“Gurbette eşimi kaybetmiş, çaresizliğin dibine vurmuştum” [Sevinç Özarslan]

“Geçtim Meriç’ten” şiiriyle tanınan ve Atina’da hayatını kaybeden eğitimci Halil Dinç’in eşi, vefatın yıldönümünde tüm yaşadıklarını anlatan bir mektup yazdı.

BOLD ÖZEL- Atina’da kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Ankara Samanyolu Cemal Şaşmaz Kız Lisesi Müdürü Halil Dinç’in (45) ölümünün üzerinden 14 ay geçti. Herkes onu eğitimci kimliğinin yanı sıra “Geçtim Meriç’ten” şiiriyle tanıdı. Yunanistan’da kampta tanıştığı Pakistanlı çocuklara da, Meriç’i yol edinenlere de dizeleriyle umut oldu Halil Dinç. Fakat kalbi yaşadıklarına dayanamadı ve 16 Ağustos 2018 sabahı hayatını kaybetti.

Oğlu İhsan’ı Türkiye’de bırakan, iki kızıyla Atina’da tek başına kalan eşi Nihayet Dinç ise eşinin ardından darmadağınık olan hayatını toparlamak için uğraştı. Aile Haziran 2019’da tekrar Belçika’da bir araya geldi ama o zorlu günlerin acısı hala geçmiş değil.

15 Temmuz’dan sonra başlayan Tenkil sürecinde yaşadıklarını kaleme alan Türkçe öğretmeni Nihayet Dinç, eşinin cenazesi için sela okunmasını engelleyen müftüyü, uyuşturucu konulan, ateşe verilen okullarını, hayat arkadaşının kalp krizi geçirdiği o sabahı ve zorlu yol hikayesini yazdı.

Halil Dinç ve Nihayet Dinç

Ben 1972 Van doğumluyum. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Bölümü mezunuyum. 1995’te mezun oldum. Okul yıllarında hizmetin evlerinde kaldım. Son sınıfta hizmetin dershanesinde stajerlik yaptım.

Halil Dinç 1972 Trabzon doğumlu. Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi mezunu. 1992 mezunu. Eşim de öğrencilik yıllarında Ankara’da hizmetine evlerinde kaldı. Eşim mezun olduktan sonra Van’a sözleşmeli öğretmen olarak geldi. Serhat Fen Lisesi Kurumlarında Türkçe öğretmeni olarak çalıştı.

Ben de son sınıftayken stajerlik yapıyordum. Halil bey bize ders anlatıyordu. Eşimle orada tanıştık. Kaderi ilahi o öğretmen ben öğrenciydim. Daha sonra Halil bey bana izdivaç talebiyle geldi. Ben de kabul ettim ve 2 Ağustos 1995’te evlendik. İkimiz de hizmetin kurumlarında çalışıyorduk. Sonra o fen lisesi müdürü oldu. Toplam ben 4 yıl, eşim 8 yıl Van’da çalıştık.

Eşimle ilk tanıştığımızda bana yaptığımız işin zor olduğunu, gün gelir hapis gibi şeylerin başımıza gelebileceğini söyledi. “Ben seni kucağında 3 çocukla bırakıp hapse girebilirim” dedi. Beni böyle kabul eder misin diye sordu. Ben de kabul ettim.

DARBE GECESİ TATİLDEN DÖNMÜŞTÜK

Daha sonra 3 yıl Sivas’ta, 2 yıl Sinop’ta, 1 yıl Samsun’da çalıştık. 2007’de Ankara’ya geldik. O Yusuf Tanık’ta müdür oldu. Ben öğretmen. O daha sonra Ülkü Ulusoy İlköğretim’de müdür oldu. Daha sonra Halil Bey Cemal Şaşmaz Kız Lisesinde, ben de İbrahim Avcı İlköğretimde Türkçe öğretmeni olarak çalıştık.

Tabi 17-25 Aralık süreci başladı. Biz bundan hem maddi hem manevi çok etkilendik. Maaşlarımızı alamamaya başladık. Kayıtlarımızda azalma oldu. İnsanlar korkuyordu. Çocuklarını bizden almaya başladılar. Çevreden tepkiler almaya başladık. Bu durum 15 Temmuz darbeye kadar devam etti. Darbe gecesi biz tatilden dönmüştük. Evdeydik. Haberleri izliyorduk. O anda olanları gördük. Çok endişelendik.

OKULA UYUŞTURUCU VE 1 DOLAR KOYMUŞLAR

Eşimin okulunda güvenlik görevlileri eşimi aradılar. Okulun taşlandığını, kendilerinin herhangi bir can güvenliğinin olmadığını söylediler. Kaçtılar. Eşim, diğer okul müdürleri, öğretmenler okula gidemedi. Pursak İlköğretim Okulunu ateşe verdiler. Cemal Şaşmaz müdür yardımcısı bir gece okula girdi. Baktı. Her yere 1 Dolarlar koymuşlar. Masalarda, dolaplarda uyuşturucu koymuşlar. Hepsini klozete atmış. Çok kötü günlerdi.

Daha sonra biz iki aya yakın görümcemlerde kaldık. Ama eşim öğretmenlerini merak ettiği için kendisini tehlikeye atarak Ankara’ya gidip geliyordu.

HAPİSTE OLAN HER ARKADAŞIMIN ÇİLESİ SANKİ BOYNUMDA, DERDİ

Durumlara çok üzülüyordu. Tanıdıklarından, öğretmenlerden tutuklananlar olmuştu. Bizim eski evimize de gelmişler. Kapıları kırmışlar. Beni ve eşimi arıyorlarmış. Biz yeni taşındığımızdan ikametgahı almamıştık. Eşim bizden ayrıldı. Gaybubet yapmaya başladı. Her eve geldiğinde onu biraz daha çökmüş görüyordum. 15 kilo verdi. Sanki 10 yaş yaşlanmıştı. Elleri egzema olmuş, parmaklarından kan geliyordu. Ama doktora gidemiyorduk.

Elinden geldiğince mağdurlara yardım etti. Para buldu. Ziyaret etti. Diyebilirim ki son nefesine kadar Hizmet etti. Bana diyordu ki “Belki ben hapiste değilim ama hapiste olan her arkadaşımın çilesi sanki boynumda.” Çok ar etti. Yapılanları kabul edemiyordu. Bir şiiri vardı “Halkım beni tanımadı” Bunu okur ağlardı.

Derken böyle yaşamak zorlaşmaya başladı. Çocukların psikolojisi hiç kolay değildi. Her an yakalanma korkusu hiç kolay değildi. Eşimin ismi yeni oluşumda geçmeye başlamıştı. Tek çaremiz arabamızı satıp birkaç kuruş para bulup buralardan, vatandan terk-i diyar etmekti.

Tabi ben çok korkuyordum. Meriç’te boğulanları gördükçe cesaretim azalıyordu. Ama eşim bana cesaret verirdi. Her zaman öyleydi. Biraz ümitsizliğe kapılsam Allah bizimle beraber derdi. İmanına kurban olduğum çok imanlıydı.

Ben ona senin Amerika vizen var. İstersen sen git biz sonra geliriz dedim. Ama o hayır Nihayet ne sen bensiz (!), ne de ben sensiz yaparım dedi. Birlikte gitmeye karar verdik. Bu arada çocuklarım;

1) İnci Dinç (12) Yaş
2) Ahsen Din (18) Yaş
3) İhsan Dinç (22) Yaş

EŞİM HERKESE MORAL VERMEYE ÇALIŞIYORDU

İhsan’ Türkiye’de bıraktık. O sonra gelecekti. Meğer babasının cenazesini almak için kalmış orada yavrum. Meriç’i geçme hikayemiz korktuğumuz gibi olmadı. Kolay geçtik. Hapse konulduk. Askerler bize çok iyi davrandılar. Hapiste her saatte bir, bir aile geliyordu. Hepsi de bizim arkadaşlarımızdı. Doktor, avukat, hakim, hemşire, öğretmen… her meslekten vardı. Herkesin hikayesi farklıydı. Çok acı hikayeler dinledik.

Eşim herkese moral vermeye çalışıyordu. Saçları hep aktı. O yüzden herkes ona abi diyordu. Ama fark ediyordum. Yine çok üzülüyordu. Sürekli başı ağrıyordu. Ben de ona hep arveles verdim. Hapisten sonra bizi açık kampa aldılar. Orada Afrinli bir aile vardı. Afrin operasyonunda Türk askerleri evlerini basmış. Onlar da buralara gelmek zorunda kalmış. Onlarla ilgilenmeye çalıştı. Davasını anlattı. Bana, Nihayet Kürtçe bilen arkadaş varsa boş geçirmesinler, bu insanlara davamızı anlatsınlar derdi.

“BANA BİR ŞEY OLURSA BU ŞİİRİ YAYINLAYIN”

Kampta Pakistanlı çocuklar vardı. Perişan bir durumdalardı. Halil bey içlerinden birisine ezan okuma görevi verdi. Hep beraber cemaatle namaz kılıyorlardı. Duymuşlar Halil Bey’in öldüğünü, kampta Meriç şiirini dinliyorlarmış.

Gelelim “Gülerek Geçtim Meriç” şiirine. Bence bu şiir Yunanistan’daki arkadaşların ağzında marş gibi söylendi. Ancak Yunanistan’a geçen bu şiiri anlar ve ağlardı. Çocuklar bile bu şiiri ezberlemişti.

Eşim bu şiiri yola çıkmadan 3 gün önce kaleme almış. Bana ilk okuttuğunda çok şaşırdım. Halil bey dedim, sen daha oradan geçmeden nasıl bu kadar anlamlı ve duygulu yazdın. Dedi ki, ben bu şiirini oradaki şehitlerin hissiyatını düşünerek yazdım. Bana bir şey olursa bunu yayınlayın, dedi.

Kamp, hapis, zindan derken 12 gün sonra Atina’ya geldik. Bizi bir misafirhaneye aldılar. İki aile birlikte kalıyorduk. Atina’yı pek sevmedik. Oradan hemen gitmek istedik. Evrakları hazırlattı. Çarşamba yolculuk var dedi. Maalesef o gün yolculuk olamadı. Biraz üzülmüştü. Gece paraları saydı. Nihayet biz bu paralarla ancak 4 defa deneyebiliriz (denemek geçmeye çalışmak). Ben olsun üzülme Allah kerimdir dedim.

MUTLUYDU, HASTA FİLAN DEĞİLDİ

Sabah oldu ev arkadaşlarımız başka bir yere kahvaltıya gittiler. Biz evde dört kişiyiz. Eşim evde bize güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. Mutluydu. Hasta filan da değildi. Gel beraber pazara gidelim dedi. Pazardan o kadar çok şey aldı ki ben bile şaşırdım. Markete gittik. Bana dedi ki, gel elini tutayım nasılsa burada kimse görmez.

Eve geldik. Ortanca kızımın morali pek iyi değildi. Ona dedi ki, hazırlan seni döner yemeye götüreceğim. Kendisi tıraşını oldu. Banyoya girmek için hazırlandı. O anda bana seslendi. Bir baktım yere yığılmış. Bilinç yok. Kızımla banyonun dışına çıkardık. Evde yalnızız. Kimseyi tanımıyoruz. Dil bilmiyoruz. Abileri aradım ambulans çağırın diye.

ATİNA YIKILMIŞ, ALTINDA KALMIŞTIM

Apartmanları dolaştım. Kimse yok. Kızım bir saate yakın ağız ve kalp masajı yaptı. Ben de şuursuzca aynı Hz. Hacer gibi oradan oraya deli gibi koşturuyorum. Küçük kızım kanepelerden atlıyor. Ne olur baba ölme! Apartmanın altı doldu insan. Ben balkonda ambulans ambulans diyorum. Sonra abiler geldi. Eşimin kalbi durmuştu. Ben çaresizliğin dibine kadar vurmuş, gurbette çınarımı kaybetmiş, Atina yıkılmış, altında kalmış, kısaca kıyametim kopmuştu. Halil Bey’i ambulansa bindirdiler. Götürdüler. Ama ben iyileşecek gelecek diye bekliyorum. Sonra beni götürdüler. Ve o sözü, dünyayı başıma yıkan, benim yarımı öldüren, Halilin öldü lafını duyunca tek şey düşündüm. Ölmeyi.

BENİ MORGA GÖTÜRDÜLER

Ama ölemezdim. Çünkü ben bir anneydim. Kalbim parça parça Türkiye’deki oğlumu düşündüm. Evdeki kızlarımı gariplerimi düşündüm. Ben onlara nasıl babanız öldü diyecektim. O anda Hz. Meryem gibi “Keşke unutulsaydım, keşke hiç doğmasaydım, bir daha adımı kimse anmasaydı, kaybolup gitseydim.” sözünü söyledim.

Fakat imtihan yaşamak zorundaydım. Allah bana yeter ! dedim. Beni morga götürdüler. Kıyamıyorum Halilimin yüzüne bakmaya. Elini tuttum. Orada değildi. Kıyafetini çıkarmıştı. Tabi bayılmışım. Beni aldılar arabaya bindirdiler. Eve gitmek istemiyorum. Çocuklara ne diyecektim. Sığınağımız, çınarımız, duvarımız yıkıldı mı diyecektim.

ACIMIZI KİMSE ANLAYAMAZDI

Eve geldik. Ahsen bana baktı. Tabi anladı. O da orada düştü bayıldı. Küçük kızım dışarıdaydı. Ona da söylediler. Psikolog gelmişti. Ama psikolog senin yarana ne derman olur. Abiler, ablalar, bütün Yunanistan oraya döküldü. Ama acımızı anlayamazlardı. Akraba yok, kimse yok. Neyse abiler bizi o evden taşıdılar. Başka bir eve gittik. Yanımızda bize destek olan, benim canım arkadaşım ve eşinden Allah razı olsun. Tabi ben hiç iyi değilim. Ne yapacaktık Yunanistan’da. Eşimi Trabzon’a göndermeye karar verdik. Ailesi çok istiyordu. Kabrini hazırlamış, gelmesini bekliyorlardı.

KHK’LI BİR ARKADAŞI NAMAZINI KILDIRDI

Esma Uludağ’ın cenazesini taşıyan şirketle anlaştık. Eşimi otopsi için orada 9 gün beklettiler. O 9 gün bana ölüm gibi geldi. Sonra düşündük, Türkiye’de eşimi yıkamazlar. Orada abiler yıkadı, cenaze namazını bizim arkadaşlarımız kıldırdı. Eşimi en son o cenaze namazında gördüm. El salladım. Ahirette görüşürüz dedim. Tabi bayılmışım. Benden nabız alamıyorlar. Çocuklarım benim etrafımda anne ölme, anne ölme!

Bu arada oğlum haberi alır almaz bayılıyor. Daha dün babamla konuştum diyor. Yapayalnız. Bir iki arkadaşı yanına geliyor. Sonra o da cenazeyi almak için Trabzon’a geliyor. Trabzon havaalanında sadece İhsan ve bir enişte cenazeyi alıyor. Kardeşi korkuyor. Gelip almıyor. Trabzon’da eşim için ‘fetöcülerin elebaşısı geliyor, sakın selasını okutmayın ve namazını kıldırmayın diyor müftülük. Eşimin cenazesini bir KHK’lı arkadaşı kıldırıyor. Rabbim onların namert ellerini eşime sürdürmüyor. Bu arada ben perişan. Abiler bana ne yapalım abla, yola devam mı, yoksa Türkiye’ye mi dönersiniz. O kadar zor bir durum ki… Ne yapacağımı bilmiyorum. Atina bana mezar olmuş, nefes alamıyorum.

POLİS SENİ ALIYOR, KAFESE KOYUYOR

Türkiye’ye dönsem yakalanacağım. Akrabalarım dön ne olur, bir iki yıl yatarsın diyorlar. Ama çocuklarıma bir de bunu yaşatırsam kaldırmazlar. Sonra bir abi bana dedi ki, ‘Abla Halil abi, o namertlerin elini vücuduna sürdürmedi. Siz giderseniz Halil Abi çok üzülür.’

Kızım da ‘Anne babam bizi buraya getirdi, o olsaydı tekrar onlara teslim olmamızı istemezdi’ deyince yola devam etmeye, hicretimizi tamamlamaya karar verdik. Bu arada ben ilaca başladım. Psikolog bir arkadaş bana yardımcı olmaya çalıştı. Kendimizi biraz toparlamaya başlayınca Belçika’da kamp olmadığı için Belçika’ya geçmeye karar verdik.

Ahsen çok zayıflamıştı. 45 kiloya düşmüştü. Panik atak geçiriyordu. 6 defa onunla denedik. Olmadı. Her denememizde Ahsen daha çok yıpranıyordu. Polis seni alıyor, kafese koyuyor, bunlar kolay şeyler değil. Sonra tek denemeye karar verdi ve Elhamdülillah geçti. Belçika’da bir arkadaşımda kaldı. Ben küçük kızımla denemelere devam ettim.

HEPİMİZ YARALI BİR KUŞ GİBİYİZ

Bu arada İhsan da Belçika’ya farklı yollardan geldi. Dış hatlardan teslim oldu. İki ay hapis yattı. Sonra oturum aldı. İki kardeş artık birbirlerine dayanak olmaya başlamıştı. Ben Yunanistan’da 12 defa deneme yaptım. O kadar ayrı bir imtihan ki. Allahım kim bu durumda ve geçmek istiyorsa sen yardım et.

