Farklı Kimliklere Bakışta Genelleme Yapmama: “Ehl-i Kitap” Örneği (2)

Kur’ân’ın indiği, İslam Ahlakı’nın, Hukuku’nun ve Medeniyeti’nin şekillendiği süreçte Allah Resûlü’nün muhatap olduğu farklı kimlikler arasında Yahudi ve Hristiyanlar da vardı. Kur’ân, bu iki kimliği bazen ayrı bazen de “Ehl-i Kitap” üst kimliği ile bir arada ele alır ve anlatır. Zaman zaman da “Benî İsrail” şeklinde milli kimlikleriyle hitap eder ve açıklamalarda bulunur. Onların, Kur’ân mesajı ve Allah Resûlü’nün daveti karşısında tavırları, Müslümanlara muameleleri, tarihte yapıp ettikleri, mevcut hal ve hareketleri, gizli açık hedefleri hakkında bilgi verir ve onları da Müslümanları da uyarır.

Fakat bunu yaparken genelleme yapmaz; “onlardan bir grup, bir güruh, onların bir kısmı, pek azı ya da pek çoğu…” gibi sadece olayın/olayların, failini/faillerini içine alan ifadeler kullanır. Ne iyiliği hepsine mal eder ne de kötülüğü. Böylece hem onları tanıtır hem de mü’minlerin gönül ve zihinlerinde, birlikte yaşadıkları Ehl-i Kitab’a bakışta bir denge kurar. Müslümanların, herhangi bir yanlışı, kötülüğü, zulüm ve haksızlığı, bütün Ehl-i Kitab’a isnat edip düşman bellemelerinin önüne geçer. Hukukî muameleler, insanî ilişkiler, İslam’a davet ve ortak problemlerin birlikte çözümü adına diyalog kanallarını açık bırakır.

Ehl-i Kitab’ın tarihindeki herkes kötü değildir!
Kur’ân, Firavun’un zulmü altında ezilen ve zillet içerisinde yaşayan, erkek çocukları öldürülüp kızları istismar edilen İsrailoğullarına, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve inayetlerinden bahseder: Hz. Musa’nın rehberliğinde onları kölelikten, denizi yarıp katledilmekten kurtarması ve Tevrat’ı indirmesi gibi. Buna karşılık onların, Hz. Harun’un uyarılarına kulak asmayıp onu hırpaladıklarını, tevhidi terk edip buzağıyı tanrı edindiklerini ve şirke girip imanlarına zulüm karıştırdıklarını haber verir.1 Tam burada insanın aklına hepsinin aynı hataya düştüğü, aynı ihaneti yaptığı gelir ki Kur’ân, böyle bir genellemeden zihinleri kurtarmak için “Evet! Mûsâ’nın kavminden bir topluluk da vardır ki hak dinle insanları doğru yola götürür ve onunla halk içinde adaleti tatbik ederler.”2 buyurur. Hz. Mûsâ’nın kavminin hepsinin, şirke düşmediğini, haksız ve zalim olmadığını, onların farklı topluluklara ayrıldığını bildirir.

Sonra Kur’ân, ilerleyen dönemlerde İsrailoğullarına verilen nimetlere dikkat çeker: Allah, onları, on iki kabileye ayırır, hepsine ayrı bir su kaynağı ihsan eder, bulutla gölgeler ve gökten indirdiği temiz rızıklarla destekler. Buna rağmen isyan ederler. Bunun üzerine Allah, onlardan tevazu ile Kudüs’e girmelerini, oraya yerleşmelerini ve orada yetişen ürünlerden istifade etmelerini ve o güne kadar yapıp ettiklerinden dolayı af dilemelerini ister. Böyle yaparlarsa suçlarının bağışlanacağını, iyilik ve güzellik peşinde koşanların ise ayrıca mükafatlandırılacağını haber verir. Fakat aralarındaki zalimler, ilahi beyanı tahrif eder ve zulmü adet haline getirir. Onlardan deniz kıyısına yerleşen bir grup da sebt (cumartesi) gününün hükmünü ihlal eder.3

Tam burada Kur’ân, aralarında bir cemaatin olduğunu ve bu cemaatin, insanlarla ilgilenip onlara, hak ve hakikati tavsiye ettiğini, batıldan ve kötülüklerden uzak durmalarını salıkladığını beyan eder ve genelleme yapmamıza mâni olur.  Fakat yukarda bahsedilen zalimler ve asiler, bu cemaatin karşısına dikilir ve “Allah’ın yerle bir edeceği veya şiddetli bir felaket göndereceği bu kimselere ne diye boşuna öğüt verip duruyorsunuz?”4 diyerek onları, iyiliği emir ve kötülüğü nehiy vazifesini yapmaktan alıkoymaya çalışırlar. Bunun üzerine o salih kişiler, “Rabbinize mazeret arz edebilmek için! Bir de ne bilirsiniz, olur ki Allah’a karşı gelmekten nihayet sakınırlar ümidiyle öğüt veriyoruz.”5 cevabını verirler.

Neticeyi ise Kur’ân şöyle açıklar: “Kendilerine verilen öğütleri ve uyarıları kulak ardı edip onları bir tarafa bırakınca, içlerinden kötülükleri önlemeye çalışanları kurtarıp o zalimleri fâsıklıkları yüzünden şiddetli bir azaba uğrattık. Şöyle ki: Onlar serkeşlik edip yasakları çiğnemekte ısrar edince onlara: “Hor ve hakir maymunlar haline gelin!” diye emrettik.”6,  “Onları parça parça topluluklar halinde dünyanın her yerine dağıttık. Aralarında iyi kimseler de vardı, iyi olmayanlar da. Kötülüklerden dönüş yaparlar diye onları gâh nimetler, gâh musîbetlerle imtihan ettik.”7

Hatta Kur’ân bir başka ayette, “Biz de ona (İbrahim’e), salih kişilerden, üstelik peygamber olacak bir evladı, İshak’ı müjdeledik. Kendisine de İshak’a da feyiz ve bereketler verdik. Onların neslinden gelenler arasında iyi davranan da var, kendi nefsine açıkça zulmeden de!8 buyurur ve Benî İsrail hakkında genelleme yapmanın doğru olmadığını daha açık ve net bir şekilde de ifade eder.

Kur’ân karşısında hepsi aynı tavrı sergilememiştir!
Ehl-i Kitab’ın, Kur’ân ve Allah Resûlü’nün peygamberliği karşısındaki söz, tavır ve davranışları, ayetlerde sık sık dile getirilir, eleştirilir ve uyarılır. Fakat bu ayetlerde de genelleme yapılmaz. Mesela İsra Sûresi’nde, “De ki: ‘İster inanın ona ister inanmayın! Şu bir gerçektir ki daha önce kendilerine ilim verilenlere Kur’ân okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.9 Ulu Rabbimizin şanı yücedir! Ne vaad ederse mutlaka gerçekleşir.’ derler. Yine ağlayarak yüzüstü secdeye kapanırlar. İşte Kur’ân, onların saygısını böyle artırır.”10 buyurulur. Müspet tavır sergileyenlerin duruşu, açık bir şekilde ifade edilerek müminlere dengeli bir bakış açısı kazandırılır.

Hak müdafaa edilirken usulde genelleme yapılmamalıdır!
Medine’ye hicret sonrası Ehl-i Kitab’a mensup bazı kimseler, İslam’a düşmanlık yapmaya başlarlar. Özellikle ileri gelenlerin içlerinde ki haset ve hazımsızlık, kullandıkları nefret ve şiddet dili zamanla farklı sıkıntıları da beraberinde getirir. Bunun üzerine Kur’ân, Ehl-i Kitap ile mücadele adına Müslümanlara, şu tavsiye de bulunur: “Haksızlığa sapıp zulmedenleri hariç, Ehl-i kitab ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: “Biz hem bize indirilen kitaba hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim İlahımız da sizin İlahınız da bir ve aynı İlahtır ve Biz O’na gönülden teslim olduk.”11

Buna rağmen onlardan bazısı, hoş olmayan söz, tavır ve davranışta bulunursa Müslümanların, onları, af ve hoşgörü karşılamalarını tavsiye eder: “Sırf nefislerinden ileri gelen bir kıskançlık sebebiyle, Ehl-i kitaptan birçok kimse, gerçek kendilerine ayan beyan belli olduktan sonra, sizi imanınızdan uzaklaştırıp kâfir haline çevirmek isterler. Yine de Allah bu husustaki emrini bildirinceye kadar affedin ve hoşgörün! Şüphesiz Allah her şeye kadirdir.”12 Bu konuda bir başka ayette de sabır ve takva adres gösterilir: “… Sizden önce kendilerine kitap verilen Yahudi ve Hıristiyanların bazısından ve bir de müşriklerin bir kısmından sizi inciten birçok söz işiteceksiniz. Ama siz sabreder ve günahlardan korunursanız, muhakkak ki bu davranış, yapılacak işlerin en değerlisidir.”13

Allah Resûlü’nün verdiği hükme, razı olmayanlar, hepsi değil!
Allah Resûlü, Medine nüfusunun yüzde kırkını teşkil eden Yahudilerle Medine Vesikası’nı imzalar; birlikte huzur ve emniyet içerisinde yaşamanın anayasal zeminini oluşturur. Onlar, kendilerini ilgilendiren meselelerde şeriatlerine göre hareket ederler. Fakat buna rağmen bazı davaları getirip farklı niyetlerle Efendimiz’e sorarlar. Kur’ân, Resûlüllah’tan aldıkları cevap karşısında takındıkları tavrı şöyle açıklar: “Baksana o kendilerine kitaptan bir pay verilenlere! Aralarında hakem olması için Allah’ın kitabına dâvet ediliyorlar da, sonra onlardan bir grup yüz çevirerek dönüp gidiyorlar.”14 Görüldüğü üzere Kur’ân, bu konuda da genelleme yapmaz ve “onlardan bir grup” diyerek hepsinin değil bazılarının verilen hükümden rahatsızlık duyduğunu haber verir.

Ehl-i Kitab’ın tamamı, Müslümanları dinlerinden döndürmeye çalışmaz!
Allah Resûlü, evrensel Kur’ân mesajını tüm insanlığa ulaştırmaya çalışırken muhatapları da boş durmaz hem O’nu engellemeye hem de O’na inananları İslam dininden döndürmeye gayret ederler. Böyle yapanlar arasında Ehl-i Kitab’a mensup kimseler de vardır. Kur’ân onların bu art niyetini ve faaliyetlerini şöyle haber verir: “Ehl-i kitaptan bir kısmı, sizi inancınızdan saptırmak isterler. Halbuki onlar sadece kendilerini saptırırlar da bunun farkına bile varmazlar.”15 “Ehl-i kitaptan bir güruh birbirlerine, şöyle dediler: “Şu Müslümanlara indirilen kitaba günün başlangıcında (zahiren) iman edin, sonunda da inkâr edin, olur ki onlar da şüpheye düşüp dinlerinden dönerler. Ve bir de kendi dininize tâbi olandan başkasına sakın ha güvenmeyin!”16 Sonra da Müslümanları şöyle uyarır: “Ey iman edenler! Eğer Ehl-i kitaptan bir kısmına uyacak olursanız, iyi bilin ki onlar sizi imanınızdan sonra küfre çevirmek isterler.”[Âl-i İmrân Sûresi 3/100]

Görüldüğü üzere Kur’ân, Ehl-i Kitab’a mensup insanların Müslümanlar üzerinde yürüttüğü yıkıcı bir faaliyeti haber verirken, “Ehl-i kitaptan bir kısmı, bir güruh” tabirini kullanmakta ve bütün Ehl-i Kitab’ı işin içerisine katmamaktadır. Böylece Müslümanların, onlardan bir kısmının yaptığı kötülüğü, hepsine mal etmeme dersini vermektedir. Bir de bu faaliyetleri yapanlar bazı Yahudiler olmasına rağmen Hristiyanları da içine alan Ehl-i Kitap tabirini kullanıp aynı şeyin onlar için de geçerli olduğu gerçeğine işaret etmektedir.

Ehl-i Kitab’ın hepsi güvenilmez değildir!
Müslümanlar, Medine’de Ehl-i Kitab ile birlikte yaşıyorlardı. Onlar ile münasebete geçmeleri, insanî, ictimaî ya da iktisadî muameleler içerisinde olmaları tabii bir durumdu. Peki onlara güvenebilirler miydi? Kur’ân, bu konuda müminleri bilgilendirirken şöyle buyurur: “Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki kendisine yüklerle altın emanet bıraksan onları sana öder. Ama öylesi de vardır ki, bir altın bile versen başında dikilip durmadıkça onu sana geri vermez…”17

Kur’ân, genelleme yapıp bütün “Ehl-i Kitab, güvenilirdir ya da güvenilmezdir.” demez.  Hatta hemen peşinden gelen ayetlerde “Hakikat öyle değil, kim ahdini yerine getirir ve haramlardan sakınırsa, bilsin ki Allah da o sakınanları sever. Önemsiz bir menfaat karşılığında, Allah’a verdikleri ahdi ve yeminlerini bozanların âhirette hiçbir nasipleri yoktur. Kıyamet günü Allah onlarla konuşmayacak. Onların yüzlerine bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır. Onların hakkı çok acı bir azaptır.”18 buyurur ve güvenilir olanların yaptıklarının karşılığını mükafat olarak alacağını; güvenilir olmayanların da cezasını göreceklerini haber verir.

Bir başka ayette Yahudilerle alakalı: “İşte o Yahudilerden, verdikleri kesin sözü bozanları, lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler. Kendilerine tebliğ edilen hususlardan pek çoğunu unuttular. Onların pek azı hariç olmak üzere, onlar tarafından devamlı olarak hainlik görürsün. Yine de sen onları affet, aldırma! Çünkü Allah iyilik edenleri sever.”19 buyurur. Burada da genelleme yapıp bütün Yahudileri aynı kategoride değerlendirmez. Daha da ilginci Allah Resûlü’ne, onların kötülerinin yaptıkları karşısında, affı, müsamaha ve hatta iyilik yapmayı tavsiye eder.

Peki onların kendi kaynaklarıyla alakalı verdikleri bilgiler ne kadar güvenilirdir? Kur’ân, “Ehl-i kitaptan bir kısmı da, aslında kitaptan olmadığı halde, Sizin kitaptan zannetmeniz için, Okurken ağızlarını dillerini eğip büker (bazı kelimelerin telâffuzunu değiştirirler). Bir şeyler söyleyip, “Bu Allah tarafındandır.” derler. Halbuki o, Allah tarafından değildir. Bile bile Allah adına yalan uydururlar.”20 buyurur ve benzeri bir üslup kullanır; genelleme yapmaz.

Ehl-i Kitab’ın hepsi, Müslümanlara düşmanlık beslemediği gibi sevgi de hissetmez!
Kur’ân genelleme yapmanın doğru olmadığı bir hususu da sevgi ve düşmanlık noktasında dile getirir ve şöyle buyurur: “Sen, iman edenlere, düşmanlık besleme bakımından onların en şiddetlilerinin Yahudiler ile müşrikler olduğunu görürsün. Müminlere sevgi bakımından en çok yakınlık duyanların ise “Biz Nasâra’yız (Hıristiyan’ız)” diyenler olduğunu görürsün. Bunun sebebi, onlar arasında bilgin keşişlerin ve dünyayı terk etmiş rahiplerin bulunması ve onların kibirlenmemeleridir. Peygambere indirilen Kur’ân’ı dinledikleri vakit, onda âşina oldukları gerçeği bulmaları sebebiyle gözlerinin yaşla dolup taştığını görür ve şöyle dediklerini işitirsin: “İman ettik Rabbena! Bizi de hakka şahitlik edenlerle beraber yaz! Bütün isteğimiz ve umudumuz, Rabbimizin bizi hayırlı insanlar arasına dahil etmesi iken, ne diye Allah’a ve bize gelen bu hakikate iman etmeyelim ki?”21

Bu ayetinde zahirine bakıp sanki bütün Yahudi ve Müşriklerin, Müslümanlara düşman olduğu kanaatine varılabilir. Fakat buraya kadar zikrettiğimiz ayetlerle bu ayet bir bütün olarak değerlendirildiğinde keza tarihi tecrübeler de dikkate alındığında onların tamamının, düşmanlık beslemediği hemen anlaşılacaktır. Aynı durum Müslümanları seven Hristiyanlar için de geçerlidir. Aynı şekilde yukarda zikredilen ayetler ve tarihi realiteler, Hristiyanların tamamının Müslümanlara sevgi duyduğu genellemesinin önüne geçer. Öyleyse “Bütün Yahudi ve müşrikler, bize düşmandır!” demek de, “Bütün Hristiyanlar, bizi sever!” demek de hatalıdır.

