İSLAM SAVAŞ HUKUKU [Dr. Yüksel Çayıroğlu]

İslam; dinî, ailevî, içtimai, iktisadi ve siyasi hayata dair önemli ilke ve kurallar vaz ettiği gibi; can, mal, ırz ve din gibi temel insan haklarına yönelik çok ciddi suistimallerin söz konusu olduğu savaşla ilgili de önemli düzenlemeler getirmiştir.

Hem İslam’ın asıl kaynakları olan Kur’an ve Sünnet’te hem de bunlardan hareketle kaleme alınan fıkıh kitaplarında gerek savaş başlamadan gerekse fiili savaş halinde uyulması gereken tafsilatlı hükümler yer almıştır.

En başta ifade etmek gerekir ki İslamda barış esastır; savaş ise belli zaruretlere binaen başvurulabilecek İSTİSNAİ bir hüküm ve ARIZİ bir durumdur. “Ey iman edenler! Hepiniz toptan barış ve selamete girin de şeytanın adımlarını izlemeyin.” (Bakara, 208) ayeti de bunu gösterir.

Fiili savaş halinin devam ettiği sırada yapılan sulh teklifini kabul etmeyi emreden şu ayet de sulhun asıl olduğunu gösterir: "O halde onlar sizden uzak durur sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse, o takdirde Allah onlara saldırmak için size yol vermez.” (Nisa, 90).

Esasında İslâm kelimesinin manasında da bu anlamlar mevcuttur. “Silm” ve “Selamet” kelimeleriyle aynı kökten gelen İslam kelimesi bize sulhu, barışı ve esenliği hatırlatmaktadır. Aynı şekilde mü’minin bir manası da kendisinden gelecek her türlü zarardan emin olunan kimsedir.

Allah Resûlü de hayatı seniyyeleri boyunca sürekli sulhtan yana olmuş ve mecbur kalmadıkça savaşmamıştır. Aleyhinde gibi görünen şartlara rağmen Hudeybiye sulhunu imzalaması ve yine Medineye teşrif eder etmez Yahudi ve müşriklerle Medine vesikasını imzalaması da bunu gösterir.

İslam, ısrarla sulh ve barışın esas olduğunu vurguladığı gibi, mü’minlerin kafalarına estiği gibi savaş açamayacaklarını da belirtmiştir. İslam hukukçularının çoğuna göre savaşın illeti/sebebi karşı tarafın dinimize ve ülkemize saldırıda bulunmasıdır.

“Savaş açanlara Allah yolunda siz de savaşın, ancak (sakın) aşırı gitmeyin." (Bakara, 2/190) ayet-i kerimesi bunu gösterdiği gibi, Allah Resulü’nün hayat-ı seniyyeleri boyunca yapmış olduğu savaşların tamamının müdafaa savaşı olması da bunu gösterir.

"Sizinle din konusunda savaşmamış sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmak ve adaletli davranmaktan Allah sizi menetmez… Allah sizi ancak sizinle savaşan, yurdunuzdan çıkarmış ve buna arka çıkmış olanlarla dostluktan meneder" (Mümtehine 60/8-9) ayetide bunu gösterir.

Bunun dışında savaşa gerekçe gösterilen ikinci husus ise Müslümanların dinlerini yaşamalarına ve anlatmalarına engel olunması, din hürriyetlerin ellerinden alınmasıdır. Fakat birincisine göre bu, daha dikkatli olunması ve neticelerinin iyi hesap edilmesi gereken bir meseledir.

“Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” (Nisa, 4/75) ayeti buna delalet eder.

Bunların dışında ne insanları zorla dine sokmak ne toprak ele geçirmek ne ganimet elde etmek ne başka ülkelerin servetlerini sömürmek ne onlar üzerinde tahakküm kurmak ne de savaş vasıtasıyla toplumu konsolide ederek daha rahat yönetebilmek asla meşru savaş sebebi olamaz.

İslam, savaşmayı ancak meşru maksatlar uğruna tecviz veya duruma göre emrettiği gibi, bu maksatlara ulaşma adına kullanılacak vasıta ve yolların da meşru olması üzerinde hassasiyetle durmuş ve fiili savaş durumuyla ilgili oldukça insani ve evrensel kurallar vaz etmiştir.

İlk olarak savaş kararını verecek merci, devlettir. Fertlerin, grupların, organizasyonların böyle bir yetkisi yoktur. Bu sebeple, bir kısım terör örgütlerinin yapmış oldukları terör faaliyetlerinin ve canlı bombaların hiçbir şekilde İslam’a mal edilmesi mümkün değildir.

Bunun dışında Kur’an, verilecek cezaların en fazla misliyle olabileceğini ifade etmiş, savaş sırasında haddin aşılmasını ve aşırıya gidilmesini yasaklamış, kin ve düşmanlıklar da dahil hiçbir şeyin adaletin dışına çıkılmasını meşru kılamayacağını beyan etmiştir.

Aynı şekilde hadis-i şeriflerde anlaşmalara riayet edilmesi gerektiği emredilmiş, öldürülen insanlara müsle yapılması (öldürülen kimselerin organlarının kesilmesi); çocukların, kadınların, yaşlıların ve ibadethanelere çekilmiş insanların öldürülmesi yasaklanmıştır.

Hz. Ebu Bekir, Suriye’ye gönderdiği Hz. Üsame’ye yukarıdakilere ilaveten; kimseye ihanet etmemesi, kimseye haksızlıkta bulunmaması, mal yağmalamaması, hurmalıklara, meyveli ağaçlara dokunmaması, gereksiz yere hayvanları öldürmemesi talimatını vermiştir.

Efendimiz (s.a.s) bir savaş esnasında öldürülmüş bir kadın görünce; “Bu kadın savaşan birisi değil ki niçin öldürüldü?” demiş ve Müslümanın karşısına silahı ile çıkmayan kadınların savaşta bile öldürülmesini yasaklamıştır. (Buhari, Cihad 147)

Fakihler, savaşta bile olsa kadınların namus ve şerefinin lekelenmesinin, zina ve gayrimeşru münasebetlerin, düşmandan alınan rehinelerin öldürülmesinin, sivil katliamına girişmenin, bir zaruret olmadıkça ağaçların ve mahsullerin telef edilmesinin haram olacağını söylemiştir.

Hatta kadın ve çocukların yanında fakihlere göre çiftçi, tacir, esnaf, işadamı gibi fiilen harbe iştirak etmemiş, savaş ile ilgili olmayan kimselerin öldürülmesi de caiz değildir. Aynı şekilde onlar, sivil esirlerin canlı kalkan olarak kullanılmasını da nehyetmişlerdir.

Demek ki bir devletin sırf kendi çıkarlarını temin etme veya vehme dayalı bir kısım gerekçelerle savaş açması caiz olmadığı gibi; muhariplerin savaşta olduğu gerekçesiyle düşmana ve hatta sivillere istedikleri muameleyi yapması da hiçbir şekilde insani ve İslami değildir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder