“Evladım için Dünya’yı yakar yıkarım!” [Salih Yusuf]

Hizmet hareketine gönül vermişler, 15 Temmuza kadar her türlü kurgu, hile ve iftiraya maruz kalsalar da bunlardan daha ötesine cüret edilebileceğini tahmin edemediler.

Fuat Avni’nin, Cemaat evlerine silah koymayı planlıyorlar demesine rağmen buna teşebbüs edilmesi ve iktidar medyası tarafından da terör örgütü suçlamasının altyapısı sayılabilecek bu yönde haberlerin çıkmasını dün gibi hatırlıyoruz. Tıpkı teröristlerin evlerine Hocafendi'nin kitapları konması gibi bu kumpas da benzer amaçlı bir girişim olarak tarih sayfasında yerini aldı. 

Erdoğan'ın kızına suikast teşebbüsü ise hepsinden daha basit kurgulanmıştı. Bu iddia “Cemaatçi” etiketi taşıyan bir yazarla CHP Genel Başkanı yardımcısı arasında geçtiği söylenen bir Twitter yazışmasına dayanıyordu. Hem içerik hem teknik olarak acemice hatalar içeren bu suçlama iktidar medyasında manşetlerde yer alsa da hükumet yanlısı bir çok yazar bile, “ohaa!” anlamına gelecek yaklaşımlarda bulundular.

 Ve haliyle bu iddia dava edildiğinde ilgili savcı bol çelişkili bu olayı reddetmesi bu hamleyi de boşa çıkardı. Ama bu karar savcının sessiz sedasız sürgününe neden oldu. Bu cezalandırma bu kumpasta bizzat Erdoğan’ın işin içinde olduğunun ispatı oldu. Zaten Malatya’daki mitingde bu komik iddiayı ciddi ciddi dile de getiren kendisiydi.

Tüm bu terörist gösterme gayretlerine rağmen Hizmet hareketi mensuplarının bir rahatlık içinde olduğu da bir gerçek.

Elbet bunda tüm baskılara rağmen hukukun iyi-kötü işletilebilmesi, iktidar medyasının suçlamalarına cevap veren yazılı, görüntülü ve sosyal bir medyanın olması ve böylece hileli hamlelerin her defasında akîm bırakılmasının da etkisi vardı.

Siyasi görüş nedeniyle eleştirilseler dahi karıncayı incitmeyeceklerine alemin defalarca şahit olduğuna ve bu nedenle böylesi çamurların tutmayacağına emindiler. Hükumet partisine mensup bir çok insanın bile şeytanlaştırıcı propagandaları umursamayıp çocuklarını cemaat okullarına göndermeye devam etmesi de bunun bir kanıtıydı.

Evet bu daha kötüsü olmaz düşüncesi, Hizmet Hareketinin yöneticilerinin dahi sonraki korkunç gelişmeleri tahmin edememelerine yol açtı diyebiliriz.

Başları üzerinde bitmeyen bir nefretle kılıç döndürülmesine rağmen, bir darbe oyunuyla topyekun katiller olarak gösterileceklerini hiç düşünemezlerdi. Halbuki kendileriyle bitmez bir kinle her mahfilde uğraşan, herhangi biri değildi. O tüm ülkenin iplerini elinde tutan cüretkâr biri idi.

Sürekli fırsat kovaladığını ne de çok belli etmişti. Ve bu yolda hiç bir kural tanımayacağını da..
.....
17-25 Aralık yolsuzluk operasyonlarının hemen akabinde Başbakan Erdoğan, oğlunu devletin resmi arabasında bulundurarak hukuktan kaçırması gündeme bomba gibi düştüğü günler.

Bu garabet olayı başta MHP Genel Başkanı Bahçeli olmak üzere bir çok siyasi ve aydın sert bir şekilde eleştirmişlerdi.

O dönemin başbakan olan Erdoğan, tüm bu minvaldeki eleştirilere cevap verirken sonrasında yaşanacakların işareti olan şu sözleri bir mitingde bağırarak dile getirmişti:

"Hoca dedikleri o zatın ve Bahçeli'nin çocukları yok ki. Onlar bilemezler...".

Yani bu sözler "Evlad için dünya yakılır yıkılır. O çocuksuzlar anlayamaz bunu!.." manasına gelen halk jargonunun yumuşatılmış haliydi.

Ve o günden bugüne doğru bakıldığında bu sözlerin anlamı daha iyi anlaşılıyor.

Neden cemaate verdiği tepkinin yüzde birini, AKP'nin varlık nedeni olan laik zorbalığa ve darbecilere vermediğini, hatta ülkenin uzun yıllar gelişimi ve özgürlüğünün önündeki en büyük mani olan bu derin devlet yapılanmasının mensuplarını korkunç suçlarına rağmen kurtarılması daha iyi anlaşılmakta.

Mesele şahsî ve evladı iyâl idi. Diğeri ise yani Ergenekon, Balyoz, Jitem vs. umumun başına bela olmuş bir musibetlerdi.

Hususi derdin var iken ne önemi olabilir umum meselelerin.
         
Erdoğan Cemaati sadece Türkiye'de değil dünyanın her yerinden silme çalışmasına sürükleyen kin ve garazın, şahsına yapılanlardan dolayı olduğunu itiraf da etmedi değil.

Bitmeyen Kin!..

Erdoğan ve güruhunun yaptıkları tam bir gözü dönmüşlük.

Cemaati bitirmek için cüret ettikleri hamleler ne bir vicdan, ne bir kural ne de bir prensip içermekte. Ama sürükleyici olan ham duygular olunca haliyle akıllıca yürütemiyorlar bu işi.

Tüm devlet başkanları Batı koleji mezunu olan ve memleketleri Batı menşeli kolejlerden geçilmeyen Afrikalı liderlere Erdoğan’ın: “Bunların okulları Batı’ya ajanlık yapıyor”, demesi gibi.

O an o liderlerin içlerinden geçen düşünceleri pek merak ediyorum.

Düşünce dediğim de, artık “bu ne diyor ya!” mı dediler yoksa “bu ne içmiş” mi dediler gibisinden.

Ama böyle bir fecaat karşısında söylenecek böylesi laflara da şaşırmam doğrusu.

Ya o avanelerinin yerine göre cemaat hakkında birbirine zıt propagandif iddialarda bulunmaları? Akıl gibi ahlâkı da es geçtiklerinin göstergesi bir çiğlik bu.

Amerika’da milyonlarca dolar ödedikleri ajansın aracılığıyla Hocaefendi’yi anti seminist yani Yahudi düşmanı gibi göstermeye çalışırken, Anadolu’da bırakın böyle bir “düşmanlıktan” dem vurmalarını, Hocaefendi’nin Yahudi hatta gizli kardinal olduğu iddialarını medyalarında sahte evrak oyunlarıyla manşetlere taşıdılar.

