Hamdullah Öztürk'ten DİB Ali Erbaş'a önemli sorular: Bu kişiyi tasvip ediyor musunuz?

35. İl Müftüleri Toplantısı Sonuç Bildirgesi ile Endonezya’da Hizmet Hareketi aleyhine fetva yayınlayan M. Hanefi el- Rabbani’ye Diyanet İşleri Başkanının teşekkür mektubu yazmasıyla ilgili Wisdom Islamic Studies & Education (WISE) Enstitüsü Müdürü Hamdullah Öztürk'ün kaleme aldığı metin şöyle:

35. İL MÜFTÜLERİ TOPLANTISI SONUÇ BİLDİRGESİ VE M.H. RABBANİ’YE TEŞEKKÜR MEKTUBU MÜNASEBETİYLE DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI’NA BAZI SORULAR

26 Ekim 2018-Cuma

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Toplumu Din Konusunda Aydınlatmada Diyanet-İlahiyat İş birliği İmkânları/Stratejileri” üst başlığı ile gerçekleştirdiği 35. İl Müftüleri İstişare Toplantısı’nın sonuç bildirgesinde Türkiye’deki pek çok cemaat ve tarikattan sadece birine, en eğitimli, dünyaya en açık, dini “semha” prensibi üzere yaşamaya çalışan Hizmet Câmiasına özel bir madde ayırdınız. O madde de dile getirilen hususların, ilim, araştırma ciddiyeti ve insaf ölçüleri ile değerlendirildiği zaman ancak “itham” olarak adlandırılabileceği görülmektedir. Kur’an ve Sünnet-i Senniyede, mesnetsiz suçlamaların delaleti de sübutu da kesin naslarla yasaklandığı bilinmektedir. Bunu bir de kamuoyuna ilan etmenin günahı kat kat büyüttüğü de malumunuzdur. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak “zanni” demekte öte bir şey ifade etmeyen konuları ispatlanmış, sabit suçlarmış gibi ilan etmeyi hangi dini naslara bina ederek meşru gördünüz?

Diyanet İşleri Başkanlığı olarak “İddia eden, iddiasını ispat etmek zorundadır.” temel kaidesini hiçe sayarak, iddiaları gerçek yerine koyup, bütün düşünce ve çalışmalarınızı bu ön kabul üzerine bina ettiğiniz görülüyor.Bu usul sizce de endişe verici değil midir? 

Toplantının üst başlığında yer alan “Aydınlatma, İşbirliği, İmkan/Strateji” kelimelerinin anlamlarına dikkat çekerek, bir gerçeği hatırlatmak istiyoruz: 28 Şubatçı geleneğin “Maksadı bizce belli…” cümlesiyle başlayan ve hedefteki dindar grup, cemaat ve partilerin varlığını ortadan kaldırmaya yönelik bildirilerdeki dayatmacı mantık ve anlayışın, din kisvesine bürünerek Diyanet Teşkilatının rapor ve bildirilerinde tekrar ve aynen ortaya çıktığını gözlemliyoruz. 28 Şubat döneminin en baskıcı zamanlarında bile dikkatli ve temkinli adımlar atan Diyanet Teşkilatının bugün geldiği durum eğer Türkiye’de ifade özgürlüğü olsaydı ve size sorulabilseydi nasıl açıklardınız? Böyle bir mantık ve anlayışla toplantının üst başlığında ortaya konulan hedefe ulaşabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz?

Hizmet camiasının anlayış ve prensiplerini benimseyen insanlar itikadî açıdan Mâtüridî ve Eş’arî, amelî açıdan ekseriyet itibari ile Hanefî ve Şafiî mezheplerine mensuptur. Türkiye dışındaki coğrafyalarda Hanbelî ve Malikî mezheplerine mensubu olanlar da vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı’na, 35. İl Müftüleri Toplantısı sonuç bildirisinin ilk cümlesinde yer alan “Hz. Âdem’den (a.s.) son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.s) Allah’ın gönderdiği vahyin ortak adı olan İslam, insanın kendisiyle, Rabbiyle, toplumla, çevreyle ve bütün varlık âlemiyle ilişkisini en ideal düzeyde belirleyen ilkeleri açıklayarak onun dünya ve ahiret huzurunu temin eden ilahi bir nizamdır.” gerçeğini hatırlatıyoruz ve diyoruz ki: Eğer, insanları dini açıdan “aydınlatma ve iş birliği imkanları için stratejiler ortaya koyma” maksadınızda ciddi iseniz, işinizi İslam’ın ilkelerine göre mi, politik durumlara göre mi yapacaksınız?  Hizmet mensuplarını itikadi, ameli ve ahlaki yani hiçbir iyi taraflarının olmadığını söyleyerek tadlil ediyorsunuz. Tamamen tefessüh etmiş bir zümre olarak görüyorsunuz. Hizmet mensupları sünni olduğuna göre, bu görüşünüzü Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in itikadi ve ameli mezheplerine göre nasıl ispat ediyorsunuz?

Bu cümleden olarak, Hizmet Hareketi hakkında yaptığınız açıklamalarda, hazırlattığınız rapor ve kitaplarda hedef gösteren, nefreti körükleyen düşmanlaştırıcı bir üslup kullanıyorsunuz. Dinin dili sevgi midir nefret midir? Diyanetin nokta-i nazarı kazanmak mıdır yok etmek midir? 

Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kitapları, hizmetin prensipleri, kurumları ve hizmet adına yapılan faaliyetler ortadadır. Onlar üzerinde ilmi usullerle, gerçeği ortaya koymak üzere yapılacak her türlü çalışma takdire şayan ve yapılacak tenkitler dikkate değer olacaktır. Ne yazık ki, Diyanet Teşkilatı adına yapılan çalışmalarda Hizmet Hareketi, İslam tasavvufunun en muteber şahsiyetlerine, onların eserlerine ve tecrübelerine yaptığı atıflardan dolayı dalaletle suçlanmıştır. Diyanet bu suçlayıcı tarz ile kültür ve medeniyetimizin temellerine verebileceği zararın farkında mıdır?

Dinimizin temel düsturları, tasavvuf erbabının marifet, haşyet, temkin ve Alemlerin Rabbi karşısında mahviyeti esas alan yolları ile hiçbir şekilde te’lif edilemeyecek açıklamalarda bulunan, kendisini Şeyh ve Ulema Divanı'nın Başkanı olarak ilan eden bir şahsa Hizmet Hareketi aleyhine fetva yayınladı diye teşekkür mektubu yazdınız. Bu şahısın sitesinde “Allah (cc) ya, -haşa- “Eğer varsan bugün kendini bana göster. Aksi takdirde sana inanmayacağım” dediği ve bu meydan okuma ile başlayan süreçte ledünni terbiye görerek velayete ulaştığı yazıyor. Siz bu iddiaları dini temsil makamında bir kurum olarak onaylıyor musunuz?

Bu şahsın “tarikat biatında” bulunduğu Türkiye’deki şeyhi, “Elini öpenlerin cennete gireceğine dair manevi işaret altığı için el öptürdüğünü” iddia etmektedir. Sohbetleri incelendiği zaman tasavvuf mirasını ve o mirasın yüksek dilini, sokak seviyesine indirdiği ve bunun gerekçesini de tinerciler ve uyuşturucu çekenleri irşat (tinercileri irşat gayreti takdire şayan olmakla beraber) olarak açıkladığı görülmektedir. Diyanet Teşkilatı olarak, Hizmet Hareketini ruhi hayat tecrübeleri üzerinden tadlil ederken, bu şahısların arkasında olmayı nasıl açıklıyorsunuz? Çelişkinizin ve tercihinizin doğuracağı sonuçları hesap edebiliyor musunuz?

Sonuç olarak, Hizmet Hareketinin düsturlarını benimseyenler “Sırtındaki akrebi gösterene” minnettar olma geleneklerine bağlı olarak, göremediği kusurları ilim ve insaf dairesinde gösteren olursa, onları, prensipleri gereği, her zaman şükran duyguları ile karşılamak durumundadır. Siz bugüne kadar dini konularda yanlış yaptıklarını tespit edip, doğrusunu ifade ederek Hizmet Camiası'nı resmi olarak uyardınız mı?

Hürriyeti, insan olmanın temel vasfı gören çağdaş dünya açısından baskı, tezyif ve tadlil yolunun cehalet ve ilkellik olarak kabul edildiğini hatırlatıp, temsil makamındaki Diyanet İşleri Başkanlığı’nı İslam’ın evrensel prensipleri ve hukuku ile bağdaşmayacak tutum, davranış ve açıklamalardan kaçınmaya davet ediyor ve soruyoruz:

1. Uşşakî şeyhi sıfatıyla bir şahıs “Elimi öpenlerin cennete gireceğine dair işaret aldım.” diyor. İnsanlar cennete girsin diye el öptürüyor. Bir insanın elini öperek cennete girmeyi garantilemek, İslam’ın “itikadî, amelî ve ahlakî” esaslarına uygun mudur?

