Dağa duble yol açıp HDP’yi kapatmaktan beter etmek! [Akif Umut Avaz]

Aşağı yukarı 11 yıl önce dönemin Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanı Mehmet Ağar’a bile “Dağda silahla dolaşacağına, ovada siyaset yapsın” dedirten ülkedeki barış ve kardeşlik ikliminin yerinde yeller eseli çok oluyor. Farklı bir okumaya tabii tutacak olursak “dağda silahla dolaşma”nın ya da “ovada siyaset yapma”nın doğrudan olmasa bile dolaylı bir ilintisi olduğunun bundan isabetli bir ifadesi olamazdı herhalde. Neticede tıpkı Toriçelli’nin eşit kaplar prensibinde olduğu gibi, “ovada siyaset yapma” yolu genişlediği oranda “dağda silahla dolaşma”ya olan ihtiyaç azalıyor, “ovada siyaset yapma” yolu daraldığı oranda ise dağa giden yollar genişliyor.

Türkiye’yi yaklaşık 40 yıl boyun meşgul eden, on binlerce insanın ölmesine ya da perişan olmasına yol açan terör örgütü PKK’nın, kökleri çok daha eskilere ve derinlere uzanan, Kürt sorunu ile olan ilişkisi de aslında bu basit denkleme dahil. Kürt sorununun barışçıl yollardan halli yönünde atılan her samimi adım bu sorunun ürünlerinden sadece biri olan PKK’nın alanını daraltırken, çok bileşenli bu sorunu yalnız PKK’ya indirgeyici bir tavırla çözümü silahta, şiddette ve kanda aramak ya da tam tersine Kürtlerin kaderi konusunda PKK’ya hak etmediği bir temsil payesi vererek kirli pazarlıklara girişmek örgütü güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor. Bu basit denklem bir türlü anlaşılamadı. Belki de, Kürt sorununu ve PKK problemini kirli siyasetleri için araçsallaştıran karar verme pozisyonundakiler bunu kasten anlamak istemediler.

KÜRT VATANDAŞLARIMIZIN TRAJEDİSİ, TÜRKİYE’NİN KANAYAN YARASI

PKK nasıl ki Türkiye’yi kanatan bir problem ise, Kürt sorunu da Kürt vatandaşlarımızın bir trajedisi olduğu kadar Türkiye’nin de kanayan bir yarası. Bu yaranın, insanların Allah vergisi hak ve özgürlüklerine, onur ve izzetine yakışır şekilde ele alınıp çözülmesine çalışılması ya da tam tersi bir istikamete yönelerek son dönemde yaygın şekilde tanıklık ettiğimiz insanlık dışı muamelelere yol açması aynı sosyolojik tabandan beslenen ovadaki siyaseti de dağdaki şiddeti de doğrudan etkiliyor. Kaos ve dikta müteahhitleri tarafından siyasetin yolu kapandığı oranda dağa doğru duble yollar, hatta otobanlar açılıyor.

İFRATTAN TEFRİTE, TEFRİTTEN İFRATA

Her konuya ve her soruna sırf siyasi hesaplarla yaklaştıkları için bir türlü kıvamı tutturamayan Erdoğan rejiminin samimiyetten uzak hamleleriyle Türkiye ifrattan tefrite, tefritten ifrata sürüklenip duruyor. Kah  oluyor PKK’nın şehirlere tonlarca bomba yığmasına, vatandaştan açıktan vergi toplayıp mahkemeler kurmasına, sokaklara ve yollara devasa çukurlar açıp kontrol noktaları oluşturmasına göz yumuluyor; valilere ve komutanlara “ne yaparlarsa yapsınlar dokunmayın” talimatları veriliyor; kah oluyor PKK bahane edilerek Haçlı Seferleri’nde bile ayakta kalmayı başarmış tarihi yerleşimler dahil olmak üzere onbinlerce insanın yaşadığı yerler tankla topla aylarca kuşatma altına alınıp taş üstünde taş bırakılmıyor. Kürt sorununa da, PKK problemine de sırf siyasi hesaplarla samimiyetsiz yaklaşan Türkiye’nin başına bela olan yoz, yobaz ve zorba bir gürühun elinde ülkenin kaderi ile oynanıyor.

Dün terör örgütü PKK’ya tüm unsurlarıyla yeşil ışık yakanlar, bugün hayatlarını demokratik siyaset ovasının barışçıl yaylalarından başka bir yerde geçirmemiş Ahmet Türk gibi görmüş geçirmiş; uzun ve çileli ömrü boyunca dilinden uzlaşıyı, barışı ve demokrasiyi hiçbir zaman düşürmemiş olanların bile hayatlarını ahir ömürlerinde zindana çeviriyor (Neyse ki dün Türk tahliye edildi). Fikirlerine ve savunduklarına ister katılırız ister katılmayız ama; dertlerini sadece demokratik siyasi yollarla dile getiren ve Kürt vatandaşlarımızın önemlice bir kısmının iradesini temsil eden bu insanların onlarcasının bileklerine kelepçe, dizlerine pranga, dillerine zincirler vurulmasına sessiz kalamayız.

SİYASET OVASI DARALDIKÇA DAĞIN YOLLARI GENİŞLİYOR

Lafa gelince, ya da daha doğru bir ifadeyle mevzû kendi siyasi ikballeri olunca, “millet iradesi” deyip mangalda kül bırakmayan Makyavelist siyasal İslamcı güruh, konu yasal ve meşru görülerek seçimlerde yarışmasına imkan verilmiş Halkın Demokrasi Partisi (HDP) ve Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) olunca, aldıkları milyonlarca oyu yok sayarak onlarca belediyeye kayyım atamakla yetinmeyip seçilmiş belediye başkanlarını zindanlara da attı. Aynısını 6 milyon seçmenin siyasi iradesini, belki 10 milyon insanın kaderini temsil eden Meclis’teki üçüncü parti konumundaki HDP’nin milletvekillerine de yaptı. Eften püften gerekçelerle ve temsil ettikleri milyonlarca insanı kasten rencide edecek şekilde aşağılayarak demir parmaklıkların arkasına gönderdi. Bu sayede siyaset ovası daraldıkça daraldı, dağın yolları genişledikçe genişledi.

Aynısı 1994 yılında da denenmişti ve sonuçları hiç de hayırlı olmamıştı. Tüm ülke adına utanç verici bu tecrübeden dersler çıkarmak yerine maalesef şimdilerde yeniden tekrarına yönelindi. Bundan tam 26 yıl önce seçimlere Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) listesinden giren DEP’li (Demokratik Emek Partisi) Leyla Zana, Hatip Dicle, Mahmut Alınak ve Selim Sadak milletvekili seçilmişlerdi. Zana’nın Meclis’te Kürtçe yemin etmesi soruşturmaya konu olmuştu. Polis, 4 Mart 1994 tarihinde Meclis’e girip DEP’lileri zor kullanarak gözaltına almıştı. Dokunulmazlıkları kaldırılan DEP’liler 13 gün sonra tutuklanarak cezaevine konulmuş, bu sırada Anayasa Mahkemesi de partilerini kapatmıştı.

Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM), “bölücü faaliyet yürüttükleri” iddiasıyla DEP milletvekillerini 15’er yıl ağır hapis cezasına mahkum etmişti. Karar, 26 Ekim 1995’te Yargıtay tarafından da onanmıştı. Yani DEP milletvekillerini ite kaka zorla araca bindiren o polis memurlarından yargının en üst noktasına kadar nüfuz edebilen sorunlu ve faşist bir irade Türkiye’nin bugün bile yüzünü kızartan tarihi bir utanca imza atmıştı. Tıpkı ve daha fazlasıyla bugün olduğu gibi. Demokratik haklarını kullanıp siyaset yaptıkları için Zana, Dicle, Doğan ve Sadak dokuz yılı aşkın süre cezaevinde kalmış ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) adil yargılama yapılmadığı tespitiyle Türkiye’yi mahkûm etmişti.