Hadi Batı'nın bu çocuksu oyunlara düşmediği ortada da ya bizim halk neden ... demiyeyim. Hadi siz de benim içimden geçen düşünceleri tahmin edin o zaman..??

Peki yanlış anlamadan hemen ifade edeyim:

Kin ve hased, başta sahibini gülünç hale düşürdüğü ortada. Ama tüm bu yaşananları sıralı bir halde şahit olan yurdumun insanının, bunları yan yana getirip meseleyi kavrayamaması da o derece trajikomik değil mi?.

Veya bu derece abartılı cahillik görüntüsünün arkasında, yine evlad ve maişet önceliği olan olayları bilinçli bir göz ardı etmek mi var?

Belki de nedeni bu. Kim bilir.. !?

Tek başıma olsam şaha gedaya kul olmam 
Viran olası hanede evlad ü ıyal var 

Salih Yusuf, 16.11.2016 /Samanyolu Haber

‘Sen kimsin ya?’ [Ali Adil Çakar]

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Sen kimsin ya! Haddini bil haddini!” şeklindeki üslubundan payını almayan ender insanlardan Avrupa Parlamentosu (AP) Başkanı Martin Schulz da artık listede. Önceki gün Beştepe’de ‘Milli Tarım Projesi’nde konuşan Erdoğan, Türkiye’de idam cezasının yeniden getirilmesinin kırmızıçizginin aşılması anlamına geleceği uyarısı yapan Schulz’a, “Kimsin sen ya? Neymiş orada bir parlamentonun başkanı. Nesin sen? Şu terbiyesize bak ‘Yaptırım uygularız’ diyor. Senin her yerin yaptırım olsa ne yazar!” diye çıkıştı.

Erdoğan’ın, yurt içinde rakibi olan siyasetçilere kaç kere “Sen kimsin ya” diye seslendiğinin sayısı bilinmiyor. Muhalefet liderlerine birkaç kere tur bindiren Cumhurbaşkanı, bazen dünyanın saygın medya organlarına bazen yabancı liderlere bazen uluslararası kuruluşlara bazen de yol kenarındaki eylemcilere ayar vermeye kalkıyor. Tutturduğu seviyeyi ve çizgisini hiç değiştirmiyor.

Etrafındaki herkesi ‘kibirli’ olmakla suçlayan AKP’liler, ‘Sen kimsin ya?’ şeklindeki kibirli ifadeleri Erdoğan’a çok yakıştırıyor olmalılar ki, bu konuda bir ses çıktığını duyamadık.

İşte Erdoğan’ın ‘atar yaptığı’ isimlerden bir kaç örnek:

KEMAL KILIÇDAROĞLU’NA

“Sen kimsin ki Antalya’yı sağlık kenti yapacaksın. Bu iş senin işin değil, bizim işimiz ve sağlık kenti olduysa Antalya bu AK Parti iktidarı ile oldu” (15 Mayıs 2011, AKP Antalya Mitingi)

“Tayyip Erdoğan aday olmasın (Cumhurbaşkanlığı) diyorlar. Sen kimsin ki Tayyip Erdoğan aday olsun veya olmasın diye kanaat belirtiyorsun? Olur veya olmaz. Sen daha siyasette yokken biz siyasetin içindeydik” (26 Temmuz 2012, Kanal 24 Sansürsüz Özel programı)

“(Parti başkanları cumhurbaşkanı adayı olmasın teklifine cevaben) Sen kimsin ya, haddini bil. CHP’nin bu genel müdürü o koltuğa oturduğu andan beni hala genel başkan olamadı.” (13 Mayıs 2014, AKP TBMM Grup Toplantısı)

“Çıkmış diyor ki bir tanesi, ‘Ben burada olduğum sürece bu ülkeye başkanlık sistemi gelemez’. Sen kimsin ya! Millet istediği zaman milletin istediği olur, sen kimsin ya? İşte gücün yetiyorsa gel başbakan ol, bak olamıyorsun. Yetiyorsa gel belediye başkanı ol, olamıyorsun.” (17 Şubat 2015, 2. Muhtarlar Toplantısı)

“(Başkanlığı kan dökmeden getiremezsin, sözlerine cevaben) Sen kimsin ya. Haddini bil. Demokrasi sandıktan geçer.” ( 20 Mayıs 2016, Rize Ticaret Odası)

DEVLET BAHÇELİ’YE

“(DİB Mehmet Görmez’e ‘Ya istifa et, ya bu arabayı sat’ diye seslenmesi üzerine) Şimdi çıkmış Bahçeli ne diyor ‘ya istifa et, ya bu arabayı iade et’. Sen kimsin ya, önce haddini bil.” dedi. (26 Mayıs 2015, Hacıbayram)

“Kalkıp benim evladıma, ismiyle ‘Bilal’i ver, iktidarı al’… Bu ne çirkin yaklaşımdır, sen ne biçim siyasetçisin? Eğer oğlumun yaptığı bir yanlış, yolsuzluk varsa buna hesabı soracak olan yargıdır, sen kimsin?” (19 Ağustos 2015, 9. Muhtarlar Toplantısı)

SELAHATTİN DEMİRTAŞ’A

7 Haziran seçimlerine gidilirken Cumhurbaşkanı Erdoğan, 14 Nisan 2015’te HDP ve Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a  hitaben, “Siz kimsiniz yahu!” diye seslendi. Demirtaş da aynı gün twitter hesabından “Kim olduğumu sormuşsun, tanışalım mı?” diye esprili bir cevap verdi. Ardından HDP, Feridun Düzağaç’ın meşhur şarkısından uyarlayarak “Ben kısaca SD” şeklinde bir seçim şarkısı yaptı.

HDP’YE

“(Peşmerge güçlerinin Kobani’ye girmesine kendilerinin müsaade ettiğini hatırlatarak) Ey HDP, sen kimsin ya? Bunu sen yönetmiyorsun ki, biz yönetiyoruz. Biz müsaade ettik ve gittiler” (14 Mayıs 2015, Van)

“(HDP Milletvekillerinin tutuklanması üzerine) Sen kimsin, ne demek ifade vermiyorum. İfadeye çağırılıyorsan ifade vereceksin. Gitmiyorsan sonuçlarına katlanacaksın.” (9 Kasım 2016, 20. Uluslararası İş Forumu Kongresi)

SÜLEYMAN DEMİREL’E

“Otur oturduğun yerde, sen kimsin? Ne işin var böyle gazete gazete dolaşıyorsun? Otur. Otur da bey zannetsinler yahu. Hala rahat durmuyorsun, 87 yaşında hala ortalığı karıştırıyorsun.” (17 Mayıs 2011, Yozgat)

DENİZ BAYKAL’A

“(Abdullah Öcalan’a ‘Sayın’ demesini eleştirmesi nedeniyle) Kimsin sen ya? Nasıl kalkar da sen Tayyip Erdoğan’ı teröristbaşı ile aynı kefeye koymaya kalkarsın?” (24 Mayıs 2007, MÜSİAD Sütlüce binası açılışı)