2. Bu şahsın tarikat biatı aldığı Endonezya’daki müridi veya proje ortağı Şeyh Muhammed Hanefi el-Rabbani isimli şahsa hizmet aleyhinde yazılı açıklama yaptığı için teşekkür mektubu gönderdiniz;

a. Bahse konu şahsı tanıyor musunuz? Tasavvufi görüşlerini biliyor musunuz? Biliyorsanız onaylıyor musunuz?

b. Endonezyalı şahsın ve oluşumun Türkiye bağlantısını biliyor muydunuz? Biliyorsanız tasavvufi görüşlerini onaylıyor musunuz?

c. Türkiye ve Türkiye dışındaki tarikat veya başka tarzda örgütlenmelerle Diyanet Teşkilatının doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi var mıdır?

d. Eğer bir ilişki varsa, bu ilişkinin Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesi ile bir alakası var mıdır?

e. Diyanet İşleri Başkanlığının resmi sitesinde yayınlanan, “Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, Asya Sufi Ulema Meclisi'nin yayımladığı "HİZMET'in tüm faaliyetleri haramdır" fetvası için Meclis Başkanı Şeyh Muhammed Hanefi El Rabbani'ye teşekkür etti(1)” Haberinde yer alan “Hizmet’in tüm faaliyetleri haramdır” cümlesi;

e.i. Bu bir hüküm cümlesidir. “Haram” hükmünün verilebilmesi için ne tür deliller gerekmektedir? Sizin “itikadi, ameli,ahlaki” tadiliniz ile “tüm faaliyetleri haram” kılma tecasürü arasında bir ilişki görüyor musunuz?

e.ii. Bir kişinin veya grubun bütün faaliyetlerinin haram olması mümkün müdür? Mümkünse nasıl bir suç işlediğinde bu hüküm verilir? Mesela Hizmet Mensupları tarafından organize edilen siyer yarışmalarına katılıp, siyer kitabı okuyarak Peygamber Efendimizin hayatını öğrenen kişiler bir haram fiil mi irtikap etmişlerdir? Evet diyorsanız, bu hükmünüzün delilleri ve gerekçesi nedir?

Hamdullah Öztürk
WISE İslami Araştırmalar
Gönüllü Müdürü

(1) https://diyanet.gov.tr/tr-tr/Kurumsal/Detay/12063/diyanet-isleri-baskani-erbastan-endonezyaya-fetva-tesekkuru

[Samanyolu Haber] 26.10.2018

Allah var, hesap var! [Ali Demirel]

Saadet asrına baktığımızda Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), muhataplarını belli bir seviyenin insanları hâline getireceği âna kadar hep iman tahşidatı yaptığını görüyoruz. Çünkü gelmesi muhtemel bütün sıkıntılara tahammül edip zulme meydan okuyabilmek için gerçek anlamda bir mü’min olmak gerekiyordu.

İman, küçük meselelere takılmamak için de gerekliydi. Ancak bu, öyle “inandım” demekle elde edilebilecek bir keyfiyet de değildi. Zira onun da dereceleri vardı ve matlup olanı, gayb perdesi açılsa bile yakîni değişmeyecek kadar hakiki olanıydı.

Üstelik hata ve kusurlar, imanla çok kolay aşılıyordu. Allah’a ve âhiret gününe inanan insanın, “Ne yapayım, elimden bu kadar geliyor! Yapamıyorum!” gibi bir mazereti olamazdı. Zaten Allah (celle celâlühû) insanı, gücünün yetmediği ile mükellef tutmuyordu. Öyleyse Allah’ın ve Resûlü’nün “Olsun!” dediği her şey, herkes tarafından yapılabilecek, üstesinden gelinebilecek bir şey demekti.

Bir kere inandı mı insan!

İnanınca işler ne kadar da kolay yoluna giriyor, en problemli meseleler nasıl da kolaylıkla çözülüveriyordu. Bir kere inandı mı insan, yapması gerekeni bir daha ona söylemeye gerek kalmıyor ve o mü’min, durumdan vazife çıkarıp yapması gerekenleri, kendisine söylenmeden yapıyordu.

Allah’ın her şeye nigahban oluşu, atılan her adımdan haberdarlığı ve yarın küçük-büyük her şeyin hesabının verilecek olması gibi gerçekler, vicdan üzerinde öylesine bir mekanizma kuruyordu ki bir kere zihnine yanlışı “yanlış” olarak kodlayan mü’min, bir daha o yanlışın semtine bile uğramaz oluyordu.

Büyük bulaşma var

Hakiki manada inanan bir insanın hayata, insana ve geleceğe bakışı da çok farklıydı. Güzel gören güzel düşünüyor, güzel düşünen de hayatından lezzet alıyordu.

Geçen her gün, kıldan ince ve kılıçtan keskin bir hesap gününe doğru akıyordu. Gelecek o gün, terazisi şaşmayan bir gündü ve hemcinsinin boynuzundan burada korkan koyun bile orada boynuzlusundan hakkını alacaktı. Böylesine sağlam bir mahkeme-i kübrâ, bu kadar hassas bir büyük buluşma varsa -ki vardı- kimin kimde hakkı kalabilirdi ki!

Öyleyse Ebû Cehillerin üç günlük havasına aldanmamak gerekiyordu. Ebû Leheblerin mağrur duruşuna, Ümmü Cemillerin şımarıklığına takılmaya da gerek yoktu. Adalet-i ilahiyenin tam tecelli edeceği günün akabinde gidecekleri yer daha şimdiden belliydi.

Mazlumun hakkı

Hem, yarınlarda ebedî müflis damgasını yedikten sonra bugün Kârûn olsan ne yazar!

Uyusa da Utbeler, uyumayan bir Deyyân var.

Bugün bir nebze canı yansa da Ammâr’ın, rahmetiyle başını okşayan bir Rahmân var.

Mizan var!

Sırat var!

Hesap var!

Kitap var!

Hani bazen zâhirde zâlim zulmüyle gidiyor gibi görünse de bu terazi bir gün kurulacak ve bir büyük mahkemede mazlumun hakkı, kuruşuna kadar tahsil edilecek. Dünyevî mahkemeler nasıl kurulmuş ve adalet sarayları boşuna yapılmıyorsa uhrevi mahkemeler de kurulacak ve sorgu için mahşer yeri hazırlanacak.

Dün geçti. Bugün var, yarın gelecekse, yarının yarını da gelecektir elbet.
Mazluma ve mazlumlardan yana saf tutanlara müjdeler olsun...

BİR SORU-BİR CEVAP

Cinler insanların hayatına müdahale edebilir mi?

Bu soruyu bize Mustafa Bey sormuş.

Kur’an ve sünnet çerçevesinde cinler hakkında verilen bilgileri şöyle özetlemek mümkün:
1. Cinler tıpkı insanlar gibi yerler içerler, evlenir ve çoğalırlar, erkeklik ve dişilikleri vardır, doğar, büyür ve ölürler. Yalnız onların ömrü insana oranla daha uzundur.

2. Maddi âleme ait latif (cismi olmayan), varlıkları olan cinler, şuur sahibi ve ruh sahibidirler. Bu sebeple, insanlar gibi iman, ibadet ve kullukla sorumlu bulunduklarından, mümin veya kâfir olabilirler (Zariyat, 50/56). Nusaybin cinlerinden bir grup Peygamber Efendimiz’den Kur’an dinlemişler ve ona iman etmişlerdir (Cin, 72/13).

3. Cinlere de kendi aralarından peygamberler gönderilmiştir (En’am, 6 /130).
4. Kur’an’da, cehennem ehlinin bir kısmının cinlerden olacağı bildirilir (Secde, 32/13; Hûd, 11/119).
İnsanla irtibata geçerler mi?

Cinlerin metafizik âlemden şehadet yani görünen, fiziki âleme geçişinde çeşitli sebepler vardır. Ya bizim âlemimizde manyetik bir hadise vuku bulur, ya iki âlem arasında bir menfez, koridor meydana gelir ya da ruh dünyası onlarla doku uyumuna sahip bir kişi, bilerek veya bilmeyerek bünyesi gereği buna vesile olur. Yoksa hiçbir cin kendi âleminin sınırları dışına, kendi iradesiyle çıkamaz.

Cinler, kendi âlemlerinden, bizim âlemimize geçtiği zaman, rastgele kişilere musallat olamaz, istedikleri herkese tesir edemez. Daha ziyade doğuştan medyumluk özelliği olan insanlarla muhatap olabilir veya bünyesinde bir açık, bir rahatsızlık bulunan kişilere musallat olurlar. Bu kişiler de genellikle içine kapanık, çekingen, psikolojik olarak dengesiz, şizofreni ve beyin yönünden bir rahatsızlığı olan kişilerdir.

Cinler, kendi âlemlerinden bizim âlemine devamlı kalmak üzere geçemez. Muhakkak belli bir zaman sonra geri dönmek zorundadır. Nasıl ki, komaya giren bir insanın belli bir zaman sonra uyandırılması gerekiyorsa, suya giren bir insan belli bir müddet sonra sudan çıkmak zorundaysa, cin de bir vakit sonra kendi âlemine dönmek zorundadır.

ÖRNEK HAYATLAR

Kin ve nefret bir insanı nasıl bitiriyordu?

Tek hedefi muhataplarına hak ve hakikati anlatmak olan Allah Resulü’nün (s.a.s.) iman davetine engel olmak için Ebu Leheb elinden gelen her şeyi yapıyordu. O’nun Resûl-i Ekrem’e ve davasına olan kin ve nefreti bitmek ve tükenmek bilmiyordu.

