‘Evet’ Demokrasi kaybedecek! [Kadir Gürcan]

Anketlere un sermeyi adet edinenlerden değilim. Bizim klasımızdaki ülkelerde, anket gibi spekülatif sektörleri kontrol altında tutmak kolaydır. Şirket sahiplerinin, küçük bir virgül ile her şeyi tersine çevirebileceklerini herkes bilir. Kim arkasını arayacak, hesabını soracak ya da nerede o doğru rakamlarının arkasında elif gibi duracak şirket sahipleri!

Daha önceki seçimlerde hataları ayyuka çıkanlardan hiçbirisinin, sonuçlardan utanarak dükkan kapattıklarını, kepenk indirdiklerini duymadık. Üstü örtülü ödeneklerle, Türkiye’deki göçmen kuşların iklime etkisini, Survivor programının kültüre katkılarını, evlenme programlarıyla ikinci bahar yaşayanların bir sonraki milenyumda ne işe yarayacağını araştırıyorlar. Aramızda kalsın, akçeli işlere bulaşmayan anket firmasının kalmadığına dair kulağıma bir söylenti çalındı ama ben inanmadım(!).

Referanduma bir kaç gün kala anket ve istatistik enflasyonu normal. Seçim yasaklarına falan bakan yok; gündemi Saray ve anket firmalarının abartılı rakamları meşgul ediyor. Saray’a bir şey diyeceğimiz yok da, milletvekili seçimlerinde sonuçları doğruya yakın tahmin ettiği için kabinedeki bakanlardan fazla konuşan anket şirketi sahibi işi biraz abartıyor mu? Başkanlık sisteminde bakanlara ihtiyaç olmayacağı için, ne kadar paralanırsa paralansın aslan payı koparma şansı yok. Başkanlık; adı üzerinde tek adamlık.

Umut kırıcı olmayalım ama, evet-hayır tercihinde ‘hayır’ kanadı ve sandıktan çıkacak ‘hayır’ oranı ana muhalefet partisi başkanı kadar perişan olacak. Son üç senedir, muhalefet ettiğini düşünenler her seçim öncesinde hazırlıksız yakalanmanın şaşkınlığını üzerlerinden atamıyorlar. Yedikleri yumruğu saymaktan başlarını kaldıramıyorlar. Bir kaç yıldır en iyi yaptığımız şey, seçim gerginlikleriyle ömür tüketmek. Siyaset; seçim, halk oylaması ve miting konuşmalarından başka ne ki! 

Pazartesi çıkacak sonuç hakkında zar atıp, oran tahminleri yaparak aleme gülünç olmaya gerek var mı? Sürpriz ve aykırı bir sonucu kamuoyuna ve dünyaya aktaracak bir mekanizma yok. Dolayısıyla, demokratik sisteme ait bir aygıt kullanılarak demokrasiden ve mevcut çağdan kopuşun örneğini görmeye hazır olmalıyız. Bu yüzyılda şansımıza kötüye misal ve örnek olmaktan başka bir nasip düşmedi.

Daha önceki seçimlerde herkesin gözünün içine baka baka sahte oy pusulası basan, bir hafta önceden mühürlenmiş oy sandıkları üreten, yurtdışı oylarını uçakta kullanışlı hale getiren bir tecrübeyi ne çabuk unuttuk. Bu arada, eş durumundan Ankara Belediyesi ile dostane ilişkileri bilinen Yüksek Seçim Kurulu, geçen seçimlerdeki şikayetleri neticelendirmiş miydi? 

Çok garip bir toplumsal yapıya sahibiz. Vatandaş işini, gücünü bırakıp, oy verdiği insanları miting meydanlarında yalnız bırakmıyor. Halk olarak demokrasinin gereklerini getirmekten ilginç bir haz alıyoruz. Çakal siyasetçilerin mensup oldukları partiye oy devşirmek için, her oy’a ahiretten bir karşılık vadetmelerinin bunda bir tesiri var mı, bilmiyorum. Baksanıza oy kullanmayana ceza var mı, yok mu sorusunu kimse dile getirmiyor. Sorular asıl,“Oy kullanmazsam, günaha girer miyim? Abdestim bozulur mu? Kızım kapıda kalır mı? Gelin düşük yapar mı? ” gibi uhrevi zeminde gidip, geliyor. 

Pazartesi sabahı ciddi bir zaferi şimdiden çantada keklik görenler için, demokrasi kaybetse de, kolay bir galibiyet olacak. Onlar da şimdiden yeni sistemin vadettiklerini, Türkiye’yi nasıl dünya standartlarına yükselteceğinin muhabbetini yapıyorlar. 

Epeydir ortalarda görünmeyen Saray Hanedan mensupları da yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladılar. Başkanlık sisteminin Anayasa başta olmak üzere, yasama-yürütme ve mevcut işleyişi kontrol eden bütün organları rafa kaldıracağını dile getirmekten çekinmiyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan  hakkındaki gemi filoları söylentilerinin hakikatini öğrenemeyeceğiz iyi mi! 

‘Evet’ ile artık bir zorunluluk haline gelen demokratik işleyiş Türkiye’de çok derin bir yara alacak. Bundan sonraki sisteme verilecek ismin bir ehemmiyeti yok; başkanlık olur, dikta olur ya da insani bütün zaaflarla malul, uslanmaz Doğu Sultası olur.

[Kadir Gürcan] 14.4.2017 [Samanyolu Haber]
newkadirgurcan@gmail.com

Referanduma üç kala Brüksel’de hava parçalı bulutlu [Berk Uluç]

16 Nisan’da gerçekleşecek ve Türk tipi bir başkanlık modeli getirmesi çok muhtemelen olan anayasa referandumuna dair Brüksel’de konuyu takip eden siyasetçi, bürokrat ve uzmanların üzerinde anlaştığı en temel husus, referandumdaki ‘evet’in Türkiye’de ki son demokratik kurum ve değerleri de ortadan kaldıracağı yönünde. Diplomatik tavır ve açıklamaları ile bilinen AB diplomat ve bürokratları ilginç bir şekilde Erdoğan ve diktatör kelimelerini bugünlerde son derece sık kullanmaktalar.

Brüksel’deki havayı daha iyi yansıtması açısından AB kurumlarını Konsey, Komisyon, şeklinde bir tasnife tabi tutmak ve bu kurumların 16 Nisan referandumuna dair pozisyonlarını ortaya koymak daha kapsayıcı olacaktır.

Avrupa Birliği Konseyi

Avrupa Birliği Konseyi bilindiği üzere 28 AB üyesi ülkenin (İngiltere, Brexit süreci bitene kadar Konsey’in tabi üyesi olmaya devam edecek) devlet başkanları ve ilgili bakanları tarafından Avrupa meselelerinin karara bağlandığı bir kurum. 2015 yılından bu yana özellikle Almanya’nın domine ettiği Konsey, mülteci meselesi gibi muhtelif birçok konuda Türkiye ile işbirliği yapmanın önemine sürekli vurguda bulunarak, Türkiye’de demokrasinin tekamülünü akamete uğratan bir çok hassas gelişmeye dair sessiz kalmayı tercih etti. Hatta öyle ki, Konsey birkaç ay önce Avrupa Birliği Parlamentosu’nun Türkiye ile ilişkilerin dondurulması teklifini, üye ülkelerin devlet başkanlarının çoğunluğunun aynı görüşte olmamasından ötürü kabul etmedi.

Konsey’de Türkiye ajandasını takip eden birçok bürokratın ifadelerine bakılırsa, referandumdan ‘evet’ çıkması durumunda, Konsey’de belki de Türkiye’ye dair bugüne kadar görülmemiş büyük görüş ayrılıkları ve çatlakların oluşacağı ifade edilmekte. Kendisi ile görüşme fırsatı bulduğumuz bürokratların ortak kanaatleri Türkiye ile bugüne kadar devam eden ortaklık modelinin aynı kalamayacağı yönünde. Bu bağlamdan hareketle, birçok Konsey üyesi ülkenin devlet başkanlarının mülteci meselesinde AB’nin kendi tedbirlerini almasının ve Erdoğan ile mülteci dosyası hususunda devam etmekte olan işbirliğinin sona erdirilmesi teklifini her zamankinden daha hararetle öne sürecekleri muhtemel görünmekte.

Avrupa Birliği Komisyonu

İkinci olarak Komisyon’dan bahsetmek gerekirse, bilindiği üzere Avrupa Birliği Komisyonu üyelik müzakerelerinin teknik boyutunu (33 müzakere başlığı) yürüten ve son derece kritik bir AB kurumu. Komisyon’un son üç yıldır Türkiye’ye dair takındığı tavır ve kullandığı dile baktığımızda, Türkiye ile ilişkileri koparmak istemeyen fakat demokrasi ve hukukun üstünlüğü konularında ciddi ihlallerin olduğu bir çok meselede kullanılabilecek en sert diplomatik üslubu kullanan bir portre ile karşılaşmaktayız. Gerek genişleme komiseri Johannes Hahn’ın gerekse de Avrupa Birliği Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini’nin kabine üyeleri Türkiye ile öteden beri devam eden ilişkilerin artık ‘yeniden tanımlanması’ gerektiği yönündeki değerlendirmelerini görüştükleri birçok muhatabı ile paylaşmaktalar. İlişkileri ‘yeniden tanımlama’ ifadesi aslında Türkiye’nin Avrupa Birliği ile münasebetlerinin temelini teşkil eden ‘üyelik müzakeresi yürüten ülke’ statüsünün değişikliğine işaret etmekte.

‘Evet’ çıkması durumunda…

Bu bağlamdan hareketle, 16 Nisan referandumundan ‘evet’ çıkması durumunda, Komisyon’un Türkiye’nin başkanlık sisteminin müzakere sürecinin dayanak noktası olan Kopenhag Kriterleri ile uyuşup uyuşmadığına dair ivedi bir çalışma başlatmak istemesi şaşırtıcı olmayacaktır. Ve bu süreçte AB’nin Türkiye’ye dair alacağı tavra göre Komisyon’un hazırlayacağı bu raporun sonucu ‘başkanlık sistemi ve getirdiği hukuki çerçeve Kopenhag Kriterleri’ne uymuyor’ şeklinde nihayete erdirilebilir. Fakat, tüm bunlara rağmen Komisyon 1. Başkan yardımcısı Frans Timmermans gibi isimlerin Türkiye-AB ilişkilerinin geleceğini daha pragamatik temellere dayanmasını ve Erdoğan ile her şeye rağmen al-ver çerçevesinde devam edilebileceğine dair irade ortaya koyabilecekleri Brüksel kulislerinde devam eden tartışmalar arasında.

