Malezya hırsızının ibret verici hikayesi… [Faruk Mercan]

Saraydaki şahsın ilk kirli adam kaçırma tezgahını Malezya’da kurması bir tesadüf değildi.

Malezya’nın başkenti Kuala Lampur’daki uluslararası okulun müdürü Turgay Karaman ve üç Hizmet mensubu 2016 ve 2017’de kaçırılıp Türkiye’ye götürüldüler.

“Guardian” gazetesi, Kuala Lampur’da yabancı diplomatların da çocuklarını gönderdiği prestijli uluslararası okulun müdürü Turgay Karaman’ın kaçırılması olayının ne kadar garip olduğunu haber yaparken, onun Malezya Başbakanı Necib Razak ile çekilmiş fotoğraflarını yayınlamıştı. (5 Mayıs 2017).

Turgay Karaman 15 yıldır Malezya’daydı ve Malezya devletinin yakından tanıdığı bir eğitimciydi. Ve anlaşıldı ki, bu Hizmet mensupları Malezya güvenlik birimleri tarafindan kaçırılmıştı. Uluslararası insan hakları kuruluşları ve Malezyalı avukatların bütün çabalarına rağmen Necib Razak, bu Hizmet mensuplarını Erdoğan’a teslim etti.

O zaman şöyle düşünmüştüm: Bir başbakan, ülkesindeki bu insanları neden Erdoğan’a teslim eder? Üstelik, 'Malezya’nın ulusal güvenliği için sakıncalıydılar' gibi bir yalanla?

Necib Razak’ın kim olduğunu anladım ve Saraydaki şahsın ilk kirli tezgahını Malezya’da kurmuş olmasına şaşırmadım.

Hizmet mensuplarının kaçırılıp Türkiye’ye götürülmesinden tam bir yıl sonra Necib Razak seçimleri kaybetti ve iktidardan düştü. Muhalefet koalisyonunun kurduğu yeni hükümet, ülkeden kaçma hazırlığı yapan Necib Razak ve eşine çıkış yasağı koydu. İki gün önce de Malezya polisi Necib Razak’ın evine baskın yaptı, tam 18 saat süreyle aradı. Sadece yaşadığı ev değil, Necib’e ait apartman ve ofislere de baskınlar yapıldı. El konulan lüks el çantaları ve valizler para ve mücevher doluydu: 284 kutu dolusu lüks el çantası ve 72 valiz dolusu para, mücevher…

“The New York Times” gazetesi, Necib Razak’ın yolsuzluklarını ve devrilmesini anlattığı habere, “Necib Razak’ın müthiş ve ani düşüşü: Malezya’nın hırsız adamı” başlığını koymuş. Necib, devletin bir yatırım projesine ait paraları çalarken, 681 milyon doları Singapur ve İsviçre bankalarındaki şahsi hesaplarına aktaracak kadar pervasız davranmış. Eşine aldığı pırlanta gerdanlığın değeri 30 milyon dolar. (15 Mayıs 2018).

Imelda Marcos’un milyonlarca dolarlık ayakkabı koleksiyonu gibi, Necib’in eşi Rosmah Mansor’un 10 milyon dolarlık lüks çanta koleksiyonu var. Necib ve adamlarının yaptığı bu yolsuzluğun boyutu 4,5 milyar dolar. Üvey oğlunun ortağının 250 milyon dolarlık lüks yatına Amerika el koydu, ABD’da aklanan paranın miktarı 1,5 milyar dolar…

Hollywood sanatçıları ve şarkıcılara hediye edilen tablo ve pırlantaların değeri 11,2 milyon dolar. (3,2 milyon dolarlık Picasso tablosu ve 8 milyon dolarlık mücevher). ABD hazinesi bunlara da el koydu. ABD’deki dava dosyasında Necib’in adı “Bir numaralı Malezyalı yetkili” diye geçiyor. Buna rağmen Beyaz Saray’da ağırlandı. Maalesef devletler arası ilişkiler biraz böyle, Saraydaki şahsın adı da ABD’deki Rıza Sarraf dosyasında böyle geçmiyor mu?

CFR Güney Doğu Asya uzmanı Joshua Kurlantzick’in “Washington Post” gazetesinde yayınlanan makalesinde ifade ettiği gibi, Necip Razak, kendisini Malezya’da müslümanların ahlaki değerlerinin savunucusu olarak pazarlıyordu. (5 Mayıs 2018).

Taraftarları, şeriat mahkemelerini yaygınlaştırma ve Malezya toplumunu İslamlaştırma propagandası yapıyordu. Necib, hırsızlıklarını araştıracak hakim ve polisleri görevden alıp kendisine sadık adamlarla bu yolsuzluk dosyasını kapattı ve kendisini akladı. Necib, Saraydaki şahsın ruh ikizi gibi, değil mi?

Necib, İsyana Teşvik Kanunu gibi şeylerle muhalifleri sindirip hapse atıyordu, insanlar mahkeme olmadan tutuklanıyordu. Muhalefet liderini, düzmece kabul edilen bir suçlama ile hapse göndermişti. Bu arada İsrail aleyhtarı mitinglere katılmayı, camide Kur’an okumayı da ihmal etmiyordu. Ama yalanda da sınır tanımıyordu. Güya hesabındaki paralar ona, terörle mücadelesinin ve yahudi karşıtı olmasının bir ödülü olarak Suudi Arabistan’dan gönderilmişti, Suudi Arabistan onu hemen yalanladı. Sanki Saraydaki şahsın kopyası, değil mi?

Necib’in 5 yıl önceki seçimde hile yaptığına dair ciddi işaretler var. Bu sefer de iktidarı vermemek icin kendine göre tedbirler aldı, hatta seçim bölgeleri ile oynadı. Ama her yolsuz iktidarin bir sonu, her hırsızlığın cezasının çekileceği bir an var işte... Singapur, Necib’in suç ortağı bankacıları tutukladı. İsviçre Adalet Bakanı, Malezya’nın yeni hükümetine soruşturmayı hızlandırma çağrısı yaptı. Necib’in çaldığı paralar Malezya’ya iade edilecek. Kendisini de bir yargılanma süreci bekliyor.

Malezya ve Türkiye bir zamanlar İslam ve demokrasinin, adil kalkınmanın iki model ülkesi olarak gösteriliyordu. İki ülkenin bir de şimdiki hallerine bakın. İslam aleminin genel bir problemi aslında bu… Donald Trump milyarder bir işadamıydı. ABD başkanı oldu, birinci yılında serveti 100 milyon dolar azaldı. İslam dünyasında ise, Necib ve Saraydaki şahıs gibi adamlar devletin başına geçince bu rezaletler yaşanıyor.

Yıllar önce tarihin büyük hırsızlarını anlatan bir kitap yayınlanmıştı. Günümüzde “İslam Dünyasının Usta Hırsızları” diye yeni bir kitap yazılsa, Saraydaki şahıs ve kardeşi Necib’in üstün çalma tekniklerinden epey bahsedileceği muhakkak…

Daron Acemoglu ve James Robinson’un imzalarını taşıyan “Milletler Neden Başarısız Olur?” kitabında Muammer Kaddafi’nin 120 milyar dolar, Hüsnü Mübarek’in 80 milyar doların üzerinde servet biriktirdikleri vurgulanıyordu. İkisinin de akıbetini hatırlayın. Ülkelerinin paralarını çalıp batılı bankalarda istiflediler. Türkiye ve Malezya’nın neden başarısız olduklarına dair kitaplar yazılınca, Necib ve kardeşi Saraydaki şahsın çaldıkları servetlerin miktarını öğrenmiş olacağız.

Necib Razak gibi hırsızlar çaldıkça onurlarını kaybederler.

Düştüklerinde zaten onurlarından eser kalmamış olur. Ne kadar değersiz hale geldikleri düştükleri an, ayan beyan ortaya çıkar. Rezil, rüsvay olma günleri başlar.

“Times” gazetesi, Saraydaki şahsın hileyle de olsa 24 haziran’daki seçimleri kazanacağını yazıyor. “Financial Times” gazetesi, “Zaten referandumu da kılpayı hile ile kazanmıştı” diyor. Kardeşi Necib de bu hileleri yaptı ve iktidardan düşeceğini hiç beklemiyordu.

Evet, her kirli iktidarin mutlaka bir sonu var. Türkiye’deki kirli, yolsuz ve hukuksuz iktidar devrilince yazılacak başlıkları görür gibiyim: “Türkiye’nin hırsız adamının düşüşü…”

Rıza Sarraf davasında bekletilen üç gizli dosyanın ve daha nicelerinin kapakları o gün açılır.

Hep böyle olur. Biriktirdikleri servetleri yemeğe ömürleri yetmediği gibi, çocuklarına da bir faydası olmaz… Geride devasa bir enkaz, acıklı ve ibretlik bir hikaye bırakarak, tarihin çöp kutusuna atılırlar.

Malezya hırsızı gibi…

[Faruk Mercan] 18.5.2018 [Samanyolu Haber]

Cengiz Çandar’dan AKP iktidarına: “Zalim olma kapasitelerini ve akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini fark edemedim!”

Gazeteci Cengiz Çandar, geçmişte AKP ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a verdiği destek konusunda, “Ne pişmanım, ne kimse tarafından kandırılmış ya da aldatılmış duygusuna kapıldım ve ne de kendimi kullanılmış olarak görüyorum. Ama gelinen noktada büyük bir yanılgıya kapılmış olduğumu da görüyorum” açıklamasını yaptı.

Cengiz Çandar, konuya ilişkin görüşlerini; Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı görevlerinde Abdullah Gül’ün yaklaşık 12 yıl boyunca medya ve iletişim konularında başdanışmanlığını yapan gazeteci Ahmet Sever’in “İçimde Kalmasın / Tanıklıklarım” adıyla yayımlanan kitabına verdiği söyleşide dile getirdi. Çandar, “Mevcut iktidar mensuplarının, ‘derin devlet’ denilen ve ömrüm boyunca karşısında mücadele etmeye çalıştığım yapıya bu kadar kolay teslim olabileceğini, onun bir parçası haline geleceğini, açıkçası, düşünemedim. Zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Müslümanlığın asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim” diye konuştu.

