15 Temmuz’dan sonra İBB’de sorgu odası kuruldu

28 Şubat döneminde İstanbul Üniversitesinin bahçesinde kurulan ikna odalarının benzeri 15 Temmuz’dan sonra İBB’de kuruldu ve kurumdan ihraç edilen 300 kişi bu odalarda sorgulandı.

BOLD- 19 yıl çalıştığı İstanbul Büyükşehir Belediyesinden ihraç edilen gemici Sezgin Yurdakul, 15 Temmuz’dan sonra kurumda kurulan ‘sorgu odası’nda sorgulandığını söyledi. 23 Aralık 2016’da işten atıldıktan sonra üç yıldır gasp edilen ekmeğimi almak için mücadeleye devam ettiğini ifade eden başından geçen olayları KHK TV’ye anlattı.

HALA GÖREVDE OLAN MÜDÜRLER KURDU

“Bizim kurumumuzda 15 Temmuz sonrası sorgu odası kuruldu. Hala şu anda görevli olan müdürler tarafından. Orada işle ilgisi olmayan, tamamen özel hayatımızla ilgili, bana, eşime, çocuklarıma dair sorular soruldu. Bunlar kaydediliyor, arşivleniyor. Eşinizle kimlerle görüşüyor? Çocuklarınız hangi okula gidiyor? O okula neden verdiniz? Siz kimlerle görüşüyorsunuz? gibi sorular…

KAĞIT İMZALATIYORLARDI

Sosyal medya hesaplarımızın şifresi istendi. Neden istediklerini sorduğunuzda araştıracağız, özel yazışmalarınıza bakacağız, sözüm ona suç unsuru var mı diye araştıracağız diyorlar. Bir de şöyle enteresan durum var. Bunu yaparlarken size kağıt imzalatıyorlar. Ben bunu kendi isteğimle verdim demenizi istiyorlar. Yaptıklarının yasal olmadığını kendileri de biliyorlar ki, ileride bir problem çıkarsa diye kağıt imzalatıyorlar. Tamamen keyfi ve illegal bir tutum takınıyorlar size karşı. Ben şifrelerimi de vermedim, kağıdı da imzalamadım. Çok onur kırıcı bir davranıştı. Böyle bir süreç yaşadım. Yani 16 Ağustos 2016’da bizi ifadeye çağırdılar. 23 Aralık’ta işten çıkarıldım.

O dört ay çok zor geçti. Benim için, ailem için zor geçti. Sorgu odasına alındığımı duyan iş arkadaşlarım konuşmamaya, telefonlarıma bakmamaya, sosyal medya hesaplarımdan çıkarmaya başladılar. Bunlar çok önemsiz görünebilir ama onu yaşayan için çok travmatik bir durum.

KIZIMA SİZ DARBECİSİNİZ DİYE SUÇLADILAR

Çocuğumun okulu kapanınca başka bir okula gitti. Kızıma orada sormuşlar, hangi okuldan geldiğini. O da söylemiş. “Siz darbecisiniz, siz Fetöcüsünüz, siz suçlusunuz, senin baban suçlu” denilerek suçlandı. Kızım o dönemde 8. sınıfı okuyordu. TEOG dönemiydi. Sınav öncesi psikolojisi bozuldu. Çocuklar uyum problemi yaşadı, arkadaşları kabul etmedi, okula gitmek istemedi, ders çalışmak istemedi.

En küçük kızım daha 5-6 aylıktı. Sıkıntılardan dolayı eşim büyük bir travma geçirdi. Hayatında Aspirin kullanmamış bir insan. Antidepresan kullanmak zorunda kaldı, üzüntüden sütü kesildi. Ortanca kızım ana sınıfına başlayacaktı. Ekonomik nedenlerden dolayı okula gönderemedik.

Hukuk devletinde bir insanın suçlu olup olmadığına hakim, savcı karar verir. Bir kurumdaki müdür, insan kaynakları müdürü, operasyon müdürü ya da genel müdür karar veremez ki… Bunlar kendilerini hakim, savcı yerine koydular. Biz de karşılarına sanık olarak oturduk ve infazımızı yaptılar.

İBB’den 300 KİŞİ İHRAÇ EDİLDİ

Ekrem İmamoğlu ile İBB’nin önünde çok kısa ayaküstü, birkaç dakika görüşme fırsatım oldu. Şehir hatlarından ihraç edildiğimi anlattım. Benim gibi 300 kişi var bildiğim kadarıyla. Mağduriyetleri biliyoruz, elimizden geleni yapacağız dedi. Fakat bilemiyorum. Bu konuşmanın üzerinden 3 ay geçti. Sesinizi duyurabileceğiniz hiçbir mecra yok.  Ne hakkımızı duyuracağımız bir sendika, bir kuruluş, bir medya bulamadık.

OHAL DÖNEMİNDE 37 KHK ÇIKARILDI

15 Temmuz sonrası bildiğim kadarıyla 37 KHK çıkarıldı. Bir gecede KHK’lar iptal edilebilir, bütün mağduriyetler bitirilebilir. O akşam gerçekten darbe yapan eline silah alıp seçilmiş hükumeti devirmek isteyenlere en ağır cezalar verilsin. Ama 15 Temmuz’a kadar yasal kurumlara çocuğumuzu gönderdik diye biz neden cezalandırılıyoruz. Ben çocuğumu özel bir okula gönderdim, illegal bir örgütünün hücre evine göndermedim. Çocuğumun okulunun kapısında MEB’in tabelası vardı.

HER ŞEYE İNANCIM SARSILDI

Türkiye’de ailesinde, yakın çevresinde KHK ile ihraç edilmemiş insan kalmadı. Toplum KHK’lılara yapılan zulmü görmezden geldi. KHK’lıları akrabaları bile dışlandı. Bu insanlar ne yaptı eline silah alıp sokağa mı çıktı! KHK’lıların büyük çoğunluğun ilk başlarda haklıyla haksızın ayrılacağını düşünüyordu, aradan 3 yıl geçti şimdi hepsi ümitsizliğe kapıldı. Herkes bu haksızlık ateşinin söndürülmesi konusunda karınca misali elinden geleni yapması gerekiyor. Topluma, siyasete, hukuka olan inancım sarsıldı, birilerinin bu gidişe dur diyeceğini düşünüyordum ama hiçbiri olmadı. Toplum bu insanları yalnız bıraktı.”

[BoldMedya] 21.10.2019

El-Ahram dergisi, Erdoğan'a 'KASAP' dedi

SAMANYOLUHABER- Mısır'ın en büyük ve en köklü gazetesi El-Ahram bünyesinde haftalık olarak yayımlanan El-Ahram El-Arabi haber dergisi, 1.171'inci sayısında Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı kapak konusu yaptı.

Derginin son sayısının kapağında kanlı Erdoğan fotoğrafı yer aldı. Fotoğrafın üzerinde Türkçe "KASAP" ibaresi yer aldı.

El-Ahram, Suriye'nin kuzeydoğusunda Erdoğan'ın emriyle başlatılan askeri harekâtta sivillerin katletildiğini iddia etti.

"NAZİ ERDOĞAN" BAŞLIKLI MAKALE

74 sayfalık derginin 22 sayfası, Erdoğan'ın tek başına, keyfi kararıyla, ikna edici hiç bir sebep olmadan Suriye'nin kuzeydoğusuna yönelik müdahaleye ayrıldı.

Sahasında uzman 10 farklı araştırmacı gazeteci ve yazar tarafından kaleme alınan makaleler arasında "Nazi Erdoğan" başlığıyla yayımlanan makale dikkati çekiyor.

Dr. Eymen Semir imzalı makalede Erdoğan'ın son zamanlarda oy kaybetmesi üzerine dikkatleri dış dünyaya çekmek için askeri harekât düzenlediğinin altını çizildi.

"ERDOĞAN KÜRTLERDEN İNTİKAM ALMAK İÇİN HAREKÂTI BAŞLATTI"

Harekâtın başlaması ile Türk Lirası'nın dolara mukabil sert düşüşlere maruz kaldığına işaret edilen makalede, ekonomik krizin daha yüksek sesle konuşulur hale geldiği, yatırımcıların ülkeden kaçtığı, Merkez Bankası'na alenen müdahale edildiği ve Türkiye'nin açık hapishaneye dönüştüğünü vurgulandı.

Erdoğan'ın 31 Mart Mahalli İdareler Seçimi'nde büyük oranda oy kaybetmesinden Kürtleri sorumlu tuttuğu ve askeri harekâtla Kürt halkından intikam aldığı belirtildi.

Dr. Semir, Erdoğan’ın uluslararası kanunlara göre savaş suçu sayılabilecek cürümler irtikâp ettiğinin altını çizerek Kuzeydoğu Suriye’de oluşturulmak istenen güvenlik şeridinin IŞİD militanlarından başkasının işine yaramayacağını iddia etti.

‘‘Türk işgaline karşı Arap ülkelerindeki hareketlilik’’ başlıklı makalenin yazarı Adil Ebu Talip, Arap Birliği’nin almış olduğu karara dikkatleri çekti.

"SURİYE YENİDEN ARAP BİRLİĞİ'NE ALINABİLİR"

Talip, birçok Arap ülkesinin dışişleri bakanlarının katıldığı toplantıda, Türkiye’nin Suriye topraklarını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin karalarına aykırı bir şekilde işgalinin kınandığını ve Suriye’nin tekrar Arap Birliği Örgütü’ne katılması için diplomatik adımların atılacağını belirtti.

Makalede, Türkiye'nin Suriye topraklarına girişine sert tepki gösteren Mısır’ın bu tavrının Arap ülkeleri nezdinde etkili olduğu vurgulandı.

El-Ahram El-Arabi Dergisi’nde yer alan diğer bir makalede Erdoğan’ın Osmanlı’yı yeniden ihya etme hayallerine dikkat çekildi.


Haftalık haber dergisi El-Ahram son sayısında Erdoğan'ı "Kasap" başlığı ile kapağa taşıdı.

ERDOĞAN'IN SOMALİ VE KATAR İLE OLAN İLİŞKİLERİ

Bölge ülkelerinin içişlerine karışma, terörist ve radikal gruplarla Erdoğan’ın ilişkilerine de temas edildi.

Somali ve Katar’da Türkiye’nin askeri üs kurduğuna işaret edilen makalede, Türkiye'nin Suriye, Irak ve Azerbaycan’da da askeri üslerinin bulunduğu belirtildi.

Mısır’ın başşehri Kahire’den yayımlanan El-Ahram El-Arabi Dergisi’nin ‘‘Kasap’’ başlıklı 1.171'inci sayısında Erdoğan’ın Suriye’nin kuzeydoğusuna yönelik müdahalesine Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'nin müeyydilerele cevap verdiği kaydedildi.

Suriye'de Kürtler ile Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed yakınlaşmasının da Erdoğan’ın yolunu keseceği ifade edildi.

[Samanyolu Haber] 21.10.2019

Düşük tehlikesine rağmen 5 aylık hamile kadın tutuklandı

Her gün yapılması gereken iğneleri bulunan, düşük tehlikeli hamile Elif Tuğral, tutuklanarak cezaevine gönderildi. Ailesi anne ve bebeğin hayatından endişeli.

BOLD ÖZEL- İzmir’de yaşayan 5 aylık hamile Elif Tuğral (31) düşük tehlikesi raporlarına rağmen tutuklandı. 10 Ekim’de Şakran Cezaevine gönderilen Tuğral’ın, her gün yapılması gereken iğneler için hastaneye götürülüp götürülmediği bilinmiyor.

20 Haziran 2019’da evinde gözaltına alınan Tuğral, o gün çıkarıldığı mahkeme tarafından ev hapsi verilerek serbest bırakılmıştı. Dört ay sonra; 10 Ekim 2019’da İzmir 15. Ağır Ceza Mahkemesinde hakkında açılan dava için hakim karşısına çıkan Tuğral, 6 yıl 10 hüküm verilerek cezaevine gönderildi.

KIZIMIN DÜŞÜK TEHLİKESİ VAR

Elif Tuğral’ın annesi Aziziye Özünlü, “Aslında savcı hamileliğini göz önünde bulundurarak serbest bırakılmasını talep etti, bir hakim de aynı görüşteydi ama diğer hakim tutuklanmasını istedi. Kızımın düşük yapma tehlikesi var. Ev hapsindeyken kanının pıhtılaşmaması için her gün iğne oldu. İzin alarak sağlık ocağına gidiyordu. Cezaevinde bu iğneleri olup olmadığını bilmiyoruz. Her gün revire çıkma imkanı cezaevlerinde olmuyor. Sevk alıp kontrole gitmesi aylar sürüyor zaten.” dedi.

Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesinde mezun olan edebiyat öğretmeni Elif Tuğral, İzmir’de özel bir yurtta çalıştığı için örgüt üyesi olduğu iddia ediliyor. 2014’te evlenen Elif Tuğral’ın 4 yaşında Hilmi adında bir oğlu daha bulunuyor.

Öte yandan Şakran Cezaevinde tutuklu bulunan diğer bir hamile Zeynep Şakrak da hala tahliye edilmedi. 5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanunu 16/4 maddesine göre hamile kadınlar gözaltına alınamaz, tutuklanamaz. Haklarında kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmayan kadınlar Türkiye’de tutuklu yargılanıyor. Oysa tutuklanması gerekiyor. Hüküm aldıktan sonra hüküm kesinleşirse bu kez kişinin, erteleme sonrası cezası infaz olmalı.

Geçtiğimiz günlerde Adana’da röntgen filmiyle kapıları açıp evleri soyan biri hamile 3 kadın yakalanmıştı. 6 yıl 10 ay 10 gün cezası olduğu tespit edilen zanlılardan Kader Ç., hamile olduğu için ev hapsiyle serbest bırakılmıştı. Bu kanun Hizmet Hareketi mensuplarına uygulanmıyor.