Son olarak Avrupa Parlamentosu’nun 16 Nisan referandumuna dair tavrına bakmak gerekirse, parlamentoyu oluşturan 7 grubun 7’si de Türkiye’nin 16 Nisan’da yapacağı referandumu ‘otoriterlikten diktatörlüğe geçiş’i sağlayacak bir araç olarak görmekteler. Öteden beri Türkiye’nin AB üyeliğine destek veren Avrupa Sosyalist Grubu (S&D), Avrupa Liberal Grubu (ALDE) ve Avrupa Yeşiller Grubu (Greens) gibi siyasi partiler dahi en üst düzeyde Türkiye’nin koşar adımlarla tek adam rejimine doğru ilerlediğini ve Erdoğan yönetiminde bir Türkiye’nin AB ile üyelik müzakereleri yürütemeyeceğini ifade etmekteler. Aynı Avrupa Birliği Parlamentosu birkaç ay önce Türkiye ile yürütülen müzakerelerin dondurulması ile alakalı oy çokluğu ile bir karar almış ve bunu Konsey’in reyine sunmuştu.

16 Nisan’da ‘evet’ çıkması durumunda, Parlamento’nun en geniş birkaç siyasi grubunun çok sert tepkiler vereceği ve Türkiye’nin üyelik müzakerelerinden çıkarılması için Konsey’e ve Komisyon’a büyük baskı yapacağı son derece aşikar. Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilişkilerin mevcut hali ile devam ettirilemeyeceği noktasında bu hafta henüz kamuoyuna duyurmadığı icraatlarından biri de Parlamento çatısı altında faaliyet gösteren ‘Türkiye Dostları Grubu’nun isminin ‘Türkiye ile Diyalag Grubu’ olarak değiştirilmesi oldu. Sadece bu küçük gelişme bile AB’nin Türkiye ile artık bir yol ayrımında olduğu kanısını açık bir şekilde ortaya koymakta.

[Berk Uluç] 14.4.2017 [TR724]

Boş market rafları… [Tarık Toros]

Hani bir video var, şu ara sosyal ağlarda sıkça paylaşılıyor. Venezüela halkını konuşturmuşlar, tek tek. Ülkelerinin son dönemde içine düştüğü felaketi anlatıyorlar, kendi dillerinde. Önce emin olamadım, kurgu gibi geldi. Teyit etmek güçtü çünkü. Dili İspanyolca, Türkçe altyazı ile anlaşılır hale getirilmiş. 1 dakika 42 saniyelik videoda aynen şöyle söyleniyor:

-Eskiden iyi kötü bir demokrasimiz vardı.

-Çok zengin değildik ama mutlu ve huzurluyduk.

-Halk cumhurbaşkanını seviyordu. Bize istikrar sözü vermişti.

-Ona güvendik.

-Yollar, köprüler, hastaneler yapıyordu.

-Dünyadaki en büyük petrol rezervi bizdeydi.

-Herşey iyi gidiyordu. Güçlü bir ülke istiyorduk.

-Sonra referandumla sistemi değiştirdik. Ülkedeki bütün güç başkanda toplanmıştı.

-Yolsuzluk rekor kırdı.

-Devletin bütün mallarını varlık fonuna devrettiler.

-İşler bir anda kötü gitmeye başladı.

-Gazetecileri ve karşı çıkanları hapse tıktılar.

-Başkan hastalanınca yerine halefini seçti.

-Adam eski bir otobüs şoförüydü.

-Ülkeyi kafasına göre yönetmeye başladı.

-Başkanlık sistemi yüzünden kimsenin elinden bir şey gelmedi.

-Şu an enflasyon yüzde 700. Hırsızlık aldı başını yürüdü. Çok kötü bir durumdayız.

-Keşke burada halen parlamenter demokrasi olsaydı.

-Sevgili Türkler! Büyük bir hata yapıyorsunuz.

-Bütün gücü bir insanın eline vermeyin.

-Gelecekte, işin ehli olmayan bir insan başa gelip ülkenizi mahvedecek.

-Hayır!

-Hayır!

-Hayır!


VİDEONUN TEYİDİ

Çok çarpıcı bir video bu. Tüm yönetim gücünü, sorgulanamaz ve denetlenemez bir kişiye devreden halkın isyanı adeta. Lakin hepsi doğru. Önceki gün sabah, bir kahvaltıda arkadaşlarla laflıyoruz. Söz bu videodan açıldı. Biri telefonunu çıkarıp izletti herkese. O gün o sabah bu videoyu ilk kez seyreden bir diğeri hemen atıldı: “Geçen ay dört gün Venezüela’da kaldım. Videodakiler birebir doğru. Hatta fazlası var eksiği yok. Rafları boşalmış o marketi ben de dolaştım. Bir memur, yarım litrelik zeytinyağını, maaşının anca üçte biri ile alabiliyor. Un yok, şeker yok, süt yok, yağ yok. Marketlere sınırlı miktarda gelince de uzun kuyruklar oluşuyor. Paranın alım gücü kalmamış. İnsanlar aç. Ücretleri ile geçinebilmeleri mümkün değil.”

PETROL ZENGİNİ AMA…

Sohbetin bir anda yönü değişti. Anlatmaya devam etti: “Halk ayakta. Devlet Başkanı Maduro’yu istemiyorlar. Ama adam seçime de gitmiyor, kazanamayacağını biliyor. Muazzam bir ekonomik kriz yaşanıyor. Ülke petrol zengini ama petrol fiyatlarının hızla düşmesi, kaosu körüklemiş. Çünkü tümüyle petrol gelirlerine dayanan bir ekonomi var. Suudi Arabistan’dan bile büyük rezerv söz konusu. Gerekli yatırımlar bir türlü yapılmamış. Yolsuzluk had safhada. Halk, eski başkan Hugo Chavez’e yüksek yetkiler vermiş, onu çok sevmiş. Fakat dört sene önce ölünce işler tepe taklak gitmeye başlamış. Şimdiki başkan Nicolas Maduro, önceleri otobüs şoförü iken, basamakları birer birer tırmanmış, yardımcılığına kadar yükselmiş, Chavez ölünce de başkan olmuş.”

HER ŞEY REFERANDUMLA BAŞLADI

Esasen baş aşağı gidiş, Chavez’in Anayasa’yı değiştirmesiyle başlıyor. Tüm yetkileri kendinde topluyor. Örneğin, Meclis ne yasa çıkarırsa çıkarsın, Başkan’ın atadığı Anayasa Mahkemesi otomatikman bunu iptal ediyor. Şu anda da muhaliflerin etkili olduğu bir Meclis var. Başkan, ne onu çalıştırıyor ne de ülkeyi seçime götürüyor. Her şeyi tıkamış durumda. Sosyal hayat durmuş, döviz kurları patlamış ama devlet sübvanse ederek belli seviyede tutmaya çalışıyor. Halk bitik, yasal çıkış yok, olaylar protestolar tırmanıyor. Durum vahim. Yani çok yakında Venezüela’dan “sosyal patlama”, “halk ayaklanması” gibi haberler gelirse şaşırmayın.

KITLIKLA YÜZLEŞMEDEN OLMAYACAK!

Bütün bunları dinledikten sonra açıkçası kendimden utandım. Bu ülkedeki gelişmeleri merak edip takip etmediğim için hayıflandım. Venezüela’da 2019’da başkanlık seçimi var, şayet ülke o tarihi görürse tabi. Başkan, erken seçim baskısına direniyor, rakibine siyasi yasak koymuş, medya yok, protestocuları toplayıp içeri tıkıyor, filan… Sonra, bizi düşündüm. Anayasa, yasalar hali hazırda hiçe sayılıyor. Üç buçuk senedir alenen çiğneniyor. Şimdi referandumla cumhurbaşkanına mutlak yetkiler veriliyor. Bu da 2019 seçimlerinden itibaren yürürlüğe girecek. Önümüzdeki iki buçuk seneyi ve sonrasını hayal edemiyorum. En çok da Venezüela videosundaki boş market rafları gözümün önüne geliyor. Maalesef benim vatandaşım, bununla yüzleşmeden de olan biteni anlayamayacak.

[Tarık Toros] 14.4.2017 [TR724]

Örümcek değil ama sivrisinek olur! [Faik Can]

Doğrudur, Sevr mağarasında Allah, Nebiler Serveri’ni bir örümcek ağı vesilesiyle muhafaza etti. Bu hadise Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinde yaşadıkları sayısız inayet tablosundan sadece biriydi. Darbe gecesi nerede olduğuna ve neler yaptığına dair her açıklaması bir öncekini tekzip eden yalancı bir adam, utanmadan yalanlarına bir tane daha ekliyor. Kendisinin o gece aynen Efendimiz’in “Nur mağarasında(!)” yaşadığı örümcek mucizesi gibi bir harikulade olay yaşadığını iddia ediyor. Ama mağaranın adını bile bilmiyor. (O mağara Nur değil Sevr mağarasıydı.) Yaptıkları ve söyledikleri ile Allah Resûlü’nden fersah fersah uzak bu zalim, yalanlarına bir mucizeyi de malzeme yapmaktan çekinmiyor.

Yüz binlerce masum insanı işinden atan, kadın, ihtiyar ve çocuk demeden bir o kadarını da zindanlara dolduran, milletin malına mülküne hukuksuzca el koyan bu adam, Rahmet Peygamberi’nin Bedir günü esir müşrikleri okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bıraktığını nedense hiç düşünmüyor.  Mekke’yi fethettiği gün, kendisine her türlü zulmü, kötülüğü yapmış, vatanını terk etmek zorunda bırakmış o toplumu “Bugün size kınama yok, gidin, hepiniz serbestsiniz!” diyerek affetmesini örnek almıyor.

Peki, Peygamberimizin mazhar olduğu mucizeye benzer bir mazhariyete nail olduğunu iddia eden bu yalancı, Allah Resûlü’nün uyarılarına kulak veriyor mu?! İsterseniz pek çoğunda bahse konu zatı görebileceğiniz, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kulağa küpe bazı uyarılarını hatırlayalım. Bir hadislerinde Kur’an’ın “Cehennemin en alt tabakasında” olduklarını söylediği münafıkları şöyle tarif ediyor Efendimiz: “Münafığın alameti dörttür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz, düşman gördüğü kişilere karşı aşırı sert davranır ve emanete ihanet eder” (Buhârî, Müslim, Tirmizi).

Yani diyor ki, sürekli yalan söyleyen, sözünde durmayan, düşmanlarına karşı acımasız davranan ve emanete ihanet eden kimse münafıktır.

Milletin malını gasp edenin hali

Bir başka hadislerinde ise hakiki Müslüman’ı tanıtıyor hepimize: “Gerçek Müslüman, başkalarının onun elinden ve dilinden emin oldukları kimsedir” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Neseî). Eğer başkaları sizin kendilerine elinizle (zulüm, gasp, cinayet vb) ya da dilinizle (yalan, gıybet, iftira vs) zarar vereceğiniz hususunda endişe içindeyseler, onlara o güveni vermediyseniz sizin Müslümanlığınızda problem var demektir.

