Köprüde olanları üç yıl sonra anlattı: Yan taraftan halka ateş açıldı, bunlar asker değildi

Samanyolu HABER - 16 Temmuz sabahı yaşananları kaydeden Eyüp Karaman, o gün köprü üstünde linç edilen erler ve askeri öğrencilerin durumunu anlattı.


'ZOMBİ GİBİ SALDIRDILAR'

Linç edilen Burak Dinler isimli asker ablasının ricasıyla tanıklık yapmaya karar verdiğini söyleyen Karaman askerlere saldırıyı yapanların zombi gibi davrandıklarını, teslim olmuş askerleri koruması gereken polislerin (25-30 polis memuru) yetersiz kaldığı ve gerektiği gibi müdahale etmediğini söyleyen Karaman bu videoyla ilgili evinden gözaltına alınarak Emniyet'e götürüldüğünü ve örgüt propagandası suçlamasıyla ifade verdiğini söyledi.

Karaman şunları anlattı:
''Sabah 6'yı 10 geçe köprüdeki askerler teslim oldu, askerler ellerini kaldırarak halka doğru gelince halk hücum etti. Bunun üzerine askerler de geri doğru gitmeye başladı ancak öbür taraftan da yol kesilmişti. Askerler arada kalarak linç edildi. Bazıları denize atıldı. Tam bir buçuk saat süren bir dayaktan bahsediyoruz. Askerin üzerine saldırdılar. Zombi gibi. Hiç acıma yoktu. Dağdan inen teröriste yapılmayan muameleyi askerlere reva gördüler. Ben askerleri korumaya çalışırken tekme yedim yere yapıştım''

ASKERLER HALKA ATEŞ AÇMADI, HGS BİNASININ ORDAN BAŞKALARI HALKI TARADI

Köprüdeki askerlerin halkın üstüne kurşun sıktığı iddiaları reddeden Karaman, 'sadece askerlerin havaya sıktığını gördüm' dedi ve ekledi:

Halkın üzerine yan taraftaki HGS bakiye yükleme binasının olduğu yerden ateş açıldı. Ateş edenler asker değildi. Saat gece iki gibiydi. Askerler havaya sıkıyordu ancak ordan halka ateş açıldı, ben kıvılcımları orda gördüm. O gece orda sakallı cübbeli adamlar gördüm. Bu kişilerin elinde kaleşnikof silahları vardı. Bu silahlar terörist silahıdır, Şırnak'ta askerlik yaptım ben. Nerden buldular, bu insanlara bu silahları kim verdi? Bu sakallı insanlar bizim insanımız değildi.

Yayının tamamı Youtube üzerinden seyredilebilir.

[Samanyolu Haber] 4.8.2019

Bir Anadolu bilgesi: Hacı Boydak [Bahadır Polat]

Onunla ilk tanışmamız, Kayseri Organize Sanayi Bölgesi’ndeki şirket merkezinde olmuştu. 2006 sonbaharıydı. Aksiyon Dergisi’nin Kayseri dosyası için bu kente gitmiştik. 2002’de girdiği ilk genel seçimde tek başına iktidara gelen Adalat ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin en yüksek oy oranına ulaştığu şehirlerin başında geliyordu bu Orta Anadolu kenti. Sanayileşme ve ihracattaki başarısı ülke sınırlarını aşmıştı. Haliyle böyle bir dosya için ilk görüşülecek isimlerden biri, o dönem Kayseri Sanayi Odası Başkanı olan Mustafa Boydak’tı. Mustafa Bey’le görüştükten sonra abisi ve kardeşinin de şirket merkezinde olduğunu öğrenince, üçünü bir fotoğraf karesinde bir araya getirmek istedik. Sonuçta üç ünlü sanayici kardeşi eski bir tekstil makinesinin başında görüntüledik. Fotoğraf bizim için çok kıymetliydi lakin beni asıl heyecanlandıran, fotoğraf çekimi sonrasında yaptığımız sohbet olmuştu.

Kayserili sanayicilerin o dönem, “ağa” diye hitap ettikleri, Anadolu’nun en büyük birkaç holdinginden birinin başındaki Hacı Boydak ile ilk görüşmemdi bu. Mesafeli, ciddi ve egosu tavan yapmış birini beklerken son derece sıcakkanlı, şaşırtıcı derecede mütevazı ve esprileriyle çevresini kırıp geçiren bir iş adamıydı tanıştığım. Muhatabıyla adet yerini bulsun diye tanışmıyordu. İsmimizi hemen benimsiyor, sohbet devamında sürekli ismimiz ile hitap ediyor ve ülke gündemi, gazetecilik, dergicilik hatta fotoğrafçılık üzerine şaşırtıcı derecede ayrıntılı sorular soruyordu. Hali tavrı, doğallığı ve merakı beni çok etkilemişti. Bu görüşmeden birkaç ay sonra 2007’nin ilk aylarında akşam uçağı ile Kayseri’den dönüyordum. Sanırım yine Kayseri sanayisi üzerine bir çalışma yapmıştım ancak moralim son derece bozuktu. İstediğim görüşmeleri yapamamıştım. O sırada Boydakların da aynı uçakta olduğunu gördüm. Memduh Bey ile selamlaştık. Kendisine meslektaşlarını şikayet ettim, şaka yollu da olsa. O da hemen “siz kendinizi niye üzüyorsunuz Bahadır Bey, Kayserinin en önemli sanayicileri burda, buyrun ben sizi görüştüreyim.” Demez mi? Çok mutlu olmuştum, moralim yerine gelmişti. O akşam Memduh, Hacı, Mustafa ve Şükrü Boydak ile bir restoranda uzun uzun Kayseri sanayisini konuştuk.

Sohbet esnasında söz dönüp dolaşıp Mayıs ayında yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine geldi. Zira onuncu cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi Mayıs ayında doluyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi on birinci cumhurbaşkanını seçecekti. Meclis aritmetiği AKP lehine olduğu için, partinin göstereceği aday seçilmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Henüz adaylar belli değildi ancak medyada ve tabi toplumda aday-toto oynanmaya başlanmıştı. AKP’de en kuvvetli aday Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’dü. Zaten ismi zikredilenler çoğunlukla, AKP’ye merkez sağdan katılanlardı. O dönemin denge politikasının gereği buydu.

Yemek masasında Hacı Bey bana cumhurbaşkanı adayımı sordu. Merkez sağ tandanslı birkaç isim zikrettiğimi hatırlıyorum. Kendisi ise bana AKP’nin cumhurbaşkanı adayının Abdullah Gül olacağını, oldukça iddialı şekilde söyleyiverdi. Gül, o dönem başbakan yardımcısı ve dış işleri bakanı idi. Tabi bir de Kayserili’ydi. Boydaklar’ın hem hemşerisi hem de yakın dostuydu. Ancak o güne kadar adı adaylar arasında hiç geçmemişti. Refah kökenli olduğundan, ismi baştan elenmişti. Bütün bunları düşünerek, tabi işin içine gazeteci egomu da katarak böyle bir ihtimalin olmadığı söyledim. Hacı Bey ise hiç geri adım atmadı. Benimle Abdullah Gül ismi üzerine iddiaya girmek istedi. Şaşırmıştım lakin hemen kabul ettim çünkü iddiayı kazanacağım garantiydi! Yemek masasında takım elbisesine iddiaya girdik. Sonrası malum! Hacı Bey iddiayı kazandı, hiç beklenmedik şekilde Gül aday oldu ve ben yine Kayseri’ye bu kez Gül dosyasını yapmaya gittim.

İddiayı kaybetmiştim lakin Hacı Bey’i kazanmıştım. Benim için iyi bir haber kaynağı olduğu kadar, samimi bir dost da oldu. Hem bir gazeteci hem bir insan olarak ondan çok şey öğrendim. Malum süreçler, ikimizi de bir yaprak gibi savurup atana kadar da dotluğumuz devam etti. Bu yazıda, tanıdığım, gördüğüm, şahit olduğum ve hep iyi bildiğim Hacı Boydak’ı anlatmata çalışacağım. Şunu baştan belirteyim, üç yıldır cezaevinde çile dolduran Hacı Boydak bu kırık dökük yazıyla anlatılamayacak kadar üstün niteliklere sahip biridir. Bu yazıyı sadece yıllardır göremediğim, konuşamadığım, samimi ve vefalı bir dostla uzaktan da olsa hasbihal edebilmek, ucundan kıyısından da olsa dertleşebilmek için kaleme aldım.

AİLE BİRLİĞİNİN MİMARI

Hacı Boydak’ın şirketteki macerası, Anadolu tüccarının sanayiliği yeni öğrenmeye başladığı yıllara rastlıyor. Onun delikanlılık çağında, 80’lerin başında şirketin kurucuları Sami ve Mustafa Boydak yol ayrımındadır. İki kardeş ortaklıklarını sonlandırıp yola ayrı ayrı devam etme kararı alacaktır. Toplantı odasında aile büyükleri hararetli bir toplantı halindedir. Kapıda ise iki kurucusunun çocukları (amca çocukları) beklemektedir. Dışarıdaki merak ve endişenin ısısı, içerideki tartışmanın hararetinden yüksektir.

