Çocukları Akif’in lösemi tedavisiyle ilgilenirken yarım saat arayla tutuklanan Şenay ve Mustafa Daştan çiftinin tutukluğa itirazı, “kaçma şüphesi” gerekçesiyle reddedildi.
BOLD – Lösemi tedavisi gören 6 yaşındaki Akif Daştan’ın anne ve babasının tutuklanmasına itiraz reddedildi. Tedavi nedeniyle ev ve hastane arasında mekik dokuyan çiftin “kaçma şüpheleri” bulunuğu gerekçesiyle tutukluluklarının devamına karar verildi.
Şenay Daştan ve Mustafa Daştan çifti Kayseri 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından yarım saat arayla 15 Kasım günü tutuklanmışlardı. Kayseri 1. Sulh Ceza Hakimliği’nin, Akif’in lösemi raporlarını ve tedavi sürecinde annesinin yanında olması gerektiğini gözönüne almadan verdiği karara ailenin avukatları tüm bu unsurları gözönünde bulundurarak itiraz etti.
Delillerin toplandığı, Akif’in devam eden ağır tedavisi nedeniyle kaçma şüphesinin bulunmadığı belirtilse de Kayseri Adliyesi’nden çıkan karar “tutukluluğun devamı” yönünde oldu.
Kemoterapi nedeniyle aşırı hijyen altında yaşaması gereken Akif’in, 2,5 yaşından beri hijyen sorunu nedeniyle yalnız büyüdüğünü, hiç arkadaşı olamadığını, sürekli kendisinin bakması nedeniyle annesine aşırı bağımlı olduğunu aktaran yakınları, Akif’in durumunun iyiye gitmediğini belirttiler.
HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, babaannesiyle görüştüğünü, “Akif’in günlerdir yemek yemediğini ve sürekli annensini istediğini” dile getirdi.
[BoldMedya] 19.11.2019
Irak Askeri İstihbarat Şefi’den IŞİD uyarısı: Örgütün en iyi iki bombacısı Türkiye’de!
CNN International ile röportaj yapan Irak askeri istihbaratının şefi Korgeneral Saad el Allak, IŞİD’ın üst düzey yöneticilerinin Türkiye’ye kaçtığını ve yeni hücreler kurulduğunu ve dünya çapında saldırı planladığını iddia etti.
BOLD-IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin öldürülmesinde CIA’le yakın işbirliği yaptığı bilinen Irak askeri istihbaratının şefi Korgeneral Saad el Allak, örgütün bazı üst düzey liderlerinin Türkiye’ye kaçtığını ileri sürdü. Bu kişilerin örgütün yüklü miktardaki paralarını yönetenler olduğunu vurgulayan Allak, bu kişilerin Türkiye’de yeni hücreler kurduğunu ve dünya çapında saldırı planladığını söyledi.
“TÜRKİYE’DE ÜSTLENİYORLAR”
Irak ve Suriye’de kontrol ettiği topraklardan büyük ölçüde temizlenen, son olarak da lideri Ebu Bekir Bağdadi’nin öldürülmesiyle ağır darbe alan IŞİD’in Türkiye’de ‘üslenerek’ yeni saldırılar planladığı öne sürüldü. İddiaya göre, Türkiye’de yeni hücreler kuran IŞİD liderleri, örgütü buradan canlandırmayı hedefliyor.
“BU KİŞİLER DEVASA PARA ERİŞİMİNE SAHİP”
CNN International konuşan Irak’ın askeri istihbarat şefi Korgeneral Saad el Allak, Türkiye’ye kaçan dokuz IŞİD liderinin dosyasını Ankara’ya verdiklerini iddia etti. Allak, bu kişiler arasında “dünya çapında saldırıları finanse edebilecek kadar devasa miktarlarda paraya erişimi olan üst düzey finansörlerin bulunduğunu” savundu.
IŞİD terör örgütü içerisinde ‘emir’ olarak ifade edilen üst yöneticilerinin, 2019’un başlarında örgütün Suriye’deki son kalesi Bağuz’dan kaçtığını, kaçakçılara rüşvet vererek Suriye Demokratik Güçleri (SDG) mevzilerini aştıklarını ve bazılarının Gaziantep’e gittiğini savundu. Bu kişilerin Türkiye’de yeni hücreler kurduğunu ve paraya erişimi olduğunu iddia etti.
“ÖRGÜTÜN ÖNEMLİ LİDERLERİ KUZEYE KAÇTI”
“Örgütün önemli liderlerinden bazıları kuzeye kaçtı” diyen Allak, “Komşu ülkeleri ve Gaziantep gibi sınır noktalarını kast ediyorum. Parası olan üst düzey liderler, Suriye-Türkiye sınırından gizlice bu bölgelere geçti. Büyük miktarlarda paralar ödeyerek, kaçakçıların yardımıyla sınırı geçtiler ve gizlice Türk topraklarına girdiler. Şu an Türkiye’de bulunan bu unsurlar, savaşçı ve teröristlerin örgütün saflarına katılmasında büyük rol oynuyor.” dedi.
General Allak, IŞİD’in Suriye ve Irak çapındaki cezaevlerindeki örgüt üyesi mahkumları kaçırmayı planladığını da ekledi. Allak, örgütün ‘Parmaklıkları yıkın’ kod adlı bir planla üyelerinin tutulduğu cezaevlerine baskın düzenlemeyi planladığını ve onları çıkardıktan sonra dünya çapında saldırı düzenlemeyi amaçladığını söyledi.
IŞİD’İN EN İYİ İKİ BOMBACISININ TÜRKİYE’DE OLDUĞUNU İDDİA ETTİ
Türkiye’ye gönderdiklerini söylediği dokuz kişinin dosyasını CNN’le de paylaşan General Allak, söz konusu kişiler arasında Irak doğumlu Khair-Allah Abdullah Fatthi ve Hussein Farhan Asslebi al Jumaili de bulunduğunu aktardı. Allak, Irak’ta haklarında cinayet ve terörizm suçlamasıyla tutuklama kararı olan bu iki ismi ‘IŞİD’in bugüne dek sahip olduğu en iti bomba yapıcılar’ olarak niteledi.
IŞİD’in lideri Ebu Bekir Bağdadi’nin öldürülmesi sürecinde CIA ile yakın mesai yapan Allak, söyleşide aktardığı istihbaratın da bu süreçte elde edildiğini ekledi.
CNN’in söz konusu dosyalarla ilgili ulaştığı Türk yetkililerse, iddiaların araştırıldığını söyledi.
[BoldMedya] 19.11.2019
BOLD-IŞİD lideri Ebu Bekir El Bağdadi’nin öldürülmesinde CIA’le yakın işbirliği yaptığı bilinen Irak askeri istihbaratının şefi Korgeneral Saad el Allak, örgütün bazı üst düzey liderlerinin Türkiye’ye kaçtığını ileri sürdü. Bu kişilerin örgütün yüklü miktardaki paralarını yönetenler olduğunu vurgulayan Allak, bu kişilerin Türkiye’de yeni hücreler kurduğunu ve dünya çapında saldırı planladığını söyledi.
“TÜRKİYE’DE ÜSTLENİYORLAR”
Irak ve Suriye’de kontrol ettiği topraklardan büyük ölçüde temizlenen, son olarak da lideri Ebu Bekir Bağdadi’nin öldürülmesiyle ağır darbe alan IŞİD’in Türkiye’de ‘üslenerek’ yeni saldırılar planladığı öne sürüldü. İddiaya göre, Türkiye’de yeni hücreler kuran IŞİD liderleri, örgütü buradan canlandırmayı hedefliyor.
“BU KİŞİLER DEVASA PARA ERİŞİMİNE SAHİP”
CNN International konuşan Irak’ın askeri istihbarat şefi Korgeneral Saad el Allak, Türkiye’ye kaçan dokuz IŞİD liderinin dosyasını Ankara’ya verdiklerini iddia etti. Allak, bu kişiler arasında “dünya çapında saldırıları finanse edebilecek kadar devasa miktarlarda paraya erişimi olan üst düzey finansörlerin bulunduğunu” savundu.
IŞİD terör örgütü içerisinde ‘emir’ olarak ifade edilen üst yöneticilerinin, 2019’un başlarında örgütün Suriye’deki son kalesi Bağuz’dan kaçtığını, kaçakçılara rüşvet vererek Suriye Demokratik Güçleri (SDG) mevzilerini aştıklarını ve bazılarının Gaziantep’e gittiğini savundu. Bu kişilerin Türkiye’de yeni hücreler kurduğunu ve paraya erişimi olduğunu iddia etti.
“ÖRGÜTÜN ÖNEMLİ LİDERLERİ KUZEYE KAÇTI”
“Örgütün önemli liderlerinden bazıları kuzeye kaçtı” diyen Allak, “Komşu ülkeleri ve Gaziantep gibi sınır noktalarını kast ediyorum. Parası olan üst düzey liderler, Suriye-Türkiye sınırından gizlice bu bölgelere geçti. Büyük miktarlarda paralar ödeyerek, kaçakçıların yardımıyla sınırı geçtiler ve gizlice Türk topraklarına girdiler. Şu an Türkiye’de bulunan bu unsurlar, savaşçı ve teröristlerin örgütün saflarına katılmasında büyük rol oynuyor.” dedi.
General Allak, IŞİD’in Suriye ve Irak çapındaki cezaevlerindeki örgüt üyesi mahkumları kaçırmayı planladığını da ekledi. Allak, örgütün ‘Parmaklıkları yıkın’ kod adlı bir planla üyelerinin tutulduğu cezaevlerine baskın düzenlemeyi planladığını ve onları çıkardıktan sonra dünya çapında saldırı düzenlemeyi amaçladığını söyledi.
IŞİD’İN EN İYİ İKİ BOMBACISININ TÜRKİYE’DE OLDUĞUNU İDDİA ETTİ
Türkiye’ye gönderdiklerini söylediği dokuz kişinin dosyasını CNN’le de paylaşan General Allak, söz konusu kişiler arasında Irak doğumlu Khair-Allah Abdullah Fatthi ve Hussein Farhan Asslebi al Jumaili de bulunduğunu aktardı. Allak, Irak’ta haklarında cinayet ve terörizm suçlamasıyla tutuklama kararı olan bu iki ismi ‘IŞİD’in bugüne dek sahip olduğu en iti bomba yapıcılar’ olarak niteledi.
IŞİD’in lideri Ebu Bekir Bağdadi’nin öldürülmesi sürecinde CIA ile yakın mesai yapan Allak, söyleşide aktardığı istihbaratın da bu süreçte elde edildiğini ekledi.
CNN’in söz konusu dosyalarla ilgili ulaştığı Türk yetkililerse, iddiaların araştırıldığını söyledi.
[BoldMedya] 19.11.2019
Hepinizi tanıyor gibiyim. Öyle aşina ki iklimleriniz… [Emine Eroğlu]
Size dair bildiklerim, kalbimin bildikleri. Binlerce kardeşimin kendi yaşantılarıyla bildirdikleri.
Genceciktiniz. Tertemizdi simalarınız…
Dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getirmek için sarfettiğiniz çaba gürültüsüzdü.
Hiç alkış beklemediniz. Kimseye diyet borcunuz da yoktu.
İyiliği çoğaltmak için sergilediğiniz çaba kötülüğün taarruzuna uğradığında yolunuzdan dönmediniz.
Suçlandığınız şey olmadığınız çok aşikardı, ama sizi savunan çıkmadı. “Şerrin mekaniği”ni bilmediğiniz için, kötülerin sizden ne istediğini anlamadınız. Size düşmanlık etme konusunda nasıl bir dil ve eylem birliği halinde olduklarını da…
Geri çekilmediniz.
Zulüm şiddetini ne kadar artırırsa artırsın vazgeçmediniz kendiniz olmaktan.
Durup seyretmediniz. “Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler” diyordunuz soranlara. Islaha kabil olan herkes ıslah olsun istiyordunuz.
Kalbe giden tüm yollar tıkalıydı, ama siz hala maşeri vicdana güveniyordunuz. Duygularınıza takılıp kalmıyor, amelinizi neticeye bağlamadan iradenin hakkını vermek için çabalıyordunuz.
Size gadredenler Efendimiz aleyhisselatü vesselamın üzerine işkembe koyan müşriklerle aynı kumaştandı.
Bilal-i Habeşi’ye “Kara karga” diyenlerle aynı üslupla yaftalıyorlardı sizi.
Hazreti Hatice gibi, maddi manevi mahrumiyetleriyle hırpalansanız da yüreğinizi mazlumlara mekan kılıyor, imkan ve kabiliyetlerinizi seferber ediyordunuz..
Uhud’da Nesibe, Kerbelâ’da Zeynep’tiniz. “Güzel netice müttakilerindir.” (A’râf 128) ayetine iman ederek hâlin kaosundan kurtuluyor, geleceğin iklimlerinde dolaşıyordunuz.
Sizinle savaşmak masumiyetle savaşmak demekti. Hamile kadınlarla, kundaktaki bebeklerle savaşmak. Silahını hastalara ve yaşlılara doğrultmak. Çocuklarını emanet ettiğin öğretmeni “terörist” diye karalamak demekti.
Ve kimse masumiyet karşısında galibiyetini ilan edemezdi.
Edemediler…
Sizi hapse attılar, ama yüzünüzdeki tebessümü silemediler…
[Emine Eroğlu] 19.11.2019 [TR724]
Genceciktiniz. Tertemizdi simalarınız…
Dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getirmek için sarfettiğiniz çaba gürültüsüzdü.
Hiç alkış beklemediniz. Kimseye diyet borcunuz da yoktu.
İyiliği çoğaltmak için sergilediğiniz çaba kötülüğün taarruzuna uğradığında yolunuzdan dönmediniz.
Suçlandığınız şey olmadığınız çok aşikardı, ama sizi savunan çıkmadı. “Şerrin mekaniği”ni bilmediğiniz için, kötülerin sizden ne istediğini anlamadınız. Size düşmanlık etme konusunda nasıl bir dil ve eylem birliği halinde olduklarını da…
Geri çekilmediniz.
Zulüm şiddetini ne kadar artırırsa artırsın vazgeçmediniz kendiniz olmaktan.
Durup seyretmediniz. “Herkes kendi karakterinin gereğini sergiler” diyordunuz soranlara. Islaha kabil olan herkes ıslah olsun istiyordunuz.
Kalbe giden tüm yollar tıkalıydı, ama siz hala maşeri vicdana güveniyordunuz. Duygularınıza takılıp kalmıyor, amelinizi neticeye bağlamadan iradenin hakkını vermek için çabalıyordunuz.
Size gadredenler Efendimiz aleyhisselatü vesselamın üzerine işkembe koyan müşriklerle aynı kumaştandı.
Bilal-i Habeşi’ye “Kara karga” diyenlerle aynı üslupla yaftalıyorlardı sizi.
Hazreti Hatice gibi, maddi manevi mahrumiyetleriyle hırpalansanız da yüreğinizi mazlumlara mekan kılıyor, imkan ve kabiliyetlerinizi seferber ediyordunuz..
Uhud’da Nesibe, Kerbelâ’da Zeynep’tiniz. “Güzel netice müttakilerindir.” (A’râf 128) ayetine iman ederek hâlin kaosundan kurtuluyor, geleceğin iklimlerinde dolaşıyordunuz.
Sizinle savaşmak masumiyetle savaşmak demekti. Hamile kadınlarla, kundaktaki bebeklerle savaşmak. Silahını hastalara ve yaşlılara doğrultmak. Çocuklarını emanet ettiğin öğretmeni “terörist” diye karalamak demekti.
Ve kimse masumiyet karşısında galibiyetini ilan edemezdi.
Edemediler…
Sizi hapse attılar, ama yüzünüzdeki tebessümü silemediler…
[Emine Eroğlu] 19.11.2019 [TR724]
Cemaatin ‘yeni finans yapılanması’ iddiasıyla 19 ilde 79 gözaltı daha
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Gülen cemaatinin finans kaynaklarının deşifresi iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında, 19 ilde 79 kişi hakkında gözaltı kararı çırkarıldı. Aralarında Ankara ve İstanbul’un da bulunduğu söz konusu illerde eş zamanlı operasyon düzenlendi.
Cemaatin finans yapılanmasında eylemleri olduğu iddiasıyla 56 kişi polis ekipleri tarafından gözaltına alındı. Diğer şüphelilerin yakalanmasına için çalışmalar sürdürülüyor.
[Kronos.News] 19.11.2019
Cemaatin finans yapılanmasında eylemleri olduğu iddiasıyla 56 kişi polis ekipleri tarafından gözaltına alındı. Diğer şüphelilerin yakalanmasına için çalışmalar sürdürülüyor.
[Kronos.News] 19.11.2019
AKP’li vekil: ÖSO’nun sözcüsüyüz
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Dışişleri Bakanlığı’nın 2020 yılı bütçe görüşmelerinde Afrin zeytini tartışması yaşandı.
CHP’li Ünal Çeviköz’ün “Afrin’de ÖSO’nun çaldığı zeytinlerden üretilen zeytinyağları Türkiye üzerinden ihraç edildi” demesi üzerine açılan tartışma sırasında CHP milletvekili Abdüllatif Şener’in AKP’lilere “ÖSO’nun sözcüsü müsünüz” demesi üzerine AKP’li İbrahim Aydemir “ÖSO’nun sözcüsüyüz evet” yanıtını verdi.
‘ÖSO’NUN AFRİN’DEN ÇALDIĞI ZEYTİNLER…’
CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz konuşmasında, “Suriye’nin toprak bütünlüğünü, siyasi egemenliğini ve bağımsızlığını Gaziantep merkezli geçici Suriye Hükümeti kurarak, bu oluşumun başkanını da televizyonlara çıkararak, bu oluşumun Suriye’den alınan diplomalara denklik vermesine izin vererek, Afrin’de ÖSO’nun çaldığı zeytinlerden üretilen zeytinyağlarını Türkiye üzerinden ihraç ederek, Suriye’de fakülte kurarak sağlamak mümkün değildir. Bütün dünya, Suriye’deki askeri varlığımızın giderek azaltılmasını beklerken, görülen odur ki AKP’nin Suriye’den çıkmaya niyeti yoktur” ifadelerini kullandı.
‘TSK İLE HAREKAT GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR ÖSO…’
Çeviköz’ün sözlerine yanıt veren AKP’li Volkan Bozkır “Efendim, ÖSO zeytin hırsızıymış. Bu lafı aynen iade ediyorum, ‘zeytin hırsızı’ dediği ÖSO derken Türk Silahlı Kuvvetleri’yle bu bölgelerde üç harekâtı gerçekleştirmiş ve şehitler vermiş insanlardan bahsediyoruz, gruptan bahsediyoruz. Bu şekilde bir ifadeyi 500 bin Suriyeliyi katletmiş Beşar Esad’ın elini sıkmak için yarışa giren bir partinin temsilcisinin söylemesini de doğrusu yadırgamadım” dedi.
AKP’Lİ AYDEMİR: ÖSO’NUN SÖZCÜSÜYÜM, VAR MI?
CHP’li Milletvekili Abdüllatif Şener, “Sayın Volkan Bozkır, ÖSO’nun sözcüsü mü?” demesi üzerine AKP’li İbrahim Aydemir, “Benle beraber hareket ediyorsa evet sözcüsüyüm, var mı!” diye seslendi. Bozkır da, “Türk Silahlı Kuvvetleri’yle birlikte hareket eden ÖSO’dan bahsediyoruz. Eğer ÖSO’ya bu laf ediliyorsa Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de laf atmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO birlikte hareket ediyor; ÖSO’ya laf eden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de laf etmiş olur, onun için iade ettim” dedi.
AKP’li Uğur Aydemir, “Afrin’den veya Suriye’den zeytin ve zeytinyağı Türkiye’ye gelmekte midir? Evet, gelmektedir” diyen Aydemir “Orada yaşayan insanlar, Afrin’deki insanlar zeytin üretmektedirler, zeytinyağı üretmektedirler. Eğer biz bunları Türkiye olarak almazsak bunları kim alacak değerli arkadaşlar? Kim alır bunları, kim satar?” dedi.
[Kronos.News] 19.11.2019
CHP’li Ünal Çeviköz’ün “Afrin’de ÖSO’nun çaldığı zeytinlerden üretilen zeytinyağları Türkiye üzerinden ihraç edildi” demesi üzerine açılan tartışma sırasında CHP milletvekili Abdüllatif Şener’in AKP’lilere “ÖSO’nun sözcüsü müsünüz” demesi üzerine AKP’li İbrahim Aydemir “ÖSO’nun sözcüsüyüz evet” yanıtını verdi.
‘ÖSO’NUN AFRİN’DEN ÇALDIĞI ZEYTİNLER…’
CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz konuşmasında, “Suriye’nin toprak bütünlüğünü, siyasi egemenliğini ve bağımsızlığını Gaziantep merkezli geçici Suriye Hükümeti kurarak, bu oluşumun başkanını da televizyonlara çıkararak, bu oluşumun Suriye’den alınan diplomalara denklik vermesine izin vererek, Afrin’de ÖSO’nun çaldığı zeytinlerden üretilen zeytinyağlarını Türkiye üzerinden ihraç ederek, Suriye’de fakülte kurarak sağlamak mümkün değildir. Bütün dünya, Suriye’deki askeri varlığımızın giderek azaltılmasını beklerken, görülen odur ki AKP’nin Suriye’den çıkmaya niyeti yoktur” ifadelerini kullandı.
