“Yeni Sultan, Modern Türkiye’nin Krizi” kitabının da yazarı olan Soner Çağaptay, “Time” dergisinde dün yayınlanan makalesinde, Saraydaki şahsın Türkiye’yi nasıl kuruttuğunun çok çarpıcı örneklerini veriyor.
Türkiye’den ayrılmak isteyen varlıklı ailelere danışmanlık yapan İngiltere kökenli “Global Partners” kuruluşu, bu ailelerin sayısında iki buçuk kat artış olduğunu belirtiyor. 2016’da 6 bin milyoner Turkiye’yi terketmiş.
“Freedom for Academia”nin raporuna göre, Türkiye’de bilimsel yayınlar, 2017 itibariyle yüzde 28 oranında düşmüş. 2016’da İngiltere’ye kısa dönem öğrenci vizesi başvurularında büyük artış meydana gelmiş ve bu talebin yuzde 40’ı Türkiye’den… Bunlara bir de her meslekten egitimli on binlerce insanın Turkiye’yi terketmiş olmasını ekleyin…
Despotik rejimler ülkeleri böyle kurutuyor. Soner Çağaptay, Saraydaki şahsın bu elit beyin göçünden memnun olduğunu, böylece Turkiye’ye çok daha kolay hakim olacağını hesapladığını ifade ediyor. Despotlar böyledir. Ülkede düşünen ve despotik rejimlerini tehdit eden insan bırakmak istemezler. Bu insanlara iki yol kalır: Ya hapis ve işkence ya da sürgünde yaşamak…
Türkiye’nin haline bakın… Yetişmiş beyinleri böyle darmadağın olurken ortalık kimlere kaldı dersiniz?
“The Economist” dergisinin 22 Şubat 2018 tarihli haberine göre 70 bin İŞİD mensubunun öldürüldüğü tahmin ediliyor, 10 bin İŞİD mensubu ise Irak ve Suriyeden kaçmış. “İŞİD 'in yüz milyonlarca dolar parasının büyük bölümünün Turkiye'de olduğu tahmin ediliyor” diye yazıyor The Economist…
Saraydaki şahıs Amerika’ya, Almanya’ya. Yunanistan’a rehine şantajı yapmakla yetinmiyor. Mantıksız isteklerine cevap alamayınca Fransa’ya, Almanya’ya terör tehdidinde bulunuyor. Mülteci şantajı yapıyor. Lübnan gibi bir Arap ülkesinde bile sadece bir milyon Suriyeli mülteci varken, Turkiye’de 3 milyon 750 bin Suriyelinin ne işi var?
Türkiye’yi öyle bir batağa sürükledi ki Saraydaki şahıs, bir zamanlar İslam’in model ülkesi olarak kabul edilen Türkiye şimdi global selefi ve cihadist gruplarin karargah ülkelerinden biri haline geldi. Global terör uzmanı Seth Jones, global selefi-cihadist sayısının 200 bin civarında olduğunu ifade ediyor. Türkiye artık bu ideolojinin hayat alanı bulduğu bir ülke… “Türkiye Pakistanlaşır mı?” sorusu artık geride kaldi bence, esas büyük tehlike Türkiye’nin Suriyeleşmesi… Saraydaki şahıs da Esad gibi artık Putin ve Ruhani’nin güdümünde degil mi zaten?..
Despotları kurduklari düzen ebedi olacakmış gibi hesap yaparlar. Ama bir bakarsınız küçük bir kıvılcım, bu düzenlerini yerle bir eder. Çünkü despotik rejimler, insanları ezmelerine rağmen aslında çürüktürler. Bazen duvardan düşen bir tuğla ile yıkılışları başlar.
“Financial Times” gazetesi, Merkez Bankası doviz rezervinin cevrilmesi gereken dış borçların ancak yarısına tekabul ettiğini yazıyor. Erken seçim telaşı biraz da bu yüzdenmiş.
Sadece Türkiye’yi karıştırmakla kalmadı Saraydaki şahıs… Cemaat’i bitirme paranoyası ile gittiği her yeri karıştırıyor.
Almanya’yı casusları ve çeteleriyle karıştırdı…
Hollanda’yı karıştırdı
Afganistan‘ı karıştırdı…
Yunanistan’ı karıştırdı
Kosova’yı karıştırdı
Bir çok Asya ve Afrika ülkesini karıştırdı
ABD’yi karıştırdı…
Ama tezgahlari ve yalanları birer birer deşifre oluyor.
Özgür ve demokratik ülkelerde hiçbir sonuç alamıyor. İsviçre’de Hizmet camiasına mensup bir işadamını kaçırma girişiminde adamları yakayı ele verdi. Bazı ülkelerde kurduğu rüşvet ağı ile yönetim zafiyetlerinden yararlanıp 80 kadar Hizmet mensubunu kaçırdı.
Böylece dünyaya suçüstü yakalandı. Sadece Turkiye’nin değil, dünyanın siyasi tarihine öğretmen kaçıran bir şebekenin başı olarak gececek…
ABD Başkanı Trump, casusluk ve Cemaat üyeliği suclamasıyla tutuklanan Amerikalı Rahip Andrew Brunson için, “Ben ne kadar casus isem, Rahip de o kadar casus” dedi. Rahibin suçu neymiş biliyor musunuz? Izmir’de Cemaat mensuplari ile birlikte “Mesih’in Kurdi Kilisesi” diye bir kilise kuran Rahibe göre Kürtler Yahudlerin kayıp 13. kabilesiymis ve Cemaat ile birlikte Kürtleri buna inandırıp Türkiye’den koparacakmış… Böyle bir yalana gülmek bile zaman israfıdır, insan haysiyetine bir hakarettir. Türkiye işte böyle bütün insani değerlerin ayaklar altında çiğnendiği bir ülke haline geldi.
Bunların rüşvetlerine havuz diyoruz ama, yalanları okyanus gibi… Eskiden Cemaate Kürt düşmanı diyorlardı, şimdi Kürtleri kutsayan isbirlikci oldu Cemaat… Bir gun Cemaat’e Vatikan işbirlikcisi derler, ertesi gun Vatikan’a gidip Papa’dan dua isterler… Ne de olsa bu yalanlarını pazarlayan televizyonları, gazeteleri var ve bu yalanları yutmaya hazır bir kitleleri var…
Ama nereye kadar?..
Hileyle, hurdayla daha kaç seçim kazanacaklar?
Haşeratın içten içe çürüttüğü bir ülke Türkiye…
Çürük her yapı gibi bu düzen de çökecek bir gün…
Hapishane çileleri elbet bir gün bitecek, sürgün yaraları elbet bir gün kapanacak…
“Yalan ve sahte olan sönüp gitmeye mahkumdur” çünkü… (Sebe suresinin 49. ayeti).
Bunu Kur’an söylüyor. …
[Faruk Mercan] 25.4.2018 [Samanyolu Haber]
KIRK AMBAR 5 [Safvet Senih]
*Biz düzelmedikçe, çevremiz düzelmez. Çevre düzelmezse ülke düzelmez. Ülke düzelmezse dünya düzelmez. Demek ki, önce bizim düzelmemiz lâzımdır.
“Ümitsizlik, korkakların sığınağıdır. Allah’tan ümit kesilmez.
*Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” (Zümer Suresi, 39/53)
*Şikayet borazanı, olmayalım… Hadis-i şerifte “İnsanlar helâk oldu!.. İnsanlar helâk oldu!’ deyip duranlar, insanların en çok helâk olanıdır.” buyuruluyor. Yeis tellalı olmayalım. Ümit ve teselli üfleyip aşılayalım…
*Kem âlât (kötü âletler) ile kemâlât olmaz.
*Yanlış sorunun cevabı olmaz. Sen “Allah, herşeyin yaradanıdır, yaratılmamıştır, yaratılanlara benzemez” diyen müminler diyorsun ki, “Allah’ı kim yaratmıştır?” Zaten senin sorun sorunlu; tam bir tezat içinde…
*Bize ne bed-binlik ne de nîk binlik lâzım Bize hakikat-bînlik lâzım.
*Kur’an’da hep “min tahtihâ” şeklinde alt taraflarından sular ve nehirler kaynayan evlerden… bahsedilir. Ama sadece Tevbe Suresinin 100. âyetinde ‘tahtehâ’ geçer ki mânası: Altında nehirler olan cennet evleri demektir. Yani o evler, nehrin üzerinde duruyor, demektir.”
*Cenab-ı Haktan ses getirecek bir İNÂYET çağrısı, ancak umûmî âhenge uyma, dayanışma, beraber hareket etme, kollektif şuur ve ortak akılla hareket etme ve benzeri güzelliklerle tahakkuk eder.”
*Maalesef MEDYA’nın tahripkâr vahşî bir gücü var; ehlileştirilmesini temenniden başka elimizden bir şey gelmiyor.”
*İnsanların kendi hatalarına dînî bir kılıf bulmaları kadar, dine zarar verecek ve darbe vuracak başka bir şey yoktur.”
*Tamahkârlık, arslanı fare yapan ve kapana kıstıran bir tuzaktır.
*Kuzuyu güden kurdu görür. Kuzu da, Ankara-Kızılay’da güdülmez.
*Yıldırım eğer bir yere iki kere düşerse, durup dinlemek ve ne demek istediğini anlamak lâzımdır; çünkü bir şey demek istiyordur.
*Haklı mı yoksa mutlu mu, olmak istiyorsun. Önce bir karar ver.
*İş yapanlar değil de, iş tarif edenler çoğalırsa esas felaket o zaman başlar. Sen ağa, ben ağa, inekleri kim sağa… İşleri kim yapa… Aslında iş yaparken yani aksiyon halinde iken, kıvam bulunur ve kalite artar. İş yaparken düşünce derinleşir, salih daire harekete geçer, doğurganlık artar.
*Hazım enzimleri, iman-ı billah, marfietullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhânîdir. Bunlar herşeyi eritip sindirir. Bir de vakt-i merhuna riayet önemlidir. Yani meselenin olgunlaşıp sindirilecek fıtrî vaktine dikkat gerekir. Buna riayet de sabrın bir çeşididir.
*Rızık endişesi ve geçim derdiyle boynunuzu aşağıya eğmeyin. Bir defa eğdiniz mi, arkası gelir ve asla bir daha doğrultamazsınız. Onun için zelile karşı asla zillet göstermemek gerekir.
*Ömür bir gün… O da bu gündür; hemen değerlendirmeye bakalım. Yaşadığımız ana odaklanalım.
*Hiç kısmadan ama asla kendimizi kasmadan Hizmetimize devam edelim…
*Peyami Safa, tıp kitaplarını okumuş sonra kendisi üzerinde tatbik etmeye çalışmış… Birden “Eyvah! Ben hâmileymişim!..” demiş. Her şey kitaplardan öğrenilmez… Pratik çok mühimdir…
*Yanmadan tuğla-kiremit bile olunmuyor!.. Yandığı kadar insan olur insan… Hamdır hep geri kalan… Çilesizse bir insan, o insan değil ancak bir nâdan…
Büker bir gün hortumlarını nemrutların
Sineklerden tek bir sinek
Vura vura kafalarını duvarlara
Ve sürt sürte burunlarını çamurlara
Ve sönüverir ateşleri nemrutların
Artık dinlenilmez mırın-kırın
İbrahimler, Musalar yürür de yürür
Davaları da büyür de büyür
O gün…
Döner asalar ejderlere bir gün
Ve yutarlar yılan gibi yalanları bir gün
Olur firavunlar sürüm sürüm
Ve bir gün gömer kükreyen sular
İri iri konuşan firavunları diri diri
Kıpkızıl denizlere
Bağırta bağırta hem de
Ve konuşur Hak o gün
Gürül gürül
Hem de şefkatle haykırır:
Geber nefret, geber gayız, geber iftira!..
Sen de muhabbet çok yaşa!..
Yeşer barış, yeşer…
Yem yeşil olsun da yer
Bitsin şer; artık yeter
Ve kurtulsun nev-i beşer…
[Safvet Senih] 25.4.2018 [Samanyolu Haber]
“Ümitsizlik, korkakların sığınağıdır. Allah’tan ümit kesilmez.
*Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin.” (Zümer Suresi, 39/53)
*Şikayet borazanı, olmayalım… Hadis-i şerifte “İnsanlar helâk oldu!.. İnsanlar helâk oldu!’ deyip duranlar, insanların en çok helâk olanıdır.” buyuruluyor. Yeis tellalı olmayalım. Ümit ve teselli üfleyip aşılayalım…
*Kem âlât (kötü âletler) ile kemâlât olmaz.
*Yanlış sorunun cevabı olmaz. Sen “Allah, herşeyin yaradanıdır, yaratılmamıştır, yaratılanlara benzemez” diyen müminler diyorsun ki, “Allah’ı kim yaratmıştır?” Zaten senin sorun sorunlu; tam bir tezat içinde…
*Bize ne bed-binlik ne de nîk binlik lâzım Bize hakikat-bînlik lâzım.
*Kur’an’da hep “min tahtihâ” şeklinde alt taraflarından sular ve nehirler kaynayan evlerden… bahsedilir. Ama sadece Tevbe Suresinin 100. âyetinde ‘tahtehâ’ geçer ki mânası: Altında nehirler olan cennet evleri demektir. Yani o evler, nehrin üzerinde duruyor, demektir.”
*Cenab-ı Haktan ses getirecek bir İNÂYET çağrısı, ancak umûmî âhenge uyma, dayanışma, beraber hareket etme, kollektif şuur ve ortak akılla hareket etme ve benzeri güzelliklerle tahakkuk eder.”
*Maalesef MEDYA’nın tahripkâr vahşî bir gücü var; ehlileştirilmesini temenniden başka elimizden bir şey gelmiyor.”
*İnsanların kendi hatalarına dînî bir kılıf bulmaları kadar, dine zarar verecek ve darbe vuracak başka bir şey yoktur.”
*Tamahkârlık, arslanı fare yapan ve kapana kıstıran bir tuzaktır.
*Kuzuyu güden kurdu görür. Kuzu da, Ankara-Kızılay’da güdülmez.
*Yıldırım eğer bir yere iki kere düşerse, durup dinlemek ve ne demek istediğini anlamak lâzımdır; çünkü bir şey demek istiyordur.
*Haklı mı yoksa mutlu mu, olmak istiyorsun. Önce bir karar ver.
*İş yapanlar değil de, iş tarif edenler çoğalırsa esas felaket o zaman başlar. Sen ağa, ben ağa, inekleri kim sağa… İşleri kim yapa… Aslında iş yaparken yani aksiyon halinde iken, kıvam bulunur ve kalite artar. İş yaparken düşünce derinleşir, salih daire harekete geçer, doğurganlık artar.
*Hazım enzimleri, iman-ı billah, marfietullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhânîdir. Bunlar herşeyi eritip sindirir. Bir de vakt-i merhuna riayet önemlidir. Yani meselenin olgunlaşıp sindirilecek fıtrî vaktine dikkat gerekir. Buna riayet de sabrın bir çeşididir.
*Rızık endişesi ve geçim derdiyle boynunuzu aşağıya eğmeyin. Bir defa eğdiniz mi, arkası gelir ve asla bir daha doğrultamazsınız. Onun için zelile karşı asla zillet göstermemek gerekir.
*Ömür bir gün… O da bu gündür; hemen değerlendirmeye bakalım. Yaşadığımız ana odaklanalım.
*Hiç kısmadan ama asla kendimizi kasmadan Hizmetimize devam edelim…
*Peyami Safa, tıp kitaplarını okumuş sonra kendisi üzerinde tatbik etmeye çalışmış… Birden “Eyvah! Ben hâmileymişim!..” demiş. Her şey kitaplardan öğrenilmez… Pratik çok mühimdir…
*Yanmadan tuğla-kiremit bile olunmuyor!.. Yandığı kadar insan olur insan… Hamdır hep geri kalan… Çilesizse bir insan, o insan değil ancak bir nâdan…
Büker bir gün hortumlarını nemrutların
Sineklerden tek bir sinek
Vura vura kafalarını duvarlara
Ve sürt sürte burunlarını çamurlara
Ve sönüverir ateşleri nemrutların
Artık dinlenilmez mırın-kırın
İbrahimler, Musalar yürür de yürür
Davaları da büyür de büyür
O gün…
Döner asalar ejderlere bir gün
Ve yutarlar yılan gibi yalanları bir gün
Olur firavunlar sürüm sürüm
Ve bir gün gömer kükreyen sular
İri iri konuşan firavunları diri diri
Kıpkızıl denizlere
Bağırta bağırta hem de
Ve konuşur Hak o gün
Gürül gürül
Hem de şefkatle haykırır:
Geber nefret, geber gayız, geber iftira!..
Sen de muhabbet çok yaşa!..
Yeşer barış, yeşer…
Yem yeşil olsun da yer
Bitsin şer; artık yeter
Ve kurtulsun nev-i beşer…
[Safvet Senih] 25.4.2018 [Samanyolu Haber]
SONAR: Erdoğan, yüzde 51’i bulamaz, 16 yıl sonra ilk kez mağlup edilebilir
SONAR Araştırma Şirketi Başkanı Bayrakçı, ‘Erdoğan’ın ne birinci turda, ne de ikinci turda yüzde 51’i bulma ihtimali olmadığını’ belirterek, “Erdoğan’ın 16 yıl sonra ilk defa bu seçimde mağlup edilebileceğini düşünüyorum” dedi. SONAR Araştırma Şirketi Başkanı Hakan Bayrakçı, 24 Haziran seçim tahminini açıkladı. Bayrakçı’ya göre Erdoğan’ın ne birinci turda, ne de ikinci turda yüzde 51’i bulma ihtimali yok. “Tabii ikinci bir Ekmeleddin vakası yaşanmazsa” dedi.
İşte Bayrakçı’nın Sözcü’den Nil Soysal’a verdiği o röportaj:
“16 yıl sonra Erdoğan’ın mağlup edilebileceğini düşünüyorum”
Referandum sonucunu referandumdan önce bilen Bayrakçı “Erdoğan’ın 16 yıl sonra ilk defa bu seçimde mağlup edilebileceğini düşünüyorum” dedi.
– 24 Haziran’da Türkiye baskın seçime gidiyor. Bu seçimde sandıktan ne çıkacağından önce, seçmenin tavrını sormak istiyorum size. Çok çok erken bir baskın seçime seçmenin yaklaşımı, tavrı ne olur?
Bu iktidarın uzunca zamandır tırnak içinde; “Ben yaptım oldu” yaklaşımı var. Bu bir anlamda Tek Adam rejiminin de dolaylı tarifidir. Seçimi böyle iki ay gibi bir süreye almaları aslına bakarsanız muhalefete bir gramlık bile saygı gösterilmediğinin ortaya konulmasıdır. Evet bunu biliyoruz diyebilirsiniz. Cumhurbaşkanı muhalefete asla saygı göstermiyor. Hatta çoğu zaman önemsemiyor bile. Ama bu kadar erken bir seçime çok da fazla diyecek bir şey kalmıyor. İki ayda siz muhtarı seçemezsiniz! Geçin kim aday olacak tartışmalarını, adamın matbaa işleri bile 3-4 gün sürer. Bir muhtar adayının bile sahaya çıkmak için en az 15 güne ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu hiç güzel olmadı açıkçası. Yakışık almadı.
HAKAN BAYRAKÇI: ANKARA’DA MHP ADAYININ ŞANSI AKP ADAYINDAN DAHA YÜKSEK
– Ama iktidar cephesinden yapılan ilk açıklamalar Cumhurbaşkanının büyük risk aldığı yönünde. Katılıyor musunuz?
Aslında iktidar kazanacağına emin. Seçimi de olağan, sıradan, rutin bir şey gibi görüyorlar. Ama ben Tayyip Erdoğan’ın 16 yıl sonra ilk defa bu seçimde mağlup edilebileceğini düşünenlerdenim. Tayyip Bey ilk turda yüzde 50’yi geçemez! Ama bir şartla… Benim aylardır tarif ettiğim bir senaryo var. Detaylarda değişiklikler olabilir, ama ana hatlarıyla o senaryo uygulanırsa Tayyip Bey ilk turda yüzde 50’yi geçemez, ikinci turda da çok zorlanır.
– Nedir o senaryo?
O senaryo şu: Bir; CHP’nin her kesimden oy alabilecek bir adayı seçmesi. İki; Saadet ve İYİ Parti’nin mutlaka seçim ittifakı yapması. Yani bir İYİ Parti-CHP değil, CHP-İYİ Parti-Saadet Partisi değil. Birinci turdan sonra kim Tayyip Erdoğan’la birlikte finale kalmışsa, o kişiler 15 gün sonraki (8 Temmuz) seçim için hükümet modeli üzerinde bir plan yaparlar ve dönüp ya Meral Akşener, ya da CHP’nin adayı finale kalmışsa, o Saadet Partisi de dahil olmak üzere bütün muhalefete iktidar paylaşımlarından, koalisyon hazırlıklarından söz ederler.
– Meral Akşener güçlü bir aday mı sizce?
Çok güçlü. Muazzam bir oyu var. Çünkü her şeyden önce şahsi oyu var. Bir kere kadın. Bu önemli bir avantaj. Türkiye’nin kadın siyasetçilere ihtiyacı var. Tansu Çiller bir rüzgardı, esti gitti. Devamı yok. Kadının 27’nci planda olduğu bir siyaset olabilir mi? Bakın bugünkü duruma; Meclis’in kaçta kaçı kadın?
– Peki bugünden bakınca 62 gün sonra kurulacak sandıklardan çıkacak oy oranları için öngörünüz nedir?
Bu sorunuza CHP’nin adayını bilmeden cevap vermek zor. Ama şunu söyleyebilirim; CHP eğer uygun bir aday bulursa, ki bu aday şu anda adı geçen isimlerden İlhan Kesici, Yılmaz Büyükerşen ve Öztürk Yılmaz olabilir. Ya da bir başka isim çıkabilir. HDP’nin de kendi adayını göstermesi kaydıyla, her ne kadar MHP, AKP’ye tam destek verecek olsa da, Tayyip Erdoğan’ın birinci turda yüzde 50’yi geçebileceğini ben hiç düşünmüyorum. Birinci turda Tayyip Erdoğan yüzde 45 alsa, ki bu yüzde 44 de olabilir. Hatta yüzde 40 bile olabilir. Rakipleri de yüzde 10-15-20 diye dizilseler bile, ikinci turda Tayyip Erdoğan’ın yüzde 50.5 – 51’i bulabileceğini de düşünmüyorum. 51, 52’yi karşısındaki aday bulabilir. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın ikinci turda ilave gelecek 6-7 puanı yok. İkinci turda o yine aldığı 44-45’ini alır. Belki 47 alır. Ama herkes de gider rakibine oy verir. Tayyip Erdoğan yüzde 47, rakibi yüzde 53 oy alabilir. Bu da sürpriz olmaz!
Yani Tayyip Erdoğan’ın oyu ilk turda kesinleşecek…
Bana göre Tayyip Erdoğan birinci turda en yüksek oyunu alacak. O da hiçbir şekilde yüzde 51 olmuyor. Zaten en zayıf adaylara karşı, yani CHP ile MHP’nin ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ve HDP’nin Selahattin Demirtaş’ı aday gösterdiği seçimde bile birinci turda yüzde 51 alabildi Tayyip Erdoğan. Şimdi karşısında CHP’nin adayı ve Meral Akşener gibi dişli rakipler var. Öyle 51 çantada değil bu sefer.
– Saadet liderinin iddiası; bu seçimin kaderini kendilerinin belirleyeceği yönünde. Bu iddiaya katılıyor musunuz?
Aslında o iddiayı üç ay önce ilk defa ben attım ortaya. Ama benim söylediğimi yanlış anladılar. Ben Saadet Partisi’nin durumu, oy potansiyeli bu seçimde ciddi bir önem taşıyor demek istedim. Yani bu seçimlerde iki, üç önemli konudan bir tanesi de Saadet Partisi’nin durumudur. Çünkü Saadet Partisi’nin yaklaşık 5 puanlık filan kendi seçmeni var. Bunun 3,5-4 puanlık bölümü, barajı nasılsa geçemez diye Saadet Partisi’ne oy vermiyorlar, AKP’ye veriyorlar. Fakat bu defa Saadet Partisi, İYİ Parti ile seçim ittifakı yaparsa, “Barajı geçiyor, oyumuzu kendi partimize verelim ki Meclis’te bizim de milletvekillerimiz olsun” diyebilirler.
