Değişim sürecinde Müslüman kuşaklar [Muhammet Mertek]

“Zukunftsforum Islam” forumu bu yıl “Geleceğe Dönüş-Değişim Sürecinde Müslüman Kuşaklar” başlığıyla Mannheim’da, hem de sembolik değeri olsun diye şehir meclisi salonunda düzenlendi.

Forum daha önceki toplantılarını Köln-Brühl’de yapıyordu. İlk programı 2006 yılında bpb (Bundeszentrale für politische Bildung) tarafından 40 kadar katılımcı ile hayata geçirilmişti. Zamanla sadece katılımcıların sayısı açısından değil, niteliğiyle de gelişme kaydetti.

Sami Charchira başkanlığında 2017 yılında dernek statüsüne kavuşan forum, XI. Zukunftsforum Islam’da görüldüğü gibi, yeni bir boyut kazandı. Müslüman ve gayrimüslim kesimlerin temsilcilerini bir araya getirmeye çalışarak onlara çok yönlü fırsat ve bakış açıları kazandıracak bir platform haline dönüştü.

Farklı millet ve İslami anlayışlardan katılımcıların önemli diyalog imkânları buldukları forumda örnek bir demokratik iletişim kültürü kendini gösteriyor. Böylesi girişimler olmaksızın Müslümanların kendi aralarında demokratik bir iletişim kültürü geliştirmeleri zor gözüküyor.

On yıllardır Almanya’da faaliyet gösteren değişik Müslüman kuruluş ve gruplar, güncel toplumsal problemlerine çözüm bulmak için, demokratik ve özgür bir ortam oluşturarak bu şekilde bir araya gelmeyi başaramadılar. Bundan dolayı bu organizasyonu ayrıca kutlamak gerekir.

Berlin Yahudi Müzesinden Dr. Yasemin Schooman, açış konuşmasında günlük hayatta vefa, dayanışma, özeleştiri ve damgalama gibi kavramlara değindi. Konuşma, Yahudilerin bu topraklarda geçmişte yaşadıkları tecrübelerden Müslümanların da dersler çıkarabileceklerini göstermesi açısından son derece etkileyiciydi. Toplantıda Dr. Michael Blume’nin sunumu da bir hayli ilgi uyandırdı. Dr. Blume konuşmasında “Islam in der Krise” (Krizdeki İslam) isimli kitabından hareketle Müslümanların geri kalış sebeplerini ve güncel durumlarını tarihsel argümanlar ışığında ele aldı. Tezleri toplantı boyunca ve sonrasında hararetli tartışmalara yol açtı.

Forum, Müslümanların kendi iradeleriyle olmasa bile en azından demokratik bir tartışma kültürüyle bir araya gelmelerine ve kendi aralarında konuşmalarına vesile oluyor. Bu bağlamda, Ahmediye cemaatinden iki kişiyle kahvaltı yaparken, tanıştıktan sonra “Sünniler bizden nefret ediyorlar mı?” sorusuna muhatap olunca şaşırmıştım. Ne yazık ki Müslümanlar şimdiye kadar böylesi bir münazara zemini oluşturamadılar. Kendi irade ve motivasyonlarıyla bunu gerçekleştirebilmeleri de yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Allah’ın rahmeti de, cenneti de sınırsızsa, nedir bu Müslümanların birbirlerine takındıkları bağnazlık! Dolayısıyla yığınla çözüm bekleyen ve çözümü de inananların demokratik bir olgunlukla bir araya gelmelerine vabeste olan problemler dururken, Alman devleti büyük bir telaşla arayış içinde cevap bulmaya çalışıyor. Ayrıştıran değil, demokratik ve hukuki bir zeminde toparlama gayretlerini destekliyor.

Müslümanlar sadece oradaki tartışma kültürünü hayatlarına taşıyabilirlerse, forum fonksiyonunu yerine getirmiş sayılır. Farklı düşüncede olan Müslüman veya gayr-i müslimlerle yapıcı ve çözüm odaklı iletişim kurmak ve fikir alışverişinde bulunabilmek için Müslümanların bu tarz bir tartışma kültürünü içselleştirmeleri gerekiyor. Ki İslami camiadaki kutuplaşma ve radikalizmin arttığı bir zamanda bu tür bir bilince her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Şahıs kültü etrafında şekillenen aşiret zihniyetiyle gelişmiş toplumlarda bir yere varmak mümkün mü? Keşke on yıllardır içinde yaşadığımız toplumdaki bu zenginliğin farkına varabilseydik…

Programda sunulan birçok workshoptan ikisine katıldım. Prof. Harry Harun Behr (Universität Frankfurt/M) tarafından yönetilen birinci workshop “Güven ve Kuşku arasında – Gençliğin Yaşam Dünyası, Dini Yöneliş, İslam Teolojisi ve Eğitim” başlığını taşıyordu ve ilgimi çekmişti. Ancak büyük oranda teorik bulsam da özellikle öğretmenlerin pratikte işlerine yarayacak bazı bilgi ve bakış açıları içermekteydi.

“İslami kuruluşlar ve Devlet – Kriz Döneminde Köprüler Kurmak” başlıklı ikinci workshop’a ise Dr. Michael Blume başkanlık etti. Grup çalışmasından sonra Müslüman topluluklar veya gruplar hakkında tartışmalar yapıldı ve bazı öneriler dillendirildi:

  1. Müslüman cemaatlere ait kuruluşların yönetim kurulu gibi yapıları demokratik olup alttan üste doğru bir gelişim göstermeli.
  2. Görünür bir çoğulculuk ve demokratik tartışma kültürünün geliştirilmesine özen gösterilmeli.
  3. İmamlar burada yetiştirilmeli, yurtdışından ithal edilmemeli. Özellikle cuma namazındaki hutbeler Almanca hazırlanmalı; üyelerin ve gençlerin beklentileri dikkate alınarak Almanya’daki yaşamın realitelerinden kopuk olmamalı.
  4. Camiler politize edilmemeli. Camilerde milli sembollerden kaçınılmalı.
  5. Müslüman cemaatler yerelleşmeli ve yurtdışından yönlendirilmeye kapalı durmalılar.
  6. Cemaatler kendi çıkarlarını değil genel anlamda Müslümanların sosyal ve dini ihtiyaçlarını öncelemeli. Zira sadece kendi çıkarlarını öncelemeleri diğer Müslüman kesimlerle diyalog kurmalarına engel oluşturuyor.

Görünen o ki, Müslümanlar demokrasi, hukuk devleti, çoğulculuk, evrensel etik, ifade özgürlüğü ve insan hakları gibi temel değerleri gerektiği ölçüde içselleştiremedikleri ve bir paradigma değişikliğine gitmedikleri sürece arzu edilen anlamda bir diyaloğun gerçekleşmesini boşuna bekleyip duracağız.

