Cemaat Oryantalizmi: “Demokrasi bir bilgi değil, bir deneyimdir; yaşayarak öğreneceğiz”

Kronos News yazarı Cem Kuleli, özellikle son 3 yılda Hizmet Hareketi’ne yönelik ‘haksızlığın ve ötekileştirmenin’ ünlü edebiyat profesörü ve aktivist Edward Said’in “Oryantalizm” tanımına uyduğunu söyledi.

Kuleli, “‘Cemaat Oryantalizmi’ diye tanımlanabilecek bir olguyu her gün deneyimliyoruz. Kesintisiz algı ve imaj bombardımanıyla belli bir inanç grubu gizemli, kuşku uyandıran, çağdışı bir kült gibi sunuluyor. Gönüllüleri ya tehlikeli ve esrarengiz kişiler ya da kurtarılması gereken beyni yıkanmış zavallılar diye zihinlere işleniyor. Bu sunuş biçimi aslında tastamam Edward Said’in “Oryantalizm” tanımına uyuyor. Gelgelelim, Oryantalist söylemin taşıyıcısı olan iktidar aygıtlarının yanında -farkında olarak ya da olmadan- bu söylemi meşrulaştıran bir kesim de var..” ifadesini kullandı.

Kuleli isim vermeden Can Dündar’ın Gökhan Açıkkollu’nun işkence altında ölümünü belgeleyen görüntüler üzerine yaptığı, “İşte devran döndü: Bugün biz, düne kadar zalimle kolkola bize eziyet edenlerin insanca muamele görme hakkını savunuyoruz. Yarın da öyle olacak: Bugünün kudretlileri, yarattıkları vicdansızlık çölünde bu günahlarının hesabını verirken,adil yargılansınlar diyen yine bizler olacağız.” açıklamalarını kritize etti.

Kuleli, “Mağdurları savunmayı bir lütuf olarak gören bakıştan kurtulmadıkça ülkeye demokrasi gelmeyecek. Demokrasi bir bilgi değil, bir deneyimdir—yaşayarak öğreneceğiz. Unutmamalı: ‘Biz’ ve ‘onlar’ söyleminde açığa vurulan düşmanlık, faşizmin yoluna döşenen ilk taştır.” dedi.

İşte Cem Kuleli’nin Knonos News’te yer alın yazısı;

Cemaat Oryantalizmi
Son üç yıldır yaşanan süreç toplumun hastalıklarını ortaya çıkarırken Türkiye’nin zihin tarihindeki birtakım çarpıklıkları da görünür kıldı.

‘Cemaat Oryantalizmi’ diye tanımlanabilecek bir olguyu her gün deneyimliyoruz. Kesintisiz algı ve imaj bombardımanıyla belli bir inanç grubu gizemli, kuşku uyandıran, çağdışı bir kült gibi sunuluyor. Gönüllüleri ya tehlikeli ve esrarengiz kişiler ya da kurtarılması gereken beyni yıkanmış zavallılar diye zihinlere işleniyor. Bu sunuş biçimi aslında tastamam Edward Said’in “Oryantalizm” tanımına uyuyor. Gelgelelim, Oryantalist söylemin taşıyıcısı olan iktidar aygıtlarının yanında -farkında olarak ya da olmadan- bu söylemi meşrulaştıran bir kesim de var.

Bunun son örneğini, bir gazetecinin Gökhan Açıkkolu cinayetine ilişkin yorumunda gördük.“İşte devran döndü,” diyordu o gazeteci, “düne kadar zalimle kolkola bize eziyet edenlerin insanca muamele görme hakkını” yine kendilerinin savunacağını söylüyordu.

Bu cümledeki örtük kibir, ötekileştirme, büyüklük yanılsaması Said’in Oryantalizm dediği ideolojiyle çakışıyor. O üsttenci bakışta, “mağdurlar adına ancak ben konuşabilirim” tavrında Oryantalistçe bir küçümseme de var. “İşte sizin de hakkınızı savunuyorum, bu iyiliğimi unutmayın” lütufkârlığı, göstermelik alçakgönüllülüğün örtemediği bir bencillik… Oysa mağdurları savunurken söze “İşte devran döndü” diye başlamak hem ahlaken hem de entelektüel olarak tutarsızlıktır.

Bu söylemle karşılaşmamızın birkaç sebebi var: Geçenlerde dolaşıma giren, Gökhan Öğretmen’in ölüme giderken kaydedilmiş görüntüleri öyle can yakıcıydı ki (ben sonuna kadar kesintisiz izleyemeyenlerdenim), üç yıldır yaşanan mağduriyetlere tek söz etmeyenleri bile konuşmaya zorladı. Belki bu bakımdan yayımlanması iyi oldu—uyanmamız için yüzümüze bir tokat atılması gerekiyordu. Yine de ben görüntüleri paylaşmadım—son anlarını ‘viral’ hale getirmeyi Gökhan Öğretmen’in anısına saygısızlık saydım.

Konu Hizmet Hareketi olunca bütün rasyonel bakış ölçütleri askıya alınıyor. Bu ülkenin tarihindeki acıları hep romantize etmiş -kariyerini biraz da buna borçlu- bir gazeteci, sarsıcı bir zulüm karşısında kibir anıtına dönüşebiliyor örneğin. Konu belli bir grup olunca demokrat görünen isimler bile duygularını saklayamıyor.

Aslında bu üsttenci bakışın temelinde Türk modernleşmesinin açmazları yatıyor. Başarılı, aydın, dindar bir topluluk Türk modernleşmesinin kodlarıyla uyuşmaz. (Biraz da bunun cezasını çekiyor.) İktidar ve ortaklarının başarısı, bu mirası kullanıp Hizmet Hareketi’ne verilecek tek meşru tepkinin öfke, kuşku ve aşağılama olduğuna yığınları ikna etmekti. Öfkeyle tabanını oyalayıp kuşku uyandırma ödevini medyasına verdi. Aşağılama ise çoğu kez sözde demokratlardan geliyor. Öfke ve kuşku anlamsızlaştığı zaman (Gökhan Öğretmen örneğinde olduğu gibi) bu üsttenci tavır göze batıyor. Said, aydın zümre ile iktidar arasında kurulan ‘mutabakat’ı Oryantalizmin zaferlerinden biri saymıştı. Günümüzde de siyasal iktidarın özel zaferi budur: Adı konmamış geçici bir ittifak (siyasi ittifaktan söz etmiyorum) Cemaat’in ötekileştirilmesini destekliyor, hatta zorunlu kılıyor.

Oryantalizm kendini dilde ele verir. “Sizi yine biz savunacağız” tonlaması akla Marx’ın (Louis Bonaparte’ın 18 Brumairei) cümlesini getiriyor: “Onlar kendilerini temsil edemezler, temsil edilmeleri gerekir.” Bu Oryantalist bakış, ötekileştirilen grubu kendisiyle eşit görmez. Kendileri ‘sürgün’se ötekiler ‘kaçak’tır. Kendileri ‘mağdur’sa ötekiler ‘işbirlikçi’, kendileri ‘gazeteci’yse ötekiler ‘cemaatçi’. Oryantalist söylemde ötekileştirilen grubun, kendisine çizilen alanda kalması dayatılır. (Aksi “haddini aşma” ya da “sızma” olur.)

Türkiye’nin en dinamik toplumsal hareketlerinden birinin (dinamik olmayan bir grup onca faklı ülkede ve kültürde aynı anda var olamaz) hantal, değişmez bir kült gibi sunuluşunda iktidar şakşakçıları kadar öfkesini (belki bazen kıskançlığını) gizleyemeyen aydınların da payı var. Oysa aydınlar kurtarıcı, modernleştirici, lütufkâr rollerinden sıyrılmadan gerçek anlamda demokrat olamazlar. Aslında Türk modernleşmesinin temelindeki bu sorun (Yaban’ı ve Ahmet Celâl’i anımsayalım) daha kuşatıcı analizleri gerektiriyor.

Ne yazık ki Türkiye’de dinî cemaatlere birer bilgi nesnesi olarak yaklaşılamıyor—Said Nursi kitabı yazan Şerif Mardin’in başına gelenleri biliyoruz. (Tıpkı bazı Şarkiyatçıların İslam yorumu gibi, yeni Oryantalist söylem Cemaat’in gerici, gizemli bir kült mü yoksa dünya sistemine sızmış maharetli bir teşkilat mı olduğuna karar verememiş gibidir.) Sonuçta temel İslami kavramlardan habersiz gazetecilerin ‘İslami hareketler uzmanı’ diye ünlendiği bir manzara ortaya çıkıyor.

Gramsci’nin sivil toplum ile siyasal toplum arasında yaptığı ayrımı bilmeyen ‘solcu’lar (!), siyasal iktidarın yaptıklarının faturasını sivil topluma kesmeyi daha konforlu ve işlevsel buluyor. Son dönemdeki sağır edici sessizliğin düşünsel arka planında böyle sorunlar yatıyor.

Oryantalizmde düşünsel ve insani kusurların yan yana geldiğini unutmamak gerek. “İşte devran döndü” diyen gazeteciye kızıp ilkesizliğini yüzüne vurmaktan daha önemlisi, bu tutumun kökenini anlamaya çalışmaktır.

Mağdurları savunmayı bir lütuf olarak gören bakıştan kurtulmadıkça ülkeye demokrasi gelmeyecek. Demokrasi bir bilgi değil, bir deneyimdir—yaşayarak öğreneceğiz.

Unutmamalı: ‘Biz’ ve ‘onlar’ söyleminde açığa vurulan düşmanlık, faşizmin yoluna döşenen ilk taştır.

[TR724] 9.8.2019

Fatma öğretmenin çığlığı 1,5 milyona ulaştı

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile öğretmenlikten ihraç edildikten sonra böbrek rahatsızlığı ve iki kalp ameliyatı geçiren ve engelli oğlunu 14 yaşında kaybeden Fatma Görmez, hastalıklarla mücadele ederken 29 kiloya kadar düştü. Fatma öğretmenin tek dileği var. O da eşi Bekir Görmez’in tutuksuz yargılanması.

Yaşadıklarını cep telefonuyla çektiği bir video ile sosyal medyadan duyuran Fatma öğretmenin dramına milyonlarca insan şahit oldu.

Twitter üzerinden yayınlanan video konuşması 1,5 milyondan fazla insana ulaştı. İnsan haklarına duyarlı milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sezgin Tanrıkulu, sanatçı Haluk Levent tarafından Fatma öğretmene destek ve yardım mesajları iletildi.

Ancak Fatma Öğretmenin kızıyla ilgilenmesi için eşinin tutuksuz yargılanması talebi hala cevapsız.

EŞİNİN TUTUKSUZ YARGILANMASINI İSTİYOR

Hastalıkları ve sıkıntılar sebebiyle 29 kiloya kadar düşen ve hastanede kontrol altında tutulan Fatma Öğretmen videoda 3 yıldır tutuklu eşinin salıverilmesini, kızıyla ve kendisiyle ilgilenmesi için tutuksuz yargılanmasını istiyor.

15 Temmuz 2016'dan sonra hayatları KHK ve zulümle adeta karartılan Görmez ailesi oğlu Berk, bir yıl önce vefat etmişti.

Baba Bekir Görmez, engelli oğlunu son bir kez görememiş, getirildiği cenazede jandarmalar arasında elleri kelepçeli dua etmek zorunda kaldığı oğlunun mezarı başındaki fotoğraflarıyla akıllara kazınmıştı.

BİRAN ÖNCE EŞİM BENİM VE KIZIMIN BAŞINA GELSİN

Fatma öğretmen yaşadıklarını o videoda şöyle anlattı: “Ben Fatma Görmez. KHK ile görevimden uzaklaştırıldım. Çok sevdiğim sınıf öğretmenliğinden ayrılmak zorunda kaldım. Yaşadığım böbrek nakli sebebiyle malulen emekliliğe başvurmuştum. KHK ile ihracım sebebiyle emekliliğim olmadı."

Fatma öğretmen, "Yaşadığım sıkıntılar nedeniyle böbreklere bağlı olarak 2 kez kalp ameliyatı oldum. Kulağımın birini kaybettim. Eşim 3 yıldır hapiste. Oğlum 14 yaşında vefat etti. Yavrum babasını görmeden gitti. Sıkıntılara dayanamadığım için 29 kiloya düştüm. Şu anda hastanede sağlık problemleriyle uğraşmaktayım. Biran önce eşimin başıma gelmesini, 14 yaşındaki kızımla ilgilenmesini istiyorum.” dedi.

[Samanyolu Haber] 9.8.2019

Geçen hafta emekli edilen general: Suriye'de bataklığa düştük

Emekli Tuğgeneral Şener, geçen hafta Yüksek Askeri Şura’da (YAŞ) normal bekleme süresini tamamlamadan kadrosuzluk sebebiyle emekli edildi.