GÜL, ERDOĞAN’A KARŞI HERHANGİ BİR HAMLE YAPAMAZ!
– Abdullah Gül muamması da var… 11. Cumhurbaşkanı aday olur mu? Olursa ne olur?
Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’ın karşısında herhangi bir hamle yapamaz. Onun adaylığı söz konusu bile olamaz. En az 17 sebep sayabilirim size neden aday olamayacağı ile ilgili. Hani generale sormuşlar; savaşı neden kaybettin diye. Sayayım demiş ve başlamış: “Bir; cephanem bitti” demiş. “Dur!” demişler, gerisini saymaya gerek yok. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın o kadar çok paylaşmışlıkları var ki; rakip olarak çıktığı zaman her şeyi göze alması gerekir. Her şey dökülür ortaya. Karşılıklı birbirlerini mahvederler. O yüzden çıkamaz!
– Peki ya muhalifler yine bir çatı adayda anlaşırlarsa ne olur?
Çatı adayda sıkıntı olur. Çünkü diyelim ki birinci turda yüksek bir oy aldı. Yüzde 43 olsun mesela. Ki çatı aday için yüzde 43 güzel bir oydur. Ama HDP kendi adayını çıkaracak. HDP, MHP’li muhaliflerin desteklediği bir çatı adayı desteklemez. HDP’nin çıkaracağı aday da yüzde 8-9’un altında oy almaz. Dolayısıyla bu senaryoda Tayyip Erdoğan birinci turda yine yüzde 50,5 ile seçilebilir. Çatı aday projesi Ekmeleddin İhsanoğlu projesidir. Tayyip Erdoğan birinci turda yüzde 51 alamadığı seçimin ikinci turunda bu sefer yüzde 55 ile kazanır.
‘KILIÇDAROĞLU ADAY OLURSA KAZANAMAZ’
– KıIıçdaroğlu aday olursa, Tayyip Erdoğan karşısında şansı nedir?
Sayın Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanlığı makamına diğer adaylar kadar, hatta belki onlardan çok daha fazla yakışan bir isim. Ayrıca partisinin Genel Başkanı olarak o makam onun hakkı da. Ancak bu ülkede bazı konularda saplantılar, bir takım fikri sabitler var. O nedenle Sayın Kılıçdaroğlu aday olduğu takdirde Cumhur ittifakı bu konuyu deşecektir. O zaman maalesef çok kötü bir sonuç çıkar ortaya. O sonuç da benim tahminime göre şudur: CHP yine yüzde 30’un üstünde oy alamaz. En iyimser yaklaşımla yüzde 33 filan anca alır. Dolayısıyla Kemal Bey seçimi kazanamaz. O da kötü aday olduğu için değil, bu ülkedeki saçma ve yanlış kavramlar nedeniyle.
[TR724] 25.4.2018
İşte Bayrakçı’nın Sözcü’den Nil Soysal’a verdiği o röportaj:
“16 yıl sonra Erdoğan’ın mağlup edilebileceğini düşünüyorum”
Referandum sonucunu referandumdan önce bilen Bayrakçı “Erdoğan’ın 16 yıl sonra ilk defa bu seçimde mağlup edilebileceğini düşünüyorum” dedi.
– 24 Haziran’da Türkiye baskın seçime gidiyor. Bu seçimde sandıktan ne çıkacağından önce, seçmenin tavrını sormak istiyorum size. Çok çok erken bir baskın seçime seçmenin yaklaşımı, tavrı ne olur?
Bu iktidarın uzunca zamandır tırnak içinde; “Ben yaptım oldu” yaklaşımı var. Bu bir anlamda Tek Adam rejiminin de dolaylı tarifidir. Seçimi böyle iki ay gibi bir süreye almaları aslına bakarsanız muhalefete bir gramlık bile saygı gösterilmediğinin ortaya konulmasıdır. Evet bunu biliyoruz diyebilirsiniz. Cumhurbaşkanı muhalefete asla saygı göstermiyor. Hatta çoğu zaman önemsemiyor bile. Ama bu kadar erken bir seçime çok da fazla diyecek bir şey kalmıyor. İki ayda siz muhtarı seçemezsiniz! Geçin kim aday olacak tartışmalarını, adamın matbaa işleri bile 3-4 gün sürer. Bir muhtar adayının bile sahaya çıkmak için en az 15 güne ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bu hiç güzel olmadı açıkçası. Yakışık almadı.
HAKAN BAYRAKÇI: ANKARA’DA MHP ADAYININ ŞANSI AKP ADAYINDAN DAHA YÜKSEK
– Ama iktidar cephesinden yapılan ilk açıklamalar Cumhurbaşkanının büyük risk aldığı yönünde. Katılıyor musunuz?
Aslında iktidar kazanacağına emin. Seçimi de olağan, sıradan, rutin bir şey gibi görüyorlar. Ama ben Tayyip Erdoğan’ın 16 yıl sonra ilk defa bu seçimde mağlup edilebileceğini düşünenlerdenim. Tayyip Bey ilk turda yüzde 50’yi geçemez! Ama bir şartla… Benim aylardır tarif ettiğim bir senaryo var. Detaylarda değişiklikler olabilir, ama ana hatlarıyla o senaryo uygulanırsa Tayyip Bey ilk turda yüzde 50’yi geçemez, ikinci turda da çok zorlanır.
– Nedir o senaryo?
O senaryo şu: Bir; CHP’nin her kesimden oy alabilecek bir adayı seçmesi. İki; Saadet ve İYİ Parti’nin mutlaka seçim ittifakı yapması. Yani bir İYİ Parti-CHP değil, CHP-İYİ Parti-Saadet Partisi değil. Birinci turdan sonra kim Tayyip Erdoğan’la birlikte finale kalmışsa, o kişiler 15 gün sonraki (8 Temmuz) seçim için hükümet modeli üzerinde bir plan yaparlar ve dönüp ya Meral Akşener, ya da CHP’nin adayı finale kalmışsa, o Saadet Partisi de dahil olmak üzere bütün muhalefete iktidar paylaşımlarından, koalisyon hazırlıklarından söz ederler.
– Meral Akşener güçlü bir aday mı sizce?
Çok güçlü. Muazzam bir oyu var. Çünkü her şeyden önce şahsi oyu var. Bir kere kadın. Bu önemli bir avantaj. Türkiye’nin kadın siyasetçilere ihtiyacı var. Tansu Çiller bir rüzgardı, esti gitti. Devamı yok. Kadının 27’nci planda olduğu bir siyaset olabilir mi? Bakın bugünkü duruma; Meclis’in kaçta kaçı kadın?
– Peki bugünden bakınca 62 gün sonra kurulacak sandıklardan çıkacak oy oranları için öngörünüz nedir?
Bu sorunuza CHP’nin adayını bilmeden cevap vermek zor. Ama şunu söyleyebilirim; CHP eğer uygun bir aday bulursa, ki bu aday şu anda adı geçen isimlerden İlhan Kesici, Yılmaz Büyükerşen ve Öztürk Yılmaz olabilir. Ya da bir başka isim çıkabilir. HDP’nin de kendi adayını göstermesi kaydıyla, her ne kadar MHP, AKP’ye tam destek verecek olsa da, Tayyip Erdoğan’ın birinci turda yüzde 50’yi geçebileceğini ben hiç düşünmüyorum. Birinci turda Tayyip Erdoğan yüzde 45 alsa, ki bu yüzde 44 de olabilir. Hatta yüzde 40 bile olabilir. Rakipleri de yüzde 10-15-20 diye dizilseler bile, ikinci turda Tayyip Erdoğan’ın yüzde 50.5 – 51’i bulabileceğini de düşünmüyorum. 51, 52’yi karşısındaki aday bulabilir. Çünkü Tayyip Erdoğan’ın ikinci turda ilave gelecek 6-7 puanı yok. İkinci turda o yine aldığı 44-45’ini alır. Belki 47 alır. Ama herkes de gider rakibine oy verir. Tayyip Erdoğan yüzde 47, rakibi yüzde 53 oy alabilir. Bu da sürpriz olmaz!
Yani Tayyip Erdoğan’ın oyu ilk turda kesinleşecek…
Bana göre Tayyip Erdoğan birinci turda en yüksek oyunu alacak. O da hiçbir şekilde yüzde 51 olmuyor. Zaten en zayıf adaylara karşı, yani CHP ile MHP’nin ortak adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ve HDP’nin Selahattin Demirtaş’ı aday gösterdiği seçimde bile birinci turda yüzde 51 alabildi Tayyip Erdoğan. Şimdi karşısında CHP’nin adayı ve Meral Akşener gibi dişli rakipler var. Öyle 51 çantada değil bu sefer.
– Saadet liderinin iddiası; bu seçimin kaderini kendilerinin belirleyeceği yönünde. Bu iddiaya katılıyor musunuz?
Aslında o iddiayı üç ay önce ilk defa ben attım ortaya. Ama benim söylediğimi yanlış anladılar. Ben Saadet Partisi’nin durumu, oy potansiyeli bu seçimde ciddi bir önem taşıyor demek istedim. Yani bu seçimlerde iki, üç önemli konudan bir tanesi de Saadet Partisi’nin durumudur. Çünkü Saadet Partisi’nin yaklaşık 5 puanlık filan kendi seçmeni var. Bunun 3,5-4 puanlık bölümü, barajı nasılsa geçemez diye Saadet Partisi’ne oy vermiyorlar, AKP’ye veriyorlar. Fakat bu defa Saadet Partisi, İYİ Parti ile seçim ittifakı yaparsa, “Barajı geçiyor, oyumuzu kendi partimize verelim ki Meclis’te bizim de milletvekillerimiz olsun” diyebilirler.
GÜL, ERDOĞAN’A KARŞI HERHANGİ BİR HAMLE YAPAMAZ!
– Abdullah Gül muamması da var… 11. Cumhurbaşkanı aday olur mu? Olursa ne olur?
Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’ın karşısında herhangi bir hamle yapamaz. Onun adaylığı söz konusu bile olamaz. En az 17 sebep sayabilirim size neden aday olamayacağı ile ilgili. Hani generale sormuşlar; savaşı neden kaybettin diye. Sayayım demiş ve başlamış: “Bir; cephanem bitti” demiş. “Dur!” demişler, gerisini saymaya gerek yok. Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan’ın o kadar çok paylaşmışlıkları var ki; rakip olarak çıktığı zaman her şeyi göze alması gerekir. Her şey dökülür ortaya. Karşılıklı birbirlerini mahvederler. O yüzden çıkamaz!
– Peki ya muhalifler yine bir çatı adayda anlaşırlarsa ne olur?
Çatı adayda sıkıntı olur. Çünkü diyelim ki birinci turda yüksek bir oy aldı. Yüzde 43 olsun mesela. Ki çatı aday için yüzde 43 güzel bir oydur. Ama HDP kendi adayını çıkaracak. HDP, MHP’li muhaliflerin desteklediği bir çatı adayı desteklemez. HDP’nin çıkaracağı aday da yüzde 8-9’un altında oy almaz. Dolayısıyla bu senaryoda Tayyip Erdoğan birinci turda yine yüzde 50,5 ile seçilebilir. Çatı aday projesi Ekmeleddin İhsanoğlu projesidir. Tayyip Erdoğan birinci turda yüzde 51 alamadığı seçimin ikinci turunda bu sefer yüzde 55 ile kazanır.
‘KILIÇDAROĞLU ADAY OLURSA KAZANAMAZ’
– KıIıçdaroğlu aday olursa, Tayyip Erdoğan karşısında şansı nedir?
Sayın Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanlığı makamına diğer adaylar kadar, hatta belki onlardan çok daha fazla yakışan bir isim. Ayrıca partisinin Genel Başkanı olarak o makam onun hakkı da. Ancak bu ülkede bazı konularda saplantılar, bir takım fikri sabitler var. O nedenle Sayın Kılıçdaroğlu aday olduğu takdirde Cumhur ittifakı bu konuyu deşecektir. O zaman maalesef çok kötü bir sonuç çıkar ortaya. O sonuç da benim tahminime göre şudur: CHP yine yüzde 30’un üstünde oy alamaz. En iyimser yaklaşımla yüzde 33 filan anca alır. Dolayısıyla Kemal Bey seçimi kazanamaz. O da kötü aday olduğu için değil, bu ülkedeki saçma ve yanlış kavramlar nedeniyle.
[TR724] 25.4.2018
Türkiye basın özgürlüğünde iki sıra daha geriledi; 180 ülke arasında 157’nci oldu
Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün her yıl yayınlandığı Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi’ne göre, Türkiye 2018’de bir önceki yıla göre iki basamak gerileyerek 180 ülke arasında 157’nci sırada yer aldı. Bugün yayınlanan raporda Türkiye’yi “gazeteciler için dünyanın en büyük hapishanesi” olarak nitelendiren Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü, 2017 yılında çok sayıda gazetecinin darbe girişiminin ardından bir yılı aşkın süre hapishanede kaldıktan sonra toplu davalarda birbiri ardında yargılanmaya başladıklarını belirtti.
Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, neredeyse iki senedir devam eden olağanüstü hale (OHAL) de değinen rapor, OHAL uygulamasının ülkede az miktarda bulunan çoğulculuğun Türk makamları tarafından yok edilmesi için vesile olduğunu ve 16 Nisan 2017’deki anayasa değişikliği referandumu ile AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ülkedeki yetkilerini güçlendirdiğini ifade etti.
Anayasa Mahkemesi’nin Ocak ayında tutuklu gazeteciler Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın serbest bırakılmasına karar vermesine rağmen alt mahkemelerin bu kararı uygulamamasının da aktarıldığı raporda, Türkiye için “hukukun egemenliği günümüzde sadece solmakta olan bir anı” ifadesi kullanıldı.
Dünya genelinde gazetecilere karşı düşmanlık arttı
Ancak endekse göre, basın özgürlüğünün tek kötüleştiği ülke Türkiye değil. Sınır Tanımayan Gazeteciler’e göre dünya genelinde gazetecilere ve basına karşı düşmanlık, özellikle siyasi liderlerin açık bir şekilde desteklemesiyle artıyor.
Raporda, “Siyasi liderlerin basına karşı düşmanlığı artık sadece Türkiye (iki basamak gerileyerek 157’nci sırada) ve Mısır (161’inci sırada) gibi otoriter ülkeler ile sınırlı değil, ki bu iki ülkede ‘basın fobisi’ o kadar belirgin ki gazeteciler düzenli olarak terör suçlamasıyla karşılaşıyor ve [iktidara] bağlılık göstermeyenler keyfi olarak hapsediliyor” denildi.
Sınır Tanımayan Gazeteciler dünyada giderek daha fazla demokratik olarak seçilmiş liderlerin basını demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olarak görmemeye başladığını belirtti. Buna örnek olarak gazetecileri “halkın düşmanları” olarak tanımlayan ABD Başkanı Donald Trump’ı gösteren rapor, Trump’ın göreve gelmesinin ilk yılı olan 2017’de ABD’nin bir önceki yıla göre iki basamak gerilediğini ve 45’inci sıraya yerleştiğini ifade etti.
En fazla gerileyen ülkelerin dördü Avrupa’da
Her ne kadar dünyada basın özgürlüğüne en fazla saygı duyan bölge Avrupa olsa da, aynı bölge 2017 yılında en fazla gerileyen beş ülkenin dördüne ev sahipliği yapıyor.
Bu seneki raporda 18 basamak birden gerileyerek 65’inci sırayı alan Malta’da gerilemenin bu kadar fazla olmasının sebebi olarak otomobiline yerleştirilen bomba ile suikaste kurban giden gazeteci ve blog yazarı Daphne Caruana Galizia olarak gösterildi. Rapor, senelerdir tehdit edilen Galizia’nın vefat ettiğinde hakkında 42 tane sulh hukuk davası ile beş ceza hukuku davası bulunduğunu belirtti.
Avrupa’da öldürülen bir başka gazeteci olan Slovak Jan Kuciak’tan da bahsedilen raporda, Slovakya’nın bir sene içerisinde 10 basamak gerileyerek 27’nci sıraya yerleştiği belirtildi. Raporda, Mart ayında istifa edene kadar Slovakya Başbakanı olan Robert Fico’nun gazeteciler için kullandığı “pis Slovakya karşıtı fahişeler” ve “geri zekalı çakallar” benzetmelerine de yer verildi.
Çek Cumhuriyeti’nin 11 basamak gerilediğini ve listede 34’üncü sırada yer aldığını belirten örgüt, Devlet Başkanı Milos Zeman’ın bir basın toplantısında üzerinde “gazeteciler” yazan sahte bir Kalaşnikof marka tüfeği salladığı hatırlattı. Sırbistan da bu sene basın özgürlüğü konusunda ciddi düşüş yaşayan bir ülke oldu ve 10 basamak gerileyerek 76’ıncı sırada yer aldı.
Almanya “orta alandaki” yerini koruyor
Almanya, bir önceki seneye göre bu sene bir basamak yükselerek 15’inci sırada yer aldı ancak raporda bunun sadece matematiksel sebeplerden kaynaklandığını ve Almanya’nın orta alandaki yerini koruduğunu belirtiliyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü özellikle Temmuz 2017’de Hamburg’da yapılan G20 Zirvesi’ndeki protestolarda gazetecilere karşı saldırı, tehdit ve gözdağı verme girişimleri olduğunu ifade etti. Aynı zamanda Almanya’da 2017 yılının başında yürürlüğe giren Federal İstihbarat Yasası değişikliği ve nefret söylemi ile mücadele için yürürlüğe konulan ancak ifade özgürlüğünü engellediği gerekçesiyle tepki çeken Ağ Yaptırım Yasası da eleştiriliyor.
Rusya’nın 148’inci sıradaki yerini koruduğunun belirtildiği raporda bunun sebebi dünyada genelindeki kötüye gidiş olarak verildi. Sovyetler Birliği’nin düşüşünden bu yana ülkede en fazla gazetecinin tutuklu olduğu yılın 2017 olduğu belirten örgüt, ülkedeki basının çoğunun Kremlin’e sadık olan oligarklar tarafından yönetildiğini aktardı.
Listedeki 176’ncı yerini bu sene de koruyan Çin’de 50’den fazla gazetecinin tutuklu olduğunu belirten rapor, tutuklu gazetecilerin sağlık hizmetlerine erişimlerinin çok kısıtlı olduğunu ifade etti. Buna örnek olarak Nobel Barış Ödülü sahibi Lui Xiaobo ile muhalif blogger Yang Tongyan’ın geçen yıl tutuklu bulundukları hapishanelerde tedavi edilmemiş kanser hastalığı nedeniyle ölmelerini verdi.
Listede birinci ile sonuncu ülke değişmedi
Bu seneki Dünya Basın Özgürlüğü listesindeki birinci ile sonuncu ülkeler değişmedi. Dünyada basın özgürlüğünün en fazla olduğu ülke Norveç olmaya devam ederken, basın özgürlüğünün en az olduğu ülke bu sene de Kuzey Kore olarak listelendi. Norveç’i ikinci sırada İsveç ve üçüncü sırada Hollanda takip ederken, 178’inci sıradaki Türkmenistan ile 179’uncu sıradaki Eritre de sıralamada en sonda yer alan Kuzey Kore’den hemen önce geldi.
[TR724] 25.4.2018
Deutsche Welle Türkçe’nin haberine göre, neredeyse iki senedir devam eden olağanüstü hale (OHAL) de değinen rapor, OHAL uygulamasının ülkede az miktarda bulunan çoğulculuğun Türk makamları tarafından yok edilmesi için vesile olduğunu ve 16 Nisan 2017’deki anayasa değişikliği referandumu ile AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ülkedeki yetkilerini güçlendirdiğini ifade etti.
Anayasa Mahkemesi’nin Ocak ayında tutuklu gazeteciler Mehmet Altan ve Şahin Alpay’ın serbest bırakılmasına karar vermesine rağmen alt mahkemelerin bu kararı uygulamamasının da aktarıldığı raporda, Türkiye için “hukukun egemenliği günümüzde sadece solmakta olan bir anı” ifadesi kullanıldı.
Dünya genelinde gazetecilere karşı düşmanlık arttı
Ancak endekse göre, basın özgürlüğünün tek kötüleştiği ülke Türkiye değil. Sınır Tanımayan Gazeteciler’e göre dünya genelinde gazetecilere ve basına karşı düşmanlık, özellikle siyasi liderlerin açık bir şekilde desteklemesiyle artıyor.
Raporda, “Siyasi liderlerin basına karşı düşmanlığı artık sadece Türkiye (iki basamak gerileyerek 157’nci sırada) ve Mısır (161’inci sırada) gibi otoriter ülkeler ile sınırlı değil, ki bu iki ülkede ‘basın fobisi’ o kadar belirgin ki gazeteciler düzenli olarak terör suçlamasıyla karşılaşıyor ve [iktidara] bağlılık göstermeyenler keyfi olarak hapsediliyor” denildi.
Sınır Tanımayan Gazeteciler dünyada giderek daha fazla demokratik olarak seçilmiş liderlerin basını demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olarak görmemeye başladığını belirtti. Buna örnek olarak gazetecileri “halkın düşmanları” olarak tanımlayan ABD Başkanı Donald Trump’ı gösteren rapor, Trump’ın göreve gelmesinin ilk yılı olan 2017’de ABD’nin bir önceki yıla göre iki basamak gerilediğini ve 45’inci sıraya yerleştiğini ifade etti.
En fazla gerileyen ülkelerin dördü Avrupa’da
Her ne kadar dünyada basın özgürlüğüne en fazla saygı duyan bölge Avrupa olsa da, aynı bölge 2017 yılında en fazla gerileyen beş ülkenin dördüne ev sahipliği yapıyor.
Bu seneki raporda 18 basamak birden gerileyerek 65’inci sırayı alan Malta’da gerilemenin bu kadar fazla olmasının sebebi olarak otomobiline yerleştirilen bomba ile suikaste kurban giden gazeteci ve blog yazarı Daphne Caruana Galizia olarak gösterildi. Rapor, senelerdir tehdit edilen Galizia’nın vefat ettiğinde hakkında 42 tane sulh hukuk davası ile beş ceza hukuku davası bulunduğunu belirtti.
Avrupa’da öldürülen bir başka gazeteci olan Slovak Jan Kuciak’tan da bahsedilen raporda, Slovakya’nın bir sene içerisinde 10 basamak gerileyerek 27’nci sıraya yerleştiği belirtildi. Raporda, Mart ayında istifa edene kadar Slovakya Başbakanı olan Robert Fico’nun gazeteciler için kullandığı “pis Slovakya karşıtı fahişeler” ve “geri zekalı çakallar” benzetmelerine de yer verildi.
Çek Cumhuriyeti’nin 11 basamak gerilediğini ve listede 34’üncü sırada yer aldığını belirten örgüt, Devlet Başkanı Milos Zeman’ın bir basın toplantısında üzerinde “gazeteciler” yazan sahte bir Kalaşnikof marka tüfeği salladığı hatırlattı. Sırbistan da bu sene basın özgürlüğü konusunda ciddi düşüş yaşayan bir ülke oldu ve 10 basamak gerileyerek 76’ıncı sırada yer aldı.
Almanya “orta alandaki” yerini koruyor
Almanya, bir önceki seneye göre bu sene bir basamak yükselerek 15’inci sırada yer aldı ancak raporda bunun sadece matematiksel sebeplerden kaynaklandığını ve Almanya’nın orta alandaki yerini koruduğunu belirtiliyor. Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütü özellikle Temmuz 2017’de Hamburg’da yapılan G20 Zirvesi’ndeki protestolarda gazetecilere karşı saldırı, tehdit ve gözdağı verme girişimleri olduğunu ifade etti. Aynı zamanda Almanya’da 2017 yılının başında yürürlüğe giren Federal İstihbarat Yasası değişikliği ve nefret söylemi ile mücadele için yürürlüğe konulan ancak ifade özgürlüğünü engellediği gerekçesiyle tepki çeken Ağ Yaptırım Yasası da eleştiriliyor.
