Bugünden geçerli olmak üzere doğalgaza yüzde 15 zam yapıldı. Bu durum doğalgazdan üretilen ürünlerin fiyatlarını da etkileyecek.
Zamdan etkilenecek ürünlerin başında elektrik geliyor.
ELEKTRİĞİN 3’TE BİRİ DOĞAGAZDAN ÜRETİLİYOR
Türkiye elektrik enerjisi tüketiminin yaklaşık 3’te biri doğalgazdan yapılıyor. 2017’de elektrik üretiminde yüzde 37 olan doğalgazın payı geçen yıl yüzde 30,6 olarak gerçekleşti.
Geçen yıl elektrik santrallerinde doğalgazdan toplam 90 milyar 87 milyon 812 bin kilovatsaat elektrik üretildi.
EN ÇOK YAZ AYLARINDA ÜRETİLİYOR
Geçen yıl doğalgazdan elektrik üretiminin en yüksek olduğu ay 10 milyar 500 milyon kilovatsaat ile temmuz, en düşük olduğu ay ise 5 milyar 700 milyon kiloWatt saat (kWh) ile mayıs oldu.
50 MİLYAR METREKÜP DOĞALGAZ İTHAL EDİLDİ
Türkiye’nin enerji ithalatı faturası geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 15,6 artarak 42 milyar 999 milyon 451 bin dolara çıktı. Türkiye geçen yıl 50 milyar 360 milyon metreküp doğalgaz ithal etti.
RUSYA’YA DOĞALGAZDA BAĞIMLIYIZ
Türkiye’nin geçen yıl en fazla doğalgaz ithal ettiği ülke Rusya oldu. Rusya’dan 2018’de 23 milyar 642 milyon metreküp doğalgaz ithal edildi.
Rusya’yı, 7 milyar 863 milyon metreküple İran ve 7 milyar 527 milyon metreküple Azerbaycan takip etti.
[Samanyolu Haber] 1.8.2019
Kaçırılan kişilere ne oldu?
"Kaybolmadı, kaçırıldı. 19 Şubat’tan beri oğlumuz Mustafa Yılmaz’ı arıyoruz. Aramadık yer bırakmadık. Bütün kapılar yüzümüze kapandı. Meclisten sadece beş vekil ilgilendi bizimle. İnsanlık nerede, vicdan nerede?"
Bu sözler altı aydır kayıp olan Mustafa Yılmaz’ın annesi Nevim Yılmaz’a ait.
MUSTAFA YILMAZ'IN ANNESİ: BENİM OĞLUMUN SUÇU NEYDİ?
Yılmaz, oğlunun “durduk yere” ortadan kaybolduğunu söylüyor. “Suçu neydi, günahı neydi?” diye iç geçiren, oğlunu bulmak için İçişleri ve Adalet bakanlıkları başta olmak üzere her yere başvurduğunu anlatan Nevim Yılmaz, oğlunun halen ortaya çıkmamış olmasından ötürü derin endişe içinde.
Mustafa Yılmaz, Türkiye’de 15 Temmuz sonrası ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) işinden ihraç edilenlerden biri. Tıpkı onun gibi kararnameyle ihraç edilen altı kişi, 2019’un Şubat ayında ortadan kayboldu.
BİRDEN BİRE EMNİYET'TE GÖZALTINDA OLDUKLARI SÖYLENDİ!
Kayıpların aileleri, sivil toplum örgütleri ve siyasetçiler bu kayıpları 15 Temmuz darbe girişiminin planlayıcısı olarak gösterilen hizmet mensubu kişilere dönük soruşturmalara bağlıyor. Aileler, bu kayıpları ‘kaçırma’ olarak nitelese de, resmi yetkililere seslerini duyuramadıklarını kaydediyor.
Sosyal medya aracılığıyla olayı duyurmaya çalışan ailelerin durumunu meclis gündemine de taşıyan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, ailelerin endişeli bekleyişlerinde altı ayın geride kaldığını söylüyor.
Gergerlioğlu, “Dört kişi bulundu ama nasıl bulundu? Birden bire emniyette gözaltında oldukları ortaya çıktı. Nedenini ve nasılını bilmiyoruz. İki kişi ise halen kayıp.” derken, olayın bir ‘kaçırılma’ olduğunda ısrarlı.
Gergerlioğlu “Ortadan kaybolanların mahallelerine gittim, görgü tanıklarıyla konuştum. Kendilerini polis olarak tanıtan kişiler gelmiş, bu insanları kaçırmış. Aileler de buna tanık olmuş. Emniyet bunu ısrarla kabul etmiyor” diyor.
“DEVLET İÇİNDE ÖZEL BİR EKİP”
İnsan Hakları Derneği, Ankara Barosu başta olmak üzere birçok hak savunucusu kuruluş altı aydır kayıp olan kişilerin nerede ve nasıl tutulduklarına ilişkin İçişleri Bakanlığı’ndan bilgi talep ediyor.
İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan, “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun, İçişleri ve Adalet bakanlıklarının devreye girmesini istedik. Cumhuriyet savcılarınca açılmış soruşturma dosyalarının tamamlanmasını bekledik. Fakat bir türlü konu aydınlatılamıyor” diyor.
Türkdoğan, hükümet ve emniyet yetkilileriyle yaptıkları görüşmeler ışığında konuya ilişkin şöyle bir değerlendirme yaptıklarını söylüyor: “Bu kaçırılma olayı devlet içinde özel bir ekip tarafından yapılıyor. O ekibe bir türlü dokunulamıyor. Türkiye’de faili meçhullerin arttığı yılları herkes hatırlıyor. O yılları yeniden yaşamak istemiyoruz. Devlet içindeki çete yapılarıyla ilgili yeni raporlar istemiyoruz.” diyor.
DÖRT KİŞİ NASIL BULUNDU?
Salim Zeybek, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Mustafa Yılmaz geçen Şubat ayının farklı günlerinde kaybolmuşlardı.
Altı aydır kendilerinden haber alınamayan bu altı kişiden dördünün ailelerine 28 Temmuz akşamı polisten telefon geldi. Ailelere; Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Yasin Ugan’ın Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında oldukları bildirildi.
HDP’li Gergerlioğlu, savcılığın aylardır kendilerinden haber alınamayan dört kişinin aileleriyle ve avukatlarıyla görüşmesine izin verildiğini söylediğini ancak bunun doğru olmadığını teyit ettiklerini dile getiriyor.
AVUKATLARIYLA GÖRÜŞTÜRÜLMÜYORLAR
Gergerlioğlu, “Avukatlarıyla görüştürmüyorlar. Aileler de polis eşliğinde görüşüyor. Gözaltında işkence ve kötü muamele olduğuna dair duyumlarımız da her geçen gün artıyor” diyor.
Aile avukatlarından Emir Seydi Kaya, dört kişinin birdenbire emniyette ortaya çıkmasının bile olaya ilişkin şüpheleri artırdığını söylüyor. Kaya, “Kaçırılmanın nasıl gerçekleştiği, kimlerin sorumlu olduğu, bugüne kadar nerede oldukları ve ne tür uygulamalara maruz kaldıkları etkili bir soruşturma yürütülerek ortaya çıkartılmalı. Sorumlu kişiler hakkında da yasal işlem yapılmalı” çağrısında bulunuyor.
KAÇIRILAN MUSTAFA YILMAZ'IN EŞİ: YAŞAŞAN ÖLÜ GİBİYİM
Dört kişi gözaltında, peki diğer iki kişi nerede? Bu soruya hükümet ve emniyet yetkililerinden yanıt gelmemesi ailelerin endişesini artırıyor.
Halen kendisinden haber alınamayan iki kişiden biri olan Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz “Çaresizim, yaşayan ölü gibiyim” diye konuşuyor. Yılmaz, “Eşimin bulunması için etkin bir soruşturma yürütülmediği ortada. Demek ki devletin içinde bir örgütün elinde eşim. Türk hükümetinin ve tüm dünyanın bize yardım etmesini bekliyorum.” diyor.
HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, olayın aydınlatılması için konuyla ilgili soruşturma yürüten mevcut savcının mutlaka bu dosyadan çekilmesi gerektiğini söylüyor. Gergerlioğlu, “Türkiye faili meçhuller konusunda zaten sabıkalı bir ülke. Bu skandal kayıp, kaçırma olayının üstü örtülmemeli” diyor ve hükümet yetkilileriyle temaslarını yoğunlaştıracağına dikkati çekiyor.
İNSAN HAKLARI İZLEME ÖRGÜTÜ BELGELEDİ
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türkiye’de kaçırmalar ve gözaltında işkence konusuyla ilgili 15 Temmuz 2016’dan sonra yayımladığı raporunda, “zorla insan kaçırmaların belgelendiğini” duyurmuştu.
Örgüt, hükümet yetkililerine, “Polis gözetimi altında işkence vakalarının Türkiye’ye geri dönmüş olduğuna ilişkin deliller arttıkça, hükümetin acilen bu iddiaları soruşturması ve bunu durdurması gerekli.” çağrısı yapmıştı.
[Samanyolu Haber] 1.8.2019
Bu sözler altı aydır kayıp olan Mustafa Yılmaz’ın annesi Nevim Yılmaz’a ait.
MUSTAFA YILMAZ'IN ANNESİ: BENİM OĞLUMUN SUÇU NEYDİ?
Yılmaz, oğlunun “durduk yere” ortadan kaybolduğunu söylüyor. “Suçu neydi, günahı neydi?” diye iç geçiren, oğlunu bulmak için İçişleri ve Adalet bakanlıkları başta olmak üzere her yere başvurduğunu anlatan Nevim Yılmaz, oğlunun halen ortaya çıkmamış olmasından ötürü derin endişe içinde.
Mustafa Yılmaz, Türkiye’de 15 Temmuz sonrası ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) işinden ihraç edilenlerden biri. Tıpkı onun gibi kararnameyle ihraç edilen altı kişi, 2019’un Şubat ayında ortadan kayboldu.
BİRDEN BİRE EMNİYET'TE GÖZALTINDA OLDUKLARI SÖYLENDİ!
Kayıpların aileleri, sivil toplum örgütleri ve siyasetçiler bu kayıpları 15 Temmuz darbe girişiminin planlayıcısı olarak gösterilen hizmet mensubu kişilere dönük soruşturmalara bağlıyor. Aileler, bu kayıpları ‘kaçırma’ olarak nitelese de, resmi yetkililere seslerini duyuramadıklarını kaydediyor.
Sosyal medya aracılığıyla olayı duyurmaya çalışan ailelerin durumunu meclis gündemine de taşıyan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, ailelerin endişeli bekleyişlerinde altı ayın geride kaldığını söylüyor.
Gergerlioğlu, “Dört kişi bulundu ama nasıl bulundu? Birden bire emniyette gözaltında oldukları ortaya çıktı. Nedenini ve nasılını bilmiyoruz. İki kişi ise halen kayıp.” derken, olayın bir ‘kaçırılma’ olduğunda ısrarlı.
Gergerlioğlu “Ortadan kaybolanların mahallelerine gittim, görgü tanıklarıyla konuştum. Kendilerini polis olarak tanıtan kişiler gelmiş, bu insanları kaçırmış. Aileler de buna tanık olmuş. Emniyet bunu ısrarla kabul etmiyor” diyor.
“DEVLET İÇİNDE ÖZEL BİR EKİP”
İnsan Hakları Derneği, Ankara Barosu başta olmak üzere birçok hak savunucusu kuruluş altı aydır kayıp olan kişilerin nerede ve nasıl tutulduklarına ilişkin İçişleri Bakanlığı’ndan bilgi talep ediyor.
İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan, “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun, İçişleri ve Adalet bakanlıklarının devreye girmesini istedik. Cumhuriyet savcılarınca açılmış soruşturma dosyalarının tamamlanmasını bekledik. Fakat bir türlü konu aydınlatılamıyor” diyor.
Türkdoğan, hükümet ve emniyet yetkilileriyle yaptıkları görüşmeler ışığında konuya ilişkin şöyle bir değerlendirme yaptıklarını söylüyor: “Bu kaçırılma olayı devlet içinde özel bir ekip tarafından yapılıyor. O ekibe bir türlü dokunulamıyor. Türkiye’de faili meçhullerin arttığı yılları herkes hatırlıyor. O yılları yeniden yaşamak istemiyoruz. Devlet içindeki çete yapılarıyla ilgili yeni raporlar istemiyoruz.” diyor.
DÖRT KİŞİ NASIL BULUNDU?
Salim Zeybek, Gökhan Türkmen, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya ve Mustafa Yılmaz geçen Şubat ayının farklı günlerinde kaybolmuşlardı.
Altı aydır kendilerinden haber alınamayan bu altı kişiden dördünün ailelerine 28 Temmuz akşamı polisten telefon geldi. Ailelere; Salim Zeybek, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Yasin Ugan’ın Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde gözaltında oldukları bildirildi.
HDP’li Gergerlioğlu, savcılığın aylardır kendilerinden haber alınamayan dört kişinin aileleriyle ve avukatlarıyla görüşmesine izin verildiğini söylediğini ancak bunun doğru olmadığını teyit ettiklerini dile getiriyor.
AVUKATLARIYLA GÖRÜŞTÜRÜLMÜYORLAR
Gergerlioğlu, “Avukatlarıyla görüştürmüyorlar. Aileler de polis eşliğinde görüşüyor. Gözaltında işkence ve kötü muamele olduğuna dair duyumlarımız da her geçen gün artıyor” diyor.
Aile avukatlarından Emir Seydi Kaya, dört kişinin birdenbire emniyette ortaya çıkmasının bile olaya ilişkin şüpheleri artırdığını söylüyor. Kaya, “Kaçırılmanın nasıl gerçekleştiği, kimlerin sorumlu olduğu, bugüne kadar nerede oldukları ve ne tür uygulamalara maruz kaldıkları etkili bir soruşturma yürütülerek ortaya çıkartılmalı. Sorumlu kişiler hakkında da yasal işlem yapılmalı” çağrısında bulunuyor.
KAÇIRILAN MUSTAFA YILMAZ'IN EŞİ: YAŞAŞAN ÖLÜ GİBİYİM
Dört kişi gözaltında, peki diğer iki kişi nerede? Bu soruya hükümet ve emniyet yetkililerinden yanıt gelmemesi ailelerin endişesini artırıyor.
Halen kendisinden haber alınamayan iki kişiden biri olan Mustafa Yılmaz’ın eşi Sümeyye Yılmaz “Çaresizim, yaşayan ölü gibiyim” diye konuşuyor. Yılmaz, “Eşimin bulunması için etkin bir soruşturma yürütülmediği ortada. Demek ki devletin içinde bir örgütün elinde eşim. Türk hükümetinin ve tüm dünyanın bize yardım etmesini bekliyorum.” diyor.
HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu, olayın aydınlatılması için konuyla ilgili soruşturma yürüten mevcut savcının mutlaka bu dosyadan çekilmesi gerektiğini söylüyor. Gergerlioğlu, “Türkiye faili meçhuller konusunda zaten sabıkalı bir ülke. Bu skandal kayıp, kaçırma olayının üstü örtülmemeli” diyor ve hükümet yetkilileriyle temaslarını yoğunlaştıracağına dikkati çekiyor.
İNSAN HAKLARI İZLEME ÖRGÜTÜ BELGELEDİ
İnsan Hakları İzleme Örgütü, Türkiye’de kaçırmalar ve gözaltında işkence konusuyla ilgili 15 Temmuz 2016’dan sonra yayımladığı raporunda, “zorla insan kaçırmaların belgelendiğini” duyurmuştu.
Örgüt, hükümet yetkililerine, “Polis gözetimi altında işkence vakalarının Türkiye’ye geri dönmüş olduğuna ilişkin deliller arttıkça, hükümetin acilen bu iddiaları soruşturması ve bunu durdurması gerekli.” çağrısı yapmıştı.
[Samanyolu Haber] 1.8.2019
İnterpol Hizmet Hareketi’yle ilgili kırmızı bülten taleplerinin tamamını reddetti
Interpol Genel Sekreterliği, Türkiye’nin Hizmet Hareketi’yle ilişkileri olduğu gerekçesiyle 352 kişi hakkındaki “kırmızı bülten” talebinin tamamını reddetti.
BOLD – Türkiye’nin “Hizmet Hareketi” mensupları ile ilgili taleplerini gerçekçi bulmayan Uluslararası Polis Teşkilatı Interpol’ün, “kırmızı bülten” taleplerini gündeme almadığı ortaya çıktı.
Hizmet Hareketi mensubu 352 kişi hakkında Uluslararası Polis Teşkilatı Interpol’den “kırmızı bülten” çıkarılmasını isteyen AKP Hükümeti’nin taleplerinin tamamı geri çevrildi..
Merkezi Fransa’da bulunan Interpol Genel Sekreterliği’nin, kırmızı bülten taleplerini “gerçekçi bulmadığı” için geri çevirdiği öğrenildi.
Interpol, taleplerin “siyasi” olduğunu ve yeterli “delil” içermediğini belirtti.
[BoldMedya.com] 1.8.2019
BOLD – Türkiye’nin “Hizmet Hareketi” mensupları ile ilgili taleplerini gerçekçi bulmayan Uluslararası Polis Teşkilatı Interpol’ün, “kırmızı bülten” taleplerini gündeme almadığı ortaya çıktı.
Hizmet Hareketi mensubu 352 kişi hakkında Uluslararası Polis Teşkilatı Interpol’den “kırmızı bülten” çıkarılmasını isteyen AKP Hükümeti’nin taleplerinin tamamı geri çevrildi..
Merkezi Fransa’da bulunan Interpol Genel Sekreterliği’nin, kırmızı bülten taleplerini “gerçekçi bulmadığı” için geri çevirdiği öğrenildi.
Interpol, taleplerin “siyasi” olduğunu ve yeterli “delil” içermediğini belirtti.
[BoldMedya.com] 1.8.2019
Yargı, Sedat Peker’e kalkan oldu
Peker’in İstanbul’da ‘halka silahlanma’ çağrısı yaptığı konuşmayla ilgili suç duyurusu üzerine başlatılan soruşturmada takipsizlik kararı verildi. Savcılık, Peker’in ruhsatlı silahlanma çağrısı yapmasının suç olmadığını savundu.
BOLD – Ataşehir’de 3 Şubat 2019 tarihinde iş yerinin açılışında yaptığı konuşmasında halka silahlanma çağrısında bulunan Sedat Peker hakkında ‘halkı kanunlara uymamaya tahrik’ ve ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme’ suçlarından başlatılan soruşturma takipsizlikle sonuçlandı.
Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan takipsizlik kararında, şüpheli Sedat Peker’in açılışta yaptığı konuşmada, “Silah iyi insanların elinde olduğu zaman bir sigortadır, güvencedir. Bu sebeple imkanı olan kardeşlerimiz mutlaka ruhsatlı silah alsınlar. Mutlaka ev tüfekleri alsınlar, mutlaka hazırlıklı olsunlar” dediği, konuşmasının devamında ise, “Bir de bize diyorlar ki, ‘siz kimsiniz, neden konuşuyorsunuz?’. Onlar bizim kim olduğumuzu bilmiyorlarsa ben söyleyeyim müsaadenizle. Biz bu vatanın delileriyiz kardeşlerim. Yetmedi, biz bu vatanın fedaileriyiz kardeşlerim. Bu vatanda herkes sussa da biz konuşacağız” şeklinde sözler söylediği belirtildi.
PEKER’İN SAVUNMASI: UYARILAR YAPTIM
Peker’in savcılık tarafından alınan ifadesinde, “Olay günü ben açılış nedeniyle Ataşehir ilçesindeydim. Açılışa katıldığım sırada açılışa gelen ve beni tanıyıp tanımayan birçok kişinin sorularına muhatap oldum. Harici olarak açılışa katılan topluluğa konuşma yapmam istendi. Konuşma metnini önceden hazırlamış değilim, tamamen ani gelişen bir konuşmaydı. Konuşma içeriğinde suç unsuru teşkil edebilecek herhangi bir şey yoktur. Ben vatanını ve milletini seven birisi olarak ülkeme karşı tehlike unsuru olabileceğini düşündüğüm konularda sadece uyarılar yaptım” dediği vurgulandı.
RUHSATLI SİLAHLANMA ÇAĞRISI SUÇ DEĞİL!
Takipsizlik kararında, Sedat Peker’in eyleminde ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme’ ve ‘halkı kanunlara uymamaya tahrik’ suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı belirtildi. Şüphelinin beyanındaki silahlanma çağrısının ruhsatlı silah vurgusu şeklinde yapılmış olması, bunun tüm vatandaşlar için yasal bir hak olması gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği kaydedildi.
[BoldMedya.com] 1.8.2019
BOLD – Ataşehir’de 3 Şubat 2019 tarihinde iş yerinin açılışında yaptığı konuşmasında halka silahlanma çağrısında bulunan Sedat Peker hakkında ‘halkı kanunlara uymamaya tahrik’ ve ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme’ suçlarından başlatılan soruşturma takipsizlikle sonuçlandı.
Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan takipsizlik kararında, şüpheli Sedat Peker’in açılışta yaptığı konuşmada, “Silah iyi insanların elinde olduğu zaman bir sigortadır, güvencedir. Bu sebeple imkanı olan kardeşlerimiz mutlaka ruhsatlı silah alsınlar. Mutlaka ev tüfekleri alsınlar, mutlaka hazırlıklı olsunlar” dediği, konuşmasının devamında ise, “Bir de bize diyorlar ki, ‘siz kimsiniz, neden konuşuyorsunuz?’. Onlar bizim kim olduğumuzu bilmiyorlarsa ben söyleyeyim müsaadenizle. Biz bu vatanın delileriyiz kardeşlerim. Yetmedi, biz bu vatanın fedaileriyiz kardeşlerim. Bu vatanda herkes sussa da biz konuşacağız” şeklinde sözler söylediği belirtildi.
PEKER’İN SAVUNMASI: UYARILAR YAPTIM
Peker’in savcılık tarafından alınan ifadesinde, “Olay günü ben açılış nedeniyle Ataşehir ilçesindeydim. Açılışa katıldığım sırada açılışa gelen ve beni tanıyıp tanımayan birçok kişinin sorularına muhatap oldum. Harici olarak açılışa katılan topluluğa konuşma yapmam istendi. Konuşma metnini önceden hazırlamış değilim, tamamen ani gelişen bir konuşmaydı. Konuşma içeriğinde suç unsuru teşkil edebilecek herhangi bir şey yoktur. Ben vatanını ve milletini seven birisi olarak ülkeme karşı tehlike unsuru olabileceğini düşündüğüm konularda sadece uyarılar yaptım” dediği vurgulandı.
RUHSATLI SİLAHLANMA ÇAĞRISI SUÇ DEĞİL!
Takipsizlik kararında, Sedat Peker’in eyleminde ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme’ ve ‘halkı kanunlara uymamaya tahrik’ suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı belirtildi. Şüphelinin beyanındaki silahlanma çağrısının ruhsatlı silah vurgusu şeklinde yapılmış olması, bunun tüm vatandaşlar için yasal bir hak olması gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği kaydedildi.
[BoldMedya.com] 1.8.2019
SETA andıcında suç unsuru yokmuş!
Yabancı medya kuruluşlarının Türkçe servislerinde çalışan gazetecilerin isim ve kişisel bilgilerinin yer aldığı AKP’li düşünce kuruluşu SETA’nın fişleme raporu için savcılık “Suç unsuru yok” dedi.
BOLD – AKP’nin düşünce kuruluşu Siyaset, Ekonomi ve Toplumsal Araştırmalar (SETA) Vakfının hazırladığı “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı raporu Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) tarafından gazetecileri fişlediği ve hedef gösterdiği gerekçesiyle 8 Temmuzda yargıya taşındı. Derneğin suç duyurusuna Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Bürosundan kovuşturmaya yer yok yanıtı geldi.
SAVCILIK ‘DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ’ DEDİ
Savcılık tarafından başvuruda belirtilen, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme, Suç işlemeye alenen tahrik, Kişilerin huzur ve sükununu bozma, Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi suçlarıyla ilgili yasal unsurlarının oluşmadığı açıklandı. Savcılık ayrıca, SETA’nın eylemini “düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında” değerlendirdiğini vurguladı.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SADECE YANDAŞA MI HAK?
MLSA’dan yapılan açıklamada savcılığın skandal kararı ile ilgili şu değerlendirmelerde bulunuldu:
“İfade özgürlüğü kararı verilmesi çok ironik. Çünkü Türkiye’de mesleğini icra eden gazetecilerin faaliyetlerine sürekli dava açan, çeşitli terör suçları yönelten savcılıkların ifade özgürlüğünün yalnızca hükümet yanlısı kurum ve medya organlarına yaraşır bir hak olduğunu düşündüğünü gösteriyor. Bu karara karşı itirazımızı yapacağız ve aynı şekilde yerel ve uluslararası tüm hukuk mekanizmalarını işleteceğiz.”
YASAL SUÇ UNSURLARI OLUŞMADI
Tebliğ edilen kararda “Belirsiz sayıda kişiyi gazetecilere yönelik şiddette bulunmaya çağırma, belirsiz sayıda kişiyi kanunlara uymamaya veya bir suçu işlemeye davet etme olarak kabul edilebilecek ifadeler içermediğinden,” TCK 214. ve 216. maddelerinde düzenlenen “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” ve “suç işlemeye alenen tahrik” suçlarının yasal unsurlarının oluşmadığı yer aldı.
HERKESİN BİLDİĞİ VERİLER KULLANILDI
Savcılık, gazeteciler hakkındaki bilgilerin herkes tarafından bilinmeyen veya kolaylıkla ulaşılamayacak türde bilgiler olmaması ve bilgilerin kamuoyunda daha önce yer alan konulara ilişkin olması nedeniyle “Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi” suçunun unsurlarının da oluşmadığını belirtti. Savcılık son olarak da sırf sükunu bozmaya yönelik hukuka aykırı bir davranış bulunmadığından TCK 123. maddesinde düzenlenen “kişilerin huzur ve sükununu bozma” suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı ve araştırmaya gerek duyulmadığını aktardı.
AKP’ye yakın düşünce kuruluşu SETA’da İsmail Çağlar tarafından hazırlanan, yabancı medya kuruluşlarının Türkçe servislerinde çalışan Türk gazetecilerinin isim ve kişisel bilgilerinin yer aldığı rapor gazetecileri fişlediği gerekçesiyle tepki çekmişti. Bir çok çalışma örgütü ve dernek tarafından SETA ve raporu hazırlayan Çağlar hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu.
[BoldMedya.Com] 1.8.2019
BOLD – AKP’nin düşünce kuruluşu Siyaset, Ekonomi ve Toplumsal Araştırmalar (SETA) Vakfının hazırladığı “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı raporu Medya ve Hukuk Çalışmaları Derneği (MLSA) tarafından gazetecileri fişlediği ve hedef gösterdiği gerekçesiyle 8 Temmuzda yargıya taşındı. Derneğin suç duyurusuna Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Bürosundan kovuşturmaya yer yok yanıtı geldi.
SAVCILIK ‘DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ’ DEDİ
Savcılık tarafından başvuruda belirtilen, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme, Suç işlemeye alenen tahrik, Kişilerin huzur ve sükununu bozma, Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi suçlarıyla ilgili yasal unsurlarının oluşmadığı açıklandı. Savcılık ayrıca, SETA’nın eylemini “düşünceyi açıklama özgürlüğü kapsamında” değerlendirdiğini vurguladı.
İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SADECE YANDAŞA MI HAK?
MLSA’dan yapılan açıklamada savcılığın skandal kararı ile ilgili şu değerlendirmelerde bulunuldu:
“İfade özgürlüğü kararı verilmesi çok ironik. Çünkü Türkiye’de mesleğini icra eden gazetecilerin faaliyetlerine sürekli dava açan, çeşitli terör suçları yönelten savcılıkların ifade özgürlüğünün yalnızca hükümet yanlısı kurum ve medya organlarına yaraşır bir hak olduğunu düşündüğünü gösteriyor. Bu karara karşı itirazımızı yapacağız ve aynı şekilde yerel ve uluslararası tüm hukuk mekanizmalarını işleteceğiz.”
YASAL SUÇ UNSURLARI OLUŞMADI
Tebliğ edilen kararda “Belirsiz sayıda kişiyi gazetecilere yönelik şiddette bulunmaya çağırma, belirsiz sayıda kişiyi kanunlara uymamaya veya bir suçu işlemeye davet etme olarak kabul edilebilecek ifadeler içermediğinden,” TCK 214. ve 216. maddelerinde düzenlenen “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” ve “suç işlemeye alenen tahrik” suçlarının yasal unsurlarının oluşmadığı yer aldı.
HERKESİN BİLDİĞİ VERİLER KULLANILDI
Savcılık, gazeteciler hakkındaki bilgilerin herkes tarafından bilinmeyen veya kolaylıkla ulaşılamayacak türde bilgiler olmaması ve bilgilerin kamuoyunda daha önce yer alan konulara ilişkin olması nedeniyle “Kişisel verilerin hukuka aykırı olarak kaydedilmesi” suçunun unsurlarının da oluşmadığını belirtti. Savcılık son olarak da sırf sükunu bozmaya yönelik hukuka aykırı bir davranış bulunmadığından TCK 123. maddesinde düzenlenen “kişilerin huzur ve sükununu bozma” suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı ve araştırmaya gerek duyulmadığını aktardı.
