Ahmet Turan Alkan: Hezarfen, nüktedan, çelebi [Can Bahadır Yüce]

Ahmet Turan Alkan aydındır, gazetecidir, denemecidir: Onlarca yıllık arkadaşları bu cümleyi cılız bir sesle de olsa söyleyemediler—bu ülkenin utanç tarihini yazmak kolay olmayacak.


Tanışma hikâyemiz yazar-okur ilişkisi olarak başlamıştı.

Tam 17 yıl önce, 2000 yılının Nisan ayında Ahmet Turan Alkan’a bir okur mektubu yazmıştım: Yeni çıkan kitabımı kendisine ulaştırmak istiyordum. Yaslı Mızıka‘yı neden sadece ona gönderdim, bilmiyorum. Çekingenliğime ve günlük siyasete mesafeli durmama rağmen bir köşe yazarına şiir kitabı göndermiş olmam, bugün düşününce, beni şaşırtıyor. Üstelik Ahmet Turan Alkan’ın ‘sağ’ görüşten geldiğini biliyordum — her konuda anlaşamasanız da bazı yazarlara içiniz ısınır. Mektuba aldığım cevaptan aklımda sadece bir espri kalmış: “Önce silah çek; sonra kimlik sor!”


Yüz yüze tanışmamız birkaç yıl sonraya rastlıyor: Üniversitedeyken Zaman‘a ara sıra kitap tanıtımları yazıyordum. Bir akşam Taksim’de gazetenin kültür-sanat ekibi ve Ahmet Turan Alkan’la tadına doyulmaz saatler geçirmiştik. Ahmet Abi’nin yaşam bilgeliğine ilk kez o ön-tanışmada tanık oldum. Ahmet Turan Alkan yaşıtlarımın en çok okuduğu köşe yazarıydı. Onunla bir kahve içmiş olmak, arkadaş çevremizde şöhret edinmek için yeterliydi.

Dönüp bakınca, gazetecilikte yolumun Ahmet Turan Alkan adıyla sandığımdan daha çok kesiştiğini görüyorum. 2005’te Zaman‘da muhabir olarak işe başlayınca ilk haberimi Ahmet Turan Alkan’ın bir makalesi üzerine yazmıştım. Aksiyon‘da Ahmet Abi’nin “Şiir Ölüyor mu?” başlıklı bir yazısı yayımlanmıştı. O dönemde kültür-sanat muhabiri olan masa arkadaşım Abdullah Kılıç haberi hemen kokladı, dergiyi önüme koydu: “Ahmet Abi şiirin öldüğünü söylüyor. Genç bir şair olarak bunun altında kalamazsın, hemen haberini yap!” Birkaç şair ve eleştirmenden görüş alıp -biraz da taraflı- bir haber kotarmıştım. Çaylak muhabirin haberiyle alevlenen o tartışma birkaç köşe yazısıyla sürdü. Bunca yıl sonra galiba “şiir ölüyor mu?” sorusu hâlâ eskimedi.


Ahmet Abi’yle -deyiş yerindeyse- mesai arkadaşlığımız 2006’da başladı. Kitap Zamanı için kolları sıvarken Recai Güllapdan ve İrfan Külyutmaz’ın mutlaka “sahalara dönmesi” gerektiğini düşünüyorduk. Ahmet Abi bizi kırmadı, 10 yıl boyunca hiç aksatmadan Recai Güllapdan imzasıyla Kitap Zamanı‘na birbirinden leziz mizah yazıları yazdı. Okuyanlar bilir, Recai Güllapdan müthiş zeki, muzip, biraz da kendini naza çeken ‘kıymetli bir muharrir’dir. Ara sıra, “Recai Amcanız artık emekli olmasın mı?” diye sorardı. Ahmet Abi’ye Recai Amca’yı ne kadar sevdiğimizi söyleyip dil dökünce emeklilik kararını ertelerdi.

On yıl boyunca editörlüğünü yapmak, onunla aynı gazetede köşe yazmak gazetecilik hayatımın mutluluklarındandır. Ahmet Abi genç meslektaşlarını hiç hayal kırıklığına uğratmadı, bize hep yol gösterdi. Bazen bir yazımı okuduktan sonra birkaç cümle yazar, cesaret verirdi.

Ahmet Turan Alkan’ı yazılarını okuyunca severdiniz, tanıdıkça daha da severdiniz. Bir insanı tanımak için en iyi ölçütün birlikte yolculuk etmek olduğu söylenmiştir. 2008’de yaptığımız uzun yolculuğun tadı damağımda: Ahmet Abi’nin nüktedanlığına, çelebiliğine, nezaketine günlerce tanık olmuştum—eşi bulunmaz bir yol arkadaşıydı.


Ahmet Turan Alkan sağ ve muhafazakâr bir geçmişten gelmesine rağmen (coğrafya kaderdir!) her gerçek aydın gibi topluma dayatılan kalıpları sorguladı. Zaman Pazar‘daki yazılarıyla muhafazakâr kesimin en hassas noktasını kurcalamış, Osmanlı tarihi hakkında epey ezber bozmuştu. Üzerine ölü toprağı serpilmiş yayın dünyamız bunu pek fark etmedi elbette ama o yazılardan bazıları turnusol işlevi gördü. (O yazılara kaş kaldıran, hamaset yapmayı tarihçilik zanneden bazıları çok geçmeden iktidar gazetelerine yanaştılar.)

Kısa Türkiye ziyaretlerimden birinde Ahmet Abi, “Gel seni kuru fasulyeciye götüreyim” demişti. Buluşmaya gittiğimde onu kütüphanede çalışırken buldum. Kış akşamı Üsküdar’daki teras, İstanbul manzarası, havada dağılan sigara dumanı, arabada dinlediğimiz o yanık türkü… Şairin dediği gibi, insan hayatını küçük mutluluklar anlamlı kılıyor—o uzun akşamın anısı bende hiç eskimedi.

Ahmet Abi’yi en çok iki fotoğrafla hatırlıyorum. Zaman’a polis baskını yapıldığı gün Ali Bulaç’la kaldırıma oturdukları fotoğraf: İki saygın yazarı öyle görmek o gün pek çoğumuzun ağırına gitmişti. Üzgün ama başı diktiler: O fotoğraf Türk basın tarihinin onur sayfalarında yerini alacak. Ahmet Abi o çalkantılı günlerde kısacık bir mesaj atmayı da ihmal etmemişti: “Canın sağolsun Bahadır; bir gün yeniden çıkarırız Kitap Zamanı’nı inşallah. Selamlar.”



İkincisi, 15 Temmuz’un ardından gözaltına alınınca polis otobüsünden gülümsediği fotoğraf. O tebessümün birçok okuruna moral verdiğine kuşkum yok. Ahmet Abi öyleydi, onun için hiç gülümsemediği gün, israf edilmiş bir gündü.

Herhalde dil konusunda tam uzlaşamazdık ama onun üslubuna saygım hiç azalmadı. Ahmet Turan Alkan’ın Türkçesi Refik Halid’lerden, çok sevdiği Cemil Meriç’lerden günümüze uzanan damarı temsil eder. Bir yazı makinesi gibi -çıtayı düşürmeden- haftada beş altı yazı üretişine hep hayranlık duydum. Ahmet Turan Alkan edebiyatımızda uzun bir geleneği olan fıkra yazarlığının bence günümüzdeki yüz akıdır.

Ahmet Abi aynı zamanda tam anlamıyla bir hezarfendir: Marangozluğu, müzisyenliği, hikâyeciliği, teknolojiden zanaatkârlığa geniş merakları… Benzerini pek görmediğim bir yaşama üslubu ustasıdır.


Ahmet Turan Alkan aydındır, gazetecidir, denemecidir: Onlarca yıllık arkadaşları bu cümleyi cılız bir sesle de olsa söyleyemediler—bu ülkenin utanç tarihini yazmak kolay olmayacak.

Ahmet Turan Alkan basın ödülleri alması gerekirken aylardır hapishanede kitaplarına kavuşacağı günü bekliyor. Binlerce makaleyle ‘Türkiye’nin ruhu’nu anlamaya çalışmış bir yazı emekçisinin üç kez müebbetle yargılanması kötü yazılmış bir gerçeküstücü senaryoyu andırıyor. Her şeye rağmen Ahmet Abi’nin -tıpkı öteki gazeteciler gibi- içeriden başı dik ve gülümseyerek çıkacağına inanıyorum.

Hayatı kitaplar arasında geçmiş Ahmet Turan Alkan hapishaneden yazdığı mektupta gazetecilere getirilen kitap yasağından yakınıyor, adeta oksijenim kesildi, diyordu.

Sadece o mu—hepimiz havasızlıktan boğuluyoruz.

[Can Bahadır Yüce] 12.4.2017 [Kronos.news]

Büyük Mahkeme [Mehmet Ali Şengül]

Gerçekten imanın insana kazandırdığı huzuru tadan mü‘minler, her zaman, her yerde, gizli-açık yaptıkları bütün amellerin; haram-helal, günah-sevap, hangi niyetle ne yapmışsa, Allah’ın bunlardan haberdar olduğunun, Kiramen Katibîn tarafından her şeyin kayıt altına alındığının şuurunda ve bilincindedirler. Onun için hayatlarını buna göre tanzim ederler ve etmek zorundadırlar.

Kayıt altına alınan şeylerin hesabı sorulmayacaksa, mazlumun hakkı zalimden alınmayacaksa, zalimin zulmü ona kâr kalacaksa, o zaman bunlar manasız olur. Ahiret ve hesap yoksa, o zaman kuvvetli daima zayıfı ezer, yakar, yıkar, ortalığı fesada verir. Bugün dünyanın bir çok yerinde, hususiyle İslam coğrafyasında olduğu gibi.

İnsanın, başkasının malında, canında, namus, haysiyet ve şerefinde, makam ve mevkîinde gözü olmaması, başkalarına karşı âdilane davranması; her şeyini gören, bilen, kayıt altına alan Allah’a iman etmesine ve Büyük Mahkeme’de, hakimler Hakimi Allah’ın huzurunda bunların hesabının sorulacağına inanmasına bağlıdır.

Yüce Rabbimiz, “Siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için âhireti terk edip durursunuz” buyurmaktadır. (Kıyamet suresi, 20-21)
       
Bugün dünyanın toplum yapısına baktığımız zaman, insanlar ahireti unutmuş, dünyayı ise gaye-i hayal yaptıklarını görüyoruz. Mü’minler de bile, ahiret hayatını esas alarak hayatını tanzim etme mevzuunda ciddi bir gayret görülmediğini, korkunç bir iman zaafı ve erozyonu yaşandığını müşahade ediyoruz.
      
Kainatta başta insan olarak her varlık, dünyanın fani olduğuna, öldükten sonra dirilmenin gerçek olduğuna ve ebedî, ölümsüz bir hayatın mevcudiyetine  en açık bir delildir.
      
İnsan, ölmek istemediği halde dünyada yakasını ondan kurtaramıyor. Demek ki, ebed arzusunun karşılığı başka bir alemde verilecektir.
      
Gece ve gündüzün, kış ve yazın birbirini takip etmesi, baharda ölmüş ağaçların yeniden ihyası gösteriyor ki, insan çürümek için toprağa konmuyor. Çekirdeği meyvedar ağaç yapan Allah (cc), insan gibi halife-i ruy-i zemini de, ihya edip ebedi hayata kavuşturacaktır.
     
Bu gerçekleri Yüce Rabbimiz Kur’an-ı Müciz’ül Beyan’da gayet net bir şekilde beyan buyurmaktadır:

A‘raf suresi 183. Ayette, “Ben onlara mühlet veririm; fakat vakti gelince Benim cezalandırmam pek kesin ve şiddetlidir.” ve 186.ayette, “Allah kimi şaşırtırsa onu doğru yola getirecek yoktur...” buyurulmaktadır.
    
