Bir toplum, kendi iç dünyasındaki güzelliklerini bozmadıkça Cenab-ı Hak o toplumu bozmaz, buyruluyor. Para-makam, kasa-masa ve şöhret gibi totemlerin girdabına kapılanlar, öldürücü turnikeler cazibesine kapılmışlar demektir. Hatta bazen “Zulmetten Nura” diye eser yazıp tekrar o zulmete dalan Şemseddin Günaltay gibi olanlar da maalesef olabiliyor… Onun için gençlik ruhunun canlı tutulması gerekmektedir.
Muhterem M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu husus üzerine büyük bir tahşidatta bulunmuştur: “Toplumlar gençlik ruhuyla canlılıklarını korur, onunla gelişir ve onunla ihtişama ulaşırlar. Bu ruhu kaybedince de, kılcalları kesilmiş çiçekler gibi pörsür, dökülür ve ayaklar altında kalırlar. Delikanlılık çağında ve mektep sıralarında iken hemen her genç, millet aşkı ve vatan sevgisi gibi duygularla sık sık gerilir; toplumun yaralarını sarmaktan, bu ülke ve bu ülke insanını yükseltmekten dem vurur; hissizliğe ve hareketsizliğe ateşler püskürür durur…
“Ne var ki, böyle yüksek duygularla şahlanan bu gençlerin pek çoğu, bir MAKAM kapıp bir MEMURİYETE geçtikten sonra, içlerindeki bu kıvılcımlar yavaş yavaş sönmeye yüz tutar; ruhlarında bir külleşme, gönüllerinde de bir çölleşme baç gösterir. Daha sonra ise tamamen CİSMANÎ ve BEDENÎ HAYATIN tesirinde kalan böyle bir genç, o güne kadar gönülden bağlı bulunup toz kondurmadığı yüksek ideallerinden uzaklaşa uzaklaşa tamamen sefil duyguların, pes menfaatlerin zebunu haline gelir. Bir kere de o acayip ve öldürücü turnikeye girdi mi, gayri semavî bir inayet olmazsa, geriye dönmesi bütün bütün azât kabul etmez kölesi olur çıkar. O kadar esirleşir ki, vazife ve mesuliyetleriyle alâkalı bir kısım hususlarda, vicdanının ihtarlarından dahi rahatsız olmaya başlar.
“Bundan böyle o, bütün düşünce kabiliyetlerini, elde ettiği MEVKİYİ MUHAFAZA ve ÂMİRLERİNİN TEVECCÜHÜNÜ KAZANMA gibi çok defa İNSAN RUHUNU ALÇALTAN PES ŞEYLERDE kullanır ve bütün bütün sefilleşir. Bir de elde ettiği makam itibariyle yükselme istidadı gösteriyorsa, artık başka şeyleri görüp gözetmesi imkânsızlaşır ve biricik totemi olan makamını kaybetmemek için, her türlü zillete katlanır. Kabında vicdanına ters, imanına muhalif işlere girer; fayda umduğu herkes karşısında iki büklüm olur; dün AK dediğine bugün KARA demeye başlar; bir gün önce göklere çıkardığı kimseleri, ertesi gün rahatlıkla yerin dibine batırabilir.
“Ve hele, onun başkalarına, başkalarının da ona riya ve tabasbusları, zaten yaralanmış ruhunu ve hırpalanmış iradesini öylesine sarsar ve darbeler ki, bundan böyle onun hayır ve fazilet adına bir şey yapması mümkün değildir. Ne acıdır ki o, dumura uğrayan hissiyatı, körelen zekâsı, bağlanan basiretine rağmen, hâlâ kendini en iyi düşünen, en isabetli kararlar veren, en faydalı işler yapan biri gibi görme marazî ruh hâleti içindedir!
“Bu duruma düşmüş herhangi bir kimseye hatalarını hatırlatmak ya da ikazda bulunmak oldukça zordur. Böyle hodbin (kendinden başkasını görmeyen) ruhlar, hata ve yanlışlarını gösteren hemen herkese karşı gizli bir kin ve nefret duyduklarından ve en büyük yanlışlarına dahi sevap urbaları giydirerek kendilerini haklı görmeye alıştıklarından kimseden nasihat almak istemezler.
“Evet, her insanda bir kısım zaaflar vardır ve bu zaafların belli iklim, belli atmosfer, belli şartlar altında hortlayıp ortaya çıkması da bir bakıma tabiidir.
“Ancak, daha önceden bazı şeyler yaparak, ruhun bu zaaflar girdabında boğulup gitmesini önlemek de her zaman mümkündür.
“Öyle zannediyorum ki, her gençte, sağlam bir inanç düşüncesi, yüksek bir diğergamlık hissi, sönmez bir millet ve vatan sevgisi uyarılabildiği… sabah-akşam mukaddes mefkûrelerimiz etrafında ahdü Peymanlarla bir araya gelinebileceği… serâzât gönüllerin hayattan kâm alma arzularına karşı tahşidatları yapılıp, izzet ve şeref gibi değerler üzerinde durulduğu ve mukaddes düşüncelerimiz açısından ülke ve millete hizmet sayılmayan her iş ve meşgalenin bir abes ve bu türlü abeslerle meşgul olmanın da, zaman nimetine karşı affedilmez bir nankörlük olduğu kanaati onların kafa ve gönüllerine yerleştirildiği ölçüde gençler, kalbî, ruhî dağınıklığa düşmeyecek ve özlerini koruyacaklardır.
“Aksine, makam sevgisi, şöhret hissi, hayat endişesi ve tamah duygusu gibi insanın iç dünyasını karartan hastalıklarla, her gün ümit semamızdaki yıldızların kayıp gittiğini görecek ve iç burkuntularıyla iji büklüm olacağız.” (Yitirilmiş Cennete Doğru, Gençlik Ruhu)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Altıncı Risalesi olan Hücumat-ı Sitte’de, Kur’an talebelerini ikaz için insî ve cinnî şeytanların sinsi hile ve tuzaklarına karşı hücum yollarından altı tanesini ve kurtuluş çarelerini yazmıştır. Bunların başında hubb-u cah, yani makam sevgi gelir, anlaşılır bir temsille mesele izah edilmiştir. İkincisi, korku hissidir. Misallerle Kur’an kalesi içindeki hıfzımız anlatılmıştır. Üçüncüsü tamahkârlıktır. Geçim ve rızk konusunda İlahî taahhüd altında olduğumuz isbat edilmiştir. Dördüncüsü asabiyet-i milliyeyi tahriktir. İslamiyetin bu husustaki evrensel mesajı ele alınarak bu hizmetle altı kısma ayrılan vatan evlatlarına bu hizmetle verilen faydalar ele alınıp anlatılmıştır. Beşincisi enaniyettir. Enaniyet ve kıskançlığın zararları anlatılarak bu Kur’an hizmetinin önemi gözler önüne serilmiştir. Altıncısı, tembellik, ten-perverlik damarıdır. Bu hücum yolu da gösterildikten sonra şöyle deniliyor: “Ey kardeşlerim, dikkat ediniz! Vazifeniz kudsîdir, hizmetiniz ulvîdir. Herbir saatiniz, bir gün ibadet hükmüne geçebilecek bir kıymettedir. Biliniz ki, elinizden kaçmasın!..”
Aslında meseleyi iyice idrak edebilmek için bu Risalenin dikkatle müzakere edilmesi, cümle cümle üzerinde durulması gerekiyor.
[Safvet Senih] 15.2.2018 [TR724]
ssenih@samanyoluhaber.com
Meriç’teki bedenler, Ahmet Altan ve yargılayan savunma [Mehmet Efe Çaman]
Çetin Altan’dan bahsederken onunla arasında hukuk olan, ondan bahsederken Çetin Ağabey diyen bir babanın oğlu olmak, eve her gün giren iki-üç gazeteden Çetin Altan dâhil, onlarca hakkını veren yazarın yazılarını okumak ne büyük nimetmiş! Fakat Çetin Altan’ın ülkesine en büyük hizmeti, yazdığı yazılar, entelektüel birikimini toplumuyla paylaşması, soldan nefret edilen bir toplumda solun ne olduğunu ve daha da önemlisi ne olmadığını sadece kalemiyle değil, yaşamıyla da ortaya koyması değilmiş. Asıl büyük hizmeti, yetiştirdiği iki oğul. Ahmet ve Mehmet Altan!
Bugüne Ahmet Altan’ın yargılayan savunmasıyla başladım. Elleri kalem tutmak için, beyni düşüncelere dans ettirmek için, dimağı en karmaşık konuları sanki en basit ve anlaşılır kılmak için var sanki. Onu okurken, sanki kendisini ifade edemeyen milyonların düşünce birliğinden süzülen bir manifesto okuyormuşum duygusuna kapılıyorum. Yine öyle oldu.
KENDİNİ İFADE EDEMEYEN MİLYONLARIN SESİ
“Sanırım kötü bir piyesin son perdesini seyrediyoruz. Bedeli biraz ağır oluyor, ama biteceğini bilmek gene de iyi”. Mutlak korkunun, rejim için ne kadar gerekli bir yakıt olduğunu söylerken haksız mı Altan? Yıllarca hapiste tutulan, oysa haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmayan, tutuklulukları ceza haline gelmiş on binler var memlekette. “Yargılamak, hapse atmak yetkisine sahip olmak değildir” derken haksız mı? Acı soğuk kış gecelerinin zifiri karanlığında, çocuklarını ve kendi canlarını emanet ettikleri lastik botla zulümden ve hukuksuzluktan kaçarken, hayal ettikleri özgürlük yerine ölümle buluşan bir ailenin dramını gördük. Sessizce kendi köşemizde ağladığımız, kendi çocuklarımızı, kardeşlerimizi düşünüp o ıslak montu sünger gibi buz gibi suyu emmiş, elleri kolları minicik bedeninden aşağıya sarkmış bebeciğin fotoğraflarını görünce, “kendilerini hedef alan zulme itiraz etme imkânına bile sahip olmayan binlerce masum adına da konuşma yetkisine sahibim” diyen Ahmet Altan – eski komünist Çetin Altan’ın oğlu değil mi!
Hukukun olmadığı bir yerde, hapishane köşelerinde “hukuk, insanlığın yaradılışından bu yana insanların birbirine çektirdikleri acıların demir gürzüyle biçimlenmiş bir değerler bütünüdür” diye yazıp savunma yapan bir aydının ülkesidir bugün Türkiye. “Savaşlarla, soykırımlarla, katliamlarla, cinayetlerle, ihanetlerle, zulümlerle, sömürülerle, haksızlıklarla yaralanan” insanlıktan bahsederken, aklınıza hangi ülke geliyor? Meriç nehri, hangi ülkeyi nereden ayırıyor? Tüm bu felaketlerden “yaralanan insanlık, kendini kendisinden korumak için yarattığı ve gölgesine sığındığı bir yeryüzü tanrısıdır” hukuk – böyle diyor Altan. Bu yeryüzü tanrısı da mı Meriç’te boğuldu yoksa? Oysa “yapılan her haksızlık bu tanrıyı biraz daha güçlendirip, biraz daha büyütür” diyor usta kalem. “Her haksızlık çekicinin vuruşu hukuku biraz daha keskin ve belirgin çizgilerle” biçimlendirirken, “ama bu çekiç hukuku kıramaz, bozamaz, hiçbir parçasını koparamaz”. Peki, nerede bu “Olympos’ta yaşayan bir Zeus gibi dokunulmaz ve ulaşılmaz olan” hukuk şu anda? Eğer üstadın dediği gibi ölümsüzse, nereye gitti? Zorba ve zalimin öldürmek istediği ama gücünün yetmediği hukuk neden yitti?
Acaba Meriç’i geçmek isterken ölen minik, büyüse bunları sorar, yanıtlarını kendince bulabilir miydi? Ne kadar sabırla beklerse beklesin, artık gittiği yerde zamanın ve mekânın anlamsızlaştığı, düşüncelerin ve hislerin ruhun içinde birbirine karışıp dalgalandığı yerde, hala “insanlardan uzakta, kendisine ihtiyaç duyanların gelip kendisine sığınması için sabırla bekler” diyebilir miyiz Olympos’taki o Zeus’a? Meriç’i geçerken boğulup yiten bebecik, bilir miydi Olympos’un Meriç’in arkasında bir yerde, özgürlük olarak gördüğü diyarlarda bir dağ olduğunu acaba? Meriç’te bin yıllardır akan o sularda acaba hukuk tanrısı da yıkanmış mıydı? Zeus’tan ve Truva’dan binlerce sene sonra, canını kurtarmak, “denize dökülenlerin ülkesine” kaçmak için arşipellerde can veren bebekler, çocuklar, anneler ve babalar, hukukun toplumla buluşmadığını görüp, buluşamayacağına kanaat getirdikten sonra, “adalet tanrıçasının emzirdiği” kendi dinlerinden olmayan toplumlara doğru yollara düşmemişler miydi? Ölümün vaat edildiği topraklardan, yaşamın vaat edildiği topraklara doğru bir göç var. Neye hayret ediyorsunuz! Hayatı tercih edenlere mi şaşırıyorsunuz yoksa siz? Ölümü vaat edenlerin oğullarının neden ölüme koşmadığını sorgulamadıkça, hukuk tanrısı da, adalet tanrıçası da Olympos’tan gelmeyecek belli ki.
HUKUKSUZLUĞUN KOKUSU
Ahmet Altan, seni hapse atan hukuksuzluk, senin onu ifşa etmene engel olamadı işte, gördün mü bak! Hani diyorsun ya yargılayan savunmanda, “Hukuk kanatlarında taşıyarak göklerde uçan bir yargı ne kadar ışıklı, ne kadar güçlü, ne kadar görkemli, ne kadar hayranlık uyandırıcı, ne kadar güven vericiyse, vurulan, yaralanan, ölen bir yargı da o kadar çirkin, o kadar iğrenç, o kadar iticidir”. Bugün burnumuzun direğini kırarcasına kokuşan toplum ve onun tükenen ahlakına bulaşan kesif koku, “ölen yargı öyle korkunç kokar ki cehennem bile ondan daha kötü kokmaz” cümlesiyle ilintilendirilebilir mi? O ölen yargının cehennemi şekilde kokuşan cesedi mi üzerine sinen bu toplumun yoksa? Başka türlü nasıl izah edeceğiz ki Meriç’in yuttuğu minik bedenleri? Ege’de sahile vuran minikle Meriç’in kıyıya attığı minik, bu yargı cehenneminin firavunundan kaçmaya çalışırken Kibritçi Kız misali, acılarından ölümün ılıklığında kurtulmuşsalar eğer, düşünmeli, hayır, daha da önemlisi artık hissetmeye başlamalıyız! “Bugün Türkiye’yi saran bu çürümüş ceset kokusu”, hayır, Ege’de veya Meriç’te bilinmeze yürüyenlerin bedenlerinden gelmiyor. O koku Afşin’de düşen veya turuncu giysiler içinde yakılan erlerin cansız vücutlarından da yayılmıyor. O koku “ölmekte olan bir yargının bütün topluma yayılan, herkesi ürküten korkusudur”.
Evet, öteki cezalandırılıyor. Ne yaptığınız değil mesele, bilakis kim olduğunuz. “Eskiden iyi bilinen bir psikiyatri ders kitabında ‘adalet nedir’ sorusuna verilen ‘ötekinin cezalandırılması’ yanıtı ahmaklık örneği diye sunulmuştu” diyor Altan. Peki, bu olanları bitenleri görmeyen ya da daha da trajiği, görse bile görmezden gelenler? Onlara ne demeli? İşte uygulaması yapılan faşizan ve despot kanunsuzluklar rejimini üreten ve yeniden üreten bu vurdumduymazlar. Ve biz ötekiyiz, evet! İyi ki! İyi ki sizler gibi değilim, değiliz!
BAZI ŞEYLERİN OKULU YOK
Çetin Altan’ın yazdığı gazetelerin okunduğu kahvaltı masalarından birinde rahmetli peder – her zaman yinelediği bir cümle olan – bazı şeylerin okulu yok diye mırıldanmıştı. Ahmet Altan’ın savunmasını okurken ben, bunu tekrar ederek “bazı şeylerin okulu yok” demek gereğini hissettim. Çünkü insanlara şahsiyet, erdem, doğruluk, dürüstlük, vakurluk, sözünün eri olmak gibi değerler, okulda öğretilemiyor. Bunların okulu yok. Özellikle de şahsiyet! Ve işte oradan bakıp – umarım babamla beraberdir – Çetin Amca gülümsüyor. Çünkü oğulları şahsiyeti de insanı insan yapan tüm değerleri de iyi öğrenmişler. Okulda öğrenilmeyen bu değerleri, bizlere yargılayan savunmasında hatırlatan Ahmet Altan’a bu nedenle teşekkür ediyorum. Bir gün hukuk felsefesi derslerinde üniversitelerde hukuk kürsülerinde okutulacak bu savunma metnini okuyan, daha da önemlisi hisseden, çok daha önemlisi onunla aynı şekilde düşünen ve aynı safta yer alan biri olmaktan dolayı kıvanç duyuyorum. Baskının değil özgürlüğün yanında yer almak, Meriç’in öte tarafında da olsak, Meriç’in berisinde hissetmek, can alanların değil yaşatanların saflarında yer tutmak bir ayrıcalık. Bazı şeylerin okulu yok.
Dedim ya, bugüne Ahmet Altan’ın yargılayan savunmasıyla başladım. Elleri kalem tutmak için, beyni düşüncelere dans ettirmek için, dimağı en karmaşık konuları sanki en basit ve anlaşılır kılmak için var sanki. Onu okurken, sanki kendisini ifade edemeyen milyonların düşünce birliğinden süzülen bir manifesto okuyormuşum duygusuna kapılıyorum.
[Mehmet Efe Çaman] 15.2.2018 [TR724]
Bugüne Ahmet Altan’ın yargılayan savunmasıyla başladım. Elleri kalem tutmak için, beyni düşüncelere dans ettirmek için, dimağı en karmaşık konuları sanki en basit ve anlaşılır kılmak için var sanki. Onu okurken, sanki kendisini ifade edemeyen milyonların düşünce birliğinden süzülen bir manifesto okuyormuşum duygusuna kapılıyorum. Yine öyle oldu.
KENDİNİ İFADE EDEMEYEN MİLYONLARIN SESİ
“Sanırım kötü bir piyesin son perdesini seyrediyoruz. Bedeli biraz ağır oluyor, ama biteceğini bilmek gene de iyi”. Mutlak korkunun, rejim için ne kadar gerekli bir yakıt olduğunu söylerken haksız mı Altan? Yıllarca hapiste tutulan, oysa haklarında kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmayan, tutuklulukları ceza haline gelmiş on binler var memlekette. “Yargılamak, hapse atmak yetkisine sahip olmak değildir” derken haksız mı? Acı soğuk kış gecelerinin zifiri karanlığında, çocuklarını ve kendi canlarını emanet ettikleri lastik botla zulümden ve hukuksuzluktan kaçarken, hayal ettikleri özgürlük yerine ölümle buluşan bir ailenin dramını gördük. Sessizce kendi köşemizde ağladığımız, kendi çocuklarımızı, kardeşlerimizi düşünüp o ıslak montu sünger gibi buz gibi suyu emmiş, elleri kolları minicik bedeninden aşağıya sarkmış bebeciğin fotoğraflarını görünce, “kendilerini hedef alan zulme itiraz etme imkânına bile sahip olmayan binlerce masum adına da konuşma yetkisine sahibim” diyen Ahmet Altan – eski komünist Çetin Altan’ın oğlu değil mi!