AKP’ye yakın düşünce kuruluşu SETA’da İsmail Çağlar tarafından hazırlanan, yabancı medya kuruluşlarının Türkçe servislerinde çalışan Türk gazetecilerinin isim ve kişisel bilgilerinin yer aldığı rapor gazetecileri fişlediği gerekçesiyle tepki çekmişti. Bir çok çalışma örgütü ve dernek tarafından SETA ve raporu hazırlayan Çağlar hakkında suç duyurusunda bulunulmuştu.
[BoldMedya.Com] 1.8.2019
Kerem Altıparmak: “6 aydır kayıp insanların avukat istememesi mantıkla izah edilemez”
İHD Genel Başkan Yardımcısı, kaçırıldıktan 6 ay sonra bulunan 4 kişinin avukat istememesinin mantıkla izah edilemeyeceğini söyledi, baskıya dikkat çekti.
BOLD – İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı Kerem Altıparmak, kaçırıldıktan 6 ay sonra Emniyette ortaya çıkan dört kişinin ailelerine baskı yapıldığını söyledi.
6 aydır kayıp olan dört kişinin polisin yaptığı rutin Genel Bilgi Taraması’nda (GBT) aynı anda bulunmalarının absürt olduğunu söyleyen Altıparmak, ailelere yapılan baskıyı da anlattı.
“BM BAŞVURULARINIZI GERİ ÇEKİN” DEDİLER
Altıparmak, 6 ay kaybolmuş kişilerin ailelerine “Avukat istemiyoruz, Twitter hesaplarınızı kapatın, BM başvurularınızı geri çekin” demelerinin mantıkla izah edilemeyeceğini söyledi ve ailelerle kaçırılan kişilerin polis nezaretinde görüşmelerine dikkat çekerek “bunun ne kadar özgür iradeyle söylendiği çok tartışmalı” dedi.
BU O KADAR ABSÜRT BİR ŞEY Kİ…
Altıparmak’ın konuyla ilgili Medyascope’a yaptığı açıklamalar şöyle:
“28 Temmuz 2109 gecesi aileler aranıyor ve rutin bir GBT taraması sırasında, bu dört kişin birden bire pat diye bulunduğu söyleniyor. Bu o kadar absürt bir şey ki. Üstelik bu dört kişi bulununca serbest de bırakılmıyor, ailelere ‘gelin yakınlarınızı bulduk’ demiyorlar, TEM’de gözaltında oldukları söyleniyor. Bu kişilerle ilgili ceza soruşturması olduğunu biliyoruz, hatta tutuklanıp tahliye edilenler var. Ancak şuan ki gözaltı sürecinin amacının ne olduğunu bilmiyoruz, niye gözaltındalar buna dair bir açıklama yok.
Avukatlar görüşmeye gittiğinde deniyor ki, ‘Ailelerin sizi tutmaları, dört kişinin sizi istediği anlamına gelmez’. Gerçekten de avukatlara istenmedikleri söyleniyor.
Sonra aileler kayıp kişilerle polis nezaretinde, yalnız değil, polis nezaretinde görüştürülüyorlar. Bakın 6 ay kaybolmuş ve muhtemelen baskı altında kalmış kişiler, ısrarla avukat istemediklerini söylüyorlar. Bu hiç mantıkla açıklanabilir bir şey değil.
Ailelere de her türlü başvurularını geri çekmelerini, Twitter hesaplarını kapatmalarını, Birleşmiş Milletler başvurularını geri çekmelerini söylüyorlar. Şimdi tabi burada ne kadar özgür iradeyle böyle bir şeyin yapıldığı çok tartışmalı.
Gizlilik kararı nedeniyle dosyadaki gelişmeleri göremiyoruz. Ailelerin çok somut talepleri var. Bu kişilerin nasıl kaybedildiğinin tespitinin sağlanmasına yönelik. Devlet benim sorumluluğum yok diyorsa en azından kimin sorumluluğu olduğunu ortaya çıkarmak için bu soruşturmayı yapmak zorunda.”
NE OLMUŞTU?
Salim Zeybek, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen 2019 yılı Şubat ayında kaçırıldılar. Salim Zeybek, eşi ve çocuklarının yanında polis kimliği taşıyan kişiler tarafından bir araca bindirilerek götürüldü. Yasin Ugan ve Özgür Kaya’nın kaçırılması sırasında ise yaşadıkları sokağın ablukaya alınması nedeniyle tüm komşuları olaya şahit oldu.
Ancak şahitlere rağmen kaçırılma olayları araştırılmadı ve savcılıklar şahitleri dinlemeyi, kamera görüntülerini toplamayı reddetti. 6 ayı aşkın bir süre sonra 28 Temmuz 2019 gecesi Ankara Emniyetinden Salim Zeybek, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya’nın aileleri arandı ve eşlerinin Ankara Terörle Mücadele Şubesinde gözaltında oldukları söylendi. Ertesi gün Emniyet’ten verilen bilgiye göre ise bu dört kişi sırt çantalarıyla yolda yürürken GBT’ye takılmış ve gözaltına alınmışlardı.
Aynı tarihlerde kaçırılan Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’den ise halen haber yok.
AİLELERE BASKI BAŞLADI
Dört kişinin ortaya çıkmasından sonra ise ailelere yönelik baskı başladı. Ailelerinin tuttukları avukatların dört kişiyle görüşmesine savcılık izin vermedi. Ardından bu dört kişinin avukat istemediği belirtildi. Ailelerin 6 aydır kayıp olan yakınlarıyla görüşmelerinin ise yalnız yapılmasına izin verilmedi. Görüşmeler polis eşliğinde yapıldı.
Dört kişinin aşırı zayıfladığı, bitkin ve durgun oldukları belirtilirken, kaçırılan kişilerin ısrarla “BM başvurusunun geri çekilmesi, HDP’li vekillerden uzak durulması, ailelerin Twitter hesaplarını kapatmaları” üzerinde durdukları öğrenildi.
[BoldMedya.Com] 1.8.2019
BOLD – İnsan Hakları Derneği Genel Başkan Yardımcısı Kerem Altıparmak, kaçırıldıktan 6 ay sonra Emniyette ortaya çıkan dört kişinin ailelerine baskı yapıldığını söyledi.
6 aydır kayıp olan dört kişinin polisin yaptığı rutin Genel Bilgi Taraması’nda (GBT) aynı anda bulunmalarının absürt olduğunu söyleyen Altıparmak, ailelere yapılan baskıyı da anlattı.
“BM BAŞVURULARINIZI GERİ ÇEKİN” DEDİLER
Altıparmak, 6 ay kaybolmuş kişilerin ailelerine “Avukat istemiyoruz, Twitter hesaplarınızı kapatın, BM başvurularınızı geri çekin” demelerinin mantıkla izah edilemeyeceğini söyledi ve ailelerle kaçırılan kişilerin polis nezaretinde görüşmelerine dikkat çekerek “bunun ne kadar özgür iradeyle söylendiği çok tartışmalı” dedi.
BU O KADAR ABSÜRT BİR ŞEY Kİ…
Altıparmak’ın konuyla ilgili Medyascope’a yaptığı açıklamalar şöyle:
“28 Temmuz 2109 gecesi aileler aranıyor ve rutin bir GBT taraması sırasında, bu dört kişin birden bire pat diye bulunduğu söyleniyor. Bu o kadar absürt bir şey ki. Üstelik bu dört kişi bulununca serbest de bırakılmıyor, ailelere ‘gelin yakınlarınızı bulduk’ demiyorlar, TEM’de gözaltında oldukları söyleniyor. Bu kişilerle ilgili ceza soruşturması olduğunu biliyoruz, hatta tutuklanıp tahliye edilenler var. Ancak şuan ki gözaltı sürecinin amacının ne olduğunu bilmiyoruz, niye gözaltındalar buna dair bir açıklama yok.
Avukatlar görüşmeye gittiğinde deniyor ki, ‘Ailelerin sizi tutmaları, dört kişinin sizi istediği anlamına gelmez’. Gerçekten de avukatlara istenmedikleri söyleniyor.
Sonra aileler kayıp kişilerle polis nezaretinde, yalnız değil, polis nezaretinde görüştürülüyorlar. Bakın 6 ay kaybolmuş ve muhtemelen baskı altında kalmış kişiler, ısrarla avukat istemediklerini söylüyorlar. Bu hiç mantıkla açıklanabilir bir şey değil.
Ailelere de her türlü başvurularını geri çekmelerini, Twitter hesaplarını kapatmalarını, Birleşmiş Milletler başvurularını geri çekmelerini söylüyorlar. Şimdi tabi burada ne kadar özgür iradeyle böyle bir şeyin yapıldığı çok tartışmalı.
Gizlilik kararı nedeniyle dosyadaki gelişmeleri göremiyoruz. Ailelerin çok somut talepleri var. Bu kişilerin nasıl kaybedildiğinin tespitinin sağlanmasına yönelik. Devlet benim sorumluluğum yok diyorsa en azından kimin sorumluluğu olduğunu ortaya çıkarmak için bu soruşturmayı yapmak zorunda.”
NE OLMUŞTU?
Salim Zeybek, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya, Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen 2019 yılı Şubat ayında kaçırıldılar. Salim Zeybek, eşi ve çocuklarının yanında polis kimliği taşıyan kişiler tarafından bir araca bindirilerek götürüldü. Yasin Ugan ve Özgür Kaya’nın kaçırılması sırasında ise yaşadıkları sokağın ablukaya alınması nedeniyle tüm komşuları olaya şahit oldu.
Ancak şahitlere rağmen kaçırılma olayları araştırılmadı ve savcılıklar şahitleri dinlemeyi, kamera görüntülerini toplamayı reddetti. 6 ayı aşkın bir süre sonra 28 Temmuz 2019 gecesi Ankara Emniyetinden Salim Zeybek, Erkan Irmak, Yasin Ugan, Özgür Kaya’nın aileleri arandı ve eşlerinin Ankara Terörle Mücadele Şubesinde gözaltında oldukları söylendi. Ertesi gün Emniyet’ten verilen bilgiye göre ise bu dört kişi sırt çantalarıyla yolda yürürken GBT’ye takılmış ve gözaltına alınmışlardı.
Aynı tarihlerde kaçırılan Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’den ise halen haber yok.
AİLELERE BASKI BAŞLADI
Dört kişinin ortaya çıkmasından sonra ise ailelere yönelik baskı başladı. Ailelerinin tuttukları avukatların dört kişiyle görüşmesine savcılık izin vermedi. Ardından bu dört kişinin avukat istemediği belirtildi. Ailelerin 6 aydır kayıp olan yakınlarıyla görüşmelerinin ise yalnız yapılmasına izin verilmedi. Görüşmeler polis eşliğinde yapıldı.
Dört kişinin aşırı zayıfladığı, bitkin ve durgun oldukları belirtilirken, kaçırılan kişilerin ısrarla “BM başvurusunun geri çekilmesi, HDP’li vekillerden uzak durulması, ailelerin Twitter hesaplarını kapatmaları” üzerinde durdukları öğrenildi.
[BoldMedya.Com] 1.8.2019
T24 ve Diken’e “Fuat Avni” soruşturması
İnternet gazeteleri T24 ve Diken hakkında Fuat Avni paylaşımlarını haberleştirdikleri gerekçesiyle soruşturma açıldı. İki yayın kuruluşu “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüte yardım etmek” ile suçlandı.
BOLD – Mart 2014 ile Nisan 2016 arasında, Fuat Avni adlı Twitter hesabının paylaşımlarının haberleştirilmesi gerekçe gösterilerek başlatılan soruşturmada, ilk olarak T24 çalışanları İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından ifadeye çağrıldı.
GAZETECİLERE “TALİMATI KİMDEN ALDIN” SORUSU
Soruşturma kapsamında ifadeye çağrılan T24 çalışanlarına, Fuat Avni rumuzunu kullanan hesabın attığı tweetlerden yapılan 108 haberin kimin talimatıyla yapıldığı soruldu. Emniyete ifadeye çağrılan gazetecilere sorulan soru şöyle:
“FETÖ/PDY Terör Örgütü kapsamında paylaşımlarda bulunan @fuatavni, @fuatavnifuat, @fuatavini_f mahlası Twitter kullanıcısının paylaşımlarını T24@t24.com.tr isimli Twitter hesabından paylaşmak suretiyle www.t24.com.tr isimli internet sitesinde ‘AK-Hırsızlar Oy Hırsızlığı için YSK planını devreye sokacaklar, Suruç katliamını Erdoğan’ın görevlendirdiği Hakan Fidan’ın kontrolündeki IŞID hücreleri gerçekleştirdi’ vb. dikkat çekici başlık kullanılarak haberleştirmek suretiyle ülke genelinde tartışılır hale getirmekte ve konuya ilişkin bilinç algısı oluşturularak kitlelere yönelik mevcut hükümet aleyhine tepkiselliğin arttırılması, kitlelerin harekete geçirilmesi, devlet kurumlarının ve bürokrasinin yıpratılması gayeleri ile sosyal medya ve internet haberciliği üzerinden algı operasyonları yapıldığı anlaşılmaktadır.
2014 yılının mart ayı ile 2016 yılının nisan ayları arasında T24’te çalışanların ifadeye çağrılmasının ve ifade işlemlerinin bitmesinin ardından Diken.com.tr’de aynı dönemde çalışanların da ifadeye çağrıldığı öğrenildi.
BUGÜN DE HABER DEĞERİ OLURDU
Independent Türkçe’ye konuşan Diken.com.tr Hukuk Müşaviri Prof. Yaman Akdeniz, gazetecilerin yaptıkları haberler nedeniyle sorgulanmasının ve baskı altına alınmasının kabul edilemez olduğunu belirterek Fuat Avni twitlerinin bugün de haber değeri taşıdığını söyledi.
Prof. Akdeniz şunları söyledi:
“Bu soruşturma basını kıskaç altına almak için yapılan klasik soruşturmalardan biri. Yapıldığı dönem yargıya intikal etmemiş haberlerle ilgili 4-5 sene sonra soruşturma açılması, Türkiye’ye özgü bir durum. Haberlerin hiçbiri, talimatla yapılmış ya da örgütsel bağlarla yapılmış haberler değil. Fuat Avni tweetlerini her türlü basın organı haber yaptı. O dönemde haber niteliği vardı. Bugün ortaya çıkıp tekrar tweet atmasının yine haber değeri olur. Bu haberlerin yapılmış olması, bir terör örgütünün propagandasını yapmak veya örgütsel ilişki anlamına gelmiyor. Onun için derhal kapatılması gereken bir soruşturma bu. Ayrıca, soruşturmanın amacının basın üzerinde baskıyı arttırmak, korkutucu ve dondurucu etki yaratmak amaçlanmaktadır. Bu durum kabul edilemez.”
[BoldMedya.com] 1.8.2019
BOLD – Mart 2014 ile Nisan 2016 arasında, Fuat Avni adlı Twitter hesabının paylaşımlarının haberleştirilmesi gerekçe gösterilerek başlatılan soruşturmada, ilk olarak T24 çalışanları İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi tarafından ifadeye çağrıldı.
GAZETECİLERE “TALİMATI KİMDEN ALDIN” SORUSU
Soruşturma kapsamında ifadeye çağrılan T24 çalışanlarına, Fuat Avni rumuzunu kullanan hesabın attığı tweetlerden yapılan 108 haberin kimin talimatıyla yapıldığı soruldu. Emniyete ifadeye çağrılan gazetecilere sorulan soru şöyle:
“FETÖ/PDY Terör Örgütü kapsamında paylaşımlarda bulunan @fuatavni, @fuatavnifuat, @fuatavini_f mahlası Twitter kullanıcısının paylaşımlarını T24@t24.com.tr isimli Twitter hesabından paylaşmak suretiyle www.t24.com.tr isimli internet sitesinde ‘AK-Hırsızlar Oy Hırsızlığı için YSK planını devreye sokacaklar, Suruç katliamını Erdoğan’ın görevlendirdiği Hakan Fidan’ın kontrolündeki IŞID hücreleri gerçekleştirdi’ vb. dikkat çekici başlık kullanılarak haberleştirmek suretiyle ülke genelinde tartışılır hale getirmekte ve konuya ilişkin bilinç algısı oluşturularak kitlelere yönelik mevcut hükümet aleyhine tepkiselliğin arttırılması, kitlelerin harekete geçirilmesi, devlet kurumlarının ve bürokrasinin yıpratılması gayeleri ile sosyal medya ve internet haberciliği üzerinden algı operasyonları yapıldığı anlaşılmaktadır.
2014 yılının mart ayı ile 2016 yılının nisan ayları arasında T24’te çalışanların ifadeye çağrılmasının ve ifade işlemlerinin bitmesinin ardından Diken.com.tr’de aynı dönemde çalışanların da ifadeye çağrıldığı öğrenildi.
BUGÜN DE HABER DEĞERİ OLURDU
Independent Türkçe’ye konuşan Diken.com.tr Hukuk Müşaviri Prof. Yaman Akdeniz, gazetecilerin yaptıkları haberler nedeniyle sorgulanmasının ve baskı altına alınmasının kabul edilemez olduğunu belirterek Fuat Avni twitlerinin bugün de haber değeri taşıdığını söyledi.
Prof. Akdeniz şunları söyledi:
“Bu soruşturma basını kıskaç altına almak için yapılan klasik soruşturmalardan biri. Yapıldığı dönem yargıya intikal etmemiş haberlerle ilgili 4-5 sene sonra soruşturma açılması, Türkiye’ye özgü bir durum. Haberlerin hiçbiri, talimatla yapılmış ya da örgütsel bağlarla yapılmış haberler değil. Fuat Avni tweetlerini her türlü basın organı haber yaptı. O dönemde haber niteliği vardı. Bugün ortaya çıkıp tekrar tweet atmasının yine haber değeri olur. Bu haberlerin yapılmış olması, bir terör örgütünün propagandasını yapmak veya örgütsel ilişki anlamına gelmiyor. Onun için derhal kapatılması gereken bir soruşturma bu. Ayrıca, soruşturmanın amacının basın üzerinde baskıyı arttırmak, korkutucu ve dondurucu etki yaratmak amaçlanmaktadır. Bu durum kabul edilemez.”
[BoldMedya.com] 1.8.2019
30 milyar dolar kayıp!
SAMANYOLUHABER | ANALİZ- 6 Temmuz'da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın gece yarısı kararnamesi ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Başkanlığı görevine getirilen Murat Uysal döviz rezervini artırma iradesine sahip olduklarını söyledi.
HALUK BÜRÜMCEKCİ HESAPLADI
Ancak iktisatçı Haluk Bürümcekçi’nin hesaplamalarına göre, TCMB’nin net rezervlerinde açıklanamayan düşüş ilk yarıda 30 milyar doları aştı.
Reeskont alışlarından 10,7 dolar, bankalarla yapılan swap (döviz-TL takası) işlemlerinden 13,9 milyar dolar, Hazine’nin aldığı borçtan 6,5 milyar dolar, bankalara verilen TL depo karşılığından 1,9 milyar dolar gelmişti.
Kamu enerji şirketlerine satışlardan ise 4,1 milyar dolar gittiğine işaret eden Bürümcekci brüt döviz rezervlerinde 30,1 milyar dolarlık açıklanamayan bir düşüş olduğunu belirtti.
İktisatçı Haluk Bürümcekci'nin yaptığı hesaplamaya göre Merkez Bankası'nın döviz rezervleri olması gerekenden 30 milyar dolar daha az.
BRÜT REZERV ALTIN DAHİL 95 MİLYAR DOLAR
Merkez Bankası verilerine göre haziran sonu itibarıyla 72 milyar doları döviz, 23 milyar doları altın olmak üzere 95 milyar dolar brüt rezerve sahip. Aynı dönemde net rezervler ise altın hariç 17 milyar dolara geriledi.
Brüt rezervlerin Bürümcekci'nin dikkat çektiği rakamlar ilave edildiğinde 125 milyar doları bulması gerekiyordu.
30 milyar dolar gibi yüksek bir meblağın kayıp olduğunu gösteren hesaplamalara dair Merkez Bankası şu ana kadar herhangi bir beyanda bulunmadı.
6 Temmuz'da Saray darbesi ile Merkez Bankası Başkanlığı'na getirilen Murat Uysal ilk toplantıda haftalık repo faizini yüzde 24'ten yüzde 19,75'e indirdi. Erdoğan, Uysal'ın selefi Murat Çetinkaya'yı faizi indirmediği için kanuna rağmen görevden aldığını açıklamıştı.
SEÇİM HARCAMALARI İÇİN Mİ KULLANILDI?
Hükümet Merkez Bankası'nda "ihtiyat akçesi" olarak tutulan 46 milyar liranın 23 milyar lirasını da harcadı. "Kefen parası" olarak nitelenen ihtiyat akçesi kamuya iş yapan müteahhitlerin gecikmiş alacaklarının ödenmesi için kullanıldı.
Döviz rezervlerindeki 30 milyar dolarlık sır ile 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi ve akabinde 23 Haziran'da İstanbul'da tekrar edilen seçimler için yapılan harcamalar arasında irtibat olabileceği iddia ediliyor.
[Samanyolu Haber] 1.8.2019
HALUK BÜRÜMCEKCİ HESAPLADI
Ancak iktisatçı Haluk Bürümcekçi’nin hesaplamalarına göre, TCMB’nin net rezervlerinde açıklanamayan düşüş ilk yarıda 30 milyar doları aştı.
Reeskont alışlarından 10,7 dolar, bankalarla yapılan swap (döviz-TL takası) işlemlerinden 13,9 milyar dolar, Hazine’nin aldığı borçtan 6,5 milyar dolar, bankalara verilen TL depo karşılığından 1,9 milyar dolar gelmişti.
Kamu enerji şirketlerine satışlardan ise 4,1 milyar dolar gittiğine işaret eden Bürümcekci brüt döviz rezervlerinde 30,1 milyar dolarlık açıklanamayan bir düşüş olduğunu belirtti.
İktisatçı Haluk Bürümcekci'nin yaptığı hesaplamaya göre Merkez Bankası'nın döviz rezervleri olması gerekenden 30 milyar dolar daha az.
BRÜT REZERV ALTIN DAHİL 95 MİLYAR DOLAR
Merkez Bankası verilerine göre haziran sonu itibarıyla 72 milyar doları döviz, 23 milyar doları altın olmak üzere 95 milyar dolar brüt rezerve sahip. Aynı dönemde net rezervler ise altın hariç 17 milyar dolara geriledi.
Brüt rezervlerin Bürümcekci'nin dikkat çektiği rakamlar ilave edildiğinde 125 milyar doları bulması gerekiyordu.
30 milyar dolar gibi yüksek bir meblağın kayıp olduğunu gösteren hesaplamalara dair Merkez Bankası şu ana kadar herhangi bir beyanda bulunmadı.
6 Temmuz'da Saray darbesi ile Merkez Bankası Başkanlığı'na getirilen Murat Uysal ilk toplantıda haftalık repo faizini yüzde 24'ten yüzde 19,75'e indirdi. Erdoğan, Uysal'ın selefi Murat Çetinkaya'yı faizi indirmediği için kanuna rağmen görevden aldığını açıklamıştı.
SEÇİM HARCAMALARI İÇİN Mİ KULLANILDI?
Hükümet Merkez Bankası'nda "ihtiyat akçesi" olarak tutulan 46 milyar liranın 23 milyar lirasını da harcadı. "Kefen parası" olarak nitelenen ihtiyat akçesi kamuya iş yapan müteahhitlerin gecikmiş alacaklarının ödenmesi için kullanıldı.
Döviz rezervlerindeki 30 milyar dolarlık sır ile 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi ve akabinde 23 Haziran'da İstanbul'da tekrar edilen seçimler için yapılan harcamalar arasında irtibat olabileceği iddia ediliyor.
[Samanyolu Haber] 1.8.2019
Führer ve Reis arasında şaşırtıcı benzerlikler
1939 Almanya'sı ile 2019 Türkiye'si arasında ciddi benzerlikler var...
Erkam Tufan Aytav, YouTube kanalında "Mercek" programında "Führer" diye bilinen Adolf Hitler ve "Reis" lakabı ile meşhur Recep Tayyip Erdoğan arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri analiz etti...
Fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiler her ikisi de
İktidara gelmeden önce hapis yatmışlardı.
Führer ve Reis öncesi Almanya ve Türkiye oy aldığı kesimin ezilmişlik duygularını sömürdüler. Her ikisi de hayal pazarlamışlardı. Reis de büyük osmanlı hayalleri pazarladı.
Kendileri için tasarlanmış bir rejim kurdular. Her ikisi de güçlü bir hitabete sahipti. Her ikisi de basın özgürlüğüne inanmıyorlardı. Aynı yalanı binlerce kere söyleyerek halkı ikna ediyorlardı.
Sembolik miktarda muhalif medyaya müsaade etti .Halkı gerçeklikten tamamen koparmışlardı .Her ikisi de muhalif kesimi şeytanlaştırmışlardı. Yaşanan tam bir cadı avıydı, binin üstünde bebek anneleri ile hapishanelere tıkıldı.
Führer’in de Reis’in de paramiliter güçleri vardı ne polis teşkilatına ne de TSK’ya güvenmiyordu.
Her ikisi de yargıyı kendilerine bağlamıştı. Her ikisi de ‘yerli ve milli’ kavramlarını öne çıkartı.
Ortak slogan: “tek halk, tek millet, tek lider” ‘ein volk, ein reich, ein fuhrer’ ‘tek halk, tek millet, tek lider’
Kendilerini milli iradenin sembolü olarak gördüler allah tarafından özel gönderildiklerine inanıyorlardı.
Rejimin sembolü aynıydı, otobanlar, duble yollar her ikisi de kendi gençliklerini yetiştirdiler.
Her ikisi de üç çocuk istedi sosyal yardımlar ile halkı kendilerine bağladılar.
İkisinin de iç ve dış düşmanlara ihtiyaçları vardı kurdukları rejimin ilelebet süreceğini zannediyorlardı, pervasızca suç işlediler.
Führer’in de ona inanan halkın da sonu korkunç oldu seslerini çıkarmadıkları gibi alkışlamışlardı bile Reis’ten “münakaşam” adlı kitap yazmasını bekliyorum tememnim bu süreç demokratik bir bilinç ile atlatılabilsin
[Samanyolu Haber] 1.8.2019
Erkam Tufan Aytav, YouTube kanalında "Mercek" programında "Führer" diye bilinen Adolf Hitler ve "Reis" lakabı ile meşhur Recep Tayyip Erdoğan arasındaki şaşırtıcı benzerlikleri analiz etti...
Fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldiler her ikisi de
İktidara gelmeden önce hapis yatmışlardı.
Führer ve Reis öncesi Almanya ve Türkiye oy aldığı kesimin ezilmişlik duygularını sömürdüler. Her ikisi de hayal pazarlamışlardı. Reis de büyük osmanlı hayalleri pazarladı.
Kendileri için tasarlanmış bir rejim kurdular. Her ikisi de güçlü bir hitabete sahipti. Her ikisi de basın özgürlüğüne inanmıyorlardı. Aynı yalanı binlerce kere söyleyerek halkı ikna ediyorlardı.
Sembolik miktarda muhalif medyaya müsaade etti .Halkı gerçeklikten tamamen koparmışlardı .Her ikisi de muhalif kesimi şeytanlaştırmışlardı. Yaşanan tam bir cadı avıydı, binin üstünde bebek anneleri ile hapishanelere tıkıldı.
Führer’in de Reis’in de paramiliter güçleri vardı ne polis teşkilatına ne de TSK’ya güvenmiyordu.
Her ikisi de yargıyı kendilerine bağlamıştı. Her ikisi de ‘yerli ve milli’ kavramlarını öne çıkartı.
Ortak slogan: “tek halk, tek millet, tek lider” ‘ein volk, ein reich, ein fuhrer’ ‘tek halk, tek millet, tek lider’
Kendilerini milli iradenin sembolü olarak gördüler allah tarafından özel gönderildiklerine inanıyorlardı.
Rejimin sembolü aynıydı, otobanlar, duble yollar her ikisi de kendi gençliklerini yetiştirdiler.
Her ikisi de üç çocuk istedi sosyal yardımlar ile halkı kendilerine bağladılar.
İkisinin de iç ve dış düşmanlara ihtiyaçları vardı kurdukları rejimin ilelebet süreceğini zannediyorlardı, pervasızca suç işlediler.
Führer’in de ona inanan halkın da sonu korkunç oldu seslerini çıkarmadıkları gibi alkışlamışlardı bile Reis’ten “münakaşam” adlı kitap yazmasını bekliyorum tememnim bu süreç demokratik bir bilinç ile atlatılabilsin
[Samanyolu Haber] 1.8.2019
Kutupların Kandilleri [Harun Tokak]
Yüzyılın en sıcak günlerinden birinde uğradığımız Beyaz Zambaklar ülkesinden gün batımında ayrılıyoruz.