Kanaatime göre bu ayette dikkatimizi çekmesi gereken nokta, bir kısım Yahudi ve Müşriklerin düşmanlığı meselesi değildir. Zira onların bir kısmının bu düşmanlığı açık ve fiilidir.  Ayette asıl dikkatimizi çekmesi gereken nokta ise bazı Hristiyanların özellikle de din adamlarının da etkisiyle Müslümanları sevmesi meselesidir. Ki devam eden ayette de onların bu duruşlarının karşılıksız kalmayacağı şöyle ifade edilir: “Böyle demelerine mukabil, Allah onları, içinden ırmaklar akan ve ebedî kalacakları cennetlerle ödüllendirdi. İşte iyi hareket edenlerin mükâfatı böyle olur!”22

Ehl-i Kitab’ın hepsi bir değildir!
Kur’ân bazı ayet-i kerimeler de ise açık ve net bir şekilde Ehl-i Kitab’ın hepsinin bir olmadığını dile getirir. Üstelik bunu yaparken de Yahudî ve Hristiyan kimliğini içeni alan çatı bir kimliği “Ehl-i Kitab”ı kullanır: “Ehl-i kitabın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, Gece saatlerinde Allah’ın âyetlerini okuyarak secdelere kapanırlar. Bunlar Allah’ı ve âhireti tasdik eder, iyilikleri yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar salihlerdendirler. Yaptıkları hayır ve iyiliklerden, mükâfatsız kalan bir tek iyilik bile bulunmayacaktır. Allah günahlardan korunan takvâ ehlini pek iyi bilir.”23

Şu iki ayet de Ehl-i Kitab’ın hepsinin bir olmadığı açıkça ifade etmektedir: “Ehl-i kitap içinde, Allah’a iman ettikleri gibi, Hakkı tazim ederek hem size hem de kendilerine indirilen kitaba inananlar da vardır. Onlar Allah’ın âyetlerini, değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte Rab’leri nezdinde mükâfatları olanlar onlardır. Muhakkak ki Allah hesabı pek çabuk görür.”24, “Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rab’leri tarafından kendilerine indirilen Kur’ân’ın hükümlerini hakkıyla yerine getirselerdi, muhakkak ki yukarıdan yağmur gibi yağan ve yerden biten nimetler içinde kalır, onlardan yerlerdi. Onlardan (Ehl-i kitap’dan) mûtedil bir zümre de vardır, ama onların çoğu pek çirkin işler yapmaktadırlar.”25

Sonuç
Kur’ân ve Sünnet’teki birçok gerçek, tarihte yaşanan olumsuz hadiselere, savaşlara ve nesilden nesile miras bırakılan düşmanlıklara kurban gitmiştir. “Şunlar, düşmandır!” “Bunlar, kötüdür!” ya da “Onların hepsi sakıncalı kimselerdir! Asla dost edinmeyin!” şeklinde kalıp cümleler, genelleme alışkanlığıyla buluşunca aradaki diyalog köprülerini yıkmış ve düşmanlıktan beslenen kesimlere, alan açmıştır. Bu genellemeler, tarihî, edebî ve dinî eserlere konu olmuş; sanat ve sinema dünyasına da yansımıştır. Hal böyle olunca bu düşmanlık duyguları, farklı kimlikler arasında iyi, mutedil ve makul kimseler de olduğu gerçeğini perdelemiş, bu kimselerle kurulabilecek insanî ilişkilere ve ortak değerler etrafında buluşup insanlığı tehdit eden kötülüklere karşı birlikte mücadeleye etmeye engel olmuştur. Hatta başkalarına kin ve nefret besleme, dinî ve ahlakî değerleri yaşamanın önüne geçmiştir.

Eğer kendilerine bakan tarafıyla Müslümanlar, Kur’ân’ı örnek alıp bu genelleme kıskacından kurtulamazlarsa içerde ve dışarda meydana gelen gelişmeler karşısında doğru bir duruş sergileyemezler. Evrensel İslam dinini, farklı kimliklere sunacak kanallar ve yollar bulamazlar. İslam’ın aydınlık yüzüne bulaştırılmaya çalışılan kiri temizleyemezler. İnsanlığın problemlerinin çözümü adına da başkalarıyla aynı masaya oturup katkı sağlayamazlar. Enerjilerini hep genellemenin sebebiyet verdiği, gereksiz tartışmaların peşinde ve boşuna harcarlar. Görüldüğü üzere Kur’ân, Ehl-i Kitab’ı anlatırken genelleme yapmaz. Onların kendi içerisinde iyi olanlarını ayrı tutarak hatta takdir ederek hem onları İslam üzerinde düşünmeye ve hakperestçe davranmaya sevkeder hem de Müslümanlara, bu salih ve mutedil gruplarla irtibata geçmeyi, birlikte hareket etmeyi ders verir.

Not: Kur’ân’ın Ehl-i Kitab’a mensup bazı kimselerle alakalı niçin sert ifadeler kullandığı ve Ehl-i Kitab’a bakışta Allah Resûlü’nün söz ve fiillerinde nasıl bir yol takip ettiği konusu ayrıca ele alınacaktır.

Yazar: Yücel Men


Dipnot:
Bkz. A’râf Sûresi 137-154
A’râf Sûresi 7/159
Bkz. A’râf Sûresi 7/160-163
A’râf Sûresi 7/164
A’râf Sûresi 7/164
A’râf Sûresi 7/165, 166
Ar’âf Sûresi 7/168
Sâffât Sûresi 37/112, 113
Bu âyeti okuyanın veya dinleyenin tilavet secdesi yapması vaciptir.
İsra Sûresi 17/107-109
Ankebut Sûresi 29/46
Bakara Sûresi 2/109
Âl-i İmrân 3/186
Âl-i İmrân Sûresi 3/23
Âl-i İmrân Sûresi 3/69
Âl-i İmrân Sûresi 3/72
Âl-i İmrân Sûresi 3/75
Âl-i İmrân Sûresi 3/76, 77
Mâide Sûresi 5/13
Âl-i İmrân Sûresi 3/78
Mâide Sûresi 5/82-84
Mâide Sûresi 5/85
Âl-i İmrân Sûresi 113-115
Âl-i İmrân Sûresi 3/199
Mâide Sûresi 5/66

[https://www.peygamberyolu.com] 13.1.2020

Farklı Kimliklere Bakışta En Temel Ölçü: Genelleme Yapmama (1)

Kâinata özellikle de yeryüzüne, hayret verici bir çeşitlilik ve renklilik hakimdir. Yüce Allah, varlığına, birliğine, isim ve sıfatlarına ayna tutan sanatını, tek türle ya da tekdüzelikle değil müthiş bir zenginlikle nazarlara arz etmiştir. Sesler, renkler, boylar, boyutlar, desenler, ambalajlar, genler, gezegenler… hep farklı farklıdır. Üstelik bütün bu farklılıklar, iç içedir. Dışardan bir müdahale olmadığı sürece ekosistem, bu farklılıklardan beslenerek ahenk ve denge içerisinde işlemektedir. Bu durum fıtridir ve ilahi bir takdirdir.

Bu zenginlik ve çeşitlilik, insan ve toplumlar için de geçerlidir. Kur’ân, “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülâlelere ayırdık…”1, “O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerinden biri de: Gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin farklı olmasıdır. Elbette bunda bilen ve anlayan kimseler için ibretler vardır.”2, “Eğer Allah dileseydi bütün insanları, aynı dine bağlı, tek ümmet yapardı…”3 buyurarak bu gerçekliğe dikkat çeker ve bunun da ilahî bir takdir olduğunu bildirir.

Öncelikle her insan, kendine hastır. Toplum ve topluluklar da farklı farklı kimliklerden müteşekkildir. Bu beşerî, tarihi ve sosyal realite, artık daha da belirgindir. Zira günümüz dünyasının yaşam şartları, hemen her ülkede ve müessesede farklı kimlikleri, birlikte yaşamaya, çalışmaya, seyahat etmeye ve eğitim almaya sevk etmiştir. Bu kimlik çeşitliliğini ortaya çıkaran, karakter, ırk, din, dil, tarih, kültür, meslek, imkân ve anlayış farklılıklarıdır. Fakat ekosistemden farklı olarak fert ve cemiyetlerdeki çeşitli kimliklerin, ahenk içerisinde birlikte yaşaması, irade, eğitim, hak hassasiyeti, muhatabını doğru konumlandırma, müsamaha ve dengeli bir bakış açısı gerektirir.

Bu çerçevede Kur’ân ve Sünnet, beşerî realiteleri, tarihi tecrübeleri, insan ve toplum psikolojisini de dikkate alarak mü’minlere, farklı kimliklerle insanî çizgide, dengeli, adil ve kendi değerlerinden de taviz vermeden nasıl bir arada, uyum ve diyalog içerisinde yaşayabilecekleri hususunda bir takım temel ölçüler verir. Allah Resûlü ve ashâbın muhatap olduğu farklı kimlikler üzerinden örneklendirmeler yapar, yol haritası ve bütün kimliklerle münasebette uygulanacak evrensel bakış açıları sunar. Bunların da başında “genelleme yapmama” ilkesi gelir.

Bu ilkeye göre ister dini ister meslekî ister ise başka bir ortak noktanın bir araya getirdiği bir kimliğin içerisindeki herkes, aynı duyguya, düşünceye, niyete, pratiğe, hayat felsefesine ve geçmişe sahip değildir. Aynı çatının altında da yaşasalar, aynı üst kimliğe de mensup olsalar aralarında anlayış, tavır ve davranış, meseleleri ele alış şekillerinde farklılıklar vardır. Öyleyse ne iyiye bakıp hepsine iyi ne de kötüyü görüp hepsine kötü damgası vurulmamalıdır. İyisi, iyi; kötüsü, kötü bilinmelidir. Kötüsüne karşı dikkatli olunmalı iyisi ile irtibat kurulmalıdır. Hem akıl hem insanlık hem komşuluk hakkı ve hukuku hem de İslam’ın evrenselliği bunu gerektirir.

Kur’ân’da Cenâb-ı Hak, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, bedevî, müşrik, münafık, şair… gibi birçok kimliği yapıp ettikleriyle beraber ele alır ve anlatır. Fakat bunu yaparken asla genelleme yapmaz, iyileri kötülerinden kötüleri de iyilerinden ayırır. Eğer genel bir tabloyu tasvir edecekse mutlaka istisnalarını da zikreder. Böylece okuyanların genelleme yapmasının önünü alır. Biz şairlerden başlayarak Kur’ân’ın farklı kimliklere bakışta en temel ölçü olarak nazara verdiği “genelleme yapmama” ilkesini, bütün bu kimlikler üzerinden ele alacağız:

Şairler
Cahiliye toplumunda şiir, büyük öneme sahipti. O gün, duygu ve düşünceleri, his ve heyecanı ifade etmenin; haber, hayal ve hedefleri yarımadaya yaymanın en etkili, hızlı ve kalıcı yolu şiirdi. Toplum, okuma yazma bilmediğinden/eğitim görmediğinden dolayı sözlü kültür, çok canlıydı ve merkezde de şiir duruyordu. Şiire konu olmak menfi veya müspet tarihe geçmekti. Şiir, bugün basının ve medyanın gördüğü görevi de görüyordu. Üstelik o günün en tesirli soğuk savaş silahıydı. Aynı zamanda nesebiyle, kavminin tarihiyle çok alakalı Arap toplumu ve dili için arşiv görevi de görüyordu.

Bütün bunlardan dolayı şairlik, ayrı ve ayrıcalıklı bir kimlikti. Fakat şairler, çoğu zaman bu konumlarını şahsi ihtirasları ve hesapları için kullanıyorlardı. İhtilafları ve intikam hislerini körükleyen, insanları realiteden koparıp hayal alemlerinde gezdiren, sürekli dünyevilik aşılayan, heva ve hevesleri azdıran, hayatı bir oyun ve eğlenceden ibaretmiş gibi gösteren, sevmediklerini küçük düşüren, menfaat elde ettiklerini yücelten, zalime yahşi çeken ve mazlumu tekmeleyen içerikte… şiirler söylüyorlardı. Doğruluk, fazilet ve hikmet ikinci plandaydı. Şiirleriyle fert ve cemiyetteki ahlakî çöküntüyü, fesadı ve dağınıklığı artırıp azaltabiliyorlardı.

İslam’a davet başlayınca bu gücü ve kabiliyeti, Müslümanlar aleyhinde de etkili bir şekilde kullanmaya başlamışlardı. Allah Resûlü ve inananları hicveden, insanların yönünü iman, ilim ve ibadetten oyun ve eğlenceye çeviren, halkı Müslümanlar aleyhine kışkırtan, mü’minleri yok etmek için yola çıkan orduları cesaretlendiren şiirler piyasaya sürüyorlardı. Özellikle müşriklerin Bedir’de yaşadıkları ağır mağlubiyet, şairleri, iyice şirazeden çıkarmıştı. Mekke’de Abdullah İbn-i Ziba’râ, Ebû Süfyan İbn-i Hâris; Hubeyre İbn-i Ebî Vehb, Ebu Uzze el-Cumahî, şiirleriyle mü’minlerin itibarına ve namusuna dil uzatıyordu. Kendi emelleri için Müslümanlara elem yaşatıyorlardı. Medine de ise Ka’b İbn-i Eşref, şiiri kirli bir silah olarak kullanıyor; İslam’ın ve Müslümanların izzetine ve iffetine ilişiyordu.

Şairlerin sosyal hayattaki etkisinden dolayı itham, hayal, heva ve hakaret dolu şiirleri, ister istemez Müslümanları da moral ve motivasyon açısından ciddi etkiliyordu. Allah Resûlü, ashâbını toplamış ve bu tür şiirleri kastederek “Sizden birinin içinin irin dolu olması, şiir dolu olmasından daha hayırlıdır!”4 buyurmuştu. Müslümanlardan içeriği itibarıyla iftira dolu, insanların itibarına dokunan, süfli duyguları canlandıran, hafızayı kirleten ve zihinleri zehirleyen bu şiirlerden uzak durmalarını istiyordu.

Allah Resûlü ve Sahabe, şair kimliğinin arkasına saklanıp kendilerine saldıranlarla insanî çizgide mücadele ederken Kur’ân da gelişmeleri yakından takip ediyordu. Şiiri bir virüs ve parça tesirli bomba gibi kullanan şairlere karşı Müslümanları bilgilendirip bilinçlendiriyordu: “Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlar düşer! Görmez misin onlar her vâdide sözcüklerin, imajların peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.”5

Kur’ân, bir gerçeğe ayna tutmuştu. Fakat murad-ı ilahiyi tam kavrayamayan bazıları, genelleme yapmış ve bu ayetten bütün şairlerin sakıncalı ve şiirin de yasak olduğu neticesini çıkarmışlardı. Nitekim oluşan hava üzerine şair sahabîler, gözyaşları içerisinde Allah Resûlü’nün yanına gelmiş ve bundan sonra şiirden uzak duracaklarını söylemişlerdi. Halbuki Kur’ân’ın amacı, art niyetli şaire ve insanı istikametten uzaklaştıran, hakka hizmetten, Allah Resûlü’ne destek olmaktan alıkoyan şiire dikkat çekmekti. Şiiri ya da şairi taşlamak değildi.

Şairlere ve şiire bakışta genellemenin önüne geçmek ve dengeyi sağlamak için Cenâb-ı Hak, yeni bir ayet-i kerime indirdi: “Ancak iman edip, yararlı işler yapanlar, Allah’ı çok zikredip ananlar ve zulme mâruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna. Zalimler de nasıl bir inkılab ile devrileceklerini, yakında öğrenirler.”6 Bu ayetle Kur’ân, imanlı, başkalarına faydalı, Allah’ı sık sık hatırlayan ve şahsi hislerle hareket etmeyip kamunun haklarını savunan şairlerin müstesna olduğunu söylüyor ve bu muhtevadaki şiirlerin de mübah olduğuna işaret ediyordu.

Şairlerle alakalı yukarıdaki ayetlerin inişinden sonra şair sahabî Hz. Ka’b İbn-i Mâlik, gelmiş ve “Yâ Resûlallah! Bildiğiniz üzere Allah, şiir konusunda hükmünü indirdi. Peki sizin bu konudaki görüşünüz nedir?” diye sormuştu. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, kendisine şu cevabı vermişti: “Şüphesiz ki mü’min, Allah yolunda, canıyla, kılıcıyla ve diliyle cihad eder. Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah’a yemin olsun ki sizin şiir okumanız, yayından fırlayan okun, düşmanlık duygusuyla oturup kalkan kafirler üzerinde bırakacağı etkiden daha büyük bir etki bırakır!”7

Yerilen şair ve şiirler karşısında olumsuz bir tavır takınan ve dikkatli hareket eden Allah Resûlü, genelleme yapmıyor; kim yazmış ya da söylemiş olursa olsun hikmet dolu ve hakikati ifade eden şiirlere değer veriyor ve onları dinliyordu.8 Bir keresinde dinlediği bir şiirden sonra: “Bazı şiirler hikmet doludur.” demiş;9 şiirlerini beğendiği Ümeyye İbn-i Ebi’s-Salt hakkında: “Şiiri iman etti ama kendisi iman etmedi!” buyurmuştu. Terkisine aldığı Şerrid isimli genç bir sahabîye hafızasında şiir olup olmadığını sormuş; var deyince okumasını istemiş, bunun üzerine yolculuk boyunca Allah Resûlü’ne “bir müşriğin/Ümeyye İbn-i Ebi’s-Salt’ın” yazdığı tam yüz beyit okumuştu.10

Hatta zulüm ve haksızlığa hizmet eden şairlerin, kamuoyunda oluşturdukları menfi algıyı kırmak ve zihinleri temizlemek, aksine işin aslı ve doğrusu neyse onu inşa etmek, Müslümanlara yapılan zulmü ifşa etmek, hak ve hakikate tercüman olmak için şairler de (Meselâ Kâb İbn-i Mâlik, Abdullah İbn-i Revâhâ, Hassan İbn-i Sâbit gibi) istihdam etmiş ya da bu gayelerle hareket eden ve şiirlerinde doğruyu dillendiren ve hikmeti arayan şairleri övmüştü. Hz. Hassan İbn-i Sâbit için Mescid-i Nebevî’nin içerisine bir minber yaptırmış, ondan Müslümanları müdafaa eden şiirler okumasını istemişti. Hatta Allah’ın onu, Ruhu’l-Kudüs’le desteklediğini haber vermişti.11

Kalabalık ve güçlü Hayberlilerin, Medine’ye saldırmak için hazırlandıkları haber alınmıştı. Bu girişimi yerinde ve zamanında engelleme adına Hayber’e gidilirken askerler, şair Âmir İbn-i Ekvâ’dan moral olacak ve kendilerini motive edecek şiirler okumasını istemişti. Bunun üzerine bineğinden inen şair Âmir (radıyallahu anh):

“İlâhi! Hidayet ve rahmetin kuşatmasaydı bizi,

Muhakkak dalâlet ve sapkınlık bürürdü içimizi!