*

Bir başka yerde ise milletin malını haksız yere gasp eden bir valiyi oldukça sert ifadelerle ikaz ediyor: “Ey Velid! Allah’tan kork. Çünkü sen, ihanet ederek milletten aldığın deve, sığır ve koyunları kıyamet günü, bağrıştıkları halde yüklenip haşir meydanına geleceksin” (Câmiü’s-sağîr-432). Aynı minvalde genel bir ikazda da bulunuyor Nebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kim bir karış kadar bile olsa bir yeri zulmen gasp ederse o yerin yedi katı kıyamet günü onun boynuna geçirilir” (Buhari, Mezalim 13, Müslim, Müsâkat 139, 142).

*

Rahmet Peygamberi hepimizi zulümden ve mazlumun ahını almaktan ise şu ürpertici ifadelerle sakındırıyor: “Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü o, kendisinden zulmen alınan hakkını Allah’tan istemektedir; Allah Teâlâ da hak sahibinin hakkını mutlaka verir” (Câmiü’s-sağîr-433). “Zulüm yapmaktan kaçınınız. Zira zulümler kıyamet günü, yapanın bir daha içinden çıkamayacağı karanlıklara girmesine sebep olur” (Buhari, Müslim).

*

“Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun bedduası bulutların üzerine çıkarak Allah’ın huzuruna varır. (Bedduasını dinleyen) Hz. Allah, mazluma şöyle der: “İzzet ve azametim üzerine yemin ederim ki, geç de olsa sana yardım edeceğim” (Câmiü’s-sağîr- 437).

*

Çaresiz ve savunmasız masumlara zulmedenlere de Efendimiz’in uyarısı ise, kalbinde iman olanların uykusunu kaçıracak cinsten: “Kıyamet günü Allah’ın en şiddetli azabına masum ve çaresiz kimselere zulmedenler maruz kalacaklardır.” (Câmiü’s-sağîr-438).

*

Aynı şiddette bir Nebevî uyarı da zalime destek veren yandaşlara ve ona yaranmak için hukuku zorlayan sahte kadılara: “Kim kötü bir gruba ya da zalim bir adama yardım edip desteklerse, işledikleri her şeye ortak olur. Bir zorbayı memnun etmek için, bir Müslümanı tehdit ederek kötülük yapan kimse, kıyamet günü o zorbayla birlikte cezalandırılacaktır. Hak sahibi bir kimsenin gösterdiği delilleri bozup hakkını elinden alan ve böylece zalime yardım eden kişi, Allah’ın rahmetinden ve Peygamberin şefaatinden mahrum kalır” (Câmiü’s-sağîr- 444).

*

Bir başka hadislerinde ise mazlum ve mağdurların yüreğine su serperek adeta “sabır ve tevekkülden vaz geçmeyin” diyor: “Hiç şüphesiz Allah zalime mühlet verir. Onu yakalayınca da kaçmasına fırsat vermez.” Sonra Hûd sûresinden şu âyet-i kerîmeyi okuyor: “Rabbin, zalim bir belde halkını yakalarken işte böyle yakalar. O’nun yakalaması gerçekten çok acı ve çetindir” (Buhârî, Müslim, Tirmizî, İbni Mâce).

Müflis kim?

İster ırz, namus isterse mal ve mülk olarak başkasının hakkına girenlere de nasıl bir kayıpta olduklarını hatırlatıyor Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem): “Kimin üzerinde din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir zulüm varsa altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden önce o kimseyle helalleşsin. Yoksa kendisinin salih amelleri varsa, yaptığı zulüm miktarınca sevaplarından alınır, (hak sahibine verilir. ) Şayet iyilikleri yoksa kendisine zulüm yaptığı kardeşinin günahlarından alınarak onun üzerine yüklenir” (Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48).

*

Bir gün Allah Resûlü ashabına şöyle dedi: “Bir Müslümanın hakkını alan kimseye, Allah cehennemi vacip kılar, cenneti de haram eder.”
Bir adam dedi ki:
– Ya Resûlallah! Şayet o küçük ve değersiz bir şey ise?
Bunun üzerine Peygamberimiz:
“Misvak ağacından bir dal bile olsa böyledir” buyurdu. (Müslim, Nesâî, İbni Mâce)

*

Bir başka hadislerinde ise Allah Resûlü hepimize tanıdık gelen özellikleriyle dünyada da ahirette de kaybetmiş bir zavallıyı anlatıyor: “Müflis kimdir, biliyor musunuz?” diye sordu. Ashâb:
– Bizim aramızda müflis, parası ve malı olmayan kimsedir, dediler. Bunun üzerine Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Bir adam kıyamet günü namaz, oruç ve zekât sevabıyla gelir. Fakat şuna sövmüş, buna zina isnad ve iftirası yapmış, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, falancayı dövüp zulmetmiş olduğundan varsa sevaplarının tamamı onlara dağıtılır. Üzerindeki kul hakları bitmeden sevapları biterse, bu defa hak sahiplerinin günahları kendisine yüklenir. Sonra da cehenneme atılır. İşte gerçek müflis budur” (Müslim, Tirmizî).

*

Yaptıkları ve söyledikleriyle Efendimiz’i hiç örnek almayan, O’nu ve mesajlarını sadece kendi ikbali adına acımasızca sömürüp kullanan birine örümcek yardım etmez. Ona ancak Nemrut’un başını yiyen sivrisinek musallat olur!

[Faik Can] 14.4.2017 [TR724]

Zaman yazarları iddianamesi ve gerçekler [Analiz: Erman Yalaz]

İstanbul Cumhuriyet Savcılarından İsmet Bozkurt tarafından yazılan ve 22’si tutuklu 30 gazeteci ve gazete çalışanı için 3 kez ağırlaştırılmış müebbet istenen iddianame tel tel dökülüyor. 64 sayfadan oluşan ve İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulan metnin iddianame olarak kabul edilmesi hem hukuki hem tarihi gerçekler açısından imkansız. İçinde onlarca çelişkinin, yanlış ve yalan bilginin yer aldığı metin hukuk tarihine de basın tarihine de kara bir leke olarak geçti bile. TBMM ve hükümeti ortadan kaldırma ve görev yapamaz hale getirme, silahlı terör örgütü üyeliği ile suçladığı gazetecilerle ilgili hiçbir somut delil, 15 Temmuz darbe girişimiyle ilişkilerini gösteren tek bir satır bilgi yok. Kanaat, itham ve önyargılarını gerçek gibi sunan savcı, hangi sanığı neyle suçladığını yazacak asgari bir hukuk ve iddianame kültüründen dahi yoksun.

Savcının iddianame diye sunduğu metindeki skandal hataları tek tek sıralarsak şunlar dikkati çekiyor;

ŞÜPHELİ VE SANIKLARIN GÖZALTI TARİHLERİ VE NEYLE SUÇLANDIĞI BİLE YAZILMAMIŞ

Savcı Bozkurt, Türkiye’nin en büyük yayın grubunun 2 yıl gibi kısa sürede nasıl çökertildiğinin ve ortadan kaldırıldığının da tarihini yazmış 64 sayfalık metninde. İddianame diye sunulan metne yapısal olarak bakıldığında metin üç bölümden oluşuyor. İlk 7 sayfada 30 şüphelinin ismini arka arka yazan savcı, iddianamesinde yapısal olarak kimin hangi suçla suçlandığı, avukatlarının kimler olduğu, bazı şüphelilerin gözaltı ve salıverilme tarihlerini bile yazmaktan aciz bir savrukluk sergilemiş. Sanıklar Savcı İsmet Bozkurt’un kaleme aldığı iddianameyi okuduğunda neyle suçlandıklarını bile öğrenemeyecek.

Savcı 22’si tutuklu 30 sanığın ismini alfabetik olarak sıralamak dışında hiçbir şey yapmamış. Suçlamalara ilişkin (hükümeti yıkmak, TBMM’yi ortadan kaldırmak) ortaya konan delillerin tamamı köşe yazarlarının gazete yazıları ve gazetecilerin manşetleri. Sonra topluca dört ana suçlama yöneltiyor bu kişilere;

1) Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, 2) TBMM’yi ortadan kaldırma ve görevini yapmaya engelleme teşebbüs, 3) TC Hükümetini ortadan kaldırma ve görevini yapmaya engelleme teşebbüs, 4) Silahlı Terör Örgütüne üye olma.

Peki nedir bu suçların işlendiğine dair deliller? Savcı deliller kısmına aynen şunları yazmış: Ekran ve gazete çıktıları, bilirkişi raporları, şüpheli ifadeleri, bağımsız denetçi raporu, kayyum tespit tutanakları, MASAK raporu, noterlik belgeleri, satış sözleşmeleri, Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturma dosyaları, ticaret sicili evrakları, tüm hazırlık evrakı. Gazete çıktıları ve köşe yazılarıyla, gizli tanık beyanlarıyla ağırlaştırılmış müebbet istiyor savcı. Hem de 3’er kez.

SAVCI İSMET BOZKURT, FUZULİ AYDOĞDU’DAN KOPYA ÇEKMİŞ   

Sonraki bölüm Fetö/PDY Silahlı Terör Örgütü başlığı atılan 23. sayfaya kadar süren metin. Bu bölüm de onlarca çelişkili ve gerçek dışı bilgi ile dolu. Şüphelileri darbe yapmak ve silahlı terör örgütü üyeliği ile suçlayan Savcı, Fethullah Gülen’in hayatını Hizmet Hareketi’nin ortaya çıkışını anlattığı metni, 3 Mart 2016’da İstanbul Başsavcı Vekili Fuzuli Aydoğdu’nun Zaman Gazetesi’ne kayyım atanmasını talep ettiği yazısından aynen kopyalamış. Sırasıyla Sızıntı Dergisi, Zaman Gazetesi, Cihan Haber Ajansı, Aksiyon Dergisi ve Meydan Gazetesi başta olmak üzere anayasal özgürlükler ve kanunlar çerçevesinde kurulmuş yayın kuruluşlarını terör örgütünün yayın organı olarak suçluyor.

MGK KARARIYLA GAZETE VE GAZETECİLERİ TERÖRİST İLAN ETMİŞ

Savcı, bu yayın yayın kuruluşu ve yapıların, Fetö/PDY kapsamına alınarak 26 Şubat 2014 tarihli Milli Güvenlik Kurulu kararıyla örgüt ilan edildiğini ileri sürüyor. Bozkurt, bununla da yetinmiyor. 26 Şubat 2014, 26 Mayıs 2016 tarihleri arasındaki MGK’larda Hizmet Hareketi ve yayın kuruluşlarının milli güvenliği tehdit eden terör örgütü ilan edildiğini dayanak kabul ediyor.

Halbuki yargılamayı yalnız hakim, dosyadaki delillere göre yapabilir, yargılama yapılmadan suç ve suçluluğa dair yapılan açıklamalar Anayasa’nın 138. maddesinde yer alan masumiyet karinesine aykırıdır.

SUÇ TARİHİ MGK KARARLARIYLA BAŞLIYORSA; ÖNCEKİ DÖNEM YAZILARI NASIL SUÇ OLUYOR?