Davasını anlatmak için her fırsatı değerlendiren Allah Resulü Hac mevsiminde Mekke ve etrafında kurulan panayırları geziyor insanları bir ve tek olan Allah’a kulluğa davet ediyordu. Ebu Leheb de her yerde adım adım yeğenini takip ediyor ve muhatap olduğu kabilelere, “Ey insanlar! O, dinden çıkmış bir yalancıdır, sihirbazdır. O kavmini birbirine düşürdü. Dikkatli olun sizi aldatıp atalarınızın ilahlarından, dinlerinden vazgeçirmesin. Asla O’nu dinlemeyin, O’na itibar etmeyin ve O’na tâbi olmayın.” diyerek bağırıyor, elindeki taşı toprağı O’na atıyor ve insanların vicdanları üzerinde baskı kurmaya çalışıyordu.

Dünya durdukça o da dursaydı, niyeti yine hep aynı şeyi yapmaktı. İnananlara ve Allah Resulü’nü himaye eden akrabalarına yapılan ve tatbiki üç sene gibi uzun bir müddet süren boykotu hazırlayan ve bu işin öncüsü olan Ebu Cehillerle beraber oldu. Allah Resûlü ve Müslümanlara kötülük yaptı. Müslümanlar bu üç seneyi ölümle pençeleşerek geçirmişlerdi.
Vicdandan nasipsiz bir insandı

Sadece haram aylarda bulundukları yerden çıkıp alışveriş yapma imkânı buluyorlardı. Boykota maruz kalan birisi çoluk çocuğuna biraz yiyecek almak üzere Mekke çarşısına vardığında Ebu Leheb hemen erzak yüklerinin başına dikilir, “Ey tüccar topluluğu, Muhammed’in ashabına fiyatları öyle yüksek söyleyin ki sizden bir şey alamasınlar, kalan mallarınızı ben sizden yüksek fiyata alırım!” der ve bu şekilde Müslümanların haram aylarda dahi alış veriş yapmalarına engel olurdu.

Halbuki boykota maruz kalanların büyük bir kısmı Ebu Leheb’in yakın akrabasıydı. Peygamber Efendimiz, Hazreti Hatice validemiz ve Ebu Tâlib bütün mal varlığını bu dönemde harcadılar. Nice yaşlı ve çocuk bu boykotta hayatını kaybetti. Fakat Ebu Leheb’in vicdanında bütün bu olanlar zerre kadar acıma hissi uyarmadı. O, böyle vicdandan nasipsiz bir insandı.

[Ali Demirel] 26.10.2018 [Samanyolu Haber]

Raf ömrü bir günlük belgesel [Tarık Toros]

İstihbarat ve algı oyunlarında bilinmeyen pek bir şey kalmadı.

Yeni icat da yok.

Eski film, tozu alınıp her defasında seyrettiriliyor.

Tuhaf olan, senaristler hep başarıya kavuşuyor.


**

Cemal Kaşıkçı cinayeti ışık hızıyla gündemden düşüyor.

Neden?

ABD’de eski başkanlar Obama ve Clinton’ın evlerine bomba görünümlü paket yollanmış, ondan.

Kimse düşünmüyor ki…

Hayat boyu gizli servis korumasında olacak bu isimler, gelen hiçbir paketi bizzat açmıyor, açmayacak ki zaten.

Gelgelelim…

Dünya bununla meşgul.

Kongre seçimleri yaklaşıyor ve bu Trump için hayli kritik bir eşik.

Ne olacaksa olacak, hakikatı yıllar sonra “geçmiş okuması” yaparken anlayacağız.


**

Cemal Kaşıkçı’nın öldürüldüğü resmen kabul edildi.

Bir hafta geçti, ceset yok.

Örtbas çabası, aynen devam.

Ben İngiltere’de yaşıyorum.

Düşünebilir misiniz:

Bir İngiliz konsolosluğuna biri girip çıkmayacak. Öldürülecek orada. Sonra İngiltere 20 gün boyunca bunu reddedecek. İngiliz konsolos, binayı İngiliz Reuters’a dolaştırıp “Bakın burada yok” diyecek. Kraliçe’nin gizli servisi MI6’dan deneyimli ekiplerin bu işi yaptığı ortaya çıkacak. Ardından, İngiliz hükümeti, “Tamam bir şeyler oldu orada” diyecek. Sorumlular işten atılacak. Kamuoyu da tatmin olacak.

Mümkün mü bu?

Böyle bir şeyin hayalini dahi kurmaz insanlar.

Muhal ender muhaldir, eski tabirle.


**

Batı kamuoyu bu konularda hassastır.

Danimarka’daki gazeteci dostumuz Hasan Cücük’ten öğreniyoruz: “Danimarka Genelkurmay Başkanı Hans Christian Marhiesen, subay eşine ‘akraba kayırmacılığı’ (nepotizm) yaptığı için açığı alındı. Soruşturma sonunda görevini kötüye kullandığı tespit edilirse, görevden alınacak!”

Ama aynı Batı, Suud’a satılan silahın kimi vurduğunu sormaz.

Yıllar geçer, belgeseli çekilir, öğreniriz.


**

Türkiye’de durum biraz daha farklıdır.

Misal:

Varlık Fonu, 1 Şubat 2017’de Amerikan McKinsey şirketinden danışmanlık almaya başlamıştır. Belgesi çıkar.

Bu, “yeniymiş” gibi tartışılır. Sonra, “ne gerek var” denilip iptal edilir.

Yine…

Danıştay’ın okullarda okutulan “milli and” ile ilgili kararı 6 ay önceki bir karardır.

Yeni çıkmış gibi gündem olur.

Bizim ülkemiz, belgeselini yaşarken çeken bir ülkedir.

Soran, sorgulayan, araştıran olmayınca hiçbir konunun son kullanma tarihi yoktur.

Ondandır ki, CHP halen İkinci Dünya Savaşı’nda karneyle satılan ekmekle dövülmektedir.


**

Türkiye buradan çıkabilse…

“İş olsun diye görevden alınmadı” diyen Hayati Yazıcı’ya…

Melih Gökçek’in, “Senin tozunu atarım” tehdidi üzerinde durabilirdi.

İşler yürürken canlı canlı çekilen bu belgesel bir sanattır.

Raf ömrü ise sadece bir gündür.

[Tarık Toros] 26.10.2018 [TR724]

Simit-çay hesabı hâlâ geçerli mi? [Semih Ardıç]

Türkiye’de kur ve faiz üzerinden paraya para demeyen kesimin keyfine diyecek yok.

Onlar dövize yatırım yapınca da kazanıyor, faiz artışı sebebiyle Türk Lirası’na geçtiklerinde de kazanıyor.

SICAK PARANIN HÜKÜMRANLIĞI

Kaybetme ihtimalleri yok. Zira Türkiye faiz lobisini beslemek mecburiyetinde. 2019 Bütçesi’nde yatırıma, emekliye zamma para yok, faize 118 milyar TL var.

Faiz lobisini göbekten bağlı bir iktidar, vergilerin yüzde 30’unu peşin olarak faize tahsis ediyor,

Sıcak para göletleri kurumaya başladığında ekonominin nasıl bir girdaba sürüklendiğini ağustostan beri hep beraber müşahede ediyoruz.

DENGESİZLİK DEĞİL DE NEDİR?

Krizin gelişini idrak etmekten aciz olanların mevcut tabloyu “dengeleme” diye tarif etmesinin hakikatte karşılığı yok.

Bankalardan şirketlere, hane halkından kamu maliyesine kadar her kesimin borç yükü altında kıvrandığı bir ekonomide kur ve faizlerin geldiği seviyeyi “dengeleme” şeklinde tarif etmek dengesizlik değil de nedir?

İşini kaybeden yüz binlerce insanın kredilerini ödeyemeyeceğini, nakit dar boğazının daha bariz şekilde bünyeyi sarsacağı aşikâr olduğu halde Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak hâlâ ıslık çalıyor.

MERKEZ BANKASI: VAZİYET KÖTÜ

Türkiye’yi dünyanın misal gösterdiğini söylerken hüsnü misalden bahsetmemiştir herhalde. En riskli birkaç ekonomiden biri olsa olsa suismisal olabilir.

Merkez Bankası’nın (TCMB) 25 Ekim tarihli beyanının satır aralarında “vaziyet kötü” iması vardı.

Para Politikası Kurulu (PPK) üyeleri  Arjantin’in akabinde dünyanın en yüksek ikinci repo faizinin yüzde 24 olarak devam etmesinden yana karar verdi.

Kurul üyelerinin aldığı kararın ne kadar isabetli olup olmadığını ekonominin seyri belirleyecek. Zira Türkiye’de krizin teşhisinde bir arpa boyu mesafe alınamadı.

STAGFLASYON İTİRAFI

Faizi yüzde 24 seviyesinde sabit tutan TCMB’nin toplantıya dair notunda “stagflasyon”, bir başka ifade ile yüksek enflasyonla iktisadî durgunluğun aynı anda cereyan etmesi hali itiraf edildi.

Mali şartların sıkışlaştığına dikkat çeken TCMB demek istiyor ki kredi kullanmak Kaf Dağı’nı aşmak kadar zor.

Bu yüzden iktisadî faaliyette yavaşlama devam ediyor. Yavaşlamaya ilaveten enflasyonun yükseldiği vurgulandı: “Yakın dönemde enflasyon görünümüne ilişkin gelişmeler fiyat istikrarı açısından önemli risklere işaret etmiştir.”

YÜKSEK ENFLASYON KRONİK HAL ALDI

Fiyatlama davranışlarının kur artışının tesiri ile nasıl bozulduğu ise şu şekilde ifade edildi: “Döviz kurundaki hareketlerin de etkisiyle fiyat artışlarının alt kalemler bazında genele yayılan bir nitelik gösterdiği dikkat çekmektedir.”