[BoldMedya] 21.10.2019

AİHM’den ihraç KHK’lılar için emsal karar

AİHM 5. Dairesi, başvurucuların adil yargılanma ve özel hayatın gizliliği haklarının ihlal edildiğine hükmetti. Kararda, “Yasanın sonuçları çok ağır olduğundan; başvurucuların devletin demokratik ilkelerine aykırı hareket ettiklerine veya yolsuzluğa karıştıklarına ilişkin ikna edici somut deliller olması gerekir” denildi.

Ukrayna’da başkan Viktor Yanukovych’in 2014 yılındaki EuroMaidan protestolarının ardından görevinden ayrılmasından sonra yeni gelen hükümet değişik kategorilerde memurların görevden ihraçları için bir “temizlik yasası” çıkardı. Yasa, Ukrayna’da Yanukovych’nin başkanlık yaptığı 2010-2014 arasında bazı kamu görevi makamlarında en az bir yıl (yargı, emniyet, istihbarat vs.) görev yapan ve onun görevi kötüye kullanmasına yardım eden kamu görevlilerinin ve Komünist Parti içerisinde önemli görevlerde bulunan kişilerin devlet organlarından ihraç edilmesini öngörüyordu. Yasa kapsamında ihraç edilen kamu görevlilerinin isimleri de herkesin ulaşabileceği platformlarda ilan edildi. İhraç edilenler 5 veya 10 yıllık sürelerle kamu görevinden yasaklandı.

Ukrayna’daki temizlik yasasıyla beş kamu görevlisi, ihraç edilerek 10 yıl sure ile kamu görevlerinden yasaklandı. İç hukuktan sonuç alamayan beş eski kamu görevlisi AİHM’e dava açtı. AİHM, 5. Dairesi, Polyakh ve Diğerleri v. Ukrayna başvurusunda hak ihlali kararı verdi.

KİŞİSELLEŞTİRME YAPILMADI

AİHM, temizlik yasasının daha önce Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde çıkarılan “temizlik yasaları” gibi yalnızca totaliter rejimlerdeki güvenlik personelini değil tüm meşru demokratik kurumlardaki kamu görevlilerini hedef aldığını tespit etti. Kararda, yasanın herhangi bir kişiselleştirme yapılmadan Yanukovych döneminde yapılan tüm yanlış uygulamalardan başvurucuların da içinde olduğu memurların kolektif olarak sorumlu tutulduğunu vurgulandı.

DAHA BASİT TEDBİRLER ALINABİLİRDİ

AİHM, “temizlik yasalarının” cezalandırma ve intikam amacı güdemeyeceğine dikkat çekerek; aynı amacın, sadece suça karışan kişilerin ihracı veya bu kişilerin daha az önemli bir göreve atanması gibi daha basit tedbirlerle sağlanabileceğini belirtti. Ukrayna’da yeni gelen yönetimin, Yanukovych döneminde görev alan memurlar ile ilgili tasarrufta bulunmak istemesinin meşru olduğu ancak bu meşru amacın yeni hükümet tarafından aşıldığı ifade edildi.  Kararda, “Yasanın, güdülen amaçla uyumlu olduğundan bahsedilemeyecektir. Zira yasanın yürürlüğe girmesi için imza atan Cumhurbaşkanının da 9 ay önceki yönetim döneminde görev aldığı düşünüldüğünde yasanın amaca uygun olarak yürütüldüğüne ilişkin kamu güvenini sağlamak zorlaşacaktır” denildi.

Kararda, yasanın temel kriteri olan 2010-2014 yılları arasında en az 1 yıl süreyle görev yapmış olma şartının da nasıl belirlendiği ve neden 1991-2010 yılları arasının dışlandığının anlaşılamadığı vurgulandı.

OLAĞANÜSTÜLÜĞÜN DEVAM ETTİĞİNİ GÖSTEREN VERİ YOK

AİHM kararında şu tespitler yapıldı: “Ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü(OHAL) durum nedeniyle kişiselleştirme yapılmadan ihraç edildiği iddia edilmesine rağmen ve bu olağanüstü durumun devam ettiğine ilişkin bir veri olmamasına rağmen 10 yıl süreyle kamu görevinden yasaklar getirilmesi uygun olmamıştır.

DEVLETİN GÜVENLİĞİNE AYKIRI EYLEMLERİ TESPİT EDİLEMEDİĞİ GİBİ…

Yasanın sonuçları çok ağır olduğundan; başvurucuların devletin demokratik ilkelerine aykırı hareket ettiklerine veya yolsuzluğa karıştıklarına ilişkin ikna edici somut deliller olması gerekir. Ancak başvurucuların bizzat kendilerinin devletin güvenliğine, demokratik yönetime, hukuk devletine veya insan haklarına aykırı bir eylemleri tespit edilemediği gibi hiçbirinin Yanukovych’in yaptığı iddia edilen yanlışlara bizzat katıldıkları da tespit edilememiştir.”

HAK İHLALİ

AİHM’nin kararında, Ukrayna hükümetinin başvurucular daha bu kararlara karşı yasal haklarını kullanamadan isimlerinin kamuoyuna açıkladığı, karara karşı yaptıkları başvuruların ise 4,5 yıl sürdüğü, bu sürede 10 yıllık çalışma yasağının yarısının tamamlandığı vurgulandı. Tüm bu nedenlerle başvurucuların ihraçlarının demokratik bir toplumda gerekli olmadığı, adil yargılanma hakkı ile özel hayata saygı haklarının ihlal edildiği belirtildi. Ukrayna’nın başvuruculara 5 bin euro manevi tazminat ödemesine hükmedildi.

[Samanyolu Haber] 21.10.2019

Hollanda’ya Hicret Edenler [Abdullah Aymaz]

Basri Doğan, Hollanda’ya hicret eden bazılarıyla röportajlar yaparak Türkiye’deki zulüm ve gadirleri dünyaya gösterecek bir çalışma ortaya koymuş…

Henüz mesleğe yeni, tayin edilmiş başarılı bir komiser yardımcısı olan Emrah Büyüktaş  özetle şöyle diyor: “15 Temmuz 2016’dan yaklaşık 15 gün önce yıllık iznine ayrılmıştım. Tam 15 Temmuz akşamı görevli idim. Sabah uçakla hareket etmiştim. Akşam da görevimin başında iken, bu darbe girişimi yaşandı. (…)  İstanbul boğazı kapatıldı. ‘Askerler köprüdeler’ diye haberler gelmeye başladı. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, o arada bombalar patlıyordu. İŞİD  (terör örgütünün elemanları) eylemler yapıyordu. (…)  Tiyatrodan ibaret mahkemelerde görev aldım. (…)  Ellerinde delil olmamasına rağmen hâkimler, (getirilen masum insanların durumunu bildikleri halde) tutuklamazsak, biz de F…  şüphelisi oluruz korkusu ile insanları tutukluyorlardı. Çocukların babalarına sarılıp ağlamaları içimi yakıyordu. Adliyenin tuvaletine gidip gözyaşlarımı siliyordum. Çünkü üzüldüğünüzü  belli etmemek zorundasınız. Çünkü onlara selam versen bile terörist yerine konuluyordu… 22 Kasım 2016’da KHK  (Kanun Hükmünde Kararname) ile ihraç olduktan sonra aynı şeyleri kendim de yaşadım. (…)  Memuriyet  görevimden alındıktan sonra inşaat ustası olan babam benim yüzünden işten atıldı. Ekonomik olarak dibi gördük. (…)  (Çareyi Avrupa’ya ilticada gördüm. Büyük tehlikelerle kan-revan Meriç’ten Yunanistan’a geçtim. Köpekler peşime takıldı. Onlardan kurtuldum sonra)  22 Kilometre yürüdüm. (…)  Ailem beni Meriç’te boğuldu, öldü zannetmiş. Atina’da bir ay kaldım. (…)  Hollandalı yetkililer anlattıklarıma inanamadılar. Hatta bunları yazın dediler. Normalde bu görüşmeler 15 dakika sürüyor, benimki bir buçuk saat sürdü. Bu arada beraber kaldığım arkadaşım da Hollanda’da. O benden bir hafta önce geldi fakat farklı kamplardayız ama burada buluştuk. Şimdi iltica sürecimizin sonuçlanmasını bekliyoruz.”

Emrah Büyüktaş bu yol arkadaşından şöyle bahsediyor: “Arkadaşlarım 22 ay yattıktan sonra serbest kaldılar. Akrabalar sırt çevirmiş, herkes arayıp görüşmeye korkmuş. İş bulamamışlar. Kendi ülkemize yabancı olmuştuk. Bize yaşama hakkı ve şansı verilmiyordu. Altı kişi olduk, Türkiye’den ayrılamaya karar verdik. Saat gece 3:45 gibi Meriç nehri kıyısına ulaştık. Tümsek vardı, ben aşağı inip botu indirmek için uygun bir yer aramaya başladım. Tam o sırada arkadaşlar patır patır yuvarlanmaya başladılar. Ne oluyor diye kafamı kaldırdım. Kırmızı ışıklı bir aracın bize doğru yaklaştığını gördüm. Resmi bir araç olduğu belliydi. Hudut Kartalları denilen ASKERİ  DEVRİYE  olduğunu daha sonra öğrendim bu araçların. Çalıların arasına saklandık ama askerler dibimizde bitti. O an zaten mahşer gibi idi. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, kırmızı ışıklar üzerimize doğru yanmıştı. Hâlâ şu an size anlatırken bile sağlıklı düşünemiyorum, kim neredeydi, ne yapıyordu. Benim arkamda sırt çantam vardı. Askerlerle aramda 10 metre kalmıştı. O karanlıkta bir anda hemen suya atladım. Benimle beraber bir arkadaşım daha atladı. Diğer arkadaşlarım yanında kadın olduğu için atlayamadılar sanırım. Ayrıca yüzmeyi de çok bilmiyorlardı. Atlarken de saklanırken de ağaçların dikenleri, dalları vücuduma battı, her yerim paramparça oldu. Denizde yüzersiniz ama nehirde yüzmek farklı. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz, bataklık olduğu, suyun çektiği söyleniyor. Nerede bataklığa saplanıp, akıntıya kapılabileceğiniz belli değil. Ben askerleri görür görmez kendimi suya atlamıştım. Bize arkadan bağırıyorlar, ‘Kaçmayın şerefsizler, gebereceksiniz, suda boğulacaksınız… Vatan hâinleri!..’  diyerek ağıza alınmayacak küfürler savurdular. Sırtımda çantayla yüzmeye çalışıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Arkamızdan ateş ederler mi, sonuçta orada acemi erler de var. Biri ateş etse ne yaparım, kendimi nasıl korurum. Bir yandan geriye kalanları düşünüyorum. Arkanıza bakma şansınız yok. Zaten nefes nefese kalmışsın; o korkudan ve hareketten dolayı… Hemen karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum. Mesafe 100m civarıydı. Ben iyi yüzüyordum ama diğer arkadaşım 10 metre solumdan geliyordu. Akıntı vardı. ‘Yardım edin! İmdat!’ diye bağırmaya başladı. Yanına gidip bir şey yapamıyorsun. Bir süre sonra onu kaybettim, akıntıda sürüklenmişti, sanırım. Herkes kendi derdine düşmüş, mahşer yeri gibiydi o an. O kadar zor şeylerdi ki… (…)  Çantayı bir koluma aldım, sırt üstü geri geri karşıya yüzmeye devam ettim. Sırt üstü yüzünce bir anda dolunay, gökyüzü ve yıldızlar beni Şener Şen’in oynadığı EŞKİYA   filmine götürdü.  Polisler onu çatı katı gibi bir yerde kıstırıyorlardı. O da çatıya çıkıp gökyüzünü seyrediyordu. Aynı sahneyi ben  o anda nehirde yaşadım. Bir yandan ateş edecekler mi diye düşünüyorum…

İşte binlerce mağdurdan bir tanesinin hikayesinden tek bir mazlumun hikayesi…

[Abdullah Aymaz] 21.10.2019 [Samanyolu Haber]

Hangi sahabiler hicret yolunda vefat etmişti? [Dr. Ali Demirel]

Yücel Men Hocayla yaptığımız röportaja kaldığımız yerden devam ediyoruz.

- Bir de hicret esnasında Hakk’a yürüyen hicret erleri vardı hocam.

- Evet aynen öyle. Muhacirlerin bu süreçte yaşadığı bir imtihan da yakınlarını gurbet diyarında ötelere yolcu etmek olmuştur. Özellikle Habeşistan Muhacirlerinin vefatları ayrı bir mana taşımaktaydı.

Zira onlar, hicretlerinden sonra Allah Resûlü’nü bir daha görememişlerdi. Hz. Urve İbn-i Abdilüzzâ, Hz. Adiyy İbn-i Nadle, Hz. Abdullah İbn-i Hâris, Hz. Hâtıb İbn-i Hâris ve kardeşi Hattâb İbn-i Hâris, Hz. Muttalib İbn-i Ezher, Hz. Cehm İbn-i Kays’ın hanımı Ümmü Hermele ve iki oğlu Hz. Amr ile Hz. Huzeyme, Hz. Amr İbn-i Ümeyye İbn-i Hâris, Amr İbn-i Saîd İbn-i  s İbn-i Ümeyye’nin hanımı Fâtıma Bint-i Safvân İbn-i Ümeyye, Habeşistan’da vefat etmiş ve ruhlarını rahmet-i Rahman’a bir muhacir olarak teslim etme bahtiyarlığına nâil olmuşlardı.

Yine Necaşî’nin Allah Resûlü’nü ziyaret etmeleri ve Medine’ye dönen Habeşistan Muhacirlerine eşlik etmeleri için gönderdiği, içerisinde oğlunun ve akrabalarının da bulunduğu 60 kişilik bir gemi yolda batmış ve aralarından kurtulan olmamıştı.