Rusya’nın 148’inci sıradaki yerini koruduğunun belirtildiği raporda bunun sebebi dünyada genelindeki kötüye gidiş olarak verildi. Sovyetler Birliği’nin düşüşünden bu yana ülkede en fazla gazetecinin tutuklu olduğu yılın 2017 olduğu belirten örgüt, ülkedeki basının çoğunun Kremlin’e sadık olan oligarklar tarafından yönetildiğini aktardı.
Listedeki 176’ncı yerini bu sene de koruyan Çin’de 50’den fazla gazetecinin tutuklu olduğunu belirten rapor, tutuklu gazetecilerin sağlık hizmetlerine erişimlerinin çok kısıtlı olduğunu ifade etti. Buna örnek olarak Nobel Barış Ödülü sahibi Lui Xiaobo ile muhalif blogger Yang Tongyan’ın geçen yıl tutuklu bulundukları hapishanelerde tedavi edilmemiş kanser hastalığı nedeniyle ölmelerini verdi.
Listede birinci ile sonuncu ülke değişmedi
Bu seneki Dünya Basın Özgürlüğü listesindeki birinci ile sonuncu ülkeler değişmedi. Dünyada basın özgürlüğünün en fazla olduğu ülke Norveç olmaya devam ederken, basın özgürlüğünün en az olduğu ülke bu sene de Kuzey Kore olarak listelendi. Norveç’i ikinci sırada İsveç ve üçüncü sırada Hollanda takip ederken, 178’inci sıradaki Türkmenistan ile 179’uncu sıradaki Eritre de sıralamada en sonda yer alan Kuzey Kore’den hemen önce geldi.
[TR724] 25.4.2018
ABD ve Avrupa, ‘yeni başkandan’ ne bekliyor? [Adem Yavuz Arslan]
Eğer bir Havuz yazarı olsaydım işim çok kolaydı.
Ortaya karışık bir komplo teorisi yazar, biraz ‘faiz lobisi’, biraz ‘üst akıl’ çokça da ‘Türkiye’nin büyümesini istemeyen dış güçler’ ekler, sonra da Erdoğan’a ‘oy vermenin dini bir vecibe olduğunu’, ‘24 Haziran’da Türkiye’nin şaha kalkacağını’ filan söyleyip mevzuyu bağlayabilirdim.
CHP ile İYİ Parti arasında yapılan vekil transferi meselesini de ‘bakın işte üst akıl devrede’ diye sunabilirdim.
Yüz milyon kez yanılsam da, benzer senaryoları yüz bir milyon kez yeniden yazar, hiçbir şey olmamış gibi ‘komploları çözen büyük yazar’ edasıyla Erdoğan’ın uçağından pozlar verirdim.
Neyse ki biz Havuz’da değiliz ve gazetecilik, yazarlık ciddi bir iş.
ERDOĞAN NEDEN KOŞAR ADIM SEÇİME GİDİYOR?
Türkiye siyasetinde 24 saatin bile çok uzun bir zaman dilimi olduğu söylenir. Yaşanan olaylar da bunu teyit ediyor.
Son örneği erken seçim kararı ve partiler arası ittifak çalışmalarında yaşanıyor.
Her gün, her saat kritik öneme sahip.
Bu aşamada şu notu düşmekte fayda görüyorum: Kamuoyu Erdoğan-Bahçeli ikilisinin yıldırım hızıyla erken seçim kararı almasını ‘yaklaşan ekonomik krize’ bağlıyor.
Haklılık payı olmakla birlikte ekonomik krizin ‘en önemli’ etken olmadığını düşünüyorum.
Çünkü ekonomik kriz bir sonuçtur ve akşamdan sabaha olmaz. Adım adım gelir. Bu açıdan ekonominin kötüye gittiği, Erdoğan rejiminin hukuksuzlukları nedeniyle paranın ürktüğü doğru.
OHAL uygulamaları nedeniyle piyasanın çöküntüler yaşadığı da bir başka gerçek.
Ancak Erdoğan’ın korkusunun daha çok yurt dışı dinamiklerle ilgili olduğu kanaatindeyim. Sonuçta Erdoğan’ın Türkiye içi dinamiklerle baş etmesi çok kolay.
Önceden ‘yarı Havuz’ görünümündeki Doğan Medya’nın da hükümetin emrine geçmesiyle tüm Türk medyası Erdoğan’ın kontrolünde.
Çıkacak bir ekonomik krizi bile Fetö’ye bağlayıp, dış güçler, üst akıl, faiz lobisi vs diyerek manipüle edebilirler. İktidarın bunu yapacak gücü ve ekibi var. Ayrıca ‘kaynağı sorulmayan para girişleri’ de acil durumlarda palyatif çözümler de üretebilir.
Fakat yurt dışından gelecek haberler Erdoğan’ın kontrol edip manipüle edebileceği şeyler değil.
‘ZARRAB KORKUSU’ BÜYÜK
Bu noktada ABD’de sürmekte olan Halkbank – Reza Zarrab davası önemli.
Malum olduğu üzere 2016 Mart’ında Miami’de tutuklanan Zarrab, 20 ay süren bir maratonun sonunda ‘itirafçı’ olarak mahkeme önüne çıkmış ve Erdoğan ve AKP’li bakanlar ile olan ilişkilerine dair çok şey anlatmıştı.
Washington’da konuşulanlara göre Zarrab Davası sonucunda Amerikan Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisinin (OFAC) Halkbank’a hatırı sayılır bir ceza kesmesine kesin gözüyle bakılıyor. Üstelik ceza Halkbank ile de sınırlı kalmayabilir.
İkincisi, Zarrab’ın savcılık ile yaptığı anlaşmanın en önemli ayaklarından birisi bilgi belge paylaşımıydı.
Yani Zarrab mahkeme salonu dışında da savcılıkla iş birliğine devam etti. Kaldı ki, bir ay boyunca duruşmayı yerinde izleyen birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim, Hakan Atilla ‘zincirin ilk halkası’ydı.
Üçüncüsü Suriye’de gerek PYD gerekse de ABD askerlerince ele geçirilen IŞİD militanlarının ifadeleri sürprizlere yol açabilir. Bir süredir başkentteki düşünce kuruluşlarında bu yönde yorumlar yapılıyor. O IŞİD militanlarının anlattıkları, ABD’li makamlarla paylaştıkları yeni ve sürpriz davalara konu olabilir.
Dördüncüsü, ABD Kongresi’nin Türkiye’ye yönelik ambargo hazırlığı.
Gerçi İzmir’de tutuklu Rahip Brunson nedeniyle ABD Kongresi uzun süredir Magnitsky Yasası’nın uygulanmasını istiyor, Beyaz Saray ve Dışişleri ise ‘ülke çıkarları’ bahanesiyle ambargoyu engellemeye çalışıyordu.
Rahip Brunson’un tahliye edilmemiş olması Kongre’yi fazlasıyla germiş halde. Bizzat Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence konuyla alakalı doğrudan tweet attı.
Çok sayıda senatör, artık Türkiye’ye ‘anladığı dilden’ cevap verilmesi gerektiğini savunuyor.
Sonuç itibariyle bu dört başlıktan biri veya birkaçının Erdoğan açısından getireceği yıkım büyük olacak. Fakat seçim sathında iken gelecek bir ambargo ya da astronomik ceza Erdoğan’ın işine bile gelebilir.
Erdoğan, zaten komplo teorilerine bayılan kitlesine hitaben ‘bakın ümmetin son kalesini devirmek için üst akıl devreye girdi’ gibi söylemlerle yerini sağlamlaştırmaya çalışır.
Bu arada şu ayrıntıyı da hatırlatayım.
Ankara, Halkbank nedeniyle gelecek cezadan fazlasıyla endişeli. Merkez Bankası, geçtiğimiz kasım ayından bu yana ABD’de tuttuğu devlet tahvillerini azaltıyor. Şu ana kadar 7 milyar dolarlık rezerv azaltıldı ki bu, Eylül 2012’den bu yana en düşük seviye demek.
ABD NE BEKLİYOR?
Girişte de dediğim gibi Havuz’da yazıyor olsaydık kolaydı.
Akla gelen her türlü abukluğu ‘analiz’ olarak yazar geçerdik. Ancak, gazetecilik, yazarlık ciddi bir iş.
Peki ABD, önümüzdeki oylamada seçilecek yeni başkandan ne bekliyor?
Bu konuda elimizde somut veriler var. Kastım gizli kapaklı strateji belgeleri ya da eylem planları değil.
ABD Dışişleri Bakanlığı her yıl düzenli olarak 200’e yakın ülke hakkında insan hakları raporu hazırlıyor. Bu raporlar hayli kapsamlı ve adeta o ülkenin röntgeni şeklinde.
Rapor geçtiğimiz günlerde açıklandı. Büyükelçi Michael Kozak tarafından okunan raporun Türkiye kısmı 64 sayfa.
Türkiye’nin insan hakları karnesi zaten parlak olmadığı için raporlar genellikle olumsuz çıkıyordu fakat bu yılki rapor hayli kapsamlı ve ağır eleştiriler getiriyor.
Her alandaki insan hakları ihlalleri tek tek sıralanmış. OHAL eleştirisi çok net dikkat çekiyor. Neye göre yapıldığı net olmayan görevden almalar, tutuklamalar ve el konulan işyerleri de raporda yer alıyor.
İşkence iddiaları ise ‘en önemli insan hakları sorunu’ olarak gösteriliyor.
Yargı bağımsızlığının zayıfladığı vurgulanıyor. Raporda ayrıca seçim kampanyalarının adil yürütülemediğine dikkat çekiliyor. Gazeteci ve akademisyenlerin tutuklanması, internet yasakları, STK’lara yönelik kapsamlı baskılar da raporda mevcut.
Detay çok. Merak edenler için Dışişleri Bakanlığı web sitesinden erişime açık.
Dediğim gibi rapor bir nevi ülkenin röntgenini çekiyor. Ekrana yansıyanlar ise hiç de parlak değil.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Demokrasi, İnsan Hakları ve Çalışma Dairesi’nden Büyükelçi Micheel Kozak şunları söyledi: “Türkiye ile ilgili çok ciddi konular var. Bu noktada Türk hükümetine mesajımız OHAL’in bitirilmesi, tüm bu insanlara adil ve bağımsız yargılanma hakkı tanınması ve Türkiye’nin yeniden hukukun üstünlüğüne bağlı bir ülke konumuna dönmesidir. Bu nokta rahatsız edici. Biz mümkün olan her yolla Türk hükümetine, geri adım atıp ülkeyi ne yöne yönlendirdiğini görmesi ve yeniden olması gereken yola ülkeyi getirmesi gerektiği mesajını iletiyoruz”.
Bu cümleler başlıktaki sorunun cevabını, yani ABD’nin yeni başkandan ne beklediğini, daha adaylar bile belli değilken söylüyor.
AB CEPHESİ DE FARKLI DEĞİL.
AB cephesi de ABD’den farklı değil.
Geçtiğimiz günlerde AB Komisyonu ‘ilerleme raporu’ açıklandı. Raporun adı ‘ilerleme raporu’ydu fakat içeriği baştan sonra ‘gerileme’ örnekleriyle doluydu.
Detaylarına geçmeden şu noktayı kayda geçmekte fayda var.
AB Komisyonu raporu daha yayınlanmadan Erdoğan medyası tekmili birden, ‘AB Raporunda Cemaat terör örgütü olarak yer alacak’ yalanını yaydı.
Rapor açıklandığında böyle bir şeyin olmadığı görüldü.
Buna rağmen Erdoğan medyası yalanı sürdürdü. Dolayısıyla alternatif kaynaklardan beslenmeyen milyonlarca kişi ‘AB’nin Cemaati terör örgütü olarak kabul ettiğini’ sanıyor.
Gelelim rapora.
ABD İnsan Hakları Raporu gibi bu rapor da fazlasıyla eleştirel. Hatta Brüksel’deki uzmanlara göre ‘bugüne kadar yazılmış en sert rapor’.
Özetle Erdoğan rejiminin Türkiye’yi kararlı bir şekilde Avrupa’dan ve demokrasiden uzaklaştırdığı kayda geçirilmiş. İfade özgürlüğü, temel haklar, hukukun üstünlüğü, sivil toplum, mülkiyet hakkı gibi onlarca başlıkta ‘geriye gidiş’ olduğu vurgulanıyor.
Yargıdaki ‘geriye gidiş’ ve OHAL raporun özünü oluşturuyor.
RAPORLARIN MUHALEFETE MESAJI
Peki AB ne bekliyor? Tıpkı ABD gibi, onlar da hukuka dönülmesini istiyor.
Sonuç itibariyle:
Bu hafta hem ABD’den hem de AB’den gelen raporlar gösteriyor ki 24 Haziran sonrası gelecek başkanı büyük bir enkaz bekliyor.
Her iki tarafta da beklenti OHAL’in bir an önce son bulması, hukuka dönülmesi, yargı bağımsızlığının tesisi, düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlanması. İşkence ve kötü muamelenin bitmesi, tutuklu gazeteci ve akademisyenlerin serbest kalması da ‘altı çizilen’ beklentilerden.
Peki başkan adaylarından bu beklentiye kim cevap verebilir ?
Diğer adayları henüz bilmiyoruz ama Erdoğan’ın ABD ve AB’nin beklentilerine olumlu cevap vermeyeceği açık. Yani Erdoğan’ın başkan seçilmesi iki cephede de karamsar bir dönemin işareti demek.
ABD ve AB’den kopmuş bir Türkiye’nin ne hale geleceğini tahayyül edemeyen Ortadoğu’daki otoriter ülkelere bakabilir.
Bu açıdan muhalefet partilerinin aday belirlerken seçtikleri kişinin ABD ve AB ile ilişkileri düzeltebilecek kapasitede olmasına dikkat etmesi hayati öneme sahip.
Hatta önceliklerini buna vermeleri şart.
[Adem Yavuz Arslan] 25.4.2018 [TR724]
Ortaya karışık bir komplo teorisi yazar, biraz ‘faiz lobisi’, biraz ‘üst akıl’ çokça da ‘Türkiye’nin büyümesini istemeyen dış güçler’ ekler, sonra da Erdoğan’a ‘oy vermenin dini bir vecibe olduğunu’, ‘24 Haziran’da Türkiye’nin şaha kalkacağını’ filan söyleyip mevzuyu bağlayabilirdim.
CHP ile İYİ Parti arasında yapılan vekil transferi meselesini de ‘bakın işte üst akıl devrede’ diye sunabilirdim.
Yüz milyon kez yanılsam da, benzer senaryoları yüz bir milyon kez yeniden yazar, hiçbir şey olmamış gibi ‘komploları çözen büyük yazar’ edasıyla Erdoğan’ın uçağından pozlar verirdim.
Neyse ki biz Havuz’da değiliz ve gazetecilik, yazarlık ciddi bir iş.
ERDOĞAN NEDEN KOŞAR ADIM SEÇİME GİDİYOR?
Türkiye siyasetinde 24 saatin bile çok uzun bir zaman dilimi olduğu söylenir. Yaşanan olaylar da bunu teyit ediyor.
Son örneği erken seçim kararı ve partiler arası ittifak çalışmalarında yaşanıyor.
Her gün, her saat kritik öneme sahip.
Bu aşamada şu notu düşmekte fayda görüyorum: Kamuoyu Erdoğan-Bahçeli ikilisinin yıldırım hızıyla erken seçim kararı almasını ‘yaklaşan ekonomik krize’ bağlıyor.
Haklılık payı olmakla birlikte ekonomik krizin ‘en önemli’ etken olmadığını düşünüyorum.
Çünkü ekonomik kriz bir sonuçtur ve akşamdan sabaha olmaz. Adım adım gelir. Bu açıdan ekonominin kötüye gittiği, Erdoğan rejiminin hukuksuzlukları nedeniyle paranın ürktüğü doğru.
OHAL uygulamaları nedeniyle piyasanın çöküntüler yaşadığı da bir başka gerçek.
Ancak Erdoğan’ın korkusunun daha çok yurt dışı dinamiklerle ilgili olduğu kanaatindeyim. Sonuçta Erdoğan’ın Türkiye içi dinamiklerle baş etmesi çok kolay.
Önceden ‘yarı Havuz’ görünümündeki Doğan Medya’nın da hükümetin emrine geçmesiyle tüm Türk medyası Erdoğan’ın kontrolünde.
Çıkacak bir ekonomik krizi bile Fetö’ye bağlayıp, dış güçler, üst akıl, faiz lobisi vs diyerek manipüle edebilirler. İktidarın bunu yapacak gücü ve ekibi var. Ayrıca ‘kaynağı sorulmayan para girişleri’ de acil durumlarda palyatif çözümler de üretebilir.
Fakat yurt dışından gelecek haberler Erdoğan’ın kontrol edip manipüle edebileceği şeyler değil.
‘ZARRAB KORKUSU’ BÜYÜK
Bu noktada ABD’de sürmekte olan Halkbank – Reza Zarrab davası önemli.
Malum olduğu üzere 2016 Mart’ında Miami’de tutuklanan Zarrab, 20 ay süren bir maratonun sonunda ‘itirafçı’ olarak mahkeme önüne çıkmış ve Erdoğan ve AKP’li bakanlar ile olan ilişkilerine dair çok şey anlatmıştı.
Washington’da konuşulanlara göre Zarrab Davası sonucunda Amerikan Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisinin (OFAC) Halkbank’a hatırı sayılır bir ceza kesmesine kesin gözüyle bakılıyor. Üstelik ceza Halkbank ile de sınırlı kalmayabilir.
İkincisi, Zarrab’ın savcılık ile yaptığı anlaşmanın en önemli ayaklarından birisi bilgi belge paylaşımıydı.
Yani Zarrab mahkeme salonu dışında da savcılıkla iş birliğine devam etti. Kaldı ki, bir ay boyunca duruşmayı yerinde izleyen birisi olarak rahatlıkla söyleyebilirim, Hakan Atilla ‘zincirin ilk halkası’ydı.
Üçüncüsü Suriye’de gerek PYD gerekse de ABD askerlerince ele geçirilen IŞİD militanlarının ifadeleri sürprizlere yol açabilir. Bir süredir başkentteki düşünce kuruluşlarında bu yönde yorumlar yapılıyor. O IŞİD militanlarının anlattıkları, ABD’li makamlarla paylaştıkları yeni ve sürpriz davalara konu olabilir.
Dördüncüsü, ABD Kongresi’nin Türkiye’ye yönelik ambargo hazırlığı.
Gerçi İzmir’de tutuklu Rahip Brunson nedeniyle ABD Kongresi uzun süredir Magnitsky Yasası’nın uygulanmasını istiyor, Beyaz Saray ve Dışişleri ise ‘ülke çıkarları’ bahanesiyle ambargoyu engellemeye çalışıyordu.
Rahip Brunson’un tahliye edilmemiş olması Kongre’yi fazlasıyla germiş halde. Bizzat Trump ve Başkan Yardımcısı Mike Pence konuyla alakalı doğrudan tweet attı.
Çok sayıda senatör, artık Türkiye’ye ‘anladığı dilden’ cevap verilmesi gerektiğini savunuyor.
Sonuç itibariyle bu dört başlıktan biri veya birkaçının Erdoğan açısından getireceği yıkım büyük olacak. Fakat seçim sathında iken gelecek bir ambargo ya da astronomik ceza Erdoğan’ın işine bile gelebilir.
Erdoğan, zaten komplo teorilerine bayılan kitlesine hitaben ‘bakın ümmetin son kalesini devirmek için üst akıl devreye girdi’ gibi söylemlerle yerini sağlamlaştırmaya çalışır.
Bu arada şu ayrıntıyı da hatırlatayım.
Ankara, Halkbank nedeniyle gelecek cezadan fazlasıyla endişeli. Merkez Bankası, geçtiğimiz kasım ayından bu yana ABD’de tuttuğu devlet tahvillerini azaltıyor. Şu ana kadar 7 milyar dolarlık rezerv azaltıldı ki bu, Eylül 2012’den bu yana en düşük seviye demek.
ABD NE BEKLİYOR?
Girişte de dediğim gibi Havuz’da yazıyor olsaydık kolaydı.
Akla gelen her türlü abukluğu ‘analiz’ olarak yazar geçerdik. Ancak, gazetecilik, yazarlık ciddi bir iş.
Peki ABD, önümüzdeki oylamada seçilecek yeni başkandan ne bekliyor?
Bu konuda elimizde somut veriler var. Kastım gizli kapaklı strateji belgeleri ya da eylem planları değil.
ABD Dışişleri Bakanlığı her yıl düzenli olarak 200’e yakın ülke hakkında insan hakları raporu hazırlıyor. Bu raporlar hayli kapsamlı ve adeta o ülkenin röntgeni şeklinde.
Rapor geçtiğimiz günlerde açıklandı. Büyükelçi Michael Kozak tarafından okunan raporun Türkiye kısmı 64 sayfa.
Türkiye’nin insan hakları karnesi zaten parlak olmadığı için raporlar genellikle olumsuz çıkıyordu fakat bu yılki rapor hayli kapsamlı ve ağır eleştiriler getiriyor.
Her alandaki insan hakları ihlalleri tek tek sıralanmış. OHAL eleştirisi çok net dikkat çekiyor. Neye göre yapıldığı net olmayan görevden almalar, tutuklamalar ve el konulan işyerleri de raporda yer alıyor.
İşkence iddiaları ise ‘en önemli insan hakları sorunu’ olarak gösteriliyor.
Yargı bağımsızlığının zayıfladığı vurgulanıyor. Raporda ayrıca seçim kampanyalarının adil yürütülemediğine dikkat çekiliyor. Gazeteci ve akademisyenlerin tutuklanması, internet yasakları, STK’lara yönelik kapsamlı baskılar da raporda mevcut.
Detay çok. Merak edenler için Dışişleri Bakanlığı web sitesinden erişime açık.
Dediğim gibi rapor bir nevi ülkenin röntgenini çekiyor. Ekrana yansıyanlar ise hiç de parlak değil.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı Demokrasi, İnsan Hakları ve Çalışma Dairesi’nden Büyükelçi Micheel Kozak şunları söyledi: “Türkiye ile ilgili çok ciddi konular var. Bu noktada Türk hükümetine mesajımız OHAL’in bitirilmesi, tüm bu insanlara adil ve bağımsız yargılanma hakkı tanınması ve Türkiye’nin yeniden hukukun üstünlüğüne bağlı bir ülke konumuna dönmesidir. Bu nokta rahatsız edici. Biz mümkün olan her yolla Türk hükümetine, geri adım atıp ülkeyi ne yöne yönlendirdiğini görmesi ve yeniden olması gereken yola ülkeyi getirmesi gerektiği mesajını iletiyoruz”.
Bu cümleler başlıktaki sorunun cevabını, yani ABD’nin yeni başkandan ne beklediğini, daha adaylar bile belli değilken söylüyor.
AB CEPHESİ DE FARKLI DEĞİL.
AB cephesi de ABD’den farklı değil.
Geçtiğimiz günlerde AB Komisyonu ‘ilerleme raporu’ açıklandı. Raporun adı ‘ilerleme raporu’ydu fakat içeriği baştan sonra ‘gerileme’ örnekleriyle doluydu.
Detaylarına geçmeden şu noktayı kayda geçmekte fayda var.
AB Komisyonu raporu daha yayınlanmadan Erdoğan medyası tekmili birden, ‘AB Raporunda Cemaat terör örgütü olarak yer alacak’ yalanını yaydı.
Rapor açıklandığında böyle bir şeyin olmadığı görüldü.
Buna rağmen Erdoğan medyası yalanı sürdürdü. Dolayısıyla alternatif kaynaklardan beslenmeyen milyonlarca kişi ‘AB’nin Cemaati terör örgütü olarak kabul ettiğini’ sanıyor.