T24’ün haberine göre, 28 Şubat döneminde başörtülülerin yükseköğrenim hakkından yararlanamaması ve kamusal alanda ayrımcılığa uğraması konusunda verdiği mücadeleden pişman olmadığını kaydeden Çandar, “Ama o başörtülülerin bir bölümünün bugün ne kadar insafsız, vicdansız, benim gibilerin karakter katlinde ne kadar ön aldıklarını görerek, yine aynı durum ile karşılaşsak, kendimi bundan yirmi yıl önceki gibi helak edeceğimi hiç sanmıyorum. Sorulsa, ‘Haklarıdır!’ derdim kuşkusuz ama kendimi onlar için helak etmezdim doğrusu” dedi.

Cengiz Çandar’ın, Ahmet Sever’in Destek Yayınları arasında çıkan “İçimde Kalmasın” kitabında yayımlanan söyleşisinin bazı bölümleri şöyle:

– İçinde nasıl bir ruh hali var? Bugünün mağrurlarına geçmişte verdiğin destekten dolayı bir pişmanlık, kandırılmışlık, aldatılmışlık duygusu taşıyor musun? Ya da şöyle sorayım, yeniden mağdur duruma düşseler, yine arka çıkar mıydın?

2017 yılının Şubat ayında Beyrut’ta Türkiye üzerine bir konferans veriyordum. Ünlü ve itibarlı Filistin Çalışmaları Merkezi’nde. Konuşmamın başında, çoğunu yıllardır tanıdığım kalabalık topluluğa, “Burada daha önce aynı konuda iki kez konuşmuştum. Son konuşmamdan bu yana aradan birkaç yıl geçti. Bu kez bambaşka bir konuşma içeriği dinleyeceksiniz. Son söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yenildik ve yanıldık” dedim. Durumumu ve benim konumumda olan hapiste ve dışarıdaki arkadaşlarımın durumunu Eski Yunan’daki Sisyphus efsanesine benzettim. “Bütün ömrümüz, kayayı ittire ittire tepenin zirvesine taşımakla geçti. Tam zirveye ula- şacağımız sırada, kaya yuvarlandı. Hadi baştan… Bu sefer tek fark, koca kayayı tepenin üzerine taşımak için vaktim kalmadı ve bir de mecalim” sözcükleriyle girdim konuşmama. Ama şu sözcükleri eklemeyi ihmal etmeden: “Bunca uzun mücadele yıllarının ardından, bu yaşa bu sonuçla geldiğimde, teselli bulacağım şu var, şunu rahatlıkla söyleyebilecek olmam: Hiç değilse denedim!”

Bütün yaşananlardan sonra ruh halimi özetleyen budur. Herkesin aklına gelebilen soru şu: Acaba pişman mı, kendisini kullanılmış görüyor mu? Kandırılmışlık duygusuna kapılıyor mu? Aldatılmış sayıyor mu?

Hiçbiri değil. Kısacası bir Sisyphus durumu! Ben gözünü Türkiye için mücadeleye açmış bir kuşağın mensubuyum. Dünyanın altüst olduğu, daha önce birkaç yüzyıla yayılan gelişmelerin birkaç yıl içinde yaşandığı bir dünya ortamında yol aldım. Bu hayatı yaşadığım için ne pişmanım, ne kimse tarafından kandırılmış ya da aldatılmış duygusuna kapıldım ve ne de kendimi kullanılmış olarak görüyorum.

Ama gelinen noktada büyük bir yanılgıya kapılmış olduğumu da görüyorum. Bugün Türkiye’nin başında bulunan bazı insanlara ve en başta “Tek Adam” olarak ortaya çıkan şahsa dair yanılgılar yaşamış olduğum da bir gerçek. Bunu inkâr etmek, insanın kendisini ve herkesi aldatması demek. Benim kafamı bugün asıl kurcalayan, niçin yanılmış olduğum ve yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğine dair. Yani, niye yanıldığımın cevaplarını ve 2000’ler Türkiye’sinin ilk 10-15 yılında hiçbir konuda yanılmamanın nasıl mümkün olabileceğini, mümkün olup olmayacağını içtenlikle araştırıyorum.

Şimdilik bulabildiğim cevapların bazılarını sıralayabilirim:

Mevcut iktidar mensuplarının, “derin devlet” denilen ve ömrüm boyunca karşısında mücadele etmeye çalıştığım yapıya bu kadar kolay teslim olabileceğini, onun bir parçası haline geleceğini, açıkçası, düşünemedim. Zalim olma kapasitelerini fark etmedim. Müslümanlığın asgari ahlak ölçülerine sahip olmak gerektiğini varsaydığım için akıl almaz derecede yalancı olabileceklerini aklıma getirmedim.

“Bunlar zaten böyleydiler. Sen görememişsin, aldanmışsın, kandırılmışsın, kendini kullandırmışsın” ithamında bulunanlara ki böyleleri, Kemalist-ulusalcı çevrelerde epey varlar kulak asmıyorum. Onlar, sanki bugün gelinen noktayı baştan beri görebilmişler; öyle davranıyorlar, benim gibileri ithamdan vazgeçmiyorlar. Doğru söyledikleri bir şey yok. Doğruları, durmuş bir saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi bir şey. Durmuş bir saat gibi onlar.

“Ergenekoncu-ulusalcılar bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar”

Aslında, bu “Ergenekoncu-ulusalcılar” bugünkü iktidarın açık-gizli destekçileri arasındalar. Hatta, iktidarı Tayyip Erdoğan ile birlikte paylaşmaktalar.

Bana gelince, askeri vesayete karşı mücadele vermiş olmaktan, ülkem ve halkı için demokrasi istemekten niçin pişmanlık duyayım? Türkiye’nin Avrupa Birliği rotasında yürümesi için mücadele etmiş olmanın aldatılmışlığı, kandırılmışlığı, kullanılmışlığı olabilir mi?

Ne var ki, gelinen noktaya bakarak, “Bu kişilerle beraber olarak tekrar aynı mücadeleyi verir miydin?” diye bir soru sorulsa, büyük bir gönül rahatlığıyla “Evet!” diyemem doğrusu. En azından, 28 Şubat’ta yükseköğrenim hakkından yararlanamayan ve kamusal alanda ayrıma uğrayan başörtülülerin hakkı ve özgürlüğü için mücadele vermiş olmaktan ötürü, bunu bir demokratik hak olarak görmeye devam ettiğimden ötürü pişman değilim ama o başörtülülerin bir bölümünün bugün ne kadar insafsız, vicdansız, benim gibilerin karakter katlinde ne kadar ön aldıklarını görerek, yine aynı durum ile karşılaşsak, kendimi bundan yirmi yıl önceki gibi helak edeceğimi hiç sanmıyorum. Sorulsa, “Haklarıdır!” derdim kuşkusuz ama kendimi onlar için helak etmezdim doğrusu. Doğrusu, benim gibi bir insana bunları söyletmeyi başardıkları için, durup düşünmek lazım.

Duyduğum, ne pişmanlık, ne aldatılmışlık, ne de kullanılmışlık. “Peki ne?” diye sorulursa, kısaca söyleyeceğim şu: Büyük bir hayal kırıklığı! Evet, yaşadığım çok büyük bir hayal kırıklığı, derin bir hüzün ve üzüntü. Türkiye böyle olmamalıydı…

– Siyasal İslamcıların iktidar ve güçle tanışmalarının hem Türkiye ve hem de dünya için sonuçları ne oldu?

Lord Acton’un “İktidar bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar” diye bir sözü vardır. Sanki bu sözü, Türkiye’deki siyasi İslamcı hareketin AKP’nin 2011’den sonraki dönemini görerek söylemiş.

Başta Tayyip Erdoğan, iktidarı “mutlak iktidar” haline dönüştürmek için büyük gayret gösterdiler ve mutlak surette bozuldular. İktidar onları öyle bozdu, muktedir olarak onlar Türkiye’yi ve İslamcılığı öyle bozdular ki, onları tahlil etmek ve yargılamak için “İslamcı” sıfatı kullanmak caiz mi, emin değilim.

“Yol açtıkları tahribat Türkiye’nin ötesine geçmiş durumda”

Dünyanın birçok yerinde, sayısız örneği olan, yolsuzluğa, kanunsuzluğa, hukuksuzluğa batmış, zulüm ve baskıyla hükmünü sürdürmekten başka çaresi kalmamış bildik iktidar modellerinin günümüz Türkiye’sinde görüleni, AKP iktidarı. Ama tabii, AKP’nin “ılımlı İslam”ı temsil ettiği algısı yaygın bulunduğu, dahası “siyasal İslam ile demokrasinin bağdaşabilirliği”nin çarpıcı örneği olarak Türkiye’deki AKP iktidarı gösterilmiş olduğu için, yol açtıkları tahribat Türkiye’nin ötesine geçmiş durumda. Türkiye’deki AKP tecrübesinin, bugün geldiği nokta itibariyle artık “ılımlı İslam”ın bir iktidar alternatifi olarak kabul edilebilirliği ve düşünülebilirliğinden söz edilebilir olmasını tasavvur edemiyorum. Aynı şekilde, “siyasal İslam ve demokrasinin bağdaşabilirliği” de artık çok şüpheli bir önerme haline gelmiş durumda.

Siyasi İslam, Tayyip Erdoğan’ın AKP’siyle birlikte, “derin devlet”e teslim oldu, “derin devlet”in eline geçerek, Türkiye örneğinde tükendi. Devlete hâkim olmadı, devlet onu ele geçirerek, bir anlamda bitirdi.

– Her şey iyi başlayıp neden fiyaskoya dönüştü?

İki yılı aşkın bir süredir bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorum. Birkaç cümlelik cevabı olmayacak, en önemli ve en büyük soru bu. Bu soruyu, sadece biz Türkler ve Türkiye’nin insanları değil, tüm dünya soruyor ve cevabını arıyor. Şimdilik şu kadarını söyleyebilirim: Tarihimize dönüp bakmamız ve bir kez daha yeni bir bakış açısıyla ve yeniden yorumlamamız gerektiği kanısındayım. Sorunun cevabını bulmak ve doğru cevaba ulaşabilmek için.

– Bu tecrübeyle siyasal İslam iflas mı etti?