(Habibim) “Sana kıyametin ne zaman geleceğini sorarlar. De ki; Onun ne zaman geleceğine dair bilgi yalnız Rabbimin nezdindedir. Vaktini Ondan başkası açıklayamaz.”

“O kıyamet öyle bir meseledir ki, ne göklerde ve ne de yerde ona tahammül edecek hiç kimse yoktur”

“O size ansızın gelecektir.”

“Sen sanki onu biliyormuşsun gibi, onu sana soruyorlar.  De ki; Ona dair gerçek bilgi yalnız Allah’ın nezdindedir.”

“Ama insanların çoğu bunu bilmezler.” (A’raf Suresi, 187)

Mü’min suresi 18.ayette, “Onları, yaklaşan müthiş güne karşı uyar!”

Şuara suresi 18.ayette, “Mü’minler onun gerçekten vakî olacağını bilir ve ondan kaçınırlar.”

Naziat suresi 45.ayette, “Sana düşen sadece, ondan korkanı uyarmaktır.”  (Yani, kıyametten korkanlar senin tebliğine kulak verir, ondan yararlanırlar.) buyrulmaktadır.

Zilzal suresi 1-8. Ayetlerde, “Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman... Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman... İnsan şaşkın şaşkın: “Ne oluyor buna!” dediği zaman... İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır: Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.  İşte o gün bölükler halinde insanlar, kabirlerinden çıkıp yüce divana dururlar, ta ki yaptıklarının karşılığını görüp alırlar. Zerre ağırlığınca hayır yapan onu bulur, Zerre ağırlığınca şer yapan da onu bulur.”

Hac suresi 1 ve 2. ayetlerde, “Ey İnsanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Gerçekten kıyamet saatinin depremi müthiş bir olaydır. Onu göreceğiniz gün... Çocuğunu emziren anne, dehşetten çocuğunu unutup terk eder. Hâmile olan her kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş olmuş görürsün, halbuki gerçekte onlar sarhoş değildirler. Fakat Allah’ın azabı pek çetindir.”

Hakka suresi 13-18. Ayetlerde, “Artık Sûra kuvvetle üflendiğinde, yer ve dağlar yerlerinden kaldırılıp bir tek darbe ile çarpılıp paramparça edildiğinde; İşte o gün olan olur, kıyamet o gün kopar!
O gün gök yarılır, parçalanır, iyice kuvvetten düşer. Melekler de göğün etrafında bulunurlar. O gün Rabbinin arşını, sekiz melek taşır.
O gün bütün yaptıklarınızla Allah’a arz olunursunuz; öyle ki sizden en ufak bir şey bile gizli kalmaz.”

Hakka suresi 25-29. ayetlerde, “Ama hesap defteri sol tarafından verilen kimse: “Eyvah! der, ‘keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım! N’olurdu, ölüm her şeyi bitirmiş olaydı! Servetim, malım bana fayda etmedi! Bütün gücüm, iktidarım yok oldu gitti!”

Mü’minun suresi 1-11. Ayetlerde, “Muhakkak ki müminler, mutluluk ve başarıya erdiler. Onlar namazlarında tam bir saygı ve tevazu içindedirler. Onlar boş şeylerden uzak dururlar. Onlar zekâtı ifa ederler.  Onlar mahrem yerlerini günahlardan korurlar. Yalnız eşleri ve cariyeleri ile ilişki kurarlar. Çünkü bunu yapanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçmek peşinde olanlar, işte onlardır haddi aşanlar!

O müminler, üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar. Onlar namazlarını vaktinde eda edip zayi etmekten korurlar. İşte vâris olanlar, ebedî kalacakları Firdevs cennetine vâris olanlar onlardır!” buyrulmaktadır.

Enbiya suresi 1. ayette, “İnsanların hesap verme vakti yaklaştı. Ama onlar hâla koyu bir gaflet içinde haktan yüz çevirmekteler.”

İsrâ suresi 13-16.ayetlerde, “Her insanın vebalini, kendi nefsine bağladık, her insan yaptıklarına göre muamele görür. Nitekim kıyamet günü hesap defterini, önünde açılmış bulacaktır.”

“Şöyle deriz ona: ‘Defterini oku. Bugün muhasebeci olarak kendi işini görmeye kendin yetersin!’ Kim doğru yolu seçerse, kendisi için seçmiş olur; kim de doğru yoldan saparsa, kendi aleyhinde sapmış olur. Hiçbir kimse başkasının günah yükünü taşımaz.”

“Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız. Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde, oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına iyilikleri emrederiz. Buna rağmen onlar dinlemez, fısk-u fücura devam ederler. Bu sebeple, onun hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz.” buyurulmuştur.

Görülüyor ki, insan başıboş değil, ağır ve büyük bir sorumlulukla dünyaya gönderilmiştir.

Emr-i İlahîye’ye itaat etmesiyle dünya ve ahiret saadeti ve mutluluğuna kavuşacağı gibi, baş kaldırıp isyan etmesiyle de ilahî cezadan yakasını kurtaramayacaktır.

[Mehmet Ali Şengül] 12.4.2017 [Samanyolu Haber]
masengul@samanyoluhaber.com

Kâinat nedir? [Ebu Abdurrahman]

İnkârcı bir anlayışla kâinata bakan gözün anladığıyla, Kur’an’ın nuru ile bakan derin nazarın bakış farklarına dikkat edecek olursak: Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle: “Kur’an’ın her bir âyeti karanlığı delen bir yıldız gibi mucizelik ve hidayet nurunu neşrederek, inkâr ve gaflet karanlıklarını nasıl dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini, Kur’an henüz inmeden önceki o câhiliyet asrında ve o bedevilik sahrasında farz etki, her şey cehalet ve gaflet  karanlığı altında tabiatın donuk, ruhsuz perdesine sarılmış olduğu bir anda Kur’an’ın yüce ve yüksek dilinden: ‘Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi de Allah’a tesbih edip Onu her türlü kusur ve noksandan tenzih ve takdis eder. O, Aziz ve Hakîmdir.’ (Hadid Suresi, 57/1)  ‘Göklerde ne var, yerde ne var ise, hepsi de Allah’a tesbih ediyor; O’nu her türlü kusur ve noksandan  tenzih ve takdis ediyor ki. Ki, O, Melik, Kuddus, Aziz ve Hakimdir.’ (Cum’a Suresi, 62/1) gibi ayetleri işit, bak. O ölmüş veya yatmış âlemin varlıkları ‘Sebbeha Yüsebbihu (Tesbih etmektedir… Tesbih ediyor…)’  sadası ile işitenlerin zihninde nasıl diriliyor, uyanık, duyarlı bir hâl alarak, ayağa kalkıp zikrediyorlar. Hem o karanlık gök yüzünde birer camit ateş parçası olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahluklar  ‘Yedi kat gökler  ve yerde olan her şey Ona tesbih eder’  (İsrâ Suresi, 17/44) ses ve sadasıyla işitenlerin nazarında nasıl Gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar, hikmet ifade eden birer kelime ve hakikatı gösteren bir  nur; Arz bir kafa, karalar ve denizler birer dil ve bütün hayvanlar ve bitkiler tesbihat yapan birer kelime suretinde kendileri gösterirler.” (Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule, Birinci Ziya)

Kur’an’ın bize gösterdiği geniş ufuk ve derin mânalar açısından yine Bediüzzaman Hazretlerinin tesbitleriyle kainatın ifade ettiği mânalara dikkat etmeye çalışalım: 

Hadis-i Şerifte, “Bir melâike var. Kırk bin başı var. Her başında kırk bin dili var. Her dilinde kırk bin tesbihat yapıyor. (Yani 64 trilyon tesbihatı aynı anda söylüyor.)” (Taberâni) buyuruluyor. Üstad Hazretleri Yirmi Dokuzuncu Söz’de bunu izah ederken, diyor ki: Şu Hadisin hakikatının, bir MÂNASI var, bir de SÛRETİ var. Mânası şudur ki: Melâikenin ibadetleri, hem gayet muntazamdır, mükemmeldir; hem gayet küllîdir, geniştir.  Şu hakikatın sureti ise, şudur ki: Bazı büyük cismânî varlıklar vardır ki, kırk bin baş kırk bin  tarz ile kulluk vazifelerini yapar. Mesela; gökler, güneşlerle, yıldızlarla TESBİHAT yapar. Yer yüzü tek bir mahluk iken, yüz bin baş ile; her başta yüz binler ağız ile, her ağızda yüz binler dil ile kulluk vazifesini, Rabbine karşı TESBİHATINI yapıyor. İşte küre-i arza müekkel (vazifeli) melek de, melekût âleminde şu mânayı göstermek için görünmesi lâzımdır.  Hatta ben, orta büyüklükte bir BADEM  AĞACI  gördüm ki; kırka yakın BAŞ  hükmünde BÜYÜK  DALLARI var. Sonra bir DALINA baktım, kırka yakın DİLİ  hükmünde KÜÇÜK  DALLARI  var. Sonra o küçük dalının bir DİLİNE  baktım, KIRK  ÇİÇEK  açmıştır. O çiçeklere hikmet nazarı ile dikkat ettim; her bir ÇİÇEK  içinde kırka yakın incecik, muntazam PÜSKÜLLERİ, RENKLERİ  ve SANATLARI  gördüm ki, her biri Cenab-ı Hakkın ayrı ayrı GÜZEL  İSİMLERİNİN birer tecellisini ve birer ismini okutturuyor. İşte hiç mümkün müdür ki, şu BADEM  AĞACININ  Yaradanı olan Cenab-ı  Hak, bu câmid ağaca bu kadar vazifeleri yükletsin; onun mânasını bilen, ifade eden, kâinata ilan eden, Cenab-ı Hakkın huzuruna takdim eden, ona münasip ve ruhu hükmünde bir melek-i müekkeli ona bindirmesin.”

Üstad Hazretleri İkinci Şua’nın Birinci Makamında şöyle diyor:

“Mesela, Vahdet (birlik) sırrı ile kâinat, öyle büyük ve cismânî bir melâike hükmünde olur ki, varlıkların nevileri adedince, YÜZ  BİNLER  BAŞLI… ve her  BAŞINDA   o neviden bulunan fertlerin sayısınca YÜZ  BİNLER  AĞIZ…. Ve her AĞIZDA  o ferdin cihazları (donanımları) , organları ve hücreleri mikdarınca YÜZ  BİNLER  DİLLER  ile Yaradanını takdis ederek TESBİHAT  yapan İSRÂFİL  Aleyhisselam gibi kullukta yüce ve yüksek bir makam sahibi ve hârika hayret veren benzersiz bir varlık iken; hem tevhid sırrı ile âhiret âlemlerine ve menzillerine çok mahsulat yetiştiren bir tarla, bir bahçe… Âhiretin saadet diyarlarının tabakalarına insanların amelleri gibi çok hâsılatıyla, lüzumlu şeyleri tedârik eden bir fabrika…. Bekâ âleminde bilhassa Cennet-i Âlâ’daki, seyircilere, dünyadan alınma ebedî manzaraları göstermek için devamlı şekilde işleyen YÜZ  BİN  YÜZLÜ  SİNEMALI  BİR  FOTOĞRAF  iken; Allah’a şirk ve ortak koşmak ise, bu hayret veren, tam mutî, hayattar ve cismanî meâikeyi; câmid, ruhsuz, fâni, vazifesiz, helâk olucu, mânasız hâdiselerin kargaşa ve karışıklığı altında ve çeşitli değişimlerin fırtınaları içinde, yokluk karanlıklarında yuvarlanan perişan, boş ve mânasız bir varlıklar topluluğu… Hem bu çok garip ve tam muntazam, faydalı fabrikayı; mahsûlatsız, neticesiz, işsiz âtıl halde bulunan, karmakarışık olarak şuursuz tesadüflerin oyuncağı ve sağır tabiatın ve kör kuvvetin oyun yeri ve bütün şuur sahibi varlıkların mâtemyeri ve bütün hayat sahibi varlıkların mezbahası ve hüzün yeri şekline çevirir.”