‘TSK İLE HAREKAT GERÇEKLEŞTİRMİŞ BİR ÖSO…’
Çeviköz’ün sözlerine yanıt veren AKP’li Volkan Bozkır “Efendim, ÖSO zeytin hırsızıymış. Bu lafı aynen iade ediyorum, ‘zeytin hırsızı’ dediği ÖSO derken Türk Silahlı Kuvvetleri’yle bu bölgelerde üç harekâtı gerçekleştirmiş ve şehitler vermiş insanlardan bahsediyoruz, gruptan bahsediyoruz. Bu şekilde bir ifadeyi 500 bin Suriyeliyi katletmiş Beşar Esad’ın elini sıkmak için yarışa giren bir partinin temsilcisinin söylemesini de doğrusu yadırgamadım” dedi.
AKP’Lİ AYDEMİR: ÖSO’NUN SÖZCÜSÜYÜM, VAR MI?
CHP’li Milletvekili Abdüllatif Şener, “Sayın Volkan Bozkır, ÖSO’nun sözcüsü mü?” demesi üzerine AKP’li İbrahim Aydemir, “Benle beraber hareket ediyorsa evet sözcüsüyüm, var mı!” diye seslendi. Bozkır da, “Türk Silahlı Kuvvetleri’yle birlikte hareket eden ÖSO’dan bahsediyoruz. Eğer ÖSO’ya bu laf ediliyorsa Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de laf atmıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO birlikte hareket ediyor; ÖSO’ya laf eden Türk Silahlı Kuvvetleri’ne de laf etmiş olur, onun için iade ettim” dedi.
AKP’li Uğur Aydemir, “Afrin’den veya Suriye’den zeytin ve zeytinyağı Türkiye’ye gelmekte midir? Evet, gelmektedir” diyen Aydemir “Orada yaşayan insanlar, Afrin’deki insanlar zeytin üretmektedirler, zeytinyağı üretmektedirler. Eğer biz bunları Türkiye olarak almazsak bunları kim alacak değerli arkadaşlar? Kim alır bunları, kim satar?” dedi.
[Kronos.News] 19.11.2019
Cezaevindeki çocuk Adil Bera’ya ölümcül hastalık teşhisi konuldu [Sevinç Özarslan]
Sivas Cezaevinde kalan 3.5 yaşındaki Adil Bera’ya tiroid kanserine dönüşebilen genetik Men2A teşhisi konuldu. Bera, annesi, babası ve teyzesiyle tutuklu.
BOLD ÖZEL- Annesi, babası ve teyzesi ile birlikte Sivas E Tipi Cezaevinde kalan 3,5 yaşındaki Adil Bera Işık’a da ailesinde bulunan ve kanser dönüşebilen ölümcül Men2A teşhisi konuldu. Adil Bera’nın annesi, dayısı ve teyzesi de aynı genetik hastalığa sahip. Dedesi ve büyük babaannesi de bu hastalıktan hayatını kaybetti.
4 Ağustos 2016 doğumlu Adil Bera Işık, 8 aydır annesiyle birlikte cezaevinde kalıyor. Milyonda bir görülen ve kansere dönüşebilen ölümcül Men2A hastalığına sahip olan anne Raziye Koç Işık (32), bugün tekrar hakim karşısına çıktı ve mahkemeye kendisinin ve oğlunun hastane raporları sunuldu. Buna rağmen ikisinin de riskli sağlık durumu göz önünde bulundurulmadan mahkeme Ocak 2020’ye ertelendi.
Raziye-Ömer Işık’ın 3,5 yaşındaki oğulları Adil Bera Işık, ilk önce 31 Temmuz 2019’da Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi doktoru tarafından muayene edilmiş ve 3 ay sonraya kontrole gelmesi istenmişti.
13 Ekim 2019’da Sivas Numune Hastanesi Acil Polikliniğine sevk edilen Adil Bera’ya ilaç yazılıp taburcu edildiği raporlarda görülüyor. 14 Kasım 2019’da ise Radyolojiye gönderilen Adil Bera’da aynı hastalık olduğu ortaya çıktı. Bera’nın bir sonraki kontrolü 27 Kasım 2019’da.
5 YAŞINDAN ÖNCE TEDAVİ EDİLMESİ GEREKİYOR
14 Kasım 2019’da yapılan Radyoloji sonuçlarını değerlendiren Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi doktoru Adil Bera’nın raporuna şu notu düştü: “MEN2A (RET Proto Onkogen heterozigat mutasyon) ile takipli hastanın modüller troid ca açısından orta düzey risk mevcut olup bilimsel literatür eşliğinde değerlendirildiğinde 5 (beş) yaş öncesi total troidartomi endikasyonu vardır.”
Aile Bera ile birlikte aileden 6. kişiye aynı teşhis konulmuş oldu. Raziye Koç Işık’ın ailesinden bu hastalıktan Işık’ın babası ve babaannesi hayatını kaybetmişti. Raziye, Fatih ve Zehra Koç kardeşler de yıllardır milyonda bir görülen bu hastalıkla mücadele ediyordu.
BİR AİLE TOPLUCA CEZAEVİNDE
Haziran 2018’de örgüt üyesi olduğu iddiasıyla Sivas’ta bir AVM’de tutuklanan Raziye Koç Işık, Aralık 2018’de 8 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılarak serbest bırakılmıştı. Birkaç ay sonra ise bu kez tüm aile şok yaşadı. 7 Mart 2019’da Raziye Koç’un eşi Ömer Işık, kız kardeşi Zehra Koç ile birlikte teknik ve fiziki takibe takıldıkları için tutuklandılar.
Haklarındaki suçlama telefonda arkadaşlarıyla yaptıkları yemek muhabbetleriydi. Polis, içinde ‘dolma, sirke’ geçen cümleleri şifreli konuşma şeklinde değerlendirerek topluca bir aileyi daha hapse attı. Bir aileden 4 kişi şu anda Sivas Cezaevinde tutuklu. Ömer Işık hariç diğerleri cezaevi koşullarında hastalıkla mücadele ediyor.
[Sevinç Özarslan] 19.11.2019 [BodMedya]
BOLD ÖZEL- Annesi, babası ve teyzesi ile birlikte Sivas E Tipi Cezaevinde kalan 3,5 yaşındaki Adil Bera Işık’a da ailesinde bulunan ve kanser dönüşebilen ölümcül Men2A teşhisi konuldu. Adil Bera’nın annesi, dayısı ve teyzesi de aynı genetik hastalığa sahip. Dedesi ve büyük babaannesi de bu hastalıktan hayatını kaybetti.
4 Ağustos 2016 doğumlu Adil Bera Işık, 8 aydır annesiyle birlikte cezaevinde kalıyor. Milyonda bir görülen ve kansere dönüşebilen ölümcül Men2A hastalığına sahip olan anne Raziye Koç Işık (32), bugün tekrar hakim karşısına çıktı ve mahkemeye kendisinin ve oğlunun hastane raporları sunuldu. Buna rağmen ikisinin de riskli sağlık durumu göz önünde bulundurulmadan mahkeme Ocak 2020’ye ertelendi.
Raziye-Ömer Işık’ın 3,5 yaşındaki oğulları Adil Bera Işık, ilk önce 31 Temmuz 2019’da Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi doktoru tarafından muayene edilmiş ve 3 ay sonraya kontrole gelmesi istenmişti.
13 Ekim 2019’da Sivas Numune Hastanesi Acil Polikliniğine sevk edilen Adil Bera’ya ilaç yazılıp taburcu edildiği raporlarda görülüyor. 14 Kasım 2019’da ise Radyolojiye gönderilen Adil Bera’da aynı hastalık olduğu ortaya çıktı. Bera’nın bir sonraki kontrolü 27 Kasım 2019’da.
5 YAŞINDAN ÖNCE TEDAVİ EDİLMESİ GEREKİYOR
14 Kasım 2019’da yapılan Radyoloji sonuçlarını değerlendiren Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi doktoru Adil Bera’nın raporuna şu notu düştü: “MEN2A (RET Proto Onkogen heterozigat mutasyon) ile takipli hastanın modüller troid ca açısından orta düzey risk mevcut olup bilimsel literatür eşliğinde değerlendirildiğinde 5 (beş) yaş öncesi total troidartomi endikasyonu vardır.”
Aile Bera ile birlikte aileden 6. kişiye aynı teşhis konulmuş oldu. Raziye Koç Işık’ın ailesinden bu hastalıktan Işık’ın babası ve babaannesi hayatını kaybetmişti. Raziye, Fatih ve Zehra Koç kardeşler de yıllardır milyonda bir görülen bu hastalıkla mücadele ediyordu.
BİR AİLE TOPLUCA CEZAEVİNDE
Haziran 2018’de örgüt üyesi olduğu iddiasıyla Sivas’ta bir AVM’de tutuklanan Raziye Koç Işık, Aralık 2018’de 8 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılarak serbest bırakılmıştı. Birkaç ay sonra ise bu kez tüm aile şok yaşadı. 7 Mart 2019’da Raziye Koç’un eşi Ömer Işık, kız kardeşi Zehra Koç ile birlikte teknik ve fiziki takibe takıldıkları için tutuklandılar.
Haklarındaki suçlama telefonda arkadaşlarıyla yaptıkları yemek muhabbetleriydi. Polis, içinde ‘dolma, sirke’ geçen cümleleri şifreli konuşma şeklinde değerlendirerek topluca bir aileyi daha hapse attı. Bir aileden 4 kişi şu anda Sivas Cezaevinde tutuklu. Ömer Işık hariç diğerleri cezaevi koşullarında hastalıkla mücadele ediyor.
[Sevinç Özarslan] 19.11.2019 [BodMedya]
Erdoğan ailesinin yaptırım korkusu!
AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın ABD’de aldığı lüks evi, sattığı ortaya çıktı. Bilal Erdoğan, 2005 yılında yaklaşık 262 bin dolara aldığı lüks evi 71 bin dolar zarar ederek sattı. Erdoğan’ın ABD yaptırımından çekindiği için evi sattığı belirtiliyor.
[BoldMedya] 19.11.2019
[BoldMedya] 19.11.2019
Almanya'da bir ilke imza attı
German Medical Award tarafından "yılın doktoru" ödülüne layık görülen Dr. Dilek Gürsoy dün gece Düsseldorf CCN Kongre Merkezi'nde yapılan resmi törenle plaketini aldı.
Yapay kalp ameliyatında Almanya’nın en prestijli ödülü ‘Wictress’ sahibi olan Dr. Dilek Gürsoy’a dün de Almanya’da "yılın doktoru" ödülü verildi.
Dilek Gürsoy Almanya’da iki ödülü de alan ilk kadın doktor olarak tarihe geçti.
German Medical Award tarafından "yılın doktoru" ödülüne layık görülen Gürsoy dün gece Düsseldorf CCN Kongre Merkezi'nde yapılan resmi törenle plaketini aldı.
GÜRSOY: ÖDÜL BENİ ÇOK CESARETLENDİRDİ
Yapay kalp alanında yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı ödüle layık görülen Gürsoy, tören sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada, ödülün kendisini daha çok cesaretlendirdiğini ve yoluna devam edeceğini söyledi.
Dr. Dilek Gürsoy tören sonrası basın mensuplarına yaptığı değerlendirmede, 2010 yılından beri yapay kalp üzerinde çalıştığını, ilk ameliyatı Duisburg’da 2012 yılında gerçekleştirdiğini, bilimsel çalışmalarında insan ve hayvan olmak üzere yaklaşık 50 yapay kalp ameliyatı yaptığını ifade etti.
Nevin Gürsoy, "Yeni yapay kalbimiz sessiz ve gürültüsüz olacak inşallah. 2023 yılında ilk defa insana takmayı düşünüyoruz." dedi.
YAPAY KALP HASTANESİ KURMAK İSTİYOR
Ebeveyn desteği olmadan çocukların başarılı olamayacağının altını çizen Gürsoy, anne babalardan çocuklarına destek vermelerini isteyerek, genç kızlara cerrahlık mesleğine yönelmelerini tavsiye etti.
Gürsoy ayrıca Avrupa’da Yapay Kalp Hastanesi kurmak istediğini ifade etti.
Dr. Gürsoy, "Türkiye’de çalışmak ister misiniz?" diye soran bir gazeteciye, “Herkes gözünü Avrupa’ya dikmiş durumda, ancak Türkiye sağlık noktasında hastaneleriyle doktorlarıyla çok başarılı.” cevabını verdi.ö
‘Medical Award’ ödülü Almanya’nın en seçkin doktorlarından oluşan komisyonun oy birliğiyle karara bağlanıyor.
Dr. Dilek Gürsoy ilk ödülü olan Wictress’i aldığında Almanya Başbakanı Angela Merkel’in övgülerini almıştı.
Gürsoy geçen ay da Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın daveti üzerine İstanbul’da yapılan 6’ncı Tıp Kurultayı’na onur konuğu olarak katılmıştı.
[Samanyolu Haber] 19.11.2019
Yapay kalp ameliyatında Almanya’nın en prestijli ödülü ‘Wictress’ sahibi olan Dr. Dilek Gürsoy’a dün de Almanya’da "yılın doktoru" ödülü verildi.
Dilek Gürsoy Almanya’da iki ödülü de alan ilk kadın doktor olarak tarihe geçti.
German Medical Award tarafından "yılın doktoru" ödülüne layık görülen Gürsoy dün gece Düsseldorf CCN Kongre Merkezi'nde yapılan resmi törenle plaketini aldı.
GÜRSOY: ÖDÜL BENİ ÇOK CESARETLENDİRDİ
Yapay kalp alanında yaptığı başarılı çalışmalardan dolayı ödüle layık görülen Gürsoy, tören sonrası gazetecilere yaptığı açıklamada, ödülün kendisini daha çok cesaretlendirdiğini ve yoluna devam edeceğini söyledi.
Dr. Dilek Gürsoy tören sonrası basın mensuplarına yaptığı değerlendirmede, 2010 yılından beri yapay kalp üzerinde çalıştığını, ilk ameliyatı Duisburg’da 2012 yılında gerçekleştirdiğini, bilimsel çalışmalarında insan ve hayvan olmak üzere yaklaşık 50 yapay kalp ameliyatı yaptığını ifade etti.
Nevin Gürsoy, "Yeni yapay kalbimiz sessiz ve gürültüsüz olacak inşallah. 2023 yılında ilk defa insana takmayı düşünüyoruz." dedi.
YAPAY KALP HASTANESİ KURMAK İSTİYOR
Ebeveyn desteği olmadan çocukların başarılı olamayacağının altını çizen Gürsoy, anne babalardan çocuklarına destek vermelerini isteyerek, genç kızlara cerrahlık mesleğine yönelmelerini tavsiye etti.
Gürsoy ayrıca Avrupa’da Yapay Kalp Hastanesi kurmak istediğini ifade etti.
Dr. Gürsoy, "Türkiye’de çalışmak ister misiniz?" diye soran bir gazeteciye, “Herkes gözünü Avrupa’ya dikmiş durumda, ancak Türkiye sağlık noktasında hastaneleriyle doktorlarıyla çok başarılı.” cevabını verdi.ö
‘Medical Award’ ödülü Almanya’nın en seçkin doktorlarından oluşan komisyonun oy birliğiyle karara bağlanıyor.
Dr. Dilek Gürsoy ilk ödülü olan Wictress’i aldığında Almanya Başbakanı Angela Merkel’in övgülerini almıştı.
Gürsoy geçen ay da Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın daveti üzerine İstanbul’da yapılan 6’ncı Tıp Kurultayı’na onur konuğu olarak katılmıştı.
[Samanyolu Haber] 19.11.2019
İhbarcısına Dua Eden Adam [Ali Turna]
İki gündür karamsar bir ruh hali içinde, derin düşüncelere dalmış rüyadan uyanır gibi, acı gerçeklerin yüzüme çarpmasına izin vererek başlıyorum güne. Bazen dertleşmek için koğuştaki arkadaşlarımla konuşuyorum. Fakat onlarınkini de dinleyince kendiminkini unutup onlarınkini sırtlarken buluyorum kendimi.
B-7’de bir arkadaşın eşinin vefat haberini alalı 2 gün olmuştu ki dün de B-4’deki bir arkadaşımızın eşinin vefat haberini aldık. Hüznümüze hüzün, derdimize dert kattı bu haberler. O kadar dertli insan var ki bir şey yapamamanın acısını yaşıyorum. Yarın açık görüş var. Eşimi, çocuklarımı göreceğim diye heyecanlanırken Recai’nin derdini dinliyorum ve kendimi unutuyorum. Eşi aranıyordu ve doğumuna 2 hafta kalmış. Hastaneye giderse çocuğu ile birlikte mahpusa düşecek. Ama gitmezse de çocuğunu kaybedecek... Ne ağır bir imtihan. Elimizden bir şey gelmiyor ve çaresizce çırpınıyoruz. Ve diğerlerinin hikâyesini dinliyorum Osman abiden. Birinin eşi sokakta kalmış, babası kalacak yer vermiş ama ekmek vermiyormuş gelinine. Diğeri 2 yıldır hapiste ve ailesi para olmadığı için açık görüşe gelememiş. Bu kadar dertliyi görünce içim parçalanıyor ve sebep olanlara bildiğim tüm güçlü cümlelerimle haykırıyorum, ne çare sesimiz duyulmuyor. Ama bu kadar acıya, bu kadar dertlere rağmen tam bir iman, teslimiyet ve sabırları imrendiriyor beni. En zayıf halka benim galiba burada. Bu nasıl bir imtihandır? İsyan etmiyorum tabii ki de.
Olaylara kader penceresinden bakabiliyorum. Tam teslimiyetim olsa da insanım sonuçta kimi zaman dalıyor ve soruyorum ben neden buradayım ve bu hal neyin nesi diye?
Hayatımdan, çocuklarımın babasız kalmasına, ailemin yalnız kalmasına hangi hakla sebep olup çalabiliyorlar günlerimi aylarımı belki yıllarımı?
Şarkı sözleri şimdi daha anlamlı geliyor. Hüznüm zirvede ve patlamaya hazır bir bomba gibi tüm kinimle bir noktaya mıhlanıp bakıyorum. Haykırıyorum, çığlık atıyorum, içime akıtıyorum tüm dertleri. Aslında sır dolu dünyaları ifşa etmenin utangaçlığını yaşasam da yazmalı ve zapt altına almam gerektiğini düşünüyorum. Bu sırlarla dolu hikâyeleri kaleme almanın bir görev olduğunu düşünüyorum. Bu dertler, bu hüzünler yığınların canını acıtmalı. Sebep oldukları bu dramları bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Ve bu insanların, bu dertleri aslında milleti adına yaşadığını görünce esefle bakıyorum dışarıdaki yığınlara.
Bir adam gibi adamdan bahsetmek istiyorum. Her gün bize tefsir dersi yapan abimi mi desem, arkadaş mı desem ya da kahraman desem daha yerinde olur sanki. Tefsir dersinde ki bir konu üzerine mesela deyip kendi hikâyesini örnekliyor:
“Benim buraya düşmeme sebep olan ihbarcıya inanın kızmıyorum hatta ona dua ediyorum. Bilmiyordu, belki tam anlatamadık derdimizi ve o şahıs görev bilinciyle iyi bir şey yaptığını düşünerek ihbar etmiştir büyük ihtimalle...” diyor.
Şaşkınlık diz boyu bende. Duyguları olan bir insan olarak, biri benim bu zindanda bırak 14 ayı, 1 ay bile kalmama sebep olsa sanırım her gün bu iftiracıyı kafamda yer edip gün be gün artan kinimle ve nefretimle çıkar çıkmaz ona hesap soracağım günü beklerim.
Dedim ya bu insanlar güzel insanlar. Allah’a bağlılıkları adına sebeplere takılıp kalmıyorlar, sebep olanlara küfür ettiklerini bile hiç duymadım. Keşke bu güzel insanlarla dışarıda, daha farklı bir ortamda tanışsaydım diye geçiriyorum içimden sık sık. Sonra kader diyorum ve yutkunuyorum... Olur da son kalan kişiye çorba yetmez diye iki kaşıktan fazla içmeyen ve tok numarası yapan bu insanlardan nasıl bir terörist olabilirdi ki? Bu kumaştan bu sıfat çıkmaz . Olmaz işte arkadaş zorlamayın...
(Tarih 30.08.2018)
Her gün yeni bir acı hikâye ile karşılaşıyoruz. Onlara üzülmekten kendimize sıra gelmiyor bir türlü. Koğuşa ilk geldiğimde birilerinin İngilizce, birilerinin de Arapça öğrendiğini gördüm. Merakla:
“İtalyanca bilen varsa öğretebilir mi?” diye sordum ortaya.
Kimseden ses çıkmadı. Bir hafta sonra koğuşumuza İtalyanca öğretmeni geldi.
Suçunu sorduk, daha doğrusu suç olarak gördükleri şeyi. Çalıştığı üniversitede rektörü aradığı için almışlar içeri. Bu gelenle beraber olduk 39 kişi. Yeteri kadar yatak olmadığından, yerde yattı hocamız. Mahkemeden gelirken yanındaki şahsın eşi üçüncü dereceden kansermiş. Oturduk ağladık. B7 koğuşunda bir şahsın ise eşi vefat etmiş, cenazesine gitmeye çalışıyormuş. Bunları duyunca halimize şükredip, arkadaşlara üzülüyoruz ve dua ediyoruz.
Muhafazakar komünist bir hayat yaşıyoruz mahpusta. Banka ortağı, 100 zincir mağazası olanlarla aynı şartları yaşadığımız bir komünizm sistemi. Herkesin dilinde Kur’an ve namaz burada. Fakat işin garibi, bize bu durumu reva görenler kendilerine Müslüman diyorlar. Tek tesellimiz kader... Bazen çıldırma noktasına geliyorum. Ama içime atıyorum. Burada herkes dertli, dokunmak istemiyorum bamtellerine, yoksa hıçkırıkları durdurmak imkansız.