Uçağımız, akşamın alacasında uçsuz bucaksız gökyüzüne doğru kanatlanırken kulağımda hep o sözler uğulduyor:
“Akrabalarımızın, kardeşlerimizin hatta anne ve babalarımızın dışladığı bir dönmede aynı ideali paylaştığımız kardeşlerimizin bizi sahiplenmesi hizmete olan imanımızı tazeledi. Hizmet kardeşliğinin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anladık. Dört duvar arasında geçirdiğimiz o sıkıntılı günlerde Rabbim bize genişlik verdi. Lakin dışarı çıkınca düşmanca bakan gözlerden, her daim yüreğimizi yaralayan sözlerden sıkıldık. Ölümü göze alarak kanlı Meriç’i geçtik. Nice macera ve menzillerden sonra Kuzeyin bu soğuk ülkesine geldik.
“Bu gurbet illerde ne yaparız” derken bizden önce bu diyarları yurt edinen kardeşlerimiz bizi sahiplendi.
Fatoş abla hepimize ablalık yaptı, kol kanat gerdi. Eşim benden sekiz ay sonra gelebildi buralara.
Ülkemdeki akrabalarımı kaybettim ama burada kamplarda yeni akrabalar edindim.
Hicret niyeti ile çıktık yola. Rabbim ömrümüzün sonuna kadar buralarda kalmayı ve bir tohum gibi bu topraklara gömülmeyi nasıp etsin…”
Kucağında çocuğu ile bir bacımızın söylediği bu sözler beni her şeyin en güzeli, en güzel devir olan gül devrine alıp götürüyor.
Medine’nin daha ilk günlerinde Kutlu Nebi, Ensar ve Muhaciri Enes Bin Malik’in evinde topluyor ve onları kardeş yapıyor.
Zira Medine’de her bir kabilenin kalbinde, karşılıklı bıraktıkları acılar vardı. Emzikte büyüyen çocuk gibi gün be gün büyüyordu acılar.
Ensar ve muhacirin bu yaralarını sarmak kolay olmasa da, gözleri ışık saçan Kutlu Nebi çevresinde ağırbaşlı bir saygı uyandırmıştı.
Çünkü o herkesi kucaklıyor, herkes için yüreği titriyordu. Düşmanlığı yok etmek, yürekleri sevgide birleştirmek istiyordu.
Herkes yorgun yüreklere yeni bir umut güneşinin doğduğunun farkındaydı.
Bu güneşin tüm dünyayı sonsuza dek aydınlatacak güce sahip olması herkese ziyadesi ile haz veriyordu.
O gün Hazreti Enes’in evinde, önce Muhacirler kendi aralarında, sonra da Ensâr ve Muhacirler birbirleri ile kardeş oldular.
Ama daha da önemlisi, yüz yıllar boyu birbirlerine kin ve nefretle bakan, bir birlerini acımasızca öldüren, Evs ve Hazrec kabilesinin insanları yüz yıl sonra bir birlerine sarıldılar. O mütevazı evde Medine, tarihin en güzel en duygulu sahneleri yaşandı.
Muhacirleri Medine'de birer yuva sahibi yapmak için, Ensar, arsa, arazi ve hurmalıklarının fazlalarını Allah’ın Rasulü’ne bağışladılar.
"Ya Rasulallah! İstersen, evlerimizi de bizden al!" dediler.
Böylece muhacirler ev ve arazi sahibi oldular.
Yanlarında getirebildikleri ufak tefek birikimlerin bitmeye başladığı günlere denk gelen bu kardeşlikle Muhacirler derin bir nefes aldırdı.
Bu soylu kardeşlik inşası, Mekkeli muhacirlerin vatan hasretlerini biraz olsun hafifletti. Onları Medine’de bir sığıntı, mülteci olmaktan kurtardı, psikolojik eziklik duymalarını engelledi.
Onlar Ensar’a yük değil kardeş oldular. Yabancı değil şehrin asil sakinleri haline geldiler.
Bu kardeşlik sayesinde yepyeni bir kimlik oluşturuldu. Mekkeli, Medineli ya da İranlı değil, insan olmanın, Müslüman olmanın değer ifade ettiği yeni bir dünya kuruldu.
Müslümanlar, İranlı Selman-ı Farisi’yi paylaşmak için yarışa girdiler.
Ensar, Muhacirlerin yaralarını sarabilmek için olağanüstü gayret sarf etti; ekmeklerini paylaştılar, oturacakları evleri birlikte inşa ettiler, tarihin benzerini görmediği bir cömertlik ve fedakârlık tablosu sergilediler.
Tüm varlıklarını Mekkeli kardeşleriyle paylaşmak isteyen Ensâr en büyük zenginlikleri olan hurma bahçelerini dahi muhacirlere vermek istediler.
“Siz her şeyinizi bırakıp geldiniz” dediler.
Allah’ın Rasulü buna karşı çıkarak hurmalıkların bakım ve sulanmasında birlikte çalışmalarını ve mahsulün paylaşılmasını tavsiye etti.
Kutsal topraklar tarihinde hiç yaşamadığı sevgi sahnelerine şahit oldu.
Sad Bin Rebî’, O, kardeşlik ilanından sonra kardeşi Abdurrahman Bin Avf’ı alıp evine götürdü. Sahip olduğu her şeyi kendisiyle paylaşmak istediğini söyledi. Daha da ileri giderek, “İşte iki hanımım var, beğendiğini boşayayım onunla evlen” dedi.
“Kardeşim, Allah malına mülküne bereket, ailene de afiyet versin. Sen bana bir ip bul, çarşının yolunu göster” dedi soylu sahabi.
Ensar bu davranışlarından dolayı ötelerden alkış aldı:
“Daha önce Medine’yi kendilerine yurt edinmiş ve imanı benliklerine sindirmiş olanlar, kendi beldelerine hicret edenlere muhabbet beslerler; onlara verilen şeylerden dolayı gönüllerinde bir sıkıntı duymazlar; hatta kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler…”
Paylaşılan sadece mal mülk değildi. Bilgiydi, tecrübeydi.
On üç yıl boyunca Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen, büyük bir bilgi ve birikime sahip olan Mekkeli Müslümanlar, bildiklerini Ensârla paylaştılar, Medineli kardeşlerine ilim öğrettiler, onlara öğretmenlik yaptılar.
Yıllar Ensar’ın bu samimiyetinden hiçbir şey kaybettirmedi.
Onlar, İslam devletinin güçlendiği, Müslümanların nispeten rahata ulaştığı günlerde bile muhacirlere yardımcı olmaktan geri durmadılar.
Günler değişti, aylar değişti, yıllar değişti, çağlar değişti.
Dünün güvenilir coğrafyaları bugünün savaş alanları haline geldi.
Değişen dünyamızda değişmeyen bir gerçek var ki; insanlar bazen yaşadıkları yerlerden değişik birçok sebeple ayrılabiliyor, muhacir olabiliyor. Kimi vatan toprağını bırakıyor, kimi köyünü, ilçesini, şehrini. Kimi ana-babasını bırakıyor, kimi evlatlarını ve eşini. Kimi kendi rızasıyla ayrılıyor kimi zoraki.
Bu son seyahatimde Beyaz Zambaklar Ülkesinde bir orman yangınından kaçar gibi ülkesinden kopmuş Işık Süvarilerini, Kınalı Küheylanları gördüm.
Dur-durak bilmeden koşmaya, göz alıcı güzellikteki Kuzey ışıklarına kavuşmaya, “ohlaya ohlaya buz dağlarını eritmeye” kararlı gördüm onları.
Yeryüzü yıldızları, kandil kandil serpilmiş Kutupların karanlık gecelerine.
Hamile olan eşiyle birlikte Kuzeydeki kamplardan birine gönderilen bir kardeşimizin bütün ısrarlara rağmen, “kader bizi buralara attı, biz buralarda kalmak istiyoruz, eşimde böyle düşünüyor” demesi, bizi oldukça duygulandırdı.
O ıssız diyarlarda yalnızlığın yenilgisine düşmeden koşturmaları, Zemzemin şırıltılarına koşan insanlar gibi kısa sürede çoğalmaları, oğul veren arılar gibi birlerine sarılmaları görülmeye değer.
Anladım yeni bir muhacir medeniyeti inşa ediliyor.
İnsan olmanın değer ifade ettiği yeni bir dünya kuruluyor. Kutuplar, her gece Çoban yıldızlarının şehrayinine sahne oluyor.
Yaralı muhacirlerin yaralarını sarmak kolay olmasa da, titiz bir koordinasyonla ve içtenlikle herkese dokunma samimiyeti ağırbaşlı bir saygı uyandırmış.
Bir muhacirin, “çünkü o herkesi kucaklıyor, herkes için yüreği titriyor” sözü her şeyi anlatıyor.
Kutuplar, tarihin en güzel en duygulu sahnelerini yaşıyor. Herkes yorgun yüreklere yeni bir umut güneşinin doğduğunun farkında. Günümüzde var olan kaçınılmaz gerçeğin karşısında kardeşliğin en güzeli yaşanıyor.
Anlatılacak daha çok şey olsa da uçağımız, bir başka Kuzey ülkesine inişe geçmeye başlıyor. Kulağımda hep o sözler uğulduyor:
“Akrabalarımızın, kardeşlerimizin hatta anne ve babalarımızın dışladığı bir dönmede aynı ideali paylaştığımız kardeşlerimizin bizi sahiplenmesi hizmete olan imanımızı tazeledi.”
[Harun Tokak] 1.8.2019 [Samanyolu Haber]
Uçağımız, akşamın alacasında uçsuz bucaksız gökyüzüne doğru kanatlanırken kulağımda hep o sözler uğulduyor:
“Akrabalarımızın, kardeşlerimizin hatta anne ve babalarımızın dışladığı bir dönmede aynı ideali paylaştığımız kardeşlerimizin bizi sahiplenmesi hizmete olan imanımızı tazeledi. Hizmet kardeşliğinin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anladık. Dört duvar arasında geçirdiğimiz o sıkıntılı günlerde Rabbim bize genişlik verdi. Lakin dışarı çıkınca düşmanca bakan gözlerden, her daim yüreğimizi yaralayan sözlerden sıkıldık. Ölümü göze alarak kanlı Meriç’i geçtik. Nice macera ve menzillerden sonra Kuzeyin bu soğuk ülkesine geldik.
“Bu gurbet illerde ne yaparız” derken bizden önce bu diyarları yurt edinen kardeşlerimiz bizi sahiplendi.
Fatoş abla hepimize ablalık yaptı, kol kanat gerdi. Eşim benden sekiz ay sonra gelebildi buralara.
Ülkemdeki akrabalarımı kaybettim ama burada kamplarda yeni akrabalar edindim.
Hicret niyeti ile çıktık yola. Rabbim ömrümüzün sonuna kadar buralarda kalmayı ve bir tohum gibi bu topraklara gömülmeyi nasıp etsin…”
Kucağında çocuğu ile bir bacımızın söylediği bu sözler beni her şeyin en güzeli, en güzel devir olan gül devrine alıp götürüyor.
Medine’nin daha ilk günlerinde Kutlu Nebi, Ensar ve Muhaciri Enes Bin Malik’in evinde topluyor ve onları kardeş yapıyor.
Zira Medine’de her bir kabilenin kalbinde, karşılıklı bıraktıkları acılar vardı. Emzikte büyüyen çocuk gibi gün be gün büyüyordu acılar.
Ensar ve muhacirin bu yaralarını sarmak kolay olmasa da, gözleri ışık saçan Kutlu Nebi çevresinde ağırbaşlı bir saygı uyandırmıştı.
Çünkü o herkesi kucaklıyor, herkes için yüreği titriyordu. Düşmanlığı yok etmek, yürekleri sevgide birleştirmek istiyordu.
Herkes yorgun yüreklere yeni bir umut güneşinin doğduğunun farkındaydı.
Bu güneşin tüm dünyayı sonsuza dek aydınlatacak güce sahip olması herkese ziyadesi ile haz veriyordu.
O gün Hazreti Enes’in evinde, önce Muhacirler kendi aralarında, sonra da Ensâr ve Muhacirler birbirleri ile kardeş oldular.
Ama daha da önemlisi, yüz yıllar boyu birbirlerine kin ve nefretle bakan, bir birlerini acımasızca öldüren, Evs ve Hazrec kabilesinin insanları yüz yıl sonra bir birlerine sarıldılar. O mütevazı evde Medine, tarihin en güzel en duygulu sahneleri yaşandı.
Muhacirleri Medine'de birer yuva sahibi yapmak için, Ensar, arsa, arazi ve hurmalıklarının fazlalarını Allah’ın Rasulü’ne bağışladılar.
"Ya Rasulallah! İstersen, evlerimizi de bizden al!" dediler.
Böylece muhacirler ev ve arazi sahibi oldular.
Yanlarında getirebildikleri ufak tefek birikimlerin bitmeye başladığı günlere denk gelen bu kardeşlikle Muhacirler derin bir nefes aldırdı.
Bu soylu kardeşlik inşası, Mekkeli muhacirlerin vatan hasretlerini biraz olsun hafifletti. Onları Medine’de bir sığıntı, mülteci olmaktan kurtardı, psikolojik eziklik duymalarını engelledi.
Onlar Ensar’a yük değil kardeş oldular. Yabancı değil şehrin asil sakinleri haline geldiler.
Bu kardeşlik sayesinde yepyeni bir kimlik oluşturuldu. Mekkeli, Medineli ya da İranlı değil, insan olmanın, Müslüman olmanın değer ifade ettiği yeni bir dünya kuruldu.
Müslümanlar, İranlı Selman-ı Farisi’yi paylaşmak için yarışa girdiler.
Ensar, Muhacirlerin yaralarını sarabilmek için olağanüstü gayret sarf etti; ekmeklerini paylaştılar, oturacakları evleri birlikte inşa ettiler, tarihin benzerini görmediği bir cömertlik ve fedakârlık tablosu sergilediler.
Tüm varlıklarını Mekkeli kardeşleriyle paylaşmak isteyen Ensâr en büyük zenginlikleri olan hurma bahçelerini dahi muhacirlere vermek istediler.
“Siz her şeyinizi bırakıp geldiniz” dediler.
Allah’ın Rasulü buna karşı çıkarak hurmalıkların bakım ve sulanmasında birlikte çalışmalarını ve mahsulün paylaşılmasını tavsiye etti.
Kutsal topraklar tarihinde hiç yaşamadığı sevgi sahnelerine şahit oldu.
Sad Bin Rebî’, O, kardeşlik ilanından sonra kardeşi Abdurrahman Bin Avf’ı alıp evine götürdü. Sahip olduğu her şeyi kendisiyle paylaşmak istediğini söyledi. Daha da ileri giderek, “İşte iki hanımım var, beğendiğini boşayayım onunla evlen” dedi.
“Kardeşim, Allah malına mülküne bereket, ailene de afiyet versin. Sen bana bir ip bul, çarşının yolunu göster” dedi soylu sahabi.
Ensar bu davranışlarından dolayı ötelerden alkış aldı:
“Daha önce Medine’yi kendilerine yurt edinmiş ve imanı benliklerine sindirmiş olanlar, kendi beldelerine hicret edenlere muhabbet beslerler; onlara verilen şeylerden dolayı gönüllerinde bir sıkıntı duymazlar; hatta kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler…”
Paylaşılan sadece mal mülk değildi. Bilgiydi, tecrübeydi.
On üç yıl boyunca Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen, büyük bir bilgi ve birikime sahip olan Mekkeli Müslümanlar, bildiklerini Ensârla paylaştılar, Medineli kardeşlerine ilim öğrettiler, onlara öğretmenlik yaptılar.
Yıllar Ensar’ın bu samimiyetinden hiçbir şey kaybettirmedi.
Onlar, İslam devletinin güçlendiği, Müslümanların nispeten rahata ulaştığı günlerde bile muhacirlere yardımcı olmaktan geri durmadılar.
Günler değişti, aylar değişti, yıllar değişti, çağlar değişti.
Dünün güvenilir coğrafyaları bugünün savaş alanları haline geldi.
Değişen dünyamızda değişmeyen bir gerçek var ki; insanlar bazen yaşadıkları yerlerden değişik birçok sebeple ayrılabiliyor, muhacir olabiliyor. Kimi vatan toprağını bırakıyor, kimi köyünü, ilçesini, şehrini. Kimi ana-babasını bırakıyor, kimi evlatlarını ve eşini. Kimi kendi rızasıyla ayrılıyor kimi zoraki.
Bu son seyahatimde Beyaz Zambaklar Ülkesinde bir orman yangınından kaçar gibi ülkesinden kopmuş Işık Süvarilerini, Kınalı Küheylanları gördüm.
Dur-durak bilmeden koşmaya, göz alıcı güzellikteki Kuzey ışıklarına kavuşmaya, “ohlaya ohlaya buz dağlarını eritmeye” kararlı gördüm onları.
Yeryüzü yıldızları, kandil kandil serpilmiş Kutupların karanlık gecelerine.
Hamile olan eşiyle birlikte Kuzeydeki kamplardan birine gönderilen bir kardeşimizin bütün ısrarlara rağmen, “kader bizi buralara attı, biz buralarda kalmak istiyoruz, eşimde böyle düşünüyor” demesi, bizi oldukça duygulandırdı.
O ıssız diyarlarda yalnızlığın yenilgisine düşmeden koşturmaları, Zemzemin şırıltılarına koşan insanlar gibi kısa sürede çoğalmaları, oğul veren arılar gibi birlerine sarılmaları görülmeye değer.
Anladım yeni bir muhacir medeniyeti inşa ediliyor.
İnsan olmanın değer ifade ettiği yeni bir dünya kuruluyor. Kutuplar, her gece Çoban yıldızlarının şehrayinine sahne oluyor.
Yaralı muhacirlerin yaralarını sarmak kolay olmasa da, titiz bir koordinasyonla ve içtenlikle herkese dokunma samimiyeti ağırbaşlı bir saygı uyandırmış.
Bir muhacirin, “çünkü o herkesi kucaklıyor, herkes için yüreği titriyor” sözü her şeyi anlatıyor.
Kutuplar, tarihin en güzel en duygulu sahnelerini yaşıyor. Herkes yorgun yüreklere yeni bir umut güneşinin doğduğunun farkında. Günümüzde var olan kaçınılmaz gerçeğin karşısında kardeşliğin en güzeli yaşanıyor.
Anlatılacak daha çok şey olsa da uçağımız, bir başka Kuzey ülkesine inişe geçmeye başlıyor. Kulağımda hep o sözler uğulduyor:
“Akrabalarımızın, kardeşlerimizin hatta anne ve babalarımızın dışladığı bir dönmede aynı ideali paylaştığımız kardeşlerimizin bizi sahiplenmesi hizmete olan imanımızı tazeledi.”
[Harun Tokak] 1.8.2019 [Samanyolu Haber]
Adalet Yolculukları - 2 [Safvet Senih]
Nile Harper’in cemaat ve bordların dikkat etmeleri gereken hususlar üzerindeki tesbitlerine devam ediyoruz.
29. Güven zedelenmesi ve kaybı; kendi muhasebe, murakabe ve tenkidini yapamama; başarısızlıkları, eksiklik ve yanlışları, başkalarının hata, kusur ve yetersizliğinde arama;
30. Belli ara veya fasılalarla, insanların kendilerini yeniden tanıma, keşfetme, ölçme, ilerletme, daha da şuurlanma ve şarj olmasına dair, yeni yollar-fırsatlar kollamama-üretememe;
31. Tabana yeni insanlar kazandıracak, inovasyon ve gelişmeleri kullanamama; inovasyonları, kendi içleri ve dışında tüm insanlara, yeni insanlara, ulaşmada, onları bilgilendirmede, ve yeni ortaklaşa çalışma-işbirliğine götürücü hususlarda kullanamama;
32. Anlık-günlük, kısa vadeli şeylerlerin meşguliyetine düşme; yeni ve uzun vadeli perspektifler geliştirememe; uzun vadeli perspektifleri ise kalıcı, sürdürülebilir hale getirememe;
33. Yapılacak iş ve hedeflerin, anlık bir mesele olmadığı, ve hatta onlarca yıl sürecek ölçüde bir sadakat, samimiyet, adanma gerektirdiği anlayış ve bilincinin yerleştirilememesi; içtimai adalet, içtimai değişim veya dönüşüm meselelerinde aceleci olmama, fakat sabırlı olma, ve bu işe kendini verme-adama;
34. Başkalarından öğrenmeye kapalı olma; zıt-karşı fikirlere zamanında doğru bilgi ile cevap verememe, vermede geç kalma; insanlarda şüphe oluşturacak muhalif fikirlere, fikirle ve saygıyla cevap verip, tenkidden daha iyisini ortaya koyamama, daha iyisi olamama;
35. Kendilerine muhalefet edilmesinin ve eden(ler)in, güç ve prensiplerini teşhis edememe, anlayamama: muhalefet edenlerin sunduğu farklı perspektifleri ele alır-cevap verirken, onların izzet-i nefislerine ve dürüstlüklerine dokundurmadan meseleyi ifade edebilme, cevap verebilme…
36. Alternatifler arasında, değerlendirme ve ölçüm iyi yapılmalı; farklı çözümler, tek tek etüd ve müzakere edilmeli; stratejik planlar geliştirilmeli; kurumların alan ve güç dinamikleri analiz edilmeli; bir işe girişince de, bazı tezat ve anlaşmazlıkların da muhtemel olduğuna baştan inanılmalı;
37. İdareciler, kendileri ile hemfikir olmayan insan ve fikirleri de dinlemeli, kale almalı; onlardan istifade etmeli; yakın taraftar ve muhiplerin göremediklerini, muhalifler çok daha iyi görebilir ve ifade edebilirler; ‘dostları yakın, muhalifleri ise daha yakın tutmak lazım’;
38. Tezatlar, anlaşmazlıklar, farklı fikirler, ve farklılıkları tespit edememek, kabullenememek; farklılıkların ortaya konmasında, şahsi veya ferdi çıkarların olup olmadığını gerçekçi olarak tespit edememek;
39. Farklılığa götüren meselelerin bulunup, onların, çözümün önüne geçişine engel olunmalıdır; insanların, ortak çözümden sıyrılıp ayrılmasını engellemek, irtibat veya iletişimi kesip köşelerine çekilmesini engellemek, herkesin, tek bir grubun değil, herkesin çözümünün bir parçası olduğunu ortaya koymakla olur. Böyle bir çalışma ile, herkesin, genel ve ortak bir faydasının olduğu gösterilmelidir. Bu ise, herkesin fikrine saygı duyulması, herkesin çözümde istediği parçaları, yine umumun rızası oluşacak şekilde, ele alınması ve çözüme dahil edilmesi ile olur. İnsanlar, umum çözüme yanaşıp fikir serdederse, o çözümün uygulanmasıyla da ortaya çıkan problemlerin çözümüne katkıda bulunurlar;
40. Tezatlar ve problemler, bütün tarafları ile anlaşılmadan çözüme gidilmemelidir; muhalefetin nereden kaynaklandığı, muhalefetin endişelerinin ne olduğunu, cidden ve samimi anlamaya çalışılmalıdır; aykırı veya muhalif perspektifleri de samimi dinlemek gerekir; hatta onları iyi değerlendirip, onlardan da yararlanma yoluna gidilmelidir; muhalif insan ve fikirlere saygıyı elden bırakmama, yıkıcı muhalefet ile, samimi alternetifleri sunma manasındaki, sadık muhalefet arasındaki fark, isabetle gözetilmelidir. Muhtemel kırgınlık veya alınmalara karşı, barıştırma ve uzlaştırma taraftarı olunmalı; muhaliflere bile, nazik, iyi niyetli ve bağışlayıcı olunmalı ki, ileri de onlar da kazanılabilsin;
41. Bununla beraber, hatırdan uzak edilmemeli ki, insanların derin ideolojik farlılıkları varsa, veya bir travmaya maruz kalmışlarsa, ortak çalışmaya istekli olmazlar; ferdiyetçi ve materyalist olanlar ve dogmalarla hareket edenler ise, ortak çözüm ve gayretlere şüphecilik ve kötümserlik ile bakar, ve ortak çalışmayı bir güç değil, aksine, zayıflık olarak zannederler;
42. İdarecilerin, yapılanları, bütün insanlara, içtimai adaleti getirecek-temin edecek şekilde ele alamaması; Hizmetler ve neticelerinin, sadece kendileri-kendi grupları için değil, bütün grup ve insanlar için olduğunu ifade edememe; verilen hizmetlerle, hem bireysel hem de toplumsal kazanç, itibar ve faydaların olacağına başkalarını inandıramama; hizmetlere katılımın emniyet, daha yüksek ve değerli bir amaç uğruna olduğu-olacağı inancını oluşturamama; yapılanların, daha çok hak, hukuk, huzur, ifade ve inanç özgürlüğü getireceğine, herkesin ulaşıp sahiplenebileceği bilgi ve yetenekler, fırsatlar hasıl edeceğine, umumun iyilik ve menfeatina olduğuna inandıramama; Hizmet ve kurumların, sadece o hizmetleri veren ve alanlara değil, bütün toplumun gelişip ilerlemesinde katalizör olduğuna çoğunluğu kanaatlandıramama; hizmetleri ve kendilerini, yeni ve esnek yollarla takdim ve tanıtım yapamama;
43. Sahiplenilen bazı değerlerin başka gruplar tarafından da sahiplenilmesi karşısında, aynı şeyleri ifade etmede tıkanma, ileri gidememe; farklılık sunamama;
44. Yapılanların, vitrin ve makyaj çalışması olmayıp, uzun vadede toplumsal yaraları iyileştirecek, kalıcı ve sistemik iyileştirmelere sebep olacağını, ‘entellektüel’ bir seviyede ifade edememe; niyet ve hizmetleri anlatıp-sunmada, hümanist bir dil, sivil bir diskur, veya ahlaki bir dil geliştirememe;
45. Grubu muhafaza etme kaygısının, bazı değerleri kaybederiz korkusunun, dişla irtibata geçişe ve ortaklaşa çalışmaya engel olması, açılımların önüne geçmesi; iç bağları kurmaya yönelik gayretlerin, dışa köprüler kurmaya engel olması;
46. Kendilerini takdim ve tanıtımın, dışa açılmanın, çok sınırlı olması-kalması; ve bunun sadece belli bir zümre tarafından yapılması;
47. Resmi kurumların denetlemesine karşı, evrak ve işlemlerin, her zaman, teftişten evvel hazır, tam ve kanuni olmasına dikkat edememe; teftiş ve hesaba çekilirliliğe hazır olamama; özellikle işin muhasebesini hemen vermeye hazır olamama;
48. İç yapı ve idarede, çeşitlilik ve çoğulculuğa önem vermeme;
49. Belli bir idareci ve yöneticinin, sorunlu anlarda, gücü ellerinde tutmaya çalışıp, ister problemi, isterse hizmetlerin neticelerini, istedikleri gibi yönlendirmeye, tahakküm etmeye kalkması;
50. Milletin kendi başına çekip iş yapmasına karşı, karşılıklı dayanışma ve beraber çalışma, iş yürütme duygu ve anlayışının yerleştirilmemesi; farklı düşünen kesimlerin bir araya getirilip, birbiriyle konuşmasını ve dinlemesini temin etmeme; farlılıkların neden ve nereden kaynaklandığının vuzuha ermesiyle, ortak zemin, hedef, çözüm ve kaynaklar hususunda hemfikir olunmaması; bunu ilgilendiren kimselere neticenin doğru bir şekilde aktarılmaması; işin halledileceğine dair itimat oluşturulmaması; muhtemel suizan ve iftiraların önüne geçilmemesi;
(Devam edeceğiz…)
[Safvet Senih] 1.8.2019 [Samanyolu Haber]
29. Güven zedelenmesi ve kaybı; kendi muhasebe, murakabe ve tenkidini yapamama; başarısızlıkları, eksiklik ve yanlışları, başkalarının hata, kusur ve yetersizliğinde arama;
30. Belli ara veya fasılalarla, insanların kendilerini yeniden tanıma, keşfetme, ölçme, ilerletme, daha da şuurlanma ve şarj olmasına dair, yeni yollar-fırsatlar kollamama-üretememe;
31. Tabana yeni insanlar kazandıracak, inovasyon ve gelişmeleri kullanamama; inovasyonları, kendi içleri ve dışında tüm insanlara, yeni insanlara, ulaşmada, onları bilgilendirmede, ve yeni ortaklaşa çalışma-işbirliğine götürücü hususlarda kullanamama;
32. Anlık-günlük, kısa vadeli şeylerlerin meşguliyetine düşme; yeni ve uzun vadeli perspektifler geliştirememe; uzun vadeli perspektifleri ise kalıcı, sürdürülebilir hale getirememe;
33. Yapılacak iş ve hedeflerin, anlık bir mesele olmadığı, ve hatta onlarca yıl sürecek ölçüde bir sadakat, samimiyet, adanma gerektirdiği anlayış ve bilincinin yerleştirilememesi; içtimai adalet, içtimai değişim veya dönüşüm meselelerinde aceleci olmama, fakat sabırlı olma, ve bu işe kendini verme-adama;
34. Başkalarından öğrenmeye kapalı olma; zıt-karşı fikirlere zamanında doğru bilgi ile cevap verememe, vermede geç kalma; insanlarda şüphe oluşturacak muhalif fikirlere, fikirle ve saygıyla cevap verip, tenkidden daha iyisini ortaya koyamama, daha iyisi olamama;
35. Kendilerine muhalefet edilmesinin ve eden(ler)in, güç ve prensiplerini teşhis edememe, anlayamama: muhalefet edenlerin sunduğu farklı perspektifleri ele alır-cevap verirken, onların izzet-i nefislerine ve dürüstlüklerine dokundurmadan meseleyi ifade edebilme, cevap verebilme…
36. Alternatifler arasında, değerlendirme ve ölçüm iyi yapılmalı; farklı çözümler, tek tek etüd ve müzakere edilmeli; stratejik planlar geliştirilmeli; kurumların alan ve güç dinamikleri analiz edilmeli; bir işe girişince de, bazı tezat ve anlaşmazlıkların da muhtemel olduğuna baştan inanılmalı;
37. İdareciler, kendileri ile hemfikir olmayan insan ve fikirleri de dinlemeli, kale almalı; onlardan istifade etmeli; yakın taraftar ve muhiplerin göremediklerini, muhalifler çok daha iyi görebilir ve ifade edebilirler; ‘dostları yakın, muhalifleri ise daha yakın tutmak lazım’;
38. Tezatlar, anlaşmazlıklar, farklı fikirler, ve farklılıkları tespit edememek, kabullenememek; farklılıkların ortaya konmasında, şahsi veya ferdi çıkarların olup olmadığını gerçekçi olarak tespit edememek;
39. Farklılığa götüren meselelerin bulunup, onların, çözümün önüne geçişine engel olunmalıdır; insanların, ortak çözümden sıyrılıp ayrılmasını engellemek, irtibat veya iletişimi kesip köşelerine çekilmesini engellemek, herkesin, tek bir grubun değil, herkesin çözümünün bir parçası olduğunu ortaya koymakla olur. Böyle bir çalışma ile, herkesin, genel ve ortak bir faydasının olduğu gösterilmelidir. Bu ise, herkesin fikrine saygı duyulması, herkesin çözümde istediği parçaları, yine umumun rızası oluşacak şekilde, ele alınması ve çözüme dahil edilmesi ile olur. İnsanlar, umum çözüme yanaşıp fikir serdederse, o çözümün uygulanmasıyla da ortaya çıkan problemlerin çözümüne katkıda bulunurlar;
40. Tezatlar ve problemler, bütün tarafları ile anlaşılmadan çözüme gidilmemelidir; muhalefetin nereden kaynaklandığı, muhalefetin endişelerinin ne olduğunu, cidden ve samimi anlamaya çalışılmalıdır; aykırı veya muhalif perspektifleri de samimi dinlemek gerekir; hatta onları iyi değerlendirip, onlardan da yararlanma yoluna gidilmelidir; muhalif insan ve fikirlere saygıyı elden bırakmama, yıkıcı muhalefet ile, samimi alternetifleri sunma manasındaki, sadık muhalefet arasındaki fark, isabetle gözetilmelidir. Muhtemel kırgınlık veya alınmalara karşı, barıştırma ve uzlaştırma taraftarı olunmalı; muhaliflere bile, nazik, iyi niyetli ve bağışlayıcı olunmalı ki, ileri de onlar da kazanılabilsin;
41. Bununla beraber, hatırdan uzak edilmemeli ki, insanların derin ideolojik farlılıkları varsa, veya bir travmaya maruz kalmışlarsa, ortak çalışmaya istekli olmazlar; ferdiyetçi ve materyalist olanlar ve dogmalarla hareket edenler ise, ortak çözüm ve gayretlere şüphecilik ve kötümserlik ile bakar, ve ortak çalışmayı bir güç değil, aksine, zayıflık olarak zannederler;
42. İdarecilerin, yapılanları, bütün insanlara, içtimai adaleti getirecek-temin edecek şekilde ele alamaması; Hizmetler ve neticelerinin, sadece kendileri-kendi grupları için değil, bütün grup ve insanlar için olduğunu ifade edememe; verilen hizmetlerle, hem bireysel hem de toplumsal kazanç, itibar ve faydaların olacağına başkalarını inandıramama; hizmetlere katılımın emniyet, daha yüksek ve değerli bir amaç uğruna olduğu-olacağı inancını oluşturamama; yapılanların, daha çok hak, hukuk, huzur, ifade ve inanç özgürlüğü getireceğine, herkesin ulaşıp sahiplenebileceği bilgi ve yetenekler, fırsatlar hasıl edeceğine, umumun iyilik ve menfeatina olduğuna inandıramama; Hizmet ve kurumların, sadece o hizmetleri veren ve alanlara değil, bütün toplumun gelişip ilerlemesinde katalizör olduğuna çoğunluğu kanaatlandıramama; hizmetleri ve kendilerini, yeni ve esnek yollarla takdim ve tanıtım yapamama;
43. Sahiplenilen bazı değerlerin başka gruplar tarafından da sahiplenilmesi karşısında, aynı şeyleri ifade etmede tıkanma, ileri gidememe; farklılık sunamama;
44. Yapılanların, vitrin ve makyaj çalışması olmayıp, uzun vadede toplumsal yaraları iyileştirecek, kalıcı ve sistemik iyileştirmelere sebep olacağını, ‘entellektüel’ bir seviyede ifade edememe; niyet ve hizmetleri anlatıp-sunmada, hümanist bir dil, sivil bir diskur, veya ahlaki bir dil geliştirememe;
45. Grubu muhafaza etme kaygısının, bazı değerleri kaybederiz korkusunun, dişla irtibata geçişe ve ortaklaşa çalışmaya engel olması, açılımların önüne geçmesi; iç bağları kurmaya yönelik gayretlerin, dışa köprüler kurmaya engel olması;
46. Kendilerini takdim ve tanıtımın, dışa açılmanın, çok sınırlı olması-kalması; ve bunun sadece belli bir zümre tarafından yapılması;
47. Resmi kurumların denetlemesine karşı, evrak ve işlemlerin, her zaman, teftişten evvel hazır, tam ve kanuni olmasına dikkat edememe; teftiş ve hesaba çekilirliliğe hazır olamama; özellikle işin muhasebesini hemen vermeye hazır olamama;
48. İç yapı ve idarede, çeşitlilik ve çoğulculuğa önem vermeme;
49. Belli bir idareci ve yöneticinin, sorunlu anlarda, gücü ellerinde tutmaya çalışıp, ister problemi, isterse hizmetlerin neticelerini, istedikleri gibi yönlendirmeye, tahakküm etmeye kalkması;
50. Milletin kendi başına çekip iş yapmasına karşı, karşılıklı dayanışma ve beraber çalışma, iş yürütme duygu ve anlayışının yerleştirilmemesi; farklı düşünen kesimlerin bir araya getirilip, birbiriyle konuşmasını ve dinlemesini temin etmeme; farlılıkların neden ve nereden kaynaklandığının vuzuha ermesiyle, ortak zemin, hedef, çözüm ve kaynaklar hususunda hemfikir olunmaması; bunu ilgilendiren kimselere neticenin doğru bir şekilde aktarılmaması; işin halledileceğine dair itimat oluşturulmaması; muhtemel suizan ve iftiraların önüne geçilmemesi;
(Devam edeceğiz…)
[Safvet Senih] 1.8.2019 [Samanyolu Haber]
Hac'daki Hidayet ve Bereket [Prof. Dr. Suat Yıldırım]
Hacer-i Esvedi öpmekle mümin, Rabbinin dinine bağlılık akdini yeniler, imanını ve şehadetini oraya tevdi eder. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere "İnsanlar Allah'ın hane halkıdır. Yani bütün insanlar, hilkatte eşit olup, en ileri seviyelere ulaşmak imkânı hepsine verilmiştir. İşte bu mânâ burada gerçekleşir. İnsanların kardeş olduklarını söylemek bu mânâ ile değer kazanır. Yoksa bu perişan, kararsız, fâni dünyada Mevlasını tanımayan, sahipsiz, evsiz, yurtsuz, birbirlerine yabancı ve düşman duran insanları sırf bir sözle kardeş yapmak imkânsızdır. Büyük ümit ve iddialarla kurulan Birleşmiş Milletler Organizasyonu bile kardeşliği temin şöyle dursun, mazlumların katliamını dahi önleyemiyor.