Bir özgürlükçü, demokratik, işlerliği olan bir yönetim modeli ve seçeneği olmak anlamında evet, iflas etti. Mevcut Türkiye tecrübesiyle birlikte, kesinlikle iflas etmiş olduğu hükmüne varabiliriz. Siyasal İslam’ın Türkiye’de “derin devlet”in eline geçmesiyle tükenmiş olduğunu yukarıda söylerken, bir anlamda iflas etmiş olduğunu da söylemiş oldum.

[TR724] 18.5.2018

BM’den Gazze için bağımsız soruşturma kararı: “İsrail’in yaptığı savaş suçu”

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi, İsrail’in Gazze’de yaptığı katliamı kınayarak, bağımsız soruşturma komisyonu kurma kararı aldı.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Zeyd Raad el Hüseyin, Cenevre’deki toplantıda, Gazzelilerin fiilen “zehirli bir varoşa hapsedildiklerini”, İsrail işgalinin son bulması gerektiğini söyledi. El Hüseyin, Gazze konulu olağanüstü oturumda “iki tarafın can kayıpları arasındaki uçurum İsrail tarafından tamamen orantısız güç kullanıldığına işaret ediyor” diye konuştu.

‘Savaş suçu!’

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Özel Raportörü Micheal Lynk ise İsrail askerlerinin, Filistinli göstericilere açtığı ateş sonucunda 62 kişinin hayatını kaybettiği olayın ‘savaş suçu’ olduğunu ifade etti. Lynk, İsrail’in Filistinli göstericileri kasten öldürmesi ve yaralamasının Roma Statüsü’ne göre savaş suçu teşkil ettiğini söyledi.

[TR724] 18.5.2018

Komplo mu, vicdan mı? [Ahmet Dönmez]

“Fakat ben komplo teorisyeni olmayı göze alarak, bunun da ‘anlaşmaya dahil’ olduğunu öne sürüyorum. Bu yargılamanın yapılabilmesi için bir kişiye ihtiyaç vardı ve o kişi, en ‘masum’ olandan ve dolayısıyla yargılama sonunda en az ceza alma ihtimali olandan seçildi.”

29 Kasım 2017 tarihli, “Sanık görünümlü tanık: Atilla bu yargılamayı neden kabul ediyor?” başlıklı yazımda böyle demiştim.

Ve nihayet o karar açıklandı.

Hakan Atilla’nın 32 ay hapis cezası alması, en az davanın kendisi kadar ilgi çekici bulundu. Oysa ömür boyu hapisten dem vuran da vardı. Savcılık 20 yıl hapis cezası talep ediyordu. Atilla’nın kendisi bile 4-5 yıl hapsi göze almıştı. Önümüzdeki yıl bu zamanlar tahliye hazırlıkları yapacak olması sevindirici. Sonrasındaki hayatı nerede, nasıl devam edecek göreceğiz. Eğer dönecekse, döndüğü Türkiye nasıl bir Türkiye, bankası nasıl bir banka olacak, onu da göreceğiz.

Baştaki komplo teorisine geri dönecek olursak, bu karar “Atilla’nın anlaşmalı gittiği” görüşünü güçlendirir mi?

***

Kabalık olarak kabul etmezseniz söz konusu yazımdan biraz daha geniş bir bölümü alıntılamak isterim:

“Oysa Atilla, Zarrab’ın suçlarına itiraz edip Süleyman Aslan’ın fırçaları ile bazı şeyleri yapmak zorunda kalan bir bankacı. Peki Zarrab’ın bile Amerikan yargı sistemi ile anlaştığı bir yerde Atilla neden yargılanmayı kabul ediyor? M.Hakan Atilla, Halkbank’ta uluslararası bankacılıktan sorumlu genel müdür yardımcısı idi. 28 Mart 2017 tarihinde ABD JFK Havaalanı’nda FBI’ın talebiyle gözaltına alınıp tutuklandı. Zarrab’ın New York’ta tutuklandığını bile bile tam 1 yıl sonra Amerika’ya gitmiş olması kuşku vericiydi. Ben en baştan FBI ile anlaşarak ABD’ye gitmiş olmasının çok yüksek ihtimal olduğunu düşünenlerdenim.

Peki o soruya tekrar dönecek olursak, Reza’nın bile itirafçı olduğu yerde Atilla neden bu rezilliği üstlensin ki? Akla hemen iki ihtimal geliyor: Ya birkaç gün içinde o da anlaşmaya karar verecek ya da ‘masumiyetinin’ ispatlanacağına kesin bir inancı var. Fakat üçüncü bir ihtimal daha var ki o en önemlisi. Davanın görülebilmesi için bir tutuklu sanığa ihtiyaç vardı. Hukuken, iddialara cevap verebilecek ve kendini savunabilecek hiçbir sanığı bulunmayan bir dava görülemez. Bu davada Atilla’dan başka tutuklu sanık yok. Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan, Abdullah Happani, Kamelya Cemşidi, Hüseyin Necefzade gibi sanıklar tutuksuz.

(…) Atilla, ne Reza’dan ‘ayakkabı kutusu’ almış biri ne de AKP ile ideolojik yakınlığı var. Patronu Süleyman Aslan, Reza’dan 15 ayrı seferde toplam 3 milyon Euro, 4 milyon Dolar ve 1 milyon TL rüşvet aldı. Fakat Atilla’ya verilen beş kuruş yok. En azından 17 Aralık fezlekesine giren bir teslimat görünmüyor.

Şu durumda Reza’nın ve önüne yatanların işlediği suçların cezasını çekmek, Atilla için ne derece akıllıca bir hareket olacak, tartışılır. Şu ana kadar çizdiği profil, henüz ‘anlaşmalı gittiği’ tezlerini doğrulamıyor. Önümüzdeki birkaç gün içinde farklı bir tablo ortaya çıkmazsa Atilla’nın gerçekten bir iş seyahatine gittiği ve hiç beklemediği şekilde tutuklandığı görüşü ağırlık kazanacak. Fakat ben komplo teorisyeni olmayı göze alarak, bunun da ‘anlaşmaya dahil’ olduğunu öne sürüyorum. Bu yargılamanın yapılabilmesi için bir kişiye ihtiyaç vardı ve o kişi, en ‘masum’ olandan ve dolayısıyla yargılama sonunda en az ceza alma ihtimali olandan seçildi.”

***

Evet, dilersek davaya bu pencereden bakabilir ve kararı komplo teorisinin doğrulanması olarak yorumlayabiliriz.

Ancak bir başka vecheden bakıp, “Bu görüş, baştan beri Amerikan yargı sistemini bilmiyor oluşumuzdan kaynaklı hatalara bir yenisini daha eklemek olur” da diyebiliriz

Gerçek olan şu ki, Hakan Atilla’nın aldığı ceza kimseyi rahatsız etmedi. Baştan beri çeşitli vesilelerle Atilla’nın bu zincirde en zayıf halka olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Ağır bir ceza vicdanları rahatsız edecekti.

İlginç olan, hayli zamandır adil yargılama, bağımsız yargı, vicdanlı karar, merhamet gibi kavramları unutmuş olan Türk kamuoyu, Manhattan’daki davanın hakimi Richard Berman sayesinde bunları yeniden hatırladı.

Daha da ilginç olanı şu ki, Türkiye’de adil yargılamaya, vicdana, merhamete ‘TAMAM’ diyenler, bu kez Amerika’dan gelecek adil bir karara kulak kabartmış durumdaydı.

Nitekim Berman bir yargılama dersi verdi. Oysa bu dava da Amerika için bir ‘ulusal güvenlik’ davasıydı. İddianamenin temel mantığı bunun üzerine kuruluydu. Ayrıca İran’la nükleer anlaşmanın bozulduğu, Tahran yönetiminin terörist devlet olarak anılmaya başlandığı ve savaşın konuşulduğu bir ortamda Berman da pekala tribünlere oynayan bir karar verebilirdi. Türkiye’de olsa beklenecek netice böyle bir şey olurdu. “Acaba benim yerimde Reis’im olsaydı nasıl bir karar verirdi? Ben de ona göre bir karar vermeliyim” iç sesi ile hüküm veren yargıçlardan beklenen bu olurdu.

Fakat New York bölge hakimi, ‘kitabı bir tarafa bırakacağım’ dedi. Davaya sadece vicdani perspektiften bakacağını ve merhametli bir karar vereceğini ilan etti. Hakan Atilla’nın bu çark içerisindeki pozisyonunu iyi etüd ederek hakimlik başarısını da gözler önüne serdi. Hatta o kadar ileri gitti ki, neredeyse “ülkesine şerefle hizmeti ve vazifesine sadakatle bağlılığı”ndan dolayı Mehmet Hakan Atilla’ya bir de şilt takdim edecekti.

Savcı Michael Lockard ise sanığın önemli bir figür olduğunu belirterek, “Atilla yöntemi olarak adlandırılan bu yöntemi bile o üretmiştir” demişti. Halbuki 17 Aralık dosyasını iyi bilenlerin teyid edeceği üzere Atilla suçsuz ya da masum değildi evet ama bir ‘mastermind’ ya da oyun kurucu da değildi. Recep Tayyip Erdoğan’ın orkestrasyonunda kurulan bu çarkın asıl dişlileri Zafer Çağlayan, Süleyman Aslan ve Reza Zarrab’dı. Atilla, Zarrab’dan tek kuruş ‘nimetlenmemişti’. Kendisine illegal işler yaptırdığı için de patronu Süleyman Aslan’a öfkeliydi. Reza bile New York’taki duruşmalarda bunları itiraf etmek durumunda kaldı.

***

Netice-i kelam, Richard Berman bize epey uzun bir zaman sonra ‘adil yargılama’yı hatırlattı ve ‘Manhattan’da hakimler varmış’ dedirtti.

Kararı bir komplo ile mi yoksa vicdanla mı açıklayacağınız ise size kalmış.

Çünkü her ikisine de uyuyor…

[Ahmet Dönmez] 18.5.2018 [TR724]

Seçimden sonra derken…[Semih Ardıç]

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, İngilizce bir tweet attı. “Kural tabanlı piyasa ekonomisi yaşayabilecek tek seçenek.” vecizesini şu cümlelerle süsledi: “Sağlam ihtiyatlı politika çerçevesine bağlıyız. Politika seti seçimden sonra iyileşecek.”