Bozkurt, MGK kararıyla gazetecileri ve çalıştıkları kurumları terör örgütü ilan ediyor. Bağımsız mahkeme kararları ya da hukuki metinlerle değil. Eğer savcının bahsettiği gibi Şubat 2014’te MGK kararıyla başlamak üzere Zaman ve yazarların çalıştığı kurumlar suç örgütü ilan edildiyse, yazar ve gazetecilerin bu tarihten önceki yazı ve eylemleri nasıl terör suçu oluyor? Örneğin Ali Ünal, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan , gibi isimlerin bu tarihten önceki birçok yazısı suç delili diye sıralanmış. Bu soru ve çelişkinin cevabı yok.

28 ŞUBATIN EN BÜYÜK MAĞDURU, MGK KARARLARI VE DAVALARI YOK SAYIYOR

İkinci MGK çelişkisi savcının tarih bilgisinden ve asgari Türkiye yakın tarihi ve basın tarihinden de bihaber olduğunu gösteriyor. Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketi’nin 12 Eylül askeri darbesi ve 28 Şubatı desteklediğini ileri süren savcı Gülen hakkında dava açılmadığını ileri sürüyor. Sonraki satırlarda yanlışını düzeltse de Gülen hakkında açılan davanın hiçbir hukuki tarafı olmayan bir ifadeyle “askıya alındığı”nı iddia ediyor. DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel tarafından idam talebi ile açılan Haziran 2008’de Yargıtay’ın hiçbir suç bulunamadığını ortaya koyan nihai kararını görmezden geliyor. Cemaat ve Gülen’in zarar görmediği ve korunduğunu ileri sürüyor. Hali hazırda 28 Şubat rejiminir baskıları neticesinde Fethullah Gülen’in sürgün hayatı yaşadığını yok sayıyor. Hukukta askıya almak diye bir tabir yok. Kendileri hukuka askıya aldıklarından olsa gerek, işlediği hukuksuzluğu böylece ele veriyor.

ZARAR GÖRMEDİ DEDİĞİ 28 ŞUBAT DEVRİ İDDİANAMESİNDEN ALINTILAR YAPMIŞ

Bir başka skandal ayrıntı ise savcının örgüt iddiasını anlattığı bölümde kullandığı ‘imamlar, kainat imamı’ suçlamalarının tamamı 28 Şubat devrinin; yani Nuh Mete Yüksel’in iddianamesinden birebir kopyalanmış olması. Savcı Bozkurt, 28 Şubat’ta zarar görmedi hatta korundu demeye getirdiği Gülen ve Hizmet hareketine ilişkin en temel örgüt suçlamasını, 28 Şubat’ın en ağır iddianamesinden, Gülen aleyhindeki davadan almış. Daha büyük çelişki ise yakın tarihle ilgili 28 Şubat 1997 tarihli MGK kararlarının ikinci maddesi ‘tarikat okulları’ başlığıyla Hizmet Hareketi’ne yakın görülen okulların kapatılması kararıydı. Savcı yakın tarih ve 28 Şubat ile ilgili dönemin tetikçi gazetesi Sabah Gazetesi’nin manşetlerinde hem bu eğitim kurumlarının, hem Gülen’in ‘idam manşetleri’ ile nasıl hedef haline getirildiğini okuyabilir.

TEK PARAGRAF İLE SİLAHLI ÖRGÜT İLANI

Savcının metninde gazeteci ve yazarları silahlı terör örgütü ilan ederken kullandığı bölüm sadece bir paragraftan ibaret. Emniyet, TSK, Milli İstihbarat ve Özel güvenlik şirketlerindeki silahlar ve silah kullanma yetkisi savcının iddia ettiği örgütün silahlı kanadını oluşturuyor. Peki gazetecilerin bu silahlarla, kişilerle irtibatı ne? 15 Temmuz darbesinin içinde, önünde, sonunda hangi silahı kullanmış, hangi cebir eylemini uygulamış bu gazeteciler? Darbeci ve sözde silahlı kanatla ne gibi bir ilişkileri var? Cevap koca bir sıfır.

‘Şüphelilere Atfedilen Suçların Açıklanması’ başlığıyla savcının ikinci bölüm olarak yazdığı metin skandal bilgi hatalarıyla başlıyor.

HABERTÜRK VE RADİKAL MANŞETLERİ DE ZAMAN YAZARLARININ SUÇU!

Bu bölümde ilk olarak Zaman, Cihan Haber Ajansı, Aksiyon, Radyo Cihan, Irmak Tv, Püff Mizah dergisi gibi medya kuruluşlarının tarihçesi anlatılmış. Yeni Ümit, Sızıntı, Samanyolu gibi organik ve resmi bağı olmayan yayın kuruluşlarını Zaman’la aynı havuzda toplayan savcı, son bölümde hükümete karşı girişilen ‘gazeteci eylemlerini’ anlatırken hükümete yakın Star Gazetesi’ni de iddia ettiği örgütün yayın organı olarak ilan etmiş. Hatta yetmemiş, Habertürk ve Radikal gazetelerindeki haberleri bile hükümete karşı darbe girişimine iştirak suçlamasıyla iddianameye almış.

DÜNYA İSTİHBARAT AĞI MESELESİ…

Gülen ve Zaman grubunun uluslararası istihbarat ile ilişkili olduğu yalanını yazarken savcı üst üste hatalar yapıyor. 25. Sayfadaki, “Türkiye’den ayrılmadan önce üst düzeyde temaslar kuran Gülen, Amerikan gizli servisi CIA Başkanlığına getirilen Morton Abromowitz ile 1983 ve 1990 yılları arasında görüşerek dostluk kurmuş, Abraham Foxman ve Papa II. John Paul ile görüşmeler yapmıştır. Örgüt medyasında gerek kamuoyunda gerek Türkiye kamuoyunda gerek Uluslararası kamuoyunda ünlü (futbolcu, artist vs.) şahıslarla yapılan temaslar yoğun olarak işlenmiş propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır.” cümleleri baştan aşağı skandal ve yanlış bilgilerle dolu.

Halbuki Amerikalı siyasetçi Morton Abromowitz hiçbir zaman CIA başkanı olmadı. Sadece Ronald Reagan döneminde Dışişleri Bakanlığı’nın İstihbarat Araştırma Bürosu başkan ve sekreterliğini yapmıştı. Basit bir google araştırmasıyla bile ortaya çıkan bu gerçeği bulamayan savcı, muhtemelen alıntı yaptığı Sabah, Takvim gibi yandaş medya kuruluşlarının haber metinlerini doğru varsayarak kayda geçirmiş.

ERDOĞAN’IN ELİNDEN ‘CESARET ÖDÜLÜ’ ALDIĞI FOXMAN İLE GÖRÜŞMEK SUÇ!

İkinci büyük skandal Abraham Foxman görüşmesi meselesi. Savcı görüşmeyi suç olarak sunuyor. Tayyip Erdoğan’a önce başbakanlığı döneminde “Musevi Cesaret Ödülü” veren daha sonra Erdoğan’ın anti-siyonist açıklamaları ve İsrail karşıtı politikaları nedeniyle bu ödülü geri alan kişi, Anti Defamation League (ADL) temsilcisi Abraham Foxman. Yine savcı, basit bir google araması yapmış olsa Erdoğan ile Foxman’ın 2008, 2009, 2013 ve 2016’da defalarca buluştuğunu görürdü. Gülen’in yıllar önce ABD’deki görüşmesi suç sayılıyorsa, Erdoğan’ın görüşmeleri ne oluyor acaba?

GAZETECİLERİN HANGİ HABERCİLİĞİ VE YAZILARI SUÇ PEKİ?

Savcı Bozkurt’un yazar ve gazetecilere yönelttiği diğer suçlamalar ise,

1) İstanbul Emniyeti’nce gerçekleştirilen ve AKP’nin sonraki dönem İçişleri Bakanlığı yapan dönemin Valisi Muammer Güler’in talimatıyla yapılan Tahşiye operasyonlarına ilişkin haber ve köşe yazıları, 2) 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturması sonrasında atılan manşetler ve yazılar, 3) MİT Tırları, 4) Selam Tevhid Kudüs ordusu operasyonuna ilişkin haber ve yazılar şeklinde  sıralamış.

TAHŞİYE OPERASYONU TALİMATI AKP’Lİ GÜLER’DEN, KÖŞE YAZILARI GÜLERCE VE ŞAHİN’DEN…

Savcının dosyasında Tahşiye ile ilgili suç olarak yazılan bir haber ve iki köşe yazısı bulunuyor. Tahşiye ile ilgili köşe yazılarından biri aynı zamanda bu iddianamede tanık olan Hüseyin Gülerce’ye, diğeri Ahmet Şahin’e ait. Haber olarak konan delil ise 9 Nisan 2009 tarihli Fethullah Gülen’in herkul.org’da yayınlanmış sohbetinin haberi. Aynı haber o dönemde Hürriyet dahil bir çok gazetede yer almış. Gülen’in mütedeyyin insanlara silahlı örgüt suçlaması yapılmak üzere tuzak kurulabileceği, El Kaide gibi örgütlerle irtibatlı göstermek isteyen bazı çevrelerin çıkabileceği uyarılarını anlattığı sohbet El Kaide ile irtibatı bizzat MİT raporlarıyla ortaya konmuş Tahşiye Örgütü’ne yönelik neredeyse bir sene sonra yapılmış polis operasyonlarının talimatı gibi sunuluyor. Zaman’ın bu konuda yaptığı haber ve yayınlara ilişkin tek bir dava açılmamış, tekzip yayınlanmamış. Üstelik köşe yazarı Gülerce ve Şahin’in iddianamede sanık ya da şüpheli olarak esamesi bile okunmuyor.

AYDINLIK, CUMHURİYET, RADİKAL, TARAF VE HABERTÜRK DE DARBECİ!

‘MİT Tırları haberleri’ başlığı altında kapatılan Radikal Gazetesi’nin 1 Ocak ve 3 Ocak tarihli manşetleri de Zaman yazarlarına suç olarak izafe edilmiş.Cumhuriyet Yazarı Can Dündar’ın bir köşe yazısı, yayınlanan haberler, Aydınlık Gazetesi’nin manşetindeki MİT Tırları haberleri bu kategoriye sokulmuş.

KAYYIM’IN YÖNETTİĞİ SIZINTI’NIN KAPAĞINDA DARBE MESAJI!

İddianamenin 53. Sayfasında tam bir skandal var. Savcı Bozkurt, 15 Temmuz’dan 8 ay önce kayyım atanan Kaynak Holding’in yayınladığı Sızıntı dergisinin 12 Eylül darbesini desteklediğini iddia etmekle yetinmemiş, kayyım yönetimindeyken kapağından 15 Temmuz darbesinin mesajını vermekle suçluyor’

“Sızıntı dergisinin 2016 yılı Mayıs ayı kapağında “asker elbiseli bir kolun açtığı kapının arkasında çiçek bahçeleri” görülmekte ve yayınlandığı dönem itibariyle başka anlam ve önemi olmayan bu kapak, askeri darbe beklentisini göstermektedir.” diye suçlama yöneltiyor. Belli ki daha önce Gülen’in giydiği haki renkli cübbesinden darbe mesajı çıkaran havuz medyasında fazla etkilenmiş.