İşte Kur’anî bakışla, inkârcı bakışın farkları…   

[Ebu Abdurrahman] 12.4.2017 [Samanyolu Haber]
eabdurrahman@samanyoluhaber.com

Turgut Özal’ın üç hürriyet düşüncesi ve günümüz Türkiye’si [Dr. Serdar Efeoğlu]

Turgut Özal 1991 yılında sanki bu günlere bakarak şunları söylüyordu: “Ben ki 10, belki 15 sene sonra çok daha iyi anlaşılırım. Bugün anlaşılmamam normaldir, bu toz duman içerisinde. Hele yapılan gürültü içerisinde bazı zorluklar var. Ama anlaşıldığım zaman, Türkiye ne durumda olacak, hangi durumda anlayacak bunu. O beni düşündürüyor. Geri giderek anlarsa çok iyi anlar; ama geri gitmeyerek anlarsa benim için çok büyük hadise olur.”

Özal, 1983’ten 1993’e Başbakanlıkla başlayan ve Cumhurbaşkanlığı ile devam eden on yıllık süreçte Türk siyasi hayatına damgasını vurarak çok önemli dönüşümler gerçekleştirdi. Malatyalı öğretmen bir anne ile bankacı bir babanın çocuğu olan Özal, uzun süre devlette bürokrat olarak görev yaparak problemleri yakından gözlemledi.

TABULARI YIKAN LİDER

Özal on yıllık dönem boyunca “çağ atlatan” ve “tabuları yıkan” bir lider oldu. Menderes-Demirel çizgisinin devamı olarak gözüken Özal, Menderes’ten farklı olarak “seçkinler-zenginler zümresinden” değildi. Yine Demirel’in halktan gözükse de devlet geleneğine aşırı bağlılığı ile “devletlû” imajına karşılık “sivil” bir kimliğe sahipti.

Darbe sonrası ordunun ağırlığının her yerde hissedildiği bir dönemde askerî vesayeti geriletmeyi, özgürlükleri ön plana çıkarmayı ve rejimi sivilleştirmeyi başardı. Bunu yaparken kavga ve çatışmaya fırsat vermedi. Türkiye’de gerçek demokrasinin “askerlerin yerli yerine konulması” ile mümkün olacağını savunuyordu. 1987’deki “Genelkurmay Operasyonu” ile Necdet Öztorun’un Genelkurmay Başkanı olmasının önüne geçerek askerlerin tepe yönetimi planını devre dışı bıraktı.

Özal Türkiye’de, mevcut müdahaleci yaklaşımlar yerine “üç hürriyet” prensibini uygulamaya çalıştı. Bunlar “düşünceyi ifade etme hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti ve teşebbüs hürriyeti” idi. Bu hürriyetlerin önündeki engelleri kaldırmak temel hedeflerinden biri oldu.

TCK’nın hem komünizm propagandasını yasaklayan 141. ve 142. Maddelerini, hem de dindarlar üzerinde büyük bir baskı oluşturan 163. Maddeyi kaldırdı. 1987’de, insan hakları ihlallerinin en yoğun olduğu bir dönemde AİHM’e başvuru imkânı tanıyan kanun kabul edildiği gibi işkencenin önlenmesine dair uluslararası düzenlemeler de yürürlüğe girdi.

Özal, bireyi ön plana alarak devletin sınırlanmasını hedeflemişti. Devleti merkeze koyan “Devlet Baba” anlayışına karşıydı. O’na göre “Millet devlet için değil, Devlet millet için” vardı. Asıl olan milletin zenginliği sonucu devletin zengin olmasıydı. Özal statükoya büyük bir darbe vurdu. Bu yönüyle sağ ve sol kesimden devleti kutsayanların muhalefetiyle karşılaştı. Jakoben Kemalist, bürokratik ve askeri vesayet anlayışını ciddi bir şekilde geriletmeyi başardı.

Özal’ın düşüncesine göre serbest piyasa şartlarında bireyler istedikleri şekilde kazanabilmeliydi. O’na göre güçlü demokrasi, güçlü bir ekonomiyle mümkün olabilirdi. İhracata dayalı ve dünya ekonomisi ile bütünleşen bir ekonomi oluşturmayı hedefledi. Yabancı sermayeyi teşvik amacıyla birçok düzenleme yapıldı. Rekabetin artması ve ihracatın öne çıkmasıyla Türk işadamları daha kaliteli üretim yapma ihtiyacı duydular.

1987’de AB’ye o zamanki adıyla AT’a üyelik başvurusu yaparak Türkiye’nin yönünün Batı demokrasileri olduğunu açık bir şekilde ortaya koydu. Özal, sürekli yeni vizyon geliştiriyor ve Türkiye’nin “birinci sınıf ülkeler” arasına girebileceğini düşünüyordu. Bunun için Türkiye’nin; Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu ve İslam Dünyası üzerindeki nüfuzunu artırarak “birkaç yüzyılda bir gelebilecek bu tarihi fırsatı kaçırmaması” gerektiğini savunuyordu. Yurtdışında açılan Türk okullarını da bu stratejinin bir parçası olarak görüyor ve destekliyordu.

Özal’ın teknoloji tutkusu Türkiye’ye kendi ifadesiyle bir “transformasyon” devrimi yaşattı. Telefonların dijitalleşmesi, televizyonun renklenip çok kanallı olması ve ardından ilk defa özel televizyon ve radyoların ortaya çıkması ile ülkede bir iletişim devrimi yaşandı.

‘DEMOKRAT, DİNDAR, SİVİL’ CUMHURBAŞKANI

Türkiye’de 1961’den itibaren dört Cumhurbaşkanı askeri vesayetin bir sembolü olarak askerlerden seçilmişti. Özal, Demirel’in 1965 ve 1969’daki seçim zaferlerine rağmen Cumhurbaşkanlığına talip olmamasına karşılık, partisinin oyları düşmüş olsa da Cumhurbaşkanı olmayı tercih etti. Böylece cenazesinde taşınan dövizlerde gördüğümüz “sivil, demokrat ve dindar” bir Cumhurbaşkanı olarak köşkü sivillere açtı.

Türkiye’nin 12 Eylül darbesine sürüklendiği bir zamanda Türkiye’yi yönetti. Ortaya koyduğu 12 Eylül öncesinin dört eğilimini birleştirme stratejisi ile ülkedeki kutuplaşmaların azaltılmasında, nefret söylemleri ve ötekileştirmenin geriletilmesinde önemli bir rol oynadı. Özal devri, çoğulculuk ve çok sesliliğin öne çıkmaya başladığı bir dönem oldu.

“Dindar” kimliğine karşılık hiçbir zaman dini siyasete alet eden bir politika izlemedi. Döneminde dini gruplar birer sivil toplum unsuru olarak algılanarak daha görünür hale geldikleri gibi medya, vakıf ve ticari faaliyetlerde de yer aldılar.

Özal’ın en cesur olduğu alanlardan birisini “Kürt Sorunu” oluşturdu. Türkiye’nin farklı kimliklerden oluşan bir “mozaik” olduğunu ifade ederek o zamana kadar “gayrinizami harp” ile çözülmeye çalışılan Kürt sorununun masada çözümünden yana bir tavır geliştirdi. 1991’de “dil yasağı” getiren kanunu kaldırarak Kürtçe yasağını sona erdirdi. Birçok kişinin çekindiği bir ortamda Cumhurbaşkanı sıfatıyla “benim anneannem de Kürt’tü” dedi.

GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİ

17 Nisan 1993’de vefat eden Özal’ın ölümünün üzerinden 24 yıl geçti. Zaman Özal’ı haklı çıkardı ve Türkiye inişli çıkışlı süreçler yaşadı. Özal’ın sloganlarını kullananlar, bir süre sonra bambaşka bir yüzle karşımıza çıktılar.

Türkiye 15 yıldır AKP tarafından yönetiliyor. Daha çok demokrasi ve özgürlük, AB’ye üyelik vaatleriyle iktidara gelen AKP Türkiye’yi; saatlerce süren MGK toplantılarının yapıldığı, devletin kutsandığı, bireyin değerinin kalmadığı, partizanların her türlü imtiyaza sahip olduğu, muhaliflerin ise yok olmaya mahkûm edildiği bir ülkeye dönüştürdü.

Özal, AKP için sadece seçim zamanları hatırlanan bir figür olarak kullanıldı. 15 Temmuz sonrasında adını taşıyan vakıf üniversitesi bile kapatıldı. İlginçtir ki başta Ahmet Özal olmak üzere Özal ailesinden bile tepki gelmedi.

Özal’ın üç temel prensibi bugün kâğıt üstünde kaldı. Hür teşebbüs, şirketlerine el konularak ve kayyum atanarak Cumhuriyet devrinin en büyük darbesini aldı. Son olarak Ülker olayında görüldüğü gibi her girişimci sıranın kendine gelmesinden endişe eder hale geldi.

Bireysel özgürlüklerde de Cumhuriyet devrinin en kötü tablosu yaşanıyor. On binlerce insan sadece bir ihbar veya fişlemeyle işinden oluyor, hapse atılıyor. En son yedi kişinin piknik yaptıkları gerekçesiyle örgüt suçundan tutuklanması paranoyanın geldiği noktayı gösteriyor. Yol ve köprülerle övünen iktidar, hapisteki insan sayısıyla bir rekora koşuyor. Onlarca TV ve gazete kapatılarak halkın haber alma hakkı engelleniyor. Sansürde ise her olay sonrası yayın yasağı getirilerek rekor üstüne rekor kırılıyor.

Din ve vicdan hürriyeti ise sadece yandaşlar için geçerli. Muhalif cemaat ve tarikatlar her gün yeni zulümlere maruz kalıyor, dini kitaplar suç delili olarak gösteriliyor. “Partizan” tarikatlar ise STK olma yerine “Kutsal Devleti” destekleme aracına dönüştürülüyor. Din bir propaganda aracı olarak görülerek cami kürsüleri siyasete alet ediliyor.

AKP dönemi bir taraftan da kutuplaşmanın zirve yaptığı bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Özal’ın çoğulculuk, çok seslilik ve birlikte yaşama kavramlarının yerini ötekileştirmenin ve kutuplaştırmanın aldığı bir dönem yaşanıyor. Özal’ın bir vizyon olarak gördüğü Türk okullarını kapattırmak için her yol deneniyor.

The Sunday Telegraph’ın ifadesiyle “Türkiye’yi haritaya koyan lider” Özal’la birlikte 1990’ların başındaki ışıltılı Türkiye’den bugün AB hedefinden vazgeçmiş, önünü görmekten aciz, dış politikada hiçbir prensibi olmayan bir ülkeye dönüşmek ne kadar acı. Ne yazık ki Özal, Türkiye’nin ileri gitmek yerine geri gideceğini öngörerek bu konuda da haklı çıktı.

Kaynaklar: T. Bora, “Turgut Özal”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Liberalizm, İletişim Yay. 2005;  A. V. Uluç, “Liberal-Muhafazakâr Siyaset ve Turgut Özal’ın Siyaset Düşüncesi”, Yönetim Bilimleri Dergisi, C. 12, S. 14, 2014; B. Bülbül, Küreselleşme ve Türkiye: Özal Dönemi Değişim Paradigmaları, GÜ SBE yüksek lisans tezi, 2015.