- Hicret sürecinde yaşanan ağır imtihanlarından birisinin de Muhacirlerin, sıla da vefat eden anne-baba ya da akrabalarının son anlarında yanlarında bulunamamaları, defnine iştirak edip ötelere uğurlayamamaları diye düşünüyorum hocam. Ne dersiniz?

- Evet, aynen öyle. Mesela Efendimiz'in kızı Hz. Rukayye, eşi Hz. Osman ile birlikte Habeşistan'da bulunduğu için annesi Hz. Hatîce Validemizin cenazesine iştirak edememişti.

Üstelik annesini de Mekke'deki zulümlerden dolayı en son beş yıl önce görmüştü. Beş yıllık hasret yerini bir anda hüzne bırakmıştı. Haliyle Hz. Osman'da hem validesinin hem de kayınvalidesinin defnine iştirak edememişti.

Yine Habeşistan Muhacirlerinin sözcülüğünü yapan Hz. Cafer İbn-i Ebî Talib de babası Ebû Talib'in cenazesine katılamamıştı. O da Hz. Rukayye gibi babasını en son beş yıl önce görmüştü.

Efendimiz, eşini ve amcasını defnederken onlar da hüzünlerini sinelerine gömmüş, hicret diyarında hizmetlerine devam etmişlerdi.

- Meseleyi toparlayacak olursak son olarak neler söylemek istersiniz? Özellikle de günümüzün muhacirlerine...

- Estağfirullah. Cenâb-ı Hak, Ankebût Sûresi’nde “Müminler sadece ‘İman ettik.’ demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıverileceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah elbette şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.” (Ankebût Suresi, 29/2-3) buyurur ve bir sünnetullahı haber verir: İmtihan!

Bu çerçevede müminler hayatlarının her anında ve aşamasında değişik imtihanlara tabi tutulmaktadır.

Hicret süreci de ayrı bir imtihandır. Öncesinde meydana gelen zulüm ve baskılar, hicrete çıkarken arkada bırakılanlar, yolda karşılaşılan zorluklar ve yaşanan kayıplar ve sonrasında gidilen yerlerde muhatap olunan bin bir sıkıntı, hep birer imtihan vesilesidir.

İnanmış sinelere düşen bu gerçeğin farkında ve şuurunda olup dişini sıkmak, Allah yolunda yaşanan kayıpların ebedi hayat adına en büyük kazanç vesilesi olduğunu düşünüp sabretmektir.

Ayrıca yolda vefat edenlerin niyetlerinin karşılığını mutlaka alacaklarına inanıp Allah’a güvenmek ve sonrasında yaşanan problemlerin bir müddet sonra yerini huzur, emniyet, refah ve feraha bırakacağını bilip iman, ümit ve kararlılıkla yola devam etmektir.

Ashâb-ı Kiram da çekilen onca çile ve yaşanan acıya rağmen tam olarak böyle yapmış, evrensel Kur’an mesajını insanlığa taşımışlardır.

- Hocam çok teşekkür ediyorum. İstifadeli bir röportaj oldu.

- Ben teşekkür ederim.

[Dr. Ali Demirel] 21.10.2019 [Samanyolu Haber]

Kalb Huzuru [Mehmet Ali Şengül]

Mü’min, lisânını hakîkate tercüman yapmalıdır. Sevgi, mârifetin bağrında gelişir. Îmânını, mârifetle bezemeyen (donatmayan)  yol yorgunluğundan kurtulamaz.
 
Mârifetini aşk ve muhabbetle derinleştiremeyen, formalitelerin ağında can çekişir durur. Aşk ve muhabbeti, sevgiliye ulaşma yolunda kulluğa bağlamayanlar da, sadâkatlerini ifâde etmiş sayılmazlar.
 
İnsan kendini keşfetmesi lazım.. İnsan nerede, hangi seviyede olduğunu bilmeli.. Her insan, davranışları ile kendi tabiatının rengini aksettirir.
 
İnsan, kendini biraz zorlamalı ve sözü evirip çevirip Allah’ı ve Resûlullah’ı (ümmühât)  anlatmaya getirmelidir. Aksi halde insanın, yollarda takılıp kalması kaçınılmaz olur.
 
Allah’ın hoşnutluk ve rızâsı; her yerde ve her fırsatta Allah’ı anlatmaktan, konuşmaktan, müzakere etmekten geçer.  Öyleyse mü’min, her sohbet meclisinde birinci meselesinin bu olduğunun şuurunda olmalıdır.
 
Mü’min,  hakkı anlatma işine gönüllerdeki îman esaslarını takviye ile başlamalı ve her muhabbet ortamını sohbet-i cânan haline getirmelidir.
 
Mü’min, Allah’ı ve Resûlullah’ı yeniden bütün canlılığıyla içindeymiş gibi duymaya vesile olmayan konulardan, yılandan- çıyandan kaçıyor gibi uzak durmaya çalışmalıdır.
 
Peygamber Efendimiz (sav); ‘Mü’minin mâlayâni (lüzümsuz) şeyleri terk etmesi, onun müslümanlığına  ait  güzelliklerdendir.’ (Tirmizi, İbn-i Mâce) buyurmuşlardır.
 
Hasan-ı Basrî (rh.) de; ‘Allâhü Teâlâ’nın bir kuldan rahmetini uzaklaştırdığının alâmeti, onu mâlâyânî  ile meşgul kılmasıdır” demiştir.
     
Kur’an’ın ilk talebeleri Sahabe Efendilerimiz (r.anhüm), sürekli Cenâb-ı Hakk’ın huzurunda bulunma temkiniyle yaşamışlardır. Bu mevzûda günümüzün insanı da, irâdesinin hakkını vermeli ve konumunun farkında olmalıdır.
   
İnsanın en az gördüğü kendisidir. “..Siz kendinize bakın...” (Maide, 105), “..Beni anmakta gevşeklik göstermeyin...” (Taha, 42) âyetleriyle  Cenab-ı Hak (cc)  bu hususta ikazda bulunmaktadır.
   
Allah (cc) Ra’d sûresi 28 ve 29.âyetlerde de; “İşte onlar, iman edip gönülleri Allah’ı zikretmekle, O’nu anmakla huzur bulan kimselerdir. İyi bilin ki, gönüller ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
   
“Ne mutlu iman edip de makbul ve güzel işler yapanlara! Eninde sonunda dönüp gidilecek güzel yurt  onların olacak.” buyurmaktadır.
 
Mü’minin kemâlattan mahrûmiyeti, kendine ait olmayan işlerle meşgul olmasındandır. Bu, hakîkatlerin gecikmesine sebep olmaktadır.
 
Mü’min vazîfe ve sorumluluklarını öne çıkarmalı, ümitsizliğe düşmeden yerine getirmelidir. Böylece vicdanı huzura kavuşur. Allah’ın râzı olduğu insan, O’nu razı etme yolunda olmalıdır.
 
İnsan, her an kendisi ile yüzleşmeli, kendini teftiş etmelidir. Muhâsebe ve mukâkebe yoluyla, rızâ makamına ulaşmaya çalışmalıdır. Murâkabe ve muhâsebe merdiveniyle rızâ makâmına talip olanlar, îlây-ı kelimetullah yolunda vefâlıdırlar.
 
Niyet, her hayrın başı, her işin temel taşıdır. Onsuz amel ruhsuzdur. Niyette Allah’ın rızâsı olursa, her işinde O’nun inâyetini bulursun. Her işte ihlâs olursa da, hiçbir amel zâyi olmaz.
 
İnsanın hayâtı da, dağlar dereler gibi inişli çıkışlı, zikzaklarla doludur. Günah da, onun ayrılmaz bir parçasıdır. Yer yer, zaman zaman ayağı kayar, düşebilir. Hatalar, kusurlar, zaaflar, isyan ve nisyanlar; bütün bunlar insanı baş aşağı götürecek sebeplerdir.
   
İnsan, Allah’a dayanıp güvenip, akıl ve irâdesini kullanarak kaymamaya, düşmemeye, temkinli ve dikkatli yaşamaya gayret etmelidir. Bazen bir öfke ile nefis, dizginleri ele alır. İnsaf ve muhâkeme kaybolur. O anda meleği şeytan, şeytanı melek gibi gösterir. 
   
Hz.Üstad Uhuvvet risâlesinde şöyle ifâde buyurur:
   
“Beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umur-u dünyevîyeye, güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimî bir kinle, mütemâdiyen bir adâvetle mukâbele etmek, siga-i mubâlaga ile, bir zâlumiyettir veya bir sarhoşluktur, bir nevi divâneliktir.
   
İşte, hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama, eğer şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmişse, onun sözünü dinleme.
   
Bak hakîkatbin olan Hafız-ı Şirâzi’yi dinle: ‘Dünya öyle bir metâ değil ki nizâa değsin.’ Çünkü, fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’i işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.
   
Hem demiş: ‘İki cihânın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: Dostlarına karşı mürürvvetkârâne muâşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muâmele etmektir.” (Mektûbat)
   
Kalb huzuru adına; şahsî hatalara takılıp, şahs-ı mânevinin moralini bozacak, güveni sarsacak tavır ve davranışlardan uzak durulmalı, şahıslar nazara verilmeden eksik ve kusurlar samîmâne hatırlatılmalı, şefkat ve merhametle muâmelede bulunulmalıdır.

[Mehmet Ali Şengül] 21.10.2019 [Samanyolu Haber]

Mülteci YouTuber’dan enfes yemek tarifleri!

Suriye’de bulunan Bab-ul Nur Mülteci Kampı’ndan Hatice’nin kamp hayatının ‘olmazsa olmaz’ yemeği olarak tanıttığı patates kızartması videosu kısa sürede sosyal medyada binlerce kez izlendi.

Video, sadece bir yemek tarifi olmanın ötesinde. Hatice, yemeğini yapmaya patatesleri soyarak başlıyor.

Bu arada, “Aslında patatesleri ablam soyardı, ancak onu geçen yıl bombardımanda kaybettik.” diyor.

Peki siz Hatice’nin enfes ‘patates kızartması’ tarifini izlemek ister misiniz?


[TR724] 21.10.2019

Böcek deyip geçmeyin; onlar gezegenimizin sağlık memurları! [Betül Gül]

“… Kuddûs isminin en büyük cilvesinden gelen kirlerden arındırma fiili ise kâinattaki bütün varlıkları temizliyor, güzelleştiriyor. İnsanın bulaşık eli karışmadığı sürece, hiçbir şeyde hakiki pislik ve çirkinlik görülmüyor.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 30. Lem’a)

Kısa süre önce Avustralya’nın Queensland Teknoloji Üniversitesi’nden yapılan basın açıklamasında, son yirmi yılda okyanusları ve sahilleri kirleten 700’den fazla petrol sızıntısı meydana geldiği belirtildi. Meksika Körfezi’ndeki Deepwater Horizon sızıntısı, en büyük petrol sızıntısı felaketlerinden biri olarak tarihe geçti. 2010 yılında, Deepwater Horizon platformunda meydana gelen patlama ve yangının ardından platform batmış ve yüz binlerce varil petrol körfeze yayılmıştı. Amerika’nın Rochester ve Texas A&M Üniversiteleri’nden bilim insanlarının araştırmaları, patlamadan sonraki beş ayda mikroorganizmaların en az 200.000 ton petrolü ve doğal gazı ortadan kaldırdığını gösterdi!

Endüstriyel ve tarımsal atıklarla kirlenen Dünya’yı temizleyen çok sayıda canlı var. Farklı ortamlarda yaşayan o kadar çok çeşit mikroorganizma var ki, çoğu kez atıklar bu mikroorganizmalar tarafından ayrıştırılıyor, ya da daha az zararlı hale dönüştürülüyor. Bazıları klorlanmış çözücüler, tarım ilaçları gibi kirleticileri ayrıştırıyor; bazıları radyoaktif atıkları temizliyor. Mesela, Geobacter sulfurreducens yer altı sularındaki uranyumu uraninite mineraline dönüştürüyor; sonuçta radyoaktif madde çöküyor ve yer altı suyundan yavaş yavaş süzülüyor. Geobacter, elektrik telleriyle elektron transferi yaparak uranyumu dönüştürüyor. 2019’da akademik dergi Cell’de yayımlanan bir araştırmaya göre, “kabloları” metal içeren moleküllerin etrafını sarmış kusursuz şekilde sıralanmış protein lifllerden oluşuyor. İçinde metal teller olan kablolar gibi. Ancak bu teller insan saçından yüz bin kat ince.

Pteris vittata türü eğrelti otları, çok kısa bir sürede sudaki arseniği bünyesine alarak daha az zehirli hale getirip depoluyor. Kavak ağacı, insan sağlığı için tehlikeli olan trikloretilen gibi çözücülerle kirlenmiş alanların ıslahında, bildiğimiz çimen petrolle kirlenmiş toprağı temizlemede kullanılıyor. Bazı bitkiler, toprak ve sudan zehirli metalleri topluyor ve daha az zehirli hale dönüştürerek depoluyor. Örneğin, birçok bitki türü çok zehirli Krom (VI)’yı bin kat daha az zehirli Krom (III)’e çeviriyor. Metal toplayıcı bitkiler fazla miktarda metal depoluyor, zehirlenme belirtisi de göstermiyorlar. Peki ama, nasıl zehirlenmiyorlar? Yakın bir geçmişte, Amerika’nın Purdue Üniversitesi’nden bilim insanlarının araştırması esrar perdesini aralamıştı. Nikel toplayıcı çobandağarcığını (Thlaspi) inceleyen Dr. David Salt ve ekibi, nikelin bitkiyi hastalıklardan koruduğunu keşfetti. Güçlü bir antioksidan olan glutasyonun da bitkiyi nikelin zararlı etkilerinden koruduğu anlaşıldı.

