helikopterleri püskürtmek amacıyla bölgeye sevk edilen yerel polislerden birinin ifadesi bu açıdan oldukça önemli. Çetin Şahan 16 Temmuz 2016’da verdiği resmi ifadesinde “…siper aldık, ateşin geldiği yön, otel yönüne doğru sol tarafta bulunan Caprise otelinin çatı katından ve yanında bulunan ismini şu an hatırlamadığım otelin çatı katından seri ve devamlı olarak bize ateş ediliyordu.” diyor. Arkadaşı polis memuru Nedip Cengiz Eker’in şehit oluşuna tanıklık eden Şahan’ın asıl önemli sözleri şunlar: “Bulunduğum konum itibarıyla da karşı ateşin geldiği yönü, ne şekilde ateş edildiğini net olarak gördüm. Karşıdan yapılan atışlardan hiçbiri rastgele, gelişi güzel yapılmış atışlar değildir; gerek karşı tarafın yerleşimi, gerek aldıkları düzen, gerek atış şekilleri ile oldukça profesyonel ve planlıca düzenlenmiş bir saldırı olduğu net gerçektir. Yaralanan Nedip Cengiz Eker rastgele bir mermi ile yaralanmamıştır.”

Kendisinin de elinden yaralanmış olması keskin nişancı atışı ihtimalini güçlendiriyor. Söz konusu beyanlar, otellerin çatı katında tertibat alan keskin nişancıların varlığına işaret ediyor. Tıpkı onlarca tanık beyanına rağmen sonradan ‘şehir efsanesi’ diyerek örtbas edilen Boğaziçi Köprüsü’ndeki sniperler gibi. Tıpkı Jandarma Genel Komutanlığı önünde sanıkların silahlarıyla hayatını kaybetmediği kesinleştikten sonra peşine düşülmeyen 8 sivil şehit gibi. Saat 03:03’te gelen ve otelin yerini bile taksiciye soran timin kaşla göz arasında çatılara çıkıp oradan keskin nişancı atışı yapmaları imkansız. Zaten kimse de onlara böyle bir isnatta bulunmuyor. O halde çatıdan polislere ateş açan keskin nişancılar kimlerdi?

Olayın bundan sonraki hali daha karanlık zira gazi polis Çetin Şahan 19 Temmuz’da yani bu ifadeden sadece 3 gün sonra bir cinayete kurban gitti. Sabah 06’da işe gitmek için evinden çıkan Şahan, 5 kişilik bir Gürcü Çetenin saldırısına uğradı. Şahan’ı, boğazından bir ve karnından üç bıçak darbesinden sonra arabayla üç kere üzerinden geçerek katlettiler. Kayıtlara ‘otomobil gaspı’ olarak geçirildi. Oysa olayın hiç bir unsuru gaspa benzemiyordu. Otomobil hırsızları sürü halinde dolaşmaz. Ayrıca sahipsiz yüzlerce otomobil dururken içinde sürücüsü olan alelade bir otomobili çalmaları da mantıksız. Diyelim canları çekti, onu çalmak istediler. Neden üstüne bir de katil olmayı göze aldılar. Hırsızlık, gasp ve insan kaçakçılığı sabıkaları vardı ancak bu ilk cinayetleri. Boğaz ve karın boşluğu öldürmek kastıyla bıçaklamak için olabilecek en öncelikli yerler. Garanti olsun diye üç defa da otomobille üzerinden geçmişler. Şahan üç gün önce verdiği ifadenin bedelini canıyla ödemiş olabilir mi? Ne yazık ki diğerleri gibi bu sorunun da peşine düşülmedi.

15 Temmuz’la ilgili hangi dosyanın kapağını kaldırsanız tel tel döküldüğünü görürsünüz. Yazdıklarım Marmaris dosyasının küçük bir sayfası. MAK Timini saat 02:15’e kadar Çiğli de bekletip Erdoğan ayrıldıktan üç saat sonra gelecek şekilde gönderen iradeyi deşifre etmeden ne bu parçayı ne de 15 Temmuz’un tamamını çözebiliriz. Timin başındaki Tuğgeneral Gökhan Sönmezateş, ‘maske inince Kralıma karşı savaştığımı anladım. O sivil değil bir asker’ demişti duruşmada. Bu tarife uyan biri geliyor mu aklınıza!


[Bülent Korucu] 19.7.2020 [TR724]

‘Atatürk Havalimanı swap karşılığı Katarlılara satıldı’

Atatürk Havalimanı arazisinin swap anlaşması karşılığında Katarlılara satıldığı iddia edildi. İddiayı gündeme getiren Gazeteci Ali Tarakçı, havalimanının konut imarına açılarak Katarlılara teslim edileceğini öne sürdü.

BOLD – Gazeteci Tarakçı, Atatürk Havalimanı arazisinin swap anlaşması çerçevesinde 15 milyar dolar karşılığında Katarlılara satıldığını öne sürdü.

Youtube’da yayınlanan “SorguluYorum” adlı programda konuşan gazeteci Ali Tarakçı şunları söyledi:

“Başından beri iddia ediyorum, Katarlılar ile yapılan swap anlaşmasının başka bir amacı var. Kanal İstanbul üzerinden okumak gerekiyor. Dolar 6.8’de durmuşken siz 12 TL üzerinden anlaşmayı sağlamışsanız, ileride bunu ancak toprak alımı-satımı ile gerçekleştirebilirsiniz. 15 milyar doları 12 TL ile çarpın, göreceksiniz paranın büyüklüğünü. Bunu ancak İstanbul’da büyük bir arazi üzerinden yapabilirsiniz. Burası da Atatürk Havalimanı. Çünkü burası bir daha havalimanı yapılmayacak. Bu karar alındı. İktidar bu yüzden pistlerin bir kısmını kaldırdı. Büyük ihtimalle bu alanın üçte biri Millet Bahçesi olacak, kalanı da konut imarına açılacak ve Katarlılara verilecek.”

Gazeteci Celal Eren Çelik de sosyal medya hesabından Atatürk Havalimanı’nın Katarlılara satıldığı iddialarına katıldı. Çelik, “Ey AKP iktidarı,milleti Ayasofya ile meşgul ederken Atatürk Havalimanı’nı Katarlılara sattığınız doğru mu? Bana Katar’dan gelen bilgi bu şekilde… Soruyorum ve cevap bekliyorum…” dedi.

SAHRA HASTANESİ YAPILMIŞTI

AKP’li yandaş müteahhitlere yaptırılan İstanbul Havalimanının açılması üzerine Atatürk Havalimanı ticari uçuşlara kapatılmıştı. Erdoğan, havalimanı arazisine millet bahçesi yapılacağını açıklamıştı. Ancak koronavirüs salgınında havalimanı pistleri kazınarak, ihtiyaç olmamasına rağmen Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi yapıldı. Sahra hastanesinin, uçuşları engelleyecek şekilde inşa edilmesi dikkat çekmişti.

