“Pardon! Abla siz beni mi çekiyorsunuz?”
Bu cümleyle ortam buz gibi oldu.
Tam iki yıl önce miraç kandili günüydü.. Uzun zamandır sohbetlere katılmayan “ama cemaat de şöyle hata yapıyor, böyle yanlış da” diye cümleye başlayan, çok sevdiğim bir dostumu, rica minnet götürmüştüm kandil programına…
17-25 Aralık fırtınasının koptuğu, üzerimize bir sis bulutunun çöktüğü zamanlardı. Arafta olanlar, kafası karışıklar, gözünü inandığı kişiye dikip o ne derse kabulümdür diyenler…
Siyasi gündemden uzak manevi atmosferi yakalamayı hedeflediğimiz bir kandil programındaydık. Keskin açıklamaların yapıldığı, cadı avının başladığı, insanların açıktan tehdit edildiği bir memlekette ne mümkün o manevi havayı yakalayabilmek!
Zehra Hanım, herzamanki gibi heyecanlı ve güzel hitabetiyle Efendimiz’in (sav) miracını anlatıyor, fakat birseylerden rahatsız olduğu, söyleyeceği kelimeleri toparlamaya çalışmasından anlaşılıyordu.
Duraksıyor, gözlerini açıyor.. Anlam verememiştim.
Kendisini, sohbetini uzun yıllardır tanıyordum. Sohbet erbabı, konulara hakimiyeti iyi, konsantre oldu mu akıp giden tatlı bir anlatım tarzı vardı.
2-3 yaşlarındaki oğlu ısrarla onu rahatsız etmediği sürece, sohbet ederken çocuk gürültülerine dahi aldırış etmeden devam eder, dinleyen kişileri de alırdı anlattıklarının içine..
Oğlu, çok hareketli bir çocuktu. Zaman zaman baş edemeyeceği boyutta hiperaktifligine denk geldiğimde “abla Yavuz ismi tecelli ediyor çocukta, bu ismi koymakla hata mı yaptık diye düşünüyorum bazen” derdi.
Yavuz’un anne ihtiyacının zirvede olduğu dönemlerde o, “hizmet” diyor koşturuyordu. “Hey gidi günler, tam koşulacak zamanlarmış” efkarının çökeceği zamanlar icin kefesini dolduruyordu.
Yoğun hizmet hayatı dolayısıyla, evladına az zaman ayırıyor ama bundan şikayet etmiyordu. “İnsallah düzelecek abla, dua edin geçecek bu zamanları, ben de biraz daha fazla zaman ayıracağım ona” diyordu. O gün kandil programına oğlunu getirmemişti. Sohbete konsantre oluşunu etkileyecek herhangi bir etken yoktu. Ortam sessizdi. Davetlim olarak katılan arkadaşım, tam Zehra Hanım’ın karşısındaki koltukta oturuyor, bir yandan sohbet dinlerken bir yandan da telefonuyla ilgileniyordu.
Telefonu Zehra Hanım’ı görüntüler pozisyonda dik tuttuğunu farketmemiştim. O sırada havayı buz kestiren cümle duyuldu.
-Pardon! Abla siz beni mi çekiyorsunuz?
-Ben mi?
-Evet! siz..
-Yooo neden çekeyimki! sizi tanımıyorum. Sohbetinizi ilk kez dinliyorum. Anlamadım neden sizi çekeyim ki!
-Telefonunuzu bana dogru tutuyorsunuz da tedirgin oldum! Acaba sohbeti kayıt altına mı alıyorsunuz?
-Hayır arkadaşıma mesaj yazıyorum.
-Tamam da telefonu bana doğru tutuyorsunuz anlayamadım..
……..
Zehra Hoca hızlıca sohbeti tamamladı mahcup bir edayla. Ne o anlattıklarından birşey anladı ne de biz dinlediğimizden.. Havada asılı kalan bu soru-cevap kısmından sonra, zihinler karmakarışık bir atmosfere teslimdi. Arkadaşımda derin bir suskunluk.. Gitmek istedigi her halinden belli..
Efendimiz’in (sav) miraca çıkışının anlatıldığı bir sohbette yaşanan bu hadisede ben, yanlış anlamayı düzeltecek birşey söylemeyi düşünemeyecek kadar şaşkındım.
İnsanların ruh hali, psikolojileri allak bullak olmaya başlamış, her ortamda ister istemez gerginlik yaşanıyordu.
Biz tam kapıdan çıkarken Zehra Hanım ağlamaklı bir ifadeyle bana: “Abla yanlış anlamayın ama sohbet yapan bir arkadaşımızın, sesini kaydedip ihbar etmisler.
Şimdi hapiste o arkadaşımız. Çok tedirgin oldum kusura bakmayın. Küçük çocuğum var, korkuyor insan” dedi.
İnsanları, tıpkı geçmişte olduğu gibi bir araya gelip, Kur’an okumaya, sohbet etmeye ve dinlemeye korkar hale getirdiler. Dini kitaplar suç delili olmaya başladı.
Bu hadisenin üzerinden kısa zaman sonra 15 Temmuz kontrollü darbesi oldu. Toplumu kontrolü altına almaya çalışan siyasiler, yapmak istedikleri cadı avını meşru bir zemine oturtmuş oldu.
Artık yapacakları zulümleri topluma anlatmalarına gerek yok, sadece bir tarihi işaret etmeleri yeterli..
Birini ihbar etmek için, sohbetini kaydetme lüzumu yok, insanların hayatları siyasi taraftar olan insafsızların iki dudağı arasına sıkıştırıldı.
Zehra Hoca mı? Küçük hiperaktif yavrusundan ayrıldı. Bir insafsızın ihbarıyla hapsedildi. “Dua edin abla inşallah bu günler de geçecek” sözleri kulaklarımdan, hizmet aşkıyla dolu hali gözümden gitmiyor.
Sistematik ve düzenli bir şekilde annelere, hamile kadınlara yönlendirilmiş, acımasız, insani değerlerden yoksun, “soykırım” ifadesini rahatlıkla kullanabileceğimiz ifritten bir sürecin başlarında yaşandı bu hadise. Sohbet ortamında bir araya gelen insanların, nasıl bir psikolojide olduklarını yansıtması bakımından zihnimde yer etti. Sürecin başı böyleydi. Şimdi durum çok vahim.
Ben kısa bir süre sonra yurt dışına çıktım. Daha doğrusu terk-i diyar eyledim. Günden güne güvensizlik soluklanan bir ortamda yaşayamayacağımızı net olarak görüyordum. Ülkeme olan duygusal bağımın kopmaya başladığını hissetmeme yeterli olacak kırılmalar yaşadım, yaşıyorum…
“HİÇ UNUTMAM” DİYE ANLATTIKLARINI UNUTUR MU İNSAN?
Burç FM’de “Şefkat Kahramanları” ismiyle bir program yapıyordum. Dinleyenler hatırlayacaklardır. Toplumun her kesiminden konuklar aldığım bir programdı. Akil (bu kavramın bile içini boşalttılar) diyebileceğimiz isimler gelip annelerini anlatıyorlardı. Annelerinin, kendilerini nasıl yetiştirdiklerinden, hayatlarına kazınan hatıralarla bahsediyorlardı.
Bir çok programda anılar tazeleniyor, konuklar çocukluklarına, gençlik yıllarına gidiyor, kimi zaman gülmeler kimi zaman da ağlamalar kaçınılmaz oluyordu. Bilinç altına yerleşmiş, çocuk yüreğinde yer bulmuş olumsuz hatıralar eskiye dair kızgınlıkları da beraberinde getiriyordu. Dindar ailelerde büyümüş olanlar, genellikle eskiye dair anılarından bahsederken, islami konularda yaşanan kısıtlamaların kendilerinde tam tersi bir etki oluşturduğunu hatıralarla anlatıyorlardı. Şimdilerde iktidarla arasını iyi tutma pahasına zulümleri görmezden gelen, o zamanlar STV den çıkmayan bir isim, annesiyle yaşadığı acı bir olayı anlatmıştı. Okuyan, yazan bir çok kitabı bulunan konuğum, evlerinde çok kitap olduğundan, bu kitapların bir çoğunun Bediüzzaman Hazretleri’nin risalelerinden oluştuğundan ve tehlikeli kitaplar kategorisinde değerlendirildikleri için, bir dönem annesiyle birlikte kitapları, evlerinin bahçesine gömdüklerinden esefle bahsetmişti. “Annemin gözlerindeki hüznü hiç unutamam” diyerek söze başlayıp anlattığı bu olayı kendi dünyasında mağduriyetler rafına yerleştirmişti. Daha sonra ise Risale-i Nur Külliyatının ne kadar kıymetli bir eser olduğunu anlamasına, zihninde yer eden bu olayın yardımcı olduğundan bahsetmişti.
Süreç başlayıp saflar belirginleşmeye başladığında, programıma misafir ettiğim, aile hikayelerini dinlediğim ve dolayısıyla az çok tanıyıp çözümlediğim isimlerin şimdiki açıklamalarıyla, programda anlattıkları anılarını yan yana koyup, söylemlerin arasındaki mesafeye bakıyorum. Bazıları için malum sözü söyleyebilirim; “İnsan gerçekten hayret ediyor”
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kitaplarının gömüldüğü, yakıldığı, çöplere atıldığı süreçte, bu hatırasını anlatan isme bakıyorum bir umutla. Acaba diyorum; o üzülerek anlattığı çocukluk hatırasını hatırlamış mıdır?
Bir açıklama yapar mı? Zorba siyasal islamcıların “dava” öğretisini yasalaştırması karşısında, korkunç argümanları piyasaya sürmesine, cılız dahi olsa bir ses verir mi? Peygamber Efendimiz’in (sav) hayatının anlatıldığı kitapların çöplere atılması karşısında, bir şeyler söyler mi? diye kulak kabartmışlığım çok oldu. Fakat maalesef.. Hep hüsran..
O isimleri “Başkanın adamları” resimlerinde, gülmekten ağızlarını kapatamayan pozlarıyla boy gösterirken gördüm. O yüzden artık ne açıklamalarına bakıyorum, ne de söylemlerine..
“Yobaz” kelimesinin cisimleşmiş halini, bir dönem aydın diye baktığım ama düşünsel gelişiminin sınırlarını, birilerinin talepleri doğrultusunda
çizmiş olduğunu yeni anladığım kişilerde görmek üzücü..
Fakat bununla birlikte; baskıların ve seslerin birbirine karıştığı süreçte, cemaat içi fısıltıların yüksek sesle dillendirilmesi, yaraların çok derin olduğu gerçeğiyle yüzleşme acısının yanında, başımızı ellerimizin arasına alma refleksini doğurmalı.. Çünkü bu kadar zulüm karşısında, bize karşı tamamen sessiz kalan bir halk var. Güzel işler yapmayı planlarken, belliki hatalarımız olmuş. İnsan kazanma prensibiyle yola çıkıp, gönüllere soru işaretleri bırakarak mı girdik? Bunca soykırıma, annelerin, bebeklerin hapislerde tutulmasına, insanların zulümden kaçarken ölmelerine karşı derin sessizliğin sebebi ne? Nasıl oldu da prensipte “insan kazanma” düsturuyla hareket ettiğimizi söylerken, pratikte bu kadar düşman kazanmışız. Ve nasıl oldu da kutsallaştırdığımız o “anadolu insanı” bu kadar zulme sessiz kalıyor.
Haksızlıklar karşısında çıkardığınız her ses sizi, yasal zemine oturtulmuş devlet terörüyle karşı karşıya bırakıyor, evet ama bu sessizliğin sadece korkudan olduğunu düşünmüyorum maalesef.. Bazılarının “cemaat şöyle yapmasaydı, böyle olmazdı” söylemleri de bana çok boş geliyor.
Karşımızda kötülüğe azmü cezmü kast eylemiş bir güruh var, hizmetin hataları olduğu için bitirme planı yapmadılarki; zaten hazır olan projelerini, cemaatin yanlış stratejileri ile daha kolay ve çabuk hayata geçirme imkanı bulmuş oldular. “Ne istediler de vermedik” derken bile, verdikleri herşeyi fazlasıyla alma hayalleriyle hareket ettiklerini ilan ettiler. Ayrıştırılmaya elverişli bir zeminde, başlattıkları cadı avının destekçilerini de buldular. 17000 kadın, 668 bebek ve yüzbinlerce insanın haksız yere zulüm gördüğü, işkencelerin, ölümlerin artarak devam ettiği bir ülkede;
Kimine gurbet, kimine hapis,kimine zalimin zulmünden kurtulmak isterken şehadet düştü. Gelen her kötü haberle yüreğimiz yanıyor. Allah (cc) herkesin yardımcısı olsun. Kendi ülkemizde “garip” olmak ne demekmiş yaşayarak öğrendik.
[Zeynep Kaya] 21.5.2018 [thecrcl.ca]
İdealler Doğar, Yaşar ve Ölür. [Engin Sezen]
Eski Ottawalılar çok iyi tanır, Allah gani gani rahmet eylesin Yağlıdereli bir Seyfullah amcamız vardı. Kanada’ya gelen ilk Türklerden…
Seyfullah amcayla çok yakın oldum. Beraber yedik içtik, bana yardımları çoktur. Herşeyden evvel de içidışı bir, kalender, hoşsohbet bir insandı. İyi bir hikaye anlatıcısıydı…
Meşhur bir hikayesi vardır:
1980 İhtilalinden sonra Türkiye’den yüzlerce solcu sağcı Kanada’ya geliyor. O zamanlar vize sorunu yok. Yani bileti alan kapağı Kanada’ya atabiliyor.
Bu solcu ve ülkücü gençler için Kanada sadece bir durak. Amaçları burdan Amerika’ya geçmek. Bunun için de adres daha önce ormancılık yapmış olan Seyfullah amca.
Cuma akşamı Montreal havaalanına inenler, doğrudan iki saat uzaklıktaki Ottawa’ya geliyorlar ve Seyfullah amcayı buluyorlar. O da onları iki akşam misafir edip Pazar günü Amerika’ya gönderiyor.
‘’Yaman uşaklardı her biri. Zıpırı da vardı, mülayimi de’’ diyor Seyfullah amca.
Parkaları sırtında, pala bıyıklı, gözleri endişe ve korkuyla parıldayan gençler bunlar… Anadolu çocukları… çantalarında sadece tıkabasa doldurdukları kitapları var. Okuyacaklar, aydınlanacaklar, aydınlatacaklar…
Kendilerini Amerika’ya atmak, ordaki birkaç yoldaşıyla buluşmak, kucaklaşmak için heyecanlanan bu gençler, o iki gece boyunca bol bol kitap okurlar…Kendi aralarında uzun sohbetlere girişirler.
‘’Gece ışık sabahlara kadar sönmezdi’’ diyor Seyfullah amca.
‘’Çok idealist, prıl pırıl gençlerdi. Hop oturup hop kalkarlardı. Bense onların bu hallerine yanıyordum. Nasıl olur da memleket bu öz evlatlarına bu gaddarlığı yapardı, diye düşünüyordum’’ diyor.
Bu gençlerin niyetleri, biraz Amerika’da kalmak, dil öğrenmek, bir iş tutmak ve memlekette işler yoluna girer girmez de Türkiye’ye geri dönmekti…Analarına, yavuklularına döneceklerdi. Kimisinin hayallerini Boğaz’ın serin ve ışıltılı suları, kimininse köylerini çepeçevre kuşatan dağları süslüyordu. Sular elbet birgün durulacaktı ve ülkücüsünden solucusuna bu gençler vatana hizmet için bir gün döneceklerdi!
‘’Sonradan yerleşikleştiler buralara da hemen hemen hiç biri dönemedi’’ diyordu Seyfullah amca.
‘’Kaldılar oralarda, New Jersey’de, Long Island’da, NewYork’ta. Hepsinin eli bir iş tuttu. Sersefil olanlar da çıktı aralarında elbet. Karun gibi zengin olanlar da! Benzinlikler satın alanlar, çok sayıda restaurant açanlar, emlak kralı olanlar…O idealist, sabaha kadar Das Kapital okuyan, yüreği davasıyla kıpır kıpır olan insanlar gitti, patronlaşmış, kapitalistleşmiş Amerikanlaşmış adamlar geldi…’’ diyordu Seyfullah amca.
Ahmet Kaya’nın belki de o güzelim şarkıda anlatmaya çalıştığı bu olmalıydı: Olmasaydı Sonumuz Böyle!
Yeni ülkeleri, sığındıkları toprakları tavattun eden bu gençler, bugün 50’lerinde. Eski hallerinden, eser yok şimdi!
……
Refik Halit Karay’ın Şeftali Bahçeleri adlı şaheser hikayesini bilen bilir.
Orda da idealist genç Kaymakamın, tayin edildiği Anadolu kasabasına gittiğinde, zamanla ordaki tefessüh etmiş kültüre nasıl ayak uydurduğunu, hayallerinden, rüyalarından nasıl uzaklaştığını, o İmparatorluğu ayağa kaldıracak devasa idealizminden eser kalmadığını ne güzel tahkiye eder üstad!…
…….
1980’lerde Kanada’ya gelip de Amerika’ya geçmeyen, geçemeyen kimi solcularla ben de tanıştım Ottawa’da.
Hatta zahiren ayrı dünyaların insanları gibi görünsek de ‘gurbet’te en iyi dostlarım arasında oldu bu insanlar. Okuyan, sosyal meselelere duyarlı bu insanlarla belli bir yaş farkımız, dünya görüşü farklılıklarımız vardı ama ne iyi anlaşırdık! Evet zamanla Kanada, yeni ülkeleri onları değiştirmiş, olgunlaştırmıştı, o dünyalar kurtacacak, yeni dünyalar kuracak ideallerinin yerinde yeller esiyordu! Yıllar öncesinin o eski solcu hallerine gülümsüyorlardı sadece. Kendileriyle rahatlıkla alay edebiliyorlardı!
…….
Üniversite yıllarımda da çok sayıda İslamcı arkadaşım oldu. DTCF’deki ders aralarında, kah Sıhhiye geçidinin altındaki üç beş iskemleyle mücehhez o dervişan kahvehanesinde, kah Zafer çarşısında buluşurduk bu ihvanla. Oturup kalkıp İsmet Özel okuyan üç beş arkadaş vardı aralarında. İslam davasını gaye-i hayatı yapmış üç beş Ankara Üniversiteli genç.
Anlaşırdık bir şekilde, zaman zaman aynı dili konuşur, aynı meselelere kafa yorardık. Ben onların evlerine, onlar benim kaldığım evlere gider gelirdik.
Şimdi bunlardan bir kısmı televizyoncu, gazeteci oldu. Kimi devair-i devlette iyi yerlere geldi. Milletvekili, belediye başkanı, danışman, genel müdür, rektör olanlar çıktı aralarından.