“Umursamazca böcekleri ezmeden, onlara vurmadan, lanet okumadan, ya da görmezden gelmeden önce bir kez daha düşünün.” Amerika’nın Cornell Üniversitesi’nden böcekbilimci Prof. John Losey böyle söylüyor. “Boyları sizi yanıltmasın, bu minik mucizeler değerli hizmetler sunar.” diyen Losey, biyolog Mace Vaughan ile birlikte bazı böcek hizmetlerinin ekonomik değerini hesapladı. Mesela, otlakları temizleyen böceklerin ABD’deki çiftlik sahiplerini yıllık 380 milyon dolar masraftan kurtardığını hesapladılar. Böceklerin atıkları ortadan kaldırma hizmetleri o kadar önemli ki… Avustralya örneği bu gerçeği açıkça gösteriyor. Avustralya’ya ilk defa, yaklaşık yüz elli yıl önce Avrupa’dan sığırlar getirildi. Ancak, sığır gübresini ortadan kaldıracak böcekler olmadığı için zamanla büyük bir problem meydana geldi. Gübreler uzun süre ortada kalıyor, sığırlar gübrelerin çevresinde otlamadıkları için çok büyük alanlar otlak olarak kullanılamaz hale geliyordu. Problemin çözümü için, 1965-1985 yılları arasında yürütülen Avustralya Gübre Böceği Projesi kapsamında kıtaya farklı türde gübre böcekleri getirildi. Aralarında sığır gübresini saatler içinde ortadan kaldıran Onthophagus gazella da vardı.

Yalnızca Afrika’nın Serengeti bölgesinde, yılda yaklaşık on iki milyon kilogram etin akbabaların tüketimine hazır hale geldiği ve akbabaların leşlerin hemen hemen hepsini buldukları belirtiliyor. Bu kuşlar hayvan leşlerini yiyerek salgın hastalıkların önünde engel teşkil ediyor. “Çoğu kez insanlar, akbabalarca sağlanan muazzam ekosistem hizmetinin farkına varmıyor.” diyen Amerika’nın Smitsonian Enstitüsü’nden kuşbilimci Dr. Gary Graves, akbabaların kamu sağlığını tehdit edebilecek milyonlarca pound ağırlığında  (bir pound yaklaşık yarım kilogram) çürüyen eti tüketerek bertaraf ettiğini dile getiriyor ve ekliyor: “Artık biliyoruz ki, tekrar ekosisteme geçirmek yerine mikropların çoğunu da öldürüyorlar.”

“… Demek ki, bu âlem sarayı ve kâinat fabrikası, Kuddûs isminin büyük bir cilvesine mazhardır. O mukaddes temizlik emrini, yalnızca denizlerin etle beslenen temizlikçileri ve karaların kartalları değil, kurt ve karınca gibi, cenazeleri toplayan sağlık memurları da dinliyor.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 30. Lem’a)

Omurgalıların bedenlerindeki mikroorganizmalar, ölümle birlikte hızla vücudu ayrıştırmaya başlıyor. Bu işlem sırasında toksik maddeler de açığa çıkıyor ve cesedi hızlı şekilde  yenilmesi tehlikeli bir besine dönüştürüyor. Akbabalar çürüyen etlerdeki bu bakteri toksinlerine karşı fevkalade direçliler. Bu hayvanlar hastalık yapıcı (patojenik) bakterilerilere de maruz kalıyorlar. Danimarka’nın Aarhus Üniversitesi’nden Prof. Lars Hansen ve ekibinin akademik dergi Nature Communications’da yayımlanan araştırmaları ilginç sonuçlar ortaya koydu. Elli akbabanın yüzündeki mikroorganizmaları inceleyen araştırmacılar, yüzlerinde ortalama beş yüz yirmi sekiz farklı tür olduğunu tespit etti. İşin ilginç yanı, kalın bağırsaklarına baktıklarında yalnızca yetmiş altı mikroorganizmanın DNA’sına rastladılar. Prof. Hansen’in ekibinde olan Dr. Graves şöyle diyor: “Kafalarını çürüyen leşlerin içlerine sokuyorlar, dolayısıyla yüzlerinde çok fazla bakteri çeşidi bulunması şaşırtıcı değil. Fakat kalın bağırsağa gelince çok rastlanan türlerden, az sayıda bakteri baskın olarak bulunuyor.” Hansen, akbabaların mide asidinin insanın mide asidinden 10-100 kat daha güçlü olduğunu söylüyor. Araştırma grubundan Dr. Michael Roggenbuck, yuttukları tehlikeli bakterilerin çoğunu ortadan kaldıran, son derece “haşin” bir sindirim sistemleri olduğunu belirtiyor.

“Bu kâinat ve yeryüzü, sürekli işleyen büyük bir fabrika ve her vakit dolup boşalan bir han, bir misafirhanedir. Böyle işlek fabrikalar, hanlar, misafirhaneler; pis atıklarla, enkazlarla, süprüntülerle çok kirlenip bulaşık hale gelir ve her tarafta kötü kokulu maddeler birikir. Eğer çok dikkatle bakılmaz, kirlerden arındırılmaz ve süpürülüp temizlenmezlerse içlerinde durulamaz, insan oralarda boğulur.

Halbuki bu kâinat fabrikası ve yeryüzü misafirhanesi o kadar pak, temiz ve kirsizdir, bulaşık şeylerden ve kötü kokulardan öyle arınmıştır ki, içinde lüzumsuz tek bir şey, faydasız tek bir madde ve rastgele bir kir bulunmaz; görünüşte bulunsa da, hemen onu dönüştürecek bir makineye atılır, temizlenir.

Demek, bu fabrikaya bakan Zât çok iyi bakıyor. Buranın, temizliği gözeten öyle bir Sahibi var ki, şu koca fabrikayı ve büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, düzene koyup kirlerden arındırır. Evet, bu çok büyük fabrikanın içinde, büyüklüğü ölçüsünde pis atıklar, enkaz artığı kirli maddeler, süprüntüler bulunmuyor. Aksine, büyüklüğü ölçüsünde temizliğine ve kirlerden arınmasına dikkat ediliyor.” (Kısmen Sadeleştirilmiş Lem’alar, 30. Lem’a)

[Betül Gül] 21.10.2019 [TR724]

Tutsak gazeteciler ülkesi; Türkiye! [İlker Doğan]

Türkiye’deki tutuklu gazetecilerin sesini duyurmak için Frankfurt Kitap Fuarı’nda eylem yapıldığı gün, bir başka gazeteci Nurcan Baysal’ın evi ‘savaş karşıtı’ paylaşımları nedeniyle eli silahlı 30 polis tarafından basıldı. Baysal yurt dışında bulunduğu için gözaltına alınamadı. Aynı günün akşamı Mücadele Birliği Gazetesi muhabiri Özlem Oral, Baysal’la aynı gerekçeyle gözaltına alındı. Artık Türkiye, AKP rejimini eleştirenlerin açılan ‘Kafkavari’ davalarla tutsak edildiği, en ufak bir eleştirinin bile ‘gözaltı ve tutuklama’ gerekçesi yapıldığı bir ülke.

‘Savaşa hayır’ diyenler bile ‘terörle’ suçlanıyor. Demokrasi ve hukuk toprağa gömüldü. Despotizm her geçen gün ağırlığını daha da fazla hissettiriyor. Mülteci ‘korkusu’ nedeniyle AB’nin de ‘sessiz’ kalmayı tercih etmesi, AKP rejiminin iştahını daha da kabartıyor. Ulusal ve uluslararası basın örgütlerine göre Türkiye’de cezaevinde bulunan gazeteci sayısı 125’le 228 arasında değişiyor. Her ay yüzlerce habere erişim engelleniyor. AKP rejimi, ülkeyi gazeteciler ve muhalifler için yaşanmaz hale getirdi!

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, ‘bakanlık olarak bütün amaçlarının tutuklu ve hükümlülere kitap sağlayıp, okumalarını teşvik etmek’ olduğunu söyledi geçtiğimiz hafta. ‘Bütün amaçları’ buymuş! Keyfi/delilsiz tutuklamalar, 7 kişilik koğuşlarda 35-40 kişinin kalması, cezaevinde büyüyen 864 bebek, esir alınan 200’den fazla gazeteci, sağlık hizmetlerine ulaşamayan tutuklular ya da müebbet hapis cezası alan 18-19 yaşındaki harbiyeli öğrenciler Adalet Bakanı’nın gündeminde bile değil!

53 GAZETE, 34 TELEVİZYON KAPATILDI!

Önceki gün Almanya’da bir grup sürgün gazeteci, Türkiye’deki dostları için için eylem yaptı. AKP rejimine muhalif bir gazetede çalıştığı, sosyal medyada bir tweet paylaştığı ya da köşesinde Erdoğan rejimini eleştirdiği için tutuklanan arkadaşlarının tahliyesini istediler. Dağıtılan el broşüründe Türkiye’de an itibariyle 228 gazetecinin tutuklu bulunduğu, 15 Temmuz sonrası 53 gazete, 6 haber ajansı, 20 dergi, 29 yayınevi, 34 televizyon, 37 radyo kanalının kapatıldığı belirtiliyor.

AKP REJİMİ YAŞANMAZ BİR ÜLKE İNŞAA ETTİ

Almanya’da bir grup aktivist, tutuklu gazeteci arkadaşları için eylem yaparken, sosyal medyaya yeni bir haber daha düştü. Gazeteci ve insan hakları savunucusu Nurcan Baysal’ın evi 05.00 sıralarında 30 silahlı polis tarafından basılmış ve arama yapılmıştı. Gerekçe Baysal’ın Suriye’ye yönelik operasyonu eleştirmiş olması. Yurt dışında olduğu için gözaltına alınamadı. Ancak bir başka gazeteci Özlem Oral o kadar şanslı(!) değildi. Onun da evi tıpkı Baysal gibi ‘Suriye’ye yönelik operasyonu eleştiren haberler paylaştığı’ gerekçesiyle basıldı. Oral gözaltında. AKP Türkiye’sinde, kamuoyunu ilgilendiren olayların haber yapılması ‘terörizmle’ anılmanız için yeterli bir sebep!

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ENDEKSİNDE ‘DİP’ YAPTI

Washington merkezli düşünce kuruluşu Freedom House’un 2010 yılına dair ‘Dünya Basın Özgürlüğü’ listesinde Türkiye, 196 ülke arasında 106. sırada yer alıyordu. Basını ‘kısmen özgür’ olan ülkeler arasındaydı. Ancak AKP rejimiyle birlikte basın özgürlüğü de bitti. 17/25 Aralık’ta ‘hukukun içinde kalarak kurtulamayacağını’ anlayan AKP, Anayasa’yla birlikte ‘ifade örgürlüğünü’ne askıya aldı. 2014’te Türkiye, ‘basını özgür olmayan’ ülkeler kategorisine geriledi. 42 ülkenin yer aldığı Avrupa’da ‘basın özgürlüğü’ konusunda son sırada yer aldı. 2015’te Pakistan ve Malezya’yla birlikte 142. sıraya yerleşti. 2017’de ise 199 ülke arasında 163. sıraya kadar düştü. Angola, Myanmar, Çad ve Zimbabve’nin bile gerisine!

180 MEDYA KURULUŞU KHK’YLA KAPATILDI

Freedom House ‘Özgürlük ve Basın 2019’ başlıklı raporunda, Türkiye gibi basın özgürlüğünün kısa zamanda çok büyük gerileme gösterdiği ülkelerde, artık halkın sadece dörtte birinin basına güven duyduğu vurgulanıyordu. Raporda Türkiye’de, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Olağanüstü Hal (OHAL) süreciyle birlikte yaklaşık 150 medya kuruluşunun kapatıldığı, yüzlerce gazetecinin hukuki dayanak olmaksızın teröre destek suçlamasıyla yargılandıkları hatırlatıldı. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre ise özellikle 15 Temmuz sonrasında 180’den fazla medya kuruluşu kapatıldı.

CEZAEVLERİ GAZETECİLERLE DOLU

AKP rejimi gazeteciler için ülkeyi tam anlamıyla açık cezaevi haline getirdi. Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) verilerine göre 125 gazeteci cezaevinde.  Çağdaş Gazeteciler Derneği’ne (ÇGD) göre ise 140 gazeteci tutuklu ve hükümlü olarak yargılanıyor. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) verilerine göre de cezaevindeki gazeteci sayısı 161. Bağımsız Gazetecilik Platformu P24’ün internet sayfasında ise en az 184 gazeteci ve medya çalışanının cezaevinde olduğu aktarılıyor. İsveç merkezli Stockholm Center for Freedom (SCF) adlı sivil toplum kuruluşunun isim isim belirlediği listeye göre ise 228 gazeteci cezaevinde tutsak alınmış durumda.

130 TUTUKLUDAN 110’U TÜRKİYE’DE!

Avrupa Konseyi, Şubat 2019’da açıkladığı basın özgürlüğüne dair raporda, “Türkiye dünyada en fazla gazetecinin hapiste olduğu ülke” ifadesi yer almıştı. Konsey’in raporuna göre 2018 sonu itibarıyla Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde toplam 130 gazeteci cezaevinde. Bu gazetecilerden 110’u Türkiye’de!

RSF: Bunlar Kafkavari tutuklamalar!

Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütüne göre, Türkiye cezaevinde bulunan gazetecilerin sayısının en yüksek olduğu ülkelerden biri. Örgütün hazırladığı 2018 Basın Özgürlüğü Yıllık Bilançosu’na göre, Türkiye, hapisteki profesyonel gazeteci sayısı bakımından ise ilk sırada yer aldı. Raporda bu durum, “Türkiye’nin despot rejimi, dünyada en fazla sayıda profesyonel gazeteciyi hapse atma unvanını sürdürdü.” ifadeleriyle anlatılıyor. Türkiye’de 2018’de 80’den fazla gazetecinin, “terör propagandası”, “Türk kimliğini aşağılamak” ve “cumhurbaşkanına hakaret” gibi suçlardan uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldığı belirtiliyor. Raporda, “Mehmet Altan, Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak gibi 65, 68 ve 74 yaşlarındaki üç gazetecinin, af ya da geçici tahliye ihtimali olmaksızın, en ağır tecrit koşullarında, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılması’ ise ‘insanlık dışı’ ve ‘şoke edici’ olarak tanımlanmıştı. RSF, “Bunlar, gazetecilerin tek bir kelime ya da bir telefon kontağına dayanılarak terörizmle suçlandığı Kafkavari duruşmalardı.” ifadeleri kullanılmıştı.

1 ayda 700 habere erişim engeli

Özgür Gazeteciler İnisiyatifi (ÖGİ), Ağustos ayında gazetecilere yönelik hak ihlalleri raporunu geçtiğimiz ay açıklamıştı. Rapora göre gazetecilere yönelik baskılar geçtiğimiz ay da devam etti ve hatta ‘zirve yaptı’. 146 gazetecinin tutuklu bulunduğunun belirtildiği raporda, sadece ağustos ayında ‘erişimi engellenen haber sayısı’ 700 olarak açıklandı. Ağustos ayında gözaltına alınan gazeteci sayısı ise 15. Basına dönük keyfi ve yasadışı baskıların son bulması istenilen raporda, “Hükümet Türkiye’nin demokratik bir ülke ve hukuka saygılı olduğunu savunuyorsa, derhal tutuklu gazetecileri serbest bırakmalı, gazetecilere dönük baskılara son vermelidir.” deniliyordu.

[İlker Doğan] 21.10.2019 [TR724]

Avrupa seferinde genç futbolcular dönemi [Hasan Cücük]

A Milli Takım, Euro 2020’ye katılma yolunda büyük avantaja sahip bulunuyor. Şenol Güneş yönetimindeki milli takımın başarısında genç oyuncuların katkısı dikkat çekiyor. Bu başarının altında uzun bir aradan sonra çok sayıda Türk futbolcuların Avrupa kulüplerinde top koşturması etkili oldu.

A Milli Takım’ın Euro 2020 yolunda Arnavutluk ve Fransa maçları öncesi açıklanan aday kadroda oyuncuların adını kapatıp, oynadıkları kulüplere baktığımızda yarısının Türkiye dışından olduğunu gördük. Eskiden milli takım aday kadrosu açıklandığında iskeletin 4 büyüklerden ve Avrupa doğumlu gurbetçilerden oluştuğunu görürdük. Süper Lig’de yabancı sayısının 14 olmasıyla özellikle İstanbul’un 3 büyüklerinde ilk 11’de yer bulan yerli oyuncu sayısı azalmaya başladı. Sbu sezon, son iki yılın şampiyonu Galatasaray’ın sahaya sürdüğü ilk 11’de yerli oyuncunun olmadığı maçlara şahit olduk. Kulüplerinde şans bulamayan genç yetenekleri ise keşfeden Avrupa kulüpleri oldu.

Edirne sınırlarını aşamayan Türk futbolunun kabuğunu kırması 1995’te Hakan Şükür’ün İtalya’nın Torino takımına transfer olmasıyla başladı. Uzun bir aradan sonra yurt dışına futbolcu gönderdik ama bu transferin ömrü uzun olmadı. Hami Mandıralı’nın kısa süren Schalke 04 macerası sonrası Tugay Kerimoğlu’nun uzun yıllar sürecek Blackburn dönemi başladı. Galatasaray’ın 2000’de gelen UEFA Kupası zaferi sonrasında ise Hakan Şükür, Okan Buruk ve Emre Belözoğlu’nun İtalya serüveni başladı. 2002 Dünya Kupası’nda kazanılan üçüncülük sonrasında Rüştü Reçber, Hakan Ünsal, Nihat Kahveci, Necati Ateş, Ümit Davala, Alpay Özalan, Ümit Özat, Tayfun Korkut gibi oyuncularla Türk futbolu toplu bir şekilde Avrupa’ya açıldı. Ancak bu transferden çok azı uzun soluklu oldu.

Arda Turan’ın önce Atletico Madrid ardından Barcelona transferi yeniden gözlerin Türk futbolculara çevrilmesini sağlamasına karşılık, arkası gelmedi. Son üç yılda tekrar artan transferlerin ardından 2019 yaz transfer sezonunda rekor sayıda futbolcu Türkiye dışına transfer oldu. 2015’te henüz 18 yaşındayken Manchester City’nin yolunu tutan Enes Ünal, Arda’nın transferi sonrası duraksayan futbol ihracının yolunu açan isim oldu. Çağlar Söyüncü’nün SC Freiburg’a, Cengiz Ünder’in AS Roma’ya transferlerini, Cenk Tosun’un Everton’a, Okay Yokuşlu’nun Celta Vigo’ya, Zeki Çelik’in OSC Lille’e transferleri takip etti.

Galatasaray’da sadece 6 ay oynadıkta sonra 18 yaşındaki Ozan Kabak’ın 11 milyon Euro bedelle VfB Stuttgart takımına transferi Avrupa kulüplerinin genç yetenekleri takibe aldığının bir göstergesi oldu. Bir başka genç isim Merih Demiral’ın Serie A’nın bir numaralısı Juventus’a transferi için yarım sezonluk Sassuolo performansı yeterli oldu. Fenerbahçe ve Galatasaray’ın transfer savaşı verdiği Gençlerbirliği’nden Mert Müldür’ü ise kapan AS Roma oldu. Cengiz Ünder’den sonra ikinci bir Türk oyuncuda AS Roma kadrosuna katılmış oldu. Kariyerin Milan’da sürdüren ‘gurbetçi’ milli oyuncu Hakan Çalhanoğlu’nu Sinan Gümüş Genoa’ya, Koray Günter de Verona’ya giderek takip etti. Bir zamanlar Avrupa futbolunun kalbinin attığı İtalya Serie A’da oynayan Türk futbolcuların sayısı hızla artmış oldu.

Geçen sezon İstanbulspor’dan kadrosuna Zeki Çelik’i kadrosuna katan Fransa’nın OSC Lille takımının Türk futbolculara ilgisi bu sezon da devam etti. OSC Lille, Trabzonspor’dan 22 yaşındaki Yusuf Yazıcı’yı 17 milyon euroya kadrosuna kattı. İkinci Lig takımlarından Le Havre ise Bursaspor’dan Umut Meraş ve Ertuğrul Ersoy’u toplam 2 milyon 50 bin Euroya transfer etti. Belçika’dan KVC Westerlo takımı da Galatasaray’dan Recep Gül ve Fenerbahçe’den Berke Özer’i kiralık olarak kadrosuna kattı. Transferin son günlerinde de İsmail Köybaşı, İspanya Ligi ekibi Granada’yla sözleşme imzaladı.

2019 yılı içerisinde dokuzu Türkiye’de futbol altyapı eğitimini almış olmak üzere, toplamda 11 futbolcu yurtdışına transfer oldu. Daha önceki yıllarda transfer olanların da eklenmesiyle Avrupa liglerinde top koşturan Türk futbolcuların sayısı 20 oldu. Türk futbolcuların Avrupa’ya açılmasında, yabancı kuralı kadar Türk lirasının döviz karşısında değer kaybetmesi de etkili oldu. Yabancı oyuncu sayısının 14 olmasıyla yerli oyuncuların bonservis ücretlerinde doğal bir düşüş yaşadı. Avrupa kulüpleri, aynı kalitedeki oyuncuları daha yüksek ücret ödeyip alma yerine Türk oyuncuları tercih etmeye başladılar.

Cenk Tosun dışında kalan diğer oyuncuların tamamı henüz kariyerlerinin başında bulunuyor. 2000’li yıllarda Avrupa’ya transfer olan Türk futbolcular genellikle kariyerlerinde uzun yılları geride bırakmış isimlerden olduğu için uyum sorunu yaşayıp, geri döndüler. Bu kez farklı bir durum var. Artık transferin gözdeleri genç oyuncular. Bu durum doğal olarak Türk futbolu ve milli takıma pozitif katkı sağlayacak.

[Hasan Cücük] 21.10.2019 [TR724]

Münferitçilik [Alper Ender Fırat]

Yıllar önce ‘Bir Papa’mız var’ isminde bir film izlemiştim. Film; seçildikten sonra aklı, duyguları, inançları karışan bir papanın hikayesini anlatıyordu. Filmde son Papa ölünce, Vatikan’da toplanan kardinaller meclisi oylama sonucu yeni bir Papa seçiyordu. Fakat yeni Papa, seçildikten sonra kendini bu göreve bir türlü hazır hissetmeyince, kendini halka açıklayıp konuşma görevini yapmaktan kaçınıyordu.

Yeni papa için bir terapist getirildi, rahatlayıp kendini açıklaması beklenirken tam tersi oldu içindeki kriz daha da büyüdü. Çareyi kilisede kaçmada buldu ve normal bir insan gibi yaşamak için kalabalıkların arasına karışıp ortadan kayboldu. Aklı ve ruhu karışmış yeni papa bu yükün ağırlığının altından kalkamayıp çareyi kaçmakta buldu.

Bu bir film olsa da, insanın aklının ve duygularının her zaman karışabileceğini çok güzel anlatan bir hikayesi var.

Elbette ki insan her zaman değişebilir, dönüşebilir, başkalaşabilir…

İnsan yaşadıklarından sonra hayal kırıklığına uğrayabilir, beklediğini bulamayabilir…

İnsan farklı düşünmeye başlayabilir, inançları başkalaşabilir…

İnsan korkabilir, belanın kendisini bulmasından endişe edebilir, zorluklarla yaşamaktan tedirgin olabilir…

Hatta insan; rüzgar gülü de olabilir, konjonktüre göre davranıp rüzgarı hep arkasına almak, hep kazanan yerde durmak da isteyebilir…

İnsan yaşadıklarını taşıyamaz hale gelebilir, sınanmanın yükünü kaldıramayabilir…

Evet; bütün bunların hepsi olabilir. Ve bütün bunlardan dolayı hiç kimse kınanamaz, töhmet altında tutulamaz.

Direnenler, ayakta kalmayı başaranlar takdire şayandır ancak diğerlerinin hesabı kendileriyle, kutsalları ve vicdanları arasındadır.

Bugün çok ağır bir sınanmaktan geçen Hizmet hareketi ile irtibatı olmuş insanlar da, iç dünyalarında bütün bunları yaşamış ve yaşamaya devam ediyor olabilir.

Her insanda olabilecek hayal kırıklıkları, beklenti bulamazlığı, korku, tedirginlik gibi duygulara kapılabilir. Uzaklaşabilir, yakınlaşabilir…

Neticede; bir cemaat içinde yaşamak da tek başına yani birey olarak yaşamak da kişisel bir tercihtir.

Çok basit bir dille anlatmak gerekirse; Hiyerarşik cemaat yapılanmaları kişisel gelişimlerde bazı sorunlar çıkartabilir. Evet; cemaat uyumlu olmaya, insicam içinde hareket etmeye dikkat eder. Cemaat içinde olanların fevri davranması, çizgi dışı işler yapması yadırganır. Bu dünyadaki bütün cemaatler böyledir.

Yahudi ya da Süryani cemaatinde de Mormon veya bir Budist tarikatında da durum böyledir. Cemaat demek belli bir insicamla hareket eden insanlar topluluğudur.

Bununla birlikte hedefe ulaşma konusunda cemaatler çok büyük faydalar sağlar. Hedefin ne olduğu, doğruluğu yanlışlığı başka bir tartışma konusudur. Hiyerarşik cemaat organizasyonların çok daha hızlı ilerlediği ve yaygınlaştığı da su götürmez bir gerçektir.

İnsanın nasıl yaşayacağı tamamen kendine kalmış bir tercihtir. Sadece kendi kişisel menkıbesinin peşinde de koşabilir, bir cemaat organizasyonun içinde de yer alabilir. Gönüllük esasıyla var olduklarından dolayı hiçbir cemaat kendisine tabi olma konusunda cebri davranamaz. Aklı karışan dönüp gider. Aklı barışan geri gelir, duyguları başkalaşan duygularının götürdüğü yere gider. Hiçbir cemaat bu durumda olana eski hali dayatamaz.

Münferitçi arkadaşlar içinde de cemaatle ilgili aklı karışanlar olabilir, inancı başkalaşanlar olabilir, hizmetin içinde bulunduğu durumdan dolayı hayal kırıklığı yaşayanlar olabilir, korkanlar, battığını düşündüğü bir gemi içinde bulunmak istemeyenler olabilir. Bütün bunlar insani şeylerdir ve bu yüzden kimse onları kınayamaz.

Ancak cemaat aleyhtarlığını bir misyon haline getirmek ve sanki onun hiç iyi bir tarafı yokmuşçasına sadece ve insafsızca eleştirmek, bununla da yetinmeyip kötülüğünü ispat etme gayreti içerisinde olmak, başka bir şeydir!

Buradaki anahtar kelime ‘misyon’ edinmektir. Bir misyoner gibi davranmak! Mesela cemaat aleyhtarlığında bir misyoner gibi davranmak için çok haklı gerekçelerinizin olması gerekir. Yani size ya da ailenize çok büyük kötülükler etmiştir siz de bu yüzden intikam duygularıyla cemaat düşmanlığını misyon edinmiş olabilirsiniz. Bu da anlaşılır bir şeydir.

Bilindiği kadarıyla böyle bir şey de yok. Ortada akılla izah edilmeyen bir misyon edinmişlik söz konusu.

Diyelim Evrim teorisi misyonerliğe konu olabilir mi? Evrim inancının yaygınlaşması için bununla ilgili filmler yapıp, pek çok filmde konuşmalar arasına evrim mesajları serpiştirmek nasıl bir saçmalıksa, Karl Marks’ın misyoneri olmak, kelime ve cümlelerinden bir peygamber gibi hikmetler çıkarmak da o kadar saçmadır.