Gelelim rapora.
ABD İnsan Hakları Raporu gibi bu rapor da fazlasıyla eleştirel. Hatta Brüksel’deki uzmanlara göre ‘bugüne kadar yazılmış en sert rapor’.
Özetle Erdoğan rejiminin Türkiye’yi kararlı bir şekilde Avrupa’dan ve demokrasiden uzaklaştırdığı kayda geçirilmiş. İfade özgürlüğü, temel haklar, hukukun üstünlüğü, sivil toplum, mülkiyet hakkı gibi onlarca başlıkta ‘geriye gidiş’ olduğu vurgulanıyor.
Yargıdaki ‘geriye gidiş’ ve OHAL raporun özünü oluşturuyor.
RAPORLARIN MUHALEFETE MESAJI
Peki AB ne bekliyor? Tıpkı ABD gibi, onlar da hukuka dönülmesini istiyor.
Sonuç itibariyle:
Bu hafta hem ABD’den hem de AB’den gelen raporlar gösteriyor ki 24 Haziran sonrası gelecek başkanı büyük bir enkaz bekliyor.
Her iki tarafta da beklenti OHAL’in bir an önce son bulması, hukuka dönülmesi, yargı bağımsızlığının tesisi, düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlanması. İşkence ve kötü muamelenin bitmesi, tutuklu gazeteci ve akademisyenlerin serbest kalması da ‘altı çizilen’ beklentilerden.
Peki başkan adaylarından bu beklentiye kim cevap verebilir ?
Diğer adayları henüz bilmiyoruz ama Erdoğan’ın ABD ve AB’nin beklentilerine olumlu cevap vermeyeceği açık. Yani Erdoğan’ın başkan seçilmesi iki cephede de karamsar bir dönemin işareti demek.
ABD ve AB’den kopmuş bir Türkiye’nin ne hale geleceğini tahayyül edemeyen Ortadoğu’daki otoriter ülkelere bakabilir.
Bu açıdan muhalefet partilerinin aday belirlerken seçtikleri kişinin ABD ve AB ile ilişkileri düzeltebilecek kapasitede olmasına dikkat etmesi hayati öneme sahip.
Hatta önceliklerini buna vermeleri şart.
[Adem Yavuz Arslan] 25.4.2018 [TR724]
Abdullah Gül meydanlarda ne söyleyecek? ‘İnsan gerçekten hayret ediyor’ [Ahmet Dönmez]
O intifada başlıyor mu?
Hani Hayrünnisa Gül’ün bahsettiği…
24 Haziran seçiminde Abdullah Gül’ün çatı aday olup olmayacağı tartışılıyor. Bazı muhaliflere göre Tayyip Erdoğan’ı tahtından indirebilecek yegane isim o. Olabilir. Belki politikanın realiteleri gerçekten de onu işaret ediyor olabilir.
Gül’ün böyle bir gücü var mıdır yok mudur, bu tartışmaya girmeden ben kafamdaki başka soruları sormak isterim.
Mesela en büyük merakım şu ki, Abdullah Gül meydanlarda ne söyleyecek? Seçmenden ne diyerek oy isteyecek?
Doğrudan sorayım: Seçmen Gül’ü, daha önce deruhte edip de gereklerini yapmadığı Cumhurbaşkanlığı koltuğuna bu kez görevlerini yapsın diye mi oturtacak?
CHP’si, İYİ Parti’si, Saadet’i, HDP’si, bütün Türkiye bir araya gelip Gül’ü, Cumhurbaşkanı yapmak için mi gece gündüz çalışacak?
İyi de kendileri zaten Cumhurbaşkanı değil miydi? Sanırım bunu bir tek kendisi bilmiyordu. Elinde birçok yetki vardı. Tamamını Erdoğan’a peşkeş çekti. Sırf AKP tabanını kaybetmemek için. “Ben yine siyasete döneceğim ve bu tabanda siyaset yapacağım” hesap-kitabı içerisine girerek Erdoğan’a diktatörlük yolunu açan da hâk-i pâ-yi zât-ı âlileri idi.
İnsan gerçekten hayret ediyor!…
***
Şimdi kaderin cilvesine bakın ki o taban kendisini Majestelerinin Beyaz Gül’ü olarak görüyor. “İngiliz Abdullah” diyorlar. Bilakis rakip partilerin tabanlarına muhtaç hale geldi.
Şimdi oralara yaslanarak mı cumhurbaşkanı adayı olacak? Yani bir zamanlar üstünde siyaset yaptığı tabanı kaybetmemek için altın tepside sunduğu diktatörlüğü Erdoğan’dan geri almak için, bizzat o rejimin kurbanı olmuş, mağduru haline gelmiş, acısını çeken veya en azından memnuniyetsizliğini yaşayan diğer kesimlerin oylarını mı isteyecek şimdi? “Evet, seni vuran silahın şarjörünü ben doldurdum, kusura bakma. Gel şimdi yardım et de o silahı elinden alalım” mı diyecek?
Hangi yüzle? Neden versinler bu desteği kendisine? Neden güvensinler? O yetkilerin kat kat fazlasını bir daha Erdoğan’a peşkeş çekmeyeceğinin garantisi nedir?
***
Ne diyecek mesela?
“Demokrasi raydan çıktı, beni Cumhurbaşkanı yapın, yeniden rayına oturtayım” mı diyecek?
İnsanlar sormayacak mı, nasıl rayından çıktı diye?
Acaba kendisinin imzaladığı kanunlar sayesinde olmuş olabilir mi?
“Hukukun üstünlüğü kayboldu. Bağımsız yargı sizlere ömür” mü diyecek misal?
Peki Şubat 2014’te, yargıyı hükümetin emrine veren HSYK Kanunu’nu kim onaylamıştı? Hem de Anayasa’ya açıkça aykırı olmasına rağmen. Üstelik bizatihi kendisi, kanunda 15 ayrı Anayasa ihlali tespit ettiğini açıklamasına rağmen. Hem yurt içi hem yurtdışından gelen onca uyarıya rağmen gitti noter gibi o yasayı onayladı.
Gazeteler, “Hükümete Gül gibi HSYK” başlığını kim için atıyordu acaba? O gün bağımsız yargının tabutuna çiviyi kendisi çakmadı mı? 17 Aralık yolsuzlukları için hesap vermek istemeyen Erdoğan’ın, adalet mekanizmasının temeline koyduğu dinamiti ateşleyen dönemin Cumhurbaşkanı olarak kendisi değil miydi?
***
Başka ne diyecek?
“Sokaklarda huzur kalmadı. Kimsenin can güvenliği yok” mu diyecek örneğin? E tabi, MİT güpegündüz başkentten adam kaçırıyor. Aylar sonra kemiklerini kırmış, gözünü morartmış, kafasını yarmış bir vaziyette emniyete teslim ediyor. Hesap soran yok. Hatta konuşan bile yok.
Sayın Gül otobüslerin üstüne çıkıp MİT’i mi eleştirecek? İstihbarat teşkilatına sınırsız yetki veren yasayı onaylayan kimdi diye sorulmayacak mı o zaman kendisine? “Türkiye Suriye gibi olur” diye uyaranlara rağmen imzalamadı mı yasayı? Şimdi kalkıp “Güzelim ülkemizi muhaberat devletine çevirdiler” mi diyecek?
***
“Wikipedia bile yasak” mı diyecek ya da? İnternet yasaklarını mı eleştirecek? O zaman da önüne kendi onayladığı internet yasakları konulmayacak mı? “Twitter yasağını onaylayıp da VPN’le tweet atan Cumhurbaşkanı sen değil miydin?” diye sorulduğunda ne cevap verecek?
İnsan gerçekten merak ediyor.
***
İşadamlarına kurulan baskılara, yapılan tehditlere, şirketlere hukuksuzca el konmasına, sermayenin haydutça el değiştirmesine mi tepki koyacak? “Sen daha Kayseri’de sayısız hayrını gördüğün Boydak’lara çökülürken bile sesini çıkaramamış adamsın” dendiğinde bir cevap verebilecek mi? Ne diyecek mesela?
***
“Bu Erdoğan’la bir tek ben baş ederim” mi diyecek? O zaman Mayıs 2014’teki Danıştay toplantısında yaşananlar hatırlatılmayacak mı? Metin Feyzioğlu’nun konuşmasına sinirlenen dönemin başbakanı Erdoğan, ergenler gibi ortalığı birbirine kattıktan sonra yanındaki Cumhurbaşkanı Gül’ü de çanta gibi peşine takıp salondan ayrılmamış mıydı? Protokolde devletin bir numaralı koltuğunu temsil eden şahsiyet, makamını başbakan karşısında mostralık etmemiş miydi?
Şimdi kalkıp “Türkiye tek adam yönetimine teslim edilemez” mi diyecek?
***
Bütün AK trollerin maskarası yapılarak Köşk’ten indirilen ve bir gün öncesinde parti kongresi toplanarak yeniden başbakan olması engellenen Abdullah Gül, şimdi intifada mı başlatacak? Zamanında kendi hakkını bile savunamamış iken şimdi bütün hakkı yenmişler adına bir adalet yürüyüşü mü ateşleyecek?
***
Yoksa “He, yaptım, ama hele bi sor bakalım niye yaptım” mı diyecek millete?
Bir gün Bilo, kendisine devamlı bunu söyleyen Maho’ya, “Soruyorum ulan, niye yaptın?” deyivermişti o filmde.
Şimdi aslında sırf bunu diyebilmek için bile Gül’ün adaylığına destek vermek var da…
Çıksın hepsini tek tek açıklasın bakalım. Ben de merak ediyorum, acaba ne diyecek?
Tabii adaylık iddialarını yalanlayıp “fitne” açıklaması yapmazsa…
[Ahmet Dönmez] 25.4.2018 [TR724]
Hani Hayrünnisa Gül’ün bahsettiği…
24 Haziran seçiminde Abdullah Gül’ün çatı aday olup olmayacağı tartışılıyor. Bazı muhaliflere göre Tayyip Erdoğan’ı tahtından indirebilecek yegane isim o. Olabilir. Belki politikanın realiteleri gerçekten de onu işaret ediyor olabilir.
Gül’ün böyle bir gücü var mıdır yok mudur, bu tartışmaya girmeden ben kafamdaki başka soruları sormak isterim.
Mesela en büyük merakım şu ki, Abdullah Gül meydanlarda ne söyleyecek? Seçmenden ne diyerek oy isteyecek?
Doğrudan sorayım: Seçmen Gül’ü, daha önce deruhte edip de gereklerini yapmadığı Cumhurbaşkanlığı koltuğuna bu kez görevlerini yapsın diye mi oturtacak?
CHP’si, İYİ Parti’si, Saadet’i, HDP’si, bütün Türkiye bir araya gelip Gül’ü, Cumhurbaşkanı yapmak için mi gece gündüz çalışacak?
İyi de kendileri zaten Cumhurbaşkanı değil miydi? Sanırım bunu bir tek kendisi bilmiyordu. Elinde birçok yetki vardı. Tamamını Erdoğan’a peşkeş çekti. Sırf AKP tabanını kaybetmemek için. “Ben yine siyasete döneceğim ve bu tabanda siyaset yapacağım” hesap-kitabı içerisine girerek Erdoğan’a diktatörlük yolunu açan da hâk-i pâ-yi zât-ı âlileri idi.
İnsan gerçekten hayret ediyor!…
***
Şimdi kaderin cilvesine bakın ki o taban kendisini Majestelerinin Beyaz Gül’ü olarak görüyor. “İngiliz Abdullah” diyorlar. Bilakis rakip partilerin tabanlarına muhtaç hale geldi.
Şimdi oralara yaslanarak mı cumhurbaşkanı adayı olacak? Yani bir zamanlar üstünde siyaset yaptığı tabanı kaybetmemek için altın tepside sunduğu diktatörlüğü Erdoğan’dan geri almak için, bizzat o rejimin kurbanı olmuş, mağduru haline gelmiş, acısını çeken veya en azından memnuniyetsizliğini yaşayan diğer kesimlerin oylarını mı isteyecek şimdi? “Evet, seni vuran silahın şarjörünü ben doldurdum, kusura bakma. Gel şimdi yardım et de o silahı elinden alalım” mı diyecek?
Hangi yüzle? Neden versinler bu desteği kendisine? Neden güvensinler? O yetkilerin kat kat fazlasını bir daha Erdoğan’a peşkeş çekmeyeceğinin garantisi nedir?
***
Ne diyecek mesela?
“Demokrasi raydan çıktı, beni Cumhurbaşkanı yapın, yeniden rayına oturtayım” mı diyecek?
İnsanlar sormayacak mı, nasıl rayından çıktı diye?
Acaba kendisinin imzaladığı kanunlar sayesinde olmuş olabilir mi?
“Hukukun üstünlüğü kayboldu. Bağımsız yargı sizlere ömür” mü diyecek misal?
Peki Şubat 2014’te, yargıyı hükümetin emrine veren HSYK Kanunu’nu kim onaylamıştı? Hem de Anayasa’ya açıkça aykırı olmasına rağmen. Üstelik bizatihi kendisi, kanunda 15 ayrı Anayasa ihlali tespit ettiğini açıklamasına rağmen. Hem yurt içi hem yurtdışından gelen onca uyarıya rağmen gitti noter gibi o yasayı onayladı.
Gazeteler, “Hükümete Gül gibi HSYK” başlığını kim için atıyordu acaba? O gün bağımsız yargının tabutuna çiviyi kendisi çakmadı mı? 17 Aralık yolsuzlukları için hesap vermek istemeyen Erdoğan’ın, adalet mekanizmasının temeline koyduğu dinamiti ateşleyen dönemin Cumhurbaşkanı olarak kendisi değil miydi?
***
Başka ne diyecek?
“Sokaklarda huzur kalmadı. Kimsenin can güvenliği yok” mu diyecek örneğin? E tabi, MİT güpegündüz başkentten adam kaçırıyor. Aylar sonra kemiklerini kırmış, gözünü morartmış, kafasını yarmış bir vaziyette emniyete teslim ediyor. Hesap soran yok. Hatta konuşan bile yok.
Sayın Gül otobüslerin üstüne çıkıp MİT’i mi eleştirecek? İstihbarat teşkilatına sınırsız yetki veren yasayı onaylayan kimdi diye sorulmayacak mı o zaman kendisine? “Türkiye Suriye gibi olur” diye uyaranlara rağmen imzalamadı mı yasayı? Şimdi kalkıp “Güzelim ülkemizi muhaberat devletine çevirdiler” mi diyecek?
***
“Wikipedia bile yasak” mı diyecek ya da? İnternet yasaklarını mı eleştirecek? O zaman da önüne kendi onayladığı internet yasakları konulmayacak mı? “Twitter yasağını onaylayıp da VPN’le tweet atan Cumhurbaşkanı sen değil miydin?” diye sorulduğunda ne cevap verecek?
İnsan gerçekten merak ediyor.
***
İşadamlarına kurulan baskılara, yapılan tehditlere, şirketlere hukuksuzca el konmasına, sermayenin haydutça el değiştirmesine mi tepki koyacak? “Sen daha Kayseri’de sayısız hayrını gördüğün Boydak’lara çökülürken bile sesini çıkaramamış adamsın” dendiğinde bir cevap verebilecek mi? Ne diyecek mesela?
***
“Bu Erdoğan’la bir tek ben baş ederim” mi diyecek? O zaman Mayıs 2014’teki Danıştay toplantısında yaşananlar hatırlatılmayacak mı? Metin Feyzioğlu’nun konuşmasına sinirlenen dönemin başbakanı Erdoğan, ergenler gibi ortalığı birbirine kattıktan sonra yanındaki Cumhurbaşkanı Gül’ü de çanta gibi peşine takıp salondan ayrılmamış mıydı? Protokolde devletin bir numaralı koltuğunu temsil eden şahsiyet, makamını başbakan karşısında mostralık etmemiş miydi?
Şimdi kalkıp “Türkiye tek adam yönetimine teslim edilemez” mi diyecek?
***
Bütün AK trollerin maskarası yapılarak Köşk’ten indirilen ve bir gün öncesinde parti kongresi toplanarak yeniden başbakan olması engellenen Abdullah Gül, şimdi intifada mı başlatacak? Zamanında kendi hakkını bile savunamamış iken şimdi bütün hakkı yenmişler adına bir adalet yürüyüşü mü ateşleyecek?
***
Yoksa “He, yaptım, ama hele bi sor bakalım niye yaptım” mı diyecek millete?
Bir gün Bilo, kendisine devamlı bunu söyleyen Maho’ya, “Soruyorum ulan, niye yaptın?” deyivermişti o filmde.
Şimdi aslında sırf bunu diyebilmek için bile Gül’ün adaylığına destek vermek var da…
Çıksın hepsini tek tek açıklasın bakalım. Ben de merak ediyorum, acaba ne diyecek?
Tabii adaylık iddialarını yalanlayıp “fitne” açıklaması yapmazsa…
[Ahmet Dönmez] 25.4.2018 [TR724]
Basın kanununu bilmeyen mahkeme, gazetecileri yargılıyor! [Zaman Davası’nda Sona Doğru -3] [Mehmet Yıldız]
Yolsuzluk ve rüşvetten suç üstü yakalanmış bir iktidarın tepe taklak ettiği yargı, Cumhuriyet tarihinin en müdellel davalarının adına ‘kumpas’ diyerek ters yüz etmeyi başardı. Bunları yaparken de hiçbir kirli ittifaktan çekinmedi. Söz gelimi, usulsüz dinleme iddialarını ispatlayabilmek için cezaevlerinde bulunan eli kanlı katillerden tutun uyuşturucu tüccarlarına kadar tek tek gidip, ‘Sizi de dinlemişler, şikayetçi misiniz?’ diyerek şikayetçi olmalarını sağladı. Görevini yapmaktan başka suçu olmayan, polis, hâkim, savcı veya gazetecileri suçlamak için cinayetten hüküm giymiş katillere cezaevinden ihbar mektupları yazdırarak delil uydurdular.
Daha yakın bir zamanda örgüt kurmak ve yönetmekten aldığı cezası onanan, bu yüzden kaçtığı yurtdışında konsolosluklarda ağırlanan mafya babalarını, cezaevinden çıkararak, devletten ihale alan muteber iş adamı muamelesi yaptılar. Ergenekon, Balyoz, İzmir Askeri Casusluk Davası gibi davaların adına ‘kumpas davaları’ denilerek yargılananların tamamı sütten çıkma ak kaşık muamelesi gördü. Hırsızlık yaparken suçüstü yakalananlar bile ‘F..ö bana kumpas kurdu’ diyerek cezaevinde girmekten kurtuldu. Geçenlerde 68 kişiyi, umreye götürmek vaadiyle paralarını alıp Şanlıurfa’yı gezdirildikten sonra Elbistan’a geri getirip bırakan dolandırıcı çetesi ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Halbuki bırakın birinin tek kuruşuna tenezzül etmeyi, Kimse Yok Mu derneğine 1 lira bağış yapmış olsalardı, çoktan tutuklanıp cezaevini boylamışlardı.
Bunlara karşılık uydurma delillerle suçladıkları insanlara açılan davalarda çekirdek dağıtır gibi müebbet dağıttılar. Sohbetlere gitmekten, öğrencilere burs vermekten başka bir suçu olmayan ev hanımları bile aylarca cezaevinde kaldıktan sonra silahlı terör örgütü üyeliğinden 7,5 ceza alıp tahliye edilince adeta bayram sevinci yaşadılar. Hukuk ters yüz edilerek dört dörtlük davaların adına ‘kumpas davası’ deyip, hakim ve savcılarının hayatlarının nasıl karartıldığını gören bugünün hakim ve savcıları, uyduruk delillerle kararttıkları hayatların hesabını nasıl verecekler?
Aynı şeyler, gazetecilerle ilgili davada da yaşanıyor. Gerek iddianamede gerekse esas hakkındaki mütalaada savcıların gazetecilere yönelttiği önemli suçlamalardan biri de 17/25 Aralık’tan sonra ‘terör örgütünün yayın organlarında’ çalışmaya devam etmeleri. Yazılarında Fethullah Gülen’i övmeleri, 14 Aralık 2014’te Zaman ve Samanyolu grubunun tepe yöneticilerinin gözaltına alınmasını eleştirmeleri. Gazeteye el konulduğu 4 Mart 2016 tarihine kadar Gülen Cemaatinin hiçbir kurumu veya ferdi hakkında terör örgütü olduğuna dair tek bir yargı kararı olmadığını bir kenara koyalım.
Diyelim ki öyle… Bu gazetecilerin yazdıkları veya konuştukları olsa olsa TCK madde 215’te düzenlenen Suç veya suçluyu övme kapsamına girer. Onun cezası da 2 yıla kadar hapistir. Zorlama yorumlarla Anayasal ihlal gibi ağır bir suçlamada bulunmak ve bunları delil olarak mahkeme dosyalarına sunmak, en hafif şekli ile görevi kötüye kullanmak suçunu ve hatta daha da ötesi Türk Ceza Kanunu 267/1 maddesindeki iftira suçunun unsurları oluşturmaktadır.
***
Esas hakkında mütalaada 21 aydır tutuklu bulunan gazetecilerle ilgili suçlamaları ele almaya devam edelim.
‘Bunca zaman elde hiçbir delil olmadan bu adamı hapiste tuttuk… bari iyi bir ceza isteyelim de foyamız meydana çıkmasın’ dercesine, müebbet hapis talep edilenlerden biri de Zaman’ın tecrübeli editörlerinden Mehmet Özdemir. Savcının müebbet talebinin gerekçesi: ‘Gazetede uzun yıllar görev yapmış olması, yukarıda belirtildiği gibi örgütsel talimatla yapıldığı bilinen haberlerin yayınlanmasına aracılık etmesi…’
Mesela kaç yıl görev yapsaydı suç işlememiş olacaktı, bu belirtilmemiş mütalaada.
Halbuki, Zaman, Irmak TV, Samanyolu TV ve Cihan Haber Ajansı yürürlükte bulunan yasalara göre kurulmuş ve bu yasaların emredici hükümleri uyarınca faaliyetlerine devam eden yayın kuruluşlarıydı. Bu yayın organlarının programlarına başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, iktidar partisinin her kademesindeki siyasiler katılmış ve yapılan işlerden övgüyle söz etmişlerdi. Faaliyeti yasaklanmamış bir kurumda çalışmak suç değildir.
Madem 2008’deki bir yazı bile müebbetlik suç delili sayılıyor, Zaman’dan ayrılmak için 2014 yılının 27 Ağustos’una kadar bekleyen Hüseyin Gülerce için neden suç sayılmıyor? Üstelik 17 Aralık tarihini milat olarak kabul eden savcılar o tarihten sonra da uzun süre yazmaya devam edenleri neden görmezden geliyor. Bir eylem suç ise Ali yaparsa cezalandırılır, Veli yaparsa suç sayılmaz denebilir mi?
Sorun ‘talimatla yapıldığı bilinen haberler’in yayınlanmasına aracılık etmek ise bu konuda 5187 sayılı Basın kanunu 11. maddesi çok açık: Süreli yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur.
Talimat konusunu önceki yazıda ele almıştık. Savcı Cem Üstündağ, talimatla yazıldığı çok belli olan iddianame ve mütalaalara aracılık etmenin faturasının, bir gün önüne konacağını da biliyor mu acaba?
***
Eminim kendisinin bile hala neden bu dosyadan yargılandığının bilmeyenlerden biri de İnsan Hakları Savunucusu, avukat ve yazar Orhan Kemal Cengiz’dir. Savcı’ya göre ‘sanığın Bugün Gazetesinde köşe yazarı olması ve söz konusu gazetenin Fethullahçı terör örgütünün uzantısı niteliğinde bir yayın organı olması’ yeterli. Hangi yazısında hangi suçu işlediği belirtilmemiş tahmin ettiğiniz gibi. Daha da ilginç olan, Orhan Kemal Cengiz’in Gazeteci ve Yazarlar Vakfının (GYV) 2014 yılı Ocak ayında düzenlenen Abant toplantısında Cemaati eleştirmesini de darbe delili olarak mütalaaya koyması. Sırf bu yüzden sanık dahi olmaması gereken Orhan Kemal Cengiz için müebbet talep edilmesi, savcının okuduğunu bile anlamadığını gösteriyor.