Daha düne kadar da görüşürdük bu zevatla!
Mesela 10 yıl önceki hallerini de bilirim. O zamanlar da canlı kanlı, diri Müslümanlardı. Haktan hukuktan söz ederler, işe otobüsle gelip giderlerdi.
Keçiören, Yenimahalle gibi semtlerde sakin ama onurluca bir hayat yaşamaya çalışan bu İslamcı arkadaşların bugün sekreterleri ve şöförleri var.
Başörtüsü davasında en önde koşanlardan biri bir mankenle evlendi mesela.
Yazlıkları, kışlıkları ayrı bu arkadaşlardan bazılarının. Bunlardan sevdiğim bir şair ‘ev alma’ hastalığına giriftar mesela bu aralar, mal mülk biriktirme, servetine servet katma hastalığına müptela bu şair, yazdığı köşe yazılarında hala yoksulluk içimizde edebiyatı yapıyor.
İtiyatlarıyla beraber, sosyal çevrelerini, mahallelerini de değişitirdiler. Kimi makam ve mansıbın esiri oldu. Kimi daha başka şeylerin…
İdealleri öldü… bugün dünyalık oyuncaklarıyla oyalanan koca koca adamlar haline geldi çoğu.
……..
Ülkücüler de bir uzun hikayedir. Acı bir hikayedir.
Ankara, Maltepe’de öğrenci evinde kalırken, evimizin hemen yanında eski ülkücülerle işletilen yanyana iki düğün salonu vardı. Komşumuz da olan oranın sahiplerinden birinden uzun uzun öğrenci olaylarını, davasından, düşüncesinden dolayı hapse düşenleri, öldürülenleri…ve yine diğer yandan bazılarının da yasa dışı yollara savrulduklarını, şuraya buraya temayül ettiklerini canlı hikayeleriyle dinlemiştim…
…..
Evet, idealler de doğuyor, yaşıyor ve ölüyor!
Özellikle Türkiye gibi ülkelerde devlet, idealist gençlerini, insanlarını bir süreden sonra çeşitli araç ve gereçlerle, tekniklerle ‘terbiye’ ediyor. Devlet Baba, ıslah-ı nefs eylemiş kimi okuyanlarının gönlünü sonradan bir şekilde alıyor, terbiye olmamış, arkası olmayan garibanlar ise küskün ve kolu kanadı budanmış şekilde hayatlarını sürdürüyor.
Bu terbiyevi sürecin sonunda da ‘idealler’ ölüyor, örseleniyor, bir başka baharda ‘dirilmek’ için rafa kaldırılıyor…Sonra, yeniden sil baştan…Tanzimat’tan beri böyle bu!
Ez-cümle…
Yukarıda söylenenler her hareket için geçerlidir. Üç aşağı beş yukarı hepimizin hikayesidir. Güç mücadelesine giren dönemin aktörü konumundaki yukardakilerin kavgasında aşağılarda, en aşağılarda ezilenlerin, hayalleri tarumar edilenlerin, rüyaları kabuslara çevrilenlerin hikayesi…
Bazen en zor imtihanlar, zorluk ve yokluk içinde değil, varlık içinde verilir. En iddialı olduğumuz yerlerde kaybederiz. Bir ideal için terk-i diyar edilir, gurbet ellere çıkılır…okyanuslar aşılır…sonra oralarda en sığ sularda boğulma tehlikeleri yaşanır. Şuna buna takılınır! Bazen bir arabaya, eve…bazen kimbilir başka neye!
Ve bir idealin daha vakt-i irtihali adım adım yaklaşır…ta ki ‘müfekkire rahmi’ndeki yeni ilkahlar, taze dimağlara çalınan mayalar yeni doğumlara, mefkürelere vesile oluncaya kadar!…
[Engin Sezen] 21.5.2018 [thecrcl.ca]
Seyfullah amcayla çok yakın oldum. Beraber yedik içtik, bana yardımları çoktur. Herşeyden evvel de içidışı bir, kalender, hoşsohbet bir insandı. İyi bir hikaye anlatıcısıydı…
Meşhur bir hikayesi vardır:
1980 İhtilalinden sonra Türkiye’den yüzlerce solcu sağcı Kanada’ya geliyor. O zamanlar vize sorunu yok. Yani bileti alan kapağı Kanada’ya atabiliyor.
Bu solcu ve ülkücü gençler için Kanada sadece bir durak. Amaçları burdan Amerika’ya geçmek. Bunun için de adres daha önce ormancılık yapmış olan Seyfullah amca.
Cuma akşamı Montreal havaalanına inenler, doğrudan iki saat uzaklıktaki Ottawa’ya geliyorlar ve Seyfullah amcayı buluyorlar. O da onları iki akşam misafir edip Pazar günü Amerika’ya gönderiyor.
‘’Yaman uşaklardı her biri. Zıpırı da vardı, mülayimi de’’ diyor Seyfullah amca.
Parkaları sırtında, pala bıyıklı, gözleri endişe ve korkuyla parıldayan gençler bunlar… Anadolu çocukları… çantalarında sadece tıkabasa doldurdukları kitapları var. Okuyacaklar, aydınlanacaklar, aydınlatacaklar…
Kendilerini Amerika’ya atmak, ordaki birkaç yoldaşıyla buluşmak, kucaklaşmak için heyecanlanan bu gençler, o iki gece boyunca bol bol kitap okurlar…Kendi aralarında uzun sohbetlere girişirler.
‘’Gece ışık sabahlara kadar sönmezdi’’ diyor Seyfullah amca.
‘’Çok idealist, prıl pırıl gençlerdi. Hop oturup hop kalkarlardı. Bense onların bu hallerine yanıyordum. Nasıl olur da memleket bu öz evlatlarına bu gaddarlığı yapardı, diye düşünüyordum’’ diyor.
Bu gençlerin niyetleri, biraz Amerika’da kalmak, dil öğrenmek, bir iş tutmak ve memlekette işler yoluna girer girmez de Türkiye’ye geri dönmekti…Analarına, yavuklularına döneceklerdi. Kimisinin hayallerini Boğaz’ın serin ve ışıltılı suları, kimininse köylerini çepeçevre kuşatan dağları süslüyordu. Sular elbet birgün durulacaktı ve ülkücüsünden solucusuna bu gençler vatana hizmet için bir gün döneceklerdi!
‘’Sonradan yerleşikleştiler buralara da hemen hemen hiç biri dönemedi’’ diyordu Seyfullah amca.
‘’Kaldılar oralarda, New Jersey’de, Long Island’da, NewYork’ta. Hepsinin eli bir iş tuttu. Sersefil olanlar da çıktı aralarında elbet. Karun gibi zengin olanlar da! Benzinlikler satın alanlar, çok sayıda restaurant açanlar, emlak kralı olanlar…O idealist, sabaha kadar Das Kapital okuyan, yüreği davasıyla kıpır kıpır olan insanlar gitti, patronlaşmış, kapitalistleşmiş Amerikanlaşmış adamlar geldi…’’ diyordu Seyfullah amca.
Ahmet Kaya’nın belki de o güzelim şarkıda anlatmaya çalıştığı bu olmalıydı: Olmasaydı Sonumuz Böyle!
Yeni ülkeleri, sığındıkları toprakları tavattun eden bu gençler, bugün 50’lerinde. Eski hallerinden, eser yok şimdi!
……
Refik Halit Karay’ın Şeftali Bahçeleri adlı şaheser hikayesini bilen bilir.
Orda da idealist genç Kaymakamın, tayin edildiği Anadolu kasabasına gittiğinde, zamanla ordaki tefessüh etmiş kültüre nasıl ayak uydurduğunu, hayallerinden, rüyalarından nasıl uzaklaştığını, o İmparatorluğu ayağa kaldıracak devasa idealizminden eser kalmadığını ne güzel tahkiye eder üstad!…
…….
1980’lerde Kanada’ya gelip de Amerika’ya geçmeyen, geçemeyen kimi solcularla ben de tanıştım Ottawa’da.
Hatta zahiren ayrı dünyaların insanları gibi görünsek de ‘gurbet’te en iyi dostlarım arasında oldu bu insanlar. Okuyan, sosyal meselelere duyarlı bu insanlarla belli bir yaş farkımız, dünya görüşü farklılıklarımız vardı ama ne iyi anlaşırdık! Evet zamanla Kanada, yeni ülkeleri onları değiştirmiş, olgunlaştırmıştı, o dünyalar kurtacacak, yeni dünyalar kuracak ideallerinin yerinde yeller esiyordu! Yıllar öncesinin o eski solcu hallerine gülümsüyorlardı sadece. Kendileriyle rahatlıkla alay edebiliyorlardı!
…….
Üniversite yıllarımda da çok sayıda İslamcı arkadaşım oldu. DTCF’deki ders aralarında, kah Sıhhiye geçidinin altındaki üç beş iskemleyle mücehhez o dervişan kahvehanesinde, kah Zafer çarşısında buluşurduk bu ihvanla. Oturup kalkıp İsmet Özel okuyan üç beş arkadaş vardı aralarında. İslam davasını gaye-i hayatı yapmış üç beş Ankara Üniversiteli genç.
Anlaşırdık bir şekilde, zaman zaman aynı dili konuşur, aynı meselelere kafa yorardık. Ben onların evlerine, onlar benim kaldığım evlere gider gelirdik.
Şimdi bunlardan bir kısmı televizyoncu, gazeteci oldu. Kimi devair-i devlette iyi yerlere geldi. Milletvekili, belediye başkanı, danışman, genel müdür, rektör olanlar çıktı aralarından.
Daha düne kadar da görüşürdük bu zevatla!
Mesela 10 yıl önceki hallerini de bilirim. O zamanlar da canlı kanlı, diri Müslümanlardı. Haktan hukuktan söz ederler, işe otobüsle gelip giderlerdi.
Keçiören, Yenimahalle gibi semtlerde sakin ama onurluca bir hayat yaşamaya çalışan bu İslamcı arkadaşların bugün sekreterleri ve şöförleri var.
Başörtüsü davasında en önde koşanlardan biri bir mankenle evlendi mesela.
Yazlıkları, kışlıkları ayrı bu arkadaşlardan bazılarının. Bunlardan sevdiğim bir şair ‘ev alma’ hastalığına giriftar mesela bu aralar, mal mülk biriktirme, servetine servet katma hastalığına müptela bu şair, yazdığı köşe yazılarında hala yoksulluk içimizde edebiyatı yapıyor.
İtiyatlarıyla beraber, sosyal çevrelerini, mahallelerini de değişitirdiler. Kimi makam ve mansıbın esiri oldu. Kimi daha başka şeylerin…
İdealleri öldü… bugün dünyalık oyuncaklarıyla oyalanan koca koca adamlar haline geldi çoğu.
……..
Ülkücüler de bir uzun hikayedir. Acı bir hikayedir.
Ankara, Maltepe’de öğrenci evinde kalırken, evimizin hemen yanında eski ülkücülerle işletilen yanyana iki düğün salonu vardı. Komşumuz da olan oranın sahiplerinden birinden uzun uzun öğrenci olaylarını, davasından, düşüncesinden dolayı hapse düşenleri, öldürülenleri…ve yine diğer yandan bazılarının da yasa dışı yollara savrulduklarını, şuraya buraya temayül ettiklerini canlı hikayeleriyle dinlemiştim…
…..
Evet, idealler de doğuyor, yaşıyor ve ölüyor!
Özellikle Türkiye gibi ülkelerde devlet, idealist gençlerini, insanlarını bir süreden sonra çeşitli araç ve gereçlerle, tekniklerle ‘terbiye’ ediyor. Devlet Baba, ıslah-ı nefs eylemiş kimi okuyanlarının gönlünü sonradan bir şekilde alıyor, terbiye olmamış, arkası olmayan garibanlar ise küskün ve kolu kanadı budanmış şekilde hayatlarını sürdürüyor.
Bu terbiyevi sürecin sonunda da ‘idealler’ ölüyor, örseleniyor, bir başka baharda ‘dirilmek’ için rafa kaldırılıyor…Sonra, yeniden sil baştan…Tanzimat’tan beri böyle bu!
Ez-cümle…
Yukarıda söylenenler her hareket için geçerlidir. Üç aşağı beş yukarı hepimizin hikayesidir. Güç mücadelesine giren dönemin aktörü konumundaki yukardakilerin kavgasında aşağılarda, en aşağılarda ezilenlerin, hayalleri tarumar edilenlerin, rüyaları kabuslara çevrilenlerin hikayesi…
Bazen en zor imtihanlar, zorluk ve yokluk içinde değil, varlık içinde verilir. En iddialı olduğumuz yerlerde kaybederiz. Bir ideal için terk-i diyar edilir, gurbet ellere çıkılır…okyanuslar aşılır…sonra oralarda en sığ sularda boğulma tehlikeleri yaşanır. Şuna buna takılınır! Bazen bir arabaya, eve…bazen kimbilir başka neye!
Ve bir idealin daha vakt-i irtihali adım adım yaklaşır…ta ki ‘müfekkire rahmi’ndeki yeni ilkahlar, taze dimağlara çalınan mayalar yeni doğumlara, mefkürelere vesile oluncaya kadar!…
[Engin Sezen] 21.5.2018 [thecrcl.ca]
Misafir Yazar Prof. Dr. Suat Yıldırım: Oruçla İlan Edilen İlahî Azamet ve Şükür
Orucun hikmetleri çok. Biz bu yazımızda en kapsamlı hikmetlerinden ikisini özetleyeceğiz: Allah’ın azametini ilan ve O’nun nimetlerine şükretme görevimiz...
Ramazan ayı, İslamiyet’in en büyük şeairlerinin başında gelenlerden. Şeair insanın şuurunu canlandıran aşikâr, zahir alâmet… M. Hamdi’nin muhteşem ifadesiyle, Allah’ın ibadat ve tâatına nişane olan alamat-ı müş’iresidir [1]. Allah’ın azametinin delilidir. Ezan, Kur’an, cami, namaz, oruç, Kâ’be bunlardandır.
İnsanlar kendi küçük dünyaları içinde yuvarlanıp giderlerken Allah’ın gökleri ve yeri, bu kâinatı yarattığını unutuyorlar. İnsan, çoğu zaman Rabbi olan Allah’tan habersiz yaşıyor. Allah’ı insanlara etkin bir tarzda hatırlatacak dünya çapında alametlere ihtiyaç vardır. Şeairin bu gerçeği hatırlatmak işlevleri vardır. Bir ay devam eden oruç bu alametlerin en önemlilerinden.
Yarım dakika ayırıp, içinde bulunduğumuz kâinatın genişliğini hatırlayalım: Dünyamıza en uzak galaksi otuz milyar ışık yılı uzaklıkta. Dünyadan 149,6 milyon km. uzaklıkta bulunan güneş, sadece 8 ışık dakikası uzağımızda, daha doğrusu yakınımızda. Saniyeler yakınlığındaki Ay’a İnsanlık binlerce yıllık bilimsel birikimle ancak yirminci asrın sonlarında ulaşabildi. En uzaktaki yıldızın uzaklığını göstermeye sayılar yetmez. İnsanın havsalası alamaz, hayali bile yetmez. Kâinatın bu uçsuz bucaksız genişliği içinde dünya küremiz ancak bir zerre olabilir. Bunun yanında tek tek insanın maddi varlığının adı bile anılamaz. Fakat Allah Teala , Kur’an-ı Hakîm’in semavat olarak nitelendirdiği koca evreni, o uzayın milyarda biri durumunda olan “arz”a, bir anlamda denk tutuyor. Bir çok ayet-i kerimede “Rabbu’s-semavati ve’l-arz” (göklerin ve arzın Rabbi) buyuruyor. Bunun hikmeti, eşref-i mahlukat olan insanların, özellikle peygamberlerin ve bilhassa âlemlere rahmet olan Hatemu’l-enbiya Hz. Muhammed aleyhi ve aleyhimü’s-s salatü ve’s-selam’ın dünyada yaşamış olmalarıdır. Çünkü bütün varlığın mânası ve maksadı nübüvvet nuru ile, vahyin aydınlığı ile anlaşılır.
Rabbü’l-âlemin’in kemal sıfatları, kâinatı ve insanı yaratma maksatları ancak bu nurun aydınlatması ile görülebilir. Bütün bu kâinatı dolduran milyarlarca yıldızı çekip çeviren, genel ahengi bozmayacak şekilde ve hızda yerleştiren ilahi azameti insan nasıl unutabilir? O’nu hatırlatmak için dünya çapında çarpıcı alamet gerekir. İşte Ramazan’da dünyanın bütün ülkelerinde yaşayan Müslümanların bir ay boyunca ellerini bir bardak suya, bir lokmaya uzatmak için iftar vaktini beklemeleri, o alamet olur. Dünyanın her tarafında bulunan müminler muntazam, eğitimli büyük bir ordu haline gelir, “Varlığımıza hükmeden Yüce Kumandanımızın emri ile hareket ederiz” tablosunu dünyaya ilan ederler.Yüz milyonlarca Müslüman gösterir ki, bu dünya ve insanlık sahipsiz değil, bütün kâinatın Rabbinin nimetlerinden yararlanmak için O’nun iznini beklemek gerekir. Yer kürenin her yöresindeki bir milyardan fazla müslüman, Rububiyetin kâinat çapında Kendisini tanıtmasına, “Elbette Seni tanıyoruz!” anlamına gelen bu bekleme ve “Allahu Ekber” sadasıyla ilan etme ile karşılık verdikten sonra sofraya otururlar. Bu tablo, inananlara bunu hatırlatırken, Müslüman olmayanlara da bunu etkin bir şekilde gösteriyor. Bu manzara, onlar üzerinde İslam hakkında bir kaç kitap okumaktan daha fazla bir tesir uyandırır.
Orucun önemli hikmetlerinden biri de şükür maksadını gerçekleştirmesidir. Allah insanı, gözle görülemeyecek kadar küçük, hiç mesabesinde bir hücreden yarattı. Bu hücre normalde yok olmaya mahkûmdu. Binlerce yok olma tehlikelerinden onu koruyup hayata kavuşturan sadece Allah’ın rahmeti ve iradesi oldu. Rabbinin iradesi onu dünyaya getirmekle bırakmayıp binlerce nimetiyle donattı. Göz, kulak, el, ayak, kalp, akıl, irade, hafıza vb. sinir, sindirim, kan dolaşımı gibi yüzlerce sistem verdi. Bunları besleyen su, hava, ışık, ısı, her türlü rızıkla evreni donattı. Rabbimiz öyle bir kâinat kurmuş ki , mesela insanın gözüne görme ışığını vermek için uzayda Güneşi yerleştirmiştir. İnsana bir elma, bir üzüm ikram etmek için koca güneş sistemini çalıştırmakta, toprağı, suyu, dünyayı çevreleyen atmosfer küresini seferber etmede, bahar ve yaz mevsimini meydana getirmek için yer küresinin ekseninine 23,5 derece eğim vermektedir.