NECİP FAZIL’A DA SIRA GELECEK Mİ?

Odatv’de yayınlanan haberlerin metinlerini delil gibi kayda geçiren savcı Bozkurt bu mantıkla, kapaktaki şiire bakıp Üstad Necip Fazıl’ı da örgüt yazarları listesine alabilir! Çünkü dergi kapağında şu cümleler var: “Aç kapıyı haber var, Ötenin ötesinden! Dudaklarda şarkılar, Kurtuluş bestesinden…”

YOLSUZLUK HABERLERİ ALGI MÜHENDİSLİĞİ OLMUŞ

Yine 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet skandalının gazetelere manşet olması da savcıya göre suç. Zaman gazetesinin yanısıra Habertürk, Taraf ve Bugün gazetelerinin manşetlerini de hükümete karşı darbenin unsurları arasında yazmış savcı Bozkurt: “18 Aralık 2013 tarihli Zaman gazetesi “Türkiye’yi Sarsan Rüşvet Ve Yolsuzluk Operasyonu”; Taraf gazetesi “Büyük Operasyon”; Bugün gazetesi “Şoke Eden Operasyon”; Habertürk gazetesi “3’lü Operasyon Yemekhanede Başladı” manşetleri ile çıkmış, birbirine benzer içerikli haberlerle, gerçekleştirilen kurgu ve kumpas, bir “yolsuzluk ve rüşvet operasyonuymuş” gibi kamuoyuna takdim edilerek bu yönde algı oluşturulmaya çalışılmıştır.”

“Ayakkabı kutularında 4.5 milyon dolar, evde yedi çelik kasa”; “Rüşvet ve örgütten tutuklandılar” manşetleri ise yargıya müdahaleymiş. Gazeteciler algı mühendisliği yapmış. İstifa eden bakanlar, ayakkabı kutularındaki dolarlar, para kasaları haberlerini niye yazdınız demeye getiriyor Savcı Bey!

YOLSUZLUKLARI ANLATAN 73 YAZI SUÇ DELİLİ

Yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının tartışmalarının sürdüğü dönemde Abdülhamit Bilici, Sevgi Akarçeşme, Ahmet Turan Alkan, Ali Bulaç, Ali Akkuş, Büşra Erdal, Ahmet Kurucan, Mümtazer Türköne, Nuriye Akman, Mustafa Ünal, Ekrem Dumanlı, İhsan Dağı, Mehmet Kamış’ın da aralarında yer aldığı Zaman yazarlarının 21 Aralık 2013-24 Mart 2014 tarihleri arasındaki 73 yazısı suç delili olarak konmuş iddianameye. Zaman yazarı olmayan Orhan Kemal Cengiz’le Erkan Toğuşlu’nun yazıları da hükümeti karşı darbe yapmak ve algı oluşturmak için yazılan yazılar kategorisine alınmış.

GÜL’Ü GÖREVE DAVET, KURUMLAR ARASI ÇATIŞMA HEDEFİYMİŞ

Şahin Alpay’ın 6 yazısını delil diye iddianameye yazan savcı, 24 Aralık 2013 tarihli köşesinden “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yaşananlara seyirci kalmaması gerektiğini” yazmasını ‘kurumlar arası çatışma yaratmayı hedeflemiştir’ diyerek fikir ve ifade özgürlüğü alanından çıkarıp suç gibi gösteriyor.

KILIÇDAROĞLU ROPÖRTAJI DA DELİL

Savcının 25 Aralık 2015 tarihinde Zaman gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Ünal tarafından CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile yapılan röportaj da darbe delilleri arasında yerini almış. Ünal’ın Kılıçdaroğlu ile yaptığı söyleşiyle,’cemaatin mazlum olduğu, cemaate zulmedildiğini ileri’ sürerek örgütü müdafaa ettiği, bu beyan ve haberlerle yargıya ve soruşturmayı yürüten kamu görevlilerine hedef haline getirdiği ve yine algı oluşturulduğu suçlamaları yöneltilmiş. Sıra Kılıçdaroğlu’na da gelebilir bu gidişle.

‘YEZİDLERE BOYUN EĞMEYECEĞİZ’ DÖVİZLERİ DE SUÇ

Savcı 22 Temmuz 2014’te yolsuzlukları ortaya çıkaran polis müdürleri ve emniyetçilerin gözaltına alındığı dönemlere ilişkin manşet ve haberleri de yakın takibe almış. O günlerde sadece polis yakınları değil, Fenerbahçe taraftarlarından tutun, CHP, MHP; BBP’li seçmenlerin de katıldığı gösterilerde, Adliye önünde atılan sloganlar da suç olarak kayda girmiş. Erdoğan’a yönelik vatandaşların ellerindeki dövizlerdeki ‘Tiran, Yezid’ gibi ifadelerin geçtiğini yazmış savcı. Yine 14 Aralık 2014’te Zaman Gazetesine baskın yapılarak genel yayın yönetmeni Ekrem Dumanlı’nın gözaltına alınmak istenmesini protesto ederken atılan sloganlar ve kullanılan dövizler de suç kabul edilmiş.

REKLAM FİLMLERİ DARBENİN EN BAŞ DELİLLERİ

Savcının bulduğu en sağlam darbe delili (!) ise havuz medyasında günlerce okuduğumuz Zaman’ın reklam filmleri! Zaman’ın Kasım 2013’teki ‘Kardeşlik Zamanı’ temalı reklamları Savcı Bozkurt’a göre tabana verilen darbe mesajıymış. Zaman’ın iki reklam filmiyle Aksiyon’un reklam filmi ve kapağı da darbe çağrışımı yapıyormuş.

KAYYIM RAPORU İLE MALİ SUÇ UYDURMA

Savcı son bölümde aslında yazarları ve gazetecileri hiç ilgilendirmeyen bir konuya, reklam gelirleri ve şirket malvarlıklarının devrine yer vermiş. 4 Mart 2016 tarihinde atanan kayyımların mali raporlarına dayandığı görülen şirket bilançoları ve varlıklarıyla ilgili iddiaları gerçek olmayan bilgilerle dolu.

‘Tiraj Hileleri’ başlığı altında Savcı Bozkurt’un yazdığı iddialar komik. Zaman gazetesinin şişirme tirajlara sahip olduğunu iddia eden savcı, daha önce Akit gazetesinde yayınlanmış bir haberi dayanak yapmış. Kayyım raporlarına dayanarak, kayyım atanmadan önce gazetenin içinin boşatıldığını ileri sürmüş. Marka devirleri, matbaalar ve Cihan Medya AŞ ile ilgili tamamen ticari kurallar ve kanunlar çerçevesinde alınan yönetim kurulu kararlarını suç olarak iddianamesine almış. Ticaret hukukunu ilgilendiren konuları suç olarak sunan kayyımlar da savcı da vergi kaçakçılığı, kaçak işçi çalıştırılması, devletin zarara uğratıldığı hiçbir somut delil ve suçlamadan bahsetmezken, şirketin iç işleyişine dair alınan en doğal kararlarına mal kaçırma, hile yapma vb. suçlamaları yöneltmiş. Savcı ve kayyımlar haklı olsa bile, -ki öyle değil- çoğunluğu para cezası gerektiren, en ağır koşullarda 6 ay ile 3 yıl hapis cezası dışında ceza verilemeyen bu iddialarla Zaman yazarları ve yöneticilerinin hepsini birden ayrım yapmaksızın suçlamış.

DEMOKRATİK GÖZÜKSE DE DARBE ÇAĞRIŞIMI YAPAN YAZILAR!

Savcının iddianame boyunca ‘ilim irfan sahibi, dürüst ahlaklı, erdemli nesil yetiştirme’, devlet sırlarını ifşa etmiş, algı oluşturma, hükümeti çalışamaz hale getirme, hükümeti zor duruma düşürme, ‘ulusal güvenliği tehdit edebilecek, toplum huzurunu ve asayişi bozabilecek beyanlarda bulunma’ diye sıraladığı bir dizi yeni suç türü var.

Yine savcı, köşe yazıları ve haberleri ‘töhmet, ima, tehdit yollu gönderme yapmak, görünürde normal bir eleştiri gibi görünen düşünce, demokratik gözükse de darbe çağrışımı yapan yazı, eleştiri dozajını artırma, hükümete profesyonelce imalı ve şifreli ya da üstü kapalı hakaretler yağdırma’ cümleleriyle suç olarak tarif etmiş. İddianamenin 27. sayfasında “Örgütün medyadaki en temel faaliyeti, örgüt amacı ve stratejisi doğrultusunda algı operasyonu yapmaktır.” diyor. Gazetecilik mesleğinin ne anlama geldiğini bilmediği gibi düşünce ve fikir açıklamayı; olmayan ama velev ki olsa algı oluşturmayı terör suçu olarak kabul ediyor.

SAVCININ SUBLİMİNAL TAKINTISI

Muhyiddin-i İbn Arabî’den darbe söylemi!

Fethullah Gülen’in birçok sohbetini, Samanyolu TV’nin Şefkat Tepe isimli dizisini Zaman’ın yönetici ve yazarlarıyla hiç alakası olmadığı halde iddianamenin dört bir yanına serpiştiren Savcı Bozkurt, subliminal darbe mesajları ve çağrışımlarına örnekler de koymuş.

Mesela 20 Ekim 2013 tarihli herkul.org adresinde yayınlanan ‘Girdili Çıktılı Aktarmalar Suizan Virüsü’ başlıklı sohbeti 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonunun talimatı olarak değerlendiriyor. Gülen’in Muhittin İbni Arabi’ye ait bir menkıbeyi anlatırken kullandığı ‘altın vuruş’ sözcüklerini kendi tabiriyle cımbızlayıp, talimat olarak yorumluyor. Gülen, 40 dakikayı aşan o sohbetinde Muhittin İbni Arabi’nin Şam’da vefatından önce ‘sizin taptığınız benim ayağımın altında’ sözlerini izah ediyor. Menkibeye göre Muhittin İbni Arabi bu sözleri nedeniyle ‘Allah benim ayağımın altında’ dediği suçlaması ve iftirasıyla vefat eder. Şam’ın Osmanlı tarafından fethinden (Yavuz Sultan Selim Han devri) sonra hem Arabi’nin defnedildiği mezarı bulunur, hem de Muhyiddin-i Arabi’nin vefatından önce ayağını yere vurarak, “Sizin taptığınız, benim ayağımın altındadır” buyurduğu yeri tespit ettirip, orayı kazdırılır. Orada küp içinde altınlar çıkar. Bundan, “Siz, Allahü teâlâya değil de, paraya tapıyorsunuz” demek istediği anlaşılır. Savcı Bozkurt, Gülen’in bu menkıbeyi anlattığı o sohbetin 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını yapan polislere verdiği talimat olduğuna inanıyor. İddianamesine de böyle yazmış.