Küçük kızım artık havaalanını görmek istemiyordu. Şimdi bile havaalanı fobisi var. Bir yerde polis ve asker görünce rengi soluyor, hemen elimi tutuyor. Ben 10 Haziran 2019’da Belçika’ya geldim. Eşime haber gönderdim. “Halilim emanetlerine kavuştum.”

Şimdi hepimiz yaralı bir kuş gibiyiz. Birbirimizin yaralarını bazen sarıyor, bazen kanatıyoruz. Ben yarım kaldım, yarım olarak yoluma devam ediyorum. Rabbim beni de onun gibi hizmete hadim eylesin. Çocuklarıma da hakkı ve hakikati göstersin.

Meğer bu yol uzundur
menzili çoktur
derin sular var

ilahisini şimdi hepimiz yaşar olduk.

Bu yaşadıklarımdan hiçbir zaman Rabbime küsmedim. Ben yetim büyüdüm. Annemi 7, babamı 12 yaşında kaybettim. Ama rabbim beni hiç bırakmadı. Her zaman himayesini hissettim. Halilim bana onun bir nimetiydi. Nimeti veren O alan O. Ben yetimken bana sahip çıktı, okuttu, evlendirdi, sağlıklı çocuklar verdi, hizmetle tanıştırdı. Bu kadar nimet vermişken biraz da nikmet olmuş çok mu?

“Rabbim ebedi kavuşmalar nasip etsin”
“Ölüm niçin zor bilir misin? Çünkü onu yaşayan sağdır.”

Halil Dinç, ölümünden bir gün önce ailesiyle birlikte Atina’da.

HALİL DİNÇ’İN HALKIM BENİ ANLAMADI” DİYE SÖYLEYİP SÖYLEYİP AĞLADIĞI “SİTEM” İSİMLİ ŞİİRİ

Haliktan geldiler dedim
Halkım beni tanımadı
Şu ömrümü sebil ettim
Halkım beni tanımadı.

Ben çamur içtim bir nice
Ayaza tipiye durdum
Bal yesin dedim ömrünce
Salkım beni tanımadı

Bir ağaç altı gölgede
Misafirdim her bölgede
Bir yer değil tüm ülkede
Mülküm beni tanımadı

Güzel bir şiirim olsun
Bestesi herdem duyulsun
Mürekkebi kalbden çektim
Kilkim beni tanımadı.

İyi günde kötü günde
Dost sanmışım… attı künde
Güzellikler kaldı dünde..
Bilgim beni tanımadı.

Miractan dönen Nebiyi
Örnek aldım döndüm ona
Görsünler diye iyiyi..
Yetmedim ben yetemedim..
Bir hiç uğruna aldandı.
Halkım beni tanımadı.

[Sevinç Özarslan] 14.10.2019 [BoldMedya]

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-36 [Tarık Burak]

‘Biricik Sevdam Hizmet’

‘Dinime ve milletime hizmet duygusu bütün bütün ufkumu kaplıyor.. bunun dışında başka hiçbir şey düşünmüyorum. Hatta düşünmemin, istememin haram olduğunu zannediyorum.

Bugünkü gibi, hayatımın her gününü sıkıntı, acı ve ızdırap yudumlayarak; herbiri kalbimi durduracak büyüklükte üç dört defa şok yaşayarak; bir ilacın tesiri bitmeden bir diğerini almak zorunda kalarak geçirsem de, ben dünyevî lezzetleri, hatta cenneti değil, her şeye rağmen dinime ve milletime hizmeti tercih ederim. Uzun yaşamak değil benim muradım. Her geceyi "Bu gece son gecemdir." diye bekliyorum. Ama dünyaya bir "hizmet diyarı" olduğu nazarıyla bakıyor ve hayatta kaldığım müddetçe de bu bakışın gereğini yapmaya çalışıyorum.’

Meçhul Kovalamaca Bitiyor

Fethullah Gülen Hocaefendi, hiçbir suçu olmadığı halde 12 Eylül 1980 İhtilali’den sonra altı yıl süren meçhul bir kovalamacaya tabi tutulmuştu. Bu aranma, 1986 yılının 12 Ocak günü Burdur’da sona erdi ve Başbakan Turgut Özal doğrudan olaya müdahale etti.

Hocaefendi vefalı bir insandı. Her tarafta aransa da vefası gereği o gün Burdur ve Isparta’ya asker ziyaretine gitmişti. Hadise şöyle gelişmişti:

Hocaefendi, yol arkadaşı Naci Tosun’la birlikte 12 Ocak 1986 Pazar sabahı saat 07:00’de Burdur’a gelmişti. Hocaefendi yol boyunca takip edildiklerinden şüphe etmiş, Burdur’a vardıklarında ise bunu kesin olarak anlamıştı. Burdur’daki askeri yanlarına alıp Isparta’ya doğru hareket ettiler. Isparta’daki askeri de aldılar ve Antalya’ya gittiler. İzmir’den gelen iki arkadaş daha onlara katıldı. İkindiye doğru iki otomobille Antalya’dan çıktılar. Akşam namazını Burdur yolu üzerindeki bir camide kıldılar. Hocaefendi, askerleri birliklerine teslim ettikten sonra Burdur’dan İzmir’e doğru devam edecekti.
Burdur’a 15 kilometre kala, trafik kazası bahanesiyle arabaların durdurulduklarını gördüler. Fakat işin tuhaf yanı, kazadan ziyade görevliler kimlik kontrolü yapıyorlardı. Hocaefendi, arabanın ön koltuğunda oturuyordu. Hocaefendi’nin üzerinde nüfus cüzdanı yoktu, ama arabayı kontrol eden görevli onu tanımıştı. Bütün bu kurgunun ne için yapıldığı anlaşılmıştı. Zira, ekip tamamen Hocaefendi’nin başında toplanmış ve telsizden açıkça:

“Operasyon tamam!” anonsu yapıyorlardı.

Hocaefendi’yi arabanın arka koltuğuna aldılar. Silahlı kişilerden biri Hocaefendi’nin yanına oturdu ve silahın namlusunu Hocaefendi’nin karnına bastırarak:

“Kıpırdarsan karnını kurşunla doldururum” dedi.

Burdur’daki merkez karakola getiren bu memurların Hocaefendi’ye karşı tavırları çok kırıcıydı. Kaba saba hareketler, ağır hakaretlere varan sözlerle muamele ediyorlardı. Bütün bunların üstüne Hocaefendi’nin yatsı namazını kılamamış olması ise sıkıntısını daha da ağırlaştırıyordu.
Karakolda hakaretler devam ediyordu: “Komünistlerden daha kötüsün… Seni konuşturmasını biliriz… Aslında seni alırken öldürecektik, ama etraf kalabalıktı… Konuşursan gidersin… Yoksa günlerce burada kalırsın!”

Hocaefendi, 12 Eylül İhtilali’nin üzerinden 6 yıl geçmesine rağmen hala sıkıyönetim kurallarıyla kendisini gözaltına alan ve sorgulayan istihbaratçılara:

“Siz emniyetten, asayişten bahsediyorsunuz. Eğer sizin elliniz kadar bu milletin asayişine hizmet etmemişsem kendimi aşağı atarım” diyordu. Hocaefendi, sorgulanmadan sonra karakolun alt katındaki soğuk bir hücreye konuldu. Buz gibi havada tahta bir tabure üzerinde oturmaktan başka imkanı yoktu.

Hocaefendi, 23/09/2018 tarihindeki Bamteli’nde 12 Mart ve 12 Eylül İhtilallerinde yaşadığı sıkıntıları şöyle anlatıyor:

‘…12 Mart Muhtırası’nı görmüştüm. Şimdi yetmişli senelere dair çektiğim hadiseleri anlatırken size, sizi güldürecek fıkralar şeklinde anlatıyorum. 12 Mart Muhtırası sonrası içeriye alınmışsın, hakaretler görmüşsün. Mesela zehirlenmişsin. -Vakıayı arz ediyorum; şimdi sizin kardeşlerinizin çektiği gibi aynen.- Sen, kendinde değilsin. Ertesi gün vazifeli adam geliyor. -Aynen, aynı ağzı kullanacağım, rahatsız olmayın; onun ağzı, benim ağzım değil bu.- “Lan hoca, dün geberiyordun!..” Evet, çekmişsin. Fakat şimdi ben bunları anlatırken, tebessüm ederek anlatıyorum; siz de tebessüm ile mukabelede bulunuyorsunuz. Fakîr, o zaman, üç sene mahkûmiyet, bir sene de Sinop’a sürgün almıştım.

Seksen senesi… “Niye dindarsın!” diye, “Neden Allah’a inanıyorsun!” diye, “Neden insanları Allah’a götürebilecek çizgide, o yörüngede ortaya konmuş kitapları okuyorsun!” diye çektiriyorlar. Bunların karşılığında hangi madde ile sizi mahkûm ediyorlar? 163’ün birinci fıkrası… “İktisadî, siyasî, kültürel, devletin temel nizamlarını dinî esaslar üzerine oturtmak maksadıyla cemiyet teşkil etme.” Tam altı sene ben kaçtım, onlar kovaladılar. Her yerde, billboardlarda (ilan tahtalarında, duyuru panolarında) resmim var, adım var, “Bu aranıyor!” falan diyorlar. Altı sene sonra… -Makamı Cennet olsun; Allah, şimdikilere de onun insafını, iz’ânını, aklını, firâsetini, Hak yolunda hizmete taraftar olma duygusunu ihsan eylesin!- Turgut Özal, ayağını sağlam yere basmıştı. Devlet Planlama Teşkilatı’nda serkârlık yapmış; sonra bakan olmuş, sonra başbakan olmuş, sonra Cumhurbaşkanı olmuş. O, ayağını sağlam yere bastığı zaman, Allah’ın işine bakın ki -tam o zaman- sizi Allah, Burdur’da yakalatıyor.

İşte bu da sizi tebessüm ettiren bir fıkra: Şiddet ile, hiddet ile, celâdet ile, nefret ile sizi derdest ediyorlar. Hâlâ tüfeğin namlusunun böyle karnıma sokulduğunu hissediyor gibiyim. “Kıpırdarsan, lan, seni gebertirim!” diye yakaladılar. Fakat o gece, işte o günün başındaki insan, ağırlığını koydu yere; ertesi gün, hepsi temennâ durmaya başladı. Benim aleyhimde konuşup atıp-tutan, ha bire ha delil getirip insanın önüne döken ve orada ifade alan -rahmetlik pederin adında- birisi vardı; çok güzel (!) bir insan… Sonra o baştaki zat ağırlığını koyunca, salıverdiler bizi. İzmir’e götürdüler; İzmir de kabul etmedi bizi, “Biz aramıyoruz!” dediler. Öbürleri de “Zaten biz de aramıyoruz!” dediler. O kötülüğü yapan insan, “Yahu hocam!” dedi, “Müsaade buyur, şu mübarek elini bir öpeyim!” Evet… Bakın, tebessüm ettirdi mi, ettirmedi mi size?!.’

Hocaefendi’nin Burdur’da yakalandığı günün gecesi Hacı Kemal Erimez ancak  gece saat 01:00 sularında Anavatan Partisi Bilecek Milletvekili Recep Kaya’nın, İstanbul Erenköy’deki evine ulaşabildi ve çok önemli bir konu olduğunu, eve gelmek istediklerini söyledi. Yaklaşık bir saat sonra eve gelen Hocaefendi’nin iki arkadaşı Kaya’ya, Hocaefendi’nin Burdar’da gözaltına alındığını, işlemlerin normal seyrinde gitmesi için Başbakan Turgut Özal’ın durumdan haberdar edilmesini istedi. Kaya, ilk önce İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut’u aradı. “Fethullah Hoca Burdur’da gözaltına alınmış. Emniyet’in bodrum katında aç ve susuz bekletiyorlar” dedi. Habere şaşıran Akbulut, “Hemen başbakanı ara, bilgilendir” dedi.

Bilecek Milletvekili Recep Kaya, Özal’ın dayısı Mustafa Asım Doğan’ın kızıyla evliydi. Hem Özal’la akrabaydı, hem de ANAP’ın kuruluşunda bulunmuştu. Recep Kaya Başbakanlık Konutu’nun numarasını çevirdi. İlk iki aramada telefon meşguldü. Üçüncü aramada Özal’ın Özel Kalem Müdürü Hüseyin Aksoy çıktı. Gecenin saat 02:30’uydu. Aksoy’un “Konu ne?” sorusuna Kaya, “Acil ve özel bir konu” dedi. Bir dakika sonra Özal hattaydı. Recep Kaya, “Efendim, Fethullah Hoca Burdur’da gözaltına alınmış” der demez Özal, “Haberim oldu. Galip söyledi” dedi. Özal’ın Galip dediği kişi, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Galip Demirel’di. Özal, Adalet Bakanı Nejat Eldem’i de arayarak bilgi almıştı.

İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Galip Demirel’le birlikte o gece Hocaefendi’nin gözaltına alındığı haberini alan kişilerden biri de Emniyet Genel Müdürü Saffet Arıkan Bedük’tü. Demirel ve Bedük, Burdur Valisi İsmail Günindi ve Burdur Emniyet Müdürü Nail Bozkurt’u arayarak, Hocaefendi’nin durumu hakkında bilgi alıp Özal’a aktarmışlardı. Hocaefendi’nin sıkıyönetim dönemindeki bir arama kaydı sebebiyle gözaltına alındığını öğrenen Turgut Özal:

 “Memlekette hâlâ sıkıyönetim mi var? Bir suçu varsa mahkemeye gönderilsin, yoksa serbest bırakılsın” diyerek tepkisini göstermişti. Memlekette hala darbe kurallarıyla hareket edilmesi, kendisini demokrasi ve sivil hukuk kurallarının geçerli olacağı bir ülke için adayan Özal’ı üzmüştü. Artı, kendisini yakından tanıdığı Hocaefendi’nin vaaz ve sohbetlerinden dolayı gözaltına alındığını anlamıştı. Varsa bir suçu mahkemeye gönderilsin, yargılansın yoksa serbest bırakılsın, diyordu. Masum bir insanın hücrede zorla suç isnat edilerek işkence görmesi ne hukuka ne de insanlık onuruna yakışırdı.

Burdur’daki Tatsız Günün Sonu

O gece Hocaefendi’ye avukatlık yapmak üzere İstanbul’dan Burdur’a hareket eden kişi Muhammed Emin Özkan’dı. Özkan, aynı zamanda Hocaefendi’nin çok sevdiği Necip Fazıl Kısakürek’in avukatıydı. Avukat Özkan, 13 Ocak 1986 Pazartesi sabahı Burdur’a vardığında sabah saat dokuzdu.
O sabah Hocaefendi sorguya alındı. Hocaefendi’ye: “Sen Türkiye’ye şeriat getirme, Cumhuriyet’i yıkma ve dini esaslar üzerine devlet kurma kararı içinde bulunan bir cemiyetin başındasın” deniliyordu.

Hocaefendi, “Ben senelerce devletin vaizi olarak cami kürsülerinde Allah’ı ve Peygamber’i anlattım. Fırsat olursa yine anlatırım” diyerek yaptığı hizmetlerin hukuki ifade etti. “Niye teslim olmadınız?” şeklindeki soruya da Hocaefendi, “Kaldığım yerden ayrıldım, siz gelmişsiniz. Annemin evine geldiğimde siz gitmişsiniz. Allah beni sizinle karşılaştırmadı. Ben de kendi irademle gelip teslim olmak istemedim” diyerek cevap verdi.   

Burdur’a gelen Avukat Özkan’ın ilk işi Burdur Adliyesi’ne gitmek oldu. Amacı, Hocaefendi hakkındaki tutuklama kararının içeriğini görmekti. Adliyede karşılaştığı manzara şaşırtıcıydı. Hocaefendi hakkında bir tutuklama kararı yoktu. Adliye binasından çıkan avukat, doğruca Hocaefendi’nin tutulduğu Burdur Emniyeti’ne gitti. Emniyet Müdürü Nail Bozkurt’a, Hocaefendi ile görüşmek istediğini söyledi.

Emniyet müdürü çok tuhaf bir cevap verdi: “İstihbarat aldı, biz karışmıyoruz. Onun için görüşemezsiniz!” Bu, daha da vahim bir durumdu. Hukukun işlediği ülkede bir insan ancak savcının emriyle gözaltına alınabilirdi.

Avukat Özkan, Emniyet Müdürü’nün olumsuz tavrı karşısında Hocaefendi ile görüşebilmek için bir vekâletname hazırlamak istedi. Fakat, Hocaefendi emniyet’te olduğundan, ancak Burdur noterinin Emniyet’e gelmesiyle avukat vekâletnamesi düzenlenebilirdi. Burdur noteri ikna edildi. Fakat, Burdur Emniyet müdürü, görüştürmeme tavrında aynen ısrar ediyor, avukatın bu talebine de ‘hayır!’ diyordu. Avukat Özkan, “Şu anda gözaltında bulundurduğunuz Fethullah Gülen bana vekâlet vermek istiyor. Noterin giremeyeceği yer yoktur” diye çıkışınca emniyet müdürü mecburen razı oldu. Noter ve avukat, Hocaefendi’nin yanına indiler. Bu sefer, nüfus cüzdanı problemi vardı. Noter, “Nüfus cüzdanı olmadan vekâletname olmaz” dedi. Bu durumda ancak iki kişinin şahitliğinde vekâletname düzenlenebilirdi. Bunun üzerine ANAP Burdur İl Başkanı Sait Ekinci ve Burdur İl Sağlık Müdürü Doktor Hüseyin Rençber vekâletname için şahitlik yaptılar.