Hac yaklaşıyor. Büyük bayram ve toplantı günleri geliyor. Bütün ülkelerden, şehirlerden bu toplantıda mü'minleri temsil edecek delegeler son hazırlıklarını tamamladılar. Şimdiye kadar yaptıkları işlerin, gördükleri hizmetlerin tekmilini vermeye, raporlarını sunmaya hazırlanıyorlar. "Duyufu'r-Rahman"ın, Rahman’ın misafirlerinin o toplantıya takdim edecekleri armağanların yanında, oradan dönerken getirecekleri, kendilerine ihsan edilecek büyük mükâfatlar, atiyyeler olacak. O ziyafetgâhta, şartına uygun olarak yapacakları her hizmet ve ibadet için yüz bin misli ecir verilecek. Onun içindir ki mü'minlerin hacdaki hidayet, feyiz ve bereketten, mümkün olan en ileri derecede istifade etmeye çalışmaları gerekmektedir.
Hacdaki hidayete şu âyet-i kerimeler işaret buyurur: "Muhakkak ki insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke'deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidâyet kaynağı olan Kâbe'dir. Onda apaçık deliller, İbrahim'in makamı var. Oraya giren, güvene erer. Oraya bir yol bulabilenlerin Beyti haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değil, her şey O'na muhtaçtır)" (Al-i İmran, 3/96-91).
Kâbe'nin esas kuruluşu, Mescîd-i Aksa'nın kuruluşundan öncedir. Kâbe, bütün ehl-i kitabın tanıyageldikleri mabedlerin hepsinden daha kıdemli, daha kutlu olan bir tevhid kıblesidir. Bu âyet-i kerime hacca yol bulabilen herkese, Kâbe'yi ziyaret etmenin farz olduğunu belirtmektedir. Yol bulmak, "imkânlarına sahip olmak" demektir. Bu da ya beden, ya mal veya her ikisiyle yapılacak işleri kapsar. İmam Mâlik yalnız bedenî kudreti, İmam Şâfiî malî kudreti, İmam Ebû Hanife ise her ikisini de nazar-ı dikkate almıştır.
Kudret: Yol emniyeti ile beraber zâd (yol levazımı) ve binek sahibi olmayı ifade eder. Bazı âlimlere göre beden sağlığı, düşman veya yırtıcı hayvanlardan güven içinde olmak, azık ve binit (bilet) almaya yetecek, emanetleri ve bütün borçlarını ödeyecek, keza, nafakası üzerine vacip olan kimselere hacdan dönünceye kadar nafaka temin edecek malî kudreti ifade eder.
Asr-ı saadette Yemenliler hacca azıksız, tedariksiz gelir, "Biz mütevekkiliz" der, fakat neticede başkalarına yük olurlardı. "Hac bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendine farz kılarsa, artık hacda cinsî hayat, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayır olarak ne işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri Bana karşı gelmekten sakının." (Bakara, 2/197).
Mealini yazdığımız bu âyet-i kerime hacının yapması gereken başlıca şeyler arasında azık tedarik etmeyi de emretmekle, hacıyı başkalarına yük olmaktan ve dilenmekten kurtarmaktadır. Öte yandan, takvanın en üstün mertebe olduğunu bildiriyor. Böylece âyetin nüzulüne vesile olan Yemenlilerle beraber, kıyamete kadar gelecek bütün hacılara da örnek davranışı kazandırmaktadır.
Bu âyet takvanın en üstün matlup olduğunu bildiriyor. Takva mertebesi için de, azık tedarikini şart kılıyor. Bunu hazırlamayan ve hazırlamak için çalışmayanlar, ihtiyacın sevki ile kötülüğe düşebilirler. Aynı zamanda insanların diğer azıkları ne kadar bol olsa, takva hisleri bulunmadıkça yine mutlu olamazlar, kötülükten kurtulamazlar, iştah duydukları şeylere bir ihtiyaç duyarcasına atılırlar. Şu halde azık hazırlamak takvaya sebep olacağı gibi, takva hissi de azık hazırlamak için en büyük etkendir.
Âyet şuna da işaret eder: İnsan için iki yolculuk belirlenmiştir: Dünyada sefer ve dünyadan sefer. Dünyada yolculuk için yiyecek, içecek, binecek ve lüzumunda sarf edecek azık (levazım). Dünyadan sefer için de azık lazımdır. Bu da marifetullah (Allah'ı bilmek) ve muhabbetullah (Allah'ı sevmek)la Allah'ın koruması altına girmek ve Allah'tan başkasından yüz çevirmekle, O'ndan başkasına ihtiyaç arz etmemektir ki bu takva azığı, öbüründen daha hayırlıdır.(1)
Yazımızın başında mealini verdiğimiz Âl-i İmran Sûresinin âyetleri haccın hikmetlerine işaret ederken Kâbe ziyaretinin üç özelliğini bildirmektedir: 1. Oradaki bereket 2. Ondaki hidayet 3. Oradaki aşikâr belgeler.
Hac, yani Allah'ın evini ziyaret, tefekkürü ve derunî dinî tecrübesi ile, iç dünyasında devamlı olarak mesafe kat eden mü'minin, bu seyahatine paralel bir yolculuğu dış dünyada da gerçekleştirmesidir.
Mü'minin rûhunun, nefis bineğine binerek kurb-ı Sultana yaklaşmasıdır. Her vakit namazında gerçekleştirdiği ferdî miracı, hem görünen şehadet âlemine, hem de evrensel plâna aktarmasıdır. Yani dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla birlikte, külli bir şekilde Sultanının huzuruna kabul edilmesi, önünde resm-i geçit yapmasıdır.
Mü'minin namazının kıblesidir Beytullah. Müslüman, günde en az beş vakit, başka işlerini bırakarak, asıl yönünden ve istikametinden sapmamak için, şuur kontrolü ve durum muhakemesi yaptığı ruhî yoğunlaşma periyodları gerçekleştirir. Bu vakitler, onun yeryüzündeki didinmelerine asıl anlamını veren anlardır, beka diyarının parıltılarını fani hayata taşıyan "Lika" anlarıdır. Bu kıble, asıl maksaddan şaşmamanın dış dünyadaki alametidir, belgesidir. Mü'min, başka hayal peşinde koşmasın diye günde beş defa yön kontrolünü Kâbe-i Muazzama ile yapar.
Bir tek gün, bir tek saat, bir tek dakika yoktur ki o anda mü'min bir cemaat o işarete bakarak hayatına nizam, yönüne istikamet, kendisine çeki düzen vermesin; ezan ve namazdaki tekbir ve şehadetlerle hakikate şahitliğini kâinata ilân etmesin. Bundan büyük hidâyet ve rehberlik mi olur?
Her namaz vakti, mescidlerden birinde cemaate dahil olan bir Müslüman Kâbe merkezini çevreleyen uzak halkalardan birine girer. İç içe yüzbinlerce halka, gittikçe genişleyerek Beytullahı çevreler. En uzak halkalardan birine giren bir musalli, merkeze yaklaşmak için büyük bir iştiyak içindedir. Bu iştiyakla her gün azar azar ona yaklaşır. Yaklaşa yaklaşa nihayet hacda ona kavuşur. Bilmem tasrihe ihtiyaç var mı? Allah Teâlâ'nın Vechi her yerdedir. O, mekândan münezzehtir. Fakat insanlar hayatlarına nizam vermek ve Mevlâ'larına olan iştiyaklarına bir alâmet olmak üzere Beytullah'ın yönüne döner, onu tazim ederler.
Hayatın dağdağaları içinde perişan, fakir, bitkin düşen insan, derdine çare bulmak için Hükümdarının karargâhına sığınır. Mescid-i Haram, duyufu'r-Rahmana (Allah'ın misafirlerine) ziyafetgâh-ı rahmanidir. Oradaki ziyaretçilerin duydukları huzura, sükuna, güvenlik ve itminana bakınız. Başka hiçbir misafirlikte duymadığı huzuru orada duyduğunu yüzlerinden açıkça okursunuz. Yorgun, uykusuz binlerce ziyaretçinin orada kıvrılmış yatarken nasıl bir güven içinde olduklarını müşahede edersiniz. Bu "fe firrû ilallah" (Allaha iltica ediniz) (Zariyat, 56/50) âyetinin bir sırrıdır. Allah'ın himâsında (koruluğunda) kurtuluşun sevincini yaşamaktır.
Hükümdarın sarayını nice defalar dolanıp durduktan sonra bulup, nihayet huzura kabul edilmesi, Mevlâsının huzuruna çıkıp dileğini arz etmesi, O'ndan kabul yüzü görüp el öpmesi ile, kulun mutluluğu zirveye çıkar. Allah'ın yeryüzündeki yemîni olan(2) Hacer-i Esvedî öpmekle mü'min, Rabbinin dinine bağlılık akdini yeniler, imanını ve şehadetini oraya tevdi eder. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere "İnsanlar Allah'ın hane halkıdır." Yani bütün insanlar, hilkatte eşit olup, en ileri seviyelere ulaşmak imkânı hepsine verilmiştir. İşte bu mânâ burada gerçekleşir. İnsanların kardeş olduklarını söylemek bu mânâ ile değer kazanır. Yoksa bu perişan, kararsız, fani dünyada Mevlasını tanımayan, sahipsiz evsiz, yurtsuz, birbirlerine yabancı ve düşman duran insanları sırf bir sözle kardeş yapmak imkânsızdır. Büyük ümit ve iddialarla kurulan Birleşmiş Milletler Organizasyonu bile, kardeşliği temin şöyle dursun, mazlumların katliamını dahi önlemiyor.
İşte Mescid-i Haram'ın güvenlik yeri olması, Hz. İbrahim (as)'ın duasının kabulüdür: "Ya Rabbi, bu beldeyi korkulardan emin kıl. Beni ve evlatlarımı putlara tapmaktan uzak tut" (İbrahim, 14/35) "Kim Mescid-i Harama girerse taarruzdan emin olur." (Âl-i İmran, 3/97) âyeti, başlangıçtan beri yürürlükte olmuştur.
İbrahim (as)'dan itibaren bütün Araplar Kâbe'yi tazim etmede müttefik idiler. Oraya giren kendi nefsi hakkında eziyet ve taarruzdan güven içinde olurdu. Aralarındaki onca kin ve düşmanlığa rağmen cahiliye Arapları da böylece devam etmişlerdi. İslâm, bu hükmü ibka etmiştir. Hz. Ömer (ra) şöyle demişti : "Orada (babam) Hattab'ın katiline rastlasam, dışarı çıkmadıkça elimi süremezdim." Bundan ötürü İmam Ebû Hanife şöyle demiştir: "Hill bölgesinde (Mekke dışında) kısas, irtidad, zina sebebiyle katli vacip olup da Harem'e sığınan kimse tutuklanmaz. Fakat o barındırılmaz, kendisine yiyecek ve içecek verilmez, ona satış yapılmaz, ta ki oradan çıkmaya mecbur kalır."
Bu hükme rağmen 2017’de 30-40 seneden beri Harem’de mücavir olan bazı salih müminleri yakalayıp zulm edecekleri belli olan idarelere teslim edenler, nasıl bir vebal yüklendiklerini düşünmelidirler.
Cahiliye devrinde intikam her şey sayılıyordu. Öldürülen yakının intikamı alınmadığı müddetçe kabilenin bütün fertleri şerefsiz sayılıyordu. Toplum içinde rahat dolaşamazdı. Katile rastladıkları yerde hücumu kollarlardı. Böyle iken Mescid-i Haram'da, birbirlerine ilişmezlerdi. Kâbe, o vahşet döneminde bile yılda dört ay barış sağlıyordu. Bunda elbette aşikâr bir belge olma vasfı vardır. Kur'ân'ın vahyinden 50 yıl önce Kâbe'ye hücum eden Ebrehe ordusunun perişan olması da bu belgelerden biridir.
Mekke'nin fethinde kılıç kullanılması, Beytullah'ı şirkten kurtarma ve ibadete tahsis etme zaruretinden ötürü olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s) bu zarurete işaret etmek üzere "Günün bir saatinde sadece bana Mekke'de (kıtal) mübah kılındı. Yoksa ne benden önce kimseye mubah kılındı, ne de benden sonra kimseye mübah kılınacaktır." Bununla beraber Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke'ye silahla girmiş ise de, Beytullah'da silah kullandırmamıştır. Hatta O şöyle emretmiştir : "Her kim Mescid-i Haram'a girerse emindir. Her kim kendi evine girip kapısını kapatırsa güvenliktedir. Her kim Ebû Süfyan'ın evine girerse o da emindir."
Ebû Süfyan, Hz. Peygamberin bayraktarının, "Bugün kavga günüdür. Bugün destan yazılacak gündür. Bugün Kâbe'nin (orada savaşın) mübah olduğu gündür" sözünü nakledince Hz. Peygamber (s.a.s.) cevaben şöyle demişti : "O yanlış söylemiş. Bugün, Allah'ın, Kâbe'yi tazim edeceği gündür. Bugün Kâbe'nin elbisesinin yenileneceği gündür." Nitekim, insanlık tarihinin görüp geçirdiği en ileri seviyede bir af hâdisesini o fethin akabinde gerçekleştirmiştir. Kendisine ve canı kadar sevdiği ashabına yirmi seneden beri her türlü işkenceyi reva gören, bunun da ötesinde, hak ve hidayetin insanlar arasında yayılmasının karşısına çıkan zalim, katil, mücrimlerin, ceza olarak öldürülmeyi on kere hak etmiş olan o suçlu müşriklerin cezalarını bekledikleri anda: "Ey ahali! Sizi kınamıyorum, kusurlarınızı anmıyorum. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz" deyip o canileri affetmiştir.
Şimdiye kadar yazdıklarımız Kâbe-i Muazzama'nın hüda özelliğinin beşeriyeti yönlendirmesine dair idi. Biraz da bereket özelliği üzerinde duralım. Bereket bu kutlu mabedin hem gözle görülen güzel halinden hem de manevî olan şeref ve değerindedir. Bereket: 1. Bolluk, hayır, artış
2. Devam ve beka anlamına gelir.
Maddi bolluk, kurak, ekinsiz bir vadide ortaya çıkan mahsul bolluğudur. Her diyarın mahsullerinin en kalitelileri orada bulunur. Birçok ülkede olduğundan da daha ucuza alınabilir. Meyve yetişen bir beldede bile, belli mevsimlerde sadece belli meyveler varken, orada her mevsimin mahsulleri bütün sene boyunca bulunur. Zira orası dünyanın manevî merkezidir.
Manevî olan şerefi ise mü'minlerin gönüllerinin ona ağması, ona kavuşmak için duydukları özlem ve iştiyaktır. Müslümana:
"Araya araya bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü.
Bir mübarek sefer olsa da gitsem
Kâbe yollarında ardına düşsem"
dedirten iştiyaktır. Bu tezahürler, ceddimiz Hz. Adem (as)'ın Rabbini bilmesinin, eşi ile birlikte O'na dönüşünün, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve nice peygamberlerin (as) ve kutluların kervanına katılma özlemidir. Onların iman, tebliğ, hizmet, cihad, teslimiyet, güzel ahlâk, fazilet ve meziyetleriyle bezenme iradesidir.
"Sonsuzluk kervanı peşinizde ben,
Üç ayakla seken topal köpeğim.
Bir kırıntı yeter kereminizden
Sonsuzluk kervanı peşinizde ben"
diyen mü'minin, o kutluların geniş caddesine girmesidir.
Ama bu bereket asıl, saltanat-ı Muhammediye'de tezahür eder. Müşrikler dalâlet, cehalet ve gururları içinde bütün faziletlerin ve mükemmelliklerin mazharı olan o Zâtı reddederken: "Sen ebter olacaksın, herkes sana muhalif, adın sanın unutulacak, yolun izin kaybolacak" demişlerdi. Allah Teâlâ ise O'na kevser, yani hayr-ı kesir, bereket verdi. Mescid-i Haram'ı O'na nasib etti. O bereket, hidayet yirmi üç senede bütün Arap Yarımadası'na yayıldı. Ama bir baharın gelişi gibi. Hangi zorba, baharın gelmesini önleyebilir? Ebedî bahar oldu. Öyle ki hiçbir dış zorlama olmadan her türlü ırk, ülke, coğrafya, yaş, seviye ve meslekten yüzbinlerce insan her fecc-i amikten oraya, büyük maddî ve manevî fedakârlıklarla gelip bütün insanlığın temsilcileri olarak "Sen bizim ebedî rehberimiz, aziz önderimizsin, kalblerimizin mahbubusun, çünkü Habibullahsın" derler. Ona verilen kevseri, hayır ve bereketi, nesiller ve asırlar boyu süren bereketi izhar ederler. Heybeleri, petekleri dolu dolu dönerler yurtlarına, oradaki ibadetlerine bin misli, yüz bin misli mükâfat verilir. İşte bereket! Hangi bereket, hangi hidayet bu bereket ve hidayetten, bu âşikâr âyetlerden (belgelerden)(3) daha parlak olabilir?
DİPNOTLAR
1. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili. II. 55 (Azim Bsk.)
2. Taberanî, Ezrakî, Deylemî tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifte "el-Haceru'l-Esvedü yemînü'llahi fı'l-Ardı" buyurulur. Bazı âlimler hadisin senedinin zayıf, fakat şahidleri ile hasen derecesinde olduğunu söylerler (Keşfu'l-Hafâ, I.417)
3. Bazı tefsirlerde, Beytullah'daki aşikâr âyetler hakkında, "oranın kuşlarının insanlardan kaçmaması, kuşların Kâbe üzerinden uçmaması ve üzerine konmaması, oraya yağmur düşünce her tarafa düşeceği, hangi köşesine yağmur düşmüşse sadece o cihetteki ülkelere yağmur yağacağı" gibi şeyler yazılıdır. Dinde kesin olmayan, tecrübe ile de bağdaştırılamayan bu zayıf belgelere Beytullah'ın ihtiyacı yoktur. Onun asıl hidâyet ve bereketi açıklamaya çalıştığımız ve ulemânın da asıl dikkat çektikleri mezkûr hususlarda aranmalıdır.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 1.8.2019 [Samanyolu Haber]
Hac yaklaşıyor. Büyük bayram ve toplantı günleri geliyor. Bütün ülkelerden, şehirlerden bu toplantıda mü'minleri temsil edecek delegeler son hazırlıklarını tamamladılar. Şimdiye kadar yaptıkları işlerin, gördükleri hizmetlerin tekmilini vermeye, raporlarını sunmaya hazırlanıyorlar. "Duyufu'r-Rahman"ın, Rahman’ın misafirlerinin o toplantıya takdim edecekleri armağanların yanında, oradan dönerken getirecekleri, kendilerine ihsan edilecek büyük mükâfatlar, atiyyeler olacak. O ziyafetgâhta, şartına uygun olarak yapacakları her hizmet ve ibadet için yüz bin misli ecir verilecek. Onun içindir ki mü'minlerin hacdaki hidayet, feyiz ve bereketten, mümkün olan en ileri derecede istifade etmeye çalışmaları gerekmektedir.
Hacdaki hidayete şu âyet-i kerimeler işaret buyurur: "Muhakkak ki insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke'deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidâyet kaynağı olan Kâbe'dir. Onda apaçık deliller, İbrahim'in makamı var. Oraya giren, güvene erer. Oraya bir yol bulabilenlerin Beyti haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değil, her şey O'na muhtaçtır)" (Al-i İmran, 3/96-91).
Kâbe'nin esas kuruluşu, Mescîd-i Aksa'nın kuruluşundan öncedir. Kâbe, bütün ehl-i kitabın tanıyageldikleri mabedlerin hepsinden daha kıdemli, daha kutlu olan bir tevhid kıblesidir. Bu âyet-i kerime hacca yol bulabilen herkese, Kâbe'yi ziyaret etmenin farz olduğunu belirtmektedir. Yol bulmak, "imkânlarına sahip olmak" demektir. Bu da ya beden, ya mal veya her ikisiyle yapılacak işleri kapsar. İmam Mâlik yalnız bedenî kudreti, İmam Şâfiî malî kudreti, İmam Ebû Hanife ise her ikisini de nazar-ı dikkate almıştır.
Kudret: Yol emniyeti ile beraber zâd (yol levazımı) ve binek sahibi olmayı ifade eder. Bazı âlimlere göre beden sağlığı, düşman veya yırtıcı hayvanlardan güven içinde olmak, azık ve binit (bilet) almaya yetecek, emanetleri ve bütün borçlarını ödeyecek, keza, nafakası üzerine vacip olan kimselere hacdan dönünceye kadar nafaka temin edecek malî kudreti ifade eder.
Asr-ı saadette Yemenliler hacca azıksız, tedariksiz gelir, "Biz mütevekkiliz" der, fakat neticede başkalarına yük olurlardı. "Hac bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendine farz kılarsa, artık hacda cinsî hayat, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayır olarak ne işlerseniz Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en iyisi takvadır. Ey akıl sahipleri Bana karşı gelmekten sakının." (Bakara, 2/197).