Aradan geçen 15 yıl sonra benzer bir sorunla karşılaşan Türkiye durumu şaşılacak derecede başarıyla yönetmiş ve benzer bir utancı yaşamaktan imtina edebilmişti. Kamuoyuna yaptıkları bazı açıklamalardan dolayı yargılanan DEP’in siyasi mirasçısı Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) o dönem milletvekilleri olan Ahmet Türk, Emine Ayna, Aysel Tuğluk ve Selahattin Demirtaş’ın Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin “zorla getirme” talimatına hedef olmaları karşısında demokratik nabzı hala güçlü atan siyasi irade, DEP’lilerle ilgili yaşanan utanç verici bir benzer durumla karşılaşmamak için derhal bir “ara formül” bulmuştu. Meclis Başkanı Köksal Toptan, mahkemeye “yoğun çalışmaları nedeniyle tebligat gerçekleştirilemedi” şeklinde cevap göndermiş ve sorunu fiilen halletmişti.

UTANÇ VERİCİ TARİH YENİDEN TEKERRÜR EDİYOR

Maalesef, hiç ders alınmayan utanç verici tarih, âdeti olduğu üzere yeniden tekerrür etti. Saray’ın yoğun çaba ve baskıları sonucu, hakkında fezleke bulunan milletvekillerinin dokunulmazlıkları 20 Mayıs 2016 günü AKP, CHP ve MHP oylarıyla kaldırıldı. O gün itibarı ile AKP’li 29, CHP’li 55, HDP’li 53, MHP’li 10 milletvekili olmak üzere toplam 148 milletvekilinin 510 fezlekesi bulunmaktaydı. Tabii ki adalet üretmekten ziyade zulme ve hukuksuzluğa maşalık eden Erdoğan yargısı için açık hedef belliydi. Gereğini yapacağı şey de… Diğer partilerden milletvekillerine göstermelik bazı prosedürel işlemler yapılırken hedefe konulan HDP milletvekilleri ardı ardına gözaltına alınmaya ve pek çoğu tutuklanmaya başlandı. Ankara’nın derin mahfillerinde HDP’li milletvekillerinin ipi çekilirken, BDP’li belediyelere tek tek kayyımlar atanmaya, seçilmiş belediye başkanlarının üçer beşer tutuklanarak hapse atılmasına çoktan başlanmıştı bile.

BDP’li adayların seçildiği 3 Büyükşehir (Diyarbakır, Van ve Mardin), 8 il (Hakkâri, Şırnak, Batman, Siirt, Bitlis, Tunceli, Ağrı ve Iğdır), 69 ilçe ve 23 belde olmak üzere 103 belediyenin neredeyse tamamına kayyım atandı. Seçilmiş belediye başkanları tutuklandı. Hergün bir ikisinin gözaltına alındığını duyduğumuz HDP’li milletvekilerinden, aralarında parti eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da olduğu, 12’si de bugün konuldukları demir parmaklıkların arkasında Erdoğan diktasından paylarına düşeni yaşıyor. Ayrıca, HDP’nin 132 yerel başkanı, 757 parti meclis üyesi tutuklanırken, yaklaşık 5 bin parti üyesi de sistematik gözaltıların hedefi oldu.

YAZIKTIR, AYIPTIR, GÜNAHTIR!

Belli ki, o aklı hangi aklı evvelden aldıysa, parti kapatmamaya özen göstererek imajının korunabileceğini zanneden üç kağıtçı kasaba siyasetçisi kıvamındaki şark kurnazı bir irade HDP’yi kapatmıyor ama, “icracı başkanlık” kılıfında tek adam diktası kurulmasına karşı etkin muhalefet edebilecek ana adreslerden biri olan bu HDP muhalefetini canı çekilmiş bir cesetten ibaret hale getirmek için elinden geleni ardına bırakmıyor. 7 Haziran 2015 seçimleri öncesi “Seni başkan yaptırmayacağız!” çıkışının bedelini yüzlerce kişinin canı pahasına ödeten Erdoğan, belli ki onlarca vekili de bu şekilde cezalandırıyor. Tabii bunları yaparken kendisinin de veli nimeti olan siyasetin yolunu daralttıkça daraltıyor. Kürt sorunundan beslenen PKK için ise ucunda Kandil gözüken yolun önünü açtıkça açıyor.

Tipik bir diktatörlüğün tüm reflekslerini gösteren Erdoğan rejiminin elinde hergün yeni bir utancı yaşayan Türkiye’nin üzerinde ülkenin bahtını daha da karartacak yıkıcı bir tsunamiyi tetikleme potansiyeli bulunan negatif enerji yüklü kara bulutlar toplandıkça toplanıyor. Koskoca bir ülke neresinden bakarsanız bakın, azgın ve yoz bir güruhun elinde sistematik ve iradi bir şekilde yıkıma doğru sürükleniyor. Bizim elimizden ise, maalesef “Yapmayın, etmeyin!… Ayıptır, günahtır, cinayettir!..” demekten başkası gelmiyor.

[Akif Umut Avaz] 4.2.2017 [TR724]

‘Haçem, senin düdücün içindeçi nohutu…’ [Bekir Salim]

Doğum yapan bir kadının başında gözaltına aldırmak için polis bekleten zulme şahitlik edince “artık söz gerçekten bitti” diye düşünmeye başladım… Çocukluğumun Erzurumspor maçlarındaki fanatik taraftarların “Haçem, senin düdücün içindeçi nohutu…” diye başlayan, katı açılmamış binlerce güzellemesi(!) geldi aklıma da, gene Erzurum ağzıyla, “Nellet(Lânet) canan kor(kör) şeytan!” deyip o işi erbabına havale ettim. Onlar desin, biz gene “Estağfurullah” diyelim.

Bizim işimiz güzellerle, güzelliklerle… Çok güçlü bir âşık vatandaşla sahnede yaptığım doğaçlama atışmayı paylaşayım en iyisi sizinle…

BİR VATANDAŞ:

Nasıl çıkarsın karşıma,
Azametin var mı senin?
Bela açmaya başıma,
Cesaretin var mı senin?

BEKİR SALİM:

Fokur fokur kaynıyorsun,
Hararetin var mı senin?
Tel üstünde oynuyorsun,
Icâzetin var mı senin?

BİR VATANDAŞ:

Mülkü temelden yıkarsın,
Suçlusun, üste çıkarsın,
Bakla atar, fal bakarsın,
Kerametin var mı senin?

BEKİR SALİM:

Bana tere satıyorsun,
Kendinle bir tutuyorsun.
Ustana laf atıyorsun,
Zarafetin var mı senin?

BİR VATANDAŞ:

Daha sayacan mı daha?
Şikâyet ederim şaha,
Son girdiğin şu günaha,
Nedametin var mı senin?

BEKİR SALİM:

Asıl sen günah alırsın,
Kimin ardından gelirsin.
Sen günahı ne bilirsin?
Hidayetin var mı senin?

BİR VATANDAŞ:

Bu kavga sonsuza gider,
Neyleyeyim böyle kader,
Er olan er tövbe eder,
İbadetin var mı senin?

BEKİR SALİM:

İbadet olmaz çilesiz,
Bunu böylece bilesiz.
Haramsız, felsiz, hilesiz,
Ticaretin var mı senin?

BİR VATANDAŞ:

Ticareti koyma tef’e,
Seni gererim gergefe.
Karşında duran hedefe,
İsabetin var mı senin.

BEKİR SALİM:

Bol sallama yerimiz dar,
Seni görmez benim radar.
Hedefim olacak kadar,
Cesametin var mı senin?

BİR VATANDAŞ:

Niye bulundun tehditte,
Fedain bekler nöbette,
Acaba bizim mescitte,
İkâmetin var mı senin?

BEKİR SALİM:

Namaz her yerde kılınır.
Sevap ihlasla alınır.
İnsan olanda bulunur,
Asaletin var mı senin?

BİR VATANDAŞ:

“Vatandaş da der ki niçin?”
Kevser şerbetini için.
O cennete varmak için,
Beraatın var mı senin.

BEKİR SALİM:

Salim’ söyler ağır ağır
Cennet yolu zorlu, ağır,
Gidersen beni de çağır,
Şefaatin var mı senin?