[Bold Medya] 19.7.2020

Korona semptomları altı kümeye ayrıldı

Yeni bir araştırma yeni tip Koronavirüs (Covid-19) belirtilerini 6 farklı kümeye böldü. Semptomların kümelenmesinin bir hastanın solunum cihazına ihtiyaç duyup duymayacağının belirlenmesinde etkili olacağı belirtildi.

The Guardian'da yer alan habere göre, medRxiv tarafından yayımlanan ve henüz hakem onayı almayan araştırmada ekibin geliştirdiği, yaklaşık 4 milyon kişi tarafından kullanılan uygulamadaki veriler incelendi. Araştırmacılar Covid-19 testi pozitif çıkan 1563 hastanın düzenli olarak durumlarına ilişkin yaptığı güncellemeleri inceledi. Hastaların 383'ü en az bir defa hastaneye gitti ve 107'si oksijen ya da solunum desteğine ihtiyaç duydu.

t24'te yer alan habere göre ise araştırma sonucunda belirlenen 6 semptom kümesi şöyle oldu:

Küme 1: Geçmeyen öksürük, kas ağrısı gibi genel olarak üst solunum yolu semptomları. Bu gruptakilerin yüzde 1,5'i solunum desteğine ihtiyaç duydu, yüzde 16'sı en az bir defa hastaneye gitti. En fazla görülen semptom kümesi bu oldu.

Küme 2: Küme 1'den daha sık görünen, ateşin de olduğu ve öğün atlamanın yaşandığı üst solunum yolu semptomları. Bu grup hastaların yüzde 4,4'ü solunum cihazına ihtiyaç duydu, yüzde 17,5'i en az bir defa hastaneye gitti.

Küme 3: İshal gibi mide-bağırsak semptomları ağırlıklı. Bu gruptaki hastaların yüzde 3,7'si daha sonra solunum desteğine ihtiyaç duydu. Hastaların yaklaşık yüzde 24'ü hastaneye gitti.

Küme 4: Ağır yorgunluk, geçmeyen göğüs ağrısı ve öksürük. Bu grubun yüzde 8,6'sı solunum desteğine ihtiyaç duydu, yüzde 23,6'sı en az bir defa hastaneye gitti.

Küme 5: Kafa karışıklığı, öğün atlama ve ağır yorgunluk. Bu gruptaki hastaların yüzde 9,9'u solunum desteğine ihtiyaç duydu. Hastaların yüzde 24,62'sı hastaneye gitti.

Küme 6: Kafa karışıklığı, yorgunluk, mide-bağırsak sorunlarının yanı sıra nefes darlığı ve göğüs ağrısı. Bu gruptaki hastaların yaklaşık yüzde 20'si solunum desteği aldı ve yüzde 45,5'i hastaneye gitti. Kümeler arasında en az görülen bu oldu.

Araştırmacılar, ilk iki kümenin 'orta ağırlıkta semptomlar' olduğunu belirtti. Semptom takibinin bir Covid-19 hastasının tedavi döneminde sağlık çalışanlarına yardımcı olabileceği belirtildi.

[Samanyolu Haber] 19.7.2020

AKİT'çiler yayına çağırıp tuzak kuruyor, bu kadıncağıza da tuzak kurdular'

Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul Melek Çetinkaya'nın tutuklanmasına tepki gösterdi.
Kuytul: 'AKİT'çiler yayına çağırıp tuzak kuruyor, bu kadıncağıza da tuzak kurdular'

Tutuklu Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya’nın Ankara’da tutuklanmasını değerlendiren Kuytul, kendisine ait Youtube kanalında yaptığı açıklamada "bana da aynısı yaptılar. Emniyette bize verilen yazıda, terör örgütü propagandası denildi. Mahkemede terör örgütü üyesi, dört tane terör örgütüne üye olmak gibi bir saçmalıkla karşılaştık. Bende mahkemede bunun aynısını hâkime söylemiştim. Hâkim Bey, bize verilen yazıda böyle bir iddia yoktu. Şimdi buraya geldik iddia değişti. Bu nasıl iş? demiştim. Bu bayanın bu gerekçe ile tutuklanması elbette bir zulümden ibarettir. Bu zulümde Akit TV’nin de payı var. Akit TV, gördüğüm kadarıyla muhalifleri bazen ekrana çıkartıp, onlara kumpas hazırlıyor. Daha evvel zannedersem Cihangir İslam Bey’e de programda böyle bir kumpas hazırlamışlardı ve Cihangir Bey programı terk edip çıkmıştı. Sonra Ahmet Davutoğlu’na aynı saygısızlık yapıldı. Daha başkalarına da yapıldı, şimdi ise bu kadına. Aslında programa değil tuzağa çağırıyorlar. Beni de çağırmışlardı, gitmedim. Bu kadına da bunu yapmışlar. Tuzak sorular, köşeye sıkıştırmalar ve basın yoluyla suç ve suçluyu övmek iddiasıyla… kimi övmüş?" diye konuştu.

"İNŞALLAH TUZAĞI HAZIRLAYANLARIN BAŞINA GELİR"

Kuytul, "Gülen’e “terörist” diyor musun, demiyor musun? gibi birtakım sorular. Onların istediği gibi cevap vermemiş, ondan dolayı da bu terörü övmek sayılmış. Melek Hanım da benim bildiğim kadarıyla ‘bilmiyorum, tanımıyorum’ demiş. Ben övdüğüne dair bir cümle okumadım ama niye televizyona çıkartıldığı meydanda? Demek ki böyle bir programa çıkaralım, ağızdan birkaç kelime, laf alalım, arkasından manşeti atalım, övdü, diyelim. Ondan sonra mahkemeye çıkarılsın ve tutuklansın. Planın, projenin bu olduğu açıkça meydanda.  Kadın kendi çocuğunun derdine düşmüş. Çocuk daha askeri okul talebesi ve gerek erler gerek askeri okul talebeleri bunlar suçlanamazlar, kanun var, bunlar komutanlarına itaat ederler. Buna rağmen çocuğa müebbet vermişler. Bu da bir anne, yüreği yanıyor. Bu kadın her gün eylem yapıyordu. Bütün mesele bundan ibarettir. Sen misin eylem yapan, sen misin her gün gündem de olan ve Türkiye’de adalet yok diyen, çocuğum masumdu, yaşı daha 18-19, nasıl müebbet verirsiniz, nasıl bunu yaparsınız diyen, sen misin bunları diyen, sen misin her gün Ankara polisini uğraştıran? O zaman bizde sana böyle yaparız. Kumpas hazırlandı. Kadıncağızda her halde çıkarsam belki derdimi anlatırım, belki oğluma bir faydam olur, diye düşündü ama tuzağa düştü. Bu tuzağı hazırlayanların inşallah bir gün kendilerinin başına gelir. Çok insanın canını yakıyorlar. Şimdi güç ellerinde, istedikleri gibi at oynatıyorlar. Nasılsa bu devran bir gün değişir amma bu dünyada, mahkeme de hesap verirler amma ahirette Allah’ın mahkemesinde hesap verirler. "