Eski Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutanı emekli Tuğgeneral Erdal Şener, Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapmayı planladığı kara harekâtının masa başında engellendiğini söyledi.

"GÜVENLİ BÖLGE TANSİYONU DÜŞÜRMEYE YÖNELİK"

Askeri güç kullanmaya ABD’nin müsaade etmediğini anlatan Şener, “ABD, PKK/ PYD’nin yok olmasına müsaade etmez. Kapalı kapılar ardında TSK’nin kara harekâtını engellemeyi başardılar. Güvenli bölge açıklaması ve ortak harekât toplumun tansiyonunu düşürmeye yönelik bir açıklama” dedi.

Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirdiği Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonlarında görev yapan ve geçen hafta Yüksek Askeri Şûra’da normal bekleme süresini tamamlamadan kadrosuzluk nedeniyle emekli edilen Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutanı Emekli Tuğgeneral Erdal Şener, Türkiye ve ABD arasındaki güvenli bölgeye dair konuştu.

Cumhuriyet gazetesinden Ali Açar'a konuşan ve Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik operasyonu için ABD ile bir senedir görüştüğünü anlatan Şener, “Amerika, PKK/PYD’ye 10-15 bin TIR silah, mühimmat ve askeri malzeme verdi. Onları orada bir ordu haline getirdi. Hem bizimle görüşüp hem PKK/PYD’yi güçlendirdi. Bizimkiler ise askeri güçle ele geçirir, kendi kuyruğumuzu kendimiz keseriz diyerek bölgeye Türkiye tarafından 5-10 komando tugayı yığıldı. Karşı tarafa da ben hazırım mesajı verildi. Aralık ayından bu yana da yığınak yapıldı. Bu arada görüşmeler sürerken önceki gün güvenli bölge anlaşması yapıldı. Bu açıklamadan Türkiye’nin askeri harekât yapmasına izin verilmediğini anlıyoruz. Kamuoyunun tansiyonunu düşürmek için de böyle bir açıklama yapıldı. Askeri güç kullanmaya ABD müsaade etmedi çünkü orada PKK/PYD üzerinden yürüttüğü varlığının yok edilmesini göze alamaz.” dedi.

"ABD’NİN ÇIKARINA"

ABD’nin kendi tampon bölgesini oluşturduğunu kaydeden Şener, “ABD’de Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı Harekâtı’nı kaybetmenin acısı var. ABD, bu anlaşmayla Rusya’ya bölgede ben de varım mesajı verdi. Türkiye’nin orada askeri operasyon yapma yetkisi yok. Oyalama taktiği ile karargah kurup iş yapıyormuş gibi davranacaklar. Bu anlaşma Türkiye’nin değil, ABD’nin çıkarına oldu. Bekle gör politikası uygulanacak. Ortak harekât ve devriyeden bahsediliyor. Ben Fırat’ın batısında PKK/PYD’nin elinde tek olan Münbiç’te Amerikalılarla devriye yaptım. Bir gün Münbiç’e girmedik. Dostlar alışverişte görsün devriyesi oldu. Şimdi 30-40 km. derinlikten bahsediliyor. Tamamen hayal. O bölgeye Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı gibi müdahale olmadan PKK/PYD’yi söküp atamazsın. PKK/PYD’ye ve Kürt devletine yol açılmıştır” ifadelerini kullandı.

‘RUSYA BİZİ İŞGALCİ OLARAK GÖRÜYOR’

Türkiye ile ABD arasındaki anlaşmaya Rusya’nın nasıl bir cevap vereceğini kestirmenin güç olduğunu kaydeden Erdal Şener özetle şunları söyledi: “Rusya da Suriye de büyük kazanımlar sağladı. Mevcut rejimden deniz ve hava üssü alarak yıllardır hayalini kurduğu sıcak denizlere indi. Rusya, Türkiye’yi ABD ve diğer koalisyon ülkeleri gibi işgalci görüyor. Rus muhatabım korgeneral bunu birkaç kez bizlere söyledi. ABD’nin tampon bölgesine ne yanıt vereceklerini kestirmek zor. Türkiye orada bir bataklığa düşmüş durumda. Güvenli bölgede 3-4 milyon kişi yaşıyor ve hepsi Türkiye’ye güveniyor. Türkiye yarın ben çıkıyorum derse o insanlar bizden önce Türkiye’ye, gelir. Bu sorunlardan kurtulmanın yolu mevcut rejim ile bir araya gelerek bir anayasa çerçevesinde anlaşmak olmalı. Yapılacak anayasada uluslararası arenada garanti altına alınıp, insanların orada kalması sağlanmalı. Aksi halde bizim oradan çıkmamız mümkün değil. Mevcut dış politika ve basiretsiz adamların bilinçaltındaki düşüncelerle bu işlerin düzelmesi zor.”

[Samanyolu Haber] 8.9.2019

KHK mağdurları YouTube kanalı için destek bekliyor

15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü bahanesiyle Kanun Hükmünde Kararname ( KHK) ile memuriyetten ihraç edilenler bir araya gelip televizyon kurdu.

Sosyal medya platformları ve Youtube’da yayın yapacak olan KHK TV’nin genel yayın yönetmeni kendisi de bir KHK mağduru olan Prof. Dr. Haluk Savaş.


KHK TV'nin yayın yönetmenliği görevini Prof. Dr. Haluk Savaş üstlendi.

Yayın kurulunda ise bir öğretmen, bir uçak mühendisi, TRT ve AA’dan çıkarılan iki gazeteci ve kızıyla birlikte çektiği video ile gündeme gelen hâkime Sevil Yılmaz bulunuyor.

Bold Medya'nın haberine göre ihraç edilenlerin sesi olmayı amaçlayan KHK TV ilk yayınında inşaat mühendisi Özgür Karagedik’in hikâyesine yer verdi.

"GEZİCİ", "TERÖRİST" DİYE FİŞLEMİŞLER

679 sayılı KHK ile 6 Ocak 2017’de İŞKUR’dan ihraç edilen Özgür Karagedik çalıştığı il müdürlüğünde nasıl fişlendiğini anlattı.

Karagedik, “Atıldığım sırada çalıştığım il müdürlüğünde KESK üyesi tek kamu personeliydim. Genel müdürlük Gezici olduğumu söyledi. Bu şekilde benim terörist olduğumu, Gezici olduğumu anlamışlar. Fişlemişler, güzel fişlemişler.” dedi.

15 TEMMUZ MUHALİFLERİ İHRAÇ İÇİN BİR FIRSAT OLDU

Darbeden yaklaşık bir yıl önce 2015 yılı yazında AKP il başkanlığındaki bir listede isminin olduğunu öğrenen Karagedik, “15 Temmuz kontrollü bir darbe miydi, değil miydi? bilmiyorum. Yargılamaları hâlâ devam ediyor. Fakat AKP’nin özellikle muhalifleri, özellikle KESK’leri ihraç etmek için çok güzel fırsat yakaladığını düşünüyorum.” diye konuştu.


"ANNEM-BABAM CHP ÜYESİ"

Özgür Karagedik anne-babasının CHP’li olduğunu söyleyerek ailesinin kökenini de anlatıyor: “CHP’li bir aileyiz. Annem-babam CHP üyesi. Siyasi gerekçelerle ihraç edildiğimi düşüyorum. Dönüşümün de siyasi yollarla olacağını düşünüyorum. İnşaat mühendisliği yapabiliyorum diye düşünüyordum. Şansa bakın sektörü krize girdi. Şu dönem ihraç edilmek kötüymüş, kriz döneminde ihraç edilmek daha kötüymüş.”

KARAGEDİK: "AKP BENİ TERÖRİST YAPTI" DEMEKTEN KORKMAYIN!

Özgür Karagedik, KHK mağduru olarak korkmadan nasıl mücadele edeceklerini ise şöyle dile getirdi: “Nasıl mücadele edeceğiz? Bir defa korkmayacağız. Bunlar bizim başımıza muhalif olduğumuz için geldi. Bunlar bizi susturmak için yapılıyor. Susmamamız lazım. Ne iş yapıyorsunuz diye sorduklarında ‘vatan hainiyim, teröristim, çünkü AKP beni terörist yaptı, adımı Resmi Gazete’de yayınladı’ deyin. Utanmayın bundan. Siz suçlu değilsiniz.”

KHK TV'ye abone olmak isteyenler için tıklayın.

İnşaat sektörü krize girdiği için mesleğini yapamadığını belirten Karagedik, "Umut" isimli gazeteyi kurarak sesini daha fazla insana duyurmayı amaçladığını ifade etti.

[Samanyolu Haber] 9.8.2019

Kurban Hürmetine… [Fikret Kaplan]

Arefe ve Bayram gibi mübarek zaman dilimlerinde mazlumlar için daha bir yana yakıla inleyip dua etmek lazım!.. Cenâb-ı Hakk’ın “Hakiki bayramı vereyim de bari bunları razı edeyim.” diyeceği günün ümidiyle kaldıralım ellerimizi. Böyle bir şeyin şerefesinde miyiz, arefesinde miyiz, arefeyi bayrama bağlayan gecesinde miyiz? Onu kestirmek mümkün değil! Fakat inşaallah o meseleye ümit içinde yakın duruyoruz. Yakın duranları da Allah (celle celâluhu) hizlana, hicrana maruz bırakmaz.

Bir Kurban Bayramı’na daha kavuşuyoruz gurbet diyarlarda…

Gönlümüz bir yandan heyecan yaşarken; diğer taraftan tasa, hüzün, şiddetli elem ve yürek yangını içinde…

Rabbimiz, Hizmet hareketini bir dünya hizmeti yapmayı murad buyurduğu için Hamd ü Sena ile dolu yüreklerimiz. Peygamber Efendimiz’in (sav) garipliğini gidermek ve İslam’ın aydın çehresini yansıtmak için dünyanın dört bir tarafına dağılan binlerce hizmet insanının sinesi heyecanla çarpıyor.

Diğer yandan, kaçırılan, hapishanelerde çırıl çıplak soyulan, soğuk su altında bekletilen, dayak, küfür ve psikolojik işkenceyle mağdur edilen insanlardan, annesiz babasız bırakılan çocuklara; 17 bin kadından, 100 binlerce tutukludan ve anneleri ile ceza evinde yaşayan bine yakın bebekten; doğum yaptıktan saatler sonra kundaktaki bebeğiyle tutuklanıp gadre uğrayan masumları düşündükçe kahroluyor insan. ‘Ben burada rahatça yaşarken, zulüm gören, gurbet tadan kardeşlerim ne yapıyor ızdırabı ok gibi saplanıyor kalbimize…

Ey kalbi kırıklara maiyyetini vaad buyuran Rabbimiz! Mazlumlara reva görülenler karşısında kalplerimiz bu bayramda da kırık! Yeryüzü bütün genişliğine rağmen daraldıkça daraldı; sadırlarımız ve nefislerimiz bizi sıktıkça sıkmaya başladı. Ne olur bu mübarek günler hürmetine…Arefe ve Kurban hürmetine kardeşlerimizi acilen kurtar!

Hâbil ve Kâbil kurban emrine muhatap olunca, Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti.

Habil ise önce malını (Kurban) ve daha sonra canını Allah yolunda Kurban etmişti.  Allah (cc) ondan bunu kabul buyurduğunu haber vermişti.

Efendimiz’in Aleyhissalatu Vesselam ahirzamandaki "Kardeşleri" olan yiğit Hizmet insanları da O’nun davası uğrunda gece gündüz demeden çalışıp her türlü çile ve ızdırabı göğüsleyerek dava-yı nübüvvete vâris olduklarını gösterdiler. Sahip oldukları her şeyi O’nun yolunda kurban ettiler. Yüce Allah onların bu Kurbanlarını de kabul etmiş olmalı ki gittikleri her yerde Hizmet sevdalılarına hüsnü kabul vaz’etti. 

Fakat, onların dünya çapında ortaya koydukları bu hayırlı işleri görünce, çağın Kabilleri yine ellerinde kin ve haset taşları: “Sizi öldüreceğiz, size yaşama hakkı vermeyeceğiz!” dediler.

Onlar da tıpkı Habil gibi:

‘Allah, ancak müttakilerden kabul buyurur! Siz, bizi öldürmek için el kaldırsanız da biz sizi öldürmek için şeytani tuzaklara, zulümlere girmeyiz. Hanımlarınıza, çocuklarınıza dokunmayız… Soykırımla ailenizi dağıtıp yok etmek için münafıkça hareket etmeyiz! Çünkü biz alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarız.’ dediler.