Mealini yazdığımız bu âyet-i kerime hacının yapması gereken başlıca şeyler arasında azık tedarik etmeyi de emretmekle, hacıyı başkalarına yük olmaktan ve dilenmekten kurtarmaktadır. Öte yandan, takvanın en üstün mertebe olduğunu bildiriyor. Böylece âyetin nüzulüne vesile olan Yemenlilerle beraber, kıyamete kadar gelecek bütün hacılara da örnek davranışı kazandırmaktadır.
Bu âyet takvanın en üstün matlup olduğunu bildiriyor. Takva mertebesi için de, azık tedarikini şart kılıyor. Bunu hazırlamayan ve hazırlamak için çalışmayanlar, ihtiyacın sevki ile kötülüğe düşebilirler. Aynı zamanda insanların diğer azıkları ne kadar bol olsa, takva hisleri bulunmadıkça yine mutlu olamazlar, kötülükten kurtulamazlar, iştah duydukları şeylere bir ihtiyaç duyarcasına atılırlar. Şu halde azık hazırlamak takvaya sebep olacağı gibi, takva hissi de azık hazırlamak için en büyük etkendir.
Âyet şuna da işaret eder: İnsan için iki yolculuk belirlenmiştir: Dünyada sefer ve dünyadan sefer. Dünyada yolculuk için yiyecek, içecek, binecek ve lüzumunda sarf edecek azık (levazım). Dünyadan sefer için de azık lazımdır. Bu da marifetullah (Allah'ı bilmek) ve muhabbetullah (Allah'ı sevmek)la Allah'ın koruması altına girmek ve Allah'tan başkasından yüz çevirmekle, O'ndan başkasına ihtiyaç arz etmemektir ki bu takva azığı, öbüründen daha hayırlıdır.(1)
Yazımızın başında mealini verdiğimiz Âl-i İmran Sûresinin âyetleri haccın hikmetlerine işaret ederken Kâbe ziyaretinin üç özelliğini bildirmektedir: 1. Oradaki bereket 2. Ondaki hidayet 3. Oradaki aşikâr belgeler.
Hac, yani Allah'ın evini ziyaret, tefekkürü ve derunî dinî tecrübesi ile, iç dünyasında devamlı olarak mesafe kat eden mü'minin, bu seyahatine paralel bir yolculuğu dış dünyada da gerçekleştirmesidir.
Mü'minin rûhunun, nefis bineğine binerek kurb-ı Sultana yaklaşmasıdır. Her vakit namazında gerçekleştirdiği ferdî miracı, hem görünen şehadet âlemine, hem de evrensel plâna aktarmasıdır. Yani dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla birlikte, külli bir şekilde Sultanının huzuruna kabul edilmesi, önünde resm-i geçit yapmasıdır.
Mü'minin namazının kıblesidir Beytullah. Müslüman, günde en az beş vakit, başka işlerini bırakarak, asıl yönünden ve istikametinden sapmamak için, şuur kontrolü ve durum muhakemesi yaptığı ruhî yoğunlaşma periyodları gerçekleştirir. Bu vakitler, onun yeryüzündeki didinmelerine asıl anlamını veren anlardır, beka diyarının parıltılarını fani hayata taşıyan "Lika" anlarıdır. Bu kıble, asıl maksaddan şaşmamanın dış dünyadaki alametidir, belgesidir. Mü'min, başka hayal peşinde koşmasın diye günde beş defa yön kontrolünü Kâbe-i Muazzama ile yapar.
Bir tek gün, bir tek saat, bir tek dakika yoktur ki o anda mü'min bir cemaat o işarete bakarak hayatına nizam, yönüne istikamet, kendisine çeki düzen vermesin; ezan ve namazdaki tekbir ve şehadetlerle hakikate şahitliğini kâinata ilân etmesin. Bundan büyük hidâyet ve rehberlik mi olur?
Her namaz vakti, mescidlerden birinde cemaate dahil olan bir Müslüman Kâbe merkezini çevreleyen uzak halkalardan birine girer. İç içe yüzbinlerce halka, gittikçe genişleyerek Beytullahı çevreler. En uzak halkalardan birine giren bir musalli, merkeze yaklaşmak için büyük bir iştiyak içindedir. Bu iştiyakla her gün azar azar ona yaklaşır. Yaklaşa yaklaşa nihayet hacda ona kavuşur. Bilmem tasrihe ihtiyaç var mı? Allah Teâlâ'nın Vechi her yerdedir. O, mekândan münezzehtir. Fakat insanlar hayatlarına nizam vermek ve Mevlâ'larına olan iştiyaklarına bir alâmet olmak üzere Beytullah'ın yönüne döner, onu tazim ederler.
Hayatın dağdağaları içinde perişan, fakir, bitkin düşen insan, derdine çare bulmak için Hükümdarının karargâhına sığınır. Mescid-i Haram, duyufu'r-Rahmana (Allah'ın misafirlerine) ziyafetgâh-ı rahmanidir. Oradaki ziyaretçilerin duydukları huzura, sükuna, güvenlik ve itminana bakınız. Başka hiçbir misafirlikte duymadığı huzuru orada duyduğunu yüzlerinden açıkça okursunuz. Yorgun, uykusuz binlerce ziyaretçinin orada kıvrılmış yatarken nasıl bir güven içinde olduklarını müşahede edersiniz. Bu "fe firrû ilallah" (Allaha iltica ediniz) (Zariyat, 56/50) âyetinin bir sırrıdır. Allah'ın himâsında (koruluğunda) kurtuluşun sevincini yaşamaktır.
Hükümdarın sarayını nice defalar dolanıp durduktan sonra bulup, nihayet huzura kabul edilmesi, Mevlâsının huzuruna çıkıp dileğini arz etmesi, O'ndan kabul yüzü görüp el öpmesi ile, kulun mutluluğu zirveye çıkar. Allah'ın yeryüzündeki yemîni olan(2) Hacer-i Esvedî öpmekle mü'min, Rabbinin dinine bağlılık akdini yeniler, imanını ve şehadetini oraya tevdi eder. Hadis-i şerifte bildirildiği üzere "İnsanlar Allah'ın hane halkıdır." Yani bütün insanlar, hilkatte eşit olup, en ileri seviyelere ulaşmak imkânı hepsine verilmiştir. İşte bu mânâ burada gerçekleşir. İnsanların kardeş olduklarını söylemek bu mânâ ile değer kazanır. Yoksa bu perişan, kararsız, fani dünyada Mevlasını tanımayan, sahipsiz evsiz, yurtsuz, birbirlerine yabancı ve düşman duran insanları sırf bir sözle kardeş yapmak imkânsızdır. Büyük ümit ve iddialarla kurulan Birleşmiş Milletler Organizasyonu bile, kardeşliği temin şöyle dursun, mazlumların katliamını dahi önlemiyor.
İşte Mescid-i Haram'ın güvenlik yeri olması, Hz. İbrahim (as)'ın duasının kabulüdür: "Ya Rabbi, bu beldeyi korkulardan emin kıl. Beni ve evlatlarımı putlara tapmaktan uzak tut" (İbrahim, 14/35) "Kim Mescid-i Harama girerse taarruzdan emin olur." (Âl-i İmran, 3/97) âyeti, başlangıçtan beri yürürlükte olmuştur.
İbrahim (as)'dan itibaren bütün Araplar Kâbe'yi tazim etmede müttefik idiler. Oraya giren kendi nefsi hakkında eziyet ve taarruzdan güven içinde olurdu. Aralarındaki onca kin ve düşmanlığa rağmen cahiliye Arapları da böylece devam etmişlerdi. İslâm, bu hükmü ibka etmiştir. Hz. Ömer (ra) şöyle demişti : "Orada (babam) Hattab'ın katiline rastlasam, dışarı çıkmadıkça elimi süremezdim." Bundan ötürü İmam Ebû Hanife şöyle demiştir: "Hill bölgesinde (Mekke dışında) kısas, irtidad, zina sebebiyle katli vacip olup da Harem'e sığınan kimse tutuklanmaz. Fakat o barındırılmaz, kendisine yiyecek ve içecek verilmez, ona satış yapılmaz, ta ki oradan çıkmaya mecbur kalır."
Bu hükme rağmen 2017’de 30-40 seneden beri Harem’de mücavir olan bazı salih müminleri yakalayıp zulm edecekleri belli olan idarelere teslim edenler, nasıl bir vebal yüklendiklerini düşünmelidirler.
Cahiliye devrinde intikam her şey sayılıyordu. Öldürülen yakının intikamı alınmadığı müddetçe kabilenin bütün fertleri şerefsiz sayılıyordu. Toplum içinde rahat dolaşamazdı. Katile rastladıkları yerde hücumu kollarlardı. Böyle iken Mescid-i Haram'da, birbirlerine ilişmezlerdi. Kâbe, o vahşet döneminde bile yılda dört ay barış sağlıyordu. Bunda elbette aşikâr bir belge olma vasfı vardır. Kur'ân'ın vahyinden 50 yıl önce Kâbe'ye hücum eden Ebrehe ordusunun perişan olması da bu belgelerden biridir.
Mekke'nin fethinde kılıç kullanılması, Beytullah'ı şirkten kurtarma ve ibadete tahsis etme zaruretinden ötürü olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.s) bu zarurete işaret etmek üzere "Günün bir saatinde sadece bana Mekke'de (kıtal) mübah kılındı. Yoksa ne benden önce kimseye mubah kılındı, ne de benden sonra kimseye mübah kılınacaktır." Bununla beraber Hz. Peygamber (s.a.s.) Mekke'ye silahla girmiş ise de, Beytullah'da silah kullandırmamıştır. Hatta O şöyle emretmiştir : "Her kim Mescid-i Haram'a girerse emindir. Her kim kendi evine girip kapısını kapatırsa güvenliktedir. Her kim Ebû Süfyan'ın evine girerse o da emindir."
Ebû Süfyan, Hz. Peygamberin bayraktarının, "Bugün kavga günüdür. Bugün destan yazılacak gündür. Bugün Kâbe'nin (orada savaşın) mübah olduğu gündür" sözünü nakledince Hz. Peygamber (s.a.s.) cevaben şöyle demişti : "O yanlış söylemiş. Bugün, Allah'ın, Kâbe'yi tazim edeceği gündür. Bugün Kâbe'nin elbisesinin yenileneceği gündür." Nitekim, insanlık tarihinin görüp geçirdiği en ileri seviyede bir af hâdisesini o fethin akabinde gerçekleştirmiştir. Kendisine ve canı kadar sevdiği ashabına yirmi seneden beri her türlü işkenceyi reva gören, bunun da ötesinde, hak ve hidayetin insanlar arasında yayılmasının karşısına çıkan zalim, katil, mücrimlerin, ceza olarak öldürülmeyi on kere hak etmiş olan o suçlu müşriklerin cezalarını bekledikleri anda: "Ey ahali! Sizi kınamıyorum, kusurlarınızı anmıyorum. Gidiniz, hepiniz serbestsiniz" deyip o canileri affetmiştir.
Şimdiye kadar yazdıklarımız Kâbe-i Muazzama'nın hüda özelliğinin beşeriyeti yönlendirmesine dair idi. Biraz da bereket özelliği üzerinde duralım. Bereket bu kutlu mabedin hem gözle görülen güzel halinden hem de manevî olan şeref ve değerindedir. Bereket: 1. Bolluk, hayır, artış
2. Devam ve beka anlamına gelir.
Maddi bolluk, kurak, ekinsiz bir vadide ortaya çıkan mahsul bolluğudur. Her diyarın mahsullerinin en kalitelileri orada bulunur. Birçok ülkede olduğundan da daha ucuza alınabilir. Meyve yetişen bir beldede bile, belli mevsimlerde sadece belli meyveler varken, orada her mevsimin mahsulleri bütün sene boyunca bulunur. Zira orası dünyanın manevî merkezidir.
Manevî olan şerefi ise mü'minlerin gönüllerinin ona ağması, ona kavuşmak için duydukları özlem ve iştiyaktır. Müslümana:
"Araya araya bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü.
Bir mübarek sefer olsa da gitsem
Kâbe yollarında ardına düşsem"
dedirten iştiyaktır. Bu tezahürler, ceddimiz Hz. Adem (as)'ın Rabbini bilmesinin, eşi ile birlikte O'na dönüşünün, Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve nice peygamberlerin (as) ve kutluların kervanına katılma özlemidir. Onların iman, tebliğ, hizmet, cihad, teslimiyet, güzel ahlâk, fazilet ve meziyetleriyle bezenme iradesidir.
"Sonsuzluk kervanı peşinizde ben,
Üç ayakla seken topal köpeğim.
Bir kırıntı yeter kereminizden
Sonsuzluk kervanı peşinizde ben"
diyen mü'minin, o kutluların geniş caddesine girmesidir.
Ama bu bereket asıl, saltanat-ı Muhammediye'de tezahür eder. Müşrikler dalâlet, cehalet ve gururları içinde bütün faziletlerin ve mükemmelliklerin mazharı olan o Zâtı reddederken: "Sen ebter olacaksın, herkes sana muhalif, adın sanın unutulacak, yolun izin kaybolacak" demişlerdi. Allah Teâlâ ise O'na kevser, yani hayr-ı kesir, bereket verdi. Mescid-i Haram'ı O'na nasib etti. O bereket, hidayet yirmi üç senede bütün Arap Yarımadası'na yayıldı. Ama bir baharın gelişi gibi. Hangi zorba, baharın gelmesini önleyebilir? Ebedî bahar oldu. Öyle ki hiçbir dış zorlama olmadan her türlü ırk, ülke, coğrafya, yaş, seviye ve meslekten yüzbinlerce insan her fecc-i amikten oraya, büyük maddî ve manevî fedakârlıklarla gelip bütün insanlığın temsilcileri olarak "Sen bizim ebedî rehberimiz, aziz önderimizsin, kalblerimizin mahbubusun, çünkü Habibullahsın" derler. Ona verilen kevseri, hayır ve bereketi, nesiller ve asırlar boyu süren bereketi izhar ederler. Heybeleri, petekleri dolu dolu dönerler yurtlarına, oradaki ibadetlerine bin misli, yüz bin misli mükâfat verilir. İşte bereket! Hangi bereket, hangi hidayet bu bereket ve hidayetten, bu âşikâr âyetlerden (belgelerden)(3) daha parlak olabilir?
DİPNOTLAR
1. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili. II. 55 (Azim Bsk.)
2. Taberanî, Ezrakî, Deylemî tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifte "el-Haceru'l-Esvedü yemînü'llahi fı'l-Ardı" buyurulur. Bazı âlimler hadisin senedinin zayıf, fakat şahidleri ile hasen derecesinde olduğunu söylerler (Keşfu'l-Hafâ, I.417)
3. Bazı tefsirlerde, Beytullah'daki aşikâr âyetler hakkında, "oranın kuşlarının insanlardan kaçmaması, kuşların Kâbe üzerinden uçmaması ve üzerine konmaması, oraya yağmur düşünce her tarafa düşeceği, hangi köşesine yağmur düşmüşse sadece o cihetteki ülkelere yağmur yağacağı" gibi şeyler yazılıdır. Dinde kesin olmayan, tecrübe ile de bağdaştırılamayan bu zayıf belgelere Beytullah'ın ihtiyacı yoktur. Onun asıl hidâyet ve bereketi açıklamaya çalıştığımız ve ulemânın da asıl dikkat çektikleri mezkûr hususlarda aranmalıdır.
Etiketler:
Prof. Dr. Suat Yıldırım
Kaçırılma olayları, devlet içinde ayrı bir birimin işi
KHK ile ihraç edilen ve Şubat’ta kendisini ‘polis’ olarak tanıtan kişilerce kaçırılan 6 kişiden 4’ü ortaya çıkarıldı. Ancak Gökhan Türkmen ve Mustafa Yılmaz’dan hala haber yok! Türkmen ve Yılmaz’ın işkence ve kötü muameleye uğradığına dair endişeler her geçen gün daha da artıyor. Başta aileler olmaz üzere, sivil toplum ve siyasetçiler, iki ismin bir an önce ortaya çıkarılmasını istiyor. Hükümet yetkilileri ise ‘ölüm’ sessizliğinde… İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan, kaçırılma olaylarının devletin içinde ayrı bir birim tarafından yapıldığını ve bu birime ‘dokunulamadığını’ belirtiliyor.
Mustafa Yılmaz, 15 Temmuz’un ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) işinden ihraç edilenlerden biri. Tıpkı onun gibi kararnameyle ihraç edilen altı kişi, 2019’un Şubat ayında ardı ardına kaçırılmıştı.
OĞLUMUN HAYATINDAN ENDİŞE EDİYORUZ
Mustafa Yılmaz’ın annesi Nevim Yılmaz, aylardır göz yaşı döküyor. Zira oğlu 19 Şubat’ta kaçırlıdı. Oğlu ile aynı dosyada adı geçen ve yine onun gibi kaçırılan 6 kişiden 4’ü ‘ortaya çıkarıldı! Ancak tıpkı Gökhan Türkmen gibi Mustafa Yılmaz da hala kayıp! Oğlunun hayatından endişe ettiklerini ve geçen her gün endişelerinin daha da arttığını anlatan Nevim Yılmaz, “Oğlumun suçu, günahı neydi! Kaybolmadı, kaçırıldı. 19 Şubat’tan beri oğlumuz Mustafa Yılmaz’ı arıyoruz. Aramadık yer bırakmadık. Bütün kapılar yüzümüze kapandı. Meclisten sadece beş vekil ilgilendi bizimle. İnsanlık nerede, vicdan nerede?” diyor.
GERGERLİOĞLU: KAYIP DEĞİL, KAÇIRILMA!
Sosyal medya aracılığıyla olayı duyurmaya çalışan ailelerin durumunu meclis gündemine de taşıyan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, olayın kayıp değil ‘kaçırılma’ olduğunu anlatıyor: “Dört kişi bulundu ama nasıl bulundu? Birden bire emniyette gözaltında oldukları ortaya çıktı. Nedenini ve nasılını bilmiyoruz. İki kişi ise halen kayıp. Ortadan kaybolanların mahallelerine gittim, görgü tanıklarıyla konuştum. Kendilerini polis olarak tanıtan kişiler gelmiş, bu insanları kaçırmış. Aileler de buna tanık olmuş. Emniyet bunu ısrarla kabul etmiyor.”
DEVLET İÇİNDE ÖZEL BİR EKİP VAR!
İnsan Hakları Derneği’nin bugüne kadar yaptığı bütün başvurular sonuçsuz kaldı. İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan, “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun, İçişleri ve Adalet bakanlıklarının devreye girmesini istedik. Cumhuriyet savcılarınca açılmış soruşturma dosyalarının tamamlanmasını bekledik. Fakat bir türlü konu aydınlatılamıyorç Görüyoruz ki, bu kaçırılma olayı devlet içinde özel bir ekip tarafından yapılıyor. Ve o ekibe bir türlü dokunulamıyor. Türkiye’de faili meçhullerin arttığı yılları herkes hatırlıyor. O yıllar 1980’li, 1990’lı yıllardı. O yılları yeniden yaşamak istemiyoruz. Devlet içindeki çete yapılarıyla ilgili yeni raporlar istemiyoruz.” diyor.
[TR724] 1.8.2019
Mustafa Yılmaz, 15 Temmuz’un ardından ilan edilen olağanüstü hal (OHAL) döneminde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerle (KHK) işinden ihraç edilenlerden biri. Tıpkı onun gibi kararnameyle ihraç edilen altı kişi, 2019’un Şubat ayında ardı ardına kaçırılmıştı.
OĞLUMUN HAYATINDAN ENDİŞE EDİYORUZ
Mustafa Yılmaz’ın annesi Nevim Yılmaz, aylardır göz yaşı döküyor. Zira oğlu 19 Şubat’ta kaçırlıdı. Oğlu ile aynı dosyada adı geçen ve yine onun gibi kaçırılan 6 kişiden 4’ü ‘ortaya çıkarıldı! Ancak tıpkı Gökhan Türkmen gibi Mustafa Yılmaz da hala kayıp! Oğlunun hayatından endişe ettiklerini ve geçen her gün endişelerinin daha da arttığını anlatan Nevim Yılmaz, “Oğlumun suçu, günahı neydi! Kaybolmadı, kaçırıldı. 19 Şubat’tan beri oğlumuz Mustafa Yılmaz’ı arıyoruz. Aramadık yer bırakmadık. Bütün kapılar yüzümüze kapandı. Meclisten sadece beş vekil ilgilendi bizimle. İnsanlık nerede, vicdan nerede?” diyor.
GERGERLİOĞLU: KAYIP DEĞİL, KAÇIRILMA!
Sosyal medya aracılığıyla olayı duyurmaya çalışan ailelerin durumunu meclis gündemine de taşıyan HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, olayın kayıp değil ‘kaçırılma’ olduğunu anlatıyor: “Dört kişi bulundu ama nasıl bulundu? Birden bire emniyette gözaltında oldukları ortaya çıktı. Nedenini ve nasılını bilmiyoruz. İki kişi ise halen kayıp. Ortadan kaybolanların mahallelerine gittim, görgü tanıklarıyla konuştum. Kendilerini polis olarak tanıtan kişiler gelmiş, bu insanları kaçırmış. Aileler de buna tanık olmuş. Emniyet bunu ısrarla kabul etmiyor.”
DEVLET İÇİNDE ÖZEL BİR EKİP VAR!
İnsan Hakları Derneği’nin bugüne kadar yaptığı bütün başvurular sonuçsuz kaldı. İnsan Hakları Derneği Başkanı Öztürk Türkdoğan, “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nun, İçişleri ve Adalet bakanlıklarının devreye girmesini istedik. Cumhuriyet savcılarınca açılmış soruşturma dosyalarının tamamlanmasını bekledik. Fakat bir türlü konu aydınlatılamıyorç Görüyoruz ki, bu kaçırılma olayı devlet içinde özel bir ekip tarafından yapılıyor. Ve o ekibe bir türlü dokunulamıyor. Türkiye’de faili meçhullerin arttığı yılları herkes hatırlıyor. O yıllar 1980’li, 1990’lı yıllardı. O yılları yeniden yaşamak istemiyoruz. Devlet içindeki çete yapılarıyla ilgili yeni raporlar istemiyoruz.” diyor.
[TR724] 1.8.2019
Ankara Barosu: TEM’de ortaya çıkan kayıp 4 kişi avukatlarla görüştürülmüyor
Ankara Barosu, altı aydır kayıp olduktan Ankara Terörle Mücadele Şubesi’nde (TEM) ortaya çıkan altı kişiden dördünün baroya bağlı avukatlarla görüşmelerinin engellendiğini açıkladı. Ankara TEM’de şu anda Özgür Kaya, Erkan Irmak, Yasin Ugan ve Salim Zeybek gözaltına bulunuyor. Baro, ayrıca halen kayıp olan Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’i akıbetinin belirlenemediğini belirtti.
Ankara Barosu’nun açıklaması şöyle: “Ankara ilinde altı kişinin Şubat 2019’dan itibaren kaybolduğu iddiası basına yansımış, bu kişilerin yakınlarının Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezine yaptıkları başvurular Merkezimiz tarafından incelenmeye alınmıştır. Haklarında başvuru yapılmış bulunan altı kişiden Özgür Kaya, Erkan Irmak, Yasin Ugan ve Salim Zeybek’in Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesinde gözaltında oldukları 29 Temmuz 2019 tarihinde erken saatlerde ailelerine bildirilmiştir. Kişilerin gözaltında oldukları haberinin yakınları tarafından kamuoyuna duyurulması üzerine Baromuz ve Merkezimiz üyesi avukatlar bu kişilerle görüşme yapmak üzere görevlendirilmiştir.
‘Avukatların gözaltındakilerle görüştürülmesi engelleniyor’
Polis, şüpheli yakınlarına, yaklaşık altı aydır kayıp olan yakınlarının rutin GBT sorgusu esnasında gözaltına alındıklarını ve teslim olmak üzere TEM şubeye geldiklerini belirtmiştir. Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi ile Avukat Hakları Merkezi’nden aldıkları görev ile TEM şubeye giden avukatların ve ailelerin özel avukatlarının gözaltındakilerle görüşme talebi üzerine avukatların kimlik fotokopileri istenmiş ve gerek Baromuz tarafından görevlendirilen avukatların gerekse şüpheli yakınlarının özel avukatlarının gözaltında tutulan kişiler ile görüşmeleri engellenmiştir.
‘Müdafiye erişim hakkı’ sağlanmıyor
Altı aydır kayıp oldukları aileleri tarafından resmi makamlarla ve kamuoyu ile paylaşılan gözaltındaki şüphelilerin ‘Müdafiye erişim hakkı’ güvencelerinin sağlanması hem iç mevzuatımız gereği hem de Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından zorunlu kabul edilmektedir. Hali hazırda uzun süre haklarında bilgi alınamayan ve gözaltında bulunan şüphelilerin hiçbir meşru gerekçe sunulmaksızın, bu haktan yararlandırılmadığı gözlenmiştir.
‘Cumhuriyet Savcılığını göreve davet ediyoruz’
İnsan haklarının korunmasından sorumlu ve tarafsız olan Baroların bu tür ciddi ihlal iddialarının olduğu vakalarda varlığı hem kamu makamları hem de kişiler açışından bir güvence olduğu gibi demokrasinin, hukuk devleti ilkesi ile temel hak ve özgürlüklerin korunması bakımından zaruridir. Soruşturmanın hiçbir aşamasında avukat görüşmesinin engellenemeyeceği ulusal ve uluslararası mevzuatta açıkça düzenlenmiştir. Bu nedenle gerek soruşturmanın selameti, gerek kamuoyunun sağlıklı olarak bilgilendirilmesi, gerekse şüphelilerin haklarının korunması amacıyla Baromuz İnsan Hakları Merkezi tarafından görevlendirilen avukatların yukarıda adı geçen şüphelilerle görüşme yapmalarına izin verilmesinin hukuki bir zorunluluk olduğu açıktır. Tüm bu hususlar dikkate alınarak Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezini temsilen görevlendirilen avukatların halen TEM’de gözaltında tutulan şüphelilerle görüştürülmesinin gecikmeksizin sağlanması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gereğinin yapılması ve yapılan işlemlerle ilgili kamuoyunun bilgilendirilmesi talebimizi saygılarımızla duyururuz.”
[TR724] 1.8.2019
Ankara Barosu’nun açıklaması şöyle: “Ankara ilinde altı kişinin Şubat 2019’dan itibaren kaybolduğu iddiası basına yansımış, bu kişilerin yakınlarının Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezine yaptıkları başvurular Merkezimiz tarafından incelenmeye alınmıştır. Haklarında başvuru yapılmış bulunan altı kişiden Özgür Kaya, Erkan Irmak, Yasin Ugan ve Salim Zeybek’in Ankara Emniyeti Terörle Mücadele Şubesinde gözaltında oldukları 29 Temmuz 2019 tarihinde erken saatlerde ailelerine bildirilmiştir. Kişilerin gözaltında oldukları haberinin yakınları tarafından kamuoyuna duyurulması üzerine Baromuz ve Merkezimiz üyesi avukatlar bu kişilerle görüşme yapmak üzere görevlendirilmiştir.
‘Avukatların gözaltındakilerle görüştürülmesi engelleniyor’
Polis, şüpheli yakınlarına, yaklaşık altı aydır kayıp olan yakınlarının rutin GBT sorgusu esnasında gözaltına alındıklarını ve teslim olmak üzere TEM şubeye geldiklerini belirtmiştir. Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezi ile Avukat Hakları Merkezi’nden aldıkları görev ile TEM şubeye giden avukatların ve ailelerin özel avukatlarının gözaltındakilerle görüşme talebi üzerine avukatların kimlik fotokopileri istenmiş ve gerek Baromuz tarafından görevlendirilen avukatların gerekse şüpheli yakınlarının özel avukatlarının gözaltında tutulan kişiler ile görüşmeleri engellenmiştir.
‘Müdafiye erişim hakkı’ sağlanmıyor
Altı aydır kayıp oldukları aileleri tarafından resmi makamlarla ve kamuoyu ile paylaşılan gözaltındaki şüphelilerin ‘Müdafiye erişim hakkı’ güvencelerinin sağlanması hem iç mevzuatımız gereği hem de Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından zorunlu kabul edilmektedir. Hali hazırda uzun süre haklarında bilgi alınamayan ve gözaltında bulunan şüphelilerin hiçbir meşru gerekçe sunulmaksızın, bu haktan yararlandırılmadığı gözlenmiştir.
‘Cumhuriyet Savcılığını göreve davet ediyoruz’
İnsan haklarının korunmasından sorumlu ve tarafsız olan Baroların bu tür ciddi ihlal iddialarının olduğu vakalarda varlığı hem kamu makamları hem de kişiler açışından bir güvence olduğu gibi demokrasinin, hukuk devleti ilkesi ile temel hak ve özgürlüklerin korunması bakımından zaruridir. Soruşturmanın hiçbir aşamasında avukat görüşmesinin engellenemeyeceği ulusal ve uluslararası mevzuatta açıkça düzenlenmiştir. Bu nedenle gerek soruşturmanın selameti, gerek kamuoyunun sağlıklı olarak bilgilendirilmesi, gerekse şüphelilerin haklarının korunması amacıyla Baromuz İnsan Hakları Merkezi tarafından görevlendirilen avukatların yukarıda adı geçen şüphelilerle görüşme yapmalarına izin verilmesinin hukuki bir zorunluluk olduğu açıktır. Tüm bu hususlar dikkate alınarak Ankara Barosu İnsan Hakları Merkezini temsilen görevlendirilen avukatların halen TEM’de gözaltında tutulan şüphelilerle görüştürülmesinin gecikmeksizin sağlanması için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından gereğinin yapılması ve yapılan işlemlerle ilgili kamuoyunun bilgilendirilmesi talebimizi saygılarımızla duyururuz.”