Yemek geliyor üç beş kaşıklık. Onu bile paylaşmaya çalışıyoruz olabildiğince. Koğuşun yarısı hasta, bünyemiz alışık değil tabi. Ama henüz hiçbirimiz gidemedik revire. Şekerim ve başka ağır hastalıklarım olmasına rağmen ciğerden öksüren arkadaşlarıma veriyorum revir hakkımı. Canları sağ olsun...
Bir de haberlerdeki af konusu var. Hırsıza, katile, dolandırıcıya af var ama bize yok. Biz daha tehlikeliymişiz çünkü. Bağırsak, haykırsak kime duyurabiliriz ki sesimizi? Ya da kim duymak ister... Bu yüzden tek sesleneceğimiz merci ALLAH diyor ve açıyoruz ellerimizi ona. Değil mi ki o her şeyi apaçık görendir. Sabır çekerek batırıyoruz güneşi. Ve özlüyoruz geride bıraktıklarımızı. Özlemimizi bölen bir haber alıyoruz sonra. Celal abimizi uğurlamayı düşünürken, tutukluluğuna devam diyorlar. Yine üzülüyoruz hep beraber...
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 19.11.2019 [Samanyolu Haber]
B-7’de bir arkadaşın eşinin vefat haberini alalı 2 gün olmuştu ki dün de B-4’deki bir arkadaşımızın eşinin vefat haberini aldık. Hüznümüze hüzün, derdimize dert kattı bu haberler. O kadar dertli insan var ki bir şey yapamamanın acısını yaşıyorum. Yarın açık görüş var. Eşimi, çocuklarımı göreceğim diye heyecanlanırken Recai’nin derdini dinliyorum ve kendimi unutuyorum. Eşi aranıyordu ve doğumuna 2 hafta kalmış. Hastaneye giderse çocuğu ile birlikte mahpusa düşecek. Ama gitmezse de çocuğunu kaybedecek... Ne ağır bir imtihan. Elimizden bir şey gelmiyor ve çaresizce çırpınıyoruz. Ve diğerlerinin hikâyesini dinliyorum Osman abiden. Birinin eşi sokakta kalmış, babası kalacak yer vermiş ama ekmek vermiyormuş gelinine. Diğeri 2 yıldır hapiste ve ailesi para olmadığı için açık görüşe gelememiş. Bu kadar dertliyi görünce içim parçalanıyor ve sebep olanlara bildiğim tüm güçlü cümlelerimle haykırıyorum, ne çare sesimiz duyulmuyor. Ama bu kadar acıya, bu kadar dertlere rağmen tam bir iman, teslimiyet ve sabırları imrendiriyor beni. En zayıf halka benim galiba burada. Bu nasıl bir imtihandır? İsyan etmiyorum tabii ki de.
Olaylara kader penceresinden bakabiliyorum. Tam teslimiyetim olsa da insanım sonuçta kimi zaman dalıyor ve soruyorum ben neden buradayım ve bu hal neyin nesi diye?
Hayatımdan, çocuklarımın babasız kalmasına, ailemin yalnız kalmasına hangi hakla sebep olup çalabiliyorlar günlerimi aylarımı belki yıllarımı?
Şarkı sözleri şimdi daha anlamlı geliyor. Hüznüm zirvede ve patlamaya hazır bir bomba gibi tüm kinimle bir noktaya mıhlanıp bakıyorum. Haykırıyorum, çığlık atıyorum, içime akıtıyorum tüm dertleri. Aslında sır dolu dünyaları ifşa etmenin utangaçlığını yaşasam da yazmalı ve zapt altına almam gerektiğini düşünüyorum. Bu sırlarla dolu hikâyeleri kaleme almanın bir görev olduğunu düşünüyorum. Bu dertler, bu hüzünler yığınların canını acıtmalı. Sebep oldukları bu dramları bilmeleri gerektiğini düşünüyorum. Ve bu insanların, bu dertleri aslında milleti adına yaşadığını görünce esefle bakıyorum dışarıdaki yığınlara.
Bir adam gibi adamdan bahsetmek istiyorum. Her gün bize tefsir dersi yapan abimi mi desem, arkadaş mı desem ya da kahraman desem daha yerinde olur sanki. Tefsir dersinde ki bir konu üzerine mesela deyip kendi hikâyesini örnekliyor:
“Benim buraya düşmeme sebep olan ihbarcıya inanın kızmıyorum hatta ona dua ediyorum. Bilmiyordu, belki tam anlatamadık derdimizi ve o şahıs görev bilinciyle iyi bir şey yaptığını düşünerek ihbar etmiştir büyük ihtimalle...” diyor.
Şaşkınlık diz boyu bende. Duyguları olan bir insan olarak, biri benim bu zindanda bırak 14 ayı, 1 ay bile kalmama sebep olsa sanırım her gün bu iftiracıyı kafamda yer edip gün be gün artan kinimle ve nefretimle çıkar çıkmaz ona hesap soracağım günü beklerim.
Dedim ya bu insanlar güzel insanlar. Allah’a bağlılıkları adına sebeplere takılıp kalmıyorlar, sebep olanlara küfür ettiklerini bile hiç duymadım. Keşke bu güzel insanlarla dışarıda, daha farklı bir ortamda tanışsaydım diye geçiriyorum içimden sık sık. Sonra kader diyorum ve yutkunuyorum... Olur da son kalan kişiye çorba yetmez diye iki kaşıktan fazla içmeyen ve tok numarası yapan bu insanlardan nasıl bir terörist olabilirdi ki? Bu kumaştan bu sıfat çıkmaz . Olmaz işte arkadaş zorlamayın...
(Tarih 30.08.2018)
Her gün yeni bir acı hikâye ile karşılaşıyoruz. Onlara üzülmekten kendimize sıra gelmiyor bir türlü. Koğuşa ilk geldiğimde birilerinin İngilizce, birilerinin de Arapça öğrendiğini gördüm. Merakla:
“İtalyanca bilen varsa öğretebilir mi?” diye sordum ortaya.
Kimseden ses çıkmadı. Bir hafta sonra koğuşumuza İtalyanca öğretmeni geldi.
Suçunu sorduk, daha doğrusu suç olarak gördükleri şeyi. Çalıştığı üniversitede rektörü aradığı için almışlar içeri. Bu gelenle beraber olduk 39 kişi. Yeteri kadar yatak olmadığından, yerde yattı hocamız. Mahkemeden gelirken yanındaki şahsın eşi üçüncü dereceden kansermiş. Oturduk ağladık. B7 koğuşunda bir şahsın ise eşi vefat etmiş, cenazesine gitmeye çalışıyormuş. Bunları duyunca halimize şükredip, arkadaşlara üzülüyoruz ve dua ediyoruz.
Muhafazakar komünist bir hayat yaşıyoruz mahpusta. Banka ortağı, 100 zincir mağazası olanlarla aynı şartları yaşadığımız bir komünizm sistemi. Herkesin dilinde Kur’an ve namaz burada. Fakat işin garibi, bize bu durumu reva görenler kendilerine Müslüman diyorlar. Tek tesellimiz kader... Bazen çıldırma noktasına geliyorum. Ama içime atıyorum. Burada herkes dertli, dokunmak istemiyorum bamtellerine, yoksa hıçkırıkları durdurmak imkansız.
Yemek geliyor üç beş kaşıklık. Onu bile paylaşmaya çalışıyoruz olabildiğince. Koğuşun yarısı hasta, bünyemiz alışık değil tabi. Ama henüz hiçbirimiz gidemedik revire. Şekerim ve başka ağır hastalıklarım olmasına rağmen ciğerden öksüren arkadaşlarıma veriyorum revir hakkımı. Canları sağ olsun...
Bir de haberlerdeki af konusu var. Hırsıza, katile, dolandırıcıya af var ama bize yok. Biz daha tehlikeliymişiz çünkü. Bağırsak, haykırsak kime duyurabiliriz ki sesimizi? Ya da kim duymak ister... Bu yüzden tek sesleneceğimiz merci ALLAH diyor ve açıyoruz ellerimizi ona. Değil mi ki o her şeyi apaçık görendir. Sabır çekerek batırıyoruz güneşi. Ve özlüyoruz geride bıraktıklarımızı. Özlemimizi bölen bir haber alıyoruz sonra. Celal abimizi uğurlamayı düşünürken, tutukluluğuna devam diyorlar. Yine üzülüyoruz hep beraber...
*Yukarıda okuduğunuz satırların yazarı Türkiye'deki cadı avının kurbanlarından ismi bizde saklı bir esnaf. İçeride aldığı notları çıkınca yazdı ve bu notların her gün bir bölümünü Samanyoluhaber.com'da yayımlıyoruz.
[Ali Turna] 19.11.2019 [Samanyolu Haber]
Toplu intiharlar ve şatafat! [Ali Emir Pakkan]
AKP Ergenekon dikta rejimi ülkeyi ne hale getirdi? Tarihçiler bugünleri nasıl değerlendirecek? Bir kaç fotoğraf verelim...
2019, Kasım... İstanbul Fatih...
Molla Gürani mahallesindeki bir evin kapısında “Dikkat siyanür var” yazısını gören apartman sakinleri polisi aradı. Kapısı kırılarak girilen evde 2’si kadın 4 kardeşin cansız bedeni bulundu. Kardeşlerden ikisi işsizdi, biri müzik öğretmeniydi, maaşına haciz konmuştu. Mahalle bakkalı, kardeşlerin maddi sıkıntı çektiklerini anlattı. Bakkal borçları 2 bin 260 lirayı ödeyememişlerdi. Adli tıp kardeşlerin siyanür içerek intihar ettiklerini açıkladı.
9 Kasım, Antalya..
Konyaaltı’nda bir eve giren polis 4 kişilik ailenin cesetleri ile karşılaştı. İşsiz baba bunalıma girmiş eşi ve iki çocuğunu da zehirleyerek intihar etmişti.
15 Kasım, yine Istanbul...
Bakırköy’de İşadamı borçlarını ödeyemeyince eşi ve yedi yaşındaki çocuğunu zehirledi. Sonra kendisi de siyanür alarak intihar etti.
Ve 17 Kasım...
Türkiye ekonomik krizden çıkamayan insanların bireysel ve toplu intiharlarını konuşurken bir video düştü sosyal medyaya. AKP’li bürokrat Ihlamur kasrında bebek Mevlidi düzenliyordu. Görüntüler ise korkunç şatafatı, israfı ve harcanan parayı gözler önüne seriyordu!
Evet tarih bu dönemi değerlendirirken intiharların yanına bu mevlit ile birlikte benzer yüzlerce fotoğrafı da koyacak ve şöyle yazacaktır :
“İnsanların açlıktan topluca intihar ettiği ülkede, zalim idareciler saraylarda lüks, israf şatafat ve debdebe içinde yaşıyordu.“
[Ali Emir Pakkan] 19.11.2019 [Samanyolu Haber]
2019, Kasım... İstanbul Fatih...
Molla Gürani mahallesindeki bir evin kapısında “Dikkat siyanür var” yazısını gören apartman sakinleri polisi aradı. Kapısı kırılarak girilen evde 2’si kadın 4 kardeşin cansız bedeni bulundu. Kardeşlerden ikisi işsizdi, biri müzik öğretmeniydi, maaşına haciz konmuştu. Mahalle bakkalı, kardeşlerin maddi sıkıntı çektiklerini anlattı. Bakkal borçları 2 bin 260 lirayı ödeyememişlerdi. Adli tıp kardeşlerin siyanür içerek intihar ettiklerini açıkladı.
9 Kasım, Antalya..
Konyaaltı’nda bir eve giren polis 4 kişilik ailenin cesetleri ile karşılaştı. İşsiz baba bunalıma girmiş eşi ve iki çocuğunu da zehirleyerek intihar etmişti.
15 Kasım, yine Istanbul...
Bakırköy’de İşadamı borçlarını ödeyemeyince eşi ve yedi yaşındaki çocuğunu zehirledi. Sonra kendisi de siyanür alarak intihar etti.
Ve 17 Kasım...
Türkiye ekonomik krizden çıkamayan insanların bireysel ve toplu intiharlarını konuşurken bir video düştü sosyal medyaya. AKP’li bürokrat Ihlamur kasrında bebek Mevlidi düzenliyordu. Görüntüler ise korkunç şatafatı, israfı ve harcanan parayı gözler önüne seriyordu!
Evet tarih bu dönemi değerlendirirken intiharların yanına bu mevlit ile birlikte benzer yüzlerce fotoğrafı da koyacak ve şöyle yazacaktır :
“İnsanların açlıktan topluca intihar ettiği ülkede, zalim idareciler saraylarda lüks, israf şatafat ve debdebe içinde yaşıyordu.“
[Ali Emir Pakkan] 19.11.2019 [Samanyolu Haber]
Kader Adildir [Abdullah Aymaz]
Şöyle bir menkıbe anlatılıyor. Aslında bunlar temsillerle bir gerçeği anlatma gibidir. Aslına bakılmaz da ifade ettiği faslına bakılır. “Kıssa, hisse almak içindir”, denildiği gibi.
Bir zaman Musa Aleyhisselam, “Yâ Rabbi bu kadar haksızlık ve adaletsizlik oluyor; bana hikmetini soruyorlar, bilemiyorum.” diyor. Cenab-ı Hak, Hz. Musa Aleyhisselama, “Falan yerde bir su kaynağı var… Onun arkasında bir çalılık var. Sen oraya git ve çalılığın arkasından olanları bir seyret.” buyuruyor. Hz. Musa Aleyhisselam oraya gidip seyre koyulur:
Önce bir atlı gelir… Yemek yer, suyunu içer, çeker gider. Ama bir kese altınını oraya düşürür.
Biraz sonra bir delikanlı gelir. Orada yer, içer ve bir kese altını görür, onu alır götürür.
Sonra bir âmâ gelir, oturur. Yemek yiyip su içerken tam bu arada ilk atlı kaybettiği bir kese altını fark ederek geri döner ve oradaki kör adamdan altınını ister. O da almadım diyerek karşılık verince, döve döve öldürürler âmâyı… Sonra bu atlı çeker gider.
Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya buyurur ki: “Bak hikmetlere… Birinci atlı, işçisinin hakkını vermeyen bir çiftlik sahibi… İkincisi yani delikanlı olan, çiftlikte çalışıp bir türlü hakkını alamayan işçinin oğlu… Üçüncü kişi olan kör adam ise, aslında adam öldüren bir eşkıya… Önce yakalanmış sadece gözlerine mil çekilip âmâ haline getirilmiş birisi… Aslında öldürdüklerinin cezasını tam çekmemiş… Böylece öldürdüklerinin, işkence yaptıklarının cezasını çekmiş oluyor!”
Şimdi dışarıdan bakan insan, olayları kopuk kopuk gördüğü için ince hikmet ve sırları bir anda kavrayamıyor onun için bilir bilmez hükümler yürütüp yanlış kanaatlara varabiliyor. Halbuki marifetullah derinliği olan, Allah’ın ilmi, hikmeti ve adâleti hakkında hakkalyakin şekilde bir kanaatı ve ittihadı olan kimse, asla su-i zanna kapılmaz ve İlahî icraat hakkında yanlış düşünmez… Hatta kendi başına bir haksızlık gelse, önce “Acaba hangi hata ve günahımdan dolayı bu benim başıma geldi” diye, kendi kusurlarını araştırmaya başlar. İnsan da hata ve kusurdan geri olmadığı için, bir sebep bulur. Böylece “Cenab-ı Hak günahlarımın cezasını âhirete bırakmadan burada temizliyor” diye düşünür. Böylece, sağa sola suç atfetmekten kadere itiraz edip günahlara girmekten kurtulur. Hem de omuzunda ve başında hissettiği dağ gibi yüklerden, sıkıntılardan halas olup, ferahlar… Bizzat bu çeşit muhasebelerin ve durum muhakemelerinin nasıl rahatlattığını, bunalan ruhumuzu gam ve hüzünlerden kurtardığına şahit olmuşuzdur…
Ama mesele sadece bundan ibaret değildir. Bazan masumların başlarına da belâ ve musibet gelir. Bu sabır testi ve makamın yükselmesi içindir. Bazan da imtihan sırrı bozulmaması içindir. Ama âhiret sevabı hiçbir ölçü ve tartıya gelemez…
Biz dersi Üstad Hazretlerinden öğreniyoruz. “Bir hâdisede hem insan eli, hem KADER müdâhalesi olduğundan, insan, zâhirî sebebe bakıp, bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader o musibetin gizli sebebine baktığı için adalet eder.”
Mesela Üstad Hazretleri diyor ki: ‘Eskişehir Hapisanesinde, dehşetli bir zamanda (idam isteğiyle yargılanırken ) ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, mânevî bir ihtarla ‘Risale-i Nur’un makbuliyetine dair eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Halbuki ‘Yaş-kuru (olmuş-olacak) hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı Mübin (açık-net bir kitapta) bulunmasın’ (6/59) âyetinin sırrıyla en ziyade bu meselede söz sahibi Kur’an’dır. Acaba, Risale-i Nur’u Kur’an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?’ denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur’an’dan istimdat eyledim.”
Neticede “Birinci Şua” isimli Risaleyi yazıyor. Asla “ yetlerin sarih mânası budur.” Bilakis “İşarî mânânın külliyetinden, müteaddit tabakalarından, remzî, imaî ve işarî bir cüz’ü de budur” diyerek kanaatını yazıyor. Destek vermesi gereken bir zat ise, tam aksine ağır bir tenkitte bulunuyor. Onun mensupları da bunu büyüterek yaygın bir gıybete çeviriyorlar. Bunun üzerine Üstad Hazretleri “Kaderin Adaleti” açısından şöyle bir değerlendirmede bulunarak yükselen tansiyonu düşürüyor:
Kader-i İlahînin, adâlet veçhi şudur ki; Risale-i Nur’un hakikatiyle ve talebelerinin şahs-ı manevisiyle tezahür eden fevkalade ÎMANÎ HİZMETLERİN ehemmiyetli bir kısmını bîçare TERCÜMANINA vermek, ehl-i dünya ve ehl-i siyasetin ve avam halkın nazarında BİRİNCİ DERECE ama HAKİKAT NAZARINDA, iman hizmetine nisbeten ancak ONUNCU DERECEDE bulunan İslamî siyaset ve ümmetin ictimaî hayatına dair hizmeti, kâinatta en büyük mesele, vazife ve hizmet olan İman Hakikatlerine çalışmadan daha üstün gördüklerinden, o tercümana karşı arkadaşlarının pek ziyade hüsn-i zanları ehl-i siyasete inkılapçı bir İslam siyaseti fikrini vermek cihetinde, Risale-i Nur’a karşı istimaî hayat noktasında cephe almak ve fütuhatına mâni olmak pek kuvvetli ihtimali var. Bunda hem hata hem zarar büyüktür.
“Kader-i İlahî, bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali gidermek ve öyle ümit besleyenlerin ümitlerini tadil edip düzeltmek için, en ziyade öyle cihetlerde yardım ve iltihaka koşacak olan ulemadan seyyidlerden, şeyhlerden, ahbaptan ve hemşehriden birisini muârız çıkardı, o ifradı tâdil edip adâlet etti. ‘Size kainatın en büyük meselesi olan iman hizmeti yeter.’ diye, bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra Elhamdülillah, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münafıklar, söndürmemek için çalışıyorlar.”
İşte Üstad Hazretlerinden bir misal… Biz de kaderin ince sırlarını, hikmetlerini ve neticede merhamete vesile adâletini düşünüp, canımızı sıkan olaylara bu mercekten bakmaya çalışacak, önümüze bakıp hizmete devam edeceğiz inşaallah.
[Abdullah Aymaz] 19.11.2019 [Samanyolu Haber]
Bir zaman Musa Aleyhisselam, “Yâ Rabbi bu kadar haksızlık ve adaletsizlik oluyor; bana hikmetini soruyorlar, bilemiyorum.” diyor. Cenab-ı Hak, Hz. Musa Aleyhisselama, “Falan yerde bir su kaynağı var… Onun arkasında bir çalılık var. Sen oraya git ve çalılığın arkasından olanları bir seyret.” buyuruyor. Hz. Musa Aleyhisselam oraya gidip seyre koyulur:
Önce bir atlı gelir… Yemek yer, suyunu içer, çeker gider. Ama bir kese altınını oraya düşürür.
Biraz sonra bir delikanlı gelir. Orada yer, içer ve bir kese altını görür, onu alır götürür.
Sonra bir âmâ gelir, oturur. Yemek yiyip su içerken tam bu arada ilk atlı kaybettiği bir kese altını fark ederek geri döner ve oradaki kör adamdan altınını ister. O da almadım diyerek karşılık verince, döve döve öldürürler âmâyı… Sonra bu atlı çeker gider.
Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya buyurur ki: “Bak hikmetlere… Birinci atlı, işçisinin hakkını vermeyen bir çiftlik sahibi… İkincisi yani delikanlı olan, çiftlikte çalışıp bir türlü hakkını alamayan işçinin oğlu… Üçüncü kişi olan kör adam ise, aslında adam öldüren bir eşkıya… Önce yakalanmış sadece gözlerine mil çekilip âmâ haline getirilmiş birisi… Aslında öldürdüklerinin cezasını tam çekmemiş… Böylece öldürdüklerinin, işkence yaptıklarının cezasını çekmiş oluyor!”