**************************************

USTA SÖZÜ                                            

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,
Gelmesin reddeylerim billahi öz kardaşımı!
Gözlerim ebna-yı ademden o rütbe yıldı kim,
İstemem ben Fatiha, tek çalmasınlar taşımı…

                                                  Şair Eşref

*****************************************************

TADIMLIK

Alev alev gözlerin,
Bakışın azaba eş,
Alev alev gözlerin…

Yanar ince bir ateş,
Kalbimde derin derin,
Bakışın azaba eş…
Bekir Salim

********************************

MUAMMA

Muammamızı bilen çıkmadı… Ya da bir gayret yok… Hatırlatayım, askıda on altı sene duran muammalar olmuş geçmişte…

Güçlü ol ki böl ikiye mermeri,
Mutlu ol ki unut gamı, kederi,
“Ke” de amma keder deme sakın ha!
Onda gizli muammanın kaderi…

******************************

DÖRTLÜK TAMAMLAMA

Bu hafta dörtlük tamamlamaya  yoğun ilgi oldu. Hepsi birbirinden güzel onlarca şiir geldi, ama birini seçmek zorundaydım. Alper kardeşimizi tebrik ederim:

Sevdiğim uğradı gülizârıma,
Küsmüştüm; gönlümü almadan gitti.
Lâl oldum derdimi gömdüm bağrıma,
Küçücük bir nazar kılmadan gitti.
Ne dostuma minnet, ne ağyarıma,
Şu bîçare ruhum gülmeden gitti.

[Bekir Salim] 4.2.2017 [TR724]

Antep’teki düğün saldırısı kapatıldı, şimdi Erdoğan ne diyecek? [Analiz: Ahmet Dönmez]

IŞİD’in Gaziantep’te 20 Ağustos 2016 tarihinde 56 kişiyi öldürdüğü düğün saldırısının üstü kapatıldı. Gaziantep Cumhuriyet Savcısı Fatih Adıgüzel, soruşturmayı tamamlayarak “Kovuşturmaya yer yoktur” kararı verdi. Ancak “Saldırıyı, önceden polise ihbar ettik” ifadesi ile bir tanığın, saldırganların arkasında devletin bazı kurumlarının olduğuna ilişkin iddiaları kafalarda soru işareti bıraktı. Tanık İdris Atilla, şüphelilerden Abdülhamit Boz’un kendisine, “Bu patlama olayını ben yaptım. Bunu devlet yetkilileri de biliyor. Ama bizim her yerde adamımız var. Bizi koruyorlar. Bu nedenle bana bir şey olmaz” dediğini ileri sürdü.

Şimdi gözler Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’da. Reina saldırısının ardından yaptığı bir konuşmada bu düğün saldırısını gündeme getiren Erdoğan, “Ortaköy’de feveran edenler Gaziantep’te neden sustunuz?” diye sormuştu. Şimdi kendisinin susup susmayacağı, feveran edip etmeyeceği merak konusu. Erdoğan, “Ortaköy ile ilgili bu kadar feveran edenler acaba Gaziantep’teki o 56 kişiyle ilgili ne yazdılar, ne konuştular? O büyük bir vahşet değil mi? Orada niye konuşmadınız” ifadelerini kullanmıştı. Şimdi bu kararla ilgili ne söyleyeceği merak ediliyor.

Savcı hem ‘Daiş üyesi’ dedi, hem de ‘kovuşturmaya gerek yok’

Evrensel’in haberine göre soruşturmada sadece 3 şüpheli vardı. İlk şüpheli Mehmet Kadir Cabael’di. Savcı Adıgüzel, Cabael’in Antep IŞİD hücre evleri sorumlusu olduğunu ve kalabalık alanlardaki canlı bomba eylemlerinin talimatını verdiğini belirtti. Ancak 16 Ekim 2016 tarihinde evine düzenlenen operasyonda Cabael’in ölü ele geçirildiğini kaydetti. Bundan dolayı şüpheli sayısı 2’ye düştü. Cabael, aynı zamanda IŞİD’in 10 Ekim Ankara Gar katliamının da şüphelileri arasındaydı.

Gaziantep düğün saldırısı soruşturmasının ikinci şüphelisi Mehmet Sıddık Beyhan’dı. Savcı onunla ilgili de bir delile ulaşamadı. Üç numaralı şüpheli Abdülhamit Boz ise dosyanın en dikkat çeken ismiydi. Savcı onun için, “DAİŞ üyesi, patlamayı yaptırtan, 1 Mayıs’ta Antep Emniyet Müdürlüğü’ne bombalı saldırıyı düzenleyen kişi” dedi. Buna rağmen “Kovuşturmaya yer yoktur” kararı vermesi ilginç bulundu.

‘Bu patlama olayını ben yaptım. Bunu devlet yetkilileri de biliyor’

Soruşturma dosyasında, Abdulhamit Boz’la ilgili önemli iddialar vardı. Boz’un akrabası İdris Atilla, emniyetteki ifadesinde, eşinin dayısı olduğunu söylediği Boz’un IŞİD üyesi olduğunu ve 1 Mayıs 2016 tarihli Gaziantep Emniyet Müdürlüğü saldırısını organize ettiğini öne sürdü. Buna ilişkin şahit olduğu konuşmaları emniyete bildirdiğini aktaran İdris Atilla, düğün saldırısı ile ilgili bildiklerini de şöyle anlattı:

“Düğün tarihinden 1 ay önce Abdulhamit Boz ile görüştük. Yakında Antep’te ses getirici bir eylem yapacağını söyledi. Düğünün davetiyesi Siirt Pervarililer Derneği’ne asıldı. Düğün tarihinden 15 gün önce dernekte iken Boz tek başına geldi ve dernek içini gezip, düğün davetiyesinin fotoğrafını cep telefonu ile çekip ayrıldı. Ben ve beraberimdeki 6-7 kişi bu durumu 155 polis imdat hattına bildirdik. Düğün olacağı sabah saat 09.00’da Boz 2 kişi ile düğünün yapılacağı sokağa yaya olarak geldi. Sokağı gezerek iyice baktı, sonra ayrıldı. Aynı gece düğün sırasında patlama oldu. Ertesi gün patlamada ölenlerin cenazesine gittim. Cenaze yerinde 17 yaşlarında Suriyeli bir şahıs ‘Seni Abdulhamit Boz çağırıyor’ dedi. Boz’un yanına gittim. Bana ‘Bu patlama olayını ben yaptım. Bunu devlet yetkilileri de biliyor. Ama bizim her yerde adamımız var. Bizi koruyorlar. Bu nedenle bana bir şey olmaz. Kendine dikkat et ayağını denk al.’ dedi.”

Peki, saldırıyı kim yaptı?

Savcı, bu iddialara rağmen kovuşturmaya yer olmadığına hükmetti. Gerekçesini ise şöyle açıkladı: “Atilla’nın beyanındaki hususlar araştırıldı ve Pervarililer Derneği’nde kamera bulunmadığı, özel günler ile ilgili dernekte ilan panosunun bulunmadığı, tanıklar İdris Atilla, Mehmet Atılgan, Abdurrahman Atılgan, Emrah Kayra, Ferhat Kayra’nın 155 polis imdat hattını aramadıklarının belirlendiği, şüphelinin telefonun incelenmesinde düğün davetiyesine ait fotoğraf tespit edilmediği görüldüğünden kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmesi gerekmiştir.”

Böylece dosya kapatıldı. Peki, o halde bu saldırıyı kim yaptı? Düğündeki 56 kişiyi kim öldürdü? Ve neden hemen her IŞİD saldırısıyla ilgili sanıklarla “devlet” arasında bağ olduğuna dair iddialar ortaya atılıyor. Örneğin Ankara Gar katliamı sanıklarından Mehmettin Baraç,  IŞİD lideri Ebubekir el Bağdadi’ye mektup gönderdiği iddiası sorulduğunda neden “Bağdadi’ye mektup göndermiş olsaydım şu an sizinle değil, Hakan Fidan ile görüşüyor olurdum” diye cevaplamıştı?