Sahip oldukları her şeyi…mal u menallerini, evlad u iyallerini, can u cananlarını bu yolda feda ettiler; ama asla taşkınlığa girmediler, yakıp yıkmadılar, tahriklere kapılmadılar, hüzünlerini, tasalarını, dertlerini, kederlerini Yüce Allah’a arz ettiler:

Ey muztarın duasına icabet buyuran Rabbimiz! Habil’in Kurban’ını kabul ettiğin gibi inleyen gönüllerin Kurbanlarını da kabul buyur. O masumlar adına kesilen Kurbanları onların kurtuluşuna vesile kıl İlahi!

Hazreti İbrahim ve İsmail, Hakk’a teslim olup Hazreti İbrahim, kurban etmek üzere oğlunu yere serdiğinde bıçak onu kesmedi. Yüce Allah onlara şöyle seslendi:

"Ey İbrahim! Sadâkatini gösterdin! İşte, sana, oğlunun yerine boğazlayacağın kurbanlık! Boğazla onu!"

Bugün ağır bir imtihandan geçen İsmailler de Allah’a teslim olup O’ndan başkasına secde etmediler, O’na inandılar, O’na teslim oldular. Haksızlık karşısında eğilip bükülmediler. Bir menfaat mukabilinde başlarını eğmeden dünya karşısında yüzlerini yere sürmeden yürüdüler.

“Allah için yaptığım hizmet karşılığında, bir cübbe ölçüsünde bir şey alacaksam, Allah canımı alsın, yerle bir olayım!” mülahazasıyla hareket ettiler!.. Dünyevî saltanat adına hizmetlerini asla bir beklentiye bağlamadılar!..

Her gün birkaç defa öldüler, kaç defa yine dirildiler, eşlerinden, çocuklarından, anne-babalarından mahrum edildiler, yine de Allah rızasından ayrılmadılar. Hz. İsmail gibi tam teslim oldular. 

Ya İlahi! Bugün yüzbinlerce İsmailler, boyunlarında kin ve haset bıçağı onlara göndereceğin müjdeyi bekliyor. Ne olur onları bu ümidinde hüsrana uğratma.

Ey Gariplerin Sahibi… Ey Mazlumların Sahibi… Ey Mağdurların Sahibi… Ey mahkumların Sahibi…Onların hepsini birden, tasavvurları aşkın, sürpriz şekilde salıver Allah’ım! Ne olur?!. Onları eski hallerine, güzel durumlarına yeniden iade buyur!.. Haklarını, imkanlarını iade buyur!.. Onlar, bir kısım mutasallıtların, mütegalliplerin, mütemelliklerin tasallutuna, saldırısına, tahakkümüne maruz kaldılar; o zalimlerin ve münafıkların ellerinden onları kurtar!..

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Bu benim için, bu da ümmetimden fakirlerin yerine” diyerek birden fazla kurban kesmiş, hatta Veda Haccı’nda -altmış üçünü bizzat, diğerlerini Hazreti Ali’nin eliyle olmak üzere- yüz deve kurban etmişti.

Ey Rahmetiyle bütün kainatı kuşatmış olan Allah’ım! Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, muhtaçlara yardım etme ve onların da bayram yapmalarına vesile olma niyetiyle kestiği bu kurbanları, bugün her şeyleri ellerinden alınarak hapishaneye atılan Hizmet gönüllüleri için de kabul buyur! Onlar Senin Habib-i Edib’inin (sallallahu aleyhi ve sellem) ahirzamandaki kardeşleri… asrın yalnız kalmış garipleri!

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir gün, bayramlık elbiseler giymiş çocukların neşe ve sevinç içinde oynadıklarını görmüştü. Onların yanından geçerken, yırtık elbiseli, boynu bükük bir çocuğun, kenarda oturup, diğerlerini hüzünle seyrettiğine şahit olmuştu. Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) hemen onun yanına yaklaşıp, halini hatırını sorup, gönlünü almak istemişti.

Çocuk, babasının cihad meydanında şehit olduğunu söylerken ve kimsesizliğinden dert yanarken, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gözyaşlarına boğulmuş, ağlıyordu… Rahmet Peygamberi (sallallahu aleyhi ve sellem) çocuğun ellerinden şefkatle tutmuş, saçlarını sevgiyle okşamış ve:

“Yavrum, Allah Rasûlü baban, Aişe annen, Fatıma ablan, Hasan ile Hüseyin de kardeşlerin olsun, ister misin?” demişti.

Sonra da o yetimi alıp, hane-i saadetlerine götürmüş, yedirmiş içirmiş ve güzelce giydirmişti.

Daha sonra “İsmim Büceyr” diyen bu yetime Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Artık senin adın Beşir olsun” buyurmuştu. Beşir, oynayan çocukların yanına döndüğünde artık gülüyor ve bayram ediyordu.

Bu bayramda, yine binlerce çocuk yetim ve öksüz. Hürriyetini yitirmiş, esarete düşmüş, mazlumiyet ve mağduriyet yaşayan on binlerce arkadaşımızın çocukları Beşir gibi garip. Analarla dolu, burcu burcu, pühür pühür şefkatin tüttüğü Anadolu.. analarla dolu o ülke, ağlayan analar, çığlık çığlık bağıran çocuklarla dolu şimdi… Ve bunlardan ayrı düşmüş, cüdâ düşmüş, inleyen masumlar…

O masumlar içleri dolu, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar… Kimisi babası için ağlıyor… kimisi annesi için… Kimisi de her ikisi için… Dilini yutmuş; annesi ve babası için hıçkırığı içinde düğümlenmiş çocuklar…

Zindanlarda hastalıklara yenik düşmüş, beyin kanamasından gitmiş, kalbi durmuş, işkenceyle katledilmiş dünya kadar insanın masum çocukları…

“Ey ‘Gönlü mahzunların yanındayım!’ buyuran Rabbimiz! Hâlihazırda Beşirlerin gönülleri paramparça, mahzun ve kederli. Ne olur, maiyyetini bizlere ve onlara duyur! Bizi ve o masumları terk etmek suretiyle mahvettirme! Kırıklarımızı sarıp sarmala.. yaralarımızı iyileştir.. ve endişelerimizi gider!..”

Bir hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, bayram sabahı melekler yeryüzüne inerler; sokak başlarını tutup insanlar ve cinler haricinde bütün mahlûkâtın duyabilecekleri bir seda ile:

“Ey ümmet-i Muhammed, şu anda ihsanlarını bol bol yağdıran ve en büyük günahları dahi yarlığayan Rabbinize koşun!” derler.

Mü’minler namazgâhta toplanınca, Allah (azze ve celle):
“Vazifesini güzelce yapıp ikmal eden işçinin hakkı nedir?” diye Meleklere sorar.
Onlar da:
“Ücretini tam olarak almaktır” derler. Bunun üzerine Rahmeti Sonsuz olan Rabbimiz meleklere:
“Sizi şahit tutuyorum ki, Ben kullarıma (Kurbanları, muavenetleri, hicretleri, vefaları… karşılığında) kendi rızamı ve mağfiretimi verdim.” der ve şöyle buyurur:

“Ey kullarım, ne dilerseniz benden isteyin bugün; izzet ve celâlime yemin olsun ki, âhiretiniz hesabına biriktirmek üzere ne isterseniz, mutlaka vereceğim. Dünyevî taleplerinizde de hikmetle muamele edeceğim.. Siz, hoşnut olacağım ameller yaptınız, Ben de sizden razı oldum.. Şimdi evlerinize günah ve kusurları bağışlanmış kullar olarak dönün!”

“Allah’ım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allah’ım, bize düşmanlık yapan politikacı, bürokrat, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu ve diğer meslek erbabının bütününe karşı hayatın her biriminde ve dünyanın her yanında bize yardım et. Ey mutlak galip Azîz ü Cebbâr, Celil ü Kahhâr; dualarımıza icabet buyur; ümit ve beklentilerimizde bizi inkisara uğratma ve ellerimizi boş çevirme. Biz buna layık olmasak da böyle bir lütf ü kerem Senin şanındandır. Ey Erhamerrâhimîn, ey Celal ve İkrâm Sahibi!..”

 “Allah’ım! Kement vurulmuş, ellerine-ayaklarına zincir vurulmuş.. hürriyetleri ellerinden alınmış, çocuklarından koparılmış, eşlerinden koparılmış mağdurlara, mazlumlara, mehcûrlara, mahrumiyet içinde, ma’zûliyet içinde yaşayanlara Sen bir ferec, bir mahreç ihsan eyle!”

“Allah’ım, asâleten Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruduğun gibi, ne olur, ‘Evime baskın yapacaklar, beni de derdest edip götürecekler!’ endişesiyle yaşayan o insanları da Sen sıyanet buyur!”

Bazı günler var ki, o günlerde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet kapıları ardına kadar açılır. Mesela Arefe ve Bayram gibi… Arafat, Müzdelife ve Mina’da idrak edilen mevsim gibi…
“Yâ Rabbi! Bu ellerin Arafat’ta, Müzdelife’de, Mina’da…Kabe’de kalkmaya liyakati yok ama orada Sana kalkan samimi ellerin yanında bunları da kabul et. Bizim isteğimiz nefsimiz adına değil; nefsimiz adına istemiyoruz istediklerimizi, ‘Bizi Cennetine koy!’ demiyoruz, ‘Huri-Gılman ver!’ demiyoruz bugün. O mazlum, o mağdur, o mehcûr kardeşlerimizi çok önemli bir esas olan hürriyetlerine, insanca yaşamalarına kavuştur!”

“Allah’ım! Sen, Efendimiz’in üç defa isteğine ‘Hayır!’ buyurmuştun; fakat Müzdelife’de isteklerini kabul buyurdun. Ne olur, orada kabul ettiklerinin istekleri arasında, bizim de bu isteğimizi kabul buyur! Ve sonra Kâbe’yi tavaf edenler, her dönüşlerinde günahlarından bir kısmını dökenler, orada aklanan-pâklanan insanlar arasında, ne olur, lütuf, rahmet ve teveccühünle bu mağdurlara, bu mazlumlara da lütfunla teveccüh buyur. Biz biliyoruz ki, Sen’in yaptığın her şeyde bir hikmet vardır! Bu imtihanları, bizi arındırmak için yapıyorsun, bizi dünya ile entegrasyona geçirmek adına yapıyorsun, dünyanın değişik yerlerine, o hak ve hakikat bayrağını/sancağını/livâsını dalgalandırmak için dağıtıyorsun. Sen, bunun için yapıyorsun, boşuna değildir, her işte hikmetin vardır Sen’in. Bize de bu mevzuda sabr-ı cemil ihsan eyle!”

Allah’ım! Bu Arefe ve Bayramda da Senin mazlum kulların için yine yana yakıla inleyip dua ediyoruz. “Bunlar çok çektiler, hakiki bayramı vereyim de bunları razı edeyim.” diyeceğin günün ümidiyle kaldırıyoruz ellerimizi. Böyle bir müjdenin şerefesinde miyiz, arefesinde miyiz, arefeyi bayrama bağlayan gecesinde miyiz? Onu bilemiyoruz. Yalnız bizi hizlana, hicrana maruz bırakmayacağın ümidiyle yaşıyoruz!

Allah’ım! Kurban Bayramımızı bütün samimi insanlara lütfedeceğin gerçek bir bayramla hayırlı, bereketli ve mübarek eyle!.. Amin.

[Fikret Kaplan] 9.8.2019 [Samanyolu Haber]

Kurbanımı hanımım adına kestirebilir miyim? [Dr. Ali Demirel]

Soru: “Hocam, her sene kurban kesmeye çalışıyorum. Şimdiye kadar kurbanı hep kendi adıma kestirdim. Bu sene hanımımın ismini vererek vacip kurbanımızı kestirmek istiyorum. Bu durumun dini açıdan bir sakıncası var mı?” Salih S.

Sorunun cevabına geçmeden önce okurlarımızla gecikmiş bir özür notu paylaşmak istiyorum. Mail kutumuza sizlerden pek çok soru geliyor. Bazen hafta boyunca 50’yi aşıyor mailleriniz. Çok teşekkür ediyorum yoğun ilginiz için. Ancak takdir edersiniz ki bu kadar soruyu hemen cevaplamamız mümkün olmuyor. Bu konuda anlayışınızı istirham ediyorum.

Şimdi sorunuzun cevabına geçebiliriz.

Kıymetli okur!

Dinimize göre kadın, kocasından bağımsız olarak ekonomik hürriyete sahiptir. Dolayısıyla tasarruf hakkı kendisine ait olan menkul ve gayr-i menkul malları varsa -ki buna ziynet eşyaları da dahildir- ve bu malların toplamı nisap miktarını aşıyorsa, kadına müstakil olarak kurban vaciptir.

Ancak bizim evliliklerimizde genel itibariyle ortak bütçe esastır. Hanımların gelirleri olsa bile bu gelirler tek hesapta toplanır. Yani hanımlar, “Bu benim şahsi kazancım. Bunu sadece ben harcayacağım. Veya düğünde takılan ziynet eşyaları benim. Sana vermem. Tasarruf hakkı tamamen bana ait.” şeklinde bir yaklaşımda bulunmazlar.