[Dr. Serdar Efeoğlu] 12.4.2017 [TR724]

‘Kontrollü darbe’ ve KHK ihraçları [Erhan Başyurt]

15 Temmuz darbesi, ilk andan bu yana ‘kurgu mu değil mi’ tartışılıyor.

Darbenin oluş şekli, başarısızlık üzerine bina edilmiş olması, komutanların, hükümetin ve kilit isimlerin çelişen açıklamaları ve darbenin komuta kademesi daha belirlenmeden muhaliflere yönelik hukuksuz toplu ‘siyasi temizlik’ (purge) soru işaretlerini besliyor.

Batılı istihbarat örgütlerinin dinlemelere ve bilgiye dayalı tespitleri ve iktidarın darbeyi demokrasiyi ve özgürlükleri yok etmek için istismarı, ‘kontrollü darbe’ düşüncesinin her gün daha da güçlenmesine yol açıyor.

ÖRGÜT UYDURUP HALKI İNANDIRDILAR

Başarısız askeri darbenin hemen ertesi günü başlayan ‘sivil darbe’ ve ‘siyasi temizlik’, bugüne kadar 130 bini aşkın kamu çalışanı Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile sorgusuz sualsiz işten atıldı.

Öğretmenler, akademisyenler, doktorlar, hemşireler, hakimler, savcılar, memurlar darbeye destek ile suçlanıyor, ev hanımları, yeni doğum yapmış kadınlar, 80 yaşının üstündeki yaşlılar hapse konuluyor…

Genelkurmay Başkanı ve İkinci Başkanı’nın darbenin ertesi gününe kadar nerede olduğunu dahi bilmeyen siyasiler, darbe girişimi başladığı andan itibaren ‘silahlı bir örgüt’ uydurup, kamuoyunu ve siyasi partileri de bu yalana inandırdılar…

ERDOĞAN: 657 DEĞİŞMEZSE TEMİZLİK MÜMKÜN DEĞİL

Darbe ‘kontrollü’ müydü?

İsterseniz 130 bin insanın fişlemeler ve ihbarla kamudan atıldığı sürece bakalım…

TSK dahil kamudan toplu ihraçlar için iktidarın hazırlık yaptığının ilk sinyalini Cumhurbaşkanı Erdoğan darbeden iki yıl önce 31 Ekim 2015’te ATV’de katıldığı programda vermişti.

İşte o çarpıcı sözler;

“Ne yazık ki bu paralel yapı ülkemizde devletin içerisine sızmış virüs gibi.

İstihbaratta da var, milli istihbarat, emniyet teşkilatı, TSK bütün bunların hepsinde bunlar var. Bakanlıkların içerisinde hemen hemen hepsinde var.

A’dan Z’ye temizlemek mümkün değil.

Her şeyden önce 657 değiştirilmediği sürece bu iş çözülmez.

Bu kanun değiştiği andan itibaren farklı bir sistem oturtulabilir…”

STAR GAZETESİ: TEMİZLENMELERİ KOLAYLAŞACAK

21 Mart 2016 tarihli Star gazetesi ‘657’ye paralel düzenleme’ haberini yayınladı.

Haberde 47 yıllık 657 sayılı memurlarla ilgili yasanın değişikliğine gerekçe olarak; ‘Böylece devletin kılcal damarlarına sızan Paralel Örgüt üyelerinin temizlenmesi kolaylaşacak’ deniliyor.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın çalışma yürüttüğüne değinilen haberde bir yetkiliye atfen, ‘Anayasa değişikliği yapılmadan sorunun çözüme kavuşmasının uzun zaman alacağı’ vurgusu yapılıyor.

SABAH GAZETESİ ‘OPERASYONU’ DEŞİFRE ETTİ

Sabah Gazetesi’nde 16 Haziran 2016’da yayınlanan bir haber yürütülen çalışmalara ilişkin şaşırtıcı bilgiler ihtiva ediyor.

İşte o haber:

Üst düzey bir hükümet yetkilisi paralel yapıyla bağlantılı olup da kamuda hala kendini gizleyen isimler olduğunu vurgulayarak, ‘Emniyet, istihbaratın bu konuda çok ciddi bir çalışması var. Bakanlar Kurulu’yla da paylaşıldı. Bugün bu yapıdan tamamen kopanlar da var. Ancak bazı kritik kurumlar da kendilerini gizleyenlere yönelik önemli tespitler var. Memurlar Kanunu’nda yapılacak değişiklikle devlet içinde devlete ihanet eden tek bir isim kalmayacak’ dedi…

Milli güvenliği tehlikeye sokacak eylem, işlemlerde bulunanının işine son verilecek. Terör örgütü, legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten yapılarla ilişki kuran, eylem birliği içinde olan bir kamu çalışanı kalmayacak. Kamu imkân ve kaynaklarını bu örgütlere kullandıranlar, propagandasını yapanların işine son verilecek. İdari yargı kararıyla geri dönüş kapısı kapanacak…

Sabah gazetesi ‘operasyon başladı’ ara başlığının altında da ‘itiraf’ gibi şu tespitlere yer veriyor:

‘Milli güvenliği tehdit eden örgüt ve yapılarla irtibatlı kamu çalışanları hakkında da Başbakanlık genelgesine dayanarak idari ve adli işlem başlatılıyor. Paralel Yapı üyeleri ve terör örgütü PKK sempatizanları ile bu örgütlere yardım edenler araştırılıyor. PKK, DHKP-C, Paralel Yapı dahil tüm örgütler genelge kapsamına alınırken, dışarıdan hizmet alımı yoluyla çalışanlar hakkında da titizlikle incelenmesi talimatı verilmişti…’

‘TSK’DA TEMİZLİK… ALLAH’IN BÜYÜK LÜTFU!’

Şimdi gelelim ‘kontrollü darbe’ olarak nitelenen 15 Temmuz gecesine…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Atatürk Havalimanı’nda yaptığı açıklamada, kanlı darbe girişimini ‘Allah’ın lütfu!’ olarak nitelemesi çok tartışılmıştı:

‘Şu anda yapılan hareket bir ihanet hareketidir. Bu vatana ihanet hareketinin bedelini çok ağır ödeyecekler. Eninde sonunda şu anda bu hareket (darbe girişimi), Allah’ın bize büyük bir lütfudur. Çünkü bu silahlı kuvvetlerimizin temizlenmesine sebep olacak…’

İktidar 657’yi değiştirmek için darbeye kadar istediği gibi Anayasal değişiklik yapmayı başaramadı ancak 15 Temmuz darbesini, OHAL ilan etmek ve KHK’lar çıkarmak yoluyla ‘siyasi temizlik’ fırsatına dönüştürdü.

15 Temmuz’dan bir ay önce iktidarın yayın organı Sabah’ın duyurduğu kamudan temizliğe yönelik ‘operasyon başladı’ haberini, darbe sonrası ‘Allah’ın büyük lütfu!’ anlayışında hayata geçirdiler…

AKP GENEL BAŞKAN YARDIMCISININ İTİRAFI

Yüzlerce şehit verdiğimiz ‘darbe kontrollü müydü’ henüz meçhul ama 15 Temmuz’un hukuku yok etmek için kullanıldığını AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Yasin Aktay da 17 Kasım 2017’de partisinin MYK toplantısının ardından şu çarpıcı sözlerle itiraf etti:

“Biz o günlerde bir suç işlememiş olan, doğal olarak bütün işlerini, bütün faaliyetlerini yasal zeminde yaptıklarını gösteren bir yapı için, ‘kandırıldık’ demeyiz.

Bugün herhangi bir insan, herhangi bir grup, herhangi bir sivil toplum kuruluşunun gelecekte bir suç işleme kapasitesi, potansiyeli elbette vardır. Ama biz suç işlememiş insanları, suç işleme ihtimalleri vardır diye peşin peşin onları yargılama hakkına sahip olamayız.

Eğer 15 Temmuz’da bu darbe teşebbüsünü yapmamış olsalardı bile onlara karşı öyle çok da fazla yasal bir zeminde tedbir alma imkânımız olmazdı zaten.”

Aktay’ın son cümlesinde yer alan hukuksuzluğun acı itirafının daha doğru ve anlaşılır ifadesi aslında şöyle:

Eğer 15 Temmuz’da bu darbe teşebbüsü yapılmamış olsaydı, onlara karşı yasal bir zeminde öyle çok da tedbir alma imkânımız olmazdı zaten…

[Erhan Başyurt] 12.4.2017 [TR724]

O fotoğraf ve iddianamenin kodları [Adem Yavuz Arslan]

Bir önceki yazıda ‘Türkiye’nin köklü özel harp geleneğinden’ örnekler verip 15 Temmuz darbe girişimine dair şüpheleri sıralamış; günün birinde ‘15 Temmuz muhteşem bir özel harp operasyonuydu’ itirafını okuruz demiştim.

Özetle; Türkiye’de gerektiğinde ‘karşıya üç adam gönderip bu tarafa beş füze attırma taktiğinin’ ne kadar güçlü olduğunu anlatmıştım.

ERDOĞAN OTELDE DEĞİL MİYDİ ?

Aradan geçen sürede iki önemli gelişme oldu.

Birincisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın torununa Kur’an-ı Kerim öğretirken çekilmiş fotoğrafı medyaya servis edildi.

Gerçi Havuz medyası fotoğrafı ‘sızdı’ şeklinde haberleştirdi ancak hem Erdoğan’ı hem de Havuz medyasında işlerin nasıl yürüdüğünü bilenler bu fotoğrafın ‘iradi olarak’ Erdoğan tarafından servis edildiğini bilirler.

Fakat asıl ‘bomba’ 8 Nisan akşamı patladı.

24 TV yayınına çıkan Erdoğan o fotoğrafın 15 Temmuz gecesi darbeden hemen önce çekildiğini anlattı. Karşısında oturan gazeteciler(!) Erdoğan’ı tebrik yarışına girdiği için haberi fark edemediler ve doğal olarak da sorulması gereken soruları sormadılar.

O fotoğrafın bir otel odasında çekilmediği açıktı.

Fondaki kütüphane, kütüphanedeki eşyalar (modem, süs eşyaları vs) açıkça orasının bir otel odası olmadığını gösteriyordu.

Dahası, darbe girişimi sonrasında Yalçın Akdoğan kameralar eşliğinde Erdoğan’ın kaldığı iddia edilen oteli gezmiş, o görüntüler de ‘İşte saldırıya uğrayan otel’ delinerek medyaya verilmişti.

Orada açıkça görülebileceği gibi ‘işte o otel’ denilen görüntüler ile Erdoğan’ın ‘darbeden hemen önce çekildi’ dediği fotoğraf aynı yer değil.

Bu durumda ya önceki yada bu son açıklamalar ‘gerçeğe aykırı’ beyan olur.

Aradan geçen 9 ayda  Erdoğan’ın darbeyi kaçta ve kimden öğrendiğini netleştirememiştik (zira bizzat Erdoğan'ın kendisi çelişkili açıklamalar yapmıştı) şimdi o gece nerede olduğuna dair şüphelerimiz de oldu.

Erdoğan, ölüm kalım meselesi olarak gördüğü referandum öncesi ‘torununa Kur’an-ı Kerim öğreten Cumhurbaşkanı din düşmanı darbeciler tarafından öldürülmek istendi’ mesajı vermeye çalışırken tam tersi bir tablo ortaya çıktı.

Bir başka ifadeyle fotoğraf çelişkisi ‘kontrollü darbe’ tartışmalarına katkı yapmış oldu.

İDDİANAME SORULARI BÜYÜTTÜ

‘Kontrollü darbe’ tartışmalarını büyüten diğer olay ise bizzat Akıncı Üssü İddianamesi oldu.