[Samanyolu Haber] 19.7.2020

Soylu telefonu kapattı, Metiner arkasından saydırdı

AKP eski Milletvekili Mehmet Metiner'in sözlerine tepki göstererek canlı yayına bağlanan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Metiner'i azarlayarak cevap vermesine de müsaade etmeyerek telefonu kapattı. Metiner'se "biz çocuk muyuz ya" diyerek konuştu
Soylu telefonu kapattı, Metiner arkasından saydırdı

Hizmet Hareketi'ne hakaret üzerine kurulu bir TV yayınında  AKP'li Mehmet Metiner AKP'li mevcut siyasetçileri suçlamaya başlayınca yayına İçişleri Bakanı Süleyman Soylu bağlandı. Soylu iddialara cevap verirken Metiner'in konuşmak için müsaade istemesine tepki gösterdi ve "Ben müsaade falan etmiyorum. Siz söyleyeceğinizi söylediniz. Hayırlı akşamlar diliyorum" diyerek telefonu kapattı. Soylu'nun telefonu kapatmasına tepki gösteren Metiner "Biz onurumuzu sokakta bulmadık. Şamar oğlanı mıyız? 60 yaşındayız. Kimsenin bu şekilde bağlanıp bizi azarlamasına asla izin vermeyiz" dedi.

[Samanyolu Haber] 19.7.2020

GDO'lu pirinç skandalını haber yapan Baransu'ya 19.5 yıl hapis cezası

Mersin’de GDO’lu pirinç haberini yaptığı için polislerle birlikte hakkında dava açılan gazeteci Mehmet Baransu’ya 3 ayrı suçlamadan 19 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Tayyip Erdoğan’ın müdahil olduğu Mersin 2’nci Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada karar açıklandı.

Tutuklu bulunan Taraf gazetesi muhabiri Mehmet Baransu verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme ve iftira suçlarından beraat etti.

3 AYRI SUÇTAN CEZA

Aynı davada gizliliği ihlal suçundan 2 yıl, yasaklanan bilgileri açıklama suçundan 4 yıl, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 13 yıl 6 ay cezaya çarptırıldı. Baransu’nun 3 ayrı suçtan toplam 19 yıl 6 ay hapsine karar verildi.

NEDAMET GÖSTERMEDİĞİ…

Yargılama sürecindeki tutum ve davranışlarına göre pişmanlık emareleri göstermediği, mahkeme heyetine saygısız davrandığı, nedamet göstermediği, ileride bir daha suç işlemeyeceği yönünde mahkemede olumlu kanaat oluşmadığı gerekçeleriyle mahkeme, Baransu’nun cezalarında herhangi bir indirim ve erteleme yapılmamasına karar verdi.

Baransu, Balyoz Darbe Planını belgelerini haberleştirdiği için 13 Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden dava kapsamında 3 Mart 2015 yılından bu yana Silivri Cezaevinde bulunuyor.

[Samanyolu Haber] 19.7.2020

ABD'nin neden "corona Çin'de laboratuvardan kaçtı" dediği belli oldu

ABD'nin yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınının Çin'deki Vuhan Viroloji Enstitüsü'nden yayıldığı iddialarına ilişkin yeni bir gelişme yaşandı. ABD Dışişleri Bakanlığı, 2018'de konsolosluk çalışanlarının Vuhan Viroloji Enstitüsü’yle ilgili endişelerini belirttiği iç yazışmanın tamamını ilk kez resmen yayımladı. Yazışmada enstitüdeki teknisyenlerin yetkinliğine ilişkin endişeler yer aldı.

T24 sitesinin Washington Post'tan alıntıladığı habere göre, ABD Başkanı Donald Trump dâhil olmak üzere ABD'li yetkililerin Nisan ayından beri bahsettiği iç yazışmalar resmen yayımlandı. Nisan ayında Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası çerçevesinde ABD Dışişleri’ne dava açan The Washington Post, yazışmanın tamamen ortaya çıkmasını sağladı.

2018 yılında ABD'li yetkililerin yaptığı ziyaretin ardından yaptıkları gözlemlere yer verilen raporda, enstitüdeki teknisyenlerin yeterli eğitim almamış olduğu ve bir yüksek güvenlikli laboratuvarın işletilmesi için güvenlik önlemlerinin alınması gerektiği belirtildi.

ABD Başkanı Donald Trump, geçen ay yaptığı açıklamalarda virüsün Vuhan'daki laboratuvardan yayıldığına dair 'kanıtları' olduğunu savunmuştu. Öte yandan Dışişleri Bakanlığı'nın iç yazışmasını inceleyen Columbia Üniversitesi Enfeksiyon ve Bağışıklık Merkezi Direktörü Ian Lipkin, "Virüsün bilinçli ya da yanlışlıkla yayıldığına dair herhangi bir kanıt göremiyorum. Birini doğrudan yanlışlıkla virüs yaymakla suçlayamazsınız, kanıtlamanız gerekir" dedi.

ABD'li yetkililerin gözlemlerini aktardığı iç yazışmanın kayıtlara "hassas ama sınıflandırılmamış" anlamına gelen SBU damgası aldığı tespit edildi.

[Samanyolu Haber] 19.7.2020

Çarpıcı rapor: Virüsün yayılmasından Çin ve İran sorumlu

Macdonald-Laurier Enstitüsü ve Kanada Güvenlik Araştırma Grubu tarafından ortaklaşa hazırlanan bir raporda, Çin ve İran Covid-19'un yayılması konusunda sorumlu tutuldu.

Kanada'da hazırlanan “Covid-19 salgını ve gizlenmesinde otoriter rejimlerin sorumluluğunu araştırmak" başlıklı raporda, Çin ve İran'ın Coronavirusün (Covid-19) örtbas edilmesinden sorumlu tutulması gerektiği belirtildi.

TRT'nin haberine göre raporda, “Bu durum hala gelişmekle birlikte, hem Çin hem de İran rejimlerinin kritik ilk günlerinde salgının kanıtlarını gömdüğüne, halkın sağlık ve güvenliği pahasına güç veya istikrarı korumaya çalışmayı seçtiğine dair güçlü kanıtlar var. Bu iki ülke virüsle ilgili kasıtlı olarak eksik raporlama, uluslararası toplumdan ve kendi vatandaşlarından, gelen salgının kapsamını gizleme ve halk sağlığını korumak için bilgi açıklayanları susturma yoluna gittiler” ifadeleri kullanıldı.

‘ÇİN VE İRAN’DAN HESAP SORMAK İÇİN İZLENEBİLECEK YASAL YOLLAR…’

Raporda, Kanada ve diğer hükümetlerin Çin ve İran'dan hesap sormak için izleyebilecekleri yasal yollar olduğu belirtilerek iki ülkenin; Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) uluslararası sağlık düzenlemeleri, Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü ve Biyolojik Silahlar Konvansiyonu gibi uluslararası anlaşmalarda belirtilen uluslararası yasal yükümlülüklerini ihlal ettikleri savunuldu.