[Erman Yalaz] 14.4.2017 [TR724]

Doğruyu söylemek lazım, çoğunu siz batırdınız [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli, kayyım atanan ya da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devrolunan şirketlerin çoğunun batık vaziyette olduğunu, el koyduktan sonra hepsini ayağa kaldırdıklarını söyledi. Bu şirketlerin hiçbiri batık olmadığı gibi ekseriyetinin nakit fazlası vardı. Borçlu olanların da varlıkları borçlarını kat be kat karşılayabilecek seviyedeydi.

Boydak Holding, Koza İpek, Naksan, Alfemo, Süvari, Zaman ve el konulan diğer şirketler batık mıydı? Elbette değildi. Her biri sektöründe vergi rekortmenliği ödüllerine layık görülüyordu. Vergi beyannameleri, SGK prim ödemeleri, ihracattan doğan KDV iadeleri gibi resmî kayıtlar tevile ihtiyaç bırakmayacak şekilde bahse konu şirketlerin ekonomiyi sırtladığını teyit ediyor. Herkesin fabrikayı kapatıp arsasına AVM/rezidans inşa ettiği bir dönemde imalatta ısrar eden Anadolu sermayesine vehimlerden ibaret iddianamelerle tırpan vuranların hiçbir sözü inandırıcı gelmiyor.

KAYYIMLARIN LİYAKATİ YOK

İşsizliğin azaltılması için elini taşın altına koymuş sanayicilerin ellerinden şirketlerini gasp ettikten sonra, “Biz olmasak batıracaklardı” cümlesiyle esasında kendi sirkatlerini söylüyorlar. Kayyım diye atadıkları isimlerde liyakattan ziyade Adalet ve Kalkınma Partisi’ne olan yakınlığı esas aldıkları için şirketlerin malî yapısı hızla bozuluyor. Artıdakiler eksiye düştü. Borçluluk arttı. Marka ve itibarı haksız yere zedelenen şirketlerin pazar payı, nihayetinde ciroları azaldı. Kayyımların şahsî harcamalarını (mahkemenin tespit ettiği maaş haricinde) şirket kasasından yapması, varlıkların üç kuruşa satılması gibi usulsüzlükler zararı da artırıyor.

Senelerin emeği birkaç muhterisin elinde heba olup gidiyor. Yarın şirketler battığında işsiz kalan aileler kapılarına dayanacak. O gün de bugünkü gibi yalan söyleyecekler: “Zaten bunlar batmıştı. Bizim suçumuz yok.”

PARTİCİLİK İLE ŞİRKET İDARE EDİLEMEZ

Ekonomi, hislerin en az karşılık bulduğu bir saha. Kuralları ihlal ettiğinizde batarsınız. İşletmecilikle particilik yapmayı aynı zannederseniz, mülkiyet hakkını hafife alırsanız bedelini herkes öder. Düne kadar ‘Anadolu’nun parlayan yıldızları’ diye nitelenen şirketleri iflasa sürükleyen sebepler dikkatle mütalaa edildiğinde görülecektir ki Türkiye hukuk devletinden uzaklaştıkça yatırımlar azalıyor, elde avuçta kalan sanayi tesisleri iflasa sürükleniyor.

Financial Times’ta referandumdan evvel patronların bakışını irdeleyen bir haber yayımlandı. Haberde bir işadamı ismini ve tercihini niçin saklı tuttuğunu şöyle anlattı: “Açıklarsam hapse atılırım.” Türkiye’de demokrasinin hal-i pür melalini hülasası sanki bu cümle. Olup bitenlerden tedirgin olan yabancı yatırımcı da tası tarağı toplayıp gidiyor. Alman otelcilik devi Steigenberger ve ABD’li Edition Hotels’in Türkiye’deki bazı operasyonlarını kapatmasından sonra önemli bir marka daha çekilme kararı aldı. ABD’li Canyon Ranch, Milas-Kaplankaya’da lüks otel için 250 milyon dolar harcadı. Bir sene geçmeden lüks tesisi kapatıp gitti.

HER ŞEHİRDE AYNI TRAJEDİ

Yabancı kaçıyor, yerli süt dökmüş kediye dönmüş. Ekonomi derin bir krizde. Demokrasi açığı büyüdükçe iflasları yeni iflaslar takip edecek. Canikli iş imkânlarının mahdut olduğu Giresun’da Akın Çorap’ın iflas etmesi halinde yüzlerce ailenin AKP teşkilatını kapısına yığılacağının farkında. Kulaktan kulağa yayılan ‘iflas’ söylentileri halkın referandumda ‘hayır’ı tercih etmelerine sebep olabilir. Canikli en azından referanduma kadar insanları teskin etmek için kayyımların dolayısı ile kendilerinin beceriksizliğini Akın ailesinin üzerine yıkmaya çalışıyor.

Senelerdir çalışan tesis birkaç ayda cari giderlerini karşılayamaz hale düştü. Bunun mesuliyeti Akın ailesine yıkılamaz. Giresun gibi göç veren bir şehirdeki tükenişi diğer şehirlere teşmil edebilirsiniz. İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Kayseri, Kahramanmaraş, Denizli, Manisa ve Gaziantep’te en büyük sanayi tesisleri iş bilmez kayyımların elinde can çekişiyor.

KIYIM, MAKYAJLA KAPATILAMAYACAK KADAR ÇİRKİN

Başbakan Yardımcısı Canikli’nin sözlerinde mülkiyet gaspına kılıf aramaktan başka bir hakikat yok. Zira el koyma kararlarının ne hukukî ne ticarî bir mesnedi vardı. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü bahane ederek başlattıkları kıyımın şirketlere bakan yüzü makyaj tutmayacak kadar siyah. O şirketlerin tek suçu vardı. O da sahiplerinin Hizmet Hareketi ile gönül bağı olmasıydı.

Ticarî gerekçelerle el konulmadığı halde güya hepsini iflastan kurtardıklarını söyleyerek maşeri vicdandaki sessiz öfkeyi dindirebileceklerini zannediyorlar. Canikli ya da kabineden diğer isimlerin hakikatle alakası olmayan beyanları, hukuk yeniden cari hale geldiğinde anayasayı çiğneyerek yapılan bu işlerde dahli olanları ceza almaktan kurtarmayacak.

ŞİRKETLER TERTEMİZ ÇIKTI

El konulan bu şirketlerin bütün hesaplarını didik didik ettiler. Devletin bütün birimleri, bu şirketlerin cemaziyülevveline kadar indi. Ortada ne var suç namına? Kocaman bir hiç. Buna rağmen şirketler asıl sahiplerine iade edilmiyor. Geçen hafta Kayseri’deki davada Boydak ailesi şahsî hesapları üzerindeki tedbirin kaldırılmasını talep etti. Gelir Vergisi beyannamelerini doldurduklarını ve ödeme tarihinin geldiğini belirttiler.

Boydaklar şirketleri ellerinden alındığı halde, mahpus oldukları halde devlete olan vergi borçlarını ödemekten geri durmadı. Ne kadar elem verici bir hâdisedir ki bu aile ‘terör örgütü üyeliği’ ile itham ediliyor. 11 bin kişiden otel vaadi ile topladığı 1 milyar TL’yi buharlaştıran Fadıl Akgündüz serbest, Boydaklar mevkuf. Neyse ki mahkeme Boydakların taleplerini kabul etti. Boydaklar bu vaziyette bile devlete borçlu kalmayacak kadar ehl-i namus, ehl-i vicdan olduklarını cümle âleme gösterdi.

CANİKLİ’YE BİR HATIRLATMA

Sadece Boydakların âlicenap tavrı bile Hizmet Hareketi’ne mensup insanlara ve onlara ait şirketlere reva görülen muamelenin insaf ve hakkaniyetten mahrum olduğunu ispata kâfi gelir. Körelmemiş her vicdan bu hakkı teslim edecektir.

Bu bahsi Canikli’ye şu hatırlatmayı yaparak kapatıyorum: Doğruyu söylemek lazım, o şirketlerin çoğunu siz batırdınız.

Anadolu sermayesinin muhafazakâr ve yerli’ sloganlarıyla siyasete atılan AKP kadrolarının elinde son nefesini veriyor olması ise başlı başına bir hüsrandır. Bu hüsranın siyasî faturası er ya da geç AKP’ye kesilecek. Hele şu fırtına dinsin, toz bulutu dağılsın…

[Semih Ardıç] 14.4.2017 [TR724]

Süleyman Soylu mu, Güneş Motel mi? [Sefer Can]

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde bir ülke varmış. Ekonomik sorunlarına ve siyasal sistemdeki arızalara rağmen bazı değerleri yaşatmaya çalışırmış toplum. Mesela hırsızlık hem suç hem ayıpmış. ‘Yolsuzluk hırsızlık değildir’ fetvası verecek hocalar arz-ı endam etmezmiş. İstanbul Belediyesinde İSKİ Genel Müdürü ihalelere fesat karıştırınca ülkede infial olmuş. Partisi bile arkasında durmamış, adam işini kaybetmekle kalmamış, yargılanıp mahkum olmuş.

İşkence sistematik olarak yapılırmış ama ortaya çıktığında şüpheliler pişkince sırıtmazmış. Devlet tetikçilerini korurmuş lakin medya ve toplum tepkisini esirgemezmiş. Daha 12 Eylül rejiminin cuntası devletin tepesindeyken Nokta diye bir dergi işkence dosyası yayınlamış. Satış rekorları kıran kapakla dergi tarihe geçmiş.

Siyasi parti liderleri arasındaki tartışmalar belli bir zekâ ve üslup seviyesinde yapılırmış. Kahvehane kavgalarında sarf edilmeyen sözler parlamento duvarlarında yankılanmazmış. İnce zeka ürünü atışmalar izleyenlere keyif verirmiş. Kadın siyasetçilere belaltı imalarda bulunmak; kasetle, komployla şantaja yeltenmek kimsenin tevessül etmeyeceği alçaklık olarak görülürmüş.

Eşkıyalığın dahi raconunda ‘kadına el kaldırılmaz, eşinin yanında erkek rencide edilmez’ yazarmış. Kadın araya girip başörtüsünü yere atarsa en amansız kavga durur silahlar kınına girermiş. Hele lohusa ya da küçük çocuğu olan kadına neredeyse kutsallık atfedilir, incitmemek adına azami özen gösterilirmiş.

O günlerde rezil olmak, mahcubiyet duymak, hatasını kabul edip özür dilemek, istifa etmek olağan hadiselerdenmiş. En azından bir müddet insan içine çıkmayarak kendini unutturmaya çalışırmış hata sahipleri.