Terörle devlet bağına dair sorular

HDP’nin Mersin ve Adana binalarına bombalı saldırı gerçekleştiren IŞİD üyesi Savaş Yıldız, neden ‘Ebu Bekir’, ‘Efe’ ve ‘Ebu Mus’ab’ kod adlı Türkiye’deki 3 üst düzey IŞİD yöneticisi için “MİT ajanı” demişti? Bu 3 ismin aynı zamanda Gar katliamı davası sanıkları arasında olması tesadüf mü? Bu üç isimden biri olduğu iddia edilen Yunus Durmaz’ın, etrafında ‘simitçi Yunus’ olarak anılmasının sebebi nedir? Durmaz’ın 2009 yılında El Kaideci olduğu şüphesiyle yakalanmasına rağmen MİT’ten gelen bir yazıyla mahkemeden serbest kalması nasıl izah edilebilir?

Ona bağlı çalıştığı iddia edilen ağabeyi Ökkeş Durmaz, Ahmet Güneş ve Mustafa Delibaşlar’ın, IŞİD kamplarındaki infaz görüntüsünde yer almalarına rağmen 30.10.2014 tarihinde MİT’ten gelen yazıyla mahkemeden salıverilmesi normal mi? Yine bir IŞİD itirafçısının Durmaz’la ilgili, “Hep takım elbise giyerdi, çok derin ilişkileri vardı” şeklindeki ifadelerinde geçen ‘derin ilişkiler’ neden araştırılmadı? Ayrıca Durmaz’ın IŞİD’in sınır geçişlerini yönettiği, askerlerle iyi ilişkileri olduğu, karakollara dahi rahatlıkla girip çıkabildiği, askeri panzerlere binecek kadar güçlü bağlantıları olduğu yönündeki tanık beyanları ne oldu? ‘IŞİD’in teknoloji emiri’ ünvanı taşıyan Ersen Çelik’in Emniyet’teki ifadesinde sürekli MİT’le görüştüğünü söylemesi, telefonunda hala bu yazışmaların ve numaraların bulunduğunu belirterek bunları polislere göstermesi de tesadüf mü?

Yine Gar katliamı iddianamesinde neredeyse Türkiye’deki tüm IŞİD saldırılarının emrini verdiği iddia edilen İlhami Balı’nın bütün faaliyetlerinin Emniyet ve MİT tarafından takip edilmesine rağmen bir kez bile operasyona maruz kalmamasının sebebi nedir? Telefonları takipte olan Balı, nasıl olup da 1800 IŞİD militanını Türkiye’den Suriye’ye taşıyabilmiştir? 1 polis, 1 asker ve 1 sivilin şehit olduğu IŞİD’in Niğde saldırısı sanıklarından birinin, diğer firari sanık Heysem Topalca’nın MİT çalışanı olduğunu iddia etmesini de görmezden mi geleceğiz?

Şimdi tekrar soralım; Gaziantep’teki düğünü kim kana buladı? Neden tek bir suçluya ulaşılamadı? Neden dava bile açılamıyor, soruşturmanın üstü kapatılıyor? Belki cevaplarını Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan öğrenebiliriz. Ne de olsa bu saldırıyla ilgili gelişmeleri yakından takip ediyor.

[Ahmet Dönmez] 4.2.2017 [TR724]

Hayatta kalmak için okumak [Kemal Ay]

Küçükken, koltuğumun altına aldığım Elifba kitabıyla Kur’an öğrenmeye gittiğim sırada hiç tanımadığım sakallı bir amca bana gülümseyerek selam vermişti. Bu güzel jestin sebebinin ben değil de, koltuğumun altındaki kitap olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Ama kitapların insanlar arasında bir çeşit ortaklık kurabileceğine dair güzel bir ders oldu bu bana.

Ortaokuldaki Türkçe dersi hocamız, sınıfta herkese bir kitap aldırıp sonra da bu kitapları birbirimizle paylaşarak sene sonuna kadar en az 20 kitap okuyacağımızı söylediğinde, en çok da bu paylaşma işini sevmiştim. Sonunda, okuduklarımı paylaşabileceğim, üzerinde konuşabileceğim arkadaşlarım olacaktı. O arkadaşlarımdan bazılarıyla yıllarca dostluk ettik, hâlâ kitaplardan konuştuğumuz olur. Dahası, ben hâlâ aynı kitaptan etkilenmiş, aynı kitabın büyüsünde kaybolmuş insanlarla sıkı dost olabiliyorum.

***

Lisedeyken, kitapların dünya çapında dostluklar kurabileceğine, aynı kitabı okuyup aynı duyguları yaşayan insanların bir araya gelebileceğine şahit olmuştum. Bazılarının ‘kırmızı kitap’ dediği Risale-i Nur külliyatı, dünyanın her yerinde onu okuyan ve okuduklarını hayata tatbik etmeye çalışan insanlar toplamıştı etrafına. Risale-i Nur’ların sadece okunması değil, yazılması ve başka şehirlere, başka insanlara ulaştırılması da bir hayli etkileyiciydi. İsa Aleyhisselam’ın havarilerinin Roma’ya yolculuğu kadar görkemliydi neredeyse.

Daha sonra bir parçası olacağım Zaman Gazetesi’nin verdiği, bu vesileyle evimizde bulunan Peygamberler Tarihi serisini okurken, hep etkilendiğim şeylerden birisi de, Allah’ın peygamberlerine kitap göndermesi olmuştu. Elbette hepsine değil ama sözlü aktarılan vahiyden ‘kitap’ diye bahsedilmesi (bazılarına da ‘sayfalar’ gönderilmişti) ve inananların bu kitaplara da iman etmesinin farz kılınması, büyüleyiciydi. Kur’an, diğer kitaplı dinlerin mensuplarına da ‘ehli kitap’ diyerek, onları bir bakıma ‘kitapsız kavimlerden’ ayırıyordu. Mekkeli müşriklerin cehaletten doğan itirazı ile Medineli ehli kitabın okumuşluğundan gelen itirazı arasında bir fark olduğunu, ayetlerden çıkarabiliyordunuz.

***

Arjantinli yazar Alberto Manguel, Okumanın Tarihi kitabında, İslam’ın Kur’an’ı sadece bir kitap olarak değil, Allah’ın sıfatlarından birinin tecellisi olarak görmesinin muhteşemliğinden bahsetmişti. Yani Kur’an okumak, sadece bir kitabın sayfalarını karıştırmak gibi değil, bizzat Allah’ın yeryüzünde ‘görünen’ bir sıfatıyla ‘haberleşmek’ gibiydi. Bir fani olan Bediüzzaman da, kendisini ziyaret etmek isteyen talebelerine, Risale-i Nur’ları okumasını tavsiye ederdi. Belli ki kendisiyle ilgili ‘kıymetli’ tek şeyi, Kur’an’la irtibat kurduğu Risaleler olarak görüyordu.

İlahî kitapların kutsallıkları mahfuz olmakla birlikte, insanlık tarihinde büyük etkiler meydana getirmiş ‘insan yapısı’ kitaplar da vardı. Tıpkı Risale-i Nur külliyatı gibi, Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin Mesnevi’si de uzun yıllar boyu insanları etrafında toplayabildi. Şimdilerde özellikle Amerika’da hayli popüler olan Mevlana’nın hikâyeleri, okuyucularına iç dünyalarını ne kadar ihmal ettiklerini hatırlatıyordu. İnsanın ‘ilahî tecellilerin aynası’ olduğunu söyleyen Mevlana, o aynayı parlattıkça insanın sadece ilahî olanı ‘yansıtacağını’ aktarıyordu. ‘Aynayı parlatma’ metaforu, inananlar için ‘kulluk’, inanmayanlar içinse ‘manevî (spiritual) duygulara açıklık’ olarak algılanıyor muhtemelen.