Hukukun olmadığı bir yerde, hapishane köşelerinde “hukuk, insanlığın yaradılışından bu yana insanların birbirine çektirdikleri acıların demir gürzüyle biçimlenmiş bir değerler bütünüdür” diye yazıp savunma yapan bir aydının ülkesidir bugün Türkiye. “Savaşlarla, soykırımlarla, katliamlarla, cinayetlerle, ihanetlerle, zulümlerle, sömürülerle, haksızlıklarla yaralanan” insanlıktan bahsederken, aklınıza hangi ülke geliyor? Meriç nehri, hangi ülkeyi nereden ayırıyor? Tüm bu felaketlerden “yaralanan insanlık, kendini kendisinden korumak için yarattığı ve gölgesine sığındığı bir yeryüzü tanrısıdır” hukuk – böyle diyor Altan. Bu yeryüzü tanrısı da mı Meriç’te boğuldu yoksa? Oysa “yapılan her haksızlık bu tanrıyı biraz daha güçlendirip, biraz daha büyütür” diyor usta kalem. “Her haksızlık çekicinin vuruşu hukuku biraz daha keskin ve belirgin çizgilerle” biçimlendirirken, “ama bu çekiç hukuku kıramaz, bozamaz, hiçbir parçasını koparamaz”. Peki, nerede bu “Olympos’ta yaşayan bir Zeus gibi dokunulmaz ve ulaşılmaz olan” hukuk şu anda? Eğer üstadın dediği gibi ölümsüzse, nereye gitti? Zorba ve zalimin öldürmek istediği ama gücünün yetmediği hukuk neden yitti?
Acaba Meriç’i geçmek isterken ölen minik, büyüse bunları sorar, yanıtlarını kendince bulabilir miydi? Ne kadar sabırla beklerse beklesin, artık gittiği yerde zamanın ve mekânın anlamsızlaştığı, düşüncelerin ve hislerin ruhun içinde birbirine karışıp dalgalandığı yerde, hala “insanlardan uzakta, kendisine ihtiyaç duyanların gelip kendisine sığınması için sabırla bekler” diyebilir miyiz Olympos’taki o Zeus’a? Meriç’i geçerken boğulup yiten bebecik, bilir miydi Olympos’un Meriç’in arkasında bir yerde, özgürlük olarak gördüğü diyarlarda bir dağ olduğunu acaba? Meriç’te bin yıllardır akan o sularda acaba hukuk tanrısı da yıkanmış mıydı? Zeus’tan ve Truva’dan binlerce sene sonra, canını kurtarmak, “denize dökülenlerin ülkesine” kaçmak için arşipellerde can veren bebekler, çocuklar, anneler ve babalar, hukukun toplumla buluşmadığını görüp, buluşamayacağına kanaat getirdikten sonra, “adalet tanrıçasının emzirdiği” kendi dinlerinden olmayan toplumlara doğru yollara düşmemişler miydi? Ölümün vaat edildiği topraklardan, yaşamın vaat edildiği topraklara doğru bir göç var. Neye hayret ediyorsunuz! Hayatı tercih edenlere mi şaşırıyorsunuz yoksa siz? Ölümü vaat edenlerin oğullarının neden ölüme koşmadığını sorgulamadıkça, hukuk tanrısı da, adalet tanrıçası da Olympos’tan gelmeyecek belli ki.
HUKUKSUZLUĞUN KOKUSU
Ahmet Altan, seni hapse atan hukuksuzluk, senin onu ifşa etmene engel olamadı işte, gördün mü bak! Hani diyorsun ya yargılayan savunmanda, “Hukuk kanatlarında taşıyarak göklerde uçan bir yargı ne kadar ışıklı, ne kadar güçlü, ne kadar görkemli, ne kadar hayranlık uyandırıcı, ne kadar güven vericiyse, vurulan, yaralanan, ölen bir yargı da o kadar çirkin, o kadar iğrenç, o kadar iticidir”. Bugün burnumuzun direğini kırarcasına kokuşan toplum ve onun tükenen ahlakına bulaşan kesif koku, “ölen yargı öyle korkunç kokar ki cehennem bile ondan daha kötü kokmaz” cümlesiyle ilintilendirilebilir mi? O ölen yargının cehennemi şekilde kokuşan cesedi mi üzerine sinen bu toplumun yoksa? Başka türlü nasıl izah edeceğiz ki Meriç’in yuttuğu minik bedenleri? Ege’de sahile vuran minikle Meriç’in kıyıya attığı minik, bu yargı cehenneminin firavunundan kaçmaya çalışırken Kibritçi Kız misali, acılarından ölümün ılıklığında kurtulmuşsalar eğer, düşünmeli, hayır, daha da önemlisi artık hissetmeye başlamalıyız! “Bugün Türkiye’yi saran bu çürümüş ceset kokusu”, hayır, Ege’de veya Meriç’te bilinmeze yürüyenlerin bedenlerinden gelmiyor. O koku Afşin’de düşen veya turuncu giysiler içinde yakılan erlerin cansız vücutlarından da yayılmıyor. O koku “ölmekte olan bir yargının bütün topluma yayılan, herkesi ürküten korkusudur”.
Evet, öteki cezalandırılıyor. Ne yaptığınız değil mesele, bilakis kim olduğunuz. “Eskiden iyi bilinen bir psikiyatri ders kitabında ‘adalet nedir’ sorusuna verilen ‘ötekinin cezalandırılması’ yanıtı ahmaklık örneği diye sunulmuştu” diyor Altan. Peki, bu olanları bitenleri görmeyen ya da daha da trajiği, görse bile görmezden gelenler? Onlara ne demeli? İşte uygulaması yapılan faşizan ve despot kanunsuzluklar rejimini üreten ve yeniden üreten bu vurdumduymazlar. Ve biz ötekiyiz, evet! İyi ki! İyi ki sizler gibi değilim, değiliz!
BAZI ŞEYLERİN OKULU YOK
Çetin Altan’ın yazdığı gazetelerin okunduğu kahvaltı masalarından birinde rahmetli peder – her zaman yinelediği bir cümle olan – bazı şeylerin okulu yok diye mırıldanmıştı. Ahmet Altan’ın savunmasını okurken ben, bunu tekrar ederek “bazı şeylerin okulu yok” demek gereğini hissettim. Çünkü insanlara şahsiyet, erdem, doğruluk, dürüstlük, vakurluk, sözünün eri olmak gibi değerler, okulda öğretilemiyor. Bunların okulu yok. Özellikle de şahsiyet! Ve işte oradan bakıp – umarım babamla beraberdir – Çetin Amca gülümsüyor. Çünkü oğulları şahsiyeti de insanı insan yapan tüm değerleri de iyi öğrenmişler. Okulda öğrenilmeyen bu değerleri, bizlere yargılayan savunmasında hatırlatan Ahmet Altan’a bu nedenle teşekkür ediyorum. Bir gün hukuk felsefesi derslerinde üniversitelerde hukuk kürsülerinde okutulacak bu savunma metnini okuyan, daha da önemlisi hisseden, çok daha önemlisi onunla aynı şekilde düşünen ve aynı safta yer alan biri olmaktan dolayı kıvanç duyuyorum. Baskının değil özgürlüğün yanında yer almak, Meriç’in öte tarafında da olsak, Meriç’in berisinde hissetmek, can alanların değil yaşatanların saflarında yer tutmak bir ayrıcalık. Bazı şeylerin okulu yok.
Dedim ya, bugüne Ahmet Altan’ın yargılayan savunmasıyla başladım. Elleri kalem tutmak için, beyni düşüncelere dans ettirmek için, dimağı en karmaşık konuları sanki en basit ve anlaşılır kılmak için var sanki. Onu okurken, sanki kendisini ifade edemeyen milyonların düşünce birliğinden süzülen bir manifesto okuyormuşum duygusuna kapılıyorum.
[Mehmet Efe Çaman] 15.2.2018 [TR724]
Troliçenin gündüz düşleri! [Naci Karadağ]
“Yargının öldürüldüğü cinayette erkete görevini üstlenen medya da kendi içindeki yeteneksiz, yeteneksiz oldukları için de ihanetten başka hiçbir yolla bugün bulundukları yerlere gelemeyecek insanlarla dolu.”
Yukarıdaki satırlar Ahmet Altan’ın önceki günkü savunmasından.
Devletin hiçbir kurumu kalmadı ki partili, liyakatsiz, ehil olmayan kişilerin eline geçmesin. Liyakat değil, yalakalık ve Reis’e iman tek belirleyici unsur olunca ortalık kepazelikten geçilmiyor.
Sadece medyaya bakmak yeterli.
Düne kadar ekranda dümbelek çalarak ekmeğini kazanan n nargile kahvesi yancısı yayın yönetmeni olmuş, devlet başkanının uçağında poz veriyor.
Bir diğeri en fazla sekreter olarak iş bulabileceği televizyonda sunucu oluyor.
Mal varlıklarını artırıyor olabilirler…
Arabaları daha lüks, oturdukları ev daha zengin bir muhitten de olabilir.
Ama zeka fukaralığı parayla giderilebilen bir şey değil…
Hele hele mesleki varlık maddiyatla elde edilemez…
Sanırım tarihimizin hiçbir döneminde lümpenlik ve ahmaklık bu kadar prim yapmamıştır…
Normal bir medya kuruluşunda ofis sekreteri olamayacak kadar çapsız kadrolar ortalıkta gazeteciyim diye çalım satıyor.
Ülke rasyonaliteden uzaklaştıkça yalanların çapı büyüyor ve inananların da şüphesi artmak yerine azalıyor. Daha çok teslim oluyorlar yalanlara. En acısı da bu; bir süre sonra kendi yalanlarına iman ediyorlar adeta. Yalan üzerine ne inşa ederseniz edin, tamamı yıkılmadan gerçeklerle yüzleşmek mümkün değil sanırım. Bu nedenle ormanda ağaçtan ağaca zıplarken tutunulan sarmaşık gibi başka bir yalana sarılmadan duramıyorlar. Çünkü aksi olsa yere çakılacaklar.
Ne ki…
Hapishanelerinde zulmün, işkencenin, adaletsizliğin bini bir para olmasa…
Her gün en az birkaç tane şehit haberi gelmese…
Eğitiminden ekonomisine kadar neredeyse her sektörü dibe vurmasa..
Türkiye çok eğlenceli bir ülke aslında…
Daha dün, gencecik bir kadın iki çocuğuyla beraber Meriç’de boğuldu. Dinci faşizmin nefes aldırmadığı bir ülkeyi terk etmekten başka amaçları yoktu tertemiz bu insanların.
Elbette Türk halkı bu masumları havuz bataklığında “teröristler kaçarken boğuldu” şeklinde izleyecek. Ardından ABD konsolosluk binasının olduğu sokağın isminin “Zeytin Dalı” olarak değiştirilmesiyle coşacak, Diriliş Ertuğrul dizisini izlerken kılıç yerine koltuğun yanına koydukları bıçakla elma soyarken akıl almaz palavralara inanarak hayatlarına devam edecekler.
Ne içiriyorlar, nasıl bir efsunlamadır bilmiyorum ama bir cenah var ki, İsa Nebi gökyüzünden inip mucizelerini gösterse bile bir şekilde yorumla meseleyi AKP ve Erdoğan lehine çevirmeye muvaffak oluyor. Bu ülkenin yalana inanmaya bu kadar hazır olabileceğini kimse tahmin edemezdi sanırım.
Bu sebeple yalanın, palavranın sınırı arşa ulaştı.
Akıl, mantık bir tarafa çoktan atıldı, kepaze olmak gibi bir dertleri de yok bu tayfanın.
Bakın şöyle bir olay olmuş:
Tayyip Erdoğan, Konyalı bilim adamlarını Saray’a çağırmış. Kimdir bu Konya mahreçli ekip bilmiyorum ama demek ki var böyle bilim adamları grupları. Konyalı bilim adamları, Çamlıhemşinli hukukçular, Evreşeli sanatçılar, Bayburtlu akademisyenler filan…
Her neyse…
Reis demiş ki, “Çabucak tank yapın. Üstelik Bor ile çalışsın, bir de bukalemun gibi kılık değiştirsin ki, sınırdan görünmeden geçebilsin…”
Fıkra değil, bunu yazan Troliçe iman edercesine inanarak yazıyor. Hani normal bir ülkede olsa, insanlar ağızlarıyla bile gülmezler.
Bitmedi….
6 günde yapıyor tankı Konyalı Bilim Adamları…
Dikkatinizi çekerim İsviçreli Bilim Adamları gibi soğukta çatlayan cilde krem üretmiyorlar, Loreal laboratuarı da değil ki Neşe’nin kepek sorunu için şampuan denesinler. Konyalı bilim adamı bu, boru mu? Yapar, Reis demişse yapacak.
6 günde tank yapıyorlar.
Üstelik bukalemun gibi kılık değiştirebiliyor ve Bor madeni ile çalışıyor.
Bu tanklar Irak sınırından onların tankı gibi geçip, düşmanları yerle bir ediyor.
Bu haberinin yanına iki tane de internetten kes-yapıştır tank koymuş troliçe abla.
Kendi bulmamıştır, birisi eline iliştirmiştir eminim.
Bu Arzu bacı, söylediğine o kadar inanıyor ki, kendisiyle dalga geçenlere öfke koşuyor ve hepsini mahkemeye vereceğini açıklıyor.
Yalanla beslenen ülkeye bu kadar düş yetmez tabi.
Habetürk ve Doğan Medya koltuk çıkıyor Troliçelerin gündüz düşlerine.
Onlar da, “Erdoğan F16’ları kaldırın, yerine Türk savaş uçakları koyun” diye emir vermiş.
Minare yerine motorin varili yerleştirilen camilerin olduğu şehir sanayilerinde yapılıyor sanki jetler.
Triger kayışı değiştiremeyecek adamlar jet yapacak.
Haber AKP inanlılarını mutlu ve mesut ediyor.
Artık yakında bir dizide de bu konu işlenir. Ardından Şaşmaz Biraderler de filmini çekerler.
O zaman tamamdır..
Ve bütün dünya nasıl bir tımarhaneye çevrildiğini görürken ülkenin, yeteneksiz, lümpen, sonradan görme kifayetsiz bir güruhun da goygoylarıyla uçuruma doğru son sürat gidiyoruz.
Sadece bu kadar da değil. Memlekette ahlaksızlık akıl almaz bir şekilde dip yaparken, ruhların nasıl katranlaşabileceğini de yine bu troliçe hanımların düşlerinden anlıyoruz.
Bakın şu satırlar, Meriç’de boğulan bir anne ve iki masum yavru için yazıldı, yazılabildi: “Bunlar da büyüse terörist olacaktı. İyi ki ölmüşler. 2 kişi 2 kişidir…”
Ve bunu yazan kişi bir öğretmen.
Yani çocuklarımızı emanet ediyoruz.
Dikta rejiminde görün nasıl ruh hastası sapıklara imkan sağlanıyor.
Trol ve troliçelerin düşlerinden uyandığımızda, geriye memleket adına bir şey kalır mı emin değilim artık.
[Naci Karadağ] 15.2.2018 [TR724]
Yukarıdaki satırlar Ahmet Altan’ın önceki günkü savunmasından.
Devletin hiçbir kurumu kalmadı ki partili, liyakatsiz, ehil olmayan kişilerin eline geçmesin. Liyakat değil, yalakalık ve Reis’e iman tek belirleyici unsur olunca ortalık kepazelikten geçilmiyor.
Sadece medyaya bakmak yeterli.
Düne kadar ekranda dümbelek çalarak ekmeğini kazanan n nargile kahvesi yancısı yayın yönetmeni olmuş, devlet başkanının uçağında poz veriyor.
Bir diğeri en fazla sekreter olarak iş bulabileceği televizyonda sunucu oluyor.
Mal varlıklarını artırıyor olabilirler…
Arabaları daha lüks, oturdukları ev daha zengin bir muhitten de olabilir.
Ama zeka fukaralığı parayla giderilebilen bir şey değil…
Hele hele mesleki varlık maddiyatla elde edilemez…
Sanırım tarihimizin hiçbir döneminde lümpenlik ve ahmaklık bu kadar prim yapmamıştır…
Normal bir medya kuruluşunda ofis sekreteri olamayacak kadar çapsız kadrolar ortalıkta gazeteciyim diye çalım satıyor.
Ülke rasyonaliteden uzaklaştıkça yalanların çapı büyüyor ve inananların da şüphesi artmak yerine azalıyor. Daha çok teslim oluyorlar yalanlara. En acısı da bu; bir süre sonra kendi yalanlarına iman ediyorlar adeta. Yalan üzerine ne inşa ederseniz edin, tamamı yıkılmadan gerçeklerle yüzleşmek mümkün değil sanırım. Bu nedenle ormanda ağaçtan ağaca zıplarken tutunulan sarmaşık gibi başka bir yalana sarılmadan duramıyorlar. Çünkü aksi olsa yere çakılacaklar.
Ne ki…
Hapishanelerinde zulmün, işkencenin, adaletsizliğin bini bir para olmasa…
Her gün en az birkaç tane şehit haberi gelmese…
Eğitiminden ekonomisine kadar neredeyse her sektörü dibe vurmasa..
Türkiye çok eğlenceli bir ülke aslında…
Daha dün, gencecik bir kadın iki çocuğuyla beraber Meriç’de boğuldu. Dinci faşizmin nefes aldırmadığı bir ülkeyi terk etmekten başka amaçları yoktu tertemiz bu insanların.
Elbette Türk halkı bu masumları havuz bataklığında “teröristler kaçarken boğuldu” şeklinde izleyecek. Ardından ABD konsolosluk binasının olduğu sokağın isminin “Zeytin Dalı” olarak değiştirilmesiyle coşacak, Diriliş Ertuğrul dizisini izlerken kılıç yerine koltuğun yanına koydukları bıçakla elma soyarken akıl almaz palavralara inanarak hayatlarına devam edecekler.
Ne içiriyorlar, nasıl bir efsunlamadır bilmiyorum ama bir cenah var ki, İsa Nebi gökyüzünden inip mucizelerini gösterse bile bir şekilde yorumla meseleyi AKP ve Erdoğan lehine çevirmeye muvaffak oluyor. Bu ülkenin yalana inanmaya bu kadar hazır olabileceğini kimse tahmin edemezdi sanırım.
Bu sebeple yalanın, palavranın sınırı arşa ulaştı.
Akıl, mantık bir tarafa çoktan atıldı, kepaze olmak gibi bir dertleri de yok bu tayfanın.
Bakın şöyle bir olay olmuş:
Tayyip Erdoğan, Konyalı bilim adamlarını Saray’a çağırmış. Kimdir bu Konya mahreçli ekip bilmiyorum ama demek ki var böyle bilim adamları grupları. Konyalı bilim adamları, Çamlıhemşinli hukukçular, Evreşeli sanatçılar, Bayburtlu akademisyenler filan…
Her neyse…
Reis demiş ki, “Çabucak tank yapın. Üstelik Bor ile çalışsın, bir de bukalemun gibi kılık değiştirsin ki, sınırdan görünmeden geçebilsin…”
Fıkra değil, bunu yazan Troliçe iman edercesine inanarak yazıyor. Hani normal bir ülkede olsa, insanlar ağızlarıyla bile gülmezler.
Bitmedi….
6 günde yapıyor tankı Konyalı Bilim Adamları…
Dikkatinizi çekerim İsviçreli Bilim Adamları gibi soğukta çatlayan cilde krem üretmiyorlar, Loreal laboratuarı da değil ki Neşe’nin kepek sorunu için şampuan denesinler. Konyalı bilim adamı bu, boru mu? Yapar, Reis demişse yapacak.
6 günde tank yapıyorlar.
Üstelik bukalemun gibi kılık değiştirebiliyor ve Bor madeni ile çalışıyor.