Hükumet ve Havuz kalemlerine göre darbenin en önemli iddianamesi buydu.

İddianame hayli uzun; 4 bin 658 sayfa ve 570 klasörden oluşuyor. Dosya kapsamında ise bir orgeneral, 6 tümgeneral, 18 tuğgeneral, 22 albay, 26 yarbay ve değişik rütbelerde toplamda 481 şüpheli var.

Bu kadar uzun ve kapsamlı bir iddianameyi tek kalemde analiz etmek mümkün değil. Ancak genel olarak değerlendirecek olursam savcı Ramazan Dinç’in ‘kontrollü darbe’ iddialarını büyüttüğünü söyleyebilirim.

Öncelikle savcının çok temel bir sorunu var; iddianamenin hukuki bir metin olduğunu, oraya yazacağı her cümlenin delilini koyması gerektiğini ıskalamış.

Öyle ifadeler var ki sanki Havuz medyasından haber okuyorsunuz.

Mesela savcının iddiasına göre Cemaatçiler ‘tedbir adına’ haberleşmeleri ‘yenilebilir kağıtlarla’ yapıyorlarmış. Bir diğer darbe delili ise Gülen’in bir sohbetinde yeşil cübbe giymesi.

Savcıya göre bu ‘darbe talimatı’ymış.

Savcı, akla ziyan Havuz haberlerini sıraladıktan sonra çok ciddi iddialarda bulunup bunları da ‘anlaşılmıştır’ ya da ‘tespit edilmiştir’ gibi ifadelerle bağlamış. Ne anlama geldiğini anlayamadığım (muhtemelen de savcı da bağ kuramamış ki yorum yapmadan bırakmış) bir detay da şu. “X şahsı filan ülkede iken Y şahsı da şu ülkedeydi.” Ya da “X sanık filan tarihte ABD’ye gitmiş”.  Savcı yazmamış ama muhtemelen ‘ABD ye gittiğine göre Cemaatle bağı vardır’ demek istemiş.

Askerler arasındaki para trafiklerini de sıralamış ama yorum yapmamış. 300-500 liralık havaleleri suç göstermiş.

Diğer detaylara girmeden şunu söyleyebilirim; bu iddianame mahkemede tel tel dökülür. Çünkü resmi görevle NATO toplantısına giden bir generali bu toplantı yüzünden darbeci ilan ederseniz kimseyi ikna edemezsiniz. Öte yandan ‘Darbenin koordinatörü’diye suçladığınız general o gün akşam üzeri yurt dışından dönmüş ve darbe saatinde feribotta.

KİM DARBECİ KİM DEĞİL?

Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın ifadeleri ile o akşam hem karargâh hem de Akıncı Üssü’nde olanların ifadelerini kıyaslayarak okursanız kafanızdaki sorular çoğalıyor.

Çünkü çok sayıda sanık-tanık Akar’ın hem Karargâh hem de Akıncı Üssü’nde çok rahat olduğunu, hatta filtre kahveli-kuruyemişli sohbetlerin yapıldığı anlatıyorlar. Akar’ın bulunduğu odaya giren çıkan askerlerin ifadelerine göre ‘rehin alınmış bir hali’ yokmuş.

Mesela Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’ın üsse getirildiğinde ‘hiç esir alınmış halde olmadığı, gayet neşeli olduğu, iyi akşamlar arkadaşlar’ diyerek koridorda yürüdüğünü anlatan sanıklar da var.

Tuhaf işlerden birisi de Mehmet Dişli’nin ifadesinde.

Dişli, Akar’ın odasına girip gelişmeleri haber verdiğinde Akar ‘dalga mı geçiyorsun’ diyor hemen ardından da ‘haberim var gerekli tedbirler alındı’ diyor.

Söz konusu olan bir darbe iddiası, üstelik Genelkurmay Başkanı ile MİT müsteşarı 5 dakika öncesine kadar toplantı yapmışlar ve darbe hazırlıklarını konuşmuşlar fakat darbenin başladığı bilgisi gelince işi espriye vuran bir tavrı olmuş Akar’ın…

Çok sayıda ifadede Akar için ‘ortada’ yorumu var.

Diğer ilginç ayrıntılardan birisi de şu: Gerek Erdoğan gerekse de Hulusi Akar tarafından sık sık dile getirilen ve darbenin en büyük delillerinden birisi olarak gösterilen Tuğgeneral Hakan Evrim’in Akar’a ‘isterseniz sizi kanaat önderimiz Fethullah Gülen ile görüştürebiliriz’ ifadesini Akar’dan başka duyan olmamış. O gece, o odada olan herkes böyle bir ifadeyi duymadığını söylüyor.

CEMAATLE MÜCADELE ETTİM ŞAHİDİM HAKAN FİDAN

Aslında sorulacak çok soru var ama kimse Hulusi Akar, Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı’ya soru soramadı.

Darbe ihbarı alan komutanların topluca düğüne gitmelerinin sırrı çözülememişken iddianamedeki ifadeler yeni sorulara neden oldu.

Mesela Abidin Ünal ve Nihat Kökmen ‘böyle önemli bir düğüne’ eşsiz katılıyorlar ki teamüllere pek uygun bir durum değil. Ayrıca düğünü basan askerlerin ifadelerini okursanız ‘basılan generallerin hiç de panik havasında olmadığı, hatta bazı komutanların her şey yolunda tarzı ifadelerde bulunduğu’ görülebiliyor. Düşünün, Türkiye gibi terör belasıyla boğuşan bir ülkede eli silahlı askerler düğünü basıp komutanları esir alıyorlar ama hepsi çok rahat!

Diğer bir ilginç detay da, düğünden çıkıp darbecilerle mücadelede görev alan bazı generallerin tutuklanmış olması.

Darbenin 1 numarası sayılan Org. Akın Öztürk’ün ifadelerin de de ilginç detaylar var. Hulusi Akar ve  diğer komutanlarla diyaloglarının 15 Temmuz’a  dair soru işaretlerini arttırması bir yana Cemaatle mücadelede yaptıklarına MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı şahit göstermesi de ilginç.

‘Cemaat adına darbe yaptığı iddia edilen kişi’ Cemaat’e karşı verdiği mücadeleye Hakan Fidan’ı şahit gösteriyor.

Bu arada ifadelerin satır aralarında ordunun iç işleyişine dair ilginç detaylar da var. Mesela sanıklardan Kurmay Binbaşı Mehmet Fatih Çavur diyor ki “Cemaatte hiç kimse ben Cemaat üyesiyim demez. Ancak ordu içinde alkol kullanmayan, sohbetlerinde cinsel içerikli konuşmalar yapmayan kişilerin bu duruşlarında Cemaat mensubu olma ihtimallerini değerlendiririz.”

Bir diğer ifade de ‘hal ve hareketlerinden, elinin yüzünün temizliğinden’ askeri öğrencinin Cemaatçi olma ihtimalini tespit ettikleri var.

ÖKSÜZ VE BATMAZ’I ÇEKİP ALSANIZ GERİYE NE KALACAK?

Erdoğan ve AKP’nin temel tezi 15 Temmuz’un bir Cemaat darbesi olduğu yönünde. Bu iddiaya en büyük dayanak ise Adil Öksüz ve diğer siviller.

İddianame de bu tezi ispatlamaya göre kurgulanmış.

Eğer bu iddianamedeki ifadeler doğruysa (hem Anadolu Ajansı’nın servis ettiği işkence görüntüleri hem de ifadelerin hangi şartlarda alındığının bilinmemesi nedeniyle bu şerhi düşmekte fayda var) Adil Öksüz ve diğer siviller adeta ‘Cemaati darbeye bulaştırmak için özel çaba sarf etmiş’.

Çünkü ifadeleri ve yapılanları izah etmek, anlamlandırmak mümkün değil.

‘Darbe gününün ertesinde kim arsa bakmaya gider?’ sorusunu bir kenara koyup devam edelim. İfadenin satır aralarından gördüğümüz kadarıyla Öksüz nezarette iken telefonu elinde. ‘Gözaltındaki birinin telefonu nasıl elinde olur?’ sorusu da bir kenarda dursun.

Adil Öksüz’ü 143. filoda gördüğünü söyleyenler olsa da o ana dair tek kare görüntü yok. Bu da ilginç bir nokta. Onun dışındaki sivillerin var ama Öksüz’ün görüntüsü yok.

İki gizli tanık, Şapka ve Kuzgun’un ifadelerine göre Öksüz Ankara’da bir grup askerle darbe toplantıları yapmış. (Darbe planlayacaksınız ama bunu metre kareye iki kamera bir istihbaratçı düşen Çukurambar civarında yapacaksınız!) Sonra da 11 Temmuz’da ABD’ye uçup 13’ünde geri dönmüş. Üstelik Akıncılar’da yakalanan Kemal Batmaz ile aynı uçakta seyahat ediyorsunuz.

HTS kayıtlarına göre Adil Öksüz’ün telefonu serbest kaldıktan sonra da açık.

18’inde Esenboğa’dan Sabiha Gökçen’e uçmuş devamında telefonunu kullanmaya devam etmiş. Havalimanından Üsküdar’a geçmiş.

Bu esnada telefon görüşmelerine devam etmiş. Ertesi gün Sakarya’ya gitmiş. 20 ve 21 Temmuz’da telefonu aktif. Hatta 21 Temmuz’da ABD İstanbul Konsolosluğu’ndan aranmış.

Öksüz’e dair şüpheleri arttıracak detaylar bunlar.

Düşünün, darbeden sonra göz altına alınmışsınız, iki kez hâkim karşısına çıkmışsınız ve adli kontrol ile serbest kalıyorsunuz. (Başlı başına şüpheli bir durum Öksüz’ün bırakılması. Zira Kemalettin Özdemir başta olmak üzere çok sayıda isim Öksüz’ü çok önceden ihbar etmiş. Yani Öksüz tanınan ve her adımı takip edilen birisi.)

Sonra kendi adınızla bilet alıp uçağa biniyorsunuz, akrabalarınız başta olmak üzere birçok kişiyi arıyorsunuz. Evinize gidiyorsunuz, ertesi gün de çalıştığınız ve kayınpederinizin olduğu Sakarya’ya gidiyorsunuz.

Telefon sürekli aktif.

Düşünün, bir insan iz bırakmak ya da bir başka ifadeyle görüntü vermek niyetinde değilse bu hareketleri neden yapar? Hukukun kalmadığı, burs veren, kermes yapan ev kadınlarının tutuklandığı bir dönemde tuhaf bir şekilde serbest kalacaksınız ama elinizi kolunuzu sallayarak gezmeye devam edeceksiniz!

Diğer sivil sanıklar Kemal Batmaz, Harun Biniş, Nurettin Oruç ve Hakan Çiçek’in ifadeleri ise akla ziyan. Hepsi bir anda Akıncılar civarında ‘arsa bakmaya’ gitmiş. Nurettin Oruç ise ‘hayvancılık belgeseli çekmek için’ orada olduğunu anlatmış.

Detaylara girmeye gerek yok.

Eğer bu ifadeler gerçekse ‘Cemaati darbeye bulaştırmak için özel çaba’ sarf ettikleri açık. Çünkü ifadelerin hiçbir tutarlılığı yok.

KAFALARINA SİLAH DAYANMAMIŞSA  

Eğer ‘kafalarına silah dayanıp Akıncılar’a götürülmemiş ve silah zoruyla ifade vermemişlerse’ yaptıkları ve söylediklerinin tek açıklaması var ‘Cemaati darbeye bulaştırma misyonunu’ eda etmişler.