Merkez Bankası yüksek enflasyonun giderek katılaştığını belirtiyor. Belirsizlik ve kaosun fiyatlar üzerindeki menfi tesiri…

“İç talebin giderek zayıflaması enflasyonu aşağı çekebilir.” şeklindeki mütalaaya Merkez Bankası katılmıyor ve fiyatlama davranışlarına dair yukarı yönlü risklerin devam ettiğini kaydediyor.

6 MİLYON AÇLIK SINIRINA MAHKUM

Merkez Bankası krizin ismini “stagflasyon” olarak tespit etti. Aynı gün Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) açlık ve yoksulluk için alt sınırı ilan etti.

Ekim ayında 4 kişilik ailenin açlık sınırı 1.919, yoksulluk sınırı 6 bin 252 lira olarak hesaplandı.

Rakamlar gösteriyor ki asgarî ücretli açlığa mahkum ediliyor. Gıda fiyatlarının son bir yılda en az yüzde 24 arttığını Türk-İş raporu da teyit etti.

Stagflasyon derinleşirken 2019 senesi asgarî ücret müzakereleri başladı.

ERDOĞAN’IN SİMİT-ÇAY HESABI

Kur, faiz ve enflasyon altında ezilen 6 milyona yakın asgarî ücretliye Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın maaşına yapılan zam oranı (yüzde 26) kadar zam yapılacak mı?

O kadar zam bile 417 lira 4 kuruş ediyor.

Erdoğan’ın 1990’lı senelerde yaptığı hesapla 4 kişilik ailenin 7 günlük simit-çay parası… Bozdur bozdur harca!

O kadar zam için de Saray’ın cömertliği kilit vaziyette.

Bakalım Saray 4 bardak ejder meyvesi suyundan fedakârlık edebilecek mi?

[Semih Ardıç] 26.10.2018 [TR724]

Real Madrid’in başarısının sırrı beyaz formada! [Hasan Cücük]

Juventus ile Milan arasında Old Trafford’da oynanacak 2003 Şampiyonlar Ligi final maçında Milan’ın UEFA’ya başvurup maça beyaz formayla çıkmak istemesi, Şampiyonlar Ligi finallerindeki beyaz formanın uğuru ve üstünlüğünden kaynaklanıyordu. Üstelik Milan bunu ilk kez yapmıyordu.

Kırmızı – siyah renklere sahip Milan’ın final maçına beyaz formayla çıkmak istemesi Real Madrid efsanesinden kaynaklanıyordu. 1956 – 60 yılları arasında 5 yıl Şampiyon Kulüpler kupasını kazanan Real Madrid’in forma renginin beyaz olması böyle bir efsanenin oluşmasını sağladı. Di Stefano, Puskas gibi yıldızlarla Avrupa’da fırtına gibi esen Real Madrid’in ‘beyaz’ı forma rengi olarak seçmesi kuruluş yılı 1902’den  sonra gerçekleşti.

1902 yılında Real Madrid (o yıllarda adı Madrid FC) kurulduğunda 28 kişilik yönetim kurulu toplanarak forma rengini tespit etmek istemişti. Ancak uzun süren toplantılarda bir sonuca ulaşılamadı. İngiltere’nin The Corinthians takımından transferden edilen ve Real Madrid’in ilk resmi golünü atan  Arthur Johnson eski takımın renkleri olan beyaz forma, mavi çorap renklerini Real Madrid’e önerdi. Kısa süre sonra ise takımın rengi beyaz olarak tescil edildi. 1. Dünya savaşında ise Real Madrid genelde ise kırmızı ve mavi renkleri kullandı. Daha sonra ise devamlı olarak beyaz formayla maçlarına çıktı. Kulüp beyazın yanına ikinci renk olarak eflatunu kullandı.

Futbolun yeni popüler olmaya başladığı 1920’li yıllarda takımlar genelde renkli formayı seçiyordu. Bunun en büyük özelliği o yıllarda ki ekonomik şartların zorluğuydu. Beyaz forma çok çabuk kirlendiği için ağır renkler forma rengi olarak tercih sebebi oluyordu.

İspanya futbol kültürü hakkında ‘Morbo’ adlı kitabı yazan İngiliz Phil Ball’a göre Real Madrid’in beyaz formayla çıkması ‘kendine aşırı güven ve asaleti’ temsil ediyor. Beyaz rengi tercih edenlerin ‘korkusuzluğunu’ gösterdiğini savunan Phil Ball, ‘Okulumuzun ezeli rakibi bir başka okul vardı. Onlar devamlı maça bem beyaz formayla çıkardı ve her zaman kazanırdı. Onları beyazlar içinde gördüğümüzde bize bir ürperti gelirdi’ diyordu.

Leeds United’in başına 1961 yılında gelen Don Revie radikal bir değişiklik yaparak takımın rengini maviden beyaza çevirdi. O yıllarda 2. ligde mücadele eden Leeds, Revie’nin forma renginde yaptığı değişiklikle ligde fırtına gibi esmeye başladı. 60’lı yıllarda fırtına gibi esen Leeds 1969 ve 1974 yıllarında Don Revie’nin teknik patronluğunda İngiltere şampiyonluğuna ulaştı. Oteritelere göre Leeds’in bu başarısının altında yatan sebeplerden biri güven ifadesi olan beyazı tercih etmesiydi.

Geleneksel renkleri yerine 2003 finaline beyaz formayla çıkan Milan, kupanın sahibi oluyordu. Bu Milan’ın beyaz formayla kazandığı ilk final olmuyordu. Avrupa’da Kupa 1’i 7 kez kazanan Milan, bunun 6’sında sahaya beyaz forma ile çıktı. Sadece 1969’da kazandığı kupa finaline geleneksel çubuklu kırmızı – siyah renkleriyle çıkmıştı. Şampiyonlar Ligi’ni en çok kazanan takım olan Real Madrid, 2000’de Valencia’ya karşısına siyah, 2017’de ise Juventus karşısına eflatun renkli formayla çıkarak iki istisnaya imza atmıştı.

Real Madrid efsanesinin yolundan gidip, başarının sırrını beyaz formada arayan Aston Villa, Steau Bükreş, PSV Eindhoven, Bayern Münih final maçına geleneksel formaları yerine beyaz renkli forma ile çıkıp mutlu sona ulaştılar.

Beyaz formanın şampiyonlukları

1956 –  Real Madrid
1957  – Real Madrid
1958 – Real Madrid
1959 – Real Madrid
1960 – Real Madrid
1963 – Milan
1966 – Real Madrid
1974 – Bayern Münih
1976 – Bayern Münih
1982 – Aston Villa
1986 –  Steau Bükreş
1988 –PSV Eindhoven
1989 – Milan
1990 – Milan
1993 –Marsilya
1994 – Milan
1998 – Real Madrid
2002 – Real Madrid
2003 – Milan
2007 – Milan
2014- Real Madrid
2016 – Real Madrid
2018- Real Madrid

[Hasan Cücük] 26.10.2018 [TR724]

Dünyadaki yeni buhranın en çetin sınavı [Ekrem Dumanlı]

Dünya artık yeni bir evrede. Seçilmiş diktatör kavramı hemen her ülkede endişe kaynağı. Sandıklardan çıkan sonuçlar, Batılı ülkeleri diken üstünde yaşatıyor. Avrupa ve Amerika’yı çepeçevre saran yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı ve bu çerçevede yeniden gündeme gelen aşırı milliyetçi ya da ırkçı söylemler yeni bir döneme girdiğimizin habercisi.

Avrupa’daki seçimlerin neredeyse hepsinden bu aşırı milliyetçi partilerin güçlenerek çıkması, endişeleri haklı kıldı. İkinci Dünya Savaşı’nda milyonlarca insanın ölümüne sebep olan aşırı milliyetçiliğin kimi zaman hortlama emaresi gösterdiği öteden beri biliniyor. Ancak dönemsel ve anlık sinirli tepkilerin daha genel bir psikolojiye büründüğünden artık hiç kimsenin kuşkusu yok.

İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkışı ile ilgili sebep ne olursa olsun, herkes biliyor ki buradaki toplumsal dinamiğin ana damarını yabancı düşmanlığı, göçmen karşıtlığı ve milliyetçi yaklaşımlar oluşturmakta. Almanya’da yapılan bölgesel ya da genel her seçim Alman Şansölyesi Angela Merkel’in koltuğunu biraz daha sarsıyor.

Amerika’daki 2016 Başkanlık Seçimleri’ni Donald Trump’ın kazanması dünyadaki bütün liberal ve demokratları hayal kırıklığına uğrattı. Başta ciddiye alınmayan ve medyatik bir popülizm olarak görülerek entelektüeller tarafından pek de ciddiye alınmayan bu dip dalga, aslında milliyetçi söylemlerin yükselmesiydi. Bu nedenle seçim sonuçları ortaya çıkınca şok oldu herkes. Şimdi Trump meydanlarda kendini milliyetçi olarak tanımlıyor ve tabanını galeyana getirerek onların karşılıksız desteğini istiyor.

BU SÖYLEMLERİN YÜKSELİŞİ TESADÜF MÜ?

Dünyanın dört bir yanında örneklerine rastlanan yeni lider tipi bir tesadüf olabilir mi? Seçmenlerin popüler milliyetçiliğe ve yabancı düşmanlığına bu kadar prim vermesi sadece bir rastlantı mı?