Raporda hükümetlerin Çin ve İran'ı cezalandırmak için BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, DSÖ Genel Direktörlüğü, Uluslararası Ceza Mahkemesi ve BM Güvenlik Konseyi gibi uluslararası kuruluşlara dava boyutunda başvurularda bulunmaları gerektiği kaydedildi.

[Samanyolu Haber] 19.7.2020

Kanal İstanbul’a oldukça yakın olan ve hülle yoluyla TOKİ’ye devredilen arazi imara açıldı.

Kanal İstanbul’a oldukça yakın olan ve hülle yoluyla TOKİ’ye devredilen arazi imara açıldı. İBB’nin CHP’li Belediye Meclis Üyesi Nadir Ataman, Sazlıbosna Köyü’nün ortak kullanımında olan 970 bin 330 metrekarelik mera arazisinin konut-ticaret alanına dönüştüğünü belirterek, “Kanal İstanbul ile Sazlıdere doğal olarak İstanbul Boğazı gibi görünecek ve şerefiyesi en yüksek yer olacak” dedi.

Kanal İstanbul'un çevresine kurulacak Yenişehir'in üç etap halinde askıya çıkarılan uygulama imar planları ile kanal güzergahındaki arazilerin imar durumu değiştirildi. Yapılan değişiklikler kanal güzergahında arazi sahibi olan tanınmış siyasilerin ve Katarlıların arazilerinde büyük rant yaratıldı. Rantı artan araziler içinde Arnavutköy'de çok dikkat çeken bir parsel daha bulunuyor.

KONUT-TİCARET ALANI İLAN EDİLDİ

970 bin 300 metrekarelik bu parsel daha önce Sazlıbosna Köyü'nün ortak malı olan mera olarak kullandığı araziydi. Arazi bir süre önce Maliye Hazinesi'ne sonra TOKİ'ye devredildi ve Kanal İstanbul planlarında da imara açılıp konut-ticaret alanı ilan edildi. Kanal İstanbul projesi için iptal edilen Sazlıdere Barajı'nın yanı başındaki arazi, Kanal İstanbul'a neredeyse ‘sıfır’ konumda.

TOKİ’DEN SONRA KİMİN ELİNE GEÇECEK?

Arazinin durumunu ortaya çıkaran CHP'li İBB Meclis Üyesi Nadir Ataman, “Köylünün ortak arazisini elinden almak için devlet resmen hülle yapıyor. Önce Maliye adına tescil edip sonra TOKİ'ye devrediyor. TOKİ'den sonra kimin eline geçecek takip edeceğiz. Kanal bahane, rant şahane” dedi.Arazinin konumuna dikkat çeken Ataman sözlerini şöyle sürdürdü: Kanal İstanbul ile Sazlıdere doğal olarak İstanbul Boğazı gibi görünecek ve şerefiyesi en yüksek yer olacak. Aslında tarım ve hayvancılık TOKİ eliyle yok ediliyor. Beton ve imar rantı her şeyin önüne geçiyor.

[Samanyolu Haber] 19.7.2020

Koronanın vatandaşa maliyetini açıklandı

Türk akademisyenler Uluslararası Para Fonu (IMF) için hazırladıkları çalışmada, salgının Türkiye’nin gayri safi yurt içi hasılasına (GSYH) yıllık maliyetinin yüzde 5.8 ile yüzde 11 olacağını belirterek, acil makro ekonomik ve yapısal reform çağrısında bulundular.

 Koç Üniversitesi öğretim üyeleri Dr. Cem Çakmaklı, Prof. Selva Demiralp, Dr. Sevcan Yeşiltaş ve Dr. Muhammed Ali Yıldırım ile Maryland Üniversitesi Ekonomi ve Finans Profesörü Şebnem Kalemli Özcan tarafından hazırlanan “Covid-19 ve Gelişmekte Olan Ülkeler: Uluslararası Üretim Ağları ve Sermayi Akışlarıyla Bir Salgın Modeli” adlı çalışmada, Covid-19'un gelişmekte olan ülkelere etkisi araştırıldı.Salgının en yoğun olduğu çeyrekte Türkiye'nin GSYH'sinde yüzde 17'ye varan oranda daralmaya yol açabileceğini tahmin ettiklerini vurgulayan akademisyenler, karantinadaki gecikme ve gevşemelerin ekonomiye maliyeti ağırlaştırdığına dikkat çektiler.

SHAKESPEARE'DEN ALINTI

William Shakespeare'in Hamlet tiradındaki “En iyi güvenlik korkuda yatar” sözlerini hatırlatan akademisyenler, “Rakamlar korkutucu olduğu halde bu prologdaki rahatlığa sığınarak, sadece ölüm oranlarını azaltmak için değil salgının ekonomik bedelini de minimize etmek için tedbirleri kaldırıyoruz” eleştirisine yer verdiler.

ÖNERİ SUNDULAR

Türkiye'nin bu yıl GSYH'nin yüzde 23'üne tekabül eden 169 milyar dolar dış borcunu ödemesinin, para politikası şeffaf olmadığı için dış kaynak bulunamadığından zor olacağı vurgulanan çalışmada, bir an önce makro ekonomik ve yapısal reformları içeren bir paket hazırlanması gerektiği belirtildi. Uluslararası kuruluşlardan fonlamanın politika paketi için iyi bir destek sinyali olacağı ve uluslararası piyasalarla olan finansal boşluğu kapatacağı belirtilen çalışmada, “Bu, pandemi sırasında karşılaşılan finansal zorlukların aşılmasına yardımcı olacaktır” denildi.   

[Samanyolu Haber] 19.7.2020

“140 binin üzerinde KHK’lı var, meydana çıkan bir avuç insan”

İhraç Öğretmen Nursel Tanrıverdi: Hukuksuzluğa karşı direnmemiz şart, 140 binin üzerinde KHK’lı var, örgütlü bir direniş sürdürmemiz gerekirken meydana çıkan bir avuç insan kaldık.

TUBA DEMİR   18 Temmuz 2020 KRONOS ÖZEL

15 Temmuz’un hemen ardından KHK ile ihraç edilen isimlerden biri Nursel Tanrıverdi. İhracının hem öncesinde hem sonrasında hep mücadele içinde bulunan ve parasız eğitimi savunduğu için defalarca gözaltına alınan, dayak yiyen, işkence gören bir öğretmen. İhraç edildikten sonra meydanlara çıkarak sesini duyurmaya çalışan Nursel Öğretmen ile mücadele sürecini konuştuk.