Şimdi dışarıdan bakan insan, olayları kopuk kopuk gördüğü için ince hikmet ve sırları bir anda kavrayamıyor onun için bilir bilmez hükümler yürütüp yanlış kanaatlara varabiliyor. Halbuki marifetullah derinliği olan, Allah’ın ilmi, hikmeti ve adâleti hakkında hakkalyakin şekilde bir kanaatı ve ittihadı olan kimse, asla su-i zanna kapılmaz ve İlahî icraat hakkında yanlış düşünmez… Hatta kendi başına bir haksızlık gelse, önce “Acaba hangi hata ve günahımdan dolayı bu benim başıma geldi” diye, kendi kusurlarını araştırmaya başlar. İnsan da hata ve kusurdan geri olmadığı için, bir sebep bulur. Böylece “Cenab-ı Hak günahlarımın cezasını âhirete bırakmadan burada temizliyor” diye düşünür. Böylece, sağa sola suç atfetmekten kadere itiraz edip günahlara girmekten kurtulur. Hem de omuzunda ve başında hissettiği dağ gibi yüklerden, sıkıntılardan halas olup, ferahlar… Bizzat bu çeşit muhasebelerin ve durum muhakemelerinin nasıl rahatlattığını, bunalan ruhumuzu gam ve hüzünlerden kurtardığına şahit olmuşuzdur…
Ama mesele sadece bundan ibaret değildir. Bazan masumların başlarına da belâ ve musibet gelir. Bu sabır testi ve makamın yükselmesi içindir. Bazan da imtihan sırrı bozulmaması içindir. Ama âhiret sevabı hiçbir ölçü ve tartıya gelemez…
Biz dersi Üstad Hazretlerinden öğreniyoruz. “Bir hâdisede hem insan eli, hem KADER müdâhalesi olduğundan, insan, zâhirî sebebe bakıp, bazen haksız hükmedip zulmeder. Kader o musibetin gizli sebebine baktığı için adalet eder.”
Mesela Üstad Hazretleri diyor ki: ‘Eskişehir Hapisanesinde, dehşetli bir zamanda (idam isteğiyle yargılanırken ) ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, mânevî bir ihtarla ‘Risale-i Nur’un makbuliyetine dair eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Halbuki ‘Yaş-kuru (olmuş-olacak) hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı Mübin (açık-net bir kitapta) bulunmasın’ (6/59) âyetinin sırrıyla en ziyade bu meselede söz sahibi Kur’an’dır. Acaba, Risale-i Nur’u Kur’an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?’ denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de Kur’an’dan istimdat eyledim.”
Neticede “Birinci Şua” isimli Risaleyi yazıyor. Asla “ yetlerin sarih mânası budur.” Bilakis “İşarî mânânın külliyetinden, müteaddit tabakalarından, remzî, imaî ve işarî bir cüz’ü de budur” diyerek kanaatını yazıyor. Destek vermesi gereken bir zat ise, tam aksine ağır bir tenkitte bulunuyor. Onun mensupları da bunu büyüterek yaygın bir gıybete çeviriyorlar. Bunun üzerine Üstad Hazretleri “Kaderin Adaleti” açısından şöyle bir değerlendirmede bulunarak yükselen tansiyonu düşürüyor:
Kader-i İlahînin, adâlet veçhi şudur ki; Risale-i Nur’un hakikatiyle ve talebelerinin şahs-ı manevisiyle tezahür eden fevkalade ÎMANÎ HİZMETLERİN ehemmiyetli bir kısmını bîçare TERCÜMANINA vermek, ehl-i dünya ve ehl-i siyasetin ve avam halkın nazarında BİRİNCİ DERECE ama HAKİKAT NAZARINDA, iman hizmetine nisbeten ancak ONUNCU DERECEDE bulunan İslamî siyaset ve ümmetin ictimaî hayatına dair hizmeti, kâinatta en büyük mesele, vazife ve hizmet olan İman Hakikatlerine çalışmadan daha üstün gördüklerinden, o tercümana karşı arkadaşlarının pek ziyade hüsn-i zanları ehl-i siyasete inkılapçı bir İslam siyaseti fikrini vermek cihetinde, Risale-i Nur’a karşı istimaî hayat noktasında cephe almak ve fütuhatına mâni olmak pek kuvvetli ihtimali var. Bunda hem hata hem zarar büyüktür.
“Kader-i İlahî, bu yanlışı tashih etmek ve o ihtimali gidermek ve öyle ümit besleyenlerin ümitlerini tadil edip düzeltmek için, en ziyade öyle cihetlerde yardım ve iltihaka koşacak olan ulemadan seyyidlerden, şeyhlerden, ahbaptan ve hemşehriden birisini muârız çıkardı, o ifradı tâdil edip adâlet etti. ‘Size kainatın en büyük meselesi olan iman hizmeti yeter.’ diye, bizi merhametkârâne o hâdiseye mahkûm eyledi. Sonra Elhamdülillah, o muârızı susturdu, o ateşi söndürdü. Fakat münafıklar, söndürmemek için çalışıyorlar.”
İşte Üstad Hazretlerinden bir misal… Biz de kaderin ince sırlarını, hikmetlerini ve neticede merhamete vesile adâletini düşünüp, canımızı sıkan olaylara bu mercekten bakmaya çalışacak, önümüze bakıp hizmete devam edeceğiz inşaallah.
[Abdullah Aymaz] 19.11.2019 [Samanyolu Haber]
Prof. Dr. Suat Yıldırım 12 yıl sonra Vatikan’a gönderilen o mektubu analiz etti: “Aramızdaki Ortak Kelime”
İlahiyat profesörü Suat Yıldırım, 13 Ekim 2007 tarihindeki 1428 Ramazan Bayramı münasebetiyle 138 İslam âliminin Papa XVI. Benedikt başta olarak Hıristiyan âleminin başta gelen bütün dinî liderlerine gönderdiği “Aramızdaki Ortak Kelime” başlıklı mektubu analiz etti.
Samanyolu Haber’de yayınlanan yazıda Suat Yıldırım şunları ifade etti:
Papa Cenaplarına Mektup: Aramızdaki Ortak Kelime
Yüz otuz sekiz İslam âlimi Papa XVI. Benedikt başta olarak Hıristiyan âleminin başta gelen bütün dinî liderlerine 13 Ekim 2007 tarihinde 1428 Ramazan bayramı münasebetiyle “Aramızdaki Ortak Kelime” başlıklı bir açık mektup gönderdiler (Mektubun metni için bkz. www.acommonword.com Web sitesi).
Özetle şöyle dediler: Müslümanlar ve Hıristiyanlar dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturuyorlar. Bu iki ümmet arasında barış ve adalet olmaksızın dünyada kayda değer bir barış mümkün değildir. Şu halde insanlığın geleceği Müslümanlarla Hristiyanlar arasında barışa bağlıdır. Bu barışın ve karşılıklı anlayışın temeli esasen mevcuttur. Bu iki dinin temeli olan prensiplerde zaten bulunmaktadır. Onlar da Tek Allah’ı ve beraber yaşadığı insan kardeşini sevmek esastır. Bu prensipler İslam’ın ve Hristiyanlığın kutsal metinlerinde defalarca ifade edilmiştir. Allah’ın birliği ve O’nu sevmenin gerekli olduğu, keza komşusunu sevmenin gerekliliği, İslam ile Hristiyanlığın ortak zeminini teşkil etmektedir. Mektup bundan sonra, ayet ve hadislerden, keza İncil metinlerinden bu konudaki metinleri iktibas eder.
Bu mektubun arka planında tam bir yıl önce 13 Ekim 2006’da Papa XVI. Benedikt’e 38 Müslümanın gönderdiği açık mektup bulunmaktadır. Papa 12 Eylül 2006’da Almanya’da Regensburg Üniversitesinde “İman, Akıl ve Üniversite” başlıklı konferansında, Bizans imparatoru Manuel II. Palailogos’un Hz. Peygamber (aleyhisselam) hakkında çok olumsuz ve yanlış bir cümlesini naklettikten sonra onu destekler mahiyette konuşmasına devam etmişti. Bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlar Papa’yı protesto etmiş, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında gerginlikler ortaya çıkmıştı. Devrin Türkiye Diyanet Başkanı Muhterem Ali Bardakoğlu onun konuşmasını “düşmanca ve ön yargılı” bularak kınayan bir demeç vermişti. Bir dönem Papalık İslam İlahiyat Fakültesinde akademisyen olan Arif Ali Nayid de ciddi bir beyanda bulunmuştu.Tüm Arap ülkelerinin toplam nüfusundan daha fazla olan Endonezya ve Malezya’da İslam’ın yayılmasında hiçbir Müslüman ordunun girmediğini, Müslüman ülkelerin hemen hepsinde günümüze kadar Hristiyan azınlıkların devam ettiğini ve fakat Katolik hakimiyetinden sonra İspanya’da Müslümanlara ve Yahudilere soykırım uygulandığını dile getirmişti. Mezkûr mektupta ılımlı ve nazik bir dil kullanılmasına rağmen Papa’dan özür beklentisi sonuçsuz kalmıştı.
“Aramızdaki Ortak Kelime” metni, Katolik Hristiyanlığın lideri aynı Papa Cenapları ile, baş tarafında adlarını ve ünvanlarını saydığı tüm Hıristiyan din liderlerinin şahsında bütün Hıristiyanlara nazik ve anlayışlı bir üslup ile hitap etmektedir. Kapsamlı bir değerlendirme yapacak olursak bu metin hakkında şunu ifade etmemiz daha isabetli olacaktır: Her ne kadar Papa XVI. Benedikt Cenaplarının bir yıl önceki olumsuz ve yanlış beyanı üzerine hazırlanmış olsa da, âdeta böyle bir şey söz konusu olmaksızın , şu ayet-i kerimeden yola çıkarak Hristiyan âlemine nazikâne ve anlayışlı bir davetiye durumundadır: “De ki : “Ey Ehl-i Kitap! Gelin, bizimle sizin aramızdaki şu ortak kelimede (kelimet-in sevâ-in) karar kılalım: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Kimimiz kimimizi Allah’tan başka rab edinmesin. Eğer bu daveti kabul etmezlerse ‘Bizim, Allah’a itaat eden müminler olduğumuza şahit olun!’ deyin” (Âli İmran sûresi, 64). Bazı müfessirler bu ayeti açıklarken teolojik bir tartışmaya geçmişlerdir. Fakat bu mektubun gayesi polemik yapmak veya teolojik farklılıklar üzerinde durmak olmayıp onun yerine, daha büyük bir iyiliği gerçekleştirmek amacıyla ortak noktalar üzerinde durmaya gayret etmektir . (Metnin yazarları Hristiyanlığa reddiye tarzındaki yorumlara yer vermemişlerdir. Kendisi de Aramızdaki Ortak Kelime’nin etkin isimlerden biri olan Joseph Lumbard’a göre her ne kadar tarihte reddiyeci yaklaşım baskın olmuş olsa da bu yegâne değildir ve “Kur’an’ın çoğu ayetinde olduğu gibi bu ayeti anlamanın da pek çok yolu vardır.” Lumbard bu görüşünü teyit amacıyla işârî müfessirlerden Âlusi’nin (ö. 1854) ve Faslı Şazeli şeyhi İbn AcÎbe’nin (ö. 1809) mezkûr ayet yorumuna yer verir).
138 âlimin hazırladığı ortak metin Hıristiyanlık dünyasının 42 yıl önce İslam alemine gönderdiği mesaja gecikmiş bir cevap durumundadır. Dünyanın her tarafından gelen iki binden fazla din yetkilisinin katıldığı II.Vatikan konsili 1965 yılında, tarihinde ilk defa Müslümanlık hakkında resmen bir açıklama yapmıştı. Asırlarca süren olumsuz tavırdan sonra, ihtiyatlı bir üslupla kaleme alınmakla beraber, İslamî değerleri takdir eden, netice itibariyle olumlu, bir el uzatma mesajı vermişti. Çeşitli etkenlerin tesiri altındaki İslam dünyası bu mesaja yetkili bir cevap vermemişti. Bu tesirleri tahlil etmek başlı başına bir konudur. Biz “Kiliseyi Müslümanlarla Diyaloğa Sevk eden Sebebler” başlıklı tebliğimizde bunları ele almıştık (İstanbul, Marmara Üniv.İF II. İslâm İlimleri Kongresi, 18-20 Eylül 1981).
Onun içindir ki konuyu yakından takip eden John Esposito, Thomas Michel gibi uzmanlar, bu metni 42 yıl önceki mesaja verilen ilk cevap olarak değerlendirmişlerdir. Daniel Madigan: “Bu metin Müslümanların teolojik diyaloga girmede âciz olduğu görüşünü yıkmıştır. Ayrıca bu, Müslümanların görüş birliğinin sağlandığı önemli bir belge olmuştur. Zira metin sadece Müslümanlarla Hristiyanları değil, Müslümanları kendi içinde de birleştirmiştir. Dört Sünnî mezhep, keza Şîa, Zeydiyye, İbadiye ve tasavvuf temsilcilerinden oluşan, icma denebilecek bir yapı bu metne imza atmıştır. Mısır Diyanet Başkanı Ali Cum’a, M. Said Ramazan el-Bûtî, Seyyid Hüseyin Nasr, Bosna’dan Mustafa Ceriç, İngiltere’den Tim Winter (Abdülhakim Murad) bunlar arasındadır. İmza sahipleri ülkelerinde önemli dinî, sosyal ve ilmî statüde ön safta yer almaktadırlar.
Bu metin Müslümanlarla Hristiyanlar arasında dinî inanç farklılıklarını inkâr etmeksizin çok sayıdaki ortak taraflar üzerinde buluşmayı, böylece dünya barışına hizmet etmeyi amaçlar. Allah’ın birliği, Allah sevgisi ve birlikte yaşadığımız insanları sevme gibi üç müşterek temel konu etrafında birleşmeye çağırır. Önce Kur’an-ı Hakim’den tevhid hakkında bazı ayetler zikr edilir. Peşinden Kitab-ı Mukaddes’ten tek İlah inancı konusunda cümlelere yer verilir. Her iki Kitaptan ibadetin yalnız tek İlaha yapılmasına dair ayetler vurgulanır. Allah’ı sevmenin gereği hakkında dînî metinler nakledilir. Üçüncü bölümde de birlikte yaşadığımız insanları sevmenin gerektiğine dair metinlere yer verilir. Sonuç olarak ise her iki kutsal kitabın da Allah’ın birliğine, yalnız tek İlaha ibadete ve birlikte yaşadığımız insanları da sevip iyi davranmaya çağırır. İnsan sevgisinden maksat “adalet” ve “inanç özgürlüğü”dür. Kendisi için istediğini, başkası için de istemektir. Diğer taraftan İslam ve Hristiyanlık arasındaki farklı tarafları da vurguladıktan sonra, Hristiyanları ortak söylemler etrafında bir araya gelmeye davet eder. Şöylece sona erer: “Farklılıklarımızın aramızda nefret ve çekişme çıkarmasına izin vermeyelim. Birbirimizle ancak doğruluk ve iyi işlerde yarışalım. Bir birimize karşı saygılı, dürüst, adaletli ve şefkatli olalım. Gerçek barış, uyum ve karşılıklı iyi niyet içinde yaşayalım”.
Bu konuyu iyice inceleyen ve bu metnin çeşitli ülkelerdeki uzmanlar üzerinde bıraktığı etkileri inceleyen bir akademisyen şu hükme varmaktadır: “Aramızdaki Ortak Kelime” metninin üslubuna baktığımızda sade, kolay anlaşılan ve özenli bir dil kullandığı görülür. Hristiyanlara üstten bakmayan bir dille kaleme alınması, çok yankı bulmasının başlıca sebeplerinden biridir. Mesela, metin içerisinde birkaç yerde “muhtemelen (perhaps)” tabirinin geçmesi , Hristiyan tarafa karşı açık olma, birlikte düşünmeye davet etme anlamına gelir. Ayrıca metinde geçen “En iyisini Allah bilir” ifadesi, insan aklı ve bilgisinin sınırlılığını, Allah’ın önünde saygı ile eğilmeyi, O’na sormayı ve O’ndan yardım dilemeyi ifade eder” .
Bu bildirinin Hristiyanlık âleminde dikkate alındığını söyleyebiliriz. Rowan Williams, diğer Ortodoks ve Doğu Ortodoks kiliselerinin patrikleri, Lutheran, Presbiteryen, Baptist, Metodist ve diğer pek çok kilise temsilcisi ile içlerinde Christian W. Troll, Daniel Madigan, Thomas Michel, John Esposito, Karen Armstrong gibi öne çıkan din adamı ve akademisyenlerin olduğu pek çok isim cevap verdi. Joseph Lumbard’a göre Vatikan, başta Aramızdaki Ortak Kelime’ye olumlu cevap vermeye pek yanaşır görünmemişse de “Yale Cevabı”nın etkisiyle hemen Müslüman-Katolik Forumu’nun kurulmasına öncülük eden girişimlere başlamıştır.
Bu bildiriye gelen cevaplar arasında en çok ilgi görenlerden biri Yale Üniversitesi’ndeki birkaç akademisyen tarafından hazırlanıp imzaya açılan ve 18 Kasım 2007’de New York Times’da yayımlanan “Loving God and Neighbor Together: A Christian Response to A Common Word Between Us and You” adlı karşılık mesajı oldu. Bu mesaj ayrıca “Yale Cevabı” olarak da bilinir. “Yale Cevabı” bu bildiriyi “tarihi” bir belge olarak adlandırır. Zira mektup dünyanın dört bir yanından pek çok Müslüman âlim ve din adamı tarafından imzalanmıştır. “Yale Cevabı” bu bildiriyi Müslümanların Hristiyanlara uzattığı el olarak görmekte, bu eli Hristiyanlar olarak kabul ettiklerini belirtmekte ve karşılığında kendi ellerini uzatmaktadırlar: “Bu cevapta karşılık olarak kendi Hristiyan elimizi uzatıyoruz ki, Tanrı’yı ve komşularımızı sevme peşinde koşarken diğer tüm insanlarla birlikte barış ve adalet içinde yaşayalım.”
“Yale Cevabı” diğer cevap ve yaklaşımların pek çoğundan farklıdır. Zira bu bildirinin içeriğinden ziyade pratik amacı ve sonucuyla ilgilenir. Çünkü bu mektubun Müslüman dünyada yüzyıllardır atılan en önemli diyalog adımı olduğunun farkındadır. Bu sebeple, cevabın tonundaki hüsnü kabul ve coşku dikkatlerden kaçmaz. Buna ilaveten, genel Hristiyan yaklaşımlarından farklı olarak, kendi dindaşlarından eleştiri alma pahasına, Hz. Muhammed (a.s.m) hakkında “peygamber” tabirini kullanıp Müslümanlardan geçmişteki Haçlı savaşları ve hâlihazırdaki “teröre karşı savaş” adı altında yapılanlardan dolayı af diler.
“Aramızdaki Ortak Kelime” beyannamesinin bir neticesi olarak, Ürdün Kralı II. Abdullah ‘ın teklifi üzerine, her yılın Şubat ayının ilk haftası Birleşmiş Milletler Dünya Dinler Arası Uyum Haftası ilan edilmiştir. Bu gelişmelerin yanı sıra Ortak Kelime’yi konu edinen pek çok kitap, makale ve lisansüstü tez kaleme alınmış, 12 Ekim 2016 tarihi itibarıyla www.acommonword.com sitesi 500,000’den fazla sayıda ziyaret almıştır.
Vatikan bu mesaja gecikmeli bir tepki göstermiş, fakat ilerleyen günlerde Papa XVI. Benedikt, Kasım 2008’de gerçekleştirilen I. Katolik-Müslüman Forumu’nda aşağıdaki sözlerin geçtiği bir konuşma yapmıştır:
“Pek tabii farkındayım ki, Müslümanlarla Hristiyanlar Tek İlah’la ilgili mevzularda farklı yaklaşımlara sahipler. Buna rağmen bizi yaratan ve dünyanın her köşesindeki her bir insanla ilgilenen Tek İlah’a kulluk edebiliriz ve etmeliyiz. Karşılıklı saygı ve dayanışmamızla beraberce göstermeliyiz ki, kendimizi tek bir ailenin üyeleri addediyoruz; Tanrı’nın sevdiği ve dünyanın yaratılışından insanlık tarihinin sonuna kadar bir araya topladığı bir aile”.
Yukarıdaki sözlerin yanı sıra Papa’nın aynı konuşmada insanlığın iyiliği için ortaklaşa çalışılması gerektiğini vurgulaması, bu beyannamenin maksadının belli ölçüde hâsıl olduğunu ve Papa’nın Regensburg konuşmasındaki olumsuz yaklaşımdan geri adım attığını gösterir.
“Yale Cevabı” kadar dikkat çekmemiş olsa da Dünya Baptist Birliği’nin (Baptist World Alliance) önemsediğini de belirtmemiz gerekir. Dünya Baptist Birliği bu çağrıya sadece olumlu cevap vermekle ve ileride aktif projelerde yer almayı önermekle kalmaz, cevap metninde dahi “Aramızdaki Ortak Kelime” metninin ortaya koydukları ışığında, kendi Hristiyan geleneğini yeniden okumaya girişir. Bunu yaparken de Müslüman muhataplarına sorular sorar. “Yale Cevabı”nda olduğu gibi bu cevapta da Hz. Muhammed (a.s.m)ın defalarca “peygamber” sıfatıyla anılması dikkat çeker. (Bu makalemde ana kaynağım Betül Avcı’nın “Aramızdaki Ortak Kelime” Müslüman_Hıristiyan İlişkilerinde Güncel Bir Söz” Makalesidir. (Yalova Üniv. Sosyal Bilimler Dergisi, 2017, yıl:7, sayı:12, s. 237-254). Yazar konuyu ülke içinde ve dışında, ezcümle bu beyanname üzerinde özel değerlendirmelerin yapıldığı 6-7 Aralık 2013 Dublin toplantısında incelemiştir. Metinde geçen bilgilerin referansları için de bu makaleye bakılabilir).