Fitne ve fesat için üzerimize yürüyünce zalimler,

Kalblerimize sükûnet, ayaklarımıza sebat ver!

Korkutmaya çalışsa da onlar bizi bağırış, çağırışla,

Coşkuyla katılırız sefere, dönmeyiz geri bir kaçışla!” mesajını veren bir şiir okumuştu.

Askerlerdeki artan hareketliliği fark eden Peygamber Efendimiz, “Şiir okuyup askerleri hızlandıran da kim?!” diye sormuş; ashâb da “Âmir İbn-i Ekvâ!” cevabını vermişti. Zor ve tehlikeli bir süreçte şair kimliğiyle ashâbını cesaretlediren Hz. Âmir’in yaptıklarından duyduğu memnuniyeti ifade adına Efendimiz, “Allah ona merhametiyle muamele etsin!” diyerek dua etmişti.12

Sonuç:

Şiir, Efendimiz’in içinde neşet ettiği ve Kur’ân’ın da ilk muhatabı olan Arap toplumunda Kâbe’nin duvarlarına asılacak kadar değerli ve çok aktüeldi. Bundan dolayı şairlik özel bir kimlikti. Şairler de hususi bir konuma sahipti. Daha önce de ifade edildiği üzere onlar, işlerine gelmeyen yerde şiiri bir virüs ve silah olarak kullanıyor; kimilerini yüceltiyor kimilerini küçük düşürüyorlardı. Şehevî duyguları harekete geçiren, hayattan kopuk, insanları hayal aleminde gezdiren, iftira, itham ve heva dolu şiirler söylüyorlardı. Ve Risâlet sonrası aynı tavrı, Müslümanları rencide etmek hatta linç ettirmek için de sergilemişlerdi. Şairler, niyetlerinden ve şiirler de içeriklerinden dolayı, tehlikeli ve hastalıklı idi. Bunun üzerine önce Allah Resûlü sonra Kur’ân, mü’minleri onlara karşı uyarmıştı.

Halbuki şair ve şiir, kültürel hayatın ayrılmaz parçasıydı. Hakka, hayra hizmet eden, hakikati arayan, insanlardaki güzel hisleri besleyen ve hikmet dolu şair ve şiirler de vardı. Her şair ve şiir, aynı kefeye konamazdı. Mü’minlerin değerlendirme yaparken dikkatli ve dengeli olması gerekiyordu. Bunun için Kur’ân, yeni bir beyanla; Allah Resûlü de söz ve uygulamalarıyla hakkı dillendiren şairin ve hikmetli şiirin müstesna olduğunu ifade etmiş; sadece bir beyana, bir şaire veya bir şiire bakarak şairler ve şiirler hakkında genel bir hüküm çıkarmanın doğru olmadığını göstermişlerdi.

Mü’mine düşen kimin elinde, dilinde veya hayatında olursa olsun hakkı hak, batılı batıl görmek, bilmek ve takdir etmekti. Hakkın, hikmetin talibi olmak ve batıldan, bühtandan uzak durmaktı. Zira kimden sadır olursa olsun hak söz, herkesi; batıl söz ise sadece söyleyeni bağlar. Herhangi bir kimliğe mensup insanların tamamını genelleme yaparak dışlamak ve düşmanlaştırmak, isabetli olmadığı gibi aynı zamanda büyük bir zulüm ve haksızlıktır.

Yazar: Yücel Men

Dipnot:
Hucurât Sûresi, 49/13
Rûm Sûresi 30/22
Şûra Sûresi 42/8
Buhârî, Edeb 92; Müslim, Şiir 7-9
Şuarâ Sûresi 26/224-226
Şuarâ Sûresi 26/227
Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned 3/456 (15823); 6/387 (27218)
Bkz. Tirmizî, Edeb 70
Ebû Dâvud, Edeb 95; Tirmizî Edeb 63
Müslim, Şiir 1
Bkz. Buhârî, Edeb 91; Ebû Dâvud, Edeb 95; Tirmizî, Edeb 70
Buhârî, Edeb 90. Bunun üzerine Hz. Ömer, hemen Efendimiz’e yaklaşmış ve “Allah’a yemin olsun ki yâ Resûlallah, bu duanızla Âmir’e cennete giden yolu açtınız. Keşke onu bize bağışlasaydınız da bir müddet daha kendisinden istifade etseydik!” demişti. Zira Hz. Ömer, o güne kadar şahit olduklarından bir gerçeği fark etmişti: Allah Resûlü her kime yaptığı hayırlı hizmetlerden dolayı Cenâb-ı Hak’tan merhamet ve mağfiret talebinde bulunmuşsa çok geçmeden o şahıs, şehit düşüyordu. Nitekim yine aynısı olmuş ve Hz. Âmir İbn-i Ekvâ, Hayber’de şehit düşmüş ve ötelere şehit bir şair olarak yürümüştü. Bkz. Buhârî, Edeb 90; Müslim, Cihâd ve’s-Siyer 132

[https://www.peygamberyolu.com] 13.1.2020

Korkutan Kanal İstanbul açıklaması

İstanbul’da iki gün önce meydana gelen 4.6 şiddetindeki depremle birlikte Marmara Bölgesi’nde beklenen olası büyük deprem bir kez daha gündeme geldi. Uzmanlar yetkilileri olası büyük depreme hazırlık yapılması için uyarırken, bir çağrı da Saadet Partisi’nden geldi.

Saadet Partisi İstanbul İl Başkanı Abdullah Sevim, İstanbul’da muhtemel bir depremde yıkılacak bina sayısının dokuz ilçeyle eşdeğer olduğunu söyledi.

Abdullah Sevim “Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse 39 ilçeli İstanbul’un dokuz ilçesinde tek bir bina bile kalmayacak! 25 milyon ton enkaz oluşacak!” dedi.

7.5 şiddetinden daha büyük bir deprem olması durumunda 48 bini çok ağır ve ağır olmak üzere tam 242 bin binanın orta ve üstü derecede hasar göreceğini ifade eden Sevim, “Yani yaklaşık her dört binadan biri yıkılacak” diye konuştu.

Sevim “Artık lamı cimi yok! En kötü felaket senaryosuna göre önlem alınmalı, hazırlık yapılmalı, bilgi paylaşımı yapılmalı” diyerek yetkilileri uyardı.

Abdullah Sevim şunları söyledi:

“Aziz İstanbul’un dokuz ilçesinde tek bir bina bile kalmayacak! 25 milyon ton enkaz oluşacak! İstanbul’daki her üç yoldan birisi kapanacak! Bakırköy, Fatih, Küçükçekmece, Avcılar, Beylikdüzü, Büyükçekmece, Adalar ve Beyoğlu’nda kanalizasyonlar çökecek! Bin 45 atıksu noktası hasar görecek! 463 içmesuyu ve 355 doğalgaz noktası zarar görecek! Her iki kişiden birinin acil durum su ve yiyecek yardımına ihtiyacı olacak! 1 milyon 300 bin kişi, bir ile üç hafta arasında çadır kentlerde yaşamak mecburiyetinde kalacak!

Anlamak istemeyenler artık anlasın! Duymak istemeyenler artık duysun! Görmek istemeyenler artık görsün! Herkes partizanlığı, kısır çekişmeleri, siyasi rant beklentisini bir kenara bıraksın! Şairin dediği gibi bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan! Uzmanlar uyarıyor! Yapılan araştırmalara göre, İstanbul’da 30 yıl içinde 7’den büyük bir deprem meydana gelme ihtimali yüzde 65! İstanbul’daki 1 milyon 166 bin konutun 788 bini yani yaklaşık her 4 konuttan 3’ü 99 depreminden önce inşa edilmiş. 7,5 şiddetinden daha büyük bir deprem olması durumunda, 48 bini çok ağır ve ağır olmak üzere tam 242 bin bina orta ve üstü derecede hasar görecek. Yani yaklaşık her dört binadan biri yıkılacak!

Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, rakamlara oranla, 39 ilçeli İstanbul’un 9 ilçesinde tek bir bina bile kalmayacak! 25 milyon ton enkaz oluşacak! Deprem toplanma alanları da ayrı problem. Örneğin Beşiktaş’ta ara sokaklar, Eyüpsultan’da bir benzin istasyonu dahi toplanma alanı olarak belirlenmiş durumda! Kaç insanımız depreme kurban gidecek, kaç eve ateş düşecek bunu bilebilmek zor! Ancak, 1999’da yaşadıklarımızdan çok daha acılarını yaşayacağımız, çok daha kötü sahnelere muhatap olacağımızı tahmin etmek maalesef hiç de zor değil. Toplu mezarları ve vinçle gömülen insanlarımızı unutmak mümkün değil! Hiç bir cana, yüreklere düşecek acılara elbette ki değer biçilemez ancak 7,5 şiddetindeki bir depremin ekonomik zararı 120 milyar, şehrimizdeki tüm birimleri güçlendirmenin maliyeti ise 44 milyar lira.

Tablo bu kadar vahim olunca, biz susamıyoruz. Biz duramıyoruz. Bu konuyu gündemde tutabilmek, gerekli uyarıları bıkmadan, usanmadan yapmak için elimizden ne geliyorsa yapıyoruz! Oysaki 1999’dan beri icraat makamında olanlar, iş yapacak koltuklarda oturanlar sanal gündemler, başka konular konuşuyor, sorunu çözmüyor/çözemiyor İstanbul sallanıyor… 16 milyon sallanıyor… Ama yetkili makamlar hissetmiyor,  önemsemiyor, vurdumduymaz davranıyor! Deprem hızla yaklaşırken, idareciler riski önlemek yerine durumu idare ediyor! İstanbul için, 16 milyon insanımız için beklenen felaket adım adım geliyor! Bir kez daha uyarıyoruz! 20 yıl geçti. Artık bırakın bıçağın kemiğe dayanmasını, bıçak kemiği bile kesti ve attı! Artık lamı cimi yok! En kötü felaket senaryosuna göre önlem alınmalı, hazırlık yapılmalı, bilgi paylaşımı yapılmalı.”

[Samanyolu Haber] 13.1.2020

700 bin kişiye sahte emeklilik şoku, SGK parayı geri istiyor

Avrupa'da yaşayan Türkiye vatandaşlarını, “Sizi 3 bin 600 günden, daha az prim ödeyip daha yüksek maaş alarak emekli edeceğiz” diyerek kurulan sahte emeklilik şirketleri, yaklaşık 700 bin kişiden en az 1500, en fazla 3000 Euro topladı.

Almanya’da yaşayan gurbetçiler bu sefer de emeklilik vaadiyle dolandırıldı. Sahte emeklilik şirketleri, yaklaşık 700 bin kişiden en az 1500, en fazla 3000 Euro topladı. Günü gelen emekli oldu. Vurgunu fark eden ve 25 milyar dolar zarara uğrayan SGK, binlerce gurbetçinin emekliliğini iptal etti.

700 BİN KİŞİ DOLANDIRILDI

Sözcü‘den Ali Gülen‘in haberine göre, Sosyal Güvenlik Kurumu’nu (SGK) akıl almaz boyutlarda zarara uğratan emeklilik vurgunu Almanya’da patlak verdi.

Gurbetçileri, “Sizi 3 bin 600 günden, daha az prim ödeyip daha yüksek maaş alarak emekli edeceğiz” diyerek kurulan sahte emeklilik şirketleri, yaklaşık 700 bin kişiden en az 1500, en fazla 3000 Euro topladı. Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinden binlerce kişi, Türkiye’ye tatile gittiğinde bu şirketlerle tanıştırıldı. Vatandaş, bir yasal ticari faaliyeti olmayan şirketlerde, 1 gün ile 15 gün, bazen de bir ay kadar sigortalı gösterildi.

4A SİGORTALISI OLARAK…

1.5 milyar Euro’yu kurdukları şirketler veya şahıslarına havale ettiren sözde ‘Emeklilik danışmanları’, insanları Türkiye’de kurdukları paravan şirketlerde çalışıyormuş gibi göstererek, SSK numaraları verdirdi. Buna dayanarak da binlerce kişi, SSK’dan 4a sigortalısı olarak, emekli edildi. Paravan şirketler o kadar çoğaldı ki, Sosyal Güvenlik Kurumu harekete geçti.

İKRAMİYE VE MAAŞLAR GERİ İSTENİYOR

Ve bu şirketleri takibe aldı. Kişi başı ortalama 120.000 TL ödeyerek emekli olan 700 bin kişiden bir çoğuna şimdi kurumdan, “Sahte bilgi ve belgelerle aylık bağlattığınız için emekli aylığınız iptal edildi. Size ödediğimiz paraları faiziyle geri ödeyeceksiniz” yazısı gönderildi. 25 milyar dolar zarara uğrayan ve emekliliği iptal eden SGK, 10 yıl geriye dönük tüm maaşlar ve emeklilik ikramiyelerini de geri istiyor.

SGK emeklilik işlemlerini iptal ederken, yatırılan 1000’er TL’lik emekli ikramiyelerini de geri istiyor.

ŞİMDİLİK 30 BİN MAĞDUR VAR

Türkiye’de yasal anlamda ticari bir faaliyeti olmayan şirketlerde, fiili ve gerçek çalışması olmayan kişilerden aralarında Türkiye’de yaşayanların da bulunduğu 350 bin kişinin emekliliği iptal oldu. Bunların yaklaşık 30 bini Avrupa’daki Türkler ve bu sayının hızla 500 bine ulaşması bekleniyor.

FAİZİYLE İSTENİYOR

Emekliliği iptal edilen gurbetçilerden, ayrıca yasal faiz talep ediliyor ve haklarında dava da açılacak. Kişilere 7 gün itiraz hakkı tanındı. İtiraz edilmezse karar kesinleşecek. İtiraz edenlerin ise İş Mahkemesi’nde dava açma dışında bir şansı yok. Dolandırılan gurbetçiler ne yapacağını şaşırdı. Emekliliği iptal edilenler, “Biz yasal bir işlem yaptığımızı düşünürken, hem SGK hem biz vurgun yemişiz. Neye yanacağımızı şaşırdık. Bu paraları nasıl geri öderiz, perişan olduk” dediler.

PARAYI ŞİRKETE DEĞİL ŞAHSA ÖDETTİLER

Paravan şirketlerin mağdurlarından Heilbronn’lu okuma yazma bilmeyen Pupuş Doğan (76), yaşadıklarını şöyle anlattı: “Ben emeklilik şirketinin kurbanı oldum. Benden 2500 Euro aldılar. Parayı şirketin değil, bir şahsın adına ödettiler. 6 yıl önceki emekliliğim iptal oldu. 39.000 TL yatırmıştım. Şimdi SGK benden yaklaşık 130 bin TL istiyor. Kaçıp gitmişler. Şimdi ben bu parayı nasıl öderim.”

[Kronos.News] 13.1.2020

Gerekçeli karar: ‘Erdoğan yolsuzluk yaptı’ diyen herkes ‘FETÖ’cüdür

Mahkemenin gerekçeli kararından: Sözcü Gazetesi'nin 17-25 Aralık sürecinden başlayarak 15 Temmuz darbe girişiminden sonra da devam eden haberleri örgütün amaç ve ideallerine hizmet eder vaziyette olduğu...'

Sözcü gazetesi yazarları Emin Çölaşan, Necati Doğru, Mustafa Çetin, Metin Yılmaz, Yücel Arı, Yonca Yücekaleli ve Bekir Gökmen Ulu’nun ceza aldığı davada 165 sayfalık gerekçeli karar tamamlandı.

Odatv’de yer alan habere göre kararda, Sözcü Gazetesinin özellikle 17-25 Aralık sürecinden sonraki yayın politikası haber içerikleri, internet haber sitesi üzerinden yapılan haberler ve kullanılan dilin Gülen cemaatinin yayın çizgisi ile aynı olduğu öne sürüldü.

“ZAMAN GAZETESİ KAPATILMASINDAN SONRA…”

Gerekçede 17-25 Aralık tapelerinin “tamamen uydurma, montajlanmış, hakkında yayın yasağı getirilmiş’ haberleri olduğu iddia edilerek bu haberlerin Sözcü Gazetesi’ne ait haber sitesinden yayınlamasının ‘algı yürütme faaliyeti’ olduğu savunuldu. Kararda Zaman Gazetesi’nin kapatılmasından sonra Gülen cemaatinin ‘algı faaliyetlerini yürütme görevi Sözcü Gazetesi’nin üstlendiği iddia edildi.

Gerekçede, “Sözcü Gazetesi’nin 17-25 Aralık sürecinden başlayarak 15 Temmuz 2016 tarihinden yaşanan darbe girişiminden sonra da devam eden haberleri bir bütün olarak incelendiğinde örgütün amaç ve ideallerine hizmet eder vaziyette olduğu” öne sürüldü.

Gerekçeli kararda, “Sözcü Gazetesi’nin 17-25 Aralık sistemli ve organize operasyon, MİT TIR’larının durdurulması ve en son olarak da 15 Temmuz darbe girişimi dönemlerinde örgüte adeta can simidi olarak aynı algı faaliyetini üstlendiği, bu konuda yüzlerce algı içeren haberler kamuoyuna sistematik ve süreklilik içerecek şekilde duyurulduğu” savunuldu.

Bunların gazetecilik faaliyeti kapsamında olamayacağı ifade edilen kararda, “Gazetenin her ne kadar örgütle arasında organik ve hiyerarşik anlamda bağ yok ise de kamuoyunda örgütün stratejileri doğrultusunda algı faaliyetleriyle bilerek ve isteyerek örgütün amacına hizmet ettiği anlaşılmıştır” denildi.