Avukat Özkan bu vekâletnameyi Emniyet müdürüne verip, “Ben şu andan itibaren Fethullah Gülen’in avukatıyım. Görüşme talep ediyorum” dedi. Emniyet müdürünün izniyle alt kata Hocaefendi’nin yanına inen Özkan, Hocaefendi’ye:

“Hakkınızda ne bir yakalama emri, ne de tutuklama emri var. Bütün illerdeki Emniyet müdürlüklerine sormuşlar. Sadece İzmir Emniyeti ‘arıyoruz’ demiş. Bizi İzmir’e gönderecekler” dedi.

Turgut Özal’ın devreye girmesiyle zulme dönüşen işkenceler sona ermiş, hukuk kurallarına göre hareket edilmişti. Hocaefendi’nin ifadesinin alınıp İzmir’e gönderilmesinde Başbakan Turgut Özal’ın büyük etkisi vardı. Sonraki zamanda Hocaefendi, Turgut Özal’ın o iyiliğini, o günkü centilmenliğini şu sözlerle anlatacaktı:

‘Sizi böyle bir cendereden kurtarmanın ne demek olduğunu unutamazsınız. Burdur'da derdest ettiler, Turgut Bey'e haber gidince -o zaman Başbakan- gece bakanlarını çağırıyor ve problemi çözmek için devreye giriyor. Şimdi ben Turgut Bey'in o iyiliğini unutamam. Gece ikide mi, bir de mi kendisine haber verilince hemen kabineyi çağırıyor, bakanlara "arkadaşlar, bugün ruznamemizin tek maddesi var, o da Fethullah Hoca tutuklanmış, bu meseleyi çözmemiz lazım" diyor.

‘Ben o sırada yirmi dört saat hep "lan" dinledim; "lan yalan söylüyorsun, komünistlerden daha kötüsün..." Böyle bir tazyik içinde yüzünüze tükürüyorlar, "ulan seni konuştururuz" diyorlar, "öldürmesini de biliriz" diyorlar. Orada yakalanan bir arkadaşımıza da demişler zaten tokatlarken, "onu gebertecektik fakat kalabalıktı onun için, başımıza iş açarız diye gebertmedik." demiş.

Böyle bir durumda ben Turgut Bey'in o günkü o centilmenliğini unutamam. Adamlar şaşırdılar, elleri ayakları dolaşmaya başladı. İfade alırken birisi içeriye girdi, "bırakın, yahu başımıza dert alacağız" dediler. Daha sonra İzmir'e getirdiler, İzmir emniyeti "biz kabul etmiyoruz, biz aramıyoruz bunu" dedi. Yahu ne oldu hani arıyordunuz, siz altı senedir arıyordunuz. Her tarafa resmen resmimi astınız. Şimdi de "aramıyoruz" diyorlar. Burdur "biz bu olaya sahip çıkmıyoruz" diyor İzmir'e. Formül bulamıyorlar. Nihayet İzmir'de bir formül buldular. Bizim avukat Özkan Bey durumu anlattı. Bir kağıt imzalattılar ve bizi İzmir'den serbest bıraktılar. Beni emniyet arabalarıyla dışarıya çıkardılar. O gün o yolda İstanbul'a doğru geliyoruz taksiyle, inşirahımın sınırını anlayamazsınız. Şimdi bunların hepsini bir kenara atıp Özal'ın iyiliğini orada unutmamız mümkün değildir. İnsanı sevindiren şeyler, insana yardım meselesi bunlar.’ (Türk basınında Fethullah Gülen hakkında dizi yazılar, dosyalar; Nuriye Akman, 23.01.1995; Reha Muhtar, 3 Temmuz 1995 TRT Ateş Hattı; Hulusi Turgut, 18.01.1998 Fethullah Gülen ve Okulları, Aksiyon 13.04.1996, Sayı 71, Bu Dünyadan Bir Özal Geçti …)

Hocaefendi’nin Burdur’da gözaltına alınmasının sebebi İzmir’deki eski sıkıyönetim kaydıydı. Dolayısıyla prosedür gereği İzmir’e gönderilmesi ve oradan serbest bırakılması gerekiyordu. Hocaefendi’yi İzmir Emniyeti’nde gece yarısı nöbetçi müdür karşıladı. İzmir Emniyet Müdürü Ahmet Karakurt bir müddet sonra evinden Emniyet’e geldi. Hocaefendi’yi Emniyet’in beşinci katındaki Siyasi Şube’ye çıkardılar. İzmir Emniyet Müdürü Karakurt, yaptığı tetkiklerde ve baktığı savcılık dosyalarında böyle bir aramaya rastlamamıştı: “Ben kabul etmiyorum, biz böyle bir adamı aramıyoruz” diyordu. Savcılar tarafından Hocaefendi hakkında açılmış herhangi bir soruşturma ve suç evrakı yoktu.

Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı ve Burdur arasında yaşanan haberleşme neticesinde, sıkıyönetim kayıtları sebebiyle Hocaefendi’nin altı yıldır arandığını söyleyen İzmir Emniyeti de “Fethulllah Gülen’i aramıyoruz” diyordu

Bu gelişmeler üzerine Hocaefendi’ye:

“İstihbaratçılar olaydan çekildi. Sizi Burdur’a geri göndereceğiz” dediler.

Hocaefendi’nin Burdur’a geri gönderilmesine Avukat Özkan, “Olmaz, oraya gönderemezsiniz, madem gönderecektiniz, bizi buraya niye getirdiniz? Ya bizi mahkemeye sevk edin ya da serbest bırakın” diyerek haklı gerekçelerle itiraz etti. Diğer yandan, Burdur Emniyeti de bu arama ile hiçbir ilgilerinin olmadığını ileri sürerek Hocaefendi’nin kendilerine geri getirilmesini istemiyordu. Burdur Emniyet müdürü, İzmir Emniyeti’ne “Sizin sıkıyönetiminiz arıyordu. Onun için yakalandı. Ne diye şimdi kabul etmiyorsunuz?” diyordu. Bu işin uzamasından sıkılan insanlar sonunda, Hocaefendi, Burdur’a geri götürülüp oradan serbest bırakılmış gibi tutanak tuttular. Zira, günlerden beri mağdur edilen bir insanın boş yere bir kere daha oradan oraya  sürüklenmesi manasızdı. Hocaefendi için 12 Eylül İhtilali ve sıkıyönetim, işte o gün tutulan o tutanakla bitmiş oldu.

Hocaefendi, serbest kaldıktan sonra avukatı ve beraberindeki birkaç kişiyle İstanbul’a doğru yola çıktı. Hocaefendi, o gün hissettiklerini yaptığı mülakatlarda: “O gün o yolda İstanbul’a doğru geliyoruz taksiyle, gönül huzurumun sınırını anlayamazsınız” diyerek anlatacaktı.

Fethullah Gülen Hocaefendi için 6 yıllık sıkıntılı takip artık bitmişti. Hocaefendi, 1986’dan sonra İzmir’le İstanbul arasında devamlı gidip gelmeye başladı.

Büyük Çamlıca Camii'nde Vaaz Vermesi (1986)

Hocaefendi, hem Miraç Kandili, hem de Büyük Çamlıca Camii'nin açılışı münasebetiyle altı yıllık aradan sonra 6 Nisan 1986’da Büyük Çamlıca Camii’nde ilk defa vaaz verdi.
Hocaefendi, yıllar sonra bir röportajda bunu şöyle ifade ediyor: "Vaizlikten 4-5 sene uzaklaştıktan sonra yeniden cemaatle yüz yüze geldiğimde karşılıklı bir konuşma yapıyormuşuz gibi bir mütekabiliyet yaşanıyordu. Yani onlar bakışlarıyla bir şey ifade ediyor, bir şey veriyorlardı. Siz de onların bir hizmetçisi olarak onlara bir şey vermeye çalışıyordunuz. Bir dönem engellenmişti vaazlar.... Cemaat karşısında benim yaptığım, onlara bir şey anlatmaktan daha çok, drahşan çehrelerinde bazı şeyleri okuma, onlarda bulduğum, duyduğum, hissettiğim şeyleri onlara ifade etmeydi." (Zaman, 23.08.1995)

Hocaefendi, vaazın başlarında zamanın dairevî hareketini ifade ettikten sonra geleceğin inşirah veren günlerini vicdanında duyduğunu ifade ediyordu:

"Zaman durmadan deveran ediyor, karanlıkları ışıklar takip ediyor, gündüzler gecelerin arkasından süratle geliyor, tatlı haller sıkıntılı halleri takip ediyor, fena günlerin arkasından iyi günler içlerimize inşirah salıyor, huzur salıyor. 've tilke'l-eyyâmu nudâviluhâ beyne'n-nâs' ( l-i İmran, 3/140) ferman-ı subhanisini Allah'ın döndürülmez, çevrilmez muhteşem yedinde, kudret elinde daima dönüp duruyor görüyoruz. Allah, zamanı eline takmış çeviriyor ve zaman dairevî olarak hareket ediyor, zaman müstakim bir hat gibi gitmiyor. Bugün birilerine bayram, yarın başkalarına bayram. Bugün birilerine sevinç, yarın başkalarına sevinç. Bugün birileri derenin dibinde emekleyip duracaklar, ama yarın bunlar zirvelerde gezmeye namzet. Bugün ortalık kurak ve çorak olabilir. Ama bugünün toprağının bağrına dökülen cennetteki kevserlerden daha kutsi gözyaşları yarını çemenzar haline getireceğinde kimsenin şüphesi olmasın. Daha şimdiden biz içlerimize inşirah salacak o günlerin tatlı tatlı cennet-nümun esintilerini vicdanlarımızda duyuyoruz."

Çernobil Faciası (26 Nisan 1986)

Bir deney sırasında meydana gelen 20. yüzyılın ilk büyük nükleer kazasıdır. Sovyetler Birliği devletlerinden biri olan Ukrayna'nın Kiev iline bağlı Çernobil kentindeki Nükleer Güç Reaktörünün 4. ünitesinde 26 Nisan 1986 günü erken saatlerde nükleer bir kaza meydana geldi. Kaza sonrasında atmosfere büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı 30 Nisan 1986 günü tüm dünya tarafından öğrenildi. Bu olayda Avrupa'nın birçok bölgesi ciddi anlamda hasar gördü.

Hocaefendi’nin Kutsal Topraklara Gitmesi (1986)

Ali Katırcıoğlu (Kervancı), daha önce 1974-75-76'da üst üste üç defa hacca gitmişti. Sonra Hocaefendi'yi daha yakından tanıyınca, hacca gitmektense hayır hasenat işlerine ağırlık vermek gerektiğini anladı. Gerisini şöyle anlatıyor Ali Kervancı Bey: “Ancak oralara olan iştiyak da içimizi kavuruyordu. 1986 yılıydı, bir gün (Hocaefendi’nin) odasına girdim. ‘Siz buradasınız, biz de gidemiyoruz. Hacca bir niyet etseniz, bizi de yanınıza alırsanız... Çok arzu ediyoruz.’ dedim. Kırmadı, Allah razı olsun. 1986 yılında hacca gittik beraber.”

Fethullah Gülen Hocaefendi Hacca gidişini şöyle anlatıyor:

‘Hacca gitme kararı aldıktan sonra Diyarbakır hadisesi oldu ve gazetelerde resimlerim yayınlandı. Pasaport için İzmir Emniyeti'ne müracaat ettim. Emniyette bizi saygıyla karşıladılar ve pasaportu hemen verdiler. Fakat ardından savcılık benim hakkımda tahkikat başlattı. Yurt dışına çıkmama tahdit konulması söz konusu oldu. Kesin tahdit konulmadan, hacca gideyim, hem bir süre görünmezsem ortalık durulur, sakinleşir, dedim. Hacca giderken hava bozulmaya, bulanmaya başladı. Nihayet Cenab-ı Hak lutfetti, mevsimi de gelmişti. Hiçbir engele takılmadan gittik. Daha evvel 1974 yılında hac ziyaretimde, gidişim de gelişim de çok zor olmuştu. Bu sefer Ankara'dan uçağa bindik. Yolda yakalanır mıyız diye endişelenmemiz de çok şükür boş çıktı.’

Diyarbakır Hadisesi

Türk Ceza Kanunu’nun 163. Maddesi yürürlükteydi ve 1986 yılında Türkiye’de sıkıyönetim hala devam ediyordu. İşte öyle bir ortamda Diyarbakır’daki bir eve baskın yapılmıştı. 1970’li yıllarda İzmir’de Yüksek İslam Enstitüsü’nde öğrenciyken Hocaefendi’yle tanışan ve onun vaaz verdiği Bornova Camii’nin hocası olan Mehmet Özyurt, gözaltına alınıp tutuklanmıştı.

Zira, Risale-i Nur'ları bulundurmak suçtu. Bir araya gelip toplu ders yapmak ise affedilmeyecek bir eylem sayılıyordu. Diyarbakır Cezaevi’ne konulan Özyurt’un not defterindeki bazı bilgilerden hareketle Hocaefendi’nin ismini de olaya karıştırdılar.

Diyarbakır baskınından sonra bir kısım basın 'irtica' yaygaralarına tekrar başladı. Manşetler 'İrtica' diye çekilirken birinci sayfaya, manşetin altına Hocaefendi’nin video kaydından alınan sarıklı resimleri konuluyordu. Mevcudiyeti ve düşünceleri büyük bir suçmuş gibi gösteriliyordu. Hocaefendi, resmin altındaki yazıları okudukça ürperiyordu. Hele bir tanesi resmini altına kocaman harflerle 'İşte Fethullah Hoca' diye yazmıştı. Hayatında hiç evlenmemiş olmasına rağmen dört karısı olduğu, dikili bir ağacı bulunmamasına rağmen İzmir'den Edremit'e zeytinliklerinin bulunduğu iddiaları yer alıyordu. Gün, her türlü belanın etrafta dolaştığı gündü. İşte böylesi sıkıntılı günlerin ardından Hocaefendi, Ali Kervancı'nın ısrarıyla hacca gitmeye karar vermişti... Bu dönemde, medyada kendi aleyhinde çıkan şiddetli haberleri kastederek: “Buna karşı ruhumda duyup hissettiğim sıkıntılarla, yine özlemini çektiğim o kutsal mekanlara gidip, dua etme ve o arındırma muslukları altında yıkanma ihtiyacını duydum.’ diyor Hocaefendi. 

Ve Hocaefendi, 6 Haziran 1986 yılında üçüncü kez hac yolculuğuna çıktı.

Medine’de Gözaltına Alınması

Bu üçüncü haccında Medine’deki Mescidi Nebevi’de namazdan sonra bazı hacılar Hocaefendi’nin etrafını sardı. Hocaefendi’ye ısrarla “Bize sohbet edin!” dediler. Fakat, Hocaefendi, “Söz sultanının makamındayız. Onun yanında konuşmaktan hayâ ederim” diyerek bu teklifi kabul etmedi. 

Bu sıralarda Avrupa’dan hacca gelmiş olan bazı Türkler Medine’de Hocaefendi’yi görünce yanına gelip kendisiyle kucaklaştılar, ona hürmette bulundular. Suudi polisi sırf birkaç kişi ona bu şekilde ilgi gösterdi diye onu alıp karakola götürdü. Hocaefendi’nin yanında Ali Katırcıoğlu vardı. Ali Bey hemen bir taksi tutup öğrenimini İzmir’de Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yapmış olan ve Medine’de çalışan Ürdün asıllı Doktor Ahmed Kahid’i bulmaya gitti. Doktor Kahid, İzmir’deki öğrencilik yıllarında Hocaefendi’yi tanımıştı. Hatta, 12 Mart’ta Dr. Kâhid de tutuklanmış ve Hocaefendi ile birlikte hapiste kalmıştı. Hocaefendi, ondan şöyle bahsediyor:

‘Bir gün de Dr. Kâhid'i getirdiler. Dört ülkücü ve diğerleri bizim arkadaşlar epeyce bir kalabalık olduk… Dr. Kâhid Bey'i çok mert gördüm. Yabancı bir ülkede, yabancı uyruklu bir insan… Bir de sıkıntıdan hanımının çocuk düşürdüğü haberi geldi. Ama bütün bunlardan o hiç sarsılmadı. Abide gibi ayakta durdu. Şen, şakrak ve de neşeli…’

Demek ki insanlar imtihan olmadan belli olmuyorlar. Ben, Hz. Ömer Efendimizin bir insanı tanımada ölçü birimi olarak koyduğu üç kaideye bir dördüncüsünü ilave ettim: Hapishanede beraber kalma… Hapishane psikozlarını paylaşma, oradaki tafralara göğüs germe ve bu arada kardeşliği devam ettirme meselesi…’

İşte, Hocaefendi ancak Doktor Kahid’in araya girmesi ve kefil olmasıyla serbest kalabildi. Serbest bırakılırken bir de kâğıt imzalamak zorunda kaldı. Kâğıda göre Hocaefendi bir daha aynı hareketi yapmayacaktı. Türk hacılarla bir araya gelmesine ve onlarla kucaklaşmasına yasak getirilmişti.  Aksi halde, haccı tamamlayamadan sınır dışı edilecekti.

Hocaefendi, birkaç hacı gelip kendisine sarıldı, kucaklaştı diye karakola gidip hesap vermesini aklına, mantığına hiç sığdıramadı. Demokrasinin dindar insanlar için ne kadar kıymetli olduğunu orada net gördü.