Bir kısım Müslümanlar bunları yeterli görmeyebilir. Fakat 1400 sene süren kin ve düşmanlıktan sonra Batı Hristiyanlığının yetkili ağızlarından böyle cevaplar almak son derece önemlidir. Bu temennileri hayata geçirmek, mutluluk veren bir gaye olmalıdır. Bazıları Batı’da bulunan başka olumsuzluklara bakarak, benim gibi bunları önemseyenleri ciddiye almak istemeyebilir. Oysa yazdıklarıma dikkatle bakılırsa, sadece söylemlere değil, pratiğe yansıyan olaylara da işaret ettiğim görülecektir.Bu metne ait internet sitesi incelendiğinde, adını Kur’an’ın verdiği “Aramızdaki Ortak Kelime’nin (“Kelimet-in sevâ-in”) çağrısının yankıları duyulacaktır. Bunlar öyle gerçeklerdir ki, sözle ifade edilmesi bile önemlidir. Ben Mevlana gibi düşünüyorum: O, çok sevdiği fakat kayıplara karışan dostu Şems’in hasretiyle yanmakta idi. Bu hissiyatını bilen bir gayr-i müslim bir gün çarşıda ona: “Müjde ya Mevlanâ, Şems geliyor!” deyince elbisesine kadar elinde avucunda ne varsa ona müjdelik verdi. Bunu gören esnaftan bazıları:”O seni aldattı!” deyince Mevlanâ’nın cevabı şu oldu: “Ben bunları bu sözün yalanına verdim. Gerçeği olsaydı canımı verirdim”.
Prof. Dr. Suat YILDIRIM
[TR724] 19.11.2019
Samanyolu Haber’de yayınlanan yazıda Suat Yıldırım şunları ifade etti:
Papa Cenaplarına Mektup: Aramızdaki Ortak Kelime
Yüz otuz sekiz İslam âlimi Papa XVI. Benedikt başta olarak Hıristiyan âleminin başta gelen bütün dinî liderlerine 13 Ekim 2007 tarihinde 1428 Ramazan bayramı münasebetiyle “Aramızdaki Ortak Kelime” başlıklı bir açık mektup gönderdiler (Mektubun metni için bkz. www.acommonword.com Web sitesi).
Özetle şöyle dediler: Müslümanlar ve Hıristiyanlar dünya nüfusunun yarısından fazlasını oluşturuyorlar. Bu iki ümmet arasında barış ve adalet olmaksızın dünyada kayda değer bir barış mümkün değildir. Şu halde insanlığın geleceği Müslümanlarla Hristiyanlar arasında barışa bağlıdır. Bu barışın ve karşılıklı anlayışın temeli esasen mevcuttur. Bu iki dinin temeli olan prensiplerde zaten bulunmaktadır. Onlar da Tek Allah’ı ve beraber yaşadığı insan kardeşini sevmek esastır. Bu prensipler İslam’ın ve Hristiyanlığın kutsal metinlerinde defalarca ifade edilmiştir. Allah’ın birliği ve O’nu sevmenin gerekli olduğu, keza komşusunu sevmenin gerekliliği, İslam ile Hristiyanlığın ortak zeminini teşkil etmektedir. Mektup bundan sonra, ayet ve hadislerden, keza İncil metinlerinden bu konudaki metinleri iktibas eder.
Bu mektubun arka planında tam bir yıl önce 13 Ekim 2006’da Papa XVI. Benedikt’e 38 Müslümanın gönderdiği açık mektup bulunmaktadır. Papa 12 Eylül 2006’da Almanya’da Regensburg Üniversitesinde “İman, Akıl ve Üniversite” başlıklı konferansında, Bizans imparatoru Manuel II. Palailogos’un Hz. Peygamber (aleyhisselam) hakkında çok olumsuz ve yanlış bir cümlesini naklettikten sonra onu destekler mahiyette konuşmasına devam etmişti. Bunun üzerine dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanlar Papa’yı protesto etmiş, Müslümanlarla Hristiyanlar arasında gerginlikler ortaya çıkmıştı. Devrin Türkiye Diyanet Başkanı Muhterem Ali Bardakoğlu onun konuşmasını “düşmanca ve ön yargılı” bularak kınayan bir demeç vermişti. Bir dönem Papalık İslam İlahiyat Fakültesinde akademisyen olan Arif Ali Nayid de ciddi bir beyanda bulunmuştu.Tüm Arap ülkelerinin toplam nüfusundan daha fazla olan Endonezya ve Malezya’da İslam’ın yayılmasında hiçbir Müslüman ordunun girmediğini, Müslüman ülkelerin hemen hepsinde günümüze kadar Hristiyan azınlıkların devam ettiğini ve fakat Katolik hakimiyetinden sonra İspanya’da Müslümanlara ve Yahudilere soykırım uygulandığını dile getirmişti. Mezkûr mektupta ılımlı ve nazik bir dil kullanılmasına rağmen Papa’dan özür beklentisi sonuçsuz kalmıştı.
“Aramızdaki Ortak Kelime” metni, Katolik Hristiyanlığın lideri aynı Papa Cenapları ile, baş tarafında adlarını ve ünvanlarını saydığı tüm Hıristiyan din liderlerinin şahsında bütün Hıristiyanlara nazik ve anlayışlı bir üslup ile hitap etmektedir. Kapsamlı bir değerlendirme yapacak olursak bu metin hakkında şunu ifade etmemiz daha isabetli olacaktır: Her ne kadar Papa XVI. Benedikt Cenaplarının bir yıl önceki olumsuz ve yanlış beyanı üzerine hazırlanmış olsa da, âdeta böyle bir şey söz konusu olmaksızın , şu ayet-i kerimeden yola çıkarak Hristiyan âlemine nazikâne ve anlayışlı bir davetiye durumundadır: “De ki : “Ey Ehl-i Kitap! Gelin, bizimle sizin aramızdaki şu ortak kelimede (kelimet-in sevâ-in) karar kılalım: “Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Kimimiz kimimizi Allah’tan başka rab edinmesin. Eğer bu daveti kabul etmezlerse ‘Bizim, Allah’a itaat eden müminler olduğumuza şahit olun!’ deyin” (Âli İmran sûresi, 64). Bazı müfessirler bu ayeti açıklarken teolojik bir tartışmaya geçmişlerdir. Fakat bu mektubun gayesi polemik yapmak veya teolojik farklılıklar üzerinde durmak olmayıp onun yerine, daha büyük bir iyiliği gerçekleştirmek amacıyla ortak noktalar üzerinde durmaya gayret etmektir . (Metnin yazarları Hristiyanlığa reddiye tarzındaki yorumlara yer vermemişlerdir. Kendisi de Aramızdaki Ortak Kelime’nin etkin isimlerden biri olan Joseph Lumbard’a göre her ne kadar tarihte reddiyeci yaklaşım baskın olmuş olsa da bu yegâne değildir ve “Kur’an’ın çoğu ayetinde olduğu gibi bu ayeti anlamanın da pek çok yolu vardır.” Lumbard bu görüşünü teyit amacıyla işârî müfessirlerden Âlusi’nin (ö. 1854) ve Faslı Şazeli şeyhi İbn AcÎbe’nin (ö. 1809) mezkûr ayet yorumuna yer verir).
138 âlimin hazırladığı ortak metin Hıristiyanlık dünyasının 42 yıl önce İslam alemine gönderdiği mesaja gecikmiş bir cevap durumundadır. Dünyanın her tarafından gelen iki binden fazla din yetkilisinin katıldığı II.Vatikan konsili 1965 yılında, tarihinde ilk defa Müslümanlık hakkında resmen bir açıklama yapmıştı. Asırlarca süren olumsuz tavırdan sonra, ihtiyatlı bir üslupla kaleme alınmakla beraber, İslamî değerleri takdir eden, netice itibariyle olumlu, bir el uzatma mesajı vermişti. Çeşitli etkenlerin tesiri altındaki İslam dünyası bu mesaja yetkili bir cevap vermemişti. Bu tesirleri tahlil etmek başlı başına bir konudur. Biz “Kiliseyi Müslümanlarla Diyaloğa Sevk eden Sebebler” başlıklı tebliğimizde bunları ele almıştık (İstanbul, Marmara Üniv.İF II. İslâm İlimleri Kongresi, 18-20 Eylül 1981).
Onun içindir ki konuyu yakından takip eden John Esposito, Thomas Michel gibi uzmanlar, bu metni 42 yıl önceki mesaja verilen ilk cevap olarak değerlendirmişlerdir. Daniel Madigan: “Bu metin Müslümanların teolojik diyaloga girmede âciz olduğu görüşünü yıkmıştır. Ayrıca bu, Müslümanların görüş birliğinin sağlandığı önemli bir belge olmuştur. Zira metin sadece Müslümanlarla Hristiyanları değil, Müslümanları kendi içinde de birleştirmiştir. Dört Sünnî mezhep, keza Şîa, Zeydiyye, İbadiye ve tasavvuf temsilcilerinden oluşan, icma denebilecek bir yapı bu metne imza atmıştır. Mısır Diyanet Başkanı Ali Cum’a, M. Said Ramazan el-Bûtî, Seyyid Hüseyin Nasr, Bosna’dan Mustafa Ceriç, İngiltere’den Tim Winter (Abdülhakim Murad) bunlar arasındadır. İmza sahipleri ülkelerinde önemli dinî, sosyal ve ilmî statüde ön safta yer almaktadırlar.
Bu metin Müslümanlarla Hristiyanlar arasında dinî inanç farklılıklarını inkâr etmeksizin çok sayıdaki ortak taraflar üzerinde buluşmayı, böylece dünya barışına hizmet etmeyi amaçlar. Allah’ın birliği, Allah sevgisi ve birlikte yaşadığımız insanları sevme gibi üç müşterek temel konu etrafında birleşmeye çağırır. Önce Kur’an-ı Hakim’den tevhid hakkında bazı ayetler zikr edilir. Peşinden Kitab-ı Mukaddes’ten tek İlah inancı konusunda cümlelere yer verilir. Her iki Kitaptan ibadetin yalnız tek İlaha yapılmasına dair ayetler vurgulanır. Allah’ı sevmenin gereği hakkında dînî metinler nakledilir. Üçüncü bölümde de birlikte yaşadığımız insanları sevmenin gerektiğine dair metinlere yer verilir. Sonuç olarak ise her iki kutsal kitabın da Allah’ın birliğine, yalnız tek İlaha ibadete ve birlikte yaşadığımız insanları da sevip iyi davranmaya çağırır. İnsan sevgisinden maksat “adalet” ve “inanç özgürlüğü”dür. Kendisi için istediğini, başkası için de istemektir. Diğer taraftan İslam ve Hristiyanlık arasındaki farklı tarafları da vurguladıktan sonra, Hristiyanları ortak söylemler etrafında bir araya gelmeye davet eder. Şöylece sona erer: “Farklılıklarımızın aramızda nefret ve çekişme çıkarmasına izin vermeyelim. Birbirimizle ancak doğruluk ve iyi işlerde yarışalım. Bir birimize karşı saygılı, dürüst, adaletli ve şefkatli olalım. Gerçek barış, uyum ve karşılıklı iyi niyet içinde yaşayalım”.
Bu konuyu iyice inceleyen ve bu metnin çeşitli ülkelerdeki uzmanlar üzerinde bıraktığı etkileri inceleyen bir akademisyen şu hükme varmaktadır: “Aramızdaki Ortak Kelime” metninin üslubuna baktığımızda sade, kolay anlaşılan ve özenli bir dil kullandığı görülür. Hristiyanlara üstten bakmayan bir dille kaleme alınması, çok yankı bulmasının başlıca sebeplerinden biridir. Mesela, metin içerisinde birkaç yerde “muhtemelen (perhaps)” tabirinin geçmesi , Hristiyan tarafa karşı açık olma, birlikte düşünmeye davet etme anlamına gelir. Ayrıca metinde geçen “En iyisini Allah bilir” ifadesi, insan aklı ve bilgisinin sınırlılığını, Allah’ın önünde saygı ile eğilmeyi, O’na sormayı ve O’ndan yardım dilemeyi ifade eder” .
Bu bildirinin Hristiyanlık âleminde dikkate alındığını söyleyebiliriz. Rowan Williams, diğer Ortodoks ve Doğu Ortodoks kiliselerinin patrikleri, Lutheran, Presbiteryen, Baptist, Metodist ve diğer pek çok kilise temsilcisi ile içlerinde Christian W. Troll, Daniel Madigan, Thomas Michel, John Esposito, Karen Armstrong gibi öne çıkan din adamı ve akademisyenlerin olduğu pek çok isim cevap verdi. Joseph Lumbard’a göre Vatikan, başta Aramızdaki Ortak Kelime’ye olumlu cevap vermeye pek yanaşır görünmemişse de “Yale Cevabı”nın etkisiyle hemen Müslüman-Katolik Forumu’nun kurulmasına öncülük eden girişimlere başlamıştır.
Bu bildiriye gelen cevaplar arasında en çok ilgi görenlerden biri Yale Üniversitesi’ndeki birkaç akademisyen tarafından hazırlanıp imzaya açılan ve 18 Kasım 2007’de New York Times’da yayımlanan “Loving God and Neighbor Together: A Christian Response to A Common Word Between Us and You” adlı karşılık mesajı oldu. Bu mesaj ayrıca “Yale Cevabı” olarak da bilinir. “Yale Cevabı” bu bildiriyi “tarihi” bir belge olarak adlandırır. Zira mektup dünyanın dört bir yanından pek çok Müslüman âlim ve din adamı tarafından imzalanmıştır. “Yale Cevabı” bu bildiriyi Müslümanların Hristiyanlara uzattığı el olarak görmekte, bu eli Hristiyanlar olarak kabul ettiklerini belirtmekte ve karşılığında kendi ellerini uzatmaktadırlar: “Bu cevapta karşılık olarak kendi Hristiyan elimizi uzatıyoruz ki, Tanrı’yı ve komşularımızı sevme peşinde koşarken diğer tüm insanlarla birlikte barış ve adalet içinde yaşayalım.”
“Yale Cevabı” diğer cevap ve yaklaşımların pek çoğundan farklıdır. Zira bu bildirinin içeriğinden ziyade pratik amacı ve sonucuyla ilgilenir. Çünkü bu mektubun Müslüman dünyada yüzyıllardır atılan en önemli diyalog adımı olduğunun farkındadır. Bu sebeple, cevabın tonundaki hüsnü kabul ve coşku dikkatlerden kaçmaz. Buna ilaveten, genel Hristiyan yaklaşımlarından farklı olarak, kendi dindaşlarından eleştiri alma pahasına, Hz. Muhammed (a.s.m) hakkında “peygamber” tabirini kullanıp Müslümanlardan geçmişteki Haçlı savaşları ve hâlihazırdaki “teröre karşı savaş” adı altında yapılanlardan dolayı af diler.
“Aramızdaki Ortak Kelime” beyannamesinin bir neticesi olarak, Ürdün Kralı II. Abdullah ‘ın teklifi üzerine, her yılın Şubat ayının ilk haftası Birleşmiş Milletler Dünya Dinler Arası Uyum Haftası ilan edilmiştir. Bu gelişmelerin yanı sıra Ortak Kelime’yi konu edinen pek çok kitap, makale ve lisansüstü tez kaleme alınmış, 12 Ekim 2016 tarihi itibarıyla www.acommonword.com sitesi 500,000’den fazla sayıda ziyaret almıştır.
Vatikan bu mesaja gecikmeli bir tepki göstermiş, fakat ilerleyen günlerde Papa XVI. Benedikt, Kasım 2008’de gerçekleştirilen I. Katolik-Müslüman Forumu’nda aşağıdaki sözlerin geçtiği bir konuşma yapmıştır:
“Pek tabii farkındayım ki, Müslümanlarla Hristiyanlar Tek İlah’la ilgili mevzularda farklı yaklaşımlara sahipler. Buna rağmen bizi yaratan ve dünyanın her köşesindeki her bir insanla ilgilenen Tek İlah’a kulluk edebiliriz ve etmeliyiz. Karşılıklı saygı ve dayanışmamızla beraberce göstermeliyiz ki, kendimizi tek bir ailenin üyeleri addediyoruz; Tanrı’nın sevdiği ve dünyanın yaratılışından insanlık tarihinin sonuna kadar bir araya topladığı bir aile”.
Yukarıdaki sözlerin yanı sıra Papa’nın aynı konuşmada insanlığın iyiliği için ortaklaşa çalışılması gerektiğini vurgulaması, bu beyannamenin maksadının belli ölçüde hâsıl olduğunu ve Papa’nın Regensburg konuşmasındaki olumsuz yaklaşımdan geri adım attığını gösterir.
“Yale Cevabı” kadar dikkat çekmemiş olsa da Dünya Baptist Birliği’nin (Baptist World Alliance) önemsediğini de belirtmemiz gerekir. Dünya Baptist Birliği bu çağrıya sadece olumlu cevap vermekle ve ileride aktif projelerde yer almayı önermekle kalmaz, cevap metninde dahi “Aramızdaki Ortak Kelime” metninin ortaya koydukları ışığında, kendi Hristiyan geleneğini yeniden okumaya girişir. Bunu yaparken de Müslüman muhataplarına sorular sorar. “Yale Cevabı”nda olduğu gibi bu cevapta da Hz. Muhammed (a.s.m)ın defalarca “peygamber” sıfatıyla anılması dikkat çeker. (Bu makalemde ana kaynağım Betül Avcı’nın “Aramızdaki Ortak Kelime” Müslüman_Hıristiyan İlişkilerinde Güncel Bir Söz” Makalesidir. (Yalova Üniv. Sosyal Bilimler Dergisi, 2017, yıl:7, sayı:12, s. 237-254). Yazar konuyu ülke içinde ve dışında, ezcümle bu beyanname üzerinde özel değerlendirmelerin yapıldığı 6-7 Aralık 2013 Dublin toplantısında incelemiştir. Metinde geçen bilgilerin referansları için de bu makaleye bakılabilir).
Bir kısım Müslümanlar bunları yeterli görmeyebilir. Fakat 1400 sene süren kin ve düşmanlıktan sonra Batı Hristiyanlığının yetkili ağızlarından böyle cevaplar almak son derece önemlidir. Bu temennileri hayata geçirmek, mutluluk veren bir gaye olmalıdır. Bazıları Batı’da bulunan başka olumsuzluklara bakarak, benim gibi bunları önemseyenleri ciddiye almak istemeyebilir. Oysa yazdıklarıma dikkatle bakılırsa, sadece söylemlere değil, pratiğe yansıyan olaylara da işaret ettiğim görülecektir.Bu metne ait internet sitesi incelendiğinde, adını Kur’an’ın verdiği “Aramızdaki Ortak Kelime’nin (“Kelimet-in sevâ-in”) çağrısının yankıları duyulacaktır. Bunlar öyle gerçeklerdir ki, sözle ifade edilmesi bile önemlidir. Ben Mevlana gibi düşünüyorum: O, çok sevdiği fakat kayıplara karışan dostu Şems’in hasretiyle yanmakta idi. Bu hissiyatını bilen bir gayr-i müslim bir gün çarşıda ona: “Müjde ya Mevlanâ, Şems geliyor!” deyince elbisesine kadar elinde avucunda ne varsa ona müjdelik verdi. Bunu gören esnaftan bazıları:”O seni aldattı!” deyince Mevlanâ’nın cevabı şu oldu: “Ben bunları bu sözün yalanına verdim. Gerçeği olsaydı canımı verirdim”.
Prof. Dr. Suat YILDIRIM
[TR724] 19.11.2019
İskandinav ülkeleri nasıl battı?!
Levent kenez ve Bülent Korucu ile Ayaküstü’nde bu hafta 3 başlık konuşuluyor.
Erdoğan’ın ‘battılar’ dediği İskandinav ülkeleri gerçekten battı mı? Battılarsa kişi başına milli gelirleri neden bu kadar yüksek?
Ayaküstün’de ”AKP’li Numan Kurtulmuş’un KHK itirafları” ele alınıyor.
Son olarak ise İslamcıların şatafatlı lüküs hayatları! ve bu durumu bahane ederek başlatılan başörtüsü tartışması irdeleniyor.
#Ayaküstü‘nü kaçırmayın
[TR724] 19.11.2019
Erdoğan’ın ‘battılar’ dediği İskandinav ülkeleri gerçekten battı mı? Battılarsa kişi başına milli gelirleri neden bu kadar yüksek?
Ayaküstün’de ”AKP’li Numan Kurtulmuş’un KHK itirafları” ele alınıyor.
Son olarak ise İslamcıların şatafatlı lüküs hayatları! ve bu durumu bahane ederek başlatılan başörtüsü tartışması irdeleniyor.
#Ayaküstü‘nü kaçırmayın
[TR724] 19.11.2019
Erdoğan’ın diplomasını AİHM’e soranlar Strazburg’da buluşuyor
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın olmayan diploması yine gündemde.
Perşembe günü Fransa’nın Strazburg kentindeki AİHM önünde diploma gösterisi yapılacak. Haberi Korkusuz yazarı Can Ataklı köşesine taşıdı. Ataklı’nın makalesinin ilgili kısmı şöyle:
“Erdoğan’ın üniversite diploması Türkiye’de pek tartışılmıyor.
Aslında herkes gelişmeleri biliyor da medya bu konuya çok fazla yer ayırmıyor.
Belki de ayıramıyor demek daha doğru.
Çünkü diploma işini kurcalayanın başı biraz derde giriyor.
Buna karşı Avrupa’da konu çok daha hareketli biçimde tartışılıyor.
Örneğin 21 Kasım Perşembe günü saat 11.00’de AİHM binası önünde bir gösteri düzenleniyor.
Avrupa’da, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olabilmek için Yüksek Seçim Kurulu’na gerçek olmayan bir üniversite diploması verdiğini ileri süren ve bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuran gruplar Strasburg’da bir araya geliyor.
Konula ilgili yapılan basın açıklamasında, gösteriye Türkiye’deki muhalefet partilerinden temsilcilerin katılacağı belirtildi.