Nursel Tanrıverdi Ağrılı, 4 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu. Babası İstanbul Belediyesi’nde işçi olarak çalışmış, annesi ise ev hanımı. Nursel Öğretmen üniversiteyi kazanmadan önceki yıl çalışmaya başlıyor. Mersin Üniversitesini kazanınca da işi bırakıyor. Tabii üniversite hayatı boyunca başka işlerde çalışmaya devam ediyor. Yaz aylarında ve ara tatillerde sürekli çalışan Nursel Öğretmen, ailesinin maddi durumunun kendisini okutmak için yeterli olmadığını söylüyor. Sosyoloji okuyan Nursel Tanrıverdi Felsefe öğretmeni olmayı beklerken açık yok denilerek sınıf öğretmenliği formasyonu almak zorunda kalıyor. 2000 yılında mezun olan ve Ağrı’nın Eleşkirt ilçesine atanan Nursel Öğretmen orada 4 yıl görev yapıyor. Çok zor şartlarda öğretmenlik yaptığını söyleyen Nursel Öğretmen daha sonra İstanbul Kağıthane’ye atanıyor. Eleşkirt’i hiç aratmayacak zor koşullarla burada da karşılaşıyor.

HER ZAMAN HEDEFTE OLAN BİRİ İDİM

Nursel Öğretmen’in mücadelesi, ihraç edilişinin çok öncesine dayanıyor. 2013 yılında KESK’e düzenlenen baskında tutuklanıyor. 28 ilde eş zamanlı yapılan bir operasyonda 184 memur gözaltına alınıyor. 72 kişi tutuklanıyor. Eğitim-Sen İstanbul 3 Nolu Şube yöneticisi olan Nursel Tanrıverdi komplo bir iddianame ile tutuklandığını ve 11 ay hapis yattığını söylüyor. Anadolu’da tutuklu bulunan pek çok arkadaşı 4-5 ay sonra bırakılırken onlar hapis yatıyor. İstanbul ve İzmir illeri hariç diğer illerde bulunan kişiler beraat alıyor. Hapisten çıktıktan sonra işe iade ediliyor.

2015 yılında kamu emekçilerine çok yoğun baskılar yapıldığını dile getiren Nursel Tanrıverdi, Kağıthane’nin AKP’nin özel olarak seçtiği ve kale olarak gördüğü bir yer olduğunu söylüyor. Nursel Öğretmen ihraç edilişini ve bu süreçte neler yaşadığını şöyle anlatıyor.

YAŞAMADIĞIM BASKI KALMADI

“7 Şubat 2017’de 686 nolu KHK ile işten atıldım. 17 yıllık öğretmenim. Ben yıllarca sendika yöneticiliği yaptığım için tanınan bir öğretmendim. İhraç edilmeden önce 9 soruşturma geçirdim ve ihraç edildiğim 2017 yılına kadar yoğun bir şekilde mobing yaşadım. Neredeyse iki haftada bir müfettişin karşısındaydım. İhraç edildiğim 2017 Şubat’a kadar 1 yıl yoğun bir şekilde mobing yaşadım. Hatta ihraç edilmeden önce açılan soruşturmada ifade veremeden ihraç edilmiştim. Geri dönse bile ihraç edilsin ibaresiyle yüksek disiplin kuruluna gönderildim. İhraç iken müsteşarın karşısına sözlü ifadeye çağrılan tek kişiyim. Beraat ettim. Milli Eğitim Bakanlığı beraate itiraz etti, şu an dosyam istinafta, beraat bekliyoruz. Ama idari soruşturmadan 3 yıl kademe ilerleme ve durdurma cezası aldım. Yani yıllarca sendikal mücadele etmiş bir öğretmen olarak yaşamadığım baskı kalmadı diyebilirim. Halk için parasız bilimsel eğitimi her daim savundum.”

İLK DARBENİN BİZE VURULACAĞINI BİLİYORDUK

Nursel Öğretmen’in ihraç edilişi kendisi için sürpriz olmuyor. “Daha önce yaşadıklarını göz önünde bulundurarak, sıranın bize geleceğini biliyorduk.” diyor ve şöyle devam ediyor anlatmaya.

“1 Eylül’den itibaren ihraçlar başlamıştı ama açığa alınmalar daha öncesinde başlamıştı. Bir sendika kapatılmıştı. Bir sendikanın kapatılması, muhalif olan bizim sendikamızın da kapatılabileceğinin göstergesiydi. Bizler yıllarca aktif sendikal mücadele veren insanlardık. Bu yüzden ilk darbenin bize vurulucağını düşünmüştük. İhraç edilme sürecim ilginç bir süreçti. O listeleri bekliyorsunuz, çünkü her ay listeler yayımlanıyor, acaba listelerde ismim var mı diye herkes bekliyor. Ben ihracımı Whatsapp grubumdan öğrendim. İlk başta bir şaşkınlık yaşamadım ama ilerleyen süreçte içimdeki öfkenin giderek arttığını fark ettim. Bunun üzerine arkadaşlarla bir araya gelerek direnmek gerektiğini ifade ettik ve direnme kararı aldık.

“İhracınızdan sonra çevrenizin tepkisi nasıl oldu?” sorusunu ise şöyle yanıtlıyor Tanrıverdi:

Aslında bu duruma ailemi de alıştırmıştım, bu yüzden bir şok yaşamadık. Çevreme de ihracımı anlattım, yakın çevremden olumsuz bir tepki gelmedi ancak ihracımızın ilk günlerinde arkadaşlarımızın araya mesafe koyduğunu fark ettim. Biz irtibatlı, iltisaklı denilerek terörist ilan edilmiştik. İnsanlara terörist olmadığımızı anlatmaya, suçsuzluğumuzu ispat etmeye çalıştık. Bu yüzden de yıpratıcı bir süreçti. Bir ölçüde başardığımızı düşünüyorum, artık insanlar bizi terörist olarak görmüyorlar. Şu an işe dönme mücadelesi veriyoruz.

‘KESK BAŞLANGIÇTA YANIMIZDA OLMADI’

Yıllarca sendikal mücadele verdiğini söyleyen Nursel Öğretmen ve arkadaşları sendikaları tarafından yalnız bırakılıyor. KESK başlangıçta yanımızda olmadı diyen Nursel Öğretmen şu ifadelere yer veriyor:

“En fazla öğretmenin, akademisyenin atıldığı bir KHK ile atıldım. 20 Şubat 2017’de KESK İstanbul Şubeler Platformunda sendika yöneticileri direnmeme kararı almasına rağmen biz 50-60 arkadaş, demokratik bir baskı oluşturarak direnme kararı aldırdık. Direnmek istemiyorlardı, çünkü çok büyük bir korku vardı. Tutuklanmaktan, gözaltına alınmaktan, baskı yaşamaktan, sendikanın kapatılmasından korkuyorlardı.”

Korkmadığını söyleyerek sözlerine şöyle devam ediyor:

“Biz korkmadık. Sendikamız kapatılsa bile bu bizim haklılığımızı, meşruluğumuzu bozmaz. Tam tersine daha büyük bir direnişe sahne olur. İstanbul’un; Kadıköy, Bakırköy ve Kartal meydanında haftanın dört günü direniş kararı aldık. Kararı sendikaya kabul ettirsek bile, direniş süresince sendikanın geri duruşu devam etti. Bu konu aramızda tartışmalara neden oluyordu, ancak biz geri adım atmadık.