Kuşku yok ki dünya yeni bir süreçten geçiyor. Nasıl ulus-devlet modeli kendi içinde bir takım evreler doğurdu ve o ortam kendine uygun bir siyasal sistem ürettiyse, bugünkü toplumsal tepkiler de siyaseti başka bir sahile sürüklüyor.

Globalizm Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından yeni bir politik atmosfer oluşturmuştu. İleri teknoloji ve gelişmiş iletişim araçları sınırları alt üst etmiş, ulus-devlet modelini temelden sarsmıştı. Bilginin dolaşım ve paylaşım serbestliği, iletişimin engel tanımayan yeni formatları ulus-devlet söylemindeki kutsamaları da boşa çıkardı. Dünya kimine göre küçük bir köy olmuş, kimine göre daraltılmış bir markete dönüşmüş, kimine göreyse kompakt bir kültür sunar hâle gelmişti.

Ne var ki globalizm bir demokratikleşme hamlesi içinde gelir adaleti sağlamak şöyle dursun, o eski bildik travmayı tekrardan körükledi: Zengin daha zengin, fakir daha fakir olmayı sürdürdü. Yolsuzluk da işin cabası. Üstelik bu sefer ekonomi sadece zati değeri olan varlıklar üzerinden yükselmiyordu. Bazen dijital değerler, bazen de kavramsal köpürtmeler sanal bir gerçeklik oluşturmuştu. Borsa göstergelerinde parıltılı rakamlar hâlâ dursa da, bütçe bilançolarında şaşaalı yükselişler grafiklere yansısa da, çevrede kalan mahrumiyet içindeki zümrelerin merkezdeki zengin kitlelere bir hınç duymaya başladığında kuşku yoktu. Maalesef dünyanın o en eski kurallarından biri yine kendini gösterdi: Merkezdeki mutlu kitle, tabandaki sancıyı, kuşkuyu ve öfkeyi anlayamadı.

Suriye ve Irak başta olmak üzere savaşa gark olmuş ülkelerden dünyaya yayılan zarurî göçlerin makul bir izahı yapılamayıp, bu sığınmacı insanların Batılı toplumlara entegrasyonu da sağlanamayınca, göçmen akınları bir çeşit günah keçisine dönüştürüldü. Kendi ekmeğini, dışarıdan gelen ve üretime, topluma hiçbir katkı sağlamadığı vehmedilen bu insanlara kaptırdığını düşünen öfkeli bir kalabalık vardı şimdi. Ve o kitlelerin hümanist bir yaklaşım ortaya koyması sosyal realitelere uymuyordu.

Göçmen krizleri olmasaydı, milliyetçi söylemler sandıklardan zaferle (kısmen de olsa) çıkmayacak mıydı? Göçmen krizleri aslında işin bahanesiydi. Asıl etken global sistemin kendilerine dayattığı bu sürece ayak uyduramayan, bu durumdan mağdur olduğunu düşünen zümrelerin varlığıydı ve onların sığınabileceği en kestirme liman milliyetçilikti. Onlara göre liberal demokratlar ülkeyi iyi yönetemiyor, sorunları çözemiyordu ve savunmasız kalan ülke değerlerinin yeniden ihyası gerekliydi.

Bütün bu zincirleme reaksiyonu körükleyen bir başka faktör daha var: Terörizm. Hiç beklemediği bir anda hiç beklemediği bir mekânda, yani kendi şehirlerinde karşısına çıkan bu korkunç tehlike derin bir korkuya dönüştü Batılılar için. Kadın, yaşlı, çocuk ayırmaksızın yapılan vahşi eylemler o klasik savaşlara benzemiyordu. Aşırı milliyetçi söylemler vahşi terör saldırılarına karşı bir sığınak gibi göründü topluma. Terörist eylemcileri bir kimliğe (daha çok Müslüman kimliğine) büründürmek ve insanları topluca suçlu ilan etmekse kolayına geldi. Oysa o vahşilere karşı Müslüman çoğunluğun da mücadele ettiği bilgisine ulaşabilirdi. Bu iletişimsizlikte hem Batı’daki devlet ve kanaat önderlerinin hatası vardı, hem de Müslüman grupların. Müslüman önderlerin büyük çoğunluğu Arap-İsrail sorununu da bahane ederek terörizme karşı net duruş sergileyemedi. Hatta bazı ülkelerin politik liderleri radikal teröre yardım etmeyi, en azından ona göz yummayı tercih etti. Halbuki terör dehşeti sadece bir endişe doğurmakla kalmıyor, aynı zamanda kitleleri aşırı milliyetçiliğin hatta faşizmin kucağına itiyordu. Gerisi kolaydı ırkçılar için: Günah keçisi nasıl olsa hazır bekliyor, mağduriyet hikâyesi üzerinden yeni bir çıkış belirmişti.

YENİ BİR MODEL: PUTİNİZM

Mesele sadece Batı’daki tezahürlerden ibaret değil. Dünya genelinde yükselen bir siyasî trendle karşı karşıyayız. Bunun sebeplerinden birisi de Rusya’daki gelişmeler. Hatırlanacağı üzere, Soğuk Savaş döneminin enkazı çöken Rus toplumu ile sembolize edilmişti. Sovyetler Birliği paramparça olmuş, komünizm çözülmüştü. Globalizm zafer şarkılarını Sovyet Rusya’nın enkazı üzerinde söyledi. Ne var ki zaman için Vladimir Putin bu küllerin üzerinde yeni bir Rusya kurdu. Batılı liderler ise buradaki dönüşümü anlamakta geç kaldı. Putin zaman içinde hem ülkesine hâkim oldu hem de vaktiyle Sovyetler’den kopan ülkelerde eski hakimiyetini aratmayacak bir güce ulaştı. Petrol ve doğal gaz imkânını iyi kullanan Putin, gücünü ve meşruiyetini sandıktan, seçimden alıyordu ama bu Batı’daki anlamıyla bir sandık değildi.

Onca eleştiriye rağmen Putin’in başarısı, bazı yarı demokratik ülkelerdeki parti liderlerine ilham kaynağı oldu. Seçimle meşruiyet kazanan, sandıkla gelen, seçmen tabanına dayanan ama ihtiyaç duyduğunda devlet gücünü, medyayı, yargıyı dilediği gibi yönlendiren bir prototip üretmişti Putin. Bu tavrın Rus halkında bir karşılığı olsa gerek ki destek de görüyordu.

Açık söylemem gerekirse, Tayyip Erdoğan’ın ilham kaynağı olan model de buydu. Seçimle gelmek, halkın önemli bir kısmının desteğini almak ve tek adam rejimi bina ederek “devleti kutsamak.” Erdoğan’ın atladığı gerçek ise şu: Türkiye, Rusya değil. Ne petrolü var, ne doğal gazı. Ayrıca uzun bir zamandan beri Batı ile yakın ekonomik ve siyasi ilişkilere sahip Türkiye. Üstelik Türkiye’deki parlamenter sistem arayışları ta 1876’ya dayanıyor. Padişahlık döneminde iki kez parlamenter sistemi deneyen Türkiye, 1950’den beri çok partili hayatı tecrübe ediyor. 1839’daki Tanzimat Fermanı’ndan bu yana bir anayasa arayışı olan bir Türkiye’den bahsediyoruz.

Yani? Türkiye’nin siyasi kültürü ve ekonomik gerçekliği Rusya ile örtüşmüyor. Bu duruma rağmen Erdoğan orta sınıflara umut vaat ederek ve Batı’ya kafa tutuyor görüntüsü vererek kitleleri yanına çekti. Kendi şahsında edindiği serveti örtbas edebilmek için daha sert söylemlerle dünyaya da kafa tutuyor imajı kurguladı. Bu sahte kahramanlık modeli dünyada bir mana ifade etmese bile ezilmişlik ve yenilmişlik psikolojisinden çıkmaya çalışan Türk seçmenlerde bir heyecana sebep oldu. Erdoğan’ın Almanya’ya, Amerika’ya, İsrail’e, Fransa’ya meydan okuyor havasında attığı nutukların tamamı iç politika ile ilgilidir ve oy devşirmek içindir. Erdoğan gayet iyi biliyor ki Türkiye, jeopolitik gerçekliği yüzünden hiç kimsenin vazgeçemeyeceği bir ülke. Önce bağırıp çağırması, sonra hiçbir şey olmamış gibi dünya liderleriyle bir araya gelmesi hem popülizmin bir gereği hem de içeride yürüttüğü faşist uygulamaları perdelemek içindir.

Her politik dönem, kendi lider tipini doğurur. Bu dönemde liderlerin az çok birbirine benzemesi toplumsal tepkilerden ve taleplerden bağımsız düşünülemez. Venezüella’daki lider tipiyle Türkiye’dekinin örtüşmesi ve bunların Batı’da da belli karşılıklarının olması tesadüf değil.

Dünya yeni bir süreci, acıyla, panikle ve endişeyle yaşıyor. Bu süreci yorumlayan entelektüel endişeler ve söylemler kızgın kitleleri yeni bir maceradan alıkoyabilecek derinlikte değil maalesef. Bununla birlikte şundan emin olmak lazım ki, kitleler karşılaşabilecekleri riskleri kitaptan öğrenmek yerine bizzat yaşamayı ve nasıl bir maceraya sürükleneceğini görmeyi arzuluyor. Aklı başında insanların tehlikeyi en anlaşılır dille anlatmayı sürdürmesi gerekli. Ancak asıl merak edilense şu: Bir uçtan diğerine savrulma riski taşıyan dünyamız nasıl bir buhranlı dönemden geçtiğini öğrendiğinde iş işten geçmiş olacak mı?