Türkiye’nin mevcut siyasî ve iktisadî ikliminde zerre kadar karşılığı olmayan hoş temenniden ibaret bu sözlere aklı başında hiç kimse inanmıyor.

PİYASA NEZDİNDE TÜRKİYE’YE İTİMAT KALMADI

Piyasalar nezdinde Türkiye inandırıcılığını kaybedeli çok oldu. Türk Lirası, doların dünyada kıymet kazandığı bir dönemde en kırılgan para birimi olarak gösteriliyor.

Evvela Şimşek’in ‘kural tabanlı piyasa ekonomisi’ tespitinden başlayalım.

Şimşek hâlâ Türkiye’nin ekonomiden mesul başbakan yardımcısı değil mi? Hükûmetleri sayesinde ne serbest piyasanın ne de ekonominin kaldığını unutmuş olmalı ki hâlâ hicap duymadan böylesine idealist cümleler kurabiliyor.

Kulağa hoş gelen o cümleleri sosyal medyada paylaşan Şimşek’in de üyesi bulunduğu Bakanlar Kurulu serbest piyasa ile taban tabana zıt kararlara imza atılıyor.

MERKEZ BANKASI BAŞKANI AKP GENEL MERKEZİNDE

Serbest piyasa kavramı derdest piyasaya dönüştürüldü. En son vak’a pes dedirtti.

Türkiye’de hakikaten serbest piyasa ekonomisi cari olsaydı Merkez Bankası’nın başkanı, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) genel merkezinde parti bayraklarının önünde süklüm püklüm oturmazdı.

‘Olmaz’ denilenler Ankara’da öyle rutin hale geldi ki Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya AKP binasında 3. sınıf bürokrat protokolü ile burnunun sürtülmesine müsaade etti.

Piyasa yanıp tutuşurken Merkez Bankası Başkanı, ABD’nin yeni müeyyideleri ile kolu kanadı bağlanmış İran’ın özel temsilcisi ile karşılıklı para birimleri ile ticareti konuşuyordu. Adres de AKP genel merkeziydi.

Kelin ilacı olsa başına sürer yahu!

Serbest piyasa için bundan daha dehşet veren bir manzara olamazdı.

ERDOĞAN PİYASA İLE BİLEK GÜREŞİNE TUTUŞTU

“Faiz inerse enflasyon da iner.” diyen AKP lideri ve Reis-i Cumhur Recep Tayyip Erdoğan’ın İktisat teorisi ile giriştiği kavgada piyasayla bilek güreşine girmek de var.

Şimşek tweet atarken Erdoğan’ın çizdiği o kara ormanı görmezden geldi. Nitekim Erdoğan’ın kendi ikbali ve inadı uğruna tutuştuğu bilek güreşinde şu ana kadar memleketin kaybettiklerinin haddi hesabı yok.

Sadece sene başından bugüne dolar artışının şirketlere getirdiği ilave yük 150 milyar TL’yi buldu.

Hazine faizindeki artışın bütçeden faize gidecek ödemelerin tutarını şimdiden 8 milyar TL artırdı.

MADEM TÜRKİYE’DE SERBEST PİYASA VAR…

Haddi zatında serbest piyasa kurallarının cari olduğu bir memlekette;

*İnsanlar herhangi bir bankada ya da katılım bankasında hesap açtırdığı için hapse atılmaz.

*Holdingler, şirketler, okullar, dershaneler, yurtlar, gazeteler, televizyonlar, vakıf ya da dernekler kesinleşmiş mahkeme kararı olmaksızın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) ya da kayyıma devredilemez, kapatılamaz.

*İşadamları burs verdiği için ya da üniversite kurulmasına vesile olduğu için tevkif edilemez.

*Digitürk aboneliğini iptal etmek, telefona program indirmek suç tanımı ile telif edilemez.

Hem en vasat serbest piyasa ekonomisinde hayal bile edilemeyecek hukuk ihlallerini irtikap ediyor hem de serbest piyasadan dem vuruyorsanız insanların size gülüp geçmesine de şaşırmayacaksınız.

‘ERDOĞAN HERKESLE SAVAŞIYOR”

İktidarın serbest piyasayı ne kadar benimsediğini anlamak için Erdoğan’ın İngiltere seyahatine bakılabilir.

Erdoğan’ın yatırımcılarla bir araya geldiği toplantılarda sarfettiği sözler yatırımcıları şoke etti. Paraya yön verenlerin başşehri Londra’da Erdoğan nasıl bir intiba bıraktı?

Büyük fonlardan birinin idarecisinin Reuters’e aktardığı şu sözler o intibayı gayet berrak şekilde hülasa ediyor: “Erdoğan düşmanlardan oluşan uzun bir liste tutuyor. Herkesle savaşıyor. Muhalefetle savaşıyor, (Fethullah) Gülen’le savaşıyor, radikallerle, başarısız darbe girişimiyle savaşıyor. Şimdi de piyasalarla savaşıyor ve bu da tehlikeli.”

‘FİNANS PİYASALARIN ÇATARSANIZ BU SAVAŞI KAZANAMAZSINIZ’

Erdoğan’ın beraberindeki heyette bulunan Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ile basına kapalı toplantıya katılan bir yönetici de “Yurtiçinden istediğiniz kadar düşman bulun. Ancak finans piyasalarına çatarsanız bu savaşı kazanamazsınız.” ifadelerini kullandı.

Demek ki tweet atmakla serbest piyasacı olunmuyormuş.

Daha geçen hafta Ziraat Bankası talimatla konut kredisi faizini yüzde 0,98’e indirdi. Talimatı bizzat Başbakan Binali Yıldırım kürsüden verdi.

Seçim öncesi piyasa canlansın biraz! 200 bin TL kredinin indirimli halinde bile asgarî aylık taksitin 2 bin 900 TL olmasını ve bu taksiti hangi emekli, memur ve işçinin ödeyebileceğini kim farkedecek ki!

TÜRK TELEKOM KREDİ BORCUNU ÖDENMİYOR

Bankalar Ankara’dan gelen telefonlardan bıktı usandı. Türk Telekom’dan 4,5 milyar dolar kredi alacağını tahsil edemeyen Akbank, İş Bankası, Garanti Bankası, Yapı Kredi Bankası kılını kıpırdatamıyor.

Zarar bankaların hissedarlarının hanesine yazılıyor. Borçlu Türk Telekom da reklam haberlerle imaj parlatıyor

Akaryakıt firmaları talimatla göstermelik indirim yapıyor. Borsa İstanbul Başkanı Beymen ve Defacto şirketlerinin talep gelmediği için halka arzdan vazgeçmesine dair tek kelime etmiyor.

Öte yandan, “Türkiye’ye küresel bir saldırı var. Dövizdeki artış, borsadaki düşüşün temelinde bu saldırılar var. Yoksa ekonomi çok iyi, Borsa muhteşem.” diyerek piyasada riskleri görüp satış yapanları ‘düşman’ ilan ediyor.

AKARYAKIT ZAMMI SEÇİMDEN SONRA FAİZİ İLE TAHSİL EDİLECEK

Bütçe açığı 4 ayda 23 milyar TL’yi bulduğu halde Maliye Bakanı Naci Ağbal akaryakıt zamlarını seçime kadar saklamanın formülünü ballandıra ballandıra anlatabiliyor.

Formül yok ortada. 17 Mayıs’tan itibaren gelecek zamlar kadar Özel Tüketim Vergisi’nden indirim yapılacak. Böylece benzin, motorin ve otogaz fiyatı değişmeyecek.

Sadece vergi gelirleri azalacak o kadar. O fark da seçimi müteakip fazlası ile tahsil edilecek.

Şimşek’in “Seçimden sonra iyileşecek.” dediği politika setinde neler olacağı çok sır değil. Zamlar, vergi artışları olacak o politika setinde. Reform, yatırım vs olmayacak.

DOLARI BUGÜN NİYE DÜŞÜRMÜYORSUNUZ?

Hem bu nasıl bir pişkinliktir ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) kanun çıkarma yetkisini bile gaspetmiş bir iktidar ikide bir ekonomiyi düzeltmek için seçimden sonrasını işaret edebiliyor.

Bugün elinizi kolunuzu bağlayan mı var?

Niye doları, faizi, enflasyonu düşürmüyorsunuz?

Bu millet işsizliği makul seviyelere çekecek icraat için daha kaç seçim sonrasını bekleyecek?

Zenginin malı fakirin ağzını yorarmış. Bizimki de o hesap. ‘Etkisiz eleman’ diye bilinen Şimşek’in tweetinden medet umuyoruz.

Türkiye’de serbest piyasa kalmadı ki kurallarına riayet edilsin.

[Semih Ardıç] 18.5.2018 [TR724]

Sözlü müdahale! [Naci Karadağ]

Ekonomist değilim ama parayla bir şekilde ilişkisi olan, kendi aylık bütçesini yapmak durumunda kalan sıradan bir vatandaşım.

İtiraf edeyim, gazetelerin ekonomi sayfalarını, haber kanallarının alttan geçen borsa, döviz kuru, bilmem ne endeksi yazılarını anlamadım gibi bazen korkuyorum da…

Mesela Borsa Endeksinin canlı bir organizma olmasından ciddi manada endişe duyuyorum.

Hakeza Dolar kuru da öyle.

Sanki bilinci olan, nefes alıp veren, öfkelenen, sakinleşin, vurdumduymaz olan bir canlı gibi geliyor döviz kuru.

Dolardan tırstığım bile oluyor.

4.40 bandında sabitledi, 4.60 eşiğini test etti vs…

Piyasalardan kastın ne olduğunu tam olarak anlamış değilim. Tahtakale’de elinde cep telefonuyla habire bağırıp duran hırpani giyimli adamlar mı, yoksa jilet gibi takım elbiselerle her öğlen İstinyepark’ta döner, ızgara tavuklu ‘pasta’ yiyen beyaz yakalı borsacılar mı, emin değilim.

Ancak biz sıradan ölümlü insanların muhataplardan en azından bir kesim olduğumuz kesin.