İki kardeşin ayrılma kararı almasına ramak kalmıştır. Dışarıda kendilerinden yaşça büyük Hacı abilerinin arkasında sıralanmış iki kardeşin çocuklarınınsa yürekleri ağzındadır. İşin tuhaf yanı babalarının aksine çocukların hiçbiri ayrılık istememektedir. Kapıyı dinleyen Hacı Boydak, ayrılık kararının kaçınılmaz hale geldiğini anladığı anda kararını verir. Önce vücudunu dikleştirir, sonra kafasını geriye çevirir. Kardeşleri ve amca çocuklarıyla göz göze gelir. Hiç konuşmazlar ancak onların bakışlarındaki kararlılık ona yetmiştir.

Aniden kapıyı açar ve içeri girer. Aile büyükleri şaşkına dönmüştür. Hacı Boydak onların tepki göstermesine fırsat vermeden “Baba-amca biz ayrılmak istemiyoruz. Yola beraber devam edelim. Siz anlaşamıyorsanız, şirketin idaresini bize bırakın. Siz başımızda durun yeter.” Diyor. Boydak ailesinin sanayileşme ve dünyaya açılma yolculuğu işte bu sıradışı aile hikayesiyle başlar. Aile şirketlerinde ayrılıklar sonraki nesillerde görülürken, belki Anadolu’da ilk kez bir aile şirketini bölünmekten, küçülmekten ikinci nesil kurtarmıştır. Hacı Boydak aile işini kurtarmakta gösterdiği sıradışı kişiliğini daha sonra hem iş hem sosyal yaşamına fazlasıyla yansıtacaktır.

TUTKUYLA OKUYAN ADAM

Hacı Boydak ailedeki ikinci neslin en büyüğüdür. İş yaşamına erken girdiği için üniversiteye gitme şansı olmamıştır. Zaten o yıllarda Kayseri’de ticarete kabiliyeti olan çocukları okutmama geleneği vardır. Ticarete istidadı olanlar babalarının yanına şirkete, olmayanlarsa okula gönderilmektedir. Hacı Boydak’ın ticari becerisini keşfeden aile büyüklerini onu hemen şirkette istihdam etmeye başlamıştır. Genç Hacı’nın kafası ticarete çok basmaktadır basmasına lakin okumak, öğrenmek, keşfetmek de onun için bir tutkudur. Nitekim bu tutkusundan hiç geri adım atmayacak, ve yıllar sonra ülkenin en fazla okuyan girişimcilerinden biri olacaktır.

Onun kitaplarla ilişkisini yine bir Kayseri seyahatinde fark etmiştim. Holdingteki odasında yanından hiç ayırmadığı bilgisayarını açmış ve okuduğu kitapların listesini göstermişti. İlk kez okuduğu kitapların listesini tutan birini görüyordum. O kişinin dev bir holdingin başkanı olması meseleyi daha ilginç bir hale getiriyordu. Kitap listesini incelemiştim uzun uzun. Her türden kitap vardı. Tahmin edilebileceği gibi kendini sadece iş dünyası kitaplarıyla sınırlamamıştı. Özellikle romanlara yönelik ilgisi şaşırtmıştı beni.

Hacı Boydak’ın okuma tutkusu kitaplarla sınırlı kalmamıştı elbette. İki küçük kardeşi Memduh ve Bekir Boydak’ın üniversite eğitimlerine, yabancı dil öğrenmelerine büyük önem ve destek vermiş, böylelikle aile şirketinde alaylı değil, mektepli girişimciler dönemini başlatmıştı. Mektepli girişimciler dönemi aynı zamanda Boydak Holdingi’nin profesyonelleşmesi ve dışa açılma sürecinin de miladı olacaktır. Hacı Boydak ise içinde hiç sönmeyen yüksek öğretim ateşinin karşılığını yıllar sonra alacaktır. Boş vakitlerinde çalışıp üniversite sınavına hazırlanır ve nihayet açık öğretim sosyoloji bölümünden mezun olarak o da mektepli girişimciler sınıfına dahil olur.

Bütün iş yoğunluğuna rağmen 50’sinden sonra açıktan üniversite bitirecek kadar azimli ve iradeli bir girişimci olan Hacı Boydak’ın azim ve irade örnekleri sadece eğitim ve okuma ile sınırlı değildir. Onu ilk tanıdığımda kilo sorunları yaşayan biriydi. O görüntüsüne alışmışken, şirket merkezindeki bir sonraki buluşmamızda şaşkına dönmüştüm. Hacı Bey tanınmayacak kadar değişmişti. Tabi hemen sonra yaptığı rejimi anlatmaya başlamıştı.

Gerçekleştirmeyi başardığı hedeflerinden bahsetmeyi seven bir yapısı vardı. Önce su diyeti yaparak hızla kilo vermiş ardından buna uygun bir beslenme alışkanlığı edinmişti. Onun zaten en baskın özelliği, yaptığı işi tam yapmasıdır. Hacı Bey için yarım ve eksik iş, hiç yapılmamıştır aslında. Ben bu felsefesinden ayrıldığını veya taviz verdiğini hiç görmedim.

Onun sıradışı özelliklerine değinmişken, motorsiklet tutkusundan da bahsetmemek olmaz. Hacı Bey tam bir motorsiklet tutkunudur. Kayseri’de kendisi gibi arkadaşlarından bir grup kurmuştu ve özellikle yaz aylarında motorsikletle farklı şehirlere turlar düzenliyorlardı. Hatta bu işi o kadar ilerletmişlerdi ki bu seyahatler bir süre sonra yurt dışına uzanmıştı. Çok keyif aldığı Balkan turunu uzun uzun anlatmıştı bana.

Hacı Boydak bu özelliklerinden de görüleceği gibi kendini sadece iş dünyasına hapsetmeyen, hayatı bütün boyutlarıyla yaşamayı seven bir insandı. İnsanın başını döndüren hiperaktif bir kişiliği vardı. Böyle bir karakterin, yıllardır bir hapishane odasına nasıl sığabileceğini düşününce açıkçası işin içinden çıkamıyorum ve çok üzülüyorum. Lakin benim bu üzüntümde imdadıma yine o karakter yetişiyor. Çünkü pek çok renkli özelliğin yanı sıra Hacı Boydak’ın en baskın yönü, en ayırt edici özelliği pozitif karakteridir.

Evet, Hacı Boydak İflah olmaz bir iyimser ve her şartta hayata pozitif bakabilen biridir. En krizli ve en sıkıntılı dönemlerde bile ben onun “işlerimiz kötü” hadi onu geçtim “işlerimizde sıkıntı var” dediğini bile duymadım. Sektördeki sorunlardan bile şikayet etmezdi. Kötümserliğin bulaşıcı olduğuna inanırdı. Şimdi onun bu iyimserliğinin cezaevi koşullarında sadece kendisine değil, çevresindeki insanlara da ihtiyaçları olan enerjiyi sağladığına inanıyorum.


MUSTAFA BOYDAK (SOLDAN 3 AYAKTA), TUTUKLU BULUNAN SUKRU BOYDAK (SOLDA OTURAN), TUTUKLU BEKIR BOYDAK (SAG BASTA AYAKTA) TUTUKLU MEMDUH BOYDAK (SAGDA AYAKTA) VE TUTUKLU HACI BOYDAK (SAGDA OTURAN)
İYİLİK ONUN YAŞAM TARZIDIR

Hacı Boydak’ı anlatırken en özel bölümü iyilik ve hayır hasenad işlerine ayırmak gerekir. Zira bütün vasıflarının ötesinde o iyiliği, iyilik yapmayı, ihtiyacı olanlara yardım etmeyi bir yaşam tarzı haline getirmiştir. Ben camiye yardım eden çok girişimci gördüm ancak bir kiliseye yardım edene ilk kez rastlamıştım. Ve bunu Kayserili dindar-muhafazakar iş adamı kimliği ile hiçbir komplekse kapılmadan yapabilmesidir onu farklı kılan. Dönemin karakteristiği gereği hakkındaki iddianamede onun sadece hizmet hareketinin eğitim yatırımlarına verdiği destekten bahsediliyor. Mesela AKP iktidarına çok yakın duran vakıf ve derneklere yaptığı yardımlardan ve özellikle onların henüz iktidar gücünü arkasına almadığı dönemlerdeki yardımlardan hiç bahsedilmiyor! Yaptırdığı karakol binalarından, emniyet teşkilatına aldığı araçlardan, verdiği mobilyalardan da hiç söz edilmiyor.
Hatta bir adım daha ileri gidip isim vereyim. İktidarın gözde yardım derneği Deniz Feneri Derneği’nin en zor zamanlarında, amasız fakatsız destek veren nadir iş adamlarındandır Hacı Boydak. Bunu en iyi o derneğin yöneticileri biliyor. Tabi onların çıkıp bu konuda iki kelime hakkaniyetli açıklama yapmasını beklemek abesle iştigal! Ben bu konulardaki ayrıntılı ve tarihe not düşecek bilgilerin ileride Hacı Bey’in hatıralarında ayrıntılı olarak yer alacağına inanıyorum.

Hatırat demişken orada yer alması muhtemel birkaç isimden daha burada bahsetmek istiyorum. Böylelikle Abdullah Gül bahsine tekrar dönüyoruz. Yazının başında da anlattığım Boydak ailesi ile Gül arasındaki dostluk çok eskilere dayanır. Nitekim ortada ismi hiç zikredilmemişken Gül’ün on birinci cumhurbaşkanı olacağını Hacı Boydak’ın bilmesi boşuna değildi. Boydaklar, başta Hacı Boydak olmak üzere Abdullah Gül ve Gül ailesine karşı desteklerini ve vefalarını hiçbir dönem esirgemedi. Bunun karşılığında gördükleri muamele ise herkesin malumu.