Christoph Müller-Hofstede (bpb) konuşmasında Einstein’in bir sözüne atıfta bulunarak bir ipucuna dikkatleri çekti aslında: “Eğer bir problemi çözmek için 60 dakikam varsa 55 dakikasını problem üzerine düşünmede, kalan 5 dakikasını da çözümünde harcardım.”

İşte XI. Zukunftsforum Islam, Müslümanlar çözüm arasınlar diye iki gün boyunca temel problemleri ortaya koymaya çalıştı. Forumun hedefinde ise Müslümanların kendi problemlerine yine kendilerinin çözüm bulabilmesi vardı. Ama nasıl? Dileriz forum bu yolda daha başarılı işlere imza atar, Müslümanlar da artık birbirlerini daha yakından anlama ve barışık bir ortam hazırlama gayretine girerler.

[Muhammet Mertek] 18.2.2018 [Kronos.News]

Dr. Ali Yurtsever: “Milyonlara baliğ olmuş bir Hareket içerisinde tabii ki çürük yumurtalar olacak…”

Uzun yıllar Amerika’da yaşamakta olan Dr. Ali Yurtsever, Gülen Cemaati’nin bu ülkedeki temsil keyfiyeti yüksek, hatırı sayılır isimlerinden. Profesyonel portfolyasında Cemaat’in eğitim ve diyalog kurumlarında üstdüzey görevlerinin yanısıra, American Islamic College’inde Rektörlük de var.

İzleyebildiğim kadarıyla, Hareket içinde ait olduğu kuşaktan, gelenekle modernizmi makul bir imtizaçla, ama daha çok da geleneğe yakın, birbirine entegre edebilen isimlerden Dr. Yurtsever. Sanırım bunda, kendi rahat ve açık kişiliğinin yanısıra, Boğaziçili olmasının ve Kuzey Amerika tecrübesinin de etkisi var.

Ali Bey, bu mülakatında Hareket’e olan mensubiyetine ve Hareket’in lideri Fethullah Gülen’e olan hususi muhabbetine dair  zengin malzeme sundu okura. The Circle mülakatlar serisinde, Hareket’e kendi akademik ve mesleki disiplinleri perspektiflerinden bakan kimselerin rağmına, Ali Bey, daha çok kişisel deneyimlerini paylaştı bizlerle.  Öyle görülüyor ki, teoriden ziyade pratiği önceleyen biri Ali Bey.

Şüphesiz, kendisinin birikimine, bu tecrübeli sesine, Hizmet Hareketi gelecekte daha çok ihtiyaç duyacak. Temeli matematikçi olmasına rağmen, uzun yıllar sosyal bilimlerle ve İlahiyatla da iştigal eden Ali Bey, yazmaya daha fazla mesai ayırıp, temel konulardaki düşüncelerini, Sohbet üslubundan ziyade, daha sistemli ifade edebilme imkanı bulabilirse, bu eşsiz tecrübesi, şimdikilere bir perspektif, Hareket’in gelecek kuşakları için de bir rehberlik sunacaktır.

 Öncelikle, bize kısaca Ali Yurtsever’i takdim eder misiniz?

1989 Boğaziçi Fizik mezunuyum. Matematik’te master, doktora, işletmede master yaptım. Yamanlar Lisesinde öğretmenlik, idarecilik; Fatih Üniversitesi’nde hocalık, idarecilikten sonra, 2003 yılında Amerika’ya geldim. Miami’de Florida International University, Washington DC’de Georgetown University ve Catholic University of America (CUA)’da matematik araştırmacılığı yaptım, dersleri verdim. Daha sonra 2009’da Chicago’ya, İslam Üniversite’sine davet edildim. Farklı pozisyonlar sonunda, rektör olarak bulunduğum Amerikan İslam Üniversitesi’nden geçen sene ayrılarak Benedictine Üniversitesi’nde İslam Danışmanlığı ve Matematik Profesörlüğü’ne başladım. Georgetown Üniversitesi yıllarında, Washington DC’de 5 yıl diyalog merkezi Rumi Forum’un başkanlığını yürüttüm. Şu anda Midwest İslam Topluluğu’nun mütevelli heyet başkanlığını da deruhte ediyorum. Ailece Amerikan vatandaşıyız, 4 çocuk babasıyım.

Yıllardır Amerika’da yaşıyorsunuz. Biraz da bu deneyiminizden söz etseniz?

Amerika dünyanın süper gücü. 500 en iyi üniversitenin 300’ü burada; en iyi akademik dergiler, buluşlar, patentler buradan çıkıyor. En büyük laboratuvarlar burada. Bilimin dışında, müzikte, sanatta, sporda da hep önde olmuş bir ülke. O açıdan bu başarının bir sırrı olmalı deyip, kurucu babaların (founding fathers) nasıl kurduğunu, hangi prensiplerle hareket ettiklerini, kanunlarını, kurallarını irdelemek gerekiyor.

Demokrasi, insan hakları, hürriyetler açısından da izafi olarak çok iyi bir konumda. Tabii ki mükemmel değil, kendi içinde bir sürü problemlerle boğuşuyor, ancak dünya ülkeleri ile kıyaslandığında izafi olarak çok iyi bir yerde olduğu söylenebilir. Türkiye’nin Amerika’dan öğreneceği çok şeyler olduğu gibi, Amerika’nın da bizim kültür ve dini değerlerimizden alacağı çok şeyler var. Bilhassa dini özgürlükler açısından çok takdiri hak ediyor; 15 yıllık Amerika hayatımızda dinimizi yaşamada hiç sıkıntı yaşamadık, eşim ve kızım başörtülü olduğu halde hiç bir şekilde bir aşağılanma, hakaret görmedik; aksine hep takdir, tebcil gördük.

Sadece bir keresinde biraz endişe ettim; ilk Miami’ye geldiğimizde havaalanında namaz kılarken selamdan önce yanıma bir polis geldi. 11 Eylül’den çok da fazla bir süre geçmediğinden, belki bir tahkire, tazire maruz kalacağımı düşündüm, selamdan sonra polis omuzuma vurarak ‘’Brother! Your qibla is wrong!/Kardeş, kıblen yanlış!” deyince, endişeyle karışık bir rahatlama yaşadım. Bayram namazlarında bazı yerlerde çok büyük İslam merkezleri olmadığından, büyük kiliseler bizlere büyük salonlarını açıyorlar. Kiliselerde, havralarda çok diyalog programları yaptık. 15 sene boyunca daima saygı, sevgi, muhabbet gördüm. Bunun için ayrıca müteşekkirim.

Şimdi de koyu bir Katolik üniversitesi olan Benedictine Üniversitesi’nde İslam danışmanısınız. Bu meslek nedir, biraz tanıtabilir misiniz?