1 Haziran 2018 günü polisler geldi, burada oturamazsınız, müzik yayını yapamazsınız, konuşamazsınız dediler, kabul etmedik. Hayır dedik. Bu dediklerine kulak asmadık, çünkü bu bizim yasal hakkımız. Bu durumu kabul etmediğimiz için gözaltılar başladı. İstanbul’un üç alanına birden sistematik şekilde polis saldırıları başladı. Bu durum iki hafta sürdü. Her seferinde Vatan Emniyet Müdürlüğüne götürüldük.

Açlık grevi yapmak istedik, bizi susuz ve şekersiz bıraktılar. Onların verdiği yemekleri yemek istemedik. Dövdüler, çıplak arama yapmak istediler, işkence ile parmak izimizi almaya çalıştılar. Sonra KESK direnişten imzasını çekti. Aslında KESK yöneticilerinden beklenen oldu. Seçimden sonra ilçe ilçe gezerek basın açıklaması yapacağız diye duyurdu, ancak bu direnişçilerin iradesi dışında alınmış bir karardı. Bu kararı tanımadığımızı söyledik, bir deklarasyon yayımladık. Sonra kendi aramızda da değerlendirmelerde bulunduk.”

HALKIN KHK’LILAR İLE BİRLEŞMESİNİ İSTEMİYORLAR

“Gün geçtikçe direnen kişi sayısı düştü. Çalışmak zorunda olan arkadaşlarımız vardı, umudunu kaybedenler oldu, azala azala iki kişi kaldık; Selvi Polat ve ben. 23 Temmuz 2018’de; biz bitti demeden bitmez diyerek iki kişi Bakırköy Meydanı’na çıktık. Çok ciddi bir polis ablukası ile karşı karşıya kaldık. Sürekli gözaltına alındık, kötü muamele gördük, Türkiye hukuk tarihinde bir ilki yaşadık ve 200 metreden fazla alana yaklaşmama cezası verildi. Bu kararı kabul etmediğimizi söyledik ve tutuklandık. 9 ay içinde tam beş defa tutuklandık. Hakkımızda seksenin üzerinde dava açıldı. Haftanın üç günü davalara gidip tekrar hapishaneye geri geliyorduk. Bu davaların hepsinden beraat ettik. Sonra karakoldan serbest bırakılma kararı verildi ve artık dava açılmadı. Bu sefer de kabahatler kanundan para cezası kesilmeye başlandı. Bu cezaların temel sebebi ise oturma eylemi yapmamız. Bizden oturmamızı istemiyorlar. Basın açıklaması yapabilirsiniz, bildiri dağıtabilirsiniz ama oturamazsınız diyorlar. Burada oturmamız işlerine gelmiyor, çünkü halkın desteği ile karşılaşıyoruz. İnsanların KHK’lılar ile birleşmesini istemiyorlar. Bu yüzden de kaymakamlıktan oturma eylemini yasaklayan bir karar alınıyor. Bunun üzerine kaymakamlığı, İçişleri Bakanlığı’na şikayet ettik. Bu şikayetin sonucunu bekliyoruz. Bizleri tutuklayan hakim ve savcıları HSYK’ya şikayet ettik, sonrasında tutuklamalar bitti. Yani hep böyle mücadele ederek bazı şeyleri aşmaya çalıştık. Biz tutuklu iken arkadaşlarımız alanı boş bırakmadı, alana çıkıp sesimizi duyurmaya devam ettiler. Arkadaşlarımızın bizi sahiplenmesi tutukluluk süresinde etkili oluyordu ve serbest bırakılıyorduk.”

DİRENİŞLER MECLİSİ’Nİ KURDUK

Yıllarca gözaltına alınıyor, dayak yiyor, işkence görüyor, para cezasına çarptırılıyor ama yine de pes etmiyor Nursel Tanrıverdi. Yaşadığı tüm zorluklara rağmen yılmayan ve direnmeye devam eden Nursel Öğretmen bu süreçte farklı etkinliklere imza attıklarını ifade ediyor. Tüm mağdurların sesi olan Direnişler Meclisi’ni kurduklarını söyleyen Nursel Öğretmen sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bizler bir Direnişler Meclisi kurduk, bu meclis başlangıçta sadece KHK’lıların oluşturduğu bir meclis olmakla beraber, şuan her türlü mağduriyete yer veren bir meclis oldu. Adalet talepli tüm mücadeleler, tüm direnişler, bizim direnişler meclisimizin bir parçasıdır. Ankara ve İstanbul’da da bir bülten çıkartıyoruz, şubelerimizi açtık, bunun haricinde İstanbul’da bir konser yapmayı planladık ancak konsere izin verilmedi. Şişli Kent Meydanı’na gider gitmez 18 kişi anında gözaltına alındık. Dört gün Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde kaldık. Sonrasında 1 Mart’ta ‘Adalet İstiyorum’ formu yaptık. Gayet güzel geçti. Covid-19 nedeni ile etkinliklerimize ara vermek zorunda kaldık. Adalet İstiyorum formundan bir çalıştay kararı çıktı. Bu çalıştayı telekonferans yöntemi ile hayata geçirmeye çalışıyoruz. Sokağa çıkmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz ve çıkmaya devam edeceğiz. Çalıştayda bir kaç grup oluşturuldu, KHK’lılar olarak bizim de bir grubumuz var. Grup olarak neler yapabileceğimiz üzerinde durduk. Dört yıldır işsiziz, 140 bin KHK’lı var ama sokaklarda birkaç kişi var. Bu insanlar ne yiyip ne içiyor, nasıl yaşıyor gibi sorular bizim dayanışma içinde olmamız gerektiği gerçeğini bir kez daha gözler önüne serdi. Kimi ailesinin yanına gitti, kimi memleketine döndü, kimi diğerlerine göre daha şanslıydı, kendisi ihraç edilmiş olsa bile eşi çalışıyor ve onun maaşı ile idare ediyorlardı, kimi KHK’lılar tutuklandı, kimi hala tutuklu. Beraat ve takipsizlik alanlar oldu ama OHAL Komisyonu işe iade etmiyor. Böyle bir hukuksuzluk var. Komisyon reddediyor, bu süreç iki üç yıl sürüyor. Sonra iş mahkemesine başvuruyorsunuz, onları da iki üç yıl bekliyorsunuz, sonra onlarda reddediyor, daha sonra bir üst mahkemeye gidiyorsunuz, onlarda reddediyor derken bu süreci on yıla tamamlamayı düşünüyorlar herhalde. Malum daha önce de yani 80 darbesinde de yaşanmış bu durum. Ama bizim bu kadar vaktimiz yok. Bu hukuksuzluğu dile getirip bir an önce işimize geri dönmek istiyoruz. OHAL Komisyonu’nun bir oyalama ve aldatmaca komisyonu olduğunu başından beri söylemiştik, hala daha aynı fikirdeyiz ve söylemeye devam ediyoruz. OHAL Komisyonu kapatılsın ve KHK’lar iptal edilsin dememiz, aynı zamanda bir taleptir. Direnişler Meclisi’ni bu yüzden kurduk, çünkü bu hukuksuzluğa karşı direnmek şart.”