[Ekrem Dumanlı] 26.10.2018 [TR724]

Kaşıkçı olayı ve Suudi Arabistan’ın Avrupa bağlantıları [Ebubekir Işık]

Cemal Kaşıkçı’nın İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda hunharca katledilmesinden sonra tüm dünyada tepkiler hiç beklenmedik bir şekilde çığ gibi büyümeye başladı ve devam ediyor. Olayın faillerinin Suudi yetkililer olması ve menfur hadisenin İstanbul’da vuku bulması kaçınılmaz olarak tüm gözleri Riyad ve Ankara’ya çevirirken, Trump yönetiminden de özellikle geçtiğimiz son hafta içerisinde tonu yükselen bir takım açıklamalar yapıldığına şahit olduk.

Tüm bu hadiseler yaşanırken, Avrupa Birliği’nde son derece kısık ve düşük profilli ilk resmi açıklama AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’den geldi. Bu hafta başında Avrupa Parlamentosu’nun Strazburg’da ki oturumunda konuşan Mogherini ‘’Suudi yetkililerin bugüne değin yaptıkları açıklamalar zihinlerde bir çok yeni soru ve kaygının oluşmasına sebep olmuştur. Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi hadisesi şeffaf bir soruşturma süreci ile aydınlatılmalıdır’’ ifadelerini kullandı.

Avrupa’da hemen hemen her önemli hadise patlak verdiğinde, görece küçük üye ülkeler genelde ilk sözü Almanya, Fransa, ya da İngiltere üçlüsünden birine bırakmayı yeğlediklerinden, Almanya Şansölyesi Merkel bu menfur cinayete dair somut ve üst perdeden ilk açıklamayı yapan Avrupa’lı lider oldu. Merkel bu hafta başında yaptığı açıklamada ‘’Almanya’nın Suudi Arabistan ile yaptığı silah ticaretinin bir an önce durması gerektiğine inanıyorum’’ ifadelerini kullanarak, Trump yönetiminden farklı bir tutum takınacağının ilk sinyallerini vermiş oldu.

Ardından, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ‘’Bilindiğinin aksine Suudi Arabistan Fransa’nın en büyük silah müşterisi değil. 2008-2017 yılları arasında ikinci sırada yer aldı. Cemal Kaşıkçı’nın Suudi Arabistan yönetimi tarafından öldürüldüğü kanıtlanırsa, Fransa demokratik değerlerin gerekliliğini yapacaktır’’ şeklinde ifadeler kullandı.

Aynı gün, İngiltere başbakanı Theresa May ise yaptığı basın toplantısında ‘’Çarşamba günü Suudi Arabistan Kralı Salman ile yapacağım toplantıda bu konuda ki derin kaygılarımızı ileteceğim’’ şeklinde bir beyanatta bulundu.

Suudi Arabistan, Ticaret ve Avrupa

Geçtiğimiz günlerde Brüksel merkezli Politico Europe’ta yayınlanan bir dizi istatistik Suudi Arabistan’ın dünyada ve Avrupada olan ticari münasebetlerinin bir kısmını sayısal olarak gözler önüne serdi.

Bu verilerin bazılarını ifade etmek gerekirse, örneğin Suudi Arabistan 2017 yılında yüzde 13,2 lik bir sayısal değerle  dünya silah piyasasından en çok silah satın ülke olarak birinci sırada yer almakta. Aynı verilere baktığımızda, 2013-2017 yılları arasında yüzde 18’lik bir dilimle Suudi Arabistan’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin silah sanayisindeki en büyük müşterisi olduğunu rahatlıkla ifade edebiliriz.

Suudi Arabistan’ın Avrupa Birliği ülkeleri ile yaptığı silah ticaretine baktığımızda ise karşımıza benzer bir durumun çıktığını ifade etmek yanlış olmayacaktır. 2013-2017 yılları arasında Suudi Arabistan Avrupa’dan yaptığı silah ticaretinin yüzde 48,8 lik kısmını İngiltere ile, yüzde 32’sini Belçika ile, yüzde  12,8’ini İsveç ile, yüzde 11,8 lik kısmını Slovakya ile, yüzde 8,3’ünü İspanya ile, yüzde 7,7’sini Avusturya ile, yüzde 6,3’ünü İtalya ile, yüzde 5,8’ini Finlandiya ile, yüzde 5,5’ini Fransa ile, yüzde 5,4’ünü Bulgaristan ile, yüzde 3,1’ini Almanya ile ve son olarak yüzde 2,4’ünü ise Hollanda ile yaptığını görmekteyiz.

Tüm bu rakamlar ne söylüyor? Öncelikle, şunları ifade etmekte yarar var. Almanya’nın tez elden ‘’gerekirse Suudi Arabistan ile silah ticaretimizi durdurabiliriz’’ demesinin altında aslında her iki ülke arasındaki silah alım-satımına dayanan ticaretin Almanya için ciddi bir yekün oluşturmadığı gerçeğini ifade etmek yanlış olmayacaktır.

İkincil olarak, İngiltere’den daha itidalli bir açıklamanın gelmesinin altında yatan gerekçeye baktığımızda, bu dikkatli tavrı benzer bir parametre ile açıklamak son derece mümkün. Suudi Arabistan’ın Avrupa’dan yaptığı silah alımlarının yarıya yakınını İngiltere’den yapması, İngiltere’nin Suudi Arabistan’ı en azından orta ve uzun vadede zora sokacak bir söylem ya da yaptırım teşebbüsünden kaçınacağına benziyor.

Diğer taraftan, AB’nin küçük fakat Suudi Arabistan ile silah ticareti üzerinden büyük meblağlar kazanan üye ülkeleri olan İsveç, Avusturya, Slovakya, Bulgaristan, Hollanda gibi devletlerin Almanya şansölyesi Merkel’in sert çıkışından sonra nasıl tavır alacakları ise önümüzde ki günlerde daha da belirginleşecektir.

Bunu ifade etmekle beraber, Avrupa Birliği ülkelerinin önümüzdeki günlerde özellikle Avrupa başkentlerinde görev yapan Suudi Arabistan büyükelçilerini istenmeyen adam (persona non grata) ilan etmek suretiyle, konjonktürel bir demokratik tepki göstermeleri son derece olası görünmekte. Böylece, AB’nin değerler birliği imajı güçlü tutulurken, Suudi Arabistan ile devam eden karlı silah ticareti büyük ihtimalle devam edecektir.

[Ebubekir Işık] 26.10.2018 [TR724]

Allah’ın seçtiğinde hayır vardır; İstihare namazı [Cemil Tokpınar]

Bir işe girişmek istiyorsunuz, ama önünüzde birçok seçenek var. “Hangisini tercih etsem” diye düşünürken, kafanız karmakarışık bir hâle gelmiş.

Diyelim kendi başınıza veya ortak olarak yeni bir iş kuracaksınız, belki de bir firmada işe başlayacaksınız. Farklı şıklardan hangisini seçseniz daha hayırlı olur?

Ya da evleneceksiniz. Sordunuz soruşturdunuz, baktınız gördünüz, hakkında araştırma da yaptınız. Ama kafanızda bir sürü endişeler, tereddütler var. Son kararı nasıl versem diye çırpınıyorsunuz.

Hacca veya umreye gideceksiniz, yeni bir ev alacaksınız, üniversitenin bir bölümünü seçeceksiniz, çocuğunuzu bir okula yazdıracaksınız, belki de emekli olacaksınız…

Hangi şeye teşebbüs ederseniz edin, önünüzde birçok soru vardır: “Nasıl, ne zaman, kiminle, hangisi…” gibi bir dizi sorular zihninizde dolaşır durur.

İşte böylesi durumlarda sizi sıkıntıdan kurtaracak, kararınızı netleştirecek, içinize huzur ve ferahlık verecek, tevekkül ve rızanın rahatlığında sükûna erdirecek bir ibadet vardır: İstihare namazı ve duası.

İstiharenin anlamı, kendisi hakkında hayırlı olanı Allah’tan istemektir. İstihare namazı ve duası, bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v.) tarafından öğretilip tavsiye edildiği için sünnet-i seniyyedir.

Câbir bin Abdullah’ın (r.a.) rivayetine göre, istihareyi Kur’an’dan bir sure öğretir gibi büyük küçük işlerin hepsinde tavsiye eden Peygamber Efendimiz  (s.a.v.) “Biriniz bir iş yapmaya niyetlenince farzın dışında iki rekât namaz kılsın” buyurmuş ve istihare duasını zikretmiştir.

Buna göre, meşru bir işe niyet eden bir kimse, farklı şıklar arasında bir tercih yapıp bunun kendisi hakkında hayırlı olup olmadığını düşündüğü zaman iki rekât namaz kılar. Namazda dilediği sureyi okuyabileceği gibi, birinci rekâtta Kâfirun, ikinci rekâtta İhlâs Suresini okuması tavsiye edilmiştir.