Çünkü bunlar kendi deyimleriyle doğmaya karşı var olmuşlar, varlıklarını ‘nas’lara karşı çıkmayla elde etmişlerdi. Bir nas’a karşı çıkarken kendisini nas, yani tartışılmaz hale getirmek gerçek bir saçmalıktır.

Onun için misyonerlik yapmak, evrim düşüncesini film içine serpiştirmek onu din haline getirmekten başka bir anlam ifade eder mi?

Münferitçi arkadaşlar da cemaatin hep kötü şeyler yaptığı konusunda öyle bir kesin inançlılar ki farklı bir düşünceye asla müsamahaları yok. Cemaatte yeterince eleştiri olmadığını söylerken kendilerini tartışılmaz ve eleştirilmez bir yere koyuyorlar. Twitter hesaplarında kendilerini her eleştireni hatta onlarla hiç muhatap olmayanları bile engellemekle kendilerine dokunulmaz bir cemaat oluşturduklarının farkında değiller mi acaba?

Cemaatin sorunlarını ele alıp onlara çözüm yolları göstermekten çok sadece kötülüğünü ortaya koyma çabası içindeler. Mesela; atı anlatan birisinin onun sadece hayalarına fokusladığını, en küçük bir sidiği atın her şeyiymiş gibi anlattığını düşünsenize. Böyle birinin değerlendirmelerine itibar eder misiniz?

Onları izlerken hastaya kanser olduğunu söylerken mutluluktan sırıtan doktor fotoğrafı gözümde canlanıyor. Hastanın rahatsızlığından haz duyan bir doktora güvenip onun bıçağının altına yatar mısınız?

Üstelik söylemleri de Recep T. Erdoğan’ın cemaate savaş açtığı ilk dönemle bire bir aynı. Recep T. ne diyordu tabanı ibadet, ortası ticaret başı ihanet.

Münferitçiler de aynı düzlemde konuşuyorlar taban iyi niyetli ama baştakiler ihanet içinde. Bu siyaset; Recep. T. Erdoğan’ın siyasetine pek bir benzerlik gösteriyor.

[Alper Ender Fırat] 21.10.2019 [TR724]

Konuşanlar ve susanlar… [Hakan Taner]

Türkiye olağanüstü dönemlerden geçiyor, belki de en olağanüstü dönemlerden. Ülkede sürekli konuşanlar var. Bunlar hep aynı kişiler…

Bir de dışarıdan konuşanlar var, rahatça eteğindeki taşları dökebilenler…

Susanlar var: Başıma bir şey gelmesin, konuştuk da ne değişti?, konuşursam düzenim bozulur, keyfim kaçar, beni de kara listeye alırlar, daha da ötesi soruşturma açarlar, hapse atarlar ve sair endişeyle susanlar…

Bir de susturulanlar var: Bunların önemli bir kısmı zaten bilen, bildiğini paylaşan, yazan ve konuşan kişiler olduğu için özgürlüklerinden mahrum.

Geri kalan kısmı ise adeta gözetim altında. En ufak bir söz aldıklarında tepelerine binilen, hiçbir şey yapamazlarsa işleri güçleri ellerinden alınan, yoksulluk ve yoksunluğa mahkum edilen…

Toplumdan soyutlanmak istenen, itibar suikastına uğrayan, adeta bugüne kadarki elde ettikleri toplumsal statü ve kazanımları ile birlikte yaşayan ölüye döndürülmek istenen…

Bazı yazılar ve anlar tarihe not düşülmek için kısa anekdotlar gibidir.

Bugünler ileride hatırlandığında kimin ne yaptığı daha iyi anlaşılsın diye önce konuşanlardan başlayalım.

SÜREKLİ KONUŞANLAR

İlk kısımda iktidar borazancıları var. Tek nota bilen, her yerde aynı telden çalan, medyada, toplumda TV’de, sokakta, evde, arabada sürekli konuşan, fakat boş konuşanlar… Bunları zaten biliyorsunuz.

Bu kısım içerisinde muhalif görünümlü, hatta muhalif olup en az birinciler kadar konuşan bir kitle var. Bu kitle her türlü eleştiriyi cesaretle ve cüretle! yapan, alkış alan, muhalefet bayrağını burçlara diken, sosyal medyada cirit atan ,güzel aforizmaların altına imza atan bir kitle.

Bu kitlenin ortak bir özelliği var: Hiçbir soruşturmaya muhatap olmamaları.

Olsa da göstermelik bir ifade ile dosyanın kapanması ve durmaksızın yola devam etmeleri.

Muhalefet bayraktarı olan bunlar da en az ilk gruptakiler gibi her yerde. Medya, TV, sokak, salon her yerde. Savcı Bey bunlara “müsaade edilmişler” diyordu.

Toplumsal muhalefetin olduğuna, eleştirinin serbest olduğuna ve dışarıya karşı ülkenin elinde bir argüman olarak sunulmaya yarayanlar. Bunlara da her şey mübah.

SUSANLAR

Susanlara gelince… Bunların bir kısmı hâlâ kısık sesle ve kendi arasında konuşuyor. Bazısı konuştuğu için başına envai çeşit bela gelmiş ve susturulmuş susanlar. Bazısı da işini gücünü, çoluğunu çocuğunu düşündüğü için susmanın daha hayırlı olduğunu düşünenler.

Bir de konuştuğunda bela kesin olduğu için susmak zorunda olanlar var. Bazısı da konuştuk da ne oldu, ne değişti? diyerek bu eylemin faydasızlığına inanarak susuyor.

SUSTURULANLAR

Susanlar grubuna girenlerin çoğu malum yerde. Öngörü ve bilgi sahibi, gidişatı görüp uyaran, insanların duymaktan hoşnut olacağını değil, salt gerçeği, acı gerçekleri sunan, bilgisinin, ferasetinin bedelini ödeyen, değerli olan insanlardan müteşekkil seçkin bir grup bu.

Bunlara bir de ilaveler var: Konuştuğu ve yazdığı için mahkeme mahkeme sürünen, en küçük bir paylaşımına soruşturma açılan, biri bitmeden diğer soruşturma için ifade veren, özgürlüğüne kastedilen insanlar…

HARİÇTEN KONUŞANLAR

Bir de hariçten konuşanlar var. En azından özgür olan. Bunlardan

mevcut halin düzelmesi için çözüm önerileri, özeleştiri, herkesin ortak bir paydada uzlaşabileceği, birleştirici ve paylaşımcı yeni modeller önermeler bekleniyor. Lakin bunlar da işin kolayında.

Sözün şehvetine kapılıp, özün anlam ve muhtevasını ıskalıyorlar. Eleştiri en kolayı.

Zor olan eleştirilenin yerine yenisini koymak. Lazım olan da bu.

NE ZAMAN DÜZELİR?

Mevcut durum ne zaman düzelir?

Susanlar da susturulanlar da konuşabildiği zaman,

Sabahları kapı çalındığında çoluk çocuğun “yine mi?” diye endişe etmediği,

Zili çalanın sütçü olduğundan emin olunduğu zaman Türkiye normalleşmeşe başlayacak.

Bu zamanlara ulaşmak ve hep birlikte bu zamanlarda yaşamak dileğiyle…

[Hakan Taner] 21.10.2019 [TR724]

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi: “Müzakereli Risale-i Nur okuyun” [Cemil Tokpınar]

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi 40 yılı aşkın bir süredir tanıyıp sohbetlerinden ve kitaplarından istifade ediyor olsam da bizzat tanışıp misafiri olmak 2015’te nasip olmuştu. Adeta bir eğitim merkezi vazifesini gören kampta beş gün kalıp sohbetlerine ve derslerine iştirak etmiş, buradaki “ibadet, dua, ilim ve hizmet” merkezli hayatı bütün yönleriyle yaşamak bahtiyarlığına kavuşmuştum.

O ziyaretimin üzerinden dört yıl geçmiş, çok acılı ve çileli olaylar yaşanmıştı. Her ne kadar irtibatımız devam etse de Hocaefendiyle bizzat görüşmek çok farklıydı. Onu görmeyi, mübarek simasını doya doya seyredip sohbetlerinden istifade etmeyi, kampta bulunan veya ziyarete gelen hizmet kahramanı büyüklerimizle sohbet edip kucaklaşmayı çok istiyordum. “Gayri dayanamam ben bu hasrete” deyip, bir Eylül sabahı yollara düştüm.

Havaalanına indiğimde ziyaretlerim boyunca bana refakat edecek olan kardeşimiz 40 yıllık bir dost gibi gülümseyen çehresiyle beni karşıladı. Önce New Jersey’deki Ant Store isimli kitap kafeye uğrayıp yemek ve çay eşliğinde biraz dinlendik. Sonra da Hocaefendinin bulunduğu Saylorsburg’un yolunu tuttuk.

Kampa vardığımızda akşam karanlığı çökmek üzereydi. Mescitteki cemaate yetişemediğimiz için misafir olarak kalacağımız odamızda namazımızı kılıp ana binaya geçtik.

Diyebilirim ki, her anı dolu dolu geçen çok verimli bir ziyaret oldu. Kampta geçen bir haftamın her bölümünü sırasıyla anlatmak çok uzun olacağı için belli başlı noktaları paylaşmakla yetineceğim.

Burada Hocaefendi’nin bizzat bulunduğu ve misafirler dâhil herkesin katıldığı üç önemli program var. Bunlar sabah dersleri, dua saati ve akşam oturumu.

Biz de kamptaki programlara akşam oturumuyla başladık. Akşam namazından sonra küçük salonda yapılan bu toplantılarda yeni gelenlere “Hoş geldin” diyen ve tanışan Hocaefendi, hal hatır soruyor, dünyanın farklı yerlerinden ulaşan haberleri alıyor, soruları cevaplıyor. Benim katıldığım günlerde dünyanın farklı ülkelerinden gelen gruplar, öğrenciler, işadamları, akademisyenler ve gazeteciler vardı.

Hocaefendi ilerlemiş yaşına ve çeşitli hastalıklarına rağmen gelen herkesle, hatta çocuklarla dahi ilgileniyor, ikramda bulunuyor ve hediyeler veriyor. Günlük programlarda gelen misafirlerden göremediği kimse varsa, nerede olduğunu, bir probleminin olup olmadığını soruyor. O muhteşem hafızası sadece ilim ve tedrisat esnasında değil, misafirlere ilgi, vefa ve ikramda da kendisini gösteriyor.

“Rabbim bizi Ashab-ı Rıdvan’a arkadaş etsin”

İlk akşam bir hizmet kahramanı olan Mehmed Özyurt Hocanın vefat yıldönümü vesilesiyle hatıralarını istirham ettik. O da Mehmed Hocanın ilminden, tevazuundan ve hizmetlerinden bahsetti.

Bu arada bir dua ve temenni vesilesi olan bir hususu arz ettim. “Hocam” dedim. “Fetih Suresinde geçen ‘Şüphesiz Allah, o ağacın altında sana biat eden müminlerden razı olmuştur’ mealindeki ayeti okurken bu süreçte sizin ve hizmetin etrafında kenetlenen ve sebat gösteren kardeşlerimiz aklıma geliyor. İnşallah Rabbim bizi Ashab-ı Rıdvan’a arkadaş etsin. Bir de son günlerde Ahzab Suresi 33. Ayette Efendimizin (s.a.v.) hanımları olan annelerimize hitaben ‘Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor’ mealindeki cümleyi düşünüyorum. Eğer Rabbimiz çektiğimiz acı ve ıztıraplarla bizi günahlardan arındırıp ahirete tertemiz gönderirse ne mutlu bize.”

Biraz uzun olan bu hissiyatımı ve kanaatimi dikkat ve sabırla dinleyen Hocaefendi, “Hay ağzın şeker şerbet yesin. Ben de yalnızken böyle düşünüyorum” diyerek memnuniyetini belirtti.

Akşam sohbetleri bir derece serbest gündem olması yanında ikramlarla da muhabbete vesile oluyor. Her akşam güzel koku, dondurma, çikolata ve benzeri şeyler ikram ediliyor. Çocuklara ise daha özel, büyük çikolatalar ve gofretler hediye eden Hocaefendi, çocuklar dâhil hiç kimseye elini öptürmüyor. Teşebbüs eden olursa, “Estağfirullah” diyerek elini çekiyor.

Dikkat çeken bir husus da bu ikramlardan Hocaefendi’nin bir şey yememesi. Nadiren çok az bir miktar yediği oluyor. Aslında normal yemek öğünlerinde de bir kişinin günlük ihtiyacı olan gıdanın belki dörtte birini bile yemiyor, bazen yemek tabağı neredeyse hiç eksilmeden geri dönüyor. Aklı, fikri, yüreği, duyguları sürekli mazlum ve mağdur kardeşlerimizin ıztırabıyla inliyor. Böyle bir hâle bir insan vücudunun tahammül etmesi mümkün değil. Buna rağmen ayakta olması, Rabbimizin büyük bir inayeti ve lütfu.

Çoğu kez aç, uykusuz, yorgun ve hasta olmasına rağmen sabah derslerine, dua saatine ve akşam oturumlarına katılıyor, namazlarını da ayakta kılıyor. “Rabbim sıhhat, afiyet, şifa, güç, kuvvet, enerji, inşirah, sekine ve uzun ömür versin” diye her gün defalarca dua etmeliyiz diye düşünüyorum.

Ayrıca bizim görmediğimiz vazifeleri var: Dergiye yazı yazmak, mektupları cevaplamak, istişarelere katılmak, talep eden medya mensuplarına röportaj vermek, dua ve evradlarını okumak, nafile namazlarını eda etmek, danışanlara tavsiyelerde bulunmak gibi. Manevî âlemlerdeki ahval ve vazifelerine ise hiç girmiyorum. Hem bu yazının sınırlarını aşar, hem de benim gibi kalbi uykuda birisinin haddi değil ki o sahada kalem oynatsın.