Daha düşünecek neler ve neler yapmış ki bir çok bilim dalı bunların kanunlarını anlamaya çalışmaktadır. Şirazlı Sadî’nin dediği gibi “Güneş, Ay bütün kainat çalışıyor, ta ki sen bir parça rızık yiyesin, ama gafletle yemeyesin”. Bunların gerektirdiği şükrü insanın yerine getirmesi imkânsız. Bunlar şöyle dursun, bir tek nimet hakkında Behlül Dâna’nın öğüdünü hatırlayalım. Saltanatına güvenen Sultan’a : Susuzluktan için yansa su içmezsen öleceğini anlasan bir bardak su için bütün mülkünü verir misin? diye sorunca: “Veririm” demiş. Sonra “Peki, içtiğini çıkarmak için sıkışsan, acıdan kıvransan, boşaltmak için mülkünü vermen gerekse verir misin?” deyince “Veririm” demiş. Bunun üzerine Behlül Dâna: “Bir bardak suyu içmek ve çıkarmak için verilecek mülke aklı olan hiç güvenir mi?” demiş.
Hayatımızı dolduran sayısız nimetlerin değerini yukarıdaki anekdot pek etkin bir şekilde anlatıyor. Bu nimetlere şükür borçluyuz. Hayatımız boyunca ibadet etsek bile bu borcu ödeyemeyiz. Ama Ramazan orucu bu borcumuzun kefilidir. Şöyle ki:
Şükür için dört şart vardır:
Birincisi: Nimetlerin gerçek sahibini tanımaktır. Bir bardak suyu, bir tane zeytini bile ağzımıza götürmek için Allah’ın iznini beklemekle “Bu nimetler, bu vücut bizim değil. Onlar Rabbimizin ihsanıdır. Bu meyveler, bu sebzeler, bütün rızıklar, bunların ortamını hazırlayan Güneşten, buluttan, atmosfere kadar ilh. bütün bir sistemi çalıştıran O’dur. Biz de bunlardan yararlanmak için O’nun iznini bekliyoruz”, halimizle O’nu tanıdığımızı ilan ediyoruz.
İkincisi: Nimetlere olan ihtiyacını hissetmektir. Açlığın uyarmasıyla bir yudum suya, bir lokma ekmeğe bile ne kadar muhtaç olduğunu insan oruç sayesinde anlar.
Üçüncüsü:Nimetlerin kadrini bilip onları yerli yerince kullanmak, israf etmemektir. Rabbimizin verdiği rızıkların, sıhhatin, imkânların kıymetini bilmekle, Allah’ın bize verdiği değeri anlarız. Nimetten ziyade, Yüce Rabbimizin bize değer vermesi bizi sevindirir. Oruç sayesinde nimetin kıymetini daha iyi anlar, değer bilmezlik olan israftan kaçınırız. İnsan bir elma yerse ondan bir lezzet alır. Ama onu bir Sultan ikram ederse, ondan aldığı lezzet kat kat fazla olur.
Dördüncüsü: Nimetler, onları ihsan eden Allah’ın razı olduğu şekilde kullanılmalıdır. Helal yeyip, helal işlerde sarf etmeli, O’nun haram kıldığı yerlerde telef etmemeli. Ramazan orucu bu dört şartı hem hatırlatır, iyice hissettirir, hem de fiilen yaşatarak bu alışkanlığı insana kazandırır. Onun içindir ki Cebrail aleyhisselam “Ramazana ulaştığı halde ondan yararlanarak Cenneti kazanmayan kimseye yazıklar olsun!” diye dua edince Peygamberimiz aleyhisselam da “Amin”[2] demiştir.
Biz içinde bulunduğumuz 1439/2018 Ramazan’ında orucun hikmetlerinden sadece bu iki gayeyi gerçekleştirmekle bile çok şey yapmış olacağız. Bunları özümsedikten sonra başka hikmetlerine de geçebiliriz. Rabbimizden inayet ve muvaffakiyet dileriz.
[1] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 2/1552.
[2] Buhari, Edebu’l-Müfred, 1/338; Mecmau’z-zevaid, 10/164.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 23.5.2018 [thecrcl.ca]
Ramazan ayı, İslamiyet’in en büyük şeairlerinin başında gelenlerden. Şeair insanın şuurunu canlandıran aşikâr, zahir alâmet… M. Hamdi’nin muhteşem ifadesiyle, Allah’ın ibadat ve tâatına nişane olan alamat-ı müş’iresidir [1]. Allah’ın azametinin delilidir. Ezan, Kur’an, cami, namaz, oruç, Kâ’be bunlardandır.
İnsanlar kendi küçük dünyaları içinde yuvarlanıp giderlerken Allah’ın gökleri ve yeri, bu kâinatı yarattığını unutuyorlar. İnsan, çoğu zaman Rabbi olan Allah’tan habersiz yaşıyor. Allah’ı insanlara etkin bir tarzda hatırlatacak dünya çapında alametlere ihtiyaç vardır. Şeairin bu gerçeği hatırlatmak işlevleri vardır. Bir ay devam eden oruç bu alametlerin en önemlilerinden.
Yarım dakika ayırıp, içinde bulunduğumuz kâinatın genişliğini hatırlayalım: Dünyamıza en uzak galaksi otuz milyar ışık yılı uzaklıkta. Dünyadan 149,6 milyon km. uzaklıkta bulunan güneş, sadece 8 ışık dakikası uzağımızda, daha doğrusu yakınımızda. Saniyeler yakınlığındaki Ay’a İnsanlık binlerce yıllık bilimsel birikimle ancak yirminci asrın sonlarında ulaşabildi. En uzaktaki yıldızın uzaklığını göstermeye sayılar yetmez. İnsanın havsalası alamaz, hayali bile yetmez. Kâinatın bu uçsuz bucaksız genişliği içinde dünya küremiz ancak bir zerre olabilir. Bunun yanında tek tek insanın maddi varlığının adı bile anılamaz. Fakat Allah Teala , Kur’an-ı Hakîm’in semavat olarak nitelendirdiği koca evreni, o uzayın milyarda biri durumunda olan “arz”a, bir anlamda denk tutuyor. Bir çok ayet-i kerimede “Rabbu’s-semavati ve’l-arz” (göklerin ve arzın Rabbi) buyuruyor. Bunun hikmeti, eşref-i mahlukat olan insanların, özellikle peygamberlerin ve bilhassa âlemlere rahmet olan Hatemu’l-enbiya Hz. Muhammed aleyhi ve aleyhimü’s-s salatü ve’s-selam’ın dünyada yaşamış olmalarıdır. Çünkü bütün varlığın mânası ve maksadı nübüvvet nuru ile, vahyin aydınlığı ile anlaşılır.
Rabbü’l-âlemin’in kemal sıfatları, kâinatı ve insanı yaratma maksatları ancak bu nurun aydınlatması ile görülebilir. Bütün bu kâinatı dolduran milyarlarca yıldızı çekip çeviren, genel ahengi bozmayacak şekilde ve hızda yerleştiren ilahi azameti insan nasıl unutabilir? O’nu hatırlatmak için dünya çapında çarpıcı alamet gerekir. İşte Ramazan’da dünyanın bütün ülkelerinde yaşayan Müslümanların bir ay boyunca ellerini bir bardak suya, bir lokmaya uzatmak için iftar vaktini beklemeleri, o alamet olur. Dünyanın her tarafında bulunan müminler muntazam, eğitimli büyük bir ordu haline gelir, “Varlığımıza hükmeden Yüce Kumandanımızın emri ile hareket ederiz” tablosunu dünyaya ilan ederler.Yüz milyonlarca Müslüman gösterir ki, bu dünya ve insanlık sahipsiz değil, bütün kâinatın Rabbinin nimetlerinden yararlanmak için O’nun iznini beklemek gerekir. Yer kürenin her yöresindeki bir milyardan fazla müslüman, Rububiyetin kâinat çapında Kendisini tanıtmasına, “Elbette Seni tanıyoruz!” anlamına gelen bu bekleme ve “Allahu Ekber” sadasıyla ilan etme ile karşılık verdikten sonra sofraya otururlar. Bu tablo, inananlara bunu hatırlatırken, Müslüman olmayanlara da bunu etkin bir şekilde gösteriyor. Bu manzara, onlar üzerinde İslam hakkında bir kaç kitap okumaktan daha fazla bir tesir uyandırır.
Orucun önemli hikmetlerinden biri de şükür maksadını gerçekleştirmesidir. Allah insanı, gözle görülemeyecek kadar küçük, hiç mesabesinde bir hücreden yarattı. Bu hücre normalde yok olmaya mahkûmdu. Binlerce yok olma tehlikelerinden onu koruyup hayata kavuşturan sadece Allah’ın rahmeti ve iradesi oldu. Rabbinin iradesi onu dünyaya getirmekle bırakmayıp binlerce nimetiyle donattı. Göz, kulak, el, ayak, kalp, akıl, irade, hafıza vb. sinir, sindirim, kan dolaşımı gibi yüzlerce sistem verdi. Bunları besleyen su, hava, ışık, ısı, her türlü rızıkla evreni donattı. Rabbimiz öyle bir kâinat kurmuş ki , mesela insanın gözüne görme ışığını vermek için uzayda Güneşi yerleştirmiştir. İnsana bir elma, bir üzüm ikram etmek için koca güneş sistemini çalıştırmakta, toprağı, suyu, dünyayı çevreleyen atmosfer küresini seferber etmede, bahar ve yaz mevsimini meydana getirmek için yer küresinin ekseninine 23,5 derece eğim vermektedir.
Daha düşünecek neler ve neler yapmış ki bir çok bilim dalı bunların kanunlarını anlamaya çalışmaktadır. Şirazlı Sadî’nin dediği gibi “Güneş, Ay bütün kainat çalışıyor, ta ki sen bir parça rızık yiyesin, ama gafletle yemeyesin”. Bunların gerektirdiği şükrü insanın yerine getirmesi imkânsız. Bunlar şöyle dursun, bir tek nimet hakkında Behlül Dâna’nın öğüdünü hatırlayalım. Saltanatına güvenen Sultan’a : Susuzluktan için yansa su içmezsen öleceğini anlasan bir bardak su için bütün mülkünü verir misin? diye sorunca: “Veririm” demiş. Sonra “Peki, içtiğini çıkarmak için sıkışsan, acıdan kıvransan, boşaltmak için mülkünü vermen gerekse verir misin?” deyince “Veririm” demiş. Bunun üzerine Behlül Dâna: “Bir bardak suyu içmek ve çıkarmak için verilecek mülke aklı olan hiç güvenir mi?” demiş.
Hayatımızı dolduran sayısız nimetlerin değerini yukarıdaki anekdot pek etkin bir şekilde anlatıyor. Bu nimetlere şükür borçluyuz. Hayatımız boyunca ibadet etsek bile bu borcu ödeyemeyiz. Ama Ramazan orucu bu borcumuzun kefilidir. Şöyle ki:
Şükür için dört şart vardır:
Birincisi: Nimetlerin gerçek sahibini tanımaktır. Bir bardak suyu, bir tane zeytini bile ağzımıza götürmek için Allah’ın iznini beklemekle “Bu nimetler, bu vücut bizim değil. Onlar Rabbimizin ihsanıdır. Bu meyveler, bu sebzeler, bütün rızıklar, bunların ortamını hazırlayan Güneşten, buluttan, atmosfere kadar ilh. bütün bir sistemi çalıştıran O’dur. Biz de bunlardan yararlanmak için O’nun iznini bekliyoruz”, halimizle O’nu tanıdığımızı ilan ediyoruz.
İkincisi: Nimetlere olan ihtiyacını hissetmektir. Açlığın uyarmasıyla bir yudum suya, bir lokma ekmeğe bile ne kadar muhtaç olduğunu insan oruç sayesinde anlar.
Üçüncüsü:Nimetlerin kadrini bilip onları yerli yerince kullanmak, israf etmemektir. Rabbimizin verdiği rızıkların, sıhhatin, imkânların kıymetini bilmekle, Allah’ın bize verdiği değeri anlarız. Nimetten ziyade, Yüce Rabbimizin bize değer vermesi bizi sevindirir. Oruç sayesinde nimetin kıymetini daha iyi anlar, değer bilmezlik olan israftan kaçınırız. İnsan bir elma yerse ondan bir lezzet alır. Ama onu bir Sultan ikram ederse, ondan aldığı lezzet kat kat fazla olur.
Dördüncüsü: Nimetler, onları ihsan eden Allah’ın razı olduğu şekilde kullanılmalıdır. Helal yeyip, helal işlerde sarf etmeli, O’nun haram kıldığı yerlerde telef etmemeli. Ramazan orucu bu dört şartı hem hatırlatır, iyice hissettirir, hem de fiilen yaşatarak bu alışkanlığı insana kazandırır. Onun içindir ki Cebrail aleyhisselam “Ramazana ulaştığı halde ondan yararlanarak Cenneti kazanmayan kimseye yazıklar olsun!” diye dua edince Peygamberimiz aleyhisselam da “Amin”[2] demiştir.
Biz içinde bulunduğumuz 1439/2018 Ramazan’ında orucun hikmetlerinden sadece bu iki gayeyi gerçekleştirmekle bile çok şey yapmış olacağız. Bunları özümsedikten sonra başka hikmetlerine de geçebiliriz. Rabbimizden inayet ve muvaffakiyet dileriz.
[1] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 2/1552.
[2] Buhari, Edebu’l-Müfred, 1/338; Mecmau’z-zevaid, 10/164.
[Prof. Dr. Suat Yıldırım] 23.5.2018 [thecrcl.ca]
Doların yükselişini seyreden Hükümet Antep fıstığına müdahale etti....
Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba gereken müdahaleleri yaptığını ve kabuksuz Antep fıstığının fiyatının 160 TL'ye kadar gerilediğini açıkladı.
TEK MÜDAHALE KABUKSUZ ANTEP FISTIĞINA
Antep fıstığında fiyatın 220 liraya çıkmasını protesto eden tatlı üreticilerinin fıstıklı baklava üretmeme kararı alması ile ortaya çıkan baklavadaki fıstık krizine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eşref Fakıbaba el attı. Yapılan görüşmeler sonrasında Antep fıstığı fiyatları 160 liraya kadar düştü. Fakıbaba bir televizyon kanalında katıldığı canlı yayında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Fakıbaba, "Baklavacı arkadaşlara 220 liradan alıyorken artık 160 liraya düştü. Onlara siz de baklava fiyatlarını düşürün dedim" dedi.
BAYRAMA KADAR 860 MİLYON LİRALIK DESTEK
Ellerinden geldiği kadar, üretici, sanayici ve tüketicileri düşünen bir sistemle hizmet etmek istediklerinin altının çizen Bakan Fakıbaba, ''Doğu ve Güneydoğu Anadaolu Bölgesi hayvancılık ve kırsal kesimde geçinen insanlar. Biz şunun hesabını yaptık, desteği yem fiyatlarına mı ürüne mi destek verelim konusunda konuştuk ve ürüne destek vermeğe karar verdik. Sadece sütte 20 milyon destek sağladık. Toplamda 860 milyon destek ediyor. Bir de büyükbaş hayvanlara besi desteği veriyoruz. Bayrama kadar üretici vatandaşlarımıza 860 milyon lira destek sağlamayı düşünüyoruz.'' dedi.
29 LİRADAN ET
3 markette kilosu 29 liradan et satıldığını da ifade eden Fakıbaba, ''Bu diğer kasapların daha çok kazandığı anlamına gelmiyor. Bunu daha öncede söyledim. Kıymanın ve kuşbaşının 35-41 lira olarak satılması normaldir. Ancak bizim 29 liralık fiyatlarımız bakanlık tarafından desteklenmiş fiyatlardır. Etin kalitesi anlamında bir fark yok. Örneğin kıymanın içerisindeki yüzde 20'ye kadar yağ olabilir. Gıda kodeksine göre yüzde 20'yi geçmeyen yağ normaldir. Ancak başka bir vatandaş ben sıfır yağlı kıyma alacağım derse farklı fiyattan kıyma satın alabilir.'' diye konuştu.
220 LİRADAN 160 LİRAYA DÜŞTÜ
Baklavada yaşanan fıstık krizine ilişkin de konuşan Bakan Fakıbaba, ''Antep fıstığı konusu da son görüşmelerimizin ardından tatlıya bağlandı. Arkadaşlar doğru olan hak olan fiyata çekelim dedik ve şu anda 160 liraya kadar düştü. Önemli olan problem çıkmadan bu işin halledilmesi. Baklavacı arkadaşlara 220 liradan alıyorken artık 160 liraya düştü. Onlara siz de baklava fiyatlarını düşürün dedim.'' dedi.
[Samanyolu Haber] 23.5.2018
TEK MÜDAHALE KABUKSUZ ANTEP FISTIĞINA
Antep fıstığında fiyatın 220 liraya çıkmasını protesto eden tatlı üreticilerinin fıstıklı baklava üretmeme kararı alması ile ortaya çıkan baklavadaki fıstık krizine Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Eşref Fakıbaba el attı. Yapılan görüşmeler sonrasında Antep fıstığı fiyatları 160 liraya kadar düştü. Fakıbaba bir televizyon kanalında katıldığı canlı yayında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Fakıbaba, "Baklavacı arkadaşlara 220 liradan alıyorken artık 160 liraya düştü. Onlara siz de baklava fiyatlarını düşürün dedim" dedi.
BAYRAMA KADAR 860 MİLYON LİRALIK DESTEK
Ellerinden geldiği kadar, üretici, sanayici ve tüketicileri düşünen bir sistemle hizmet etmek istediklerinin altının çizen Bakan Fakıbaba, ''Doğu ve Güneydoğu Anadaolu Bölgesi hayvancılık ve kırsal kesimde geçinen insanlar. Biz şunun hesabını yaptık, desteği yem fiyatlarına mı ürüne mi destek verelim konusunda konuştuk ve ürüne destek vermeğe karar verdik. Sadece sütte 20 milyon destek sağladık. Toplamda 860 milyon destek ediyor. Bir de büyükbaş hayvanlara besi desteği veriyoruz. Bayrama kadar üretici vatandaşlarımıza 860 milyon lira destek sağlamayı düşünüyoruz.'' dedi.