Yani Anadolu’daki yaygın âdete göre mesela zinet eşyaları, her ne kadar kadının kolunda, gerdanında, kulağında veya parmağında bulunsa dahi ihtiyaç halinde kocası istediği takdirde kadın bunları aile bütçesine verir. Kocası da bunu bilir zaten. Dolayısıyla koca veya hanımın gelirleri ailenin ortak geliri olarak kabul edilir.

Önemli olan kurbanın kesilmesidir

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bizde genel teamül bu istikamettedir. Dolayısıyla Anadolu’nun pek çok yerinde kurban genellikle karı-koca müşterekliği içinde ele alınır. Mesela bir evde bir kurban kesiliyorsa, bir sene erkek, diğer sene kadın adına kesilir. Burada önemli olan, vacip kurbanın kesilmiş olmasıdır.

Müşahhas bir örnekle meseleyi biraz daha açalım. Mesela benim soyadım Demirel. Ben her sene Demirel ailesi adına kurban kesiyorum. Kurbanımı verirken kendi adım olan “Ali” ismini yazdırsam veya eşimin adını da yazdırsam kurban Demirel ailesi adına kesiliyor. Dolayısıyla alınan sevap aile fertlerine dağılmış oluyor zaten.

Siz de soruda ifade ettiğiniz gibi kurbanınızı eşiniz adına kestirebilirsiniz. (Zira malinizdeki detaylardan anlaşıldığına göre eşinizin müstakil bir mal varlığı yok.) Neticede o kurban aileniz adına kesilmiş oluyor. Oradaki ismi aileyi temsil adına yazmış oluyorsunuz.

Rabbimiz keseceğimiz kurbanları makbul buyursun.

[Dr. Ali Demirel] 9.8.2019 [Samanyolu Haber]

Cezaevi koğuşunda okunan ve gardiyanın fikrini değiştiren sabah ezanı

Tr724 Yazar İlahiyatçı Cemil Tokpınar, 11 ay cezaevinde kalan arkadaşının yaşadığı ilginç bir ezan hatırasını paylaştı. Tokpınar’ın anlattığına göre, hafızlık eğitimi alan ve müzikle de ilgilenen arkadaşı tutukluluk döneminde, sabah ezanlarını koğuşta sesli olarak okudu.

Diğer koğuşlardaki tutukluların da pencereleri açarak dinlediği ezandan etkilenen bir de gardiyan vardı. Gardiyan bir gün duygularını şöyle ifade etti: “Ben ezan dinlemem, dışarıda okunan ezanlar da hiç dikkatimi çekmezdi. Ama senin okuduğun ezan başka. Onda ayrı bir içtenlik, ayrı bir etki var.”

Tokpınar, tutuklu arkadaşının tahliye olduktan sonra aynı halet-i ruhiyeyle okuyup kaydını gönderdiği ezanı ve olayın ayrıntılarını sosyal medya hesabından paylaştı:

“Hafızlık eğitimi almış, aynı zamanda müzikle de ilgilenen bir arkadaşım, son dönemin mazlumlarından biri olarak kaldığı Medrese-i Yusufiye’de her gün sabah ezanı okur ve ardından namazı cemaatle kıldırırmış. Eminim, daha birçok hatıra ve gözleri dolduran, unutulmaz hikâyeler dinleyeceğiz tüm Yusuf’lardan.

11 ay cezaevinde kalıp tahliye olan bu güzel kardeşimin unutamayacağı hatıralardan biri de, karanlık hapishane koğuşunda okuduğu, sabâ makamındaki bu ezanlar olmuş. Kendisinin dışarı çıktıktan sonra aynı halet-i ruhiyeyle okuyup bana gönderdiği o ezanı sizinle paylaşıyorum. O, ezana başladığı zaman komşu koğuştaki mazlumlar pencereleri açar, kim bilir kendilerini İstanbul’un hangi camiinde hayal ederek huşu ile dinlermiş.

Bu sabah ezanının tiryakilerinden olan bir gardiyan ona duygularını şöyle ifade etmiş: “Ben ezan dinlemem, dışarıda okunan ezanlar da hiç dikkatimi çekmezdi. Ama senin okuduğun ezan başka. Onda ayrı bir içtenlik, ayrı bir etki var.”

Rabbim tüm ezanlar hürmetine mazlum, mağdur, mehcur ve garip bütün kardeşlerimize acilen fereç ve mahreç nasip eylesin! Âmin.”


[TR724] 9.8.2019

ABD, ‘bunlar delil değil’ diyerek 8 defa reddetmişti: “AKP bu sefer 3 partiyi yanına alarak Gülen’i istedi”

15 Temmuz sonrası ABD’de bulunan Fethullah Gülen’in iadesi için yaptığı 8 başvuru da ‘bunlar delil değil’ diyerek reddedilen AKP iktidarı, bu sefer de Meclis’teki 3 parti ile birlikte harekete geçti. Meclis’te bulunan AKP, CHP, MHP ve İyi Parti, Gülen’in Türkiye’ye bir an önce iade edilmesi için ortak açıklama yaptı.

Açıklamada, AKP iktidarının Gülen Hareketi’ni dünyada karalamak için izlediği, “İslam ülkelerini Hıristiyanlaştırıyorlar; batı ülkelerinde ise ‘DEAŞ ve El Kaide’ taktiklerini uyguluyorlar’ safsatası gündeme getirildi. Muhatap ABD olunca açıklamada da ‘DEAŞ ve El Kaide gibiler’ iddiasına yer verildi.

Ortak açıklamada şu ana kadar ABD’ye hiçbir hukuki delil sunulmaması gündeme getirilmedi. Sadece, “ABD makamlarının harekete geçmemesi, Türkiye ve ABD arasındaki güven ilişkisini olumsuz etkilemektedir. Bunun Türk toplumunda yol açtığı büyük tepkiyi TBMM’de grubu bulunan 4 parti olarak paylaşmaktadır.” ifadeleri yer aldı.

8 BAŞVURUDA DA HAVUZ GAZETELERİNİN İFTİRA HABERLERİ DELİL OLARAK SUNULDU

AKP iktidarı 15 Temmuz sonrası Fethullah Gülen’in ABD’den iadesi için 8 ayrı talepte bulundu. Fakat 8. başvuru da aynı gerekçe ile ‘bunlar delil değil’ denilerek reddedilmişti. Ayrıca AKP iktidarı tarafından somut delil sunulamaması üzerine bir ABD heyeti Türkiye’ye gelerek, “Delil nedir ve ne değildir?’ dersi vermişti.

[TR724] 9.8.2019

Siyah transporterlar yine devrede: Eski Sanayi Bakanlığı çalışanı Ankara’nın göbeğinde kaçırıldı

15 Temmuz sonrası siyah transporterlarla Ankara’da adam kaçırmalar devam ediyor. Eski Sanayi Bakanlığı çalışanı Yusuf Bilge Tunç’tan geçtiğimiz salı gününde bu yana haber alınamıyor.

Tunç’un emniyette de herhangi bir gözaltı bilgisinin bulunmadığı açıklandı.

Konuyu gündeme getiren HPD’li vekil Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Yine Ankara, yine kaçırılma..! Yusuf Bilge Tunç, KHK lı eski Sanayi Bakanlığı çalışanı. Salı gününden beri haber alınamıyor, ailesi başvurularında Tunç’un gözaltında olmadığı bilgisini almış, Her zaman evine haber veren Yusuf Bilge Tunç NEREDE???Neler oluyor???” ifadelerini kullandı.
[TR724] 9.8.2019

Altın madeni felaketleri [Doç. Dr. Mehmet Yavuz Dedegil]

Altın ve gümüş madenlerinde cevherin taş-toptaktan ayrılması çoğunlukla Siyanid (HCN) ve cıva ile yapılır. Bu maddelerin ikisi de bitki ve hayvanlar için çok zehirlidir.

Metal ayrıldıktan sonra bu zehir, çamur halinde, su oranına göre, ya tepeleme yığılarak veya bir baraj içinde toplanır. 1 gram altın için bazen 1 m³ artık birikir ve bu birikme depoları genelde bir saatli bomba olarak, geride kalır. Bu muazzam miktarlardaki zehirli artık hiçbir yere atılamaz.

Altın bitip maden kapanınca, orada hayat bitmiştir, ne bitki yetişir, ne insan veya hayvan yaşar. Aşağıda bu maden artıklarının sebep olduğu felaketlerden örnekler veriyorum.

1983 Dnister/Moldavya: Artıkların biriktirildiği göletin barajı çatlamış ve yanındaki derenin mecrasında 200 km boyunca her türlü yaşamı uzun vadeli olarak yoketmiştir.

1992 Colorado/ABD:  Altın madeni zehirli artıklarının biriktirildiği göletin barajı patlamış ve Alamosa River (nehrinde) 25 Kilometre boyunca her türlü yaşamı yok etmiştir. Olaydan sonra madencilik şirketi iflas ilan etmiş ve çekilmiştir. Nehrin temizlenmesi  80 Milyon US Dollara malolmuş ve ABD devleti tarafından ödenmiştir.

1995 Guyana/Güney Amerika: Omai-Altın amdeninin artık biriktirdiği baraj patlamış ve 4,2 Milyon metreküp zehirli çamur  Essequibo-nehrine akmıştır. Olaydan sonra ülke çapında „felaket durumu“ ilan edilmiş, kişi başına ancak belli miktarda içme suyu kullanmaya izin verilmiş, balık ihracı yasaklanmıştır.

1998 Kumtor/Kırgızistan: Kumtor altın madeninde siyanid yüklü bir kamyon devrilmiş ve taşıdığı  Siyanid dünyanın en büyük dağ gölü, Issyk-Kul- gölünü zehirlemiştir.

Nisan 1998 Aznalcollar/ Endülüs/Íspanya: Altın madeninin artık baraji patlamış ve 5 milyon metreküp, içinde çinko, kurşun, bakır, cadmiyum, cıva, arsenik, ve thalyum bulunan zehirli çamur Guadiamarnehrine akmış ve, avrupanın en önemli kuş cenneti Donana-doğa sit bölgesinin  büyük kısmında yaşamı yok etmiştir.

Endonezya, Batı Papua/ Irian Jaya bölgesi:  Freeport bakır ve altın madeninin artıkları Ajikwa-nehrine akmıştır.

Ocak 2000 Baia Mare/Romanya: Aurul altın madeninin barajı çatlamış, 110.000 ton siyonidli çamur Theiss- ve Tuna-nehirlerine akmış ve 700 kilometre boyunca bütün yaşamı yok etmiştir. Bu olay, Romanya ve Macaristan’da yaklaşık iki milyon insanın içme suyu kaynaklarını zehirlemiştir. Akan zehir, miktar olarak bir milyar insanı öldürmeye yeterliydi. AB-Task-Force’un  Aralık 2000 raporunda, barajın inşaat hataları ve  işletmenin dikkatsizliği, felaketin kesin nedeni olarak saptanmıştır.   Altın Íşletmesinin sahibi, Avustralyanın “Esmeralda”-şirketidir. Macaristan hükümeti işletme şirketinden, balıkçılık ekonomisine verdiği ekonomik zararlar ve çevrenin temizlenme masrafları olarak  107 Milyon US-Dollar  tazminat istemiştir. Fakat Aurul işletmesinin sahibi değişmiş, ”Esmeralda“ yerine, olaylarla hukuki ilişkisi olmayan “Transgold” şirketi gelmiştir.

Kazdağlarında kesilen ağaçlar bir tarafa, büyük ihtimalle gelecek felaketler çok büyük çaplı olabilir. Yabancı şirket, alacağını alıp çeker gider, zehirli çöpler ve felaket sonuçları bize kalır, vatanın büyük bir parçası yok olur.

Sadece Kaz dağı civarı değil, bütün Türkiye’nin seferber olup, bunu engellemesi gerekir. Bu yazımı lütfen Lütfen vatan çapında yaymaya çalışalım.

******

Doç. Dr. Mehmet Yavuz Dedegil kimdir?

1944’de Fethiye’de doğan Doç. Dr. Dedegil, ilkokulu Düzce’de bitirdi. İstanbul Haydarpaşa Lisesi’nden 1961 yılında mezun oldu ve aynı yıl Makina Mühendisliği tahsili için Almanya’ya geldi. Karlsruhe Üniversitesi’ni 1969 yılında bitirdi ve aynı üniversitede 1974 yılında Akışkanlarla Taşıma Teknikleri konusunda yazdığı tezi ile doktor ünvanını aldı. 1988’de Karlsruhe Üniversitesi’nde Nakliyat Makineleri konusunda doçent oldu.