Açıklamada, Türk Bayrağı dışında, siyasi parti, kurum pankartları alınmayacağı özellikle belirtildi.”
[TR724] 19.11.2019
Perşembe günü Fransa’nın Strazburg kentindeki AİHM önünde diploma gösterisi yapılacak. Haberi Korkusuz yazarı Can Ataklı köşesine taşıdı. Ataklı’nın makalesinin ilgili kısmı şöyle:
“Erdoğan’ın üniversite diploması Türkiye’de pek tartışılmıyor.
Aslında herkes gelişmeleri biliyor da medya bu konuya çok fazla yer ayırmıyor.
Belki de ayıramıyor demek daha doğru.
Çünkü diploma işini kurcalayanın başı biraz derde giriyor.
Buna karşı Avrupa’da konu çok daha hareketli biçimde tartışılıyor.
Örneğin 21 Kasım Perşembe günü saat 11.00’de AİHM binası önünde bir gösteri düzenleniyor.
Avrupa’da, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olabilmek için Yüksek Seçim Kurulu’na gerçek olmayan bir üniversite diploması verdiğini ileri süren ve bu nedenle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuran gruplar Strasburg’da bir araya geliyor.
Konula ilgili yapılan basın açıklamasında, gösteriye Türkiye’deki muhalefet partilerinden temsilcilerin katılacağı belirtildi.
Açıklamada, Türk Bayrağı dışında, siyasi parti, kurum pankartları alınmayacağı özellikle belirtildi.”
[TR724] 19.11.2019
Türkiye, ‘basın özgürlüğü’nde son sıralara demir attı
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütü, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ni yayımladı. 2018’de 180 ülke arasında 157. sırada yer alan Türkiye, 2019’da da aynı sıradaki yerini korumayı başardı! RSF’nin raporuna göre gazetecilerin güven içinde çalışabilecekleri ülke sayısı düşmeye başlıyor. Otoriter rejimlerin medya üzerinde giderek daha fazla baskı kurduğunu aktarılıyor.
2019 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde bu yıl da ilk sıraları paylaşan ülkeler değişmedi. İlk sırada İskandinav ülkeleri vardı. Norveç zirvede. Onu Finlandiya ve İsveç izledi. İsveç’in ardından ise Hollanda geldi. Hollanda için raporda, bir organize suç ağını açığa çıkaran iki muhabirin polis koruması altında yaşamak zorunda kaldığı hatırlatıldı.
Afrika ülkesi Etiyopya’nın endekste 110. sıradan 40. sıraya yükselmesi ve Gambia’nın 92. sıradan 30. sıraya yükselmesi endeks içinde yer alan ülkeler adına önemli bir gelişme olarak nitelendirildi. Endekste birçok otoriter rejim uygulamalarının ülkeleri gerilettiğine de vurgu yapıldı.
TÜRKİYE’DE BASIN, ÇİN’DEN DAHA ÖZGÜR!
Endekste iki komşu ülke Çin ve Vietnam sırasıyla 172 ve 176. sırada yer aldı. Eritre 178. olarak sondan üçüncü, Kuzey Kore sondan ikinci olarak 179. ve Türkmenistan ise sonuncu olarak 180. sırada yer aldı.
[TR724] 19.11.2019
2019 Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’nde bu yıl da ilk sıraları paylaşan ülkeler değişmedi. İlk sırada İskandinav ülkeleri vardı. Norveç zirvede. Onu Finlandiya ve İsveç izledi. İsveç’in ardından ise Hollanda geldi. Hollanda için raporda, bir organize suç ağını açığa çıkaran iki muhabirin polis koruması altında yaşamak zorunda kaldığı hatırlatıldı.
Afrika ülkesi Etiyopya’nın endekste 110. sıradan 40. sıraya yükselmesi ve Gambia’nın 92. sıradan 30. sıraya yükselmesi endeks içinde yer alan ülkeler adına önemli bir gelişme olarak nitelendirildi. Endekste birçok otoriter rejim uygulamalarının ülkeleri gerilettiğine de vurgu yapıldı.
TÜRKİYE’DE BASIN, ÇİN’DEN DAHA ÖZGÜR!
Endekste iki komşu ülke Çin ve Vietnam sırasıyla 172 ve 176. sırada yer aldı. Eritre 178. olarak sondan üçüncü, Kuzey Kore sondan ikinci olarak 179. ve Türkmenistan ise sonuncu olarak 180. sırada yer aldı.
[TR724] 19.11.2019
İşsizlik fonu patrona akıyor [İlker Doğan]
Fonda para çok, işsize yok!
Kendi isteği dışında işsiz kalanlara belirli bir süre gelir desteği sağlamak amacıyla 1999 yılında oluşturulan İşsizlik Sigortası, iktidarın ‘yandaş işadamlarını ve kamu bankalarını’ beslediği fona dönüştü. İşsiz kalan zor durumdaki insanlara ödenmesi gereken paralar, ‘teşvik ve destek’ adı altında patronlara aktarılıyor. Fondan 2018 ve 2019’un ilk 9 ayında işverenlere aktarılan toplam para 25 milyar liradan fazla. Aynı zaman diliminde işçiye ödenen para ise resmi rakamlara göre yaklaşık 10.8 milyar TL. AKP rejimi, söz konusu fonla sadece ‘yandaş’ patronları desteklemekle kalmıyor; sadece geçtiğimiz yıl 3 kamu bankasına aktarılan para 11 milyar lira! Fonun toplam varlığı 130,2 milyarı buldu ancak işçiye faydası yok denecek kadar az!
İşsizlik Sigortası Kanunu, 8 Eylül 1999 tarihinde Resmi Gazetede yayınlandı. Fonun kuruluş amacı sigortalılara işsiz kalmaları halinde belirli bir süre maddi destekte bulunmaktı. 2 yıl önce 116,7 milyar lira olan toplam varlığı bugün 130,2 milyarı buldu. Söz konusu rakam iktidarın da iştahını kabarttı. Ve işsizleri desteklemek için kurulan fon, AKP iktidarının elinde, yandaş işverenleri ve kamu bankalarını ‘besleme’ aracına dönüşüverdi.
FONUN SADECE 3’TE BİRİ İŞSİZE!
Özellikle ekonomik krizin hissedilebilir şekilde arttığı 2009 ve sonrasında fonun giderleri çeşitlendirildi. 2008 yılında yapılan değişiklikle kanundaki ‘sigortalılara işsiz kalmaları halinde’ ibaresi çıkarıldı. Fon işsizlik ödeneğinden daha çok, hazineye, aktif işgücü programlarına, işverenlere yönelik teşvik ve destek uygulamalarına aktarılmaya başlandı. Fondan yapılan ödemelerin sadece üçte birlik kısmı işçi için kullanılıyor bugün. Kalan üçte ikilik kısım vergi, işverenlere teşvik, destek adı altında yandaş işverenler ve hazineye aktarılıyor.
KAMU BANKALARI BİLE FONLANDI!
AKP iktidarı ‘işverenleri’ fonlamakla yetinmedi; geçtiğimiz yıl sesiz sedasız 3 kamu bankasına da ‘İşsizlik Fonu’ndan para aktardığı ortaya çıktı. Aktarılan para 11 milyar TL olarak açıklandı. Tepkiler üzerine açıklama yapan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “Geçen sene de (2017) birtakım kaydırmalar yapılmıştı. Burada herhangi bir risk, tehlike söz konusu değil.” demişti.
İşsizlik fonunun gelirleri işveren (%2), işçi (%1) ve devletden (%1) kesilen pirimlerle, fonun değerlendirildiği tahvil ve mevduatlardan elde edilen faiz gelirlerinden oluşturuyor.
PATRONLAR 8 VERDİ, 13 ALDI!
Çıkış amacı ‘işçiyi desteklemek’ olan fon özellikle son 10 yıldır AKP iktidarı ve patronlar için can simidi oldu. Resmi rakamlara göre 2018 yılında işçiye yapılan toplam ödeme 4,8 milyar lira olarak kayıtlara geçti. Ancak aynı yıl işverene 12,5 milyar fon aktarıldı. 2019’da da durum değişmedi. Yine resmi rakamlara göre ilk 9 ayda işsizlere aktarılan para 6 milyar 2 milyon TL. İşsizlik Fonu’na yüzde 2 prim ödeyen işverenler yılın ilk 9 ayında devlete yaklaşık 8 milyar lira civarında ödeme yaptı. Aynı dönemde patronlara aktarılan fon miktarı ise 13 milyarın üzerinde! İşsizlere aktarılan paranın iki katından daha fazla!
2 İŞSİZDEN BİRİ MAAŞ ALABİLİYOR
İŞKUR’un verilerine göre bu yılın ilk 4 ayında 716 bin 535 kişi işsizlik ödeneği almak için başvuruda bulundu. Ancak, işsiz kalmadan önceki çalışma günü yetersizliği, prim gün sayısı azlığı, tazminatsız fesih gibi nedenlerle bu kişilerin sadece 374 bin 298’i ödeme almaya hak kazandı. Toplam varlığı 130,2 milyarı bulan fon, iki işsizden birinin maaş başvurusunu reddetti!
KAYITLI İŞSİZLERİN YÜZDE 13’Ü MAAŞ ALABİLDİ!
TÜİK’in verilerine göre Ağustos ayında işsizlik oranı yüzde 14’e yükseldi. İşsiz sayısı ise 4 milyon 650 bine ulaştı. Peki 2019 yılı eylül ayına göre maaş ödenen ‘işsiz’ sayısı ne kadar; 627 bin 828. Başka bir ifadeyle kayıtlı 100 işçiden ancak 13’ü işsizlik maaşı alabildi. Bu kişilere yapılan toplam ödeme miktarı ise 660 milyon 473 milyon lira. Kişi başı ortalama 1.051 lira.
Her işsize maaş yok!
İşsizlik maaşını almanın belli şartları var. İktidar söz konusu ödemeyi yapmamak için elinden geleni yapıyor. Öncelikle işçinin kendi isteği ile ya da kusurları dışında işsiz kalması gerekiyor. Ayrıca son 120 gün içinde kesintisiz prim ödeyerek sürekli çalışmış olmak zorunda. Son 3 yıl içinde en az 600 gün süre ile işsizlik sigortası primi ödemiş olmak bir diğer şart. İşsizlik maaşının tutarı kişiden kişiye farklılıklar gösteriyor. 2019 yılında en düşük işsizlik maaşı 1.016 liraya en yüksek işsizlik maaşı da 2.031 liraya yükseldi. Söz konusu ödeme 10 ay yapılıyor.
4 MİLYON 877 BİN BAŞVURU REDDEDİLDİ!
İŞKUR’un verilerine göre Mart 2002 tarihinden 30 Eylül 2019 tarihine kadar işsizlik ödeneğine 12 milyon 332 bin 808 kişi başvurdu. Bunlardan 7.455.299 kişi ödenek almaya hak kazandı. Bu kapsamda hak eden kişilere toplam 29.3 milyar lira ödeme yapıldı.
[İlker Doğan] 19.11.2019 [TR724]
Kendi isteği dışında işsiz kalanlara belirli bir süre gelir desteği sağlamak amacıyla 1999 yılında oluşturulan İşsizlik Sigortası, iktidarın ‘yandaş işadamlarını ve kamu bankalarını’ beslediği fona dönüştü. İşsiz kalan zor durumdaki insanlara ödenmesi gereken paralar, ‘teşvik ve destek’ adı altında patronlara aktarılıyor. Fondan 2018 ve 2019’un ilk 9 ayında işverenlere aktarılan toplam para 25 milyar liradan fazla. Aynı zaman diliminde işçiye ödenen para ise resmi rakamlara göre yaklaşık 10.8 milyar TL. AKP rejimi, söz konusu fonla sadece ‘yandaş’ patronları desteklemekle kalmıyor; sadece geçtiğimiz yıl 3 kamu bankasına aktarılan para 11 milyar lira! Fonun toplam varlığı 130,2 milyarı buldu ancak işçiye faydası yok denecek kadar az!
İşsizlik Sigortası Kanunu, 8 Eylül 1999 tarihinde Resmi Gazetede yayınlandı. Fonun kuruluş amacı sigortalılara işsiz kalmaları halinde belirli bir süre maddi destekte bulunmaktı. 2 yıl önce 116,7 milyar lira olan toplam varlığı bugün 130,2 milyarı buldu. Söz konusu rakam iktidarın da iştahını kabarttı. Ve işsizleri desteklemek için kurulan fon, AKP iktidarının elinde, yandaş işverenleri ve kamu bankalarını ‘besleme’ aracına dönüşüverdi.
FONUN SADECE 3’TE BİRİ İŞSİZE!
Özellikle ekonomik krizin hissedilebilir şekilde arttığı 2009 ve sonrasında fonun giderleri çeşitlendirildi. 2008 yılında yapılan değişiklikle kanundaki ‘sigortalılara işsiz kalmaları halinde’ ibaresi çıkarıldı. Fon işsizlik ödeneğinden daha çok, hazineye, aktif işgücü programlarına, işverenlere yönelik teşvik ve destek uygulamalarına aktarılmaya başlandı. Fondan yapılan ödemelerin sadece üçte birlik kısmı işçi için kullanılıyor bugün. Kalan üçte ikilik kısım vergi, işverenlere teşvik, destek adı altında yandaş işverenler ve hazineye aktarılıyor.
KAMU BANKALARI BİLE FONLANDI!
AKP iktidarı ‘işverenleri’ fonlamakla yetinmedi; geçtiğimiz yıl sesiz sedasız 3 kamu bankasına da ‘İşsizlik Fonu’ndan para aktardığı ortaya çıktı. Aktarılan para 11 milyar TL olarak açıklandı. Tepkiler üzerine açıklama yapan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “Geçen sene de (2017) birtakım kaydırmalar yapılmıştı. Burada herhangi bir risk, tehlike söz konusu değil.” demişti.
İşsizlik fonunun gelirleri işveren (%2), işçi (%1) ve devletden (%1) kesilen pirimlerle, fonun değerlendirildiği tahvil ve mevduatlardan elde edilen faiz gelirlerinden oluşturuyor.
PATRONLAR 8 VERDİ, 13 ALDI!
Çıkış amacı ‘işçiyi desteklemek’ olan fon özellikle son 10 yıldır AKP iktidarı ve patronlar için can simidi oldu. Resmi rakamlara göre 2018 yılında işçiye yapılan toplam ödeme 4,8 milyar lira olarak kayıtlara geçti. Ancak aynı yıl işverene 12,5 milyar fon aktarıldı. 2019’da da durum değişmedi. Yine resmi rakamlara göre ilk 9 ayda işsizlere aktarılan para 6 milyar 2 milyon TL. İşsizlik Fonu’na yüzde 2 prim ödeyen işverenler yılın ilk 9 ayında devlete yaklaşık 8 milyar lira civarında ödeme yaptı. Aynı dönemde patronlara aktarılan fon miktarı ise 13 milyarın üzerinde! İşsizlere aktarılan paranın iki katından daha fazla!
2 İŞSİZDEN BİRİ MAAŞ ALABİLİYOR
İŞKUR’un verilerine göre bu yılın ilk 4 ayında 716 bin 535 kişi işsizlik ödeneği almak için başvuruda bulundu. Ancak, işsiz kalmadan önceki çalışma günü yetersizliği, prim gün sayısı azlığı, tazminatsız fesih gibi nedenlerle bu kişilerin sadece 374 bin 298’i ödeme almaya hak kazandı. Toplam varlığı 130,2 milyarı bulan fon, iki işsizden birinin maaş başvurusunu reddetti!
KAYITLI İŞSİZLERİN YÜZDE 13’Ü MAAŞ ALABİLDİ!
TÜİK’in verilerine göre Ağustos ayında işsizlik oranı yüzde 14’e yükseldi. İşsiz sayısı ise 4 milyon 650 bine ulaştı. Peki 2019 yılı eylül ayına göre maaş ödenen ‘işsiz’ sayısı ne kadar; 627 bin 828. Başka bir ifadeyle kayıtlı 100 işçiden ancak 13’ü işsizlik maaşı alabildi. Bu kişilere yapılan toplam ödeme miktarı ise 660 milyon 473 milyon lira. Kişi başı ortalama 1.051 lira.
Her işsize maaş yok!
İşsizlik maaşını almanın belli şartları var. İktidar söz konusu ödemeyi yapmamak için elinden geleni yapıyor. Öncelikle işçinin kendi isteği ile ya da kusurları dışında işsiz kalması gerekiyor. Ayrıca son 120 gün içinde kesintisiz prim ödeyerek sürekli çalışmış olmak zorunda. Son 3 yıl içinde en az 600 gün süre ile işsizlik sigortası primi ödemiş olmak bir diğer şart. İşsizlik maaşının tutarı kişiden kişiye farklılıklar gösteriyor. 2019 yılında en düşük işsizlik maaşı 1.016 liraya en yüksek işsizlik maaşı da 2.031 liraya yükseldi. Söz konusu ödeme 10 ay yapılıyor.
4 MİLYON 877 BİN BAŞVURU REDDEDİLDİ!
İŞKUR’un verilerine göre Mart 2002 tarihinden 30 Eylül 2019 tarihine kadar işsizlik ödeneğine 12 milyon 332 bin 808 kişi başvurdu. Bunlardan 7.455.299 kişi ödenek almaya hak kazandı. Bu kapsamda hak eden kişilere toplam 29.3 milyar lira ödeme yapıldı.
[İlker Doğan] 19.11.2019 [TR724]
AKP Giresun’da yanlış yaptı! [Murat Aydın]
(dikkat bu yazı ağır ironi ihtiva eder)
Kanaatimce AKP burada çok yanlış bir yol izledi. İlk yanlış ölen Rabia Naz’ın babasına deli raporu aldırmaya çalışmak oldu. Çocuk kaybetmiş bir babaya deli muamelesi çekerek olayı örtbas etmeye kalkarak çok daha popüler hale gelmesini sağladılar.
Oysa bunu yapmak yerine baba Şaban Vatan’a, ‘Fetö’den tutuklama çıkarsalardı iş başlamadan biter, kimse de bir daha dönüp bakmazdı.
Sakın ne gerekçe ile tutuklayacaklardı diye bir söz söylemeyin. Yüz binlerce kişi hangi suçtan dolayı tutuklanmışsa Şaban Vatan’a da öyle bir suç bulunabilirdi. Adam illa ki cemaatin okulunun önünden geçmiştir, Bankasya’dan elektrik faturası yatırmıştır. Daha da olmadı ne bileyim bylock kullanmıştır de. Hayatında hiç bylock kullanmamış on binlerce insan bylock var diye hapis yatmadı mı? Daha da olmadı illa ki cemaat operasyonlarından içeri alınmış bir akrabası vardır. Devlet yeter ki istesin ‘fetö’ bahanesi mi yok? İlla akla uygun olmasına da gerek yok zaten. Hatta bununla ilgili Ankara’dan istihbarat birimleri devreye sokulabilir gerekli bilgi ve dökümler temin edilebilirdi.
Olayı cemaate yıkmayı başarabilselerdi bütün Türkiye kolaylıkla dut yemiş bülbüle dönerdi. Hiç kimse konuyla ilgilenmez, en sıkı muhalifler bile üç maymun tiyatrosunda yerini alırdı. Öyle ki Rabia Naz’ın öldürülme görüntüleri ortaya çıksa bile bir daha hiç kimsenin umurunda olmazdı.
Böylece sevgili katil yeğen hayatına mutlu ve huzurlu bir şekilde devam eder, devlet yetkilileri de çalma, çırpma, kupon arazi toplama, mazlumlara zulmetme, güçsüzü ezme gibi işlerinden geri kalmazlardı.
Olayı Fetö’ye yıkabilselerdi belki minik Rabia’yı mezarından çıkarıp hainler mezarlığına bile defnedebilirlerdi. Bu arada imam cenaze namazını kıldırmaz, belediye defin işlemlerini gerçekleştirmezdi. Bugün Rabia Naz için eylem yapanlar, twit atanlar da, ‘ama bunlar fetöcüymüş’ diyerek adalet aramayla uğraşmak yerine çekirdek çitlemeyi tercih ederlerdi.
Tıpkı işkenceyle öldürülen Gökhan Açıkkollu’ya yaptıkları gibi. Tıpkı lohusa kadınlara musallat olanları seyrettikleri gibi, tıpkı Meriç’in, Ege’nin soğuk sularından cansız cesetleri çıkarılan bebekler hiç umurlarında olmadığı gibi. Bu konuyu da kapatırlardı.
Aklınızda bulunsun, her hangi biriyle uzlaşmazlık yaşadığınızda Fetö derseniz insan olmakla kazanılmış bütün haklarını kolaylıkla elinden almış olursunuz. Sonra istediğiniz her şeyi yaparsınız. Şimdi ortalarda duyar kasan herkes bir anda ellerine çekirdekleri alıp çitlemeye başlarlar. Biliyorsunuz bütün katiller için, hırsızlar ve haydutlar için muhteşem bir tılsımdır bu kelime. Sizinle uğraşan insanlara bu kelimeyi söylediğinizde hayat bir anda durur, herkes her şey lal kesilir. Kimsenin elleri tutmaz ve siz de istediğinize, dilediğinizi yaparsınız. Çalarsınız, şike yaparsınız, öldürürsünüz, çete kurarsınız sizle uğraşan hukuka da fetö der kurtulursunuz.
Neyse konumuza dönersek ey AKP’nin devlet gücündeki yetkilileri önerimi bir kez düşünün ve bundan sonra ne yapabilirsiniz ona bakın derim.