***
Aynı şekilde İhsan Dağı’nın ‘2008-2016 yılları arasında Zaman Gazetesinde haftada iki gün köşe yazısı yazmasını müebbetlik suç sayan Savcı Cem Üstündağ yeterince dersine çalışmamış, İhsan Hoca’nın Nisan 2014’ten itibaren Zaman’dan ayrıldığını öğrenememiş. Başında müebbet hapis kılıcı sallanan İhsan Dağı’nın meslektaşlarından tek farkı, tutuksuz yargılanıyor olması.
Sonraki yazı: Zaman’ın malvarlığının devredilmesi
[Mehmet Yıldız] 25.4.2018 [TR724]
Daha yakın bir zamanda örgüt kurmak ve yönetmekten aldığı cezası onanan, bu yüzden kaçtığı yurtdışında konsolosluklarda ağırlanan mafya babalarını, cezaevinden çıkararak, devletten ihale alan muteber iş adamı muamelesi yaptılar. Ergenekon, Balyoz, İzmir Askeri Casusluk Davası gibi davaların adına ‘kumpas davaları’ denilerek yargılananların tamamı sütten çıkma ak kaşık muamelesi gördü. Hırsızlık yaparken suçüstü yakalananlar bile ‘F..ö bana kumpas kurdu’ diyerek cezaevinde girmekten kurtuldu. Geçenlerde 68 kişiyi, umreye götürmek vaadiyle paralarını alıp Şanlıurfa’yı gezdirildikten sonra Elbistan’a geri getirip bırakan dolandırıcı çetesi ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Halbuki bırakın birinin tek kuruşuna tenezzül etmeyi, Kimse Yok Mu derneğine 1 lira bağış yapmış olsalardı, çoktan tutuklanıp cezaevini boylamışlardı.
Bunlara karşılık uydurma delillerle suçladıkları insanlara açılan davalarda çekirdek dağıtır gibi müebbet dağıttılar. Sohbetlere gitmekten, öğrencilere burs vermekten başka bir suçu olmayan ev hanımları bile aylarca cezaevinde kaldıktan sonra silahlı terör örgütü üyeliğinden 7,5 ceza alıp tahliye edilince adeta bayram sevinci yaşadılar. Hukuk ters yüz edilerek dört dörtlük davaların adına ‘kumpas davası’ deyip, hakim ve savcılarının hayatlarının nasıl karartıldığını gören bugünün hakim ve savcıları, uyduruk delillerle kararttıkları hayatların hesabını nasıl verecekler?
Aynı şeyler, gazetecilerle ilgili davada da yaşanıyor. Gerek iddianamede gerekse esas hakkındaki mütalaada savcıların gazetecilere yönelttiği önemli suçlamalardan biri de 17/25 Aralık’tan sonra ‘terör örgütünün yayın organlarında’ çalışmaya devam etmeleri. Yazılarında Fethullah Gülen’i övmeleri, 14 Aralık 2014’te Zaman ve Samanyolu grubunun tepe yöneticilerinin gözaltına alınmasını eleştirmeleri. Gazeteye el konulduğu 4 Mart 2016 tarihine kadar Gülen Cemaatinin hiçbir kurumu veya ferdi hakkında terör örgütü olduğuna dair tek bir yargı kararı olmadığını bir kenara koyalım.
Diyelim ki öyle… Bu gazetecilerin yazdıkları veya konuştukları olsa olsa TCK madde 215’te düzenlenen Suç veya suçluyu övme kapsamına girer. Onun cezası da 2 yıla kadar hapistir. Zorlama yorumlarla Anayasal ihlal gibi ağır bir suçlamada bulunmak ve bunları delil olarak mahkeme dosyalarına sunmak, en hafif şekli ile görevi kötüye kullanmak suçunu ve hatta daha da ötesi Türk Ceza Kanunu 267/1 maddesindeki iftira suçunun unsurları oluşturmaktadır.
***
Esas hakkında mütalaada 21 aydır tutuklu bulunan gazetecilerle ilgili suçlamaları ele almaya devam edelim.
‘Bunca zaman elde hiçbir delil olmadan bu adamı hapiste tuttuk… bari iyi bir ceza isteyelim de foyamız meydana çıkmasın’ dercesine, müebbet hapis talep edilenlerden biri de Zaman’ın tecrübeli editörlerinden Mehmet Özdemir. Savcının müebbet talebinin gerekçesi: ‘Gazetede uzun yıllar görev yapmış olması, yukarıda belirtildiği gibi örgütsel talimatla yapıldığı bilinen haberlerin yayınlanmasına aracılık etmesi…’
Mesela kaç yıl görev yapsaydı suç işlememiş olacaktı, bu belirtilmemiş mütalaada.
Halbuki, Zaman, Irmak TV, Samanyolu TV ve Cihan Haber Ajansı yürürlükte bulunan yasalara göre kurulmuş ve bu yasaların emredici hükümleri uyarınca faaliyetlerine devam eden yayın kuruluşlarıydı. Bu yayın organlarının programlarına başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, iktidar partisinin her kademesindeki siyasiler katılmış ve yapılan işlerden övgüyle söz etmişlerdi. Faaliyeti yasaklanmamış bir kurumda çalışmak suç değildir.
Madem 2008’deki bir yazı bile müebbetlik suç delili sayılıyor, Zaman’dan ayrılmak için 2014 yılının 27 Ağustos’una kadar bekleyen Hüseyin Gülerce için neden suç sayılmıyor? Üstelik 17 Aralık tarihini milat olarak kabul eden savcılar o tarihten sonra da uzun süre yazmaya devam edenleri neden görmezden geliyor. Bir eylem suç ise Ali yaparsa cezalandırılır, Veli yaparsa suç sayılmaz denebilir mi?
Sorun ‘talimatla yapıldığı bilinen haberler’in yayınlanmasına aracılık etmek ise bu konuda 5187 sayılı Basın kanunu 11. maddesi çok açık: Süreli yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur.
Talimat konusunu önceki yazıda ele almıştık. Savcı Cem Üstündağ, talimatla yazıldığı çok belli olan iddianame ve mütalaalara aracılık etmenin faturasının, bir gün önüne konacağını da biliyor mu acaba?
***
Eminim kendisinin bile hala neden bu dosyadan yargılandığının bilmeyenlerden biri de İnsan Hakları Savunucusu, avukat ve yazar Orhan Kemal Cengiz’dir. Savcı’ya göre ‘sanığın Bugün Gazetesinde köşe yazarı olması ve söz konusu gazetenin Fethullahçı terör örgütünün uzantısı niteliğinde bir yayın organı olması’ yeterli. Hangi yazısında hangi suçu işlediği belirtilmemiş tahmin ettiğiniz gibi. Daha da ilginç olan, Orhan Kemal Cengiz’in Gazeteci ve Yazarlar Vakfının (GYV) 2014 yılı Ocak ayında düzenlenen Abant toplantısında Cemaati eleştirmesini de darbe delili olarak mütalaaya koyması. Sırf bu yüzden sanık dahi olmaması gereken Orhan Kemal Cengiz için müebbet talep edilmesi, savcının okuduğunu bile anlamadığını gösteriyor.
***
Aynı şekilde İhsan Dağı’nın ‘2008-2016 yılları arasında Zaman Gazetesinde haftada iki gün köşe yazısı yazmasını müebbetlik suç sayan Savcı Cem Üstündağ yeterince dersine çalışmamış, İhsan Hoca’nın Nisan 2014’ten itibaren Zaman’dan ayrıldığını öğrenememiş. Başında müebbet hapis kılıcı sallanan İhsan Dağı’nın meslektaşlarından tek farkı, tutuksuz yargılanıyor olması.
Sonraki yazı: Zaman’ın malvarlığının devredilmesi
[Mehmet Yıldız] 25.4.2018 [TR724]
Reis’in Kriminal Çetesi: Germanian Osmanen [1] [Naci Karadağ]
Başlıktaki ifade bana ait değil. Dolayısıyla Diriliş Ertuğrul’dan aldığı gazla elde ekmek bıçağı sağa sola saldıranların, varsa sıkıntıları bunu Alman resmi makamlarına yöneltmeleri gerekiyor. Zira Stuttgarder Zeitung gazetesinde yayınlanan Alman istihbarat raporundaki ifade aynen şöyle: “Erdoğan’ın özel kriminal birlikleri.” (Şuraya da bakabilirsiniz.) Aynı gazete üç gün önce yayınladığı yeni bir haberde örgütün iç yüzünü, örgüte giriş ve çıkışları bizzat kahramanlarının ağzıyla aktardı. Merak eden şuradan bakabilir.
Kuruluşundan silah teminine, özel olarak parasal yardımdan, istihbarat desteğine kadar pek çok alanda Türk hükumetinin başlangıcından beri organize ettiğini bütün Almanlar biliyor. İki isim öne çıkıyor bu çete ile ilintili olarak: Metin Külünk ve İlnur Çevik. MİT’in özel birimler oluşturarak bu çeteye espiyonaj ve lojistik destek sağladığı da bilinmekte.
Ülke içinde her türlü dini argümanı dibine kadar kullanan AKP iktidarı, Almanya’daki bu çete şubesinde bahsi geçen konularda pek hassas değil. Uyuşturucudan fuhşa, silah ticaretinden kumara, adam öldürmeye teşebbüsten kundaklamaya kadar her türlü yasadışı işe bulaşmış durumda ‘Almanya Osmanlıları’…
Basit bir motosiklet çetesinin, bir ülke istihbaratı tarafından nasıl suç birliğine dönüştüğüne kısaca bakmadan önce, bir olayı aktarmak zihin açıcı olacaktır.
Olay yaklaşık bir sene önce cereyan eder.
Almanya’da Türklerin yoğun olduğu bir bölgede yer alan, genelde Türk tüketicilere hitap eden bir markete sabahın erken saatlerinde üstü başı perişan halde bir genç kız gelir. Ne ismi vardır ne cismi. Hiçbir kimlik bilgisi olmadığı gibi şuuru da yarı açıktır. Market sahibi şaşırır ama sokakta da bırakmaz kızcağızı. Zar zor Türkçe konuşmasından Türk olduğunu anlar yaşı en fazla 20 olan bu genç kızın. Kollarındaki izlere bakılırsa uyuşturucu bağımlısıdır da…
Birkaç gün bakar kıza.
Ancak genç kız sürekli tedirgindir ve kendi hakkında hiçbir bilgi vermemektedir. Market sahibi ısrarla, “Kızım, annen, baban ailen yok mu? Benden korkmana gerek yok! İstersen devlet yetkililerini çağıralım seni onlara teslim edelim. Hem korurlar, hem tedavi ederler,” der ama nafiledir…
Aradan geçen kısa süre içinde genç kız toparlar. Açıkçası market sahibi de tedirgindir, kızın değerli bir şeyler alıp kaçabileceğini de düşünmektedir. Zira geleli bir haftayı geçmesine rağmen kendisiyle ilgili en ufak bir ipucu bile vermemiştir.
Marketin arka kısmında yatıp kalkan bu kız, bir sabah erkenden tıpkı geldiği gibi sessizce kayıplara karışır. Yazdığı küçük notta her şey için teşekkür etmektedir. Yiyecek ve içecekten başka da bir şey almamıştır.
Esas ilginç gelişme ise o öğlen vakti olur.
Genelde Türklerin yaşadığı cadde kulak tırmalayan homurtularıyla peşi sıra gelen motosiklet konvoyunun çıkardığı egzoz sesiyle yankılanır. Son Of Anarchy filminin bir sahnesi gibidir durum. Hepsi deri ceket giymiş, iri yarı bir düzine adam marketin önüne park edip içeri girerler. İnanılmaz biçimde rahat ve kendilerinden emindirler.
“Tuğçe (ismi ben uydurdum) nerede?” diye sorarlar market sahibine. Seslerinde tehditvari bir hava vardır ve her an bir bela çıkarabileceklerini hissettirmişlerdir muhataplarına. Market sahibi biraz aptalı oynar, kimden bahsettiklerini bilmediğini söyler ama cep telefonundan kızın market kapısında çekilmiş bir resmini gösterir motosikletlilerin lideri. “Bize oyun oynama moruk!” diye çıkışır. “Burayı iki dakkada duman ederiz. Nerede?” diye bu kez doğrudan tehdit ederler. Kasiyer kız aklından polisi aramayı geçirir ama son derece tecrübeli olan çete lideri, “Boşuna arama arkamızda kimin olduğunu bilmiyorsan ve yaşamayı seviyorsan bunu yapma bence!” der.
Deri montunun cebinden bir pasaport ve kimlik çıkarır. Marketçinin bir süre misafir ettiği kıza aittir bunlar. Marketçi meselenin boyunu aşan bir durum olduğunu anlar ve sabah kayıplara karıştığını söyler. Marketçinin omzuyla boynunun birleştiği yeri sıkıca tutup canını hafifçe yakan çete lideri, “Bak sen saf birine benziyorsun. O yüzden sana inanıyorum. Ama yalan söylüyorsan, tekrar gelirim ve bu kez dostça olmaz gelişim ona göre,” der. Cep telefonundaki fotoğraf koleksiyonundan bir kare daha gösterir ve pis pis sırıtır. “Bu kim biliyor musun?”
Marketçi başını olumsuz anlamda sallar.
“Neyse bilmesen daha iyi…” der ve çetesiyle beraber motosikletlerine atlayıp yine büyük bir gürültü seremonisiyle caddeyi terk ederler.
Fotoğraftaki kişi çok enteresan biridir…
Başka bir tarih ve yer. Bu kez Türkiye’deyiz. 2016 Ekim ayı, Ankara. Saray’ın danışmanlarına ait odalardan biri. Bir grup Çete elemanı, liderleriyle beraber çok önemli bir ismi ziyaret eder. Karşılıklı görüş alışverişi yapılan bu toplantı gayet dostane geçer. Bu isim daha sonra Alman polisinin kendisine sorduğu sorulara mail ile cevap verir ve şöyle der: “(Almanyalı Osmanlılara) güzel çalışmalarına ve Almanya’da Türk gençlerini sokaktan kurtarmaya devam etmelerini söyledim.”
“Güzel çalışmalar” nedir acaba… Birazdan bakacağız.
Ziyaretçi kesim ise biraz farklı yansıtır bu görüşmeyi. Onlara göre bu önemli zat bizzat kendilerinin hediye ettiği tişörtü giymiş, hatıra resimleri çektirmiş ve hükümet olarak tüm kurumlarıyla arkalarında olduklarını teyit etmiştir. Görüşmenin diğer tarafı ise şu açıklamayı yapar: “Saygıdeğer kurucumuz, Cumhurbaşkanımızın danışmanlarından İlnur Çevik, Almanyalı Osmanlıları Cumhurbaşkanlığı’nda kabul etti. Grubun sembolünün olduğu tişörtü giyerek, cumhurbaşkanlığının yurt dışındaki terör örgütlerine karşı mücadele eden Türk vatandaşlarının arkasında olduğunu söyledi.”
“Terör örgütleri”nden kastın muhalif aydınlar, gazeteciler, akademisyenler olduğunu herkes biliyor şüphesiz. Çete üyeleri, bu açıklamalarıyla şiddet emirlerini bizzat Türkiye’den Saray’dan aldıklarını da itiraf etmiş oluyorlardı…
Saray’a kadar gidip bizzat Reis ile görüşmemek, bir hayır duasını almamak mümkün mü?
Başka hangi odalar ziyaret edildi, hangi yetkililer ile ne tür anlaşmalar yapıldı, ne tür bir strateji üzerinde mutabık kalındı, şimdilik bunları bilemiyoruz. Ancak, vakt-i zamanı gelince ortaya çıkacaktır. Malum, gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır!
İlnur Çevik’i tanıyalım!
Tam adı Hakkı İlnur Çevik… 27 Haziran 1952 Ankara doğumlu İngiltere Warwick Üniversitesi İşletme mezunu. 1973 yılında babası İlhan Çevik’in sahibi olduğu Turkish Daily News Gazetesi’nde çalışmaya başlamıştı.
Gazeteleri Turkish Daily News 12 Eylül döneminde hükümet tarafından verilen ‘özel ödenekler’ sayesinde son teknoloji baskı makinaları alarak atılım yaptı. Daha sonra Milli Piyango biletlerinin basım işlerini alarak işi büyüttüler.
Türk devletinin petrol ve diplomasi ilişkilerinin ağırlığını sırtına almış bir vatanperver olarak (!) bilinen İlnur Çevik, gazeteci kimliğini taşıyan bir isimdi. Hem gazete sahibi hem Erdoğan’ın danışmanıydı ve Saray’da özel odası vardı. Çevik son olarak Güneydoğu’da 65 milyon dolarlık ihale alarak müteahhitliğe de başlamıştı. Bu meslek büyüğümüzün gönüllü olarak yürüttüğü bazı misyonlar da vardı. Örneğin Toplumsal Diriliş Harekatı yöneticisi, Osmanlı Ocakları’nın ve SADAT’ın akıl hocalığı gibi… İddialara göre Saray’daki gölge kabinenin prenslerindendi.
Belki genç kuşak tam olarak kıymetini bilmeyebilir İlnur Bey’in ama bu genç görünümlü kurt gazeteci, Özal, Demirel, Çiller ve Erbakan’a danışmanlık yapmasıyla meşhurdu.
Çevik meslek yaşamı boyunca başta Süleyman Demirel olmak üzere, Turgut Özal, Tansu Çiller (Özer Uçuran Çiller’i Başbakanlık Konutu’nda büyükelçiler ile buluşturmuş) ve Necmettin Erbakan’ın ‘danışmanlığını’ üstlenmişti.
ABD’de Beyaz Saray bahçesinde Demirel’in şapkasını taşırken çekilen fotoğraf Çevik’in meslek hayatının en renkli karelerinden biriydi. ABD’de yapılan bir başka toplantıda kendi bastırdığı özel davetiye ile RP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül’ü Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak tanıtması skandalına da bulaşmıştı. Hep yaptığı devlet büyükleri ile büyükelçilikler arasında mesaj taşıma işini abarttığı için Demirel tarafından yanından uzaklaştırıldığı söyleniyordu.
Erbakan’ın danışmanlığını yaptığı dönemde, Ankara’nın en lüks semtlerinden Arjantin Caddesinde açtığı TDN Cafe’de “içki ruhsatı olmadığı halde” içki satmıştı. Çankaya Emniyet Müdürlüğü, “ruhsatsız içki satışından” TDN Cafe’yi 2 kez basmıştı.
AKP’den siyasete atılan İlnur Çevik ön seçim yoklamasında umduğunu bulamadı. Çevik, 125 oy almasına rağmen listeye girememişti.
Sahibi olduğu Turkish Daily News’in yüzde 51’ini Doğan Yayın Holding’e satarak Aydın Doğan’ın ortağı oldu. Satışın ardından Doğan Turkish Daily News adlı yeni bir şirket kuruldu.
Aynı dönemde aldığı 65 milyon dolarlık ihale ile Erbil’de Selahattin Eyyübi Üniversitesi Kampüsünü ve Süleymaniye Havaalanı’nı ortaklarıyla birlikte yaptı.
Çevik’in yolu 2001 yılında AKP kurulma sürecinde, Refah hükümeti döneminin dışında, Erdoğan’la bir kez daha kesişti. Ahmet Bayrak adlı bir işadamından 1 milyon 57 bin 109 Alman Markı borç alan Çevik’in, borcunu ödememesi üzerine, Bayrak’ın avukatları tarafından önce evine daha sonra çalıştığı gazeteye haciz getirilmişti. Erdoğan aracılığıyla bir dönem Adalet Bakanlığı yapan Şevket Kazan’dan yardım istedi. Haciz memurlarına “Hiç malım mülküm yok” diyen Çevik, Turkish Daily News gazetesini sattığı Aydın Doğan’dan aldığı paranın bir bölümünü oluşturan 200 bin Dolar ve 13 bin adet Doğan Holding hissesini mal beyanında bildirmeyince “yalan mal beyanında bulunmak” suçundan 1 ay hapse mahkum olmuştu.
Çevik’in görüldüğü yerde tutuklanması için hakkında çıkarılan arama belgesinde: Hakkı İlnur Çevik, 20/05/2002 Aranan-Eminönü İlçe Emniyet Müdürlüğü Beyazıt Polis Karakolunun 01/02/2002 gün ve B-05.1.EGM.4.34.47.23.BTİ.01/659 no’lu yazısına istinaden aranmaktaydı. Mal beyanında: “Gayrimenkulüm, malım yoktur, menkul olarak otomobilim yoktur. Menkul olarak zorunlu ev eşyalarım vardır ve ancak bunlar Ankara 5. İcra Müdürlüğü’nün 2000/5102 esas sayılı dosyası ile hacizlidir. Doğan Daily News AŞ’de Genel Yayın Yönetmeni olarak çalışıyorum. Aylık gelirim 275.000.000 TL’dir (eski para). Maaşımın üzerinde Ankara 5. İcra Müdürlüğü’nün 2000/5102 esas sayılı dosyası ile haciz vardır. Mal beyanı olarak arz ediyorum,” demişti. 20 Mayıs 2002 tarihinde dolar kuru Alış 1.425.000 TL Satış 1.440.000 TL idi ve bu hesaba göre İlnur Bey’in eline ayda sadece yaklaşık 192 dolar geçiyordu!
Hakkında icra takiplerinin sürdüğü ve polis tarafından Türkiye’nin dört bir yanında arandığı günlerde, İlnur Çevik’in Doğan Turkish Daily News’teki ortağı Aydın Doğan’ın himayesinde olduğu ortaya çıkmıştı. Mal beyanında kendisini sıradan bir gazete çalışanıymış gibi gösteren Çevik, aslında Doğan Turkish Daily News şirketinin yarıya yakınını elinde bulunduruyordu. Turkish Daily News, 21 Ocak 2000’de Doğan Grubu’na katılmıştı.
Çevik, yalan mal beyanında bulunmak suçundan çarptırıldığı 1 ay hapis cezasından çıkarılan af sayesinde kurtulmuştu. Şimdilerde ise özellikle Avrupa’da yapılan fişlemeleri koordine ettiği söyleniyordu.
DEVAM EDECEK
[Naci Karadağ] 25.4.2018 [TR724]
Kuruluşundan silah teminine, özel olarak parasal yardımdan, istihbarat desteğine kadar pek çok alanda Türk hükumetinin başlangıcından beri organize ettiğini bütün Almanlar biliyor. İki isim öne çıkıyor bu çete ile ilintili olarak: Metin Külünk ve İlnur Çevik. MİT’in özel birimler oluşturarak bu çeteye espiyonaj ve lojistik destek sağladığı da bilinmekte.
Ülke içinde her türlü dini argümanı dibine kadar kullanan AKP iktidarı, Almanya’daki bu çete şubesinde bahsi geçen konularda pek hassas değil. Uyuşturucudan fuhşa, silah ticaretinden kumara, adam öldürmeye teşebbüsten kundaklamaya kadar her türlü yasadışı işe bulaşmış durumda ‘Almanya Osmanlıları’…
Basit bir motosiklet çetesinin, bir ülke istihbaratı tarafından nasıl suç birliğine dönüştüğüne kısaca bakmadan önce, bir olayı aktarmak zihin açıcı olacaktır.
Olay yaklaşık bir sene önce cereyan eder.
Almanya’da Türklerin yoğun olduğu bir bölgede yer alan, genelde Türk tüketicilere hitap eden bir markete sabahın erken saatlerinde üstü başı perişan halde bir genç kız gelir. Ne ismi vardır ne cismi. Hiçbir kimlik bilgisi olmadığı gibi şuuru da yarı açıktır. Market sahibi şaşırır ama sokakta da bırakmaz kızcağızı. Zar zor Türkçe konuşmasından Türk olduğunu anlar yaşı en fazla 20 olan bu genç kızın. Kollarındaki izlere bakılırsa uyuşturucu bağımlısıdır da…
Birkaç gün bakar kıza.