Boydaklar denilince zikredilmesi gereken diğer isimse elbet Mehmet Özhaseki’dir. Halen AKP genel başkan yardımcısı olan ve son yerel seçimde Ankara’da Mansur Yavaş’a yenilen Özhaseki, on yıldan fazla süre Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptı. Boydak ailesini ondan daha yakından tanıyan çok az insan var. Ve Özhaseki, Hacı Boydak ve Boydak ailesinin gördüğü zulüm ve uğradığı hukuksuzluk karşısında tek kelimelik bir itiraz bile yapmamıştır. Bu bakımdan Özhaseki’nin pozisyonu ibretliktir. Bu iki isim sembolik önemde olduğundan özellikle dile getirmek istedim. Ancak elbette Kayseri’de bu vebale ortak onlarca önemli şahsiyetten (!) bahsedebiliriz. Pandora’nın kutusu açıldığında belki Hacı Bey hepsine tek tek teşekkür eder! Malum çok iyi not tuttuğundan, kimseyi atlamayacaktır. Bu arada bahsi kapatmadan belirtelim. Vefadan ve adaletten zerre nasiplenmemiş bu güruhun sonrası için yine Hacı Bey’in o iflah olmaz iyimserliğine güvendiğinden hiç şüpheniz olmasın!

KAYSERİ ONUN HAKKINI ÖDEYEMEZ

Boydak ailesinin ellili yılların sonlarında başlayan sanayileşme yolculuğu, seksenlere kadar ailede bir sanayicilik kültürü ve alt yapısı oluşturdu. İkinci neslin devreye girmesiyle mobilya üretimi ve bu alanda markalaşma, ailenin amiral gemisi haline getirildi. Turgut Özal’ın dışa açılma ve ihracat hamlesini iyi değerlendiren grup, seksenlerin ikinci yarısından itibaren sadece iç değil dış piyasaya da mal satılabileceğini öğrendi ve hızlı bir büyüme sürecine girdi. 90’lı yıllarda yaşanan kur artışları, devalüasyonlar ve siyasi istikrarsızlıklar Boydak ailesini ihracat ve dış pazarlar odaklı bir büyüme trendine soktu. 90’lar aynı zamanda grubun özellikle mobilya sektöründe İstanbul ve diğer büyük şehirlere açılarak bayilikler yoluyla satış ağını genişlettiği dönemdir. İki binli yıllardan sonrası ile Boydak ailesi için holdingleşme ve markalaşma, yurt dışı mağazalaşma ve yatırım çeşitlendirme dönemidir.

15 Temmuz 2016’dan sonra herkesin bildiği gibi Boydak ailesine ait bütün şirketlere el konuldu. Hatta aile üyelerinin şirket ve hisseleri bile ellerinden alındı. 15 Temmuzdaki o hain darbe girişimini en ağır dille kınamalarına rağmen neredeyse bütün aile bireyleri hakkında soruşturma açıldı. Pek çoğu hapis yattı, tabi faturanın en büyüğü Hacı, Memduh ve Şükrü Boydak’a kesildi. Hacı Bey şimdi emekli maaşı ile geçinen bir vatandaş. Ancak onun öncülük ettiği, büyüttüğü şirketler halen 12 bin ailenin geçimini sağlamaya devam ediyor. Boydak Holding hala Kayseri’nin en büyük işvereni. Ailenin inşa ettiği bütün binalar kamuya ve halka hizmet vermeye devam ediyor. Yurt genelindeki iki bin bayisi ile dev bir dolaylı istihdam kaynağı aynı zamanda yurtdışındaki üç yüzden fazla mağaza ise bu alanda hiçbir Türk şirketine nasip olmamış bir başarı.

Dolayısıyla Kayseri sanayisinin amiral gemisi halen Boydak şirketleri. Pek çok meslektaşı gibi Hacı Boydak da işlerini büyütünce şirket merkezini İstanbul’a, yatırımlarını da teşvikli bölgelere taşısaydı, bugün Kayseri’de böyle bir istihdam kaynağı olmayacaktı. Uzun sözün kısası, Kayseri halkı Hacı Boydak’ın hakkını ödeyemez. Umarım kendisiyle helalleşme fırsatları olur!

Çok sevdiğim bir söz var, “sen tohum at git, kim hasat ederse etsin.” Zamanında memleketine çok güçlü tohumlar atan Hacı Boydak, şimdi bir hapishane odasında çayını yudumlayıp kitabını okurken bile devasa bir hasadın vesilesi olabiliyor. On binlerce aile halen onun sayesinde evlerine ekmek götürmeye devam edebilyor. Ve böyle bir kriz ortamında şirketlerin ayakta kalmakta zorlandığı bir dönemde bile, onun attığı sağlam temeller sayesinde Boydak Holding yoluna Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) yönettiği en güçlü şirketlerden biri olarak devam edebiliyor. Aynen Akın İpek’in İpek Holding’i gibi…Böyle bir onur, böyle bir bereket, böyle bir hayır bu hayatta kaç kişiye nasip olur ki?

Şuna bütün kalbimle inanıyorum: Hacı Boydak’ı tekrar iş dünyasında gördüğümüzde, karşımızda sadece renkli, çok yönlü ve başarılı bir girişimci değil, bir Anadolu Bilgesi’nin çıkacağına şimdiden iddiaya girebilirim…

Ve bu kez iddiayı kazanacağımdan hiç şüphem yok…

[Bahadır Polat] 3.8.2019 [Kronos.News]

Cumartesi Anneleri sordu: Yılmaz ve Türkmen nerede?

İçişleri Bakanlığı ve Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemleri yasaklanan Cumartesi Anneleri 749’uncu haftada bir araya geldi. Bu haftaki açıklamada 1995 yılında gözaltında kaybedilen Abdurrahim Demir’in akıbeti soruldu. Açıklamaya CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kayıp yakını ve çok sayıda yurttaş katıldı.

Evrensel‘in bildirdiğine göre, Cumartesi Anneleri 749’uncu buluşmalarında Abdurrahim Demir’in kaçırılmasını sordu. Açıklamayı gözaltında kaybedilen Hasan Ocak’ın kardeşi Maside Ocak yaptı. 7 ve 21 Şubat tarihleri arasında kendilerinden uzun süre haber alınamayan 6 kişinin durumuna değinen Ocak, “6 kişiden Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Salim Zeybek’in Ankara Emniyetinde olduğu ailelerine bildirildi. Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’den ise hâlâ haber alınamıyor. Söz konusu 6 kişi, aynı tip transporter araçlarla ve tanık beyanlarına göre kendilerini kamu görevlisi olarak tanıtan kişiler tarafından zorla kaçırılmışlardı. Bu ağır ithamlara karşı yetkililer, gözaltında oldukları kabul edilen 4 kişinin bugüne kadar nerede oldukları ve ne tür uygulamalara maruz kaldıklarına dair kamuoyuna hiçbir açıklama yapmadı” dedi.

“OĞLUMA NE OLDU?”

Ocak bu hafta gözaltında kaybedilen Abdurrahim Demir’in dosyasını paylaştı. Abdurrahim Demir’in askerliğini bitirdikten sonra 17 Ağustos 1995 tarihinde Mardin’in Ömerli ilçesindeki evinden, Adana’daki akrabalarının yanına gitmek için yola çıktığını dile getiren Ocak, Mardin Kızıltepe Şavalet noktasında kimlik kontrolü için durdurulan otobüsten indirilen Demir’in, askerlerce gözaltına alındığını ve sonrasında gözaltında kaybedildiğini anlattı.

Demir’in annesi Kesriye Demir’in 20 yıl boyunca “Oğluma ne oldu?” diye sorduğunu ve oğlunun akıbetini öğrenmeden yaşama veda ettiğini hatırlatan Ocak, 27 Ocak 2018’de Galatasaray Meydanı’nda yaşamını yitiren Mehmet Demir’in “Kardeşimi bulamadım, annemin yüzüne bakamıyorum” sözlerini hatırlattı.

“YILMAZ VE TÜRKMEN NEREDE, HESABINI KİM VERECEK”

Basın açıklamasının ardından gözaltında kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yılmaz söz aldı. Şubat aylarında zorla kaçırılan 6 kişiden 4’ünün emniyette olduğunun bildirilmesine değinen Yıldız, “Şimdi bundan iki hafta önce 6 kişi için aileleri geldi. Bundan sonra aileleri arandı, ‘Kayıplarınız emniyettedir’ diye. Sanki bunlar kayıp eşya. Kayıp eşya bürosundan çıkardılar da ailelerine haber verdiler. Peki bunların ailesi yok muydu? Çocukları yok muydu? Bunca zaman ne yediler, ne giydiler? Bunun hesabını kim verecek?” diye sordu.

Hanife Yılmaz, haftalardır kendilerini ablukaya alan polislere seslenerek, “Sizin anneniz de var, beni anlatın; ‘bize böyle bir şey yapsalar siz ne yaparsınız’ diye sorun” dedi ve şöyle konuştu:

“Tam teçhizatlı gelmişsiniz. Bunlarla anneniz yaşındaki insanlara mı saldıracaksınız? Bizim meydanımızın kime ne zararı oldu? 24 yıldır benim evladımı aldınız? Sizin anneniz de var, beni anlatın; ‘bize böyle bir şey yapsalar siz ne yaparsınız’ diye sorun. Bu aradığımız adalet yarın öbür gün size de lazım olacak” diye konuştu.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu da “Ailelere baskı yapmaktan vazgeçin. Bu suçlarda zaman aşımı yoktur. Amirlerimiz bize bu emri verdi demenin bir anlamı yok” ifadelerini kullandı.