***

Kitaplar, bize farkına varmadığımız şeyleri gösterebildikleri ölçüde ilgimizi çekiyor, peşinden sürüklüyor. Bu hep böyle oldu. Kafası çatlak bir şövalye özentisinin yel değirmenleriyle savaşması, üzerinden 400 seneyi aşkın bir süre geçmesine rağmen hâlâ, kendi yarattığı illüzyonla savaşanlar için kullanılan harika bir metafor. Üstelik İspanyol yazar Cervantes’in anlatımı öylesine harikadır ki, ‘zarara kendi rızasıyla girene merhamet edilmez’ kaidesine rağmen, o çatlak şövalyeye, Don Kişot’a üzülürsünüz de. Dahası bazıları Don Kişot olmayı, olabilmeyi, o çatlaklığı, yel değirmenleriyle ‘şövalyece’ bir mücadeleye girişmeyi, naifçe ama, ‘iyi’ bir şey olarak da görürler. Belki de yel değirmenleri gerçekten ‘kötü’ insanları temsil etmektedir…

***

Doğu Almanya’daki bir devlet ajanının, ünlü bir yazarın evini ‘rejim adına’ dinleyişini konu edinen ‘Başkalarının Hayatı’ (Das Leben Der Anderen) isimli filmde, ünlü yazar salondaki piyanodan Beethoven’ın Appossionata’sını çalar ve ardından Lenin’in bu müzik hakkındaki yorumunu aktarır: “Bu müziği çok fazla dinlememeliyim. Aksi halde devrimimi tamamlayamam.” Lenin, bu müziği dinleyerek ‘sert’ olunamayacağını anlatır. Ünlü yazar da, bu müziği dinleyen kimsenin ‘kötü biri’ olamayacağını düşünür. Nitekim devlet ajanı, o esnada ünlü yazarın evinin salonunda çalmakta olduğu müziği dinliyordur.

Tıpkı bu filmde olduğu gibi, uzunca bir süre kendini kitaplara vermiş, okumayı bir iptila edinmiş insanların ‘kötülük’ yapamayacaklarını düşündüm. En azından hatalarından dersler çıkarabileceklerini, kendileriyle yüzleşme konusunda kitaplardan bir şeyler öğrenebileceklerini umdum. Mevlana’nın insan için kullandığı ‘ilahî tecellilerin aynası’ tabiri, kitaplar için de ‘insanların kendilerini görebilecekleri bir ayna’ olarak kurulabilirdi.

***

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sının kahramanı Raskolnikov’un kötülüğe giden yolları nasıl adım adım aldığını sayfalar boyu okumak, insanın kendi nefsine çeki düzen vermesi için bir bahane olabilirdi. Tarih kitaplarından önce ‘Makbul’ sonra ‘Maktul’ İbrahim Paşa’nın hayat hikâyesini okumak, sadece onun şahsının değil koca bir devlet düzeninin ‘iyilik ve kötülük arasında’ nasıl salınıp durduğunu gösterebilirdi, hakkıyla okuyabilene. Macbeth’in ‘çılgın, şizofrenik bir diktatöre’ dönüşme süreci, hem liderler hem de sıradan insanlar için ibretlik bir hikâye değil miydi? Üstelik eğer yazarların ‘şefkati’ diye bir şey varsa, o da düşüş hikâyelerini, trajedileri yazarken okuyucunun bir miktar da olsa, şeytana ya da nefsine uyup ‘düşen’ insanlar için merhamet duymasını sağlamaktır kanımca.

Bu yüzden Cervantes’in aptal Don Kişot’unu okurken, o yaşlı çatlak adama üzülmek, biraz da okurluğun, iyi okurluğun şanındandır.

***

Şu sıralar ‘vaktimiz olmuyor okuyamıyoruz’ diyenlere, ‘bu sıkıntılar arasında nasıl okuyalım?’ diye soranlara, eğer haddim olmayarak bir nasihat vermem gerekseydi, insanlığın bugüne kadar yazageldiği o şahane hikâyeleri okumalarını ve bu kâbus günlerinde okuyarak ayakta kalabileceklerini söylemek isterdim.

Bunun için de sözü İsviçreli bir yazara, Peter Bischel’e bırakıyorum. Aynı kitapları okuyup hayatlarını aynı kelimeler etrafında örgüleyenler ve şu sıralar kitaplarını devletin göremeyeceği yerlerde saklayanlar için hayli tanıdık ifadeler:

“Bazı insanlar kendilerini okur sayar. Sonra da ‘biliyor musunuz, ben doktorum’  derler, ‘okumaya hiç vaktim yok.’ Şimdiye kadar bir alkoliğin, ‘biliyor musunuz, ben doktorum, içmeye hiç vaktim yok’ dediğini duymadım. Herhangi bir tiryakinin, aslında üç paket içerim ama şu sıra hiç vaktim yok, dediğine de şahit olmadım.

İptila nedir, ona işaret etmeye çalışıyorum.

Okumak, harfleri yan yana dizmek ve bu harflerin ağaçlar ve evler ve insanlar ve anlaşmazlıklar ve güçlükler yaratması, bunların sadece harflerden oluşabilmesi gibi bir mucize, bu coşku, insanı müptela yapar ya da yapmaz.

Ve bir müptela ihtiyacı her neyse ona ulaşmanın yolunu her vakit bulur.

Okurlar ortadan kaldırılamaz, olsa olsa devlet zoruyla yok edilebilirler. E, olabilir, devlet hepsini hapseder ve bütün harflere el koyar, onlar da hiçbir şey okuyamaz hale gelirler. Bu pekâlâ mümkün. (…)

Alkolizmin ortadan kaldırılabileceğini ancak yeminli içki düşmanları düşünebilir. Ben alkolizmden yana değilim, ona epeyce karşıyım, sadece bir iptila olduğu için adını anıyorum.

Ve dediğim gibi, eğer bir gün ortada hiç kitap kalmazsa, evimde kitaplarım var, onların hepsini bir daha okuyabilirim.

Ve hepsini bir daha okuyuncaya kadar epey yaşlanırım herhalde.” (kamberbiber.wordpress.com adresindeki siteden alıntıdır)

[Kemal Ay] 4.2.2017 [TR724]

Türk konsoloslukları uluslararası hukuku çiğniyor [Konuk Yazar: Abdullah Bozkurt]

Suriye’deki Baas yönetimi ve İran’daki molla rejiminin yurt dışında yaşayan kendi vatandaşları arasında muhalif ve eleştirel kesimlere yönelik yaptığı zulme varan haksız uygulamaları örnek alan Erdoğan rejimi de normalde rutin olan konsolosluk hizmetlerini, artık kendi vatandaşları arasında ayrımcılığa giderek, istemediklerine vermeyerek altına imza attığı uluslararası anlaşmaları da çiğnemeye başladı.

Pasaport verilmesi, yenilenmesi, nüfus kaydı, doğum belgesi, noterlik gibi vatandaşlık hizmetleri artık yurt dışında sadece ‘makbul’ vatandaşlara sağlanırken, muhalif, eleştirisel ve aykırı düşünenlerden esirgenmeye başladı. Bu ise, yalnızca Türk yasalarının ve anayasanın çiğnenmesi değil, Türkiye’nin uymak zorunda olduğu ve bir anlamda anayasa hükmünde olan uluslararası anlaşmaların ihlali anlamına geliyor. Bu konuda artan şikâyetler farklı ülkelerden gelmeye devam ederken, uygulamanın nasıl şekil aldığı da elçilik ya da konsolosluklara göre değişiyor.

Rapor edilen vakalar arasında pasaportlara el koyma, yenilememe, iptal etme, noterlik işlemleri yapmama, doğum kayıtları almama gibi normalde sağlanması gereken vatandaşlık hizmetlerinin değişik gerekçelerle ret edilmesi var. Bazı konsolosluklar, hukuk geri geldiğinde yargılanma endişesi ile server arızası, bilgisayar bağlantısı gibi teknik mazeretler öne sürüp hizmet vermezken, ideolojik önyargılarla hareket eden konsolosluk görevlileri, açık açık başvuruda bulunan vatandaşlara bu hizmetlerin verilmeyeceğini söylüyorlar. Gerekçe ne olursa olsun, arkasında Ankara’dan gönderilen gizli bir genelge olduğu, bunun şifahi olarak takviye edildiği ve muhaliflerin hizmetten bir şekilde yararlandırılmaması ve mağdur edilmesi istendiği belirtiliyor.

ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERİN AÇIKÇA İHLALİ

Esasen, Türk elçilik ve konsoloslukları bu haksız uygulamalara imza atmakla 1963 tarihli Konsolosluk İlişkileri Hakkında Viyana Sözleşmesi’nin 5inci maddesine tanımlanan görev sorumluluklarını açık bir şekilde ihlal etmiş oluyorlar. Buna göre, konsolosluklarda çalışan görevliler, bu madenin d,e ve f bentlerine göre vatandaşlarına pasaport ve seyahat belgeleri düzenlemek, gerçek ve tüzel kişilere yardım etmek, ve noter hizmetleri sağlamakla yükümlüler.

Aynı şekilde, Türkiye, 1990 tarihli BM’nin “Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme”nin bazı maddelerini de bu haksız ve ayırımcı uygulamaları ile ihlal ettiği ortaya çıkıyor. 2004’te Meclis tarafından onaylanan bu anlaşma Türkiye’de iç hukukun bir parçası ve yurt dışında yaşayan vatandaşlarına sağlanan hizmetler için ek yükümlülük getiriyor. Bu anlaşmanın önemli bir tarafı da, Ankara’nın nasıl uyguladığına dair BM’nin sürekli denetim ve raporlamasına da açık olması. Anlaşmanın nasıl uygulandığını, ihlalleri ve şikâyetleri, Cenevre’de BM İnsan Hakları Komiserliğine bağlı olarak çalışan Göçmen İşçiler Komitesi (CMW) takip ediyor.

Bu konuda en son verilen 31 Mayıs 2016 tarihli raporda, Türkiye’nin bir dizi konuda eksik ve ihlalleri olduğuna vurgu yapılıyor. Rapor yayınlanmadan önce Türkiye’nin 8 Nisan 2016 da yazılı sorulara verdiği cevaplarda Ankara şöyle demiş: “Yurt dışında yaşayan vatandaşların statüsü ne olursa olsun, ister işçi/işveren isterse mülteci/sığınma talebinde bulunan olsun, vatandaşlık ve medeni statüleri, pasaport, noter hizmetleri bağlamındaki her türlü hizmetler Konsolosluklar ya da Büyükelçilik bünyesindeki konsolosluklar tarafından sağlanmaktadır.”

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER HEYETİ TATMİN OLMADI

Bir diğer deyişle, Türkiye BM’ye ayırım yapmadan her türlü hizmeti yurt dışındaki vatandaşlarına konsolosluklar vasıtasıyla sağladığını ifade ederken, yaptığı haksız ihlal uygulamaların üzerini örtmek istiyor. Türkiye’nin yazılı cevaplarına rağmen, BM Komitesi 15 Nisan 2016 da Filipinler Dış İşleri Bakanlığı eski müsteşarı Jose S. Brillantes başlığında toplanarak Türk büyükelçisi Mehmet Ferden Çarıkçı’yı yüz yüze dinledi. Türkiye’nin Cenevre’deki daimi temsilcisi, sözlü cevaplarında da BM uzmanlarının endişelerini gidermeye çalıştı ve Türk hükümetinin yurt dışında yaşayan göçmen vatandaşların sorunlarıyla yakından ilgilendiği ve izlediği iddiasında bulundu.

Bu toplantıdan iki hafta sonra kamuoyuna açıklanan nihai raporda, BM heyetinin tatmin olmadığı ve Türkiye’den elçilik ve konsolosluklar hakkında daha fazla bilgi talep ettiği görülüyor. Özellikle istatistiki verilerin ve hangi yardımların vakalarla örneklendirilerek kendisine verilmesini istiyor. Burada, yurt dışında konsolosluklar tarafından haksızlığa ve ayrımcılığa uğrayan vatandaşların üzerinde bir sorumluluk olduğu ortaya çıkıyor. O da statüleri ve durumları ne olursa olsun, uğradıkları haksız muameleleri detaylı bir şekilde, CMW heyetine veya BM İnsan Hakları Komiserliğine bunları bildirmeleri. Bu Cenevre’deki BM merkezine yapılabileceği gibi BM’nin ülke temsilciklere kanalıyla da yapılabilir.

Bu haksız ve ayırımcı uygulamalardan kadın, çocuk ve engelli Türk vatandaşların mağdur olması durumunda Türkiye, bir dizi diğer uluslararası sözleşmeler açısından da ihlal eden ülke konumuna gelmiş oluyor. Örneğin bunlardan bir tanesi Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Ortadan Kaldırılmasına Dair Anlaşma (CEDAW). Bir diğeri Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi. Ayırımcılığa karşı sözleşmeleri eklediğinizde ve buna özellikle Türkiye’nin tam üye olduğu Avrupa Konseyi sözleşmelerini de koyduğunuzda Ankara’nın bu ihlalleri, demokratik bir ülke sıfatıyla sürdürmesi pek de mümkün görülmüyor.

VATANDAŞLIKTAN ÇIKARMA KARARININ ARKA PLANI

Bu yüzden olsa gerek, en son Kanun hükmündeki kararnamede Erdoğan vatandaşlıktan çıkarma hükmünü yerleştirip hem muhaliflerini korkutmak hem de bu sorunlardan sıyrılabileceğini düşünmüş olsa gerek. Ama vatandaşlıktan çıkarma uluslararası hukuk açısından çok olağanüstü bir uygulama olduğundan, bu uygulama da başlı başına çok farklı komplikasyonlar ortaya çıkararak Türkiye’nin başını ağrıtacak. Her halükârda, hukukun üstünlüğü ve demokratik prensipleri işletmediği sürece Türkiye uluslararası platformlarda preslenmeye, afişe edilmeye ve baskılanmaya devam edecek.

Bundan en çok rahatsız olan bana göre ideolojik körlük ve bağnazlık yaşayanlar dışında Türk diplomatları ve konsolosluk çalışanları. Ancak 500’e yakın dışişleri çalışanın idari ve adli soruşturmalar olamadan veya tamamlanmadan meslekten atılması ve hatta cumhurbaşkanı ve başbakanlara danışmanlık yapmış büyükelçilerin bugün hapiste iddianame bile düzenlenmediği halde tutsak edilmesi belli ki hepsini ürkütmüş durumda. Sessiz kalmayı tercih ediyorlar ve diğer ülkelerdeki meslektaşlarının zaman zaman yaptığı gibi protesto edip istifa etme onuru ve cesareti bile gösteremiyorlar. Bu da herkes gibi diplomatların da sınandığı bir zaman olarak tarihe kaydedilecek. Maalesef Türkiye’nin başarı hikâyesi kısa sürede nasıl bitirildiyse, o çok övündüğümüz yetenekli ve etkili Türk diplomatlar hikâyesi de belki burada noktalanacak.

[Abdullah Bozkurt] 4.2.2017 [TR724]

Yemişim manevi değerlerinizi(!) [Barbaros J. Kartal]

Hangi gazeteyi okuyacağımıza, hangi televizyonu seyredeceğimize karışan zihniyetin açık bıraktıkları kanallarda dizileri ve filmleri başıboş bırakacağını sanmak zaten safdillikti.

Şimdi de tutturmuşlar bazı dizilerde sinsi propaganda yapılıyormuş. Sinsi propaganda dedikleri kendilerince kendilerine muhalefet olarak yorumlanabilecek her şey. Bütün TRT kanallarıyla ve MİT’in senaryosunu yazdığı dizilerle, kendi kanallarında bütçelerinin nasıl karşılandığı merak konusu yapımlarla insanları aptala çevirenler 1-2 dizide yapılan göndermelere çıldırıyor. Bu ne cesaret nevinden hedef gösteriyorlar. Hatta senaryo ekibinde Cemaatten insanlar var deyip en vurucu hamleyi yapmamazlık etmiyorlar. Zaten aralarında “f…cü” var dedin mi bitirmeyeceğin şey yok bugün Türkiye’de ama bu silahla birbirlerini vurmaya başlayınca ne yapacaklarını şaşırdılar.

En çok dillerine doladıkları şey milli ve manevi değerler. Mili-manevi değerler diye bütün muhaliflere saldıranların bari böyle bir derdi olsa. Kendi gazetelerinde ve televizyonlarında ahlaki seviye muhaliflerin kat be kat altındadır. Ama kendilerine biat etmeyen biri oyuncu oynuyor ve hele o dizi de çok seyrediliyorsa mutlaka siyasi bir kulp bulup eteklerinden aşağıya indirme bütün dertleridir. Aynı şey müzik içinde geçerli. Murat Boz bunlar için iyi bir insandır ama Sıla çok kötüdür mesela.