“Allah hizmette yaşatsın, koştursun ve öldürsün”

Onun bütün olumsuzluklara rağmen hizmete koşmasını görünce serkeş nefsime şöyle diyorum:

“Ey konum haini nefsim! En ufak bir engelde, en basit bir problemde tembellik ediyorsun, şu hâle bak ve ibret al, iman ve Kur’an hizmetinde aşk ve şevkle küheylanlar gibi koştur. Hakkıyla hizmet yapamıyorsan bile hiç değilse karınca misali hizmet yolunda yaşa, hizmet yolunda koştur, hizmet yolunda öl.”

Sabah derslerinde Risale-i Nur, hadis ve fıkıh kitapları takip ediliyor. Benim bulunduğum günlerde Şualar’dan 1. Şua okunuyordu. Bu bölümü Eskişehir Hapishanesinde yazan Üstad Hazretleri, 33 ayetin iman ve Kur’an hizmetine yönelik işarî müjdelerini anlatıyor. Hocaefendi ders esnasında kısa açıklamalar yapıyor veya soruları cevaplıyor.

İlk ziyaretimde de beni hayran eden bir husus yine dikkatimi çekmişti. Hocaefendi her vesileyle Üstad Hazretleri ve yakın talebeleri olan ağabeylerden, Risale-i Nur’dan bahsediyor, belki günde 20-30 kez isimlerini anıyor, rehber ve ölçü olarak yâd ediyor.

Sabah derslerine katılamayan kimseler olursa merak ediyor, ismen soruyor, hastalık veya bir problemi olup olmadığını öğrenmek istiyor. Derse katılan talebelerin durumlarıyla özel olarak ilgileniyor, hatta hicret eden akrabaları varsa onlar hakkında bilgi alıyor. Sabah dersine birkaç dakika geç kaldığım bir gün beni de merak etmiş, bir problemim olup olmadığını sormuş. Tam ders için çıkmak üzereyken kaldığım yere gelerek bu durumu haber veren kardeşimizle birlikte mescide koştuk.

Kampta capcanlı bir hizmet hayatı var. Hemen her an toplantılar, istişareler, dersler, programlar, sohbetler oluyor. Her zamanki gibi beş vakit ezan okunuyor ve bütün odalardan duyuluyor. Namazlar mescitte tadil-i erkânla ve cemaatle eda ediliyor, topluca uzun tesbihat yapılıyor ve her gün cemaatle teheccüd namazı kılınıyor.

Akşam namazından yaklaşık 45 dakika önce dua saati başlıyor. Sağlığı müsaitse Hocaefendi de katılıyor. Okunacak yer bazen herkesin kendi seçimine bırakılıyor, bazen ortak bir yer belirleniyor. O saatte herkes Kur’an, Kulûbüddâria veya Büyük Cevşen okuyor. Ben de Tahmidiye ve Cevşen okuyarak başta Hocaefendi ve tüm hasta kardeşlerimiz için dua ettim. Bir dua saatinde de mescitteki herkes beşer adet Fetih Suresi okuduk.

“Değerlerimizden taviz veremeyiz”

Hocaefendi, gerek başka din ve kültür mensubu kimselerle yapılan diyalog faaliyetlerinde, gerekse hicret eden kimselerin bulundukları ülkelere entegre olması konusunda “temsil keyfiyetini” ve “kendi değerlerimizden taviz vermeme” şartını ısrarla vurguluyor.

On yıl önce hidayetle şereflenmiş ve bir hizmet kurumunda müdürlük yapan birisi, “Diyalog faaliyetlerinde hangi noktalara dikkat etmeliyiz?” diye sorduğunda, “Kendi değerlerimizden taviz veremeyiz” diye cevaplamaya başlamıştı.

Yine dünyanın farklı ülkelerinden gelen misafirlere tavsiyelerde bulunurken en çok dikkat çektiği husus, “Bulunduğunuz beldelerde temsil keyfiyetiyle hizmet edin ve o ülkeye entegre olun” şeklindeydi.

Hizmetin yaşadığı kış, bahara dönerse…

Burada her şey hizmet ve ibadet odaklı olduğu için yemek ve çay muhabbetine uzun zaman ayrılmıyor. Bir programdan çıkıp ötekine yetişmek için tam bir koşturmaca var. İlk geldiğimde Ocak ayıydı ve şiddetli bir kış vardı. Bu yüzden geniş bahçenin yeşil hâlini görememiş, beş gün boyunca bembeyaz karları seyretmiştim. Bu defa ise bütün günler pırıl pırıl güneşli, ağaçlar yeşil ve çimler capcanlıydı. Bahçe düzenlemesi çok güzeldi.

Misafir kaldığım binadan ana binaya gidip gelirken sabah serinliğinde yeşil çimlerde kahvaltı yapıp çay yudumlayarak Risale okumayı hayal ettim. Mümkün olmayacağını biliyordum, ama bir ümidim vardı. Haftada bir mağdurlar için bahçede düzenlenen kermesten kahvaltılık alır, birkaç arkadaşla bu hayalimi yerine getiririm diyordum. Maalesef o hafta kermes yapılmadı ve hayalimiz bir başka bahara kaldı.

Her neyse… Kampın kışını da, güzünü de gösteren Rabbim, hizmetimizin yaşadığı güzden ve kıştan sonra baharını ve yazını da gösterirse değmeyin keyfimize. Zaten çay tiryakilerinin arzusu, cennette Efendimiz ile (s.a.v.) çay içmek değil mi? Bir de sahabe efendilerimizle piknik yaparsak tüm çekilen acılar ve mahrumiyetler tatlı bir hatıraya dönüşür. Zaten şimdiden “Hey gidi günler” demeye başlamadık mı? Oysa 1994’te o vaaz videosunu izlerken, o günlerin geride kaldığını düşünüyordum.

Yine bir akşam sohbetindeydi. Yeni gelenlerle tanışmalar, hal hatır sorma ve ikramlar olmuştu. Hocaefendi kısa cümlelerle mesajlar veriyordu. Bir ara, “Başımıza gelen bütün çilelere karşı şikâyet etmeye hakkımız yok. Rabbimizden ve kaderden ne gelirse rıza ile mukabele ederiz” dedi. Bu arada bir çocuk ezbere “Bir Yiğit Vardı” şiirini okudu. Hepimiz duygulanarak dinledik. Hocaefendi ona ve birkaç çocuğa çikolatalı gofret hediye etti.

Sahabelere arkadaş olursak, bin can feda olsun!

Sonra bir şey söylemek istediğimi belirttim. “Hocam aslında bütün bu çektiğimiz acıları biz istedik, sanki dua ettik bunları yaşamak için” diyerek şöyle devam ettim:

“Sizler sahabe efendilerimizin hayatını öyle güzel anlattınız ki, Hz. Hamza, Hz. Mus’ab, Hz. Abdullah bin Cahş gibi kahramanların hayatını dinleyen bütün kardeşlerimiz ‘Ah keşke yerlerinde biz olsaydık, onlar gibi fedakârlık sergileseydik, biz de onlara arkadaş olsaydık’ diye düşündüler. Rabbimiz de bu samimi duaları kabul etti. Bize çok hikmetli bir imtihan verdi. Tabii ki o tür imtihanlar bir eli yağda bir eli balda kazanılmaz. Acı ve ıztıraplar Çağrı filmi izlemek gibi tatlı ve kolay değil. Hepimiz farklı imtihanlar altında inliyoruz, kan ağlıyoruz. Eğer bu acıları çekerek Bedir ve Uhud yiğitlerine arkadaş olacaksak, Üstadımızın dediği gibi bin can feda olsun.”

Bu ifadelerim Hocaefendi’nin çok hoşuna gitmiş olmalı ki, hemen başındaki takkesini çıkarıp benim kucağıma attı. Ben de memnuniyetle aldım, öptüm ve kendi takkemi çıkarıp onu giydim.

Aslında benim ara sıra söylediklerim Hocaefendi’nin bildiği hususlardı. Ancak kendisini sevenlerin ve yolunu takip edenlerin kanaatlerini önemsiyordu. Ben de böylece tespitlerimin isabetli olup olmadığını öğrenmiş oluyordum.

Bir başka akşam Hocaefendi ile bire bir görüşmemiz oldu. Kısaca yapmaya çalıştığımız hizmetlerden, yazı, seminer, sohbet gibi faaliyetlerden bahsederek, “Hizmet adına daha başka ne yapabiliriz?” diye sordum. O da, “Dört beş kişi de olsa bir araya gelip Risale-i Nur’u müzakere ederek okuyun. Küçük de olsa sonradan katılanlarla büyür” cevabını verdi. Ben de Youtube’da bir kanal açtığımızı ve Risale dersleri yaptığımızı anlattım. Memnun oldu ve özellikle gençlerin Youtube’u çok izlediğini dile getirdi.

Bu son tavsiyesi bana çok manidar geldi. Sadece Risale-i Nur okumak değil, “grup hâlinde” ve “müzakere ederek” okumak noktalarına özellikle dikkat çekmesi çok önemliydi. Çünkü Risale okumanın en tesirli, en feyizli, en ihlaslı, en anlaşılır yöntemi buydu: “Grup hâlinde müzakereli okumak.”

Belki paylaşılacak çok şey var. Ama çok hassas bir dönemden geçiyoruz. Bu yüzden azamî dikkat ve ihtiyatla, hiç isim, yer ve olay belirtmeden yazmaya çalıştım. İnşallah istifadeye vesile olur.

[Cemil Tokpınar] 21.10.2019 [TR724]

Kurtçuk! [M.Nedim Hazar]

Varaka Bin Nevfel, Hz. Hatice validemizin amcazadesiydi. Bütün semavi dinlere hakim olan bir Nasturi rahibi, alim ve bilge bir kişiydi Varaka. Bir seferinde henüz peygamberlik gelmeden okuduklarından yola çıkarak gelecek hakkında öngörüde bulunmuş ve Efendimiz’e (sas)  “Keşke kavmin seni Mekke’den çıkaracağı zaman seninle beraber olsaydım.” Demişti.

İslam’ın Efendimize (asm) bildirilmesiyle müşriklerin Müslümanlara karşı aldığı tavırlar, tarihsel perspektif açısından epey ders çıkarılacak veri içerir.

Önce küçükseme, alay etme, ciddiye almama, aşağılama, ardından için için büyüyen nefret ve düşmanlık…

Bu çizgi giderek yükselen bir nefret grafiğiyle, Bise’t’in 7. Senesinde zirveye ulaşıyor. İki önemli gelişme müşrikleri o güne değin yapmadıkları şeyleri yapmaya itti. İlki Hz. Ömer ve Hz. Hamza gibi önemli isimlerin de Müslüman oluşuyla güç dengesinin aleyhlerine döndüğünü fark etmeleri, ikincisi ise, Habeşistan’a giden elçilerin tüm rüşvet ve karalamalara rağmen eli boş dönmeleriydi.

Başta Ebu Cehil ve Ebu Süfyan olmak üzere Kureyş uluları öfkeden deliye dönmüştü. Yıllar yılı kurup, yürüttükleri cahiliye sisteminin çatırdadığını hissediyor ve gayzla biliyorlardı kılıçlarını. Necaşi örneğinde görüldüğü gibi sadece Müslüman olanlar değil, vicdanı ve insafı olan her kesim ‘Muhammedü’l-Emîn’i haklı buluyor ve sahip çıkıyordu. Buna karşılık küfrün sabundan tuğlaları her gecen gün biraz daha eriyor, çaresiz bir tükeniş gün geçtikçe hız kazanıyordu.

Bir akşam toplanan Kureyş ileri gelenleri, ittifakla karar aldılar; Müslümanlara diz çöktürtmek için her yol denenecekti! İçtimai ve ekonomik açıdan yalnızlaştırıp, zaafa uğratıp, böylelikle tehlikeli olarak gördükleri gelişmeyi durduracaklarını düşünüyorlardı.

Rahmetli Mustafa Akkad’ın Çağrı’sında bu mesele gayet güzel anlatılır. Kabe’nin yükseltisine çıkan Ebu Süfyan, öfkeyle aldıkları kararı açıklıyordu.  “Biz de O nu Mekke de yalnızlaştırırız” diyordu Ebu Süfyan ve şöyle devam ediyordu: “Amcası mı sahip çıkıyor? Peki, amcayı da yeğeniyle beraber kovarız! Hepsi gidecek! O’na inanan kim varsa dışlanacak, gitmek zorunda kalacaklar. Onlardan kız alınmayacak, onlara kız verilmeyecek. Tüccarlar onlara mal satmayacak, onlardan mal almayacak! Arazileri, evleri boşaltılacak, bir lokma ekmek bile verilmeyecek!” Müminlerin kapılarına mavi boya ile çarpı işaretleri atılmaya başlandı.

Sadece sahip oldukları güce güvenerek yapıyormuş gibi bir imaj vermemek için, işin içine bir de kutsiyet katmak istediler ve bahsi geçen yaptırımları madde madde yazlar ve Mansûr İbn İkrime bu kağıdı götürüp Kâbe’nin duvarına astı.

Varaka’nın dedikleri çıkmaya başlamıştı. Kin ve nefret, güçlü/zayıf, haklı/haksız, yaş/kuru dinlemiyor, karşı çıkan herkesi düşman ilan ediyordu. Müslümanlar göçe zorlanıyor, belli merkezlere toplatılıyor ve boykotun en insafsızcasının altında ezilmeye çalışılıyordu. Tam üç yıl sürmüştü bu mihnet dönemi. 3 sene sürecek bir benzersiz zulme şahitlik ediyordu Fârân dağları… Zalim zalimliğini yapmaktan geri durmuyor ve bunu yaparken de, atalarının dinini, toplumu koruma kollama ve Mekke adına yaptığını ileri sürüyordu. Müslüman olmaya bile gerek yoktu, Hz. Peygamber’e bırakınız karşı tavır almamayı, onunla konuşmak bile dışlanmaya ve hain olarak yaftalanmaya yetiyordu.