[Kronos.News] 3.8.2019

KHK’lı öğretmen Gökhan Açıkkollu’ya cop ile işkence [Sevinç Özarslan]

15 Temmuz sonrası Vatan Emniyet Müdürlüğünde gözaltında ölen KHK’lı öğretmen Gökhan Açıkkollu’ya yapılan işkenceleri anlatan eşi, dehşete düşüren bir bilgi paylaştı.

BOLD ÖZEL – KHK ile ihraç edildikten sonra gözaltına alınan ve 13 gün işkence yapıldıktan sonra kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu’ya yapılanlar ölümünden 3. yıl sonra ortaya çıkmaya başladı.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde işkenceyle öldürülen öğretmen Gökhan Açıkkollu

Mümine Açıkkollu’un İçişleri Bakanlığına açtığı tazminat davası dosyasından aktardığına göre 42 yaşındaki öğretmene cop ile işkence yapıldı. İddiayı dile getiren Mümine Açıkkollu, “Eşimin doktor raporlarını tek tek inceledim. Doktorlara belki de ifade edebildikleriydi onlar. İfade edemediği neler var bilmiyorum ama dosyada avukatın yazdığı bir ifade dikkatimi çekti. Cop işkencesinden bahsediyor” dedi.

Açıkkollu ailesi 22 Ağustos 2017’de İçişleri Bakanlığına maddi ve manevi tazminat davası açtı. Bakanlık, 18 Aralık 2017’de, 13 sayfada gerekçeleri açıklanan tazminat davasının reddini istedi.
Bunun üzerine avukat 5 sayfalık bir savunma daha göndererek tazminat talebini yineledi. Ek savunmada geçen ifadeler şöyle:

İŞKENCELERİ ANLATMAK İSTİYORUM

Mümine Açıkkollu, “Eşimle aynı nezarethanede kalan bir aile psikoloğu vardı. Aradan 1-1,5 yıl geçtikten sonra o bey ilk mahkemesine çıkıyor. Ve o bey, mahkemede henüz kendisini savunmadan ‘Ben Gökhan Öğretmene yapılan işkenceleri anlatmak istiyorum’ diyerek eşime yapılanları söylüyor. Ama anlattıkları dosyada nasıl yer aldı bilmiyorum. Bu bilgileri aile terapistinin ailesinden öğrendim. Yani isim alabilmek için eşime her türlü işkenceyi yapmışlar” ifadelerini kullandı.

Gökhan Açıkkollu’nun ölümüyle ilgili Sulh Ceza Mahkemesinde devam eden ve şu anda gizlilik kararı bulunan, ölümünün soruşturulduğu dava ilerlemediğinden 16 Mart 2018’den beri tazminat davasına bekletme kararı verildi.

NE OLMUŞTU?

Gökhan Açıkkollu, evinden gözaltına alındığı andan itibaren kötü muameleyle karşılaştı. Komşularının anlatımına göre evindeyken şeker krizi geçirdi. Gözaltındayken şeker ilaçları ve insülin ilaçları uzun süre verilmedi. Gözaltında kaldığı 13 gün boyunca işkence gördü. Kafası duvarlara vuruldu, sert darbelerin etkisiyle kırılmaz camlı gözlüğü, kaburgaları kırıldı.

Sağlık kontrollerinde doktorlara sürekli darp edildiğini yüzlerce kez tekme ve tokat yediğini anlattı. Şeker ve panik atak rahatsızlığı olduğunu söyledi. Ama kimse dinlemedi. Eşi ilaçlarını ulaştırmak için günlerce uğraştı. Gözaltındayken iki kez şeker komasına girdi.

Her gün yapması gereken insülin iğneleri, Mümine Açıkkollu tarafından polislere teslim edilmiş olmasına rağmen, 100 iğneden sadece 4’ünün kullanıldığı eşyaları geri verildiğinde ortaya çıktı. Gökhan Öğretmen, işkence ve kötü muameleye 13 gün dayanabildi ve 5 Ağustos 2017’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü C-3 Nezarethanesinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Gökhan Açıkolulu’nun eşi Mümine Açıkkollu, eşinin öldüğü gece sorguya götürüldüğünü, işkence yapıldığını ve akşam saatlerinde iki polis tarafından kollarından sürüklenerek nezarethaneye geri getirildiğini, bu sırada göğsünü tuttuğunu ve göğsünün çok ağrıdığını o anlara şahitlik eden nezarethane arkadaşlarından dinleyerek aktarmıştı.

Terör örgütü üyesi olmakla suçlanan Gökhan Açıkkollu, 15 Temmuz’dan iki gün sonra KHK ile görevinden uzaklaştırıldı, 20 Şubat 2018’de ise pardon denilerek görevine iade edildi.

[Sevinç Özarslan] 3.8.2019 [BoldMedya.com]

Yasaklar ülkesi Türkiye, dünyada en çok VPN kullanan 3. ülke oldu

Türkiye, IP adresini değiştirmeye ve böylece erişim engeli getirilen internet sitelerine ulaşmaya imkan sağlayan VPN kullanımında dünyada 3. ülke oldu.

Bu istatistikle Türkiye, dünyada internet sansürünün en çok uygulandığı Çin ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin bile önüne geçti.

BOLD – VPN hizmeti veren firmaların oluşturduğu “thebestvpn” platformunun gerçek kullanıcılardan yola çıkarak yaptığı araştırma, ülkelerin VPN kullanma istatistiklerini ortaya koyuyor.

Buna göre, VPN sitelerini en çok kullanan ilk 5 ülke, Müslüman nüfusun yoğun olduğu Endonezya, Türkiye ve Malezya gibi ülkelerden oluşuyor. Hindistan ve Çin de ilk 5’in içinde. Listenin ilk 10’unda Avrupa ya da Kuzey Amerika’dan hiçbir ülke yer almıyor.

VPN sitelerini en çok kullanan ülkelerin başında Endonezya ve Hindistan geliyor. Bu ülkelerde VPN sitelerine giriş yapan internet kullanıcılarının oranı yüzde 38 olurken, 3. sırada Türkiye bulunuyor.

TÜRKİYE, DÜNYANIN EN SANSÜRCÜ ÜLKELERİNİ BİLE GEÇTİ

Türkiye’de VPN sitelerine giren internet kullanıcılarının oranı yüzde 32. Türkiye’yi yüzde 31 oranla Çin ve yüzde 29 oranla Malezya takip ediyor.

İlk 10’da yer alan diğer ülkelerse sırasıyla Suudi Arabistan (yüzde 29), Brezilya (26), Vietnam (yüzde 25), Birleşik Arap Emirlikleri (yüzde 25) ve Filipinler (yüzde 25).

Özellikle Çin ve Suudi Arabistan, internet sansürünün dünyada en çok uygulandığı ülkeler olarak öne çıkıyor. Türkiye’nin VPN kullanımında bu ülkelerin dahi önüne geçmesi, ülkedeki yasakların boyutunu ve durumun vehametini bir kez daha gözler önüne sermiş oldu.

VPN NEDİR?

Türkçe’ye “sanal özel ağ” olarak çevrilen VPN teknolojisi, uzaktan erişim yoluyla internet üzerindeki farklı ağlara bağlanmayı sağlıyor.

Özetle, bir VPN sitesine girip bu sitenin arama motoru kısmına ulaşmak istediğiniz internet sitesinin adresini yazdığınızda, bu adres bulunduğunuz ülkede yasaklı olsa dahi giriş yapabiliyorsunuz.

VPN en çok masaüstü bilgisayarlarda tercih ediliyor. Masaüstü bilgisayar kullanan her 100 kişiden 17’si VPN teknolojini kullanırken, akıllı telefonlarda bu oran yüzde 15, tablet bilgisayarlardaysa yüzde 7 civarında.

EN ÇOK EĞLENCE İÇERİKLERİ, SANSÜRLÜ HABERLER VE SOSYAL MEDYAYA ERİŞMEK İÇİN KULLANILIYOR

VPN kullanıcılarının yarısı daha çok eğlence içerikli sitelere girebilmek için bu teknolojiye başvurduklarını söylerken, yüzde 34’lük bir kesim sansürlü haber siteleri ve sosyal medya ağlarına giriş için VPN’i tercih ediyor.

ÇOĞUNLUK, İNTERNETTE ANONİM GÖZÜKMEK İÇİN VPN KULLANIYOR

Yüzde 31’lik kesim internette anonim gözükmek, yüzde 27 yasaklı içerik indirmek (torrent siteleri) ve yüzde 25’lik bir kitleyse arkadaş ve ailesiyle görüşebilmek için VPN sitelerini kullandığını söylüyor. İnternet trafiğini hükümetten saklamak için VPN kullananların oranıysa yüzde 18 civarında.

VPN kullanıcılarının yaklaşık üçte 2’sini erkekler oluşturuyor (yüzde 62). VPN’i yüzde 35’lik oranla en çok 16-24 yaş arası kullanırken, 25-35 yaş arası kullanıcıların oranıysa yüzde 33. VPN teknolojisine başvuranların yüzde 19’u da 35-44 yaş arasında.