[Doç. Dr. Mehmet Yavuz Dedegil] 9.8.2019 [TR724]

El Clasico’da ‘Operasyon Neymar’ zamanı [Hasan Cücük]

Real Madrid ve Barcelona, dünyanın tartışmasız en iyi kulüplerinin başında geliyor. İki takımın mücadelesine El Clasico adı verilirken, Dünya Kupası finalinden sonra en çok seyirci çeken maçlar olma özelliğini elinde bulunduruyor. İki kulübün rekabeti yeşil sahalarla sınırlı kalmıyor. Transfer döneminde de iki kulüp arasında kıyasıya yarış yaşanıyor. Bu kez hedefteki isim Neymar.

Real Madrid’den Barcelona’ya veya Barcelona’dan Real Madrid’e transfer olmayı göze alacak futbolcu sayısı fazla değildir. Ezeli rakibi giden oyuncuya ‘hain’ damgası vurulur. El Clasico maçlarında bu oyuncular 90 dakika boyunca ıslıklanır. Bu baskıyı her oyuncunun kaldırması mümkün değildir. İki kulüp arasında son doğrudan transfer 2007’de gerçekleşti. Arjantinli Javier Saviola, Barcelona’dan ayrılıp Real Madrid yolunu tuttu. Ancak Saviola, oynadığı futbolla ‘yıldız’ statüsünde olmadığı için gitmesini Barça taraftarı fazla dert etmedi.

Barça taraftarını çılgına çeviren Portekizli Luis Figo’nun ezeli rakibe gitmesi olmuştu. 2000 yılında gerçekleşen bu transferin etkisi yıllarca sürdü. Maçlarda Luis Figo’nun resmini olduğu paralar tribünlerden atılmış, yıldız oyuncunun ayağına top geldiğinde koro halinde ıslıklanmıştı. Barça taraftarına göre, Figo parayı tercih edip, kulübe ihanet etmişti. Yine 1994’de Danimarkalı Michael Laudrup’un, Barcelona’dan ayrılıp Real yolunu tutması da büyük tepki çekmişti. Benzer durum 1996’da Real Madrid’den ayrılıp Barcelona’ya giden Luis Enrique’nin transferinde yaşanmıştı. Bu kez tepki gösteren Real Madrid taraftarı olmuştu. Luis Enrique’nin üstü bu transferle çizilmişti. Futbolu bırakıp teknik adam olduğunda bile Real Madrid kapısı Enrique’ye açılmamıştı. Luis Enrique ise teknik adamlık kariyerinde en önemli başarıyı Real Madrid’in ezeli rakibi Barcelona’da yaşadı.

Şimdi yarışın adı Neymar. 2 yıl önce Barcelona’dan 222 milyon Euro bonservis karşılığında PSG yolunu tutan Sambacı’nın Fransız kulübünde pek de mutlu olmadığını aradan geçen süre gösterdi. Futbol tarihinin en pahalı oyuncusundan beklenen Ligue 1 şampiyonluğu değildi. Neymar’sız da PSG güle oynaya lig şampiyonluğuna ulaşıyordu. Beklenti Şampiyonlar Ligi’ydi. Ancak Neymar’lı PSG, Şampiyonlar Ligi’nde bırakın kupa kaldırmayı son 16 turundan öteye gidemedi. Bu başarısızlıkta gözlerin çevrildiği isim Neymar oldu. 4 yıl formasını giydiği Barcelona ile 2015’te Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Neymar, bütün sorumluluğun kendine yüklenmesinden de rahatsızdı. PSG ödediği 222 milyon Euro’nun karşılığını alamamanın, Neymar ise Şampiyonlar Ligi beklentisinin omuzlarına yüklenmesinden rahatsızdı. İki tarafın mutlu olmadığı bu birlikteliğin devam etmeyeceği gün gibi aşikar olunca, devreye iki ezeli rakip Real Madrid ve Barcelona girdi.

Sport Gazetesi, Real Madrid’in  Paris St Germain’den ayrılması gündemde olan Brezilyalı yıldızı renklerine bağlamak için harekete geçtiğini yazdı. Eflatun beyazlılar’ın, Fransız kulübüne 120 milyon Euro ile Luka Modric’i önerdiği belirtilirken, Neymar’ın geleceği konusundaki kesin kararı önümüzdeki günlerde vereceği ifade edildi. Barcelona cephesi ise tüm bu gelişmelere rağmen Neymar’ın yeniden bordo mavili formayı giyeceğine emin bir görüntü veriyor. Ancak Neymar’ın Philippe Coutinho’nun ayrılmaması durumunda Barça’ya imza atmasının çok zor olduğunun farkındalar. PSG’nin, Barcelona’dan gelen zorunlu satın alma opsiyonuyla 1 yıl kiralama teklifini geri çevirdiği yine gazetelere yansıyan haberler arasında yer aldı.

Neymar’ın transferiyle ilgili bir iddia da Brezilya’dan geldi. Globo Esporte gazetesinin, yıldız futbolcunun yakın çevresine dayandırdığı haberde Real Madrid’in talip olduğu Neymar’ı kadrosuna katmak için bir adım önde olduğunu öne sürüldü. İspanyol devinin başkanı Florentino Perez ile Paris Saint-Germain Başkanı Nasser Al-Hhelaifi’nin arasının iyi olması nedeniyle bu transferin bitme ihtimalinin yüksek olduğu kaydedildi. Real Madrid’in Neymar’a karşılık PSG’ye Gareth Bale’i verebileceği yazılırken, Neymar’ın kişisel eğilimin de son dönemde eflatun beyazlı formayı giyme yönüne doğru evrildiği dile getirildi.

27 yaşındaki Neymar’ın değeri her iki kulüp içinde paha biçilmez nitelikte. 4 yıl top koşturduğu Barcelona’da her ne kadar Messi’nin gölgesinde kalmış olsa da Arjantinli yıldızın artık 32 yaşında olması Neymar’ın kulüpte bir numara olmada fazla beklemeyeceğini gösteriyor. Keza, Cristiano Ronaldo’nun boşluğunu doldurmakta zorlanan Real Madrid içinde en iyi alternatif Neymar. İki kulüpte gerekçelerinde haklı. Neymar’ın tercih edeceği takım lig ve Şampiyonlar Ligi’nde avantajlı konuma gelecek. Bakalım yeşil sahalardaki rekabeti aratmayan bu transfer savaşından kim galip çıkacak?

[Hasan Cücük] 9.8.2019 [TR724]

Bilgiye ulaşmada eşitlik ve paylaşım!… [Prof. Dr. Osman Şahin]

Karar alma kurullarının ne şekilde oluşturulduğu denetime tabi tutulması gereken bir husustur.  Bu kurullar oluşturulurken kararlardan etkileneceklerin hepsinin temsil edilip edilmediği (yeterince temsil), kurul üyelerinin temsil ettikleri insanlar tarafından kabul görüp görmedikleri, yani onlar tarafından seçilip seçilmedikleri, yeterince sayıda temsilci ile temsil edilip edilmedikleri, ehil olup olmadıkları, kurul içerisinde ekipçilik yapılıp yapılmadığı, birim başlarındaki insanlar tarafından sadece onlarla aynı fikirleri taşıyan ve onlardan gelen fikirleri sorgulamadan kabul edeceklerden olup olmadıkları gibi hususlar sorgulanmalıdır.

Kılcallara kadar inip sorgulamadan bunların anlaşılması mümkün olmayacaktır.

Özellikleri olan kesimlerin temsil edilip edilmediği, yeterince çeşitlendirme yapılıp yapılmadığı hususları da araştırılmalıdır. İşin mahiyetine de bağlı olarak gençler, kadınlar, esnaflar, yaşlılar, meslek grupları vb. ne ölçüde temsil edildiklerine bakılmalıdır.

Söz konusu kararları almaya yetkili ve ilgili kurullar olup olmadıkları incelenmelidir. Hangi kararların hangi toplantılarda alındıklarına bakılmalıdır. Bunun için de düzenli tutulmuş toplantı tutanaklarına ihtiyaç olacaktır.

Asimetrik bilgi (Asymmetric information) problemi…

Eğer bir yerde bilgiye eşit şartlar altında ulaşılamıyor ve birileri bilgiye ulaşmada haksız olarak daha fazla imkana sahip iseler, o zaman asimetrik bilgi problemi vardır. Asimetrik bilgi problemi haksız rekabetlere, bozuk piyasalara, spekülasyonlara, haksız kazançlara ve daha bir çok problemlere yol açmaktadır. Bu başlık altında denetlenmesi gereken bazı konulara örnekler verelim.

Yeterince bilgilendirme toplantıları yapılıyor mu?

Alınmış kararların, bu kararlardan etkilenecek insanlarla paylaşılıp paylaşılmadığı ve bu paylaşımlar için kullanılan metodların tutarlılığı araştırılmalıdır.

Amaç ve hedefler belirlenmiş ve bunlar ilgili taraflarla paylaşılmış mıdır?

Yetki ve sorumlulukların belirlenmesi ve bunlara uyulup uyulmadığının denetlenmesi gerekir. Ayrıca bu yetki ve sorumlulukların ilgili birimler ve şahıslarla paylaşılması da çok önemlidir.

Tüzük ve yönetmeliklerden gelen hakları hususunda herkes yeterli bilgi sahibi midir? Herkes bilgiye eşit şartlar altında ulaşamadığında, bazıları bu bilgileri kullanıp faydalanırken, bazıları ise bu faydalardan mahrum kalacaklardır. Buna binaen ne gibi haklara sahip oldukları konusunda herkese yeterli bilgilendirme yapılmalıdır.

Kurumların ve makamların kredisinin, kurum araç ve gereçlerinin, şahsi ve ailevi amaçlarla dolaylı ve dolaysız olarak kullanılıp kullanılmadığı da araştırılmalıdır. Makamlardan kaynaklanabilecek bazı imkanlar şahısların kendileri, yakınları, ailesi ve akrabaları adına kullanılmış olabilir.  İdarecilerin bildiği ve diğerlerinin bilmedikleri bazı hallerde böyle durumlar ortaya çıkabilir. Örneğin, kurum mensuplarının veya yakınlarının kullanabileceği bazı burs imkanları vs. diğerleri ile paylaşılmamış ve dolayısıyla bu imkanlar sadece idareciler ve onlara yakın bazı kimseler tarafından kullanılmış olabilir.

Kurumların ve birimlerin bütçeleri yıl başlamadan duyurulmalı ve yıl sonlarında da gerçekleşen hareketlerin bütçeye uygunluğu hakkında bilgi verilmelidir.

Bilgilendirme konusunda yapılması gereken şeyler, aynı zamanda şeffafiyet ilkesinin gerçekleştirmesine de çok büyük katkılar sağlayacaktır.

Karar alma ile ilgili bazı diğer hususlar… 

“Karar alınırken ekseriyetin reyi baz alınarak mı kararlar alınıyor, mevzular yeterince müzakere ediliyor mu, fikirlerin rahatça ifade edilebileceği bir ortam ve yönetim tarzı var mı?” gibi konular denetlenmelidir. Ayrıca, kurulların oluşumunda ve sonrasında ekipçilik ve gruplaşmaların varlığı ve karar alma üzerindeki etki dereceleri de araştırılmalıdır.

“Stratejik konular da gerekli heyetler teessüs ettirilmiş midir? Bu kurul ve heyetlerdeki insanlar doğru seçilmişler midir?” hususları da denetime tabi tutulmalıdır. Mali heyetler, danışma kurulları vs…

Önemli tutarlardaki harcama kararlarının tek kişiye bırakılmaması gerekir. Mali işler dışındaki yöneticilerin paraya el değmemeleri sürekli dillendirilen hususlardandır. Yöneticiler mali konulardaki kararları mali heyetlerde almalıdırlar. Harcama kararlarını alanlarla harcama yapanların ayrı olmaları da bir takım su-i istimallerin önünü alma açısından önemlidir.

İmza yetkisinin ne şekilde kullanılacağı, ehemmiyet derecesine bağlı olarak birden fazla insanın imzasınının gerekip gerekmediği gibi konular da üzerinde durulması gereken konulardandır.

Bulunulan ülkelerin ve bölgelerin kanunlarına, yerelleşmeye, organizasyon içerisinde hazırlanmış olan mevzuata, tüzüklere ve yönetmeliklere uygun hareket edilip edilmediği denetlenmelidir.

Alınmış olan kararlar hayata geçiriliyor mu yoksa sadece kağıt üzerinde mi kaldığı ve eğer uygulanmamışsa makul sebeplerin olup olmadığı sorgulanmalıdır.

Ayrıca, daha etkin bir denetim için, bağımsız denetim dışında ayrıca bir iç denetim mekanizmasına ihtiyaç olduğunu da hatırlatmakta fayda var.

Karar alma süreçleri ve istişareler hakkındaki yazılarda ele alınmış konularla bu liste daha da genişlettirilebilir.