Benim işim Mütevelli Heyeti’ne, akademik ve diğer çalışanlara İslam konusunda danışmanlık yapmak. Müslüman öğrencilere ve diğerlerine direkt ve dolaylı yollardan destek vermek, sorularını cevaplamak, faaliyetlerinde yardımcı olmak. Amerika’da genel manada ‘chaplaincy/vaizlik’ olarak tanımlanabilecek bu görev, üniversitelerde, hastanelerde, orduda ve hapishanelerde yapılıyor. Bu, bir anlamda Müslüman müşterilerin ve çalışanların konumlarına saygıdan kaynaklanıyor; onların ihtiyaçlarının karşılanması için ihdas edilmiş bir pozisyon. Genelde Hristiyan, Yahudi ve Müslüman chaplainler görevlendiriliyor, ancak şu anda Müslüman chaplain sayısı çok az, dolayısıyla ihtiyaç çok. Resmi olarak istenen şart, 72 kredi civarında ders alınan bir ‘Master of Divinity’ programından mezun olmak. Halihazırda akredite olarak bu program Connecticut’taki Hartford Seminary ve California’daki Bayan Claremont Graduate School’da bulunuyor.

Benim Benedictine’daki konumum biraz daha kapsamlı; mezkur danışmanlık dışında akademik ve idari bir çok farklı dalda da idareye danışmanlıkta bulunuyorum ve matematik dersleri veriyorum.

Süreçte yurt dışına, özellikle de Amerika’ya gelen insanlar var hizmetten; esnaf, memur, akademisyen… Yeni gelen bu kişilere, yıllardır Amerika’da yaşayan birisi olarak bir tecrübe aktarımı adına neler tavsiye edersiniz?

Cenab-ı Hak, her şeyi çok güzel ayarlıyor, bazen iradi, bazen cebr-i lütfi ile kullarını istihdam ediyor. Bizler yıllar önce kaderin cilvesi olarak geldik, tabii ki her gelen gibi adaptasyon vs. sıkıntılar yaşandı. Ancak hizmet buralara 1995’ten sonra, daha çok akademisyenler vasıtasıyla geldi. Hocaefendi’nin 99 yılında gelişi ile birlikte bu gelişler de hızlandı. Dolayısıyla yaklaşık 20 yıldır Hizmet, Amerika’nın her yerinde farklı seviyelerde temsil ediliyor. Okullar, diyalog merkezleri, kültür merkezleri, yardım kuruluşları, iş adamları dernekleri ve İslam merkezleri ile yoğun bir faaliyet içerisinde. Dolayısıyla, menfur darbe tiyatrosu sonrası hızlanan cadı avı neticesinde, ama aslında 2013’ten itibaren tedrici olarak gelen arkadaşlar için burada güzel, oturmuş bir hizmet var; kurumlar, arkadaşlar, en önemlisi de itibarlı bir topluluktan bahsetmek mümkün. Bu, yeni gelenler için paha biçilmez bir değer. Bugün Türkiye’den herkes bir şekilde çıkmaya çalışıyor. Sadece cemaat mensupları değil, sosyalistlerden azınlıklara, entelektüellerden, akademisyenlerden işadamlarına kadar herkes bir şekilde kapağı demokratik bir batı ülkesine atmaya çalışıyor.

Maalesef güzel Türkiyemiz, Erdoğan ve rejimi yüzünden yaşanamaz, nefes alınamaz bir hale geldi; tam bir diktatörlükle yönetilen Ortadoğu ülkesi. Kimin ne zaman, ne ile suçlanacağı belli değil; bugün evinizde, yarın karakolda sabahlayabilirsiniz. Bu, söylediğiniz bir sözden, telefonunuza yüklediğiniz bir uygulamadan, para yatırdığınız bir bankadan, retweet ettiğiniz bir tweetten, üye olduğunuz resmi bir sendikadan dolayı olabilir. NASA çalışanı Serkan Gölge, yıllardır Amerika’da yaşadığı halde, sadece bir bankaya para yatırdığı ve cüzdanında 1 $ bulunduğu için 7.5 yıl ile mahkum oldu; bir seneyi aşkın zamandır hapiste; bu durumu bir Amerikalı’ya nasıl anlatabilirsiniz, o da ayrı bir sorun… Özetle, buraya bir şekilde gelebilen muhacir arkadaşlara bizler de ensarlık yapmaya çalışıyoruz.

Tavsiye olarak; öncelikle kadere inanan insanlar olarak hiç şikayet etmeden, sıfırdan başlamayı göze almalılar. Sonrasında hızlı bir şekilde resmen, legal bir şekilde burada kalabilme ve çalışma izinlerini tamamlayıp kabiliyetleri ve imkanları neye elveriyorsa, o işlerden başlamalılar. Arkadaşlarımız bu konuda yeteri kadar donanımlı, mütevazı, iktisatlı ve çalışkanlar. Çalışma izni aldıkları andan itibaren iş beğenmemezlik yapmadan Uber dahil, her işe girişmeliler. Ben şahsen bu süreçte dostlara yardımcı olabilmek ve yapılabilirliğini görmek ve göstermek için, kendi iyi bir işim olduğu halde, Uber ve Lyft (taksicilik) yaptım, çok kazandırmasa da namerde muhtaç etmeyecek, evinize ekmek götürecek güzel bir imkan.  Hatta Amerika’yı, insanları tanımak ve dili geliştirmek için de iyi bir fırsat. Bu arada ciddi bir mesaiyi dili öğrenmek için harcamalılar; arabada, yolda, spor yaparken her zaman kulaklarında kulaklıkla NPR gibi radyoları dinlemeliler, mümkün mertebe utanmadan, sıkılmadan, yanlış yaparım endişesine kapılmadan konuşmaya çalışmalılar; Amerikalılar kırık İngilizceye alışıklar, çok garipsemezler. Sonra da zaman geçtikçe kendi kabiliyetlerine, müktesebatlarına ve diplomalarına uygun görevlere yükselerek, yeni gelen muhacirler için ensar olma safhasına geçmeliler. Bu, iki seneden çok sürmemeli.

Siz şimdi Hizmet Hareketindeki kendi yerinizi nasıl görüyorsunuz?