Ancak genç kız sürekli tedirgindir ve kendi hakkında hiçbir bilgi vermemektedir. Market sahibi ısrarla, “Kızım, annen, baban ailen yok mu? Benden korkmana gerek yok! İstersen devlet yetkililerini çağıralım seni onlara teslim edelim. Hem korurlar, hem tedavi ederler,” der ama nafiledir…
Aradan geçen kısa süre içinde genç kız toparlar. Açıkçası market sahibi de tedirgindir, kızın değerli bir şeyler alıp kaçabileceğini de düşünmektedir. Zira geleli bir haftayı geçmesine rağmen kendisiyle ilgili en ufak bir ipucu bile vermemiştir.
Marketin arka kısmında yatıp kalkan bu kız, bir sabah erkenden tıpkı geldiği gibi sessizce kayıplara karışır. Yazdığı küçük notta her şey için teşekkür etmektedir. Yiyecek ve içecekten başka da bir şey almamıştır.
Esas ilginç gelişme ise o öğlen vakti olur.
Genelde Türklerin yaşadığı cadde kulak tırmalayan homurtularıyla peşi sıra gelen motosiklet konvoyunun çıkardığı egzoz sesiyle yankılanır. Son Of Anarchy filminin bir sahnesi gibidir durum. Hepsi deri ceket giymiş, iri yarı bir düzine adam marketin önüne park edip içeri girerler. İnanılmaz biçimde rahat ve kendilerinden emindirler.
“Tuğçe (ismi ben uydurdum) nerede?” diye sorarlar market sahibine. Seslerinde tehditvari bir hava vardır ve her an bir bela çıkarabileceklerini hissettirmişlerdir muhataplarına. Market sahibi biraz aptalı oynar, kimden bahsettiklerini bilmediğini söyler ama cep telefonundan kızın market kapısında çekilmiş bir resmini gösterir motosikletlilerin lideri. “Bize oyun oynama moruk!” diye çıkışır. “Burayı iki dakkada duman ederiz. Nerede?” diye bu kez doğrudan tehdit ederler. Kasiyer kız aklından polisi aramayı geçirir ama son derece tecrübeli olan çete lideri, “Boşuna arama arkamızda kimin olduğunu bilmiyorsan ve yaşamayı seviyorsan bunu yapma bence!” der.
Deri montunun cebinden bir pasaport ve kimlik çıkarır. Marketçinin bir süre misafir ettiği kıza aittir bunlar. Marketçi meselenin boyunu aşan bir durum olduğunu anlar ve sabah kayıplara karıştığını söyler. Marketçinin omzuyla boynunun birleştiği yeri sıkıca tutup canını hafifçe yakan çete lideri, “Bak sen saf birine benziyorsun. O yüzden sana inanıyorum. Ama yalan söylüyorsan, tekrar gelirim ve bu kez dostça olmaz gelişim ona göre,” der. Cep telefonundaki fotoğraf koleksiyonundan bir kare daha gösterir ve pis pis sırıtır. “Bu kim biliyor musun?”
Marketçi başını olumsuz anlamda sallar.
“Neyse bilmesen daha iyi…” der ve çetesiyle beraber motosikletlerine atlayıp yine büyük bir gürültü seremonisiyle caddeyi terk ederler.
Fotoğraftaki kişi çok enteresan biridir…
Başka bir tarih ve yer. Bu kez Türkiye’deyiz. 2016 Ekim ayı, Ankara. Saray’ın danışmanlarına ait odalardan biri. Bir grup Çete elemanı, liderleriyle beraber çok önemli bir ismi ziyaret eder. Karşılıklı görüş alışverişi yapılan bu toplantı gayet dostane geçer. Bu isim daha sonra Alman polisinin kendisine sorduğu sorulara mail ile cevap verir ve şöyle der: “(Almanyalı Osmanlılara) güzel çalışmalarına ve Almanya’da Türk gençlerini sokaktan kurtarmaya devam etmelerini söyledim.”
“Güzel çalışmalar” nedir acaba… Birazdan bakacağız.
Ziyaretçi kesim ise biraz farklı yansıtır bu görüşmeyi. Onlara göre bu önemli zat bizzat kendilerinin hediye ettiği tişörtü giymiş, hatıra resimleri çektirmiş ve hükümet olarak tüm kurumlarıyla arkalarında olduklarını teyit etmiştir. Görüşmenin diğer tarafı ise şu açıklamayı yapar: “Saygıdeğer kurucumuz, Cumhurbaşkanımızın danışmanlarından İlnur Çevik, Almanyalı Osmanlıları Cumhurbaşkanlığı’nda kabul etti. Grubun sembolünün olduğu tişörtü giyerek, cumhurbaşkanlığının yurt dışındaki terör örgütlerine karşı mücadele eden Türk vatandaşlarının arkasında olduğunu söyledi.”
“Terör örgütleri”nden kastın muhalif aydınlar, gazeteciler, akademisyenler olduğunu herkes biliyor şüphesiz. Çete üyeleri, bu açıklamalarıyla şiddet emirlerini bizzat Türkiye’den Saray’dan aldıklarını da itiraf etmiş oluyorlardı…
Saray’a kadar gidip bizzat Reis ile görüşmemek, bir hayır duasını almamak mümkün mü?
Başka hangi odalar ziyaret edildi, hangi yetkililer ile ne tür anlaşmalar yapıldı, ne tür bir strateji üzerinde mutabık kalındı, şimdilik bunları bilemiyoruz. Ancak, vakt-i zamanı gelince ortaya çıkacaktır. Malum, gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır!
İlnur Çevik’i tanıyalım!
Tam adı Hakkı İlnur Çevik… 27 Haziran 1952 Ankara doğumlu İngiltere Warwick Üniversitesi İşletme mezunu. 1973 yılında babası İlhan Çevik’in sahibi olduğu Turkish Daily News Gazetesi’nde çalışmaya başlamıştı.
Gazeteleri Turkish Daily News 12 Eylül döneminde hükümet tarafından verilen ‘özel ödenekler’ sayesinde son teknoloji baskı makinaları alarak atılım yaptı. Daha sonra Milli Piyango biletlerinin basım işlerini alarak işi büyüttüler.
Türk devletinin petrol ve diplomasi ilişkilerinin ağırlığını sırtına almış bir vatanperver olarak (!) bilinen İlnur Çevik, gazeteci kimliğini taşıyan bir isimdi. Hem gazete sahibi hem Erdoğan’ın danışmanıydı ve Saray’da özel odası vardı. Çevik son olarak Güneydoğu’da 65 milyon dolarlık ihale alarak müteahhitliğe de başlamıştı. Bu meslek büyüğümüzün gönüllü olarak yürüttüğü bazı misyonlar da vardı. Örneğin Toplumsal Diriliş Harekatı yöneticisi, Osmanlı Ocakları’nın ve SADAT’ın akıl hocalığı gibi… İddialara göre Saray’daki gölge kabinenin prenslerindendi.
Belki genç kuşak tam olarak kıymetini bilmeyebilir İlnur Bey’in ama bu genç görünümlü kurt gazeteci, Özal, Demirel, Çiller ve Erbakan’a danışmanlık yapmasıyla meşhurdu.
Çevik meslek yaşamı boyunca başta Süleyman Demirel olmak üzere, Turgut Özal, Tansu Çiller (Özer Uçuran Çiller’i Başbakanlık Konutu’nda büyükelçiler ile buluşturmuş) ve Necmettin Erbakan’ın ‘danışmanlığını’ üstlenmişti.
ABD’de Beyaz Saray bahçesinde Demirel’in şapkasını taşırken çekilen fotoğraf Çevik’in meslek hayatının en renkli karelerinden biriydi. ABD’de yapılan bir başka toplantıda kendi bastırdığı özel davetiye ile RP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül’ü Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak tanıtması skandalına da bulaşmıştı. Hep yaptığı devlet büyükleri ile büyükelçilikler arasında mesaj taşıma işini abarttığı için Demirel tarafından yanından uzaklaştırıldığı söyleniyordu.
Erbakan’ın danışmanlığını yaptığı dönemde, Ankara’nın en lüks semtlerinden Arjantin Caddesinde açtığı TDN Cafe’de “içki ruhsatı olmadığı halde” içki satmıştı. Çankaya Emniyet Müdürlüğü, “ruhsatsız içki satışından” TDN Cafe’yi 2 kez basmıştı.
AKP’den siyasete atılan İlnur Çevik ön seçim yoklamasında umduğunu bulamadı. Çevik, 125 oy almasına rağmen listeye girememişti.
Sahibi olduğu Turkish Daily News’in yüzde 51’ini Doğan Yayın Holding’e satarak Aydın Doğan’ın ortağı oldu. Satışın ardından Doğan Turkish Daily News adlı yeni bir şirket kuruldu.
Aynı dönemde aldığı 65 milyon dolarlık ihale ile Erbil’de Selahattin Eyyübi Üniversitesi Kampüsünü ve Süleymaniye Havaalanı’nı ortaklarıyla birlikte yaptı.
Çevik’in yolu 2001 yılında AKP kurulma sürecinde, Refah hükümeti döneminin dışında, Erdoğan’la bir kez daha kesişti. Ahmet Bayrak adlı bir işadamından 1 milyon 57 bin 109 Alman Markı borç alan Çevik’in, borcunu ödememesi üzerine, Bayrak’ın avukatları tarafından önce evine daha sonra çalıştığı gazeteye haciz getirilmişti. Erdoğan aracılığıyla bir dönem Adalet Bakanlığı yapan Şevket Kazan’dan yardım istedi. Haciz memurlarına “Hiç malım mülküm yok” diyen Çevik, Turkish Daily News gazetesini sattığı Aydın Doğan’dan aldığı paranın bir bölümünü oluşturan 200 bin Dolar ve 13 bin adet Doğan Holding hissesini mal beyanında bildirmeyince “yalan mal beyanında bulunmak” suçundan 1 ay hapse mahkum olmuştu.
Çevik’in görüldüğü yerde tutuklanması için hakkında çıkarılan arama belgesinde: Hakkı İlnur Çevik, 20/05/2002 Aranan-Eminönü İlçe Emniyet Müdürlüğü Beyazıt Polis Karakolunun 01/02/2002 gün ve B-05.1.EGM.4.34.47.23.BTİ.01/659 no’lu yazısına istinaden aranmaktaydı. Mal beyanında: “Gayrimenkulüm, malım yoktur, menkul olarak otomobilim yoktur. Menkul olarak zorunlu ev eşyalarım vardır ve ancak bunlar Ankara 5. İcra Müdürlüğü’nün 2000/5102 esas sayılı dosyası ile hacizlidir. Doğan Daily News AŞ’de Genel Yayın Yönetmeni olarak çalışıyorum. Aylık gelirim 275.000.000 TL’dir (eski para). Maaşımın üzerinde Ankara 5. İcra Müdürlüğü’nün 2000/5102 esas sayılı dosyası ile haciz vardır. Mal beyanı olarak arz ediyorum,” demişti. 20 Mayıs 2002 tarihinde dolar kuru Alış 1.425.000 TL Satış 1.440.000 TL idi ve bu hesaba göre İlnur Bey’in eline ayda sadece yaklaşık 192 dolar geçiyordu!
Hakkında icra takiplerinin sürdüğü ve polis tarafından Türkiye’nin dört bir yanında arandığı günlerde, İlnur Çevik’in Doğan Turkish Daily News’teki ortağı Aydın Doğan’ın himayesinde olduğu ortaya çıkmıştı. Mal beyanında kendisini sıradan bir gazete çalışanıymış gibi gösteren Çevik, aslında Doğan Turkish Daily News şirketinin yarıya yakınını elinde bulunduruyordu. Turkish Daily News, 21 Ocak 2000’de Doğan Grubu’na katılmıştı.
Çevik, yalan mal beyanında bulunmak suçundan çarptırıldığı 1 ay hapis cezasından çıkarılan af sayesinde kurtulmuştu. Şimdilerde ise özellikle Avrupa’da yapılan fişlemeleri koordine ettiği söyleniyordu.
DEVAM EDECEK
[Naci Karadağ] 25.4.2018 [TR724]
Şampiyonluk koltuklarını korumaya yetmeyecek [Hasan Cücük]
Teknik adamlar için lig şampiyonluğu en önemli başarıdır. Takımını sezon sonunda zirveye çıkaran hocalar, koltuklarını da sağlama almış olurlar. Ancak bazı kulüpler için ligde şampiyon olmak başarı kriteri sayılmaz. Avrupa’da o sezon kupa gelmezse, koltuk sallanır. Tıpkı Barcelona ve Paris Saint Germain’in teknik patronları gibi.
NAMAĞLUP ŞAMPİYONLUK BİLE KURTARMAZ!
İspanya La Liga’da Barcelona bir maçı eksik olmasına karşılık en yakın rakibi Atletico Madrid’in 11 puan önünde bulunuyor. Önünde 5 maç olan Barcelona, iki maçı kazanması halinde şampiyonluğunu ilan edecek. Sezon başından beri liderlik koltuğunu kimseye kaptırmayan Barcelona, Kral Kupası finalinde Sevilla’yı 5-0 yenerek üst üste 4. kez kupayı müzesine götürdü. Kral Kupası’ndan sonra La Liga şampiyonluğu geldiğinde Barcelona sezonu iki kupayla kapatmış olacak. Ancak bu başarılara rağmen teknik patron Ernesto Valverde’nin koltuğu sarsıntıda. Gerekçe ise Şampiyonlar Ligi’deki Roma hezimeti.
Dünyanın en iyi kulüplerinden biri olmanın gerekleri arasında uluslararası başarı olmazsa olmaz. Şu anda dünyadaki en önemli kulüp organizasyonu Şampiyonlar Ligi ve bu kupayı kaldırmak, Barcelona, Real Madrid, Bayern Münih ve Juventus gibi takımlar için artık lig şampiyonluğundan daha önemli. Örneğin Juventus, 6 yıldır Serie A’yı kimseye kaptırmıyor fakat Şampiyonlar Ligi kupası alamaması, büyük eksiklik olarak görülüyor. Barcelona içinse bu yıl Devler Ligi’nin ayrı bir önemi vardı çünkü ezeli rakibi Real Madrid, iki yıldır üst üste bu kupayı kaldırarak Barcelona’ya üstünlük sağladı. Bu sezon da kupanın bir numaralı favorisi olunca, Barcelona için Şampiyonlar Ligi tahriki oldu.
Gruptan lider çıkan Barcelona, son 16 turunda Premier Lig şampiyonu Chelsea’yi safdışı bırakarak hedefe emin adımlarla ilerliyordu. Çeyrek finalde rakip Roma olurken, ilk maçta alınan 4-1’lik skor Barcelona’nın rövanş için rahatlamasına yol açtı. Ancak evdeki hesap Roma’ya uymayınca İtalya’da ortaya çıkan 3-0’lık skor bir travmaya sebep oldu. Barcelona ilk kez sahasında 3 farklı kazandığı bir maçın rövanşında eleniyordu. İşte bu başarısızlık Valverde’nin sezon boyunca gösterdiği performansını gölgede bırakmaya yetti. İspanyol spor basının önde gelen gazeteleri Marca ve Mundo Deportivo, Barcelona yönetimi ile Valverde arasında derin görüş ayrılığı olduğunu, sezonun bitimiyle birlikte tarafların bir araya gelip ayrılığı resmen açıklayacaklarını yazdı. Sezon sonunda Barcelona’da değişikliğin sadece teknik patron Valverde ile sınırlı olmayacağı, çok sayıda futbolcuyla da yolların ayrılacağı sızan bilgiler arasında.
PARİS’TE WENGER SESLERİ!
Fransa Ligue 1’de PSG beklendiği gibi ligin bitimine haftalar kala şampiyonluğunu ilan etti. Böyle olunca Fransa’da koltuğu en garanti ismin PSG teknik patronu Unai Emery olması gerekiyordu. Ancak durum hiç de öyle değil. Emery’nin PSG’nin başına geçmesinde en önemli etken 2013-16 arasında çalıştırdığı Sevilla ile 3 yıl üst üste UEFA Avrupa Ligi’ni kazanmasıydı. Yıldızlar topluluğu PSG’yi lig şampiyonu yapması görevde kalması için yeterli değildi. Emery’nin geçen sezon Ligue 1 şampiyonluğunu Monaco’ya kaptırmasının yanı sıra Şampiyonlar Ligi son 16 turunda sahasında 4-0 yendiği Barcelona’ya deplasmanda 6-1 yenilerek elenmesi kredisini sarsmıştı.
Bu sezon ligin yanında Şampiyonlar Ligi’nde de işler yolunda gidiyordu. Gruptan Bayern Münih’in önünde lider çıkıldı. Cavani, Neymar, Mbappe üçlüsü gol olup rakip kalelere yağıyordu. Ama Fransız basını, PSG yönetimi ile Emery arasında kan uyuşmazlığı olduğunu yazdı. Emery, karizmatik bulunmadığı gibi oyuncular üzerinde otorite sağlayamadığı, gölgede kaldığı söylendi. Şampiyonlar Ligi son 16 turunda bu yıl da rakip bir İspanyol takımı olurken, Real Madrid’e her iki maçta da yenilerek PSG elenecekti. Transfere harcanan milyonlarca Euro’ya rağmen, Devler Ligi’nde son 16 turunu bir türlü geçememesi, bardağı taşıran son damla olabilir.
Ligde haftalar önce şampiyon olan Lig Kupası’nı kazanan, Fransa Kupası’nda finale kalan PSG için sezon her ne kadar mükemmel geçmiş gözükse de Şampiyonlar Ligi hüsranı Unai Emery’nin koltuğunu kaydırmaya yetiyor. Bu arada PSG’nin olası teknik patronları arasında Arsenal’den ayrılan Arsene Wenger’in adının geçtiğini belirtelim.
[Hasan Cücük] 25.4.2018 [TR724]
NAMAĞLUP ŞAMPİYONLUK BİLE KURTARMAZ!
İspanya La Liga’da Barcelona bir maçı eksik olmasına karşılık en yakın rakibi Atletico Madrid’in 11 puan önünde bulunuyor. Önünde 5 maç olan Barcelona, iki maçı kazanması halinde şampiyonluğunu ilan edecek. Sezon başından beri liderlik koltuğunu kimseye kaptırmayan Barcelona, Kral Kupası finalinde Sevilla’yı 5-0 yenerek üst üste 4. kez kupayı müzesine götürdü. Kral Kupası’ndan sonra La Liga şampiyonluğu geldiğinde Barcelona sezonu iki kupayla kapatmış olacak. Ancak bu başarılara rağmen teknik patron Ernesto Valverde’nin koltuğu sarsıntıda. Gerekçe ise Şampiyonlar Ligi’deki Roma hezimeti.
Dünyanın en iyi kulüplerinden biri olmanın gerekleri arasında uluslararası başarı olmazsa olmaz. Şu anda dünyadaki en önemli kulüp organizasyonu Şampiyonlar Ligi ve bu kupayı kaldırmak, Barcelona, Real Madrid, Bayern Münih ve Juventus gibi takımlar için artık lig şampiyonluğundan daha önemli. Örneğin Juventus, 6 yıldır Serie A’yı kimseye kaptırmıyor fakat Şampiyonlar Ligi kupası alamaması, büyük eksiklik olarak görülüyor. Barcelona içinse bu yıl Devler Ligi’nin ayrı bir önemi vardı çünkü ezeli rakibi Real Madrid, iki yıldır üst üste bu kupayı kaldırarak Barcelona’ya üstünlük sağladı. Bu sezon da kupanın bir numaralı favorisi olunca, Barcelona için Şampiyonlar Ligi tahriki oldu.
Gruptan lider çıkan Barcelona, son 16 turunda Premier Lig şampiyonu Chelsea’yi safdışı bırakarak hedefe emin adımlarla ilerliyordu. Çeyrek finalde rakip Roma olurken, ilk maçta alınan 4-1’lik skor Barcelona’nın rövanş için rahatlamasına yol açtı. Ancak evdeki hesap Roma’ya uymayınca İtalya’da ortaya çıkan 3-0’lık skor bir travmaya sebep oldu. Barcelona ilk kez sahasında 3 farklı kazandığı bir maçın rövanşında eleniyordu. İşte bu başarısızlık Valverde’nin sezon boyunca gösterdiği performansını gölgede bırakmaya yetti. İspanyol spor basının önde gelen gazeteleri Marca ve Mundo Deportivo, Barcelona yönetimi ile Valverde arasında derin görüş ayrılığı olduğunu, sezonun bitimiyle birlikte tarafların bir araya gelip ayrılığı resmen açıklayacaklarını yazdı. Sezon sonunda Barcelona’da değişikliğin sadece teknik patron Valverde ile sınırlı olmayacağı, çok sayıda futbolcuyla da yolların ayrılacağı sızan bilgiler arasında.
PARİS’TE WENGER SESLERİ!
Fransa Ligue 1’de PSG beklendiği gibi ligin bitimine haftalar kala şampiyonluğunu ilan etti. Böyle olunca Fransa’da koltuğu en garanti ismin PSG teknik patronu Unai Emery olması gerekiyordu. Ancak durum hiç de öyle değil. Emery’nin PSG’nin başına geçmesinde en önemli etken 2013-16 arasında çalıştırdığı Sevilla ile 3 yıl üst üste UEFA Avrupa Ligi’ni kazanmasıydı. Yıldızlar topluluğu PSG’yi lig şampiyonu yapması görevde kalması için yeterli değildi. Emery’nin geçen sezon Ligue 1 şampiyonluğunu Monaco’ya kaptırmasının yanı sıra Şampiyonlar Ligi son 16 turunda sahasında 4-0 yendiği Barcelona’ya deplasmanda 6-1 yenilerek elenmesi kredisini sarsmıştı.
Bu sezon ligin yanında Şampiyonlar Ligi’nde de işler yolunda gidiyordu. Gruptan Bayern Münih’in önünde lider çıkıldı. Cavani, Neymar, Mbappe üçlüsü gol olup rakip kalelere yağıyordu. Ama Fransız basını, PSG yönetimi ile Emery arasında kan uyuşmazlığı olduğunu yazdı. Emery, karizmatik bulunmadığı gibi oyuncular üzerinde otorite sağlayamadığı, gölgede kaldığı söylendi. Şampiyonlar Ligi son 16 turunda bu yıl da rakip bir İspanyol takımı olurken, Real Madrid’e her iki maçta da yenilerek PSG elenecekti. Transfere harcanan milyonlarca Euro’ya rağmen, Devler Ligi’nde son 16 turunu bir türlü geçememesi, bardağı taşıran son damla olabilir.
Ligde haftalar önce şampiyon olan Lig Kupası’nı kazanan, Fransa Kupası’nda finale kalan PSG için sezon her ne kadar mükemmel geçmiş gözükse de Şampiyonlar Ligi hüsranı Unai Emery’nin koltuğunu kaydırmaya yetiyor. Bu arada PSG’nin olası teknik patronları arasında Arsenal’den ayrılan Arsene Wenger’in adının geçtiğini belirtelim.
[Hasan Cücük] 25.4.2018 [TR724]
Hollanda’da, Körfez’in fonladığı camiler deşifre oldu [Basri Doğan]
Körfez ülkelerinden fon ve yardım talebinde bulunan Hollanda’daki bazı cami örgütlerinin, yasa dışı olarak desteklendiği ortaya çıktı. Kuveyt ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlıkları’nın camilere yapılan yardımları 2010 yılından bu yana gizli tuttuğu anlaşıldı.
Hollanda NOS kanalında yayınlanan Nieuwsuur programında, fonlanan camilerin listesi yayınlandı. Para yardımı alan cami sayısının yaklaşık 30’u bulduğu ve başvuruları yapan derneklerin çoğunun Arap menşeli kurumlar olduğu belirlendi.