Yoksa niye bize ilan edilip dursun ki?

Bizi ilgilendirmiyorsa, bırak doları takılsın kafasına göre!

İster 5 nokta bilmem neyi test etsin, ister 3 nokta bandında şezlong açıp dinlensin.

Bize ne değil mi? Ne karışacağız dövizin paşa keyfine, borsanın can sıkıntısına!

Demek değil ki, insanlar merakla izliyorlar karınca büyüklüğünde, sincap hızındaki akan ekonomi bant yayınlarını. Renkleri de acayip. Bir arkadaşım “oh yeşil renk hâkim” dediğinde hani iç açan, türbe yeşili psikolojik filan düşünmüştüm ama değilmiş!

Yükselince yeşil, alçalınca kırmızı oluyormuş.

Niye kırmızıya alçaklığı yakıştırmışlar onu da anlamış değilim.

Dün gözüme çarpan bir haber ile bu alanda şahit olduklarımın, henüz karşıma çıkmayanların yanında devede kulak kaldığını bir kez daha anlamış oldum.

Bir havuz şeysi şu başlıkta son dakika haberi geçti: “Merkez Bankası’ndan dolara sözlü müdahale”

Hani sözlü olunca yazılısı, mülakatı, pratiği filan da oluyordur sanırım.

Havuz şeysi, bu müdahalenin işe yaradığını da eklemiş spotuna. Diyor ki “Bu sözlü müdahale sonrasında dolar 4.40 kadar geri çekildi”

Dedim ya sanki kağıt parçasından değil de, ormanda pusuya yatmış, köylülere saldıran dev yarasa bir hayvancıktan bahsediyorlar!

Dolar değiş Shrek mübarek!

Gerçi dolar 4.40 bandında da çok durmadı. Demek ki laftan anlamıyormuş sonra tekrar buçuğa doğru tırmanmış. Oradan düşer mi, yoksa zirvelere doğru daha da hızlı koşar mı bilmem…

Ama belli ki devletimiz büyükleri kendi aralarında hiç yapmadıkları şeyi yapıp, arada doları karşılarına alıp “niye böyle yapıyorsun lütfen yapma” filan türü telkinlerle sözlü olarak olaya müdahale edebiliyorlar.

Gerçi müdahale kelimesi insanı biraz pimpiriklendirmiyor değil!

Yani ‘müdahale’, ne bileyim çok fazla sıcak bir kelime değil. Hani bir adım aşağı inse ‘taciz’e dönüşecek gibi.

Merkez Bankası doları taciz etti!

Yok, hoş durmadı bu kelime…

Gerçi kafesteki güvercinlere bile şemsiye ile müdahale ederek huzurunu kaçırmayı politika haline getirmiş bir Reis’in ahfadının sadece sözlü müdahaleyle kalması, fiziki saldırıya dönüştürmemesi de takdir edilebilecek davranış sayılabilir.

Ama yine de insan merak ediyor.

Bu dolar laftan anlıyor mu?

Söylenenleri dinliyor mu?

Yalanlara inanıyor mu?

Üçkâğıtları yutuyor mu?

Gaz verince yiyor mu?

Bilelim de ona göre okuyalım bu tür haberleri.

Hani söz kesince kına, düğün filan tarihi de belirginleşiyor mu?

Ne saçmalıyorum ben?

Galiba oruçla beraber bu ülke gündemini takip etmek çok akıllıca bir iş değil…

Bana müsaade…

[Naci Karadağ] 18.5.2018 [TR724]

Hüzün padişahtır ve Ramazan uzun yoldan gelir [Emine Eroğlu]

Tablo ağırdı. Musa’nın hükmüne razı olmayanlar, Firavun’un tahakkümüne mahkum, hallerinden gayet de memnun, şuursuz ve kalpsiz yaşayıp gidiyorlardı. Unutmayı seçenler hatırlamayı da unutuyor, mazisiz ve belleksiz kaldıkları için hamasetle idare ediyorlardı.

Kardeşlerini yaftalayıp düşmanlaştıranlar, kendilerini yeni bir kurtuluş savaşının mücahitleri olarak görüyorlardı. Annelerin sütü kesiliyordu nezarethanelerde. Zindanlardan masum iniltileri, evlerden küskün çocukların ahı yükseliyordu.

Gökten düşenin parçası bulunuyordu da, gönülden düşenin parçası bulunmuyordu. Görmeyen kendi karanlığında, gören gözyaşında boğuluyordu.
Hüzün padişahı mazlumların kalbine yerleşmişti bir kere. Başka bir şeyin orada hüküm sürmesine izin vermiyordu.

RAMAZAN’IN MERHABASI

Derken şehr-i Ramazan geldi ve canı gırtlağına gelmişlere “merhaba” dedi.

Doğum sancısı Hz. Meryem’i hurma ağacına dayanmaya zorladığı gibi, hüzün ağrısı, mazlumları Ramazan ağacına dayanmaya zorladı.

Hani, “Ah! N’olaydım,” demişti ya Hazreti Meryem, “keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem, 23)

“Ah ne olaydım!” diyorduk biz de, tahammülün eşiğinde, “Kendi kanımdan canımdan bildiklerimi zulmün yanında saf tutarken görmeseydim. Ahirette komşu olmayı dilediklerim yol kesicilere, kuyu kazıcılara dönüşmeseydi. Ülkemde haramiler kol gezmeseydi. Katiller, hırsızlar, işkenceciler ve tecavüzcüler himaye görmeseydi.

Muktedirlerin ikbali için savaşlar çıkarılmasa, komplolar kurulmasa, bunca cana kıyılmasaydı. Gencecik dimağlar kirli siyasetle zehirlenmeseydi. Zulmün eli çocuklara, bebeklere uzanmasaydı.

İnsan olma onuru korunsa, İslamiyetin hakkı verilseydi…
Keşke bu iş başımıza gelmeseydi de ben ölseydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olsaydım.”
“yâ leytenî küntü nesyen mensiyyâ.”

LÂ TAHZEN / ÜZÜLME

Ayetin devamında Hz. Meryem’e “La tahzen/üzülme” diye nida edilir. Bu hitabı Efendimiz’in (sav), Sevr’de, mağara arkadaşı Hz. Ebubekir’e seslenişi olarak da biliyoruz. “Üzülme Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 40)
“Derken, Ruh, ona aşağıdan şöyle seslendi: “Sakın üzülme!” dedi, “Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi. Haydi, hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan: “Ben Rahman’a oruç adamıştım,” de! “o sebeple bugün hiç kimseyle konuşmayacağım” (Meryem, 24, 25, 26)

“La tahzen,” mumun tahtaya dayandığı yerde vicdan kulağıyla duyulan İlahî bir teselli nidası. Yüreklere indirilen bir sekine. Tüm zamanların mazlumlarına umumi bir sesleniş: “Üzülme!” diyor, “Bak Ramazan’a eriştin. Kur’an ayına. Haydi Kur’an sayfalarını kalbine doğru çevir. Sürpriz lütuflar üzerine dökülsün. Ayetlerin kerametiyle ikramlan. Alt yanında da oruç arkı var. Kana kana iç. Zalimlerin hücumuna uğrarsan “ben kine, nefrete, harama, yalana, oruçluyum” de!

SUSKUNLUK ORUCU TUT!

Suskunluk orucu tut. Hakikati duymak istemeyenler karşısında konuşsan da dilsizsin. Madem “ballar balını” buldun, bırak kovanın yağma olsun. Senden benliğin gittiyse, mekânının yağma olması sana zarar vermez. Canlar canını bulmak için canını yağma ettir.

Benlikler sussun ki beşikteki ruh İsa’sı konuşmaya başlasın. Aczin ve fakrın seni nihayetsiz kudrete ve rahmete raptetsin. “Taş taşlıktan geçmedikçe parmakta yüzük olmaz.” diyor Hazreti Mevlana. “Yüzük olmayı dileyen, yontulmayı göze almalıdır. Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değil tozunu almaktır. Allah sana sıkıntı vermekle tozunu, kirini alır. Kaybettiğin her şey başka bir surette sana geri döner, merak etme.”
Çekilen bunca sıkıntı, diriltici bir nefesin habercisi. Seni savunacak ve koruyacak kimsenin olmadığı yerde hâmin ve velin Allah’tır. Sebepler susarsa nur-u Ehadiyet ışımaya başlar.
Hüzünler kulübesinde oturmuş ah u efgan eden Yakub’u kendine yoldaş edin. Hani “Ya esefa ala Yusufa / Vah Yusuf! Neredesin Yusuf?” diye diye gözlerine ak düşmüştü. Senin de gözünü açacak olan, zindandaki Yusuf’ların istikamet gömleğinin kokusu değil mi?

ACZİN VE FAKRİN LİSANIYLA DUA ET!

Taif dönüşü Efendimiz aleyhisselâtü vesselâmın aczin ve fakrın lisanıyla yaptığı duayı dinle:
“Allah’ım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn!

Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin. Benim de Rabbimsin. Beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi, yoksa işime müdahil düşmana mı?
Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin, arzu edilecek şekilde, daha ferah feza ve daha geniştir.

İlâhî, gazabına giriftâr yahut hoşnutsuzluğuna duçar olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım.
Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

VE TEKRAR ET!

Ve kendi hüzün yılında, Ramazan-ı Şerif ikliminde, münkesir kalbini avuçlarının içine alarak…

Hizmet şehitlerini, zulme boyun eğmeyen masum ve mazlumları şefaatçi yaparak tekrar et:

“İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.”

[Emine Eroğlu] 18.5.2018 [TR724]

Sahur için uykunuzu bölmeye değer!

Oruç tutarken kişinin kendisini iyi hissetmesi için  sahurda ve iftarda doğru besinleri uygun miktarlarda tüketmesi gerekiyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı. Diyetisyen Merve Yüksek’e göre, beslenme kadar uyku düzeni de sağlıklı bir Ramazan için çok önemli. Yüksek, Ramazan’da yapılan en büyük hatalardan birinin uykuyu bölmeyeyim diye sahura kalkmamak veya yatmadan önce tekrar yiyip yatmak olduğunu söylüyor.