Namazdan sonra hadis-i şerifte belirtilen şu duayı okur:

“Allâhümme innî estehîruke bi ılmike ve estakdiruke bi kudretike ve es’elüke min fadlike’l-azîm. Fe inneke takdiru ve lâ akdiru ve ta’lemu ve lâ a’lemu ve ente allâmü’l-ğuyûb. Allâhümme inkünte ta’lemu enne hâza’l-emre hayrun lî fî dînî ve meâşî ve âkıbeti emrî fekdurhü lî ve yessirhü lî sümme bârik lî fîh. Ve in künte ta’lemu enne hâza’l-emre şerrun lî fî dînî ve maâşî ve âkıbeti emrî fasrifhü annî va’srifnî anhü ve’kdur li’l-hayra haysü kâne. Sümme ardınî bih”

İnsanın içinde bulunduğu kararsızlığı ve problemi ortaya koyarken, her şeyi bilen ve takdir eden Cenab-ı Hakk’a sığınıp güvenmeyi bir çözüm olarak gösteren bu duanın meali şu şekildedir:

“Ey Allah’ım, ilmine güvenerek senden hakkımda hayırlısını istiyorum, gücüme güç katmanı istiyorum. Sınırsız lütfundan bana ihsan etmeni istiyorum. Ben bilmiyorum, ama sen biliyorsun; ben güç yetiremem, ama sen güç yetirirsin. Ey Allah’ım! Yapmayı düşündüğüm bu iş, benim dinim, dünyam ve geleceğim açısından hayırlı olacaksa, bu işi benim hakkımda takdir buyur, onu bana kolaylaştır, uğurlu ve bereketli eyle. Eğer benim dinim, dünyam ve geleceğim için kötü ise, onu benden, beni ondan uzaklaştır. Ve hayırlı olan her ne ise sen onu takdir et ve beni hoşnut ve mutlu eyle!” (Buhârî, Teheccüd: 25; Tirmizî, Vitr: 15)

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadisin devamında, “Bunu dedikten sonra istediği, dileği ne ise onu ifade etsin ve sonra ilk aklına geleni ve gönlüne yatanı yapsın” buyurmuştur.

Hadislerde geçmemekle birlikte büyük fıkıhçı İbn-i Âbidîn, istihare eden kimsenin dileğinin uygun olup olmadığına işaret olarak şöyle bir tavsiyede bulunur:

“Yatmadan önce dua okunur ve abdestli olarak kıbleye yönelerek yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görülürse o işin hayır olduğuna, siyah ve kırmızı görülürse de şer olduğuna işaret eder. Şerli olandan kaçınmak icap eder.” (İbn-i Âbidin, 1: 461)

Eğer bir kere yapıldığında tatmin edici bir işaret ortaya çıkmamışsa birden fazla istihare yapmak sünnettir. Bununla alakalı olarak Enes bin Mâlik’in (r.a.) rivayet ettiği bir hadiste Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Ey Enes, bir işi yapmayı niyet ettiğin zaman o iş hakkında yeniden yedi defa istihare et. Sonra kalbinden geçen temayüle bak. Çünkü hayır kalbinde doğan manadadır.”  (Tecrid Tercemesi, 4: 143)

İstihareyi başkasına yaptırma konusunda hadislerde açıklama olmadığı için bazı âlimler çekimser kalmışlar, çoğunluk ise başkasına da yaptırılabileceğini belirtmiştir.

İstişare mi, istihare mi?

İstihare konusu olan işin, öncelikle yapılması helal ve dinimize uygun olması gerekir. Yapılması caiz olmayan bir iş için, mesela faizli kredi almak, yenmesi haram olan bir gıdayı yemek için istihare yapılmaz. Ayrıca yapılması üzerimize farz olan bir ibadet için, mesela imkânı olan bir kimsenin hacca gidip gitmeme konusunda istihare yapması doğru değildir. Ancak haccın süresi, tarzı, gideceği grup hakkında istihare yapılabilir.

Yapmayı düşündüğümüz iş konusunda öncelikle o konuyu bilen kimselerle istişare yapmak gerekir. İstişare, ayet ve hadislerle emredilmiş, çok daha güçlü ve güvenilir bir sünnettir.

Rabbimiz,  “Onların işleri aralarında müşavere iledir” (Şûra Suresi, 38) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de savaş ve benzeri konularda ashabıyla istişare etmiş, onların görüşlerine başvurmuş ve çoğunluğun isteğine göre hareket etmiştir. Resûlullah, konuyla ilgili bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“İstihare eden kimse zarar görmez, istişare eden pişmanlık duymaz, iktisada riayet eden geçim sıkıntısı çekmez.” (Tecrid Tercemesi, 4: 135)

İstişareyi yaptıktan sonra hâlâ rahatlamayan, yapacağı iş içine sinmeyen, bir türlü karar veremeyen veya biraz daha mutmain olmak isteyen kimse istihare yapabilir.

Eğer istişareyle istihare birbiriyle çelişirse, birinden hayır, diğerinden şer sonucu çıkarsa ne yapmak gerekir?

Elbette istişare daha önemli ve önceliklidir. Ancak ikisinin çeliştiği durumlarda, hangisinin daha kaliteli olduğuna ve gönlümüzü rahatlattığına bakmak gerekir. İstişare yaptığımız kimseler, gerçekten bilgili, dindar, tecrübeli ve güvenilir kimseler mi? İstiharedeki samimiyetimiz, görülen rüyanın sadıklık derecesi, tabir edenlerin ehliyeti bize güven veriyor mu?

Bu şekilde farklı yönleriyle her ikisini tartıp bir sonuca varmak, bundan sonra da tamamen Allah’a güvenmek, rahmetinden ümit beslemek ve takdirine boyun eğmek gerekir.

İstiharede görülen rüya nasıl tabir edilmeli?

Daha önce belirttiğimiz gibi, hadislerde istihare yapılırken rüya görme konusu işlenmese de, böyle bir uygulama ilmihal kitaplarımızda yer almakta ve Müslümanlar tarafından asırlardır uygulanmaktadır. Buna göre, istihare namazını kılıp duasını yapan kimse, abdestli olarak, kıbleyi sağına alıp uyumalıdır. Rüyasında siyah ve kırmızı görürse yapacağı işin şer olduğuna, beyaz ve yeşil görürse hayırlı olduğuna işaret eder.

Renklerden maksat, rüyada gördüğü eşyaların bu renkleri taşımasıdır. Söz gelişi, yemyeşil bir bahçe, bembeyaz karlarla kaplı bir çevre, siyah bir hayvan, kırmızı bir elbise görmek gibi hususlar, bu eşyaların taşıdıkları renklerle yorumlanır.

Rüyanın sadık olup olmadığı kesin olarak bilinmediğinden ve rüyayı doğru yorumlamak kolay olmadığından “rüyayla amel etmek” uygun bulunmamıştır. Ancak Kur’an ve hadislerde zikredilen bir “rüya gerçeği” vardır. Başta peygamber rüyaları olmak üzere, birçok İslam büyüğünün sadık rüya gördükleri ve bu rüyaların aynen veya az bir tabirle doğru çıktığı bilinmektedir. Bunun için rüyayı tamamen dünyamızın dışına atmak doğru değildir. Birisinin kendisi hakkında gördüğü rüya, başkalarına delil olmasa da, kendisi için bir işaret, bir ipucu ve kanaat oluşturabilir.

Bunun için kişi çok samimi ve ihlâslı olmalı, Rabbine tamamen teveccüh etmeli ve teslim olmalı, yürekten tevekkül etmeli ve Ondan gelecek işarete gönül huzuruyla itaat edeceğini düşünmelidir. Adeta “Hoştur bana senden gelen” diyen Allah dostları gibi, Cenab-ı Hakk’ın takdiri ne olursa olsun hoş görmeli, ondaki hikmet ve hayrı anlamaya çalışmalıdır. Bu bakımdan istihare, Allah’a olan iman ve teslimiyetin, tevekkül ve rızanın, ümit ve itaatin neticesidir. Bu hâlet-i rûhiyeyi tam hissedebilmek için istihare namazını tam bir huşû içinde kılmak, duanın hem Arapçasını, hem anlamını, inanarak, güvenerek, hissederek okumak önemlidir. Bu durum aynı zamanda, alacağımız işaretlerin netliğini de etkileyecektir.

Bazen görülen rüyanın mesajı çok net ve berraktır. Bir genç, evlenmek istediği kızın hayırlı olup olmadığı hususunda istihare yapmış. Rüyasında kızın annesi, kendisine bir tutam saç vermiş. O da bunu yapacağı evliliğin hayırlı olacağına yorumlamış. Bir başka genç planladığı evlilik için yaptığı istiharenin rüyasında, avucunun içinde göğe doğru yükselen yeşil bir bitki görmüş ve arzu ettiği evliliği yapmış.

Bazı rüyalar bunlardan da açık ve net olur. Mesela, yapacakları işin hayırlı veya şerli olduğunu bir maneviyat büyüğü, hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v.) haber verir. Böylesi bir rüya insanlarda huzur ve güven oluşturur.

Bununla birlikte tüm rüyaları ehil bir kimseye yorumlatmak, bu mümkün değilse sahih ve başarılı rüya tabirleri kitaplarından yararlanmak gerekir. Rüyaların nasıl yorumlanacağı ilgili kitaplarda teferruatıyla anlatılır.

İstiharede hayırlı iken uygulayınca şer olabilir mi?

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Bazı kimseler çok net istihareler sonucu bir işe girişiyor, ama başarılı olamıyor. Hatta rüyasında Peygamber Efendimizin (s.a.v.) tavsiyesini alarak evlenenler arasında mutlu olamayıp ayrılmanın eşiğine gelenler bile olabiliyor. Yoksa istihare güvenli bir yol değil mi? Bu örnekleri nasıl anlamamız gerekir?”