Eğer Adil Öksüz ve beraberindeki sivilleri çekip alsanız geriye Cemaatle ilişkilendirebilecek bir şey kalmıyor. Cemaatle irtibatı olduğunu ifade eden sanıklar var fakat ifadeleri ve ifa ettikleri görevlerin askerin hiyerarşisi içinde bir izahı var.

Ayrıca, başta generaller olmak üzere tutuklu askerlerin ifadelerini okursanız şunu görmeniz mümkün: Adil Öksüz ve birkaç sivilin bu kadar büyük çapta bir hareketi organize etmesi ve yürütmesi mümkün değil. Hele hele Orgeneral seviyesinde insanları harekete geçirmesi mümkün değil. Öksüz ve ekibini aşan bir iradenin varlığı ifadelerde açıkça gözüküyor.

Öte yandan, Gülen’in ve Cemaat’in yaşı, tarihi ortada.

Cemaatçi subay varsa bile bunların en fazla tuğgeneral seviyesine gelebileceği düşünülürse çok sayıda generali harekete geçiren bir ortak aklın varlığı görülebilir.

Okuduğum ifadeler, iddianamelerden anladığım şu: Orduda geniş bir koalisyon gidişattan rahatsız ve müdahale etme kararlılığındaymış. Ancak bunun istihbaratını alan siyasi irade darbe niyetinde olan bir grup ile önceden anlaşıp darbeyi baştan çökertmiş. Süreci eline alan siyasi irade tabiri caizse istihbarat ve anlaştığı grupların eliyle darbe için ‘gaz vermiş’. Durumdan habersiz kesimler ise ‘emir komuta içinde’ hareket ettiklerini sanarak sokağa çıkmışlar.

Darbe başarısız olmaya kurgulandığı için Erdoğan ve AKP’liler de rahat rahat süreci yönetmişler.

Cemaati tümden bitirmek, muhalif her kesimi kazımak isteyen Erdoğan için her şey tam da planlandığı gibi gitmiş. Darbeyi Cemaat’e mal etme işi ise Adil Öksüz ve arkadaşları üzerinden yapılmış.

Tam da ‘karşıya üç adam gönderip bu tarafa 5 füze attırma’ pratiğine uygun bir tablo.

[Adem Yavuz Arslan] 12.4.2017 [TR724]

O halde Genel Müdür Yardımcısı niye ABD’de tutuklu? [Analiz: Semih Ardıç]

Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Halkbank’ı müdafaa etmek adına bazı cümleler sarf etti. Bu esnada istifhamları çoğalttı. Evvela şu hususun altını çizeyim: Halkbank ya da bir başka banka sebebiyle Türkiye’nin ‘kara para aklamak’, ‘ABD bankacılık kanunlarını ihlal’ ve ‘terörizmin finansmanı’ gibi ithamlara maruz kalmasından elem duyuyorum. Ortaya çıkan deliller Reza Zarrab ve Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın Amerika’da tevkif edilmesinin bir komplodan ibaret olmadığını gösteriyor. Acı hakikat bu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), Türkiye’nin itibarı ve bankacılık sisteminin istikbalini tehdit eden bahse konu davayı külliyen reddedememiş, cılız sözlerle geçiştirmiştir. Oysa 79 milyonun alnına ‘kara para’ lekesini kim ya da kimler sürmüşse her birerlerinin bağımsız mahkemelerde en ağır biçimde cezalandırılması beklenirdi. Suça bulaşanların hukuk yolu ile cezalandırılabilseydi Türkiye bu beladan alnının akı ile çıkacaktı. Bırakın adaletin Türkiye’de tecelli etmesini, şimdilerde Zarrab ve Atilla’nın serbest bırakılması için örtülü ödenek üzerinden karanlık pazarlıklar yapılıyor. Bunlar suçluluktan başka neyin emaresidir. Amerikan hukuk sisteminde rüşvetle netice alınamayacağını bile bile dolambaçlı yollara giriyorlar. Memleketi dünyaya rezil ediyorlar.

BELGELER DEVLETTE, SUÇSUZLUĞU İSPAT ETSENİZE

Aynı aymazlık ve pişkinlikle konuşmaya devam ediyorlar. ABD’nin İran için tespit ettiği müeyyidelerin delinmesinde Halkbank’ın katiyen kullanılmadığını kapı gibi belgelerle ispat edememiş bir hükümet ve onun ciddiyetten uzak, ezber cümleleri tekrar eden bakanları Türkiye’yi ateşe atıyor. Referandumda ‘evet’ cephesinde gedik oluşmasın diye Amerika’da görülen bir davaya dair doğru-yanlış demeden beyanat veriliyor.

Halkbank’ın bu kirli ticarete karıştırılmadığına inanmak istiyoruz. Evet, Türkiye’nin en önemli değerlerinden biridir bu banka. Suç isnadı varsa suçsuzluğa bakanlar karar veremez. O husus mahkemelerin inhisarındadır. 17 Aralık 2013’te Zarrab ve avanesini suç üstü yakalandığında böyle bir fırsatın eşiğine gelinmişti. Adalet mekanizması tersine çevrildi. Polis müdürleri ve savcıları hapse atıldı. O gün iktidarda olmanın verdiği güç sarhoşluğuyla kapatabildikleri yolsuzluk ve rüşvet iddiaları artık okyanus ötesinde gazete ve televizyonlarda haber olarak veriliyor. Sahte faturalardan, Halkbank’ın para transferlerinin gıda ve ilaç çerçevesinin dışına taştığından bahsediliyor. Her bir iddia hakkında isimler, tarihler, adresler, para tutarları gibi ayrıntılar da var haberlerde. Bu ve benzeri vahim ithamları tek kalemde tekzip etmek yerine Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in “Halkbank’ın arkasındayız.” sözleri kimseyi tatmin etmez.

ŞİMŞEK, O SÖZLERİ ABD’DE SARF EDEBİLİR Mİ?

Şimşek’in sözlerini baştan sona okudum. Güya Halkbank’ı müdafaa etmiş. Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’dan tek kelime bahis yok. El insaf! Atilla kim? Halkbank’ın müşterisi mi? Bekçi mi, çaycı mı? Halkbank’ın tepesindeki üç-dört isimden biri olarak gittiği ABD’de niye tutuklandı? Yüz milyonlarca dolar işlemi şahsî hesaplarından mı yaptı? Böyle bile olsa netice değişir mi?

Banka kamu bankası, tevkif edilen isim o bankanın beyne’l-milel bankacılıktan mesul müdür muavini. Sokaktaki bir insan değil. Madem küresel normlara zıt bir işlem yapılmadı, o halde Mehmet Hakan Atilla’nın Amerika’da bir dakika bile hapiste kalmasını nasıl kabul edebiliyorsunuz? Haberi alır almaz Türkiye’nin en meşhur avukatlarını ilk uçakla New York’a niye yollamadınız? Bütün işlemler siyasî iradenin tensip ve teşviki ile yapılmadı mı? Atilla, banka adına imza attığına göre ortada suç yoksa bu tutukluluk neyin nesi? Beyan ettiğiniz üzere suçsuz ise masum bir vatandaşınızı Amerikan mahkemelerinde yüzüstü mü bırakacaksınız? Şimşek, aynı sözleri Amerika’da sarf edebilir mi? Kendinden bu kadar eminse savcıya yazılı bilgi notu vererek adaletin tecelli etmesine ve bir masumun hürriyetine kavuşmasına katkıda bulunmayı hiç düşünmez mi?

17 ARALIK FEZLEKELERİ İMHA EDİLECEK

Başta da ifade ettim, dertleri başka. Yalan ve rüşvet üzerine kurulmuş bir ekonominin en karanlık döneminin gün yüzüne çıkmasını istemiyorlar. Suçun ikrarı halinde Zarrab ve Atilla ile mahdut kalmayacak ki bu dosya! Türkiye’yi ortadan ikiye bölen başkanlıkta ısrar etmeleri de bu yüzden. Sandıktan ‘evet’ çıkması halinde şu ana kadar pranga vurarak zapt ettikleri mahkemeleri, 17 Nisan’dan itibaren Saray’a bağlı çalışan bir komisyona dönüştürecekler. Kuvvetler birliğinde tek adamın dediği dedik, çaldığı düdük olacak. 17 Aralık fezlekeleri de bir daha açılmamak üzere Saray mahkemeleri tarafından imha edilecek.

Varsın Mehmet Şimşek ve diğer bakanlar haber kıymetini haiz suâllere cevap vermesin. İktidar kibri ile gülüp geçsinler bakalım… Onların vermediği cevapları İranlı işadamı Reza Zarrab ile beraber 24 Nisan’da hâkim karşısına çıkacağı açıklanan Halkbank Genel Müdür Muavini Mehmet Hakan Atilla verir belki de. ‘Gizli tanık 1’ her kimse doyurucu cevaplara o da kapı aralayabilir.

Kim bilir?

[Semih Ardıç] 12.4.2017 [TR724]

Açlık grevlerinden haberiniz var mı? [Haber-Analiz: Kemal Ay]

20 Ekim 2000’de Türkiye’deki çeşitli cezaevlerinde 816 mahkûm tarafından açlık grevleri başlatılmış, herhangi bir sonuç alınamayınca bu açlık grevleri, ölüm oruçlarına dönüşmüştü. (Konuya hâkim olmayan okuyucu için açıklama: Açlık grevinde su, şeker ve vitaminler alınırken ölüm orucunda sadece su ve hastalanmamak için b1 vitamini kullanılır. İlkinde ölüm riski düşüktür ancak ikincisi uzun sürdüğünde ölüme ya da kalıcı sakatlanmaya sebep olur.)

Açlık grevleri, hep ‘marjinal terör örgütlerinin’ uhdesinde kalmış bir eylem biçimiydi. Gerçekten de eylem yapanların büyük kısmı DHKP-C ya da PKK üyeliği ile hapis yatmaktaydı. Bu sebeple de ana akım medyada çoğunlukla yer bulmazdı. O dönemki eylemlerin sebebi, yeni inşa edilen F Tipi cezaevleri, koğuş sistemi yerine tecrit sisteminin işletilmesi, Terörle Mücadele Kanunu’nun genişletilmesi gibi güvenlik uygulamalarıydı. Ve tabi işkencelere karşıydı. 3 yılı aşkın süre devam eden o açlık grevlerinde / ölüm oruçlarında, polis operasyonlarıyla birlikte 100’ün üzerinde genç can verdi. Bunların bir kısmının ailesi, Cumartesi Anneleri’yle birlikte çocukları için ‘adalet’ aradı. Ama hikâyeleri çoğunlukla sönüp gitti.

***

2008’de yönetmen Özcan Alper, Sonbahar isimli filmiyle uluslararası ödüller aldı. Filmin kahramanı, ölüm oruçlarının, açlık grevlerinin, işkencelerin arasından çıkıp hastalığı sebebiyle (ölüme çok yaklaşmıştı) tahliye ediliyor ve Artvin’deki evine dönüyordu. Burada gençliğini harcadığı ‘davasıyla’, hayatın ‘gerçekleriyle’ ve anne-oğul ilişkisiyle seyirciye kendini anlatıyordu. 2016’da ise bu kez Yüksel Aksu, başrolünde Cem Yılmaz’ın yer aldığı İftarlık Gazoz filmini vizyona koydu. Çok beğenildi. Burada da ölüm oruçları gündemdeydi. Bu kez hapishanede ölüm orucu tutan Âdem, daha dindar bir çevreden geliyordu. Küçükken Kur’an hocasından öğrendiği oruç ibadetiyle, ileride ‘haksızlık’ karşısında tuttuğu ölüm orucu arasında paralellikler vardı.

Bu iki filmin ortak noktası, ölüm orucu tutan o gençlerin hayatına odaklanıp onları ana akım seyircinin hafızasına taşımasıydı. Her iki film de, çok güçlü politik mesajlar vermelerine rağmen ‘insanî’ yönden seyirciyi yakalıyor, haliyle de politik reflekslerden sıyrılarak daha temel duygulara yol veriyordu.