Özellikle Körfez devletleri tarafından finanse edilen camilerin, selefi ve aşırı radikal oldukları ileri sürülüyor. Hollanda’da bu tür ibadet yerleri yıllardır tartışma konusu. Temsilciler Meclisi uzun yıllardır buralara para akışının şeffaf olması yönünde çalışma yapıyor. Ülke genelindeki 650’ye yakın caminin yüzde 10’nu bu kapsamda değerlendiriliyor. Hollanda Hükümeti, Bilimsel Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi’nden (WODC) yabancı kökenli kişi veya devletlerin cami finansmanının kapsamını haritalandırmasını istemişti. Bu konuda 2015 yılına değin ciddi bulgu elde edilememişti. Nieuwsuur programında, Hollanda Terörle Mücadele Koordinatörlü’ğünün (NCTb) gizli notlarına yer verildi. Buna göre, dört yıl önce Hollanda’da 13 Selefi camii varken bu sayı 27’e çıktı. Bunun yanı sıra selefi vaizlerin sayısı da 50’den 110’a ulaştı.
HÜKÜMET ORTAĞI VE MUHALEFET ARAŞTIRMA İSTİYOR, İKTİDAR ‘İFŞA ETMEYİZ’ DİYOR
Hükümetin daha önce reddettiği yabancı fonlu camilere ilişkin gizli listelerin yayınlanmasının ardından, hükümet ortaklarından Demokrat 66 ve Hıristiyan Birlik ile muhalefet partisi Sosyalist’ler harekete geçti. Bu üç pari listelerin serbest bırakılmalarını istiyor. Dışişleri Bakanı Blok ise, bilginin ifşasının Körfez ülkeleri ile Hollanda arasında bilgi paylaşımına zarar vereceğini savunuyor. Blok, ancak Hollanda Temsilciler Meclisi’nin listelerin halka açık olmasını istemesi halinde bunu yapacaklarını dile getiriyor.
‘ENTEGRASYONA ENGEL’
Camilere yabancı bağışların kamuoyuna açık hale getirmesi gerektiğine vurgu yapan Amsterdam Vrij Üniversitesi İslam Bilimleri İlahiyatçı Muhammed Ajouaou, Körfez devletlerinden yapılan bu tür finansmanların entegrasyonun önünde engel olduğunu söyledi. Faslı Camiler Konseyi de bu konuda farklı düşünmüyor. Konsey, İslami kurumların finansmanı konusunda şeffaflığı savunuyor.
MİLLETVEKİLLERİ ŞAŞKIN
Sosyalist Parti milletvekilleri açığa çıkan durum karşısında şaşkın olduklarını ifade etti. Vekiller, “Bu konuda bir milimetre bile ilerleme katedememiştik. İlk başta, bir listenin var olduğu hükümet reddetmişti. Nihayet bu listeyi kamuoyu öğrendi.’’ derken, Hıristiyan Birlik Partisi Milletvekili Gert Jan Segers’in tepkisi daha sert oldu. Segers’e göre, Körfez ülkeleri camilere nüfuz ederek Hollanda’ya huzursuzluk ihraç ediyor. Mısır’da yedi yıl yaşamış olan Segers, “Burada sahip olduğumuz özgürlüğün karşısında, hukukun üstünlüğüne inanmayan bir özgürlük anlayışıyla karşı karşe karşıyayız.’’ tespitinde bulundu.
DİYANET’İN 146 CAMİSİ VAR
Hollanda’da Diyanet Vakfı’na bağlı cami sayısı 146. Bu sayı Hollanda’daki toplam cami sayısının yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor.
[Basri Doğan] 25.4.2018 [TR724]
Hollanda NOS kanalında yayınlanan Nieuwsuur programında, fonlanan camilerin listesi yayınlandı. Para yardımı alan cami sayısının yaklaşık 30’u bulduğu ve başvuruları yapan derneklerin çoğunun Arap menşeli kurumlar olduğu belirlendi.
Özellikle Körfez devletleri tarafından finanse edilen camilerin, selefi ve aşırı radikal oldukları ileri sürülüyor. Hollanda’da bu tür ibadet yerleri yıllardır tartışma konusu. Temsilciler Meclisi uzun yıllardır buralara para akışının şeffaf olması yönünde çalışma yapıyor. Ülke genelindeki 650’ye yakın caminin yüzde 10’nu bu kapsamda değerlendiriliyor. Hollanda Hükümeti, Bilimsel Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi’nden (WODC) yabancı kökenli kişi veya devletlerin cami finansmanının kapsamını haritalandırmasını istemişti. Bu konuda 2015 yılına değin ciddi bulgu elde edilememişti. Nieuwsuur programında, Hollanda Terörle Mücadele Koordinatörlü’ğünün (NCTb) gizli notlarına yer verildi. Buna göre, dört yıl önce Hollanda’da 13 Selefi camii varken bu sayı 27’e çıktı. Bunun yanı sıra selefi vaizlerin sayısı da 50’den 110’a ulaştı.
HÜKÜMET ORTAĞI VE MUHALEFET ARAŞTIRMA İSTİYOR, İKTİDAR ‘İFŞA ETMEYİZ’ DİYOR
Hükümetin daha önce reddettiği yabancı fonlu camilere ilişkin gizli listelerin yayınlanmasının ardından, hükümet ortaklarından Demokrat 66 ve Hıristiyan Birlik ile muhalefet partisi Sosyalist’ler harekete geçti. Bu üç pari listelerin serbest bırakılmalarını istiyor. Dışişleri Bakanı Blok ise, bilginin ifşasının Körfez ülkeleri ile Hollanda arasında bilgi paylaşımına zarar vereceğini savunuyor. Blok, ancak Hollanda Temsilciler Meclisi’nin listelerin halka açık olmasını istemesi halinde bunu yapacaklarını dile getiriyor.
‘ENTEGRASYONA ENGEL’
Camilere yabancı bağışların kamuoyuna açık hale getirmesi gerektiğine vurgu yapan Amsterdam Vrij Üniversitesi İslam Bilimleri İlahiyatçı Muhammed Ajouaou, Körfez devletlerinden yapılan bu tür finansmanların entegrasyonun önünde engel olduğunu söyledi. Faslı Camiler Konseyi de bu konuda farklı düşünmüyor. Konsey, İslami kurumların finansmanı konusunda şeffaflığı savunuyor.
MİLLETVEKİLLERİ ŞAŞKIN
Sosyalist Parti milletvekilleri açığa çıkan durum karşısında şaşkın olduklarını ifade etti. Vekiller, “Bu konuda bir milimetre bile ilerleme katedememiştik. İlk başta, bir listenin var olduğu hükümet reddetmişti. Nihayet bu listeyi kamuoyu öğrendi.’’ derken, Hıristiyan Birlik Partisi Milletvekili Gert Jan Segers’in tepkisi daha sert oldu. Segers’e göre, Körfez ülkeleri camilere nüfuz ederek Hollanda’ya huzursuzluk ihraç ediyor. Mısır’da yedi yıl yaşamış olan Segers, “Burada sahip olduğumuz özgürlüğün karşısında, hukukun üstünlüğüne inanmayan bir özgürlük anlayışıyla karşı karşe karşıyayız.’’ tespitinde bulundu.
DİYANET’İN 146 CAMİSİ VAR
Hollanda’da Diyanet Vakfı’na bağlı cami sayısı 146. Bu sayı Hollanda’daki toplam cami sayısının yaklaşık yüzde 30’unu oluşturuyor.
[Basri Doğan] 25.4.2018 [TR724]
Çanakkale zaferini anlatma gayretleri başarılı oldu mu? [Dr. Serdar Efeoğlu]
Osmanlı Devleti’nin yıkılış döneminin en önemli başarılarından birisi kuşkusuz İstanbul’u işgal etmek isteyen “Düvel-i Muazzama” kuvvetlerinin denizde ve karada kazanılan zaferlerle geri püskürtülmesidir.
O sırada Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olan Enver Paşa, kazanılan zaferleri duyurmayı amaçlayan bir dizi faaliyet planlamış ve bu faaliyetlerle şiir, hikâye, anı, gezi yazısı, resim, film gibi çeşitli alanlardan oluşan bir “Çanakkale Külliyatı” ortaya çıkması amaçlanmıştı.
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde “savaşın” önemli bir yönünü oluşturan propaganda konusunda çok hazırlıksızdı. Diğer taraftan da maddi yetersizlikler ve teknik yönden geri kalmışlık, bu faaliyetler için önemli bir problem oluşturuyordu.
İtilaf devletleri ise propagandaya çok büyük kaynaklar ayırmış ve savaştığı cephelerde uçaklarla Osmanlı askerlerine yönelik olarak birçok broşürü ulaştırmaya çalışmışlardır. Özellikle İngilizlerin bu konuda profesyonel çalışmalar yaptıkları görülmektedir. 1916 Haziran’ında Osmanlı Devleti’ne karşı isyan eden Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in isyan etme gerekçelerini açıklayan broşürler bile şehirlere İngiliz uçakları tarafından atılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin sınırlı olarak yaptığı propaganda çalışmaları daha çok Almanların yönlendirmesiyle ve Almanlar örnek alınarak yapılmıştır. Bu çalışmaların önemli bir hedefi de cephe gerisindeki halkın moralini yükseltmek ve savaş boyunca önemli bir problem olan “firari askerler” meselesini de çözmekti.
HEYET-İ EDEBİYE’NİN GEZİSİ
İtilaf kuvvetlerinin Çanakkale Boğazı’na önce denizden sonra da karadan başlattıkları taarruzlar İstanbul’da büyük bir endişeye neden olmuş, başkentin ve Padişahın Anadolu’ya taşınması gündeme gelmişti. Ancak 18 Mart 1915’deki deniz zaferi ve 25 Nisan 1915’den itibaren kara muharebelerinde elde edilen başarılar İstanbul’daki kasveti dağıtmıştı.
Enver Paşa, bu başarıyı kamuoyuna aktarabilmek amacıyla bir heyetin Çanakkale’deki muharebe alanına götürülerek gezdirilmesini planladı. Amaç, bu heyetin gezide yaşadıklarını ve duygularını, ortaya koyacakları eserlerle bütün ülkeye yansıtmalarıydı.
Gezi, Harbiye Nezareti tarafından organize edilmiş ve heyettekilerin masrafları, Nezaret tarafından karşılanmıştı. Birkaç gün önce de İttihat ve Terakki’nin yayın organı Tanin gazetesinin başyazarı Hüseyin Cahit cepheye götürülmüş ve gezi izlenimlerini gazetesinde yayınlamıştı.
Harbiye Nezareti davet mektubunda gezinin amacını; askerlerin fedakârlığını milli hafızada yaşatmak ve yeni nesilleri de bu hislerle yetiştirmek olarak belirtiyordu. Gezi sonrasında kaleme alınacak eserlerle Çanakkale kahramanlıkları kayda geçecek ve bu kahramanlıklar, başta diğer cepheler olmak üzere ülkenin her yanına ulaştırılacaktı. Bu faaliyetlerin temel sloganı “Çanakkale Kahramanlığını Yaşatmak İçin” şeklinde belirlenmişti.
Bu heyete “Heyet-i Edebiye” adı verilmiştir. Heyete refakat edecek üç subay içinde İttihatçılığı ile bilinen Binbaşı Edip Servet (Tör) dikkat çekmektedir. Heyetin gideceği güzergâhtaki askeri ve mülki amirlere gereken direktifler verilerek yolculuğun iyi geçmesi için bütün tedbirler alınmıştı.
Belirlenen listedeki kişilere gönderilen davet yazıları sonrasında heyette; Hamdullah Suphi, Ağaoğlu Ahmet, İbrahim Alaaddin, Ali Canip, Celal Sahir, Enis Behiç, Mehmet Emin Yurdakul, Orhan Seyfi, Hakkı Süha, bestekâr Yekta, Yusuf Razi, Hıfzı Tevfik, Muhiddin (Birgen), Ömer Seyfeddin ve Selahaddin (Öksüzcü) yer almıştır. Ayrıca ressamlar İbrahim Çallı ve Nazmi Ziya da heyete dâhil edilmiştir. Geziye Tevfik Fikret’in katılması gündeme gelmişse de Fikret, hastalığı nedeniyle iştirak edememiştir.
Heyete bakıldığında Mehmet Akif, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi dönemin meşhur şairlerinin Çanakkale’ye götürülmediği görülmekte ve heyetin genellikle genç ve İttihat ve Terakki’ye yakın kişilerden oluştuğu dikkat çekmektedir. Bir iddiaya göre de heyettekilerin “Türk” unsurlardan oluşması arzu edilmiş; “Arnavut kökenli Mehmet Akif” ve “Arap kökenli Ahmet Haşim” heyete dâhil edilmemiştir.
HEYET-İ EDEBİYE’NİN ESERLERİ
Heyetin gezisi 11 Temmuz 1915’de başlamış ve güzergâh, V. Ordu’nun nakliyesinin yapıldığı karayolu olmuştur. V. Ordu tarafından Heyet-i Edebiye için çalılarla kamufle edilmiş büyük bir çadır tahsis edilmiş ve heyettekiler, akşamları karargâhta komutanların harp hikâyelerini dinlemiştir. Gündüzleri ise cephenin çeşitli yerlerine gidilerek harbin seyri yerinde gözlemlenmiştir.
Heyet, 15 Temmuz’da V. Ordu komutanı Liman Von Sanders’la kısa bir görüşme yapmıştır. On gün süren gezide Esat Paşa, kardeşi Vehip Paşa ve Cevat Paşa da ziyaret edilmiştir. Komutanlar, kendilerini ziyaret eden heyet mensuplarına gezinin ruhuna uygun olarak daha çok “düşmandan ele geçirilen askeri mühimmat” hediye etmişlerdir.
Gezi sonrasında sıra heyet üyelerinin görüp yaşadıklarını aktarmalarına gelmiş, ancak ortaya konulan eserler beklentilerin altında kalmıştır. Hamdullah Suphi İkdam’da “Gördüklerimiz” başlığı ile sekiz tefrika olarak gözlemlerini aktarmış, henüz 26 yaşında olan İbrahim Alaaddin (Gövsa) “Çanakkale İzleri” adlı eserinde geniş bir şekilde geziyi anlatmışsa da bu eser ancak 1922’de basılabilmiştir.
Yusuf Razi ve Ali Canip gazete ve mecmualarda geziye dair yazılar kaleme almış, M. Emin Bey “Ordunun Selamı” adlı şiir kitabını aynı yıl yayınlamış, hatta kitap 43.000 adet basılarak orduya dağıtılmıştır.
Heyette yer alan Orhan Seyfi Çanakkale ile ilgili dört şiir yazarken, Enis Behiç ve Celal Sahir sadece birer şiir kaleme almışlardır. Ağaoğlu Ahmet hiçbir eserinde geziden bahsetmemiş, Ömer Seyfettin ise gördüğü ve dinlediklerinden hareketle dört hikâye yazmış, fakat bunlar belli bir seviyeyi aşamamıştır.
Harbiye Nezareti ve kamuoyunun büyük beklentilerine rağmen Heyet-i Edebiye’nin gezi sonrasında ortaya koyduğu eserlerin yeterli olmaması, gezinin amacının gerçekleşmediğini göstermektedir. Gezide yer alan Muhiddin Birgen “Çanakkale müdafaası o kadar heybetli idi ki onun heybeti karşısında adeta herkesin dili tutuldu. Çok bir şey yazan olmadı” şeklinde savunma yapsa da böyle bir seyahatin semeresi bu olmamalıydı.
MEHMET AKİF VE ÇANAKKALE
Şair Mehmet Akif ise Çanakkale Muharebelerinin devam ettiği sırada Enver Paşa’nın isteğiyle önce Almanya’ya, ardından muhtemel bir Arap isyanını engellemek için Hicaz ve Necid’e gitmişti. Nitekim Akif, Eşref Sencer Kuşçubaşı’nın anlatımına göre “Çanakkale Şehitlerine” şiirini Medine yakınlarındaki El-Muazzam istasyonunda kaleme almıştı.
Akif’e bu görevleri veren İttihatçıların kendisini Çanakkale cephesine göndermemiş olmaları ilginç bir durumdur. Şu anki bilgilerimizle bunun nedenini bilemiyoruz. Akif’in cepheye götürülmemesine rağmen bugüne kadar zaferi anlatan en güzel ve en anlamlı şiiri kaleme almış olması her yönden ilginçtir.
NİYE KALİTELİ BİR ÇANAKKALE FİLMİ YOK?
Heyetin gezisi esnasında fotoğraf ve film çekilebilmesi için bir fotoğrafçı ve bir sinematograf heyete refakat etmiş, birçok fotoğraf ve film çekilmiştir. Ayrıca Eylül ayında Necati Bey adında bir öğretmen Çanakkale’ye gönderilerek film ve fotoğraf çektirilmiştir. Daha sonra da Alman istihbaratından Urich cephede çekim yapmış ve bunlar iki belgesel film olarak o dönemde gösterilmiştir. Fotoğrafların bir kısmı da Harp Mecmuası’nda yayınlanmıştır.
Bugün üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Çanakkale Muharebelerini tam olarak yansıtan edebi eserlerin ortaya konulamadığı görülmektedir. Özellikle, dünya genelinde olmasa bile Türk sinemacılığında bile ses getirecek nitelikte bir “Çanakkale” filminin çekilememiş olması üzücü bir durumdur.
Bunun önemli bir nedeni, muharebelerin bilimsel bir temel yerine “hamaset ve hurafe” ağırlıklı olarak ele alınmasıdır. Daha kötüsü, kamuoyunun bilimsel çalışmalar yerine “çocuk askerler, yağlı buğday çorbası, 250.000 şehit” gibi yalan bilgileri kabullenmiş olmasıdır.
Her yıl büyük törenlerle kutlanmasına rağmen Çanakkale ile ilgili kaliteli bir filmin çekilememiş olması, Türkiye’nin büyük bir ayıbıdır. Hele son dönemde tamamen devletin imkânlarıyla ve çok büyük bütçeyle çekilen popüler nitelikli “Diriliş Ertuğrul ve Payitaht Abdülhamit” gibi gerçeklerden uzak “tarihi” filmleri görünce böyle bir film için yakın zamanda bir “ümit ışığı” görülmemektedir.
Kaynaklar: M. Selçuk, “Birinci Dünya Savaşı Sürecinde Harbiye Nezareti’nin “Çanakkale Kahramanlığını Yaşatma” Amaçlı Faaliyetleri”, AVİD, S. 2, 2012; G. O. Geçer, “Türk Ediplerinin Çanakkale Cephesini Ziyareti ve Yansımaları”, Türkbilig, S. 31, 2016.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 25.4.2018 [TR724]
O sırada Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili olan Enver Paşa, kazanılan zaferleri duyurmayı amaçlayan bir dizi faaliyet planlamış ve bu faaliyetlerle şiir, hikâye, anı, gezi yazısı, resim, film gibi çeşitli alanlardan oluşan bir “Çanakkale Külliyatı” ortaya çıkması amaçlanmıştı.
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde “savaşın” önemli bir yönünü oluşturan propaganda konusunda çok hazırlıksızdı. Diğer taraftan da maddi yetersizlikler ve teknik yönden geri kalmışlık, bu faaliyetler için önemli bir problem oluşturuyordu.
İtilaf devletleri ise propagandaya çok büyük kaynaklar ayırmış ve savaştığı cephelerde uçaklarla Osmanlı askerlerine yönelik olarak birçok broşürü ulaştırmaya çalışmışlardır. Özellikle İngilizlerin bu konuda profesyonel çalışmalar yaptıkları görülmektedir. 1916 Haziran’ında Osmanlı Devleti’ne karşı isyan eden Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in isyan etme gerekçelerini açıklayan broşürler bile şehirlere İngiliz uçakları tarafından atılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin sınırlı olarak yaptığı propaganda çalışmaları daha çok Almanların yönlendirmesiyle ve Almanlar örnek alınarak yapılmıştır. Bu çalışmaların önemli bir hedefi de cephe gerisindeki halkın moralini yükseltmek ve savaş boyunca önemli bir problem olan “firari askerler” meselesini de çözmekti.
HEYET-İ EDEBİYE’NİN GEZİSİ
İtilaf kuvvetlerinin Çanakkale Boğazı’na önce denizden sonra da karadan başlattıkları taarruzlar İstanbul’da büyük bir endişeye neden olmuş, başkentin ve Padişahın Anadolu’ya taşınması gündeme gelmişti. Ancak 18 Mart 1915’deki deniz zaferi ve 25 Nisan 1915’den itibaren kara muharebelerinde elde edilen başarılar İstanbul’daki kasveti dağıtmıştı.
Enver Paşa, bu başarıyı kamuoyuna aktarabilmek amacıyla bir heyetin Çanakkale’deki muharebe alanına götürülerek gezdirilmesini planladı. Amaç, bu heyetin gezide yaşadıklarını ve duygularını, ortaya koyacakları eserlerle bütün ülkeye yansıtmalarıydı.
Gezi, Harbiye Nezareti tarafından organize edilmiş ve heyettekilerin masrafları, Nezaret tarafından karşılanmıştı. Birkaç gün önce de İttihat ve Terakki’nin yayın organı Tanin gazetesinin başyazarı Hüseyin Cahit cepheye götürülmüş ve gezi izlenimlerini gazetesinde yayınlamıştı.
Harbiye Nezareti davet mektubunda gezinin amacını; askerlerin fedakârlığını milli hafızada yaşatmak ve yeni nesilleri de bu hislerle yetiştirmek olarak belirtiyordu. Gezi sonrasında kaleme alınacak eserlerle Çanakkale kahramanlıkları kayda geçecek ve bu kahramanlıklar, başta diğer cepheler olmak üzere ülkenin her yanına ulaştırılacaktı. Bu faaliyetlerin temel sloganı “Çanakkale Kahramanlığını Yaşatmak İçin” şeklinde belirlenmişti.
Bu heyete “Heyet-i Edebiye” adı verilmiştir. Heyete refakat edecek üç subay içinde İttihatçılığı ile bilinen Binbaşı Edip Servet (Tör) dikkat çekmektedir. Heyetin gideceği güzergâhtaki askeri ve mülki amirlere gereken direktifler verilerek yolculuğun iyi geçmesi için bütün tedbirler alınmıştı.
Belirlenen listedeki kişilere gönderilen davet yazıları sonrasında heyette; Hamdullah Suphi, Ağaoğlu Ahmet, İbrahim Alaaddin, Ali Canip, Celal Sahir, Enis Behiç, Mehmet Emin Yurdakul, Orhan Seyfi, Hakkı Süha, bestekâr Yekta, Yusuf Razi, Hıfzı Tevfik, Muhiddin (Birgen), Ömer Seyfeddin ve Selahaddin (Öksüzcü) yer almıştır. Ayrıca ressamlar İbrahim Çallı ve Nazmi Ziya da heyete dâhil edilmiştir. Geziye Tevfik Fikret’in katılması gündeme gelmişse de Fikret, hastalığı nedeniyle iştirak edememiştir.
Heyete bakıldığında Mehmet Akif, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi dönemin meşhur şairlerinin Çanakkale’ye götürülmediği görülmekte ve heyetin genellikle genç ve İttihat ve Terakki’ye yakın kişilerden oluştuğu dikkat çekmektedir. Bir iddiaya göre de heyettekilerin “Türk” unsurlardan oluşması arzu edilmiş; “Arnavut kökenli Mehmet Akif” ve “Arap kökenli Ahmet Haşim” heyete dâhil edilmemiştir.
HEYET-İ EDEBİYE’NİN ESERLERİ
Heyetin gezisi 11 Temmuz 1915’de başlamış ve güzergâh, V. Ordu’nun nakliyesinin yapıldığı karayolu olmuştur. V. Ordu tarafından Heyet-i Edebiye için çalılarla kamufle edilmiş büyük bir çadır tahsis edilmiş ve heyettekiler, akşamları karargâhta komutanların harp hikâyelerini dinlemiştir. Gündüzleri ise cephenin çeşitli yerlerine gidilerek harbin seyri yerinde gözlemlenmiştir.