Siyasi ahlaksızlıklar da yaşanırmış elbet. Fakat adı geçenler yaptığına pişman edilircesine eleştirilir, nesiller boyu anlatılırmış. Mesela Güneş Motel olayı diye bir skandal patlamış. 11 milletvekili rakip partiyle pazarlık yaparak, bakanlık karşılığında saf değiştirmiş. Medya adım adım pazarlıkları takip etmiş, kovalamaca yaşanmış. Sonraki yıllarda siyasi ahlaksızlığın sembolü haline gelmiş bu olay. Kötü bir şey anlatmak isteyen onlara atıfta bulunmuş.

Yukarıda saydığım şeyleri çocuklarımıza efsane olarak anlatacağız. Ne yazık ki, o meziyetlerin kırıntısı kalmadı. Her başlığın somut örneklerinden onlarca sıralayabiliriz. Bence en ağırı olan Güneş Motel’in bugünkü versiyonunu konuşalım.

AKP ve Tayyip Erdoğan’ı en fazla ve sert eleştiren iki siyasetçi söyleyin denilse; tereddüt etmeden ilk sıraya Süleyman Soylu’yu ikincisine ise Numan Kurtulmuş’u yazardım. Erdoğan’ın oy istediği tabana erişebilen iki partinin genel başkanı oldukları için oy oranlarıyla ölçülemeyen bir rahatsızlık kaynağı idiler. Eleştirileri, hırsızlıktan Karun’luğa uzanan bir çeşitlilik arzediyordu. AKP’ye katılacaklar haberine inanmamıştım. Erdoğan’ın midesi kaldırsa onların ki kaldırmaz diyordum. İki genel başkan da şu anda AKP’de bakan ve Erdoğan’ı kökten AKP’lilerden fazla savunuyorlar. Numan Bey, başkanlığın tek adamlığı bitireceğini bile söyledi. O biraz kenarda dursun bugün Soylu’yu konuşalım.

Öncelikle şunu söylemek lazım: Güneş Motel olayından daha büyük bir skandal bu transfer. Zira orada adı sanı duyulmamış 11 milletvekilinden söz ediliyordu. Burada kamuoyu önünde büyük laflar eden ve binlerce kişiyi umut vererek peşine takmış liderlik iddiasında kişiler var. Bütün tükürdüklerini yaladıktan sonra şimdi artıya geçtiler. Kurtulmuş’ta hafif tutukluk gözleniyor. Soylu ise frenleri patlamış vaziyette son sürat gidiyor. Tam Erdoğan’ın idealindeki İçişleri Bakanı.

Geçenlerde günde 69 operasyona tekabül edecek bir rakam verdi, Teyo Pehlivan duysa şapka çıkarırdı. Başkanlığı savunayım derken, terörle mücadelede güçlü hükümetlerin gerekli olduğunu öne sürdü. Ülkeyi 15 yıldır istediği kanunu bir gecede çıkarabilecek çoğunlukla yöneten partinin bakanı olduğunun farkında değil herhalde. Kaderin garip cilvesi bol keseden atarken devirdiği çamları fark edemiyor. Teröristler, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünün altını oyup bir ton bomba patlatıyor. Bakan’ın açıklaması: çok hızlı kazmışlar fark edememişiz! Kendi güvenliğini sağlamaktan, altına döşenmiş bombayı görmekten aciz bir teşkilat ve onun bakanı mesailerini nereye harcıyor dersiniz? Soylu, muhalefete cevap yetiştirmek, polis de kermes yapan kadın ve zekat veren hacı amca peşinde.

Erdoğan ise yeni avı Devlet Bahçeli ve MHP’yi mideye indirmekle meşgul.

[Sefer Can] 14.4.2017 [TR724]

‘Gazetecilik suçtur’ diyen 3 saçma iddianame [Erhan Başyurt]

Gazetecilere yönelik 3 iddianame arka arkaya tamamlanarak mahkemeye sunuldu.

‘Fuat Avni’ soruşturmasında tutuklanan 29 gazeteci, Cumhuriyet gazetesi ve Zaman gazetesi iddianameleri.

Uluslararası baskıları göğüslemek ve iç hukuk süreci sürüyor mesajı vermek için sürece hız verildiği görülüyor.

Mahkemenin tahliye kararı verdiği 21 gazetecinin salıverilmek yerine cezaevinden karakola götürülmesi örneğinde olduğu gibi, hukuk işletilmeyecek ama yargı süreci işliyor görüntüsü verilecek.

Böylece uluslararası kamuoyu aldatılırken ve AİHM’e de ‘hukuki sürecin tamamlanmasını bekleyin’ cevabı vermek ve oyalamak için zemin oluşturuluyor.

3 İDDİANAME SAYISIZ SAÇMALIK!

29 gazetecinin iddianamesindeki tutarsızlıkları tek tek irdelemeye çalışmıştım. Cumhuriyet ve Zaman iddianameleri de farklı değil.

Her 3 iddianame de ‘gazetecilik suçtur’ diyor. Haberleri, yorumları suç olarak görüyor.

Her 3 iddianamede de haklarında soruşturma bulunmayan kişilerin haber ve yorumları üzerinden, tutuklu veya sanık gazeteciler suçlanıyor.

Her 3 iddianamede de ‘silahlı terör örgütü’ diye genel bir hikâye anlatılıyor ama ortada ne silah ne de eylem var.

Her 3 iddianamede de savcıların yürüttüğü yasal soruşturmaları, jandarma ve polis operasyonlarını haber yaptıkları için gazeteciler suçlanıyor.

Her 3 iddianamede de sanıkların irtibat ve iltisaklarına, aralarındaki örgütsel hiyerarşiye dair en ufak bir delil yok.

Her 3 iddianamede de ‘silahlı terör örgütü’ne ilişkin sanıklardan ele geçirilen tek bir suç unsuru bulunmuyor. Bırakın ‘silahı’ tek bir ‘çakı’ bile yok… Yazarların kalemine, gazetecilerin fotoğraf makinelerine ‘suç aleti’ muamelesi yapılıyor.

Her 3 iddianamede de kanunlarımızda suç olarak yer almayan ‘algı oluşturmaya çalıştılar’ gibi uydurma bir suçlama yöneltiliyor. Yetmemiş reklam filminden, dizi filmden suç uydurmaya çalışılmış…

Her 3 iddianame de birbirinden kopyalanmış gibi… Hatta hatalar bile aynı. Farklı savcılar farklı iddianamelerde, ‘Özgür Millet gazetesi matbaada baskın sırasında ele geçirildi’ diyor. Oysa Özgür Millet diye bir gazete hiçbir zaman olmadı, Özgür Bugün ise yasal izinle yayınlandı…

Her 3 iddianamede de suç yok ama 80’den fazla gazeteci aylardır bu saçmalıklar nedeniyle hapis yatıyor ve yatmaya devam ettirilmeleri için de siyasi baskı yapılıyor.

MİT TIRLARI VE MUT’A NİKÂHI TAKINTISI

Gazeteci Yetkin Yıldız, hiç çalışmadığı bir gazetede yazı yazmakla suçlanıyor.

Gazeteci yazar Orhan Kemal Cengiz için de aynı şekilde hiç çalışmadığı bir gazetede hiç yazmadığı yazı nedeniyle ‘müebbet hapis’ ile isteniyor.

Gazeteci Kadri Gürsel de, kendisini arayanlardan bazılarında ByLock olduğu gerekçesiyle silahlı terör örgütü üyesi olmakla itham ediliyor… Yani ‘Sizi arayan kişinin önce telefonunun içine ByLock var mı diye bakacak, sonra cevap vereceksiniz’ diyor savcılar (!)

İddianameler bir gerçeği daha ortaya koyuyor. İktidar, IŞİD ve El Kaide uzantısı örgütlere MİT’in silah sevkiyatının ortaya çıkarılmasına, suçüstü yapılmasına çok içerlemiş.

Uluslararası kamuoyunda kendisini zora sokan MİT TIR’larını inkâr da edemiyor ama ortaya çıkarılmasını ve görüntülerin yayılmasını sağlayanları susturuyor veya intikam amaçlı cezalandırıyor.

İktidarın bir diğer takıntısının ‘mut’a nikâhı’ olduğu görülüyor. Her nedense mut’a (geçici nikâh) konusunda yazılanları, suç içermese de ‘silahlı terör örgütü’ suçu gibi görüyorlar.

Gözaltına alınan polislerin savunmalarını, savcıların hukuksuz işlemlerini haberleştirmek de suçmuş (!)

3 İDDİANAME YABANCI DİLE ÇEVRİLSE YETER!

Aslında her 3 iddianame yabancı dile çevrilse, medya örgütleri, insan hakları örgütleri, uluslararası kurumlar ve yabancı medya ile paylaşılsa, Türkiye’de basın hürriyetinin nasıl keyfi bir sansür ve iktidar baskısına maruz kaldığını, yargının bu hukuksuzluğa nasıl alet olduğunu anlatmak için başka bir izaha gerek kalmaz.

İktidar, sadece anayasamız değil uluslararası anlaşmalarda açıkça yer alan ifade ve hürriyetini, haber alma ve haber verme hakkını, basın hürriyetini yok sayıyor ve tüm bu temel evrensel insan haklarını yargı eliyle yok ediyor.

Bu hukuki olmaktan fersah fersah uzak bu uydurma iddialarla Ali Bulaç, Şahin Alpay, Ahmet Turan Alkan, Nazlı Ilıcak, Mümtaz’er Türköne, Gültekin Avcı, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Hidayet Karaca, Sedat Laçiner, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu, Ali Ünal, Murat Aksoy gibi onlarca aydın, yüzlerce gazeteci yok yere hapis yatırılıyor.

İktidarın tek amacının, özgürlükleri ve demokrasiyi yok ederken, özgür ve cesur kalemleri susturmak, bağımsız ve tarafsız medyayı ortadan kaldırmak, iktidarın suçlarını ve hatalarını örtmek olduğu görülüyor…

Ülkenin uçuruma sürüklenmemesi için cesurca kendini feda eden yüzlerce güzide yazar ve gazetecilere yapılan bu zulmü, sessizce seyredenler ise sadece kendilerine değil ülkeye de yazık ediyor.

[Erhan Başyurt] 14.4.2017 [TR724]

İnsanlığa veda [Alper Ender Fırat]

Wladyslaw Szpilman 2. Dünya Savaşı başladığında Varşova Radyosu’nda piyano çalarak hayatını kazanan, şiddetten, kavgadan uzak bütün hayatı müzik olan bir müzisyendir. Ama ‘Nazi Ruhu’nun ülkeye egemen olmasından sonra mensubiyeti, onun işini kaybetmesi ve toplumdan tecrit edilmesi için yeterli olacaktır. Ne Polonya yasalarında ne de evrensel hukukta suç kabul edilen hiçbir eylem yapmamış olmasına rağmen bütün ailesiyle kamplara götürülecektir.