Bu tanklar Irak sınırından onların tankı gibi geçip, düşmanları yerle bir ediyor.
Bu haberinin yanına iki tane de internetten kes-yapıştır tank koymuş troliçe abla.
Kendi bulmamıştır, birisi eline iliştirmiştir eminim.
Bu Arzu bacı, söylediğine o kadar inanıyor ki, kendisiyle dalga geçenlere öfke koşuyor ve hepsini mahkemeye vereceğini açıklıyor.
Yalanla beslenen ülkeye bu kadar düş yetmez tabi.
Habetürk ve Doğan Medya koltuk çıkıyor Troliçelerin gündüz düşlerine.
Onlar da, “Erdoğan F16’ları kaldırın, yerine Türk savaş uçakları koyun” diye emir vermiş.
Minare yerine motorin varili yerleştirilen camilerin olduğu şehir sanayilerinde yapılıyor sanki jetler.
Triger kayışı değiştiremeyecek adamlar jet yapacak.
Haber AKP inanlılarını mutlu ve mesut ediyor.
Artık yakında bir dizide de bu konu işlenir. Ardından Şaşmaz Biraderler de filmini çekerler.
O zaman tamamdır..
Ve bütün dünya nasıl bir tımarhaneye çevrildiğini görürken ülkenin, yeteneksiz, lümpen, sonradan görme kifayetsiz bir güruhun da goygoylarıyla uçuruma doğru son sürat gidiyoruz.
Sadece bu kadar da değil. Memlekette ahlaksızlık akıl almaz bir şekilde dip yaparken, ruhların nasıl katranlaşabileceğini de yine bu troliçe hanımların düşlerinden anlıyoruz.
Bakın şu satırlar, Meriç’de boğulan bir anne ve iki masum yavru için yazıldı, yazılabildi: “Bunlar da büyüse terörist olacaktı. İyi ki ölmüşler. 2 kişi 2 kişidir…”
Ve bunu yazan kişi bir öğretmen.
Yani çocuklarımızı emanet ediyoruz.
Dikta rejiminde görün nasıl ruh hastası sapıklara imkan sağlanıyor.
Trol ve troliçelerin düşlerinden uyandığımızda, geriye memleket adına bir şey kalır mı emin değilim artık.
[Naci Karadağ] 15.2.2018 [TR724]
Erdoğan’ın Osmanlı tokatı ve Hitler’in ruhu [Veysel Ayhan]
Size 3 önemli alıntı. Birincisi Erdoğan’ın 45. Muhtarlar Toplantısı’ndan:
“Şu ana kadar yaptıklarımız daha ısınma turları bile sayılmaz. Asıl büyük hamlelerimizi, ataklarımızı önümüzdeki dönemde gerçekleştireceğiz.”
Tüm devlet güçlerini elinde tutan adam bu sözü diyorsa varın kafasındakileri siz tahmin edin.
İkinci alıntı yine Erdoğan’dan:
“Bizim için Afrin neyse Ege’deki, Kıbrıs’taki haklarımız da odur… Yunan’ın efeliği uçaklarımızı görene kadardır… Yanlış hesap yapmamaları konusunda buradan ikaz ediyoruz.”
Ve önceki gün Korgeneral Paul E. Funk’un şahsında ABD’ye:
“Ömürlerinde hiç Osmanlı tokadı yememiş oldukları çok açıktır… Bir ölürüz bin diriliriz. Bu böyle bilinmeli. Savaş gemilerimiz, hava kuvvetlerimiz gerektiğinde her türlü müdahaleyi yapmak için yakından takip ediyorlar.”
Afrin savaşı ısınma turuysa “Başkomutan” Erdoğan sürekli böyle efeleniyorsa, kafasındaki “Asıl büyük hamleler” acaba neler?
Yunanistan çıkışı size bir şeyler anlatıyor mu?
ABD’ye posta koymak bir şeyler ima ediyor mu?
‘ALMANYA ARTIK UYANDI’
Hitler’in 26 Eylül 1938 tarihli Berlin konuşmasını dinleyelim bir de…
“Şu andan itibaren tüm Alman halkı arkamda birleşecektir. İrademin, iradeleri olduğunu hissedecekler. Bana harekete geçme yetkisini veren, halkımın geleceği ve kaderidir. Şimdi sizden, sevgili Alman halkımdan, arkamda saf tutmanızı istiyorum! Şimdi tek istediğimiz, her zorluktan ve tehlikeden daha kuvvetli olacak ortak bir irade oluşturmaktır. Eğer irademiz, bu zorluklar ve tehlikelerden daha kuvvetli olursa, gün gelir onları da yener.
Biz kararımızı verdik!”
“Almanya artık uyandı” ve “Biz kararımızı verdik!” sözleri ne kadar tanıdık!
Sonrası geldi.
15 Temmuz 2016 ‘kontrollü darbe’sinde TBMM binası bombalanmıştı.
1933’te Reichstag yangınında ise Alman parlamento binası kül olmuştu. Hitler hemen ertesi gün yangının failinin komünistler olduğunu ilan etti. Bir kanun hükmünde kararname ile kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili tüm yasaları rafa kaldırdı. Sonra parlamentodaki 181 muhalefet milletvekili tutuklattı. Reichstag yangınının faili Hollandalı bir komünistti ama o zaman muhalefette olan Nazi Partisi, kısa sürede bu yangını kullanarak ülkedeki tek ‘ses’ hâline gelecekti.
Önceleri her şey Hitler’in istediği gibi gitti. 1940 itibarıyla Hitler, Avrupa’nın büyük bir kısmını ele geçirdi. Polonya, Slovakya, Norveç, Danimarka, Benelüks devletleri ve Fransa Nazilerin yönetimi altına girdi. İtalya, Macaristan ve Romanya askeri müttefik oldu.
Artık milyonlarca Alman için Hitler yenilmez bir liderdi.
Her diktatörün sonu bellidir. Alman halkı gözü kapalı Hitler’in peşine takılmanın ve soykırıma sessiz kalmanın bedelini çok geçmeden ödedi.
O günlerde meydanlarda toplanan ve avuçlarını patlatırcasına Hitler’i alkışlayanlar hipnozdan uyandığında şunlar olmuştu:
1- 60 milyon insan öldü.
2- Tarihin en büyük soykırımlarından biri gerçekleşti.
3- Almanya tamamen harabeye döndü.
4- Alman toprakları 4 ülke tarafından işgal edildi.
5- Ülke Batı Almanya ve Doğu Almanya olarak ikiye bölündü.
6- Dünyada Almanlara karşı ciddi bir antipati oluştu.
7- Ve Almanya yıllarca soykırım ve ağır savaş tazminatı ödedi. 30 yıl kendine gelemedi.
Şimdi aynı kafa yapılı ve aynı yetkilerle donanmış bir diktatör benzer hayallerle Türkiye’yi bir uçuruma sürüklüyor.
Ve 80 milyon “yurdum insanı” hipnotize olmuşçasına olanları seyrediyor, “Reis bizi Afrin’e götür” diyor.
Reis’in onları nereye götürdüğü ortaya çıktığında bayağı geç olacak!
[Veysel Ayhan] 15.2.2018 [TR724]
“Şu ana kadar yaptıklarımız daha ısınma turları bile sayılmaz. Asıl büyük hamlelerimizi, ataklarımızı önümüzdeki dönemde gerçekleştireceğiz.”
Tüm devlet güçlerini elinde tutan adam bu sözü diyorsa varın kafasındakileri siz tahmin edin.
İkinci alıntı yine Erdoğan’dan:
“Bizim için Afrin neyse Ege’deki, Kıbrıs’taki haklarımız da odur… Yunan’ın efeliği uçaklarımızı görene kadardır… Yanlış hesap yapmamaları konusunda buradan ikaz ediyoruz.”
Ve önceki gün Korgeneral Paul E. Funk’un şahsında ABD’ye:
“Ömürlerinde hiç Osmanlı tokadı yememiş oldukları çok açıktır… Bir ölürüz bin diriliriz. Bu böyle bilinmeli. Savaş gemilerimiz, hava kuvvetlerimiz gerektiğinde her türlü müdahaleyi yapmak için yakından takip ediyorlar.”
Afrin savaşı ısınma turuysa “Başkomutan” Erdoğan sürekli böyle efeleniyorsa, kafasındaki “Asıl büyük hamleler” acaba neler?
Yunanistan çıkışı size bir şeyler anlatıyor mu?
ABD’ye posta koymak bir şeyler ima ediyor mu?
‘ALMANYA ARTIK UYANDI’
Hitler’in 26 Eylül 1938 tarihli Berlin konuşmasını dinleyelim bir de…
“Şu andan itibaren tüm Alman halkı arkamda birleşecektir. İrademin, iradeleri olduğunu hissedecekler. Bana harekete geçme yetkisini veren, halkımın geleceği ve kaderidir. Şimdi sizden, sevgili Alman halkımdan, arkamda saf tutmanızı istiyorum! Şimdi tek istediğimiz, her zorluktan ve tehlikeden daha kuvvetli olacak ortak bir irade oluşturmaktır. Eğer irademiz, bu zorluklar ve tehlikelerden daha kuvvetli olursa, gün gelir onları da yener.
Biz kararımızı verdik!”
“Almanya artık uyandı” ve “Biz kararımızı verdik!” sözleri ne kadar tanıdık!
Sonrası geldi.
15 Temmuz 2016 ‘kontrollü darbe’sinde TBMM binası bombalanmıştı.
1933’te Reichstag yangınında ise Alman parlamento binası kül olmuştu. Hitler hemen ertesi gün yangının failinin komünistler olduğunu ilan etti. Bir kanun hükmünde kararname ile kişi hak ve özgürlükleriyle ilgili tüm yasaları rafa kaldırdı. Sonra parlamentodaki 181 muhalefet milletvekili tutuklattı. Reichstag yangınının faili Hollandalı bir komünistti ama o zaman muhalefette olan Nazi Partisi, kısa sürede bu yangını kullanarak ülkedeki tek ‘ses’ hâline gelecekti.
Önceleri her şey Hitler’in istediği gibi gitti. 1940 itibarıyla Hitler, Avrupa’nın büyük bir kısmını ele geçirdi. Polonya, Slovakya, Norveç, Danimarka, Benelüks devletleri ve Fransa Nazilerin yönetimi altına girdi. İtalya, Macaristan ve Romanya askeri müttefik oldu.
Artık milyonlarca Alman için Hitler yenilmez bir liderdi.
Her diktatörün sonu bellidir. Alman halkı gözü kapalı Hitler’in peşine takılmanın ve soykırıma sessiz kalmanın bedelini çok geçmeden ödedi.
O günlerde meydanlarda toplanan ve avuçlarını patlatırcasına Hitler’i alkışlayanlar hipnozdan uyandığında şunlar olmuştu:
1- 60 milyon insan öldü.
2- Tarihin en büyük soykırımlarından biri gerçekleşti.
3- Almanya tamamen harabeye döndü.
4- Alman toprakları 4 ülke tarafından işgal edildi.
5- Ülke Batı Almanya ve Doğu Almanya olarak ikiye bölündü.
6- Dünyada Almanlara karşı ciddi bir antipati oluştu.
7- Ve Almanya yıllarca soykırım ve ağır savaş tazminatı ödedi. 30 yıl kendine gelemedi.
Şimdi aynı kafa yapılı ve aynı yetkilerle donanmış bir diktatör benzer hayallerle Türkiye’yi bir uçuruma sürüklüyor.
Ve 80 milyon “yurdum insanı” hipnotize olmuşçasına olanları seyrediyor, “Reis bizi Afrin’e götür” diyor.
Reis’in onları nereye götürdüğü ortaya çıktığında bayağı geç olacak!
[Veysel Ayhan] 15.2.2018 [TR724]
Ah öğretmenim, Meriç’e mi gömüldün, kalbimize mi? [Necdet Çelik]
Uğur Abdurrezzak mesleğinde çok başarılı bir İngilizce öğretmeniydi. Edebiyat öğretmeni eşiyle birlikte Pendik’te Velibaba Teknik Anadolu Lisesi’nde kısa sürede herkesin gönlüne girmeyi başardılar. Uğur hoca, idarecilik vazifesi de yürütüyordu. Ayşe öğretmen ise, okuldaki her türlü aktivitenin altına elini sokardı. Yazdığı ve oynattığı piyeslerde edebiyatını konuştururdu. Oğulları Abdülkadir Enes müstesna bir çocuktu. Ataşehir’de dahi çocuklar için açılan okula devam ediyordu.
2015 yazında İstanbul’dan Kocaeli’ni Kartepe ilçesine tayin edildiler. Şevk atına binip küheylanlar gibi koşturdular okuldan okula. Ancak, ağız tadıyla bir yıl geçirebildiler. Meş’um tarih 15 Temmuz, Abdurrezzak ailesi için de kabusun başlangıcı oldu. Cadı avına önce Uğur öğretmen kurban gitti. Tutuklandı, Kandıra cezaevine kondu. Gözaltı zulmünü Ayşe öğretmen bir gün tattı. 675 sayılı KHK ile Uğur öğretmen, 686 sayılı KHK ile Ayşe öğretmen mesleklerinden atıldı.
Kolu kanadı kırılan Ayşe öğretmen, çanta ve eşarp satarak dertlerini unutmaya çalıştı. Kayınpeder Halil Abdürrezzak, tek evladının emanetlerine sahip çıktı. Evini Kartepe’ye taşıdı. Gelini ve torunlarına kol kanat gerdi. Açık görüş için Kandıra’ya beraberce gidip geldiler.
Uğur öğretmen, 11 ay tutuklu kaldı, ocak ayında adli kontrolle serbest bırakıldı. Ailesiyle bir aradaydı artık; lakin ülkenin ufkunda ışık görünmüyordu. Tahliye olan bir arkadaşı, yeni bir iftiracı yüzünden bir kez daha tutuklanınca, Uğur öğretmen çok endişelendi. Eşine danıştı; hicrete karar verdiler. Ancak bunu herkesten gizlediler. Yola çıkmadan iki gün önce bir mağdur aileyi ziyaret ettiler. Fark ettirmeden onlarla helalleştiler.
‘’ÇIKIYORUZ, DUA EDİN’’
Hareket edeceği akşam, İstanbul’dan bir mesaj attı hicrete bir adım önden çıkmış arkadaşına. ‘’Çıkıyoruz, dua edin’’ dedi sadece, detay vermedi.
Snırın ötesindeki dostları, takip eden gün boyunca haber bekledi Uğur öğretmenden. Eğer yakalanmamış iseler, eski mesaidaşlarını misafir edeceklerdi. Muhacir oldukları memlekette onlara ensarlık yapacaklardı. Beklenen hicret yolcuları yerine, o korkunç haber ulaştı hanelerine. İnanmak istemediler, lakin fotoğraflardan Ayşe öğretmeni teşhis ettiler.
Cesetler arasında Uğur hocanın olmayışı umutlandırdı hicretteki tüm dostlarını. ‘’Uğur hoca çok iyi yüzücüdür. O karaya ulaşmıştır.’’ diye sayıklayıp durdular ismini. Ancak, bottaki tek ailesiz kişi Fatih Yaşar idi kıyıya ulaşabilen.
Umutlar iyice azalsa da tükenmiş değil. Gönüldaşları, Uğur hocadan sürpriz bir telefon bekliyor hala. Bir yandan da şu muhasebeyi yaparak: ‘’Kurtulmak Uğur hoca için kurtuluş mu olacaktı? İmtihanın büyüğü başlayacaktı onun için…’’
HİZMETLE YOĞRULMUŞ ANADOLU İNSANLARI
Anadolu insanının Hizmetle yoğrulmuş haliydi Abdurrezzak ailesi. ‘’Hem Ayşe öğretmenin, hem Uğur hocanın başına gelenleri duyup da vicdanı sızlamayacak kimse, insanlığını sorgulamalı.’’ diyor bir dostu. Her ikisi de tam bir Hizmet insanıydı, göze batmazlar, icraatlarıyla arkalarından konuşulurdu.
Hicretteki dostları, onları kucaklayamamış olmaktan mahzun. Selanik’ten Almanya’ya hepsinin ortak pişmanlığı ise; bu nadide aileye ilişkin ellerinde fotoğraf dahil bir tek hatıra kalmayışı. Hayatlar da hatıralar da darmadağın olmuştu bu süreçte. Lakin hepsinin bir umudu var; hesap gününde Abdurrezzak ailesi tarafından tanınmak.
[Necdet Çelik] 15.2.2018 [TR724]
2015 yazında İstanbul’dan Kocaeli’ni Kartepe ilçesine tayin edildiler. Şevk atına binip küheylanlar gibi koşturdular okuldan okula. Ancak, ağız tadıyla bir yıl geçirebildiler. Meş’um tarih 15 Temmuz, Abdurrezzak ailesi için de kabusun başlangıcı oldu. Cadı avına önce Uğur öğretmen kurban gitti. Tutuklandı, Kandıra cezaevine kondu. Gözaltı zulmünü Ayşe öğretmen bir gün tattı. 675 sayılı KHK ile Uğur öğretmen, 686 sayılı KHK ile Ayşe öğretmen mesleklerinden atıldı.
Kolu kanadı kırılan Ayşe öğretmen, çanta ve eşarp satarak dertlerini unutmaya çalıştı. Kayınpeder Halil Abdürrezzak, tek evladının emanetlerine sahip çıktı. Evini Kartepe’ye taşıdı. Gelini ve torunlarına kol kanat gerdi. Açık görüş için Kandıra’ya beraberce gidip geldiler.
Uğur öğretmen, 11 ay tutuklu kaldı, ocak ayında adli kontrolle serbest bırakıldı. Ailesiyle bir aradaydı artık; lakin ülkenin ufkunda ışık görünmüyordu. Tahliye olan bir arkadaşı, yeni bir iftiracı yüzünden bir kez daha tutuklanınca, Uğur öğretmen çok endişelendi. Eşine danıştı; hicrete karar verdiler. Ancak bunu herkesten gizlediler. Yola çıkmadan iki gün önce bir mağdur aileyi ziyaret ettiler. Fark ettirmeden onlarla helalleştiler.
‘’ÇIKIYORUZ, DUA EDİN’’
Hareket edeceği akşam, İstanbul’dan bir mesaj attı hicrete bir adım önden çıkmış arkadaşına. ‘’Çıkıyoruz, dua edin’’ dedi sadece, detay vermedi.
Snırın ötesindeki dostları, takip eden gün boyunca haber bekledi Uğur öğretmenden. Eğer yakalanmamış iseler, eski mesaidaşlarını misafir edeceklerdi. Muhacir oldukları memlekette onlara ensarlık yapacaklardı. Beklenen hicret yolcuları yerine, o korkunç haber ulaştı hanelerine. İnanmak istemediler, lakin fotoğraflardan Ayşe öğretmeni teşhis ettiler.
Cesetler arasında Uğur hocanın olmayışı umutlandırdı hicretteki tüm dostlarını. ‘’Uğur hoca çok iyi yüzücüdür. O karaya ulaşmıştır.’’ diye sayıklayıp durdular ismini. Ancak, bottaki tek ailesiz kişi Fatih Yaşar idi kıyıya ulaşabilen.
Umutlar iyice azalsa da tükenmiş değil. Gönüldaşları, Uğur hocadan sürpriz bir telefon bekliyor hala. Bir yandan da şu muhasebeyi yaparak: ‘’Kurtulmak Uğur hoca için kurtuluş mu olacaktı? İmtihanın büyüğü başlayacaktı onun için…’’
HİZMETLE YOĞRULMUŞ ANADOLU İNSANLARI
Anadolu insanının Hizmetle yoğrulmuş haliydi Abdurrezzak ailesi. ‘’Hem Ayşe öğretmenin, hem Uğur hocanın başına gelenleri duyup da vicdanı sızlamayacak kimse, insanlığını sorgulamalı.’’ diyor bir dostu. Her ikisi de tam bir Hizmet insanıydı, göze batmazlar, icraatlarıyla arkalarından konuşulurdu.