29 LİRADAN ET
3 markette kilosu 29 liradan et satıldığını da ifade eden Fakıbaba, ''Bu diğer kasapların daha çok kazandığı anlamına gelmiyor. Bunu daha öncede söyledim. Kıymanın ve kuşbaşının 35-41 lira olarak satılması normaldir. Ancak bizim 29 liralık fiyatlarımız bakanlık tarafından desteklenmiş fiyatlardır. Etin kalitesi anlamında bir fark yok. Örneğin kıymanın içerisindeki yüzde 20'ye kadar yağ olabilir. Gıda kodeksine göre yüzde 20'yi geçmeyen yağ normaldir. Ancak başka bir vatandaş ben sıfır yağlı kıyma alacağım derse farklı fiyattan kıyma satın alabilir.'' diye konuştu.
220 LİRADAN 160 LİRAYA DÜŞTÜ
Baklavada yaşanan fıstık krizine ilişkin de konuşan Bakan Fakıbaba, ''Antep fıstığı konusu da son görüşmelerimizin ardından tatlıya bağlandı. Arkadaşlar doğru olan hak olan fiyata çekelim dedik ve şu anda 160 liraya kadar düştü. Önemli olan problem çıkmadan bu işin halledilmesi. Baklavacı arkadaşlara 220 liradan alıyorken artık 160 liraya düştü. Onlara siz de baklava fiyatlarını düşürün dedim.'' dedi.
[Samanyolu Haber] 23.5.2018
İşte OHAL'i anlatan en güzel resim... İnsan Hakları Anıtı heykeli bile bir yıldır tutuklu
Başkent Ankara’nın en işlek caddelerinden biri olan Kızılay’daki Yüksel Caddesi'nde, tutuklu bir kadın oturuyor. Elinde BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'ni tutuyor. Sessiz, hiç kıpırdamıyor. Bronzdan yapılmış bu kadın, insanlara yönelik en yüksek değerleri temsil ediyor. Çünkü o bir İnsan Hakları Anıtı. Ve tam bir yıldır tutuklu. Yanıbaşında kurulan geçici karakolla 24 saat polis gözetimi altında tutuluyor.

İnsan Hakları Anıtı’nın hikayesi 10 Aralık 1990 tarihine uzanıyor. Başkentin en kalabalık caddelerinden birinde duran anıt yıllardır farklı kesimlerden örgüt ve toplulukların eylemleri için bir buluşma noktası. Burada basın açıklamaları okunur ve yürüyüşler başlatılır. Anıt Gezi Parkı Protestoları'nda da Ankara için buluşma noktasıydı. Ancak sonra her şey değişti.
Türkiye, 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminden beş gün sonra ilan edilen OHAL ile belki de hiç tanık olmadığı bir döneme girdi. OHAL, Nisan ayında yedinci kez uzatıldı. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine dayandırılan raporlara göre, OHAL’in 20 aylık döneminde 160 bin kişi hakkında gözaltı işlemi yapıldı, 228 bin 137 kişi tutuklandı ve 116 bin kişi kamu görevinden ihraç edildi.
Ve tüm bu gelişmeler olurken, 23 Mayıs 2017 tarihinde bu kez gözaltına alınan, anıtın kendisiydi. Bir gün önce bronz kadının önünde açlık grevi yapan iki eğitmen; Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ev baskınıyla gözaltına alınmıştı. İhraç edilenler işlerini geri istiyor, İnsan Hakları Anıtı bugün 561'inci gününe giren en uzun soluklu eylemlerden birine sahne oluyordu.
"Abluka faşizmin resmi"
"Ablukayı ülkemizde faşizmin resmi olarak görüyorum" diyor 36 yaşındaki akademisyen Nuriye Gülmen. Gözaltı sonrası, 29 yaşındaki öğretmen Semih Özakça ile birlikte tutuklanmış ve İnsan Hakları Anıtı’nın etrafı da barikatlarla çevrilmişti.
Gülmen, bir yıl sonra o günleri DW Türkçe'ye anlatırken, "Aslında iktidarın bu kadar çok baskı uygulaması, güçsüzlüğünü gösteriyor. Hareket edemeyen bir anıtın tutuklanmasının hiçbir anlamı yok. İnsanların zihninde ‘bakın burası tehlikeli bir yer’ algısı oluşturmaya çalışıyor" diyor.
Gülmen ve Özakça’nın gözaltına alınmasından hemen sonra ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi'nin bazı vekilleri anıtın önünde oturma eylemi yaparak, eğitmenlerin serbest bırakılmalarını istedi.
Oturma eylemine katılan CHP'li milletvekili Ali Haydar Hakverdi o günü DW Türkçe'ye şöyle anlatıyor:
"Nuriye ve Semih gözaltına alındığında biz onların yerine oturma eylemine başladık. Biz oturduğumuz için vatandaş destek vermeye başladı. Bunun üzerine polis vatandaşı bizden uzaklaştırmaya başlayarak, çevresine o barikatı kurdu. Biz ilk gece barikatı devirdik. Her şey keyfi uygulamalarla başladı. Ertesi sabah da barikatı iki tur yapıp, artırmışlardı."
Anıtın önünde her gün eylemler sürüyordu. Polisin eylemcilere sert müdahalesi sosyal medya üzerinden yayılırken, eylemciler sabah gözaltına alınıp, akşam bırakılıyordu.
Valilik’ten o dönem yapılan açıklamada, anıtın etrafının "güvenlik" gerekçesiyle kapatıldığı belirtiliyordu. Çünkü Türkiye OHAL'deydi.
"Abluka kalksa bile insan hakları ablukada olacak"
Ve artık "DHKP-C terör örgütüne üye olmakla" suçlanan Nuriye Gülmen ve "DHKP-C terör örgütüne yardım etmekle" suçlanan Semih Özakça açlık grevlerini cezaevinde sürdürüyordu.
DW Türkçe'ye "Aslında ülkenin görüntüsü o" diyor 49 yaşındaki öğretmen Acun Karadağ anıt için.
O da işini geri almak için Gülmen ve Özakça ile Yüksel Caddesi'nde eylem yapan ve aynı davada tutuksuz yargılanan bir isim. İki gün gözaltında tutulan Karadağ sonra yine anıtın önüne gelmişti:
"Sadece anıt gözaltına alınmamıştı, bütün sokaklarda TOMA vardı ve sokaklar kapalıydı."
Caddenin TOMA ve polislerle dolu olduğunu belirten Karadağ bir zaman sonra TOMA’ların geri çekildiğini ancak anıtın etrafındaki barikatların kaldığını belirtiyor.
Karadağ, ablukayla iktidarın "hiçbir hakkınızı kullanamazsınız, biz ne kadar istersek o kadar nefes alırsınız" mesajını verdiğini belirtiyor ve ekliyor:
"Abluka kalksa bile insan hakları manevi olarak abluka altında olacak."
"Eserlerimiz barış dolu bir dünyada yer almalı"
İnsan Hakları Anıtı'nı yapan sanatçı Metin Yurdanur, Çankaya Belediyesi’ne hediye ettiği eserinin bugün bir simge haline geleceğini muhtemelen öngöremezdi. DW Türkçe’ye konuşan Yurdanur, "Tüm eserlerim gibi bu heykelimin de sahibi insanlıktır" diyor ve ekliyor: "Eserlerimizin barış dolu güzel bir dünyada yer almasını isteriz."
Semih Özakça ve Acun Karadağ beraat etti. Nuriye Gülmen "örgüt üyeliği" suçlamasıyla 6 yıl 3 ay ceza aldı ancak hapiste kaldığı süre göz önünde tutularak tahliye edildi. Açlık grevi 324'üncü günde bitirildi. Eğitmenler hala işlerine iade edilmedi. Yüksel Caddesi’nde anıtttan uzak da olsa eylemleri sürüyor.
Bugün anıtın yanında kurulmuş geçici karakolda 24 saat polisler görev yapıyor. Anıta yaklaşmak mümkün değil. Nöbet tutan polisler ise gerekçe için sadece "asayiş" diyor.
Ankara Valiliği DW Türkçe'nin konu ile ilgili sorusuna cevap vermedi.
Anıt OHAL’in simgesi oldu
Ablukanın kalkması için başvuru yapan CHP'nin milletvekillerinden Hakverdi, kendilerine OHAL kapsamındaki güvenlik önlemlerinin gerekçe gösterildiğini belirtiyor.
Seçim öncesi bir değişiklik olmayacağı görüşünde olduğunu belirten CHP’li Ali Haydar Hakverdi, "Bu bir keyfiyet ve anıt OHAL’in bir simgesi. OHAL’i kaldırmayacaklarını ve böyle yöneteceklerini söylüyorlar açık açık" diyor.
Türkiye OHAL şartlarında Cumhurbaşkanı ve milletvekillerini seçmek üzere 24 Haziran’da sandığa gidiyor. OHAL'in diğer mağdurları gibi bronz kadının geleceği de belirsizliğini koruyor.
[Samanyolu Haber] 23.5.2018

İnsan Hakları Anıtı’nın hikayesi 10 Aralık 1990 tarihine uzanıyor. Başkentin en kalabalık caddelerinden birinde duran anıt yıllardır farklı kesimlerden örgüt ve toplulukların eylemleri için bir buluşma noktası. Burada basın açıklamaları okunur ve yürüyüşler başlatılır. Anıt Gezi Parkı Protestoları'nda da Ankara için buluşma noktasıydı. Ancak sonra her şey değişti.
Türkiye, 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminden beş gün sonra ilan edilen OHAL ile belki de hiç tanık olmadığı bir döneme girdi. OHAL, Nisan ayında yedinci kez uzatıldı. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine dayandırılan raporlara göre, OHAL’in 20 aylık döneminde 160 bin kişi hakkında gözaltı işlemi yapıldı, 228 bin 137 kişi tutuklandı ve 116 bin kişi kamu görevinden ihraç edildi.
Ve tüm bu gelişmeler olurken, 23 Mayıs 2017 tarihinde bu kez gözaltına alınan, anıtın kendisiydi. Bir gün önce bronz kadının önünde açlık grevi yapan iki eğitmen; Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ev baskınıyla gözaltına alınmıştı. İhraç edilenler işlerini geri istiyor, İnsan Hakları Anıtı bugün 561'inci gününe giren en uzun soluklu eylemlerden birine sahne oluyordu.
"Abluka faşizmin resmi"
"Ablukayı ülkemizde faşizmin resmi olarak görüyorum" diyor 36 yaşındaki akademisyen Nuriye Gülmen. Gözaltı sonrası, 29 yaşındaki öğretmen Semih Özakça ile birlikte tutuklanmış ve İnsan Hakları Anıtı’nın etrafı da barikatlarla çevrilmişti.
Gülmen, bir yıl sonra o günleri DW Türkçe'ye anlatırken, "Aslında iktidarın bu kadar çok baskı uygulaması, güçsüzlüğünü gösteriyor. Hareket edemeyen bir anıtın tutuklanmasının hiçbir anlamı yok. İnsanların zihninde ‘bakın burası tehlikeli bir yer’ algısı oluşturmaya çalışıyor" diyor.
Gülmen ve Özakça’nın gözaltına alınmasından hemen sonra ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi'nin bazı vekilleri anıtın önünde oturma eylemi yaparak, eğitmenlerin serbest bırakılmalarını istedi.
Oturma eylemine katılan CHP'li milletvekili Ali Haydar Hakverdi o günü DW Türkçe'ye şöyle anlatıyor:
"Nuriye ve Semih gözaltına alındığında biz onların yerine oturma eylemine başladık. Biz oturduğumuz için vatandaş destek vermeye başladı. Bunun üzerine polis vatandaşı bizden uzaklaştırmaya başlayarak, çevresine o barikatı kurdu. Biz ilk gece barikatı devirdik. Her şey keyfi uygulamalarla başladı. Ertesi sabah da barikatı iki tur yapıp, artırmışlardı."
Anıtın önünde her gün eylemler sürüyordu. Polisin eylemcilere sert müdahalesi sosyal medya üzerinden yayılırken, eylemciler sabah gözaltına alınıp, akşam bırakılıyordu.
Valilik’ten o dönem yapılan açıklamada, anıtın etrafının "güvenlik" gerekçesiyle kapatıldığı belirtiliyordu. Çünkü Türkiye OHAL'deydi.
"Abluka kalksa bile insan hakları ablukada olacak"
Ve artık "DHKP-C terör örgütüne üye olmakla" suçlanan Nuriye Gülmen ve "DHKP-C terör örgütüne yardım etmekle" suçlanan Semih Özakça açlık grevlerini cezaevinde sürdürüyordu.
DW Türkçe'ye "Aslında ülkenin görüntüsü o" diyor 49 yaşındaki öğretmen Acun Karadağ anıt için.
O da işini geri almak için Gülmen ve Özakça ile Yüksel Caddesi'nde eylem yapan ve aynı davada tutuksuz yargılanan bir isim. İki gün gözaltında tutulan Karadağ sonra yine anıtın önüne gelmişti:
"Sadece anıt gözaltına alınmamıştı, bütün sokaklarda TOMA vardı ve sokaklar kapalıydı."
Caddenin TOMA ve polislerle dolu olduğunu belirten Karadağ bir zaman sonra TOMA’ların geri çekildiğini ancak anıtın etrafındaki barikatların kaldığını belirtiyor.
Karadağ, ablukayla iktidarın "hiçbir hakkınızı kullanamazsınız, biz ne kadar istersek o kadar nefes alırsınız" mesajını verdiğini belirtiyor ve ekliyor:
"Abluka kalksa bile insan hakları manevi olarak abluka altında olacak."
"Eserlerimiz barış dolu bir dünyada yer almalı"
İnsan Hakları Anıtı'nı yapan sanatçı Metin Yurdanur, Çankaya Belediyesi’ne hediye ettiği eserinin bugün bir simge haline geleceğini muhtemelen öngöremezdi. DW Türkçe’ye konuşan Yurdanur, "Tüm eserlerim gibi bu heykelimin de sahibi insanlıktır" diyor ve ekliyor: "Eserlerimizin barış dolu güzel bir dünyada yer almasını isteriz."
Semih Özakça ve Acun Karadağ beraat etti. Nuriye Gülmen "örgüt üyeliği" suçlamasıyla 6 yıl 3 ay ceza aldı ancak hapiste kaldığı süre göz önünde tutularak tahliye edildi. Açlık grevi 324'üncü günde bitirildi. Eğitmenler hala işlerine iade edilmedi. Yüksel Caddesi’nde anıtttan uzak da olsa eylemleri sürüyor.
Bugün anıtın yanında kurulmuş geçici karakolda 24 saat polisler görev yapıyor. Anıta yaklaşmak mümkün değil. Nöbet tutan polisler ise gerekçe için sadece "asayiş" diyor.
Ankara Valiliği DW Türkçe'nin konu ile ilgili sorusuna cevap vermedi.
Anıt OHAL’in simgesi oldu
Ablukanın kalkması için başvuru yapan CHP'nin milletvekillerinden Hakverdi, kendilerine OHAL kapsamındaki güvenlik önlemlerinin gerekçe gösterildiğini belirtiyor.
Seçim öncesi bir değişiklik olmayacağı görüşünde olduğunu belirten CHP’li Ali Haydar Hakverdi, "Bu bir keyfiyet ve anıt OHAL’in bir simgesi. OHAL’i kaldırmayacaklarını ve böyle yöneteceklerini söylüyorlar açık açık" diyor.
Türkiye OHAL şartlarında Cumhurbaşkanı ve milletvekillerini seçmek üzere 24 Haziran’da sandığa gidiyor. OHAL'in diğer mağdurları gibi bronz kadının geleceği de belirsizliğini koruyor.
[Samanyolu Haber] 23.5.2018
Türkiye'ye uyarı.... Merkez Bankası haziranı beklerse dolar 6 TL'yi bulur....
Bloomberg HT'nin rapordan aktardığına göre Almanya'nın ikinci büyük bankası Commerzbank, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası'nın (TCMB) faiz artırmak için 7 Haziran'daki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısını bekleme gibi bir seçeneğinin dahi olmadığı görüşünde.
Analist Ghose'un ifadesine göre, TCMB'nin geçtiğimiz ay faiz artırmış olma durumu, Dolar/TL'yi 4.00 seviyesinde sabitleyebilecekken, bu faiz artışının şu an gerçekleşmesi, kuru ancak 4.30-4.50 seviyelerinde tutabilir.
Commerzbank analisti, Merkez Bankası'nın faiz artışı için haziranı beklemesinin, söz konusu seviyeyi tahminen 6 lirayı çekebileceği yönünde görüş bildirdi.
[Samanyolu Haber] 23.5.2018
Analist Ghose'un ifadesine göre, TCMB'nin geçtiğimiz ay faiz artırmış olma durumu, Dolar/TL'yi 4.00 seviyesinde sabitleyebilecekken, bu faiz artışının şu an gerçekleşmesi, kuru ancak 4.30-4.50 seviyelerinde tutabilir.
Commerzbank analisti, Merkez Bankası'nın faiz artışı için haziranı beklemesinin, söz konusu seviyeyi tahminen 6 lirayı çekebileceği yönünde görüş bildirdi.
[Samanyolu Haber] 23.5.2018
Kırk Ambar- 13 [Safvet Senih]
*Mürşid zat “Belki Cenab-ı Hak kanserin çaresini karınca tersinde yaratmıştır” deyince “Acaba bunun söz gelişi mi söyledi diye tekrar kendisine soruyorlar. “Hayır… Allah, en küçük şeylerle en büyük şeyleri yapar, yaratır” diyor. Koca kainatı küçücük atomlardan yarattığı gibi, o atomları da onlardan da çok çok daha küçük esir maddesinin zerrelerinden yaratmıştır.
Bir arkadaşımız dedi ki, “Benim çocukluğumda hiç bilinmez ve geçmez hastalıklar için 40 karınca yuvasından onların terslerini toplayıp ondan kocakarı ilacı yaparlar ve hastalık Allah’ın izniyle iyi olurdu. Karınca yuvalarında küçük küçük yuvarlaklar halinde yığınaklar vardır. Onlar aslında karınca tersleridir. Belki 40 tip karıncadan her birinin ayrı özelliği olduğu için hepsinin toplamlarından ve terkibinden bir ilaç yapmak gerekiyor.”
*Muhyiddin İbn-i Arabî yaratmanın tek tek (sanki filim kareleri gibi) olduğunu söylüyor. Yani, Cenab-ı Hak her an var ediyor, yok ediyor. O kadar hızlı oluyor ki bu, filimlerde olduğu gibi yok etmeler fark edilmiyor bile. Fizikçi İbrahim Gülsoylu ile bu yaratılış ve yok edişlerin formülünü bile tesbit etmişti. Onları bana göstermişti. Ama bunu nasıl yapmıştı. Sonra bana dedi ki: “Bunu ben nasıl bilebilirim ki, bunlar bana söylendi, ilham edildi.” Ama düşünüyorum da, bu var etme ve yok etme aralıklarının bilinmesinin ilim ve fenne acaba ne faydası olabilir? Bilinse ne olur, bilinmese ne olur? Bunun cevabını bulamadım…
*Ticareti ne zannediyorsun? Ticaret gönüller kazanmak, dostluklar inşâ etmektir. Para kazanabilirsin ama, acaba önce bu kazanç seni insan yapabilir mi? Evet ticaret, zamanı ve insanı iyi anlamak ve çok iyi değerlendirmektir.