Heyet, 15 Temmuz’da V. Ordu komutanı Liman Von Sanders’la kısa bir görüşme yapmıştır. On gün süren gezide Esat Paşa, kardeşi Vehip Paşa ve Cevat Paşa da ziyaret edilmiştir. Komutanlar, kendilerini ziyaret eden heyet mensuplarına gezinin ruhuna uygun olarak daha çok “düşmandan ele geçirilen askeri mühimmat” hediye etmişlerdir.
Gezi sonrasında sıra heyet üyelerinin görüp yaşadıklarını aktarmalarına gelmiş, ancak ortaya konulan eserler beklentilerin altında kalmıştır. Hamdullah Suphi İkdam’da “Gördüklerimiz” başlığı ile sekiz tefrika olarak gözlemlerini aktarmış, henüz 26 yaşında olan İbrahim Alaaddin (Gövsa) “Çanakkale İzleri” adlı eserinde geniş bir şekilde geziyi anlatmışsa da bu eser ancak 1922’de basılabilmiştir.
Yusuf Razi ve Ali Canip gazete ve mecmualarda geziye dair yazılar kaleme almış, M. Emin Bey “Ordunun Selamı” adlı şiir kitabını aynı yıl yayınlamış, hatta kitap 43.000 adet basılarak orduya dağıtılmıştır.
Heyette yer alan Orhan Seyfi Çanakkale ile ilgili dört şiir yazarken, Enis Behiç ve Celal Sahir sadece birer şiir kaleme almışlardır. Ağaoğlu Ahmet hiçbir eserinde geziden bahsetmemiş, Ömer Seyfettin ise gördüğü ve dinlediklerinden hareketle dört hikâye yazmış, fakat bunlar belli bir seviyeyi aşamamıştır.
Harbiye Nezareti ve kamuoyunun büyük beklentilerine rağmen Heyet-i Edebiye’nin gezi sonrasında ortaya koyduğu eserlerin yeterli olmaması, gezinin amacının gerçekleşmediğini göstermektedir. Gezide yer alan Muhiddin Birgen “Çanakkale müdafaası o kadar heybetli idi ki onun heybeti karşısında adeta herkesin dili tutuldu. Çok bir şey yazan olmadı” şeklinde savunma yapsa da böyle bir seyahatin semeresi bu olmamalıydı.
MEHMET AKİF VE ÇANAKKALE
Şair Mehmet Akif ise Çanakkale Muharebelerinin devam ettiği sırada Enver Paşa’nın isteğiyle önce Almanya’ya, ardından muhtemel bir Arap isyanını engellemek için Hicaz ve Necid’e gitmişti. Nitekim Akif, Eşref Sencer Kuşçubaşı’nın anlatımına göre “Çanakkale Şehitlerine” şiirini Medine yakınlarındaki El-Muazzam istasyonunda kaleme almıştı.
Akif’e bu görevleri veren İttihatçıların kendisini Çanakkale cephesine göndermemiş olmaları ilginç bir durumdur. Şu anki bilgilerimizle bunun nedenini bilemiyoruz. Akif’in cepheye götürülmemesine rağmen bugüne kadar zaferi anlatan en güzel ve en anlamlı şiiri kaleme almış olması her yönden ilginçtir.
NİYE KALİTELİ BİR ÇANAKKALE FİLMİ YOK?
Heyetin gezisi esnasında fotoğraf ve film çekilebilmesi için bir fotoğrafçı ve bir sinematograf heyete refakat etmiş, birçok fotoğraf ve film çekilmiştir. Ayrıca Eylül ayında Necati Bey adında bir öğretmen Çanakkale’ye gönderilerek film ve fotoğraf çektirilmiştir. Daha sonra da Alman istihbaratından Urich cephede çekim yapmış ve bunlar iki belgesel film olarak o dönemde gösterilmiştir. Fotoğrafların bir kısmı da Harp Mecmuası’nda yayınlanmıştır.
Bugün üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Çanakkale Muharebelerini tam olarak yansıtan edebi eserlerin ortaya konulamadığı görülmektedir. Özellikle, dünya genelinde olmasa bile Türk sinemacılığında bile ses getirecek nitelikte bir “Çanakkale” filminin çekilememiş olması üzücü bir durumdur.
Bunun önemli bir nedeni, muharebelerin bilimsel bir temel yerine “hamaset ve hurafe” ağırlıklı olarak ele alınmasıdır. Daha kötüsü, kamuoyunun bilimsel çalışmalar yerine “çocuk askerler, yağlı buğday çorbası, 250.000 şehit” gibi yalan bilgileri kabullenmiş olmasıdır.
Her yıl büyük törenlerle kutlanmasına rağmen Çanakkale ile ilgili kaliteli bir filmin çekilememiş olması, Türkiye’nin büyük bir ayıbıdır. Hele son dönemde tamamen devletin imkânlarıyla ve çok büyük bütçeyle çekilen popüler nitelikli “Diriliş Ertuğrul ve Payitaht Abdülhamit” gibi gerçeklerden uzak “tarihi” filmleri görünce böyle bir film için yakın zamanda bir “ümit ışığı” görülmemektedir.
Kaynaklar: M. Selçuk, “Birinci Dünya Savaşı Sürecinde Harbiye Nezareti’nin “Çanakkale Kahramanlığını Yaşatma” Amaçlı Faaliyetleri”, AVİD, S. 2, 2012; G. O. Geçer, “Türk Ediplerinin Çanakkale Cephesini Ziyareti ve Yansımaları”, Türkbilig, S. 31, 2016.
[Dr. Serdar Efeoğlu] 25.4.2018 [TR724]
“Fetö” Aziz Yıldırım’a seçim kazandırır mı? [Levent Kenez]
Bugün federasyon nasıl karar verirse versin en mutlu kişi Aziz Yıldırım olacak. Fenerbahçe’yi hükmen mağlup ilan etse, “Fenerbahçe’ye operasyon var, kumpas kuruldu” diyen Aziz Yıldırım kongreye yeni bir 3 Temmuz kampanyası ile gidecek. Maç yeniden oynansa Fener’in haklarını savunmuş, masaya yumruğunu vurmuş başkan olacak.
Gelelim meselenin gerçek yüzüne. Kongre canavarı Aziz Yıldırım 20 senelik devri iktidarında ilk kez kaybetme ihtimali ile karşı karşıya. Şu ana kadar 8 olağan 4 kez de olağanüstü kongre kazanan Yıldırım’ın karşısında bu kez çok güçlü bir aday var: Ali Koç. Fenerbahçe camiasının fanatik Fenerliliğine tümden kefil olduğu bir isim. Aziz Yıldırım’ın 17-25’i sayılan 3 Temmuz soruşturmasında yönetim kurulu üyesi. Koç Ailesi’nden. Yıldırım medyadaki yandaşları vasıtasıyla Koç aleyhine top çevirmek istese en büyük reklam veren Koç ailesinin bir ferdine bunu beceremeyeceğini biliyor. 3 Temmuz’da sattı dese bütün duruşmalarda yanındaydı. Ali Koç kongrede sadece kendi potansiyeli olan bir isim değil. Aziz Yıldırım’dan sıkılmış, gayri memnunların da gözünü kırpmadan oyunu vereceği bir isim. Ve 20 yıllık iktidarında ilk kez bir aday için daha iyi yönetir algısı var. Ayrıca fetö metö propagandasının etki etmeyeceği bir isim. Kongre bu kadar zorlaşınca Erdoğan’ın sadece R’leri söyleyemeyen versiyonu Aziz Yıldırım artık kamuoyunun ezbere bildiği taktikleri sergilemeye başladı.
Dün yaptığı basın toplantısında Fetö’nün operasyonlarına devam ettiğini söyledi. Cemaatin de zaten Fenerbahçe’den başka bir derdi yoktu. Kimsenin inanmadığı bu sakıza çok ama çok ihtiyacı var. Birinci sebebi 3 temmuz şike olayını üzerinden atması lazım. Türkiye’de takım tutmak şudur: Rakip bütün takımların her türlü pisliği yediğinden zerre şüphen olmaz ama kendi camianla ilgili en ufak bir iddiada yeri göğü inletirsin. Türkiye’de futbol kirlidir ve hiçbir takım bu kirden münezzeh değildir. Beşiktaş da Fenerbahçe de Galatasaray da şike yapmıştır. İmkanları oldukça yine yaparlar. Futbolla ilgili olanların gayet net hatırladığı üzere Beşiktaş’ın Rize maçında ayan beyan nasıl maçı sattığı mahkeme kayıtlarına kadar girmiştir. Bursalıların çok tepki gösterdiği o sezon 29 haftada sadece 5 galibiyeti olan takımlarının son 5 maçının hepsini kazanması kadar temizdir olay. Galatasaray’ın Beşiktaş ile yarıştığı sezonlarda Denizli ve Malatya maçlarında şike yaptığının futbolcu şahitleri çıkıp defalarca anlatmıştır. Bunlar sadece bildiklerimiz. Fenerbahçe’nin sahaya yansımadığı iddia edilen şike dosyası da oldukça kabarıktır. Futbolcunun üfürükçü hocaya şike parasını alıp almayı sormasından tutunda bagajda para dolu çanta ile yakalanan yöneticilere, tarlaların sürülmesinden hakem atamalarına kadar her şey ayan beyan ortadır. O zamanki Fenerlilerin bugünkü İslamcıların din sömürüsü gibi Atatürk, laiklik tarzı zihni sinir propagandaları da oldukça komiktir. Bütün mesele herkes şike yaparken neden biz yakalandık olayıdır. Halbuki aynı dosyada Beşiktaş da vardır O seneki ezeli rakipleri Galatasaray felaket bir sezon geçirmemiş olsa büyük ihtimal onlarda bu işlerde yer alacaklardı.
Şike dosyası Aziz Yıldırım’ın 17-25’idir. Bakanları da Mahmut Uslu, Şekip Mosturoğlu, İlhan Ekşioğlu ve Cemil Turan’dır. Kamuoyunda herkesin hırsızlık olduğunu bildiği ama kumpas olduğu nasıl konforlarlarına geliyorsa yine bütün kamuoyu şike olduğunu biliyor ancak yokmuş gibi davranıyor. Aziz Yıldırım’ın Fener’i bulaştırdığı bu pisliği başka türlü açıklaması mümkün değil.
Aziz Yıldırım’ın içeriden çıktıktan sonra cemaate ve hükümete karşı saygılı tavırları dikkat çekmişti. İkisinin de kendisine bir komplo yaptığına inanmadığını söyleyen Yıldırım halen süren davadan dolayı oldukça tedirgindi. Şike yapmamış bir insanın özgüveni yerine dengeleri iyi seçmesi gereken bir suçlu psikolojisindeydi.
Ne zaman Cemaat aleyhine kanunsuz ve hukuksuz cadı avı başladı Aziz Yıldırım davadan yırtmanın hükümete yanaşmak ve yalakalık olduğunu gördü. Halbuki kamuoyuna sızan tapelerde Erdoğan’ın kendisine nedenli hakaretler ettiğini, oğlu Bilal ile birlikte Aydınlar’ın rakibi olduğu kongrede ne işler çevirdiğini çok iyi biliyordu. Ama can tatlıydı her türlü aşağılama ve hakaretlerine rağmen Erdoğan’a gidip biat etmekte tereddüt etmedi. Hem görevde kalabilecekti hem de hakkındaki dosya kapattılacaktı. Erdoğan’ın da canına minnetti. Davası sebebiyle kucağına oturttuğu bu değerli başkan vasıtasıyla şike sürecinin başından sonuna bilgisi, onayı ve dahli olduğundan kimseler bahsetmeyecekti. Gelenek olduğu üzere hırsızı yakalayan polis suçluydu.
Darbe heveslisi kirli paşalarla yan yana maç izlemekten, sırtını dayadığı yeri göstermekten zevk alan Yıldırım Türkiye’de değişen dengelerden sonra yaslanacağı başka bir kapı bulmuştu. Hırsızın af çıkmasına sevinci gibi Zaman gazetesine el konulduğunda savcının el konulma kararı ya da paçavrasında Fenerbahçe’ye kumpas yer almasında sevinçten deliye döndüler. Kulübün internet sitesinden mutluluklarını paylaşırken aslında ayaklarına kurşun sıktıklarının farkında değillerdi. Savcının yalanına dayanak yaptığı ismin Cihan Oskay olduğu kısa sürede anlaşıldı. Oskay yakın zamana kadar Aziz Yıldırım’ın verdiği para dolu çantaları rakip takımlara taşıdığını söyleyen itirafçıydı aslında. Şekip’in “meczup” dediği bir isme tutunmakta da bir beis görmediler.
Aziz Yıldırım, Erdoğan gibi eğer çıkarı var ise en büyük düşmanları ile işbirliği yapmaktan çekinmeyen bir isim. Şike sürecinde yerden yere vurduğu zamanın Federasyon Başkanı Mehmet Ali Aydınları neredeyse hain ilan etmişti. Hatta Aydınlar için “Oğlu öldü, oyalansın diye Voleybol şubesini verdik” diyecek kadar bel altına inmişti. Aydınlar ağlamaktan tamamlayamadığı basın toplantısında “Voleybol şubesinin başına 2007’de geçtim, oğlum 2008’de öldü diyecekti”. Aziz Yıldırım Galatasaray’ın başkan adayı diye yaftaladığı Aydınlar’ın kulüpten ihracı için girişimlerde bulunduğunu da ekleyelim. Ne var ki kısa bir süre önce Aydınlar ve Yıldırım herkesi şaşırtarak kameralar karşısında geçti ve forma sponsorluk anlaşması için el sıkıştılar. Koç’a karşı bir ittifak olduğu iddiaları doğuran bu anlaşmaya en çok 3 Temmuz’da Aziz Yıldırım’ın gazı ile Aydınlar’a etmedik hakaret bırakmayan taraftarlar tepki gösterdi.
Beşiktaş maçında yaşanan olayların ille de bir kumpas olması şart değil. Türkiye’de tribünlerin hali ve insanların nasıl kafayı yediklerini görmek için biraz haberleri takip etmek yeterli. Takımları turu geçtiği halde birileri planlı bir şekilde olay çıkartmanın peşindeyse; dış güçler, kumpaslar, bizi devirmek isteyenler gibi şeylere kimin ihtiyacı varsa ki bunun Aziz Yıldırım olduğu kesin onlar yapmış olması gerekiyor.
Aziz Yıldırım devamlı olarak başkanlığı bırakacağını söyleyen ama bir türlü bırakmayan bir isim. Birilerinin 3 dönem esprisi gibi. Daha önce yalandan bıraktığında da kimse inanmamıştı. Kendisi de zaten ağlaya gidip bırakıp koşa koşa dönmüştü. Şimdi 20 yıllık başkanlıktan sonra sandıkta devrilme riski var. Ve 20 yıllık tek adam döneminden sonra oldukça ağır ve gurur kıran bir final olacak. Daha önce bir çok kez nankörler dediği taraftarlardan sonra şimdi de aynı akıbet delegelere nasip olacak. Kendisinin üye yaptığı delegelerin sayısına güvense de bu kez işi çok zor. Bakalım şike sandığa yansıyacak mı?
[Levent Kenez] 25.4.2018 [TR724]
Gelelim meselenin gerçek yüzüne. Kongre canavarı Aziz Yıldırım 20 senelik devri iktidarında ilk kez kaybetme ihtimali ile karşı karşıya. Şu ana kadar 8 olağan 4 kez de olağanüstü kongre kazanan Yıldırım’ın karşısında bu kez çok güçlü bir aday var: Ali Koç. Fenerbahçe camiasının fanatik Fenerliliğine tümden kefil olduğu bir isim. Aziz Yıldırım’ın 17-25’i sayılan 3 Temmuz soruşturmasında yönetim kurulu üyesi. Koç Ailesi’nden. Yıldırım medyadaki yandaşları vasıtasıyla Koç aleyhine top çevirmek istese en büyük reklam veren Koç ailesinin bir ferdine bunu beceremeyeceğini biliyor. 3 Temmuz’da sattı dese bütün duruşmalarda yanındaydı. Ali Koç kongrede sadece kendi potansiyeli olan bir isim değil. Aziz Yıldırım’dan sıkılmış, gayri memnunların da gözünü kırpmadan oyunu vereceği bir isim. Ve 20 yıllık iktidarında ilk kez bir aday için daha iyi yönetir algısı var. Ayrıca fetö metö propagandasının etki etmeyeceği bir isim. Kongre bu kadar zorlaşınca Erdoğan’ın sadece R’leri söyleyemeyen versiyonu Aziz Yıldırım artık kamuoyunun ezbere bildiği taktikleri sergilemeye başladı.
Dün yaptığı basın toplantısında Fetö’nün operasyonlarına devam ettiğini söyledi. Cemaatin de zaten Fenerbahçe’den başka bir derdi yoktu. Kimsenin inanmadığı bu sakıza çok ama çok ihtiyacı var. Birinci sebebi 3 temmuz şike olayını üzerinden atması lazım. Türkiye’de takım tutmak şudur: Rakip bütün takımların her türlü pisliği yediğinden zerre şüphen olmaz ama kendi camianla ilgili en ufak bir iddiada yeri göğü inletirsin. Türkiye’de futbol kirlidir ve hiçbir takım bu kirden münezzeh değildir. Beşiktaş da Fenerbahçe de Galatasaray da şike yapmıştır. İmkanları oldukça yine yaparlar. Futbolla ilgili olanların gayet net hatırladığı üzere Beşiktaş’ın Rize maçında ayan beyan nasıl maçı sattığı mahkeme kayıtlarına kadar girmiştir. Bursalıların çok tepki gösterdiği o sezon 29 haftada sadece 5 galibiyeti olan takımlarının son 5 maçının hepsini kazanması kadar temizdir olay. Galatasaray’ın Beşiktaş ile yarıştığı sezonlarda Denizli ve Malatya maçlarında şike yaptığının futbolcu şahitleri çıkıp defalarca anlatmıştır. Bunlar sadece bildiklerimiz. Fenerbahçe’nin sahaya yansımadığı iddia edilen şike dosyası da oldukça kabarıktır. Futbolcunun üfürükçü hocaya şike parasını alıp almayı sormasından tutunda bagajda para dolu çanta ile yakalanan yöneticilere, tarlaların sürülmesinden hakem atamalarına kadar her şey ayan beyan ortadır. O zamanki Fenerlilerin bugünkü İslamcıların din sömürüsü gibi Atatürk, laiklik tarzı zihni sinir propagandaları da oldukça komiktir. Bütün mesele herkes şike yaparken neden biz yakalandık olayıdır. Halbuki aynı dosyada Beşiktaş da vardır O seneki ezeli rakipleri Galatasaray felaket bir sezon geçirmemiş olsa büyük ihtimal onlarda bu işlerde yer alacaklardı.
Şike dosyası Aziz Yıldırım’ın 17-25’idir. Bakanları da Mahmut Uslu, Şekip Mosturoğlu, İlhan Ekşioğlu ve Cemil Turan’dır. Kamuoyunda herkesin hırsızlık olduğunu bildiği ama kumpas olduğu nasıl konforlarlarına geliyorsa yine bütün kamuoyu şike olduğunu biliyor ancak yokmuş gibi davranıyor. Aziz Yıldırım’ın Fener’i bulaştırdığı bu pisliği başka türlü açıklaması mümkün değil.
Aziz Yıldırım’ın içeriden çıktıktan sonra cemaate ve hükümete karşı saygılı tavırları dikkat çekmişti. İkisinin de kendisine bir komplo yaptığına inanmadığını söyleyen Yıldırım halen süren davadan dolayı oldukça tedirgindi. Şike yapmamış bir insanın özgüveni yerine dengeleri iyi seçmesi gereken bir suçlu psikolojisindeydi.
Ne zaman Cemaat aleyhine kanunsuz ve hukuksuz cadı avı başladı Aziz Yıldırım davadan yırtmanın hükümete yanaşmak ve yalakalık olduğunu gördü. Halbuki kamuoyuna sızan tapelerde Erdoğan’ın kendisine nedenli hakaretler ettiğini, oğlu Bilal ile birlikte Aydınlar’ın rakibi olduğu kongrede ne işler çevirdiğini çok iyi biliyordu. Ama can tatlıydı her türlü aşağılama ve hakaretlerine rağmen Erdoğan’a gidip biat etmekte tereddüt etmedi. Hem görevde kalabilecekti hem de hakkındaki dosya kapattılacaktı. Erdoğan’ın da canına minnetti. Davası sebebiyle kucağına oturttuğu bu değerli başkan vasıtasıyla şike sürecinin başından sonuna bilgisi, onayı ve dahli olduğundan kimseler bahsetmeyecekti. Gelenek olduğu üzere hırsızı yakalayan polis suçluydu.
Darbe heveslisi kirli paşalarla yan yana maç izlemekten, sırtını dayadığı yeri göstermekten zevk alan Yıldırım Türkiye’de değişen dengelerden sonra yaslanacağı başka bir kapı bulmuştu. Hırsızın af çıkmasına sevinci gibi Zaman gazetesine el konulduğunda savcının el konulma kararı ya da paçavrasında Fenerbahçe’ye kumpas yer almasında sevinçten deliye döndüler. Kulübün internet sitesinden mutluluklarını paylaşırken aslında ayaklarına kurşun sıktıklarının farkında değillerdi. Savcının yalanına dayanak yaptığı ismin Cihan Oskay olduğu kısa sürede anlaşıldı. Oskay yakın zamana kadar Aziz Yıldırım’ın verdiği para dolu çantaları rakip takımlara taşıdığını söyleyen itirafçıydı aslında. Şekip’in “meczup” dediği bir isme tutunmakta da bir beis görmediler.
Aziz Yıldırım, Erdoğan gibi eğer çıkarı var ise en büyük düşmanları ile işbirliği yapmaktan çekinmeyen bir isim. Şike sürecinde yerden yere vurduğu zamanın Federasyon Başkanı Mehmet Ali Aydınları neredeyse hain ilan etmişti. Hatta Aydınlar için “Oğlu öldü, oyalansın diye Voleybol şubesini verdik” diyecek kadar bel altına inmişti. Aydınlar ağlamaktan tamamlayamadığı basın toplantısında “Voleybol şubesinin başına 2007’de geçtim, oğlum 2008’de öldü diyecekti”. Aziz Yıldırım Galatasaray’ın başkan adayı diye yaftaladığı Aydınlar’ın kulüpten ihracı için girişimlerde bulunduğunu da ekleyelim. Ne var ki kısa bir süre önce Aydınlar ve Yıldırım herkesi şaşırtarak kameralar karşısında geçti ve forma sponsorluk anlaşması için el sıkıştılar. Koç’a karşı bir ittifak olduğu iddiaları doğuran bu anlaşmaya en çok 3 Temmuz’da Aziz Yıldırım’ın gazı ile Aydınlar’a etmedik hakaret bırakmayan taraftarlar tepki gösterdi.
Beşiktaş maçında yaşanan olayların ille de bir kumpas olması şart değil. Türkiye’de tribünlerin hali ve insanların nasıl kafayı yediklerini görmek için biraz haberleri takip etmek yeterli. Takımları turu geçtiği halde birileri planlı bir şekilde olay çıkartmanın peşindeyse; dış güçler, kumpaslar, bizi devirmek isteyenler gibi şeylere kimin ihtiyacı varsa ki bunun Aziz Yıldırım olduğu kesin onlar yapmış olması gerekiyor.
Aziz Yıldırım devamlı olarak başkanlığı bırakacağını söyleyen ama bir türlü bırakmayan bir isim. Birilerinin 3 dönem esprisi gibi. Daha önce yalandan bıraktığında da kimse inanmamıştı. Kendisi de zaten ağlaya gidip bırakıp koşa koşa dönmüştü. Şimdi 20 yıllık başkanlıktan sonra sandıkta devrilme riski var. Ve 20 yıllık tek adam döneminden sonra oldukça ağır ve gurur kıran bir final olacak. Daha önce bir çok kez nankörler dediği taraftarlardan sonra şimdi de aynı akıbet delegelere nasip olacak. Kendisinin üye yaptığı delegelerin sayısına güvense de bu kez işi çok zor. Bakalım şike sandığa yansıyacak mı?
[Levent Kenez] 25.4.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)