Hicretteki dostları, onları kucaklayamamış olmaktan mahzun. Selanik’ten Almanya’ya hepsinin ortak pişmanlığı ise; bu nadide aileye ilişkin ellerinde fotoğraf dahil bir tek hatıra kalmayışı. Hayatlar da hatıralar da darmadağın olmuştu bu süreçte. Lakin hepsinin bir umudu var; hesap gününde Abdurrezzak ailesi tarafından tanınmak.
[Necdet Çelik] 15.2.2018 [TR724]
Bir 14 Şubat hikâyesi! [Kemal Ay]
Öğlene doğru uyandı. Yataktan kalkmadan elini telefonuna attı. WhatsApp ve Snapchat mesajlarını kontrol edip oradan Instagram’a geçti. ‘Ben uyurken dünyada neler olmuş acaba?’ diye düşünüyordu. Mutlu yüzler, dostça mesajlar ve beğenilerle uyanmak enerjisini arttırmıştı.
Sonra uzun zamandır yazmadığı ama olup biteni takip etmek için kullandığı Twitter hesabına girdi. Kendince her kesimden insanı takip etmeye çalışıyordu. Böylece dengeli bir bakış açısı edinecekti. Meriç Nehri’nde alabora olan botla ilgili tartışmaya ortasından girmişti. Önce fotoğrafları görüp üzüldü. Küçücük çocuklar, masum görünen bir kadın. Kayıplar da vardı.
Ama kimdi bunlar? Neden Türkiye’den kaçmaya çalışıyorlardı ki? Çokça RT ya da ‘mention’ almış tweet’lere daldı. ‘Bunlar nasılsa FETÖ’cü’ diyenlerle, ‘Önce insan…’ diyenler arasında gidip geldi.
Hayatı boyunca hep uzak kalmıştı Cemaatçilerden. Lisede bir kez dershanelerine gitmeye niyet etmiş fakat arkadaşları başka dershaneye kaydolduğu için onlarla birlikte hareket etmeye karar vermişti. Okulda konuşulanları biliyordu. Onların yurdunda kalırsa zorla sabah namazına kaldıracaklarını, insanları ailelerinden kopardıklarını, hem şimdi iktidarla birlikte hareket ettikleri için her yerde olduklarını duymuştu. Tafsilatını bilmese de, az çok fikir sahibi olduğu Ergenekon ve Balyoz davalarını, TV’lerde yapılan tartışmaları hatırladı.
Üniversite okumak için bu şehre geldiğinde de etrafında çok fazla ‘Cemaatçi’ olmamıştı. Sınıfta ‘onlardan’ olduğunu kestirdiği arkadaşları vardı ama kimse ona gelip de ‘propaganda’ yapmamıştı. Siyasetle fazla ilgili değildi. Arkadaş ortamı içerisinde muhabbetten kopmamak için kullandığı birkaç kalıp vardı. Çoğu zaman ortamın öne çıkanlarını onaylayarak başka konuların açılmasını bekliyordu.
Kendini apolitik de görmüyordu. Askere gitmek istemiyordu ama askerlerin büyük bir fedakarlık içinde olduğunun farkındaydı. Devlet önemliydi. Türkiye’nin güçlü olmasını kim istemezdi ki? Eskiden daha sık kullandığı Twitter’ın siyasî yorumlarla dolmasından bıkmıştı. İnsanlar eskisi gibi gülüp eğlenmiyordu. Etrafında da kutuplaşma vardı. Bozulan arkadaşlıklara, hatta ayrılan sevgililere şahit olmuştu. Zaman zaman memleketine gittiğinde, ailesinin de bütün bu tartışmalardan uzak kaldığını fark etti. Normal olan buydu.
Üniversitede geçirdiği birkaç yılda çok şey gördü. Terör saldırıları, seçimler, yeniden seçimler, hapse giren insanlar, eylemler… 15 Temmuz 2016’da memleketindeydi. Darbe haberini TV’de ailecek seyretmişler, fakat dışarı çıkmaya da çekinmişlerdi.
Dersler yeniden başladığında bazı arkadaşlarının okulu bıraktığını duydu. Belli ki ‘onlardandı’. Uzaktan bir akrabalarının tutuklandığını, ailecek perişan olduklarını ise annesi anlatmıştı telefonda. Sesinde bir üzüntü vardı. Ama hemen toparlanıp, ‘Keşke bulaşmasaydı onlara…’ deyivermişti.
Bazı arkadaşları, ‘Kimsenin adamı olmamak lazım!’ diyor, bazıları, ‘Dincilik belası’ diye söze başlıyordu. ‘Her yere sızmışlar, hak ettiler!’ diyenler vardı. Okulu bırakan arkadaşları hakkında fazla da bir şey bilmediklerini fark etti. Ama işte ‘onlardan’dı ve şimdi başlarına bela gelmişti. Hem zaten 3-4 sene önce ülkenin sahibi gibi davranıyorlardı. Arkadaşları değil ama ‘onlar’.
Sene içinde bazı hocaları da kayboldu. Derslerin işlenmediği dönemler olmaya başladı. Boş vakit bol olunca muhabbetler de uzuyordu. O sıralarda tanışmıştı sevgilisiyle. Kendisi gibi Anadolu’nun küçük bir şehrinden gelmişti. Daha başarılı, daha hırslıydı. Okul bitince bir an önce çalışma hayatına girmek istiyordu. Şimdiden bir sürü şirkete staj başvurusu göndermişti. Sosyal medyadan ziyade LinkedIn profilini önemsiyordu.
Bir yılda ondan çok şey öğrendi. İngilizce’sini geliştirmeye başladı. Okuldaki derslerin ona fazla bir şey öğretmediğini, eğer sonrasında iş bulmak istiyorsa tıpkı onun gibi bağlantılar kurması gerektiğini çabuk kavradı.
Sevgilisi de tıpkı kendisi gibi siyasetten pek hoşlanmıyordu. Mantıklı bir sebebi de vardı: Biz nasıl değiştireceğiz ki? Babası şöyle derdi hep: ‘Bu düzen böyle gelmiş, böyle gider!’ Neticede Türkiye’ydi burası. Norveç değildi. Bunun için hayatını karartmak aptallıktı. Evet, kötü şeyler de oluyordu ama ne zaman olmamıştı ki? En iyisi yurt dışında iş bulmaktı ama nasıl? Kendine pek güvenmiyordu.
Twitter’daki tartışmaların daha fazla vaktini almasını istemediğinden telefonu kenara koydu. Akşam sevgilisiyle yemek yiyeceklerdi. Aylardır bunun için para biriktiriyordu. Şık kıyafetler, Instagram’da gördüğü nezih bir restoran. Hazırlık yapmak için yataktan doğruldu.
Akşam mekâna vardığında çok mutluydu. Sevgilisi çok güzeldi. Sarıldı. Hayalini kurdukları plaza şirketinde ikisi de çalışırsa, bunu sık sık yapabilirlerdi. Menüde her şey ateş pahasıydı!
Havadan sudan konuştular. Haberi ikisi de görmüştü. Üzülmüşlerdi ama elden ne gelirdi ki? ‘Onların yerinde olduğumu düşündüm bir an,’ dedi sevgilisi, ‘ne yapardım?’
Hemen elini tuttu. ‘Korkma,’ dedi kendinden emin bir şekilde, ‘bizle ilgisi yok ki bu olanların. Hem ben seni çok seviyorum. Kılına zarar gelmesine izin vermem!’
Gülümsedi kız. Oğlanın gözleri parladı. Birlikte geçirdikleri ilk 14 Şubat’tı. Bugünü hep hatırlayacaklardı…
[Kemal Ay] 15.2.2018 [TR724]
Sonra uzun zamandır yazmadığı ama olup biteni takip etmek için kullandığı Twitter hesabına girdi. Kendince her kesimden insanı takip etmeye çalışıyordu. Böylece dengeli bir bakış açısı edinecekti. Meriç Nehri’nde alabora olan botla ilgili tartışmaya ortasından girmişti. Önce fotoğrafları görüp üzüldü. Küçücük çocuklar, masum görünen bir kadın. Kayıplar da vardı.
Ama kimdi bunlar? Neden Türkiye’den kaçmaya çalışıyorlardı ki? Çokça RT ya da ‘mention’ almış tweet’lere daldı. ‘Bunlar nasılsa FETÖ’cü’ diyenlerle, ‘Önce insan…’ diyenler arasında gidip geldi.
Hayatı boyunca hep uzak kalmıştı Cemaatçilerden. Lisede bir kez dershanelerine gitmeye niyet etmiş fakat arkadaşları başka dershaneye kaydolduğu için onlarla birlikte hareket etmeye karar vermişti. Okulda konuşulanları biliyordu. Onların yurdunda kalırsa zorla sabah namazına kaldıracaklarını, insanları ailelerinden kopardıklarını, hem şimdi iktidarla birlikte hareket ettikleri için her yerde olduklarını duymuştu. Tafsilatını bilmese de, az çok fikir sahibi olduğu Ergenekon ve Balyoz davalarını, TV’lerde yapılan tartışmaları hatırladı.
Üniversite okumak için bu şehre geldiğinde de etrafında çok fazla ‘Cemaatçi’ olmamıştı. Sınıfta ‘onlardan’ olduğunu kestirdiği arkadaşları vardı ama kimse ona gelip de ‘propaganda’ yapmamıştı. Siyasetle fazla ilgili değildi. Arkadaş ortamı içerisinde muhabbetten kopmamak için kullandığı birkaç kalıp vardı. Çoğu zaman ortamın öne çıkanlarını onaylayarak başka konuların açılmasını bekliyordu.
Kendini apolitik de görmüyordu. Askere gitmek istemiyordu ama askerlerin büyük bir fedakarlık içinde olduğunun farkındaydı. Devlet önemliydi. Türkiye’nin güçlü olmasını kim istemezdi ki? Eskiden daha sık kullandığı Twitter’ın siyasî yorumlarla dolmasından bıkmıştı. İnsanlar eskisi gibi gülüp eğlenmiyordu. Etrafında da kutuplaşma vardı. Bozulan arkadaşlıklara, hatta ayrılan sevgililere şahit olmuştu. Zaman zaman memleketine gittiğinde, ailesinin de bütün bu tartışmalardan uzak kaldığını fark etti. Normal olan buydu.
Üniversitede geçirdiği birkaç yılda çok şey gördü. Terör saldırıları, seçimler, yeniden seçimler, hapse giren insanlar, eylemler… 15 Temmuz 2016’da memleketindeydi. Darbe haberini TV’de ailecek seyretmişler, fakat dışarı çıkmaya da çekinmişlerdi.
Dersler yeniden başladığında bazı arkadaşlarının okulu bıraktığını duydu. Belli ki ‘onlardandı’. Uzaktan bir akrabalarının tutuklandığını, ailecek perişan olduklarını ise annesi anlatmıştı telefonda. Sesinde bir üzüntü vardı. Ama hemen toparlanıp, ‘Keşke bulaşmasaydı onlara…’ deyivermişti.
Bazı arkadaşları, ‘Kimsenin adamı olmamak lazım!’ diyor, bazıları, ‘Dincilik belası’ diye söze başlıyordu. ‘Her yere sızmışlar, hak ettiler!’ diyenler vardı. Okulu bırakan arkadaşları hakkında fazla da bir şey bilmediklerini fark etti. Ama işte ‘onlardan’dı ve şimdi başlarına bela gelmişti. Hem zaten 3-4 sene önce ülkenin sahibi gibi davranıyorlardı. Arkadaşları değil ama ‘onlar’.
Sene içinde bazı hocaları da kayboldu. Derslerin işlenmediği dönemler olmaya başladı. Boş vakit bol olunca muhabbetler de uzuyordu. O sıralarda tanışmıştı sevgilisiyle. Kendisi gibi Anadolu’nun küçük bir şehrinden gelmişti. Daha başarılı, daha hırslıydı. Okul bitince bir an önce çalışma hayatına girmek istiyordu. Şimdiden bir sürü şirkete staj başvurusu göndermişti. Sosyal medyadan ziyade LinkedIn profilini önemsiyordu.
Bir yılda ondan çok şey öğrendi. İngilizce’sini geliştirmeye başladı. Okuldaki derslerin ona fazla bir şey öğretmediğini, eğer sonrasında iş bulmak istiyorsa tıpkı onun gibi bağlantılar kurması gerektiğini çabuk kavradı.
Sevgilisi de tıpkı kendisi gibi siyasetten pek hoşlanmıyordu. Mantıklı bir sebebi de vardı: Biz nasıl değiştireceğiz ki? Babası şöyle derdi hep: ‘Bu düzen böyle gelmiş, böyle gider!’ Neticede Türkiye’ydi burası. Norveç değildi. Bunun için hayatını karartmak aptallıktı. Evet, kötü şeyler de oluyordu ama ne zaman olmamıştı ki? En iyisi yurt dışında iş bulmaktı ama nasıl? Kendine pek güvenmiyordu.
Twitter’daki tartışmaların daha fazla vaktini almasını istemediğinden telefonu kenara koydu. Akşam sevgilisiyle yemek yiyeceklerdi. Aylardır bunun için para biriktiriyordu. Şık kıyafetler, Instagram’da gördüğü nezih bir restoran. Hazırlık yapmak için yataktan doğruldu.
Akşam mekâna vardığında çok mutluydu. Sevgilisi çok güzeldi. Sarıldı. Hayalini kurdukları plaza şirketinde ikisi de çalışırsa, bunu sık sık yapabilirlerdi. Menüde her şey ateş pahasıydı!
Havadan sudan konuştular. Haberi ikisi de görmüştü. Üzülmüşlerdi ama elden ne gelirdi ki? ‘Onların yerinde olduğumu düşündüm bir an,’ dedi sevgilisi, ‘ne yapardım?’
Hemen elini tuttu. ‘Korkma,’ dedi kendinden emin bir şekilde, ‘bizle ilgisi yok ki bu olanların. Hem ben seni çok seviyorum. Kılına zarar gelmesine izin vermem!’
Gülümsedi kız. Oğlanın gözleri parladı. Birlikte geçirdikleri ilk 14 Şubat’tı. Bugünü hep hatırlayacaklardı…
[Kemal Ay] 15.2.2018 [TR724]
Siyah Transporter’ların sırrı [Erdoğan’ın kirli Türkiye'si-2] [Erman Yalaz]
“31 Mart günü çocuğumu Ankara’nın Ayvalı mahallesindeki okulundan almaya gidiyordum ki biri arkamdan “abla” diye seslendi. Arkama dönüp baktığımda seslenenin Önder Asan olduğunu gördüm. Kocam onu tanırdı. “Şentepedeydik, kocanı kaçırdılar,” dedi. “Bize berbere gidiyorum dedi, ama geri gelmedi.” Kocamla arkadaştılar ama ben onu pek tanımazdım. Ne gördüğünü veya kocamı kimin aldığını düşündüğünü bilmiyorum. Sonra onun da kaybolduğunu öğrenince hemen polise suç duyurusunda bulundum.”
Ülkü Asan, Turgut Özal Üniversitesi çalışanı eşi Turgut Çapan’ın kaçırılmasından ilk böyle haberdar olmuştu. Uluslararası raporlara giren bu ifadesinde anlattığı gibi eşinin arkadaşı Önder Asan olayı haber vermiş, birgün sonra Asan da kaçırılmıştı. Önder Asan ve Turgut Çapan’ın kaçırılmaları birbiriyle irtibatlıydı. Önce Turgut Bey hedef alınmış, sonra onun kaçırıldığından haberdar olan Önder Asan kaçırılmıştı. İki ismi de kaçıranlar aynı ekipti. Asan, 42 gün sonra Ankara Emniyeti’nde ortaya çıkmıştı. Ancak Turgut Çapan’dan o gün bugün haber alınamadı. Turgut Bey’in çalıştığı Turgut Özal Üniversitesi KHK ile kapatıldı. O güne kadar işsiz olan Çapan 31 Mart 2017 Cuma günü, saat 11.00 gibi Ankara Şentepe’de kaçırıldı.
Evden çıktığında önce berbere uğrayacağını, sonra Cuma namazına gideceğini, alışveriş yapıp döneceğini söylemişti Turgut Bey. Eşi Ülkü Hanım’ın yanına öğleden sonra gelen Önder Asan, Turgut Çapan’ın kaçırıldığını haber verdi. Kafası allak bullak olmuştu Ülkü Hanım’ın. Çocuğunu okuldan aldı. Evine döndü. Eşinin işinin çıktığını düşünmüştü. Bir gün sonra kendisine bu haberi veren Önder Asan’ın da kaybolduğunu duyunca doğru karakola gitti.
POLİS SAVUŞTURDU, APARTMAN KAMERALARINDAKİ DELİLLERİ EŞLER BULDU
İkisinin de eşleri Turgut Özal Üniversitesi çalışanıydı. Fatma Asan ve Ülkü Çapan eşlerini araştırmak için polisten gerekli desteği göremeyince kendi imkanlarıyla apartman apartman, dükkan dükkan dolaşarak kameralardan eşlerinin izini sürmeye başladı. Bir apartmanın ön kamerasından Turgut Bey’in geçişi görülüyordu. Aynı anları kaydetmiş bir başka açıdaki kamera ise siyah bir Transporter aracı gösteriyordu. Minibüs önce hızla olay yerine geliyordu. Bir müddet oyalanmıştı bu siyah minibüs. Bu aralıktan sonra Turgut Bey hiçbir kameranın açısından görülemiyordu.
KOSKOCA ADAM SOKAK ORTASINDA KAYBOLUYOR…
Ülkü Çapan o onları şöyle anlatmıştı: “Bir apartmanın ön kamerasından eşimin geçişini gördük, fakat istikametindeki yolu kesen diğer bir kamerada geçişini göremedik. Tam o aralıkta, bölgeyi farklı açıdan gören bir kameradan eşimin olduğu yere siyah bir Transporter minibüsün hızla geldiğini görüyoruz. O siyah minibüs orada 15 saniye kadar oyalanıyor. Eşim ise gidebileceği hiçbir yönden geçmiyor. Sokak ortasında güpegündüz koskoca adam yok oluyor.”
‘TURGUT ZATEN ELİMİZDE, BİZ AĞZINI BURNUNU KIRDIK!’
Turgut Çapan yok olmamıştı. Bir gün sonra Önder Asan’ı da kaçıracak olan ekip ilk onu gözüne kestirmişti. O da ‘Transporter çetesi’ tarafından kaçırılmıştı. 42 gün sonra ortaya çıkan Önder Asan’ı eşi Fatma Asan ilk önce 16 Mayıs’ta Ankara Adliyesi’nde gördü. Sonra Sincan Cezaevinde. Fatma Hanım o görüşmeleri şöyle anlatmıştı:
“Kendisi de oradan çıktığına inanamıyor. Sakalları uzamış, müthiş zayıflamış ve korkmuştu. Elini tuttum ve bir anda ürkek bir şekilde elini çekti. O gün mahkemesi oldu ve ‘İnşallah tutuklu yargılanırım’ dedi. Eşim tutuksuz yargılanmak istemedi çünkü dışarda olmaktan korkuyordu. 1,5-2 metrekare simsiyah bir odanın içerisinde elleri kelepçeli, gözleri bağlı bir şekilde kaldığını söyledi. Alındığı ilk anda başına torba geçirilmiş, gidene kadar dövülmüş. Ve o dayağın etkisiyle böbrek ağrısından ötürü yatamamış. Elleri kelepçeli ve gözleri bağlı bir şekilde tuvalete gidiyormuş, kimseyi görmemiş.