‘Oruç tutarken mutlaka sahura kalkılmalı’ diyen Diyetisyen Merve Yüksek, şu tavsiyelerde bulunuyor: Sahurda hafif ve hazmı kolay, ancak tok tutan yiyecekler tüketilmeli. Yumurta, az tuzlu peynir çeşitleri, süt (gaz yapıyorsa laktozsuz olarak) ve tam tahıllı ekmek veya tost sahur sofralarında tercih edilebilecek en iyi seçeneklerdir. Zeytin tuzlu bir besin olduğundan gün içinde susamaya sebep olabilir, bu yüzden tuzsuz tüketilmeli veya yerine ceviz tercih edilmeli. Fazla tuzlu yiyeceklerin gün içinde susatacağı; fazla şekerli ve hamur işi yiyeceklerin ise daha kolay acıktıracağını unutulmayın.

Yoğurt, cacık ve ayransız olmaz!

İftar ve sahur sofralarında hızlı yemekten kaçınılmalı, yiyecekler iyice çiğnenmeli. 1 adet hurma veya zeytin ile oruç açıldıktan sonra çok yağlı ve tuzlu olmayan çorba ile devam edilmeli. Gün boyu açlığın ardından ani yemek yüklemesi mide ve bağırsak problemleri yaşanmasına sebep olabilir. Bu nedenle yemeğe biraz ara verilmeli. Orucu açtıktan bir süre sonra yemeğe hafif zeytinyağlılar, salatalar ve yağlı olmayan et veya sebze yemekleri ile devam edilmeli. Yoğurt, cacık veya ayran sofralardan eksik edilmemeli. Ramazan ayının geleneksel lezzeti pide ise 1-2 dilim olacak şekilde tüketilebilir. Yemekten 1 saat sonra yapılacak yarım saatlik yürüyüş ise kişinin hem kendisini daha iyi hissetmesini sağlayacak hem de yediklerini sindirmesine yardımcı olur.

İftardan sonra bitki çayları ile rahatlayın

Gün boyu açlık sonrası iftarda yemeklere fazla yüklenmek, sıklıkla mide problemlerine ve hazımsızlık yaşanmasına sebebiyet verir. İftardan sonra tüketilecek 1 bardak rezene çayı sindirim sistemindeki kasları gevşeterek hazmı kolaylaştırır, iftar sonrası yaşanabilecek mide yanması ve şişkinlik gibi problemlerin hafiflemesini sağlar. Ayrıca gaz oluşumunu azaltarak mideyi rahatlatır. Rezene sindirime yardımcı etkisinin yanı sıra uzun açlık sonrası oluşan baş ağrıları için de etkilidir. İftar sonrasında kan şekeri hızla yükselmeye başlar. Bitki çaylarına çubuk tarçın ilave etmek kan şekerinin yükselmesini önler. Papatya çayı yatıştırıcı etkisi ile hem sahurda hem de iftarda tercih edilebilecek bir bitki çayıdır. Sahurda tüketildiğinde sonrasında daha rahat bir uykuya dalmaya yardımcı olur. Bunun yanı sıra rezene gibi mide rahatlatıcı özelliği de olduğundan rezene ile birlikte demlenebilir.

Tarçınlı su ile kan şekerinizi dengeleyin

Oruç tutarken en önemli konulardan biri de yeterli sıvı tüketimidir. Vücudun ısı dengesini sağlamak ve gün içerisinde alınamayan sıvıyı telafi edebilmek için iftar ile sahur arasındaki süreçte bol bol sıvı alınmalı. İftar sonrasında tatlı olarak Ramazanın geleneksel lezzeti güllaç, sütlaç, muhallebi ve dondurma gibi hafif tatlılar tercih edilmeli. İftar sonrası ara öğündeki meyvelerin üzerine toz tarçın serpmek kan şekerini de dengeler.

[TR724] 18.5.2018

Irak’taki seçim sonuçlarını nasıl okumalı? [Ebubekir Işık]

Geçtiğmiz hafta sonu Irak’ta federal seçimler yapıldı. 2014 yılında IŞID’ın Irak toprklarının önemli bir bölümüne hakim olmasından bu yana ilkez yapılan seçimler ağırlıklı olarak Irak’ın üç önemli Şii ismi ve partileri arasında geçti.

***

Mevcut başbakan Haydar el-İbadi’nin liderliğini yaptığı Zafer Koalisyonu çok küçük bir farkla seçimleri önde göğüslerken, seçimi ikinci sırada bitiren Mukteda es-Sadr’ın oluşturduğu liste oldu. Çoğu uzmanın önceden tahmin ettiği üzere Hadi el-Ameri’nin liderliğini yaptığı diğer bir Şii birlik olan Fetih koalisyonu ise üçüncü oldu. Kuzey Irak Kürdistan Federe Yönetimi’nde ise Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) birinci, Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ise ikinci oldu. Kürdistan Bölgesel Hükümeti’nin yönetimi dışında kalan Ninova ve Kerkük gibi stratejik öneme sahip bölgelerde ise benzer şekilde KDP ve KYB son derece güçlü olduklarını tekrar ispatladılar.


Foto: AFP
***

Bu seçimler her ne kadar federal düzeyde Irak’ı ilgilendirse de Iraklı Kürtlerin ayrı ayrı yada birlikte elde edecekleri başarılar ya da mağlubiyetler açısından da son derece farklı bir öneme sahip.

***

Irak Kürdistan’ın da faaliyet gösteren hemen her siyasi parti farklı siyasal ajandalara sahip olsa da, bütün partilerin bu seçimde ki ortak arzusu 25 Eylül 2017’de yapılan bağımsızlık referandumu ve sonrasında yaşanan yıkıcı süreci mümkün mertebe geriye döndermek. Özellikle, ABD ve Avrupalı bir çok ülkenin Mesud Barzani’yi bağımsızlık referandumu yapmama konusanda uyarmalarına rağmen referandumun yapılmasının ve akabinde ortaya çıkan tablonun Iraklı Kürt partiler arasında ki uçurumu daha derinleştirdiği seçim süreci ve sonrasında yaşanan hadiselerden net bir şekilde okunabilir.

***

Bu süreçte, bir yandan Talabani’nin partisi olarak bilinen ve daha çok Süleymaniye’de etkili olan Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin içinden Berham Salihi liderliğinde yeni bir parti çıkarken; diğer taraftan bağımsızlık referandumu sonrası ilkez seçim faaliyetlerine başlayan Yeni Kuşak Hareketi (New Generation Movement) olarak Türkçeye çevirebilieceğimiz bir siyasi partinin doğuşuna da şahit olduk.

***

Yeni Nesil Hareketi, Goran Hareketi, Kürdistan İslam Grubu ihtilaflı bölgelerde ortak hareket etse de; bu üç parti, Barzani’nin KDP’si ve Kürdistan Yurtseverler Birliği dahil Irak federal seçimlerinde bir birlerinden bağımsız seçim kampanyaları yürüttü. Bu sebeple, belki de uzun bir süreden bu tarafa ilk kez Kürt partleri Irak federal seçimlerine bu denli dağınık ve zayıf olarak girmiş oldular. Daha önceki seçimlerde ortak hareket ederek Irak sathında sayıca az olsalarda ortak bir blok şeklinde hareket etmenin verdiği avantajdan yararlanan Kürt partilerinden bu seçimde eser kalmadığı son derece açık.

***

Bu durum Kürt partilerinin Irak federal parlamentosunda sahip oldukları sandalye sayısının azalacağı sonucunu kesinleştirmesinin yanı sıra, Kuzey Irak Kürt Federe yönetiminin Bağdat ile devam etmekte olan özellikle ihtilaflı topraklar ve bütçe konularına dair pazarlıklarda Kürtlerin elini bir hayli zayıflatacağı da diğer bir gerçek.

***

Bilindiği üzere Irak seçimlerinde kimin hangi oyu aldığından belki de daha önemli olan, seçim sonrası hükümeti kuracak muhtemel partiler arasında ki koalisyon ortaklıkları. Bu sebeple Kürtler genel anlamda Irak federal seçimlerinde kötü bir performans sergilemiş olsalar bile, 12 Mayıs’ta yapılan seçim sonuçlarına rağmen umutlu olmalarını sağlayacak temel de iki gerekçe varlığını hala koruyor.

***

Bir; Irak federal seçimlerinin hassas yapısı ve dağınık şemri düşünüldüğünde, çok küçük partilerin bile koalisyon kurma noktasında bir anda önemli pozisyonlar yakalayabilecekleri bilinen bir husus. Bu anlamda, Kürt partileri böylesine hassas bir seçim atmosferinde hükümet kurmak için koalisyon daveti alabilecekleri ihtimali yabana atılmamalı.

***

İki; 12 Mayıs’ta yapılan seçimlere Kürtler dağınık ve bir birlerinden bağımsız bir şekilde girdikleri için, muhtelif Kürt partilerinin hükümet kurma sürecinde farklı partilerle koalisyon ortaklığına girişme ihtimal ve imkanları önceki seçimlere göre daha da yüksek olabilir. Çünkü, daha önceki seçimlere blok olarak giren partilerin münferid olarak Irak sathında faaliyet gösteren farklı partilerle koalisyon kurma durum ve imkanları son derece zordu. Ancak, Kürt partilerinin 12 Mayıs seçimlerinde geçmişten tamamen farklı bir formatta seçimlere girmesi, gelecek koalisyon tekliflerini münferiden değerlendirme imkan ve şeratlerini güçlendireceğe benziyor.

[Ebubekir Işık] 18.5.2018 [TR724]

Sonunda hep İspanyollar kazanıyor! [Hasan Cücük]

UEFA Avrupa Ligi kupasını sürpriz olmayacak şekilde yine bir İspanyol kulübü kazandı. UEFA Kupası’nın adı 2009-10 sezonuyla birlikte UEFA Avrupa Ligi olmasının üzerinden 9 yıl geçerken, bunun 6’sında kupayı İspanyollar müzesine götürdü. Sadece UEFA Avrupa Ligi’nde değildi İspanyolların hakimiyeti. Şampiyonlar Ligi’nde ibre daima İspanyollardan yana oldu. İngilizlerin ünlü ismi Garry Lineker’in ‘Futbol; 22 kişinin bir topun peşinde koştuğu sonunda Almanların kazandığı oyunun adıdır’ sözü giderek ‘İspanyolların kazandığı oyun’ olmaya başladı.