[Murat Aydın] 19.11.2019 [TR724]
Şenol’un tek rakibi Güneş! [Hasan Cücük]
Euro 2020 yolculuğuna deplasmanda oynadığı Arnavutluk maçıyla çıkan Türkiye, Andorra ile yine deplasmanda oynadığı maçla eleme gruplarını tamamlayıp adını finallere yazdırdı. Fransa’nın ardından grupta ikinci olan Türkiye, üst üste ikinci toplamda ise ise 5. kez Avrupa şampiyonlarında mücadele edecek. İki kez Dünya Kupası, 5 kez de Avrupa şampiyonası finallerine katılan Türkiye’nin başarısının mimarları ise Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş oldu.
Türkiye tarihinde ilk uluslararası turnuvada 1954 yılında boy gösterdi. Batı Almanya’nın ev sahipliğini yaptığı Dünya Kupası’na katılma yolunda İspanya ile eşleşen Türkiye, ilk maçı 4-1 kaybederken, rövanşı ise 1-0 kazandı. Gol averajının geçerli olmadığı o dönemde üçüncü maç tarafsız bir saha olan Roma’da oynandı. Bu karşılaşma da 2-2 berabere sonuçlanınca, tribünden çağrılan Franco isminde bir çocuğun çektiği kura sonucunda A Milli Takım, kupaya katılma hakkı kazandı. O dönemde milli takımın başında İtalyan Sandro Puppo vardı. Sonra Türk futbolu için ’şerefli mağlubiyetler’ dönemi başladı.
Dünya Kupası ve Avrupa şampiyonlarını ancak tribünden veya televizyon ekranlarından seyrettiğimiz yılların sonu Euro 96 ile son buldu. Fatih Terim’in teknik direktör, Rasim Kara’nın ise yardımcılığını yaptığı Türkiye, Euro 96 yolunda İsviçre, İsveç, Macaristan ve İzlanda ile aynı grupta yer buldu. Oynanan 8 maç sonunda 15 puan toplayan A Milliler, İsviçre’nin ardından grupta ikinci oldu. En iyi ikinciler kontenjanından Euro 96 biletini alan Türkiye, tarihinde ilk kez bir Avrupa şampiyonasında boy gösterme şansını yakaladı. 8 maçta 15 puan toplayan Fatih Terim’li milli takım maç başına 1,87 puan ortalaması yakaladı.
Euro 2000 yoluna teknik direktör Mustafa Denizli ile çıkan Türkiye’nin gruptaki rakipleri Almanya, Finlandiya, Kuzey İrlanda ve Moldova idi. Gruptaki en önemli rakibi Almanya’dan 2 puan daha az toplayan Türkiye 17 puanla ikinci oldu. Şampiyonaya katılmak için İrlanda ile yaptığmız play-off maçından mutlu sonla ayrılan ülke olup, adımızı Belçika ve Hollanda’nın birlikte organize ettiği Euro 2000’e yazdırdık. Mustafa Denizli ile çıktığımız 8 maçta topladığımız 17 puanla maç başı 2,13 puan ortalaması yakaladık.
Türk futbolunun mihenk taşlarından biri olacak 2002 Dünya Kupası yolunda milli takımın başındaki isim Şenol Güneş’ti. Denizli sonrası koltuğun yeni sahibi olan Güneş yönetimindeki milliler, 2002 Dünya Kupası’na katılmak için İsveç, Slovakya, Azerbaycan, Makedonya ve Moldova ile aynı gruba düştü. Grup maçları sonunda 10 maçta 6 galibiyet, 3 beraberlik, 1 mağlubiyetle 2,1 ortalama yakalayan milliler, 21 puanla İsveç’in ardından grubu ikinci sırada tamamladı. Kupa biletini play-off maçıyla alan Türkiye, Avusturya engelini aşıp adını 3. olacağı 2002 Dünya Kupası’na katılacak takımlar arasında yazdırdı.
Türkiye’yi, Euro 2008 ve Euro 2016’ya götüren isim Fatih Terim oldu. Yer aldığı C Grubu’nda oynadığı 12 maçta 7 galibiyet, 3 beraberlik ve 2 mağlubiyet alan ay-yıldızlı ekip, 24 puan toplayıp, 2 puan ortalaması yakaladı. Grubunu Yunanistan’ın ardından 2’nci sırada bitiren Türkiye, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katıldı ve yarı final oynama başarısı gösterdi. Euro 2016 yolunda ise Türkiye oynadığı 10 maç sonunda 18 puan topladı. Konya’da oynadığımız İzlanda karşısında Selçuk İnan’ın son dakikada attığı frikik golü Euro 2016 biletimiz oldu. Terim’li milliler 1,8 puan ortalamasıyla grupları tamamladı.
Euro 2020 yolculuğumuzda takımın dümeninde Şenol Güneş vardı. Arnavutluk maçıyla başlayan yolculuk, Andorra ile son buldu. Türkiye, H Grubu’nu 7 galibiyet, 2 beraberlik ve 1 mağlubiyetle 23 puan toplayarak 2’nci sırada tamamladı. Bu sonuçların ardından, teknik direktör Şenol Güneş 2.3’lük puan ortalaması ile Avrupa elemelerinde milli takımın ikinci en iyi derecesini yakaladı. Grup maçlarını tamamlamadan Euro 2020 biletini cebine koyan milliler, puan ortalamasında Euro 2004 elemelerinin gerisinde kaldı.
Türk Milli Takımı, en iyi grup performansına yine Şenol Güneş’le gösterdi. Euro 2004 elemelerinde 2.37 puan ortalamasıyla ulaşan milliler, baraj maçlarında hiç beklemediği bir şekilde Letonya engeline takılarak bu yüksek performansı heba etmişti.
En iyi dereceler
Türkiye’nin elemelerde elde ettiği en iyi puan ortalamaları ve görevdeki teknik adamlar şöyle:
Euro 2004 Elemeleri – Teknik direktör Şenol Güneş – Puan ortalaması: 2.37
Euro 2020 Elemeleri – Teknik direktör Şenol Güneş – Puan ortalaması: 2.3
Euro 2000 Elemeleri – Teknik direktör Mustafa Denizli – Puan ortalaması: 2.13
2002 Dünya Kupası Elemeleri – Teknik direktör Şenol Güneş – Puan ortalaması: 2.1
Euro 2008 Elemeleri – Teknik direktör Fatih Terim – Puan ortalaması 2
Euro 96 Elemeleri – Teknik direktör Fatih Terim – Puan ortalaması 1.87
Euro 2016 Elemeleri – Teknik direktör Fatih Terim – Puan ortalaması 1.8
[Hasan Cücük] 19.11.2019 [TR724]
Türkiye tarihinde ilk uluslararası turnuvada 1954 yılında boy gösterdi. Batı Almanya’nın ev sahipliğini yaptığı Dünya Kupası’na katılma yolunda İspanya ile eşleşen Türkiye, ilk maçı 4-1 kaybederken, rövanşı ise 1-0 kazandı. Gol averajının geçerli olmadığı o dönemde üçüncü maç tarafsız bir saha olan Roma’da oynandı. Bu karşılaşma da 2-2 berabere sonuçlanınca, tribünden çağrılan Franco isminde bir çocuğun çektiği kura sonucunda A Milli Takım, kupaya katılma hakkı kazandı. O dönemde milli takımın başında İtalyan Sandro Puppo vardı. Sonra Türk futbolu için ’şerefli mağlubiyetler’ dönemi başladı.
Dünya Kupası ve Avrupa şampiyonlarını ancak tribünden veya televizyon ekranlarından seyrettiğimiz yılların sonu Euro 96 ile son buldu. Fatih Terim’in teknik direktör, Rasim Kara’nın ise yardımcılığını yaptığı Türkiye, Euro 96 yolunda İsviçre, İsveç, Macaristan ve İzlanda ile aynı grupta yer buldu. Oynanan 8 maç sonunda 15 puan toplayan A Milliler, İsviçre’nin ardından grupta ikinci oldu. En iyi ikinciler kontenjanından Euro 96 biletini alan Türkiye, tarihinde ilk kez bir Avrupa şampiyonasında boy gösterme şansını yakaladı. 8 maçta 15 puan toplayan Fatih Terim’li milli takım maç başına 1,87 puan ortalaması yakaladı.
Euro 2000 yoluna teknik direktör Mustafa Denizli ile çıkan Türkiye’nin gruptaki rakipleri Almanya, Finlandiya, Kuzey İrlanda ve Moldova idi. Gruptaki en önemli rakibi Almanya’dan 2 puan daha az toplayan Türkiye 17 puanla ikinci oldu. Şampiyonaya katılmak için İrlanda ile yaptığmız play-off maçından mutlu sonla ayrılan ülke olup, adımızı Belçika ve Hollanda’nın birlikte organize ettiği Euro 2000’e yazdırdık. Mustafa Denizli ile çıktığımız 8 maçta topladığımız 17 puanla maç başı 2,13 puan ortalaması yakaladık.
Türk futbolunun mihenk taşlarından biri olacak 2002 Dünya Kupası yolunda milli takımın başındaki isim Şenol Güneş’ti. Denizli sonrası koltuğun yeni sahibi olan Güneş yönetimindeki milliler, 2002 Dünya Kupası’na katılmak için İsveç, Slovakya, Azerbaycan, Makedonya ve Moldova ile aynı gruba düştü. Grup maçları sonunda 10 maçta 6 galibiyet, 3 beraberlik, 1 mağlubiyetle 2,1 ortalama yakalayan milliler, 21 puanla İsveç’in ardından grubu ikinci sırada tamamladı. Kupa biletini play-off maçıyla alan Türkiye, Avusturya engelini aşıp adını 3. olacağı 2002 Dünya Kupası’na katılacak takımlar arasında yazdırdı.
Türkiye’yi, Euro 2008 ve Euro 2016’ya götüren isim Fatih Terim oldu. Yer aldığı C Grubu’nda oynadığı 12 maçta 7 galibiyet, 3 beraberlik ve 2 mağlubiyet alan ay-yıldızlı ekip, 24 puan toplayıp, 2 puan ortalaması yakaladı. Grubunu Yunanistan’ın ardından 2’nci sırada bitiren Türkiye, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’na katıldı ve yarı final oynama başarısı gösterdi. Euro 2016 yolunda ise Türkiye oynadığı 10 maç sonunda 18 puan topladı. Konya’da oynadığımız İzlanda karşısında Selçuk İnan’ın son dakikada attığı frikik golü Euro 2016 biletimiz oldu. Terim’li milliler 1,8 puan ortalamasıyla grupları tamamladı.
Euro 2020 yolculuğumuzda takımın dümeninde Şenol Güneş vardı. Arnavutluk maçıyla başlayan yolculuk, Andorra ile son buldu. Türkiye, H Grubu’nu 7 galibiyet, 2 beraberlik ve 1 mağlubiyetle 23 puan toplayarak 2’nci sırada tamamladı. Bu sonuçların ardından, teknik direktör Şenol Güneş 2.3’lük puan ortalaması ile Avrupa elemelerinde milli takımın ikinci en iyi derecesini yakaladı. Grup maçlarını tamamlamadan Euro 2020 biletini cebine koyan milliler, puan ortalamasında Euro 2004 elemelerinin gerisinde kaldı.
Türk Milli Takımı, en iyi grup performansına yine Şenol Güneş’le gösterdi. Euro 2004 elemelerinde 2.37 puan ortalamasıyla ulaşan milliler, baraj maçlarında hiç beklemediği bir şekilde Letonya engeline takılarak bu yüksek performansı heba etmişti.
En iyi dereceler
Türkiye’nin elemelerde elde ettiği en iyi puan ortalamaları ve görevdeki teknik adamlar şöyle:
Euro 2004 Elemeleri – Teknik direktör Şenol Güneş – Puan ortalaması: 2.37
Euro 2020 Elemeleri – Teknik direktör Şenol Güneş – Puan ortalaması: 2.3
Euro 2000 Elemeleri – Teknik direktör Mustafa Denizli – Puan ortalaması: 2.13
2002 Dünya Kupası Elemeleri – Teknik direktör Şenol Güneş – Puan ortalaması: 2.1
Euro 2008 Elemeleri – Teknik direktör Fatih Terim – Puan ortalaması 2
Euro 96 Elemeleri – Teknik direktör Fatih Terim – Puan ortalaması 1.87
Euro 2016 Elemeleri – Teknik direktör Fatih Terim – Puan ortalaması 1.8
[Hasan Cücük] 19.11.2019 [TR724]
Kadere bak… Kimler kimlerle beraber!.. [Av. Mehmet Tahsin]
Başlık Cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturan Recep Tayyip Erdoğan’dan alıntı.
Sadece son bir haftada Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonra en fazla medyada yer alan siyasetçi kim dersiniz?
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek!
11 Kasım’da Habertürk’te,
16 Kasım’da A Haber’de,
17 Kasım’da Beyaz TV’de,
18 Kasım’da tekrar Habertürk’te!..
***
Katıldığı her seçim öncesinde, “gümbür gümbür iktidara geliyoruz” dedikten sonra sandıklar açıldığında en az oyu alan Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, aday olduğu son seçimde sadece yüzde 0,2 oy alabilmiş.
Ama nedense bugünlerde pek bir el üstünde tutuluyor iktidar tarafından.
Silivri cezaevinden tahliye olduğu gün cezaevi önünde yaptığı konuşmada “bütün cemaatlerin ve tarikatların kökünü kazıyacağız” diyerek intikam sözü vermişti. Bu sözü kendisi tutamadı ama onun yerine Recep Tayyip Erdoğan fazlasıyla tuttu.
***
Geçtiğimiz Cumartesi günü, A Haber’e konuk olan Doğu Perinçek “kökünü kazıyacağız” dediği cemaat ve tarikatlarla nasıl mücadele ettiğini gururla anlatıyordu.
A Haber’in “tecrübeli” programcıları Bekir Hazar ve Ergun Diler bir grup öğrencinin karşısına çıkardıkları Perinçek’i çanak sorularla cilalayıp durdular program boyunca. Sanırsınız Erdoğan’dan sonra Saray’a o çıkacak.
Çakma Hıncal Uluç pozlarıyla ekranlara çıkan Bekir Hazar’ı usta gazeteci Selahattin Duman’ın Gazeteci Yazar – Bekir Hazar, konuştukça azar… başlıklı yazısından tanıyoruz. Merak eden varsa yazı hala Sabah’ın arşivinde. Kaldırılmadan okuyun. Epey eğlenceli çünkü.
Program partneri Ergün Diler’i de Zaman Gazetesi’nin Fevzi Yazıcı’dan önceki görsel yönetmeni olarak biliyoruz. Takvim Gazetesi’ni yönetmeye başladığında, bir Ramazan akşamında kendisini iftara davet eden eski mesai arkadaşlarının “Ergun sen ne yapmaya çalışıyorsun?” sözlerine, “Valla iyi para alıyorum ve (böyle bir gazete çıkararak) eğleniyorum.” cevabı verecek kadar da pişkin biri. Son yıllarda komplo teorileriyle kafayı iyice bozmuş durumda. Giden aklı aldığı para geri getirir mi bilemem.
İşte geçen Cumartesi akşamı bu Bekir ve Ergun’un programına katılan Doğu Perinçek sadece tarikatların kökünü nasıl kazıdığını anlatmadı. “Fetö’nün siyasi ayağı” geyiğine önemli katkılar da yaptı. Artık hangi savcı durumdan vazife çıkarır ve soruşturma açar bilemem.
Perinçek’e göre Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç, Abdullah Gül ve Ali Babacan bu siyasi ayağın parçaları. Bu isimler AKP’den ayrılıp “Fetö” ve PKK’nın yanına geçmişler. “Onların yerine ben geldim.” der gibiydi adeta.
Buraya bir mim koyup devam edelim.
Pelikan-Perinçek cilveleşmesi
Seçimle gelmiş bir başbakanı istifa ettiren Pelikan ekibi de bu aralar Doğu Perinçek’le sıkı fıkı. Geçen hafta, Hilal Kaplan ve benzerleri Ulusal Kanal’ın ödeyemediği TÜRKSAT borcu için seferber oldular. Profilinde Recep Tayyip Erdoğan olan Ak Troller #UlusalKanalKapatılamaz tag’ı bile açtılar. Neyse ki kim ödediyse biri parayı ödemiş de Ulusal kanal kapanmaktan kurtulmuş!..
Tabi ki Perinçek cenahı kendisine verilen bu desteği karşılıksız bırakmadı. Birkaç gün sonra Trump’ın tek cümlesiyle rezil olan Hilal Kaplan için Ulusal Kanal’da “Trump’ı sıkıştıran Hilal Kaplan’a destek yağıyor” başlığının atıldığını görüyoruz.
Buraya Cübbeli Ahmet’in Doğu Perinçek’le karşılıklı iltifatlarını eklemezsek eksik kalır. Perinçek’e dua ettiğini söyleyen Cübbeli’ye o bir vatansever diyerek sahip çıkmıştı Perinçek.
Yeri geldi, yazının başlığını bir daha tekrar edelim:
“Kadere bak… Kimleeer kimlerle beraber yan yana geliyor!.. Neredeeen nereye… Ne oldum deme ne olacağım de…”
2013 yılının Nisan ayında AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar.” derken bu paydaşların kim oldukları konusunda epeyce spekülasyon yapılmıştı. Meğer kastedilen partinin kurucuları olan isimlermiş. Ak Parti’yi iktidara taşıyan kurucu isimler gitmiş yerine Ergenekon’dan çıkan Perinçek ve tayfası gelmiş.
Saray Medyası yeni paydaşlarıyla cilveleşirken, AKP’den ayrılıp parti kurma çalışmalarına başlayan Davutoğlu, Arınç, Gül, Babacan ve benzeri isimler, kurulan bu yeni ittifakın saldırılarına maruz kalıyor…
Son söz: Aslında Perinçek, A Haber, Sabah, Akşam vs. hepsi hikaye. Levent Gültekin’in dediği gibi “Pelikan Erdoğan’dır” demek daha doğru olur.
Onun bir işaretiyle saldırıya geçen çete kimi zaman havuz medyası oluyor, kimi zaman Ak Troller kimi zaman da Perinçek…
[Mehmet Tahsin] 19.11.2019 [TR724]
Sadece son bir haftada Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonra en fazla medyada yer alan siyasetçi kim dersiniz?
Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek!
11 Kasım’da Habertürk’te,
16 Kasım’da A Haber’de,
17 Kasım’da Beyaz TV’de,
18 Kasım’da tekrar Habertürk’te!..
***
Katıldığı her seçim öncesinde, “gümbür gümbür iktidara geliyoruz” dedikten sonra sandıklar açıldığında en az oyu alan Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek, aday olduğu son seçimde sadece yüzde 0,2 oy alabilmiş.
Ama nedense bugünlerde pek bir el üstünde tutuluyor iktidar tarafından.
Silivri cezaevinden tahliye olduğu gün cezaevi önünde yaptığı konuşmada “bütün cemaatlerin ve tarikatların kökünü kazıyacağız” diyerek intikam sözü vermişti. Bu sözü kendisi tutamadı ama onun yerine Recep Tayyip Erdoğan fazlasıyla tuttu.
***
Geçtiğimiz Cumartesi günü, A Haber’e konuk olan Doğu Perinçek “kökünü kazıyacağız” dediği cemaat ve tarikatlarla nasıl mücadele ettiğini gururla anlatıyordu.
A Haber’in “tecrübeli” programcıları Bekir Hazar ve Ergun Diler bir grup öğrencinin karşısına çıkardıkları Perinçek’i çanak sorularla cilalayıp durdular program boyunca. Sanırsınız Erdoğan’dan sonra Saray’a o çıkacak.
Çakma Hıncal Uluç pozlarıyla ekranlara çıkan Bekir Hazar’ı usta gazeteci Selahattin Duman’ın Gazeteci Yazar – Bekir Hazar, konuştukça azar… başlıklı yazısından tanıyoruz. Merak eden varsa yazı hala Sabah’ın arşivinde. Kaldırılmadan okuyun. Epey eğlenceli çünkü.
Program partneri Ergün Diler’i de Zaman Gazetesi’nin Fevzi Yazıcı’dan önceki görsel yönetmeni olarak biliyoruz. Takvim Gazetesi’ni yönetmeye başladığında, bir Ramazan akşamında kendisini iftara davet eden eski mesai arkadaşlarının “Ergun sen ne yapmaya çalışıyorsun?” sözlerine, “Valla iyi para alıyorum ve (böyle bir gazete çıkararak) eğleniyorum.” cevabı verecek kadar da pişkin biri. Son yıllarda komplo teorileriyle kafayı iyice bozmuş durumda. Giden aklı aldığı para geri getirir mi bilemem.
İşte geçen Cumartesi akşamı bu Bekir ve Ergun’un programına katılan Doğu Perinçek sadece tarikatların kökünü nasıl kazıdığını anlatmadı. “Fetö’nün siyasi ayağı” geyiğine önemli katkılar da yaptı. Artık hangi savcı durumdan vazife çıkarır ve soruşturma açar bilemem.
Perinçek’e göre Ahmet Davutoğlu, Bülent Arınç, Abdullah Gül ve Ali Babacan bu siyasi ayağın parçaları. Bu isimler AKP’den ayrılıp “Fetö” ve PKK’nın yanına geçmişler. “Onların yerine ben geldim.” der gibiydi adeta.
Buraya bir mim koyup devam edelim.
Pelikan-Perinçek cilveleşmesi
Seçimle gelmiş bir başbakanı istifa ettiren Pelikan ekibi de bu aralar Doğu Perinçek’le sıkı fıkı. Geçen hafta, Hilal Kaplan ve benzerleri Ulusal Kanal’ın ödeyemediği TÜRKSAT borcu için seferber oldular. Profilinde Recep Tayyip Erdoğan olan Ak Troller #UlusalKanalKapatılamaz tag’ı bile açtılar. Neyse ki kim ödediyse biri parayı ödemiş de Ulusal kanal kapanmaktan kurtulmuş!..