Ona hep birilerini sormuşlar, bazı kişilerle ilgili bilgi almaya çalışmışlar. Eşimin kaldığı odanın karşısında işkence yapılan bir oda gibi bir şey varmış, orada hep başkalarının sesini de duymuş. Ve orada sürekli kendisini sorguya çekmişler. ‘Ne biliyorsun?’ diye sormuşlar. Eşim tam anlatmadı o kısımları ama ‘Sen söyle, söyleme. Turgut zaten elimizde, biz ağzını burnunu kırdık, ondan her şeyi öğrendik’ gibi bir ifade kullanmışlar.”
Önder Asan’ın korku dolu gözlerle eşine anlattığı bu bilgiler Turgut Çapan’ın da kendisi gibi Transporter çetesince kaçırıldığını, aynı hücre ve işkencehanelerde rehin tutulduğunu gösteriyordu.
ANKARA VALİSİ TOPACA KAÇIRILMA GÖRÜNTÜLERİNİ İZLİYOR!
Bu bilgiler ortaya çıkana kadar Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Hanım canhıraş mücadele etmişti. 10, 22 ve 26 Nisan olmak üzere üç ayrı tarihte polis tarafından sorgudan geçirilmişti. Kayıp eşini ararken adeta ailecek baskı altına alınmıştı. Eşinin görüntü kayıtlarını bulmuş önce emniyete daha sonra 18 Nisan’da valilik makamında görüştüğü Ankara Valisi Ercan Topaca’ya ve özel kalemine teslim etti. Vali ile görüşmesi 1 saate yakın sürmüştü. Topaca, ısrarla Ülkü Hanım’a kocasının kaçtığına ya da bir yere saklanmış olabileceğine dair sözler söylüyordu. Siyah minibüsün görüntüleri Vali Bey ve özel kalemine de teslim edildi. Bir başkentin en büyük idari amiri, kaçırılma ve kayıp kişilere ilişkin bizzat mağdur eşinden gelen delil ve görüntülere rağmen işlem yapmamıştı. Bilerek ve isteyerek Transporter çetesi vali tarafından korunmuştu.
BM UYARISINA DA CEVAP VERMEDİLER
Sadece valilik mi? BİMER, CİMER, MİT, savcılık, emniyet, yerel karakollar…. Olayı neredeyse duymayan kalmamıştı. Emniyet, savcılıklar kılını kıpırdatmadı. Konu uluslararası insan hakları derneği olan Advocates of Silenced Turkey (AST) ile paylaşılınca, AST, Turgut Çapan hakkında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde müracaatta bulundu. BM Zorla Kaçırılma Komitesi, 24 Nisan 2017 günü Çapan’ın kaçırılması ile ilgili devlet makamlarından acil kodu ile bilgi istedi. İnsan hakları derneklerinin taleplerinin savsaklanması gibi bu konuyu da geçiştirdi AKP hükümeti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW) raporuna göre Turgut Asan’ın kaçırılmasıyla ilgili somut delillere ilişkin işlem yapılmazken, Ülkü Çapan da bir müddet sonra susmayı seçmişti. Twitter hesabındaki paylaşımlar Mayıs ayı sonu itibariyle durdu. Turgut Çapan ve eşi Ülkü Çapan’dan o gün bugün haber alınamıyor.
TRANSPORTER ÇETESİ YİNE ŞENTEPE YOLLARINDA
Ankara Şentepe’deki Transporter çetesinin icraatları burada bitmemişti. Turgut Özal Üniversitesi çalışanı bir başka isim Avukat Mustafa Özben, yaklaşık bir ay sonra, 9 Mayıs’ta aynı yöntemler ve aynı ekip tarafından kaçırıldı. Öğlen saatlerinde kızını okula bırakmak üzere evinden çıkmıştı Özben. O gün evine geri dönemedi. Avukat Özben Turgut Özal Üniversitesi’nde hukuk derslerine giriyordu. Ankara Barosu avukatlarındandı. Önder Asan’ın Eymir Gölü’ne bırakılmasından 3 gün önce siyah minibüslü çete yine yollara düşmüştü. İşkence ve hücredeki insanlık dışı müdahalelerle Asan, Çapan ve başka isimler itirafçı ya da iftiracı olmaya ikna ediliyordu anlaşılan. Ya da suçları üstlenmeleri isteniyordu. Özben de bu sürecin içinde hedef haline geldi. Avukat Özben’in siyah Transporter’lı aynı çetenin kurbanı olduğu da görgü şahitleriyle de ispatlandı. Avukat Özben’in kaçırılması, o sırada Güventepe Mahallesi’ndeki evine girmekte olan bir kişinin olaya şahitliği ve Şentepe Polis Merkezi Amirliği’ne verdiği ifadesiyle kesinleşti.
SİYAH TRANSPORTER PLAKASINA KADAR TESPİT EDİLİYOR, 155 KAYITLARINA GİRİYOR
Ailesi tarafından Mustafa Özben’e ulaşmak için yapılan araştırmada Ankara Yenimahalle Şentepe Güventepe Caddesi Kıvanç Sokak’ta köşe konumda olan bir ayakkabıcı önünde aracı terk edilmiş halde bulundu. Özben bu sokak üzerinde bulunan Ziraat Bank ATM’sinden para çekmiş, akabinde bir dükkândan alışveriş yapmıştı. Alışverişten sonra biri kar maskeli üç kişi tarafından kaçırıldı. Olayı okul (Mevlana Ortaokulu) bahçesinden izleyen kız öğrenciler korku içinde kalmıştı. Bağrışmalar sonrası olayı fark eden esnaflar 155 Polis İhbar hattını aradı.
GÜPEGÜNDÜZ BİR AVUKAT KAÇIRILIYOR; SAVCILAR KILINI KIPIRDATMIYOR!
Kaçırma eyleminde kullanılan Transporter araç plakasına kadar tespit edilmişti. Görgü tanıklarının anlattığına göre, Mustafa Özben’i kaçıran kişiler 34 plakalı Volkswagen Transporter model bir araç kullanıyordu, olay saat 13.30 sıralarında meydana gelmişti. Polis Merkezine olayla ilgili bilgi vermek için gidenlere de “zaten FETÖ”den aranıyor iyi olmuş” denilmişti. Polis Merkezi’nin, bilgi sahibi şahısların beyanlarını kayda alıp almadığı, ihbarla ilgili tutanak tutup tutmadığı bilinmiyor. Ancak tutanak tutulduysa da konuyu soruşturduğunu söyleyen Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın bu gerçeklerin peşinde olmadığı apaçık ortaya çıkıyordu. Vatandaşın adam kaçırılıyor ihbarına itibar eden bile olmamıştı. Güpegündüz, insanların, çocukların gözü önünde kirli eller devreye girip başkentte adam kaçırıyordu. Üstelik bir avukat. Şahitler, olay yeri kamera görüntüleri, 155 kayıtları ve hatta MOBESE kameraları kayıtları vardı. (ank-061 numaralı mobese kamerası) Hukuk işlemiyor, emniyet göz yumuyordu bu çeteye.
YASAL GÖZALTI YERİNE KAÇIRMA PLANLARI YAPAN ÇETE VE ORTAKLARI…
İlerleyen günlerde Şentepe Mahallesi’nde kaçırılan bu 3 isimle ilgili olarak farklı tarihlerde açılan ‘F..ö’ soruşturmaları kapsamında arama kararlarının bulunduğu ortaya çıktı. Bir gizli el yasal gözaltı yapmak yerine kaçırma planları yapmış ve teker teker uyguluyordu. Çetenin basın ayağında da destekçileri vardı. Üç ismi de alan Transporter çetesi özel bir görev yürütüyordu. Aynı üniversite çalışanı bu isimler, MİT ya da istihbarat teşkilatındaki memur ya da bürokratlarla yakınlığından dolayı hedef haline gelmişti. Kılıfını da çetenin emniyet ve medyadaki ayakçıları uydurmuştu: Mahrem İmamlar! 26 Nisan tarihinde yapılan operasyonlar için binlerce emniyet ve güvenlik mensubunun devre dışı bırakılması operasyonunun altyapısı hazırlanıyordu.
AİHM BİLGİ İSTEDİ: KAYITLARA RAĞMEN NE YAPTINIZ?
Özben ailesi önce 7 Temmuz’da Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Sonra 28 Temmuz’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yaptı. Başvuruda, AİHM İçtüzüğü’nün 39. maddesi gereğince Özben’in bulunması için devreye girmesi ve etkili bir soruşturma için Türk hükümetine baskı kurmasını istedi. AİHM, 4 Ağustos’ta aldığı bir kararla Türkiye’nin bazı bilgilere cevaplandırmasını yazılı olarak talep etti. AİHM, hükümetten, aşağıdaki sorulara ilişkin cevapların ve soruşturma dosyasının bir örneğini 10 Ağustos 2017’ye kadar göndermesini istiyordu:
– Kaybolan ve kaybolduğu sırada görgü tanıkları tarafından fark edilen ve anında acil servise (155) haber verilen Mustafa Özben’in bulunması için polis memurları tarafından hangi işlemler yapıldı?
– Başvurucu Emine Özben’in eşinin bulunması için soruşturma birimleri ve özellikle de ilgili savcılar tarafından hangi işlemler yapıldı?
Bu meyanda,
-Kaçıranlar tarafından kullanılan ve başvurucunun eşinin bindirildiği siyah aracı bulmak için adımlar atıldı mı?
-Kaçıranların kimliğini tespit etmek için adımlar atıldı mı?
-Başvurucunun 11 Mayıs 2017 akşamında arandığı mobil telefonun dosyadaki bilgilere göre, sahibi olan M.M.A. sorgulandı mı?
– Olaydaki tüm görgü tanıklarını belirlenip, sorgulandı mı?
-Başvuranın kocası o araca yerleştirildikten sonra, olayın bulunduğu yerde ve kara taşıt yolu boyunca MOBESE’ler ve diğer güvenlik kameraları tarafından kaydedilen görüntülerin yerleri belirlendi mi, görüntülerin güvenliği sağlandı mı?
-Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan talebe ilişkin olarak atılan adımlar nelerdir?
BAŞBAKAN YILDIRIM ‘TRANSPORTER ÇETESİ’ İLE İLGİLİ SORULARA NEDEN CEVAP VERMİYOR?
CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu, kaçırılma olaylarını en yakından takip eden isimlerden biri. CHP’li milletvekili hem Meclis kürsüsünde hem soru önergeleriyle hem de basın açıklamalarıyla adeta başkentteki siyah Transporter insan kaçırma çetesinin peşine düştü. Tanrıkulu, 26 Nisan 2017 tarihinde Başbakan Binali Yıldırım’ın cevaplaması istemi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) bir soru önergesi verdi. Aşağıda sıralanan önemli tespit ve bu sorulara bugüne kadar cevap verilmedi.
TRANSPORTER VE 7 KİŞİNİN KAYITLARI ORTADA NEDEN SORUŞTURULMUYOR?
Tanrıkulu soru önergesinde şunları dile getirmişti:
“Ankara’da ilki 15 Temmuz Darbe Girişiminden önce, altısı ise darbe girişiminin ardından yedi kişi birçok benzerlikler içeren yöntemlerle kaçırılmıştır. Bu kişilerden bir daha haber alınamamış, kaybolanların, kaçırılanların yakınları topladıkları delillere, güvenlik kamerası kayıtlarına, görgü tanıklarına karşın soruşturma açılmadığını, kolluk güçlerinin olayları soruşturmada açıkça “isteksiz” davrandığını belirtmektedirler. Kaçırılma, kaybolma olayları sosyal medyada ve basında dile getirilmiş durumdadır. Kaçırılma olayları, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch-HRW) gündemindedir ve uluslararası internet sitelerinde de yer bulmuş durumdadır. Kaçırılan kişilerin ortak noktası haklarında F..ö/PDY’ye yönelik soruşturma yürütülmesi ve KHK ile işsiz kalmalarıdır. Ayrıca, güvenlik kameralarının kayıtlarına, görgü tanıklarının anlatımlarına göre, olayların hepsinde siyah renkli Volksvvagen Transporter minibüs kullanılmış ve 7 kişi kamera kayıtlarında yüzleri seçilebilen kişiler tarafından izlenmiştir…”
AYNI ARAÇ BÜTÜN OLAYLARDA GÖRÜLÜYOR; EYLEMLER PROFESYONEL
Sezgin Tanrıkulu 23 soru yöneltmişti Başbakan Yıldırım’a. En kritik şu iki soru gibi o sorular ve soru işaretleri de cevapsız kaldı. Tanrıkulu şöyle sormuştu:
“Bu kişilerin kaçırılmalarına ilişkin güvenlik kamerası kayıtları ve görgü tanıklarının anlatımlarının bulunmasına karşın etkili bir soruşturma neden yürütülmemektedir?
Aynı aracın bütün olaylarda görünmesi, takip ve kaçırma eyleminin profesyonelce yapılması, polisin delil toplamaktaki isteksizliği, başvuruları kabul etmemesi, kaçırılan kişilerin F..ö/PDY soruşturmasına konu olması, kaçırılmaların kolluk güçleri ya da kolluk ile bağlantılı kişiler tarafından gerçekleştirildiği izlenimi vermektedir. Söz konusu takip ve kaçırma eylemleri kimler tarafından yapılmıştır?”
YARIN: TRANSPORTER ÇETESİ İZMİR’DE NELER YAPTI? ANKARA’DAKİ KAÇIRILMALARIN MERKEZİ NERESİYDİ?
[Erman Yalaz] 15.2.2018 [TR724]
Ülkü Asan, Turgut Özal Üniversitesi çalışanı eşi Turgut Çapan’ın kaçırılmasından ilk böyle haberdar olmuştu. Uluslararası raporlara giren bu ifadesinde anlattığı gibi eşinin arkadaşı Önder Asan olayı haber vermiş, birgün sonra Asan da kaçırılmıştı. Önder Asan ve Turgut Çapan’ın kaçırılmaları birbiriyle irtibatlıydı. Önce Turgut Bey hedef alınmış, sonra onun kaçırıldığından haberdar olan Önder Asan kaçırılmıştı. İki ismi de kaçıranlar aynı ekipti. Asan, 42 gün sonra Ankara Emniyeti’nde ortaya çıkmıştı. Ancak Turgut Çapan’dan o gün bugün haber alınamadı. Turgut Bey’in çalıştığı Turgut Özal Üniversitesi KHK ile kapatıldı. O güne kadar işsiz olan Çapan 31 Mart 2017 Cuma günü, saat 11.00 gibi Ankara Şentepe’de kaçırıldı.
Evden çıktığında önce berbere uğrayacağını, sonra Cuma namazına gideceğini, alışveriş yapıp döneceğini söylemişti Turgut Bey. Eşi Ülkü Hanım’ın yanına öğleden sonra gelen Önder Asan, Turgut Çapan’ın kaçırıldığını haber verdi. Kafası allak bullak olmuştu Ülkü Hanım’ın. Çocuğunu okuldan aldı. Evine döndü. Eşinin işinin çıktığını düşünmüştü. Bir gün sonra kendisine bu haberi veren Önder Asan’ın da kaybolduğunu duyunca doğru karakola gitti.
POLİS SAVUŞTURDU, APARTMAN KAMERALARINDAKİ DELİLLERİ EŞLER BULDU
İkisinin de eşleri Turgut Özal Üniversitesi çalışanıydı. Fatma Asan ve Ülkü Çapan eşlerini araştırmak için polisten gerekli desteği göremeyince kendi imkanlarıyla apartman apartman, dükkan dükkan dolaşarak kameralardan eşlerinin izini sürmeye başladı. Bir apartmanın ön kamerasından Turgut Bey’in geçişi görülüyordu. Aynı anları kaydetmiş bir başka açıdaki kamera ise siyah bir Transporter aracı gösteriyordu. Minibüs önce hızla olay yerine geliyordu. Bir müddet oyalanmıştı bu siyah minibüs. Bu aralıktan sonra Turgut Bey hiçbir kameranın açısından görülemiyordu.
KOSKOCA ADAM SOKAK ORTASINDA KAYBOLUYOR…
Ülkü Çapan o onları şöyle anlatmıştı: “Bir apartmanın ön kamerasından eşimin geçişini gördük, fakat istikametindeki yolu kesen diğer bir kamerada geçişini göremedik. Tam o aralıkta, bölgeyi farklı açıdan gören bir kameradan eşimin olduğu yere siyah bir Transporter minibüsün hızla geldiğini görüyoruz. O siyah minibüs orada 15 saniye kadar oyalanıyor. Eşim ise gidebileceği hiçbir yönden geçmiyor. Sokak ortasında güpegündüz koskoca adam yok oluyor.”
‘TURGUT ZATEN ELİMİZDE, BİZ AĞZINI BURNUNU KIRDIK!’
Turgut Çapan yok olmamıştı. Bir gün sonra Önder Asan’ı da kaçıracak olan ekip ilk onu gözüne kestirmişti. O da ‘Transporter çetesi’ tarafından kaçırılmıştı. 42 gün sonra ortaya çıkan Önder Asan’ı eşi Fatma Asan ilk önce 16 Mayıs’ta Ankara Adliyesi’nde gördü. Sonra Sincan Cezaevinde. Fatma Hanım o görüşmeleri şöyle anlatmıştı:
“Kendisi de oradan çıktığına inanamıyor. Sakalları uzamış, müthiş zayıflamış ve korkmuştu. Elini tuttum ve bir anda ürkek bir şekilde elini çekti. O gün mahkemesi oldu ve ‘İnşallah tutuklu yargılanırım’ dedi. Eşim tutuksuz yargılanmak istemedi çünkü dışarda olmaktan korkuyordu. 1,5-2 metrekare simsiyah bir odanın içerisinde elleri kelepçeli, gözleri bağlı bir şekilde kaldığını söyledi. Alındığı ilk anda başına torba geçirilmiş, gidene kadar dövülmüş. Ve o dayağın etkisiyle böbrek ağrısından ötürü yatamamış. Elleri kelepçeli ve gözleri bağlı bir şekilde tuvalete gidiyormuş, kimseyi görmemiş.
Ona hep birilerini sormuşlar, bazı kişilerle ilgili bilgi almaya çalışmışlar. Eşimin kaldığı odanın karşısında işkence yapılan bir oda gibi bir şey varmış, orada hep başkalarının sesini de duymuş. Ve orada sürekli kendisini sorguya çekmişler. ‘Ne biliyorsun?’ diye sormuşlar. Eşim tam anlatmadı o kısımları ama ‘Sen söyle, söyleme. Turgut zaten elimizde, biz ağzını burnunu kırdık, ondan her şeyi öğrendik’ gibi bir ifade kullanmışlar.”
Önder Asan’ın korku dolu gözlerle eşine anlattığı bu bilgiler Turgut Çapan’ın da kendisi gibi Transporter çetesince kaçırıldığını, aynı hücre ve işkencehanelerde rehin tutulduğunu gösteriyordu.
ANKARA VALİSİ TOPACA KAÇIRILMA GÖRÜNTÜLERİNİ İZLİYOR!
Bu bilgiler ortaya çıkana kadar Turgut Çapan’ın eşi Ülkü Hanım canhıraş mücadele etmişti. 10, 22 ve 26 Nisan olmak üzere üç ayrı tarihte polis tarafından sorgudan geçirilmişti. Kayıp eşini ararken adeta ailecek baskı altına alınmıştı. Eşinin görüntü kayıtlarını bulmuş önce emniyete daha sonra 18 Nisan’da valilik makamında görüştüğü Ankara Valisi Ercan Topaca’ya ve özel kalemine teslim etti. Vali ile görüşmesi 1 saate yakın sürmüştü. Topaca, ısrarla Ülkü Hanım’a kocasının kaçtığına ya da bir yere saklanmış olabileceğine dair sözler söylüyordu. Siyah minibüsün görüntüleri Vali Bey ve özel kalemine de teslim edildi. Bir başkentin en büyük idari amiri, kaçırılma ve kayıp kişilere ilişkin bizzat mağdur eşinden gelen delil ve görüntülere rağmen işlem yapmamıştı. Bilerek ve isteyerek Transporter çetesi vali tarafından korunmuştu.