1986 Yılında, Hacdan Dönüş Öyküsü

Hocaefendi, hacdayken Türkiye’de kendisinin suçlu ilan edildiğini duyuyordu. Fakat tam olarak ne ile suçlandığını bilmiyordu. Burdur olayı yeni atlatılmışken, bu gelişme hiç de hayra alamet değildi. Aslında hakkında bir arama emri olup olmadığı da tam olarak belli değildi. Türkiye’ye döner dönmez uçağın kapısında gözaltına alınmak gibi kötü bir hadise yaşamak istemiyordu.

Dostları bundan sonraki hayatını Medine’de devam ettirmesi ic¸in yogˆun ısrarda bulundular. Ancak Hocaefendi bunu kabul etmedi. Yakalanmadan Tu¨rkiye’ye girip suc¸suz oldugˆunu ispat etmek istiyordu. Kac¸ması ha^linde suc¸u kabul etmis¸ olacagˆını, oysa suc¸suz oldugˆunu ifade ediyordu.

Kendisiyle birlikte hacca gelmiş olan İsmail Büyükçelebi ve Barbaros Kocatürk’ü önden uçakla Türkiye’ye gönderdi. Türkiye’ye inen uçağın kapısında gerçekten iki sivil memur, uçaktaki yolcuların kimliğini tek tek kontrol etti. Büyükçelebi, durumu telefonla Hocaefendi’ye iletti. Türkiye'de havaalanlarında sıkı aramalar ve kontroller yapıldığını, birtakım listelerin elden ele dolaştığını ve Fethullah Gülen isminin bu listelerde baş sıralarda yer aldığını Hocaefendi’ye bildirdi. Haberler fevkalade endişe vericiydi. Bir yanda yıllardır özlemini duyduğu Peygamber diyarında kalmak, bir yanda da dönmesi halinde her türlü sıkıntıya katlanmak zorunda kalacağı ülkesi vardı.

Normal şartlarda, Hocaefendi de bu uçakla Türkiye’ye dönecekti. Ve gelmesi durumunda gözaltına alınacağı çok açıktı.

Biricik Sevdam Hizmet

Fethullah Gülen Hocaefendi, kutsal topraklara gelen herkes gibi buradan ayrılmak istemiyordu. Çünkü bu topraklarda Peygamber Efendimiz (sav) yaşamış, Hz. İbrahim evladını bu topraklara emanet etmiş, Kuran-ı Kerim bu topraklarda nazil olmuş, İslam’ın varlık mücadelesi bu topraklarda verilmiş ve bu topraklar İlk Müslüman şehitlerin kanlarıyla sulanmıştı... Bu topraklar İslam'ın 'Altın Silsilesi'nin doğup büyüdüğü, bütün dünyaya kol kol yayıldığı mübarek beldeydi. Belde ne kelime, altından daha değerli idi... Ama, Bediüzzaman’ın “Ben Mekke ve Medine'de olsam yine buraya (Türkiye’ye) gelirdim; çünkü burası  lem-i İslam'ın anahtar merkezidir. Buranın düzelmesi  lem-i İslam'ın düzelmesine vesile olacak.” dava şuurunu misliyle Hocaefendi de hissediyordu. Onun için ne olursa olsun ülkesine dönmek istiyordu.

Bir “komplo”yla karşı karşıya olduğunu düşünen Hocaefendi, Türkiye’ye karayoluyla giriş yapmaya, Diyarbakır olayının içyüzünü öğrendikten sonra kendiliğinden savcıya gidip ifade vermeye karar verdi. Hocaefendi 1986 yılının Eylül ayında ilk önce Cidde’den uçakla Ürdün’ün başkenti Amman’a, oradan Suriye’nin başkenti Şam’a geçti. Şam’dan Türkiye sınırındaki Halep’e gidecek, oradan da Kilis’ten Türkiye’ye giriş yapacaktı. 

Ali Kervancı (Katırcıoğlu) anlatıyor: “Hac dönüşü haber aldık Hocaefendi Türkiye'de aranıyormuş. Herkes döndü, Mehmet Demircan, ben ve Hocaefendi üçümüz kaldık; dönüş biletlerini yakma pahasına, biraz tereddüt geçirsek de orada kaldık. Ben Arapça bilmiyordum, Demircan da çat pat. Hocaefendi ülkemizi çok seviyordu. Her ne pahasına olursa olsun ülkemize dönmemize karar verdi. Orada bulunan Muhammet Sungur'u da yanımıza alarak karayolu ile gelmeye karar verdik.”

Hocaefendi anlatıyor:

“Bizim arkadaşlar bir grup halinde Kilis'e gelmişler. Sınırdan gizlice insan geçiriliyormuş. Uçakla Amman'a gittik. Oradan bir başka uçakla Şam'a geçtik. Dört kişiydik. Şam'dan bir an evvel çıkıp Halep'e, Halep'ten de Kilis'e geçmeyi düşünüyorduk. Halep'te Yeşil Otel'e yerleşip bizi sınırdan geçirecek kimselerle görüşmeyi planlıyorduk.

Yeşil Otel, otelden başka her şeye benziyordu. Harabe halindeydi. Hiç kullanılmayan odaları vardı. Yataklar berbat, çarşafları kirliydi. Türkiye'den gelme birisinin işlettiği her türlü pis işin çevrildiği bir oteldi.”

Fethullah Gülen Hocaefendi, her gün telefon ile Kilis'te kendisini Türkiye'ye sokmaya çalışan arkadaşlarıyla görüşüyordu. Planlar yapılıyor, bozuluyordu. Bir şoförle kendilerini sınırdan geçirmesi için görüştüler ve o günün parasıyla 500 bin lira teklif ettiler. Fakat şoför son anda işten vazgeçti. Görüştükleri insanların bir kısmı olur, derken bir kısmı mümkün olmadığını, muhakkak pasaport soracaklarını söylüyordu.

Hocaefendi, bu sıkıntılar içinde yanındakilere şöyle diyordu:

“Herkes gayr-ı meşru iş yapıyor. Bazı insanlar, rüşvetle filan, istedikleri gibi girip çıkabiliyor. Bizim gibi insanlar ise emniyetin kıskacında perişan oluyor.”

Bir de işin diğer yanını düşündü Hocaefendi: Suriye'ye girişlerinde onlardan 'toprakbastı parası' almışlardı. Hiç kullanmayacakları halde paraları Suriye parası ile değiştirilmiş, üstelik hak ettiklerinin yarısını kendilerine vermemişlerdi.



Devam Edecek…

[Tarık Burak] 14.10.2019 [Samanyolu Haber]

Varaka bin Nevfel’e sahabi diyebilir miyiz? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Bir arkadaşım soruyor: Varaka bin Nevfel, Efendimiz’in (s.a.s.) peygamber olduğunu biliyor, bunu Allah Resulü’ne açıkça ifade de ediyor.. Peki kendisi niye ilk müslümanlar arasında sayılmıyor? Varaka bin Nevfel’e sahabi diyebilir miyiz? Buna göre Hz. Ebu Bekir’den daha önce iman ettiği için ilk erkek müslüman sayılır mı?” (Yusuf Bey)

Varaka bin Nevfel nezih bir insan.

Kaynaklarımıza baktığımızda Varaka bin Nevfel’in Hatice annemizin amcasının oğlu olduğunu, putlar adına kesilmiş kurban etlerini yemediğini, içki içmediğini görüyoruz.

Aynı zamanda o dönemde Ubeydullah b. Cahş, Osman b. Huveyris ve Zeyd b. Amr ile birlikte bir din arayışı içine girdiğini, bu amaçla Suriye tarafına yaptıkları seyahat neticesinde Hıristiyanlığı seçtiğini, okuma yazma bildiğini, İncil’i okuyup onu Arapça veya İbrânîce yazdığını biliyoruz. (İbn-i Kesîr, el-Bidaye, 2/238)

Hz. Hatice annemiz, vahyin inmesinden sonra Peygamber Efendimiz’i ona götürmüş, fikrini sormuş, Varaka da Allah Resulü’nü dinledikten sonra kendisinin beklenen peygamber olduğunu, geleceğinin Tevrat ve İncil’de müjdelendiğini, kendisine gelen meleğin önceki peygamberlere de gelen Cebrâil (a.s.) olduğunu söylemiştir.

Kavmi tarafından Mekke’den çıkarılacağı zamana yetiştiği takdirde kendisine yardım edeceğini belirtmiş, ancak o günleri göremeden vefat etmiştir. (İbn-i Hişâm, Sîre: 1/254; İbn-i Kesîr, Sîre, 1/404)

Şimdi gelelim Müslüman olup olmadığı meselesine.

Yine kaynaklarımıza baktığımızda Varaka bin Nevfil’in Müslüman olup olmadığı konusunda ihtilaf olduğunu görüyoruz.

Mesela Nevevî, İbn Kayyim el-Cevziyye, İbnü’s-Salâh eş-Şehrezûrî, Süheylî, İbnü’l-Irâki ve Bikâî gibi alimler onun Müslüman olduğu kanaatindedir.

Dahası yukarıda ismini saydığımız alimlerden Bikâî, “Bezlü’n-nush ve’ş-şefeka li’t-ta’rîf bi-suhbeti’s-Seyyid Varaka” adında bir eser kaleme almış, bu eserinde Varaka bin Nevfel’in ilk erkek sahabî olduğu tespitinde bulunmuştur. (Bkz. nşr. Muhammed Nebîl Tarifî, Beyrut 2003; ayrıca bk. Abdülkadir el-Bağdâdî, 3/391).

Dolayısıyla soruda sorduğunuz için ifade edelim; bu görüşe göre Varaka bin Nefvel’e sahabi denebilir.

Ancak bütün bu görüşlere rağmen, Varaka bin Nevfel’in Efendimizin tebliğine açıktan muhatap olmaması, Allah Resulü’nün İslam’ı açıktan tebliğe başlamasından önce vefat etmesinden dolayı ilk Müslümanlardan sayılmamıştır.

Varaka bin Nevfel’in Müslüman olup olmadığıyla alakalı genel görüş bu istikamettedir. (Bkz. İbn İshak, es-Sîre, s. 95; Abdürrezzâk es-San‘ânî, el-Mu?annef, 5/322-324)

Zira kaynaklarımıza baktığımızda kendisinin Allah Resulü’nün veya müslümanların yanında bulunduğuna, Müslümanlığını gösteren herhangi bir amel ortaya koyduğuna dair bir bilgi yer almadığını görüyoruz. (M. Ebû Zehre, 1/309-310)

Özetleyecek olursak,

1. Varaka bin Nevfel, Allah’a inanan bilge bir zattır.
2. Allah Resulü’nün peygamber olduğunu ifade etmiştir.
3. Müslüman olup olmadığı konusu tartışmalıdır.

[Dr. Ali Demirel] 14.10.2019 [Samanyolu Haber]

Bir tweetlik piyasamız var! [Gölge Bankacı]

Türkiye'nin Suriye'nin kuzeydoğusuna yönelik askeri harekâtı uzadıkça piyasalarda tansiyon daha da yükselecek.

Harekâttan önce 5,64 TL’ye kadar gerileyen dolar harekâtta bir hafta bile dolmadan 5,94 TL seviyesine tırmandı. Euro da 6,54 TL'yi aştı.

Borsa İstanbul (BİST) makaleye kaleme aldığım esnada yüzde 5,4 değer kaybı ile seans içi kayıp rekorunu kırdı.

Amerika'nın onayı ile girdiğimiz Suriye'de yine Amerika'dan gelecek ambargo ile çakılıp kalma tehlikesi kulaktan kulağa yayılıyor.

DOLARDA YENİ DESTEK 5,87 TL

Artık doların 5,87 TL’nin altına inmesi çok zor. Bunun için ya harekâtın bittiğinin açıklanması ya da Türkiye’nin petrol bulması lâzım.


Trump'ın attığı her tweet ile biraz daha yükselen dolarda yeni hedef 6,00 TL-6,04 TL aralığı.

Türk Lirası, 2018 yılı ağustos ayındaki şokun benzerine maruz kalabilir.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump, Borsa İstanbul’u (BİST) 100 endeksini 105 bin puana çıkardığı gibi tehditkâr ifadeleri ile BİST’te depreme yol açıyor.

Yatırımcı ne yapacağını şaşırdı. Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a kalsa Türkiye uçuşa geçti. Buna bir nebze inanmak isteyen ve altan alta hisse senedi alan yatırımcının hevesi yine kursağında kaldı.

Son 14 ayda parasının Türk Lirası nevinden yatırım araçlarında tutup pişman olmayan yok!

İnişli çıkışlı grafikten günün sonunde hep elde var hüsran!

PİYASALARIN GÖZÜ BU GELİŞMELERDE

İçeride sıkışan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan askeri harekâtı ekonomik krizi unutturmak için başlattı. Ötesi bahane.

Askeri harekâtın seyri, süresi ve ABD ile Avrupa Birliği’nin (AB) tavrı döviz, faiz ve BİST için belirleyici olacak. Trump şu ana kadar üzerine gelen senatörleri teskin etmeye dönük oyalama taktikleri ile vaziyeti idare etti.

Trump, Erdoğan’a “sınırdan içeri 30-35 kilometre girebilirsiniz” izni verdiğini ve şu ana kadar bu iznin ihlal edilmediğini belirtiyor.

Erdoğan krizi, Trump "başkanlıktan azledilme" tehlikesini savuşturmak için bir başka krizi, Suriye krizini kullanıyor.

Almanya ve Fransa gibi AB’nin önde gelen iki ekonomisi Türkiye’ye silah ihracatını durdurmakla ilk adımı attı.

Erdoğan’ın “Kapıları açarım, 3,5 milyon mülteciyi salarım” tehdidi olmasa AB çoktan ekonomik ambargo kararı almıştı.

TRUMP GÜVEN VERMİYOR

Trump’ın şu ana kadar müeyyide paketini imzalamamasına bel bağlamamak lazım. Kamuoyu baskısına, Senato ile Kongre’den gelecek karar tekliflerine daha fazla direnemeyebilir.

Ne kadar “tüccar” bir siyasetçi olduğunu Kuzey Kore, Çin ve AB’ye karşı başlattığı ticaret savaşında ortaya koydu.

Trump’ın çelişkili açıklamaları TL için en büyük risklerden biri hâline geldi.

Bugün “Türkiye’ye büyük müeyyideler geliyor!” tweetinin etkisi ile bir saat içinde dolar zıpladı, BİST yüzde 5’ten fazla değer kaybetti.

Bakmayın hükümetin “uçuyoruz, enflasyon tek haneye indi” dediğine. Hepsi algı oyunu. Hakikatte tek tweetlik piyasamız var.

Bankalarda batık kredi tutarı 400 milyar lirayı bulduğu hâlde muhtemel erken seçim için piyasayı suni kredi genişlemesi ile canlandırmaya çalışan Erdoğan yangına benzin döküyor. 

SURİYE’NİN DOĞUSU TAM BİR BATAKLIK

Askeri harekâtın Türkiye’nin planladığı gibi gitmeme ihtimali gözden ırak tutulmamalı. Fırat’ın doğusu tam bir bataklık. Girişi kolay, çıkışı zor…

Sahada her an başka ittifaklar tesis ediliyor. YPG ile Beşar Esed’in Fırat’ın doğusu için yeniden masaya oturması, Rusya’nın müzakerelere aracılık etmesi, hapishanelerden kaçan IŞİD militanları ve AB’nin atacağı adımlar…

Bu çok bilinmeyenli jeo-politik denklem ekonomik krizle boğuşan Türkiye’nin aleyhine.

Trump tweet ile işaretini verdiği müeyyideleri imzalarsa 2018 yılı ağustos ayında pastör Andrew Brunson krizinde yaşananları mumla arayabiliriz.

Zira o gün 114 milyar dolar brüt döviz rezerve sahip olan Merkez Bankası’nda (TCMB) bugün altın dahil 90 milyar dolar brüt rezerv var.

Bütçe açığında, borçlulukta ve işsizlikte tablo daha da bozuldu.

O arada bankaların munzam karşılık olarak TCMB’de emanet olarak verdiği dövizlerden ne kadarının kamu bankaları marifeti ile satıldığını meçhul!

DOLAR SON DÖRT AYIN ZİRVESİNDE

Geçen hafta başında Hazine’nin iki yıllık borçlanma maliyeti (gösterge tahvil) yüzde 13’e kadar gerilemişti. An itibarıyla yüzde 15,8’e yükseldi faiz. Dolarda son 4 ayın en yüksek seviyesine gelindi.

Türkiye’nin “iflas riski” diye bilinen kredi temerrüt takası (CDS) yeniden 400’ün üzerine tırmandı. CDS yükseldikçe kur ve faiz de yükseliyor

Her açıdan çökmüş bir ekonomi, Amerika’nın muhtemel müeyyide kararına bu şartlarda mukavemet etmesi mümkün değil.

ABD’nin ekonomik müeyyideleri devreye girerse Erdoğan’ın ilk olarak döviz tevdiat hesaplarına müdahale edeceğini söylememe lüzum var mı?   

2018 krizinin müsebbibi Erdoğan yeni bir krizin altına odun atmaya devam ederken kim kendini güvende hissedebilir ki! Bir tweetlik ekonomimiz var!