[Kronos.News] 13.1.2020

ABD Senatosu’nda ‘Kasım Süleymani Türkiye’de saldırı planlıyordu’ iddiası [Sıtkı Özcan]

Ocak ayı başında bir hava saldırısında öldürülen Kasım Süleymani’nin Türkiye, Almanya, Bulgaristan, Bosna Hersek ve Kenya gibi ülkelerde saldırılar planladığı öne sürüldü.

Washington – ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’ne sunulan bir karar tasarısı, Ocak ayı başında bir hava saldırısında öldürülen Kasım Süleymani’nin Türkiye, Almanya, Bulgaristan, Bosna Hersek ve Kenya gibi ülkelerde saldırılar planladığını öne sürdü.

Süleymani’nin Bağdat’taki ABD elçiliğine düzenlenen saldırının ve 2011 yılında Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçisi Adil el-Cübeyr’e yapılması planlanan suikastin de arkasında olduğunu hatırlatan tasarıda “Kasım Süleymani’nin ölümü Irak ve Afganistan’da hayatını kaybeden yüzlerce Amerikalı ve Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü tarafından düzenlenen saldırılarda ölen diğer insanların aileleri için büyük bir teselli kaynağı oldu” denildi.

İranlı generalin Orta Doğu’da Sünni Müslümanlara yönelik geniş çaplı bir etnik temizlik gerçekleştirdiğini iddia eden tasarıda ayrıca ABD Başkanı Donald Trump’ın saldırı emri de takdirle anıldı.

Senatör Ted Cruz tarafından ‘Kasım Süleymani operasyonunu yürüten askerleri onurlandırmak’ amacıyla hazırlanan tasarı 44 cumhuriyetçi senatörün imzasıyla ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’ne sunuldu.

Beyaz Saray’dan ilginç ‘kar’ paylaşımı

Öte yandan, Beyaz Saray’ın sosyal medya hesabı bugün ilginç bir paylaşıma imza attı. Kurumun resmi hesabı üzerinden yapılan paylaşımda karlı bir gökyüzü fotoğrafı ile birlikte “Yılın ilk karı” ifadesi yer alıyordu. Fakat Beyaz Saray’ın iddiasının aksine bugün Washington’da kar yağmadı. Aksine, başkentte hava sıcaklıkları gün içinde yaklaşık 18 derece civarında seyretti.

Washingtonlular, yaşadıkları bahardan kalma günün ardından Beyaz Saray’dan gelen kar paylaşımını şaşkınlıkla karşıladı.

[Sıtkı Özcan] 13.1.2020 [Kronos.News]

Makam aracı sayısında dünya rekortmeni Türkiye

Dünyada makam aracı sayısında dğnya rekortmeni konumuna gelen Türkiye'nin Cumhurbaşkanlığı hava filosundaki uçak sayısı da pek çok ülkeninkinden fazla.

Halk TV’deki yönetim değişikliği sonrası ani bir şekilde işine son verilen Semra Topcu, dünyadaki ve Türkiye’deki makam araçları ve uçak filolarını konu alan bir analiz hazırladı.

YouTube kanalından gündeme dair haberleri ele alan Topcu, Türkiye’deki makam aracı sayısının 125 bin olduğunu ve Cumhurbaşkanlığı’na ait lüks araç sayısının 268 olduğunu belirterek, “Türkiye, makam araçlarında dünya rekorunu elinde bulunduruyor. Almanya’da 9 bin, Japonya’da 10 bin, Fransa’da 8 bin makam aracı var” dedi.

Selma Topcu’nun aktardığına göre, Türkiye, devletin uçak filosu bakımından da birçok ülkeden daha önde. Almanya’da 12, Fransa’da 14, İtalya’da 11, Japonya’da 2 özel uçak bulunuyor. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı’nın hava filosundaki uçak sayısı ise Katar’ın hibe ettiği ‘Uçan jumbo’ olarak adlandırılan Boeing 747-8 model uçakla birlikte 16’ya yükseldi.

2002 yılından itibaren bugüne değişen araç ve uçak sayısını kıyaslayan Topcu’nun kullandığı ifadeler şöyle:

“AKP iktidara geldiğinde Ahmet Necdet Sezer Cumhurbaşkanı’ydı. Sezer döneminde Cumhurbaşkanlığı’nın Süleyman Demirel döneminden kalma 2 makam aracı vardı. (Şimdi 268)

Cumhurbaşkanı Sezer, Hava Kuvvetleri’nin Gulf-4 tipi uçakları ile seyahat ederdi. Hava Kuvvetleri’nde bu şekilde 2 uçak bulunuyordu. AKP’den önce Cumhurbaşkanlığı’na ait VIP uçak yoktu ama buna karşın Başbakanlığın özel uçakları vardı. 5 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi Köşe yazısında Uğur Cebeci, Türkiye’de devlet erkanının kullandığı uçaklarla ilgili şu bilgiyi veriyor:

İlk Gulfstream, Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde alınmıştı. 1988’de teslim edilen Guflstream GIV tipi uçaklardan TC-ANA (daha sonra ATA oldu) Başbakanlık, TC-GAP da Cumhurbaşkanlığı emrine verilmişti. 1992’de aynı tip uçak Genelkurmay Başkanlığı için de satın alındı. Daha sonra GAP uçağı, Hava Kuvvetleri tarafından kullanılmaya başlandı. Görüldüğü gibi devletin 2002’ye yani AKP iktidarına kadar 3 adet makam uçağı bulunuyordu.

AKP döneminden önce Başbakanlık koltuğunda oturan Bülent Ecevit ise zaten siyasette sadeliğiyle tanınan bir isimdi; özel uçak yerine genelde Türk Hava Yollarının tarifeli uçaklarını tercih ederdi.

Başbakan ya da Cumhurbaşkanları seyahatlerinde gazetecileri de yanlarında götürebiliyordu. Özellikle yurtdışı uzak uçuşlarda gazeteciler götürüldüğünde, iş bittiğinde medya kuruluşlarına faturalar gönderiliyor, kuruluşlar da ödeme yapıyordu. Yani uçaklara binen gazeteciler kimseye minnet duymuyor ya da yağdanlık etmiyordu. Başbakan ya da Cumhurbaşkanı ile aynı uçağa binmek sadece gazetecilik faaliyeti için yani habere kolay ulaşabilmek için önemliydi. Ayrıca THY, uçakların giderleri ve diğer masraflarını kullanan kuruma fatura ediyordu. Örneğin, Başbakanlık talimatıyla İçişleri Bakanlığı’nın açılışı için uçak kullanıldığında THY o uçağın masraflarıyla ilgili faturayı İçişleri Bakanlığı’na gönderiyordu.

Gelelim Erdoğan dönemine…

Erdoğan, 2004’te daha büyük bir uçak almak istedi. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi’nin 40 koltuklu Airbus A319 Corporate Jet tipi uçağı satın alındı. Filo genişlemeye başlamıştı. O sıralarda Başbakanlığa ait S-92 tipi TC-OBA helikopterin de Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından kullanıldığı biliniyordu. Devletin uçak filosunun durumunu ilk olarak 2015 yılında Başbakanlığı döneminde Ahmet Davutoğlu açıkladı. Başbakanlığın faaliyet raporuna göre devletin hava araç filosunda 11 uçak bulunuyordu. 2016 faaliyet raporuna göre bu 11 uçağa, üç skorsky helikopteri eklendi. 2015 raporunda bu 11 uçağın yıllık bakım ve uçuş masraflarının da 25 milyon 900 bin Lira olduğu belirtildi. 2016 raporunda ise masraf kalemi yoktu.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığının tek adam yönetimine dönüştüğü 2016 yılından sonra uçak sayısında daha da artış oldu. 12. uçak Tunus’tan alındı. Tunus’un devrik lideri Zeynel Abidin Bin Ali’nin sadece bir kere test için binebildiği Airbus uçağı 78 milyon dolara alındı. 13-14-15. uçaklarla ilgili kamuoyuna yansımış bilgi yok. Ancak, 16. uçak olay oldu.

Örtülü ödenekten satın alındığı iddia edilen, sonra bizzat Erdoğan tarafından kendisine Katar tarafından hibe edildiği söylenen 400 milyon dolarlık uçakla birlikte devletin toplam 16 özel uçağı oldu. Bu süper lüks filonun yıllık masrafının da 38 milyon lira olduğu konuşuldu.

Elbette bu kadar uçak olunca onlara özel mekan da gerekli olacak, masraflar büyüyecekti.

2011 yılında devletin ANA, ATA, GAP VE DAP uçakları için bir futbol sahası büyüklüğünde hangar yapılmıştı. Esenboğa Havalimanı’ndaki hangar ilk Airbus’a da ev sahipliği yaptı. Ancak uçaklar artınca yeni bir alana ihtiyaç duyuldu. İşte o sırada İstanbul Havalimanı devreye sokuldu, Atatürk Havalimanı kapatılırken, Erdoğan’ın filosuna tahsis edildi. Şu sıralarda Atatürk Havalimanı yıkılıp “Millet Bahçesi” yapımına başlandı ama yerleşkede bulunan Devlet Konuk Evi tamamen yenilendi ve başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve diğer devlet yetkilileri olmak üzere Türkiye’ye gelen yabancı devlet başkanları tarafından kullanılıyor. Yani Atatürk Havalimanı AKP’li Cumhurbaşkanı’nın lüks uçak filosu için özel bir havalimanı oldu.

Türkiye devlet başkanlarına ve özellikle de Cumhurbaşkanının şahsına havalimanı bulundurmaya başlamışken, bazı absürtlükler dikkat çekecekti, örneğin Almanya Başbakanı Merkel tarifeli uçağa biniyor, zaten İngiltere Başbakanı da makam aracı yerine metro ile seyahat ediyordu. Akıllara onların özel uçağı yok mu sorusu takılıyor, ister istemez?

Ülkelerin uçak listesine bakmadan şunu da söylemeli; Türkiye’den iki bakan Yeni Zelanda’ya özel uçakla giderken, Yeni Zelanda’nın bakanı Türkiye’ye THY uçağı ile gelecekti. Refah seviyesi Türkiye’den yüksek Finlandiya ve İtalya devlet başkanları da tarifeli uçağı tercih ediyordu… Airport haberde yer alan yazısında Fatih Akdeniz’in verdiği bilgiye göre bazı devletlerin elindeki özel uçakları şöyle;

Almanya : 12 özel uçak
Fransa : 14 özel uçak
İtalya : 11 özel uçak
Japonya : 2 özel uçak
Azerbaycan: 3 özel uçak
Türkiye : 16 özel uçak

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik koşullar bu israf gerçekliği ile bağdaşmıyor. Bu nedenle bu ülkeyi yönetenler bu israfa son vermeli çağrısı önemli.

Elbette bu kadar uçağı tek başına Cumhurbaşkanı kullanmıyor. Tıpkı makam arabası sevdası gibi uçak sevdası da yönetim kademelerinde yukardan aşağı doğru yayılıyor.”

[Kronos.News] 13.1.2020

Erdoğan, İsmailağacılara Babacan’a karşı safları sık tutalım çağrısı yapmış

Erdoğan’ın cemaatin önde gelen isimlerinden, mensuplarına ümmet birliği vurgusu yaparak, Babacan’ın başını çektiği yeni siyasi oluşuma karşı, telkinlerde bulunulmasını istedi iddia ediliyor.

BOLD- AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün akşam resmi programında yer almamasına rağmen İsmailağa Vakfına bir ziyaret gerçekleştirdi. Erdoğan ziyareti sırasında, cemaatin önde gelen isimlerinin yanı sıra Mahmut Ustaosmanoğlu’nun oğlu ile de görüştü. Samimi bir ortamda gerçekleştirilen görüşmenin fotoğrafları cemaat tarafından, sosyal medyadan kamuoyuna servis edildi. Dün geceki görüşmenin detaylarını Yeniçağ gazetesinden Fatih Ergin duyurdu.

KHK’LILAR HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİ SÖYLEDİLER

Buna göre; Ziyaret sırasında, İsmailağa Cemaati iktidara yönelik eleştirilerini Erdoğan ile paylaştı. Cemaat ayrıca KHK’lılar hakkındaki düşüncelerini bizzat Erdoğan’a bildirdi.

ÜMMET BİRLİĞİ TELKİNİ İSTEDİ

Eleştirileri dinleyen Erdoğan’ın, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de desteklediği, Ali Babacan tarafından kuruluş hazırlıkları süren yeni partiyi gündeme getirdiği kaydedildi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İsmailağa cemaatinden ümmetin birliği vurgusu yaparak yeni parti hareketine karşı telkinlerde bulunulmasını istediği öne sürüldü.

[BoldMedya] 13.1.2020

Gazi Mahallesi’nde kaçırma ve işkence mağdurları anlatıyor: “Belimi kırdılar”

Halkın Hukuk Bürosu, Gazi Mahallesi’nde kaçırılıp işkence gören üç kişinin yaşadıklarını videolu olarak paylaştı. İşkence mağdurlardan birinin işkencede beli kırılmış.

BOLD – Halkın Hukuk Bürosu’nun Twitter hesabından Gazi Mahallesi’nde farklı zamanlarda kaçırılarak, Gazi Karakolunda işkence gören üç kişinin anlatımları videolu olarak paylaşıldı.

Gazi Karakolu’nda sistematik işkence yapıldığı belirtilen paylaşımda, mağdurlar kendilerine açıkça “Beyaz Toroslar gitti şimdi beyaz transporterlar geldi” denilerek, 90’ların yöntemlerinin geri döndüğünün ifade edildiğini belirttiler. İşkence sırasında beli kırılan bir mağdur ise hastanede ve savcılıkta bunun üzerinin nasıl kapatıldığını anlattı.

İşkence gören mağdurlar Halkın Hukuk Bürosunda açıklama yapıp yaşadıklarını anlattı.

“BEYAZ BİR MİNİBÜSLE KAÇIRILDIM”

Videoda işkenceyi detaylarıyla anlatan kadın mağdur Deniz Aydın’ın söyledikleri şöyle:

“5 Ocak Pazar Günü Gazi Mahallesi’nde kaçırılarak gözaltına alındık. Büyük bir beyaz araçları var, önümüzü keserek, hiçbir açıklama yapmadan aracın içine karga tulumba attılar bizi ve hiçbir açıklama yapmadan vurmaya hemen başladılar. Ellerimizi ters kelepçeleyip, kolumuzu sakat bırakmaya yönelik hareketler yapmaya çalışıyorlardı.

Karakola girdiğimizde ‘inmezseniz kemiklerinizi kırarız’ diye bağırdılar. Biz ne olduğunu dahi bilmediğimizi için araçtan inmedik, onlar da bizi üç kat merdiveni sürükleye sürükleye çıkardılar. Gazi Karakolu’nun üçüncü katında bir oda bölme gibi bir yer var. Ayrıca çelik kapısı olan dıştan zili olan bir yer burası. Buradan bizi ters kelepçeli olarak yüzüstü attılar sonra kaba dayak başladı.

Odada 15-20 kişi vardı. Yüzlerini göremedik, bakmak yasaktı. Yüzümüzü çevirdiğimiz anda tekme ya da botlarıyla vuruyorlardı.

Daha sonra sistematik işkence başladı ama hiçkimse neden orada olduğunu daha anlamamıştı. Gazi’de işkenceye yönelik bir politika var, 80’lerin 90’ların işkencelerini geri getirmeye çalışıyorlar kimse hiçbir hareket yapamasın diye.

Kaba dayağın sonrasında jopla vurmaya başladılar. Bu sırada en acıyan yer burasıymış diye konuşup baldır kısımlarımıza vuruyorlardı. Bunu yaparken zevk alıyorlardı. Bir insanın bundan zevk alması akıl almaz durumdu.

Dört saat biz orada kaldık ve bunları çeşitlendirerek devam ettirdiler. Jopla vuran ben bugün spor yapamamıştım sizin üstünüzde spor yaptım diyordu. Sonra o yoruldu gitti başka biri geldi. Özellikle belime doğru otutarak, yan taraflardan böbreklerime doğru vuruyordu. Böbrek dövme diye bir şey geliştirmişler. Bu darbeler kas acısı gibi değil iç organlarınız acıyor katlanılmaz bir acı. İşkencenin yanında küfürler, hakaretler vardı onları söylemiyorum bile.

“FELÇ BIRAKMAYA DÖNÜKTÜ”

Jopu dik biçimde omurgaya vuruyorlardı. Omurgayı kırmaya yönelik, felç bırakalım bunları diye. Bu bölge en acıyanı, bununla yaparsan böyle olur gibi aralarında bilinçli olarak konuşuyorlardı.

Bizim üst aramasını kadın polisin yapması lazım. Ama oradaki polislerin hepsi erkekti. Aramayı erkek polis yaptı, sonra kadın polis getirip sadece imza attırdılar arama tutanağına.

Bu arada çeşitli kişilerin isimlerini söyleyerek, o şöyle dedi, bu şöyle yaptı gibi aramıza nifak sokmaya çalışıyorlardı.

4 saat boyunca yerden kaldırmadılar. Sonra hastanenin içinde ‘bunlar terörist’ diye bağırıyorlardı. Biz daha neden gözaltına alındığımızı bilmezken, halkın içinde kötülüyorlardı. Sonra hastanede ‘beyaz Torosların devri kapandı artık beyaz transitler var’ dediler. Türkiye’de beyaz Torosların ne yaptığı bellidir, bunu geri getireceklerini çok açıktan söylediler.”