TÜSİAD’A

“(Dönemin TÜSİAD Başkanı Haluk Dinçer’in ‘Muhatabımız Cumhurbaşkanı değil, Başbakan’ sözlerine cevaben) Muhatapları cumhurbaşkanı değilmiş. Sen kimsin ya, sen kimsin. Bu fakiri milleti muhatap görmüş. Sen beni muhatap görsen ne yazaaar, görmesen ne yazaaar.” (31 Ocak 2015, TÜMSİAD Genel Kurulu)

ÖMER FARUK EMİNAĞAOLU’NA

“Komisyon çalışmalarında herhangi bir yetkileri olmadığı halde oraya girmeleri ayrı…Sen kimsin bir kere, haddini bil. Eğer konuşmaya çok meraklıysan seni milletvekili yaparlar, gelir konuşursun” (12 Ocak 2014, Çamlıca)

METİN FEYZİOĞLU’NA

“(Danıştay törenindeki gerginlikle ilgili) Kimsin sen ya? AB’den de bahsediyor. ASELSAN’dan, Havelsan’dan da bahsediyor. Yahu sen kim Aselsan kim? Kimsin sen ya. HSYK yasasına da değiniyor, sanat hakkında da görüşlerini aktarıyor. Tövbe tövbe…” (11 Mayıs 2014, AKP Afyon kampı)

SANATÇI DEFNE HALMAN’A

“Bir ödül töreninde sanatçı olduğu iddia edilen birileri ‘Biz buraya mescit yaptırmayız’ diyor. Siz kimin bağından kimi kovuyorsunuz. Sen kimsin, orada mescit yaptırmayız diyorsun?” (7 Mayıs 2015, TİKA Toplu Açılış Töreni)

OSMAN PAMUKOĞLU’NA

“Utanmadan, sıkılmadan başbakanı televizyona davet ediyor, kimsin sen gramın ne çapın ne? General olmuş. General olsan ne yazar. Mesele çapın olacak, bir yere yar olacaksın. Böyle bir durumun da yok.” (10 Ağustos 2012, Kızılay iftarı)

KIBRISLI TÜRKLERE

“(KKTC’deki bir mitingde türkiye karşıtı pankartlar açılmasıyla ilgili) Sen kimsin be adam. Ülkemizden beslenenlerin bu yola girmesi manidardır“ dedi. (4 Şubat 2011, Kırgızistan)

YASSIADA’DA RANT KARŞITLARINA

“Yassıada ile ilgili bir proje hazırlıyoruz. Hemen hemen bitti. Adını Yassıada’nın Sivriada’nın Demokrasi ve Özgürlükler Adası koyduk. Bir grup gitmiş o mahkemenin olduğu salona ‘Adının Demokrasi ve Özgürlükler Adası’ olmasını istiyoruz diye yazmış. Bir ayrı grup da ‘Adamıza el dokundurtmayız. El sürdürmeyiz. Yassıada bizimdir’ yazmış. Sen kimsin ya?” (18 Eylül 2013, İlçe Belediye Başkanları Toplantısı)

FETHULLAH GÜLEN’E

“Kimmiş o ya? O ne derse doğrudur… Ne demek bu? Sen kimsin ya! Neymiş, ‘Pensilvanya’daki zat söylediyse doğruymuş’. Böyle saçmalık olabilir mi?” (26 Nisan 2014, Konya)

ALMAN YEŞİLLER PARTİSİ EŞBAŞKANI CEM ÖZDEMİR’E

“Nerede milletvekili olursan ol. Önce haddini bil. Sen kimsin ya. 1,5 milyon insan oy kullanacak. Türkiye’de de Almanya seçimlerinde oy kullanacak varsa, sen de böyle bir salon toplantısı yapabilirsin. Mesele farklı, ama alışacaklar. Hazmedecekler.” (27 Mayıs 2014, AKP Grup Toplantısı)

STANDARD & POORS’A

“Uluslararası kredi derecelendirme şirketi Standard&Poors’un  Türkiye’nin kredi notunu pozitiften durağana çevirmesiyle ilgili) Bu tamamen ideolojik bir yaklaşım. Bunu sen Tayyip Erdoğan’a yutturamazsın. Sen kimsin” (4 Mayıs 2012, 5. İstanbul Moda Hazır Giyim Konferansı)

“(Yine S&P’nin Türkiye ile ilgili not açıklamasına ilişkin) Sana ne, sen kimsin ya, haddini bil! Sen Türkiye ile ilgili böyle bir açıklama yetkisine sahip değilsin.” (21 Temmuz 2016, TBMM)

NEW YORK TIMES’A

“(Erdoğan, doğruların söylenmesine giderek daha fazla düşman oluyor, şeklindeki yazıya cevaben) İşte bakın yine New York Times ‘Erdoğan’ın Türkiyesi’nde şu oldu, bu oldu’ diye ordan göndermeyi yapmış.  Adeta ABD’ye talimat veriyor. Niye duruyorsunuz diyor. Ya sen bir gazetesin, haddini bileceksin. Sen kimsin ya.” (25 Mayıs 2015, SETA’nın Başkanlık SistemiSempozyumu)

“Amerika’da bir New York Times diye paçavra var. Neymiş,  Türkiye’nin üzerinde kara bulutlar varmış. Gazetenin sahipleri hep aynı aile. Ermeni lobisine yakınlığı ile bilenen bu gazete son zamanlarda Pensilvanya ile işbirliği içinde.” (30 Mayıs 2015, İstanbul Fetih Şöleni)

THE GUARDIAN’A

“Bakınız bir İngiliz gazetesi (The Guardian), bu seçimle ilgili olarak ne diyor biliyor musunuz: ‘Tam batılılaşmamış yoksul Müslümanların, kendi ülkelerini yönetmelerine izin verilemez’ Sen kimsin ya? Sen kimsin terbiyesiz, haddini bil! (…) New York Times da 1896’dan beri kin kusuyor. Bunların patronları belli. Maalesef Yahudi sermayesi” (6 Haziran 2015, Ardahan)

FUAT AVNİ’YE

“Delikanlıysan çık ortaya, nereden konuşacaksan konuş. Sende yürek varsa kod adıyla ortaya çıkma, açık net çık ortaya” (21 Şubat 2015, Malatya)

İNGİLTERE BAŞKONSOLOSU LEIGH TURNER’A

“(Can Dündar ve Erdem Gül’ün duruşmasını takip etmesi nedeniyle) Sen kimsin ya? Burası senin ülken değil. Ne işin ver orada” (26 Mart 2016, DEİK Dünya Türk Girişimciler Kurultayı)

AB’YE

“(Terör yasasının gözden geçirilmesi ısrarı üzerine) Bana Bak Avrupa Birliği, sen kimsin? Ne zamandır Türkiye’yi idare ediyorsun” (13 Mayıs 2016, Türk Siyasi Tarihinde Yerli ve Milli İrade programı)