*Modern çağın problemi, ÂCİL olanın ÖNEMLİ olandan çalınmasıdır. Âciliyet, güzel olanı erteletir…
*“Itrî, Dede Efendi, Şeyh Galip Mevlevî geleğindendir… Mevlana Celâleddin Rumî Hazretleri, kendi kredisi ve yüksek koruma ile ney, v.s. musîkî âletleriyle halkımıza musikinin câiz kısmını kabul ettirdi. Harakânî Hazretlerine göre, semâzen ayağını yere vurunca kendisini Arş’ta hissetmeyenin semâ yapması câiz değildir.”
*Bulunduğumuz ülkelerde ilk işimiz dil kurslarına gitmektir. Bakınız Almanya’ya gelmiş bir vatandaşımız seneler sonra ne diyor; “Bir gün MUZ almak için bir dükkana girdim. MUZ, dedim. Yok, der gibi bir hali vardı. Hemen orada bulunan MUZ kasasını gösterdim. Alman gülüp “Bana ne!..” dedi. Ben de demek ki, satmak istemiyor, diye almaktan vazgeçtim. “Sana neyse, bana ne?” dedim. Sonradan öğrendim ki, Almanca MUZ’un ismi BANANA imiş…”
*Pensilvanya’nın arabalarının plakalarında “Nick Name” olarak “KEYSTONE State” (Kilit Taşı) yazılı… Yani Pensilvanya eyaleti, Amerika’nın kilit taşı… 1990’lı yıllarda, New York veya New Jersey tarafından Pensilvanya’ya hemen girişte “Amerika Burada Başlar” diye bir yazı vardı.
“Tevbe Allah’ım tevbe!..” diyerek tam bir tevbe-i nasûh ile Allah’a dönüş yaparsak, böyle bir tevbe, şuurlu ve çok tatlı olur: Aslında bu şöyle demektir: “Yâ Rabbi, SEN, tevbe ile bana döndün, Rabbim!.. Ben ancak SEN’in tevbenle (bana dönüşünle), SANA tevbe ile dönüyorum.”
*Sadeddin Bey anlatmıştı: “Risale-i Nurları (asli harfleriyle) yazmanın çok kerametlerini gördüm. Emirdağ Lâhikasından Kuşlar Bahsini yazıyordum penceremin camına et çarpar gibi çarpma sesleri duydun. Sonra baktım gruplar halinde kuşlar (Sanki, o yazdığın meseleyle bizim alâkamız var dercesine) pencereme üşüşüyorlar. Çarpıp tekrar girme hamlesi yapıyorlar. Bu tevâfuk karşısında ağlamaya başladım… Bizim ev, yer itibariyle, hırsızlar için bulunmaz bir fırsattır. Çok rahat girebilirler. Böyle olmasına rağmen bir yaz mevsiminde evi bırakıp ablamgillerin yazlık evlerine gittik… Dönüp geldiğimizde bir de baktık ki, mahallemizdeki bütün evlere, hem de evlerin içinde sahipleri varken hırsızlar girip soygun yapmışlar. Ama bizim eve hiç girmemişler. Bir komşu kadın bizim hanıma ‘Senin kocan ne iş yapar?’ diye sormuş. Ben o zaman saatçilik yapıyordum. Saatçi demiş. Kadın, ‘Ama biz devamlı sizin evin çevresinde farklı bekçiler görüyorduk. Her halde, onlar hırsızları sizin eve sokmadılar’ demiş. Gerçekten o zaman aşkla-şevkle Risale-i Nurları yazıyordum, kerametlerini de görüyordum.”
Merhum Tahirî Mutlu Ağabeyimizin de bir KIRK AMBAR defteri vardı. Ona özenip kendi Kırk Ambarımda da bir şeyler toplamaya çalıştım. Sizlere parça parça takdim etmeye gayret ediyorum.
[Safvet Senih] 23.5.2018 [Samanyolu Haaber]
Bir arkadaşımız dedi ki, “Benim çocukluğumda hiç bilinmez ve geçmez hastalıklar için 40 karınca yuvasından onların terslerini toplayıp ondan kocakarı ilacı yaparlar ve hastalık Allah’ın izniyle iyi olurdu. Karınca yuvalarında küçük küçük yuvarlaklar halinde yığınaklar vardır. Onlar aslında karınca tersleridir. Belki 40 tip karıncadan her birinin ayrı özelliği olduğu için hepsinin toplamlarından ve terkibinden bir ilaç yapmak gerekiyor.”
*Muhyiddin İbn-i Arabî yaratmanın tek tek (sanki filim kareleri gibi) olduğunu söylüyor. Yani, Cenab-ı Hak her an var ediyor, yok ediyor. O kadar hızlı oluyor ki bu, filimlerde olduğu gibi yok etmeler fark edilmiyor bile. Fizikçi İbrahim Gülsoylu ile bu yaratılış ve yok edişlerin formülünü bile tesbit etmişti. Onları bana göstermişti. Ama bunu nasıl yapmıştı. Sonra bana dedi ki: “Bunu ben nasıl bilebilirim ki, bunlar bana söylendi, ilham edildi.” Ama düşünüyorum da, bu var etme ve yok etme aralıklarının bilinmesinin ilim ve fenne acaba ne faydası olabilir? Bilinse ne olur, bilinmese ne olur? Bunun cevabını bulamadım…
*Ticareti ne zannediyorsun? Ticaret gönüller kazanmak, dostluklar inşâ etmektir. Para kazanabilirsin ama, acaba önce bu kazanç seni insan yapabilir mi? Evet ticaret, zamanı ve insanı iyi anlamak ve çok iyi değerlendirmektir.
*Modern çağın problemi, ÂCİL olanın ÖNEMLİ olandan çalınmasıdır. Âciliyet, güzel olanı erteletir…
*“Itrî, Dede Efendi, Şeyh Galip Mevlevî geleğindendir… Mevlana Celâleddin Rumî Hazretleri, kendi kredisi ve yüksek koruma ile ney, v.s. musîkî âletleriyle halkımıza musikinin câiz kısmını kabul ettirdi. Harakânî Hazretlerine göre, semâzen ayağını yere vurunca kendisini Arş’ta hissetmeyenin semâ yapması câiz değildir.”
*Bulunduğumuz ülkelerde ilk işimiz dil kurslarına gitmektir. Bakınız Almanya’ya gelmiş bir vatandaşımız seneler sonra ne diyor; “Bir gün MUZ almak için bir dükkana girdim. MUZ, dedim. Yok, der gibi bir hali vardı. Hemen orada bulunan MUZ kasasını gösterdim. Alman gülüp “Bana ne!..” dedi. Ben de demek ki, satmak istemiyor, diye almaktan vazgeçtim. “Sana neyse, bana ne?” dedim. Sonradan öğrendim ki, Almanca MUZ’un ismi BANANA imiş…”
*Pensilvanya’nın arabalarının plakalarında “Nick Name” olarak “KEYSTONE State” (Kilit Taşı) yazılı… Yani Pensilvanya eyaleti, Amerika’nın kilit taşı… 1990’lı yıllarda, New York veya New Jersey tarafından Pensilvanya’ya hemen girişte “Amerika Burada Başlar” diye bir yazı vardı.
“Tevbe Allah’ım tevbe!..” diyerek tam bir tevbe-i nasûh ile Allah’a dönüş yaparsak, böyle bir tevbe, şuurlu ve çok tatlı olur: Aslında bu şöyle demektir: “Yâ Rabbi, SEN, tevbe ile bana döndün, Rabbim!.. Ben ancak SEN’in tevbenle (bana dönüşünle), SANA tevbe ile dönüyorum.”
*Sadeddin Bey anlatmıştı: “Risale-i Nurları (asli harfleriyle) yazmanın çok kerametlerini gördüm. Emirdağ Lâhikasından Kuşlar Bahsini yazıyordum penceremin camına et çarpar gibi çarpma sesleri duydun. Sonra baktım gruplar halinde kuşlar (Sanki, o yazdığın meseleyle bizim alâkamız var dercesine) pencereme üşüşüyorlar. Çarpıp tekrar girme hamlesi yapıyorlar. Bu tevâfuk karşısında ağlamaya başladım… Bizim ev, yer itibariyle, hırsızlar için bulunmaz bir fırsattır. Çok rahat girebilirler. Böyle olmasına rağmen bir yaz mevsiminde evi bırakıp ablamgillerin yazlık evlerine gittik… Dönüp geldiğimizde bir de baktık ki, mahallemizdeki bütün evlere, hem de evlerin içinde sahipleri varken hırsızlar girip soygun yapmışlar. Ama bizim eve hiç girmemişler. Bir komşu kadın bizim hanıma ‘Senin kocan ne iş yapar?’ diye sormuş. Ben o zaman saatçilik yapıyordum. Saatçi demiş. Kadın, ‘Ama biz devamlı sizin evin çevresinde farklı bekçiler görüyorduk. Her halde, onlar hırsızları sizin eve sokmadılar’ demiş. Gerçekten o zaman aşkla-şevkle Risale-i Nurları yazıyordum, kerametlerini de görüyordum.”
Merhum Tahirî Mutlu Ağabeyimizin de bir KIRK AMBAR defteri vardı. Ona özenip kendi Kırk Ambarımda da bir şeyler toplamaya çalıştım. Sizlere parça parça takdim etmeye gayret ediyorum.
[Safvet Senih] 23.5.2018 [Samanyolu Haaber]
Kalplerin Yumuşadığı Mübârek Ay [Mehmet Ali Şengül]
Yıllar, aylar, gece ve gündüzler insanlığın hizmetine sunulan Allah’ın Kudreti’nin alâmetlerindendir. Aylar ve günlerin üstünlüğü, içerisinde vukû bulan hâdiselerle değer bulmuştur. Onlara değer kazandıran olaylar da, Rabbimizce takdir buyrulmuştur.
Bu önemli ay ve günler, iyi değerlendirilirse ömür dakikaları âhiret hayâtı adına çok bereketli geçecektir. İnsanın yaratılan varlıklara bakışı, hikmetle cereyan eden hâdiselere göre olmalıdır. Mübârek Ramazan ayı, Allah’ın kullarına bir nîmet sofrasıdır. Allah’a yaklaşma yollarını gösteren bir aydır. Tamâmen uhrevî hayâtı esas alan, maddî- mânevî duyguları âhirete bağlayan bir aydır.
Ramazan-ı Şerif, insanı fânî hayatta âhireti kazanmaya yönlendiren, zayıflayan dînî hissiyatını canlandırmaya vesile olan, ibâdet ağırlıklı ve içinde bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini barındıran mübârek bir aydır.
Bir kudsî hadiste Rabbimiz, “ ...Oruç benim içindir, O’nun mükâfatını ancak ben vereceğim” buyurmaktadır. (Buhari) Allah emrettiği için tutulan bu oruç, Allah’ın nâmütenâhi ikramda bulunduğu, envâî türlü konserve edilmiş nîmetlerinin, husûsiyle her yudumu hayat olan suyun kıymetini hatırlatmaktadır.
Ramazan-ı şerif, bir arınma, temizlenme kurnasıdır. Allah Resûlü’nün (sallallâhü aleyhi ve sellem); “Her kim inanarak ve karşılığını Allah’dan bekleyerek Ramazan ayını ihyâ ederse, geçmiş günahları bağışlanır” (Buhari, Müslim) buyurmaktadır.
Nebîler Nebîsi (sallallâhü aleyhi ve selem) “Sâhur yapın. Şüphesiz sâhurda bereket vardır. “ buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim) Mü’minler, gecenin en sessiz, en bereketli zaman dilimi olan sâhur vaktinde kalkar, aynı zamanda kabir âleminde ışık ve nur olacak teheccüd namazını ve akâbinde hem hılkat-i evvele, hem de ba’sü ba’del mevte işâret eden Sabah namazını edâ eder, tesbihat ve duâdan sonra da, Haşir sûresinin son üç âyetini okurlarsa (bu ayetlerin Akşam namazından sonra da okunması gerekmektedir), meleklerin salâtına ve şehit olma şerefine mazhar olurlar.
Bu mevzuyla alâkalı, Mâkil bin Yesar’ın (ra) rivâyet ettiğine göre, Efendimiz (sav), “Her kim sabahleyin üç kere ‘Eûzü billâhi-s Semî-il Alîmi mineş-Şeytânirracîm’ der ve Haşir sûresinin son üç âyetini okuyacak olursa, Allah ona akşama kadar salât edecek yetmiş bin meleği vazîfeli kılar ve onlar ona salât ederler. O gün ölürse şehit olarak ölür. Aynı şekilde, akşam da bunu yaparsa meleklerin salâtına ve şehit olma şerefine mazhar olur” buyurmaktadır. (Ahmet bin Hanbel, Tirmizi)
Ramazan-ı Şerif, Kur’an ayıdır. Bu ayda Cibril ve Efendimiz (aleyhimüsselam) karşılıklı mukâbelede bulunarak Kur’an’ı okumuşlar ve bu sâyede Kur’ân’ın ârızasız bir kelâm olduğunu teyit etmişlerdir. O günden bugüne, ümmet-i Muhammed (sav) hakkında feyiz ve bereket kaynağı olan Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân, mü’minler tarafından Ramazan ayında mukâbele şeklinde okunmaktadır. Kıymet ve değeri tam olarak kavranmasa da, muhtevâ derinliği anlaşılmaya çalışılmakta, mü’minler bu mübârek ayda O’ndan istifâde etmektedirler.
Ramazan-ı Şerif, mânen beslenme, feyiz ve bereket ayı olduğu kadar, aynı zamanda, bir sağlık ve diyet ayıdır. Orucun insan için, zihinsel ve fiziksel sağlığa katkı sağladığı, bedenimizi ve irâdemizi disipline ettiği, kan dolaşımını artırdığı, damarları temizlediği, hücrelerin yenilenmesini sağladığı, karaciğerin ve bütün organların istirahat edip bu ayda dinlendiği, mütehassas hekimler tarafından ifâde edilmektedir.
İnsanlığın iftihar tablosu Efendiler Efendisi (sav); ‘Kıllet-üt taam (az yemeyi), kıllet-ül kelâm (az konuşmayı), kıllet-ül menâm (az uyumayı)’ tavsiye buyurmuştur. Bu ölçünün hayâta uygulanmasında Allah’ın emrettiği oruç ibâdeti çok uygun düşmektedir.
Ramazân-ı Şerif ayı, yetimlerin, fakirlerin, gariplerin, dünyada acından ölen insanların hatırlandığı müthiş bir yardımlaşma, dayanışma ve onların duâlarından istifâde etme ayıdır.
Allah (cc); bu bereket ayında, kalbi şefkât ve merhametle çarpan kullarını, yardım ve cömertlikte seferber ederek, bütün dünyâdaki muhtaç olan fakir, garip ve yetimlerin imdâdına koşturup iftar yaptırabilmek için âdeta yarıştırmakta, böylece bu mübârek ayın bereketinden istifâde etmelerini sağlamaktadır.
Ramazân-ı Şerif ayında, hayır ve bereketleri saymak ve sınırlandırmak mümkün değildir. Oruç ibâdetinin ve diğer ibâdetlerin hikmetini; ancak Rabbimiz bilir. Biz kullara düşen vazîfe, ihlâs ve samîmiyetle Rabbimiz’i ve Efendimiz’i (sav) memnun edecek tavır ve davranış içinde bulunmamızdır.
Ramazân-ı Şerif ayı; emir ve itâatteki inceliğin, oruç ve diğer ibâdetlerdeki hikmetin hissedildiği, beden ve ruhta kazanılan güzelliklerin adıdır.
Kararmış gönülleri aydınlatan, kirlenmiş uzuvları temizleyen, Şeytan’ı yerindirip mü’minleri sevindiren, Rahmetin sağnak sağnak yağdığı, Allah’ın ‘Istiğfar eden yok mu?, onu mağfiret edeyim, isteyen yok mu? ona istediğini vereyim, duâ eden yok mu? duâsını kabul edeyim’ buyurduğu (Müslim); bu emr-i İlâhi’yi tebliğ için meleklerin kapı kapı dolaşmak üzere arza indiği, ayların sultânı, bu şerefli misâfirimiz mübârek aydan, mü’minler istifâde etmelidirler.
Ramazân-ı Şerif ayı, bir yıllık geriye dönük hayâtın hesâbının Allah’a arz edildiği aydır. Günde beş defa mahşerde hesap veriyor gibi, namazda ciddi bir şekilde muhâsebesini yapar. Hâkim ve Hakîm olan Allah, bütün icraâtını hikmetle yaptığı, emrettiği namaz ve oruç gibi bütün ibâdetlerde de hikmetler gizlemiştir.
Ankebut sûresi 45.âyette Cenâb-ı Hak, “...Muhakkak ki, namaz, insanı ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazîlettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” Buyurmaktadır.
Kâinatta müthiş bir düzen, sistem ve âhenk görüyoruz. Hiçbir şey başı bozuk hareket etmiyor. Fevkalâde Kemâl-i Rubûbiyet hâkim. Gafletinden dolayı insan, bu hakîkatleri ve güzellikleri, baş döndürücü sistemleri göremiyor.
Bir kışla durumunda olan küre-i arz ve bu kışlada asker bulunan insanlar, yaratılış gâyesinin idrak ve şuûruna ermek için, belli emir ve yasaklarla tâlime tâbi tutulmaktadırlar.
Ehl-i îman olan mü’minler, birçok hikmetlerin gizli bulunduğu namaz ve oruçla, âdeta komut alıp bir kumandanı dinler gibi namaz vakitlerinde, iftar ve sâhurlarda, kumandanlar kumandanı Allah'tan emir alarak hareket ediyor, önünde sofra hazır ama, vakit girmeden, izin verilmeden, helâl nimetlere bile elini uzatamıyor ve ezanı bekliyorlar.
En basit bir ikrâma ve küçük bir hediyeye bile teşekkür eden insan, Allah'ın sonsuz nîmetlerine karşı nankörce davranması, namaz ve oruç gibi ibâdetlerde tembellik göstermesi ne büyük tâlihsizliktir!
Oruçla zengin, fakirin halini anlar. Ona yardım elini uzatır. Dertlerine ve sıkıntılarına zekat, sadaka, kurban gibi yardımlarıyla derdine ortak olur. Böylece fakirin duâsını alır, kalbini kazanır. O zaman zenginin malında, fakirin gözü kalmaz. Verdiği hizmeti hilesiz, severek yerine getirir. Bu sûretle içtimâi denge, huzur ve güven ortamı oluşur.