[TR724] 1.8.2019
Bakandan İstanbul Havalimanı itirafı: İki buçuk ayda 179 uçak pisti pas geçti
İstanbul Havalimanı açıldığı günden beri çok sayıda uçağın kuş sürüsüne çarpmasıyla gündeme geliyor. Konuyu Meclis gündemine taşıyan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi’nin soru önergesine cevap veren Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan ise itiraf niteliğinde bir cevap verdi.
“179 UÇAK İNİŞ ESNASINDA PİSTİ PAS GEÇTİ”
Bakan Turhan tarafından açıklanan verilere göre havalimanının hizmete girdiği ilk 76 günde rekor düzeyinde pas geçme vakası yaşandı. Buna göre İstanbul Havalimanı’nın iniş ve kalkışlara açıldığı nisan ayında 59, mayıs ayında 89, haziran ayının ilk 15 gününde ise 31 olmak üzere toplam 179 uçak iniş esnasında çeşitli sebeplerle pisti pas geçmek zorunda kaldı.
Açıklamada yaşanan pas geçme vakalarının 15’inin rüzgâr kesmesi, yedisinin ise şiddetli türbülans kaynaklı olduğunu ifade edildi. Bakan Turhan’ın diğer 157 uçuşla ilgili herhangi bir bilgi vermemesi ise dikkat çekti.
“13 UÇAK METOROLOJİK ŞARTLAR NEDENİYLE İNEMEDİ”
İstanbul Havalimanı’nın kullanıma açıldığı günden itibaren toplam 13 uçağın meteorolojik şartlar nedeniyle alana inemediğini belirten Turhan, uçuşların olumsuz hava şartları nedeniyle yedek havalimanına yönlendirilmesinin normal bir durum olduğunu söyledi.
Turhan, İstanbul Yeni Havalimanı ve yakın çevresinde özellikle ilkbahar ve sonbahar gibi mevsim geçişlerinde kötü hava şartları meydana geldiğini itiraf ederek bu dönemde trafik akışında uzun süreli beklemeler yaşanacağını ifade etti. Bakanlık cevabında trafik akışında pas geçme ve devamında yaşanan divertler (uçuşların yedek meydana yönlendirilmesi) gibi olumsuzlukların da yaşanacağı ifade edildi.
[TR724] 1.8.2019
“179 UÇAK İNİŞ ESNASINDA PİSTİ PAS GEÇTİ”
Bakan Turhan tarafından açıklanan verilere göre havalimanının hizmete girdiği ilk 76 günde rekor düzeyinde pas geçme vakası yaşandı. Buna göre İstanbul Havalimanı’nın iniş ve kalkışlara açıldığı nisan ayında 59, mayıs ayında 89, haziran ayının ilk 15 gününde ise 31 olmak üzere toplam 179 uçak iniş esnasında çeşitli sebeplerle pisti pas geçmek zorunda kaldı.
Açıklamada yaşanan pas geçme vakalarının 15’inin rüzgâr kesmesi, yedisinin ise şiddetli türbülans kaynaklı olduğunu ifade edildi. Bakan Turhan’ın diğer 157 uçuşla ilgili herhangi bir bilgi vermemesi ise dikkat çekti.
“13 UÇAK METOROLOJİK ŞARTLAR NEDENİYLE İNEMEDİ”
İstanbul Havalimanı’nın kullanıma açıldığı günden itibaren toplam 13 uçağın meteorolojik şartlar nedeniyle alana inemediğini belirten Turhan, uçuşların olumsuz hava şartları nedeniyle yedek havalimanına yönlendirilmesinin normal bir durum olduğunu söyledi.
Turhan, İstanbul Yeni Havalimanı ve yakın çevresinde özellikle ilkbahar ve sonbahar gibi mevsim geçişlerinde kötü hava şartları meydana geldiğini itiraf ederek bu dönemde trafik akışında uzun süreli beklemeler yaşanacağını ifade etti. Bakanlık cevabında trafik akışında pas geçme ve devamında yaşanan divertler (uçuşların yedek meydana yönlendirilmesi) gibi olumsuzlukların da yaşanacağı ifade edildi.
[TR724] 1.8.2019
Nazi rejimini geçti, sayıyı Bakan açıkladı: ’15 Temmuz sonrası 301 bin kitap imha ettik’
15 Temmuz sonrası aralarında Hz. Muhammed (sas) hayatı anlatan kitaplar, edebi eserler ve okul kitapları başta olmak üzere kapatılan Hizmet Hareketi’ne yakın yayınevlerinin bastığı yüz binlerce kitap imha edildi. Sayıyı ise Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk açıkladı.
Selçuk, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında bakanlığa bağlı kurum müdürlükleri ile okullarda bulunan kütüphaneler ile z-kütüphanelerdeki kaynaklar içerisinde Hizmet Hareketi ile bağlantılı 301 bin 878 adet kitabın imha edildiğini ifade etti.
Hürriyet’in haberine göre açıklama, MHP Konya Milletvekili Esin Kara’nın, Bakan Selçuk’un yanıtlaması üzere Meclis Başkanlığı’na verdiği bir soru önergesi üzerine yapıldı. Kara önergesinde, özetle ’15 Temmuz sonrası Hizmet Hareketi’ne yakın yayınların okul kütüphanelerinden temizlenmesine yönelik bir çalışma yapılmış mıdır? Yapıldı ise okul kütüphanelerine bu kitapların nasıl girdiğine dair bir araştırma yapıldı mı? Bugün itibari ile bu kitaplar okul kütüphanelerinde mevcut mudur? Ara ara okul kütüphanelerinin denetimi yapılmakta mıdır?” sorularını yöneltti.
Nazi Almanyası’nda da binlerce kitap yakıldı
Bakan Selçuk, Kara’nın önergesine verdiği yanıtta özetle şunları kaydetti: “ Bu bağlamda aidiyeti, iltisakı ve irtibatı olan gazete ve dergiler ile yayınevi ve dağıtım kanalları kapatılmıştır. Bu kapsamda Bakanlığımıza bağlı kurum müdürlükleri ile her derece ve türdeki okullarda bulunan kütüphaneler ile z-kütüphanelerdeki kaynaklar içerisinde yayımlanan gazete, dergi ile yayın evleri ve dağıtım kanallarına ait kitap, CD, video, kaset vb. basılı ve teknolojik kaynakların tamamının ayıklanarak hurdaya ayrılması, kayıtlardan düşülmesi ve imha edilmesi için valiliklere yazı yazılarak okul kütüphaneleri ile z-kütüphanelerdeki kaynaklar içerisinde 301 bin 878 adet kitap imha edilmiştir.”
2 BİN 284 KURUM KAPATILDI
CHP Ankara Milletvekili Servet Ünsal da Bakan Selçuk’un yanıtlaması istemi ile verdiği önergede ise özetle “Yurt içinde ve yurt dışında Hizmet Hareketi ile bağlantılı kaç eğitim kurumu tespit edilmiştir? Terör örgütü bağlantısı tespit edilen okullara karşı hangi yaptırımlar uygulanmıştır? Söz konusu okullardan kaç tanesine el konmuştur? Yurt dışında el konduğu belirtilen bazı okullarının aslında satın alındığı hatta bu satın alma işleminin okulların değerinin en az 3-4 katı fiyata gerçekleştirildiği iddiası doğra mudur?” sorularını yöneltti. Bakan Selçuk, bu önergeye verdiği yanıtta ise özetle şunları kaydetti: “Mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu düşünülen Bakanlığımız personeli ve bağlı kurumlan hakkındaki değerlendirmeler yapıldıktan sonra İrtibatlı 2.284 kurum tespit edilmiş ve tamamı kapatılmıştır.”
[TR724] 1.8.2019
Selçuk, 15 Temmuz darbe teşebbüsü sonrasında bakanlığa bağlı kurum müdürlükleri ile okullarda bulunan kütüphaneler ile z-kütüphanelerdeki kaynaklar içerisinde Hizmet Hareketi ile bağlantılı 301 bin 878 adet kitabın imha edildiğini ifade etti.
Hürriyet’in haberine göre açıklama, MHP Konya Milletvekili Esin Kara’nın, Bakan Selçuk’un yanıtlaması üzere Meclis Başkanlığı’na verdiği bir soru önergesi üzerine yapıldı. Kara önergesinde, özetle ’15 Temmuz sonrası Hizmet Hareketi’ne yakın yayınların okul kütüphanelerinden temizlenmesine yönelik bir çalışma yapılmış mıdır? Yapıldı ise okul kütüphanelerine bu kitapların nasıl girdiğine dair bir araştırma yapıldı mı? Bugün itibari ile bu kitaplar okul kütüphanelerinde mevcut mudur? Ara ara okul kütüphanelerinin denetimi yapılmakta mıdır?” sorularını yöneltti.
Nazi Almanyası’nda da binlerce kitap yakıldı
Bakan Selçuk, Kara’nın önergesine verdiği yanıtta özetle şunları kaydetti: “ Bu bağlamda aidiyeti, iltisakı ve irtibatı olan gazete ve dergiler ile yayınevi ve dağıtım kanalları kapatılmıştır. Bu kapsamda Bakanlığımıza bağlı kurum müdürlükleri ile her derece ve türdeki okullarda bulunan kütüphaneler ile z-kütüphanelerdeki kaynaklar içerisinde yayımlanan gazete, dergi ile yayın evleri ve dağıtım kanallarına ait kitap, CD, video, kaset vb. basılı ve teknolojik kaynakların tamamının ayıklanarak hurdaya ayrılması, kayıtlardan düşülmesi ve imha edilmesi için valiliklere yazı yazılarak okul kütüphaneleri ile z-kütüphanelerdeki kaynaklar içerisinde 301 bin 878 adet kitap imha edilmiştir.”
2 BİN 284 KURUM KAPATILDI
CHP Ankara Milletvekili Servet Ünsal da Bakan Selçuk’un yanıtlaması istemi ile verdiği önergede ise özetle “Yurt içinde ve yurt dışında Hizmet Hareketi ile bağlantılı kaç eğitim kurumu tespit edilmiştir? Terör örgütü bağlantısı tespit edilen okullara karşı hangi yaptırımlar uygulanmıştır? Söz konusu okullardan kaç tanesine el konmuştur? Yurt dışında el konduğu belirtilen bazı okullarının aslında satın alındığı hatta bu satın alma işleminin okulların değerinin en az 3-4 katı fiyata gerçekleştirildiği iddiası doğra mudur?” sorularını yöneltti. Bakan Selçuk, bu önergeye verdiği yanıtta ise özetle şunları kaydetti: “Mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu düşünülen Bakanlığımız personeli ve bağlı kurumlan hakkındaki değerlendirmeler yapıldıktan sonra İrtibatlı 2.284 kurum tespit edilmiş ve tamamı kapatılmıştır.”
[TR724] 1.8.2019
“Beni hakimlerin savcıların önünde kaçırdılar” [İlker Doğan]
AKP rejimi, insan hakları ihlallerine hız kesmeden devam ediyor. İşadamı Mustafa Ceyhan, yaklaşık 1,5 yıl önce Azerbaycan’dan kaçırılarak Türkiye’ye getirildi. Ailesi konuyu Birleşmiş Milletler’ (BM) taşıdı. BM Haksız Kaçırılma Haksız Tutuklama Komisyon Kurulu, aileyi haklı buldu ve Mustafa Ceyhan’ın derhal tahliye edilmesini, aileye tazminat ödenmesini istedi. Ancak BM’nin kararına rağmen Mustafa Ceyhan, geçtiğimiz gün önce Aksaray 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla 9 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Delil ise 17/25 Aralık sonrası Bank Asya’nın kredi kartını kullanmaya devam etmiş olması! Ceyhan, haksız yere bir yılı Azerbaycan’da olmak üzere iki yılı aşkın süredir ailesi ve çocuklarından ayrı.
İşadamı Mustafa Ceyhan’ın hikayesi, AKP rejiminin ‘haydut devlet’ uygulamasını anlatan binlercesinden sadece biri. Gürcistan’da iş yeri vardı Ceyhan’ın. Ancak 20 Nisan 2017’de Azerbaycan sınırında ‘evrakta sahtecilik’ iddiasıyla gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. İddiaya göre pasaportu sahteydi. Ancak Ceyhan o pasaportu yıllardır kullanıyordu. Türkiye’den umreye bile gitmiş ve hiç bir sorun yaşamamıştı. 8 yıldır kullandığı pasaport nasıl sahte olabilirdi?
AZERBAYCAN’DA BİR YIL BOŞUNA YATTI
Mustafa Ceyhan’ın koğuş arkadaşı, garip kaçırılma hikayesini ve sahte pasaport yalanının doğrusunu Ceyhan’ın ağzından Tr724’e anlattı: “Bana pasaportumun sahte olduğunu söylediler. Ben de olmadığını anlattım, delillerini gösterdim. Sürekli mahkemeyi ötelediler. Sonradan öğrendim ki, Türkiye’den Azerbaycan’a bir isim listesi gitmiş ve o listede benim de adım var. Bunu söyleyemedikleri için ‘uyduruk’ bir gerekçeyle beni tutukladılar.”
TÜRKİYE BÜYÜKELÇİSİ DURUŞMA SALONUNDA
Tam bir yıl boyunca Azerbaycan’da cezaevinde kalan Mustafa Ceyhan, orada yaşadıklarını ise şöyle dile getiriyor: “26 Nisan 2018’de mahkemem olduğu söylendi. Ancak benim duruşmama daha bir ay vardı. Şaşırdım. Ne oluyor dedim. Dinlemediler. Beni mahkemeye götürdüler. Duruşma salonunun arka tarafında Türkiye’nin büyükelçisi ve yanında 3 adam gördüm. Hakime, “Bunların burada ne işi var” diye bağırdım. Cevap veremedi. ‘Siz neler çeviriyorsunuz’ dedim. Yine ses yok! Bunun üzerine avukatımı istediğimi söyledim. Duruşmaya ara verdiler.”
1 YIL SONRA BERAAT
Mustafa Ceyhan’ın anlattıklarına göre, avukatın gelmesi 2 saati buluyor. Mahkeme tekrar başlıyor. Ve ‘beraat’ kararı çıkıyor: “Ancak ortada bir sorun olduğunu anladık. Avukatım ‘beraat’ kararına itiraz etti. Bir şeyler dönüyordu. Ben de itiraz ettim. Ancak mahkeme kararını çoktan vermişti! Birileri bizi kaçırmak için çoktan planlarını yapmış!”
ADLİYE BAHÇESİNDE KAÇIRILDI
Mustafa Ceyhan, BM’nin avukatı ve kendi avukatıyla birlikte adliye binasından çıkarken iki jip bahçeye yanaşıyor. İçerisinden çıkan 7-8 kişi Ceyhan’ı iki avukatın arasından alarak karga tulumba jipe atıyor. Daha sonra THY’nin tarifeli uçağıyla Türkiye’ye getiriliyor. Önce Metris’e oradan da Silivri’ye naklediliyor. Halen de Silivri’de tutuklu. Ceyhan, yaşadıklarını anlattıktan sonra, “Beni adliye bahçesinde, o kadar hakim ve savcının gözlerinin önünde kaçırdılar.” diyor.
BM’DEN HAK İHLAL VE TAZMİNAT KARARI
Mustafa Ceyhan’ın ailesi konuyu BM’ye taşıdı. BM Haksız Kaçırılma Haksız Tutuklama Komisyon Kurulu aileyi haklı buldu ve Mustafa Ceyhan’ın derhal tahliye edilmesi gerektiğini belirtti. BM Çalışma Grubu, 10 Temmuz 2019’daki kararında Azerbaycan ve Türkiye hükümetinin Ceyhan’ın durumunun gecikmeden giderilmesi için gerekli adımların derhal atılmasını istedi. Kararda, hem Türkiye hem de Azerbaycan hükümetinin Ceyhan’a tazminat ödemesinin uygun görüldüğü belirtiliyor.
9 YIL HÜKMÜN GEREKÇESİ KREDİ KARTI!
Mustafa Ceyhan, BM’nin kararına rağmen 30 Nisan’dan bu yana Silivri Cezaevi’nde tutuluyor. Yargılaması ise Aksaray 2. Ağır Ceza’da yapıldı ve mahkeme 30 Temmuz 2019’da Ceyhan’ı, ‘örgüt üyeliği’ suçundan 9 yıla mahkum etti. Delil olarak ise sadece 17/25 Aralık büyük yolsuzluk soruşturmasından sonra da Bank Asya’nın kredi kartını kullanmaya devam etmiş olması gösterildi.
[İlker Doğan] 1.8.2019 [TR724]
İşadamı Mustafa Ceyhan’ın hikayesi, AKP rejiminin ‘haydut devlet’ uygulamasını anlatan binlercesinden sadece biri. Gürcistan’da iş yeri vardı Ceyhan’ın. Ancak 20 Nisan 2017’de Azerbaycan sınırında ‘evrakta sahtecilik’ iddiasıyla gözaltına alındı ve ardından tutuklandı. İddiaya göre pasaportu sahteydi. Ancak Ceyhan o pasaportu yıllardır kullanıyordu. Türkiye’den umreye bile gitmiş ve hiç bir sorun yaşamamıştı. 8 yıldır kullandığı pasaport nasıl sahte olabilirdi?
AZERBAYCAN’DA BİR YIL BOŞUNA YATTI
Mustafa Ceyhan’ın koğuş arkadaşı, garip kaçırılma hikayesini ve sahte pasaport yalanının doğrusunu Ceyhan’ın ağzından Tr724’e anlattı: “Bana pasaportumun sahte olduğunu söylediler. Ben de olmadığını anlattım, delillerini gösterdim. Sürekli mahkemeyi ötelediler. Sonradan öğrendim ki, Türkiye’den Azerbaycan’a bir isim listesi gitmiş ve o listede benim de adım var. Bunu söyleyemedikleri için ‘uyduruk’ bir gerekçeyle beni tutukladılar.”
TÜRKİYE BÜYÜKELÇİSİ DURUŞMA SALONUNDA
Tam bir yıl boyunca Azerbaycan’da cezaevinde kalan Mustafa Ceyhan, orada yaşadıklarını ise şöyle dile getiriyor: “26 Nisan 2018’de mahkemem olduğu söylendi. Ancak benim duruşmama daha bir ay vardı. Şaşırdım. Ne oluyor dedim. Dinlemediler. Beni mahkemeye götürdüler. Duruşma salonunun arka tarafında Türkiye’nin büyükelçisi ve yanında 3 adam gördüm. Hakime, “Bunların burada ne işi var” diye bağırdım. Cevap veremedi. ‘Siz neler çeviriyorsunuz’ dedim. Yine ses yok! Bunun üzerine avukatımı istediğimi söyledim. Duruşmaya ara verdiler.”
1 YIL SONRA BERAAT
Mustafa Ceyhan’ın anlattıklarına göre, avukatın gelmesi 2 saati buluyor. Mahkeme tekrar başlıyor. Ve ‘beraat’ kararı çıkıyor: “Ancak ortada bir sorun olduğunu anladık. Avukatım ‘beraat’ kararına itiraz etti. Bir şeyler dönüyordu. Ben de itiraz ettim. Ancak mahkeme kararını çoktan vermişti! Birileri bizi kaçırmak için çoktan planlarını yapmış!”
ADLİYE BAHÇESİNDE KAÇIRILDI
Mustafa Ceyhan, BM’nin avukatı ve kendi avukatıyla birlikte adliye binasından çıkarken iki jip bahçeye yanaşıyor. İçerisinden çıkan 7-8 kişi Ceyhan’ı iki avukatın arasından alarak karga tulumba jipe atıyor. Daha sonra THY’nin tarifeli uçağıyla Türkiye’ye getiriliyor. Önce Metris’e oradan da Silivri’ye naklediliyor. Halen de Silivri’de tutuklu. Ceyhan, yaşadıklarını anlattıktan sonra, “Beni adliye bahçesinde, o kadar hakim ve savcının gözlerinin önünde kaçırdılar.” diyor.
BM’DEN HAK İHLAL VE TAZMİNAT KARARI
Mustafa Ceyhan’ın ailesi konuyu BM’ye taşıdı. BM Haksız Kaçırılma Haksız Tutuklama Komisyon Kurulu aileyi haklı buldu ve Mustafa Ceyhan’ın derhal tahliye edilmesi gerektiğini belirtti. BM Çalışma Grubu, 10 Temmuz 2019’daki kararında Azerbaycan ve Türkiye hükümetinin Ceyhan’ın durumunun gecikmeden giderilmesi için gerekli adımların derhal atılmasını istedi. Kararda, hem Türkiye hem de Azerbaycan hükümetinin Ceyhan’a tazminat ödemesinin uygun görüldüğü belirtiliyor.
9 YIL HÜKMÜN GEREKÇESİ KREDİ KARTI!
Mustafa Ceyhan, BM’nin kararına rağmen 30 Nisan’dan bu yana Silivri Cezaevi’nde tutuluyor. Yargılaması ise Aksaray 2. Ağır Ceza’da yapıldı ve mahkeme 30 Temmuz 2019’da Ceyhan’ı, ‘örgüt üyeliği’ suçundan 9 yıla mahkum etti. Delil olarak ise sadece 17/25 Aralık büyük yolsuzluk soruşturmasından sonra da Bank Asya’nın kredi kartını kullanmaya devam etmiş olması gösterildi.
[İlker Doğan] 1.8.2019 [TR724]
Otoriter yönetimlerin ardındaki dijital gerçeklik [Selim Şimşiroğlu]
Günümüz dünyasında akıllı telefonlar ve bilgisayar günlük hayatımızın bir vazgeçilmezi olmuş durumda. Onlar aracılığıyla işlerimiz hızlanır ve kolaylaşırken aynı zamanda sanal bir dünyada sosyalleşmiş oluyoruz. Tabi bu avantajlarının yanında, her an dijital bir iz bıraktığımız gerçeğini de unutmamamız gerekiyor. Bu noktada akıllara şu soru geliyor: Veri gizliliği ne kadar önemlidir? Günlük hayatımıza dair izler barındıran bu dijital veriler nasıl ve hangi amaçlar için kullanılabilir?
Bunlar ve daha birçok soru, geçtiğimiz günlerde yayınlanmaya başlayan bir belgeselde sorgulanıyor. Dijital yayın platformu Netflix’te vizyona giren ‘The Great Hack’ birçok yönü ile sosyal medya kullanımının hangi noktaya doğru evrilebileceğini ve toplumların kara propaganda ile ne kadar manipüle edilebilir olduğunu gözler önüne seriyor. Türkiye’deki yayınları sebebiyle farklı bir tartışma konu olan Netflix, vizyona aldığı ‘the Great Hack’ belgeseliyle oldukça önemli bir davayı tekrar gündeme taşıyor.
Aslında 2016 yılındaki ABD başkanlık seçimleri dijital verilerin güvenliği ve önemi açısından bir milat oldu. Hillary Clinton ve Trump arasında kıyasıya çekişme içinde geçen seçim Trump’ın başkanlığı ile sonuçlandı ve o andan itibaren seçimde bir hile yapıldığı tartışmaları başladı. Trump’ın aday olduğu Cumhuriyetçiler seçim kampanyası için Cambridge Analytica sirketiyle anlaşmış ve seçim sonucunu da birlikte zafer havasında kutlamışlardı. Ancak Cambridge Analytica ABD’li seçmenin gizli olması gereken dijital verilerine ulaşmış ve seçim kampanyası boyunca manipülatif bir propaganda izlemişti. ABD’li Prof. David Caroll bu durum karşısında kişisel verilerini kampanyayı yürüten şirketten istedi ama olumsuz cevap karşısında dava açarak konuyu yargıya taşıdı.
Bu sırada yapılanlardan rahatsız olan ve halkı kandırdığını düşünen eski şirket çalışanı dijital analist Cristopher Wylie ve yönetici Brittany Kaiser itirafçı olarak tüm bilgileri yargıyla paylaştı. Bu süreçten sonra teknoloji devi Facebook verilerin gizliliğini sağlayamadığı itiraf edip kullanıcılardan özür dilemek zorunda kaldı. Mark Zuckerberg de sanık sandalyesindeydi artık. Gizli kalması gereken kişisel dijital veriler, teknoloji devlerinden alınmıştı ve Camberdy Analitik’in içinde olduğu birçok uluslararası olayda manüple amaçlı kullanılmıştı.
Bunlardan biri de İngiltere’nin AB’den ayrılış süreci yani BREXIT kampanyalarıydı. Dünyanın çeşitli ülkelerinde birçok seçim kampanyasına imza atan ve milyar dolarlık bir şirket olma hayali kuran Cambridge Analytica CEO’su Alexander Nix için sonun başlangıcıydı. Kamuoyu baskısı ile çok zor durumda kalan Nix, görevini daha fazla sürdüremeyerek istifa etmek zorunda kaldı. Ardından şirket iflas kararını açıkladı.
Haberciliğiyle bu skandalın ortaya çıkmasında büyük rol oynayan gazeteci Carole Cadwalladr (Guardian & Observer) dijital platformların insanları birleştirmek için yola çıktığını ancak gelinen noktada toplumları ayrıştırma ve nefreti körüklemek isteyen istihbarat örgütlerinin ve otoriter yönetimlerin bir aracı haline geldiğini ifade ediyor.
Propaganda geçmişten bugüne bir seçim enstrümanı olarak kullanılagelmiştir. Artık dünya, kişisel verileri elinde bulunduran otoriter yönetimlerin istedikleri dezenformasyona digital kimlikleri alet etme tehlikesiyle karşı karşıya. Zara, teknoloji devlerinde bulunan bu veriler kötü niyet taşıyan kişi, yönetim veya kurumların elinde adeta bir silaha dönüşebiliyor.
Belki de gelecekte en çok tartışacağımız konu digital kimliklerimizin nasıl korunacağı olacak. Tabi herşey için çok geç olmadıysa…
[Selim Şimşiroğlu] 1.8.2019 [TR724]
Bunlar ve daha birçok soru, geçtiğimiz günlerde yayınlanmaya başlayan bir belgeselde sorgulanıyor. Dijital yayın platformu Netflix’te vizyona giren ‘The Great Hack’ birçok yönü ile sosyal medya kullanımının hangi noktaya doğru evrilebileceğini ve toplumların kara propaganda ile ne kadar manipüle edilebilir olduğunu gözler önüne seriyor. Türkiye’deki yayınları sebebiyle farklı bir tartışma konu olan Netflix, vizyona aldığı ‘the Great Hack’ belgeseliyle oldukça önemli bir davayı tekrar gündeme taşıyor.
Aslında 2016 yılındaki ABD başkanlık seçimleri dijital verilerin güvenliği ve önemi açısından bir milat oldu. Hillary Clinton ve Trump arasında kıyasıya çekişme içinde geçen seçim Trump’ın başkanlığı ile sonuçlandı ve o andan itibaren seçimde bir hile yapıldığı tartışmaları başladı. Trump’ın aday olduğu Cumhuriyetçiler seçim kampanyası için Cambridge Analytica sirketiyle anlaşmış ve seçim sonucunu da birlikte zafer havasında kutlamışlardı. Ancak Cambridge Analytica ABD’li seçmenin gizli olması gereken dijital verilerine ulaşmış ve seçim kampanyası boyunca manipülatif bir propaganda izlemişti. ABD’li Prof. David Caroll bu durum karşısında kişisel verilerini kampanyayı yürüten şirketten istedi ama olumsuz cevap karşısında dava açarak konuyu yargıya taşıdı.
Bu sırada yapılanlardan rahatsız olan ve halkı kandırdığını düşünen eski şirket çalışanı dijital analist Cristopher Wylie ve yönetici Brittany Kaiser itirafçı olarak tüm bilgileri yargıyla paylaştı. Bu süreçten sonra teknoloji devi Facebook verilerin gizliliğini sağlayamadığı itiraf edip kullanıcılardan özür dilemek zorunda kaldı. Mark Zuckerberg de sanık sandalyesindeydi artık. Gizli kalması gereken kişisel dijital veriler, teknoloji devlerinden alınmıştı ve Camberdy Analitik’in içinde olduğu birçok uluslararası olayda manüple amaçlı kullanılmıştı.
Bunlardan biri de İngiltere’nin AB’den ayrılış süreci yani BREXIT kampanyalarıydı. Dünyanın çeşitli ülkelerinde birçok seçim kampanyasına imza atan ve milyar dolarlık bir şirket olma hayali kuran Cambridge Analytica CEO’su Alexander Nix için sonun başlangıcıydı. Kamuoyu baskısı ile çok zor durumda kalan Nix, görevini daha fazla sürdüremeyerek istifa etmek zorunda kaldı. Ardından şirket iflas kararını açıkladı.