IRAK BAŞBAKANI İBADİ’YE

“Sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin, Irak’tan senin bağırman çağırman bizim için hiç de önemli değil, biz bildiğimizi okuyacağız, bunu böyle bilesin. Kim bu Irak’ın Başbakanı? Önce haddini bil… Sen kimsin ya!” (11 Ekim 2016, Avrasya İslam Konferansı)

ABD MERKEZ KUVVETLER KOMUTANI JOSEPH VOTEL’E

“(15 Temmuz sonrası beraber çalıştığımız komutanlar tutuklanıyor, açıklaması üzerine) İnsan biraz sıkılır, bunun kararını vermek senin haddine mi? Sen kimsin? Bir defa haddini bileceksin, kendini bileceksin.”  29 Temmuz 2016, Gölbaşı Özel Harekat Daire Başkanlığı ziyareti)

Ali Adil Çakar, 16.11.2016 /TR724

Şırnak’ın son halini gördünüz mü? [Erhan Başyurt]

İktidar, terörle mücadele adı altında her türlü hukuksuzluğu yol edindi.

Doğuda şehir merkezleri, ilçeler bombalanıyor.

Sıkıyönetim ilan edilip, sivil yerleşim yerleri yerle bir ediliyor.

Son olarak, sivillere ‘geri dönüş’ izni verilen Şırnak’ın görüntülerine bir bakın…

Suriye’de Esed’in bombaladığı ve yıktığı şehirlerden farksız.

***

Devlet, masum halkını bombalar mı?

Teröristi etkisiz hale getireceğim diye, sivil vatandaşa zarar verebilir mi?

Tabii ki, hayır…

Ancak ‘terörle mücadele’ adı altında, ‘hukuk’ kılıfı giydirilerek apaçık hak ve hukuk katliamı yapıyorlar.

***

Önce teröristle masaya oturuyor, şehirlerde üstlenmesine göz yumuyor, askere/polise operasyon izni vermiyorlar.

Dağdan gelenler için Habur’a seyyar mahkeme kuruyor, Öcalan’ın mesajını canlı yayınlatıyor ve ayakta alkışlıyorlar…

Sonra ‘başkanlık’ krizi çıktı diye de acı faturayı masum sivillere çıkarıyorlar.

20 bini aşkın ailenin evini yıkmış durumdalar.

İnsanları evsiz, işsiz koyuyorlar. Bir kez daha göçe zorluyorlar.

Bebek, çocuk, kadın, yaşlı herkesi perişan ediyor, açlığa mahkûm ediyorlar.

Başına ‘terör’ yaftası koyup, tüm bunları halka meşru gibi gösteriyorlar.

Kimse, ‘terörist ile mücadele edilmesin’ demiyor.

Sadece ‘sivillere zarar verilmesin’, ‘kurunun yanında yaş yakılmasın’, ‘insan hakları ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşılmasın’ diyor.

Ama güç sarhoşluğu içinde hiçbir şey iktidarın umurunda değil.

***

Toplu cezalandırmayı ‘adet’ haline getirdiler.

Bölgede yaşananları dillendirecek tüm medyayı da susturuyorlar.

Gazete ve televizyonlarına kilit vuruyorlar.

‘Kürtçe’ yayın yaptığı için çizgi film çocuk kanalını bile ‘terör’ bahanesiyle kapattılar.

Gazetecileri hapse atıyorlar.

Sembolik destek veren dünyaca tanınan aydınları bile susturmak için tutukluyorlar.

Onbinlerce kamu görevlisini kamudan açığa aldılar.

Sadece bir sendikaya üye diye öğretmenleri meslekten attılar.

***

Yetmedi, yetmiyor…

Bölge halkından büyük destek alan seçilmiş siyasileri bile hapse atıyorlar.

Seçilmiş belediye başkanlarını, milletvekillerini, parti başkanlarını hücreye koyuyorlar.

Kapılarını kırıp, sudan bahanelerle gözaltı yapıyorlar.

Sadece bunun için ‘dokunulmazlıkları’ kaldırdılar.

‘Seni başkan seçtirmeyeceğiz’ çıkışına, ‘milliyetçi ittifak’ ve topyekün cezalandırma ile cevap veriyorlar.

Ne barış isteklerinde ne de güvenlik arayışlarında bir ölçülülük var.

İktidar, ifrat ve tefrit arasında savrulup duruyor.

***

Yargıyı tamamen siyasi denetime aldıkları için tüm bu hukuksuzlukları ‘hukuk’ kılıfı içinde icra ediyorlar.

Siyasi partiler demokratik olgunluğa erişmediği için, onlarla ‘kedi fare oyunu’ oynuyorlar.

Dokunulmazlığı kaldırmak, OHAL’i çıkartmak, rejimi değiştirmek… İstedikleri düzenlemeyi, geçici tavizler vererek gerçekleştiriyorlar.

İktidar önüne gelen her şeyi silip süpüren sel gibi…

Kimse durduramıyor, hiçbir şey engel olamıyor.

Şımardıkça şımarıyorlar. Çoştukça çoşuyorlar.

Sular çekildiğinde nasıl bir ‘felaket’ yaşandığını, bugün gözü kapalı destek verenler de anlayacak.

Sel sularının yerini pişmanlık gözyaşları alacak ama çok geç olacak!

Erhan Başyurt, 16.11.2016 /TR724

15 Temmuz’dan 4 gün önce: Kansız darbe olmaz [Darbe Günlükleri-3* – Selim Gündüz]

*Not: Türkiye’de gazetecilik bitti. Tüm haber kaynak ve yolları tıkandı. Böyle bir ortamda gerçeklere yalnızca ortaya saçılmış istemsiz verilerden ulaşılabilir. Dizideki metinler tamamen kurgusaldır. İçerik ise açık kaynaklara dayalı verilerden uyarlanmıştır.

11 Temmuz Pazartesi 2016, saat 13.30

Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Kuzey Koridoru, Sağır oda

Katılanlar: Beyefendi, Dâhiliye vekili, Genelkurmay Başkanı, MİT müsteşarı, yabancı bir şahıs

Beyefendi’nin önünde imzalaması gereken ihale dosyaları ve el konulmasına karar verilecek şirket listeleri vardı. Az gecikecekti. Diğerleri için mükellef bir sofra kurulmuştu. Zeytinyağlı kereviz dolması, Beluga havyarı, Kobe bifteği, Matsutake mantarı ve kuzu sırtı fırın dokunulmadan bekliyordu. Ortam gergindi. Kimsede iştah yoktu. Birbirinin gözüne bakmak bile zordu.

Dâhiliye vekiline Kutadgu olayından sonra çenesini açmaması söylenmişti. Ama bu, kamusal alanla sınırlıydı:

– Hele gardaş kasmayın kendinizi böyle! Oldu oldu olmadı gideriz.