Haliyle insan düşünmeden edemiyor: Bu siyasî kavgalar sıcağı sıcağına yaşanırken de bu yapılamaz mıydı?

(1970’lerin sağcı-solcu kavgalarını dinlerken hep şaşırırdım insanların bu kadar kutuplaşmış olmasına. İlk kez Gezi Parkı protestoları sırasında gördüğüm keskin tablo karşısında da aynı şaşkınlığı yaşamıştım. Şimdilerde Türkiye’nin içinde bulunduğu kutuplaşma hâli ise hiçbir şeye benzemiyor zira doğrudan devletin bütün aygıtlarının desteklediği bir durum.)

***

Bu girizgâhı, bugün 57. gününe giren ve aralarında HDP Milletvekili Feleknas Uca’nın da bulunduğu tutukluların başlattığı açlık grevini anlatmak için yaptım. İzmir’deki Şakran Cezaevi’nde başlayan ve ülke genelinde 21 cezaevinde 186 tutuklunun sürdürdüğü açlık grevinin talepleri şunlar: Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması (avukatlarıyla görüştürülmesi), cezaevlerindeki insanî koşulların iyileştirilmesi ve düşünceleri, siyasal çalışmaları sebebiyle insanların gözaltına alınıp durmasına son verilmesi.

BBC Türkçe’nin haberine göre, PKK’lı tutukluların aileleri de bulundukları şehirlerde açlık grevi yaparak bu eylemlere destek veriyor. (Ankara’daki Yüksel Caddesi’nde KHK sebebiyle işlerinden olan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça da bu arada açlık grevindeler.)

Bu arada HDP’li ve CHP’li vekiller, açlık grevlerini Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ile görüşüp talepleri iletti. Ancak şu ana kadar Adalet Bakanlığı’ndan bir adım atılmadı. Tahmin edilebileceği üzere şu an bu türlü talepler 16 Nisan’a programlanmış durumda. Eğer 16 Nisan’da oy getireceği bilinse, hemen bugün tutuklularla konuşulup bir orta yol bulunur.

***

Nitekim, tutukluların talepleri karşılanmayacak şeyler değil. ‘Bizi hapisten çıkarın’ demiyorlar, ‘hükümet istifa’ filan da demiyorlar. Birçoğunun cezası hükme bağlanmış zaten. Devletin önüne geleni gözaltına almasından, tutukluluğun bir ceza biçimine dönüşmesinden, tutukluluk şartlarının insan onurunu kıracak şekilde kötüleşmesinden şikayetçiler. Sıklıkla verilen hücre cezalarının kaldırılmasını, hapishanenin işkenceye dönüşmemesini talep ediyorlar.

Abdullah Öcalan konusunda da, daha önce ne adımlar atılmıştı da, şimdi mi atılmayacak? Belli ki AKP’nin bu konuda bir rezervi yok, rahatlıkla Öcalan’a tecridi kaldırabilir.

Yarın bir gün başka yönetmenlerin (hatta belki aynı yönetmenlerin) filmlerinde seyredip hüngür hüngür ağlamadan önce açlık grevleriyle, ölüm oruçlarıyla ilgili bir şeyler yapılabilir sanırım. Şimdiden çeşitli hastalıklara sebep olan ve yarın bir gün devletin duyarsızlığı sebebiyle ölüm oruçlarına dönüşmesi muhtemelen eylemler, kolaylıkla sonlandırılabilir. Yeter ki, ‘önce insan’ denebilsin…

[Kemal Ay] 12.4.2017 [TR724]

Yuhh! [Barbaros J. Kartal]

Saçma sapan bir iddianame bekleniyordu, henüz metnine ulaşamasak da ‘Havuz’da yazılıp çizilenlerden savcıların yine kendilerini aştıkları anlaşılıyor. Aralarında kamuoyunun yakından tanıdığı Türkiye’nin en değerli gazeteci, yazar ve entelektüellerinin de olduğu eski Zaman çalışanlarına savcı 3’er kez müebbet istemiş. Hani dedim ya saçma bir iddianame gelecek ve biz “yok artık müebbet isteseydin vicdansız!” diyeceğimizi bilmiş olmalı bu kez savcı buna gerek bırakmadan direkt müebbet istemiş. Demek idam olsa idam isteyecek.

Peki Havuz’a sızanlara bakınca bu kişilerin suçları ne? Köşe yazısı yazmak, Zaman grubunda çalışmış olmak. Köşe yazısı yazdığı için insanları müebbetle yargılamak bizim İslamcılara nasip oldu. İsmet Bozkurt isimli savcı hazırlamış, Başsavcı has adam İsmail Uçar kabul etmiş. Artık savcıların psikolojisi şu 99 cinayetimiz var ha 100 ha 101 bizim için değişen bir şey yok. Bir de kendi uydurdukları ‘F..Ö’den alınma korkusu var. Ama ne yaparlarsa yapsınlar asla yaranamayacaklar. O “Cihattayız her şey mübah” anlayışları da kendilerini kurtaramayacak. Ne bu dünyada ne de öbür dünyada. Kumar borcu diyeti ile biat ettiği konuşulan başsavcı da yaranamamıştı bunlar da yaranamayacak ve bir gün kapılarını ya kendileri gibi başka zalimler ya da adalet eninde sonunda çalacak.

Ali Bulaç’a, Ahmet Turan Alkan’a, Şahin Alpay’a, Mümtaz’er Türköne’ye müebbet isterken insan utanır ya. Yarın öbür gün çoluk çocuk bizden tiksinecek diye düşünmez mi? Benzer olaylar geçmişte Afganistan, Irak ve Mısır’da yaşanmış. Düşünebiliyor musunuz Türkiye’yi getirdikleri yeri. İslamcıların çapsızlığı ve Ergenekoncuların nefreti birleşince ortaya demek bunlar çıkıyor.

Kim, nasıl, niye savunacak kendisini. “Ben yazarım olaylar hakkında görüşlerimi yazdım” dışında ne diyebilir insan? Bir de kamuoyunun tanımadığı medya şirketlerinde yöneticilik yapmış ya da sadece çalışmış insanlar var. Evrensel hukuka göre ortada suç bile yokken bir insan kendisini müebbet cezaya karşı nasıl savunabilir?

Geçen medya duruşmasında bile vicdanlar dayanmayınca 21 gazeteci tahliye edildi diye ortalığı velveleye veren havuzun tetikçileri ile Ergenekon’un muhipleri bayram edebilirsiniz.

BUNU NE YAPACAĞIZ?

Zaman iddianamesi havuza düşünce Can Dündar bu tweeti atmıştı. Gelen tepkilerden sonra saçma iddialar vs diye 4 saat sonra başka bir tweet daha attı. Bu ikiyüzlü tweet’e en güzel tepkiyi eski Yarına Bakış yazarı ve solcu Mehmet Efe Çaman verdi: “Gazetecilere 3 kez müebbet istendiğinde bir DEMOKRAT böyle mi tepki verir? Senin için de ayni hukuksuzluğu yapan bu DİKTATORLÜK değil mi?” diye sordu. Şimdi de ben en çirkin tepkiyi vereceğim.

Bakın yanda fotoğrafı olan şahıs Enis Berberoğlu. Erdoğan ile yüzlerce fotoğrafı var. Ankara temsilcisi ve Hürriyet Genel Yayın Yönetmeni olarak Doğan Grubu adına gazetecilik harici onlarca konuda Erdoğan ile teması olduğunu bilmeyen yok. Uçağın müdavimlerindendi. Aydın Doğan’ın açılışlarında Erdoğan ile kurdelalı, plaketli, fotoğrafların değişmez konuğu idi.

Enis Berberoğlu da yargılanıyor.  Neden yargılanıyor biliyor musunuz? Mit Tırları davasında, ‘F..Ö’ sanığı firari Can Dündar ile beraber F..Ö’ye casusluktan. İstenen ceza nedir? Müebbet. Firari F..Ö’cü Can Dündar için de 10 yıl isteniyor. Şimdi aynı şeyi Enis Berberoğlu için de yazar mısın, Erdoğan fotoğrafı ile beraber? Yazmazsın. Allah’tan Enis Berberoğlu hem Ankara hem de Hürriyet’teki görevlerinden dolayı neyin ne olduğunu biliyor da ama’sız fakat’sız dik durabildi.

Siz ile bizi aynı örgüte terörist diye yazan adaletsizliğe tüküreyim zaten. Zaman’cılarmış! Senin Zaman’cılar diye ambalaj yaptığın adamların senin yaşın kadar kariyeri var bu ülkede. En çok birliğe ve beraberliğe ihtiyaç olduğu bugünlerde biraz ayarı kaçırdım. Bizim özeleştiriciler sana çiçek atar nasıl olsa. Sadece siz gazetecilik yaptınız çünkü!

 ***

PEKİ SİZ NEREDEYDİNİZ?

Şimdi Kılıçdaroğlu darbe kumpasına çomak soktu ya. Aman Allahım neler dediler adama. Ellerinde aylardır olan görüntüler servise başladı. Bir kere o tanklar Kılıçdaroğlu için çekilmedi siz geliyorsunuz diye çekildi. Bunu biliyorsunuz zaten. Peki Kılıçdaroğlu tanklara direnmemiş arabasına atlayıp gitmiş. Siz neler yaptınız? Halkı sokağa davet ederken siz nerelerdeydiniz? Binali Yıldırım’ı biliyoruz bir tünelde saklanmış, kendi ifadesi. Peki o gece en  önemli zat İçişleri Bakanı Efkan Ala nerelerdeydi? Devlet elinizde herkesin görüntüsü sizde. Onun da görüntülerini çıkarsanıza? Ya da diğer bakanlarınız. Bir tek sırıtan enerji bakanını biliyoruz. Diğerleri hangi tankın üzerine çıkmış bir paylaşsanız.  Bir tane bile AKP’liye dokunmayan darbe gecesi ne yaptınız bir anlatsanız.

[Barbaros J. Kartal] 12.4.2017 [TR724]

Gazetecilere ‘köşe yazısından’ 3 kere idam talebi! [Haber-Yorum: Erman Yalaz]

Haber ajanslarına ve basın servis edilen iddianame haberlerine göre, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Mümtazer Türköne, Ali Ünal, Mustafa Ünal, Nuriye Ural (Akman), Lale Sarıibrahimoğlu, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Dağı başta olmak üzere yılların duayen gazeteci yazarları hükümete karşı darbe ile suçlanıyor. Kullandıkları silah ellerindeki kalem, mermileri yazdıkları yazılar.

Gazeteciler 15 Temmuz darbe girişiminden sonra gözaltına alınıp tutuklanmıştı. İddianameyi hazırlayan Savcı Bozkurt, muhtemelen kendisinin de yıllarca okuduğu Zaman Gazetesi’nden başlamak üzere şüphelilerin çalıştığı yayın kuruluşlarının ve yazarlarının yazı ve yayınlarıyla hükümete karşı algı oluşturduğunu anlatıyor. Bunu suç olarak sunuyor.

HÜKÜMET KARŞI ALGI OLUŞTURMAK MÜEBBETLİK

Geçen hafta mahkeme kararıyla tahliye edilmelerine karşın, yandaş kalemlerin tahriki hükümetin talebi ile çoğu Zaman çalışanı 21 gazeteciyi tutuklatan irade yeni iddianamede boyut atlamış. Terör örgütü üyeliği iftirasıyla istenen ceza talebi yetmemiş olacak ki, artık gazetecilere hükümete darbe suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet cezası isteniyor. Yani hataen mahkemeler gazetecileri serbest bırakmaya kalkarsa kimseyi salmayın iddianamesi hazırlanmış.