“İŞKENCEDE BELİM KIRILDI”

İşkence gördüğünü anlatan ve 15 Ekim’de kaçırılan ikinci kişi ise, işkence sırasında belinin kırıldığını ve aylardır çelik korse taktığını belirtti:

“Ben de 15 Ekim’de Gazi mahallesinde beyaz bir transitle kaçırıldım. Sırtıma darbe vurarak beni yere yatırdılar, sonra ters kelepçeleyip aracın içine atılar. Başımı eğip, ellerim ters kelepçeliysen, omzuma yüklenip belimi dışa doğru kırdılar. Belimin kırılacağına rağmen durmadılar. Kafamı tutup yüzümü yumruklamaya başladılar. Yanımdaki iki arkadaşıma da işkence yaptılar.

Karakolda bizi bir salona attılar ve 10 yakan sivil polis tekme tokat kaba dayak attılar. Sonrasında bizi duvar diplerine yerleştirdiler. Belimin kırıldığını söylememe rağmen, böbreklerimi, vücudumun hassas yerlerini sıkarak canımı acıtmaya çalışıyordu. Ayakkabısını ağzıma sokmaya çalışıyordu. Saçlarımdan tutup sigarasını gözümde söndürmekle tehdit ettiler. Bir ara koli bandıyla yüzümü bantladılar. ‘Gazi’nin kralı biziz, bu daha fragman daha sizinle film çekeceğiz’ dediler. Bir daha Gazi mahallesine gelirsem vuracaklarını söylediler.

Gazi mahallesinde çetelere, uyuşturucuya yol veriliyor polis tarafından. Biz buna karşı mücadele veriyoruz. Polis bizi yaptığımız bu işten yıldırmaya çalışıyor. Aciz oldukları için böyle yoğun işkence yapıyorlar.

Hastaneye götürdüklerinde, benden önce doktorun yanına girip konuştular. Doktora belimin kırık olduğunu söylememe rağmen göz ucuyla bakıp işkencenin üstünü kapattı. Bir röntgen bile çekmedi. Savcılıkta gördüğüm işkenceleri anlattım, ama savcı gördüğüm işkenceyi hiçe sayarak sürekli örgüt üyesi olup olmadığımı sordu.

Ben üç ay önce bunu yaşadım. Beni sakat bırakmaya çalıştılar. Hala belimde çelik korse var. Bizi iş göremez hale getirmeye çalışıyorlar. Benden sonra başka arkadaşlarımı da gözaltına alıp işkence yaptılar. Amaçları bizi yıldırıp vazgeçirmek.”

“İŞKENCE VATAN EMNİYETTE DE DEVAM ETTİ”

İşkence mağduru üçüncü kişi ise Gazi Karakolu’nda başlayan işkencenin Vatan Emniyet’te de devam ettiğini söyledi:

“Gözaltına alındığım andan itibaren işkence başladı. Tekme, yumruk, copla vurma, kemikleri kırmaya yönelik hareketler. Böbrek sıkma işkencesi yaptılar. İç organlara yönelik bişey, tam işkencenin eğitimini almışlar. Gazi Karakolu’nda yapılan işkenceden sonra Vatan Emniyet’e götürüldük orada da devam etti.”

[BoldMedya] 13.1.2020

Alparslan Kuytul: Herkesin konuşması lazım yoksa bu zulüm bitmez

Alparslan Kuytul Hoca, KHK’lılara yapılan zulme karşı sessiz kalınmaması çağrısında bulundu. Kuytul, önce zulme uğrayanların konuşması yaşadıklarını anlatması gerektiğini söyledi: “Yoksa bu zülüm bitmez”

BOLD – 2 yıla yakın tutukluluğunun ardından tahliye olduktan sonra sohbetlerine devam eden Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı’nın Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul, KHK’lar konusunda çarpıcı açıklamalar yaptı.

Kuytul bir KHK’lı polisin sorusu üzerine sert açıklamalar yaptı ve şöyle dedi: “Bir korku imparatorluğu meydana getirdiler. Ama böyle Müslümanlara da müstahak. Kimse konuşmuyor. Konuşmayanlara müstahak. Sadece başkaları değil bu zulme uğrayanlar da konuşmuyor. Sadece onu bunu suçluyorlar. Neden bizi kimse savunmuyor? Neden cemaatler bize sahip çıkmadı? Kardeşim, sen kendi kendine sahip çıksana. Evvela sen başına gelenleri anlatsana. Sen başına geleni bile anlatmıyorsun, korkuyorsun belki mahkememi etkiler daha da bana ağır cezalar verirler filan diyorsun. Sen böyle düşünürsen başkaları niye seni savunsun. O da demez mi ben de konuşursam beni de hapse atarlar. O zaman o da haklı. Niye o zaman sitem ediyorsunuz? Herkesin konuşması lazım. Bu zulüm yoksa bitmez.”

POLİS MEMURUYDUM ATILDIM SORUSU

Furkan Haber’in haberine göre Kuytul, gerçekleştirdiği tefsir dersinin ardından “Ben 8 aylık polisken KHK ile ihraç edildim, 1 yıl yatıp tahliye oldum. Şu anda dosyam Yargıtay’da. Toplumdan dışlanıyorum, kimse iş vermiyor, kızıyla evlenmemi istemiyor, ne yapacağımı bilemiyorum. Bu konuda ne tavsiye edersiniz?” sorusuna cevap verdi.

KHK FACİA DEĞİL DE NEDİR?

Alparslan Kuytul’un konuşmasından satır başları şöyle: “Ben bu hususta çok defalar konuştum. Bülent Arınç KHK facia dedi. Adamın üzerine gittiler. Facia tabi. İçinden bir kısmı hak etmiş olabilir ama çok büyük bir ekseriyeti böyle bir cezayı hak etmedi, bu insanlar aç kaldılar ve rezil oldular. Toplumdan dışlandılar. Eğer onlara selam veren, bankalarına para koyan, dershanelerinde görev yapmış, öğretmenlik yapmış olan hademelik yapmış olan vs. Bu gibi şeyler yapmış olan insanları hatta bazen akrabası olan nice insanları işten kovuldular, aç bırakıldılar. Bu facia değil de nedir?

ŞÜPHE VARSA CEZA VERİLMEZ

Aman hükümet kızmasın, aman hükümetle karşı karşıya gelmeyelim diye kimse doğruları konuşmuyor. Bu insanlar neler çektiler. Bakın işte bu soru da diyor ki bana kız bile vermiyorlar. Bu nasıl insanlık? Bir kere İslamda ceza sisteminde kaidelerden birisi şudur, ‘Şüphe varsa cezalar durdurulur’ diyor Peygamberimiz (s.a.v). Şüphelerle hadleri durdurunuz buyurmuş. Bugün ki modern dünyada da modern hukuk sisteminde de geçerli. Şimdi ki ifadesiyle deniyor ki şüpheden sanık yararlanır. Aslında Peygamberimiz (s.a.v)’in söylediğini başka şekilde ifade etmişler. Yani şüphe varsa ceza verilmez. Sanığın lehine hüküm verilir. Çünkü ispatlanamamıştır. Delil yetersizliğinden, şüphe olduğundan dolayı. Şimdi bu bütün dünyada geçerli. İslam’da da böyle, dünyada da böyle. Zaten dünya bunu aslında İslam’dan aldı. İslam Peygamberi (s.a.v) bunları yerleştirdiğinde dünya hukukun ‘h’ sini bilmezdi. Efendimiz (s.a.v) ümmi bir insan olduğu halde öyle mükemmel sistemler, kaideler, esaslar yerleştirdiki bu normal bir insanın yapabileceği bir şey değil ancak Allah’ın (c.c) yönlendirmesiyle bunu peygamber yapar. Her konuda çünkü her konuda ümmi bir insanın bunu yapması mümkün mü? Ve bunu yerleştirdi, tüm dünya da bunu İslam’dan aldı.

ZULME KARŞI GELDİM DİYE BENİ DE HAPSE ATTILAR

Fakat 15 Temmuz bahanesiyle tüm bu esaslar terkedilmeye başlandı. Küçücük bir şüpheyle ağır cezalar veriliyor insanlara. Bu insan neler çekiyor. Hiçbir şey kesin bir delil olmadığı halde hele yatsın iki üç sene diyorlar sanki öyle kolaymış gibi. Böyle diyenlerin hepsini atmak lazım. O zaman anlar hapis neymiş. Kolay zannediyor. Biraz aklı başına gelsin gibi. Bir insanın özgürlüğünü elinden almak, onu lekelemek oyuncak mı? Bu insan sana hakkını helal eder mi zannediyorsun? Zulmetmek çok kolaylaştı. En küçük bir şüphe hatta vehim şüpheden de daha düşük. Vehim ile kararlar veriliyor. Yıllarca hapis veriliyor.

Bankaya para koydu, yok onların dershanesinde okudu, yok onların evlerinde kaldı, yok onların dershanesinde öğretmenlik yaptı. Eğer bu suçsa AKP’nin milletvekilleri bu suçu işledi. Eğer bu suçsa bunun en büyüğünü en tepedekiler işledi. O zaman onlara niye ceza vermiyorsunuz? Ben bunu söyledim diye bu zulme karşı geldim diye sebeplerden biri bu. Beni de hapse attılar. Sebeplerden birisi bu tabi tamamı değil.

15 TEMMUZ’UN DERİN AYAĞI DA ORTAYA ÇIKARILSIN

Herkesi susturmak istiyorlar kimse konuşmasın. Neden? Çünkü bazı güçler var hükümetin öfkesinden istifade ediyor, hükümeti daha da kışkırtıyor ve hükümet vurun diyor onlar öldürüyor. İslam düşmanı güçler var. Bunların eline fırsat geçti. Belki de bunlar bu fırsatı kendileri oluşturdu. 15 Temmuz’un perde arkasında bence onlar da var. Sürekli söylenen şey FETÖ’nün siyasi ayağı. Ben yeni bir şey söylüyorum. FETÖ’nün siyasi ayağını bin defa konuştular televizyonlarda onu söylemeye gerek yok. FETÖ’nün siyasi ayağı da ortaya çıkarılabilir. Ama ben başka bir şey söylüyorum. 15 Temmuz’un derin ayağı var bir de. 15 Temmuz’un derin ayağı da ortaya çıkarılsın. O zaman göreceksiniz 15 Temmuz’un perde arkasında bence din düşmanı güçler var. Onlar da yardım ettiler. Onlar tuzağı hazırladılar. Ve o bahaneyle şimdi her türlü zulmü yapıyorlar.

BEN MAZLUMLARI SAVUNUYORUM, MAĞDURLARI SAVUNUYORUM

Alnı secdeye giden her Müslümana bir soruşturma açıyorlar ellerinden geldiği kadar. Tabi hepsini birden yapamıyorlar kademe kademe yapıyorlar. Hep aynı bahaneyle istediklerini yapıyorlar. Adamı susturmak için ‘Bak FETÖ deriz ha sana’ diyorlar adamı susturuyorlar. Dediklerini ona yaptırıyorlar. Ya da hapse atmak istediklerini FETÖ diyerek bilmem ne diyerek hapse atıyorlar. Bunların eline fırsat geçti. Benim bu tür konuşmalarımdan da nefret ediyorlar. Neden? Çünkü onlar büyük bir proje yapmışlar. Türkiye’de ki İslami faaliyetlerin kökünü kurutma projesi. Yalnızca FETÖ bilmem şu bu cemaat değil. Tamamının hatta diyanetin bile faaliyetlerini küçültme projesi. Kuran kurslarını bile azaltma projesi. İmam hatipleri de ilahiyatları da azaltma projesi. Tüm İslami faaliyetleri azaltma, mümkünse bitirme, mümkün olmazsa küçültme projesi. Bunu yapabilmeleri için herkesin susması lazımdı. O korku ortamını meydana getirdiler. Herkes susuyor ve bunlar projeyi rahat rahat yürütüyor. Bu tür konuşmalarla projeyi rahat yürütmeleri kısmen de olsa engelleniyor. O yüzden nefret ediyorlar benden. Sen yani biz istediğimiz kadar vuracağız senin gibilerin bu gibi konuşmaları yüzünden. İstediğimiz kadar darbe vuramıyoruz diyorlar. Yani sen onları mı savunuyorsun? Ben kimi savunuyorum? Mazlumları savunuyorum, ben mağdurları savunuyorum. Darbe elbette ki suçtur. Darbecilere elbette cezası verilmeli. Ben onlardan bahsetmiyorum. Selam veren adama ceza kesiyorsunuz. Eğer şu insanlar suçlu ise AKP’nin içindeki milyonlarca insan suçlu. Niye onlara dokunmuyorsunuz?

DARBEYE KARIŞAN SUÇLUDUR DENİLECEKTİ BAŞKASINA DOKUNULMAYACAKTI

Böyle bir mantık olamaz. Selam veren suçlu gibi bir noktaya getirdiler işi. 500 bin kişi hakkında işlem yapılır mı ya? 530 bin civarında. Şimdi de her gün devam ediyor. Belki de 550 bin olmuştur. Bu kadar insan hakkında işlem yapıldı. Kimi emniyetten bırakıldı ama operasyon yapıldı adama. Çevresinde rezil ettiler, mahallesinde, konu komşusuna karşı. Operasyon yapıldı ve suçlu gibi alınıp götürüldü. Ondan sonra bir kısmı işten çıkartıldı, aç bırakıldı. Bir kısmı hapse atıldı. Bu adam darbeci mi? Böyle bir iddia da yok. Darbeye katıldı diye bir iddia yok, iddianamede böyle bir şey yazmıyor. Bu onlardandı diyor. Bu onlardansa selam veren herkesi onlardan sayabilirsin. Eğer bunu böyle kabul edeceksek yani darbeye karışmayan kimseyi de suçlu gibi göreceksek o zaman milyonlarca insanı daha hapse atmak lazım. Öyle değil mi? Onlara milyonlarca insan selam vermedi mi? Yıllardan beri niceleri onlarla beraber yemek yedi, onlarla oturdu, kalktı, gitti, geldi, çocuğunu okula gönderdi. Böyle olmadı mı? Dershanelerine gönderdi. Bu işin başlangıcı yanlış. Darbeye karışan suçludur denilecekti başkasına dokunulmayacaktı. Darbeye karışan, darbecileri bir şekilde destekleyen, o işlerin içinde yer alan bunlar suçlu denilecekti. Gerisine karışılmayacaktı. Şimdi iş bu noktaya geldi. Kız bile vermiyorlar.

Çok sayıda insana haksızlık yapılıyor. Ama milletin ödü kopuyor, konuşmuyor. Bugün birisi bir şey anlattı. Ne kadar doğru bilemiyorum tabi. Hakim diyor ki birine ya sen ya ben diyor. Seni affetsem bana ceza verecekler. Şimdi seni mi seçeyim, kendimi mi seçeyim? Bu noktaya gelen hakimler olduğunu söyledi birisi. Şahit olanlar var. Bizim de bildiğimiz bazı şeyler var. İşlerin talimatla yürüdüğü açıkça meydanda.

BYLOCK’UN İÇERİĞİNİN TESPİT EDİLMESİ GEREKİR

Şimdi mesela Bylock çıkanları kesin FETÖ üyesi olarak kabul edip ceza veriyorlar 6-7 sene. Halbuki her akıllı insan bunu bilmek için ne alim olmaya gerek var, ne avukat olmaya gerek var, ne hakim olmaya gerek var. Bylock var da, Bylock da ne konuşmuş, ne yazmış, ne çizmiş. Bylockun içeriğinin tespit edilmesi gerekir. Bunu bilmek için alim olmaya gerek yok. Kaldı ki kendinin haberi olmadan telefonuna yüklenenlerin olduğunu devletin savcısı açıkladı ve 11.480 kişi beraat etti sonra. Böyleleri olduğu gibi birde Bylock belki var ama hiç kullanmamış bile. 594 bin kişinin Bylock kullandığı tespit edilmişti ilk zamanlar da. Sonra bunların bir kısmı elendi. Bazı kriterler koydular 204 bine civarına indirdiler. Sonra bir kriter daha koydular. Mesela bir mesaj atmış olsun hiç olmazsa. Yoksa Bylock kullanmış kabul etmeyelim gibi. 100 bine falan düştü. Bir kriter koyuyorsun 400 bin birden azalıyor. Şimdi onun gibi madem 2 kriterle 600 binden düştü 100 bine. O kriterleri de koymasalar 600 bin kişi hakkında işlem yapacaklar. Pes yani. Sırf Bylocktan. 1-2 kriter koydular 100 binlere düştü. Birde şimdi içeriğine bakılsa inanın çoğu beraat edecek yani. Bunun içeriğine niye bakmıyor hakimler. Çok mu zor yani Bylockun içinde ne yazıyor. Bu adam ne yapmış Bylockta. Bunun tespiti bu zamanın imkanlarıyla 3 seneden beri tespit edemedin mi? Sen istersen milyon kişiyi dinlemeyi biliyorsun. Sen bunu tespit edemiyor musun gerçekten Bylockta ne konuşmuş. Kasten tespit etmiyorlar.