Müsteşar:

– Senin kaçma planın hazır gibi…

– Yav o değil de paçayı kaptırırsak ölene kadar içerde yatarız. Belki asarlar.

Genelkurmay Başkanı lafa girdi:

– Sizin ne riskiniz var? Ben her durumda “hain” damgası yiyeceğim.

Dâhiliye vekili:

– Paşam beraber çıkarız.

– Kaçmak damgayı siliyor mu? Sonra benim dışarıda saltanat sürmem zor. Sizin kadar zengin değilim.

Müsteşar kimin neler neleri var envanterini çıkarmıştı ama ses etmedi.

***

Beyefendi yanında tanımadıkları bir şahısla toplantıya geldi. Direkt toplantı masasına geçildi. MİT müsteşarı önce sunum yaptı. Saat saat neler olacağını dinlediler. Katılımcılar soru faslına geçti.

İlk soru beyefendiden geldi:

– O gün havalanacak uçakların pilotları nasıl ayarlanacak? Kontrol edemediğimiz pilotlar çıkarsa?

Cevap Genelkurmay Başkanı’ndan geldi:

– Efendim, o gün sadece elimizdeki listelere göre tam güvenebileceklerimize görev yazdık.

– Ya atladığınız bir isim olursa?

– F16’lar mühimmat taşımayacak. Bomba, füze bulunmayacak uçaklarda.

– Güzel de o kadar uçak havalanacak bomba falan atmadan…

Söze müsteşar girdi:

– Efendim uçakların ses etkisinden yaralanmayı düşünüyoruz. O gece İstanbul ve Ankara’da alçak uçuşlar yapacaklar. Bomba atma işini polis helikopterleriyle bizim arkadaşlar yapacak. Ama yer belirlemedik.

– Dahiliye vekili her zamanki çiğliğiyle espri yapmaya çalıştı:

– CHP ve MHP binalarını düzleyelim.

Kimse istifini bozmadı.

Müsteşar devam etti:

– Efendim halkta nefret uyandırmak ve yurt dışında etkili olması için meclisi bombalayacağız. Size karşı yapıldığını kanıtlamak için de Saray’ı bombalamayı düşünüyoruz.

Beyefendi irkildi:

– Meclis tamam olsun ama Saray’a dokunmayın!

Müsteşar:

-Efendim inandırıcı olamayız o zaman.

Beyefendi:

– O zaman Saray’ın bahçesinin uzak bir kenarını bombalayın. Sakın Saray’ı vurmasınlar?

– Peki efendim.

Tanımadıkları şahıs:

– Müsade buyurursanız birkaç ekleme yapayım:

Cumhurbaşkanının onlarca baş danışmanı vardı. Onlardan biri sandılar. Türkçeyi aksansız konuşan bir yabancıydı. Hiçbiri daha önce görmemişti.

– Arkadaşlar darbenin karargâhta bastırılmasını öngörmüşler. Bu kesinlikle yetmez. Sizin önlemeniz de yetmez. Konuşma yapmanız kâfi gelmez. Darbeyi halk önlemeli ki zafere sahip çıksın.

Beyefendi:

– Nasıl olacak?

– Siz darbeyi önleme konuşması yapacaksınız. Halkı sokaklara çağıracaksınız. AK Parti teşkilatları harekete geçecek. Ben baktım 10 milyona yakın parti üyesi var. Milyonlar sokaklara dökülmeli.

Müsteşar:

– Evet, planımız karargâhta bitirmekti. Ama bu da iyi fikir. Mutabıksak o akşam interneti kapatma planımızı değiştirmeliyiz. Sosyal medya halkı organize etmede çok önemli.

Beyefendi:

– Evet, internet açık olsun, kapatmayalım.

Dâhiliye vekili:

– Hatta abonelere ücretsiz SMS hakkı, internet paketi falan da yollayalım.

Bunu da not aldılar.

Tanımadıkları şahıs devam etti:

– Efendim bir başka konu kaldı. Bilmiyorum nasıl karşılarsınız?

Beyefendi:

– Buyur, dinleyelim.

– Efendim biraz kan dökülmeli. Kansız darbe olmaz. Önlemek yetmez. Kalıcı kahramanlıklar üretmeniz lazım.

Genelkurmay Başkanı söze girdi:

– İşi karargâhta bitirsek olmaz mı? Benim askerim halka ateş açmaz.

Yabancı:

– Hayır, sokakta önlenmeli ve kan dökülmeli.

Müsteşar:

– SADAT’la hallederiz. Milisler 3 yıldır eğitim yapıyor. Bir kısmı sniper eğitimi gördü. Bir de bizim arkadaşların özel güvenlik şirketlerinde 100 bini aşkın silahlı personel var. Gerekirse asker kıyafeti giyer veya bir şekilde görülmeyen noktalardan ateş edebilirler.

– E kaç insan ölecek?

– En az 90-100 ölü gerekir.

Beyefendi düzeltti:

– Ölü değil 90-100 şehit.

Dâhiliye vekili:

– Ama hiç birine otopsi yapılmamalı, beklemeden gömülmeli. Sonra başımız ağrır. Diyarbakır’da baro başkanına yanlış silah kullandılar. Deşifre oluyorduk.

Onlar bunu konuşurken tanımadıkları şahıs önündeki kâğıda bir şey yazıp beyefendinin önüne uzattı. Beyefendi kâğıdı aldı. Tanımadıkları şahıs Genelkurmay Başkanı’nın tepkisinden korkmuş olmalıydı. Korkusu yersizdi. Genelkurmay Başkanı çoktan Beyefendiye teslim olmuştu. Beyefendi “Asker de ölmeli” yazan kâğıdı başıyla onaylayarak katlayıp müsteşara verdi.

Tanımadıkları şahıs:

– Efendim bir de sorum olacak. Sunumdaki gibi olacaksa daha girişim olur olmaz suçlu olarak Cemaati ilan edeceksiniz. Bu tuhaf olmaz mı? Olay daha taze iken halk yadırgamaz mı, ne zaman tespit ettiniz diye?

Beyefendi:

– Benim halkım beni sorgulamaz. Biz kimi suçlu ilan edersek suçlu o olur.

Dâhiliye vekili:

– Tabi efendim siz bir şey söyleyeceksiniz de halk sorgulayacak! Olacak iş mi?

Müsteşar:

– O halde şöyle değiştiriyoruz planlamamızı: İlk olarak Başbakan konuşsun ve Cemaati suçlu ilan etsin. Siz sonra halka sesleniş yapıp teyid edin. Ve tüm ajans ve kanallar tek bir ağızdan “Darbe girişimini Cemaat’e yakın askerler yaptı” tezini işlesin. Aykırı tek sese izin vermeyiz.