Bu yazıda ele aldığımız konular, denetim konusunda yapılması gereken hususlar hakkında sadece bir fikir verme amacını taşımaktadır.  Şüphesiz ki bu konunun detaylarıyla ele alınmaya ihtiyacı vardır.

[Prof. Dr. Osman Şahin] 9.8.2019 [TR724]

Yarın arefe: Gelin hacılarla birlikte dua edelim [Cemil Tokpınar]

Bugün çok sevaplı ve faziletli olan Zilhicce’nin ilk on gününün sekizincisi. Yani terviye günü. Hacca gidip bütün Müslümanlar adına ibadet ve dua eden milyonlarca hacı adayı kardeşimiz Arafat’a çıkıyor. Çünkü önümüzdeki gece arefe gecesi. Eller af ve mağfiret için Rabbimize açılacak. Yarın ise arefe günü. Milyonlarca hacı Arafat’ta vakfeye duracak. Gözyaşları seller gibi coşacak, rahmet olup çağlayanlar gibi akacak. Milyonlarca mümin acı ve ıztırapların dinmesi, zulümlerin bitmesi, dünya ve ahiret saadeti için Allah’a yalvaracak.a

İşte yarın, arefe günü dünyanın her yerindeki bütün kardeşlerimiz hacılarla birlikte gözyaşı döküp aynı saatte dua dua yalvarıp bütün masumlar, mazlumlar, mağdurlar için dua edemez miyiz? Hep beraber aynı saatlerde dertlerimizi Rabbimize arz edip kurtuluş isteyemez miyiz?

Böylece dualarımız külliyet ve umumiyet kazanır, Allah’ın huzurunda şahs-ı manevî olarak yalvarır, Kur’an, zikir, tesbih, salavat ve istiğfarla arınırız inşallah.

Geçen iki yazımızda Zilhicce’nin ilk on günü ve arefenin faziletini ayrıntılı bir şekilde işlediğimiz için tekrar etmek istemiyorum. Ancak arefeyle ilgili küçük hatırlatmalar yapalım ki, nasıl paha biçilmez bir fırsat olduğunu tekrar hissedip gayrete gelelim.

Arefe gününü nasıl değerlendirebiliriz?

Hadislerde Kadir Gecesine benzetilen Zilhicce’nin ilk on günü içinde Arefe gününün fazileti çok yüksektir. Arefeyi tamamen oruçla ve diğer ibadetlerle geçirmek büyük bir kârdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Arefe günü tutulan oruç hakkında şöyle buyurmaktadır:

“Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına kefaret olur.” (Müslim, Sıyam:196-197)

Hadisteki geçmiş senenin günahlarına kefaretten af ve mağfireti, gelecek senenin günahlarına kefaretten ise günahlardan korunmayı anlayabiliriz.

Başka bir rivayette ise Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle demiştir:

“Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir.” (Tergîb ve Terhîb Trc., 2. 460)

Demek ki, bir günlük arefe orucu, üç yıllık normal günlerde tutulan oruç sevabına denktir.

Bu fırsatı sadece kendimiz değerlendirmek değil, aynı zamanda eşimize, çocuklarımıza ve akrabalarımıza da duyurmak çok güzel olur. Çünkü dua ve ibadet okyanusu tek tek müminlerin gayretlerinden oluşmaktadır. Damla misali ne kadar çok mümin ibadet ederse o kadar manevî denizlerimiz coşar ve Rabbimizin rahmet ve inayetini çekmeye vesile olur.

Unutmayalım ki, oruçlunun iftar vaktine kadar dualarının kabul olduğu, iftar vaktindeki duasının ise reddedilmediğine dair rivayetler vardır.

O halde çocuklarımızı bile gerekirse ödüllerle teşvik ederek arefe orucu tuttursak ve birlikte dua etsek, Müslümanlara yapılan bütün dünyadaki zulümlerin bitmesine büyük bir katkımız olmaz mı?

Cehennemden kurtuluş günü

Efendimiz (s.a.v.)  başka bir hadiste arefenin faziletini şöyle anlatır:

“Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim arefe günü gerek dünya ve gerekse ahiret ile ilgili olarak Allah’tan bir şey isterse, Allah onun dileğini karşılar.”

Bizim en büyük derdimiz cehennemden kurtulmak, af ve mağfirete nail olmaktır. İşte arefe günü bunun için büyük bir fırsattır. Öyleyse yarın Cevşen’i okuyarak Rabbimizin bin bir ismini vesile edip cehennemden kurtulmak için yalvarabiliriz.

Bin İhlâs Suresi okumalıyız

Arefe günü bin İhlâs Suresi okumak çok faziletlidir. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gündür. Bin adedi bir günde okuyamayanlar, Bediüzzaman Hazretlerinin yaptığı gibi bir gün önce 500, arefe günü de 500 okuyabilirler. Böylece arefe günü diğer dua ve ibadetlere de zaman ayrılmış olur.

Arefe gününün sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar 23 vakit farzlardan sonra teşrik tekbirlerini getirmek vaciptir. Hatta bu tekbirleri bunun dışında müsait oldukça her vakit söylemek büyük sevaptır. Çünkü teşrik tekbirleri azamet, kibriye ve tevhidin ilânıdır.

Ayrıca arefe günü hacet namazı kılarak bütün müminlerin, hatta bütün insanlığın iman, hidayet, huzur, barış ve kardeşliği için dua edebiliriz.

Dualarımıza kuvvet kazandırmak için tövbe istiğfar, salavat, evrad ve ezkarlar okumalıyız. Bunun için Yasin, Fetih, Rahman, Tebareke, Amme gibi sureleri, Tevhidname’yi, Büyük Cevşen’den ve Kulübuddaria’dan bazı bölümleri okuyup Rabbimize yalvarabiliriz.

Büyük âlimlerimiz Kadir’i gecelerin en faziletlisi, arefeyi de gündüzlerin en faziletlisi kabul etmişlerdir. Arefe bu akşam başlar, yarın akşama kadar devam eder. Gecesi de gündüzü de mübarektir. Ayrıca yarın akşam da duaların kabul edildiği bayram gecesidir.

Gelin vakfe vaktinde hep beraber dua edelim

Şimdi yazımızın başında yaptığımız çağrıyı tekrar ediyoruz. Gelin gözü yaşlı, bağrı yanık, kalbi kırık milyonlarca hacı kardeşimizin yarın arafatta yapacakları dualara ortak olmak için aynı anda, aynı vakitte, onlar vakfeye durdukları zaman biz de duaya duralım. Dualarımız Arafat’ta yapılan dualara karışsın, huzur-u Rahman’a ulaşsın.

Bunun vaktini nasıl belirleyeceğiz ve nasıl gerçekleştireceğiz?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Hac Arafatt’tır” buyurarak, arefe günü burada bir miktar da olsa durmanın önemine işaret etmiştir. Bu duruşa vakfe denir. Vakfe arefe günü öğle ve ikindi namazları cem’-i takdim ile kılındıktan sonra başlar. Bu da yarın Türkiye saatiyle yaklaşık 13.00 civarıdır. Arafat’taki vakfe duaları, dünyanın dört bir yanından gelen farklı milletlere mensup müminlerin farklı dilleriyle cemaatle veya tek başına olarak saatlerce sürer.

İşte gelin, dünyanın neresinde olursak olalım, “Ateş nereye düşerse düşsün benim yüreğimi yakar” diyenler, dünyadaki tüm mazlumların dertleriyle dertlenenler, hepimiz Türkiye saatiyle 13.00’da başlayarak Rabbimize ellerimizi açalım. Hatta hacda arkadaşı olanlarımız Whatsapp ve farklı yollarla Arafat’a bağlanalım, onların heyecanını derdimize ortak edelim, dua dua yalvaralım. Özellikle saat 13.00 civarında aynı dakikalarda ellerimizi açıp ağlayarak dua edelim. Mümkünse dua, ibadet ve evratlarımız saatlerce sürsün.

Türkiye, Doğu Türkistan, Myanmar, Yemen, Suriye, Irak, Filistin başta olmak üzere İslam coğrafyasının her tarafındaki acıları dindirmesi için Rabbimize cemaat halinde derdimizi arz edelim. Bilhassa esirlere, mahpuslara, muhacirlere, gaybubettekilere, işsiz bırakılanlara, parçalanmış ailelere ve tüm acılı kardeşlerimize rahmet, inayet, mağfiret, hürriyet, ferec ve mahreç isteyelim. Örnek bir dua isteyen kardeşlerimize daha önce yayınlanan süreç duasını tavsiye edebiliriz: https://www.tr724.com/ey-yerlerin-hakimi-senin-bahtina-dustuk/

Gündem çok yoğun ve değişken olduğu için insanlar ibadet gündemini maalesef unutabiliyorlar. Bunun için lütfen arefe gecesinin ve gündüzünün faziletini ve ihyasını bütün sosyal medya hesaplarımızla çevremize duyuralım. Arefe günü aynı anda dua etmek için insanları teşvik edelim. Gelin Rabbimizden çifte bayram isteyelim. Bıkmadan, usanmadan, ümitle kurtuluş vermesi için yalvaralım.

[Cemil Tokpınar] 9.8.2019 [TR724]

Aslan sosyal demokratların aç İslamcı ile imtihanı – bir Anadolu komedyası [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Fahrettin Altun ve karısının aldığı tam dörder adet maaş meselesi tepki çekti doğal olarak. İyi, güzel de, doğal olmayan bir şey var. Altun’lara tepki gösterenlerin büyük çoğunluğu, 17 Aralık yolsuzluk skandalının “paralelcilerin sivil darbe girişimi” diskurunu kabullenmiş gibi yapıyor! Hayırdır? İran’a uygulanan yaptırımları delerken aradan komisyon alan bakanlar, bakan oğulları, hatta işin en tepelere kadar uzandığını gösteren tapeler falan dikkatinizden mi kaçtı?

Fahrettin Altun ve karısı dört maaş almasın tamam da, kardeşim değil Türkiye tarihinin, dünyanın en büyük yolsuzluk skandalı patlamış ve siz onu bir güzel örtbas etmişsiniz şerefsizce, şimdi aklınıza etik değerler mi geldi? Ezkaza Fahrettin ve sevgili zevcesini görevden alsalar demek ki her şey harika olacak memlekette, öyle mi? İşin kötüsü ne biliyor musunuz? Siz geri zekâlı değilsiniz! Yani bu çarpık mantığınız, bu irrasyonel tutumunuz, bu gülünç davranışınız, basit bir düşünme yetisi probleminden kaynaklanmıyor! Size şahsiyetsiz ve arsız, rezil ve ahlaksız, alçak ve oportünist demeyeceğim. Bırakayım bunları size başkaları söylesin. Ama ben diyeceğim ki, siz işini bilen, fırsatçı, kötü niyetli ve çifte standartlısınız.

Fahrettin Altun dört değil on dört maaş alsa, bir Zarrab faciasının milyonda biri kadar zarar veremez vergi mükelleflerine. Yok, devlet demiyorum. Devletlerin parası olmaz. Biliyorum, bu yabancısı olduğunuz bir kavram. Bizde parayı devlet verir! Daha doğrusu herkes buna inanır. Fakat doğrusu, her kuruşun sizin, benim, diğerlerinin vergileriyle finanse ettiğidir. Devlet denilen şey bir organizasyondur. İçinde insan olan her kurum gibi, iyi veya kötü yönetilebilir. İyi ve kötü konusunda karar verebilmek zordur. Bunun için etik değerlere ve hukuka ihtiyaç duyarız. Sadede geleyim, tamam: Kamunun parası vergilerdir. Bu parayı Fahrettin Altun’lara çarçur etmek, onlara dörder veya on dörder maaş vermek devede kulak bir usulsüzlüktür yalnızca! Sonuçta teknik olarak Altun ve eşi gibi devlete yamanan parazitlere verilen fazladan akça kılıfına uydurulur. Onlara bir şeycik olmaz. Asıl üçkâğıt, siyasilerin yaptıklarıdır. Devletin ihalesinden yüzde alan, partilerine bağımlı işadamları ve medyacılar yaratarak onları kurdukları çarkın dönmeye devam etmesi için kullanan, yani iktidarlarını yeniden üreten siyasetçiler sınıfı, sizin görüp de görmezden geldikleriniz hani! Onları kast ediyorum.