İSLAMİ FAALİYETLERİ BİTİRMEK VE DE BÜYÜK BİR KORKU MEYDANA GETİRMEK

Bu dönem ilerde lanetle hatırlanacak. Lanetle hatırlanacak. Hiç alakası olmayan insanlar işten kovuluyor. Bunun hepsini hükümet mi yaptırıyor? Bence hükümetin de üstünde bir güç var. Bu bahaneyle tüm İslami faaliyetleri bitirmek ve de büyük bir korku meydana getirmek. Bu korku ortamında kimse kımıldayamasın ve İslami hizmetler 30-40 yıl gerilemiş oldu. Hanginiz şimdiki Türkiye’nin 5 sene evvelki Türkiye olduğunu söyleyebilirsiniz? Hanginiz 2013’ün Türkiye’si gibi diyebilir şimdiki Türkiye için. Bir korku imparatorluğu meydana getirdiler. Ama böyle Müslümanlara da müstahak. Kimse konuşmuyor. Konuşmayanlara müstahak. Sadece başkaları değil bu zulme uğrayanlar da konuşmuyor. Sadece onu bunu suçluyorlar. Neden bizi kimse savunmuyor? Neden cemaatler bize sahip çıkmadı? Kardeşim, sen kendi kendine sahip çıksana. Evvela sen başına gelenleri anlatsana. Sen başına geleni bile anlatmıyorsun, korkuyorsun belki mahkememi etkiler daha da bana ağır cezalar verirler filan diyorsun. Sen böyle düşünürsen başkaları niye seni savunsun. O da demez mi ben de konuşursam beni de hapse atarlar. O zaman o da haklı. Niye o zaman sitem ediyorsunuz? Herkesin konuşması lazım. Bu zulüm yoksa bitmez.

[BoldMedya] 13.1.2020

O isimden çarpıcı sözler!

"Türkiye, sınırlarını rahatça kullanabilmesi ve kendisine verdiği maddi destek karşılığında IŞİD'den ses getirecek intihar eylemlerini gerçekleştirmesini istiyordu. Yakaladığımız IŞİD üyelerini sorguladığımızda Türk istihbaratı ile aralarında doğrudan iletişimde olduklarını fark ettik. Buna dair delillerimiz de var. Bunu itiraf eden adamları elimizde." Bu çarpıcı sözler Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) lideri Mazlum Kobani'ye ait.

Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) lideri Mazlum Kobani, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın terör örgüte IŞİD'e destek verdiğini söyledi.
 
IŞİD'e katılmak için bölgeye açılan tek kapının Türkiye sınırları olduğuna işaret eden Kobani, Erdoğan rejiminin himayesinde farklı ülkelerden gelen binlerce IŞİD elemanının Suriye ve Irak'ta örgüt saflarında katliam yaptığının altını çizdi.

MAZLUM KOBANİ: MİT İLE IŞİD ARASINDA İRTİBAT VAR

Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri'nden hakkında kırmızı bülten çıkarmasını talep ettiği SDG'nin lideri Mazlum Kobani, Mısır'da TEN TV'den Neşet el-Dihi'ye mülakat verdi.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile IŞİD arasındaki irtibata dikkati çeken Kobani, Erdoğan'ın IŞİD'den ses getirecek intihar saldırıları gerçekleştirmesini istediğini iddia etti.

Kobani'nin sorulara verdiği cevaplar:

IŞİD'den size kendilerine katılmanız ile alakalı bir talep geldi mi?

Bunu basında ilk defa burada sizinle paylaşıyorum.

IŞİD bize aracılarlarla (orada bulunan tanıdıklar var) mektup gönderdi. Başkalarına da gönderdikleri mektubun aynısı.

Bize dediler ki: Biz Kobani’ye girmek istiyoruz. Siz halifeye biat edin. Kara bayrağı dikin Kobani’ye. Kürtler olarak tüm haklarınız mahfuz olacak. Biz, Kürdistanı işgal eden hükümete benzemeyiz.

Kültürel haklarınız, siyasi haklarınız olacak. Sizden tek isteğimiz İslam hilafetine biat etmeniz, bayrağımızı dikip Ebu Bekir Bağdadi’ye biat etmeniz. Tüm haklarınızdan istifade edeceksiniz.

Tabi biz bunu düşünmeksizin reddettik.

Başka önemli bir konu da şu.

Türkiye, IŞİD'i destekliyordu. Türk güvenlik kuvvetleri IŞİD ile karşı karşıya gelmeyi kabul etmedi, savaşmak istemedi. Amerikan askerleri Kuveyt üzerinden gelerek Suriye ordusuna IŞİD'e karşı yardımcı oldu.

Türkiye, IŞİD ile savaşmak için "NATO üyesi" olmasına rağmen uluslararası koalisyon güçlerine destek vermeyi reddetti ve Kuveyt üzerinden destek sağlandı. Bu iddia doğru mu?

Aynen dediğiniz gibi oldu. Türk istihbarat kaynakları bize şu an IŞİD'e karşı bir mücadele içinde olmak istemediklerini ve kendileri ile olan savaşta bir destek sağlayamayacaklarını iletti.

Yani Türkiye, IŞİD ile savaşmak istemedi ve size IŞİD’e karşı bir şey yapamayacağını iletti. O zaman Türkiye, YPG’yi mi ortadan kaldırmak istedi?

Zaten asıl hedefi de o Türkiye’nin. IŞİD'in Kobani’ye saldırmasını destekleyen de Türkiye oldu.

Türkiye, IŞİD’e maddi ve manevi desteklemek ve sınırlarını kullanmasına izin vermek şartıyla Kobani’ye, Fırat bölgesine saldırmasına teşvikte bulundu.

Bütün yabancı IŞİD mensupları Türkiye üzerinden bölgeye geçiş sağlıyordu. Gelen yabancı IŞİD militanları gerek İstanbul havalimanına gerekse Türkiye’nin diğer havalimanlarına inip oradan da sınır kapılarından bölgeye geçişleri sağlanıyor.


Erdoğan'ın Amerika'dan iadesini istediği SDG'nin lideri Mazlum Kobani, Mısır'da TEN TV'den Neşet el-Dihi'ye mülakat verdi.

Tarihi açıdan önemine binaen bir daha sormak istiyorum. Yani IŞİD içinde savaşan yabancı bütün örgüt elemanları bölgeye geçişlerinin Türkiye üzerinden mi sağlıyorlar?

İstisnasız olarak hepsi bu şekilde geçişlerini sağlıyorlar. Türk topraklarını bu bölgeye geçiş için kullanıyorlar. Binlerce yabancı örgüt elemanı var savaşan.

Bölgeye geçmek için bu yolu kullanıyorlar. Aklınıza hangi ülke gelirse gelsin hatta Amerikalılar bile Türkiye üzerinden bölgeye geçiyorlar.

O zaman Türkiye’nin, bölgede IŞİD’in yerleşmesine ve büyümesine katkı sağladığını söyleyebilir miyiz?

Aynı dediğiniz şekilde oldu. Kimsenin, hatta Türkiye’nin bile bunu inkâr edeceğini de sanmıyorum. Bizim IŞİD’e karşı çok mücadelemiz oldu. Suriye ordusu da IŞİD ile ciddi mücadelede bulundu.

Birçok ülke IŞİD ile savaştı. Ancak Türkiye, IŞİD'in hep ayakta kalmasını sağladı ve bu yönde destekledi. 2016 yılında bölgedeki IŞİD ile mücadelemiz arttıkça sınırlar da IŞİD'den temizlendi.

"TÜRKİYE İKİ ŞEKİLDE IŞİD'İ KULLANDI"

Ras el ayn gibi, Münbiç’te de başarılı olduğumuz ve bu konuda ısrarımızı gören Türkiye’nin sınırlarının IŞİD ile alakası kesildi. Türkiye, IŞİD'in askeri olarak da zayıfladığının farkına vardı.

2016 yılının yaz aylarında Suriye’ye saldırma kararı aldı. Sebep olarak da IŞİD ile mücadeleyi bahane etti.

Türkiye iki şekilde IŞİD'i kullanmış oldu. Birincisinde YPG’yi ortadan kaldırmak isterken IŞİD’i kullandı. İkincisinde ise Suriye topraklarına saldırmak için IŞİD'i bahane etti.

Birçok Suriye toprağını bu şekilde ele geçirdi.

O zaman Türkiye kendi çıkarları için yani YPG’yi ortadan kaldırmak ve Suriye topraklarına saldırmak için IŞİD’i kullanmış oldu. IŞİD, Türkiye’nin hedeflerine ulaşması için kullandığı başka argümanlardan biri.

Gerçekten de öyle oldu. DAEŞ’in gelişmesinde Türkiye’nin desteği oldu.

Türkiye ve Bağdadi yönetimi arasında veya IŞİD ve Türk istihbaratı arasında direkt bir bağ var mıydı? Yoksa aralarındaki alaka sadece bilgi paylaşımından mı ibaretti?

Elimizde yakalamış olduğumuz IŞİD üyelerini sorguladığımızda Türk istihbaratı ile aralarında doğrudan iletişimde olduklarını fark ettik. Sınırdaki Türk görevlileriyle IŞİD'liler anlaşma yapmışlardı.

Örgüte katılmak isteyen herkes sınırdaki Türk görevliler tarafından sınırı geçmelerine izin veriliyordu.

Türklerin yönetimde olan sınır boyu bütün kapılardan IŞİD’e katılmak isteyenlere kolaylık sağlanmaktaydı.

ÇARPICI İDDİA: TÜRKİYE, IŞİD'DEN SES GETİRECEK İNTİHAR EYLEMLERİ İSTEDİ

Örnek verecek olursak Suriye’nin doğusunda IŞİD yenilgiye uğradıktan sonra bize istihbarat kaynaklarımızdan bilgi ulaştı. Bunu ikisi arasındaki alakanın ve irtibatın ne kadar ileri seviyede olduğunu göstermek için anlatıyorum.

Burada Bağuz’da IŞİD’in yenilgiye uğramadan iki ay öncesiydi ve daha sonra da bu şekilde devam etti.

Türkiye, sınırlarını rahatça kullanabilmesi ve kendisine verdiği maddi destek karşılığında IŞİD'den bölgede ses getirecek intihar eylemlerini gerçekleştirmesini istiyordu.

Burada çok önemli ve tehlikeli bir nokta söz konusu. Siz bu bölgeye girerek Türkiye ve IŞİD arasındaki bağı da kesmiş oldunuz. Aralarındaki ilişkiyi ortaya çıkardınız. Yani Türk istihbaratı IŞİD'den belli yerlerde ve belli bölgelerde intihar saldırıları düzenlemesini mi istiyordu?

Evet, buna dair delillerimiz de var. Bunu itiraf eden adamları elimizde. Biz bunu uluslararası arenada da paylaştık. Ancak her ülkenin kendine göre çıkarları olduğu için istenilen şekilde ses çıkaran olmadı.

Yani dünyanın kendisine savaş açtığı IŞİD’den Türk istihbaratı intihar saldırıları düzenlemesini istiyor! Bu aynı zamanda da savaş suçu sayılır!

IŞİD zaman zaman ufak da olsa az ses getirecek intihar saldırıları gerçekleştiriyordu. Ancak Türkiye bundan memnun kalmıyor, aksine daha çok ses getirecek devasa saldırılar istiyordu.

2015’te onlarca kişinin öldüğü Kamışlı saldırısında Türk istihbaratı IŞİD’den bu tür saldırıların sayısını artırmasını istedi.

"SALDIRIYA YARDIMCI OLANLAR İTİRAF ETTİ, DÜNYA ORALI OLMADI"

Türk yetkililerle örgüt arasındaki irtibat Bağuz düştükten sonra da devam etti. Örnek olarak yaklaşık bundan bir sene önce 2018’in sonuna doğru Münbiç’te intihar saldırı meydana gelmişti.

Bu olayı gerçekleştirenleri yakaladık. Bizzat yardımcı olanları ele geçirdik. Bunu herkes biliyor normalde. Soruşturma esnasında bir çok ülkeden Amerika’dan yetkililer vardı.

Şunu gördük ki patlamanın hazırlığı Türkiye’nin elindeki El Bab’da gerçekleşmiş. Patlamayı gerçekleştiren teörist ve IŞİD'den sorumlu kişi oradan Münbiç’e gelmiş.

Terörist patlamayı gerçekleştirdikten sonra IŞİD üyesi aynı geldiği yerden dönüş yapmış. Yani tekrar El Bab’a dönmüş. Operasyona katılan herkes de bunu itiraf etti. Bu anlattığımı da çoğu devlet bilmekte.

Herkesin kendi çıkarı olduğu için gerektiği şekilde tepki verilmiyor.

Maalesef!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan ne istiyor?

Erdoğan, İhvan’ın resmi olmasa da fiili temsilcisi. Resmi temsilcileri başka tabi ki. Pratikte bu işi kendi üstlenmiş durumda. Kendini İhvan’ın bütün yapılanmasından sorumlu kişi olarak görüyor.

Sadece fikri olarak da değil. Bunu bölgeyi kendi kontrolü altına alarak yapmak istiyor. Bunu Mısır’da denedi başarısız oldu, Suriye’de denedi ve başaramadı. Şimdi de Libya’da deniyor. Dini kullanarak bunu gerçekleştirmeye çalışıyor.

"ERDOĞAN KENDİ PROJESİ ADINA HER ÖRGÜTÜ KULLANIYOR"

Bunun içinde IŞİD gibi Nusra gibi bir çok argümanları kullanıyor. Kendi projesini gerçekleştirme adına bu bölgede her şeyi kullanıyor.

Maalesef uluslararası arenanın Erdoğan’ın bu girişimlerine, saldırılarına sessiz kalması kendisinin daha rahat hareket etmesini sağlıyor.

İhvanı da kullanarak tekrar Osmanlı’yı geri getirmeye çalışıyor. Bu amaçla bazen Kürtleri kullanıyor, bazen de Libya’da olduğu gibi kendi çıkarına ne uygunsa onu kullanıyor.

Malesef eğer Erdoğan’ın Libya’yı işgaline ses çıkartılmazsa bu sefer de kendine başka hedefler koyup başka ülkelerin içişlerine karışacaktır.

Bundan dolayı Erdoğan’ın düşünce ve fikirleri bölge adına tehlike oluşturmakta.

[Samanyolu Haber] 13.1.2020

Şükür'den Erdoğan'la fotoğraf çektiren Özil ve Gündoğan'a tavsiye

Türkiye’de hakkında tutuklama kararı çıkan Hakan Şükür yaşadığı ABD'de Alman gazetesi Welt am Sonntag'a röportaj verdi.

2011 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi'nden (AKP) milletvekili seçilen Hakan Şükür, 2013 yılında partiden istifa etti, sonrasında ise zor günler yaşadı.

Alman gazetesi Welt am Sonntag, Hakan Şükür'le yaptığı röportajı ''Ulusal kahraman, devlet düşmanı, Uber şoförü'' başlığıyla yayımladı.

Şükür röportajda sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlardan dolayı hakkında tutuklama kararı çıkarıldığını ifade etti.

AKP'nin Hizmet Hareketi hakkında sözde silahlı terör örgütü yaftasını asmasının ardından kendisinin de bu kategoriye konulduğunu anlatan Şükür başından geçenleri anlattı.

HAKAN ŞÜKÜR: İSMİMDEN DOLAYI ÜZERİME GELİNDİ, KORKU İKLİMİ OLUŞTURULDU

Panorama News'te yer alan habere göre Şükür, “Ben ülkemde yaşayan bir futbolcu olarak yasal çerçeve içinde faaliyetlerim oldu. İsmimin Hakan Şükür olmasından dolayı üzerime gelerek toplumda korku iklimi oluşturulmak istendi. Partiden ayrılma nedenim yolsuzluklardan dolayı oldu. Fakat bana karşı partiden düşmanlıklar başlatıldı. Türkiye cumhurbaşkanı otoriterliği seçerek kendisini eleştirenlere karşı mücadele yolunu tercih etti.” ifadelerini kullandı.

Şükür, siyasete soyunan Mesut Özil’e ve İlkay Gündoğan’a tavsiyelerde bulundu.

“Erdoğan benim her şeyimi aldı. Benim özgürlük hakkımı, ifade özgürlüğümü ve çalışma özgürlüğümü aldı. Benim Türkiye’de onlarca milyon dolarım vardı, fakat hepsine el koydu.” dedi.

MESUT ÖZEL VE İLKAY GÜNDOĞAN'A TAVSİYE

2016 yılı ağustos ayında babası tutuklanan Hakan Şükür, uzun yıllar top koşturduğu Galatasaray’dan da ihraç edildi.

Kendisine karşı düşmanlığın Amerika’da bile devam ettiğini ifade eden Şükür, kendisini Amerika’da bir süre Amerikan emniyet güçlerinin koruduğunu dile getirdi.