[Gölge Bankacı] 14.10.2019 [Samanyolu Haber]

Dizel mi, Benzinli mi yoksa LPG mi? [Nurullah Kaya]

Hangi otomobiller yakıt tüketiminde daha ekonomik ve çevreye daha az zarar veriyor tartışması dünyada, özellikle de Avrupa'da sıkça dile getiriliyor. Ayrıca dizel yakıt tüketen araçlarla ilgili yasaklar ve cezalar da gündemde sıcaklığını koruyor. Gelişmiş ülkelerin ve dev markaların geleceğini etkileyecek bu durum uzun süre tartışılacağa benziyor. Biz bu konuya fazla girmeden bugünlerde tercih edebileceğimiz otomobilin yakıt türüne göre artılarını, eksilerini 10 maddede yanıtlamaya çalıştık. Ancak Türkiye gibi benzin-dizel kullanım farkı ve yasağı olmayan ve araç fiyatlarının korkunç derecede yüksek olduğu ülkeler yazımızın dışında değerlendirilmelidir.

1- Gelişen motor teknolojisi göz önüne alındığında son model dizel arabaların hayli ekonomik yakıt tüketimine sahip olduğunu görüyoruz. Örneğin 100 kilometrede 1.3 CDTİ bir araç 3.2 litre, 1.6 İ-DTEC bir araç 3.4 litre, 1.5 TDCİ bir araç 3.4 litre yakıt tüketimine sahip. Maddi durumunuz elveriyorsa ve her geçen yıl düşen değerini hesaba katabiliyorsanız yeni model dizel araçlar tercih edilebilir. Gelişmiş ülkelerde ikinci el araçların değer kaybı fazlayken, gelişmemiş ülkelerde bu değer kaybı daha az olabiliyor.

2- Yılda 20 bin kilometreden fazla yol yapıyorsanız dizel motorlu araçlar tercih edilmelidir. Uzun yol yapan araçlarda dizel motorlar hala ekonomiktir. Şirketler ve filolar da büyük oranda dizel araçları tercih ediyor. 

3- Bazı ülkeleri istisna kabul edersek ilk tescil esnasında ve kullanım aşamasında dizel araçların vergi dilimleri yüksektir. Gelişmiş ülkelerde araç vergilendirilmesi çoğunlukla araçtan doğaya salınan karbondioksit miktarına ve yakıt türüne göre hesaplanır. Örneğin bir arabanın her gram CO2 salınımı için X dolar/euro ödenir. Aracın modeli ve üretim yılı ne kadar yeni olursa karbondioksit salınımı az olacağından vergisi de az olur. Karbondioksit salınımı ülkelerin belirlediği değerlerin altında ise karbon vergisi ödenmez. Dolayısıyla yıllık yaptığınız kilometreniz azsa ekstradan vergilerle zarara girersiniz. Tam tersi durumunda benzinle dizel arasındaki fiyat farkıyla km yükseldikçe karlı olursunuz.

4- Birçok ülkede trafik sigortası, yarı kasko ve tam kasko şeklinde üç kısım bulunur. İlkini yaptırdığınızda eğer bir kaza olduğunda sizin değil karşı tarafın hasarı giderilir. İkincisi, daha çok doğal afetler ve hırsızlık olaylarını kapsar. Fakat kaza anında sizin suçlu olduğunuz durumu yine kapsamaz. Tam kasko ise herhangi bir kazada suçlu da olsanız sizin ve karşı tarafın masraflarını öder. Yıllık sigorta bedeli kişiye göre değişir. Bu değişim araç sahibinin mali yapısına, yaşına, kaza geçmişine, sigorta şirketinin indirimine göre farklılık gösterir.

5- Yapılan son karşılaştırmalara göre örneğin dizellerle benzin tüketen araçlar arasındaki prim farkını ölçmek için 10 farklı dizel ve benzinli Alman markası seçilmiş. En büyük fark Mercedes A-Klasse ait çıkmış. Buna göre dizel A-Klasse sahibi bir sürücü benzinli bir A-Klasse sahibine göre % 60 daha fazla sigorta primi ödüyor. Aradaki fark 140 Euro. Benzinlisine göre bir başka pahalı araç ise Passat TDI. VW Tiguan, BMW 320er, Opel Astra ve Audi A3 de benzinli modellerine oranla % 11 ile % 17 arasında daha çok bedel ödüyor. Dizellerin yenisi benzinlilere oranla daha pahalı. Bu da kasko priminin daha yüksek çıkmasına neden oluyor. Ayrıca dizel araçlar yıllık daha fazla kilometre yaptıkları için daha fazla yolda bulunuyor. Dolayısıyla daha yüksek kaza riskiyle karşı karşıyadır yaklaşımıyla hareket ediliyor.

6- Son yıllarda dizel motorlarla ilgili yasakların hayata geçmesi dizel otomobil piyasasını olumsuz etkilemiş durumda. Yaşadığınız şehirde veya bölgede böyle bir yasak başladıysa veya başlamak üzereyse artık yasaklı araçlara binemezsiniz. Yasakların genel anlamda ciddiyet kazanması ve uygulanmaya başlanması değerli dizel aracınızı satarken zarara uğramanıza neden olur. Bakımlı ve düşük km biraz daha eski model bir dizel aracınız varsa ve fiyat olarak bu araç dip yapan rakamlardaysa bu durum size çok fazla etkilemeyecektir. Çünkü gelişmiş ülkelerdeki sorunsuz dizel araçlar gelişmekte olan ülkelerde hala satılmaktadır.

7- Bazı ülkelerde aracınızla kullandığınız kadar otobanlardan veya köprülerden yol vergisi alınırken bazı ülkelerde de araç sahibi olduğunuz andan itibaren ekstradan yol vergisi alınır. Bu yol vergisi benzinli ve dizele göre değişmektedir. Örneğin Almanya'da bu vergi 100 cc dizel motorda benzinliye oranla 5 kat daha fazladır.

8- Dizel motorların daha periyodik bir bakım çizelgesi olduğu doğrudur. Ancak yeni model dizel araçların sabit bakım giderleri çok fazla maliyetli değildir. Eğer dizel aracınızın ilk sahibi değilseniz ve geçmişindeki bakım defterini bilmiyorsanız her an pahalı bir tamirle karşılaşabilirsiniz. Kurallarına uyulmadan ve düzenli bakım yapılmadan kullanılan dizel araçların ikinci ellerinin sıkıntı çıkarma olasılığı çok ama çok yüksektir. Ayrıca dizel araçlarla uzun yol yapıldığı için piyasada temiz gibi görünen ve tek kişinin kullandığı dizel arabaların kilometrelerinin düşürülüyor olabileceğini de dikkate almalısınız. (2. el dizel araç alırken mutlaka geçmişini öğrenin)

9- Başta söylediğimiz yıllık 20 bin km rakamının biraz altındaysanız veya bazı yıllarda da bu değeri geçiyorsanız size uygun yakıt türü LPG'dir. İkinci el araba satın alırken LPG'li araçlara bakmanız sizin için idealidir. Eğer isteğiniz nitelikte LPG'li bir araç bulamazsanız uzun yıllar kullanmayı düşündüğünüz benzinli aracınıza LPG montajı yaptırabilirsiniz. Bazı gelişmiş ülkelerde LPG montajı maliyetli görünse de 2-3 yılda rahatlıkla bu maliyetinizi telafi edecek ve karlı çıkmaya başlayacağınızı unutmayın. Ayrıca yeni model benzinli küçük motor bir aracınız varsa LPG taktırdığınızda aylık yakıt maliyetinizin ne kadar düştüğüne inanamayacaksınız. WW'nin, Toyota'nın, Ford'un, Fiat'ın yeni nesil benzinli araçları 100 km'de 4-5 litre arasında yakıt tüketimine sahip. Bu motorlara LPG kiti taktırdığınızda ve agresif sürüş tarzınızı değiştirdiğinizde son derece tasarruflu bir tüketimle karşılaşacaksınız.

10- Her zaman şu soruyu kendinize sorun; Arabamın bana sağladığı fayda değeri nedir? Eğer çok pahalı ve zevk için bir araba almadıysanız arabanın size faydalarını göz önüne alınız. Sizin ve ailenizin güvenliği, yaptığınız işte size sağladığı kolaylık ve rahatlık, araçla geçirdiğiniz süre ve maddi durumunuz (Burada dar gelirliler dikkatli olmalıdır. Kimse ailesinden kısarak daha pahalı ve masraflı arabalara yönelmemelidir) gibi unsurlar arabanızı seçerken sizin için en önemli kriterler olmalıdır.
Bir sonraki yazımızda elektrikli araçları inceleyeceğiz...

BAZI ÜLKELERİN İLK TESCİL VE SONRAKİ YILLARDAKİ ARABA VERGİ SİSTEMİ

Belçika: İlk tescilde motor gücü ve yakıt tipine göredir. LPG daha düşük. 2. el araçların tescili için de vergi olan tek ülke. Kullanım aşamasında motor gücüne göre.

Danimarka: İlk tescilde KDV dahil fiyat üzerinden yakıt verimliliğine göre. Kullanım aşamasında yakıt verimliliği ve yakıt tipine göre.

İspanya: İlk tescilde KDV hariç fiyat üzerinde CO2 emisyonuna göre. Kullanım aşamasında motor gücüne göre.

Fransa: İlk tescilde motor gücü, CO2 emisyonuna bağlı ilave vergi (140 g/CO2 üzeri emisyona sahip araçlar için. Kısmen veya tamamen elektrikle çalışanlar ile doğal gaz, LPG veya süperethanol 85 kullanan araçlar kısmi veya tam istisnadan bölge konseyinin belirlemeleri uyarınca yararlanır.) Kullanım aşamasında vergi yok.

İtalya: İlk tescilde motor gücüne göre. Kullanım aşamasında ilgili bölgede ikamet etme, motor gücü, Euro kirletme standartlarına göre.

Hollanda: İlk tescilde CO2 emisyonu. Kullanım aşamasında ağırlık ve dizel araçlar için ilave maktu vergi, bölgesel ek vergiler var.

Finlandiya: İlk tescilde KDV dahil fiyat üzerinden CO2 emisyonuna göre %5 ila %50 arasında değişen oranlarda. Kullanım aşamasında CO2 emisyonuna göre

Almanya: İlk tescilde vergi yok. Kullanım aşamasında 2009 yılından itibaren silindir hacmi ve CO2 emisyonu (Her 100cc için belli tutar çarpımı ile belli bir limitin üzerindeki -110 g/km- her g/km için 2€) 2012 yılından sonra tescil edilen araçlar için. (Eski ve yeni sisteme dahil araçlar yüzünden 40 farklı vergi oranı söz konusu) Elektrik araçlar için süreli (5 yıl-10 yıl) istisna söz konusu.

İsveç: İlk tescilde vergi yok. Kullanım aşamasında CO2 emisyonuna göre

Not: Dizel yasağı ve elektrikli modellerin artmasıyla ülkelerin ve içlerindeki eyaletlerin sistemi zaman zaman değişebiliyor. 

[Nurullah Kaya] 14.10.2019 [Samanyolu Haber]

Fethullah Gülen (Allah Yolunda Bir Ömür) - 1 [Abdullah Aymaz]

Faruk Mercan Bey, Fethullah Gülen  (Allah Yolunda  Bir  Ömür)   Kitabın “Giriş”  bölümünde şöyle diyor:

“Çağımızın yaşayan en büyük İslâm âlimlerinden biri olan Fethullah Gülen, hem ülkesi Türkiye’nin tarihinde çok önemli roller oynamış hem de İslâm âleminde ve dünyada büyük etkiler yapmış bir lider…

“Milyonlarca takipçisi olan Fethullah Gülen’in hayatını yazmak kolay bir proje değildi. 2015 yılı Mart ayında Washington’daki bir programa katıldıktan sonra Türkiye’ye dönmeden önce, Pensilvanya’da ziyaret ettiğimde Gülen, 80 yıllık hayatını konu alan bu kitap projesi için ‘DEĞER Mİ Kİ…’ dedi.

“Bu, onun hayat felsefesiydi.

“2015 yılı Nisan ayında Gülen’e uluslararası barış ödülü veren ABD’nin Atlanta şehrindeki  MARTİN  LUTHER  KİNG  MERKEZİ’nin Başkanı Prof. Lawrence Carterin, Pensilvanya’da görüştüğü Gülen’e dair izlenimi şöyleydi: ‘Dünyada bu kadar okul açılmış, bir tanesinde ismi yok. Yaşadığı mekânda bir tane resmi yok.’

“Gülen’in şiirlerinden oluşan kitabın ismi KIRIK  MIZRAP…
“1979’da yayınlanmaya başlanan ve Gülen’in başyazılarını yazdığı derginin ismi  SIZINTI…
“Hayatının ilk yıllarını anlattığı kitabın ismi KÜÇÜK  DÜNYAM…
“Hazırladığı bir dua kitabının ismi: KIRIK  DİLEKÇE…
“On beş yıldan beri her hafta sohbetlerinin yayınlandığı Web sitesinin adı Herkül, sitede yayınlanan sohbetlerden oluşan 15 kitaplık serinin ismi KIRIK  TESTİ…
“Benim ismim KITMİR, imzam HİÇBİR  ŞEY diyor. Gülen… Kıtmir, Kur’an-ı Kerim’in Kehf Suresinde serüvenleri anlatılan gençlerin kapısında bekleyen köpek… Kıtmir’in bir diğer anlamı, hurma çekirdeğinin içindeki ince zar…,

“İslâm üzerine araştırma ve kitaplarıyla tanınan Georgetown Üniversitesi öğretim üyesi Prof. John Esposito, 2014 yılının Kasım ayında Pensilvanya’da görüştüğü Gülen’e şu soruyu yöneltti: ‘Size çok ciddi bir saldırı var. Tamamen yok etme üzerine planlar yapılıyor. Nasıl bir kurtuluş bekliyorsunuz?’
“Gülen, Prof. Esposito’ya şu cevabı verdi: ‘Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremez.’

“1960’lı yıllardan itibaren İzmir ve İstanbul’da binlerce kitaptan oluşan üç-dört kütüphane kuran Gülen, yıllar sonra, 25 Ağustos 2004 tarihinde Harvard Üniversitesi profesörü Nelson Kiang’a gönderdiği mektupta şöyle diyordu: ‘Her gün üç, dört kitap okuduğunuzu öğrenmem benim için bir sevinç vesilesi oldu. Zira ben de senelerdir arkadaşlarıma aynı şeyi tavsiye ediyorum. Her gün birkaç kitabın sırlarına ortak olduğum gibi, dostlarımı da kitapların sihirli dünyasına taşımaya çalışıyorum.’

“Boston’daki Harvard ve MIT  üniversitesinde ders veren Profesör Nelson Kiang, 2005 yılında Gülen’i Pensilvanya’da ziyaret etti, birlikte öğle yemeği yedi.

“Çin asıllı Amerikalı Profesör Kiang, Orta Asya’daki Türk okullarını gezip yerinde gören yabancılardan biriydi ve aynı okulların Çin’de de açılmasını arzuluyordu.

“Bir gün bir arkadaşı Gülen’e, ‘Hocam ne zaman kürsüde vaaz ederken ve minberde hutbe okurken size baksam, sizi alnınızdan bir kurşun yemiş ve kanlar içinde boylu boyuna yatarken görüyorum.’ demişti. Gülen’in bu arkadaşına cevabı şöyleydi: ‘Ben hep o tehlikeyi bilerek ve onu bekleyerek hutbe için minbere çıkıyorum.’ Gülen, bir gün kürsüde vaaz ederken şöyle demişti: ‘Şayet bir gün beni kürsüde öldürürlerse, cesedimi bir kenara atın ve başınız önde asâyişin, emniyetin temsilcileri olarak evlerinizin yolunu tutun. Eğer öyle bir anda kalkıp bana saldıranlara karşılık verirseniz size hakkımı helal etmem. Allah’ın huzurunda iki elim yakanızda sizinle hesaplaşırım.

“Başbakan Ecevit, aynı yılın Şubat ayında Romanya ve Arnavutluk’a gittiğinde, Arnavutluk Cumhurbaşkanı Recep Meydanî’nin 1996'da Hizmet kolejinde fizik öğretmenliği yaptığını öğrendi. Cumhurbaşkanı ve bakanların çocukları bu okullarda okuyordu. Ecevit Romanya’da şöyle diyordu: ‘Bu okulların varlığından kıvanç duyuyorum. Bunu her vesile ile belirtmeyi bir borç biliyorum.’

“Aynı yılın Mart ayında Ecevit Hindistan’a gittiğinde Yeni Delhi Havaalanında burada açılmış okulun Sih, Budist, Hindu ve Müslüman öğrencileri tarafından karşılanan Ecevit, 6 Haziran 2006’da Norveç’in başkenti Oslo’daki Nobel Enstitüsünde ’21. Yüzyılın Eşiğinde Türkiye’  başlıklı konferansında yine Gülen’in takipçilerinin açtıkları okulların bulunduğu ülkeleri sayarak bu okulları övdü.”

510 sayfalık bir kitabın özet tanıtımı elbette bir yazıya sığmıyor. Devam etmemiz gerekiyor…

 [Abdullah Aymaz] 14.10.2019 [Samanyolu Haber]

Tam Savaş Karşıtı Olma Zamanı! [Kadir Gürcan]

Kıymetli bir dostum, “Suriye Operasyonu'na karşı neden böyle laubali şeyler yazıyorsun?” diye üzerime geliyor. İçine düştükleri berbat durumdan kurtulmanın tek çaresini iç savaş ya da üçünçü bir dünya savaşına bağlayan budala liderler yeni bir felaketin fitilini tutuşturamazlar mı?  Bir an için, “Bu tür uyarılardan sonra, insan kendisine çeki düzen verir, canım!” iç muhasebesi yapayım dedim ama, nafile.