Haberciliğiyle bu skandalın ortaya çıkmasında büyük rol oynayan gazeteci Carole Cadwalladr (Guardian & Observer) dijital platformların insanları birleştirmek için yola çıktığını ancak gelinen noktada toplumları ayrıştırma ve nefreti körüklemek isteyen istihbarat örgütlerinin ve otoriter yönetimlerin bir aracı haline geldiğini ifade ediyor.
Propaganda geçmişten bugüne bir seçim enstrümanı olarak kullanılagelmiştir. Artık dünya, kişisel verileri elinde bulunduran otoriter yönetimlerin istedikleri dezenformasyona digital kimlikleri alet etme tehlikesiyle karşı karşıya. Zara, teknoloji devlerinde bulunan bu veriler kötü niyet taşıyan kişi, yönetim veya kurumların elinde adeta bir silaha dönüşebiliyor.
Belki de gelecekte en çok tartışacağımız konu digital kimliklerimizin nasıl korunacağı olacak. Tabi herşey için çok geç olmadıysa…
[Selim Şimşiroğlu] 1.8.2019 [TR724]
Bol kupalı ve kariyerli bir Nijeryalı: Obi Mikel [Hasan Cücük]
Türk futbolunda Anadolu ihtilalinin mimarı olan Trabzonspor, 35 yıldır hasret olduğu şampiyonluğa ulaşmak için kadrosuna önemli takviyeler yaptı. Bu isimlerden biri de uzun yıllar Premier Lig’de ter döken John Obi Mikel. Nijeryalı oyuncu yıllarca Chelsea formasıyla Ada’da adından başarıyla söz ettirdi. Şimdi Karadeniz fırtınası için ter dökecek. Obi Mikel’in Trabzonspor’a transfer olmasıyla birlikte ülkemize önemli bir Nijeryalı yıldız daha gelmiş oldu.
Chelsea formasıyla 2 Premier Lig şampiyonluğu, 4 İngiltere Kupası ve birer Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi kupası… Bunlar Trabzonspor’un çiçeği burnundaki yeni transferi Obi Mikel’in kazandığı başarılar. Her futbolcunun rüyasını süsleyecek bu başarılara imza atan Obi Mikel, Karadeniz ekibine gelen en kariyerli futbolculardan biri oldu. Obi Mikel, Avrupa’ya adımını 1 Ekim 2004’te Norveç ligi takımlarından FK Lyn’e transfer olarak attı. 17 yaşında başlayan bu mecera iki yıl sonra farklı bir mecraya evrildi. Bedelsiz olarak geldiği FK Lyn takımında ortaya koyduğu futbolla Premier Lig’in yeni devi olma yolunda ilerleyen Chelsea’nın dikkatini çekti. 20 milyon Euro bedelle temmuz 2006’da Premier Lige merhaba diyen Obi Mikel, aralıksız 11 yıl Londra ekibinin formasını giydi.
Önlibero Obi Mikel, Chelsea formasıyla 372 maçta ter döküp, 6 gol attı. Bu süre içinde 13 de asist yaptı. Görevi gereği gol atmaktan çok, rakip ataklarına set oldu. Ocak 2017’de Chelsea defterini kapatıp Çin Ligine yelken açtı. TJ Teda takımında iki sezon ter döken Obi Mikel, aradığını Çin liginde bulamayan yıldızlar arasında katılıp, yeniden Ada’ya döndü. Bu kez Premier Lig değil Championship takımlarından Middlesbrough için ter dökecekti. İkinci Ada serüveni sadece yarım sezon sürdü. Middlesbrough formasıyla 18 maçta sahaya çıktı. Sezonun bitimiyle Ada’ya bir kez daha veda edip Süper Lig’in yolunu tuttu. Obi Mikel, milli formayı 89 maçta giyip 6 gol attı. Milli forma ile 2013’te Afrika Uluslar Kupası’nı kaldırdı.
Nijeryalı oyuncular dünyanın dikkatini ilk kez 1994 Dünya Kupası’nda çekti. Arjantin, Bulgaristan ve Yunanistan’la aynı grupta yer alan Nijerya, topladığı 6 puanla grubu lider tamamladı. Fenerbahçe formasını giyen Uche dışında ilerde Türk futbolseverlerin yakından tanıyacağı Amokachi ve Okocha adlarını da ilk kez Dünya Kupası’nda duyduk. Fizik gücünün yanı sıra tekniğiyle de dikkat çeken Nijeryalı oyunculardan Finidi George, Emmanuel Amunike, Sunday Oliseh, Daniel Amokachi, Rashidi Yekini ve Jay Jay Okocha futbollarıyla birçok Avrupalı kulübün transfer listesine girdi. Nijerya futbolu artık dünya sahnesinde temsil ediliyordu. Kupa öncesine kadar dikkat çekmeyen isimler artık birer yıldızdı.
Yolu ülkemize düşen ilk Nijeryalı Uche oldu. 1993 yılında Danimarka’nın Brondby takımından transfer edilen Uche, sarı-lacivertli formayı giyen en başarılı defans oyuncularından biri oldu. Brondby’de ilk yıllarında forvet hattında oynayan Uche daha sonra defansa geçmişti. 1993-2002 arasında Fenerbahçe formasını giyen Uche, Danimarkalı Hogh ile birlikte Türkiye’nin gördüğü en iyi defans ikililerinden biri oldu. Temmuz 1996’da Fenerbahçe’ye gelen ikinci Nijeryalı Okocha oldu. Top tekniği sıradışı olan Okocha, çalımları, frikik vuruşları ve mesafe tanımayan şutlarıyla derin iz bıraktı. 2 yıl ülkemizde kaldıktan sonra 12,4 milyon Euro bedelle 1998’de PSG’ye transfer oldu.
1996’da Okocha ile birlikte ülkemize gelen bir başka Nijeryalı Daniel Amokachi oldu. Beşiktaş’a imza atan Amokachi, 1994 Dünya Kupası’nın yükselen değerlerinden biriydi. 3 yıl siyah –beyazlı formayı giyen Amokachi, güçlü fiziğiyle uyumlu bir tekniği vardı. Rakip defansların korkulu rüyası olan Amokachi, 1999’da ülkemizden ayrıldı.
Ülkemize gelen ilk 3 Nijeryalı Uche, Okocha ve Amokachi’den sonra gelenler sıradan bir görüntü çizdi. Dominic Iorfa gibi başarısızlığın sembolü olan isimler de geldi. Iorfa, Galatasaray tarihine en başarısız isimlerden biri olarak geçti. 1999-2001 arasında Beşiktaş kalesini koruyan Ike Shorunmu ve 2000-01 arasında kiralık olarak Gençlerbirliği formasını giyen Tijani Babangida sonra ülkemize uzun süre Nijeryalı oyuncu gelmedi.
Son yıllarda Onyekuru (Galatasaray), Onazi (Trabzonspor), Jobo (Fenerbahçe), Emenike (Fenerbahçe), Raheem Lawal (Eskişehirspor – Kayserispor- Osmanlıspor) ve Edouk (Kasımpaşa-Erzurumspor) yolu ülkemize düşen Nijeryalılar oldu. Bu isimlerden Emenike problemin adı oldu. Diğer isimler ise ilk gelenlerin gölgesine bile yaklaşamayan bir performans ortaya koydu.
[Hasan Cücük] 1.8.2019 [TR724]
Chelsea formasıyla 2 Premier Lig şampiyonluğu, 4 İngiltere Kupası ve birer Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi kupası… Bunlar Trabzonspor’un çiçeği burnundaki yeni transferi Obi Mikel’in kazandığı başarılar. Her futbolcunun rüyasını süsleyecek bu başarılara imza atan Obi Mikel, Karadeniz ekibine gelen en kariyerli futbolculardan biri oldu. Obi Mikel, Avrupa’ya adımını 1 Ekim 2004’te Norveç ligi takımlarından FK Lyn’e transfer olarak attı. 17 yaşında başlayan bu mecera iki yıl sonra farklı bir mecraya evrildi. Bedelsiz olarak geldiği FK Lyn takımında ortaya koyduğu futbolla Premier Lig’in yeni devi olma yolunda ilerleyen Chelsea’nın dikkatini çekti. 20 milyon Euro bedelle temmuz 2006’da Premier Lige merhaba diyen Obi Mikel, aralıksız 11 yıl Londra ekibinin formasını giydi.
Önlibero Obi Mikel, Chelsea formasıyla 372 maçta ter döküp, 6 gol attı. Bu süre içinde 13 de asist yaptı. Görevi gereği gol atmaktan çok, rakip ataklarına set oldu. Ocak 2017’de Chelsea defterini kapatıp Çin Ligine yelken açtı. TJ Teda takımında iki sezon ter döken Obi Mikel, aradığını Çin liginde bulamayan yıldızlar arasında katılıp, yeniden Ada’ya döndü. Bu kez Premier Lig değil Championship takımlarından Middlesbrough için ter dökecekti. İkinci Ada serüveni sadece yarım sezon sürdü. Middlesbrough formasıyla 18 maçta sahaya çıktı. Sezonun bitimiyle Ada’ya bir kez daha veda edip Süper Lig’in yolunu tuttu. Obi Mikel, milli formayı 89 maçta giyip 6 gol attı. Milli forma ile 2013’te Afrika Uluslar Kupası’nı kaldırdı.
Nijeryalı oyuncular dünyanın dikkatini ilk kez 1994 Dünya Kupası’nda çekti. Arjantin, Bulgaristan ve Yunanistan’la aynı grupta yer alan Nijerya, topladığı 6 puanla grubu lider tamamladı. Fenerbahçe formasını giyen Uche dışında ilerde Türk futbolseverlerin yakından tanıyacağı Amokachi ve Okocha adlarını da ilk kez Dünya Kupası’nda duyduk. Fizik gücünün yanı sıra tekniğiyle de dikkat çeken Nijeryalı oyunculardan Finidi George, Emmanuel Amunike, Sunday Oliseh, Daniel Amokachi, Rashidi Yekini ve Jay Jay Okocha futbollarıyla birçok Avrupalı kulübün transfer listesine girdi. Nijerya futbolu artık dünya sahnesinde temsil ediliyordu. Kupa öncesine kadar dikkat çekmeyen isimler artık birer yıldızdı.
Yolu ülkemize düşen ilk Nijeryalı Uche oldu. 1993 yılında Danimarka’nın Brondby takımından transfer edilen Uche, sarı-lacivertli formayı giyen en başarılı defans oyuncularından biri oldu. Brondby’de ilk yıllarında forvet hattında oynayan Uche daha sonra defansa geçmişti. 1993-2002 arasında Fenerbahçe formasını giyen Uche, Danimarkalı Hogh ile birlikte Türkiye’nin gördüğü en iyi defans ikililerinden biri oldu. Temmuz 1996’da Fenerbahçe’ye gelen ikinci Nijeryalı Okocha oldu. Top tekniği sıradışı olan Okocha, çalımları, frikik vuruşları ve mesafe tanımayan şutlarıyla derin iz bıraktı. 2 yıl ülkemizde kaldıktan sonra 12,4 milyon Euro bedelle 1998’de PSG’ye transfer oldu.
1996’da Okocha ile birlikte ülkemize gelen bir başka Nijeryalı Daniel Amokachi oldu. Beşiktaş’a imza atan Amokachi, 1994 Dünya Kupası’nın yükselen değerlerinden biriydi. 3 yıl siyah –beyazlı formayı giyen Amokachi, güçlü fiziğiyle uyumlu bir tekniği vardı. Rakip defansların korkulu rüyası olan Amokachi, 1999’da ülkemizden ayrıldı.
Ülkemize gelen ilk 3 Nijeryalı Uche, Okocha ve Amokachi’den sonra gelenler sıradan bir görüntü çizdi. Dominic Iorfa gibi başarısızlığın sembolü olan isimler de geldi. Iorfa, Galatasaray tarihine en başarısız isimlerden biri olarak geçti. 1999-2001 arasında Beşiktaş kalesini koruyan Ike Shorunmu ve 2000-01 arasında kiralık olarak Gençlerbirliği formasını giyen Tijani Babangida sonra ülkemize uzun süre Nijeryalı oyuncu gelmedi.
Son yıllarda Onyekuru (Galatasaray), Onazi (Trabzonspor), Jobo (Fenerbahçe), Emenike (Fenerbahçe), Raheem Lawal (Eskişehirspor – Kayserispor- Osmanlıspor) ve Edouk (Kasımpaşa-Erzurumspor) yolu ülkemize düşen Nijeryalılar oldu. Bu isimlerden Emenike problemin adı oldu. Diğer isimler ise ilk gelenlerin gölgesine bile yaklaşamayan bir performans ortaya koydu.
[Hasan Cücük] 1.8.2019 [TR724]
Hey gidi günler! [Av. Osman Ertürk]
Yaklaşık yirmi avukat arkadaşla yazıştığımız bir mesleki dayanışma grubumuz var. Önceki hafta 22 Temmuz günüydü. Bir avukat arkadaşım, gruba mesaj atarak şu soruyu sordu: “Beş yıl öncesine tekrar dönseniz emniyetçilerin avukatlığını yapar mıydınız?” diye. Bizim fikirlerimizi merak etmişti demek ki! Üzerinden beş yıl geçen, ülkenin mağduriyetler siciline kara bir leke olarak eklenen hadise hakkında bugünkü duruşumuzu öğrenmek istiyordu. Her tarafı hukuksuzluk olan polise linç sarmalında; “Avukat olarak nasıl durmuştuk acaba?, İşimizi hakkıyla yapmış mıydık?, Müvekkillerimiz hakikatin neresindeydi?, Profesyonel olarak hukuki bilgimizi dosyalara tam olarak yansıtabildik mi?” diye önceden de çok düşündüğüm için, soruyu görünce hiç düşünmeden “Yapardım” dedim. Gruptan diğer arkadaşlarım da müsbet cevaplar verdiler.
Şunu açıkça söylemek gerekirse, tüm süreç ve bugüne kadar gördüklerim, Silivri ziyaretlerim, dosyaların “Künhüne vâkıf olmam” hiç şüphesiz bu yargıda bulunmayı bana salık verdi. O gün yanımızda olan tüm partilerden milletvekilleri ve parti liderleri, değişik dünya görüşlerinden yazar, gazeteci ve akil insanları, İstanbul Barosu başta olmak üzere birçok baronun desteğini düşününce, polislere bir Ramazan günü yapılan şeyin, her tarafından hukuksuzluk akan bir intikam operasyonu olduğu kolaylıkla anlaşılıyordu.
Yılların kini
2014 yılına dönelim. O günün siyasi iktidarı ve Avrasyacı ortağının, 17 Aralıktan sonra polislere güttüğü kin, üstü örtülemez bir boyuta varmıştı. Hizana fizana sürmeler, açığa almalar, lojmandan çıkarmalar… Neler neler! İmkân olsa polisleri çiğ çiğ yemek isteyen bir irade söz konusuydu. Ama cevabını bulmakta zorluk çekilen bir soru vardı. Neden yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarına imza atanlar yerine, önce casusluk ve teröre karşı mücadele eden emniyet mensuplarına operasyon yapıldı? Sebebi belli olmayan bu kinin daha derin ve köklü sebepleri olabilir miydi? 17/25 Aralık polisleri dururken istihbarat ve terörle mücadele polislerinin seçilmesi, küllerinden doğan Ergenekon’un veya İran’ın yönetme ve karar alma mekanizmalarına sızmış mensuplarının bir taktiği olabilir miydi? Yoksa her ikisi de çıplak mı yakalanmıştı? Sonraki yıllarda ortaya çıkan hadiseler bu sorulara peyderpey cevap verecekti.
2014 Temmuz’unda ülkemizde siyaseten de sıcak bir dönem yaşanmaktaydı. Hırsızlığı tescillenmiş ve suçüstü yakalanmış birileri hem içerde hem dışarıda itibarsız, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşmakta, Türk diplomasisi komşularla sıfır sorun derken, komşuların sıfırlandığı “Zavallı yalnızlık” dönemleri yaşıyordu. Dış politikası, Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta, Libya’da, İsrail’de çamura saplanmış, patinaj yapar bir haldeydi. Irak da konsolosluk görevlilerimiz 101 gündür rehin, Ramazan ayında İsrail hiç çekinmeden Filistin üzerine bomba yağdırmakta, Suriye’de kan ve gözyaşı çağlayan olmuştu. Temmuzun o sıcak günlerinde İsrail’e jet yakıtı sattıkları, vize kolaylıkları sağladıkları ortaya çıkan AKP’li siyasi iktidar köşeye sıkışmış bir vaziyettedir.
Evet, beş yıl önce geçen haftaydı. Vatanına âşık, ona canı pahasına yıllarca hizmet etmiş polisler, 22 Temmuz 2014 günü, Ramazan ayının bir sahur vaktinde bir cani gibi derdest edilecekti. Mübarek Kadir gecesi ve Ramazan Bayramı’nın hemen öncesinde, 90’ların devlet anlayışının acımasız bir örneğine maruz kalacaklardı. Ülke genelinde 18 ayrı silahlı-bombalı eyleme karıştığı yargı kararı ile tescillenen bir örgütü soruşturdukları için yapılıyordu bu. Hırsız polisi yakalamaya niyetliydi bu sefer! Operasyon dedikodusu birkaç gün öncesinden sosyal medyada dolaştığı için mağdur polislerin haberleri vardı. Hiçbiri kaçmadı. Kaçmayı düşünmedi bile. Verilemeyecek hesapları yoktu çünkü. Operasyon olacağını bildikleri halde nerdeyse hepsi adreslerinde bulundular. Bazıları çalıştığı için üniformasıyla gözaltına alındı. Polise yapılan çok büyük bir zulümdü. Fakat Allah ellerini ayaklarına dolaştırdı bunu yapan zalim güruhun! Sahur vakti, evlere ateş düşürmeye çalışanların planları ters teperken, milletin zihnine çivi gibi çakılan polislerin onurlu ve kahramanca duruşu oldu. Bir Ramazan günü, hem de sahur vakti olur muydu böyle birşey? Bu kirli operasyon, -hele bir de- bayram günlerine sarkınca tuzakları kendi başlarına dolandı. Tüm Türkiye bu vicdansızlığı sorguluyor ve onu yapanların insafsızlığını tartışıyordu.
AKP iktidarı, İran, Avrasyacılar… Kirli bir üçgen!
Biraz dosyaların detayına girelim müsaadenizle. Eldeki dosyaların mahiyetini bilmeden bu fotoğrafı tam idrak etmek mümkün olmaz. Öyle bir örgüt düşünün ki, hakkında birileri “Sözde” yakıştırması yaparken, daha yetkili Bekir Bozdağ gibiler “Adamın birisi selam vermiş, öbürü almış, olmuş sana örgüt” gibi bir tarifle durumu açıklıyordu. Bu ve benzeri beyanlardan ve piyon olarak kullanılan bazılarının gayretleriyle son dönemin en mühim terör ve casusluk soruşturmasının üstü örtülmeye çalışıldı. Ama devletin adli ve idari arşivleri yukardaki tabloyu basite indirgemeyi bertaraf edecekti. Elde Yargıtay kararları vardı. Nasıl “Sözde örgüt” diyebilirlerdi. ABD’nin de beş yıl sonra İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütü ilan etmesiyle müvekkilimiz olan polislerin nasıl başarılı bir iş çıkardığı görülecekti. Onlarda, bu örgütün Dünya’da birçok haltı karıştırdığını görmüştü çünkü.
Türkiye’nin çok üst seviyede devlet memurunu tehdit eden bir terör örgütünden bahsediyoruz. Yapılan teknik takiplerde eski AKP milletvekili Faruk Koca’nın Ankara’daki mekânları bu örgütün işleri için kullanılıyordu. Örgüt üyeleri de Koca’ya ait olan ve AKP milletvekillerinin halen sıklıkla vakit geçirdiği bir restoranda bir araya geliyordu. Yine AKP Milletvekili Seracettin Karayağız’ın İranlı ajanlarla buluşup toplantı ve değerlendirmeler yapması görüntülenerek belgeleniyor. Bunlar milletvekili seviyesinde olur mu demeyin! Delillerin hepsi dosyalarda duruyor.
Mesela Hüseyin Avni Yazıcıoğlu diye biri, Devrim Muhafızları sorumlusu olduğu belirtilen Naser Ghaferi’ye bir mavi dosya teslim ediyor. Bu dosyayı teslim etmek üzere buluşma yeri olan Okmeydanı metrobüs durağına giderken, daha önceki 8 durakta binip iniyor. Dikkat edin, bu adamın hobisi aynı hatta otobüse binip inmek değil. Eğer fiziki takip yapan polis müvekkiliniz olsaydı bunun ne demek olduğunu size anlatırdı. Yeşil plakalı aracı ve dokunulmazlığı olan bir diplomatın, tıkış tıkış bir toplu taşıma aracına 8 defa binip inmesi ilginç değil mi?
Ajanlar, Türkiye’de ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, devletin istihbaratının en üst seviyede yetkilileriyle düşüp kalkıyorlardı. Soruşturma dosyasına göre “polisin tespit edebildiği beş hücreden üçünün başında kırmızı pasaportlu İran diplomatları vardı. Sıradan ajanla çalışmıyorlar anlayacağınız. İşi ne kadar ciddiye aldıklarını buradan çıkarmak mümkün.
Diğer taraftan, operasyonun sahipleri de bir bir konuşacaktı. O günün İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nusret Senem, “Operasyonun gerçek sahibiyiz” diyerek günün başbakanını saf dışı bıraktı. Hızını alamayıp “Bu soruşturma bütün cumhuriyet güçlerinin, bizim savaşımızdır. Süreç geri döndürülemez. Türkiye’nin yararına, üstümüze düşen her türlü görevi layıkıyla, cesaretle yerine getireceğiz” diyerek bir kahramanlık sergileyecekti! Operasyondan sonra 4 Ağustos günü de bu sefer sahneye Doğu Perinçek çıktı. “Bu mücadelenin 1970’lerden beri sahibi, kurmayı, fikir babası İşçi Partisi’dir. Şu anda sorgulanan, gözaltına alınan polislerin hepsi, geçmişte Aydınlık, Ulusal Kanal ve İşçi Partisi tarafından yasa dışı uygulamaları yapan sorumlular olarak isim isim saptanmış ve açıklanmıştır. Biz bunları yıllarca önceden saptamışız ve kamuoyuna duyurmuşuz. Biz bunun sahibiyiz.” diyerek, 22 Temmuz’dan 15 Temmuz’a selam çakacaktı. Evet, hiç şüphe yok ki, eldeki veriler ve söylenilenler derinlemesine analiz edilince, 22 Temmuz’dan 15 Temmuz’a kalın bir hat çizilmesi lazım.
Şıracının şahidi bozacı olmuş, hep birden, güçlerinin yettiği Anadolu’nun gariban çocuklarının üzerine çullanacaklardı. Şer üzerinde ittifak sağlamış üç kirli grup bir sahur vakti, İstanbul’da, yıllarca mesleğinin yıldızı olmuş, vesayetin her türlüsüne ve terör örgütlerine aman vermemiş, yüzlerce takdiri, başarı belgesi olan polislere operasyon yaptı. Biz de avukatlar olarak oradaydık ve tarihe şahit olduk. Birçok meslektaşım ve ehl-i vicdan o hukuksuzluğu gördü. O gün mağdur olan Anadolu’nun vatansever çocuklarının yanında yer almak, onlara profesyonel destek vermek, onları savunmak benim için bir şerefti. Ve hep öyle kalacak. Her hatırladığımda hey gidi günler diyeceğim. Doğru yerde durmanın verdiği mutlulukla ruhum ferahlayacak.
[Av. Osman Ertürk] 1.8.2019 [TR724]
Şunu açıkça söylemek gerekirse, tüm süreç ve bugüne kadar gördüklerim, Silivri ziyaretlerim, dosyaların “Künhüne vâkıf olmam” hiç şüphesiz bu yargıda bulunmayı bana salık verdi. O gün yanımızda olan tüm partilerden milletvekilleri ve parti liderleri, değişik dünya görüşlerinden yazar, gazeteci ve akil insanları, İstanbul Barosu başta olmak üzere birçok baronun desteğini düşününce, polislere bir Ramazan günü yapılan şeyin, her tarafından hukuksuzluk akan bir intikam operasyonu olduğu kolaylıkla anlaşılıyordu.
Yılların kini
2014 yılına dönelim. O günün siyasi iktidarı ve Avrasyacı ortağının, 17 Aralıktan sonra polislere güttüğü kin, üstü örtülemez bir boyuta varmıştı. Hizana fizana sürmeler, açığa almalar, lojmandan çıkarmalar… Neler neler! İmkân olsa polisleri çiğ çiğ yemek isteyen bir irade söz konusuydu. Ama cevabını bulmakta zorluk çekilen bir soru vardı. Neden yolsuzluk ve rüşvet soruşturmalarına imza atanlar yerine, önce casusluk ve teröre karşı mücadele eden emniyet mensuplarına operasyon yapıldı? Sebebi belli olmayan bu kinin daha derin ve köklü sebepleri olabilir miydi? 17/25 Aralık polisleri dururken istihbarat ve terörle mücadele polislerinin seçilmesi, küllerinden doğan Ergenekon’un veya İran’ın yönetme ve karar alma mekanizmalarına sızmış mensuplarının bir taktiği olabilir miydi? Yoksa her ikisi de çıplak mı yakalanmıştı? Sonraki yıllarda ortaya çıkan hadiseler bu sorulara peyderpey cevap verecekti.
2014 Temmuz’unda ülkemizde siyaseten de sıcak bir dönem yaşanmaktaydı. Hırsızlığı tescillenmiş ve suçüstü yakalanmış birileri hem içerde hem dışarıda itibarsız, Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşmakta, Türk diplomasisi komşularla sıfır sorun derken, komşuların sıfırlandığı “Zavallı yalnızlık” dönemleri yaşıyordu. Dış politikası, Suriye’de, Mısır’da, Irak’ta, Libya’da, İsrail’de çamura saplanmış, patinaj yapar bir haldeydi. Irak da konsolosluk görevlilerimiz 101 gündür rehin, Ramazan ayında İsrail hiç çekinmeden Filistin üzerine bomba yağdırmakta, Suriye’de kan ve gözyaşı çağlayan olmuştu. Temmuzun o sıcak günlerinde İsrail’e jet yakıtı sattıkları, vize kolaylıkları sağladıkları ortaya çıkan AKP’li siyasi iktidar köşeye sıkışmış bir vaziyettedir.
Evet, beş yıl önce geçen haftaydı. Vatanına âşık, ona canı pahasına yıllarca hizmet etmiş polisler, 22 Temmuz 2014 günü, Ramazan ayının bir sahur vaktinde bir cani gibi derdest edilecekti. Mübarek Kadir gecesi ve Ramazan Bayramı’nın hemen öncesinde, 90’ların devlet anlayışının acımasız bir örneğine maruz kalacaklardı. Ülke genelinde 18 ayrı silahlı-bombalı eyleme karıştığı yargı kararı ile tescillenen bir örgütü soruşturdukları için yapılıyordu bu. Hırsız polisi yakalamaya niyetliydi bu sefer! Operasyon dedikodusu birkaç gün öncesinden sosyal medyada dolaştığı için mağdur polislerin haberleri vardı. Hiçbiri kaçmadı. Kaçmayı düşünmedi bile. Verilemeyecek hesapları yoktu çünkü. Operasyon olacağını bildikleri halde nerdeyse hepsi adreslerinde bulundular. Bazıları çalıştığı için üniformasıyla gözaltına alındı. Polise yapılan çok büyük bir zulümdü. Fakat Allah ellerini ayaklarına dolaştırdı bunu yapan zalim güruhun! Sahur vakti, evlere ateş düşürmeye çalışanların planları ters teperken, milletin zihnine çivi gibi çakılan polislerin onurlu ve kahramanca duruşu oldu. Bir Ramazan günü, hem de sahur vakti olur muydu böyle birşey? Bu kirli operasyon, -hele bir de- bayram günlerine sarkınca tuzakları kendi başlarına dolandı. Tüm Türkiye bu vicdansızlığı sorguluyor ve onu yapanların insafsızlığını tartışıyordu.
AKP iktidarı, İran, Avrasyacılar… Kirli bir üçgen!
Biraz dosyaların detayına girelim müsaadenizle. Eldeki dosyaların mahiyetini bilmeden bu fotoğrafı tam idrak etmek mümkün olmaz. Öyle bir örgüt düşünün ki, hakkında birileri “Sözde” yakıştırması yaparken, daha yetkili Bekir Bozdağ gibiler “Adamın birisi selam vermiş, öbürü almış, olmuş sana örgüt” gibi bir tarifle durumu açıklıyordu. Bu ve benzeri beyanlardan ve piyon olarak kullanılan bazılarının gayretleriyle son dönemin en mühim terör ve casusluk soruşturmasının üstü örtülmeye çalışıldı. Ama devletin adli ve idari arşivleri yukardaki tabloyu basite indirgemeyi bertaraf edecekti. Elde Yargıtay kararları vardı. Nasıl “Sözde örgüt” diyebilirlerdi. ABD’nin de beş yıl sonra İran Devrim Muhafızları’nı terör örgütü ilan etmesiyle müvekkilimiz olan polislerin nasıl başarılı bir iş çıkardığı görülecekti. Onlarda, bu örgütün Dünya’da birçok haltı karıştırdığını görmüştü çünkü.