İnsan oruçla, ferman dinlemeyen hep kötülük telkin eden nefsine söz dinletir. Bütün uzuvlarına oruç tutturmak sûretiyle gözünü haramdan, dilini gıybet ve yalandan korur. Kıymetini ve değerini bilemediği, yer yer israf edip çöpe attığı Allah'ın paha biçilmez nimetlerinin, oruçla kıymetini anlar.
Kalplerin yumuşadığı bu mübârek ayda, Allah'ı kullarına sevdirme, büyük bir fırsattır. Gecesini, gündüzünü, iftarını ve gerekirse sâhurunu bile iyi değerlendirmek sûretiyle insanların gönüllerine girilebilir. Bu mübârek ayın en önemli husûsiyetlerinden birisi de budur. Kur'an-ı Mûciz-ül Beyan’da Bakara sûresi 183-187.âyetlerde Rabbimiz:
“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki fenâlıklardan korunursunuz.(2/183)”
‘Orucun sayısız hikmetleri vardır: Allah’ın, kâinatın Rabbi olduğu gerçeğinin daha geniş çapta anlaşılmasını sağlar. İnsanın rûhunu kötü etkilerden, hırslardan korur. Bedenine iyi bir perhiz olarak zararlı maddeleri atmasına vesîle olur. İnsanlara açların ve fakirlerin sıkıntılarını tattırarak toplumdaki dengesizlikleri gidermeye katkıda bulunur, Haramlardan uzaklaşmaya vesîle olarak, kişinin ebedî hayâtını korur. Hülâsa, bütün bu gâyeleri Kur’ân, korunma (ittikâ) kelimesiyle özetlemiş olmaktadır.’
“ Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir.
Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.(2/184)”
“ O sayılı günler, Ramazan ayıdır. O Ramazan ayı ki, insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtivâ eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ramazan ayının hilâlini görürse, o gün oruç tutsun. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez.
Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tâzim etmenizi ister.
Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir. (2/185)“
“Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ edenin duâsına icâbet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icâbet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.(2/186)”
“(Ey kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize yaklaşmak size helâl kılındı. Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için yüzünüze bakıp, size bu lütufta bulundu. Artık bundan böyle onlara yaklaşıp, Allah’ın sizin için takdir buyurduğu neslin arayışı içinde olun. Şafak vaktine (günün ağarması gecenin karanlığından farkedilinceye) kadar yeyin için. Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın yasak sınırlarıdır, sakın o hudutlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah insanlara, zararlardan sakınıp korunmaları için âyetlerini iyice açıklar.(2/187)” buyurmaktadır.
Velhâsıl; Ramazân-ı Şerif ayı ve onun orucu, dünyâ ve âhiret hayâtının kazanılmasında çok büyük bir fırsattır. Bir daha Allah ya nasip eder, ya etmez. Hakkıyla onu edâ eden, namaz ve orucunda hassas ve titiz bulunan, bütün uzuvlarıyla oruç tutarak bu şerefli ayı evinde misâfir eden, böylece onun kıymetini takdir edip, değerlendiren mü’minlere ne mutlu!
Bugün en ağır şartlar altında bulunan mağdur, mazlum, mahkum, hürriyeti elinden alınmış esâret altında çok büyük sıkıntılara mâruz olmasına rağmen, Allah’ın emri olan namaz ve oruç gibi ibâdetlerini ihmal etmeyip yerine getirme gayreti içinde bulunan, kadın- erkek bütün kardeşlerimizin en kısa zamanda necâta ermelerini Cenâb-ı Hak’tan diler ve duâ eder; bu vesîle ile bütün ehl-i iman kardeşlerimizin mübârek Ramazan ayını en iyi şekilde değerlendirerek geçirmelerini ve affa mazhariyetlerini Cenâb-ı Hak'tan dilerim.
[Mehmet Ali Şengül] 23.5.2018 [Samanyolu Haber]
Bu önemli ay ve günler, iyi değerlendirilirse ömür dakikaları âhiret hayâtı adına çok bereketli geçecektir. İnsanın yaratılan varlıklara bakışı, hikmetle cereyan eden hâdiselere göre olmalıdır. Mübârek Ramazan ayı, Allah’ın kullarına bir nîmet sofrasıdır. Allah’a yaklaşma yollarını gösteren bir aydır. Tamâmen uhrevî hayâtı esas alan, maddî- mânevî duyguları âhirete bağlayan bir aydır.
Ramazan-ı Şerif, insanı fânî hayatta âhireti kazanmaya yönlendiren, zayıflayan dînî hissiyatını canlandırmaya vesile olan, ibâdet ağırlıklı ve içinde bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini barındıran mübârek bir aydır.
Bir kudsî hadiste Rabbimiz, “ ...Oruç benim içindir, O’nun mükâfatını ancak ben vereceğim” buyurmaktadır. (Buhari) Allah emrettiği için tutulan bu oruç, Allah’ın nâmütenâhi ikramda bulunduğu, envâî türlü konserve edilmiş nîmetlerinin, husûsiyle her yudumu hayat olan suyun kıymetini hatırlatmaktadır.
Ramazan-ı şerif, bir arınma, temizlenme kurnasıdır. Allah Resûlü’nün (sallallâhü aleyhi ve sellem); “Her kim inanarak ve karşılığını Allah’dan bekleyerek Ramazan ayını ihyâ ederse, geçmiş günahları bağışlanır” (Buhari, Müslim) buyurmaktadır.
Nebîler Nebîsi (sallallâhü aleyhi ve selem) “Sâhur yapın. Şüphesiz sâhurda bereket vardır. “ buyurmuşlardır. (Buhari, Müslim) Mü’minler, gecenin en sessiz, en bereketli zaman dilimi olan sâhur vaktinde kalkar, aynı zamanda kabir âleminde ışık ve nur olacak teheccüd namazını ve akâbinde hem hılkat-i evvele, hem de ba’sü ba’del mevte işâret eden Sabah namazını edâ eder, tesbihat ve duâdan sonra da, Haşir sûresinin son üç âyetini okurlarsa (bu ayetlerin Akşam namazından sonra da okunması gerekmektedir), meleklerin salâtına ve şehit olma şerefine mazhar olurlar.
Bu mevzuyla alâkalı, Mâkil bin Yesar’ın (ra) rivâyet ettiğine göre, Efendimiz (sav), “Her kim sabahleyin üç kere ‘Eûzü billâhi-s Semî-il Alîmi mineş-Şeytânirracîm’ der ve Haşir sûresinin son üç âyetini okuyacak olursa, Allah ona akşama kadar salât edecek yetmiş bin meleği vazîfeli kılar ve onlar ona salât ederler. O gün ölürse şehit olarak ölür. Aynı şekilde, akşam da bunu yaparsa meleklerin salâtına ve şehit olma şerefine mazhar olur” buyurmaktadır. (Ahmet bin Hanbel, Tirmizi)
Ramazan-ı Şerif, Kur’an ayıdır. Bu ayda Cibril ve Efendimiz (aleyhimüsselam) karşılıklı mukâbelede bulunarak Kur’an’ı okumuşlar ve bu sâyede Kur’ân’ın ârızasız bir kelâm olduğunu teyit etmişlerdir. O günden bugüne, ümmet-i Muhammed (sav) hakkında feyiz ve bereket kaynağı olan Kur’ân-ı Mûciz-ül Beyân, mü’minler tarafından Ramazan ayında mukâbele şeklinde okunmaktadır. Kıymet ve değeri tam olarak kavranmasa da, muhtevâ derinliği anlaşılmaya çalışılmakta, mü’minler bu mübârek ayda O’ndan istifâde etmektedirler.
Ramazan-ı Şerif, mânen beslenme, feyiz ve bereket ayı olduğu kadar, aynı zamanda, bir sağlık ve diyet ayıdır. Orucun insan için, zihinsel ve fiziksel sağlığa katkı sağladığı, bedenimizi ve irâdemizi disipline ettiği, kan dolaşımını artırdığı, damarları temizlediği, hücrelerin yenilenmesini sağladığı, karaciğerin ve bütün organların istirahat edip bu ayda dinlendiği, mütehassas hekimler tarafından ifâde edilmektedir.
İnsanlığın iftihar tablosu Efendiler Efendisi (sav); ‘Kıllet-üt taam (az yemeyi), kıllet-ül kelâm (az konuşmayı), kıllet-ül menâm (az uyumayı)’ tavsiye buyurmuştur. Bu ölçünün hayâta uygulanmasında Allah’ın emrettiği oruç ibâdeti çok uygun düşmektedir.
Ramazân-ı Şerif ayı, yetimlerin, fakirlerin, gariplerin, dünyada acından ölen insanların hatırlandığı müthiş bir yardımlaşma, dayanışma ve onların duâlarından istifâde etme ayıdır.
Allah (cc); bu bereket ayında, kalbi şefkât ve merhametle çarpan kullarını, yardım ve cömertlikte seferber ederek, bütün dünyâdaki muhtaç olan fakir, garip ve yetimlerin imdâdına koşturup iftar yaptırabilmek için âdeta yarıştırmakta, böylece bu mübârek ayın bereketinden istifâde etmelerini sağlamaktadır.
Ramazân-ı Şerif ayında, hayır ve bereketleri saymak ve sınırlandırmak mümkün değildir. Oruç ibâdetinin ve diğer ibâdetlerin hikmetini; ancak Rabbimiz bilir. Biz kullara düşen vazîfe, ihlâs ve samîmiyetle Rabbimiz’i ve Efendimiz’i (sav) memnun edecek tavır ve davranış içinde bulunmamızdır.
Ramazân-ı Şerif ayı; emir ve itâatteki inceliğin, oruç ve diğer ibâdetlerdeki hikmetin hissedildiği, beden ve ruhta kazanılan güzelliklerin adıdır.
Kararmış gönülleri aydınlatan, kirlenmiş uzuvları temizleyen, Şeytan’ı yerindirip mü’minleri sevindiren, Rahmetin sağnak sağnak yağdığı, Allah’ın ‘Istiğfar eden yok mu?, onu mağfiret edeyim, isteyen yok mu? ona istediğini vereyim, duâ eden yok mu? duâsını kabul edeyim’ buyurduğu (Müslim); bu emr-i İlâhi’yi tebliğ için meleklerin kapı kapı dolaşmak üzere arza indiği, ayların sultânı, bu şerefli misâfirimiz mübârek aydan, mü’minler istifâde etmelidirler.
Ramazân-ı Şerif ayı, bir yıllık geriye dönük hayâtın hesâbının Allah’a arz edildiği aydır. Günde beş defa mahşerde hesap veriyor gibi, namazda ciddi bir şekilde muhâsebesini yapar. Hâkim ve Hakîm olan Allah, bütün icraâtını hikmetle yaptığı, emrettiği namaz ve oruç gibi bütün ibâdetlerde de hikmetler gizlemiştir.
Ankebut sûresi 45.âyette Cenâb-ı Hak, “...Muhakkak ki, namaz, insanı ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı namazla anmak, elbette en büyük fazîlettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” Buyurmaktadır.
Kâinatta müthiş bir düzen, sistem ve âhenk görüyoruz. Hiçbir şey başı bozuk hareket etmiyor. Fevkalâde Kemâl-i Rubûbiyet hâkim. Gafletinden dolayı insan, bu hakîkatleri ve güzellikleri, baş döndürücü sistemleri göremiyor.
Bir kışla durumunda olan küre-i arz ve bu kışlada asker bulunan insanlar, yaratılış gâyesinin idrak ve şuûruna ermek için, belli emir ve yasaklarla tâlime tâbi tutulmaktadırlar.
Ehl-i îman olan mü’minler, birçok hikmetlerin gizli bulunduğu namaz ve oruçla, âdeta komut alıp bir kumandanı dinler gibi namaz vakitlerinde, iftar ve sâhurlarda, kumandanlar kumandanı Allah'tan emir alarak hareket ediyor, önünde sofra hazır ama, vakit girmeden, izin verilmeden, helâl nimetlere bile elini uzatamıyor ve ezanı bekliyorlar.
En basit bir ikrâma ve küçük bir hediyeye bile teşekkür eden insan, Allah'ın sonsuz nîmetlerine karşı nankörce davranması, namaz ve oruç gibi ibâdetlerde tembellik göstermesi ne büyük tâlihsizliktir!
Oruçla zengin, fakirin halini anlar. Ona yardım elini uzatır. Dertlerine ve sıkıntılarına zekat, sadaka, kurban gibi yardımlarıyla derdine ortak olur. Böylece fakirin duâsını alır, kalbini kazanır. O zaman zenginin malında, fakirin gözü kalmaz. Verdiği hizmeti hilesiz, severek yerine getirir. Bu sûretle içtimâi denge, huzur ve güven ortamı oluşur.
İnsan oruçla, ferman dinlemeyen hep kötülük telkin eden nefsine söz dinletir. Bütün uzuvlarına oruç tutturmak sûretiyle gözünü haramdan, dilini gıybet ve yalandan korur. Kıymetini ve değerini bilemediği, yer yer israf edip çöpe attığı Allah'ın paha biçilmez nimetlerinin, oruçla kıymetini anlar.
Kalplerin yumuşadığı bu mübârek ayda, Allah'ı kullarına sevdirme, büyük bir fırsattır. Gecesini, gündüzünü, iftarını ve gerekirse sâhurunu bile iyi değerlendirmek sûretiyle insanların gönüllerine girilebilir. Bu mübârek ayın en önemli husûsiyetlerinden birisi de budur. Kur'an-ı Mûciz-ül Beyan’da Bakara sûresi 183-187.âyetlerde Rabbimiz:
“Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç tutmak size de farz kılındı. Böylece umulur ki fenâlıklardan korunursunuz.(2/183)”
‘Orucun sayısız hikmetleri vardır: Allah’ın, kâinatın Rabbi olduğu gerçeğinin daha geniş çapta anlaşılmasını sağlar. İnsanın rûhunu kötü etkilerden, hırslardan korur. Bedenine iyi bir perhiz olarak zararlı maddeleri atmasına vesîle olur. İnsanlara açların ve fakirlerin sıkıntılarını tattırarak toplumdaki dengesizlikleri gidermeye katkıda bulunur, Haramlardan uzaklaşmaya vesîle olarak, kişinin ebedî hayâtını korur. Hülâsa, bütün bu gâyeleri Kur’ân, korunma (ittikâ) kelimesiyle özetlemiş olmaktadır.’
“ Oruç sayılı günlerdedir. Sizden her kim o günlerde hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar. Oruç tutamayanlara fidye gerekir.
Fidye bir fakiri doyuracak miktardır. Her kim de, kendi hayrına olarak fidye miktarını artırırsa bu, kendisi hakkında elbette daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer işin gerçeğini bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.(2/184)”
“ O sayılı günler, Ramazan ayıdır. O Ramazan ayı ki, insanlığa bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık ve parlak delilleri ihtivâ eden Kur’ân o ayda indirildi. Artık sizden kim Ramazan ayının hilâlini görürse, o gün oruç tutsun. Hasta veya yolcu olan, tutamadığı günler sayısınca, başka günlerde oruç tutar. Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez.
Oruç günlerini tamamlamanızı, size doğru yolu gösterdiğinden ötürü Allah’ı tâzim etmenizi ister.
Şükredesiniz diye bu kolaylığı gösterir. (2/185)“
“Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ edenin duâsına icâbet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icâbet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki, doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.(2/186)”
“(Ey kocalar), oruç tuttuğunuz günlerin gecelerinde, eşlerinize yaklaşmak size helâl kılındı. Eşleriniz sizin elbiseleriniz, siz de eşlerinizin elbiselerisiniz. Allah nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için yüzünüze bakıp, size bu lütufta bulundu. Artık bundan böyle onlara yaklaşıp, Allah’ın sizin için takdir buyurduğu neslin arayışı içinde olun. Şafak vaktine (günün ağarması gecenin karanlığından farkedilinceye) kadar yeyin için. Sonra gece girinceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlerde itikâfta bulunduğunuz sırada eşlerinize yaklaşmayın. Bunlar Allah’ın yasak sınırlarıdır, sakın o hudutlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah insanlara, zararlardan sakınıp korunmaları için âyetlerini iyice açıklar.(2/187)” buyurmaktadır.
Velhâsıl; Ramazân-ı Şerif ayı ve onun orucu, dünyâ ve âhiret hayâtının kazanılmasında çok büyük bir fırsattır. Bir daha Allah ya nasip eder, ya etmez. Hakkıyla onu edâ eden, namaz ve orucunda hassas ve titiz bulunan, bütün uzuvlarıyla oruç tutarak bu şerefli ayı evinde misâfir eden, böylece onun kıymetini takdir edip, değerlendiren mü’minlere ne mutlu!
Bugün en ağır şartlar altında bulunan mağdur, mazlum, mahkum, hürriyeti elinden alınmış esâret altında çok büyük sıkıntılara mâruz olmasına rağmen, Allah’ın emri olan namaz ve oruç gibi ibâdetlerini ihmal etmeyip yerine getirme gayreti içinde bulunan, kadın- erkek bütün kardeşlerimizin en kısa zamanda necâta ermelerini Cenâb-ı Hak’tan diler ve duâ eder; bu vesîle ile bütün ehl-i iman kardeşlerimizin mübârek Ramazan ayını en iyi şekilde değerlendirerek geçirmelerini ve affa mazhariyetlerini Cenâb-ı Hak'tan dilerim.
[Mehmet Ali Şengül] 23.5.2018 [Samanyolu Haber]
‘Ankara ve İstanbul’da 6 hastane iflas erteleme talebinde bulundu’
Ankara ve İstanbul’da 6 hastanenin zarar ettiği için mahkemeye başvurarak ve iflas erteleme talebinde bulunduğu belirtildi. Ankara’daki üç hastanenin Özel Minasera Aldan Hastanesi, Özel Bilgi Hastanesi ve Özel Yüzüncü Yıl Hastanesi olduğu bildirildi.
Birgün’ün haberine göre, Ankara Tabip Odası Başkanı Vedat Bulut, iktidarın sağlık politikalarını iyi yönlendiremediğini dile getiriyor. Sağlık sisteminde ciddi bir kaynak israfının yaşadığını aktaran Bulut, bu durumun hekimleri de mağdur ettiğini vurguluyor. Ankara Tabip Odası Başkanı, yaşananların bir domino etkisi oluşturacağını ve bu durumun diğer özel hastaneleri de vuracağının altını çiziyor ve “Ancak asıl sorun Şehir Hastaneleri açıldıktan sonra olacak. Şu anda bile kendi kamu hastanelerini kapatan devlet, özel hastaneleri koruyamaz. Şehir hastanelerinin sonrası bunlar da zarar görecek” ifadelerini kullanıyor.