Hizmet Hareketinde herkes bir neferdir, talebedir, kardeştir. Üstad Hz.’nin buyurduğu gibi, ‘Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Olsa olsa bir üstadlık araya girer. Mesleğimiz haliliye olduğu için meşrebimiz hillettir, hillet ise en yakın dost, en fedakar arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder.’ Bu bağlamda Hizmeti, kendim ve ailem için Rabbimin çok büyük bir lütf olarak görüyorum. Şu üç günlük dünyada beni her açıdan tatmin edecek her şey, Hizmet içerisinde var. Üniversite yıllarımdan beri bulunduğum ortamlar ve pozisyonlarım gereği olarak çok cemaat, çok lider gördüm; kendileriyle tanıştım, görüştüm; cemaatleri inceledim. Bilhassa İslam Üniversitesi Rektörlüğüm zamanında, her sene Cidde’ye toplantılara gittim, bir çok İslami lider ve cemaat önderleriyle toplantılar yaptım, hepsinin çok güzel yanları var. Ancak samimi olarak söylemek gerekirse, Hocaefendi gibi bir lider ve Hizmet gibi bir cemaat görmedim. Bunun için Rabbim’e her daim şükran ve hamd içindeyim ve ölünceye kadar da beni bu arkadaşlardan ayırmaması için dua ediyorum. Neticede kendimi basit bir nefer olarak görüyorum. Rabbimin rızasını ve ihlası talep eden bu arkadaşlarla birlikte O’nun kapısında, günahlarına keffaret arayan birisi olarak, şu üç günlük dünyada elimden ne gelirse geciktirmeden, üşenmeden yapmayı arzuluyorum. Bu konuda sabah akşam Rabbimin inayetini, nusretini, rızasını ve ihlası taleb ediyorum.

Bir bilimadamı da olarak, Hizmet fenomenini kendi deneyimlerinizden yola çıkarak daha somut izah edebilir misiniz?

Hizmet benim için çok şey ifade ediyor. Allah’ın rızasına giden yollar, mahlukatın nefesleri adedincedir, dileyen dilediğini seçebilir, ama ben hizmeti seçtim. Neden? Hizmet, hem dünya hem ahiretin mamur edilmesi için hiç bir engel koymadığı gibi, en iyi şekilde dünya ve ahiret saadetini teşvik ediyor, bunun için yol gösteriyor. Kalp ve kafa bütünlüğünü tervic ediyor. Ben ihsan-ı ilahi olarak çocukluğumdan beri hizmetin içinde olma ikramına mazhar oldum, küçük yaşlarda Hocaefendi’yi tanıdım. O günden beri kendisi ile her daim irtibat içerisinde oldum; sizi temin ederim, bugüne kadar kendisinden gelen ve makul olmayan bir istekle hiçbir zaman karşılaşmadım; çok hatalarım olmuştur ancak beni kıracak hiçbir tavrı olmadı. Tavsiyeleri, tenbihleri daima akla, mantığa uygun, zamanın icaplarıyla  mütenasib tavsiyeler oldu. Kendisini, ‘Ehl-i sünnet ve’l cemaat’ düsturları çerçevesinde bir İslam anlayışının en yüksek temsilcilerinden gördüm. Daima nazik, duyarlı, vizyonu çok açık, çok okuyan, günün gereklerini çok iyi bilip ona göre vizyonunu ayarlayan, kendisini de geliştiren müthiş bir lider. Çok sevseniz de, bir insana çok yakın olduğunuzda, bir müddet sonra onun insani yanlarını görür, hataları ve kusurlarına muttali olur ve bu da sevgi ve saygınızı azaltabilir. Ancak hem kendimde, hem de yanında kalanlarda gördüğüm, tanıdıkça ve zaman geçtikçe daha fazla sevme ve hürmet hissinin sizde uyanması. Bu, kesinlikle bir menfaat birlikteliği değil; zira en iyi okullarda, üniversitelerde bulunan ve maddi olarak kendisinden hiçbir şey isteme durumunda olmayan kitlelerden bahsediyoruz. Bu insanlar neden seviyorlar? Bence çok sebebi var.

Bazıları;
  1. Kesinlikle Hocaefendi’nin şahsi bir menfaat beklentisi yok, kendisi için bir şey istemiyor, en fazla sıkıntıyı, arkadaşları içinde kendisi çekiyor.
  2. İyi bir örnek olması, dediği şeyleri uygulaması; (başkasına) bir diyorsa, kendisinin üç yapması.
  3. Yapılan işlerinin semerelerinin görülmesi: Okullar yurtlar, dershaneler, üniversiteler, evler, medya, iş adamları dernekleri, yurt dışında bayrağımızın dalgalandırılması ve daha nice işler. Bütün bu işler, çalışmaların semereleri olarak her kesimden takdir gördü. Bakmayın bugünkülerin konjonktürel çark etmelerine… Onlar da çok iyi biliyorlar ne kıymetli bir değer olduğunu. Yoksa bir günde mi Hocaefendi 180 derece değişti?
  4. (Bu biraz subjektif) Allah bir kulunu severse, semavat ve arza Cibril (as) seslenir, “Allah seviyor, ben seviyorum, sizler de sevin” diye. Böylece semavat ve arz ehlinin kalplerine o kişi hakkında vüdd (sevgi) ihdas edilir. Tabii ki sevmeyenler de olacaktır, Allahın en sevgilisi Efendimiz (asm)’ı bile sevmeyenler vardı.
Hizmet’e gelince; Hocaefendi’nin liderliğinde, insanın olduğu her yerde olmaya çalışan, her alanda, her seviyede işler yapan ve 170 ülkede hüsn-ü kabul gören bir hareket. Bu ülkeler sosyalist, komünist, kapitalist, zengin, fakir, doğu, batı.. Farketmiyor. Bu ülkelerin istihbarat servisleri var, uzun süreli kandıramazsınız; inceliyorlar, araştırıyorlar, deniyorlar; bir sene, iki sene, üç sene… Sonra bakıyorlar ki gerçekten insanlığın barışı, refahı, saadeti için çalışıyor; ‘Yürüyün’ diyorlar, ekstra imkanlar sağlıyorlar, kendi yavrularını bu insanların ellerine emanet ediyorlar. Bu açıdan bakıldığında gerçekten hizmet çok ayrıcalıklı bir konuma sahip. 2014 sonrası Erdoğan’ın bizzat rüşvetler vererek sathi yaptırabildiği bazı şeyleri istisna tutuyorum, onları normal durumlar olarak bir analize tabi tutma gereği duymuyorum.