Elde edilen verilere göre Türkiye, İtalya, Arjantin, Çin, Brezilya, Hollanda ve Yeni Zelanda gibi ülkelerin büyük çoğunlukla VPN’i kullanma sebebi eğlence içerikli sitelere erişebilmek. Kanada, Japonya, Almanya, İsveç ve Fransa gibi ülkelerdeki internet kullanıcılarının VPN tercihlerinde ilk sırayı sanal alemde anonim olarak gözükmek yer alıyor.

Rusya bu alanda ilginç bir istatistik çiziyor. Bu ülkede internet kullanıcıları VPN sitelerini en çok yasak içerik (torrent) indirmek için tıklıyor.

[BoldMedya.Com] 3.8.2019

Aşık-ı Sâdık Fethullah Gülen Hocaefendi-26 [Tarık Burak]

Hocaefendi’yi Yalnızlaştırma Çabaları


Dindar insanlar olarak bilinen bazı kimseler Hocaefendi’nin hapse girmesinden faydalanıp onu yalnızlaştırma çabasına girmişlerdi. Hocaefendi’nin söylediği yeni şeyler ve Türk toplumunun önüne koyduğu yeni hizmet alanları, bu kişilerden tepki görüyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi yalnızlaştırmayı amaçlayan, belki de onu küstürüp Erzurum’a dönmesini hedefleyen bu hareketlerin karargâhı İstanbul’du ve etkileri İzmir’e kadar uzanıyordu. İzmir’deki o sıkıntılı dönemi anlatırken, “Ağlatan meselelerin olmadığı gün yok gibiydi. Bir hafakan basar, gecenin ikisinde üçünde dışarı çıkar saatlerce yürürdüm” diyor Hocaefendi.

Fethullah Gülen Hocaefendi, Bademli'de hapis kaldığı dönemde rahmetli babası Ramiz Efendi onu ziyarete gelmişti. Bir ay kadar İzmir'de kaldığı bu zaman zarfında Hocaefendi üç defa mahkemeye çıkmıştı. Tahliye olmayınca, babası üzüntülü ve mahzun bir halde Erzurum'a geri dönmüştü.
O günleri şöyle anlatıyor Hocaefendi:
‘İlk ziyarete gelişi bana hicran oldu, hasret oldu. Çok ağladım. Tel örgünün bir tarafında ben, diğer tarafında babam. Elini bile öpemedim. Sordum:
- Baba nasılsınız, anam nasıl?
 - Anan köye gitti, dedi.
- Ne var, ne oldu? diye sordum.
- Enver çok hasta, cevabını verdi. Öyle derken iki büklüm oldu. Öyle bir ‘offf!’ dedi ki, amcamın öldüğünü anladım. Babam ağladı, ben ağladım.
Enver amcamı çok severdim. Babamdan sekiz yaş kadar küçüktü. Vefat ettiğinde altmışında yoktu. Çok yaşlı sayılmazdı. Kanserden ölmüştü.
Daha sonra köye dönünce öğrendim. Annem şöyle demişti: "Senin tevkif edildiğini duyunca etekleri ateş almış gibi eve geldi. 'Hacıyı tevkif etmişler' dedi. Sonra dertli dertli dönüp gitti. Gidiş o gidiş. Yatağa düştü, hasta oldu.."
Koğuşa döndüğümde hala ağlıyordum. Arkadaşlar hep gelip teselli ettiler. Babamın o günkü hali hiç gözümün önünden gitmez, o hali hiç unutamam..’

"Sana Ağlıyorum"

Abdülkadir Hocaefendi de ziyaretime gelmişti. O da durmadan tel örgünün arkasında gözyaşı dökmüştü. "Yahu niçin ağlıyorsun?" dedim. "Sana ağlıyorum" dedi ve kendini iyice salıverdi. Çıktıktan sonra görüşemedim. Erzurum'a gitmiştim. Döndükten bir-iki gün sonra da bir trafik kazasında yanarak öldü. Onu en son görüşüm, beni ziyarete geldiği zaman olmuştu. Bu da benim büyük hicranlarımdan biridir.
Kardeşim Mesih Efendi de ziyaretime gelip gitti.
Suudi Reşad Bey o sıralarda milletvekiliydi. O da ziyaretime gelmişti. Kendisine bir dua yazıp vermiştim. İki ay kadar sonra da hapis hayatından kurtulduk.’

Tahliye...

Hocaefendi ile birlikte beş-altı ay kadar önce kollarına kelepçe vurularak tutuklanan masumlar şimdi de birer birer salınmaya başlanmıştı. Her mahkemeye gidiş gelişte bir iki arkadaşının bilezikleri çözülüyor ve bir iki kişi eksilişle "Medrese-i Yusufiye"ye geri dönüyordu. ‘Kurtulanların kurtulmasıyla sevinmemiz muhakkaktı ama, sayımız azaldıkça, ruhlarımızda acı-acı bir yalnızlık, bir gariplik esintisi hissedilmeye başlamıştı.’ diyor Hocaefendi.
Nihayet, mesele dönmüş dolaşmış, gelip tevkif edildikleri günkü noktaya ulaşmıştı. İlk olarak Mustafa Birlik Bey'le Hocaefendi’yi almışlardı. Şimdi yine ikisi kalmıştı. ‘Bizi de salacaklardı ama toptan işlenilen bu tarihi hatayı, toptan telafiye güçleri yetmiyordu veya yetmeyeceğinden endişe ediyorlardı. Onun için birilerinin işlediği ciddi bir hatayı, diğerleri gidermeye çalışırken, komplikasyonlardan da endişe ediyor; aheste aheste ve kamufleli yapmaya çalışıyordu.
Günler yeniden aylar olmuştu. Zaman bir türlü bitmiyordu, dıştan gelenlerle görüşme de zorlaşmıştı. Zira, topla-tüfekle devleti devirmek isteyenlerle aynı koğuşlarda kalıyor ve ayın şartlan paylaşıyorduk. İman ve Kur'an’ın vaadettikleriyle, zaman zaman Medrese-i Yusufiye, zaman zaman da cennet ve Cemalullah deyip teselli olsak da beşeri boşluklarımızın tesirinde kalarak oradan kurtulmayı arzu ettiğimiz daha çok oluyordu.’

Nihayet 7. ayın içinde son bir kere daha mahkemeye çıkarıldık. Avukatımız üç aydan beri tekrar edip durduğu tahliye talebimizi ümitli bir eda ile mahkeme heyetine bir kez daha arz etti. O esnada, birden bire alışmadığımız bir şey oldu. O güne kadar, elli defa tahliye talebimize bıkmadan usanmadan elli defa "tutukluluklarına" diyen mahkeme heyetine, savcı, ayağa kalktı ve "Nasıl olsa birilerini -Av. Bekir Bey'i kastediyordu- bıraktınız; bunları da bırakın gitsinler" dedi. Hem şaşırmış hem de çok sevinmiştik.
Aslında bu son mahkemede beklentilerimiz de zaten bu istikamette idi. Bu münasebetle garip bir durumu anlatmadan geçemeyeceğim.

İki Rüya..

Hapishaneye giderken, tatlı bir burukluk içinde girmiştik. Çıkarken de öyle çıkacaktık ve çıkıyorduk da. 12 Mart'ı müteakip hadiselerin iç-içe girdaplaşıp derinleştiği, gayyalaşıp korkunçlaştığı o sisli-dumanlı günlerde -Allah-u âlem- sadık bir rüyada: Hazreti Sahip kıran, sırtında siyah bir cübbe, hapishanenin önünde durmuş, bizleri bir kaleye dolduruyor gibi birer birer tutup içeriye attığı görülmüştü.. Tahliyeden bir müddet önce de, inilmeyecek gibi alabildiğine bir zirveden, hem de umulanın üstünde bir emniyetle kayıp Kabe'ye ulaştığımız görülüyordu.

Hocaefendi’nin Tahliye Edilmesi

Akşama doğru yeniden beyaz köşke döndük. Her defasında tanıklar, karşımıza çıkar geçmiş olsun derlerdi. Yüzlerimizin beşaşetinden kendimizi ele vermiş olacağız ki, farklı döndüğümüz misafirhanede bugün herkes bizi farklı karşılıyordu. Kim bilir hücreye kadar kaç kişi "Geçmiş olsun!" dedi ve tebrik etti. Ama belki de biz bunların çoğunu duymadık bile...
Eşyalarımızın bir kısmını cezaevine bıraktık. Herhalde Kadir Kaymaz'a da bir şeyler vermeyi ihmal etmedik. Dışarıya çıktığımızda bizi almak için gelen Sadık Bey'i gördük. Taksiye bininceye kadar bir şey hissetmemiştim ama binince gidecek bir yerim olmadığını düşündüm ve ‘Ne yapsam ki?’ diye azıcık burkuldum. Zira ben içerdeyken ev sahibi evimi boşalttırmıştı ve eşyalarımın nerede olduğunu bilmiyordum. O güne kadar Mustafa Birlik Bey'in evi bana hep açık olmuştu ama bunca hasret ve hicrandan sonra onu çocuklarıyla baş başa bırakmak daha uygun olacaktı...”

Kimsenin aklına gelmemiş veya ilgisizlikten de olabilir Hocaefendi’yi karşılayan kimse yoktu o gün. Talebe durumunda olan arkadaşları zaten mahkemelere de gelmemişlerdi.