Cumhurbaşkanı'nın mikrofona abanmış, savaş çığırtkanlığına başladığın görünce, gülmekten kendimi alamadım. Hazret'in savaş şehveti dudaklarından süzülüyor. Suriye Operasyonu mevcut hali değiştirecek bir sürpriz final vadetmiyor. Suriye Krizi başladığında-Türkiye ta o günlerden problemin bir parçasıydı-, ülke olarak daha iyi durumdaydık. Sınır ötesi yeni bir operasyon başlatabilirsiniz ama, bunun sürdürebilirlik ihtimali çok az. Ülkeye açacağı tahribatın faturası daha ilk günden oluşmaya başladı. İkinci gün, Türkiye-Suriye Krizi cazibesini kaybetti ve gündemdem düştü. Şimdilik bir üçüncü dünya savaşı öngörülmüyor.

Türkiye neredeyse bir yüzyıldır ciddi bir savaşa girmedi. Harp-darp işleri gündeme düştüğünde, Çanakkale Türküsü başta olmak üzere, İzmir Marşı, Mehter Marşı gibi fon müzikleri ile eski günleri yad eden ve insanları zoraki kahramanlığa teşvik eden budalalara hatırlatalım, o günler çok geride kaldı, hem de çok.

Suriye Operasyonu ekonomik bir yıkım demek. Yani, soğanın 20, sarımsağın 30, biber'in yine 45 YTL'ye satılacağı günler yakındır. Karaborsaya düşmesi bile söz konusu. Benzin, elektrik ve doğal gazı hiç sormayın. Bir de o, hala 19. asırda yaşayan budalalara hatırlatalım, şimdiki savaşlardan ganimet falan da gelmiyor. Savaş sonrasında Payitaht'a Dolar ve Bitcoin akmayacağını hesap edemiyorlar.

Suriye Krizi, tamamı ile iç siyaset malzemesidir; Nokta. İş dönüşünde televizyon ekranlarında Koca Oğlan'ın yine komşu bir ülkeye höykürdüğünü seyreden sıradan vatandaşların umursamazlığını anlıyorum da, muhalefetin akıl noksanlığını bir türlü çözemiyorum. Saray'ın çekeceği frikik için, top önünde baraj kurmak size mi kaldı, be divaneler. Şimdi tam savaş karşıtı eylemler başlatıp, zaten tükenen iktidara hak ettiği dersi verme zamanı değil mi? Son beş senedir, ayağınıza gelen ikinci top bu. Hepiniz bir İstanbul Belediye Başkanı kadar dirayet gösteremediniz.

Demokratik ülkelerde, savaş karşıtı duruş ve tepkiler en doğal uygulamalardır. Savaş karşıtlığı, günah-ı kebair'den değil. Şahsi kaprislerinin kurbanı despot idare ve diktatör taslakları ile aynı resimde bulunmamak için gayret sarf etmek bunun ilk adımıdır. “Biz herkesten daha milliyetçi ve muhafazakarız!” yarışına giren sığ ve seviyesiz siyasiler, Saray'ın Savaşı'na ortak oldukları için, en az iktidar kadar, affedilmez bir hataya omuz verdiler. Tövbe de etseler, yüzlerine bulaşan bu kirden kurtulma şansları yok. Bile bile yenilgiye lades demek, işte bu.

Nedense aklıma, dünya ağır siklet boks şampiyonluğu kadar, Vietnam Savaşı'na karşı gösterdiği haklı tavır ile de hatırlanan Merhum Muhammed Ali geldi. Hani şu, Saray'ın cenaze törenine de katıldığı dünyaca meşhur boksör.

Amerikan Halkında derin izler bırakan Vietnam Savaşı günlerinde, savaş karşıtı bir çok genç seferberlik emrine muhalefet eder. Bir kısmı hukuki olarak ceza alır. Bazıları Kanada'ya kaçar. Askerlik şubesine giden Merhum Boksör; “Bir kardeşimi, benden daha siyah birini ya da aç ve yoksul bir zavallıyı, Güçlü Amerika'nın hatırı için vurup öldürmeyi kabullenemiyorum.” diyerek karşı çıkar. Gazetecilerin, savaş karşıtlığı ile alakalı sordukları soruya “Onları neden vurup öldüreyim ki? Onlardan hiçbiri beni, Siyahi/köle diye aşağılamadı. Rengimden dolayı linç etmeye yeltenmedi, polis köpeklerini üzerime salmadı, parama ve malıma musallat olmadı, ailemi öldürmedi. Bana, “Onları vur, öldür diyorlar!”. Ne için? Hapse girmeyi tercih ederim.” diye cevap verir.

Sonraki yıllarda, Muhammed Ali yaptığı bir konuşmada şunları söyler; “Önüme iki seçenek koymuşlardı. Ya savaşa gidecektim ya da hapsi boylayacaktım. Ben üçüncü bir alternatifi dile getirdim; adalet. Eğer hukuku uygularsanız, savaş ya da hapishane seçeneklerine mecbur olmazsınız.”

Savaş karşıtlığı, Muhammed Ali'nin boks lisansının iptal edilmesine sebep olur. 1970'de lisansını tekrar geri iade ederler. Merhum boksörün, ringde kazandığı onlarca başarı kadar, lüzumsuz bir savaşa karşı ortaya koyduğu medeni direnç de büyük bir başarı olarak kabul ediliyor.(1)

Ülke içinde terör estiren iktidar, kendi halkından elli bin insanı hapislerde çürütüyor. Yüzlerce çocuk, anneleri ile birlik hapishanede günlerini geçiriyor. Bir de, kendi gölgelerinden korkan muhalefet ve maaşlarını millet malına çökmüş iktidar kasasından alan yazar-çizer takımı gaza gelip, fetih türkülerine tempo tutalım istiyorlar.

Belediyelerin tehlikeli gördükleri sokak hayvanlarına karşı yaptıkları itlaf çalışmalarını görünce protesto yürüyüşlerinde ön safı tutan tatlı su sanatçıları, operasyonun ilk gününden itibaren gelmeye başlayan şehit haberlerine karşı, Türk Silahlı Kuvvetleri Vakfına bağış yaparak gönüllerini serinletiyorlar. Havuz medyası da onların bu vatanseverliklerini(!), askerde çektirdikleri hatıra fotoğraflarıyla veriyorlar. Gördüğünüz gibi piyasa tam bir “Al gülüm, ver gülüm!” fantezisinde.

Demokratik bir hak olarak savaşın her türlüsüne karşı olduğumuzu, ülkeyi Suriye Bataklığına sürükleyen Saray, iktidar, muhalefet, yazar-çizer, sanatçı, sporcu, mütevelli heyeti ve daha kim varsa, yüzlerine tükürerek, bir kez daha yenileyelim. Saray ve Saray soytarılarının savaş sehvetlerine ortak olmuyoruz.

Kimseden Muhammed Ali olmasını beklemiyoruz ama, saray soytarısı olmak için de hiç bir sebep yok. Zaman, tam savaş karşıtı olma zamanı.

[Kadir Gürcan] 14.10.2019 [Samanyolu Haber

İlahi Bir Emanet [Mehmet Ali Şengül]

İnsan, diğer yaratılanlardan farklı olarak akıl ve irâde sâhibi olması itibariyle mes’uliyet ve sorumluluk taşımaktadır. İnsan öncelikle, yaratılış gâyesinin ve hedefinin farkında olması, bunun şuur ve idrâki içinde olması gerekir.
     
İnsanın en önemli vazîfesi, Rabbini tanıması ve tanıtmasıdır. O’nu (cc) sevmesi ve sevdirmesi, harika sanatlarıyla kendini tanıtan Sâni-i muhteşemi nazara vererek, O’nun rızâsını kazanmasıdır.
     
Bu sorumluluğu üzerine alan her insanın, muhataplarına karşı inandırıcı olması ve güven telkin etmesi gerekmektedir. Ayrıca kendisi, aile efrâdı ile birlikte, hayru’l halef nesillerin, gelecek asırlara göre daha iyi yetiştirilmesini sağlamak, Kur’an ve Sünnet rûhuyla beslenmelerine yardımcı olmak da vazîfeleri arasındadır.
     
Bugün İslâm coğrafyasında okuma yazma nisbeti en düşük seviyededir. Nerdeyse kitapsız hale geldik/getirildik. Bundan dolayı gerçek İslâm ruhundan  mahrum kaldığı için müslümanlar, ifrat ve tefrit içinde boğulmakta, insanlığa İslâm’ı sevdirme yerine nefret verilmektedir.
     
Müslüman kimliği ile İslâm’ı temsil edenler, tebliğ ve irşad görevini vazîfe edinen mürşitler, inandıkları ve anlattıkları gerçekleri önce kendileri samîmi olarak yaşamaları ve örnek olmaları gerekmektedir. Cenâb-ı Hak Bakara sûresi 44.âyette, “ Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa?”, Saf sûresi 2. ve 3.âyetlerde de, “ Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?”“Yapmayacağınız şeyleri söylemek, Allah katında çok çirkin bir davranıştır” buyurmaktadır.
       
Onun için, husûsiyetle günümüzde sevgiye, şefkate, itimat ve güvene susamış milyonlarca nesiller var. Bu müstakbel nesillere sahip çıkacak, kırık kalpleri tamir edecek, samîmi, hasbî, fedakâr, havâri soluklu, Sahâbe ruhlu hakikat erlerine o kadar ihtiyaç var ki, hiç bir devirde bu kadar ihtiyaç hissedilmemiştir.
       
Şimdiye kadar Allah’ın lütfettiği imkanlar iyi değerlendirilseydi, çok yaralar sarılmış, nice engeller aşılmış olacaktı. Ne varki dostların vefâsızlığı, düşmanların acımasızlığı, hayırlı işlerin zararlı mânileri eksik olmadığından dolayı; zâlimler, münâfıklar, fâsık ve facirler, ihânet ve menfaat şebekeleri, mazlum ve mağdurları ezmekte, ilim-irfan yuvalarını bütün kaynaklarıyla kurutmaya çalışmakta, yuvaları dağıtıp, çocukları anne-babalara hasret hale getirmektedirler.
       
Suçsuz hiçbir adlî vak’aları olmayan bu insanların, denizlerde, nehirlerde boğulmalarına ve hapishanelerde şehit olmalarına sebep olmanın yanında, itibarlarıyla oynayıp  kendi ülkelerinde yaşama haklarına engel olunmakta, sefil ve dilenci durumuna düşürülmektedirler.
     
Bütün bunlara rağmen; hal ve kalpleri, tavır ve davranışları samîmi, inandırıcı, yaşamadan daha ziyâde yaşatma idealiyle yanıp tutuşan, ikbal, makam, şan ve şöhrete tevessül ve tenezzül etmeyen, hasbî, fedakâr kahramanlara ihtiyaç vardır.
     
İnandığı gibi yaşamaya gayret eden ve gerçeklere tercüman olan gözü yaşlı, kafası aydın, vicdanı uyanık, muhâkeme ve muhâsebe şuurunda derinleşmiş, Hakk’ın hatırını âlî tutan, kalbî ve rûhî derinliğe ermiş, evvelâ kendi insanına, bilâhare bütün beşeri şefkatle bağrına basacak bağrı yanıklara ihtiyaç vardır.
     
Günümüzde yaşanan böylesine korkunç bir bâdireden sonra, samîmi, fedakâr ruhlar, yeni bir diriliş projesiyle gelmeli; suçlayarak, eksik ve kusur arayarak değil, tekliflerle gelmelidirler.
     
‘Kardeşim! Kader hakkımızda böyle takdir etti. Gel, beraber ağlayalım, dâvânın derdini beraber paylaşalım. Ben sana nasıl yardımcı olabilirim?’ deyip; musîbetzede arkadaşları beraber bağrına basmalı ve mes’uliyetleri  beraber paylaşılmalıdır ki, Allah hoşnut olsun, melekler duâ etsin, hizmet bereket bulsun.
       
Günümüzde dış görünüş itibâriyle- istisnalar hariç- âdeta İslâm (müslümanlık), hayâtın dışına itilmiş gibi bir manzara görünmektedir. Fakat buna mukabil, kaderini dâvây-ı İslâm’a adamış öyle küheylanlarda vardır ki, havâriler ve Sahabe-i kiram efendilerimiz gibi; hiç bir tercih hakkı olmadan, beklentisi bulunmadan, şu dünya gemisinde nesillerin küfür ve dalâlet vadilerinde boğulup gitmemeleri için, bütün güç ve kabiliyetlerini o gemiyi ve nesilleri sahil-i selâmete çıkarabilme gayreti içinde, en ağır şartlar altında çalışmakta ve seferber olmaktadırlar.
         
Bu dâvây-ı İslâm, ihsan-ı İlâhi tarafından omuzlarımıza konmuş İlâhi bir emânettir. Bunu iyi değerlendirir, neslin îmanının kurtarılması mevzuunda hep beraber seferber olunur ise; -İnşâallah- Allah engelleri kaldırıp ikrâm-ı İlâhi ve ihsân-ı İlâhi ile mükâfatlandırır, yolları açar, sâhil-i selâmete ulaştırır.

[Mehmet Ali Şengül] 14.10.2019 [Samanyolu Haber]

Rus Büyükelçi Andrey Karlov Suikasti ve Türkiye'de Radikal Gruplar-1 [Arif Asalıoğlu]

Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov, 19 Aralık 2016’da Ankara Çağdaş  Sanatlar  Merkezi'ndeki resim sergisinin açılışında silahlı saldırıya uğradı. Olay sonrasında Büyükelçi hayatını kaybetti, saldırgan Özel Harekat Polisleri ile girdiği çatışmada vurularak öldürüldü. Polis Memuru Mevlüt Mert Altıntaş’ın, suikast esnasında “Halep’i Suriye’yi unutmayın” diyerek bağırması ve Yardım Et Mazlumlara / Vur zalim Tağutlara / Dik Dur Allah Yolunda şeklinde marş söylemesi, eylemcinin radikal zihniyette olduğunu gösteren ilk işaretlerdi.

Tutuklanan kişiler Korlov Suikastiyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu savcılarından Adem Akıncı tarafından hazırlanan 609 sayfalık iddianamede, aralarında Büyükelçi Andrey Karlov ile ilgisi olmayan  28 kişi yer aldı. Önce gözaltına almalar ve sonra tutuklamalar Ankara’nın ‘’olayı takipteyiz’’ havası oluşturmak için algı operasyonu olarak algılandı. Şüphelilere "anayasal düzeni ihlal", "silahlı terör örgütüne üye olma", "terör amaçlı tasarlayarak öldürme", "terör amaçlı kasten öldürmeye teşebbüs" ve "terör amaçlı korku, kaygı veya panik yaratabilecek tarzda silahla ateş etme" suçlamaları yöneltildi. 28 şüpheli için bu suçlardan ağırlaştırılmış müebbet ile çeşitli hapis cezaları istendi. Ancak neredeyse 3’cü yılını dolduracak davada halen Hizmet Hareketi'yle ilişkilendirilebilecek bir delil sunulamadı.

Bundan dolayı Ankara 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde Cuma günü görülen son celsede, mahkeme heyeti, üç kişinin ev hapsi adli kontrol şartıyla tahliyesine karar verdi.

AKP hükümeti tarafından Hizmet Hareketine iftira atılarak zan altında bırakılması aslında 9 Ocak 2019 tarihli duruşmada Mahkeme tescili ile ortadan kalktı diyebiliriz. Çünkü suikastçı Mevlüt Altıntaş’ın yakın arkadaşı polis memuru Hasan Tunç savunmasında 'Menzil tarikatına olduklarını, Hizmet hareketi evlerine gitmediklerini' söyledi.

AKP’lilerin çelişkili açıklamaları

Saldırı sonrası iktidara yakın çevreler daha olayın ilk dakikalarında çelişkili ve iddialı açıklamalarda bulundular. AKP'ye yakınlığıyla bilinen köşe yazarı Abdülkadir Selvi saldırının hemen ardından CNN Türk'te yaptığı açıklamada; "Örgüt bağlantıları araştırılıyor. El Nusra sloganı atmış. El Nusra bağlantısı var. Bu ihtimal, üzerinde duruluyor." ifadelerini kullanmış yaklaşık bir saat sonra aynı programda yaptığı açıklamada ise "2014 mezunu. O dönem mezunları içinden ‘Fetö’ yapılanmasına ait polislerin olduğu biliniyor. Attığı sloganlarla çok özel olarak eğitilmiş. El kaide, Nusra görüntüsü vermek için yapıyor" ifadelerini kullanarak ilk açıklamasına tamamen zıt söylemlerde bulunmuştur.

Saldırının hemen akabinde saat 21.35'te olayla ilgili hiçbir görevi olmayan ve bu konuda bilgi sahibi olması mümkün gözükmeyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek twitter hesabından; "saldırgan bir polis ve aldığım duyumlara göre ‘fetö’cü. Saldırganın sloganları sadece algı yönetimi’’ Başka terör saldırılarında da tahminleri tutmayan Ankara Belediye Başkanı burada da hedefi şaşırdı. Zira saldırıyı El Nusra üstlendi. Hükümetin gazetelerinden Yeni akit Gazetesi Twitter adresinde saldırıdan hemen sonra "Polis memuru Mert Altıntaş şehit oldu" başlığının atıldığı daha sonra tepkiler üzerine kaldırıldığı görülmüştür.