Muhalefetin 17 Aralık’tan sonra gösterdiği ilk refleksler neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösteriyor. Fahrettin’i falan geç, İslamcıların ağa babalarının devlete nasıl çöreklendikleri, memleketin dış ve güvenlik politikasından bile “yağ çıkartmaya” çalıştıkları, kendi şahsi menfaatlerini çoluk çocuğumuzun geleceğine önceledikleri… Yahu, daha anlaşılır yazayım mı: ülkeyi nasıl kendilerine kar devşirmek için sattıkları! Bunu görmedi mi yani muhalefet? Bunu bilmiyor mu CHP’si, MHP’si falan yani? Güldürmeyin beni! Bu tilkilerin tümü olayların farkında! Mahalle değimiyle “salağa yatmalarının” nedeni, aradan Cemaat’i çıkartmak, böylece en azılı 28 Şubatçı kafanın bile yapamadığı kadar ileri giderek, insanları sosyal soykırıma uğratmak! CHP ve tabanı, kısmen HDP, tümüyle MHP, yaşanan sürecin farkındadır. Erdoğan’ın ve çevresinin kapana kıstığını gördüler. Mümkün olduğunca bu süreci kendi lehlerine kullanmak derdindeler. Arada tabanlarının ahlaki beklentilerine veya etik eleştirilerine malzeme sağlamak için, ortaya bir-iki Fahrettin Altun vakası atıp, tabanlarının biriken gazını alıyorlar. Saray da bunların damarına basarak konuya yayın yasağı getiriyor. Bunun üzerine daha da saçmalayarak, “vay mahkemeler siyasileşti”, “vay bu yargı nasıl yargı” türü gülünç yorumlar yapıyorlar. Algı sorunu? Zayıf zekâ? Güldürmeyin lütfen. Mahkemelerin mahkeme olmadığını biliyorlar. Yargının siyasetin kontrolünde olması bunların alışık olmadıkları bir şey değil zaten. Türk tarihinde bağımsız mahkeme mevhumu yoktur. Güçler ayrılığı falan bunların kuramsal evrenlerinde – kafası çalışanlarınca bile – hiç hazzetmedikleri bir şeydir. Bu tür şeylere “İngiliz” değerleri diyen ekolden geliyorlar. İstiklal Mahkemeleri, linçler, öncesinde İttihatçı A takımlarının yaptığı Ermeni soykırımı… Bu tarihi reddedemeyen, eleştiremeyen, geçmişiyle zerre hesaplaşamayan bir geleneğin, bugünkü zulmü yadırgadığını mı sandınız yoksa siz? Yani “yargı siyasetin köpeğidir!” söylemi sadece bir meczubun ağzından kaçırdığı uçuk ve abartılı bir söylem değil! Dolayısıyla Fahrettin ve karısının maaşları konusunda mahkemece yayın yasağı getirilmesi, çıkan yaygaranın derinine giderseniz, asla samimi değildir. Dedim ya, tabanın biriken gazını alıyorlar. Türk siyasetinin klasiğidir gaz almak. Değer bakımından inanmadığın bir şeye inanıyormuş gibi yapıp, bir iki günah keçisi üzerinden topluma “bak biz çok etiğiz” mesajı vermekten öte bir şey değildir bu.

Mesele büyük yolsuzlukları gündeme getirmek! 17 Aralık uluslararası ve ulusal ölçekte mega bir yolsuzluk skandalıdır. Patladığı her ülkede iktidarı indirecek kalibrede olan bu yolsuzluğun üzerini alelacele örtbas eden Erdoğan ve tayfası, karşılığında askeri-bürokratik birtakım çevrelere iktidarı paylaşma şansı sundu. 17 Aralık ve 15 Temmuz’un kesişme alanı vardır. Bunu zaman ortaya çıkartacak.

Devlet işlerinde “bal tutanın parmağını yalaması” İslamcılara has bir zafiyet değil elbette! Bunun köklü bir geleneği vardır memlekette. “Selam verdik, rüşvet değildir diye almadılar” türü bir “birikimden” söz ediyoruz! Devletin organize bir suç örgütü ile inanılmaz büyük benzerlikleri vardır. Onlardan ayrıldığı nokta, adalettir. Kanunların sınırladığı iktidar, işin esas püf noktasıdır. Her ceberut iktidarın ihtiraslı siyasetçileri, güçlerinin hukukça sınırlanmadığı bir iktidarı hayal eder. Bağımsız mahkemeler, onların dayandığı anayasal rejim, yasalar ve teamüller, karşılıklı kontrol, denetim ve şeffaflık gibi özellikler, bu zihniyetin baş düşmanıdır.

İlk defa Türkiye tarihinde bu alanda iktidarın bu denli geniş bir serbestisi hâkimdir. Fahrettin Altun’u, karısını falan bırakın da, bana 17 Aralık sonrası Erdoğan’ın “paralelciler bana sivil darbe yaptı” komedisini muhalefet neden benimsedi, bunu izah edin! CHP perspektifinden bakınca batağa saplanmış, tüyü bitmemiş yetimin parasını yiyen İslamcı imajı gibi kaçırılmayacak gol fırsatından neden yararlanmak istemedi aslan sosyal demokratlar”? Oysa yolsuzluklar, yolsuzluklar, yolsuzluklar… Eş, dost, akraba ihya etmeler… Ulufe dağıtır gibi kadro çıkartmalar… Yandaş firmalardan yüzde alarak devlet ihalelerini peşkeş çekmeler… Fıldır-fıldır gözlerle devletten çifte, üç hatta dört maaş kapmacalar… Bunların üzerine gidilse ve ısrarcı olunsa bugünkü iktidar sahipleri yerinde durabilir miydi? CHP ve diğer tatlı su muhalefeti iktidarın “paralel devlet” ve “FETÖ” ağzını kabullendi! Oysa Kemalist jargonla beraber “Osmanlı’da da Türkiye’de de çok yolsuzluk, rüşvet, kara para, çalma-çırpma gördü bu millet kardeşim de, sizin gibisi hiç gelmedi bu memlekete!” diyebilirlerdi. Üzerine “Siz neymişsiniz, sizde ne “cevher” varmış meğer! İranlı bir zibidi üçkâğıtçının önüne yatan bakanlar, milletin anasına edepsizce en ağır küfürleri saydırarak rezilce gülen şarlatan müteahhitler, dinlenme korkusuyla fısıldayarak paraları sıfırladın mı diye oğluna soran, oğlunun açıktan paraları zula etmek için çevirdiği dolapları anlatması üzerine ona dikkatli olmasını söyleyen babalar… Çok mu açtınız siz? Karnınız mı yoksa gözünüz mü doymadı?” türü bir klasik Kemalist-sol muhalif duygu seline oynayabilirlerdi. Öyle sessizce, hafif ve ılıktan, çaktırmadan ve sümenaltı ederek konuyu unutturdular, derken bakıvermişsin Erdoğan ağzıyla konuşuyorlar! Gülmeyin, olay budur gerçekten.

Neyse, iyi ki Fahrettin ve karısı var! Dört maaş almışlar canım, az mı? Hem de üzerine yayın yasağı koymuşlar! Bence de bu olayın üzerine gitmeli! Türkiye nereye gidiyor ayol! Bu, aslan sosyal demokratların aç İslamcılarla imtihanıdır esasen. Hâlihazırda sahnelenen bir yerli komedyadır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 9.8.2019 [TR724]

Siyah Transporter Cumhuriyeti [Mehmet Tahsin]

7 Haziran 2015 seçimlerinden ağır yaralı çıkan AKP tek başına iktidar olamadı. Dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu tarafından yürütülen koalisyon görüşmeleri de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın müdahalesiyle sonuçsuz kalınca erken seçime gidildi. İşte ne olduysa o andan itibaren terör gemi azıya aldı, bombalar mantar gibi patlamaya, insanlar ölmeye başladı.

20 Temmuz’da 34 kişinin hayatını kaybettiği Suruç katliamıyla Türkiye karanlık bir döneme girdi. 6 Eylül’de Dağlıca’da 16 askerin şehit olması gerilimi artırdı. 10 Ekim’de Ankara’da düzenlen Barış Mitingi sırasında patlayan bomba sonucu 102 vatandaşımız hayatını kaybetti.

Bu kanlı saldırıdan 10 gün sonra, Van mitinginde konuşan Başbakan Ahmet Davutoğlu, iktidardan indirildikleri takdirde meydanın Beyaz Toroslar’a kalacağını iddia etti.

7 Haziran’dan 1 Kasım’a kadar yaşananların oluşturduğu korku iklimi, AKP’nin tekrar iktidara uzanmasını sağladı. Neyse ki AKP tekrar iktidardaydı artık. Beyaz Toros’ların ortaya çıkmasına gerek de kalmamıştı. Aradan çok zaman geçmedi, ‘Pelikan Çetesi’nin hedefi olan Ahmet Davutoğlu Başbakanlık’tan istifa etti. 2,5 ay sonra da malum 15 Temmuz Darbe Girişimi oldu.

Beyaz Toroslar Siyah Transporter olarak geri döndü

İşte tam da o günlerde Beyaz Toroslar tekrar ortaya çıktı; ama bu defa beyaz değil, Siyah Transporter şeklinde. Yolda yürüyen birinin yanına yaklaşan Siyah Transporter’ın güpegündüz, çoğu zaman onlarca kişinin gözü önünde, başına çuval geçirerek kaçırıldığı haberleri duyulmaya başladı.

HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun verdiği bilgiye göre 15 Temmuz 2016’dan sonra biri kadın toplam 27 kişi bu şekilde kaçırıldı. Bunlardan biri hariç tamamı Gülen Cemaatine mensup olduğu belirtilen kişiler.

Bu insanlar açık alanlardan, çoğu zaman kameraların da olduğu yerlerden bir Siyah Transporter’a tıkılıyor. Haftalarca ortaya çıkmıyor. Yakınları polise gidiyor ancak ‘bizde yok’ cevabından başka bir şey alamıyor. Bir süre sonra bu kişilerden bazıları ilgisiz yerlerde ortaya çıkıyor. Ancak ne olup bittiğini anlatmıyor, konuşmuyor ve uzun süre sessizliğe gömülüyorlar.

Bir zaman sonra yakınlarına anlattıklarında ortaya çıkıyor ki bu kişiler legal olmayan merkezlere legal olmayan usullerle sorgulanmış, işkencenin her türlüsüne maruz kalmış, aç susuz bırakılmışlar. Haftalar sonra da legal merkezlerde ortaya çıkmışlar.

Bu şekilde kaçırılan kişilerin yakınları, resmi kaynaklardan cevap alamayınca çaresizce sosyal medyada seslerini duyurmaya çalıştılar. İlk zamanlar Milletvekilleri Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Sezgin Tanrıkulu dışında kimse seslerini duymadı. Bu iki milletvekilinin mecliste verdikleri soru önergeleri, İçişleri ve Adalet bakanları adeta duvar gibi cevapsız bırakıldı. Gergerlioğlu ve Tanrıkulu’nun Mecliste kaçırılmalarla ilgili bir komisyon kurulması teklifi MHP ve AKP’lilerin oylarıyla reddedildi. Kaçırılanları yakınları bu defa çareyi uluslararası mercilere taşıdı. Birleşmiş Milletler ve AİHM Türkiye’ye kaçırılmaları sordu. Ama Adalet bakanlığı cevap veremedi.

Son örnek geçtiğimiz Şubat ayında bir mahkeme dosyasında isimleri geçen 6 kişi farklı illerde ardı ardına kayboldular. Tam 6 ay sonra bu kişilerden Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Yasin Ugan’ın Ankara Emniyeti’ne giderken GBT’ye yakalandıklarını henüz avukatları birden Ankara Emniyeti’nde ortaya çıkıverdi. Emniyet yetkililerine göre 6 ay önce aynı zamanda kaybolan altı kişiden dördü, nasıl bir tesadüfse (!) artık, sokakta yürürken GBT kontrolüne takılarak alınmışlar. Halbuki aileler ilk arandığında bu kişilerin bir operasyonda yakalandıkları söylenmişti.

6 ay sonra ortaya çıkan Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Yasin Ugan, 11 gündür Ankara Emniyeti’nde tutulmalarına rağmen avukatlarıyla görüştürülmüyor. Ailelerin sosyal medya hesaplarını kapatması ve yapılan uluslararası başvuruların geri çekilmesi için yoğun baskılar yapıldığı söyleniyor. Belli ki birileri işledikleri suçların farkına vardı ve örtbas etme peşinde.

İddialar ciddi. Bütün oklar MİT ve İçişleri Bakanlığını işaret ediyor. İnsanlar MİT mensubu oldukları iddia edilen kişiler tarafından kaçırılıyor, MİT’ten bir yalanlama gelmiyor. Aylar sonra ortaya çıkan kayıplar bu defa Emniyet’e alınıyor, aynı kötü muamele devam ediyor. Emniyet veya İçişleri Bakanlığından tek bir açıklama yok.

Velev ki kaçırmaların sorumlusu MİT veya İçişleri Bakanlığını değil. Peki, vatandaşlarının can güvenliğini korumakla yükümlü olan bu mercilerin sorumluluğu olması gerekmez mi?