Öncelikle şu gerçeği yürekten kabul etmek icap eder: “Allah’ın seçtiğinde hayır vardır.” Ancak her tercihin, her hadisenin hayırlı yönünü görebilmek, feraset ve basiret işidir. Bir kimseye dünyanın en başarılı bir şirketi hediye edilse, onun tek sahibi olsa bile, ilerleyen süreçte iş ve ekonomi dünyasının kurallarına göre çalışması şartıyla başarılı olabilir. Yine bir kimse dünyanın en güzel, en ahlaklı, en bilgili insanıyla evlense bile mutlu olabilmek için iletişim ve paylaşımın gereklerini yerine getirmesi, haklarına ve vazifelerine duyarlı olması şarttır.

Bu bakımdan işinde başarılı olamayan veya ailede huzur bulamayan bir kimse, “Rüyada Peygamberimizi (s.a.v.) görmüştük, bu işi bize o tavsiye etmişti, eşimle evlenmemi o istemişti” diyerek bir tereddüt veya itham vaziyeti almamalıdır. İstihare sonucu görülen olumlu rüya veya o rüyada maneviyat büyüklerinin, hatta Efendimizin (s.a.v.) görülmesi, “tercihin hayırlı olduğunu” gösterir, ancak tercihimizin sürekli başarılı olabilmesi bizim gayretimize ve Allah’ın takdirine bağlıdır. Çünkü o işin patronu da, o eşin kocası veya karısı da istihareyi yapan kişidir, sorumluluk da ona aittir. Mesela, rüyasında alacağı arabanın hayırlı olacağı hissettirilebilir. Ancak sürüş ve trafik kurallarına uymadan araba kullanan kimse, istiharedeki işareti değil, kendini sorgulamalıdır.

Bir başka önemli husus da, bir tercihin hayırlı olup olmadığını nasıl belirlediğimizle ilgilidir. Bazen hayırsız zannettiğimiz bir iş veya evlilik, birçok hayırlara vesile olabilir. “Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Belki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olabilir. Belki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olabilir. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz” mealindeki ayet bu hakikate işaret eder. (Bakara Suresi: 216) Mühim olan iman gözüyle bakmak, Allah’ın bize vermek istediği mesajı ve hikmetleri anlamaya çalışmak, olayları gelip geçici dünya hayatıyla değil ahiret penceresinden değerlendirmektir.

Temel bakış açısı böyle olunca, belki de birçok hastalık, musibet, bela, fakirlik ve sıkıntı hakkımızda hayırlı olabilir. Bu tür imtihanları, sabır ve anlayışla karşılayan bir mümin, hem günahlarından arınır, hem olgunlaşır, hem de ibadetle elde edemeyeceği manevi makamları elde edebilir. Elbette geçici dünya hayatında az bir sıkıntı çekip sonsuz Cennet saraylarında saadete erişen bir kul, kaybetmiş olmaz, fazlasıyla kazanır.

[Cemil Tokpınar] 26.10.2018 [TR724]

ABD’de bombalı paket yağmuru [Adem Yavuz Arslan]

ABD’de 6 Kasım’da yapılacak olan kongre seçimleri öncesinde bombalı paket paniği yaşanıyor. Pazartesiden bu yana aralarında eski Başkan Barack Obama ve eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın da aralarında bulunduğu 9 günlü isme bombalı paket yollandı.

Daha önce Demokratların büyük destekçilerinden olan işadamı George Soros’a da bombalı paket yollanmıştı. Perşembe sabahı ise Trump karşıtlığı ile bilinen ünlü aktör Robert De Niro’ya ve Obama döneminin başkan yardımcısı Joe Biden’e yollanmış bombalı paket ele geçirildi. CNN’in New York ofisine yollanan bomba nedeniyle ünlü Time Warner binası boşaltılırken emniyet yetkilileri bombanın güçlendirilmiş boru tipi bir bomba olduğunu açıkladı.

FBI şu ana kadar ele geçirilen bombalı paketlerin aynı türden olduğunu açıkladı. Gizli Servise göre, paketler rutin posta kontrolu sırasında tespit edildi ve gerekli müdahale yapılarak şüpheli paketlerin hedeflenen kişilerin eline ulaşması engellendi.

New York Emniyet Müdürü James P. O’Neil “Bu bir terör eylemidir” derken zarflardan beyaz bir tozun çıktığını da söyledi.

ABD gündemini sarsan bombalı paketler sonrası açıklama yapan Başkan Trump “Bu zamanlarda birleşmek zorundayız. Bir araya gelip, Amerika Birleşik Devletleri’nde hiçbir türden siyasi şiddet eylemlerinin veya tehditlerinin bulunmadığı çok net, güçlü, açık bir mesaj göndermeliyiz.” ifadeleri dikkat çekti. Trump medyaya yönelik eleştirilerini de devam ettirdi; “Medyanın aynı zamanda sivil bir ton oluşturma ve sonsuz düşmanlığı ve sürekli negatif ve çoğu zaman yanlış saldırıları durdurma sorumluluğu da var” dedi.

Bombalı paketlerin hedefindeki Demokratlar ise paketlerden Trump’ın söylemlerini sorumlu tuttu. Hillary Clinton Floradia’da yaptığı açıklamada toplumdaki kutuplaşmanın artmasına dikkat çekti.

FBI kaynakları bombalı paketlerde yapılan ilk incelemelere göre gönderilen paketlerin hepsi aynı merkezden çıkmış gözüküyor. Bombalar boru tipi ve basit bir düzeneğe sahip.

SANDIK ENDEKSLİ BOMBALAR MI ?

Başkan Trump’a yönelik eleştirileri ile bilinen 9 ünlü isme yollanan bombaların kaynağı ve amacına yönelik tartışmalar ise sürüyor.

Önümüzdeki 6 Kasım’da Kongre’nin iki kanadında ara seçimler yapılacak. Senato’da ki 100 senatörden 33’ü, Temsilciler Meclisi’ndeki 435 üyenin ise tamamı yenilenecek.

Seçimler Trump için çok önemli çünkü kamuoyu yoklamalarına göre Demokratlar mecliste çoğunluğu ele geçiriyor. Demokratların Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu ele geçirirse Trump’ın atacağı adımları veto etmeleri bekleniyor. Trump için asıl risk ise Senato’da çoğunluğun Demokratların eline geçmesi halinde olacak. Çünkü Senato’nun üçte iki çoğunluğu Demokratların eline geçerse Trump’ın görevden azledilmesinin önüde açılabilir.

Seçimin bu kadar kritik olması ve kampanyanın çok sert geçmesi ABD kamouyunda derin tartışmalara yol açıyor. Demokratlar, Başkan Trump’ın kullandığı ayrıştırıcı dilin radikal unsurları motive ettiğini iddia edip şüpheli paketlerden Trump’ı sorumlu tutuyor. Cumhuriyetçiler ise bombaların gerçek olmadığını, Demokratların seçimi etkilemek için uydurduklarını iddia ediyorlar.

Uzmanlar bombalı paketlerin basit bir düzeneğe sahip olması ve benzer özellikler sergilemesi nedeniyle bombacının politik motivasyonla hareket etmiş olabileceğini değerlendiriyor.

Öte yandan ABD Başkanı Trump medyanın da hedefinde. Çünkü adaylık sürecinden itibaren medyaya ağır eleştiriler getiren başkan Trump özellikle CNN’i hedef yapan çok sert açıklamalar yapmıştı. CNN’nin New York ofisine yollanan bombalı paket sonrası eleştiri okları tekrar Trump’a yöneldi. Bombalı paket ve içeriği bilinen beyaz toz yollanan CNN ise Trump’ın medyayı hedef göstermesini hatırlatarak siyasileri ‘daha sorumlu bir dil’ kullanmaya çağırdı.

YENİ BİR ‘SERİ BOMBACI’ OLAYI MI?

Her ne kadar Trump karşıtı olmaları ile ünlü isimlere yollanan boru tipi el yapımı bombalı paketler iç siyasete ve yaklaşan seçimlere bağlansa da ABD kamuoyu ‘acaba yeni bir ‘ünibomber olayı’ ile karşı karşıya mıyız?’ endişesi yaşıyor.

Bilindiği gibi ABD tarihinin en ilginç ‘seri bombacı’sı Theodore J.Kaczynski , 1978’den 1995’e kadar 16 ayrı el yapımı bombayı ABD’nin ünlü isimlerine yollamış ve 3 kişinin ölümüne yol açmıştı.

Aslında Berkeley Üniversitesi’nde matematik profesörü olan Kaczynski kendi imal ettiği bombaları alanında ünlü mühendislik, bilgisayar ve havayolu müdürlerine yollamıştı.

FBI’in yıllarca izini bulamadığı Kaczynski, 1995’de ABD medyasına kendi yazdığı manifestoyu yayınlamaları halinde bombalı eylemlere son vereceğini bildiren bir mektup yolladı. Gazeteler manifestoyu yayınladılar. Kaczynski manifestosunda endüstriyel devrimin zararlarını anlatıp teknolojik gelişmelere neden karşı olduğunu anlattı. İfadeleri tanıdık bulan kardeşinin ihbarı üzerine Montana’da bir dağ evinde tek başına yaşayan Kaczynski yakalandı. Yıllardır elektrik dahi olmayan bu dağ evinde yaşayan Kacznyski 3 müebbet cezası aldı. ABD’yi yıllarca meşgül eden Kaczynski’nin herhangi bir örgütle bağı tespit edilemedi. Pazartesi’den bu yana ABD’de yaşanan bombalı paket furyası Kaczynski dosyasını tekrar hatırlattı.

[Adem Yavuz Arslan] 26.10.2018 [TR724]