BM UYARISINA DA CEVAP VERMEDİLER
Sadece valilik mi? BİMER, CİMER, MİT, savcılık, emniyet, yerel karakollar…. Olayı neredeyse duymayan kalmamıştı. Emniyet, savcılıklar kılını kıpırdatmadı. Konu uluslararası insan hakları derneği olan Advocates of Silenced Turkey (AST) ile paylaşılınca, AST, Turgut Çapan hakkında Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde müracaatta bulundu. BM Zorla Kaçırılma Komitesi, 24 Nisan 2017 günü Çapan’ın kaçırılması ile ilgili devlet makamlarından acil kodu ile bilgi istedi. İnsan hakları derneklerinin taleplerinin savsaklanması gibi bu konuyu da geçiştirdi AKP hükümeti.
İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch-HRW) raporuna göre Turgut Asan’ın kaçırılmasıyla ilgili somut delillere ilişkin işlem yapılmazken, Ülkü Çapan da bir müddet sonra susmayı seçmişti. Twitter hesabındaki paylaşımlar Mayıs ayı sonu itibariyle durdu. Turgut Çapan ve eşi Ülkü Çapan’dan o gün bugün haber alınamıyor.
TRANSPORTER ÇETESİ YİNE ŞENTEPE YOLLARINDA
Ankara Şentepe’deki Transporter çetesinin icraatları burada bitmemişti. Turgut Özal Üniversitesi çalışanı bir başka isim Avukat Mustafa Özben, yaklaşık bir ay sonra, 9 Mayıs’ta aynı yöntemler ve aynı ekip tarafından kaçırıldı. Öğlen saatlerinde kızını okula bırakmak üzere evinden çıkmıştı Özben. O gün evine geri dönemedi. Avukat Özben Turgut Özal Üniversitesi’nde hukuk derslerine giriyordu. Ankara Barosu avukatlarındandı. Önder Asan’ın Eymir Gölü’ne bırakılmasından 3 gün önce siyah minibüslü çete yine yollara düşmüştü. İşkence ve hücredeki insanlık dışı müdahalelerle Asan, Çapan ve başka isimler itirafçı ya da iftiracı olmaya ikna ediliyordu anlaşılan. Ya da suçları üstlenmeleri isteniyordu. Özben de bu sürecin içinde hedef haline geldi. Avukat Özben’in siyah Transporter’lı aynı çetenin kurbanı olduğu da görgü şahitleriyle de ispatlandı. Avukat Özben’in kaçırılması, o sırada Güventepe Mahallesi’ndeki evine girmekte olan bir kişinin olaya şahitliği ve Şentepe Polis Merkezi Amirliği’ne verdiği ifadesiyle kesinleşti.
SİYAH TRANSPORTER PLAKASINA KADAR TESPİT EDİLİYOR, 155 KAYITLARINA GİRİYOR
Ailesi tarafından Mustafa Özben’e ulaşmak için yapılan araştırmada Ankara Yenimahalle Şentepe Güventepe Caddesi Kıvanç Sokak’ta köşe konumda olan bir ayakkabıcı önünde aracı terk edilmiş halde bulundu. Özben bu sokak üzerinde bulunan Ziraat Bank ATM’sinden para çekmiş, akabinde bir dükkândan alışveriş yapmıştı. Alışverişten sonra biri kar maskeli üç kişi tarafından kaçırıldı. Olayı okul (Mevlana Ortaokulu) bahçesinden izleyen kız öğrenciler korku içinde kalmıştı. Bağrışmalar sonrası olayı fark eden esnaflar 155 Polis İhbar hattını aradı.
GÜPEGÜNDÜZ BİR AVUKAT KAÇIRILIYOR; SAVCILAR KILINI KIPIRDATMIYOR!
Kaçırma eyleminde kullanılan Transporter araç plakasına kadar tespit edilmişti. Görgü tanıklarının anlattığına göre, Mustafa Özben’i kaçıran kişiler 34 plakalı Volkswagen Transporter model bir araç kullanıyordu, olay saat 13.30 sıralarında meydana gelmişti. Polis Merkezine olayla ilgili bilgi vermek için gidenlere de “zaten FETÖ”den aranıyor iyi olmuş” denilmişti. Polis Merkezi’nin, bilgi sahibi şahısların beyanlarını kayda alıp almadığı, ihbarla ilgili tutanak tutup tutmadığı bilinmiyor. Ancak tutanak tutulduysa da konuyu soruşturduğunu söyleyen Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nın bu gerçeklerin peşinde olmadığı apaçık ortaya çıkıyordu. Vatandaşın adam kaçırılıyor ihbarına itibar eden bile olmamıştı. Güpegündüz, insanların, çocukların gözü önünde kirli eller devreye girip başkentte adam kaçırıyordu. Üstelik bir avukat. Şahitler, olay yeri kamera görüntüleri, 155 kayıtları ve hatta MOBESE kameraları kayıtları vardı. (ank-061 numaralı mobese kamerası) Hukuk işlemiyor, emniyet göz yumuyordu bu çeteye.
YASAL GÖZALTI YERİNE KAÇIRMA PLANLARI YAPAN ÇETE VE ORTAKLARI…
İlerleyen günlerde Şentepe Mahallesi’nde kaçırılan bu 3 isimle ilgili olarak farklı tarihlerde açılan ‘F..ö’ soruşturmaları kapsamında arama kararlarının bulunduğu ortaya çıktı. Bir gizli el yasal gözaltı yapmak yerine kaçırma planları yapmış ve teker teker uyguluyordu. Çetenin basın ayağında da destekçileri vardı. Üç ismi de alan Transporter çetesi özel bir görev yürütüyordu. Aynı üniversite çalışanı bu isimler, MİT ya da istihbarat teşkilatındaki memur ya da bürokratlarla yakınlığından dolayı hedef haline gelmişti. Kılıfını da çetenin emniyet ve medyadaki ayakçıları uydurmuştu: Mahrem İmamlar! 26 Nisan tarihinde yapılan operasyonlar için binlerce emniyet ve güvenlik mensubunun devre dışı bırakılması operasyonunun altyapısı hazırlanıyordu.
AİHM BİLGİ İSTEDİ: KAYITLARA RAĞMEN NE YAPTINIZ?
Özben ailesi önce 7 Temmuz’da Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Sonra 28 Temmuz’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuru yaptı. Başvuruda, AİHM İçtüzüğü’nün 39. maddesi gereğince Özben’in bulunması için devreye girmesi ve etkili bir soruşturma için Türk hükümetine baskı kurmasını istedi. AİHM, 4 Ağustos’ta aldığı bir kararla Türkiye’nin bazı bilgilere cevaplandırmasını yazılı olarak talep etti. AİHM, hükümetten, aşağıdaki sorulara ilişkin cevapların ve soruşturma dosyasının bir örneğini 10 Ağustos 2017’ye kadar göndermesini istiyordu:
– Kaybolan ve kaybolduğu sırada görgü tanıkları tarafından fark edilen ve anında acil servise (155) haber verilen Mustafa Özben’in bulunması için polis memurları tarafından hangi işlemler yapıldı?
– Başvurucu Emine Özben’in eşinin bulunması için soruşturma birimleri ve özellikle de ilgili savcılar tarafından hangi işlemler yapıldı?
Bu meyanda,
-Kaçıranlar tarafından kullanılan ve başvurucunun eşinin bindirildiği siyah aracı bulmak için adımlar atıldı mı?
-Kaçıranların kimliğini tespit etmek için adımlar atıldı mı?
-Başvurucunun 11 Mayıs 2017 akşamında arandığı mobil telefonun dosyadaki bilgilere göre, sahibi olan M.M.A. sorgulandı mı?
– Olaydaki tüm görgü tanıklarını belirlenip, sorgulandı mı?
-Başvuranın kocası o araca yerleştirildikten sonra, olayın bulunduğu yerde ve kara taşıt yolu boyunca MOBESE’ler ve diğer güvenlik kameraları tarafından kaydedilen görüntülerin yerleri belirlendi mi, görüntülerin güvenliği sağlandı mı?
-Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan talebe ilişkin olarak atılan adımlar nelerdir?
BAŞBAKAN YILDIRIM ‘TRANSPORTER ÇETESİ’ İLE İLGİLİ SORULARA NEDEN CEVAP VERMİYOR?
CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Sezgin Tanrıkulu, kaçırılma olaylarını en yakından takip eden isimlerden biri. CHP’li milletvekili hem Meclis kürsüsünde hem soru önergeleriyle hem de basın açıklamalarıyla adeta başkentteki siyah Transporter insan kaçırma çetesinin peşine düştü. Tanrıkulu, 26 Nisan 2017 tarihinde Başbakan Binali Yıldırım’ın cevaplaması istemi ile Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) bir soru önergesi verdi. Aşağıda sıralanan önemli tespit ve bu sorulara bugüne kadar cevap verilmedi.
TRANSPORTER VE 7 KİŞİNİN KAYITLARI ORTADA NEDEN SORUŞTURULMUYOR?
Tanrıkulu soru önergesinde şunları dile getirmişti:
“Ankara’da ilki 15 Temmuz Darbe Girişiminden önce, altısı ise darbe girişiminin ardından yedi kişi birçok benzerlikler içeren yöntemlerle kaçırılmıştır. Bu kişilerden bir daha haber alınamamış, kaybolanların, kaçırılanların yakınları topladıkları delillere, güvenlik kamerası kayıtlarına, görgü tanıklarına karşın soruşturma açılmadığını, kolluk güçlerinin olayları soruşturmada açıkça “isteksiz” davrandığını belirtmektedirler. Kaçırılma, kaybolma olayları sosyal medyada ve basında dile getirilmiş durumdadır. Kaçırılma olayları, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün (Human Rights Watch-HRW) gündemindedir ve uluslararası internet sitelerinde de yer bulmuş durumdadır. Kaçırılan kişilerin ortak noktası haklarında F..ö/PDY’ye yönelik soruşturma yürütülmesi ve KHK ile işsiz kalmalarıdır. Ayrıca, güvenlik kameralarının kayıtlarına, görgü tanıklarının anlatımlarına göre, olayların hepsinde siyah renkli Volksvvagen Transporter minibüs kullanılmış ve 7 kişi kamera kayıtlarında yüzleri seçilebilen kişiler tarafından izlenmiştir…”
AYNI ARAÇ BÜTÜN OLAYLARDA GÖRÜLÜYOR; EYLEMLER PROFESYONEL
Sezgin Tanrıkulu 23 soru yöneltmişti Başbakan Yıldırım’a. En kritik şu iki soru gibi o sorular ve soru işaretleri de cevapsız kaldı. Tanrıkulu şöyle sormuştu:
“Bu kişilerin kaçırılmalarına ilişkin güvenlik kamerası kayıtları ve görgü tanıklarının anlatımlarının bulunmasına karşın etkili bir soruşturma neden yürütülmemektedir?
Aynı aracın bütün olaylarda görünmesi, takip ve kaçırma eyleminin profesyonelce yapılması, polisin delil toplamaktaki isteksizliği, başvuruları kabul etmemesi, kaçırılan kişilerin F..ö/PDY soruşturmasına konu olması, kaçırılmaların kolluk güçleri ya da kolluk ile bağlantılı kişiler tarafından gerçekleştirildiği izlenimi vermektedir. Söz konusu takip ve kaçırma eylemleri kimler tarafından yapılmıştır?”
YARIN: TRANSPORTER ÇETESİ İZMİR’DE NELER YAPTI? ANKARA’DAKİ KAÇIRILMALARIN MERKEZİ NERESİYDİ?
[Erman Yalaz] 15.2.2018 [TR724]
PYD-PKK ilişkisi kardeşlikten kirveliğe dönüşmek zorunda [Ebubekir Işık]
En başından belirtmek gerekir ki PKK ve PYD ideolojik temelde bir çok ortak değere sahip olsa da, her iki yapı örgütsel olarak birbirlerinden bir hayli farklı karakterlere sahip. Hatta, PYD’nin Suriye iç savaşı başladığı günlerden bu tarafa Suriye’nin kuzeyinde elde ettiği bir takım başarılar ve küresel aktörlerle olan irtibatı sadece Türkiye için bir tehdit unsuru değil, ayrıca PYD’nin PKK ile olan ilişkilerinde de bir takım sorunların ortaya çıkmasına da sebep olabilir.
PKK-Suriye İlişkilerinin ABC’si
1980 ve 1990’lı yıllarda Suriye devlet başkanı Hafız Esad PKK’nın Suriye’nin muhtelif bölgelerinde ve Lübnan’ın Bekaa vadisinde eğitim kampları kurmasına müsade etmişti. Fakat, 1998’de Türkiye’nin savaş tehdidine kayıtsız kalamayan Suriye rejimi, önce Abdullah Öcalan’ı sınır dışı etmiş ve ardından Suriye’nin değişik bölgelerinde ki PKK kamplarının Kandil’e taşınması yönünde PKK’ya uzun sayılmayacak bir mühlet tanımıştı.
PKK’nın Suriye’den önemli ölçüde çıkması ile yaklaşık on yıl kadar devam edecek bir süreç boyunca Suriye rejimi Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerine dair hiçbir iyileştirmede bulunmazken, bir çok Kürt aşiret liderini ve hak talebinde bulunan etkili isimleri de suikastlar sonucu birer birer öldürmüştü. Suriye rejiminin Kürtlere dönük bu etnik temizlik çalışmaları Mart 2004 yılında binlerce Kürdün Suriye’nin kuzeyinde bulunan Kamışlı şehrinde ortaya koydukları rejim karşıtı protestolar sonrasında daha da derinleşmişti.
Beş yıllık bir aradan sonra Haziran 2004’te tekrar Suriye’ye dönen PKK, Esad rejimi ile yaptığı ateşkes anlaşmasını bozdu. PKK, Suriye rejimine bir mesaj olması açısından Dr. Bahoz Erdal ismiyle de bilinen Suriye vatandaşı Fehman Hüseyin’i PKK’nın en önemli vurucu gücü olan Halk Savunma Birlikleri’nin (HPG) başına tayin etti. Ardından bu geleneğini bozmak istemeyen PKK, 2009 yılında Bahoz Erdal’ın yerine tekrar bir Suriye vatandaşı olan ve Sofi Nurettin kod adlı Nurettin Halef el Muhammed’i HPG’nin lideri olarak atadı.
Daha sonra, 2013 yılında Murat Karayılan’ın HPG’nin başına geçmesi ile PKK’da ki Türkiyeli Kürt militanların sayısı giderek artarken, Suriye’den PKK saflarına katılımlar daha da azaldı. Suriye’de kalan Kürt militanlar özellikle 2012-2013 yılında YPG’nin IŞİD’e karşı giriştikleri savaşta tecrübeli PKK’lılar marifetince eğitilerek, YPG’nin savaş yeteneği güçlendirilmiş oldu.
Tüm bu dönem boyunca, Suriyeli Kürtlerden PKK’ya katılımlar devam etmesine rağmen, Öcalan’ın telkinleri ile Suriyeli Kürtlerin Suriye sathında kurumsallaşması ve güçlenmesi öncelikli strateji olarak belirlendi. Bu sebeple, Suriyeli Kürtlerin PKK içerisinde ki sayıları yüzde onun üzerine çıkmadı.
Öcalan ve PYD
Suriye’de ki Kürtlere karşı etnik temizlik denemelerinin devam ettiği 2003-2004 döneminde Öcalan’ın İmralı’dan gelen talimatları ile PYD (daha fazla bilgi için İmralı Notları kitabına bakılabilir.) PKK’dan farklı olarak Suriye’nin kuzeyinde ‘demokratik konfederalizmi’ deruhte etmesi beklenen bir yapı olarak kuruldu.
Aynı dönemde İran’da da benzer faaliyetler yürütmesi için PKK’nın destekleri ile Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) yaşam alanı buldu. Bu üç yapı (PKK-PYD-PJAK) Türkiye kamuoyunun yakından bildiği, KCK olarak ifade edilen ve Öcalan’ın teorik olarak kurucu babalığını yaptığı konfederal bir sistemin parçaları şeklinde konumlandırıldı.
Öcalan, KCK örgütlenmesinde bu üç yapının dikey ilişkilerle değil eşit ve paydaş bir anlayışla yatay şekilde bir birlerine bağlanmasını talep ettiği bilinmekte. Benzer hedefler peşinde koşsa da bu üç yapının örgütsel olarak farklılaşmasından yana olduğu, Öcalan ile yapılan söyleşilerden derlenen İmralı Notları kitabından da anlaşılmakta.
Bu sebeple, Türkiye ve İran’da faaliyet gösteren PKK ve PJAK hedefleri açısından silahlı mücadele ve terör faaliyetleri üzerinden sonuç almaya çalışırken; PYD ise YPG gibi savunma birliklerine sahip olsa da özellikle yerel yönetimler, diplomasi ve demokratik kanalları kullanma noktasında bir takım kadrolar ve kurumlar üzerinden hareket etmeye özen gösterdi.
PYD, Suriye iç savaşının patlak verdiği 2011 yılına kadar son derece zayıf ve Suriye içerisinde PKK’nın gölgesinde hareket eden yerel bir örgüttü. 2012 yazında Beşar Esad’ın rejim güçlerini Suriye’nin kuzeyinden protestocularla mücadele etmesi için ülkenin farklı yerlerine konuşlandırması ile PYD Suriye’nin kuzeyinde boşalan alanı hem idari hem de askeri olarak doldurmaya başladı.
Konuyu takip edenler hatırlayacaktır, PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde rejim güçlerinden boşalan alanları doldurma noktasında acele etmesi yer yer YPG ve PKK güçleri arasında bir takım sorunların baş göstermesine sebep olmuştu. Hatta, YPG güçleri PKK’lıları ‘kibirli’ olmakla suçlamış ve iki örgütte kendilerine ait geçiş noktalarında bir birlerine bir takım zorluklar dahi çıkarmıştı.
2018 yılı PKK-PYD İlişkilerini Test Edebilir
Suriye’de ki yerel ve uluslararası aktörlerin inşa ettiği ve 2018’de de varlığını devam ettirmesi beklenen dengelere baktığımızda, 2018 yılının PKK-PYD ilişkilerinde bir takım farklılaşmaları beraberinde getirebileceğini öngörebiliriz. Bu bağlamdan hareketle, 2018 yılında PYD-PKK ilişkilerinin bugünkü seyri dışında en azından kurumsal olarak biraz daha farklılaşmasını gerektirecek üç önemli sebep bulunmakta.
Bir; Suriye’de ki uluslararası aktörlerin güç dağılımını dikkate aldığımızda; PKK’nın Rusya ve İran’ın liderliğini yaptığı kampa daha yakın olduğunu ifade edebiliriz. Diğer taraftan PYD ise ABD için taktiksel bir aktörden stratejik bir aktör konumuna yükselerek adeta ABD’nin Suriye’de ki varlığının önemli bir teminatı olmuş durumda. Bu sebeple, PKK’nın Rusya kampında PYD’nin ise Amerika ile ortak hareket etmesi PYD’nin bir takım sorunlara muhatap olması sonucunu doğurabilir.