Bu kadar KHK’lı arasında direnen bir avuç insanın olmasını nasıl yorumluyorsunuz, KHK’lılar neden direnmekten çekiniyor? Bu soruya öğretmen Tanrıverdi’nin cevabı şöyle:

Biz bu konuyu çok tartıştık aslında. Bir kere şuna çok inanıyorum; bir şeyi elde edebilmek için kitlesel olmak çok önemli. Kitlesel olabilmek örgütlü mücadeleden geçer. Bizim sendikamız olan KESK 1 Nisan’da 2017’de bir ihraçlar kurultayı gerçekleştirdi. Eğer o ihraçlar kurultayında tüm ihraçların ortak kararı olan direniş kararını almış olsaydı hepimiz işimize geri dönmüştük. KESK önemli bir sendika. KESK’in direnmesi demek faşizme karşı demokrasi mücadelesi demek olacaktı. Böyle bir karar alınsaydı, belki bugün hukuksuzluk bu kadar alıp başını gitmeyecekti. Zaman zaman KHK Platformları ile de bir araya geliyoruz, onlarla da konuşuyoruz. Oradaki bazı KHK’lılar bize şöyle ifadelerde bulunuyor; ‘Bizim sizin gibi direnme geleneğimiz yok, biz hiç sokakta mücadele etmedik, bunu bilmiyoruz’ diyorlar. Biz de sokakta mücadele etmeyi doğuştan öğrenmedik, haksızlığa uğradığınızı düşünüyorsanız elbetteki sokağa çıkarsınız, sesinizi duyurmaya çalışırsınız, mücadele edersiniz. Bu arkadaşları mücadelemize ortak etmeye çok çalıştık ama bu konuda başarılı olamadık. Herhalde bizim yaşamış olduğumuz gözaltılar, tutuklamalar ve baskılardan çekindiler. Onlar için caydırıcı oldu. Aslında bakıldığında bizim açımızdan da böyle. Direnen kişi sayımız başlarda fazla iken sonra iki kişi kaldık meydanda.

İSMİM İLE DİRENMEK ZORUNDA KALDIM

Başlangıçta grup olarak direndiklerini söyleyen Nursel Öğretmen, gün geçtikçe bu sayının azaldığını ve en sonunda tek başına direnmek zorunda kaldığını ifade ediyor. Kitlesel direnişten bireysel direnişe geçiş sürecini şöyle özetliyor:

“Biz çok önde olmak isteyen, öncü olan insanlar değiliz aslında, Bodrum direnişçisi Engin Hoca’nın bir sözü var; ‘Herkes geri çekildiği için ben önde kaldım’ diyor. Bizim durumumuz da bundan ibaret. Bir arada olma zorunluluğumuz halen var. Kendi sendikam adına konuşayım, hala beş bine yakın KESK üyesi işe iade edilmiş değil. Bu yüzden bir arada olma koşullarını konuşmamız ve uygulamamız lazım. Herkes sokağa çıkamayabilir, herkes bizim gibi direnmeyebilir, tutuklanmayı göze almayabilir, ancak bu direnişe, bu mücadeleye bir yanıyla destek olmalı. Bir sosyal medya paylaşımı ya da alana gelip bize bir selam vermeleri bile bu korku iklimini dağıtacaktır ve mücadeleyi yükseltecektir. Ben hiçbir zaman ismimle direnmedim, hep örgütlü mücadele içerisinde bulundum ama insanlar bu mücadeleden kendisini geri çekince ismimle direnmek zorunda kaldım. Selvi Polat Hoca’nın yaklaşık altı yedi ay önce polisin işkencesi nedeniyle kuyruk sokumu kemiği kırıldı. Doktor en ufak bir darp sonucunda felç kalacağını söyleyince ben alanda tek olarak direnmeye devam ettim. 65 yaşında, 42 yıllık bir öğretmen Selvi Hoca. Bu süreci birlikte göğüslemiştik ama artık alana çıkamıyor.”

OTURMA EYLEMLERİM DEVAM EDECEK

“Koronavirüs nedeniyle oturma eylemi yapmıyorum ama normalleşme başlayınca tekrar oturma eylemlerine başlayacağım. Mücadele etmezsek hiçbir şey elde edemeyiz, hak verilmez, alınır. Bu işin en önemli şiarı budur bizim için. Birlikte mücadelenin yollarını bulmak lazım. Hiçbir zaman sağcı solcu ayrımı yapmadım, hayata hiç böyle bakmadım. Bir olmalıyız, birlikte mücadele etmeliyiz. Diğer arkadaşlarımızın da bizimle sokağa çıkmasını isteriz ama çıkmıyorlarsa da en azından destek olsunlar. Hakkımızı alana kadar mücadelemiz devam edecek.”

[Kronos.News] 18.7.2020

Zilhicce ayı geliyor! [Cemil Tokpınar]

1970’lerde yaz mevsiminde düzenlenen okuma, keyfiyet artırma ve yenilenme kampları olurdu. Duruma göre 15 gün veya bir ay sürer, katılan kimselerde manevî terakkîler ve yepyeni bir hizmet aşkı ve şevki meydana gelirdi.

Belki de ilerleyen yıllarda bu programların hakkını tam veremedik. Şimdi de salgın hastalık vesilesiyle evlerimiz âdeta kampa döndü. Özellikle Üç Ayların girişiyle başlayan manevî heyecan, Ramazan’da zirve yaptı. Sanki her bir ev bir dershane ve bir mescit gibi dua ve ibadet merkezi oldu.

Şimdi sırada Zilhicce’nin ilk on günü var.

Önümüzdeki Salıyı Çarşambaya bağlayan akşam Zilhicce ayının ilk gecesi, Çarşamba günü ise ilk gündüzüdür. Mümkün oldukça duaya, namaza, Kur’an’a, oruca daha fazla zaman ayırıp ailece ihya programları yapabiliriz.

Haydi, bugünden hazırlanalım, çevremize duyuralım, dua okyanusunu coşturalım, rahmete vesile olalım. Zilhicce ayının faziletini başta Whatsapp olmak üzere sosyal medya hesaplarımızdan paylaşalım, dünya çapında bir dua ve ibadet seferberliğine vesile olalım.

Bir oruç bir yıla bedel

Zilhicce’nin faziletiyle ilgili ayet ve hadisleri okuduğumuzda aşk, şevk, gayret ve heyecanımızın coştuğunu görüyoruz.

Bu gecelerin faziletini anlamak için Kur’an-ı Kerim’de Fecr Suresinin başındaki “On geceye yemin olsun ki…” ifadesi bile yeter. Çünkü o kadar faziletli ki Rabbimiz o gecelerin üzerine yemin ediyor.

Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumî af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz gibi birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâl-i aşere”, yani on mübarek gecedir. 10. gün de Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

Bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi şöyledir:

“Allah’a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce’nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi, Savm: 52; İbn-i Mâce, Sıyam: 39)

“Allah katında Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned: 1/257)

Tesbih, sübhânallah; tahmid, elhamdülillah; tehlil, lâilâheillâllah; tekbir ise Allahüekber demektir. Bunları birleştiren ifade, “Sübhanallahi velhamdülillâhi ve lâilâheillâllahü vellahüekber” şeklindedir ki, tesbih namazında 300 defa tekrar ettiğimiz cümledir.

Bugünlerde oruç tutup, gündüzünü ve gecelerini de ibadetle geçirmek hem affa, hem de büyük sevaplar elde etmeye vesile olur.

Arefe orucu günahlara keffaret

Bu on gün içinde Arefe gününün yeri ise olağanüstüdür.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Arefe günü tutulan oruç hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına kefaret olur.” (Müslim, Sıyam:196-197)

Hadisteki geçmiş senenin günahlarına kefaretten af ve mağfireti, gelecek senenin günahlarına kefaretten ise günahlardan korunmayı anlayabiliriz.

Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman Arefe günü kardeşi Hz. Âişe’nin (r.a.) huzuruna girdi. Hz. Âişe oruçlu olduğu için hararetten dolayı üzerine su dökülüyordu. Abdurrahman ona:

Orucunu boz, dedi. Hz. Âişe:
— Resûlullahın (s.a.v.) “Arefe günü oruç tutmak, kendisinden önceki senenin günahlarına kefaret olur” dediğini işittiğim hâlde iftar mı edeyim, dedi. (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 458)

“Kefaret olur”, günahları örter, affettirir demektir. Bizim gibi neredeyse bir günah denizinde yüzen ahir zaman Müslümanları için bundan daha büyük bir müjde olamaz.

Cehennemden kurtuluş günü

Başka bir rivayette ise Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle demiştir:

— Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir. (Tergîb ve Terhîb Trc., 2. 460)

Demek ki, bir günlük arefe orucu, üç yıllık normal günlerde tutulan oruç sevabına denktir.

Efendimiz (s.a.v.)  bugünün faziletini şöyle anlatır:

— Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim Arefe günü gerek dünya ve gerekse ahiret ile ilgili olarak Allâh’tan bir şey isterse, Allâh onun dileğini karşılar.

Yine konuyla ilgili bir hadis şöyledir:

“Arefe gününden daha faziletli bir gün yoktur. Allahü Teâlâ o gün, yer ehli ile meleklere karşı övünür ve (Arafat’taki hacıları kast ederek) şöyle buyurur:

— Kullarıma bir bakın. Saçları başları dağınık, toz toprak içinde her uzak ilden bana geldiler. Bu hâlleri ile onlar, rahmetimi ümit etmekteler, azabımdan dahi korkmaktalar. Şahit olunuz, onları bağışladım. Onların yerlerini cennet eyledim.

Melekler derler ki:

— Onların arasında biri var ki; yalancıktan bu işi yapar. Falan kadın da öyle.

Allahü Teâlâ şöyle buyurur:

— Onları da bağışladım.

Arefe günü olduğu kadar, hiçbir gün cehennemden daha çok azat edilen olmaz.”

Bu on günü nasıl ihya etmeliyiz?

Zilhicce’nin ilk on gününü sanki küçük bir Ramazan veya kandil gecesi gibi değerlendirmeliyiz.

Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşû ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur’an, istiğfar, salâvat, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvâbîn, teheccüd, hacet gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

Bu fırsatı değerlendirmek için affa ve rızaya nail olmayı hedef kabul ederek, bu on günü sanki Ramazanın son on günüymüş gibi geçirebiliriz. Buna güç yetiremeyenler, hiç değilse arefe gününü ve bir gün öncesini oruçla ve ibadetle geçirmelidirler. On gece içinde, bilhassa terviye denilen sekizinci gece, arefe ve bayram gecelerini ihya etmenin çok büyük sevabı vardır.

Bu arada Arefe günü bin İhlâs Suresi okumak çok faziletlidir. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gündür. Bunun için Arefe gününün sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar 23 vakit farzlardan sonra teşrik tekbirlerini getirmek vaciptir. Hatta bu tekbirleri on gün içinde müsait oldukça söylemek büyük sevaptır.

Kandil geceleri gibi faziletli

İlginçtir, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri talebelerine yazdığı mektupların birçoğunda tıpkı kandil veya bayram tebrik eder gibi bu on günü tebrik etmiştir.

Nitekim bir mektubunda Zilhicce’nin ilk on günüyle ilgili hadislerden hareketle bu günlerin fazileti hakkında şöyle demektedir:

“Bu on gece, Kur’an-ı Azimüşşan’ın ‘Ve’l-fecri veleyâlin aşrin’ (Fecr: 1) kasemi ile onlara verdiği ehemmiyete binaen o geceler Leyle-i Kadir ve Beraat ve Mi’rac nev’inde büyük kıymetleri var. Çünkü Hac sırrıyla bütün âlem-i İslâm namına her taraftan gelen binler hacıların bütün kâinatla alâkadarane bir tarzdaki makbul hasenatlarına ve ümmet-i Muhammed (s.a.v.) hakkında ettikleri dualarına, o gecelerde amâl-i sâliha ile meşgul olan mü’minler hissedâr oluyorlar.”

Bu sene salgın dolayısıyla Suudî Arabistan vatandaşları dışındakiler hac yapamayacağından İslâm âleminin dua hazinesi eksik kalacaktır.

Bunu telâfi için dünyanın dört bir yanında Zilhicce ayını değerlendiren kardeşlerimiz inşallah hacıların yapması gereken küllî duaları ve ibadetleri de omuzlamaya çalışacaklardır.

Zilhicce’nin faziletini eşimize ve çocuklarımıza anlatıp ibadete teşvik edelim. Gerekirse imkânımız nispetinde sevdiği yemekler, bütçemize uygun geziler gibi ödüller vaat edelim. Çünkü masum çocukların ve gençlerin duaları kabul edilir. Dualarımızın külliyet kazanması ve kabul edilmesi için onlara çok ihtiyacımız var.

Geçen yıl konuyla ilgili peş peşe yazdığımız üç yazı hatırlatmaya ve teşvik etmeye vesile olmuş, dünyanın dört bir yanından müjdeli ihya haberleri almıştık. Bu yıl hem tekrara girmemek hem de gündemimdeki başka konuları yazmak için bu yazıyla yetineceğim.

Zilhicce’nin faziletiyle ilgili gerek bizim eski yazılarımızı, gerekse farklı web sitelerindeki bilgileri paylaşarak daha çok insanın bu konuda farkındalık kazanmasını sağlayabilirsiniz.

[Cemil Tokpınar] 19.7.2020 [TR724]