Bu konuya nereden geldik. Şimdi Mahsun’un filmine takmışlar peşi sıra belediyeler gösterim yasağı koyuyor. Kimse çıkıp da bir belediyeye sen kimsin ya benim adıma karar veriyorsun demiyor. Daha geçen aylarda Hz.Muhammed’i (sav) anlatan film ile ilgili olarak yasak koymak akıllarına gelmemişti. Yasak olsun diye söylemiyorum, olsun da istemem ama o kadar tartışmalarda bile akıllara gelmeyen yasak kararını Mahsun’un filmi için istiyorlar ve uyguluyorlar. Sizce ecdat falan umurlarında mı? Hiç sanmıyorum. Mahsun’un yeteri kadar yandaş olmamasının bedelini ödetiyorlar ve mesaj veriyorlar bize biat etmeyen kimseyi yaşatmayacağız.

Manevi değerlermiş. Hangi manevi değerler?

-Doğum yapmış kadını iki büklüm karakola götüren değerleriniz mi?

-5 tane zavallı çocuğu bir cezaevinin otoparkında yapayalnız bırakan değerleriniz mi? Ev hanımı bir kadına 50 bin lira kefalet ücreti isteyen değerleriniz mi?

-Milletin malına çöken değerleriniz mi? Yıllarca zerre kötülük görmediğiniz, iyilikten başka bir özelliğini anlatamayacağınız komşularınızı ihbar eden değerleriniz mi?

-Bakara-makara diye sözde sizin için değerli olan Kuran ile dalga geçen bakanı hala baştacı eden değerleriniz mi? Bir kişi bile partinizden çıkıp bu ne ayıptır kardeşim bile demedi?

-“Hz.Muhammed gurura kapıldı ama biz kapılmadık” diyen adam bu ülkede yıllarca bakanlık yaptı zerre bir eleştiri almadı ne zaman Saray ile ters düştü adamı azlettiler.

-Hangi manevi değerleriniz. Karı koca işinden arttırdığınız insanlara pazarda biber bile sattırmayan değerleriniz mi?

Artık kim manevi değerler diyorsa bilin ki büyük bir sahtekar ile karşı karşıyasınızdır. Ceplerinizi yoklayın. Kim ecdat, Osmanlı diyorsa tüccar birisine denk gelmişsiniz  demektir.

Bu ülkeyi bir arada tutacak manevi değer falan kalmadı. Bu kadar kutuplaşmış bir ülkede sadece yazılı kanunlar ve kurallar geçerlidir.

Sadece evrensel değerler var artık bizim için. Bütün insanlığın çok acı tecrübelerle ulaştığı hasletler. Düşünce özgürlüğü, din özgürlüğü, basın özgürlüğü, kadın hakları, çocuk hakları, hayvan hakları…Bunlar yazılı teminat altına alınıp uygulanabiliyorsa o ülkede medeni bir ülke demektir yok yapılamıyorsa işte halimiz.

Manevi değerlermiş. Ortada sanki bir maneviyat kaldı. İleri de yapılacak araştırmalarda şimdiden kaba gözlem ile gördüğümüz şey mutlaka kayıtlara girecek ve insanların dinden uzaklaştığı yıllar olarak anılacak bu yıllar. İslamcı bir hükümetin hüküm sürdüğü 15 yıl insanların dinden imandan çıktıkları dönem olarak hatırlanacak. Yıllarca inanan insanlara kan kusturan jakoben laikliği bile özler hale getirdiler ülkeyi.

[Barbaros J. Kartal] 4.2.2017 [TR724]  barbaroskartal@tr724.com

Referandum ekonomisine hoşgeldiniz [Analiz: Semih Ardıç]

Referanduma matuf kamuoyu yoklamalarında ‘hayır’cıların önde çıkması Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) kesenin ağzını açtırdı. Beyaz eşyadan küçük ev aletlerine tekneden yata gezinti gemilerinden kotralara kadar geniş bir yelpazede Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) 30 Nisan’a kadar sıfırlandı.

Yüzde 6,7 ÖTV alınan klima, buzdolabı, çamaşır makinesi, su ısıtıcısı, çamaşır kurutma makinesi ve bulaşık yıkama makinesinin de aralarında bulunduğu beyaz eşya ile bazı küçük ev aletleri nisan sonuna kadar ÖTV’siz satılacak. Döner koltuk ve sandalyeler, yatak haline getirilebilen oturmaya mahsus mobilyalar, büro mobilyaları, mutfakta ve yatak odalarında kullanılan ahşap mobilyalar ile plastik maddeden yapılan mobilyaların Katma Değer Vergisi ise yüzde 18’den yüzde 8’e indirildi. Yatlar, kotralar, tekneler ve gezinti gemileri ÖTV’siz satın alınabilecek.

KONUTTA KDV YÜZDE 8

Binde 9,48 olarak uygulanan resmî şekilde düzenlenen gayrimenkul satış vaadi sözleşmeleri ile ön ödemeli konut satış sözleşmelerinden damga vergisi alınmayacak. Yapı ruhsatı 1 Ocak’tan sonra alınan konut inşaatı projeleri ile kamu tarafından ihalesi 1 Ocak’tan itibaren yapılacak konut inşaatı projelerinde de metrekare vergi değeri bin lira ile 2 bin lira arasındaki konutların tesliminde yüzde 8, 2 bin liranın üzerindeki konutların tesliminde de yüzde 18 KDV uygulanacak.

Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın beyanına göre 3 aylığına getirilen vergi indirimleri, bütçeye 1 milyar TL yük getirecek. İlaveten referandum hazırlıkları için (YSK’ya tahsis edilecek ödenek) Hazine’nin kasasından en az 200 milyon TL çıkacak.

BİR MALİYET Kİ HESAP MAKİNESİNE SIĞMAZ

Hukuk devleti, mülkiyet hakkı, kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı ve basın hürriyeti gibi demokrasinin denge ve fren mekanizmalarının ortadan kalkması sebebiyle Türkiye’nin sırtına binecek devasa maliyeti hesap etmek mümkün değil.

Diğer taraftan iktisadî krizi içinden çıkılamaz hale getirecek adımlar atılıyor. Ekonominin krize girdiği bir dönemde referandumu dayatmak başlı başına hataydı. Bu uğurda olmayan paraları, kıt kaynakları ne için havaya saçılıyor. Referandum 9 Nisan’da. AKP iktidarı, o tarihe kadar piyasayı vergi indirimleri ile hareketlendirmek istiyor.

ERKEN EMEKLİLİK SGK’YI BATIRIR

Yakında erken emeklilik de açıklanabilir. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun senelik açığının 90 milyar TL’yi bulduğunu bile bile 90’ların kötü alışkanlıklarına rücu etmenin ‘memlekete hizmet’ olduğu söylenebilir mi? Bir çalışanın 1,4 emekliye baktığı bir ekonominin erken emekliliğe lüksü yoktur. Konuşulanlar resmiyet kazanırsa 5 bin gün prim ödeyenler yaş için beklemeden düşük maaşla da olsa emekliliğe hak kazanabilir.

SSK’lıda 8 Eylül 1999’a kadar emeklilik için iki şart vardı. Birincisi, sigorta süresi (kadınlar için 20, erkekler için 25 yıl), ikincisi de 5 bin gün prim sayısı. Sonra üçüncü bir prim şartı daha geldi. 8 Eylül 1999’dan önce işe girenler için kadınlarda 40 ile 58, erkeklerde 44 ile 60 yaş arasında yaş bekleme süresi getirildi. Memurlar ve Bağ-Kur’lular için de emeklilikte benzer şekilde yaş şartı konuldu. Yakında buradaki tahditler de kaldırılabilir. En az 500 bin kişi erken emekli olabilir.