İlkay Gündoğan ve Mesut Özil, 2018’de Erdoğan ile bir araya gelerek fotoğraf çekinmekle gündem olmalarına anlam veremediğini dile getiren Şükür, “Bir de AKP’ye girsinler, o zaman partinin gerçek yüzünü görecekler." dedi

[Samanyolu Haber] 13.1.2020

Sen de “ELHAMDÜLİLLAH” de… [Abdullah Aymaz]

Neml Suresinde  Hz.  Musa  anlatıldıktan sonra Hz. Davud  ve Hz. Süleyman Aleyhisselamların kıssalarına  geçiliyor. Musa Aleyhisselama  zulmeden Firavun idaresi batırıldıktan sonra onların anlatılmasından ve onların “İkisi de ‘Bizi, mümin kullarının bir çoğundan faziletli ve üstün kılan Allah’a hamdolsun’ dediler.”  (Neml Suresi, 27/15)  âyetinden sonra tâ Neml Suresinin bitiminde Efendimize (S.A.S.)  de “Sen de ‘Elhamdülillah!..’  de”  (Neml Suresi, 27/93)  buyurulması enteresan gaybî bir müjdedir. İslam tarihinde çok güzel örnekler ve bizim tarihimizde de Hz. Davud ve Hz. Süleyman Aleyhisselama benzer  Sultan  Yavuzlar ve Sultan Süleymanlar gelmiştir...  Kıyamete kadar da bu müjde devam edecektir inşaallah… Yeter ki, müminler Allah yolunda ihlas, takva ve samimiyetle yollarına devam etsinler…

OKÇULAR  TEPESİ

Al-i İmran Suresinin 152.   ayeti Uhud Savaşının bazı safhalarını ele alarak asırlar sonrasında bile önem vereceğimiz  mühim meselelere  dikkat çekiyor:  “Allah size yaptığı yardım vaadini gerçekleştirdi. Allah’ın izniyle, o düşmanlarınızı kırıp geçiriyordunuz. Allah’ın, size,  arzuladığınız galibiyeti göstermesine kadar, böylece bu vaad yerine geldi. Ama sonra siz isyan ettiniz, (Peygamber Efendimiz tarafından, Uhud Savaşının başında, okçuların  malum tepeden asla ayrılmamaları gerektiğini bildiren)  verilen emir hakkında, çekiştiniz, yılgınlık gösterdiniz. O esnada KİMİNİZ  DÜNYA  MENFAATİNİ  istiyordu, KİMİNİZ  DE   HİRET  MÜK FAATİNİ…  Sonra Allah, sizi imtihan edip denemek için, onlara karşı SİZE  VERDİĞİ  DESTEĞİ  GERİ  ÇEKTİ,  BOZGUNA  UĞRADINIZ…  Bununla beraber sizin kusurlarınızı  bağışladıda!.. Zaten Allah müminler üzerine fazl (bol lütuf, inayet )  sahibidir.” (3/152)

Bu âyetin son cümlesi “Vallahû zû fazlin ale’l-mü’minîn.” dir. “Fazlın” deki tenvin sayılırsa 2076 sayılmazsa 50 rakamı düşer. Atıf harfi vav harfiyle beraber karşılığı 2026 eder. Eğer atıf sayılmazsa 2020 olur.  En doğrusunu Cenab-ı Hak bilir. “Zû fazlin” deki tenvin  belirsizliği ifade eder ki, “Bilemediğimiz, süpriz bir fazl, büyük bir lütuf ve inayet olarak”  müminlerin itibar kazanmasına bir işaret olabilir. Yine doğrusunu  Allah bilir, demek zorundayız… 2076 tarihinde bu mazhariyetin zirvesi olabilir.

Bu  Al-i İmran Suresinin devamındaki âyetler de, Uhud Savaşının bazı safhalarını anlatmaya devam ediyor:  “O vakit siz savaş meydanından uzaklaşıyor…  Dönüp hiç kimseye bakmıyordunuz. Peygamber ise peşinizden sizi çağırıp duruyordu. Bunun üzerine Allah, KEDER  üzerine KEDER  vererek sizi cezalandırdı. Allah’ın sizi affetmesi, ne elinizden gidene, ne de başınıza gelen felâkete ESEF  etmemeniz içindir. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır. Sonra o kederin peşinden üzerinize bir GÜVEN  DUYGUSU  indirdi. Sizden bir kısmını bürüyen tatlı bir uyku hali verdi. Bir kısmınız ise can derdine düşmüş, Allah hakkında Cahiye Devrine benzer, gerçek dışı şeyler düşünüyorlar. ‘Bu işin (Uhud Savaşının) kararlaştırılmasında bizim yetkimiz mi var?  Ne gezer!’  diye söyleniyorlardı. De ki: ‘Bütün yetki ve karar Allah’ındır.’  Onlar aslında içlerinde, sana karşı açığa vuramadıkları bir şeyler saklıyor ve kendi aralarında:  ‘Bu emir ve komuta işinde bir payımız olsaydı, şimdi burada olmaz, öldürülmezdik’ diyorlardı. De ki, ‘Siz evlerinizde dahi olsaydınız, haklarında ölüm takdir edilenler mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı. Allah, sizin içinizde olanı sınamak ve kalblerinizi her türlü vesveseden ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki, bunu başınıza getirdi. Allah, sinelerin özünü dahi bilir.”  (A l-i İmran Suresi, 27/153-154)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Yirmi Beşinci Söz’ün Dördüncü Nokta’sında “Lafzındaki FES HAT-I  HARİKASIDIR” başlığı altındaki bölümde, bu  Al-i İmran Suresinin 154.  ayeti içinde harf  tekrarlarındaki harika durumu gözler önüne sermişti:  “Hece harflerinde ‘yâ’ ile ‘Elif’ en hafif ve birbirine kalbolduğu için (bu âyetle) iki kardeş gibi her birisinin 21 kere tekrarı var. ‘Mim’ ile ‘Nun’ (tenvinler de Nun sayılır) birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için her birisi otuz üçer defa zikredilmiştir. ‘Sâd’, ‘Sin’ harfleri mahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için,  her biri üçer defa, ‘Ayn’,  ‘Ğayn’  kardeş oldukları halde ‘Ayn’  daha hafif altı defa; “Ğayn” sıkleti için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir.  ‘Tâ’,  ‘Zâ’, ‘Zel’,  ‘Ze’  harfleri mahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için her birisi ikişer defa; ‘Lâm’,  ve ‘Elif’  beraber ikisi “Lâ” suretinde ittihad ettikleri ve ‘Elif’in  ‘Lâ’ suretindeki hissesi ‘Lâm’ın yarısıdır. Onun için ‘Lâm’ 42 defa, ‘Elif’ onun yarısı olarak 21 defa zikredilmiştir. ‘Hemze’,  ‘He’ ile mahreççe kardeş oldukları için  ‘Hemze’ 13, ‘He’ bir derece hafif olduğu için 14 defa, ‘Râ’, ‘Lâm’ın kardeşidir. Fakat ebcet hesabıyla ‘Râ’  200, ‘Lâm’ 32 dir. Altı derece yukarıya çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür. Hem ‘Râ’ teleffazu tekerrür ettiğinde sakil olup yalnız 6 defa zikredilmiştir. ‘Noktalı  Hı’, ‘Hâ’  ‘Peltek Se’  ‘Dât’ sıkletleri ve bazı münasebetler için birer defa zikredilmişlerdir.”

Şeyh Muhyiddin İbn-i Arabi, bu ayetin İsm-i Azam olduğunu ifade etmiştir. Dünyevî veya uhrevi bir maksad  için bu âyet 29 defa güzel bir niyet ve istiğfar ile okunabilir…  29 defa okumanın sebebi, bu âyetin 29 harfin hepsini birden içinde bulundurmasıdır…

[Abdullah Aymaz] 13.1.2020 [Samanyolu Haber]

TCDD koptu gidiyor: 1 yıllık zararı 2,5 milyar TL!

Sayıştay, TCDD 2018 yılı denetim raporunu tamamladı. Sayıştay’ın, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları’na (TCDD) ilişkin denetim raporu kurumun adeta batırıldığını rakamlarla ortaya koydu. Raporda, 2018 yılında öngörülenden 863 milyon lira fazla zarar eden TCDD’nin bazı yatırımlarında yeterli altyapı çalışması yapılmadan proje hazırlandığı kaydedildi. Projelerin hedeflenenden 2 ya da 4 kat daha uzun sürelerde tamamlandığı vurgulandı. Kazalarla gündeme gelen Sincan-Ankara-Kayaş hattına ilişkin önemli tespitlere yer verilen raporda, hattın sinyalizasyon işleri tamamlanmadan faliyete açıldığına dikkat çekiliyor.

TBMM’ye sunulan raporda çarpıcı tespitler yer aldı. Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan rapora göre, 2018 yılını 1 milyar 695 milyon lira zararla kapatmayı planlayan TCDD bir yılda 2 milyar 558 milyon lira zarar etti. Yani TCDD 2018 yılını beklenenden neredeyse 863 milyon lira daha fazla zararla kapattı. Rapora göre TCDD’nin bağlı ortaklıklarındaki bütçe planlanandan yüzde 307 daha fazla saptı. Yani ortaklıklar 2018 yılında 222 milyon 337 bin liralık bir zarar yapmayı öngörürken zarar 907 milyon 79 bin TL’ye ulaştı. Çok sayıda projenin 4 katı sürede bittiği tespit edildi.

PROJELER ETÜD ÇALIŞMALARI YAPILMADAN HAZIRLANIYOR

Raporda, Ankara-Sivas hızlı tren demiryolu hattına ilişkin önemli uyarılarda bulunuldu. Hattın, Kırıkkale-Yerköy kesimi altyapı inşaatı yapım işi ile ilgili olarak 2013 yılında yapılan tespitlere yer verilen raporda, projenin Ulaştırma Bakanlığı tarafından hazırlandığı ve TCDD tarafından ihale yoluyla başka bir firmaya verilerek revize ettirildiği belirtildi. Projenin yeterli zemin sondaj çalışmaları yapılmadan hazırlandığı vurgulanan raporda, bu tür aksaklıkların tekrar etmemesi için gerekli önlemlerin alınmasının sağlanması amacıyla tüm iş ve işlemlerin Ulaştırma Bakanlığı’nca incelenmesi ve gerekirse soruşturulması önerildiği anımsatıldı. Ulaştırma Bakanlığı tarafından yürütülen incelemenin de devam ettiği belirtildi.

YAPIM AŞAMASI PLANLANANDAN 4 KAT UZUN SÜRÜYOR

Raporda, TCDD Genel Müdürlüğü’nün 2018 yılı yatırımlarının proje tutarının 99.7 milyar lira olduğu ve 7.5 milyar lira ödenek ayrıldığı, 2019 yılı yatırımlarının proje tutarının ise 125.1 milyar lira olduğu ve 3.9 milyar lira ödenek programlandığı tespitine yer verilerek “Çok sayıda projenin sözleşmelerinde öngörülen sürenin yaklaşık 2 veya 4 katı sürede tamamlanması veya tasfiye edilmesi beklendiğinden, ihalesi yapılıp sözleşmesi imzalanan ancak yatırım programında yeterli ödenek ayrılmayan projelerin öncelik sıralaması belirlenerek Kalkınma Planı ve orta vadeli Program çerçevesinde tamamlatılması, sözleşmesi imzalanıp yer teslim yapılan ve işe başlanılan ancak yeterli ödenek ayrılamayacak projelerde ise yapıların ve kısımlarının dış etkilerden olumsuz etkilenmeyecek şekilde çalışmaların yürütülmesi gerekmektedir” denildi.

‘31 ARALIK 2019’A KADAR TAMAMLAYIN’

Raporda, Sincan-Ankara-Kayaş Hattının Yeniden İnşa Edilmesi (Başkentray) Projesi’ne ilişkin önemli tespitlerde bulunuldu. Ankara-Sincan hattının Mayıs 2017, Ankara-Kayaş hattının ise Ağustos 2017 tarihinde tamamlanması gerekirken iş programına uygun olarak çalışma yürütülmediği vurgulanan raporda, “Sözleşmeye göre altyapı, üstyapı, altyapı aktarımları, elektrifikasyon ve sinyalizasyon ve telekomünikasyon tesisleri işlerinin, Ankara-Sincan hattında 450 gün içerisinde bitirilmesi gerekirken 820 gün süre uzatımı verildiği, Ankara-Kayaş hattında ise 540 gün içerisinde bitirilmesi gerekirken 730 gün süre uzatımı verildiği” belirtildi. Çalışmalar sürerken 12 Nisan 2018 tarihinden itibaren hattın tren işletmeciliğine açıldığı ve yalnız gece çalışması yapılmaya başlandığı belirtilen raporda, “Ankara-Sincan arası sinyalizasyon çalışmalarının gece 3 saatlik çalışma ile tamamlanması mümkün görülmemektedir” denildi. Raporda, hattaki çalışmaların 31 Aralık 2019’a kadar tamamlanması gerektiği belirtildi.

[TR724] 13.1.2020

THY eski Başkanı: 3. havalimanının yeri yeterince tartışılmadı

Türk Hava Yolları Yönetim Kurulu eski başkanı Hamdi Topçu, gazeteci Kemal Öztürk’e konuştu. Üçüncü Havalimanı yapılmadan önce, Atatürk Havalimanı’na ek bir pist ve terminal yapılmasını önerdiğini anlatan Topçu, bu sayede 2028 yılına kadar hava trafiğinin rahatlayacağını öngördüklerini söyledi. Topçu, “Bu sayede 3. Hava limanı yeri daha iyi tartışılaşabilirdi.” dedi.

BİR PİST EKLENSE, ATATÜRK HAVALİMA’NI 2030’A KADAR GÖTÜRÜRDÜ

Hamdi Topçu, yeni hava limanının biraz aceleye geldiğini, yeterince tartışılmadığını anlattı. Eline ulaşan uzman raporlarına göre, şuanda yeni havalimanının tam randımanlı çalışmasına engel konuları da tek tek sıraladı röportajda. Topçu, “Atatürk Havalimanı’nın yoğunluğunu azaltmak için bir pist yapılmasını önerdim. Binali bey itiraz etti. ‘Zaten yeni havalimanı yapacağız. Yamalı bohça gibi buraya pist koymanın anlamı ne’ dedi. İnceleme yaptırdık. Dünya Ticaret merkezi tarafına pist yapılabiliyordu. O pist yapılsaydı Atatürk Havalimanı’nı 2030’a kadar götürebilirdi.” ifadelerini kullandı.


[TR724] 13.1.2020

Rant varsa proje var! [İlker Doğan]

Deprem, İstanbullulara yine Silivri açıklarından hatırlattı kendisini. Olası büyük depremin Kuzey Anadolu fayı üzerinde yaşanması bekleniyor. Büyüklüğü ise en iyi ihtimalle 7, en kötü ihtimalle 7,5 olacak. İstanbul’da depremin yıkım eşiği ise 6.4! Uzmanlara göre, 26 Eylül 2019’da meydana gelen 5.8 büyüklüğündeki sarsıntı da aynı fay hattı üzerinde oldu ve bu endişe verici.

İstanbul’da 2 milyon binanın en az üçte biri riskli ve bunların acilen yıkılması şart. Durum İstanbul için vahametin de ötesinde. Ancak AKP iktidarı İstanbul’u depreme hazırlamak yerine, gerekli olup olmadığı bile tartışmalı olan rant amaçlı Kanal İstanbul projesini hayata geçirmek için var gücüyle çabalıyor. Zira Kanal İstanbul’da büyük rant var. Depreme hazırlık yok; çünkü yeterli rant yok!

AKP iktidarının siyaset anlayışını Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan, önceki günkü bir televizyon programındaki konuşmasında durumu özetledi: “Evet yaptığımız bütün yatırımlar rant projesidir. Bu ülkeye gelir getirici amaçlı. Rant ne demektir, kar demektir. Biz projelerimizin fizibilitesinde rantabilitesine bakıyoruz. Karlı olmayan bir projeyi niye yapalım!”

BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⬇️


RANT NE KADAR BÜYÜKSE, PROJE O KADAR ÖNEMLİ!

AKP iktidarı ve destekçilerinin kazanacağı rant, bir projenin hayata geçirilip geçirilmeyeceği konusundaki en önemli belirleyici. Bir proje AKP rejimi ve destekçilerine ne kadar çok rant sağlıyorsa, hayata geçme şansı da o kadar yüksek. Projenin gerçekten ihtiyaç olup olmadığı, millete fayda sağlayıp sağlamayacağı, çevreye etkisi vs. gibi konuların pek önemi yok.

YANDAŞ MÜTEAHHİTLERE MİLYARLAR AKTARILIYOR

Bakınız ‘garanti geçiş’ taahhüt edilerek inşa ettirilen köprüler, otoyollar, tüneller ya da ‘müşteri garantisi verilen’ şehir hastaneleri veya ‘yolcu garantisi’yle açılan havalimanları… Söz konusu projelerin ortak özelliği tamamının milletin sırtına yüklenmiş olması. Verilen ‘garanti’ kapsamında Hazine’den yandaş müteahhitlere köprüler, havalimanları, otoyollar ve tüneller için her yıl milyarlarca lira aktarılıyor. Ama ehemmiyeti yok! Cahit Turan’ın da dediği gibi ‘önemli olan’ projenin iktidar ve yandaşlarına sağladığı rant!

YİNE KUZEY ANADOLU FAYI

Deprem 11 Ocak Cumartesi günü İstanbullulara kendisini tekrar hatırlattı. Depremin merkez üssü yine Silivri açıklarıydı. Denizin 16 km altında yaşanan 4.8 büyüklüğündeki depremde İstanbul’un yanı sıra Çorlu gibi Silivri’ye komşu ilçeler de sallandı. Daha korkutucu olan ise depremin 26 Eylül 2019’da yaşanan 5.8 büyüklüğündeki depremle aynı fay hattı üzerinde meydana gelmiş olması. Uzmanlar, faydaki hareketliliğin ‘hayra alamet olmadığını’ söylüyor.

KÜÇÜK DEPREMLER ENERJİYİ ALMAZ!

Uzmanlara göre küçük depremler, beklenen büyük depremin de habercisi. 3-4 şiddetinde yaşanan ufak depremler, söz konusu fayın hareketli olduğunu, hazırlık yaptığını ve büyük deprem üretme potansiyelinin çok yüksek olduğunu gösteriyor. Kandilli Rasathanesi Bölgesel Deprem Ve Tsunami İzleme – Değerlendirme Merkezi Müdürü Dr. Doğan Kalafat, Kuzey Anadolu fayının 1999 depreminden önce de aynı özellikleri/hareketliliği taşıdığını söylüyor. Ve söz konusu fayda meydana gelecek olası depremin büyüklüğünün 7 civarında olacağını belirtiyor. İstanbul’da depremin yıkım eşiği ise 6.4! Bu, 7 büyüklüğünde bir depremde binlerce binanın yıkılması, onbirlerce insanın hayatını kaybetmesi anlamına geliyor.