Saldırıyla ilgili çok kısa bir sürede Başbakanlık yayın yasağı kararı getirdi. Yasak resmi makamlarca yapılan açıklamalar dışında tüm medya kuruluşlarının haber, görüntü ve yorumlara yer vermemesini kapsamıştır. Türkiye’de genelde IŞİD, El Nusra gibi terör örgütlerinin operasyonları sonrası yayın yasağı getirildiği bilinmektedir.

Suikastı El Nusra Üstlendi

Fetih el şam Cephesi, eski adıyla El Nusra silahlı terör örgütü, Büyükelçi Karlov'a düzenlenen suikastı internette paylaştıkları bir mektupla üstlendi. Mektupta 'Halep'in intikamı' yazdığı ve Çevik Kuvvet polisi Mevlüt Mert Altıntaş'ın da El Nusra üyesi olduğu belirtiliyor. Saldırganın, intihar saldırısı denebilecek bu eylemi gerçekleştirirken son derece rahat olması, İslam dininin bu konudaki men edici hükümlerini yok sayarak eylemi gerçekleştirmiş olması IŞİD, El-Kaide ve El-Nusra gibi örgütlere üye olduğunu zaten gösteriyordu.

Hürriyet gazetesinde çıkan bir habere göre Andrey Karlov’u öldüren El Nusra tetikçisi polis Altıntaş’ın gözaltına alınan ev arkadaşı avukat S.Ö. ve başka bir polis S. B.in, onlara dini konularda görüş bildiren Nurettin Yıldız’ın sohbetlerine katıldıkları belirlendi.  Bu üç isim çok kez, Etlik ve Batıkent semtlerinde ayrıca Ankara’nın dini merkezi sayılan Hacı Bayram Camisi’nde Türkiye’de selefiliğin temsilcisi gibi kabul edilen Nurettin Yıldız’ın sohbetlerine katılmışlar. 

Ayrıca Büyükelçi Andrey Karlov suikastiyle ilgili iddianamede bu bilgilerin ve benzerlerinin saklandığı da ortaya çıktı.

MedyaBold.com da Cevheri Güven’in özel haberine göre, iddianamede yer alan 26/01/2018 tarihli Bilirkişi Kurulu Raporu içeriğine göre; Toshiba marka 1411143A840FARGO1S seri numaralı 8GB kapasiteli USB üzerinde yapılan inceleme neticesinde, çeşitli metin dosyaları, elektronik tablolar, Sercan Başar ve Mevlüt Mert Altıntaş’a ait resim dosyaları, Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız’a ait sohbet dosyaları ile Çeçen Marşı ile Hamas Marşı gibi ses dosyaları olduğu belirtiliyor.

Altıntaş’ın kişisel bilgisayarının içerisinde yapılan incelemede ise El Kaide’nin tek başına eylem yapan canlı bombaları ve suikastçilerini motive etmek için izlettiği “El Kaide - sen ancak kendinden sorumlusun” isimli video bulundu. Altıntaş’ın bu videyu Youtube üzerinden izlediği sonrasında ise indirdiği belirtiliyor iddianamede. İddianamede geçen videonun suikastten bir gün önce silinmiş olması dikkat çekici ancak Altıntaş’ın videoyu Youtube’tan izlemekle yetinmeyip iki farklı cihaza indirmesi oldukça dikkat çekici.

Video, Usame bin Ladin’in dağda bir kayalığın önünde yaptığı konuşmayla açılıyor: “Biz Filistin’de özgürce yaşamadıkça, beldelerimizden kâfirler tamamen çıkmadıkça Allah’a yemin ederim Amerika ve Amerika’daki hiç kimse güvende yaşayamayacak.” Ladin’in videonun başlangıcındaki bu cümlesi oldukça önemli çünkü Mevlüt Mert Altıntaş’ın Karlov’u öldürdükten sonra kurduğu “Beldelerimiz güvende olmadıkça sizler güvenliği tadamayacaksınız.” cümleyle neredeyse birebir aynı.

İddianameyi hazırlayan savcılık suikastçı Altıntaşın bu radikal gelişimini ve El Kaide’nin bireysel eylemcileri motive etme videosundaki Bin Ladin’in sözlerinin aynısını suikastten sonra kullanmasını nedense görmemiş.

Türkiye ile El Nusra arasındaki siyasi serencame

Mayıs 2013’teki ABD Başkanı Barack Obama, dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan arasındaki gergin Suriye görüşmesinde, AKP Hükümeti El Nusra gerçeği ortaya çıktı. Nusra Cephesi’nin dünyanın değişik yerlerinden gelen cihatçıları organize etmesi, AKP hükümetinin ise buna göz yumması, üstüne Suriye iç savaşına silah aktarma desteği toplantının gergin geçmesinin sebebiydi. Obama’nın MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a ‘Ne işler çevirdiğinizi biliyoruz’ dediği de gündeme gelmişti.

Erdoğan başta olmak üzere hükümet çoğu yerde El Nusra’yı savundu. Rusya’nın savaş uçağının Türk jetleri tarafından düşürülmesinden sonra masaya sürülen argümanlardan biriydi El Nusra. Rusya’nın IŞİD’i vurmasına ses çıkartmıyoruz, Nusra neden hedefde deniyordu. Bu en somut ifadeyle Erdoğan’ın 21 Haziran 2016’da Ankara’da ‘El Nusra’ya niye terör örgütü diyorsunuz?’ çıkışı oldu.

Rusya tarafı Soruşturma Komitesi

Büyükelçi Andrey Karlov suikastinin araştırılması için Rusya tarafından da bir soruşturma komitesi kuruldu. Rusya tarafından Soruşturma Komitesi Başkanı olarak Aleksandr Bastırkin bulunuyor. Şimdiye  kadar bu komite tarafından, yukarıdaki radikaller dışında her hangi bir grubu yada kişileri suçlayıcı açıklama yapılmadı.

Rossiyskaya Gazeta’ya özel bir röportaj veren Bastırkin, ‘Cinayetin faili olan Türk polis memuru Mevlüt Mert Altıntaş’ın hareket rotasının belirlendiğini, kendisinin bu suça titizlikle hazırlandığı, diplomatın Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki fotoğraf sergisine katılacağının duyurulduğu günü seçerek Büyükelçi’nin katıldığı etkinlikleri incelediği anlaşıldı’ diye konuştu.

Altıntaş’ın cinayet öncesinde doktor raporu almak için hastaneye de gittiğini söyleyen Bastırkin, ‘Altıntaş 19 Aralık’ta etkinliğin yapıldığı yerden 1 dakikalık yürüme mesafesinde olan otelde rezervasyon yaptı ve durum incelemesi için Çağdaş Sanatlar Merkezine gitti.’ İfadelerini kullandı.

[Arif Asalıoğlu] 14.10.2019 [Samanyolu Haber]

İSLAM SAVAŞ HUKUKU [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İslam; dinî, ailevî, içtimai, iktisadi ve siyasi hayata dair önemli ilke ve kurallar vaz ettiği gibi; can, mal, ırz ve din gibi temel insan haklarına yönelik çok ciddi suistimallerin söz konusu olduğu savaşla ilgili de önemli düzenlemeler getirmiştir.

Hem İslam’ın asıl kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’te hem de bunlardan hareketle kaleme alınan fıkıh kitaplarında gerek savaş başlamadan gerekse fiili savaş halinde uyulması gereken tafsilatlı hükümler yer almıştır.

En başta ifade etmek gerekir ki İslamda barış esastır; savaş ise belli zaruretlere binaen başvurulabilecek İSTİSNAİ bir hüküm ve ARIZİ bir durumdur. “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin de şeytanın adımlarını izlemeyin.” (Bakara, 208) ayeti de bunu gösterir.

Fiili savaş halinin devam ettiği sırada yapılan sulh teklifini kabul etmeyi emreden şu ayet de sulhun asıl olduğunu gösterir: "O halde onlar sizden uzak durur sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah onlara saldırmak için size yol vermez.” (Nisa, 90).

Esasında İslâm kelimesinin manasında da bu anlamlar mevcuttur. “Silm” ve “Selamet” kelimeleriyle aynı kökten gelen İslam kelimesi bize sulhu, barışı ve esenliği hatırlatmaktadır. Aynı şekilde mü’minin bir manası da kendisinden gelecek her türlü zarardan emin olunan kimsedir.

Allah Resûlü de hayatı seniyyeleri boyunca sürekli sulhtan yana olmuş ve mecbur kalmadıkça savaşmamıştır. Aleyhinde gibi görünen şartlara rağmen Hudeybiye sulhunu imzalaması ve yine Medineye teşrif eder etmez Yahudi ve müşriklerle Medine vesikasını imzalaması da bunu gösterir.

İslam, ısrarla sulh ve barışın esas olduğunu vurguladığı gibi, mü’minlerin kafalarına estiği gibi savaş açamayacaklarını da belirtmiştir. İslam hukukçularının çoğuna göre savaşın illeti/sebebi karşı tarafın dinimize ve ülkemize saldırıda bulunmasıdır.

“Savaş açanlara Allah yolunda siz de savaşın, ancak (sakın) aşırı gitmeyin." (Bakara, 2/190) ayet-i kerimesi bunu gösterdiği gibi, Allah Resulü’nün hayat-ı seniyyeleri boyunca yapmış olduğu savaşların tamamının müdafaa savaşı olması da bunu gösterir.

"Sizinle din konusunda savaşmamış sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmak ve adaletli davranmaktan Allah sizi menetmez… Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurdunuzdan çıkarmış ve buna arka çıkmış olanlarla dostluktan meneder" (Mümtehine 60/8-9) ayetide bunu gösterir.

Bunun dışında savaşa gerekçe gösterilen ikinci husus ise Müslümanların dinlerini yaşamalarına ve anlatmalarına engel olunması, din hürriyetlerin ellerinden alınmasıdır. Fakat birincisine göre bu, daha dikkatli olunması ve neticelerinin iyi hesap edilmesi gereken bir meseledir.

“Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” (Nisa, 4/75) ayeti buna delalet eder.

Bunların dışında ne insanları zorla dine sokmak ne toprak ele geçirmek ne ganimet elde etmek ne başka ülkelerin servetlerini sömürmek ne onlar üzerinde tahakküm kurmak ne de savaş vasıtasıyla toplumu konsolide ederek daha rahat yönetebilmek asla meşru savaş sebebi olamaz.

İslam, savaşmayı ancak meşru maksatlar uğruna tecviz veya duruma göre emrettiği gibi, bu maksatlara ulaşma adına kullanılacak vasıta ve yolların da meşru olması üzerinde hassasiyetle durmuş ve fiili savaş durumuyla ilgili oldukça insani ve evrensel kurallar vaz etmiştir.

İlk olarak savaş kararını verecek merci, devlettir. Fertlerin, grupların, organizasyonların böyle bir yetkisi yoktur. Bu sebeple, bir kısım terör örgütlerinin yapmış oldukları terör faaliyetlerinin ve canlı bombaların hiçbir şekilde İslam’a mal edilmesi mümkün değildir.

Bunun dışında Kur’an, verilecek cezaların en fazla misliyle olabileceğini ifade etmiş, savaş sırasında haddin aşılmasını ve aşırıya gidilmesini yasaklamış, kin ve düşmanlıklar da dahil hiçbir şeyin adaletin dışına çıkılmasını meşru kılamayacağını beyan etmiştir.

Aynı şekilde hadis-i şeriflerde anlaşmalara riayet edilmesi gerektiği emredilmiş, öldürülen insanlara müsle yapılması (öldürülen kimselerin organlarının kesilmesi); çocukların, kadınların, yaşlıların ve ibadethanelere çekilmiş insanların öldürülmesi yasaklanmıştır.

Hz. Ebu Bekir, Suriye’ye gönderdiği Hz. Üsame’ye yukarıdakilere ilaveten; kimseye ihanet etmemesi, kimseye haksızlıkta bulunmaması, mal yağmalamaması, hurmalıklara, meyveli ağaçlara dokunmaması, gereksiz yere hayvanları öldürmemesi talimatını vermiştir.

Efendimiz (s.a.s) bir savaş esnasında öldürülmüş bir kadın görünce; “Bu kadın savaşan birisi değil ki niçin öldürüldü?” demiş ve Müslümanın karşısına silahı ile çıkmayan kadınların savaşta bile öldürülmesini yasaklamıştır. (Buhari, Cihad 147)

Fakihler, savaşta bile olsa kadınların namus ve şerefinin lekelenmesinin, zina ve gayrimeşru münasebetlerin, düşmandan alınan rehinelerin öldürülmesinin, sivil katliamına girişmenin, bir zaruret olmadıkça ağaçların ve mahsullerin telef edilmesinin haram olacağını söylemiştir.

Hatta kadın ve çocukların yanında fakihlere göre çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile ilgili olmayan kimselerin öldürülmesi de caiz değildir. Aynı şekilde onlar, sivil esirlerin canlı kalkan olarak kullanılmasını da nehyetmişlerdir.

Demek ki bir devletin sırf kendi çıkarlarını temin etme veya vehme dayalı bir kısım gerekçelerle savaş açması caiz olmadığı gibi; muhariplerin savaşta olduğu gerekçesiyle düşmana ve hatta sivillere istedikleri muameleyi yapması da hiçbir şekilde insani ve İslami değildir.

‘Ömrümüz terörle mücadele ile eğitimle geçti ama bir günde terörist yaptılar’ [Basri Doğan]


15 Temmuz darbe girişiminden sonra türlü eziyetlere maruz kalan yüzbinlerden biri Ekinci Ailesi. 20 yıllık matematik öğretmeni Osman Nuri Ekinci, yıllarca doğu illerinde çocuklar teröre bulaşmasın, okusun diye gece gündüz çalıştığını ama bir gecede terörist ilan edildiğini söylerken kırgınlığını dile getiriyor. ’’Zor şartlara rağmen özel kolejlerde eğitim verdim. Görevimi hiç aksatmadım. Darbe olayına kadar aralıksız Doğu illerindeki insanların çocuklarına hizmet ettim. Ama bir günde öğretmenliğimiz elimizden alındı. Aynı gün terörist ilan edildim.’’ diyor.

Fizik öğretmeni olan eşi Emine Ekinci ise ’’Osman Nuri bey kendi çocuklarından çok velilerinin, öğrencilerinin dertleriyle ilgilenirdi. Kendini onlara adamıştı. Bu kadar baskıyı, dışlanmışlığı yapacak ne yaptığımızı biz anlayamadık’’ diye sitemini dile getiriyor.

Öğretmen Osman Nuri Ekinci ve Emine hanımla yaşadıkları zorlukları, ülkeden ayrılma süreçlerini konuştuk:

YAŞANANLAR RÜYA, GEÇER DİYE BEKLEDİM…

’’KHK ile çalışma akitlerimize son verildi. Yani bir günde diplomasız olduk. Diğer öğretmen arkadaşlar ile birlikte. 15 Temmuz günü Erzincan’da baba ocağında idim. Bu olay olurmaz o zaman ki Başbakan hemen bu darbeyi kimin yaptığı tespit edildiğini söyledi. Halk da bunu sorgulamadı bile. Araştırmadan yukarıdan gelen emirle bu işin arkasında bunlar var dediler. Erzincan’daki köyümüzde akrabalarımıza varıncaya kadar, biz ne dersek diyelim, ‘Siz bu işi aylardır biliyordunuz. Ve bu işi tamamen siz yaptınız.’ şeklinde ithamlara muhatap kaldık. Erzincan’dan ailem ile çocuklarımı arabam ile Antep’e götürürkken, o yol nasıl geçti, gerçekten tam bilmiyorum. ‘Çalıştığım yere gidince beni neler bekliyor? Arkada neler konuşuyorlar.’ diye düşünmeye başladım. Hatta darbe  olayından aylar geçmesine rağmen bende şu his var idi. Ben bir rüya görüyorum. Bir şekilde uyanacağım. Ve aylardır böyle bir şey yaşıyormuşum gibi, bir sabah uyanacağım diye içimde bir his vardı. Fakat aylar değil yıllar geçti. Maalesef bu rüya değilmiş. Gerçekmiş bunu daha doğrusu görmüş olduk.

ÖMRÜMÜZ TERÖR İLE MÜCADELEDEN GEÇTİ

“Biz  hayatımızı insanlar ve çocuklar teröre kurban gitmesin diye doğuda harcadık. Yıllardır Hocaefendi hep bize şu öğüt ve nasihatte bulundu: “Bilesiniz ki sizin ulaşamadığınız aile ve çocuklar dağa çıkacak terörist olacak. Bu ülkenin önünde engel olacaklar. Herkes ulaşın.” Biz her sene yani doğuda çocuklara  sahip çıkmama yanı sıra, batıya göndererek insanların kucaklaşmasını sağladık. Bunun için her yıl yüzlerce talebeyi batı bölgelerine göndererek, orada daha düzgün bir eğitim almaları adına uğraş verdik. Burada şunu söylemek isterim. Ömrümüz hakikaten adı öyle olmasa da terör ile mücadele ile geçti. Ne yazık ki adımız bir günde terörist oldu maalesef.”