Genelkurmay Başkanı suskunluğunu bozdu:

– Her şey iyi de ben Atatürkçü subaylara ne diyeceğim? Tam sizi yıkmaya heveslenmişlerken?

Beyefendi Atatürkçü subayları ne yapacağını iyi biliyordu ama şimdiden söylemek erken olurdu. Genelkurmay Başkanı’na:

– Siz onlara “Orduyu irticadan temizledik. Biraz sabredin bunları da götüreceksiniz, asıl ikinci darbe geliyor” diyeceksiniz. Yüreklerini soğutacaksınız.

Genelkurmay Başkanı tam tatmin olmamıştı ama itiraz edecek zaman çoktan geçmişti. Akıbeti iyi görünmüyordu. Alnına yapışacak “hain” damgası gittikçe netleşiyordu.

Tanımadıkları şahıs:

– Efendim son bir sorum kaldı. Siyasi tarihte Cumhurbaşkanı, başbakan ve kabine üyelerinden birilerinin gözaltına alınmadığı başarısız bile olsa bir darbe girişimi yok. Hiç olmazsa bazılarını alsalar? Hatta bir ikisini sizin tabirinizle şehit etseler.

Beyefendinin zihninde bir şimşek çaktı, tebessüm etti:

– Bunu bir düşünelim.

Dâhiliye vekilinin önsezileri iyiydi. Biraz pimpiriklendi. Korktu. Tanımadıkları adam bayağı gözü kara idi.

Tanımadıkları şahıs:

– Bir de şu endişem var. Çok sınırlı bir askeri güçle sokağa çıkma, silah kullanmama, TV kanallarını basmama gibi hususlar projenizin inandırıcılığını azaltabilir. İzahta zorlanırsınız?

Kimse bir şey demedi. Tanımadıkları şahıs bir batı ülkesinden gelmiş olmalıydı. Beyefendi’nin halka bir şey izah etme gibi bir derdi yoktu. Burası Türkiye idi.

(Devamı var)

Selim Gündüz, 16.11.2016 /TR724

Saray’a rağmen bazı gerçekler saklanamıyor: Nereden çıktı enişteyi dinleme işi şimdi? [Erman Yalaz]

15 Temmuz Darbe girişimini araştırmak üzere kurulan TBMM Darbe Araştırma Komisyonu, CHP’li ve HDP’li üyelerin takipçi soruları ve ısrarları sonrasında ipe un sermeye başladı. MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı komisyona davet etmeyen AKP, şimdi aralarında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Başbakan Binali Yıldırım, eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun da yer aldığı isimlere ‘mektupla soru sormaya’ hazırlanıyor.

Bu mektup planını deşifre eden, CHP Milletvekili Altun Çıray oldu. Çıray’ın verdiği bilgiye göre Genelkurmay eski Başkanı Necdet Özel ile Birgül Ayman Güler dışında (ki onlar da sağlık gerekçesi gösterdi) komisyona gelmeyeceğini duyuran olmadı.

Komisyon bugüne kadar 30’u aşkın ismi dinledi. Kamu görevlileri ‘fetö’ ile irtibatları olmadığını anlatmaya, siyasiler ise ‘ne yaptıysak birlikte yaptık’ demeye gelmişti. Bazıları da Hizmet Hareketi’ne ve masum insanlara suçlamalar itham etmekten öteye geçmedi. Ancak her şeye rağmen komisyonda konuşulan bazı meseleler, mevzunun derinleşmesine, soru işaretlerinin çoğalmasına ve sorgulamaya yol açıyor. Nitekim, AKP’nin ve Erdoğan’ın çok da hoşnut olmadığı çıkışlar ve açıklamalar yapıldı.

AKP KOMİSYON DEYİNCE NEDEN KAÇIYOR

Birkaç örneği hatırlayalım. Örneğin komisyonun ikinci toplantısına AKP Erzincan Milletvekili Serkan Bayram’ın sözleri damga vurdu: “Fetullah Gülen’in dinlenmesini talep ediyorum. İade sürecine katkı sunacağını düşünüyorum.” Ancak CHP’li milletvekillerinin desteğine rağmen konu soğutuldu ve geçiştirildi. Fethullah Gülen, zaten ilk günden uluslararası bir komisyonun olayı araştırmasını, verecekleri karara saygı duyacağını duyurmuştu ama AKP kendi vekilinin bu teklifini dikkate almadı.

NEREDEN ÇIKTI BU ENİŞTEYİ DİNLEME İŞİ ŞİMDİ?

15 Ekim’de bu kez sazı komisyon başkanı Reşat Petek aldı. Ekim’de dinlenecekler listesini açıkladı. 31 kişi içinde Efkan Ala, Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Hilmi Özkök, Işık Koşaner ve Necdet Özel ile birlikte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eniştesi  Ziya İlgen de vardı. Teklifin ömrü vefa etmedi.

Sonunda Petek, pes etti: “Sayın Ziya İlgen olayla ilgili tankları görüp haber verme dışında bir bilgisi olmadığı bu nedenle kendi görevi ve o konuda Cumhurbaşkanı’nın ’eniştemden öğrendim’ ifadesi dışında bir bilgisi olmadığını ifade etti. Onun için bu bilgi bize geldi ve kendisini dinlemeyeceğiz.”

O KOMUTAN ERDOĞAN İLE HİÇ GÖRÜŞMEMİŞ

19 Ekim’de komisyonun dinlediği “Darbenin gerçekleşmesini önleyen komutan” olarak ün yapan o zamanın 1. Ordu Komutanı,  şimdinin Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ümit Dündar, Darbe Komisyonu’na yaptığı açıklamalarla, o geceye dair çok önemli bir iddiayı çöpe attı. Rivayetlere göre, Erdoğan’la Orgeneral Ümit Dündar bir telefon görüşmesi yapmış, Dündar Erdoğan’a “İstanbul’a gelin” demişti. Erdoğan’ın “Size niye güveneyim?” çıkışına, Orgeneral Dündar, “Beni Bahçeli’ye sorun” cevabı vermişti. Bahçeli’nin parti binasına gelerek nöbet beklediği iddia edilmişti.

Ancak Orgeneral Ümit Dündar, Darbe Komisyonu’na verdiği ifadede, 15 Temmuz gecesi eski Genelkurmay Başkanı Necdet Özel başta olmak üzere pek çok askerle görüşmeler yaptığını aktarırken, o gece Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir görüşmesi olmadığını ifade ederek bu iddiayı çöpe attı.

HİLMİ ÖZKÖK: SORUMLU HÜKÜMETTİR

Komisyonda üç eski genelkurmay başkanı, İlker Başbuğ, Işık Koşaner ve Hilmi Özkök dinlendi. Necdet Özel’in sağlık gerekçesiyle gelemeyeceğini ilettiği belirtildi. Ancak mevcut Genelkurmay Başkanı yani darbeyi bizzat yaşadığı söylenen ve 15 Temmuz günü darbeyi saatler öncesinde öğrenen Hulusi Akar’a çağrı tekrar edilmedi.