Çok fazla özel hastane var
Türkiye’de özel hastanelerin fazla sayıda açıldığına dikkat çeken Bulut, “Oysa pazar belli” diyor ve ekliyor: “Türkiye’deki hastaların büyük çoğunluğu, yani yüzde 90’ı Sosyal Güvenlik Kurumu’nun şemsiyesi altında. Bunlar özel hastanelere gittiklerinde fark ücreti ödüyor ve pahalı bir sağlık hizmeti almış oluyorlar. Bu da özel hastanelere gidişi azaltıyor. Bütün hastaneler MR, Tomografi gibi pahalı cihazlar da aldı ve Türkiye cihaz mezarlığına dönüşüyor.”
“Söz konusu bu hastanelerin çoğunda hekimler 5 aya yakın maaşlarını alamadı” diyen Bulut, sözlerini şöyle sonlandırıyor: “Kanun Hükmünde Kararname ile kamudan men edilen hekimlerin de emeği sömürüldü. Halen devam ediyor bu sömürü. İnsanları mesleğini yapamaz hale getirdiler. Sağlık Bakanlığı bu yanlış sağlık politikalarında ısrar ediyor. Hem alet, teçhizat alanında hem de insan kaynaklarında zararlar var. Hekimler ucuz iş gücü haline getirildi. Bu da yaşananların aslında diğer tarafını oluşturuyor.
Trabzon Şehir Hastanesi için ihale
Ankara Tabip Odası raporuna göre doktorların yüzde 73’ünün çalışmak istemediği şehir hastaneleri projelerine bir yenisi daha eklendi. Kamu-özel işbirliği (KÖİ) modeliyle kurulacak Trabzon Şehir Hastanesi için açılan ihale şartnamesinde, projeye talip olan sermaye grubunun aktif varlıklarının en az 400 milyon dolar olması koşulu yer alıyor. Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yer alan ilana göre Trabzon Şehir Hastanesi’nin işletme dönemi 25 yıl olarak belirlendi. Ancak sözleşme süresi toplam 28 yıl, yapım süresinde uzatma verilmişse ise en çok 29 yıl olacak. Projeye talip olan sermaye gruplarının aktif varlıklar toplamının en az 400 milyon dolar olması şartı aranıyor. Ortak girişim olarak göreve aday olunması durumunda ise ortaklardan en az birinin bu şartı sağlaması gerekiyor. Adaylarda ayrıca, ciro veya net satışların 100 milyon dolardan veya öz kaynaklar toplamının 150 milyon dolardan az olmaması şartları da aranacak.
[TR724] 23.5.2018
Birgün’ün haberine göre, Ankara Tabip Odası Başkanı Vedat Bulut, iktidarın sağlık politikalarını iyi yönlendiremediğini dile getiriyor. Sağlık sisteminde ciddi bir kaynak israfının yaşadığını aktaran Bulut, bu durumun hekimleri de mağdur ettiğini vurguluyor. Ankara Tabip Odası Başkanı, yaşananların bir domino etkisi oluşturacağını ve bu durumun diğer özel hastaneleri de vuracağının altını çiziyor ve “Ancak asıl sorun Şehir Hastaneleri açıldıktan sonra olacak. Şu anda bile kendi kamu hastanelerini kapatan devlet, özel hastaneleri koruyamaz. Şehir hastanelerinin sonrası bunlar da zarar görecek” ifadelerini kullanıyor.
Çok fazla özel hastane var
Türkiye’de özel hastanelerin fazla sayıda açıldığına dikkat çeken Bulut, “Oysa pazar belli” diyor ve ekliyor: “Türkiye’deki hastaların büyük çoğunluğu, yani yüzde 90’ı Sosyal Güvenlik Kurumu’nun şemsiyesi altında. Bunlar özel hastanelere gittiklerinde fark ücreti ödüyor ve pahalı bir sağlık hizmeti almış oluyorlar. Bu da özel hastanelere gidişi azaltıyor. Bütün hastaneler MR, Tomografi gibi pahalı cihazlar da aldı ve Türkiye cihaz mezarlığına dönüşüyor.”
“Söz konusu bu hastanelerin çoğunda hekimler 5 aya yakın maaşlarını alamadı” diyen Bulut, sözlerini şöyle sonlandırıyor: “Kanun Hükmünde Kararname ile kamudan men edilen hekimlerin de emeği sömürüldü. Halen devam ediyor bu sömürü. İnsanları mesleğini yapamaz hale getirdiler. Sağlık Bakanlığı bu yanlış sağlık politikalarında ısrar ediyor. Hem alet, teçhizat alanında hem de insan kaynaklarında zararlar var. Hekimler ucuz iş gücü haline getirildi. Bu da yaşananların aslında diğer tarafını oluşturuyor.
Trabzon Şehir Hastanesi için ihale
Ankara Tabip Odası raporuna göre doktorların yüzde 73’ünün çalışmak istemediği şehir hastaneleri projelerine bir yenisi daha eklendi. Kamu-özel işbirliği (KÖİ) modeliyle kurulacak Trabzon Şehir Hastanesi için açılan ihale şartnamesinde, projeye talip olan sermaye grubunun aktif varlıklarının en az 400 milyon dolar olması koşulu yer alıyor. Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yer alan ilana göre Trabzon Şehir Hastanesi’nin işletme dönemi 25 yıl olarak belirlendi. Ancak sözleşme süresi toplam 28 yıl, yapım süresinde uzatma verilmişse ise en çok 29 yıl olacak. Projeye talip olan sermaye gruplarının aktif varlıklar toplamının en az 400 milyon dolar olması şartı aranıyor. Ortak girişim olarak göreve aday olunması durumunda ise ortaklardan en az birinin bu şartı sağlaması gerekiyor. Adaylarda ayrıca, ciro veya net satışların 100 milyon dolardan veya öz kaynaklar toplamının 150 milyon dolardan az olmaması şartları da aranacak.
[TR724] 23.5.2018
Daha çok zulüm vaadiyle oy istemek! [Adem Yavuz Arslan]
Eğer muhalefet partilerinin Cumhurbaşkanı adayları ile mülakat yapma imkânı bulsaydım soracağım sorulardan birisi kesinlikle “Erdoğan’ın yapmadığı neyi yapacaksınız?” olurdu.
Mesele şu;
Meral Akşener’den Muharrem İnce’ye, Doğu Perinçek’ten Selahattin Demirtaş’a tüm adaylar vaatlerini sıralarken “Seçilirsem Fetö ile Erdoğan’dan daha iyi mücadele edeceğim?” diyor.
Hala tutuklanmamış ve işsiz kalmamış az sayıdaki gazeteci ‘Daha iyi mücadeleden kastınız nedir? Erdoğan’ın yapmadığı neyi yapacaksınız?’ diye sormadığı için ‘daha iyi mücadele’den kasıtları nedir bilmiyoruz ama ben buradan sormuş olayım; “Erdoğan’ın Cemaatle mücadele de yapmadığı, eksik bıraktığı neyi yapacaksınız?
İKTİDARIN DİLİYLE İKTİDARA KARŞI
Her şeyden önce şunu bir kez daha ifade etmekte fayda görüyorum.
‘FETÖ’ diye bir terör örgütü yok. Boğazına kadar suça ve yolsuzluğa batmış bir iktidarın, kendini kurtarmak için ürettiği bir söylem-illizyon var.
‘Terörist’ diye tutuklanan, işkence gören, malına mülküne el konulan, işinden atılan, zulümden kaçmaya çalışırken Meriç’in yada Ege’nin azgın sularında çocuklarıyla can veren kişilerin gerçekte ‘terörist’ olmadığını en iyi Erdoğan ve ekibi biliyor.
Aslında muhalefet partileri de biliyor. Fakat iktidarın önlerine attığı ‘FETÖ’ sakızını iştahla çiğnemekte bir sakınca görmüyorlar.
İktidarın söylemleriyle iktidara karşı mücadele ettiklerini sanmaları da ayrı bir vehamet…
Şimdi ise yeni bir aşamaya geçtik.
Başkan adayları hep bir ağızdan ‘seçilmeleri halinde FETÖ’yle Erdoğan’dan daha iyi mücadele edeceklerini’ söylüyor.
İsterseniz bu aşamada durup bir geriye, bir başka ifadeyle Erdoğan’ın icraatlarına bakalım.
Böylece muhalefetin ‘neler yapabileceği’ konusunda fikrimiz de olur.
BİR GÜN HERKES ‘FETÖCÜ’ OLACAK!
Erdoğan’ın en büyük başarısı muhalif gördüğü, biat ettiremediği herkesi ‘Cemaatçi-FETÖ’cü’ ilan etmesi ve bunu topluma kabul ettirebilmesiydi.
Adaylar ‘Erdoğan’dan daha iyi mücadele edeceklerini’ söylediğine göre, seçilmeleri halinde kendilerine muhalif gördükleri, biat ettiremedikleri herkesi muhtemelen doğrudan infaz ettireceklerdir.
Sonuçta Erdoğan da muhalif herkesi önce susturuyor, olmazsa tutuklatıyor.
Erdoğan yolsuzluk yaparken suç üstü yakalanınca tüm polis teşkilatını, yargıyı ve medyayı ‘FETÖ’cü ilan edip hepsini tutuklatmıştı.
Takip eden süreçte tüm bürokrasi AKP’li kadrolarca dolduruldu.
Bu saatten sonra Türkiye’de yolsuzluk operasyonu yapılamaz. Bir AKP mensubu cinayet mahallinde ve üstelik elinde kanlı bıçakla yakalansa dahi hiç bir polis yada yargı mensubu işlem yap(a)maz.
Muhalefet bu konuda da Erdoğan’dan ‘daha iyi’ nasıl olacak bilemiyorum. Herhalde doğrudan Esad Suriye’sindeki ‘parti devleti’ne geçecekler.!
DOĞRUDAN GAZ ODASI AŞAMASINA MI GEÇECEKSİNİZ?
Erdoğan bugüne kadar yüz binlerce insanı ‘terörist’ suçlamasıyla göz altına aldırdı, on binlercesini tutuklattı.
Öğretmenler, gazeteciler, akademisyenler, askerler, yargı mensupları…Cezaevleri muhaliflerle dolu.
İşkenceyle ölmüş onlarca Cemaat mensubu oldu. Kötü muamelenin ardı arkası kesilmiyor.
Hasta olduğu doktor raporları ile net olan öğretmenler, ev kadınları cezaevi koğuşlarında can veriyor.
Kalp hastası olduğu bilindiği halde hücreye atılan bir yargıcın ölümü ancak günler sonra fark edilebiliyor.
Erdoğan Türkiye’sinde 18 bin kadın beraberinde 800’e yakın bebekle cezaevinde.
Zulümden kaçarken Meriç’in ya da Ege’nin azgın sularında, kucaklarında bebekleri ile hayatını kaybeden masum insanlar var.
Haksız hukuksuz yere işinden atılan, tüm kariyeri sıfırlanan, pasaport alması dahi yasaklanan, adeta ölüme terk edilen yüz binlerce insan oldu.
On binlerce esnafın, iş adamının malına mülküne şirketlerine el konuldu, TMSF eliyle AKP’li kişilere peşkeş çekildi.
Kayyım atanan şirketler, kayyımlarca soyuldu.
Hakkında herhangi bir soruşturma bile olmayan insanlar, başkentin göbeğinde MİT eliyle kaçırıldı, aylarca işkenceden geçirildi ve sonra her yerleri kırık dökük halde emniyetin önüne bırakıldı.
Yıllardır dünyanın çok zor bölgelerinde Türkiye’yi temsil etmiş, büyük fedakarlıklar göstermiş öğretmenler yurt dışında yaşıyor bile olsa MİT tarafından kaçırılıp işkence ediliyor.
Muhalefetin adaylarına sormak lazım; ‘Erdoğan’dan daha iyi mücadele edeceğiz, kökünü kazıyacağız?’ derken Erdoğan’ın yapmadığı, yapamadığı neyi yapacaksınız?
Çünkü Erdoğan’ın şu ana kadar yapmadığı birtek Cemaat mensuplarını gaz odasına doldurup yakmak kaldı!
ERDOĞAN’DAN DAHA ZALİM OLAMAZSINIZ?
Erdoğan’ın zulümlerine dair sayfalarca örnek verebilirim.
Aslında hiç bir muhalif adayın Cemaat mensuplarına karşı Erdoğan kadar zalim olabileceğine ihtimal vermiyorum.
Ne Meral Akşener’in, ne Muharrem İnce’nin ne de Selahattin Demirtaş’ın bebekleri hapse attıracağına, siyasi hedefler için çakma darbe yaptırıp kendi halkının ölümüne zemin hazırlayacağına, masum insanlara asılsız iddialarla zulmedeceğine inanmıyorum.
Hatta, hayat gayesi Cemaatlerin kökünü kazımak olan Perinçek bile iktidar olsa Erdoğan kadar zulmedemezdi.
MUHALEFETİN VİZYONSUZLUĞU
Bu yüzden muhalefet partilerindeki ‘FETÖ ile mücadele’ söylemini vizyonsuzluk olarak yorumluyorum.
İktidara talipsiniz fakat kitleleri harekete geçirecek, umut ve heyecan verecek bir söyleminiz yok. Onun yerine iktidarın söyleminin peşine takılıp gidiyorsunuz.
Seçime şunun şurasında az bir zaman kaldı.
Meral Akşener’in, Muharrem İnce’nin yada Selahattin Demirtaş’ın duyduğunuz zaman ‘vay be’ diyeceğiniz hangi projesini gördünüz.?
Vizyon yok, söylem yok, proje ve kadro yok.
Onun yerine iktidar söylemleriyle ‘daha fazla zulüm’ vaadi var. Oysa ki sokağın nabzını doğru tutabilseler FETÖ söyleminin halkın gündeminde olmadığını görürlerdi.
Yoğun baskı ve korku ortamı nedeniyle kimse açıktan ‘Ne FETÖ’sü ulan!’ demiyor ama Erdoğan rejiminin neden olduğu mağduriyetler milleti bezdirmiş halde.
O yüzden, muhalefet adaylarının ‘FETÖ ile daha iyi mücadele’ vaadiyle oy istemesinin siyaseten bir anlamı yok. Aksine bu söylemleriyle Erdoğan rejiminin zulümlerine zımmen destek vermiş olarak tarihe geçiyorlar.
KÜRT OYLARINI ÇALMAK ÖNCELİKLİ HEDEF
Oysa ki muhalefet partilerinden şu aşamada beklenen şey sandığa sahip çıkmak. Çünkü son bir kaç seçimde şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gördük ki AKP ciddi sandık hileleri yapıyor.
Bu açıdan son yerel seçim-özellikle de Ankara seçimleri- ve referandum önemli birer örnek.
Şimdi ise Erdoğan’ın siyasi hayatının en önemli seçimine gidiyoruz ve iktidar cephesi ‘tüm hazırlıkları’ bitirmiş halde.
Sandık kurulları, ilçe seçim kurulları, YSK ve yargı boyutunda tüm hazırlıklar tamam. Malesef muhalefet partileri, olumsuz bunca tecrübeye rağmen hala sandıklara ve seçim güvenliğine sahip çıkabilecek donanımda değil.
Bu seçimlerde ekstra kritik bir durum daha var: Kürt seçmenin tercihi.
Erdoğan için öncelikli hedef Kürt seçmenin oylarını çalmak olacak. Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde tutulması Erdoğan için yeterli değil. Özellikle muhalefet partilerinin esamesinin okunmadığı, HDP’ye yüksek oy çıkan bölgelerde seçim hileleri yapılacak.
Medya tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için fark edilmiyor ama binlerce köy ‘geçici güvenlik bölgesi’ ilan edilmiş durumda. Seçim yasalarında yapılan değişikliklerle sandıklarda her türlü hilenin önü açıldı. Buralarda adil ve özgür bir seçimden bahsetmek mümkün değil.
Sandıkların yerlerinin değiştirilmesi gibi kritik hamleler yapılacak.
Gizli sayım bile yapıldı önceki seçimlerde. Sonuçta HDP’nin baraja takılması Erdoğan için fazladan 50 vekil demek. Bu durumda Batı illerinde büyük çaplı yolsuzluğa ihtiyacı kalmayacak.
Daha önceki tecrübeler gösterdi ki seçim yolsuzluğu çok organize bir harekettir.
Hayali seçmenler, sahte nüfus cüzdanları, fasla basılan pusulalar, mühürsüz zarflar, sandık kurullarında yapılan ‘ince ayarlar’, silah zoruyla müdahaleler, yurt dışından getirilen oyların güvensizliği, SEÇSİS’te yapılan hileler, Anadolu Ajansı ve TRT’nin maniplasyonlar…
Sözün özü şu;
Önümüzde hayati seçimler var. İktidarda ise koltuğu bırakmamak için ‘çakma darbe’ yada ‘sahte suikast’ yaptırmak dahil her türlü kumpası kurabilecek bir rejim var.
Üstelik sandık hileleri ve seçim yolsuzlukları konusunda hayli tecrübeliler.
Bu durumda tüm muhalefet partileri el birliği ile sandıkları korumayı, veri güvenliğini sağlamayı ve seçimlerin çalınmasını önlemeyi konuşması gerekirken onlar Erdoğan’ın FETÖ söyleminin peşine takılıp gidiyorlar.
Oysa ki unuttukları şey şu; hem Erdoğan kadar zalim olamazlar hem de bu söylemle milletin oyunu alamazlar.
O yüzden FETÖ gibi sanal gündemleri bırakıp sandığı korumaya odaklanın.
[Adem Yavuz Arslan] 23.5.2018 [TR724]
Mesele şu;
Meral Akşener’den Muharrem İnce’ye, Doğu Perinçek’ten Selahattin Demirtaş’a tüm adaylar vaatlerini sıralarken “Seçilirsem Fetö ile Erdoğan’dan daha iyi mücadele edeceğim?” diyor.
Hala tutuklanmamış ve işsiz kalmamış az sayıdaki gazeteci ‘Daha iyi mücadeleden kastınız nedir? Erdoğan’ın yapmadığı neyi yapacaksınız?’ diye sormadığı için ‘daha iyi mücadele’den kasıtları nedir bilmiyoruz ama ben buradan sormuş olayım; “Erdoğan’ın Cemaatle mücadele de yapmadığı, eksik bıraktığı neyi yapacaksınız?
İKTİDARIN DİLİYLE İKTİDARA KARŞI
Her şeyden önce şunu bir kez daha ifade etmekte fayda görüyorum.
‘FETÖ’ diye bir terör örgütü yok. Boğazına kadar suça ve yolsuzluğa batmış bir iktidarın, kendini kurtarmak için ürettiği bir söylem-illizyon var.