ARTIK ÜLKEDEN AYRILMA ZAMANI GELMİŞTİ

“Bizim iş akdimize son verildi. Hatta bir kaç yere iş müracaatında bulundum. Çalışmak için. Hiç kimse bizi işe almaya cesaret edemedi. Özellikle Doğu Kolejine müracaat ettim kabul etmediler. Bu arada evin kirasını ödeyemez hale geldik. Evi kapattık. Orada bizim hanımın dayısının bir köyü var idi. Buradaki köy evine tüm eşyalarımız yerleştirdik. Ailemi annem ve babamın yanına gönderdim. Çünkü darbeden 3 ay sonra 10 Kasım 2016 tarihinde hakkımda arama kararı çıkarmışlar. Kendimde mecburen Antep’te  gaybubete geçtim. 3 ila 4 ay kadar gaybubette kaldım. Bizler 3 öğretmen idik. Bunun nedeni de çevremizde bizi şikayet edecekti. Bu çok açık ve net belli idi. Yani gaybubet evine bir kapıcı kapıyı çalsa korkudan birbirimize bakar idik. Her sabah ve her gecemiz bu günde elhamdülillah gelmediler diye her gecemiz bu şekilde geçiyordu. telefonlarımız kapalı. zaruri ihtiyaçlar için bir kişi dışarı çıkıyordu. Daha doğrusu haftada bir gün dışarı ya çıkar ya çıkmazdık. Daha sonra benimle ilgili o arama akabinde kararı haberi çıkınca biz arkadaşlar ile birlikte ülkeden ayrılmak için Edirne’ye gittik. Bu arada kontroller devam ediyor. 3-4 arama noktasından geçtik. Elhamdülillah yakalanmadık.”

YUNAN POLİSİ BİZİ VERMEDİ

“Gece vaktinde tarlada 03:00 sularında tarlada rehberle buluştuk. Sınıra geldiğimizde 2,5 metre yüksekliğinde sarmal teller örülü sınır kapısına geldik. Ben bu kilo ile mümkün değil geçemem dedim. 2 metre uzunluğunda genç bir Filistinli göçmen bir genç beni omzuna aldı. Tam sınırdaki sarmal tellerin içine düştüm. Bu arada bir taraftan bizim Türk askeri geliyor. Diğer taraftan da Yunan sınır polisi göründü. İkisi de kendi araçları ile geliyorlar. Biz bir hamle ile ikinci teli de geçerek Yunan tarafına ulaşmış olduk. Bu arada elbiselerim param parça oldu. Pantolonum benim arkamdan sürünerek geliyordu. Arkadaşın tel örgüden geçer iken, bir damarı kesilmişti bayağı kan akıyordu. Benimde ellerim kan içinde idi. O şekilde Yunan polisinin yanına gittik. Bu arada o arkadaş İngilizce bildiği için Yunan polisine bizim Türk olduğumuzu söylememizi rica etti. Yunan polisi de zaten ben söylemeyeceğim dedi. Bu arada bizim Türk askerleri sınırda ki hareketli olan yere yaklaştılar. Bunlar komşu kim diye sordu. Yunan polisi ise bunlar Suriyeli dedi. Türk devriyesini oradan uzaklaştırdı. Bizi teslim etmediler sağ olsunlar. ”

ARTIK ÖZGÜR OLMUŞTUK

“Üstümüz başımız kan revan içinde olmamıza rağmen hayatımızın en iyi uykusunu o karakolda geçirmiş olduk. Çünkü çok yorulmuş ve bitap düşmüştük. Yunan polisi bize kanı durdurmak için tendürtdiyot verdi. Bu arada özgür olmuştuk. Artık evimizin basılma korkusu yoktu. Yunanistan’da bir ay kaldım. 15 gün hapiste 70 kişilik koğuşta kaldık. Pakistanlı, Afganistanlı ve diğer milletlerden insanlar ile kaldık. Çok zor şartlar altında kaldık. 15 güne Birleşmiş Milletler kampında kaldım. Burası daha iyi idi. Bu arada ülkeye kaçak girmemizden dolayı mecburen Yunanistan’a iltica ettim. Benim Avrupa vizem olmadığı için, bir tanıdığım vasıtası ile  Arjantin’e geçtim. Yaklaşık 13 ay orada kaldım.”

BİZ BUNU HAK EDECEK BİR ŞEY YAPMADIK

“Arjantin’e geçtikten sonra çok düşündüm. Bir vatandaştan ne beklenirdi de biz neyi yapmadık diye çok düşündüm. Hakikaten bir geriye dönük bir şey de bulamadım. Yani bunlardan insan neden rahatsız olsun. Doğu görevimde 20 yılda binlerce talebemiz oldu. Allah şahittir, bir tanesine bile illegal devlete zarar verme işini, illegal yollardan para kazanma, köşeyi dönme ile ilgili yarım kelimelik öğrencilerimize ve velilere bir tavsiyemiz olmadı. Yani her şeyimiz usulüne uygundu. Devleti sömürme pozisyonumuz da yoktu. Bu yaşıma kadar ben, devletten bir tek kuruş maaş almış bir insan değilim. Tersine bir sürü vergi ödedik. Yani geriye dönük biz kötü ne yaptık sorusuna bir cevap bulamadım. Biz bunu hak ettik mi? Biz bunu hak edecek hiç bir şey yapmadık. Gerçekten Türkiye en saf temiz  ve vatan için çalışan bu değerli eğitimcileri saf dışı bırakmakla kendini bitirdi. Şu anda ülkede her makamda ben nasıl daha fazla para götürürüm, nasıl kısa yoldan zengin olurum o düşüncesin de ki insanlara ülke teslim edildi her yer Milli Eğitim’de böyle diğerleri de böyle.”

HALK İKTİDARIN DARBE OYUNUNU FARK EDEMEDİ

“Biz 15 Temmuz sözde darbe sonrasından fazla onlara kendimiz anlatma fırsatımız olmadı. Sadece dışarıdan duyduğumuz kadarı ile, Doğu insanı “sizin iyi olduğunuz yönünde hiç şüphemiz yok” diyorlardı. Fakat bize karşı bu insanları kışkırttılar. Demek ki iktidar sahipleri insanları  nasıl bize karşı hazırlamışlar ki, darbe olayından aylarca önce, bunlar şuralarda oldukça güçlü, buralarda böyle güçlü, her an darbe yaparlar diye halkı önden bu darbeye inandırdıklarını düşünüyorum. Ne yazık ki halk iktidarın bu darbe oyununu fark edemedi. Hala da fark edemiyorlar.”


EŞİMİ BENİM DIŞARIDA OLMAMDAN DOLAYI HAPSE ATTILAR

“Elazığ’da görev yaptığım okul darbeden iki ay sonra polis karakoluna çevrildi. Akabinde il emniyet müdürlüğü oldu. Yandaşlara, diğer okullar peşkeş çekildi. 13 ay kaldığım Arjantin’de hayatımızı ikame ettirmek için, 3 arkadaşım ile birlikte youtube kanalından et nasıl kesilir. Etler nasıl soslanır ve döner haline getirilir inceleyerek dönerci olduk. Hayatımızda eğitimden başka bir iş yapmamıştık. Bir Pakistanlı restoranın bir bölümünün girişinde bize bir köşe verdiler. Siz burada döner işini yapın dediler. Biz 5 ila 6 ay kadar döner işini yaptık. Arjantin halkına döneri sevdirdik. Daha sonra büfe işine girdik. Bu arada oturum da aldık. Hatta Latin Amerika’da oturum alan ilk 3 Türk olduk. Fakat yetkililer ailelerimizin buraya getirilmesinin çok zor ve çok uzak olduğunu söylesi. Biz de artık eş ve ocuklarımızı yanımıza alamayacağımızdan dolayı Avrupa ülkesine gidelim dedik. İlk karar verdiğim ülke Hollanda oldu. Hollanda’ya Ukrayna bileti Amsterdam aktarmalı bilet aldık. Hollanda’ya 2 Şubat 2018 tarihinde iltica ettik. Burada yaklaşık bir yıl bekledim. Daha sonra aile birleşimi için, 6 ay bekledim. Bu arada hanımı hapse attıklarını öğrendim. Eşim 15 yıl önce kolejde okulda öğretmenlik yapması ve avukatımın anlattıklarına göre benim yüzümden hapse atmış olabileceğini söyledi. Eşimi daha sonra ev hapsine aldılar. Eşim zorlu bir yolculuğun ardından aile birleşimi kapsamında yanıma geldi. ”

POLİS: ‘KIZIN BOŞANSIN YOKSA BİZ GELMEYE DEVAM EDECEĞİZ’

“İlk defa kendi evimizde Amsterdam’daki devletin vermiş olduğu sosyal konuta bir araya gelmiş olduk. Hollanda tam Türkiye’de görmek istediğimiz ve arzuladığımız işleri yapan demokratik ve insana yatırım yapan bir ülke. Başta özgürlük, kimsenin kimseye müdahale etmemesi, eğitim adına güzel fırsatları olan bir ülke. Her şey insan odaklı bir ülke  Burada yaşamaktan son derece mutlu olduğumuzu belirtmek isterim. Ben şuanda belediyenin dil kursuna gidiyorum. Çocuklarımızda Amsterdam’da ki dil okullarına gidiyorlar. İnşallah onlar dili hallettikten sonra normal okula geçecekler. Bu arada 3 erkek çocuğum, benden uzak 3 yıl boyunca her yerden dışlanmışlar. Başata öğretmenleri olmak üzere. 7 yaşında ki çocuğum öğretmenler odasına çağırılıp, benle ilgili ona soru soruyorlar. Baban nerede, nerede saklanıyor. Gibi sorular yöneltiyorlar. Bu arada evimize defalarca polis gelip gitmiş.Çocuk onları da gördü. Çocuk şuan 9 yaşında olmasına rağmen tek başına bir odada uyuyamıyor. Yani diğer çocuklarda olmayan bir durum bu. Tamamen bu olaylardan sonra oldu. Bu arada polis ise hanımın babasına baskı yaparak, kızın boşansın yoksa biz gelip gitmeye devam ederiz. Bu arada binada ki komşularda biz rahatsız oluyoruz. Sizin suçsuzluğunuza inanıyoruz veya, siz rahatsız ediliyorsunuz değil. Biz rahatsız oluyoruz siz başka yere taşınsanız. Komşular bu mottalar. Bizlere komşuların maalesef bakışı bu. Yani senin durumun beni ilgilendirmez, ben ufak bir sıkıntı yaşıyor isem, sen başının çaresine bak diyorlar. ”

TÜRKİYE’YE BENİ BAĞLAYAN ARKAMDA BİR ŞEY KALMADI

“Türkiye’ye dair emellerim çoktu ama inanın bir tek Türkiye’ye değil, dünyaya ait emellerim bile bitti. Fakat ben şahsen yani imkan sunulur ise, çoluk çocuğumun da burada sürekli kalmasını, kendimin de burada öğretmenlik yapmayı düşünüyorum. İleride düzelme olur ise  aile ziyaretleri için gidip gelebiliriz. Fakat şuan hiç bir istek yok. Türkiye’ye beni bağlayan arkamda bir şey kalmadı. Çünkü akrabalarımızdan gerçekten hiç duymayacağımız şeyler duyduk maalesef. Tadımız tuzumuz kaçtı. Biz şuana kadar ne var ise yoksa güzellik namına Türkiye’de var. Bütün dünya bize cephe almış ve dünya devletleri bizim aleyhimize çalışıyor diye belki de inandırılıyorduk. Fakat acı bir şey ama, ben bunu 40 küsür yaşımda öğrendim ki hayır, güzellik bütün dünyaya has, bütün insanların güzeli ve kötüsü var. Yani Türk olunmak ile iyi olunmuyor. Türk olmakla insana faziletler yapışmıyor. Yani bütün milletlerin çok kalitelileri var. Bütün milletlerin de maalesef yetişmemiş, cahil kalmış ve kötü insanları da var. Bunu da görmüş olduk. Ben şahsen burada 20 yıllık matematik öğretmenlik tecrübemi Hollanda da kullanmak istiyorum. Bir 20 yıl daha öğretmenlik yapmak istiyorum.Bildiğimiz tecrübeleri buraya sunmaya hazırız.”

EMİNE EKİNCİ: BASKININ HER TÜRLÜSÜNÜ GÖRDÜK

Fizik öğretmeni Emine Ekinci, 3 yıl bir ayrılığın ardından iki hafta önce Hollanda’ya geldiklerini, yaşama tutunmak için dil kursuna gittiklerini söylüyor. Emine öğretmen kendi vatanlarında baskının her türlüsüne maruz kaldıklarını anlatıyor: “Fizik öğretmeniyim. Ama çocuklarıma daha iyi bir hizmet verebilmek için mesleğimi devam ettiremedim. Bu süreçte eşim bizi Antep’ten İstanbul’a bıraktı. Ayrılık 3 yıl önce başladı. 3 çocuk ve eşimin yaşlı anne ve babası ile birlikte 3 yıl geçirdik. Bu arada bu darbe sonrasında en çok problemi çocuklarımın okulları döneminde yaşadım. Okullarda çok baskı olacak şekilde uygulamalar yapıldı. Çocukların psikolojisine bakılmadan, büyük oğlum ortaokul son sınıfta iken, dersten dışarı çıkarılarak, öğretmenler ve müdür eşliğinde sorguya çekiliyor. Baban nerede telefonunu bize verecek misin diyerek konuşmaya zorlanılıyor. Bu durum tam sınav zamanında oluyor. Arkadaşlarının yanında olması açığa verilerek, bir çok problem yaşadık.”

’’komşularımız bizlere gelip gitmiyorlardı. Bize selam vermiyorlardı. Sürekli polis kontrolleri oluyordu. Komşularımız ise neden polis apartmana geliyorlar diye bizlerden şikayetçi oluyorlardı. Yani her halimiz İstanbul’da ki mahallemizde ki her halimiz haber oluyordu. Eşimin olmayışı diğer sıkıntılar tüm mahallede konuşuluyordu. Sonradan hakkımızda ki haberleri daha doğrusu yalan haberler eklenerek mahallede konuşuluyordu. O yönü ile bizi bu durumlar fazla etkilemese de eşimin yokluğunda beni etkileyen çocuklarım oldu. Onların hastalıkları ile uğraşmak, okullarına sürekli gidip gelmek beni çok yordu ve yıprattı. Oğlumun biri stres ve sıkıntıdan rahatsızlandı. Bu rahatsızlık midesine vurdu. Sürekli kusuyor ağzından kan geliyordu. Acile yetiştirmeye çalışıyordum. Bu arada diğerinin psikolojisi etkilendi. Öğretmenler rehberlik yönü ile bizimle ilgilenmediler. başlarından atmak istediler. Sürekli okulunu değiştirin. Diyorlardı. Biz bu süreçte çok sıkıntılar yaşadık. Bir tanesi sağlık yönü ile, diğeri ise psikoloji yönü ile etkilendi. Sürekli gözüme uyku girmiyordu. Acaba bu gün ne olacak. Çocuğumun başıma ne gelecek. Hem fiziksel hem de, psikolojik üzerimizde çok baskı vardı. ”

BİZİ BU KADAR BASKININ SEBEBİNİ BİLMİYORUZ

“Eşim sadece öğretmenlik yaptı. Öğrenciler ile ilgilendi. Bizi bu kadar yıpratmalarının sebebini inanın bende bilmiyorum. Biz gece yarılarına kadar babasız kalıyorduk. Eşim kendisini öğrencilerine adamıştı. Eşim evi ile ilgilenmiyordu belki, çocukların velileri ile ilgileniyordu. Sıkıntıları ile ilgileniyordu. Biz bunlara katlanıyorduk. Yani eşimin Allah rızası için yaptığını biliyoruz ama, başkaları ne düşünüyor, nasıl bu hale bu toplum geldi anlamadım yani.”

SİZİ HAYATA BAĞLAYACAK DALINIZIN OLMASI ÇOK GÜZEL

“Okullarda artan baskı ve dışlanmışlık dolayısıyla çocuklarım doğru ve dürüst bir eğitim alamadılar. Adapte olamadılar. Şehre ve okullara. İki yaşlı insanın yanında çocukların sağlık sorunları ile ilgilenmek yani çok, kabus gibi bir şeydi. 3 yıl boyunca Allah’a çok dua ettim. Sıkıntılarımız ve belaların defi için. Rabbime çok şükür ülkeden botla ayrılır iken her şeyi asan eyledi kolaylaştırdı. Yani bir problem çıkmadı. Adalar üzerinden geçtik. Aslında o anda bir daha sevdiklerini yakınlarını görebilecek mi ? endişesini yaşıyor. Yani geride kalanlara aslında ben kurtuldum diyemiyorsun. Geleceğimizin ne olacağı belli olmamasına rağmen ama yinede arkada kalanları düşünüyorsunuz. Sevdiklerinizi düşünüyorsunuz. Vatanın halini düşünüyorsunuz. Ama elimizden hiçbir şey gelmiyor. Yunanistan’da 3 hafta kaldık. Aile birleşimi nedeni ile Hollanda’ya geldik. 15 gündür buradayız. Ülke insanları gerçekten çok cana yakın insanlar. Çok yeşil ve güzel bir ülke. Hollanda’ya gerçekten minnettarız. Evimizde çok güzel. İmkanları çok güzel. Bu yönü ile insan seviniyor. Yani tutunacak sizi hayata bağlayacak dalınızın olması çok güzel. Biz kesin kalmak için geldik. Şuan bir dönüş fikrimiz yok.”

[Basri Doğan] 14.10.2019 [TR724]