Önce gettolar içinde tecrit edilen Yahudiler açlık-susuzluk, hastalıktan ya da Nazi silahlarından çıkan kurşunlarla kırılmaktadır. Öyle bir yoksulluk ve acziyet hakimdir ki, kimsenin kimseye yardım etmeye, yanı başında en yakınlarının bile katledilmesine ses etmeye mecalleri yoktur. Ama Nazilere bu da yetmez, onları gaz odalarına gönderilirler.

Gerçek bir hayat hikayesini, yani müzisyen Szpilman’ın hayatını anlatan ‘The Piyanist’ filmini muhakkak izlemişsinizdir. İzlemediyseniz de mutlaka bulup izleyin. Bazı dönemlerde insanların insanlıktan nasıl çıkıp soysuz bir hayvana dönüştüklerini çok başarılı resmediyor o film. İzlerken o gün yaşananların günümüz Türkiye’sine ne kadar da benzediğini bir kere daha fark edeceksiniz. İnsan hayatının bir sinek gibi değersizleşmesini ve insanların, sadece ve sadece mensubiyetinden dolayı öldürülürken, diğerlerinin bunu gayet normal bulmasının dehşetini yaşayacaksınız. İnsan olmaktan bir kez daha utanacaksınız.

İnsan; bugün de gördüklerine, duyduklarına, yaşadıklarına baktıkça gerçekten insan olmaktan utanıyor. Şiddetten, kavgadan, nefretten fersah fersah uzak yüz binler, tıpkı 2. Dünya Savaşı Almanya’sında, Polonya’sında olduğu gibi sadece inandıkları şeylerden dolayı toplama kamplarında toplanır gibi toplandılar. Her gün okuduğumuz işkence haberleri, işkenceden, zulümden kaynaklanan ölümler, öksüz bırakılan çocuklar, yürümekten aciz piri fani ihtiyarların cezaevlerine kapatılmasını duydukça insan kendinden iğreniyor. Nefes almaktan, yediği lokmadan utanıyor.

Nasıl bir insanlıktan çıkmışlıktır bu? Nasıl bir kin, nasıl bir gözü dönmüşlüktür? Müslüman olanın bir savaş ahlakı olur diyeceğim ama ortada bir savaş yok. Devletin silahını eline geçirmiş hırsız ve zalim bir güruhun, kadın, çocuk, ihtiyar demeden bir camiaya soykırım uygulaması var.

Siz kimsiniz ve bu neyin kinidir?

Sizi insanlıktan çıkaran; kermes düzenlemekten başka suçu olmayan hacı teyzeleri cezaevlerine doldurmak için ülkedeki bütün çocuk tecavüzcülerini, sübyancıları, baba katillerini, hırsızları, mafya bozuntularını serbest bırakan anlayış, hangi ruhun ürünüdür? Şeytanın bile aklına gelmeyecek bu uygulamaları aklınıza kim üflüyor? Ruhunuz ne ara bu denli çürüdü ve siz onu kime sattınız?

Yoksa masumlara attığınız hiçbir yalanı ispat edemiyor olmak mı sizi çıldırtıyor? Elinizdeki devlet imkanlarıyla yıllardır didik didik araştırdınız da hiçbir şey bulamadınız? Bu mu sizin aklınızı başınızdan alıyor? Günaha battıkça masumlardan daha mı çok nefret ediyorsunuz? Bunların varlığı size hep bir hesap gününü mü hatırlatıyor?

Peki; bütün bu zulümleri seyreden Ey kavmim size ne oldu? Freni olmayan bir kamyona binip hızla uçuruma doğru gidiyorsunuz? Nereye gitti ruhunuz, vicdanınız, sezginiz, sağduyunuz?

[Alper Ender Fırat] 14.4.2017 [TR724]

İsmet İnönü’yü de Neriman Köksal öldürmüş olabilir mi? [Haber-Analiz: Ahmet Dönmez]

İDDİANAME DİYE YAZILANLARA BAKINCA…

Kapatılan Zaman Gazetesi köşe yazarları ve eski Cihan Haber Ajansı çalışanları ile ilgili iddianame, birçok açıdan ilk olma özelliği taşıyor. En önemlisi, iddianamede delil yok. Nasıl yok? Yok işte. Savcı delil koymayı unutmuş. Fotokopiye giderken yolda düşmemişse eğer hukuk tarihinin en büyük skandallarından biriyle karşı karşıyayız. 29 gazeteciyle ilgili olan da dâhil, son dönemdeki bir çok iddianamede zorlama da olsa bir delil uydurma gayreti vardı hiç yoktan. Çıta giderek düşüyor. Cem Yılmaz’ın üzerinde oturduğu ‘kaynak’tan daha sağlam bir ‘kaide’ye dayanmıyor iddianameler.

Şüphelilere 3’er kez müebbet istenen ‘darbe’ suçlaması nerden çıktı peki? Şurdan: Mesela Zaman’ın 2013 Kasım ayında billboardlara astırdığı ‘Kardeşlik Zamanı’ başlıklı bir reklamdan. Bi dakka ya, hemen gülmeyin. Dahası var. ‘Kardeşlikten darbeye nasıl bağlayacaksın abi?’ merakıyla okuyorsunuz iddianameyi. Şöyle bağlıyor Sayın Savcı, “Bu afişte bir vatandaş ile bir polis Zaman gazetesini birlikte tutarken resmedilmiş; polisin tuttuğu sayfada ‘Ne Gerek Var Kavgaya?’ yazarken vatandaşın tuttuğu sayfada ‘Bir İhtimal Daha Var’ şeklinde bir yazı görünmüştür. Afişin hazırlandığı tarihin, dersaneler ile ilgili tartışmaların yaşandığı dönem olması, FETÖ-PDY’nin hükümete karşı sistemli saldırıları başlattığı döneme denk gelmesi ve örgütün basını kullanma taktikleri göz önüne alındığında ‘Bir İhtimal Daha Var’ şeklindeki ifade ile darbe ihtimalinin tabana iletildiği anlaşılmaktadır.”

Yani sizden de bir şey kaçmıyor Sayın Savcım. Yerli Mayk Hammer dedikleri bu olsa gerek. Yalnız her şey iyi güzel de… Aynı savcı, aynı iddianamede bir de 5 Ekim 2015 tarihli başka bir reklam filminden daha söz ediyor. Hani şu ‘siren seslerinin duyulduğu bir kent merkezinin kuş bakışı görüntüsünden sonra bir bebek gülümsemesinin ekrana geldiği’ reklam. Yani Zaman, 2 yıl önce billboardlara astırdığı bir reklamla askere darbe talimatı verdi ama askerler manzarayı bir türlü çakamadı. Tabii hepsi Savcı İsmet Bozkurt kadar zeki değil, aradaki bağlantıyı kuramadılar. Şabanoğlu Şaban kadar askerler işte. Zaman 2 yıl boyunca askerlerin jetonunun düşmesini bekledi. Olmadı, bir reklam filmi daha çekti. Çünkü bundan daha akıllıca bir darbe mesajı olamazdı. İlla da reklam çekerek olacak. Hatta bu yöntem o kadar kullanışlı ve işe yarar ki Ülker bile geçenlerde aynı dâhiyane yola başvurdu. Fakat bütün millet şifreyi çözdü de bir askerler çözemedi. Cezaevinde pek televizyon izlemiyor herhalde hainler.

BEYAZ’IN ‘KOMPLOCU HAMİT’ TİPLEMESİ KADAR AKILLI

Bir zamanlar Beyaz’ın meşhur komplo teorisyeni tiplemesi vardı hani, Hamit adında, ‘anladın sen onu’ diyen… İnanın o Hamit bile Savcı Bozkurt’tan daha kreatifti. Hüsmen Dayı tiplemesini, baş düşmanı Psikopat’a karşı şöyle bir ‘mantık kurgusu’ ile uyarıyordu: “Türkiye’nin bir turizm şehri var, neresi o? Muğla. Güzel. Muğla’nın ilçelerinden bir tanesi var, hangisi o? Fethiye. Fethiye neresi ile ünlü? Ölüdeniz. Bak, parçaları birleştirince nasıl yan yana oturuyor? Adresi direkt veriyor, gördün mü? Oturt parçaları yan yana: Muğla, Fethiye, Ölüdeniz. Baş harfleri ne oluyor: M-F-Ö! Hiç anlamamazlıktan gelme. Anladın sen onu: Mızmızlanma! Fırla! Öleceksin! Bak Psikopat 1 saattir seni arıyor, fırla!”

Evet, hepimizin peşinde bir ‘psikopat’ var da Savcı Bozkurt ne diye bize bunu anlatabilmek için pösteki saydırıyor anlamıyorum. Bunu zaten herkes biliyor. Şimdi siz de buradan rahmetli Neriman Köksal’a nasıl bağlayacağımı merak ediyorsunuz değil mi?

Şöyle ki: Nebil Özgentürk’ün yıllar önce yazdığı bir yazıda anlatılıyordu… Ünlü sinema sanatçısı Neriman Köksal da 70’li yılların başında modaya uymuş ve şarkıcılık yapmaya başlamıştır. İstanbul ve İzmir Fuarı’nda sahneye çıktıktan sonra Ankara’ya davet edilir. Ve özel olarak İsmet İnönü’nün konuk olduğu bir yemeğe çağrılır. İsmet Paşa’nın sık sık rahatsızlandığı ve öleceği haberlerinin yayınlandığı yıllardır. Neriman Köksal sahneye çıkar ve adet olduğu üzere ilk şarkısını İsmet İnönü’ye armağan eder: “Bir İhtimal daha var, O da ölmek mi dersin…”

İnönü 1973 yılında vefat etti. Bu olayın tam tarihini bilmiyorum ama aradan çok fazla bir zaman geçmediğini pekâlâ kestirebiliriz. Allah’tan o zaman eski Türkiye idi. İleri demokrasi yoktu. Maazallah Savcı İsmet Bozkurt o zaman görevde olsa Köksal’ı cinayetten içeri atabilirdi.

1 NUMARA: BESTEKÂR OSMAN NİHAT AKIN

‘Bir ihtimal daha var’ şarkısının söz yazarı ve bestekârı merhum Osman Nihat Akın’a kadar gider bu ‘cunta’. Türkiye’nin en köklü ve en nihavent cuntası ile karşı karşıyayız. Açıklıyorum: Darbenin fikir babası ve arkasındaki beyin aslında Osman Nihat Akın’dır. Bakın soyadına dikkat: Akın! Ne demek akın? Hücum. Kim hücum eder? Canım tamam, artık futbol takımları da hücum ediyor ama asıl kimin işidir bu: Askerin tabi ki. Peki, darbenin merkez üssü neresiydi? Akıncı Üssü. Bak bak bak! Parçaları birleştirince nasıl yan yana oturuyor. Adresi direkt veriyor, gördün mü? Oturt parçaları yan yana. Peki, darbenin 1 numarası kim? Akın Öztürk. Yapıştır parçaları, yapıştır yapıştır! Hiç anlamamazlıktan gelme. Anladın sen onu…

[Ahmet Dönmez] 14.4.2017 [TR724]