Göstermelik de olsa emekliye 8 lira ile 11 lira arasında değişen tutarlarda maaş promosyonu da referandumdan evvel verilecek. Dağ fare doğursa da senelerdir konuşulan emekliye promosyonu kamu bankalarının şu kriz atmosferinde hayata geçirmesi dikkatten kaçmıyor.

Ekonomi batmış, sokağın enflasyonu yüzde 20’leri aşmış, işsizlik patlamış… Bunlara çare bulmak yerine referandum ekonomisinde karar kılınması krizi daha da derinleştirecek.

ACI REÇETE REFERANDUMDAN SONRA

Ekonomi bu yükü kaldırmaz. Bu hakikati son indirim tebliğine imza atan bakanlar gayet iyi biliyor. Birkaç aylık maliyet bile milyarlarca lira olacak. Hükümet referandumdan umduğu neticeye ulaşsa da ulaşmasa da bugün kaşıkla verdiğini Mayıstan itibaren kepçe ile alacak.

Bu minvalde ilk adım olarak kıdem tazminatı kaldırılacak. Kıdem tazminatları fona taşınacak. Hal-i hazırda işçiler bir yıllık çalışmaları karşılığında 30 günlük ücretleri tutarında kıdem tazminatına hak kazanıyor. Yeni düzenleme ile kıdem tazminatı hesabında 30 günlük sürenin de düşürülmesi hedefleniyor. Böylece işçilerin eline daha az kıdem tazminatı geçmiş olacak. Düzenlemeye sendikaların büyük bölümü karşı çıkıyor.

MEMURUN HAKLARI ELİNDEN ALINACAK

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda değişiklik yapılacak. Memurların işten atılmasının önü açılacak. Kadro bekleyen kamudaki 720 bin taşeron işçiye kadro yerine ‘özel sözleşmeli personel’ statüsü verilecek ki bunun kadro ile alakası olmayacak. İşçiler sözleşmeli statüsüne de, yazılı imtihan dahil olmak üzere mülakat gibi safahattan sonra sahip olabilecek.

Morgan Stanley, Türkiye için enflasyon tahminini yüzde 8’den yüzde 9,1’e çıkardı. Ocak ayında yüzde 2’yi aştı enflasyon. Aylık enflasyonumuz Avrupa Birliği’ndeki senelik enflasyonun iki katı. Gıda fiyatları bir ayda yüzde 7 arttı. Alım gücü bu kadar daralan kesimlere birkaç aylığına ‘olmayan paraları harcayın’ deniliyor.

Borçluluk, işsizlik ve dolardaki artış kimsede takat bırakmadı. Vergi indirimlerinin daha evvelki senelerdeki gibi piyasaya katkısı mahdut kalacaktır. Esnaf veya dar gelirliden ziyade zengin kesime muazzam bir kıyak olacak bu indirimler. Garibanın sofrasına ucuzluk getirmeyecek amma velakin tekne, yat ve kotra alacak kadar parası olanlar on binlerce liralık ÖTV’yi ödemekten muaf tutulacak. Sizce bir teknenin ÖTV’si asgari ücretle geçinen kaç kişinin bir senelik mutfak masrafına tekabül eder?

TEKNENİN ÖTV’Sİ ASGARİ ÜCRETLİDEN ÇIKACAK

Referandum rüşveti verirken bu kadar falsonun gözden kaçması AKP’nin sokağın nabzını tutma hususunda bilinen reflekslerinin zayıfladığını gösteriyor. Tekne sahiplerinin ödemediği ÖTV’yi daha sonra gelecek ulaşım, gıda ve enerji zamları ile kuruş kuruşuna ödemek mecburiyetinde kalacak orta direk referandumda ‘evet’ diyecek, öyle mi?

Bu hesabı yapanlar arasında tekne hayali kuran siyasetçi ya da bürokratlar olmalı. Zira AKP’nin referandum rüşveti ters tepebilecek çelişkilerle dolu…

[Semih Ardıç] 4.2.2017 [TR724]

Enflasyonda en kötüye hazır olun Enflasyonda en kötüye hazır olun [Tarık Ziya]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), o kadar didindi. Gıdanın ağırlığını azalttı, formülü değiştirdi. Enflasyonu yine de düşüremedi. Ocak enflasyonu aylık yüzde 2,5, senelik yüzde 9,2 gibi yüksek çıktı. Gıda fiyatlarındaki yüzde 6'nın üzerinde artış, dar gelirlilerin mutfağındaki yangının büyüdüğünü gösteriyor. 

TÜİK değişiklik yapmasaydı enflasyon ne olacaktı? Bu suâlin cevabını şu anda veremediğimize göre hüküm vermek yanlış. Millî gelir 2016'da dolar bazında yüzde 20 aşağı gidecek diye 2015 gelirini geriye dönük yüzde 20 artıran TÜİK'in enflasyon sepetine iş olsun diye el attığını düşünmek hüsnü zanda mübalağa tarafına geçmektir. 

Bütün kalemlerde çift haneyi aşan enflasyonu not edin. Önümüzdeki aylarda çift haneli enflasyon ekonomiyi kasıp kavuracak. Marttan itibaren muhtemelen yüzde 11'in üzerinde bir enflasyon sürpriz olmaz. Doların son 6 ayda 40 kuruştan fazla arttığını biz unutsak bile piyasa unutmadı. 

DOLAR ZAMLARI GERİ ALINMAYACAK

Kur geçişkenliği dediğimiz sari hastalık nüksetti. Dolar arttıkça gelen zamlar düşse de geri alınmayacağına göre üretici ve tüketici fiyatlarının arttığı, dolayısı ile TL'nin maliyetinin katlandığı yeni normale alışmalıyız. 

Merkez Bankası başka bir gezegende imiş gibi hareket etse de 2017 için yüzde 5 enflasyon hedefinin yarısı ocak ayında tükendi. Enflasyon kalan 11 ayda her ay yüzde 0,2'yi geçmezse belki hedef tutabilir. Mümkün mü? Maalesef hayır. 

TEKNE ALANA ÖTV YOK

Enflasyonu TÜİK düşüremeyince hükûmet kolları sıvadı. Mevcut tabloyu daha da bozacak tebliği Resmî Gazete'de yayımlandı. AKP, referandum için kesenin ağzını açtı. Beyaz eşyadan, hatta yat ve teknelerden bile ÖTV alınmayacak. 

Yanlış anlaşılmasın sadece 30 Nisan'a kadar geçerli indirimler. O tarihe kadar aldınız aldınız lüks tekneyi. Sonrası için garanti veremiyor hükûmet? Tekne alacak parası olmayanlar için başka sefer bir kıyak düşüneceklerdir. Vergi indirimleri birebir etikete aksederse enflasyon en fazla yüzde 0,4 aşağı iner. 

Diğer taraftan sene başında yapılan kamu zamlarının enflasyona etkisi en az yüzde 2 olacak. Hükûmetin ilave ettiği yüzde 2, ÖTV'si sıfırlanan teknelerin fiyatlarındaki düşüş sayesinde insin yüzde 1,6'ya. Morgan Stanley'in dikkat çektiği gibi 2017 nihayete erdiğinde yüzde 9'un altında bir enflasyon hoş bir hayalden ibaret.

Enflasyon yüzde 9 civarında olacaksa Merkez Bankası'nın yüzde 8 politika faizini ve hükûmet cenahındaki aymazlığı nasıl tevil etmeliyiz? 

A) Beni boşverin. Onları oyalayacağım. Siz kaçın, başınızın çaresine bakın.
B) Galip Öztürk, Sedat Peker ve Hintli Herif'te paradan bol ne var?
C) Referandumdan evet çıkacaksa enflasyon yüzde 11'e çıksa ne olur!
D) Kaynağı meçhul paralar bu sefer Londra'dan imdada yetişir.
E) Hepsi. 

Can ve mal emniyetiniz namına cevaplarınızı kimse ile paylaşmayın. 

Ben kendimi feda ederek cevap veriyorum: E, hepsi.

Velhasıl enflasyonda en kötü geride kalmadı. Ocak sadece başlangıçtı. Demedi demeyin...

[Tarık Ziya] 4.2.2017 [Samanyolu Haber] tziya@samanyoluhaber.com