Sabır ve duadan başka silahı yoktu Müslümanlar’ın, hepsi Rabb-i Rahimlerine yönelip zulmün bitmesini beklerken, bir süre sonra kendi içlerinde çatışmaya ve tartışmaya başladı müşrikler. En nihayetinden içlerinden biri (Mut’ım İbn Adiyy) sözleşmeyi bozup, zulmü bitirmek için asılı olan sayfaya yöneldiğinde hayretle bir şey gördü. Başındaki ‘Allah’ın adıyla’ kısmı hariç, sayfadan eser yoktu. Minicik bir kurtçuk, (Allah’ın izniyle) Mekke’nin güç sahiplerinin sözlerini yiyip bitirmişti!

Efendimiz (SAV) dönemini bütün dünya tarihinin ‘zip’lenmiş numunesi olarak görenlerdenim. Dolayısıyla günümüze dair ipuçları bulmak mümkündür o döneme bakarak. Merakım ise şu, nasıl bir kurtçuk lime lime parçalayacak zalimin planlarını?

[M.Nedim Hazar] 21.10.2019 [TR724]

Doğu sorunu [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]

Suriye’ye girme kararı verilirken en büyük hayal kırıklığı CHP ve İYİ Parti’nin tezkereye onay vermeleri oldu benim için. Belki saflıkla suçlayacaklar beni, olsun! Ben her şeye rağmen, en azından iki “muhalefet” partisinin gruplarını serbest bırakacaklarını beklerdim. Bir tek kişi çıkıp “Türk ordusunun ne işi var Suriye’de” demedi. Aksine, toplumda nefret söylemleri ayyuka çıktı. Bir Kürt vatandaş bu nefret ortamında linç edilerek öldürüldü. Bir diğeri, yaşlı bir yurttaş, hem de bir hastanede sırf karısıyla Kürtçe konuştuğu için saldırıya uğradı. Kuzey Kıbrıs’ta cumhurbaşkanının barış temennisi Türkiye’de toksik bir nefretle karşılandı. Kendisine sanatçı diyenler topluca militarist şarkı söylediler; kimileri askeri kamuflaj giymişti! Türkiye milli futbol takımındaki sporcular, çıktıkları iki resmi karşılaşmada asker selamı vererek Suriye işgaline destek oldular. Barış talep eden akademisyenler, basın mensupları, sivil toplum, aydın-sanatçı, bir avuç insan, linç edildi sosyal medya ve medyada. Ve polis baskınlarıyla gece yarıları gözaltına alındı, apar topar.

Bazen düşünüyorum da, bu ne nefretmiş, ne kinmiş, anlamak mümkün değil! Sorsan hiç kimse ırkçı değildir. Ama Kürtlerin deneyimleri bize başka bir hikâye anlatıyor. Çocuğuna vermek istediği isim nüfus memuru tarafından reddedilen, köylerinin veya kasabalarının, hatta şehirlerinin adı değiştirilen, dilleri, millet oluşları, hatta varlıkları reddedilen Kürtlerden söz ediyorum. 1980’lerde “karda yürürken çıkan kart-kurt sesleri” ile açıklanan Kürt teriminden! Kürtlere “Türk” soyadı verilen, fiili apartheit rejimi uygulanan, bir sürü aşağılayıcı pejoratif kirli kelimelerle hakaret edilen, çocukları devletle ilk tanışmalarını ilkokulda yedikleri dayakla yapan Kürtlerden! Bu ne kinmiş, bu ne nefretmiş, bu ne öfkeymiş, bitmeyen, bitmek bilmeyen!

İçeride zulmettikleri Kürtlere, Türkiye dışında da nefes aldırmak istemiyorlar. Diskur terör tehdidi sözde, ama tek bir terör saldırısı yok, Kuzey Suriye’den Türk topraklarına! Ayrıca bölgenin önemli bölümü psikopat ruhlu cihatçı teröristler tarafından kontrol edilirken, hiç de terörden ve teröristten rahatsız değildi Türkiye rejimi. Bu nasıl bir çelişkidir diye sormayalım mı? IŞİD ve El Kaide ideolojisinden rahatsız olmayan, ama Kürtlerden alerji kapan İttihatçı kafasının İslamo-faşist ve nasyonalist mutant kafa yapısıdır bahsettiğim. Milli Görüş’ten Ülkücü Harekete, CHP’den merkez sağa, Türkiye demografisinin yüzde doksanını kapsayan bir Kürt fobisinden bahsediyorum. Kürt, Kürt olduğu ve Kürt kaldığı sürece Kürt’ten nefret eden bir kafa yapısı! Kürdü ancak Türkleştiği zaman kabul eden, ama o şartlarda bile aksanından veya ten renginden, doğum yerinden veya atasının memleketinden, bir gerekçe bulup ötekileştiren zihniyet! Kimlik reddini dayatan, bunu okul sistemi aracılığı ile kurumsal biçimde siyasete döken, uygulayan asimilasyoncu, soykırımcı bakış açısı; budur işte bugün Suriye çöllerinde tankla-topla, uçakla-helikopterle, özel birlikleri ve komandosuyla milis-sivil ayrımı yapmadan, savaş suçu işleme bahasına, dünyaya meydan okuyarak fütuhat yapan rejim. Ve bu rejimi alkışlıyorlar. Ve onu destekliyorlar. Ve onu her gün, bıkmadan-usanmadan yeniden üretiyorlar. Ne aydınından ses çıkıyor, ne oğlunu savaşa gönderen anne-babadan! Bir milli dava yarattılar, ona tapıyor, tapmakla da kalmıyor, adak adıyorlar. Öldürülen Kürtlerin sayısı, haddi-hesabı falan, bunu geçtim, hayatını kaybeden askerlerin üzerine bir şahadet miti üretiliyor. Oğullarını askere göndermemek için yasa çıkartan, olmadı başka abrakadabralar yapan bir siyasetçi sınıfı, gariban emekçi sınıfların çocuklarını ürettikleri İslamcı-nasyonalist jargonla efsunlayarak, dedelerinin çıkarken perişan olduğu çöllerde sahaya sürüyor onları, satranç oyunundaki piyonlar gibi.

Suriye’de istikrarsızlıktan yakınmaya sanırım en az hakkı olan ülke Türkiye’dir. Çünkü 2011’de başlayan Suriye iç savaşının patlamasında en ciddi istikrarsızlaştırıcı etkiyi Ankara yaptı. Esad’ın gitmesine odaklanan bir siyaset izledi. İslamcıların anladığı anlamda, seçim prosedürünü demokrasi olarak gören Ankara, her ne bahasına olursa olsun Esad’ın devrilmesini istiyordu. “Kardeşim Esad” bir anda Nusayri diktatörlüğünün lideri bir diktatör oluvermişti. Erdoğan, kendi ülkesindeki demokrasi sorunlarına bakmadan, Suriye’de rejim değişikliği politikalarına yeşil ışık yaktı. Suriye’de Esad’a isyan eden tüm İslamcı fraksiyonlara sempati duyan Ankara, sahada inanılmaz barbarca katliamlar yapan bu İslamcıları bağrına bastı. Petrol ticaretinden sağlık hizmetine, MİT tırları ile paylayan kirli bağlantılar ve ortaya saçılan berbat ilişkiler, Türkiye’nin uygar dünyada hızla irtifa kaybetmesiyle sonuçlandı.

Türkiye elbette “Şam’da Emevi Camii’nde namaz” düşlerini gerçekleştiremeyecekti. Fakat bunun yerine güney sınırlarını istikrarsızlaştıracaktı. Durduk yerde canavar İslamcı fanatiklerle sınırdaş olmanın yanında, bölgenin doğusunda Kürtlerin siyasi varlık kazanmalarına neden olacaktı. Sahada katliama uğratılmak istenen Kürtler, IŞİD ve diğer psikopat dincilere karşı direniyorlardı. ABD ise Türkiye’nin bu dincilerle ideolojik yakınlıklarını gördü, Ankara’nın IŞİD ile mücadelede bir partner olmadığını kavradı. Her ne kadar bu diplomatik dile yansımasa da, NATO ve Atlantik topluluğu Ankara’yı istihbarat ağından ustalıkla soyutladı. 15 Temmuz ile beraber TSK’daki basiretli ve aklı başında ne kadar kurmay varsa apar topar hapse tıkılınca, kontrol maceracı Avrasyacılara geçti. Bunlar Suriye’ye girilsin diye yanıp tutuşuyorlardı. Ne de olsa geldikleri ekol İttihat ve Terakki’ci damardı. Bölgesel-küresel büyük oynamak isteği, akıllarını başlarından almıştı. İslamcı ve Türkçü tabanda bu işler çok prim yapıyordu. Bunun bilincindeydiler. Erdoğan ve çevresi, halifelik miti üzerinden kendi eğitimsiz ve lümpen kitlelerini uyuturken, Avrasyacı-Ergenekon’cu derin yapılar, AB sürecinde zarar görmüş olan vesayet sisteminin tahrip edilerek demokratikleştirilen kanallarını onarıyorlardı. Rusya’yı arkasına alarak – Enver vari bir macera hevesiyle – Avrasya steplerini ve Ortadoğu’yu hedefe alan bu güç, MHP ve büyük oranda CHP ile İYİ Parti’den de destek görüyordu. 15 Temmuz’un faturası ABD’ye – ve küreselleşmeye kapalı olmayan Cemaat’e – kesilince, iş kolaylaştı. NATO ittifakını savunmak vatan hainliği olarak algılanmaya başlandı!

Bu arada Rusya Suriye’de Esad rejimini rehabilite etti ve ona saha hâkimiyetini seri adımlarla sağlamaya başladı. Tabi asıl hedefi olan Akdeniz’e inmeyi cebine koyarak! Böylece ABD’den uzaklaşan Türkiye, sahada Rusya’nın dizlerinin dibinden içeride giderek artan Batı karşıtlığı ve Avrasya cengâverliğine girişti. Putin için harika bir stratejik fırsattı bu! 15 Temmuz sonrasında Atlantik kurumsal yapısından çıkan Ankara, kurumsal olmayan Rus güdümüne girerek a) hem içeride Batı demokrasi ve insan haklarından bağımsız bir tür otoriter rejime kaydı, b) hem de bu ortamda derin devlet yeniden devletin kontrolünü sağladı. Fakat Suriye’de ciddi manevralara ihtiyaç doğdu.

Artık Suriye’de Esad rejimi değil, Kürtler hedef olmuştu. İçeride Çözüm Süreci nasıl bitirildiyse, Suriye’de de YPG güçleri aynen öyle terörist ilan edildiler. Hem içeride hem de dışarıda Kürt karşıtlığı ana siyaset halini aldı. İç politikada Kürtler nasıl sistemin tüm partilerini birleştiriyorsa, dış politikada da aynı şekilde, hatta son tezkerede görüldüğü gibi, daha da efektif biçimde rejime iktidar devşiriyordu. Ve işte bu ortamda, Türkiye Suriye’ye giriyordu. Sonunda o girdiği yerleri Esad ve Rusya’ya bırakacağını bilerek girdi! ABD’nin çıkışıyla Kürtlerin Esad’a mecbur kalacağını görmemiş olabilirler miydi? Böylece Ankara, Suriye politikasında hedef küçülterek ve sonra daha da hedef küçülterek, “güney sınırlarında Kürtler olmasın, başka bir şey istemem!” noktasına gelmişti! İyi de o zaman sormazlar mı: “madem buna fittin, neden durup dururken Esad’ı devireceğim diye Suriye’yi istikrarsızlaştırdın?” diye!

Şimdi durum şudur: Tıpkı 1920’ler gibi, güney sınırlarında Rusya olacak! Hem de inanılmaz biçimde Türkiye’ye diş bileyen bir Esad rejimi! Bu iki güçten birincisi, Ankara ile kedinin fareyle oynaması gibi oynayacak. Arada istemediği bir gelişme olursa Kürt kartını kullanacak. Hem Suriye’de, hem de Türkiye’de Kürtler artık Türk devletinin kâbusu olacak. İçeride Türk devletiyle olan tüm bağlarını kaybeden, “düz ovada siyasetten” umudu kesen Kürtler, ayrılıkçı damarı güçlenmiş olarak sahneye çıkacak. Suriye’de ise Rusya’nın elindeki bir joker olarak, Ankara’nın yumuşak karnını oluşturacak. Her halükarda 2019’daki bu durum, 2011’deki durumdan çok, ama çok daha güvensiz ve risklidir. Suriye’de gereksiz riskler alan bugünkü lider kadronun tümü, yarın bir gün olası olumsuz gelişmelerde hıyanet-i vataniye ile yargılanabilir. Suriye’de işledikleri savaş suçlarından dolayı yurtdışına da kaçamaz. Yakında bu sürecin başladığına şahit olacağız.

Türkiye artık Kürtlerle birlikte çağdaş, insan ve azınlık haklarını en geniş ölçüde sağlamış, demokratik bir devlet haline gelemez. Bu üniter rüyanın sonudur. Artık bu üniter yapının bir federal formata dönüşme şansı da çok azalmıştır. 2019 itibarıyla Türkiye’yi yönetenler Sevr sendromunu yeniden gündeme taşımıştır, hortlatmıştır. Bir kısmı Osmanlıcılık oynarken ve diğer bir kısmı Avrasya’da büyük güç olma hayalleri kurarken, bu ahmakça politikaların bocalamakla geçen son birkaç yılında artık koskocaman bir doğu sorunu ortaya çıkmıştır.

[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.10.2019 [TR724]