“Talebe arkadaşlar (mahkemelere) gelmiyorlardı. Veya çok az geliyorlardı. Belki de benimle görüşmeyi ilk planda tedbirsizlik saydılar. Gelmeme biraz endişeden, biraz korkudan. Bir de bu mevzuda saygı nedir onu bilememeden… Belki bazılarının içinde ukde de olabilir. Bunun artık işi bitik. Bundan sonra artık ne olur gibi düşüncelere de kapılanlar olmuştur. Mesele şöyle hülasa edilebilir: Arkadaşlarımızdan bazıları eskiden bu yana bazılarının tesirindeydiler. Onlarda ‘Ağabey’ düşüncesi hâkimdi. ‘Onlar ne diyorsa o doğrudur!’ diyorlardı. İzmir'deki durumu da bizim vebalimizin, günahımızın neticesi olarak görüyorlardı. ‘Orada Allah onları tokatladı’ kabilinden şeyleri böyle anlatıyorlardı. Bazılarının ise bizimle görüşmeleri, konuşmaları çok derin bir insani hisle yapılan görüşmeler kabilindendi. Yoksa dava adına, dava düşüncesi adına değildi…”

Hocaefendi’ye yönelik sıkıntılar sadece muhtıradan gelmiyordu. Dindar insanlar olarak bilinen bazı kimseler Hocaefendi’nin hapse girmesinden faydalanıp onu yalnızlaştırma çabasına girmişlerdi. Hocaefendi’nin söylediği yeni şeyler ve Türk toplumunun önüne koyduğu yeni hizmet alanları, bu kişilerden tepki görüyordu. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi yalnızlaştırmayı amaçlayan, belki de onu küstürüp Erzurum’a dönmesini hedefleyen bu hareketlerin karargâhı İstanbul’du ve etkileri İzmir’e kadar uzanıyordu. İzmir’deki o sıkıntılı dönemi anlatırken, “Ağlatan meselelerin olmadığı gün yok gibiydi. Bir hafakan basar, gecenin ikisinde üçünde dışarı çıkar saatlerce yürürdüm” diyor Hocaefendi.

Yalnızlığı Zehir Gibi Yudumladığı Yıllar

Hocaefendi, 3 Mayıs 1971'de tutuklandı ve 9 Kasım 1971'de tahliye edildi.  11 Kasım 1971’de de vazifeye başlamak için dilekçesini Diyanet'e verdi. Sıkıyönetim nedeniyle müspet bir cevap hemen gelmedi. Bu yüzden kısa bir süre Erzurum'a gitti.
“6 sene evvel elimde minik çantalarım bir garip burukluk içinde gelip misafiri olduğum İzmir'den, yine elimde valizim tuhaf hislerle, ‘ana gibi yâr olmaz’ deyip Erzurum'a doğru yola koyuldum. Rahmetli pederim, İzmir'de kalmış, mahkemeleri takip etmiş…bitmeyen bu yalancı hikaye karşısında canı sıkılmış ve Erzurum'a dönmüştü. Artık onu ve diğer aile fertlerini sevindirme zamanı gelmişti.”

Bu arada Hocaefendi’nin dilekçesine 6 Aralık 1971'de cevap geldi. Vazifeye başlayabileceği söyleniyordu. Fakat, ne olduysa, hemen ardından 17 Ocak 1972 tarihli yazıyla ikinci bir karara kadar vazifeden alındığı tebliğ ediliyordu. Bu tebliğ kendisine ulaşmadan Hocaefendi de aynı tarihli bir dilekçe ile yıllık izne ayrılma talebinde bulunmuştu. Edremit Vaizliği'ne tayini ise 23 Şubat 1972 tarihinde oldu. Bu arada üç ayı aşkın bir zaman geçti. Bu döneme ait hatıralarından şöyle bahsediyor Hocaefendi:

“Tahliyem ile Edremit'e gitmem arasında üç aydan fazla bir zaman geçti. Ancak bu, tam anlamıyla bir bekleme dönemi de değildi. Erzurum'da kısa bir süre kaldıktan sonra tekrar İzmir'e döndüm ve Salepçioğlu Camii'nde yeniden vaazlara başladım. Ben tutuklu iken arkadaşlar ev eşyamı Sadıkbey'de bir daireye taşımışlar. Erzurum'dan dönünce çok aceleden bir ev bulduk. Mektupçu'daki bu evi 500 liraya kiralamıştık. Burası eski stil cumbalı, bahçeli ve iki katlı bir evdi. Zeminde bir odası vardı; orta katta da bir mutfak bulunuyordu. Üstte ise iki odası vardı ama biz bunlardan ancak birini kullanabiliyorduk. Bu evde bir seneye yakın bir süre kalmıştık.

Diyebilirim ki, bu evde geçirdiğim ilk günler tam manasıyla yalnızlığı zehir gibi yudumladığım günler olmuştu. Tedbir mülahazasıyla arkadaşlar çok ciddi meşgul olamıyorlardı. Belki birçoğu henüz üzerindeki korkuyu atamamıştı. Bir kısmı da kendilerini tedbirli (!) davranmak zorunda görüyordu. Az dahi olsa, bir kısmının içinde de bir kısım ukdeler vardı. Beni artık işi bitik bir insan gibi görenler ve karar kılacakları yer hususunda tereddüt geçirenler de eksik değildi. Başka yerlerdeki bazı arkadaşlar İzmir'i hiç boş bırakmıyor yavaş yavaş artan bir dozla da olsa, aleyhte sürekli propaganda yapıyorlardı. Zaten bir kısım arkadaşlar işin başından beri onların tesirindeydi. İzmir'de meydana gelen hadiseleri kaderin bize bir tokadı olarak değerlendiriyor ve başımıza gelenleri suçluluğumuza ve yanlış hareket ettiğimize bir delil ve vesika olarak gösteriyorlardı.

Ben şahsen dosttan, kardeşten, taraftardan gelip bana toslayan hadiseleri bütünüyle unutmak istiyor ve bunu gerçekleştirme gayreti, çabası içinde bulunuyorum. Fakat bazen oluyor ki, yeni oluşan ve gelip hassasiyet duvarlarına çarpan bir hadise, 25 yıldan beri olan ve hep unuttuğum, unutmaya çalıştığım hadiseleri bir kere daha hatırlatıyor. Tekrar unutmaya, tekrar affetmeye çabalıyorum. Zannediyorum işin en zor kısmı da işte burası. Tekrar unutmak ve tekrar affetmek. Halbuki dua dua Rabbime ne kadar yalvarmışımdır: 'Unuttur bana bu olayları Allah'ım' diye. Ama demek ki, bir hikmete binaen, belki her unutma ve affetme gayreti, yeni baştan sevap kazanmamıza vesile olduğu için tam unutturulmuyor. Ben başımdan geçen şeylerin dedikodusunu yazsam Meydan Larousse kadar bir ansiklopedi meydana gelir. Fakat bence bunların hiçbir yararı yok. Gıybet kitabı yazmanın kimseye bir şey kazandıracağını zannetmiyorum.

Ancak vaazlara başlayınca bu eski soğukluk ve bürûdet yavaş yavaş çözülmeye başladı. Duygu ve düşüncesinde başka yerdekilere meyilli olmalarına rağmen pek çok arkadaş eskiden olduğu gibi yine vaazlara geliyordu. Hatta bu arada birkaç pazar da Alsancak Camii'nde vaaz ettim. Bu vaazlara da çok azı müstesna hemen bütün arkadaşlar gelmişlerdi.
Fakat, bütün bu gelmeler-gitmeler ve bizimle görüşmeler sadece insanî buutluydu ve dava adına değildi. Zaten başka türlü de olamazdı. Zira yanlış bir etki bütün şiddetiyle devam ediyordu. Buna çokları, doğru olmasa da ağabeylerin etkisi diyecekti. Bir manada psikolojik atmosfere onların görüş ve düşünüşleri hakimdi. Onların dışında birileri bir içtihad hatası içindeydi. Onları kendi hesaplarına konuşturan hizmetkârlar da vardı. Bu da en yumuşak ifadesiyle kendini bilmemek demekti. Hatta bu ihanet bile sayılabilirdi. Genel hava bu olunca kimseye bir şey anlatmak da mümkün olmuyordu.

Mektupçu'da kalırken şiddetli bir baş travması geçirdim. Tuvaletin tavanı çok basıktı ve içeri girerken başımı oraya çarpmıştım. Öyle ki, eğer tavan kırılabilecek cinsten olsaydı mutlaka kırılırdı. Ben bunu o günkü hadiselerle alâkalı olarak yorumladım. Bu travmadan sonra günlerce hasta yattım. Öyle ki sürekli içim bulanıyordu. O zamanlar Sebahaddin Atalay Bey yanımdan hiç ayrılmadı ve bana çok iyi baktı. Dr. Ahmet Bey kimseyle görüşmemem gerektiğini söylemişti. Kimseyle görüştürülmüyordum; bu arada ziyarete gelen yakın arkadaşlardan bir kısmını da geri çevirmişlerdi. Tabii ki bundan benim haberim yoktu. Zafer Bey'in ısrarıyla bir-iki gece de onların Bornova'daki evinde kalmıştım. Orada da sıkıldım. Oranın umumî havası da buruk gönlümü çok tatmin ve teskin edecek mahiyette değildi.