20 Ekim’de komisyonda konuşan Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök, bugüne nasıl gelindi, sorumlu kim sorusuna net cevap verdi: “Bu devleti iktidar muhalefet diğer partiler diplomasi askeriye hep birlikte idare ederiz. Hepsinin görevi vardır. Ama sorumlusu hükümettir. Sorumlu hükümetlerdir. Orkestra şefi o.”

İFTİRA HAVUZDAN, CEVABI KIŞANAK’TAN

Komisyon, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak’ı 26 Ekim’de dinledi. Bir gün sonra Kışanak gözaltına alındı ve tutuklandı. Sabah ve Güneş gazetesinin iftirasıyla gündeme gelen ve seçimlerden önce Zaman Genel Yayın Müdürü Ekrem Dumanlı’nın belediyeye nezaket ziyareti de soruldu Kışanak’a. Tabi havuz medyası tabir edilen gazetelerin diliyle.

Kışanak kısa ve net cevap verdi ve iftirayı bitirdi: “Diyarbakır’dayız 5 dakika ziyaret etmek istiyoruz demişler. Ekrem Dumanlı’nın yüzüne ’Barış sürecine darbe vurdunuz’ dedim. Kalabalık bir gruptular bir çay içip gittiler.”

“Dumanlı size geldiği zaman PKK’ya sızan istihbarat elemanlarının listesini vermiş bu doğru mu?” diye sorulduğunda Kışanak, şu cevabı verdi: “Burada ben belli bir düzey olması gerektiğini düşünüyorum. Bu iddiayı  algı operasyonun kendisi görüyorum. Ekrem Dumanlı’nın 20 kişinin içinde devletin MİT ajanlarının listesini verdiğini iddia etmek akla ziyan durumdur.”

28 ŞUBAT’I CEMAAT YAPTI İFTİRASINA BİRİNCİ AĞIZDAN YALANLAMA

MİT eski Müsteşarı Emre Taner’in açıklamaları, sosyal demokrat ve sol görüşlü gazetelerde Erzincan Başsavcısı İlhan Cihaner operasyonu üzerinden görüldü. Taner’in o dönemde MİT görevlilerinin yargılanmasının önünü açan operasyon kararında Erdoğan’ın izniyle olduğunu açıklamasının cazibesini kapılan gazeteler, PKK ile AKP hükümetinin Oslo görüşmelerine ilişkin sözleri ve Fethullah Gülen’in 28 Şubat’ın ağır politik baskılarının sürdüğü dönemde takip edildiğine dair bilgileri ise geçiştirdi. Taner, MİT Bölge Başkanı olarak görev yaptığı dönemde Gülen’in ikametine resmen baskın yapıldığını itiraf etti.

Emre Taner ayrıca Oslo sürecine ilişkin de tarihî açıklamalar yaptı: “Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hayattadır, Sayın Erdoğan hayattadır; yapılacak işler konuşulmuştur. Devletin aklıyla yola çıkılmıştır, biz kendi aklımızla yola çıkmadık. Risk alarak yola çıktık, korkmadık.Oslo ihanet değildir, bunu söyleyenler yanılır. Oslo bir kanın durdurulması için yapılmış bir hadisedir. Gizli servisler mayınlı bölgeye girer, mayını temizler, arkadan siyaset girer.”

‘PKK ÜST YÖNETİMİNE YOL HARİTASI HAZIRLAYAMADIK’

Taner ayrıca PKK’nın üst düzey isimleriyle görüşüldüğünü açıkladı. Üstelik AKP ve Erdoğan’ın bugün 180 derece değişen Kürt meselesiyle ilgili duruşunu terse düşürecek şekilde PKK yöneticilerinin taleplerini de anlattı komisyonda: “Örgütün içindeki bazı kadrolar çözüm sürecinden ürktü. 500’ün üzerinde yönetici kadro ‘biz ne yapacağız, Türkiye’ye dönersek tutuklanacağız.’ dediler. O gün dağa çıkanlar, bugün 55 yaşında. Dağda emeklilik yok, dağda ölüm var, yanaşmak istediler fakat olmadı. Önlerine doğru dürüst bir yol haritası koyamadık. Çözüm Süreci Habur’da tıkandı. Habur da ihanet değildir. Cemaat, çözüm sürecinin mevcut hükümet eliyle başarılmasından rahatsızdır.”

ERDOĞAN, YILDIRIM, GÜL VE DAVUTOĞLU’NA MEKTUPLU SORGU TARTIŞMASI

Geçen hafta AKP Manisa Milletvekili ve 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu Başkanvekili Selçuk Özdağ, komisyonun bugüne kadar 32 kişiyi dinlediğini belirtip, bundan sonra ‘mektupla soru gönderileceğini’ duyurdu.

Bu açıklamalara ne sert tepki CHP’den geldi. CHP’li Aytun Çıray, “AKP’liler korkuyorlar. Bazı eski siyasileri bahane ederek 15 Temmuz’un perde arkasının, gerçek aktörlerinin ve hakikatlerinin aydınlatılmasını önlemeye çalışıyorlar. Komisyonun misyonuna tam yüz seksen derece zıt bir tutum sergiliyorlar. İstedikleri her şeyin olabildiğince aydınlığa kavuşması değil; alacakaranlıkta kalması!” tepkisini gösterdi.

KOMİSYON İĞNELİ FIÇI GİBİ

Komisyonun bir başka CHP’li üyesi Aykut Erdoğdu, “Komisyona gelenler AKP’den korkusuna geliyor, düşük zekalı tiyatro sahnelerini izlemekten sıkılıyoruz” demişti. Bir gizli elin komisyon çalışmalarını engellediğini, bunun da Saray olduğunu açıklamıştı iki hafta önce. Erdoğdu’nun tabiriyle AKP’nin darbe gerçekleriyle ilgili korkuları var. İğneli fıçıya düşmüş gibi, komisyonda ne konuşulsa Saray’a batıyor.

Darbenin artık çok önceden bilindiği, aşikâr. Hakan Fidan ve Hulusi Akar’ın bu konuda net bilgileri olduğu, meselenin Cumhurbaşkanı’na da iletildiğine dair işaret çok fazla. Darbe girişimi sonrası başlatılan ‘asıl darbe’ de, bütün hazırlıkların tamam olduğunu gösteriyor.

CEVAPSIZ SORULAR

En ağır sorular belki de şunlar: SADAT timleri sokakta şehit edilen vatandaşların ölümünden ne kadar sorumlu? Erdoğan, ulusa sesleniş konuşması yapacak kadar erken öğrendiği darbeyi neden engellemedi? Belediyeler nasıl oldu da araçlarını cuma akşamı darbeden saatler önce hazır etti? Darbe girişimi bilindiği halde önlenmeyerek ölenlerin sorumluluğu kim aldı? Kuvvet komutanlarıyla hangi pazarlıklar yapıldı? Asker ve sivil ölümlerinin gerçek failleri kim? Genelkurmay Başkanı ve emir subaylarının anlattıkları ile darbecilerin ifadeleri arasında büyük çelişkiler var. MİT Müsteşarına o gece Erdoğan ve Yıldırım’ın neden ulaşamadı?