Hizmet Hareketinin Türkiye ve Dünya genelinde şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hizmet, 2013 yılından itibaren farklı bir imtihan sürecine girdi. Ben küçüklükten beri Hizmetin içerisinde birisi olarak gerçekten çok merak ederdim, Kur’anda Rabbimizin ısrarlı mükerrer ifadeleri var; ‘Sizi mutlak imtihan edeceğim…, İman edip kurtulacağınızı mı zannediyorsunuz?, İmtihan olmayacağınızı mı zannediyorsunuz?, Başınıza öncekilerin başına gelenler gelmeden cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz?” tarzı çok ayetler var. Arada bir ihtilaller, takipler, mahkemeler, baskılar, sıkıntılar olsa da eski peygamber ve büyük zatların, ümmetlerin başına gelen büyük musibetler başımıza gelmemişti.  Ne zaman ki başımıza bu musibetler gelmeye başladı, ‘Tamam’ dedik, ‘Bunlar galiba Rabbimizin bize vadettiği imtihanlar”. Bundan sonra yapmamız gereken, bize Efendimiz(sav) tarafından tavsiye olunan ve onun hayat-ı seniyyelerinden aldığımız dersler muvacehesinde hareket etmek. Şu anda da bir ciddi sendelemeden sonra, toparlanma ve yeniden organize olarak tüm dünyaya umut olmaya devam etme. Türkiye maalesef ciddi bir diktatörlük baskısı altında. Ne demokrasi, ne insan hakları, ne hürriyetler, ne de hukuk ve adaletten bahsetmek mümkün! Bunun için Türkiye’de olanları, normal bir süreç olarak değerlendiremeyeceğim. Orada, sahabenin ve büyük zevatın zulüm gördüğü gibi zulüm gören ve inşallah sabır, sebat, metanet neticesinde de velayet mertebesine ulaşmasını umduğum masumlar, mazlumlar, mağdurlar var. Medya diye, hukuk diye bir şey kalmamış; her şey bir kişinin iki dudağı arasında. Dolayısıyla anlamlı bir değerlendirme yapmak zor.

Yurt dışına gelirsek: Belki de Cenab-ı Hak bazı önceki ümmetlerde olduğu şekliyle bize bir cebri hicret lütfetti; bu şekilde, hareketteki güzelliklerin belli bir süre sonra stabilite kazanıp, reorganize olup, bütün dünyaya bir umut olması için bize bir imkan verdi. Zira globalleşen dünyada artık herkes birlikte yaşamak zorunda ve insanlar, komşusunun kendisi için emin bir komşu olmasını istiyor. Bunu da evrensel bazda en iyi yapanlardan büyük bir kesim olarak, hizmet hareketi karşımıza çıkıyor. Özellikle Boko Haram, ISİD, El Kaide gibi radikal terör örgütlerinin herkesi tehdit ettiği bir dönemde insanlar, hadiste ifade edildiği gibi ‘elinden ve dilinden salim (emin) olunan  insanları’ arıyor. Hizmet, 1991 yılında, SSCB’nin çöküşü ile birlikte, Hocaefendi’nin ısrarlı telkinleri ile yurt dışına açıldı. Orta Asya ile başlayan bu hicret kervanı, Afrika, Ortadoğu, Uzak Doğu, Güney Asya, Avrupa, Avustralya ve nihayet Amerika ile tüm dünyaya ulaştı. Gittikleri her yere sulh, emniyet, barış götüren bu insanları bütün dünya sevdi, bağırlarına bastı. Okullar, yurtlar, üniversiteler ve farklı kurumları ile 170 ülkeye ulaşan bu insanların hiçbir yerde asayişi ihlal eden bir hareketi görülmedi, bir sineği dahi öldürdüklerine şahit olunmadı.

17-25 Aralık’ta iktidarın büyük rüşvet ve yolsuzlukları ortaya çıkınca ve bazı farklı motivasyonlarla Erdoğan ve o ülkelerdeki Türkiye büyükelçilikleri, konsoloslukları, dünyanın her yerinde hizmeti itibarsızlaştırmaya çalıştı. Ama 20 yıldır bu masum, altın gibi barışçıl insanları tanıyanlar, bu müfterilere prim vermediler ve bir kaç istisna dışında, bir tuğla bile koparamadılar. Ama hayır olarak olan şu oldu: Hizmete iftira ettikleri her şey eteklerine bulaştı; elleri, yüzleri bu pislikle bulandı. ‘Terörist’ dediler, terörist ilan edildiler; ‘hırsız’ dediler, hırsız ilan edildiler; ‘haşhaşi’ dediler, kendi çoluk çocukları uyuşturucuya bulaştı, kumarbaz oldular. Ülkenin son dört senedir çivisi çıktı, bütün suçlarda patlama yaşanıyor. Hizmet elemanları ya hapislerde ya da yurt dışında; dolayısıyla olanların hiçbirisini artık hizmete mal edemezler; yurt içinde ciddi bir çöküş ve uçuruma yuvarlanma hali yaşanıyor. Yurt dışında da menfi şöhretleri yayıldıkça, hizmetin bu menhus yapıdan bariz ayrılmasının ilahi hikmetleri daha net anlaşılıyor. Sanki Allah bizleri dış dünyanın gözünde de bu necis yapıdan ayırıp onların pisliklerinin üzerimize bulaşmasını engellemiş oldu. Dolayısıyla yeniden dünyaya sunacağımız barış mesajı daha bir berrak, pir u pak olarak dış dünyaya takdim edilecek. Ayrıca sadece belli kesimlere ulaşmış olan bu hizmet, süreç vasıtasıyla çok daha iyi tanınır hale geldi; insanların, ‘Acaba nedir?’ deyip, araştırıp, hizmeti anlamalarına vesile oluyor.  Ben kaderdenk noktasında bu süreci böyle okuyorum.

Hizmet Hareketi’nin Türk insanına kazandırdıkları?

Daha önce ifade ettiğim gibi Hizmet, büyük bir ihsan-ı ilahi. Allah(cc), davasını farklı omuzlara taşıttırır. Hizmet de bu omuzlardan birisi. Önemli özelliklerinden biri, bana göre, iki kanatlı olması (zülcenaheyn). Akıl ve kalp, maneviyat ve maddiyatı beraber götürebilmesi. Harvard, MİT, Yale, Chicago, Caltec vs., bir üniversitede hoca olan bir arkadaşımız, aynı zamanda hizmeti en iyi şekilde götüren bir nefer olabiliyor, arada bir tenakuz yok. Bir esnaf, bir akademisyen, bir avukat, bir vali, bir öğrenci, hizmeti en iyi şekilde deruhte edip ama aynı zamanda resmi vazifesini en iyi şekilde yapabilir. Yani aslında hizmet, iyi insan olma projesidir. Herkesi bulunduğu konumda kabul etme, birlikte çalışabilme, dünya barışı adına ortak projeler yürütebilme. Bu arada dünya ve ahiretini mamur edebilme, Allahın sevdiği ve razı olduğu bir kul olabilme; infak, farzlar, nafileler, müstehablar ve haramlardan kaçınmakla takva sahibi olabilme. Ben, bugüne kadar makul isteklerime hizmet anlayışının karşı çıktığını görmedim, hizmette olduğumdan dolayı yapamadığım bir önemli ise rast gelmedim. Ama kalbi ve ruhi tatmin adına hemen her şeyi hizmet anlayışı içerisinde buldum ve milyonlarca insanın da bulduğuna inanıyorum. Burada Amerikalılar’dan hizmeti tanıyan insanlar, hiç abartmadan olanları anlattığımızda, ‘Too good to be true/İnanılmayacak kadar iyi’, diyorlar. Anlattıklarımız tamamen gerçeği yansıtıyor; fedakarlık, diğergamlık, hasbilik, isar(başkaları yaşatmak için yaşama), çalışkanlık, tevazu, cömertlik, iyi kalplilik, öğretme arzusu, faydalı olma düşüncesi, hayatı istihkar. Tüm bunlar benim hizmette gördüğüm, kırk senedir yaşadığım şeyler. Tabii ki çürük yumurtalar olabilir, tabii ki farklı fıtratlar, bu hasiyetleri özümsememiş olanlar olabilir, tabii ki kendine yontan istisnalar olabilir; hep örnek aldığımız sahabi döneminde bile olduktan sonra, bize ne oluyor ki, bizde olmasın! Önemli olan asıl prensiplerdir; Hocaefendi’nin öğretilerine, kitaplarına konuşmalarına bakın, bariz bir hata göremezsiniz. Dediğim gibi, tabii ki o da insan, peygamber değil, hataları olacaktır; ama izafi olarak, diğer insanlarla, liderlerle kıyasladığınızda ben subjektif olarak diyorum ki, ‘Hocaefendi bize çok güzel bir yol çizmiştir, bugünkü şartlar altında, Kur’an, Allah(cc) ve Rasulünden(sav) aldığı öğretiler çerçevesinde.’