Son yıllarda hukuk devletinden hızla kabile devletine evrilen Türkiye Cumhuriyeti’nde bu tür durumlarda sorumluluk alan kimse çıkmıyor. Halbuki modern demokrasilerde bu tür durumlarda birileri bedel öder.

Kosova’da kaçırılmalar İstihbarat şefi ve İçişleri Bakanını yedi

Geçtiğimiz aylarda MİT’in Kosova’dan kaçırdığı 6 Türk vatandaşı, ülkede siyasi krize neden olmuştu. Olayın duyulması üzerine Twitter hesabından açıklama yapan Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj, “Operasyondan benim haberim yok.” demiş, Cumhurbaşkanı Haşim Taçi ise, yazılı açıklamayla ülkesindeki kurumların yabancı vatandaşların haklarını korumada başarısız olduğunu itiraf etti. Ardından Kosova Başbakanı Haradinaj, İstihbarat şefi ve İçişleri Bakanını görevden aldı.

Son örnek Romanya’dan.

15 yaşındaki Alexandra Maceşanu, köyüne gitmek için bindiği aracın sürücüsü tarafından kaçırıldıktan sonra tecavüz edilerek öldürülüyor. Genç kızın üç kez aramasına rağmen polisin 19 saat sonra müdahale etmesi nedeniyle Başbakan Viorica Dancila, Emniyet Genel Müdürünü, cinayetin gerçekleştiği şehrin emniyet müdür yardımcısı ve vali yardımcısını da görevden aldı. Kurbanın üç kez 112’yi aramasına rağmen, cinayetin işlendiği adresi yanlış tespit eden Telekomünikasyon İletişim Kurumu (STS) Başkanı istifa etti.

Dikkat edin, genç kızı kaçıran bir devlet görevlisi değil, adi bir suçlu. Ama işini doğru yapmadığı için bir genç kızın ölümüne neden olan devlet görevlileri bedel ödüyor.

Maalesef bizde genelde bunun tersi oluyor, bu tür vakaların sorumluları hiçbir zaman hesap vermediği gibi çoğu zaman terfi ile ödüllendirilebiliyor. Kaçırma, işkence ve benzeri hukuk dışı uygulamalar, çoğu zaman tepeden gelen talimatlarla yapıldığından, hiçbir bürokrat ve siyasetçinin istifası veya görevden alınması söz konusu olmuyor. Aksine, yukarıdan gelen emirlere uymayıp direnenlerin görevlerine son veriliyor.

[Mehmet Tahsin] 9.8.2019 [TR724]

Emniyette zorla başörtüsünü aldılar yasa dışı sorguya çektiler! [Gül Nur Hasesoğlu]

Üniversite öğrencisi Büşra İnan, Konya’da 80 okul arkadaşıyla birlikte gözaltına alındı. Emniyette başörtülü kızların başları zorla açtırıldı. “Hepiniz teröristsiniz” diye bağıran polisler gayri resmi yöntemlerle sorgulama yaptı.

BOLD ÖZEL – Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi Güzel Sanatlar öğrencisi 23 yaşındaki Büşra İnan hakkında cemaat soruşturmaları kapsamında dava açıldı. Konya 8. Ağır Ceza Mahkemesinin kararına göre toplam 12 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 20 kasım 2018’de tutuklanan İnan, Kayseri Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda tutuluyor.

Büşra İnan, 11 kardeş arasında en küçüğü. 2014 yılında Van Güzel Sanatlar Lisesini bitirdikten sonra üniversite okumak için Konya’ya gitti. Üçüncü sınıftayken annesi Nazime İnan, 2017 yılında Bylock kullandığı iddiasıyla gözaltına alındı. Ancak Van Emniyetinde uygulamayı kullananın kendisi değil kızı Büşra İnan olduğunu söyledi.

Bunlar yaşanırken Konya’da sınavlarına giren Büşra İnan, savcının arama kararı üzerine Van’a ifade vermeye gitti. İfadesinde “Abim bana, ‘Sana güzel dualar atacağım’ diyerek yükletmişti. Ben de ne olduğunu bilmiyorum zaten lise son talebesiydim” dedi. Bunun üzerine her hafta karakolda imza atmak şartıyla serbest bırakıldı.

80 KIZ ÇOCUĞUNA OPERASYON

13 Nisan 2018’de ise Konya’da üniversite öğrencilerine yönelik operasyon düzenlendi. Emniyet, Büşra İnan’ın kaldığı ev hakkında ‘hücre evi’ suçlamasında bulundu. Büşra İnan’ın abisi Erol İnan, yaşananlarla ilgili şunları anlattı:

“Büşra’nın kaldığı ev; birkaç arkadaşı ile tuttuğu resmi bir ev. Yaşadığı ev, hakkındaki soruşturmadan dolayı imza attığı için hem Emniyette mevcut hem de nüfusa kayıtlı. Herhangi gizli bir ev, herhangi bir hücre evi değil. 3-4 arkadaşla kalıyordu. Kendi tuttukları yer. Zaten ev sahibi ortada. Komşular ortada. Muhatap kendisi her şeyi imzalayan kardeşim.”

Erol İnan, “O operasyon olunca kardeşim 80 arkadaşıyla birlikte tekrar gözaltına alındı. O olay çok daha kötü geçti. Terörle mücadelenin ortasına toplayarak başörtüleri alınmış halde, hepiniz teröristsiniz, terörist çocuklarısınız diyerek hakaretler yağdılar. Daha sonra geceleyin alınan bu çocuklar, gayri resmi bir şekilde mülakata tabi tutularak psikolojik baskılara maruz kaldılar” diye konuştu.

Vize haftasında tutuklandı, ve bu sürece kadar, savcılık 3 ay önceye kadar 2 dosya istedi. 1. Si Van’daki Lise son talebesi olduğu olay kardeşler dışında kimsenin olmadığı olaya 6 yıl 3 ay istedi, birde kendi kaldığı eviyle alakalı hakkında hiçbir ifade yokken, 6 yıl 3 ay da ona verdi; toplam 12 yıl 6 ay verildi.

Erol İnan, kız kardeşine verilen hükmün hukuksuz ve ağır olduğunu da sözlerine ekledi: “Savcı Van’daki olay için 6 yıl 3 ay, kaldığı ev ile ilgili de 6 yıl 3 ay ceza istedi. Toplam 12 yıl 6 ay hüküm giydi. Bu çok ağır ve haksız bir ceza.”

Haftalık imzalarını atan öğrencilerin, 13 Kasım 2018’de ilk mahkemeleri oldu. Ardından, 20 Kasım 2018’de tutuklanma kararı verildi. O tarihte tutuklanan Büşra İnan halen cezaevinde.

HASTALIKLARI AĞIRLAŞIYOR

Büşra İnan’ın geçmişte olan hastalıkları cezaevinde artış gösterdi. Psikolojik durumu da her geçen gün daha da kötüleşti. Abi İnan, kardeşinin küçüklükten bu yana anemi hastası olduğunu, gözlerinden iki kere kapalı ameliyat olduğunu ve üçüncüsünün de olması gerektiğini belirtti. Mide rahatsızlığının olduğunu ve her yemeği yiyemediğini aktardı.

ARTIK KARDEŞİMİN VE AİLEMİN GÜCÜ KALMADI

Abi Erol İnan, anne ve babasının da gözaltı dönemleri yaşadıklarını, babasının geçmişte Tarım İl Müdürlüğünde çalıştığını, ancak ihraç edildiğini dile getirdi. “Annem hiper tansiyon hastası hem tansiyon hemde karaciğerle alakalı sıkıntıları var çok korkuyoruz ona da bir şey olacak diye. Annem de perişan oldu. Ne Büşra’nın ne annemin dayanacak gücü kalmadı” ifadelerini kullandı.

SABAHLARI GÖZLERİ MORARIYORDU

Cezaevinde hızla zayıflamaya başlayan Büşra İnan’ın koğuş arkadaşı da (İsminin gizli tutulmasını istedi) rahatsızlıklarına şahit olduğunu anlattı. İnan’ın durumunu arkadaşı şu şekilde ifade etti:

“Büşra’nın durumu gerçekten çok kötüydü. Gözü hep morarıyordu. Cezaevi yemekleri ona hep dokunuyordu. Karnı çok ağrıyordu. Hiç uyumuyordu. Zaten toplam bir kaç saatten ibaretti uykusu. Cezaevi yemeği yediği zaman bütün gün onun ağrısını çekiyordu. Psikolojik olarak çökmüştü. Bir kere kampüsteki polikliniğe götürdüler ama bir şey yapılmamış. Oradaki doktor da Büşra’ya çok kötü davranmış. O da bir daha gitmek istemiyordu. Durumu kötüye gidiyor orada. Kilo kaybı var. Yönetim hastaneye götürüyor ama gözünden olacağı ameliyat dışarıda yapılması gerekiyor. Gözlerine sürekli kaynar su pansumanı yapıyordu. Sabahları kalkıyordu gözü mosmor. Bu da psikolojisini gerçekten çok etkiliyordu.”

Koğuş arkadaşı cezaevi şartlarında Büşra İnan’ın yaşamasının mümkün olmadığını söyledi. Elinde çamaşır yıkarken bir çok defa nefes nefese kaldığını koşarak avluya çıktığını dile getirdi. Aynı zamanda İnan’ın cezaevinde kaldıkları ilk günlerde, sabahları uyandırıldığında sıçrayarak ve korkarak uyandığını belirtti.

İKİ KEZ ÇIPLAK ARAMA

Büşra İnan’ın koğuş arkadaşı, cezaevine götürülmeden önce kaldıkları bir başka hapishaneden şöyle bahsetti: “İki odalı gibi bir yerdi. O gün 25 kişi kadar kaldık orada. Çok kötü şartlar altında. Rutubetliydi, yer yataklarında, pis kokuyordu, sıcak su yoktu. Bir oda vardı. Belki 10 metreye 7 metre kadar. Çok küçük bir yerdi. Battaniyeler çok kötüydü. Diğer odada mutfak vardı. Tuvalet ve banyolar zaten çok kötüydü. O gün yasak olmasına rağmen iki kez çıplak arama yapıldı.”

[Gül Nur Hasesoğlu] 8.8.2019 [BoldMedya.Com]

BM kararına rağmen tahliye edilmeyen İsmet Özçelik, cezaevinde kalp krizi geçirdi

Malezya’dan MİT maharetiyle kaçırılarak Türkiye’ye getirilen İsmet Özçelik, tutuklu bulunduğu Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalp krizi geçirdi. Cezaevinde ikinci kez kalp krizi geçirdiği öğrenilen Özçelik’in, doktor muayenesine götürülmediği ifade edildi.

BOLD-2017 yılında Malezya hükümetinin göz yumması sonucu gözaltına alınarak Türkiye’ye getirilen eğitimciler İsmet Özçelik ve Turgay Karaman’ın derhal serbest bırakılması için Birleşmiş Milletler karar almıştı.

Hizmet Hareketi’yle ilişkileri nedeniyle kaçırılan Özçelik ve Karaman, BM’nin kararına rağmen serbest bırakılmayarak hapis cezasına mahkûm edilmişti. 10 yıl hapis cezasına çarptırılan İsmet Özçelik’in tutuklu bulunduğu Denizli T Tipi Kapalı Cezaevi’nde kalp krizi geçirdiği öğrenildi.

KALP KRİZİNE RAĞMEN DOKTOR MUAYENESİNE GÖTÜRMEMİŞLER

İsmet Özçelik’in oğlu Suat Özçelik, babasının yaşadığı kalp krizini sosyal medya hesabından duyurarak konuya duyarlı milletvekillerinden yardım istedi. Babasının avukatıyla görüştüğünü belirten Suat Özçelik, “Babam İsmet Özçelik 10 gün kadar önce hapis yattığı Denizli T tipi cezaevinde kalp krizi geçirmiş. Daha öncesinde de kalp rahatsızlığı vardı babamın. Koğuşunda fazladan 5 kişi daha var ve havaların sıcak olması bunu tetikledi muhtemelen.” dedi.

İsmet Özçelik’in yaşadığı kalp krizine rağmen doktor muayenesine götürülmediğine dikkat çeken Özçelik, “Krize rağmen babamı herhangi bir doktor muayenesine götürmemişler. Hapishanelere bir zulüm yeri değildir. Ancak BM kararını uygulamayan mahkeme kalp hastası bir insani hapsederek de zulmüne zulüm katmış oluyor. Hukuk yok, vicdan yok.” ifadesini kullandı.

“Babamın güncel olarak sağlığı şuan nasıl bilmiyorum” diyen Suat Özçelik, “Ama 60 yaşında 10 yıl hapis cezası almış kalp hastası bir insanın stresten kaynaklı kriz geçirmesi beklenebilir bir durum ve gerçekleşmiş. Şuan ise önemli olan tedavi olup tahliye edilmesi.” dedi.

[BoldMedya.com] 8.8.2019