‘YOLSUZLUK YAPILDIĞI ŞÜPHESİ OLUŞTURMAK’ SUÇU

Gazeteciler hükümete karşı nasıl bir darbe planlamış ve yürütmüşler peki? İddianameye göre F… örgütünün amiral gemisi Zaman’da yazmaları ilk suç. 2013’e kadar AKP hükümetiyle iyi geçinmiş bu yazar  ve çalıştıkları yayın kurumları. Ne olduysa o sene strateji değiştirerek saldırılara başlanmış. 17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonlarıyla Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzlukları ortaya saçıldığında bu yazar ve çizerler yazdıkları yazı ve yayınlarla ‘yolsuzluk yapıldığı şüphesi’ oluşturmaya çalışmışlar. Türk Ceza Kanunu’nda da evrensel hukukta da ‘algı oluşturmak’ ‘yolsuzluk yapıldığı şüphesi oluşturmak’ gibi bir kanun düzenlemesi, bir suç çeşidi yok. Savcı İsmet Bozkurt, dünya hukuk tarihine girecek yeni suçlar icat etmiş!

ÇİL ÇİL DOLARLAR, AYAKKABI KUTULARI, ÇELİK KASALAR…

17 Aralık’ta Reza Zarrab çil çil dolarlar dağıtmamış, AKP’li üç bakan istifa etmemiş, TBMM’de komisyonda yargılanmamış, ayakkabı kutularındaki yeşil dolarlar çıkmamış, bakan oğlunun lüks rezidansında 7 çelik kasa yokmuş. Hepsi illüzyonmuş. Gazeteciler AKP hükümetini ve Tayyip Erdoğan’ı iktidardan indirmek için ‘yolsuzluk yapıldığı şüphesi’ oluşturmak için köşe yazıp, manşetler atmışlar. Ayakkabı kutularında 4.5 milyon dolar, evde yedi çelik kasa”, “Rüşvet ve örgütten tutuklandılar” manşetleri yazılmış. Evet, 2013’ün sonunda Türkiye’de birçok şey değişti. Hırsıza hırsız diyen gazeteci ve yayıncıları darbeci diye suçlayınca bu değişen gerçeklerin üstü örtülemiyor maalesef. İşin ucu Amerika’da patlak veriyor, yolsuzluğun hırsızlığın duayenleri orada yargılanıyor, itirafçı oluyor.

ZAMAN KARDEŞLİK ZAMANI REKLAMLARI TABANA DARBE MESAJIYMIŞ

Savcıların ve proje mahkeme hakimlerinin iyi birer Zaman okuru olduklarını ve gazete kapandıktan sonra ciddi ‘sismik boşluklar’ yaşadıklarını da görmezden gelmemeli.  Hükümet savcı ve hakimleri aynı zamanda Zaman Gazetesi’nin tanıtım ve reklamlarının da fanatik takipçileri. Başka bir iddianamede  tutuklama sebebi olarak sunulan ‘itfaiye sirenlerinin çalmasının ardından ağlayan bir bebek ‘ temasının işlendiği reklam filmi darbe talimatı ve şifresi ilan edilmişti.  Yeni iddianamede savcı Bozkurt filmleri biraz daha geriye sarmış. Kasım 2013’teki ‘Kardeşlik Zamanı’ başlıklı reklamları  tabana verilen darbe mesajı olarak iddianameye yazmış. İstanbul ve Türkiye’nin dört bir yanında billboard’ları süsleyen bir vatandaş ve bir polisin tuttuğu gazetenin manşetinin bir yanında ‘Ne Gerek Var Kavgaya?’ yazısı, diğer yanında ‘Bir İhtimal Daha Var’ yazısı ile darbe çağrısı yapılmış. Sekiz sütuna kardeşlik ve barış manşeti de atsanız, bunu darbe mesajı olarak okuyan marifetli savcılar var yani.

OSCARLIK FİLME GÖRE DARBE MESAJI 1952’DE VERİLMİŞ OLABİLİR!

Tabi işin bir de film kısmı var. Zaman’ın 27. yaşı için Alemetifarika tarafından hazırlanan ‘Zaman Kardeşlik Zamanı’ı reklam filminin, ünlü Kanadalı film yönetmeni Norman Mclaren’in 1952’de Oscar ödülü almış ‘Neighbours’ (Komşular) kısa filmden uyarlandığını savcıya birinin anlatması gerekiyor. Kavga eden iki komşunun hırslarının ölümle sonuçlandığını anlatan bu film de kayıtlarda. Bu mantıkla darbenin tabana Kanada’dan üstelik 1950’li yıllarda verildiği düşünülmeli.

BULAÇ, TÜRKÖNE, ÜNAL, AYMAZ’DAN KÖŞE YAZILARIYLA DARBE ÇAĞRIŞIMI

Savcının iddianamesine göre mesajlar sadece filmler ve reklamlardan ibaret değil. Basına yansıyan dört örneğe göre Ali Bulaç bir yazısında geçen “mazlumun kılıç kullanma hakkı yok mu?” ifadesiyle örgüt tabanına ve topluma askeri darbeyi telkin etmiş. Mümtaz’er Türköne ise  4 Şubat 2016’da yazdığı “Dolmabahçe Mutabakatı’nda kendini ele veren Saray iktidarı”, “Devr-i Sabık Yaklaşırken” ki yazılarıyla çağrışımlarla darbeye zemin oluşturmuş.

SEN MİSİN BAŞBAKANA TELKİN DE BULUNAN

Ali Ünal’ın, “…Öyle görünüyor ki, Erdoğan, Hizmet’le savaşını sürdüredursun, ama kendisini hep devirme planları yapmış çevrelerin planları içinde boğulurken, elini kurtuluş adına Hizmet’e uzatacak ama, kaderin hikmet ve adaleti, o eli geri itecek…” yazısı ve cümleleri darbeye davetmiş. Ali Ünal 16 Eylül 2011 tarihli köşe yazısında dönemin Başbakanı Tayyip Erdoğan’ı hedef almış ve telkinde bulunmuş. “Sayın Başbakan’dan beklentimiz, kendisini övenlere değil, ülke ve millet sevgisiyle gerçeği işaret edenlere, gerektiğinde gerekli tenkidi yapan kanaat önderlerine kulak vermesidir” yazmış. Sen misin Başbakanı tenkit edip telkinde bulunan!

Tirajı komik suçlamalar bununla sınırlı değil. Yine  Abdullah Aymaz’ın Fethullah Gülen’in Sızıntı dergisinde yayınlanan “Nevbahar Mesajı” başlıklı yazısını paylaşması suç sayılmış. İddianameye göre Gülen, bu yazıyı 1980 askeri darbesini teşvik etmek için kaleme almış, Abdullah Aymaz da bunu  15 Temmuz darbe girişiminden 4 ay önce paylaşmış, darbe çağrısı yapmış!

KİMSEYE BOYUN EĞMEYEN YAYINCILIK DA RAHATSIZ ETMİŞ, İNTERNETTE İLK OLMAK DA

İddianamede AKP ve Zaman ilişkileri de konu edilmiş. Ki herşeyin kilitlendiği asıl mevzu bu olsa gerek. Savcıya göre 2002’ye kadar hiçbir siyasi yapıya destek vermeyen yayın organları,  seçimden sonra AKP ile açıktan karşı karşıya gelmek istememiş. Yani? Savcının demesine göre, bağımsız yayıncılık yapmış. Biat medyasından olmamış. Müdahalelere çanak tutmamış, psikolojik operasyonlara selam durmamış, emir komuta zinciri içinde manşet atmamış. Hakkı, hukuku, demokrasiyi, insan haklarını savunmuş. Dershaneleri kapatma kararından sonra hükümete savaş açmış. Erdoğan’ın miting konuşmalarından kopyalanmış cümleler bunlar. Hükümetin icraatlarını, yanlışlarını eleştirmek, tavır almak; velev ki bir kampanya halinde bunu yapmanın neresi suç? Yazılan yazılar, çekilen reklam filmleri, atılan manşetler Basın Kanunu’na, Türk Ceza Kanunu’na, Anayasa’ya göre ifade ve basın özgürlüğü kapsamında. Hangi akıl bunların suç olduğunu iddia edebilir? 1995’te Türkiye’de internetin ilk Türkçe gazetesi olarak zaman.com.tr’nin ilk internet gazetesi olması nasıl bir suç olabilir?

GERÇEKLER

Üniversite yıllarında Zaman’ı ilk elimize aldığımız günlerde Zaman’ın meşhur bir reklam sloganı vardı. ‘Gerçekler Zaman’la anlaşılır’ diye. Evet gerçekler Zaman’la ortaya çıktı, çıkmaya devam edecek. 14 Aralık 2014 Pazar günü Zaman Gazetesi’ne yapılan baskın özgür medyaya yönelik müdahaleler serisinin ilk halkası olmuştu. O gün gazetenin bahçesinde yükselen Zaman çalışanlarının sesini; ‘özgür basın susturulamaz’ çağrısını artık bütün dünya duydu. Ağır bedeller ödedik. Bir yıl sonra  Bugün ve Millet gazeteleri, Kanaltürk ve Bugün Tv’ye baskın, Zaman’a matbaa baskını, 4 Mart 2016’da Zaman’a kayyım atanması  ile hukuksuzluk üstüne hukuksuzluk işlendi. Binlerce basın çalışanı işini, aşını kaybetti. 15 Temmuz’dan sonra yüzlerce gazetecinin tutuklanmasıyla süren yok etme ve sindirme sürecinde meselenin Zaman olmadığı; Cumhuriyet’ten Birgün’e, Zaza Tv’den Samanyolu’na kadar uzanan baskın, Ahmet Altan’dan Murat Sabuncu’ya varıncaya kadar muhalif kalemleri tutuklama kararlarının ve kapatmaların tek kişinin emri ve talimatıyla yapıldığı ayan beyan ortada. Tuz çoktan koktu, savcılar kokuyu bastırmak için zulmü artırma; kendilerinin bile inanmadığı cezaları isteme yarışına düştü. Şimdi savcılar gazetecileri müebbetle yargılamak istiyor, yani idamla tehdit ediyor. Türkiye’nin tek adamla geldiği noktayı, bundan sonra gideceği yeri en iyi bu iddianameler göstermiyor mu?

30 GAZETECİYE MÜEBBET VE 15 YIL CEZA TALEBİ

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Terör ve Örgütlü Suçlar Bürosu Savcısı İsmet Bozkurt tarafından hazırlanan iddianamede yer alan Feza Gazetecilik A.Ş  Zaman Gazetesi, Cihan Haber Ajansı, Cihan Medya AŞ, Fia Prodüksiyon,  Irmak Tv, Dünya Dağıtım AŞ  yazar ve çalışan isimleri şöyle: Mümtazer Türköne, Ali Bulaç, İbrahim Karayeğen, Ahmet Turan Alkan, Mustafa Ünal, Şahin Alpay, Nuriye Ural, Lale Sarıibrahimoğlu, Orhan Kemal Cengiz, İhsan Duran Dağı, Sedat Yetişkin, Hüseyin Turan, Ahmet Metin Sekizkardeş, Alaattin Güner, Cuma Kaya, Mehmet Özdemir, Faruk Akkan, Murat Avcıoğlu, Yüksel Durgut, Zafer Özsoy, Şeref Yılmaz, Hakan Taşdelen, Hüseyin Belli, Onur Kutlu, İsmail Küçük, Ali Hüseyin Çelebi, Ahmet İrem, Süleyman Sargın, Osman Nuri Öztürk, Osman Nuri Arslan.

[Erman Yalaz] 12.4.2017 [TR724]