Tabi ki Perinçek cenahı kendisine verilen bu desteği karşılıksız bırakmadı. Birkaç gün sonra Trump’ın tek cümlesiyle rezil olan Hilal Kaplan için Ulusal Kanal’da “Trump’ı sıkıştıran Hilal Kaplan’a destek yağıyor” başlığının atıldığını görüyoruz.
Buraya Cübbeli Ahmet’in Doğu Perinçek’le karşılıklı iltifatlarını eklemezsek eksik kalır. Perinçek’e dua ettiğini söyleyen Cübbeli’ye o bir vatansever diyerek sahip çıkmıştı Perinçek.
Yeri geldi, yazının başlığını bir daha tekrar edelim:
“Kadere bak… Kimleeer kimlerle beraber yan yana geliyor!.. Neredeeen nereye… Ne oldum deme ne olacağım de…”
2013 yılının Nisan ayında AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar.” derken bu paydaşların kim oldukları konusunda epeyce spekülasyon yapılmıştı. Meğer kastedilen partinin kurucuları olan isimlermiş. Ak Parti’yi iktidara taşıyan kurucu isimler gitmiş yerine Ergenekon’dan çıkan Perinçek ve tayfası gelmiş.
Saray Medyası yeni paydaşlarıyla cilveleşirken, AKP’den ayrılıp parti kurma çalışmalarına başlayan Davutoğlu, Arınç, Gül, Babacan ve benzeri isimler, kurulan bu yeni ittifakın saldırılarına maruz kalıyor…
Son söz: Aslında Perinçek, A Haber, Sabah, Akşam vs. hepsi hikaye. Levent Gültekin’in dediği gibi “Pelikan Erdoğan’dır” demek daha doğru olur.
Onun bir işaretiyle saldırıya geçen çete kimi zaman havuz medyası oluyor, kimi zaman Ak Troller kimi zaman da Perinçek…
[Mehmet Tahsin] 19.11.2019 [TR724]
Bin lokma bin hırka! [M.Nedim Hazar]
Bir komşunuz var. KHK denilen son asrın en büyük zulüm aparatı tarafından hayatı paramparça ediliyor. Hapishane, işsizlik, şeytanlaştırma vesaire. Siz vicdanen kanıyorsunuz, hukukun tamamen bittiği, nefret ve düşmanlığın devlet aklını ele geçirdiği bir dönemde yapabileceğiniz pek bir şey yok. En azından mağdurlar ve ailelerine yardım ederek bir şeyler yapmaya çalışıyorsunuz.
Ancak karşınızda öylesine nefret yüklü bir güç var ki bu asgari insani davranışınıza bile tahammül edemiyorlar ve sizi “yardım ve yataklık” gibi suçlamalarla yeni mağdurlar listesine ekliyorlar. Buyrun size son örnek:
Adana’da tutuklu ailelerine maddi yardım yapmak isteyen kadın, parayı Samsun’dan kitap arasına koyup cemaat bağlantılı bir kadına kargoyla gönderdiği iddiasıyla kuryelik suçlamasıyla gözaltına alındı.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu şöyle diyor:
“Bugün Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yapılan tam bir cadı avıdır, sivil ölüme mahkum etmektir. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin KHK’lı diye Ege Denizi’nde vefat edenler için cenaze aracı vermemesi Ortaçağ’daki anlayışın günümüzde de devam ettiğini gösteriyor. O zaman cadının çocuğu da cadıdır deyip ateşe atılıyordu. Bugün de KHK’lının çocuğu da KHK’lı muamelesi görüyor. Mağdurların yüzde 95,3’ü ekonomik sıkıntı yaşıyor. Yüzde 86,6’sı itibarsızlık ve sosyal dışlanma ile karşı karşıya. Yüzde 84,6’sı ile psikolojik sıkıntılarla boğuşuyor.”
Toplumun hiç de küçümsenmeyecek bir kesimi sosyal ölüme mahkum edilirken, bir de madalyonun diğer tarafı var.
Son birkaç gündür sosyal medya bir AKP’li bürokratın çocuğunun mevlit görüntüleriyle çalkalanıyor.
Teoride her fırsatta Hz. Hatice, Hz. Ömer gibi örnekler ile bir “dava” bilincinden bahseden siyasal İslamcı hareket, pratikte bunun tam tersini yaşıyor. Tabiri caizse bal tutan parmağını yalıyor.
Sağlık Bakanı’nın müşaviri ise bu korkunç tablonun görünen yüzlerinden sadece birisi.
Gerçi cılız da olsa kendi içlerinden “5 metrekare odada 3 yıl açlıkla mücadele etmiş peygamberin ümmeti bu olmamalı” şeklinde eleştiri alsalar da, balığın kokan yeri çok daha yükseklerde.
Erdoğan’ın son Amerika ziyaretinde Emine Hanım Bayan Trump’ın konuğu oldu. Manzaraya bakılırsa “Bir lokma bir hırka” felsefesi Müslüman First Lady’den ziyade bayan Trump için daha uygundu.
Onbinlerce dolarlık çanta taşıyan, alışveriş yaparken mağaza, cadde kapatan bir lider eşinin ülkesinde halkın büyük bir sefalet içinde yaşaması nedense iktidardakilerin zoruna gitmiyordu. Bırakınız eleştirel gözle bakmayı, Yeliz mahlaslı vekil, Ahmet Hamdi Bey’e göre bu manzaralar zengin ve varlıklı bir ülkenin göstergesiydi.
Çok enteresan bir istatistik var.
Halkı sefalet içinde yüzen toplumların liderleri dünyanın en zenginleri arasında oluyor nedense.
İşte böylesi ülkelerde, herkes kendi makamı ve mevkii nispetinde bir lüks ve şatafat yaşıyor.
Söylemde Müslüman, eylemde hedonizmin şahı olan bir güruhun ülkeyi koşar adım götürdüğü felaketin dehşetinin farkında değiliz sanırım. İşin en acı kısmı ise, Türkiye’nin debelendiği sefalet sarmalını kendimiz dışında herkesin çok iyi görmesi.
[M.Nedim Hazar] 19.11.2019 [TR724]
Ancak karşınızda öylesine nefret yüklü bir güç var ki bu asgari insani davranışınıza bile tahammül edemiyorlar ve sizi “yardım ve yataklık” gibi suçlamalarla yeni mağdurlar listesine ekliyorlar. Buyrun size son örnek:
Adana’da tutuklu ailelerine maddi yardım yapmak isteyen kadın, parayı Samsun’dan kitap arasına koyup cemaat bağlantılı bir kadına kargoyla gönderdiği iddiasıyla kuryelik suçlamasıyla gözaltına alındı.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Üyesi Ömer Faruk Gergerlioğlu şöyle diyor:
“Bugün Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yapılan tam bir cadı avıdır, sivil ölüme mahkum etmektir. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin KHK’lı diye Ege Denizi’nde vefat edenler için cenaze aracı vermemesi Ortaçağ’daki anlayışın günümüzde de devam ettiğini gösteriyor. O zaman cadının çocuğu da cadıdır deyip ateşe atılıyordu. Bugün de KHK’lının çocuğu da KHK’lı muamelesi görüyor. Mağdurların yüzde 95,3’ü ekonomik sıkıntı yaşıyor. Yüzde 86,6’sı itibarsızlık ve sosyal dışlanma ile karşı karşıya. Yüzde 84,6’sı ile psikolojik sıkıntılarla boğuşuyor.”
Toplumun hiç de küçümsenmeyecek bir kesimi sosyal ölüme mahkum edilirken, bir de madalyonun diğer tarafı var.
Son birkaç gündür sosyal medya bir AKP’li bürokratın çocuğunun mevlit görüntüleriyle çalkalanıyor.
Teoride her fırsatta Hz. Hatice, Hz. Ömer gibi örnekler ile bir “dava” bilincinden bahseden siyasal İslamcı hareket, pratikte bunun tam tersini yaşıyor. Tabiri caizse bal tutan parmağını yalıyor.
Sağlık Bakanı’nın müşaviri ise bu korkunç tablonun görünen yüzlerinden sadece birisi.
Gerçi cılız da olsa kendi içlerinden “5 metrekare odada 3 yıl açlıkla mücadele etmiş peygamberin ümmeti bu olmamalı” şeklinde eleştiri alsalar da, balığın kokan yeri çok daha yükseklerde.
Erdoğan’ın son Amerika ziyaretinde Emine Hanım Bayan Trump’ın konuğu oldu. Manzaraya bakılırsa “Bir lokma bir hırka” felsefesi Müslüman First Lady’den ziyade bayan Trump için daha uygundu.
Onbinlerce dolarlık çanta taşıyan, alışveriş yaparken mağaza, cadde kapatan bir lider eşinin ülkesinde halkın büyük bir sefalet içinde yaşaması nedense iktidardakilerin zoruna gitmiyordu. Bırakınız eleştirel gözle bakmayı, Yeliz mahlaslı vekil, Ahmet Hamdi Bey’e göre bu manzaralar zengin ve varlıklı bir ülkenin göstergesiydi.
Çok enteresan bir istatistik var.
Halkı sefalet içinde yüzen toplumların liderleri dünyanın en zenginleri arasında oluyor nedense.
İşte böylesi ülkelerde, herkes kendi makamı ve mevkii nispetinde bir lüks ve şatafat yaşıyor.
Söylemde Müslüman, eylemde hedonizmin şahı olan bir güruhun ülkeyi koşar adım götürdüğü felaketin dehşetinin farkında değiliz sanırım. İşin en acı kısmı ise, Türkiye’nin debelendiği sefalet sarmalını kendimiz dışında herkesin çok iyi görmesi.
[M.Nedim Hazar] 19.11.2019 [TR724]
Medyanın Nihat Erim’i, Fikret Bila [Metamorfoz Portreler] [Bülent Korucu]
Hikayeyi baştan anlatmalıyım. Demirören Ailesi çeşme akarken testiyi doldurma çabasının gereği olarak medyaya adım attı. Erdoğan Demirören, AKP döneminden önce de vardı, yani onun sayesinde büyümüş bir işadamı değildi. Ama bundan sonra var olmanın biatla mümkün olacağını ilk görenlerdendi. Milliyet Yayın Grubu’nu satın aldı ve Erdoğan’a altın tepside sundu. Açıkça ‘sizin için aldım, ne emredersiniz?’ dedi. AKP Liderinin acelesi vardı ve Akif Beki’yi dümene geçirmek istiyordu. Aile içindeki kimi üyeler (Elbette bu Yıldırım değil); “istediğini yapalım ama biz yapalım. Vasi tayin edilmiş konumuna düşmeyelim” çizgisindeydi. Çalışanların Beki’ye olan tepkisini de kullanarak talebi usulünce geri çevirdiler.
Zaman içinde bu formülün tutmayacağı ortaya çıktı. Gazetecilik heyecanına kapılanlar ailenin başını derde sokuyordu. Can Dündar ve Hasan Cemal gibi gazetecilerle yollar ayrıldı. En son ‘İmralı tutanakları’ manşetinden dolayı Yayın Yönetmeni Derya Sazak’ın kellesini sundular. Başbakan Erdoğan, baba Demirören’i ağlatacak kadar hakaretler ettiği kamuoyuna yansıdı. Sazak’ın yerine sürpriz biçimde Ankara Temsilcisi Fikret Bila getirildi. Bila ‘ulusolcu, gazeteci ve askerci’ biliniyordu ve AKP’ye kan uyuşmazlığı yaşayacağı düşünülüyordu. Ancak yaklaşık üç yıl Milliyet’i ‘sorunsuz’ idare etti. Gazetenin içinin boşaltılması ve havuzlaşması zamana yayıldı. İŞİD saflarında savaşırken ölüp Türkiye’ye getirilen militanlar için ‘şehit’ ifadesini kullanacak kadrolar köşe başlarına yerleşince Bila misyonunu tamamlayarak çekildi. İstifasından bir ay sonra Hürriyet’te köşe yazmaya başladı.
Bir müddet sonra aynı senaryo Hürriyet’te sahnelendi. Ben buna Nihat Erim sendromu diyorum. Nihat Erim bir kişi değil modeldir, darbe sonrası koltuğa oturtulan ara türü temsil eder. Erim, CHP milletvekiliydi, sivildi. Darbeyi perdelemek için ihtiyaç duyulan bütün özelliklere haizdi. 12 Mart 1971 Muhtırasından sonra işbaşına getirilen ara rejim hükümetinin başbakanıydı. Var olan darbeyi yokmuş gibi göstermekle yükümlüydü. Ondan sonraki bütün darbelerde ara rejim işbirlikçileri hep onun açtığı yoldan yürüdü.
Fikret Bila da benzer vasıflardan dolayı tercih edilen isim oldu. O da AKP lideri Tayyip Erdoğan’ın basında yaptığı iki önemli darbenin ardından genel yayın yönetmeni koltuğuna oturup ara dönemi yönetti. İki yakın arkadaşı, Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen iki haberden dolayı kovulunca, onların yerine geçip Milliyet ve Hürriyet’in havuz medyasına entegrasyon sürecine nezaret etti.
Derya Sazak gibi Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin de Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen bir haberden dolayı görevden alındı. Hande Fırat’ın kaleme aldığı ‘Karargah rahatsız’ başlıklı haber beklenen tasfiye sürecini hızlandırdı. Aydın Doğan ve kurmayları bunun önceden planlanmış doğal bir süreç olduğunu öne sürdü. Önceden planlandığı kısmı doğruydu. Damat Mehmet Ali Yalçındağ’ın diğer damat Berat Albayrak’la yazışmalarında Sedat Ergin’e operasyon düşünüldüğü sızmıştı.
Demirören’den sonra Aydın Doğan’ın da teslim bayrağını çekerken kaleyi Fikret Bila’ya teslim etmesi manidardı. Haberden dolayı kovulan bir yayın yönetmeninin koltuğuna oturmak ise nahoş bir durumdu. Hele Bülent Ecevit’le kendini özdeşleştiren bir gazeteci için. Zira Ecevit, CHP’li Nihat Erim’in darbecilerle iş tutup ara dönem hükümeti kurmasını sindiremeyip genel sekreterlikten istifa etmişti.
Fikret Bila, Ankara’daki basıncın kaynağını ve gücünü gösteren bir barometreydi. Askerler güçlüyken onların sözcüsü gibiydi. Hatta Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki baskın kliğin izini Bila’yı takip ederek sürebilirdiniz. Güç dengesi Erdoğan’a kayınca saf değiştirdi denemez; belki gösterge olarak işini iyi yaptı diyebiliriz. Bugünlerde T24 sitesinde yazıları yayınlanıyor. Yakında oraya yayın yönetmeni olursa şaşırmayacağım. Siteye son zamanlarda bir haller oluyor. Haberlerin niteliği yanında dili de başkalaştı. Bazıları ‘Hürriyetle Milliyet’in boşalttığı alanı doldurmak istiyor’ diye düşünüyor olsa bile ben havuzlaşma sürecinin başlangıcı olma emareleri seziyorum. Umarım ilk gruptakiler haklı çıkar. Lakin Bila’nın varlığı endişelenmeyi gerektirir bir durum.
Son yazılarından birindeki şu cümleleri okuyun; “Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sözleri, Türkiye’de Türklerle Kürtler arasında vatandaşlık hukuku açısından bir ayrım olmadığını vurgulamak için iyi niyetle söylemiş olsa bile, Türkiye’nin ulusal birliğine karşı olan terör örgütleri ve kesimler tarafından istismar edilebilir.” Ben yazının bütününden muhalif görünümlü işbirlikçi havası seziyorum. Ve bu türler yandaşlardan bile tehlikeli. Erimgiller, kendilerini ‘kötünün iyisi’ olarak sunar, lakin sonunda darbecilerin amacını gerçekleştirdikleri için ‘açıkça kötü’ olandan daha kötüdürler. İyi taklidi yapan kötü, savunma mekanizmalarını felç eder zira.
Bila’ya bakınca Hürriyet ve Milliyet’in dişlerini söküp Erdoğan’a sunulmasına hizmet eden bir Nihat Erim fotoğrafı karşımda duruyor. Doğan Akın’ın kendini kollamasında fayda var.
[Bülent Korucu] 19.11.2019 [TR724]
Zaman içinde bu formülün tutmayacağı ortaya çıktı. Gazetecilik heyecanına kapılanlar ailenin başını derde sokuyordu. Can Dündar ve Hasan Cemal gibi gazetecilerle yollar ayrıldı. En son ‘İmralı tutanakları’ manşetinden dolayı Yayın Yönetmeni Derya Sazak’ın kellesini sundular. Başbakan Erdoğan, baba Demirören’i ağlatacak kadar hakaretler ettiği kamuoyuna yansıdı. Sazak’ın yerine sürpriz biçimde Ankara Temsilcisi Fikret Bila getirildi. Bila ‘ulusolcu, gazeteci ve askerci’ biliniyordu ve AKP’ye kan uyuşmazlığı yaşayacağı düşünülüyordu. Ancak yaklaşık üç yıl Milliyet’i ‘sorunsuz’ idare etti. Gazetenin içinin boşaltılması ve havuzlaşması zamana yayıldı. İŞİD saflarında savaşırken ölüp Türkiye’ye getirilen militanlar için ‘şehit’ ifadesini kullanacak kadrolar köşe başlarına yerleşince Bila misyonunu tamamlayarak çekildi. İstifasından bir ay sonra Hürriyet’te köşe yazmaya başladı.
Bir müddet sonra aynı senaryo Hürriyet’te sahnelendi. Ben buna Nihat Erim sendromu diyorum. Nihat Erim bir kişi değil modeldir, darbe sonrası koltuğa oturtulan ara türü temsil eder. Erim, CHP milletvekiliydi, sivildi. Darbeyi perdelemek için ihtiyaç duyulan bütün özelliklere haizdi. 12 Mart 1971 Muhtırasından sonra işbaşına getirilen ara rejim hükümetinin başbakanıydı. Var olan darbeyi yokmuş gibi göstermekle yükümlüydü. Ondan sonraki bütün darbelerde ara rejim işbirlikçileri hep onun açtığı yoldan yürüdü.
Fikret Bila da benzer vasıflardan dolayı tercih edilen isim oldu. O da AKP lideri Tayyip Erdoğan’ın basında yaptığı iki önemli darbenin ardından genel yayın yönetmeni koltuğuna oturup ara dönemi yönetti. İki yakın arkadaşı, Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen iki haberden dolayı kovulunca, onların yerine geçip Milliyet ve Hürriyet’in havuz medyasına entegrasyon sürecine nezaret etti.
Derya Sazak gibi Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin de Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen bir haberden dolayı görevden alındı. Hande Fırat’ın kaleme aldığı ‘Karargah rahatsız’ başlıklı haber beklenen tasfiye sürecini hızlandırdı. Aydın Doğan ve kurmayları bunun önceden planlanmış doğal bir süreç olduğunu öne sürdü. Önceden planlandığı kısmı doğruydu. Damat Mehmet Ali Yalçındağ’ın diğer damat Berat Albayrak’la yazışmalarında Sedat Ergin’e operasyon düşünüldüğü sızmıştı.
Demirören’den sonra Aydın Doğan’ın da teslim bayrağını çekerken kaleyi Fikret Bila’ya teslim etmesi manidardı. Haberden dolayı kovulan bir yayın yönetmeninin koltuğuna oturmak ise nahoş bir durumdu. Hele Bülent Ecevit’le kendini özdeşleştiren bir gazeteci için. Zira Ecevit, CHP’li Nihat Erim’in darbecilerle iş tutup ara dönem hükümeti kurmasını sindiremeyip genel sekreterlikten istifa etmişti.
Fikret Bila, Ankara’daki basıncın kaynağını ve gücünü gösteren bir barometreydi. Askerler güçlüyken onların sözcüsü gibiydi. Hatta Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki baskın kliğin izini Bila’yı takip ederek sürebilirdiniz. Güç dengesi Erdoğan’a kayınca saf değiştirdi denemez; belki gösterge olarak işini iyi yaptı diyebiliriz. Bugünlerde T24 sitesinde yazıları yayınlanıyor. Yakında oraya yayın yönetmeni olursa şaşırmayacağım. Siteye son zamanlarda bir haller oluyor. Haberlerin niteliği yanında dili de başkalaştı. Bazıları ‘Hürriyetle Milliyet’in boşalttığı alanı doldurmak istiyor’ diye düşünüyor olsa bile ben havuzlaşma sürecinin başlangıcı olma emareleri seziyorum. Umarım ilk gruptakiler haklı çıkar. Lakin Bila’nın varlığı endişelenmeyi gerektirir bir durum.
Son yazılarından birindeki şu cümleleri okuyun; “Cumhurbaşkanı Erdoğan bu sözleri, Türkiye’de Türklerle Kürtler arasında vatandaşlık hukuku açısından bir ayrım olmadığını vurgulamak için iyi niyetle söylemiş olsa bile, Türkiye’nin ulusal birliğine karşı olan terör örgütleri ve kesimler tarafından istismar edilebilir.” Ben yazının bütününden muhalif görünümlü işbirlikçi havası seziyorum. Ve bu türler yandaşlardan bile tehlikeli. Erimgiller, kendilerini ‘kötünün iyisi’ olarak sunar, lakin sonunda darbecilerin amacını gerçekleştirdikleri için ‘açıkça kötü’ olandan daha kötüdürler. İyi taklidi yapan kötü, savunma mekanizmalarını felç eder zira.
Bila’ya bakınca Hürriyet ve Milliyet’in dişlerini söküp Erdoğan’a sunulmasına hizmet eden bir Nihat Erim fotoğrafı karşımda duruyor. Doğan Akın’ın kendini kollamasında fayda var.
[Bülent Korucu] 19.11.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)