UEFA Avrupa Ligi finalinde Atletico Madrid’i görmek sıradışı bir durumdu. Bu Atletico’nun kalitesinden ziyade Şampiyonlar Ligi’nin gediklisi bir takımın ne işi vardı UEFA Avrupa Ligi finalinde? Zira, Atletico 2014 ve 2016’da Devler Ligi’nde final oynamış bir takımdı. Bu yıl sürpriz bir şekilde Şampiyonlar Ligi grubunda ilk ikiye giremeyen Atletico Madrid yoluna UEFA Avrupa Ligi’nde devam etti. Kupayı kaldırarak asıl yerinin burası olmadığını gösterdi.

Atletico Madrid sonuca zorlanmadan ulaştı

Finalin diğer ekibi Marsilya için kupanın ayrı bir önemi vardı. Daha önce 2 kez finalde kaybettiği Avrupa’nın 2 numaralı kupasını kazanmak istiyordu. Daha önemlisi ise Kupa 2’yi kazanan ilk Fransız takımı olmak istiyordu. Finale Fransa’nın Lyon şehrinin ev sahipliği yapıyor olması Marsilya’nın hanesine yazıla bir başka avantaj oluyordu.

Teknik patronları Diego Simeone cezasından dolayı tribünde olmasına rağmen Atletico Madrid, zekasıyla ayaklarına hükmeden oyuncuları sayesinde sonuca zorlanmadan gitti. Marsilya’nın maçın başında saman alevi gibi sönen ataklarından sonra kontrol tamamen İspanyol ekibine geçti. Griezmann gibi bir dünya yıldızının farkını göstermesiyle Atletico Madrid, Fransa topraklarında Marsilya’yı geçip Uefa Avrupa Ligi kupasını 3. kez müzesine götürdü.

Finalin iki takımından biri İspanyol

Şimdi gözler 26 mayısta Kiev’de oynanacak Şampiyonlar Ligi finaline çevrildi. Finalin iki takımından biri İspanyol. Artık bu durum sıradan olmaya başladı. 2014’ten itibaren finalde İspanyol takımlarını görüyoruz. 2014 ve 2016’da finaldeki her iki takımda İspanyoldü. Hatta her iki takım da Madrid kulüpleri Real ve Atletico’ydu. Son 2 yıldır kupayı müzesine götüren Real Madrid bu yıl da finalde Liverpool’a karşı mücadele edecek. Son 9 yılın 6’sında kupayı İspanya kulüpleri Real Madrid ve Barcelona kazandı. Real Madrid, Liverpool engelini aşıp kupaya uzanırda Kupa 1’in son 5 yılda tek adresi İspanya olacak.

La Liga’ya baktığımızda gerek harcamalar gerekse de oyuncu kalitesi açısından Premier Lig’in çok gerisinde bulunuyor. Güç farkı olarak Serie A ile aynı Bundesliga ve Ligue 1’in önünde bulunuyor. Öne çıkan kulüpleri Barcelona ve Real Madrid olurken, bu ikiliye 2011’den itibaren Diego Simeone’nin çalıştırdığı Atletico Madrid eklendi. Lig şampiyonluğu Barcelona ile Real arasında gidip gelirken, kuralı 2014’te Atletico Madrid bozmuştu. Şampiyonluk hedefi olmayan diğer takımlar için başarı aradıkları platform UEFA Avrupa Ligi arenası oluyor.

Sevilla, kapadsitesinin farkında olan bir takım olarak kendine UEFA Avrupa Ligi’ni hedef olarak seçti. 2014’ten 3 yıl üst üste hiçbir takımın göstermediği bir başarıya imza atıp UEFA Avrupa Ligi kupasını kazandı. Sevilla son 2 yıl Şampiyonlar Ligi’nde mücadele etmesinden dolayı UEFA Avrupa Ligi kupasını kazanmaya ara verdi. Bu yıl Sevilla’dan doğan boşluğu Atletico Madrid tamamlamış oldu.

Atletico Madrid’in UEFA Avrupa Ligi’ni kazanması, Madrid’in diğer ekibi Real’in Şampiyonlar Ligi finalinde olması akıllara 1994 yılını getirdi. Bir şehrin iki takımının aynı anda Avrupa’da kupa kazanmasına ilk ve tek kez 1994’te şahit olmuştuk. Şampiyonlar Ligi’nde Milano ekiplerinden Milan, Barcelona’yı yenip kupayı müzesine götürürken, şehrin diğer takımı İnter, Casino Salzburg’u UEFA Kupası finalinde geçip kupayı kaldırıyordu. Aynı sezon bir şehrin iki takımı Avrupa’da kupa kaldırıyordu. Şimdi bunun tekrar edip etmeyeceğini Kiev’deki finalde göreceğiz. Kupayı Real kazanırsa, tarih 24 yıl sonra bir kez daha tekerrür edecek. Ama sonuç ne olursa olsun şurası bir gerçek ki; Avrupa kupaları artık İspanyollardan soruluyor.

[Hasan Cücük] 18.5.2018 [TR724]

Bire bin kazandıran hazine: Teravih Namazı [Cemil Tokpınar]

Bir Ramazan akşamı cami imamının kapısını çalmış gençler.

— Hocam, demişler. Teravihe gelmek istiyoruz ama yatsıdan biraz sonra dünya kupası maçı var. Yetişebilir miyiz?

İmam gençleri kaçırmak istememiş.

— Tabii ki yetişirsiniz çocuklar, ezan okununca camiye gelin, cevabını vermiş.

Yatsı ezanı okunmuş, gençler camiye koşmuş. İmam yatsıyı normal bir şekilde kıldırmış, ama sıra teravihe gelince bir koşturmaca başlamış. Öyle ki, gençler ikinci secdeden kalkarken yaşlılar birinciyi ancak yetiştirebilmiş. Herkes kan ter içinde kalmış.

Namaz biter bitmez, teravih kılmanın iç huzuruyla coşan gençler, “huşu içinde” maç izlemeye koşmuşlar. Cemaat dağılırken yaşlı bir amca imamın önünü kesmiş.

— Hocam, demiş. Ben bu namazdan bir şey anlamadım. O kadar hızlı kıldırdınız ki, secdede bir kere “Sübhâne Rabbiye’l-A’lâ” ancak diyebildim.

Genç imam gülmüş.

— Sen ona şükret amca. Vallahi ben onu da diyemedim.

Tabii teravihle ilgili bir fıkra bu. Belki de hiç yaşanmadı. Ancak bazı teravihlerde rükû ve secdede bir tesbihi ancak söyleyebiliyoruz. Cemaatin yoğun denetiminde olan bazı imamlar cemaati bıktırmamak için elinden geleni yapıyor.

“Amma yavaş kıldırdın hocam”, “Çok uzun okudun, neredeyse uyuyacaktım” gibi tepkiler imamları üzüyor. Zaten Ramazan’ın ilk günü tıklım tıklım olan camilerde cemaatin önce yarıya, sonra da üçte bire düşmesi “mesaj” olarak yetiyor.

Peki, teravihi cazip hale getirmenin yolu, giderek hızı arttırmak mıdır?

Neredeyse hiçbir İslâm ülkesinde görülmeyen bir hızda kılınan teravih namazları, adeta bir akrobasiye veya spor hareketlerine dönüşüyor. Oysa teravih, en kuvvetli sünnetlerdendir. Peki, böyle mi kılıyordu Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)?

Teravih zaten kelime olarak “istirahat ederek, rahat rahat kılınan namaz” demek. Öyle ki, sahabeler ve onları izleyenler, her rekâtta bir sayfa okuyarak Ramazan boyunca bir hatim yapıyorlardı. Şimdi yanlışlıkla hatimle kıldırılan bir camiye girenler, iki rekât kıldıktan sonra çareyi kaçmakta buluyor. Ama hamdolsun, her şehirde hatimle kılınan camiler ve özellikle bunlara iştirak eden kardeşlerimiz de var.

Bir grup genç, imamı namazdan sonra yargılamışlar.

— Hocam, hani nasıl anlaşmıştık? İlk dört rekât iyiydik, ama birden yavaşladın.

Sol tarafa selam verirken müftüyü gören imam ne yapsın?

— Sormayın gençler, demiş. Radara yakalandık.

İyi ama tüm radarların üzerinde olan Rabbimizin kontrolünden uzak mı sandık kendimizi? Hani Onun “Sem’i ve Basar” sıfatları vardı? Her sözümüzü işitip, her anımızı görmüyor mu O? Bütün yaptıklarımız, bütün ayrıntılarıyla melekler tarafından kameraya alınmıyor mu?

Belki de ülkemizin birçok şehrinde hızlı teravih kılınan camilere akın ediyor gençler. Hatta hızlı kılınan cami daha uzak olduğu için namazda geçen zamandan daha fazlasını yol yürüyerek kaybetseler bile.

Her Ramazan bir tartışma başlar.

— Teravih sekiz rekât mı, yirmi rekât mı?

Tartışmalar gazete köşelerinden televizyon ekranlarına kadar taşınır. Bana:

— Sekiz rekât kılsak olur mu hocam, diye sorduklarında hemen cevap veririm:

— Hiç kılmasan da olur, çünkü teravih farz değildir, sünnettir. Ama kılarsan, çok iyi olur, muhteşem olur, sevabı ve fazileti muazzam olur.

Yine imam olduğum zaman gençler sorar:

— Hocam, kaç rekâtta bir selâm vereceksiniz?

— Çok sevap alalım diye iki rekâtta bir selâm vereceğiz, derim.

— Dört rekâtta bir versek…

Niçin böyle istiyorlar? Çünkü iki selâmla bir salâvat kârları olacak! Bunun her biri yaklaşık on saniye sürse, beş kez tekrarlanacağı için 50 saniye daha erken bitecek namaz.

Oysa bir bilsek bunun faziletini… Öncelikle iki rekât kılmak daha faziletli, daha sevaplı. Selâmı iki tarafımızdaki hafaza meleklerine veriyoruz. Hatta bazı Allah dostları, sağ tarafa verirken peygamberlere, sol tarafa verirken de evliyalara selâm verdiğini söylüyor.