İki; Erdoğan yönetimi tarafından başlatılan Afrin Operasyonu ile de tekrar anlaşıldığı üzere, PYD Suriye’nin kuzeyinde varlığına devam etmek istiyorsa bunu Türkiye ile daha uyumlu ve PKK ile arasına mesafe koyarak gerçekleştirebilir. Aksi takdirde, Türkiye Suriye sınırı boyunca etkinlik alanını genişletmeye çalışan PYD’yi bu bölgede rahat bırakmayacağı gibi, bu bölgenin demografik yapısını Özgür Suriye Ordusu gibi güçler marifetiyle değiştirmeye yeltenecektir.
Üç; PKK’nın ABD, AB ve Birleşmiş Milletler’in terör örgütü listesinde olduğu düşünüldüğünde, PYD’nin uluslararası meşruiyeti açısından PKK ile ideolojik olarak olamasa bile kurumsal olarak önemli ayrışmalara gitmesi gerekmekte. Aksi takdirde PYD, PKK ve PJAK gibi siyasal hedeflerini yalnızca terör eylemleri üzerinden gerçekleştirmeye çalışan bir grup haline dönüşecektir ve PKK’nın terör örgütü kimliğinin gölgesinde kalacaktır.
[Ebubekir Işık] 15.2.2018 [TR724]
PKK-Suriye İlişkilerinin ABC’si
1980 ve 1990’lı yıllarda Suriye devlet başkanı Hafız Esad PKK’nın Suriye’nin muhtelif bölgelerinde ve Lübnan’ın Bekaa vadisinde eğitim kampları kurmasına müsade etmişti. Fakat, 1998’de Türkiye’nin savaş tehdidine kayıtsız kalamayan Suriye rejimi, önce Abdullah Öcalan’ı sınır dışı etmiş ve ardından Suriye’nin değişik bölgelerinde ki PKK kamplarının Kandil’e taşınması yönünde PKK’ya uzun sayılmayacak bir mühlet tanımıştı.
PKK’nın Suriye’den önemli ölçüde çıkması ile yaklaşık on yıl kadar devam edecek bir süreç boyunca Suriye rejimi Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerine dair hiçbir iyileştirmede bulunmazken, bir çok Kürt aşiret liderini ve hak talebinde bulunan etkili isimleri de suikastlar sonucu birer birer öldürmüştü. Suriye rejiminin Kürtlere dönük bu etnik temizlik çalışmaları Mart 2004 yılında binlerce Kürdün Suriye’nin kuzeyinde bulunan Kamışlı şehrinde ortaya koydukları rejim karşıtı protestolar sonrasında daha da derinleşmişti.
Beş yıllık bir aradan sonra Haziran 2004’te tekrar Suriye’ye dönen PKK, Esad rejimi ile yaptığı ateşkes anlaşmasını bozdu. PKK, Suriye rejimine bir mesaj olması açısından Dr. Bahoz Erdal ismiyle de bilinen Suriye vatandaşı Fehman Hüseyin’i PKK’nın en önemli vurucu gücü olan Halk Savunma Birlikleri’nin (HPG) başına tayin etti. Ardından bu geleneğini bozmak istemeyen PKK, 2009 yılında Bahoz Erdal’ın yerine tekrar bir Suriye vatandaşı olan ve Sofi Nurettin kod adlı Nurettin Halef el Muhammed’i HPG’nin lideri olarak atadı.
Daha sonra, 2013 yılında Murat Karayılan’ın HPG’nin başına geçmesi ile PKK’da ki Türkiyeli Kürt militanların sayısı giderek artarken, Suriye’den PKK saflarına katılımlar daha da azaldı. Suriye’de kalan Kürt militanlar özellikle 2012-2013 yılında YPG’nin IŞİD’e karşı giriştikleri savaşta tecrübeli PKK’lılar marifetince eğitilerek, YPG’nin savaş yeteneği güçlendirilmiş oldu.
Tüm bu dönem boyunca, Suriyeli Kürtlerden PKK’ya katılımlar devam etmesine rağmen, Öcalan’ın telkinleri ile Suriyeli Kürtlerin Suriye sathında kurumsallaşması ve güçlenmesi öncelikli strateji olarak belirlendi. Bu sebeple, Suriyeli Kürtlerin PKK içerisinde ki sayıları yüzde onun üzerine çıkmadı.
Öcalan ve PYD
Suriye’de ki Kürtlere karşı etnik temizlik denemelerinin devam ettiği 2003-2004 döneminde Öcalan’ın İmralı’dan gelen talimatları ile PYD (daha fazla bilgi için İmralı Notları kitabına bakılabilir.) PKK’dan farklı olarak Suriye’nin kuzeyinde ‘demokratik konfederalizmi’ deruhte etmesi beklenen bir yapı olarak kuruldu.
Aynı dönemde İran’da da benzer faaliyetler yürütmesi için PKK’nın destekleri ile Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) yaşam alanı buldu. Bu üç yapı (PKK-PYD-PJAK) Türkiye kamuoyunun yakından bildiği, KCK olarak ifade edilen ve Öcalan’ın teorik olarak kurucu babalığını yaptığı konfederal bir sistemin parçaları şeklinde konumlandırıldı.
Öcalan, KCK örgütlenmesinde bu üç yapının dikey ilişkilerle değil eşit ve paydaş bir anlayışla yatay şekilde bir birlerine bağlanmasını talep ettiği bilinmekte. Benzer hedefler peşinde koşsa da bu üç yapının örgütsel olarak farklılaşmasından yana olduğu, Öcalan ile yapılan söyleşilerden derlenen İmralı Notları kitabından da anlaşılmakta.
Bu sebeple, Türkiye ve İran’da faaliyet gösteren PKK ve PJAK hedefleri açısından silahlı mücadele ve terör faaliyetleri üzerinden sonuç almaya çalışırken; PYD ise YPG gibi savunma birliklerine sahip olsa da özellikle yerel yönetimler, diplomasi ve demokratik kanalları kullanma noktasında bir takım kadrolar ve kurumlar üzerinden hareket etmeye özen gösterdi.
PYD, Suriye iç savaşının patlak verdiği 2011 yılına kadar son derece zayıf ve Suriye içerisinde PKK’nın gölgesinde hareket eden yerel bir örgüttü. 2012 yazında Beşar Esad’ın rejim güçlerini Suriye’nin kuzeyinden protestocularla mücadele etmesi için ülkenin farklı yerlerine konuşlandırması ile PYD Suriye’nin kuzeyinde boşalan alanı hem idari hem de askeri olarak doldurmaya başladı.
Konuyu takip edenler hatırlayacaktır, PYD’nin Suriye’nin kuzeyinde rejim güçlerinden boşalan alanları doldurma noktasında acele etmesi yer yer YPG ve PKK güçleri arasında bir takım sorunların baş göstermesine sebep olmuştu. Hatta, YPG güçleri PKK’lıları ‘kibirli’ olmakla suçlamış ve iki örgütte kendilerine ait geçiş noktalarında bir birlerine bir takım zorluklar dahi çıkarmıştı.
2018 yılı PKK-PYD İlişkilerini Test Edebilir
Suriye’de ki yerel ve uluslararası aktörlerin inşa ettiği ve 2018’de de varlığını devam ettirmesi beklenen dengelere baktığımızda, 2018 yılının PKK-PYD ilişkilerinde bir takım farklılaşmaları beraberinde getirebileceğini öngörebiliriz. Bu bağlamdan hareketle, 2018 yılında PYD-PKK ilişkilerinin bugünkü seyri dışında en azından kurumsal olarak biraz daha farklılaşmasını gerektirecek üç önemli sebep bulunmakta.
Bir; Suriye’de ki uluslararası aktörlerin güç dağılımını dikkate aldığımızda; PKK’nın Rusya ve İran’ın liderliğini yaptığı kampa daha yakın olduğunu ifade edebiliriz. Diğer taraftan PYD ise ABD için taktiksel bir aktörden stratejik bir aktör konumuna yükselerek adeta ABD’nin Suriye’de ki varlığının önemli bir teminatı olmuş durumda. Bu sebeple, PKK’nın Rusya kampında PYD’nin ise Amerika ile ortak hareket etmesi PYD’nin bir takım sorunlara muhatap olması sonucunu doğurabilir.
İki; Erdoğan yönetimi tarafından başlatılan Afrin Operasyonu ile de tekrar anlaşıldığı üzere, PYD Suriye’nin kuzeyinde varlığına devam etmek istiyorsa bunu Türkiye ile daha uyumlu ve PKK ile arasına mesafe koyarak gerçekleştirebilir. Aksi takdirde, Türkiye Suriye sınırı boyunca etkinlik alanını genişletmeye çalışan PYD’yi bu bölgede rahat bırakmayacağı gibi, bu bölgenin demografik yapısını Özgür Suriye Ordusu gibi güçler marifetiyle değiştirmeye yeltenecektir.
Üç; PKK’nın ABD, AB ve Birleşmiş Milletler’in terör örgütü listesinde olduğu düşünüldüğünde, PYD’nin uluslararası meşruiyeti açısından PKK ile ideolojik olarak olamasa bile kurumsal olarak önemli ayrışmalara gitmesi gerekmekte. Aksi takdirde PYD, PKK ve PJAK gibi siyasal hedeflerini yalnızca terör eylemleri üzerinden gerçekleştirmeye çalışan bir grup haline dönüşecektir ve PKK’nın terör örgütü kimliğinin gölgesinde kalacaktır.
[Ebubekir Işık] 15.2.2018 [TR724]
Tottenham, Premier Lig’in kalitesini gösterdi [Hasan Cücük]
Futbolun kalbi 1990’lı yıllarda İtalya Serie A’da atmıştı. Milan fırtınasının Avrupa’yı kasıp kavurduğu o dönemde her futbolcunun rüyasını Serie A’da oynamak süslerdi. Bir futbolcunun kalitesini ortaya koymak için ‘Serie A’da oynar’ yorumu yapılırdı. 2000’li yılların başında İspanya La Liga Avrupa futbolunun cazibe merkezi oldu.
Son 10-15 yıldır ise Premier Lig, Avrupa’nın bir numaralı ligi oldu. İtalya’dan Juventus, Almanya’dan Bayern Münih ve kısmen Borussia Dortmund, İspanya’dan ise Real Madrid, Barcelona ve son dönemde Atletico Madrid liglerinin genel ortalamasından çok yüksek performans gösterdiler. Uzun bir sessizlik dönemi yaşayan Fransa Ligue 1’de ise zenginler tarafından satın alınan PSG ve Monaco, Avrupa futbolunda yavaştan söz sahibi olmaya başladı. Premier Lig’de kalburüstü takımların sayısı bir elin parmağını aşmakla kalmıyor, sıradan takımlar bile oynadığı futbolla diğer liglerin takımlarına büyük fark atıyordu. Her futbolcunun gönlünde Premier Lig yatmasının nedenini Juventus – Tottenham maçında bir kez daha gördük.
TOTTENHAM LİDER, JUVENTUS İKİNCİ ÇIKTI
Son 6 yıl Serie A’yı şampiyon olarak tamamlayan Juventus bu sezon da şampiyonluğun Napoli ile en büyük favorilerinden biri olmaya devam ediyor. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde final oynama başarısını gösteren İtalyan temsilcisi, özellikle Barcelona’yı çeyrek finalde iki maçta da yenerek göz doldurmuştu. Barcelona, Juventus karşısında adeta sefilleri oynamıştı. Bu sezon Devler Ligi’nde Barcelona ile aynı gruba düşen Juventus tam tersi bir görüntü verdi. İtalya’daki maç golsüz biterken, İspanya’da Juventus’u sahadan silen bir Barcelona vardı. Grupta ikinci olarak adını ikinci tura yazdıran Juventus’un rakibi Tottenham oldu.
Geçen sezon Chelsea’nin ardından Premier Ligi ikinci sırada tamamlayan Tottenham, başarısının tesadüfi olmadığını Şampiyonlar Ligi’nde göstermişti. Son iki yılın şampiyonu Real Madrid’in önünde grubu lider tamamlayan Mauricio Pochettino’nun talebeleri oynadığı futbolla göz doldurmuştu. Bu sezon Premier Lig’de ilk 4 mücadelesi veren Tottenham, şu an için 52 puanla 5. sırada bulunuyor. Son 3 haftada oynadığı Manchester United ve Arsenal maçlarını kazanan, Liverpool’la ise berabere kalan Tottenham’ın Juventus karşısında göstereceği performans merak ediliyordu.
MAÇA GOLLERLE BAŞLADI
Bir tarafta Serie A’nın kralı Juventus, diğer tarafta futbolun yükselen değeri Tottenham. Bu maç aynı zamanda Serie A – Premier Lig kıyası hakkında da yorum yapmamızı sağlayacaktı. Kendi seyircisi önünde Juventus adeta maça 1-0 galip başlıyordu. Henüz 2. dakikada Arjantinli golcüsü Higuain’le öne geçecekti. Dakikalar 8’i gösterdiğinde kazanılan penaltıyı yine Higuian gole çevirip skoru 2-0’a taşıdı. Tottenham kalecisi Lloris, daha topa dokunmadan iki kez meşin yuvarlağı filelerden çıkarmıştı. Maça ısınmadan Tottenham 2-0 geriye düşünce, İtalyan taraftarlarda farklı bir skora şahit olacaklarının heyecanı görülüyordu. Ancak şoku atlatan Tottenham, sahanın her tarafında rakibine baskı kurup oyunda üstünlüğü eline aldı. 40’lık delikanlı Buffon’un usta kurtarışları sayesinde Juventus kalesi gole kapandı. Harry Kane’in bir kafa vuruşu vardı ki, ancak Buffon çıkarabilirdi.
Dalga dalga gelen Tottenham atakları, maçın hiç de kolay geçmeyeceğini gösterdi. Harry Kane, Buffon’u çalımlayıp golünü atarken, ilk devrenin son dakikasında kazanılan penaltıyı Higuian’in üst direğe nişanlaması ikinci devrenin İtalyan ekibi için zor geçeceğine işaret ediyordu.
BUFFON OLMASA FARK GELİYORDU
İkinci devre sahasına hapsolmuş bir Juventus vardı. Farkı önleyen yine Buffon’du. Ama Eriksen’in kullandığı serbest vuruşta tarihi bir hata yapacaktı. Kurdurduğu hatalı barajın faturası, gol olarak ödenecekti. 2-0’dan sonra Tottenham ev sahibi gibi, Juventus deplasman takımı gibi oynadı. Futbolun tüm kurallarını yerine getirdi. Topla oynama oranı yüzde 66’ydı. Juventus toplamda 310 pas yaparken, Tottenham 618 pasla karşılık verdi. Yine kaleyi bulan şutta Tottenham’ın 6’ya 5 üstünlüğü vardı. Üstelik bu şutların 2’si penaltıdandı.
Juventus, Harry Kane, Eriksen, Dele Alli, Dembele gibi yıldızları durdurmakta zorlandı. İtalyanların yıldız oyuncuları Higuian, Mandzukic, Pjanic, Tottenham defansı arasında kaybolup gitti. Doğrusu Juventus, savunma yapmaktan hücum etmeye vakit bulamadı. Kontradan yakaladığı birkaç pozisyonu ise cömertçe harcadı. Premier Lig’in 5. sıradaki takımı Juventus’a futbol dersi verirken, iki ülke ligi arasındaki farkı ortaya koydu. Bakalım rövanş nasıl geçecek.
Bu arada Premier Lig’in lideri Manchester City’nin deplasmanda FC Basel’i 4-0 yenmesinin haber değeri bile olmayacak bir detay olduğunu hatırlatalım!
[Hasan Cücük] 15.2.2018 [TR724]
Son 10-15 yıldır ise Premier Lig, Avrupa’nın bir numaralı ligi oldu. İtalya’dan Juventus, Almanya’dan Bayern Münih ve kısmen Borussia Dortmund, İspanya’dan ise Real Madrid, Barcelona ve son dönemde Atletico Madrid liglerinin genel ortalamasından çok yüksek performans gösterdiler. Uzun bir sessizlik dönemi yaşayan Fransa Ligue 1’de ise zenginler tarafından satın alınan PSG ve Monaco, Avrupa futbolunda yavaştan söz sahibi olmaya başladı. Premier Lig’de kalburüstü takımların sayısı bir elin parmağını aşmakla kalmıyor, sıradan takımlar bile oynadığı futbolla diğer liglerin takımlarına büyük fark atıyordu. Her futbolcunun gönlünde Premier Lig yatmasının nedenini Juventus – Tottenham maçında bir kez daha gördük.
TOTTENHAM LİDER, JUVENTUS İKİNCİ ÇIKTI
Son 6 yıl Serie A’yı şampiyon olarak tamamlayan Juventus bu sezon da şampiyonluğun Napoli ile en büyük favorilerinden biri olmaya devam ediyor. Geçen yıl Şampiyonlar Ligi’nde final oynama başarısını gösteren İtalyan temsilcisi, özellikle Barcelona’yı çeyrek finalde iki maçta da yenerek göz doldurmuştu. Barcelona, Juventus karşısında adeta sefilleri oynamıştı. Bu sezon Devler Ligi’nde Barcelona ile aynı gruba düşen Juventus tam tersi bir görüntü verdi. İtalya’daki maç golsüz biterken, İspanya’da Juventus’u sahadan silen bir Barcelona vardı. Grupta ikinci olarak adını ikinci tura yazdıran Juventus’un rakibi Tottenham oldu.
Geçen sezon Chelsea’nin ardından Premier Ligi ikinci sırada tamamlayan Tottenham, başarısının tesadüfi olmadığını Şampiyonlar Ligi’nde göstermişti. Son iki yılın şampiyonu Real Madrid’in önünde grubu lider tamamlayan Mauricio Pochettino’nun talebeleri oynadığı futbolla göz doldurmuştu. Bu sezon Premier Lig’de ilk 4 mücadelesi veren Tottenham, şu an için 52 puanla 5. sırada bulunuyor. Son 3 haftada oynadığı Manchester United ve Arsenal maçlarını kazanan, Liverpool’la ise berabere kalan Tottenham’ın Juventus karşısında göstereceği performans merak ediliyordu.
MAÇA GOLLERLE BAŞLADI
Bir tarafta Serie A’nın kralı Juventus, diğer tarafta futbolun yükselen değeri Tottenham. Bu maç aynı zamanda Serie A – Premier Lig kıyası hakkında da yorum yapmamızı sağlayacaktı. Kendi seyircisi önünde Juventus adeta maça 1-0 galip başlıyordu. Henüz 2. dakikada Arjantinli golcüsü Higuain’le öne geçecekti. Dakikalar 8’i gösterdiğinde kazanılan penaltıyı yine Higuian gole çevirip skoru 2-0’a taşıdı. Tottenham kalecisi Lloris, daha topa dokunmadan iki kez meşin yuvarlağı filelerden çıkarmıştı. Maça ısınmadan Tottenham 2-0 geriye düşünce, İtalyan taraftarlarda farklı bir skora şahit olacaklarının heyecanı görülüyordu. Ancak şoku atlatan Tottenham, sahanın her tarafında rakibine baskı kurup oyunda üstünlüğü eline aldı. 40’lık delikanlı Buffon’un usta kurtarışları sayesinde Juventus kalesi gole kapandı. Harry Kane’in bir kafa vuruşu vardı ki, ancak Buffon çıkarabilirdi.
Dalga dalga gelen Tottenham atakları, maçın hiç de kolay geçmeyeceğini gösterdi. Harry Kane, Buffon’u çalımlayıp golünü atarken, ilk devrenin son dakikasında kazanılan penaltıyı Higuian’in üst direğe nişanlaması ikinci devrenin İtalyan ekibi için zor geçeceğine işaret ediyordu.