KOMİSYON ADEME MAHKÛM EDİLİYOR

Bu soruların cevaplarını Komisyon’da aramak belli ki boşa. Son hamlelerle birlikte komisyonun geçmiş Meclis komisyonlarında olduğu gibi işlevsizleştirileceği, ademe mahkûm edileceği görülüyor. 3-4 yıl önceki Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun 12 Eylül ve 28 Şubat darbecilerinin yargılanmasıyla ilgili tavsiyeleri ve anlatılanlar, görmezden gelinmişti mesela. Ya da Soma faciasında 300’den fazla kişinin hakkını savunacak parlamenter bulunamamıştı doğru düzgün… Şimdi de öyle. Kimse gerçeğe ulaşmak istemiyor.

Erman Yalaz, 16.11.2016 /TR724

Soru basit: Sizin niye kasetiniz yok? [Barbaros J. Kartal]

Defalarca yazıldı çizildi. Ama konu yine aynı yere gelince tekrar sormadan edemiyor insan. Hürriyet’in pazartesi günü manşetten verdiği ve devam ettirdiği habere göre insanların yatak odalarına kamera yerleştiren ekip ve Cemaat bağlantısı deşifre edilmiş. Düzmece haberi cazip hale getirmek için televizyonun içine yerleştirilmiş kamera ayrıntıları pek güzeldi. O kadar büyük organizasyona kalkışan ekibin kapıları çilingire açtırmaları ayrı hikâye ama neyse. Konumuz o değil.

Madem Cemaat özel hayatlar ile insanlara şantaj yapan, insanları görevinden eden, şahsiyet suikastı yapan bir yapı; en büyük düşmanı AKP’lilerin neden bir tane kaseti piyasada yok? Daha öncede yazmıştık Ankara’da sıradan bir muhabir bile AKP’lilerin dilden dile dolaşan özel hayat hikâyelerini size anlatabilir.

Soru basit: Madem Cemaatin böyle yöntemleri var ve bu kadar da profesyonel bir ekibi var,  AKP’lilerin kaseti neden yok?

Bir de kaset mağdurlarına tezgahı kimin kurduğunu ortaya çıkarmaya niyetli iseniz Keçiören belediye başkanına kim bunu yaptı da adamcağız buharlaştı onu da ortaya çıkarabilir misiniz lütfen?

 ***

ÇEYİZ YARDIMININ ARKASINDA NE VAR?

Twitter’da görmüştüm, güzel bir benzetme idi. Elinde telefon tuttuğu için hakkında gazetecilik destanları yazılan Hande Fırat’ın kamuoyuna yapması gereken bir açıklama borcu var. Malum Altın Kelebek ödül töreninde Aydın Doğan bu işi yaparsan seni evlendireceğim sözü vermiş, Fırat’a ödül verirken bunu açıkladı.

Oysa Hande Fırat daha önce her şeyin spontane geliştiğini söylemişti. Hatta kostümsüz, ve makyajsız haliyle her şeyin doğal olduğu algısını pekiştirmişti. Şimdi ise her şeyin önceden konuşulduğunu belli  eden fiili  bir durum var. Ben şahsen Aydın Doğan’ın bunu önceden bilip bir pozisyon aldığını sanmam. Bu kadar mahrem bir kumpasın önceden Doğan grubu ile paylaşılacağını sanmak akla uygun değil.

Ama darbe kumpası başladığında Doğan grubu ile irtibata geçilerek bunun yolunun yapıldığı ve Doğan grubuna alacağı pozisyonun anlatıldığı belli oluyor. O gece pek konuşulmayan MİT’çi Nuh Yılmaz’ın Hande Fırat’ı araması da cevapsız kalmıştı. CNN Türk’e yapılan sembolik asker baskını da aydınlatılmalı. Şehirlerin düşman işgalinden kurtuluş törenlerinden daha amatör bir baskının da birçok soru işaretini barındırdığı kesin.

Esas sormak istediğim şu. Her gazetecinin gözü kapalı atlayacağı bir habercilik olayına bir gazeteciyi ikna etmek ne demek? Bir gazetecinin ömrü hayatında belki gelecek-gelmeyecek bir fırsat için “Bunu yaparsan çeyizin benden!” demek, ne demek? Sadece telefonu tutacak ve çanak sorular soracaksın yapacağının hepsi bu. Bunları yapınca bir şeyler vaat edildiğine göre arka planda başka pazarlıklar da varmış demek ki.

 ***

ÜÇOK HAKLI MI?

Ahmet Zeki Üçok misyonu gereği konuşmaya devam ediyor. Hep aynı şeyleri söylese de ilk defa söylemiş gibi malum medya ve zavallı biatçılar tarafından haberleştiriliyor. Üçok hain(!) pilotların PKK’ya  operasyonlarda dağı taşı bombaladığını söylemiş yine.

Bakın kin ve nefretle ve belli bir plan çerçevesinde söylediklerini bir kenara bırakalım ama buna inanıyorum. O hain pilotlar ki Ankara’nın göbeğindeki Külliyeyi isabet ettirememiş. MİT’in bahçesine düşen birkaç mermiden başka bir şey yok. Erdoğan’ın uçağını bulamayan, Erdoğan’ın oteline bile ulaşamayan pilotlardan bahsediyoruz ki bazı iddialara göre Erdoğan İstanbul’a saatler önceden gelmiş.

Ama nedense bu pilotlar Gölbaşı’nda polis merkezini kalbinden vurabiliyor. O gün uçan pilotlar sorgulanmalı ve darbe yaptıkları Erdoğan ve AKP ile ilgili hiçbir hedefi tutturamazken halka helikopterden ateş etmeyi nasıl becerdiler cevap vermeliler.

 ***

CHP RAPOR HAZIRLARSA!

CHP içeride bulunan gazetecilerle görüşmüş ve bir rapor hazırlamış Raporun kamuoyuna yansıyan kısmından bir yeri paylaşacağım ve raporun gerçek amacı aslında ne imiş siz karar verin:

Kılıçdaroğlu’na geçmişte yaptığımız eleştirileri görmeden bizim haklarımızı savunduğu için minnet duyuyoruz, bu süreçte hukuku, demokrasiyi savunan tek parti CHP. CHP, mağdurlara sahip çıktığı için borcumuzu nasıl ödeyeceğimizi bilmiyoruz. AKP’nin bu noktaya gelmesinde bizim de suçumuz var. Tek adam rejimine gidilmesinde hatalarımız var.

Barbaros J. Kartal, 16.11.2016 /TR724