Peki Hizmetin dünyaya, mesela Amerika’ya kattığı, katacakları neler olabilir?

Daha önce ifade ettiğim gibi, globalleşen dünyada artık din, dil, ırk, renk, kültür farklılığıyla insanlar bir arada yaşamak mecburiyetinde. Bu durumda herkes emin, dürüst, güvenilir partnerler, komşular, dostlar arıyor. Müslüman olarak da hizmet insanları, gerek felsefeleri, gerekse davranışları ve yaşantıları ile dünyaya güven veriyor. En başta diyorlar ki, ‘Farklılıklarımıza rağmen, fikirlerinize katılsak da katılmasak da, biz size saygı duyuyoruz.’ Hocaefendi’nin meşhur ifadesiyle, ‘Gönlümüzde senin oturabileceğin bir sandalye var’. Ve ‘Gönlümüze girdiğinde ayakta kalma endişesi taşıma! Aynı şekilde ben de senin gönlüne girdiğimde oturacağım bir sandalye olsun.’ Bu şekilde başlayan diyaloglar her zaman karşılıklı saygı, sevgi, anlayış çerçevesinde oluyor. Bu anlayışla açılan okullar, kültür merkezleri, diyalog merkezleri ve İslam merkezleri, cazibeleriyle gereken anlayış ve ilgiye mazhar oluyor. Netice olarak günümüzde ekmek gibi, su gibi ihtiyacımız olan barış, hoşgörü anlayışı içerisinde bir dünya kuruluyor. Bunları söylerken, bu konularda 15 senedir en önde gelen kuruluşlarda bulunmuş birisi olarak, Amerika’nın bir çok eyaletindeki programlara katılmış birisi olarak, objektif tecrübelerimi paylaşıyorum; sadece teoriden ve ümniyelerden bahsetmiyorum. Yani sonuç olarak, bugün en çok ihtiyacımız olan barışçıl bir dünyaya en büyük katkıyı hizmet yapmıştır, yapmaktadır ve yapacaktır.

Dr. Ali Yurtsever olarak Hizmet Hareketi’ne yönelik eleştirileriniz var mı?

Tabii ki; hiçbir hareket ve lider, peygamberler hariç, mükemmel değildir ve bilhassa hızla değişen, gelişen dünyaya ayak uydurmaya çalışıyorsanız mutlaka çok hızlı bir şekilde kendinizi yenilemeniz, ilerletmeniz ve yapıcı eleştirilerle hizmetinizi büyütmeniz gerekmektedir. Beni bilenler bilir; en rahat ve sert bir biçimde, olması gereken yerlerde, yapılan hataları eleştirmiş, düzeltilmesi için gayret sarfetmişimdir. (Hocaefendi bana bu özelliğimden dolayı, ‘Sen ahrardansın(hürriyetçi).’ demişti). Ama ben, her zaman, önce kendimden başlamayı prensip edinmişimdir. ‘Yap’ diyorsan, en önce kendin yapacaksın ki sözün tesir etsin, hüsn-ü kabul görsün. Bu da aslında Efendimiz’den(sav), selefi salihinden ve nihayetinde de Hocaefendi’den öğrendiğimiz bir düsturdur. Eleştiride önemli olan samimiyettir, iyi niyettir; düzeltme amacıyla yapılması, yani ‘constructive criticism’ dediğimiz yapıcı eleştirilerdir. Öncelikle şunu ifade etmeme izin verin: Bu hizmet ve lider, izafi olarak gerçekten çok iyidir. 45 sene kadarlık bir zaman diliminde, Allah’ın izni ve inayeti ile yapılanlara baktığınızda, insaflı bir insanın tenkidi ancak katkı bağlamında olabilir. Şeytan, tabii ki yüz kapılı bir sarayın, senin tarafından kapalı gibi görünen bir kapısını gösterip, ‘Bu saray kapalı, giremezsin!” dedirtmeye çalışacak, gözünün önüne koyduğu bir kaç ağaç ile, tabii ki koca bir ormanı görmeni engellemeye çalışacak, tabii ki birilerini ve yapılanları itibarsızlaştırarak düşmanlarınızın eline malzeme vermeye çalışacak, tabii ki yapacağınız tenkidleri maksadını aşan bir şekilde, yüzbinlerce ilgili ilgisiz insanın eline, diline düşürtmek için, yerinde, zamanında değil de sosyal medyadan yapmanızı teşvik edecek… Ama bana düşen, bu hatalara düşmemektir.

Eleştiri/katkı olarak; daha fazla şeffafiyet, hesap verilebilirlik, daha fazla tevazu, mahviyet, cemaat enaniyetinden uzak olma, istişareleri gerçek anlamda yapma, makasıd bahanesiyle hak yolda batıl vesilelere sapmama şeklinde birkaçını özetleyebilirim. Dediğim gib,i bütün bunlar Hocaefendi’nin yıllardır bizleri uyardığı düsturlardır. Ancak, milyonlara baliğ olmuş bir hareket içerisinde tabii ki çürük yumurtalar olacak, kendine yontmaya çalışanlar, hatalara sapanlar olacaktır. Önemli olan, zaman ve zemininde bunları ayıklayıp, duruluğa gölge düşürmemek, kötü niyetlilere fırsat vermemektir. Ayrıca bu hataları yapanlar, kendi içtihadları neticesinde yaptıkları bu hataların ceremesini çekmeliler ve koca bir cemaati töhmet altında bırakmamalıdırlar.