BU FAY ÜZERİNDEKİ HER DEPREM ÖNEMSENMELİ

Prof. Dr. Naci Görür ise son sarsıntı sonrası sosyal medyadan açıklama yaptı. Şu ifadeleri kullandı Görür: “Arkadaşlar bu gün olan 4,7 depremi haritada yerine göz kararı koydum. Bir önceki 5,8 depremine yakın veya biraz doğusunda. Bu deprem büyük depremi beklediğimiz fayın üzerinde. Onun için sıkıntılı. Bu fay üzerinde olan her deprem önemsenmelidir. Fayın kırılma eğilimini gösterir.”

700 BİN BİNA ACİLEN YIKILMALI

Peki İstanbul, olası bir depreme ne kadar hazır? İstanbul’daki konut stoğu 1999 depreminde 1 milyon 650 bir civarındaydı. Bugün ise bu rakamın 2 milyona yakın olduğu tahmin ediliyor. Ve yapılan araştırmalara göre söz konusu konutlardan 700 bini riskli sınıfta ve yıkılmalı. Ancak AKP iktidarının ‘kentrel dönüşüm’ karnesi kırıklarla dolu. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un açıklamasına göre Türkiye genelinde 2012 yılında başlatılan Kentsel Dönüşüm Seferberliği kapsamında Şubat 2019’a kadar 590 bin konut dünüştürüldü. Yılda yaklaşık 84 bin konut! AKP iktidarı bu hızla giderse sadece İstanbul’daki 700 bin konutun dönüştürülmesi 8 yıldan fazla sürecek! Peki İstanbul’un o kadar vakti var mı?

Deprem toplanma alanları ranta kurban edildi

17 Ağustos 1999’da yaşanan 7.4 büyüklüğündeki depremde 18 binden fazla insan hayatını kaybetti. Ancak aradan geçen bunca zamana rağmen İstanbul’da depreme hazırlık konusunda hiçbir şey yapılmadı ve yapılmıyor. Tam aksine daha fazla rant için daha fazla betona, daha çarpık kentleşmeye göz yumuldu.

İstanbul Valiliği’ne göre kentte 2 bin 850 deprem toplanma alanı var. İnşaat Mühendisleri Odası, bu rakama 8-10 metrekarelik çocuk bahçeleri ve apartmanların dış avlularının da katıldığını anlatıyor.

1999-2003 yılları arasında Afet Acil Eylem Planı çerçevesinde kentte 496 afet toplanma alanı belirlemişti. Ancak bu toplanma alanlarının sayısının bugün 77’ye düştüğü belirtiliyor. Kimi AVM oldu, kimi otele dönüştü, kiminin üzerinden köprü, yol geçti.

[İlker Doğan] 13.1.2020 [TR724]

Amatör ruh, profesyonel yaklaşım [Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan]

Canlı organizmalar, yeme, içme, korunma, üreme gibi fiziksel yanlarına ilaveten, düşünce, duygu, arzu, dürtü gibi ruhsal özelliklerin de bulunduğu ruh alaşımlarıdırlar. Sadece mekanik değildirler. Özellikle de insanda bu durum daha belirgindir. İnsanın da, fiziksel yani maddi yapısı yanında, ruhsal yapısı da vardır ve bu iki yön birbirlerini hem tamamlarlar, hem de etkilerler. Fiziksel olarak aç olan bir insanın, ruhi yöndeki duyguları ona göre şekil alır. Herhangi bir iş başardığında, ruhi yönü müspet anlamda etkilenir ki buna mutluluk denir. Aynı şekilde, ruhen rahat, huzur içinde olan bir insanın, diğer işlerinde başarısı daha çok olur, yani bu sefer mutlu veya mutmain olma hali başarıyı getirir, bu hal onun organik yapısını da müsbet yönde etkiler.

Bu çerçevede iyi niyetlerle başlatılıp, kimseden bir şey beklemeden legal ve ahlaki yollar kullanılarak, insanlık yararına fedakarlıklarla ve o andaki, o yerdeki, bilgi birikimi, görgü ve anlayışlarla tabir caiz ise kanının son damlasına kadar gayret edip geliştirilen ve güzel neticeleri alınan işlerdeki gayrete amatör ruh denir. Böyle samimi bir gayretle geliştirilen çalışmalar tek başına yapılabildiği gibi daha büyük ve daha güzel netice alabilmek için diğer insanlarla birlikte de yapılabilir. İnsanoğlu var olduğu günden beri buna benzer insani faaliyetler olmuştur, olmaktadır ve olmaya da devam edecektir. Daha sonraki nesiller de bu gibi insanları ve çalışmalarını hep takdirle anmışlar ve anmaya da devam etmektedirler. Bu insanlar bu güzel işleri takdir bekleyerek yapmamışlardır, o da işin ayrı bir yanıdır.

Çoğu zaman da bu gibi işler, hemen bütün dinlerde sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapılmıştır ve yapılmaya da devam etmektedir.   Günümüze gelince, bugün de bundan 50-60 yıl önce başlatılan bunların benzeri insani çalışmaların mükemmel neticelerini görüyoruz ve yaşıyoruz. Yani o günün zor şartlarında kendilerinden maddi ma’nevi fedakarlık ederek, her türlü zorluğa göğüs gererek, beklentisiz bir şekilde yapılan o çalışmalar, bugün meyvelerini vermiş ve vermeye de devam etmektedir.

Bugünün insanları bizler de bunlardan şimdi istifade etmekteyiz. Hatta o kadar devam etmektedir ki sadece başladığı yer ve ülke ile sınırlı kalmayıp dünyanın her yerine ulaşma niyet, azim, iman, kararlılık ve sabırla devam ettirilmektedir ve dünyanın hemen her yerine neredeyse de ulaşmıştır.   Bugün, rengi, dili, dini ne olursa olsun dünyanın her yerinde, insanlık adına yapılacak ve yapılması gereken bu benzer gayret ve çalışmaların neticeleri de gelecekte alınacaktır. Bir bakıma bu çalışmaların neticeleri sonraki nesillere bırakılabilecek en güzel mirastır. Devlet, hükümet ve büyük kuruluşların yardımı olmaksızın, ve onlardan böyle bir şey istemeden, beklemeden başlatılıp geliştirilen ve geliştirilmeye de devam eden bu çalışmanın başlangıcı, bu amatör ruhla olmuştur.

Halk arasında kendinden motorlu da denilen bu amatör ruhlu insanlar, Allah’ın kendilerine verdiği sağlık, kabiliyet ve bütün özellik ve güzelliklerini bu uğurda kullanmışlardır. Allah’ın rızasını kazanmayı esas gaye edinerek, bu işleri beklentisiz bir şekilde bu amatör ruhla yapmışlardır. İşte bu amatör ruhun asla bırakılmaması gerekir. Bu işin pratiğini yapanlardan, pratik olarak adeta staj görür gibi diğer insanların, özellikle de genç nesillerin bunları öğrenmesi gerekir. Hem onları dinlemek, hem de onların sahadaki çalışmalarına birlikte katılarak bu stajı tamamlamaları çok önemlidir.  Aynen bir çırağın ustasından o işi öğrenmesi, bir asistanın hocasından mesleğinin pratiğini öğrenmesi gibi böyle bir usta-çıraklık safhası geçirilmelidir.

ÖRNEKLER

Ben üniversitede öğrenci iken, bulunduğum şehirde, bu şekildeki sivil toplum kuruluşlarında çalışan amatör ruhlu insanlardan çok şey öğrendim ve halen de benzeri insanlardan öğrenmeye devam ediyorum. Birisi, Allah rahmet eylesin, köse Mahmut adındaki iş adamı bir abimiz, kaldığımız eve ziyarete gelmişti. Bu evler, üniversite öğrencilerinin kaldığı evlerdi. Mahmut abi, “Benim kaldığım ev sobalı bir ev, ama biz öğrencilere ev tutarken, onlar derslerine odaklansınlar, sobayla uğraşmasınlar diye kaloriferli evler tutuyoruz” demişti. Hala bu sözü unutmuyorum. Bu insanların bundan maddi bir beklentisi yoktu. Ama bu işleri Allah rızası için yapıyorlardı.

Aynı şekilde, rahmetli Hacı Kemal abiden o kadar çok şey öğrendim ki, bu öğrendiklerimin, şimdi bugünkü izdüşümleriyle pratiklerini yapmaya çalışıyorum. İstanbul’da rahmetli Sakıp Sabancı’yı ziyarete gitmiştik. Sene 1977 idi. O günlerde özel okul faaliyetleri başlamamıştı. Öğrenci yurtları, evler, öğrenci bursları vardı. Kemal abinin, o nezaketle, karşıdakini rahatsız etmeden ve konuyu uzatmadan bu faaliyetleri nasıl anlattığı hala gözümün önündedir. Bunları anlatınca, Sakıp bey, “Biz de bir vakıf kurduk, Türkiye çapında 300 öğrenciye burs veriyoruz” dedi. Kemal abi, “Bir iş adamı arkadaşımız tek başına bize 300 burs veriyor” deyince Sakıp bey, sekreterine telefon açıp, “Bir daha telefon bağlama” dedi ve “Şu işi bir anlatın” deyince Kemal abi, o güne göre neler yapılıyorsa onları özetledi. Sakıp Bey, “Bana ülkem adına çok ciddi moral verdiniz, çok teşekkür ederim” dedi.

İşte bu şekildeki davranış ve söylemler, bir bakıma samimi amatör ruhları gayretleri idi ve yıllar sonra bunların güzel neticelerini şahsen ben gördüm, görmeye de devam ediyorum. Ben ve biz onlardan çok şey öğrendik, onlar da bizim yaklaşımlarımıza hep açık oldular. Onlara göre genç olan bizler, o zaman nezaket ölçüleri içinde karşılıklı görüş alış verişlerinde bulunduk. Yurt dışına ilk açılımlar başladığı yıllarda oralara giden genç arkadaşlar, eğitim konuları ile ilgili çok değişik yaklaşımları profesyonel anlamda hayata geçirdiler. Bunları yaparken de yine istişare ile, artılarını, eksilerini anlatarak gerçekleştirdiler. Halen de aynı yaklaşımlar devam etmektedir. Devri daim içinde şimdi biz onların yaşına geldik, bizim o zamanki yaşımızdaki gençlerle çalışıyoruz. İşte amatör ruh ve profesyonel yaklaşıma somut örneklerden birkaçı bunlar. Kimse bu yarışı terketmedi, kimseye de terkedin denilmiyor.

Herkes hayatının sonuna kadar, herkesin birinci olabileceği, herkesin kazanma kuşağında farklı bir yarışta olduğunun bilinci içinde olduğu bir hayatı yaşıyoruz. Tabii ki başladığı zaman ve mekandaki haliyle bu amatör ruhun, kendinden motorlu olması, beklentisiz olması, legal ve ahlaki olması, Allah rızasını hedefleme gibi temel prensip ve dinamikler asla ihmal edilmeden, her şeyin olduğu gibi bu amatör ruhun da zamanla ve özellikle günümüzde update ve upgrade edilmesi gerekir. işte buna da “Profesyonel yaklaşım” denilmektedir. Herhalde bugün, herkesin insanlık ve gelecek nesiller adına, dünyanın ve diğer gezegenlerin barış adacıkları haline döndürülmesi çok önemlidir. Bu açıdan, herkesin kendi konumunda kabul edilmesi, hiç kimsenin dininden, ırkın’dan, milliyetinden, renginden ve daha başka özelliklerinden dolayı dışlanmaması, insan olma ortak paydasından hareket edilerek, bu amatör ruha ve bu profesyonel yaklaşıma ihtiyaç vardır. Beraberlik Bu iki özellik yani amatör ruh ve profesyonel yaklaşım ille de ayrı ayrı iki ayrı yaş grubunda bulunur diye bir kaide yoktur. Yani amatör ruh denilen hadise, daha önceden bunların tecrübelerini yaşamış ve yapmış, yaşanmış güzel neticelerini görmüş yaşı biraz ileri insanlarda, profesyonel yaklaşım da bunlara göre daha genç günün dilini yaklaşımına zamanın ve mekanın dil ve yaklaşımını gayet iyi bilen ve uygulayan insanlarda bulunur diye düşünmemek gerekir.

Her iki özelliği de birden üstünde taşıyan insanlar da olabilir. Yani her iki gruptaki insanlar, kendilerini eski ve yeniye göre update ve upgrade(yenileme ve güncelleme) etme durumunda olabilirler, olmalılardır da. Güzel ve netice alınmış bir metodu eskidir diye almamak ne kadar yanlışsa, yeni yaklaşımları da dikkate almamak o kadar yanlıştır. İlk durumda olduğu gibi biraz daha yaşı ilerlemiş insanların eskiden edindikleri alışkanlık ve tecrübelerle oluşan amatör ruh ve gençlerin yaklaşımı ikisi yan yana olup istişare ile her iki tarafın özellikle güzelliklerini paylaşabilmeleri her zaman mümkündür, olabilir ve olmalıdır da. Her ne kadar bir insan hem amatör ruhu yakalamış hem de profesyonel yaklaşımı tam anlamıyla bilse de yine tek başına kendisine yetemez ve mutlaka ortak akla ve istişareye ihtiyacı vardır. Tek başına ne amatör ruhla, ne de sadece profesyonel yaklaşımla netice almak çok zordur.

GELENEK VE MODERNİTE   

Bu iki terim yani amatör ruh ve profesyonel yaklaşım, diğer iki kelime yani gelenek ve modernite ile paralel fonksiyonaları içerir. Faydalı olan geleneğin sadece eskiden olduğu için bırakılması ne kadar yanlışsa, yine faydalı olan modern şeylerin ihmali o kadar yanlıştır. Bir yandan globalleşmenin kabul edilmesi ama bir diğer yandan da lokal kalınması, yani örf, adet ve kültürlerin bırakılmaması anlamına gelen “glokalizasyon”, yani hem global olma, hem de lokal kalma anlamına kullanılmaktadır. Eskiden, “medeniyet sınır tanımaz, kültürler sınır tanımak zorundadır.” denilirdi. Yani fizik, kimya, tıp, mühendislik sınır tanımaz, ama adetler, gelenekler, sosyal bilimler sınır tanıma mecburiyetindedir denilirdi. Şimdi ise artık, küreselleşen dünyada kültürlerarası, adetler arası değiş tokuşlar, birbirlerinden karşılıklı olarak, zorlama olmadan iradi alışverişler de olmaktadır, olmalıdır da.

Sadece amatör ruh modundaki bir insan, “samimiyetle iyiniyetle beklentisizlikle bir art niyet olmadan bu güzellikleri insanlarla şu şekilde paylaşırdım, şöyle neticeler elde etmiştim, şimdi de aynen bunları yapıyorum ve yapmalıyım, siz de niye aynısını yapmıyorsunuz.” şeklinde bir ısrarda olmamalıdır. Profesyonel moddaki de “artık o devir geçti, şimdi anlayışlar değişti, ille de sizin de şöyle yapmanız lazım” ısrarında bulunmaması gerekir. Daima ortak akılla, birlikte makul yollar aranmalıdır.

EKİP ÇALIŞMASI

En küçük meselelerde olduğu gibi, dünyanın en önemli ve en güzel işlerinden biri olan çevreye saygı ile birlikte insanca yaşama ve paylaşmasını bilme gibi hedefleri olan kişi, grup ve kuruluşlar açısından bu çalışmalar, çok büyük bir önem taşıyor. Mutlaka bu işte en güzel neticelerin alınması için birlikte bir ekip çalışmasına, genç ve yaşı ileri insanların kendilerini alıştırmaları gerekmektedir. Birinci gruptakiler, daha toleranslı olup nezaket ve tecrübelerini paylaşma yanında, artık zamanın ve mekanın çocuğu olan yani bir bakıma uzmanlaşmaya başlamış olan gençleri dinlemeleri de önemlidir. Bilen ve öğrenen, öğrenmiş olan insanlardan müteşekkil ikinci gruptakilere de düşen, insani saygı, usul, üsluba dikkat ederek bildiklerini yani günün dilini ve yaklaşımlarını da belli bir edep, erkan ve adap çerçevesinde söylemeleridir. Aynen “isyan ahlakı”nda olduğu gibi gençler, doğru bildiklerini dile getirmelidirer.

Zamanla ortam ikinci gruba kalır, onlar da belli bir süre bu iki özelliği yani hem amatör ruhu hem de profesyonel yaklaşımı üzerlerinde taşıyarak insanlığa hizmete devam ederler. Belli bir zaman sonra bu sefer bunlar da kendilerinden sonra gelen genç nesle göre yaşlanmış olurlar, bu sefer bunlar onlara göre ilk grubu teşkil ederler. Bu devri daim böyle devam eder gider. Art düşünce olmadan, iyi niyetli, istişareye riayet edilerek, herkesle yani yaşı pozisyonu kültürü ne olursa olsun, insan olma ortak paydasından hareketle konuşulabilirse, insanlık adına dünyada çözülemeyecek problem kalmayacaktır. Yeter ki bu niyet ve uygun makul aksiyonlar olabilsin. İşte o zaman yeni bir dünya, yeni bir medeniyetten bahsedilebilir ki bu da bu dünyada gelecek nesillere bırakılabilecek en iyi miras olacaktır. Biz bugün, sorumluluğumuzu her yönüyle hissedip, amatör ruhun özündeki samimiyet, ihlas, fedakarlık, Allah rızası gibi temel yapı taşlarını bozmadan, günün anlayışı, dili, bulunulan yerlerin adetleri, kültürlerini de gözardı etmeden, bilakis onları da dikkate alarak elde edilen profesyonel ruhu da devam ettirerek, konjonktür, şartlar ne olursa olsun, her şeye rağmen, hedefi Allah rızası olan, bu güzel yolda devam etmeye gayret edelim. Gayret bizden tevfik Allah’tan.

[Prof. Dr. Şerif Ali Tekalan] 13.1.2020 [TR724]