Salâvat ise Efendimizin (s.a.v.) bize şefaat etmesine vesile olacak. Hem bizim için ömür boyu dua eden, mahşerde “Ümmetim” diye yalvaracak olan Güzeller Güzeline biraz salavat getirsek ne olur ki?

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Ramazan’da Cehennem kapıları kapanır. Cennet kapıları açılır ve şeytanlar zincire vurulur” buyuruyor. Bediüzzaman Hazretleri, Ramazan’da işlediğimiz her iyiliğe, yaptığımız her ibadete bin kat sevap verildiğini belirtiyor.

Af ve mağfiretin coştuğu, günah hamalı olan biz ahir zaman Müslümanları için kârlı bir ticaret mevsimi ve adeta kurtuluşumuz için bir can simidi olan Ramazan’ın müstesna bir ibadeti teravihi yeniden keşfetmek ve tavizsiz olarak uygulamak zorundayız.

Zaten ümmet olarak birçok nafile namazın hakkını veremiyoruz. Hiç değilse her bir rekâtı bin rekât olarak yazılan teravihe sarılalım. Her gün yirmi bin rekât namaz kılmış gibi sevap almayı kim istemez? Hiç kılmayıp terk etmekle ya da kabul olmayacak derecede hızlı kılmakla Allah’ın rızasını reddettiğimizin farkında mıyız? İhmal ettiğimiz her bir teravih, Cennetteki bahçemizi küçülten, köşklerimizi azaltan bir hatadır. Belki de Cehennemin yollarını tıkayacak güzelim rekâtları, heba ediyoruz, heder ediyoruz…

Teravih, haşir meydanında hesap görülürken terazimizin sevap kefesini ağırlaştıracak muhteşem bir ibadettir. Kim bilir, tam da sevaplarımız az geldiğinde, Cehennem korkusundan zangır zangır titrerken, kalbimiz heyecandan gümbür gümbür atarken; güzel, gökçek, dırahşan çehreli bir yiğit gibi teravih namazımız gelecek, hafif gelen sevap kefesine kurulacak ve bir anda her şey tersine dönecektir.

Hiç kimsenin hiç kimseye bir katkısı olmadığı o dehşetli günde bize şefaat edecek, elimizden tutacak olan teravihe niçin dört elle sarılmıyoruz?

Bakın ne diyor Sevgili Efendimiz (s.a.v.):

“Kim Ramazan ayının şeref ve faziletine inanarak, Cenab-ı Hakk’ın rızasını gözeterek Ramazan hatırası için teravih namazını kılarsa, geçmiş günahları affedilir.” (Buhârî, Savm: 69)

Kim bu müjdeye kavuşmak istemez? Ya şu müjdeye nail olmak için 20 rekât namaz az bile gelmez mi?

“Teravih namazını imamla birlikte sonuna kadar tamamlayan kimse o geceyi bütünüyle ibadetle geçirmiş olur.” (Tirmizî, Savm: 61)

Bakın Efendimizden (s.a.v.) muhteşem bir müjde daha:

“Şüphesiz Allah Ramazan orucunu farz kıldı. Ben de Ramazan gecelerini ihya etmeyi sünnet kıldım. Her kim inanarak ve sevabını Allah’tan bekleyerek Ramazan’ı oruçla, gecelerini namazla ihya ederse, anasından doğduğu gün gibi günahlarından temizlenmiş olur.” (İbn-i Mâce, İkametu’s-Salât: 173)

Teravihi, “nasıl olsa sünnet” düşüncesiyle asla hafife almamak gerekir. Hatta her zamanda ve her şartta tavizsiz bir tavrımız olmalı. Çünkü yolculuk, hastalık, misafirlik, iş yoğunluğu gibi bir mazeretle kılmadığımız zaman nefsimiz alışkanlık kazanacak, hafife alacak ve önemsemeyecektir.

Ne zaman ki bir gün kılmayıp ihmal ettiniz; ertesi gün nefis şunu söylemeye hazırdır:

— Canım ne olacak kılmasan? Dün de kılmamıştın. Hem zaten farz bile değil. Üstelik birkaç kez 20 rekât kıldın. Oysa sekiz bile kılınırmış. Fazla kıldıklarını kılmadıklarına say.

Bazen de çok masum bir mazeretle geliyormuş gibidir nefis. Gün boyu Allah yolunda bir hizmet için koşturmuşsunuzdur.

— Bugün teravihi kılmasan da olur. Zaten hizmet için koştun. Onun sevabı sana yeter de artar bile, diyerek kandırmaya çalışır.

Eski asırların insanları çok ibadet eder, tavizsiz yaşarlardı. Ara sıra gerçek mazeretleri olduğunda kılamaz, buna bile üzülürlerdi. Günümüz Müslümanları ise, bir bahaneyle teravihten kaçmak için fırsat kolluyor. Mazeretinin birisi gerçekse, birçoğu asılsız bahanelerden ibaret. Bu yüzden nefse karşı tavizsiz olmak, meydan okumak ve hiçbir bahanesine yüz vermemek tek çözümdür.

Ben bunun yolunu tavizsizlikte buldum. Teravihle ilgili yıllar önce nefsimle bir tartışma yaşadım. Bunu özet olarak yazmak istiyorum. Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

— Ey nefis! Sakın ola bana teravih için bir bahaneyle gelme. Hiçbir sözünü dinlemem.

— Estağfirullah efendim, elbette senin gibi bir namaz sevdalısına ben ne diyebilirim? Ancak sünnettir, hasta veya yorgun olunca ne yapacaksın?

— Yine kılarım, teravih bu. Bire bin yazılıyor. Ya bir dahaki Ramazan’a erişemezsem?

— Ama ayakta duramayacak kadar hasta olursanız?

— Direnirim, dururum. Ama duramazsam, oturarak kılmak da caiz.

— Peki, Ramazan’da sık sık sohbetlere gidiyor, namazı anlatıyorsun. Yolculukta kılmazsan bir şey olmaz. Zaten Allah için çalışıyorsun.

— Öyle mi? İnsanlara tavsiye ettiğimizi kendimiz yapmazsak doğru olur mu? Seyahatlerde çoğu kez gittiğimiz yerde fırsat oluyor, cemaatle kılıyoruz. Pek azı yolculuk anına rastlıyor. O zaman da molalarda pekâlâ kılabiliyorum.

— Haklısın ama hiç değilse iftara gittiğin misafirliklerde kılmasan… Çünkü Allah yolunda çok tatlı sohbetler oluyor…

— Yine yanıldın nefis, Ramazan sohbetten çok ibadet zamanı. Hele hele boş geziler, eğlenceler, lüzumsuz sohbetler sevap yerine günah getirir. Misafirliklerde ya camiye gitmek gerekir ya da evdeki çoluk çocuk kim varsa cemaat yapıp yine teravihi kılmak lazımdır.

— Yani bu teravihi engelleyen hiçbir şey yok mu? Farzın bile bazen mazereti oluyor…

— Teslim olursan bahane çok. Ancak kim bahanelere aldırıp her gün en az 20 bin rekât sevabı kazandıran 20 rekâtlık teravihi ihmal ederse, adeta 20 bin adet beşibirlik altını kaybetmiş olur. Bir çeyrek altını bile kaybetmek istemeyen insan 20 bin beşibirlik altını terk eder mi? Bu yüzden hiç karşıma çıkma, beni kandıramazsın.

Bu tür uzun muhasebelerden sonra nefsim anladı ki, boş yere uğraşmaya gerek yok, bu adam ikna olmaz.

Tabii diyeceksiniz ki:

— Yoğun koşturmacalar içindeyken hiç mi kaçırdığımız teravih olmayacak?

O sizin teravihe verdiğiniz öneme ve değere bağlı. Cemaatle kılmak daha faziletli olduğu hâlde fırsat bulamadıysak yalnız kılacağız, ama terk etmeyeceğiz. Gece kılmaya imkân bulamadık veya uyku ve yorgunluk galip geldiyse, sahura biraz erken kalkıp yine kılacağız. Çok uğraştık, ama zaman daraldıysa hiç değilse sekiz rekât kılacağız, ama o feyiz deryasından hissesiz kalmayacağız.

Tabii asla içindeki dualardan eksiltmek, hızlı kılmak gibi bir nefis oyununa mağlup olmamalıyız. Eğer olağanüstü meşgulsek veya zamanımız darsa, terk etmek yerine daha kısa surelerle yine kılıp o muazzam hazineden nasipsiz kalmayalım.

İhmal eden, hafife alan, küçümseyen ya terk eder ya birkaç teravihle yetinir. Ama önemseyen, değer veren, hassas ve tavizsiz olan ya tümünü kılar ya da birkaç tane ancak kaçırır.

Bize tümünü kılmak yakışır. Çünkü ahir zaman Müslümanıyız, çok günahkârız, affa ve sevaba çok muhtacız. Çünkü ülkemiz ve İslâm âlemi olarak çok bunalımdayız, çok ibadete, çok duaya, çok rahmete, çok inayete ihtiyacımız var.

Teravih her yerde her zaman güzeldir. Özellikle güzel sesli hafızların imamlığında kılmak, her biri farklı makamdaki salâvatları dinlemek, enfes ilâhîlerle coşmak insanı dünyadan koparıp lâhutî ve uhrevî âlemlere götürür. Böyle güzellikler varken, teravihin nurlu deryasından mahrum olmak doğru olur mu?

Müminler teravih kılarken Ramazan’da kurulan dükkânlarda alışveriş için dolaşmak büyük bir zarardır. Çünkü teravih kılarken manevî ve ebedî hazineler paylaşılmaktadır. Teravihi kıldıktan sonra alışverişe gidilebilir.

Tabii teravihin tüm faziletlerini, sevaplarını kazanmak, ancak beş vakit namazı kılmakla mümkündür. Zira hiçbir sünnet namaz, farz namazın yerini tutamaz.

Bunun için Ramazan’da beş vakit namazla birlikte orucunu tutan, teravihini kılan, istiğfar, salâvat ve Kur’an’la meşgul olan kişi, bayrama erdiğinde annesinden doğduğu gün gibi tertemiz olacaktır inşallah.

[Cemil Tokpınar] 18.05.2018 [TR724]