Aslında temize çıkarmak için demiyorum ama, bir kısım hataların sebebi de Türkiye’deki şartlardır. Namaz ve orucunuz, kısacası dindarlığınız bilindiğinde ananızın ak sütü gibi helal olan doçentlik size verilmiyorsa, profesör yapılmıyorsanız, kurmay olamıyorsanız, bulunduğunuz yerde yükselemiyorsanız, tabii ki hakkınız olanı almak için dindarlığınızı helal daire içinde gizleyebilirsiniz, Kur’an’da Ashabı Kehf için ifade edilen ‘talattuf’ yapabilirsiniz. Demokrasi, hürriyetler ve insan hakları dairesi içinde, yaptığınız işlerden dolayı kovuşturmaya, soruşturmaya tabi tutuluyorsanız, tabii ki onları serrişte etmeme hakkına sahipsiniz. Ben 2005 yılında Washington DC’de, Georgetown’da matematikçi iken, aynı zamanda Rumi Forum Başkanlığı’nı da yürütüyordum. Fıtrat olarak biraz özgüvenli, açık, net biriyimdir; dolayısıyla hizmetin Türkiye ve dünyadaki durumunu, Hocaefendi’yi çok açık seçik bir şekilde anlatıyor ve DC’deki her kuruma bu netlikte ifade ediyordum. Türkiye merkezli bir gazetenin bayan bir temsilcisi bana dedi ki, ‘Ali bey, siz cemaat olarak Türkiye’de utangaç, sıkılgan, boynu bükük, gizli saklı bir durumdasınız; burada maşallah güven patlaması yaşıyorsunuz! Nedir bu durum?’ Ben dedim ki, ‘Bakın, bizim Türkiye’de de dünyada da yaptığımız, bizi utandıracak, başımızı öne eğdirecek bir şey yok; ancak Türkiye’deki şartlardan dolayı bir kısım şeyler açıktan yapılamıyor, gizleniyor olabilir. Mesela, farz-ı muhal, Hocaefendi dese ki, ‘Yahu, çok güzel işler yapılıyor ancak çok paraya ihtiyaç var, biraz uyuşturudan para yapsak?’ ya da ‘Çok güzel işler yapılıyor, ancak şu rezil adam her şeyimize engel oluyor, güzelliklere mani oluyor, şu adamın ayağına sıkıp biraz gözü korkutulsa?’ Şimdi, hayatında, farz-ı muhal, bir kere bile böyle bir fetva/izin vermiş olsa, hayat boyu başımız yerde olur, ha bugün ha yarın, yapılan yanlışlar ortaya çıkar diye tedirgin oluruz ve ortaya çıkar da. Ama hamdolsun, yok böyle bir şey!!! Zira başkalarının yaptığı yanlışlıklar, hırsızlıklar, rüşvetler bugün olmasa da yarın ortaya çıkıyor, yapanları, varsa haysiyetleri, utandırıyor, utandıracak, burada ya da ötede ya da iki tarafta da hesap verecekler. Ama Allah aşkına, var mı bu şekilde Hocaefendi’den sadır olmuş bir yanlış fetva, izin, tavsiye? Aksine, zor zamanda da olsa daima hakkı, hakikati tavsiye etmiş, doğru olmayı önermiş. 70’li yıllarda çok paraya ihtiyaç olduğu bir dönemde, Arabistan’daki bir şeyhten gelen parayı reddetmiş, ‘Bizim duru havuzumuza şüphe iliştirir.’ demiş. Ben Rumi Forum’da iken, kendisine kaç kere ‘Homeland Security ve bazı bakanlıkların verdiği halka açık fonlar var, çok rahat alabiliriz, müracaat edelim mi?’ diye, istişare için sorduğumda razı olmadı, ‘Yanlış anlaşılabilir, kötü niyetliler, farklı algılatmak için kullanırlar.’ bağlamında tasvip etmedi. Kaynakların daima açık, net, hesap verilebilir olması için verdiği tavsiyelerden onlarcasını biliyorum. Dolayısıyla netice olarak diyebilirim ki, artık Türkiye’de karşılaştığımız önceki mülahazlar kalmadığından, demokratik batı standartlarında, hizmet gibi temiz kaynaklara sahip bir hareketi, Allah’ın izni, inayetiyle çok daha hızlı bir şekilde dünyanın her yerine götürebilir ve önemli bir ihtiyaç olan bu hizmeti bütün dünyaya daha rahat sunabiliriz, alnımız ak, başımız dik olarak.

Hizmet Hareketi’ni içeriden eleştiren isimler, gazeteci ve akademisyenler var. Onlarla ilgili düşünce ve görüşleriniz?

Bir çoğu bizzat tanıdığım ve samimiyetlerinden şüphe etmediğim insanlar. İyi niyetle, hizmetin bütün dünyaya daha iyi bir ümit olması için eleştirenler olarak görüyorum. Daha önce ifade ettiğim gibi, tarz olarak benim tarzımda değiller. Bu da hizmetin çoğulculuğunu, eleştiriye açık olduğunu, ne kadar demokratik ve hür insanlar yetiştirdiğini gösteren önemli bir gösterge. Onların, benim ve bir kısım kimselerin görüşlerine katılmama hakları olduğu gibi, benim de içerik, üslup ve metot olarak onların tarzına katılmama hakkım var.  Voltaire’in dediği gibi, ‘Görüşlerine katılmıyorum ama onları özgürce ifade edebilmen için hayatımı verebilirim.’ diyorum. Sadece kardeşane tavsiyem, daha kapsamlı bakabilmeleri, tüm parametreleri göz önüne alıp o şekilde tenkitlerini yapmaları. Bazen öyle laflar duyuyorum ki, sanki 170 ülkeye hizmet götürmüş bu cemaati, lideri, hiç tanımayan insan söylemiş. Bir çift söz de, bu şekilde tenkit yapanlara aşırı tepki gösterenlere: ‘Lütfen, bırakın herkes dilediğini söylesin! Zaten siz, ‘Yapmayın’ dediğiniz, ya da hakaret ettiğiniz için onlar yapmayı bırakmayacaklar; boşuna hata edip hakaret ve sert bir üslupla susturmaya çalışmayın, bu bize yakışmaz. Hocaefendi’nin hep dediği gibi ‘Üslup bizim namusumuzdur.’ Hakikat, eninde sonunda kendisini gösterir, kimsenin tekelinde değildir. Elinizde, inandığınız koca koca değerler varsa, bunları üç beş kişinin ‘sizce’ yanlış değerlendirmeleri, tezyif edemez/zayıflatamaz.’ Bir çift söz de üçüncü şahıslara: Tenkid yazan arkadaşlara hakaret eden, sert bir şekilde cevap yazan kişileri, hizmeti temsil ediyormuş gibi gösterip de ‘Hizmetin üslubu bu, hizmet tahammülsüz, çoğulcu değil, demokratik değil!’ şeklindeki ifadeleri, iyi niyetten yoksun görüyorum. Zira bu hizmetin tek sözcüsü Hocaefendi’nin kendisidir. Hocaefendi’den gelmeyen hiçbir şey Hizmeti temsil edemez; herkes kendi adına, müktesebatlarıyla konuşur, katkı yapar! Dolayısıyla her şey zamanla yerli yerine oturur. Benim bütün arkadaşlara tavsiyem, elden geldiğince müsbet hareket, varsa hataları, yerinde, zaman ve zemininde düzeltmek için nazikçe, kırıcı olmadan mücadele ve önümüzde yapılacak yüzlerce işe odaklanarak hizmetleri katlamaktır. Bütün dünya bu barış insanlarını bekliyor, geçirilen her boş zaman vebaldir. Üç günlük dünyayı dolu dolu icraatle geçirmek gerek; zaman çok az, lüzumlu işler çok fazla. Az laf, çok iş! Bazen çok potansiyelli ve donanımlı bazı arkadaşların laftan, iş yapmaya fırsat bulamadıklarını görünce, zayi olan enerji ve potansiyele gerçekten üzülüyorum.