Travmadan dolayı içimde bir 'anguas' ve şiddetli iç sıkıntısı vardı. Bir gece Bursa'ya gitmek üzere bilet aldım. (Bilmem ki Bursa'da kimi düşünmüştüm!) Ancak daha sonra arabada kararımı değiştirerek Akhisar'a Şahin Hocaefendi'nin yanına gittim. Hiç unutamayacağım; beni çok iyi karşıladı ve bana çok iyi baktı. Gündüzleri beraber oturup sohbet ediyor, geceleri de o gidiyor, ben de müdür odasında kalıyordum. Giderken yanımda Tirmizi'nin el-Câmi'us Sahih’ini de götürmüştüm. Ve onu orada kaldığım bir haftalık süre içinde bitirmiştim. Şahin Hocaefendi'nin ikliminde çok bereket vardı. Ara-sıra da olsa beraberce dışarıya çıkıp biraz dolaşıyorduk...

İşin acı tarafı, bu bir haftalık süre içinde yine hiçbir arkadaş tarafından aranmadım. Telaş çok keskin olacak ki, beraber kaldığımız insanlar dahi, ‘Bu nereye gitti?’ diye bir kerecik olsun arama ihtiyacı duymamışlardı. Halbuki değil insan, evin kedisi dahi bu kadar süre ortadan kaybolsa, mutlaka aranır ve sorulurdu. Yapayalnızdım. Gidecek yerim de yoktu. Çaresiz, Mektupçu'daki eve geri döndüm.”

Hocaefendi, sıkıyönetimin zor şartlarına rağmen, olumlu bir sonuç doğuracak taleplere hayır demiyordu. Tahliye olmasının üzerinden henüz 1,5 ay gibi bir zaman geçmişti. 1971 yılının Aralık ayıydı. Aydınlı birkaç kişi, Hocaefendi’nin Aydın’a gelerek şehrin ileri gelenlerine bir konuşma yapmasını, Aydın’da fakir öğrencilere sahip çıkılacak bir zemin oluşmasını istiyordu. Hocaefendi, cezaevinden yeni çıkmıştı. Takip sürüyordu. Ama bu ısrarlı talep üzerine Aydın’a gitti. O akşam Aydın’da 1,5 saat konuştu. O konuşması, sonraki zaman diliminde Aydın’da açılacak ilk öğrenci yurdu için adeta bir kıvılcım oldu.

Gece saat 24:00’ten itibaren sokağa çıkma yasağı olduğundan, Aydın’dan İzmir’e dönen Hocaefendi’nin saat 24:00 olmadan kaldığı eve ulaşması gerekiyordu. O gün kendisini arabasıyla Aydın’a götüren kişi Ege Üniversitesi Makine Mühendisliği 2. sınıf öğrencisi 20 yaşındaki İzzet Çal’dı. Hocaefendi’yi, İzmir’deki evine geri getirdiğinde gece yarısı sokağa çıkma yasağının başlamasına 15 dakika vardı. Çal, geriye kalan 15 dakika içinde de Buca’daki evine ulaştı.

İzmir’de Maddi Açıdan Zorluk Çekmesi
Hocaefendi, hayatında istiğnayı daima ön planda tuttuğundan İzmir’de yaşadığı yıllarda büyük zorluklar çekmişti. O sıkıntıları şöyle anlatıyor: “İzmir’de kalırken çok sıkışmıştım. Kitaplarımı çuvallara doldurdum ve bir kitapçıya sattım. En gerekli olan kitapları ayırarak, geriye kalanları sattım.

Felsefe Tarihi, Felsefe Ansiklopedisi gibi kitaplar ayırmıştım. Daha sonra bazı arkadaşlar, çizilmiş diye merak edip onları aldılar. Fakat satmasaydım da diyorum şimdi ama (gözleri doluyor) tabii itiraf edeyim, gerçekten de ihtiyacım vardı. Kendimi cüzdanımın içindekine göre ayarlayarak bir ömür yaşadım. Bu ömrümde, senelerce, sabahları bir poğaçayla geçinebilirsem, ancak el açmadan geçinebilirim, dedim. Buna rağmen bir dönemde kitaplarımı satmak zorunda kaldım.”

Devam Edecek…

[Tarık Burak] 4.8.2019 [Samanyolu Haber]

Berlin’de toplu taşıma tüm öğrencilere artık ücretsiz

Almanya’nın başkenti Berlin’de ilkokuldan üniversiteye kadar tüm öğrencilere toplu taşıma hizmeti ücretsiz hale getirildi. 1 Ağustos’tan itibaren yürürlüğe giren uygulamadan 360 bin gencin yararlanması bekleniyor.

Euronews’ün haberine göre, Berlin Toplu Taşıma Servisi (VBB) 6 yaş ve üzeri tüm öğrencilerin, öğrenci kartlarını göstermeleri durumunda yeni uygulamadan yararlanabileceğini, toplu taşımada bisiklet, evcil hayvan ya da 6 yaşın üzerinde bir yakınını da alabileceğini kaydetti.

Bunun yanında lise ya da üniversiteyi bitirmiş ancak kurs veya mesleki eğitimine devam eden kişilere (Azubi) de büyük bir indirim yapılarak senelik toplu taşıma servisinden 365 euroya (günlüğü 1 euro) yararlanabileceği açıklandı. Geçen sene koalisyondaki Berlin Sosyal Demokrat (SPD) ile Sol ve Yeşiller Paritsi’nin kabul ettiği yeni yasa Berlin dışındaki şehirlerde öğrenci olan gençleri de kapsıyor.

Amaç, aileleri rahatlatmak ve çevreyi korumak
VBB yaptığı basın açıklamasında bu uygulamanın ‘aileleri ve gençleri ekonomik açıdan rahatlatmak ve toplu taşımayı özendirerek çevreyi korumak’ amacını taşıdığını açıkladı.

Yeşiller Partisi’nden Senatör Regine Günther, uygulamayla ilgili yorumunda “Yeni bir çığır açtık. Artık ebeveynlerin ödediği vergiler azalıyor. Ailelerin bütçesine katkı sağlıyoruz. Bununla birlikte havaya karışan emisyon oranı da büyük oranda düşecek.” dedi.

Almanya’da Bonn, Essen, Herrenberg, Mannheim ve Reutlingen gibi büyük şehirler toplu taşıma ücretlerini büyük oranda düşürmüş, hükümet bu uygulamaya senelik 128 milyon euro destek vermişti. Monheim gibi bazı küçük şehirlerse 2020 yılında tüm vatandaşlarına toplu taşıma hizmeti veren otobüsleri ücretsiz hale getirecek.

[TR724] 4.8.2019

Cumartesi annesinden polise: Annenize bizi anlatın, ‘sen ne yapardın’ diye sorun

Yıllardır kayıp çocuklarını arayan Cumartesi Anneleri, bu hafta 749’ncu buluşmalarını gerçekleştirdi. Cumartesi Anneleri’nden Hanife Yılmaz, haftalardır kendilerini ablukaya alan polislere seslenerek, “Sizin anneniz de var, beni anlatın; ‘bize böyle bir şey yapsalar siz ne yaparsınız’ diye sorun” dedi.

Galatasaray’daki oturma eylemleri yasaklanan Cumartesi Anneleri’nin bu haftaki açıklamalarında 1995 yılında gözaltında kaybedilen Abdurrahim Demir’in akıbeti soruldu. Açıklamaya CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, kayıp yakınları ve çok sayıda kişi katıldı.

Yılmaz ve Türkmen nerede?

Gazete Duvar’da yer alan habere göre açıklamayı 21 Mart 1995’te gözaltında kaybedildikten sonra cenazesi kimsesizler mezarlığında bulunan Hasan Ocak’ın kardeşi Maside Ocak yaptı. 7 ve 21 Şubat tarihleri arasında kendilerinden uzun süre haber alınamayan 6 kişinin durumuna değinen Ocak, “6 kişiden Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Salim Zeybek’in Ankara Emniyeti’nde olduğu ailelerine bildirildi. Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’den ise hâlâ haber alınamıyor. Söz konusu 6 kişi, aynı tip transporter araçlarla ve tanık beyanlarına göre kendilerini kamu görevlisi olarak tanıtan kişiler tarafından zorla kaçırılmışlardı. Bu ağır ithamlara karşı yetkililer, gözaltında oldukları kabul edilen 4 kişinin bugüne kadar nerede oldukları ve ne tür uygulamalara maruz kaldıklarına dair kamuoyuna hiçbir açıklama yapmadı” dedi.

Adalet Bakanlığı’na ve adli makamlara seslenen Ocak şunları söyledi: “Şubat ayından bu yana nerede oldukları bilinmeyen Yasin Ugan, Özgür Kaya, Erkan Irmak ve Salim Zeybek’in kaçırılma vakalarının etkin bir biçimde ve maddi gerçeği açığa çıkartacak şekilde soruşturulmasını sağlama görevinizi yerine getirin.” Ocak, hâlâ kendilerinden herhangi bir haber alınamayan Yılmaz ve Türkmen’in akıbetinin bir an önce açıklanmasını istedi.


‘Bu işin peşini bırakın’ diye tehdit edildiler

Abdurrahim Demir’in askerliğini bitirdikten sonra 17 Ağustos 1995 tarihinde Mardin’in Ömerli ilçesindeki evinden, Adana’daki akrabalarının yanına gitmek için yola çıktığını dile getiren Ocak, Mardin Kızıltepe Şavalet noktasında kimlik kontrolü için durdurulan otobüsten indirilen Demir’in, askerlerce gözaltına alındığını söyledi. Tanıkların Demir ailesine, çocuklarının Şavalet Jandarma Karakolu’na götürüldüğü söylendiğini ifade eden Ocak, karakola giden aileye “Biz böyle birini almadık” cevabı verildiğini belirtti. Ocak, “Mardin Emniyeti ise ‘Abdurrahim pasaport çıkartıp, Fransa’ya garson olarak gitti’ açıklamasıyla gerçeğin üstünü kapatmaya çalıştı. Demir Ailesi ‘Bu işin peşini bırakın’ diye tehdit edildi” diyerek yapılan tüm girişimlerin sonuçsuz kaldığını ve Demir’den bir daha haber alınmadığını anlattı.

Oğluna ne olduğunu öğrenemeden öldü

Demir’in annesi Kesriye Demir’in 20 yıl boyunca “Oğluma ne oldu?” diye sorduğunu ve onun akıbetini öğrenmeden hayata veda ettiğini hatırlatan Ocak, 27 Ocak 2018’de Galatasaray Meydanı’nda ölen Mehmet Demir’in “Kardeşimi bulamadım, annemin yüzüne bakamıyorum” sözlerini hatırlattı. Anne ve ağabey Demir yerine Abdurrahim Demir’in akıbetini soran Ocak, Demir’in kaybedilmesinden sorumlu olanların yargılanmalarını ve cezalandırılmalarını istedi.

‘Annenize beni anlatın…’

Basın açıklamasının ardından gözaltında kaybedilen Murat Yıldız’ın annesi Hanife Yılmaz söz aldı. Şubat aylarında zorla kaçırılan 6 kişiden 4’ünün emniyette olduğunun bildirilmesini değinen Yıldız, “Şimdi bundan iki hafta önce 6 kişi için aileleri geldi. Bundan sonra aileleri arandı, ‘kayıplarınız emniyettedir’ diye. Sanki bunlar kayıp eşya. Kayıp eşya bürosundan çıkardılar da ailelerine haber verdiler. Peki bunların ailesi yok muydu? Çocukları yok muydu? Bunca zaman ne yediler, ne giydiler? Bunun hesabını kim verecek?” diye sordu.

Yıldız 700’ncü haftadan beri kendilerini İnsan Hakları Derneği’nin bulunduğu Çukurluçeşme sokağında ablukaya alan polislere de seslendi. Yıldız, “Tam teçhizatlı gelmişsiniz. Bunlarla anneniz yaşındaki insanlara mı saldıracaksınız? Bizim meydanımızın kime ne zararı oldu? 24 yıldır benim evladımı aldınız? Sizin anneniz de var, beni anlatın; ‘bize böyle bir şey yapsalar siz ne yaparsınız’ diye sorun. Bu aradığımız adalet yarın öbür gün size de lazım olacak” diye konuştu.

Tanrıkulu: Suça ortak oluyorsunuz

Daha sonra CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu söz aldı ve şunları söyledi: “150 günden fazla 6 yurttaş zorla kaybedilmişlerdi. 2 hafta önce eşleri buraya gelmiş, birlikte adalet aramış, kayıpların akıbetlerini sormuştuk. Geçtiğimiz pazartesi günü aileleri arandı. Terörle Mücadele Şubesi’nde oldukları söylendi. Emniyetten yapılan açıklamaya göre emniyete gelirken yapılan GBT ile gözaltına alındıklarıydı. Soruşturmayı yürüten savcı avukatlarla görüşmüyor. Sadece aileleri ile görüşme imkanı sağladılar. Ama bu görüşme hak aramalarını engellenmek üzere. 150 gündür kayıp olan yurttaşların eşlerine, Twitter hesaplarını kapatın, AİHM’e başvuruyu çekin, avukat göndermeyin, milletvekilleri ile olan temasınızı kesin. O günden bugüne avukat görüşü yaptırılıyor. Gözaltına alınan kişiler avukat istemediklerini beyan ettiler. Bu insanların avukat istememeleri olağan dışı.

Adalet Bakanlığı’na, İçişleri Bakanlığı’na ve terörle mücadele’de görev yapan polislere ve amirlerine sesleniyorum: Belki o polislerin zorla kaybedilmede bir sorumluluğu yok ama şimdi o suça ortak oluyorsunuz. Ailelere baskı yapmaktan vazgeçin. Bu suçlarda zamanaşımı yoktur. Amirlerimiz bize bu emri verdi demenin bir anlamı yok.

Adalet Bakanlığı’na sesleniyorum soruşturmayı doğru yürütmeyen savcıyı bu soruşturmadan alın, bu yurttaşların hekimlerce muayene yaptırın bunları yapmazsanız suç işlemeye devam ediyorsunuz. Aynı koşullarda kaybedilen Mustafa Yılmaz ve Gökhan Türkmen’den hâlâ haber yok. Onlar için de açıklama yapın.”

[TR724] 4.8.2019

Erdoğan ‘Pelikancılar’la buluştu

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’na karşı bildiri yayımlayan ‘Pelikancılar’ olarak bilinen Bosphorus Global’i ziyaret etti.

Kamuoyunda ‘Pelikancılar’ olarak bilinen ve dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’na yönelik sert ifadelerin yer aldığı bildiri yayımlamasıyla duyuran kadroların oluşturduğu ‘düşünce kuruluşu’ Bosphorus Global, Erdoğan’la bir araya geldiklerini duyurdu.

Görüşmede isimleri Pelikan yapılanması ile anılan Hilal Kaplan ve eşi Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi Başkanı Süheyb Öğüt yer alırken, ziyarete Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’da yer aldı.

AKP destekçisi bir çok sosyal medya hesabını yönetmesiyle de bilinen Bosphorus Global’in resmi Twitter hesabından yapılan açıklamada, “Başkan Erdoğan müessesemize teşrif buyurdular. Yaklaşık 1.5 saat süren görüşmede Başkan Erdoğan’a müessesemizin @FetoGercekleri, @Yekvucutcom, @DogrusuNe, @FactsofTR, @FactCheckingTR, @ShameChronicles gibi projelerinin yanı sıra yurt dışı faaliyetleri hakkında da bilgi verildi” denildi.

[TR724] 4.8.2019

Prof. Dr. Karslı Akit TV’de konuştu: Dindar 28 Şubat yaşanıyor… Fetö yoktur, böyle terör örgütü olmaz

Merkez Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Abdurrahim Karslı, 15 Temmuz darbe girişimini yapanların dışarıda, öğretmenlerin bebeklerin cezaevinde olduğunu söyledi. ”Bank Asya’ya para yatırmak, okula çocuk göndermek tevkif sebebi olması doğru değil. İnsanlar tutuklanıyor, 1,5 yıl sonra iddianame düzenleniyor. Dindar 28 Şubat devam ediyor. Ben 28 Şubat’ta atıldım, dava açtım kazandım üniversiteye dönebildim. Şimdi dava bile açamıyorum. Neden atıldım diyorum cevap alamıyorum, hukuk ortadan kaldırıldı.” dedi.

15 Temmuz darbe girişimine değinen hukukçu Prof. Dr. Abdurrahim Karslı, ”15 Temmuz olmazsa başkanlık sistemi gelmezdi. 15 Temmuz Başkanlık sistemini hazırlayan zemindi.” ifadelerini kullandı.

Konuşması sık sık ‘terör örgütünü övüyorsunuz’ diye kesilmeye çalışılan Karslı, sunucu ve konuk İsmail Öz’e ”Bir ahlaksızlığınız da bu. Edepli olun. Böyle terör örgütü övmek mi olur?” diye tepki gösterdi.

Karslı, sözlerine şöyle devam etti: ”Ben kukukçuyum, ne diyeceğimi iyi bilirim. 15 Temmuz’un ilk hukuk zaptı vardır. Ankara’da 15 Temmuz’u ilk tanzim eden zabıt. Saat 01’de, 15 Temmuz daha bitmeden olmayan vakaları yazan bir zabıt. 15 Temmuz’da 2700 hakim savcının açığa alındığı bir hadise. Henüz 15 Temmuz bitmemiş. 15 Temmuz var. İnkar eden kendini inkar etmiş olur. Türkiyede bir yangın var, bir çete var bu işi yapan ama bunlar şu anda içerdeki bebekler değil, şu anda içerdeki öğretmenler değil, şu anda içerdeki temizlikçiler değil. 15 Temmuz’u yapan o camianın içindeki bir terör örgütüyle birlikte siyasi ayağı olup hala vazife başında olanlardır. Ben FETÖ terör örgütü yoktur derken, böyle bir terör örgütü olmaz. 250 kişi neden öldü? Gelin arkadaşlar, ölen insanlar kimin silahıyla öldü. Balistik incelemesini yapalım. Kim ateş etti? Köprüye getirilen, 12 yaşında devlete teslim edilen, müebbet cezası verilen harbiyeliler mi yoksa başkaları mı? Failler bulunsun. 15 Temmuz muvaffak olsaydı, kim vazife başında olacaktı. Bakın 15 Temmuz’dan bir gün önce, İstanbul Üniversitesi’nde ünivesiteyi gezdiren şahıs var. Diyor ki komutana, ‘Efendim yarın mübarek İstanbul’un fethi olacak, siz hangi odada oturmak istersiniz?’ O, üniversiteden atılmıyor ben atılıyorum. 15 Temmuz muvaffak olsaydı bir yerlerde oturacak olanlar var. Bu terör örgütü ortaya çıkarılmalı. Terör örgütü demekle olmaz.”

[TR724] 4.8.2019