Türkiye’nin çok üst seviyede devlet memurunu tehdit eden bir terör örgütünden bahsediyoruz. Yapılan teknik takiplerde eski AKP milletvekili Faruk Koca’nın Ankara’daki mekânları bu örgütün işleri için kullanılıyordu. Örgüt üyeleri de Koca’ya ait olan ve AKP milletvekillerinin halen sıklıkla vakit geçirdiği bir restoranda bir araya geliyordu. Yine AKP Milletvekili Seracettin Karayağız’ın İranlı ajanlarla buluşup toplantı ve değerlendirmeler yapması görüntülenerek belgeleniyor. Bunlar milletvekili seviyesinde olur mu demeyin! Delillerin hepsi dosyalarda duruyor.
Mesela Hüseyin Avni Yazıcıoğlu diye biri, Devrim Muhafızları sorumlusu olduğu belirtilen Naser Ghaferi’ye bir mavi dosya teslim ediyor. Bu dosyayı teslim etmek üzere buluşma yeri olan Okmeydanı metrobüs durağına giderken, daha önceki 8 durakta binip iniyor. Dikkat edin, bu adamın hobisi aynı hatta otobüse binip inmek değil. Eğer fiziki takip yapan polis müvekkiliniz olsaydı bunun ne demek olduğunu size anlatırdı. Yeşil plakalı aracı ve dokunulmazlığı olan bir diplomatın, tıkış tıkış bir toplu taşıma aracına 8 defa binip inmesi ilginç değil mi?
Ajanlar, Türkiye’de ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor, devletin istihbaratının en üst seviyede yetkilileriyle düşüp kalkıyorlardı. Soruşturma dosyasına göre “polisin tespit edebildiği beş hücreden üçünün başında kırmızı pasaportlu İran diplomatları vardı. Sıradan ajanla çalışmıyorlar anlayacağınız. İşi ne kadar ciddiye aldıklarını buradan çıkarmak mümkün.
Diğer taraftan, operasyonun sahipleri de bir bir konuşacaktı. O günün İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Nusret Senem, “Operasyonun gerçek sahibiyiz” diyerek günün başbakanını saf dışı bıraktı. Hızını alamayıp “Bu soruşturma bütün cumhuriyet güçlerinin, bizim savaşımızdır. Süreç geri döndürülemez. Türkiye’nin yararına, üstümüze düşen her türlü görevi layıkıyla, cesaretle yerine getireceğiz” diyerek bir kahramanlık sergileyecekti! Operasyondan sonra 4 Ağustos günü de bu sefer sahneye Doğu Perinçek çıktı. “Bu mücadelenin 1970’lerden beri sahibi, kurmayı, fikir babası İşçi Partisi’dir. Şu anda sorgulanan, gözaltına alınan polislerin hepsi, geçmişte Aydınlık, Ulusal Kanal ve İşçi Partisi tarafından yasa dışı uygulamaları yapan sorumlular olarak isim isim saptanmış ve açıklanmıştır. Biz bunları yıllarca önceden saptamışız ve kamuoyuna duyurmuşuz. Biz bunun sahibiyiz.” diyerek, 22 Temmuz’dan 15 Temmuz’a selam çakacaktı. Evet, hiç şüphe yok ki, eldeki veriler ve söylenilenler derinlemesine analiz edilince, 22 Temmuz’dan 15 Temmuz’a kalın bir hat çizilmesi lazım.
Şıracının şahidi bozacı olmuş, hep birden, güçlerinin yettiği Anadolu’nun gariban çocuklarının üzerine çullanacaklardı. Şer üzerinde ittifak sağlamış üç kirli grup bir sahur vakti, İstanbul’da, yıllarca mesleğinin yıldızı olmuş, vesayetin her türlüsüne ve terör örgütlerine aman vermemiş, yüzlerce takdiri, başarı belgesi olan polislere operasyon yaptı. Biz de avukatlar olarak oradaydık ve tarihe şahit olduk. Birçok meslektaşım ve ehl-i vicdan o hukuksuzluğu gördü. O gün mağdur olan Anadolu’nun vatansever çocuklarının yanında yer almak, onlara profesyonel destek vermek, onları savunmak benim için bir şerefti. Ve hep öyle kalacak. Her hatırladığımda hey gidi günler diyeceğim. Doğru yerde durmanın verdiği mutlulukla ruhum ferahlayacak.
[Av. Osman Ertürk] 1.8.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Osman Ertürk
Dijital kaos [Naci Karadağ]
Önce eğri oturup doğruya hakkını teslim etmek lazım, her gelişme konvansiyonel olan için rahatsızlık oluşturur. Hatta bize ait meşhur ‘delikli demir (Tüfek) icat oldu mertlik bozuldu’ lafı bütün benzeri gelişmeleri karşılar niteliktedir. Bu mantığı medyaya da, iletişim düzlemine de, ilişkilere de uygulayabiliriz. Şöyle ki; sosyal medya icat oldu arkadaşlık bozuldu, mertlik bozuldu, samimiyet bozuldu, insanlık bozuldu…
Tersten okursak da aynı kapıya çıkıyoruz aslında. İnsanlar eskiden, ‘radyo icat olmadan önce ne yapıyorduk?’ diye sorardı, sonra televizyon öncesine dair sorular oldu, klima, telefon, cep telefonu, araba, kağıt mendile kadar gider bu mesele.
Şahsen sosyal medya ve dijital dünyanın insan hayatında büyük bir işgale giriştiğini ve bu işgalin öncekilerden çok daha etkin sonuçlar doğuracağını düşünüyorum. Bu sefer ki fena, zira kalıcı hasar verecek ve jenerasyonları etkileyecek gibi. En ciddi etkisi de mahremiyete olacak sanırım.
Meselenin gittiği yönü 2 binli yılların başında Tim O’Reilly belirtmişti aslında. Web 1.0’ın tanımlayıcısına ek olarak, interneti nesillere bölerek koyduğu tanım gidişat ile ilgili önemli ipuçları içeriyordu. (bu konuda şurdan istifade edebilirsiniz). Tehlike şu, kontrol kullanıcının elinden gittikçe alınıyor. İnsanoğlu keşfettiği bu yeni mecraya uzun süre bilgiyi yükledi. Ardından hayatı oraya taşımaya başladı. Bugün evden çıkmadan bilgisayar başında hayatınızı idame etmeniz mümkün artık. Beslenmenizi buradan sağlayabiliyorsunuz, banka işlerinizi, alış verişlerinizi ve her türlü bilgiyi kolayca elde edebiliyorsunuz. Bu –aşırı- yüklenme doğal olarak kirlenmeyi de beraberinde getirdi. Şu anki en büyük sıkıntı temiz bilgi. Ciddi bir kirlilik var ve bu gidişle ayıklamak artık mümkün olmayacak. Biri hakkında internette bulunan yanlış bilgi sonsuza kadar kalabiliyor. Örneğin birileri sizin hakkınızda yanlış bir bilgiyi yüklediği anda bunu fark etmezseniz, akıl almaz şekilde bu yanlış yaygınlaşıp artık kontrol edilebilir olmaktan uzaklaşıyor. Özellikle Facebook, Twitter, Instagram gibi mecralarda bilginin eskime süreci bir dakikanın altına düşmüş durumda.
Ben, insanların belli bir aşamadan sonra, artık yükleme değil silme dönemine gireceğini düşünüyorum. Temizlik devri başlayacak ve bu eskisinden çok daha maliyetli bir iş olacak gibi.
Özellikle akıllı telefonların devreye girmesiyle sosyal medya hayatımızın ayrılmaz bir parçasına dönüştü. İnsanlar eskiden canı sıkıldığında tırnağını yiyordu, şimdi ise ekranı tırnaklıyorlar. Bu medyanın en önemli etkisi, sanırım tırnak yeme hastalığını tamamen bitirmiş olmasıdır. Bugün toplu taşıma araçlarından toplu bekleme salonlarına kadar her yerde insanların neredeyse tamamı elindeki dijital ekrana bakıyor, bir şeyler yapıyor.
İnsanlar arasındaki mesafeyi kısaltmanın da sakıncalarını hatırlatmak isterim. Normal bir ilişkide alacağınız üç aylık mesafe, sosyal medya sayesinde bir güne düşebiliyor. Aylarca mektup bekleme devri artık romantik bir ortak anı olarak kaldı.
Ve galiba, Twitter gibi sosyal mecralardaki fenalıkların da kaynağı burası. İnsanlar başkalarına ulaşmak için önceden daha fazla efor ve zaman harcarken şimdi bunu kolaylıkla yapabiliyorlar ve iyi niyetliler kadar art niyetlilere de gün doğuyor böylece. İyiliğin kötülüğe karşı daha edilgen olduğu gerçeği ortadayken, psikolojik savaş yöntemleri, itibarsızlaştırmalar, yalanlar, karalamalar bu mecrada daha etkin olabiliyor. Fakat, söylediğim gibi, bir bumerang metaforuyla geriye dönüp yaş ile kuru herkese beraber hasar verecek bir gidişat bu.
Sosyal medya kötüyü iyiye daha yaklaşabilir kıldı.
Sosyal medya, fenalığı daha gizlenebilir kıldı.
Sosyal medya, ceza ve caydırmayı daha zor uygulanabilir kıldı.
Sosyal medya iyilerin ve iyiliğin teşvikinde zayıf kaldı.
Kontrolsüzlük, kuralsızlık, had bilmezlik, art niyetlilik vs. gibi unsurlar cüret ve cesaret verdi bu olumsuzluklara.
Gidişat pek iç açıcı değil gibi…
[Naci Karadağ] 1.8.2019 [TR724]
Tersten okursak da aynı kapıya çıkıyoruz aslında. İnsanlar eskiden, ‘radyo icat olmadan önce ne yapıyorduk?’ diye sorardı, sonra televizyon öncesine dair sorular oldu, klima, telefon, cep telefonu, araba, kağıt mendile kadar gider bu mesele.
Şahsen sosyal medya ve dijital dünyanın insan hayatında büyük bir işgale giriştiğini ve bu işgalin öncekilerden çok daha etkin sonuçlar doğuracağını düşünüyorum. Bu sefer ki fena, zira kalıcı hasar verecek ve jenerasyonları etkileyecek gibi. En ciddi etkisi de mahremiyete olacak sanırım.
Meselenin gittiği yönü 2 binli yılların başında Tim O’Reilly belirtmişti aslında. Web 1.0’ın tanımlayıcısına ek olarak, interneti nesillere bölerek koyduğu tanım gidişat ile ilgili önemli ipuçları içeriyordu. (bu konuda şurdan istifade edebilirsiniz). Tehlike şu, kontrol kullanıcının elinden gittikçe alınıyor. İnsanoğlu keşfettiği bu yeni mecraya uzun süre bilgiyi yükledi. Ardından hayatı oraya taşımaya başladı. Bugün evden çıkmadan bilgisayar başında hayatınızı idame etmeniz mümkün artık. Beslenmenizi buradan sağlayabiliyorsunuz, banka işlerinizi, alış verişlerinizi ve her türlü bilgiyi kolayca elde edebiliyorsunuz. Bu –aşırı- yüklenme doğal olarak kirlenmeyi de beraberinde getirdi. Şu anki en büyük sıkıntı temiz bilgi. Ciddi bir kirlilik var ve bu gidişle ayıklamak artık mümkün olmayacak. Biri hakkında internette bulunan yanlış bilgi sonsuza kadar kalabiliyor. Örneğin birileri sizin hakkınızda yanlış bir bilgiyi yüklediği anda bunu fark etmezseniz, akıl almaz şekilde bu yanlış yaygınlaşıp artık kontrol edilebilir olmaktan uzaklaşıyor. Özellikle Facebook, Twitter, Instagram gibi mecralarda bilginin eskime süreci bir dakikanın altına düşmüş durumda.
Ben, insanların belli bir aşamadan sonra, artık yükleme değil silme dönemine gireceğini düşünüyorum. Temizlik devri başlayacak ve bu eskisinden çok daha maliyetli bir iş olacak gibi.
Özellikle akıllı telefonların devreye girmesiyle sosyal medya hayatımızın ayrılmaz bir parçasına dönüştü. İnsanlar eskiden canı sıkıldığında tırnağını yiyordu, şimdi ise ekranı tırnaklıyorlar. Bu medyanın en önemli etkisi, sanırım tırnak yeme hastalığını tamamen bitirmiş olmasıdır. Bugün toplu taşıma araçlarından toplu bekleme salonlarına kadar her yerde insanların neredeyse tamamı elindeki dijital ekrana bakıyor, bir şeyler yapıyor.
İnsanlar arasındaki mesafeyi kısaltmanın da sakıncalarını hatırlatmak isterim. Normal bir ilişkide alacağınız üç aylık mesafe, sosyal medya sayesinde bir güne düşebiliyor. Aylarca mektup bekleme devri artık romantik bir ortak anı olarak kaldı.
Ve galiba, Twitter gibi sosyal mecralardaki fenalıkların da kaynağı burası. İnsanlar başkalarına ulaşmak için önceden daha fazla efor ve zaman harcarken şimdi bunu kolaylıkla yapabiliyorlar ve iyi niyetliler kadar art niyetlilere de gün doğuyor böylece. İyiliğin kötülüğe karşı daha edilgen olduğu gerçeği ortadayken, psikolojik savaş yöntemleri, itibarsızlaştırmalar, yalanlar, karalamalar bu mecrada daha etkin olabiliyor. Fakat, söylediğim gibi, bir bumerang metaforuyla geriye dönüp yaş ile kuru herkese beraber hasar verecek bir gidişat bu.
Sosyal medya kötüyü iyiye daha yaklaşabilir kıldı.
Sosyal medya, fenalığı daha gizlenebilir kıldı.
Sosyal medya, ceza ve caydırmayı daha zor uygulanabilir kıldı.
Sosyal medya iyilerin ve iyiliğin teşvikinde zayıf kaldı.
Kontrolsüzlük, kuralsızlık, had bilmezlik, art niyetlilik vs. gibi unsurlar cüret ve cesaret verdi bu olumsuzluklara.
Gidişat pek iç açıcı değil gibi…
[Naci Karadağ] 1.8.2019 [TR724]
Boydak’ın çağrısına kulak verilmezse… [Semih Ardıç]
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükûmeti “Allahın lütfu” diye karşıladığı 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde Hizmet Hareketi ile gönül bağı olan binlerce ailenin mallarına el koydu.
Şirketlerin yönetim kurulu üyeleri terör, darbe veya şiddete bulaştıklarına dair tek delil olmadan hapse atıldı. Hayatı herkesin gözü önünde olan hayırsever işadamları ağır hapis cezalarına mahkûm edildi.
BOYDAK AİLESİNE REVA GÖRÜLEN ZULÜM!
AKP’nin hedef aldığı ailelerden biri de Kayseri’nin sanayi devi Boydak ailesi.
Ağabeyi Hacı Boydak, amcasının oğlu Şükrü Boydak ve kardeşi Memduh Boydak’ın halen tutuklu kalmasına veryansın eden Mustafa Boydak’a göre Merkez Bankası Başkanı’nı gece yarısı darbesi ile değiştirerek faizleri düşürmek krize çare olmayacak.
Zira Türkiye’nin krizi Borsa, faiz ve dolar üçgenine sığmayacak kadar büyük. Mülkiyet hakkının ayaklar altına alındığı bir piyasada sıcak para baronları bile kılı kırk yararak hareket eder.
AKP’nin masa başı formülleri ile faizi ve enflasyonu düşürmesi günü kurtarsa da krize merhem olmaktan çok uzak.
Kendisi de tek delil olmadan 8 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Boydak Holding Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Boydak, ağabeyi, kardeşi ve binlerce işadamına göre nispeten talihli sayılır.
Temyiz safahatındaki cezaya hükmeden mahkeme kendisini tevkif etmedi.
“YATIRIMCININ KORKUSU GİDERİLMELİDİR”
Tutuklamanın istisnai bir tedbir olmaktan çıkarıldığı, masum insanlara eziyet haline dönüştürüldüğü AKP iktidarında mevcut krizi bütün yönleri ile tahlil etmeden ekonomi düzlüğe çıkamaz.
Mustafa Bey; kadın-erkek, genç-yaşlı ayrımı gözetilmeden ailece maruz kaldıkları temel hak ve hürriyet ihlallerine son verilmeden yatırımcının olmazsa olmazı güvenin tesis edilemeyeceğinin altını çizse de oralı olan yok.
“Ekonomiyi izliyorum. Şu an yapılanlar ne yazık ki çare olamayacak. Önce güven, sonra mülkiyet hakları herkese iade edilmeli. Yatırımcının korkusu giderilmelidir. Hem de acilen.” diyen Boydak gibi hayatının her safhası insanların gözü önünde cereyan etmiş bir işadamını terörle irtibatlı imiş göstermek Türkiye’nin kriz şartlarını ağırlaştırmaktan başka bir netice vermiyor.
SİYASÎ İSLAMCILAR YA DA MODERN HARAMÎLER
Boydak, İpek, Nakipoğlu, Davulcuoğlu, Güllüoğlu, Kavurmacı ve daha nice müteşebbis ailenin mallarını-mülklerini yağmalayanların kendilerini “siyasî İslamcı” diye tarif etmesi de bugünün müslümanlarının yaman çelişkisi olmalı.
Hatta İstanbul Müftüsü Hasan Kamil Yılmaz’ın işadamı Ali Kervancı’nın el konulan evini mesken olarak kullanması tek kelime ile ibretlik!
AKP üç senedir savcıları, polis ve askeri, mahkemeleri Hizmet Hareketi’ni terör örgütü olduğunu ispat etmek için seferber etti. Suç da suçlu da yok. Evvela suç tanımlandı. Sonra insanlar o suçu işlemediklerini ispat etmesi istendi. Esas olan suçluluğu ispat etmektir, değil mi?
AKP’nin bir gazeteci hakkında yolladığı iade dosyasına bakan Bosna-Hersek mahkemesinin verdiği cevap fazla söze ne hacet dedirtiyor: “Kurulumuz kanaatince suçun en önemli niteliklerinden birisi eksiktir. O da terör grubunun ya da örgütünün var olmasıdır.”
BEBEK KATİLLERİ
Terör örgütü yok, mamafih yüz binlerce insan AKP tarafından terörist ilan ediliyor. Hamile kadınlar hapse atılıyor. İki aylık hamile iken hapse atılan Hanife Çiftçi’nin bebeği cezaevinde iken karnında vefat etti.
Üç aylık cenin cerrahi müdahale ile alınabildi. O annenin o babanın maruz kaldığı acının tarifi yok!
Acının acıyı unutturduğu bu karanlık devirde siyasi İslamcılar, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sas), “Kim birinin kalbini kırıp onu ağlatırsa, o kişinin bedduasından sakının. Çünkü gözyaşları yere düşmeden ne dilerse o olur.” sözlerini bir kere daha okumalıdır.
Halk arasında “Etme bulma dünyası”, “Ah alan onmaz, iflah olmaz”, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”, “Zulüm ile abad olanın sonu berbat olur”, “Ağlatan gülmez”, Ağlayanın malı gülene yar olmaz”, “Mazlumun ahı indirir şahı” gibi atasözleri ve deyişler rastgele söylenmemiştir.
Her biri yaşanmış ibretlik hâdiselerin akabinde kulaktan kulağa yayılmıştır. Adaletin yerle bir edildiği bir coğrafyada er ya da geç mazlumların ahı dinecek.
ERDOĞAN VE ŞÜREKÂSI…
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan bağilikte, haramîlikte yalnız değil. Onu bu kadar gasp ve zulme rağmen hâlâ alkışlayan, haramın taksim edildiği sofraya kaşık sallayan şürekâsı en az Erdoğan kadar mesuldür olup bitenden.
Hizmet Hareketi’nin mülkiyetindeki Asya Termal Tesisleri, AKP’nin Ankara il teşkilatında daha evvel vazife alan Ali Yeşil ve iki ortağı tarafından bedelinin kaç lira olduğu bile bilinmeyen bir ihale ile satın alınmıştı.
Ankara Kızılcahamam’da AKP’nin her sene kamp yaptığı tesis 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek için başlatılan cadı avında ilk hedeflerden biriydi.
Bölgeye o güne dek yapılan en yüksek tutarlı yatırım manasına gelen tesis gasp edilmişti. Böyle bir tesis Ali Yeşil ve ortaklarının elinde kısa sürede borç batağına sürüklendi.
SÖZÜN BİTTİĞİ YERDEYİZ
AKP’li Kızılcahamam Belediyesi’ne olan 1 milyon liralık borcu tehir etmek için 31 Mart’ta başkan seçilen Süleyman Acar’a icrayı durdurma yetkisi verilmişti.
Ankara Kızılcahamam’da mülkiyeti Hizmet Hareketi’ne ait Asya Termal Tesisleri, AKP tarafından gasp edilmiş ve işadamı Ali Yeşil’e peşkeş çekilmişti. Ali Yeşil önceki gün alacaklısının başına dayadığı silahı eline alarak intihar etti.
Böylece icralardan biraz nefes alacağını hesap eden Ali Yeşil önceki gün Halkbank’ın Kızılcahamam Şubesi’nin önünde alacaklısının başına dayadığı silahı, “Sen sıkma, ben sıkarım.” diyerek elinden alıp intihar etti.
Yeşil’in cenaze namazını Hizmet Hareketi’nin “firak-ı dalle” olduğunu iddia eden düzmece rapora takdim yazısı kaleme alan eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez kıldırmış,
Ne diyeceğimi bilemedim…
Hükûmet Mustafa Boydak’ın “mülkiyet haklarını iade edin” şeklindeki son derece haklı çağrısına cevap vermezse mazluman ahı ve o ahın ateşi herkesi yakacak.
[Semih Ardıç] 1.8.2019 [TR724]
Şirketlerin yönetim kurulu üyeleri terör, darbe veya şiddete bulaştıklarına dair tek delil olmadan hapse atıldı. Hayatı herkesin gözü önünde olan hayırsever işadamları ağır hapis cezalarına mahkûm edildi.
BOYDAK AİLESİNE REVA GÖRÜLEN ZULÜM!
AKP’nin hedef aldığı ailelerden biri de Kayseri’nin sanayi devi Boydak ailesi.
Ağabeyi Hacı Boydak, amcasının oğlu Şükrü Boydak ve kardeşi Memduh Boydak’ın halen tutuklu kalmasına veryansın eden Mustafa Boydak’a göre Merkez Bankası Başkanı’nı gece yarısı darbesi ile değiştirerek faizleri düşürmek krize çare olmayacak.
Zira Türkiye’nin krizi Borsa, faiz ve dolar üçgenine sığmayacak kadar büyük. Mülkiyet hakkının ayaklar altına alındığı bir piyasada sıcak para baronları bile kılı kırk yararak hareket eder.
AKP’nin masa başı formülleri ile faizi ve enflasyonu düşürmesi günü kurtarsa da krize merhem olmaktan çok uzak.
Kendisi de tek delil olmadan 8 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Boydak Holding Yönetim Kurulu Üyesi Mustafa Boydak, ağabeyi, kardeşi ve binlerce işadamına göre nispeten talihli sayılır.
Temyiz safahatındaki cezaya hükmeden mahkeme kendisini tevkif etmedi.
“YATIRIMCININ KORKUSU GİDERİLMELİDİR”
Tutuklamanın istisnai bir tedbir olmaktan çıkarıldığı, masum insanlara eziyet haline dönüştürüldüğü AKP iktidarında mevcut krizi bütün yönleri ile tahlil etmeden ekonomi düzlüğe çıkamaz.
Mustafa Bey; kadın-erkek, genç-yaşlı ayrımı gözetilmeden ailece maruz kaldıkları temel hak ve hürriyet ihlallerine son verilmeden yatırımcının olmazsa olmazı güvenin tesis edilemeyeceğinin altını çizse de oralı olan yok.
“Ekonomiyi izliyorum. Şu an yapılanlar ne yazık ki çare olamayacak. Önce güven, sonra mülkiyet hakları herkese iade edilmeli. Yatırımcının korkusu giderilmelidir. Hem de acilen.” diyen Boydak gibi hayatının her safhası insanların gözü önünde cereyan etmiş bir işadamını terörle irtibatlı imiş göstermek Türkiye’nin kriz şartlarını ağırlaştırmaktan başka bir netice vermiyor.
SİYASÎ İSLAMCILAR YA DA MODERN HARAMÎLER
Boydak, İpek, Nakipoğlu, Davulcuoğlu, Güllüoğlu, Kavurmacı ve daha nice müteşebbis ailenin mallarını-mülklerini yağmalayanların kendilerini “siyasî İslamcı” diye tarif etmesi de bugünün müslümanlarının yaman çelişkisi olmalı.
Hatta İstanbul Müftüsü Hasan Kamil Yılmaz’ın işadamı Ali Kervancı’nın el konulan evini mesken olarak kullanması tek kelime ile ibretlik!
AKP üç senedir savcıları, polis ve askeri, mahkemeleri Hizmet Hareketi’ni terör örgütü olduğunu ispat etmek için seferber etti. Suç da suçlu da yok. Evvela suç tanımlandı. Sonra insanlar o suçu işlemediklerini ispat etmesi istendi. Esas olan suçluluğu ispat etmektir, değil mi?
AKP’nin bir gazeteci hakkında yolladığı iade dosyasına bakan Bosna-Hersek mahkemesinin verdiği cevap fazla söze ne hacet dedirtiyor: “Kurulumuz kanaatince suçun en önemli niteliklerinden birisi eksiktir. O da terör grubunun ya da örgütünün var olmasıdır.”
BEBEK KATİLLERİ
Terör örgütü yok, mamafih yüz binlerce insan AKP tarafından terörist ilan ediliyor. Hamile kadınlar hapse atılıyor. İki aylık hamile iken hapse atılan Hanife Çiftçi’nin bebeği cezaevinde iken karnında vefat etti.
Üç aylık cenin cerrahi müdahale ile alınabildi. O annenin o babanın maruz kaldığı acının tarifi yok!
Acının acıyı unutturduğu bu karanlık devirde siyasi İslamcılar, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sas), “Kim birinin kalbini kırıp onu ağlatırsa, o kişinin bedduasından sakının. Çünkü gözyaşları yere düşmeden ne dilerse o olur.” sözlerini bir kere daha okumalıdır.
Halk arasında “Etme bulma dünyası”, “Ah alan onmaz, iflah olmaz”, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste”, “Zulüm ile abad olanın sonu berbat olur”, “Ağlatan gülmez”, Ağlayanın malı gülene yar olmaz”, “Mazlumun ahı indirir şahı” gibi atasözleri ve deyişler rastgele söylenmemiştir.
Her biri yaşanmış ibretlik hâdiselerin akabinde kulaktan kulağa yayılmıştır. Adaletin yerle bir edildiği bir coğrafyada er ya da geç mazlumların ahı dinecek.
ERDOĞAN VE ŞÜREKÂSI…
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan bağilikte, haramîlikte yalnız değil. Onu bu kadar gasp ve zulme rağmen hâlâ alkışlayan, haramın taksim edildiği sofraya kaşık sallayan şürekâsı en az Erdoğan kadar mesuldür olup bitenden.
Hizmet Hareketi’nin mülkiyetindeki Asya Termal Tesisleri, AKP’nin Ankara il teşkilatında daha evvel vazife alan Ali Yeşil ve iki ortağı tarafından bedelinin kaç lira olduğu bile bilinmeyen bir ihale ile satın alınmıştı.
Ankara Kızılcahamam’da AKP’nin her sene kamp yaptığı tesis 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını örtbas etmek için başlatılan cadı avında ilk hedeflerden biriydi.
Bölgeye o güne dek yapılan en yüksek tutarlı yatırım manasına gelen tesis gasp edilmişti. Böyle bir tesis Ali Yeşil ve ortaklarının elinde kısa sürede borç batağına sürüklendi.
SÖZÜN BİTTİĞİ YERDEYİZ
AKP’li Kızılcahamam Belediyesi’ne olan 1 milyon liralık borcu tehir etmek için 31 Mart’ta başkan seçilen Süleyman Acar’a icrayı durdurma yetkisi verilmişti.
Ankara Kızılcahamam’da mülkiyeti Hizmet Hareketi’ne ait Asya Termal Tesisleri, AKP tarafından gasp edilmiş ve işadamı Ali Yeşil’e peşkeş çekilmişti. Ali Yeşil önceki gün alacaklısının başına dayadığı silahı eline alarak intihar etti.
Böylece icralardan biraz nefes alacağını hesap eden Ali Yeşil önceki gün Halkbank’ın Kızılcahamam Şubesi’nin önünde alacaklısının başına dayadığı silahı, “Sen sıkma, ben sıkarım.” diyerek elinden alıp intihar etti.
Yeşil’in cenaze namazını Hizmet Hareketi’nin “firak-ı dalle” olduğunu iddia eden düzmece rapora takdim yazısı kaleme alan eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez kıldırmış,
Ne diyeceğimi bilemedim…
Hükûmet Mustafa Boydak’ın “mülkiyet haklarını iade edin” şeklindeki son derece haklı çağrısına cevap vermezse mazluman ahı ve o ahın ateşi herkesi yakacak.
[Semih Ardıç] 1.8.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