Hizmet Hareketi’nin şu anda odaklanması gereken hususlar?

Tabii ki en öncelikli mesele, şu anda mazlum, mağdur durumda olan, Türkiye ve dışarıdaki yüz binlere yapılması gereken yardımlar ve bu yardımların nasıl yapılacağı meselesi. Bu konuda maddi manevi çok şeyler yapıldığını biliyorum. Bu, benim gibi titiz birini bile, olan şartlar altında, tatmin edecek derecede. Allah razı olsun, her kesimden, seviyeden insan Uber yaparak bile katkıda bulunmaya çalışıyor. En önde olan nice tanıdığım insanlar, en basit işlerle bile olsa katkıda bulunmaya ve hayatta kalmaya çalışıyor; Hocaefendi’nin ‘Takke öreriz, çorap öreriz yine de namerde muhtaç olmayız’ tavsiyesine uyuyorlar. Bu devir mutlaka geçecek; o zaman zalimlerin zulmü ile birlikte, bu insanların yaptıkları fedakarlıklar da kitaplaşacak, filmleşecek, ölümsüzleşecek; en önemlisi de, inşallah Allah katında makbul bir hizmet olarak anılacak; duamızdır.

İkincisi de, bu sürecin bizi zorladığı noktadan ileriye doğru baktığımızda, bilhassa demokratik batı dünyasının anlayabileceği bir formatta bu dünyaya hizmet götürebilmek için reorganizasyon. Daha önce ifade ettiğim gibi, zaten yapılanları anlattığınızda aklı başında herkes hayranlığını ifade ediyor. Ancak, artık Türkiye prangalarından kurtulmanın verdiği rahatlıkla, her yapılanı, batılıların anlayabileceği bir formatta yeniden şekillendirmek, mazide kalması gereken anlayışlar varsa, onların üzerine beton dökmek. Bu bağlamda son iki-üç senedir yapılan çalışmalar neticelenmek üzere; bir çok yer uygulamaya geçti bile. Ancak ‘Büyük toplumsal değişimler bir gecede/overnight olmaz!’ bilincindeyiz. Anlatarak, ikna ederek, göstererek, bu dönüşüme hizmet insanlarının adapte olacağına eminim. Hizmet insanları adaptasyon konusunda en iyilerdendir. Sosyolog kızımın yaptığı bir akademik araştırma neticesine göre, Amerika’ya gelen topluluklar içerisinde en hızlı entegre olan, hizmet toplumudur. Zaten bu gerçeğe bizler burada şahidiz.

Hizmetin önemli bir avantajı; 170 ülkeye, çoğu itibariyle, gideli çok yıllar oldu. Amerika özelinde bakarsak, buraya geleli 20 sene kadar oldu. Dolayısıyla adaptasyonla ilgili bir problem yaşamıyoruz. Yeni gelenler hızlı bir şekilde rehabilitasyona tabi tutulup, kardeş aile ve farklı programlar neticesinde çok hızlı adapte olup, kabiliyetleri muvacehesinde hizmetlere başlıyorlar. Zaten oluşmuş bir alt yapı olduğundan, entegrasyon çok hızlı oluyor. Bu durumun dünyanın farklı ülkeleri için de aynı olduğunu düşünüyorum ve yıllar önce yapılan icraatları, atılan tohumların semereleri olarak, Rabbimize ayrı bir şükür vesilesi olarak görüyorum. Yeni gelenler de hızlıca hizmetin bir tarafından tutup bu umumi örfaneye iştirak ediyorlar.

Burada önemli bir noktanın altını çizmekte de fayda görüyorum: Hizmetin bize değil, bizim hizmete ihtiyacımız var. Hizmet, mutluluk için gerekli olan tüm parametreleri sağlıyor. Positive Psychology Theory’e göre mutluluk için şu beş şey gerekli: (PERMA) Positive Emotions, Engagement, Positive Relationships, Meaning, Accomplishment. Anlamlı bir hedefiniz var, güçlü bir sosyal yapı, her alanda çalışan güzel, itimad edeceğiniz insanlar var etrafınızda, profesyonel işiniz dışında sizi tatmin edecek ölçüde ve seviyede size meşgul edecek faaliyetler üretiyor; yaptığınız faaliyetlerin çok kısa zamanda semerelerini görüyorsunuz; inandığınız dini değerlerle tam örtüşüyor, ahiretinizi de kurtarma yönünde size ümit veriyor, duygularınıza pozitif katkıda bulunuyor; Allah ve Rasulü’nün sizden istedikleri ile bir tenakuz yok. Dolayısıyla hizmet, bizlerin dünya saadeti için de çok önemli bir imkan sunuyor bizlere…

Uzunca söz ettiniz ama, son olarak toparlamanız için tekrar sorayım, Hizmet’in istikbali nasıl?

Aslında buraya kadar ifade ettiklerimiz bu konuda yeterli bilgi veriyor ancak, yine tekrarlayayım: Hizmetin geleceğini çok parlak görüyorum. Dünyanın bugünkü ihtiyacı ile hizmetin verebildiklerinin bire bir örtüştüğünü müşahede ediyorum. Dolayısıyla şahıslarla bağımlı olmadan, giderek büyüyeceğini ve dünyanın her yerine barış mesajlarını götürebileceğine inanıyorum.

Çok teşekkürler.

Ben teşekkür ederim…

[Engin Sezen, The Circle] 17.2.2018 [thecrcl.ca]