BUFFON OLMASA FARK GELİYORDU
İkinci devre sahasına hapsolmuş bir Juventus vardı. Farkı önleyen yine Buffon’du. Ama Eriksen’in kullandığı serbest vuruşta tarihi bir hata yapacaktı. Kurdurduğu hatalı barajın faturası, gol olarak ödenecekti. 2-0’dan sonra Tottenham ev sahibi gibi, Juventus deplasman takımı gibi oynadı. Futbolun tüm kurallarını yerine getirdi. Topla oynama oranı yüzde 66’ydı. Juventus toplamda 310 pas yaparken, Tottenham 618 pasla karşılık verdi. Yine kaleyi bulan şutta Tottenham’ın 6’ya 5 üstünlüğü vardı. Üstelik bu şutların 2’si penaltıdandı.
Juventus, Harry Kane, Eriksen, Dele Alli, Dembele gibi yıldızları durdurmakta zorlandı. İtalyanların yıldız oyuncuları Higuian, Mandzukic, Pjanic, Tottenham defansı arasında kaybolup gitti. Doğrusu Juventus, savunma yapmaktan hücum etmeye vakit bulamadı. Kontradan yakaladığı birkaç pozisyonu ise cömertçe harcadı. Premier Lig’in 5. sıradaki takımı Juventus’a futbol dersi verirken, iki ülke ligi arasındaki farkı ortaya koydu. Bakalım rövanş nasıl geçecek.
Bu arada Premier Lig’in lideri Manchester City’nin deplasmanda FC Basel’i 4-0 yenmesinin haber değeri bile olmayacak bir detay olduğunu hatırlatalım!
[Hasan Cücük] 15.2.2018 [TR724]
Sadece tarih değil artık barut da kokuyorlar!
Diyarbakır Suriçi denince akla Ulu Cami, Kurşunlu Cami, Dört Ayaklı Minare ve daha niceleri gelir. Onlarca medeniyete ev sahipliği yapan Diyarbakır’da tarih kokan bazı yapılar ne yazık ki artık barut kokuyor. Yaşanan çatışmalarda bu eserler büyük zarar gördü. İslam’ın dört mezhebini simgeleyen Dört Ayaklı Minare, ayaklarından vuruldu mesela. Hz. Ömer döneminde, fethedildiği 639 yılından beri ibadete açık olan Anadolu’nun en eski camisi Ulu Cami’de 1377 yıl aradan sonra ilk kez namaz kılınmadı, ezan okunmadı. Mimar Sinan’ın eseri olan Kurşunlu diğer adıyla Fatih Paşa Camii, çatışmalar sebebiyle adeta delik deşik oldu. Kurşun yaraları yetmezmiş gibi yangın çıktı, cami kullanılamaz hale geldi. Yukarıda özetlediğimiz ve medyaya yansıyan görüntülerine şahit olduğumuz tarihî yapıları ne kadar tanıyoruz?
‘Kurşunlu Cami’ni kurşunladılar!
1516-20 yılları arasında, dönemin Diyarbakır Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından yaptırıldı. Fatih Paşa Mahallesi’nde bulunan cami, üst örtüsünün kurşunla kaplanmasından dolayı halk arasında Kurşunlu Camii adıyla anılıyor. Merkezdeki kubbenin dört yarım kubbeyle desteklenmiş olması Sinan üslubunu vurguluyor. Caminin Sinan’ın İstanbul Şehzade Camii’nde oluşturduğu ideal merkezi, yapıya ilham kaynağı olduğu düşünülüyor. Siyah ve beyaz taşlardan yapıldığı için zengin bir görünümü olan caminin hemen sağında yer alan minare, gösterişini bir kat daha artırmış.
Anadolu’nın en ‘Ulu Cami’si
Anadolu’nun ilk ve en eski camisi olan Ulu Cami, kimileri tarafından İslam dünyasının 5. Harem-i Şerif’i olarak kabul edilir. 3 bin yıldan beri kesintisiz ibadet edilen tarihî bir mekân. Efsane midir bilinmez ama bu mekâna ilk temeli Şemsîlerin (güneşe tapanlar) attığı söyleniyor. Rum tarihçiler, pagan döneminde önemli bir putperest mekânı olarak kullanılan ibadethanenin Hazreti Musa döneminde yapıldığında hemfikir. Evliya Çelebi, beyaz bir sütun üzerinde İbranice bir tarih gördüğünü belirterek, bu teze haklılık veriyor. Hıristiyanlığın kabulünün ardından ismi Mar Toma Kilisesi olan mabet, Amid’in 639’da İslam ile tanışmasıyla Ulu Cami’ye dönüşür. Avlusundaki otomasyon ve sibernetiğin babası, büyük Kürt bilim adamı Şırnaklı Ebû’l-İz el-Cezerî’nin imzasını taşıyan güneş saati, ziyaretçileri adeta zaman yolculuğuna çıkarıyor. Yuvarlak bir mermer üzerine yerleştirilen metal parça, güneşin hareketiyle birlikte çevresinde dönen gölge marifetiyle zamanı gösteriyor. Hani Dağı’nın eteklerinden kaynayan ve dokuz kemerli bentlerden geçerek avludaki şadırvana ulaşan su ise doğal bir sakinleştirici gibi.
Tahir Elçi’yi de Dört Ayaklı Minare’yi de vurdular
Akkoyunlular döneminde, 1500 yılında, Sultan Kasım tarafından yaptırılan Şeyh Mutahhar ya da Şeyh Matar Camii, daha çok minaresiyle tanınıyor. Cami, kare planlı tek kubbeli; minare ise yekpare taş sütun üzerinde dört köşeli olarak inşa edilmiş. Bir inanışa göre yedi defa sütunların altından geçenin dileği kabul ediliyor. Yapı, dört İslam mezhebine işaret eden dört ayaklı minaresiyle Anadolu’nun tek örneği. Dört Ayaklı minare, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü mekân olarak da zihinlerde yer etti.
[TR724] 15.2.2018
‘Kurşunlu Cami’ni kurşunladılar!
1516-20 yılları arasında, dönemin Diyarbakır Valisi Bıyıklı Mehmet Paşa tarafından yaptırıldı. Fatih Paşa Mahallesi’nde bulunan cami, üst örtüsünün kurşunla kaplanmasından dolayı halk arasında Kurşunlu Camii adıyla anılıyor. Merkezdeki kubbenin dört yarım kubbeyle desteklenmiş olması Sinan üslubunu vurguluyor. Caminin Sinan’ın İstanbul Şehzade Camii’nde oluşturduğu ideal merkezi, yapıya ilham kaynağı olduğu düşünülüyor. Siyah ve beyaz taşlardan yapıldığı için zengin bir görünümü olan caminin hemen sağında yer alan minare, gösterişini bir kat daha artırmış.
Anadolu’nın en ‘Ulu Cami’si
Anadolu’nun ilk ve en eski camisi olan Ulu Cami, kimileri tarafından İslam dünyasının 5. Harem-i Şerif’i olarak kabul edilir. 3 bin yıldan beri kesintisiz ibadet edilen tarihî bir mekân. Efsane midir bilinmez ama bu mekâna ilk temeli Şemsîlerin (güneşe tapanlar) attığı söyleniyor. Rum tarihçiler, pagan döneminde önemli bir putperest mekânı olarak kullanılan ibadethanenin Hazreti Musa döneminde yapıldığında hemfikir. Evliya Çelebi, beyaz bir sütun üzerinde İbranice bir tarih gördüğünü belirterek, bu teze haklılık veriyor. Hıristiyanlığın kabulünün ardından ismi Mar Toma Kilisesi olan mabet, Amid’in 639’da İslam ile tanışmasıyla Ulu Cami’ye dönüşür. Avlusundaki otomasyon ve sibernetiğin babası, büyük Kürt bilim adamı Şırnaklı Ebû’l-İz el-Cezerî’nin imzasını taşıyan güneş saati, ziyaretçileri adeta zaman yolculuğuna çıkarıyor. Yuvarlak bir mermer üzerine yerleştirilen metal parça, güneşin hareketiyle birlikte çevresinde dönen gölge marifetiyle zamanı gösteriyor. Hani Dağı’nın eteklerinden kaynayan ve dokuz kemerli bentlerden geçerek avludaki şadırvana ulaşan su ise doğal bir sakinleştirici gibi.
Tahir Elçi’yi de Dört Ayaklı Minare’yi de vurdular
Akkoyunlular döneminde, 1500 yılında, Sultan Kasım tarafından yaptırılan Şeyh Mutahhar ya da Şeyh Matar Camii, daha çok minaresiyle tanınıyor. Cami, kare planlı tek kubbeli; minare ise yekpare taş sütun üzerinde dört köşeli olarak inşa edilmiş. Bir inanışa göre yedi defa sütunların altından geçenin dileği kabul ediliyor. Yapı, dört İslam mezhebine işaret eden dört ayaklı minaresiyle Anadolu’nun tek örneği. Dört Ayaklı minare, Tahir Elçi’nin öldürüldüğü mekân olarak da zihinlerde yer etti.
[TR724] 15.2.2018
Meriç’te batan bottaki ikinci aileye de ulaşılamıyor; 1 kişi karaya çıktı
Edirne’den Meriç Nehri üzerinden Yunanistan’a geçmek isteyen 8 kişinin bindiği botun alabora olmasının ardından yaşanan dramın ayrıntıları yürek parçalıyor. Botta Abdurrezak ailesinin dışında bir ailenin daha bulunduğu, bu aile mensuplarının ise Fahrettin Doğan (30), Aslı Doğan (28) ve çocukları İbrahim Selim Doğan (2,5) olduğu öğrenildi.
Yunanistan tarafına yüzürek karaya çıkan kişinin ise Fatih Yaşar adlı bir başka kişi olduğu belirlendi. Sosyal medyaya yansıyan bilgilere göre sağ kurtulan Fatih Yaşar, geçişi organize eden kişinin bota bindirdiği mültecilere can yeleği vermediğini, ağaçlara çarpan botun devrildiğini ve kendisinin ağaç dallarına tutunarak kurtulduğunu anlattı.
BİR ÖĞRETMEN VE İKİ YAVRUSUNUN DRAMI
Nehirde cesetleri bulunan 2’si çocuk, 3 kişiden Ayşe Abdurrezzak’ın (37), kanunu hükmünde kararname (KHK) ile öğretmenlikten ihraç edildiği ve adli kontrol kararı ile yurt dışına çıkış yasağı konularak serbest bırakıldığı belirlendi.
İki aile ve genç bir erkekten oluşan 8 kişilik Hizmet Hareketi gönüllülerini taşıyan plastik bot Meriç Nehri’nde alabora oldu. Aynı aileden iki çocuk ve annelerinin cesedi kıyıya vururken diğerleri halen kayıp. Hayatını kaybeden çocukların babası Uğur Abdurrezak 11 aylık hapis sürecinin ardından Ocak ayında tahliye olmuştu.
ÖNCE İŞLERİNİ KAYBETTİLER, SONRA HAPİS YATTILAR
Aileyi tehlikeli yolculuğa çıkaran süreç Türkiye’deki 15 Temmuz şaibeli darbe girişiminin ardından başladı. 39 yaşındaki İngilizce öğretmeni Uğur Abdurrezak ve 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni eşi Ayşe Abdürrezak, 2016 yılı Temmuz ayında iktidar partisi AKP tarafından Olağan Üstü Hal ilan edilmesinin ardından mesleklerinden ihraç edilen kamu personeli 30 bin öğretmen arasındaydı. İkisi de Hizmet Hareketi üyesi oldukları gerekçesiyle işlerini kaybetti.
ÖĞRETMENLERE ‘TERÖR’ SUÇLAMASI
Uğur Abdurrezak, işini kaybettikten 6 ay sonra bir sabah evinden gözaltına alındı ve Kandıra Cezaevi’nde 11 ay tutuklu kaldı. Geçtiğimiz Ocak ayında tahliye edildi ancak “terörist” suçlamasıyla davası devam ediyordu.
6.5 yıl ile 22 yıl arasında hapis cezasıyla yargılanan Uğur Abdurrezak bu nedenle ailesiyle birlikte ülkesini terketmeye karar verdi.
GECE 05.00’DE GELEN ACI HABER…
11 yaşındaki oğlu Abdülkadir Enes ve 2 yaşındaki oğlu Halil Münir’i yanlarına alan aile 13 Şubat gece yarısı Meriç nehri üzerinden Türkiye’den kaçmak için yola koyuldu. İnsan kaçakçıları eşliğinde uzun yürüyüşün ardından sabah 05:00 civarında Meriç nehrine ulaşan aileyle birlikte yürüyen başka bir aile daha vardı.
DOĞAN AİLESİNDEN DE HABER YOK
30 yaşındaki Fahrettin Doğan ve 28 yaşındaki Aslı Doğan ile 2.5 yaşındaki bebekleri İbrahim Selim Doğan da yine Hizmet Hareketi üyesi oldukları gerekçesiyle uğrayacakları haksızlıklardan kaçıyorlardı.
Fatih Yaşar isimli bir başka arkadaşları da onlarla beraberdi. Bot alabora olduğunda ağaç dallarına tutunarak karşıya geçen tek isim Fatih Yaşar olmuştu.
Botta bulunan 1 kişinin Yunanistan’a yüzerek geçtiği saptanırken, kayıp 4 kişiyi arama çalışmaları sürüyor. Dün sabah Meriç’te alabora olan botta bulunan diğer aile fertlerinin isimlerinin ise Fahrettin Doğan (30), Aslı Doğan (28) ve çocukları İbrahim Selim Doğan (2,5) olduğu anlaşıldı.
ÜLKE YAŞANMAZ HALE GELDİ; DÜN SURİYELİLER GÖÇ EDERKEN BUGÜN TÜRKİYE VATANDAŞLARI YOLLARDA
Erdoğan rejiminin 15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek yürüttüğü zulüm ve hukuksuzlukar ülkeyi adeta yaşanmaz hale getirdi. Türkiye’deki adaletsizlik ve zulümden kaçan iki aile bir de genç daha Meriç’in soğuk sularında yok oldu.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınırı belirleyen Ege Denizi ve Meriç (Evros) Nehri’nin suları son birkaç yıldır pek çok Suriyeli mülteciye mezar oldu. İki ülkeyi ayıran suların son kurbanları ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Hizmet Hareketi mensupları.
Geçtiğimiz yıl Kasım ayında 5 kişilik Maden ailesi Yunanistan’ın Midilli adasına geçmeye çalışırken boğulmuştu. 13 Şubat’ta ise daha büyük bir facia Meriç Nehri’nde gerçekleşti.
[TR724] 15.2.2018
Yunanistan tarafına yüzürek karaya çıkan kişinin ise Fatih Yaşar adlı bir başka kişi olduğu belirlendi. Sosyal medyaya yansıyan bilgilere göre sağ kurtulan Fatih Yaşar, geçişi organize eden kişinin bota bindirdiği mültecilere can yeleği vermediğini, ağaçlara çarpan botun devrildiğini ve kendisinin ağaç dallarına tutunarak kurtulduğunu anlattı.
BİR ÖĞRETMEN VE İKİ YAVRUSUNUN DRAMI
Nehirde cesetleri bulunan 2’si çocuk, 3 kişiden Ayşe Abdurrezzak’ın (37), kanunu hükmünde kararname (KHK) ile öğretmenlikten ihraç edildiği ve adli kontrol kararı ile yurt dışına çıkış yasağı konularak serbest bırakıldığı belirlendi.
İki aile ve genç bir erkekten oluşan 8 kişilik Hizmet Hareketi gönüllülerini taşıyan plastik bot Meriç Nehri’nde alabora oldu. Aynı aileden iki çocuk ve annelerinin cesedi kıyıya vururken diğerleri halen kayıp. Hayatını kaybeden çocukların babası Uğur Abdurrezak 11 aylık hapis sürecinin ardından Ocak ayında tahliye olmuştu.
ÖNCE İŞLERİNİ KAYBETTİLER, SONRA HAPİS YATTILAR
Aileyi tehlikeli yolculuğa çıkaran süreç Türkiye’deki 15 Temmuz şaibeli darbe girişiminin ardından başladı. 39 yaşındaki İngilizce öğretmeni Uğur Abdurrezak ve 37 yaşındaki Türkçe öğretmeni eşi Ayşe Abdürrezak, 2016 yılı Temmuz ayında iktidar partisi AKP tarafından Olağan Üstü Hal ilan edilmesinin ardından mesleklerinden ihraç edilen kamu personeli 30 bin öğretmen arasındaydı. İkisi de Hizmet Hareketi üyesi oldukları gerekçesiyle işlerini kaybetti.
ÖĞRETMENLERE ‘TERÖR’ SUÇLAMASI
Uğur Abdurrezak, işini kaybettikten 6 ay sonra bir sabah evinden gözaltına alındı ve Kandıra Cezaevi’nde 11 ay tutuklu kaldı. Geçtiğimiz Ocak ayında tahliye edildi ancak “terörist” suçlamasıyla davası devam ediyordu.
6.5 yıl ile 22 yıl arasında hapis cezasıyla yargılanan Uğur Abdurrezak bu nedenle ailesiyle birlikte ülkesini terketmeye karar verdi.
GECE 05.00’DE GELEN ACI HABER…
11 yaşındaki oğlu Abdülkadir Enes ve 2 yaşındaki oğlu Halil Münir’i yanlarına alan aile 13 Şubat gece yarısı Meriç nehri üzerinden Türkiye’den kaçmak için yola koyuldu. İnsan kaçakçıları eşliğinde uzun yürüyüşün ardından sabah 05:00 civarında Meriç nehrine ulaşan aileyle birlikte yürüyen başka bir aile daha vardı.
DOĞAN AİLESİNDEN DE HABER YOK
30 yaşındaki Fahrettin Doğan ve 28 yaşındaki Aslı Doğan ile 2.5 yaşındaki bebekleri İbrahim Selim Doğan da yine Hizmet Hareketi üyesi oldukları gerekçesiyle uğrayacakları haksızlıklardan kaçıyorlardı.
Fatih Yaşar isimli bir başka arkadaşları da onlarla beraberdi. Bot alabora olduğunda ağaç dallarına tutunarak karşıya geçen tek isim Fatih Yaşar olmuştu.
Botta bulunan 1 kişinin Yunanistan’a yüzerek geçtiği saptanırken, kayıp 4 kişiyi arama çalışmaları sürüyor. Dün sabah Meriç’te alabora olan botta bulunan diğer aile fertlerinin isimlerinin ise Fahrettin Doğan (30), Aslı Doğan (28) ve çocukları İbrahim Selim Doğan (2,5) olduğu anlaşıldı.
ÜLKE YAŞANMAZ HALE GELDİ; DÜN SURİYELİLER GÖÇ EDERKEN BUGÜN TÜRKİYE VATANDAŞLARI YOLLARDA
Erdoğan rejiminin 15 Temmuz darbe girişimini bahane ederek yürüttüğü zulüm ve hukuksuzlukar ülkeyi adeta yaşanmaz hale getirdi. Türkiye’deki adaletsizlik ve zulümden kaçan iki aile bir de genç daha Meriç’in soğuk sularında yok oldu.
Türkiye ile Yunanistan arasındaki sınırı belirleyen Ege Denizi ve Meriç (Evros) Nehri’nin suları son birkaç yıldır pek çok Suriyeli mülteciye mezar oldu. İki ülkeyi ayıran suların son kurbanları ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Hizmet Hareketi mensupları.
Geçtiğimiz yıl Kasım ayında 5 kişilik Maden ailesi Yunanistan’ın Midilli adasına geçmeye çalışırken boğulmuştu. 13 Şubat’ta ise daha büyük bir facia Meriç Nehri’nde gerçekleşti.
[TR724] 15.2.2018
Kaydol:
Yorumlar (Atom)