‘Terörist’ diye tutuklanan, işkence gören, malına mülküne el konulan, işinden atılan, zulümden kaçmaya çalışırken Meriç’in yada Ege’nin azgın sularında çocuklarıyla can veren kişilerin gerçekte ‘terörist’ olmadığını en iyi Erdoğan ve ekibi biliyor.
Aslında muhalefet partileri de biliyor. Fakat iktidarın önlerine attığı ‘FETÖ’ sakızını iştahla çiğnemekte bir sakınca görmüyorlar.
İktidarın söylemleriyle iktidara karşı mücadele ettiklerini sanmaları da ayrı bir vehamet…
Şimdi ise yeni bir aşamaya geçtik.
Başkan adayları hep bir ağızdan ‘seçilmeleri halinde FETÖ’yle Erdoğan’dan daha iyi mücadele edeceklerini’ söylüyor.
İsterseniz bu aşamada durup bir geriye, bir başka ifadeyle Erdoğan’ın icraatlarına bakalım.
Böylece muhalefetin ‘neler yapabileceği’ konusunda fikrimiz de olur.
BİR GÜN HERKES ‘FETÖCÜ’ OLACAK!
Erdoğan’ın en büyük başarısı muhalif gördüğü, biat ettiremediği herkesi ‘Cemaatçi-FETÖ’cü’ ilan etmesi ve bunu topluma kabul ettirebilmesiydi.
Adaylar ‘Erdoğan’dan daha iyi mücadele edeceklerini’ söylediğine göre, seçilmeleri halinde kendilerine muhalif gördükleri, biat ettiremedikleri herkesi muhtemelen doğrudan infaz ettireceklerdir.
Sonuçta Erdoğan da muhalif herkesi önce susturuyor, olmazsa tutuklatıyor.
Erdoğan yolsuzluk yaparken suç üstü yakalanınca tüm polis teşkilatını, yargıyı ve medyayı ‘FETÖ’cü ilan edip hepsini tutuklatmıştı.
Takip eden süreçte tüm bürokrasi AKP’li kadrolarca dolduruldu.
Bu saatten sonra Türkiye’de yolsuzluk operasyonu yapılamaz. Bir AKP mensubu cinayet mahallinde ve üstelik elinde kanlı bıçakla yakalansa dahi hiç bir polis yada yargı mensubu işlem yap(a)maz.
Muhalefet bu konuda da Erdoğan’dan ‘daha iyi’ nasıl olacak bilemiyorum. Herhalde doğrudan Esad Suriye’sindeki ‘parti devleti’ne geçecekler.!
DOĞRUDAN GAZ ODASI AŞAMASINA MI GEÇECEKSİNİZ?
Erdoğan bugüne kadar yüz binlerce insanı ‘terörist’ suçlamasıyla göz altına aldırdı, on binlercesini tutuklattı.
Öğretmenler, gazeteciler, akademisyenler, askerler, yargı mensupları…Cezaevleri muhaliflerle dolu.
İşkenceyle ölmüş onlarca Cemaat mensubu oldu. Kötü muamelenin ardı arkası kesilmiyor.
Hasta olduğu doktor raporları ile net olan öğretmenler, ev kadınları cezaevi koğuşlarında can veriyor.
Kalp hastası olduğu bilindiği halde hücreye atılan bir yargıcın ölümü ancak günler sonra fark edilebiliyor.
Erdoğan Türkiye’sinde 18 bin kadın beraberinde 800’e yakın bebekle cezaevinde.
Zulümden kaçarken Meriç’in ya da Ege’nin azgın sularında, kucaklarında bebekleri ile hayatını kaybeden masum insanlar var.
Haksız hukuksuz yere işinden atılan, tüm kariyeri sıfırlanan, pasaport alması dahi yasaklanan, adeta ölüme terk edilen yüz binlerce insan oldu.
On binlerce esnafın, iş adamının malına mülküne şirketlerine el konuldu, TMSF eliyle AKP’li kişilere peşkeş çekildi.
Kayyım atanan şirketler, kayyımlarca soyuldu.
Hakkında herhangi bir soruşturma bile olmayan insanlar, başkentin göbeğinde MİT eliyle kaçırıldı, aylarca işkenceden geçirildi ve sonra her yerleri kırık dökük halde emniyetin önüne bırakıldı.
Yıllardır dünyanın çok zor bölgelerinde Türkiye’yi temsil etmiş, büyük fedakarlıklar göstermiş öğretmenler yurt dışında yaşıyor bile olsa MİT tarafından kaçırılıp işkence ediliyor.
Muhalefetin adaylarına sormak lazım; ‘Erdoğan’dan daha iyi mücadele edeceğiz, kökünü kazıyacağız?’ derken Erdoğan’ın yapmadığı, yapamadığı neyi yapacaksınız?
Çünkü Erdoğan’ın şu ana kadar yapmadığı birtek Cemaat mensuplarını gaz odasına doldurup yakmak kaldı!
ERDOĞAN’DAN DAHA ZALİM OLAMAZSINIZ?
Erdoğan’ın zulümlerine dair sayfalarca örnek verebilirim.
Aslında hiç bir muhalif adayın Cemaat mensuplarına karşı Erdoğan kadar zalim olabileceğine ihtimal vermiyorum.
Ne Meral Akşener’in, ne Muharrem İnce’nin ne de Selahattin Demirtaş’ın bebekleri hapse attıracağına, siyasi hedefler için çakma darbe yaptırıp kendi halkının ölümüne zemin hazırlayacağına, masum insanlara asılsız iddialarla zulmedeceğine inanmıyorum.
Hatta, hayat gayesi Cemaatlerin kökünü kazımak olan Perinçek bile iktidar olsa Erdoğan kadar zulmedemezdi.
MUHALEFETİN VİZYONSUZLUĞU
Bu yüzden muhalefet partilerindeki ‘FETÖ ile mücadele’ söylemini vizyonsuzluk olarak yorumluyorum.
İktidara talipsiniz fakat kitleleri harekete geçirecek, umut ve heyecan verecek bir söyleminiz yok. Onun yerine iktidarın söyleminin peşine takılıp gidiyorsunuz.
Seçime şunun şurasında az bir zaman kaldı.
Meral Akşener’in, Muharrem İnce’nin yada Selahattin Demirtaş’ın duyduğunuz zaman ‘vay be’ diyeceğiniz hangi projesini gördünüz.?
Vizyon yok, söylem yok, proje ve kadro yok.
Onun yerine iktidar söylemleriyle ‘daha fazla zulüm’ vaadi var. Oysa ki sokağın nabzını doğru tutabilseler FETÖ söyleminin halkın gündeminde olmadığını görürlerdi.
Yoğun baskı ve korku ortamı nedeniyle kimse açıktan ‘Ne FETÖ’sü ulan!’ demiyor ama Erdoğan rejiminin neden olduğu mağduriyetler milleti bezdirmiş halde.
O yüzden, muhalefet adaylarının ‘FETÖ ile daha iyi mücadele’ vaadiyle oy istemesinin siyaseten bir anlamı yok. Aksine bu söylemleriyle Erdoğan rejiminin zulümlerine zımmen destek vermiş olarak tarihe geçiyorlar.
KÜRT OYLARINI ÇALMAK ÖNCELİKLİ HEDEF
Oysa ki muhalefet partilerinden şu aşamada beklenen şey sandığa sahip çıkmak. Çünkü son bir kaç seçimde şüpheye mahal bırakmayacak şekilde gördük ki AKP ciddi sandık hileleri yapıyor.
Bu açıdan son yerel seçim-özellikle de Ankara seçimleri- ve referandum önemli birer örnek.
Şimdi ise Erdoğan’ın siyasi hayatının en önemli seçimine gidiyoruz ve iktidar cephesi ‘tüm hazırlıkları’ bitirmiş halde.
Sandık kurulları, ilçe seçim kurulları, YSK ve yargı boyutunda tüm hazırlıklar tamam. Malesef muhalefet partileri, olumsuz bunca tecrübeye rağmen hala sandıklara ve seçim güvenliğine sahip çıkabilecek donanımda değil.
Bu seçimlerde ekstra kritik bir durum daha var: Kürt seçmenin tercihi.
Erdoğan için öncelikli hedef Kürt seçmenin oylarını çalmak olacak. Selahattin Demirtaş’ın cezaevinde tutulması Erdoğan için yeterli değil. Özellikle muhalefet partilerinin esamesinin okunmadığı, HDP’ye yüksek oy çıkan bölgelerde seçim hileleri yapılacak.
Medya tamamen iktidarın kontrolünde olduğu için fark edilmiyor ama binlerce köy ‘geçici güvenlik bölgesi’ ilan edilmiş durumda. Seçim yasalarında yapılan değişikliklerle sandıklarda her türlü hilenin önü açıldı. Buralarda adil ve özgür bir seçimden bahsetmek mümkün değil.
Sandıkların yerlerinin değiştirilmesi gibi kritik hamleler yapılacak.
Gizli sayım bile yapıldı önceki seçimlerde. Sonuçta HDP’nin baraja takılması Erdoğan için fazladan 50 vekil demek. Bu durumda Batı illerinde büyük çaplı yolsuzluğa ihtiyacı kalmayacak.
Daha önceki tecrübeler gösterdi ki seçim yolsuzluğu çok organize bir harekettir.
Hayali seçmenler, sahte nüfus cüzdanları, fasla basılan pusulalar, mühürsüz zarflar, sandık kurullarında yapılan ‘ince ayarlar’, silah zoruyla müdahaleler, yurt dışından getirilen oyların güvensizliği, SEÇSİS’te yapılan hileler, Anadolu Ajansı ve TRT’nin maniplasyonlar…
Sözün özü şu;
Önümüzde hayati seçimler var. İktidarda ise koltuğu bırakmamak için ‘çakma darbe’ yada ‘sahte suikast’ yaptırmak dahil her türlü kumpası kurabilecek bir rejim var.
Üstelik sandık hileleri ve seçim yolsuzlukları konusunda hayli tecrübeliler.
Bu durumda tüm muhalefet partileri el birliği ile sandıkları korumayı, veri güvenliğini sağlamayı ve seçimlerin çalınmasını önlemeyi konuşması gerekirken onlar Erdoğan’ın FETÖ söyleminin peşine takılıp gidiyorlar.
Oysa ki unuttukları şey şu; hem Erdoğan kadar zalim olamazlar hem de bu söylemle milletin oyunu alamazlar.
O yüzden FETÖ gibi sanal gündemleri bırakıp sandığı korumaya odaklanın.
[Adem Yavuz Arslan] 23.5.2018 [TR724]
Devru’l-Hamkâ ve’l-Mugaffelîn [Naci Karadağ]
Ben pek hazzetmem ama gençken “hadi eksik kalmayalım” diye okumuşluğumuz da vardır. Fırlama yazar Charles Bukowski ‘Bana Aşkını Getir’de Amerikalı yazar William Saroyan’ın “Aynı kadınla iki kez evlenerek hayatımı mahvettim” demesine cevap mahiyetinde bir tespitte bulunur.
Şöyle der Saroyan’a:
“Hayatlarımızı mahvedecek bir şeyler her zaman vardır, neyin veya kimin bizi önce bulduğuna bakar bu durum. Esasen biz mahvolmaya hep hazırızdır. Çünkü mahvolmuş hayatlar olağandır. Bilgeler için de, ahmaklar için de… Ancak o mahvolmuş hayat bizimki olduğunda, işte o zaman farkına varırız intiharların, ayyaşların, hapishane kuşlarının, uyuşturucu müptelaları ve benzerlerinin. Varoluşun menekşeler kadar, gökkuşağı kasırga ve tamtakır mutfak dolabı kadar olağan bir parçası olduklarının.”
Esasen mesele zamanlama olduğu kadar sınanmadır da…
Herhangi bir konuda sınanmayan insan hakkında o konuda kanaat getirmek anlamsız ve yanıltıcı olacaktır.
Bu sebeple “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” denmiştir.
Bugün ülkeye baktığımızda şahit olduklarımız elbette bir zamanlama meselesidir.
Hatta sadece yöresel değil küresel zamanlamayla da ilgilidir şüphesiz.
Son derece kişisel fikirler yumağı olarak söyleyebilirim ki;
Örneğin ben “Azizlerden aziz olan bu millet” söyleminin pek de doğru olmadığını bu süreç vesilesiyle öğrenmiş bulunuyorum.
Hayır, bu millet “azizlerden aziz” değilmiş.
Belki milletin bir kısmı olabilir, bilemiyorum ama sınandığı andan sonra görüyoruz ki, bu milletin kahir ekseriyeti bırakınız azizlerden aziz olmayı, fırsatçı, ‘neme lazım’cı, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’cıymış…
Bırakanız zor durumdaki insanlara, zor durumdaki komşusuna yardım etmek bir yana ona kötülük edebilmek için fırsat kolluyormuş. Yıllarda yediği içtiği ayrı gitmeyen dostunu, ilk baskıda, zor durumda terkedip, sırt çevirip rahatına bakabiliyormuş.
Örneğin Erdoğan’ın arabasını durdurup canhıraş şekilde ağlayarak “Evine el koyun” diye yalvaran kadının böyle bir sınavdan geçmeden bu yüzünü görmek mümkün olabilir miydi?
Yaşanılan süreç çok acılı.
Sadece Hizmet Hareketi için değil.
Hatta şunu söyleyeyim, korkarım ki yaşadığımız acılar daha hiçbir şey.
Belki cemaat değil ama bu ülke, sınandığı bu sürecin bedelini çok daha büyük acılarla ve yoklukla ödeyecek gibime geliyor.
Bugünkü zalim rejim bir anda bitmeyecek. Hemen yarın bitse bile etkisi belki onlarca yıl devam edecek, acıları ve neticelerini birkaç jenerasyon hissedecek maalesef.
Siyasetçisinden sıradan vatandaşına, akademisyeninden din adamına kadar muazzam bir ahmaklaşma süreci filan mı geçiriyoruz tam olarak kavrayabilmiş değilim.
Mesela bir ekonomiden sorumlu bakan böyle konuşunca akıl sağlığı konusunda soru işareti oluşmuyor mu?
Sonra da şöyle:
Zeybekçi yalnız zannediyorsanız yanılıyorsunuz:
Sanatçısına da bakalım mı?
Muhtarlar mesela…
Hani seçiyoruz filan değil mi?
Muhtarların şirazesinden çıkıp, tuhaf bir figüre dönüşebileceğine kim ihtimal verirdi.
Siyasi ikbal uğruna her ay sarayda ağırlanan, kep giydirilip mizah figürüne dönüştürülen, silah eğitimi verilen, İspanya’ya geziye gönderilen muhtarları tarih nasıl hatırlayacak dersiniz?
Bu muhtarların Dolar protestosu da farklı olacaktı elbette! Buyrun…
Trump’u turp yiyerek, Merkel’i yüzüne tükürerek, asfalt yol için donla yola yatarak protesto edecekti…
Diriliş Ertuğrul’u nasıl bir motivasyonla izlediğini de unutmak mümkün mü? (Ayrıca BKZ)
Muhtarlar böyle sıyırdı da din adamı diye geçinenler geri mi kaldı. Mesela İhsan Şenocak denen bir bu devrin din adamı var. Memlekette, akıl, vicdan, iman tehlikedeyken kadınların pantolonuna, -çok afedersiniz- apış aralarına takılan bu zat, (BKZ) sözgelimi şu görüntüden rahatsız olmuyordu.
Portakal bıçaklayarak Hollanda’yı, İtalya bayrağı yakarak Fransa’yı, Koreli döverek Çin’i protesto eden insanlarla dolu bir çağın bahtsızlarıyız.
Yılbaşında Yeniçeri kıyafetiyle Noel Baba kovalamak için sokağa çıkanlar oldu ya Hu!
Pirleri “yolsuzluk hırsızlık değildir, Devlet vatandaşın malına el koyar” gibi fetvalar veren bir zihniyetin ekran yıldızından ne bekleyebilirsiniz ki?
Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, bir günde bin tane örnek bulabiliriz dersek abartma olmaz.
İsterseniz hemen ortaya bir karışık yapabilirim mesela:
Şu fotoğraf geçen hafta çekildi.
Meseleyi tamamen yanlış anlamak bir yana, genel bir devlet politikasından yerel menfaat temin etmek gibi son devrin mide bulandırıcı bir fırsatçılığını göz ardı edebilir miyiz?
Kitabu’l-Hamka ve’l-Mugaffilin (Ahmak ve Dalgınlar Kitabı), ahmak ve gafil insanların komik hikayelerini anlatarak aptallığı hicveden bir eseri gibi görünür ama yazar İbnü’l-Cevzi belki de farkına varmadan çağları aşan bir gerçeği sığ sularda bile olsa talbolaştırır kitabında.
İbnü’l-Cevzi Ahmaklar ve Gafiller kitabında belli bir ‘proses’e tabi olan yani ‘sınanan’ insanın geçirdiği evre sonucunda düşebileceği durumları kolajlar adeta. Üstelik bu insanlar önceden aptal filan da değildir. En azından öyle bilinmezler. Aralarında yöneticiler, hakimler, ilim adamları gibi toplumun farklı kesimlerinden insanlar vardır ve kitap bunlardan örneklerle doludur.
Her ne kadar Abbasi dönemi toplumunun çeşitli yönlerini yansıtsa da, insanların zaman ve mekanla değişmeyen temel nitelikleri dolayısıyla bu eserin günümüze bakan pek çok yönünü görmek mümkündür Ahmaklar ve Gafiller kitabında. Ve anlarız ki, her devir bir anda ahmaklar ve gafiller çağına dönüşebilir!
[Naci Karadağ] 23.5.2018 [TR724]
Şöyle der Saroyan’a:
“Hayatlarımızı mahvedecek bir şeyler her zaman vardır, neyin veya kimin bizi önce bulduğuna bakar bu durum. Esasen biz mahvolmaya hep hazırızdır. Çünkü mahvolmuş hayatlar olağandır. Bilgeler için de, ahmaklar için de… Ancak o mahvolmuş hayat bizimki olduğunda, işte o zaman farkına varırız intiharların, ayyaşların, hapishane kuşlarının, uyuşturucu müptelaları ve benzerlerinin. Varoluşun menekşeler kadar, gökkuşağı kasırga ve tamtakır mutfak dolabı kadar olağan bir parçası olduklarının.”
Esasen mesele zamanlama olduğu kadar sınanmadır da…
Herhangi bir konuda sınanmayan insan hakkında o konuda kanaat getirmek anlamsız ve yanıltıcı olacaktır.
Bu sebeple “Hiç kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” denmiştir.
Bugün ülkeye baktığımızda şahit olduklarımız elbette bir zamanlama meselesidir.
Hatta sadece yöresel değil küresel zamanlamayla da ilgilidir şüphesiz.
Son derece kişisel fikirler yumağı olarak söyleyebilirim ki;
Örneğin ben “Azizlerden aziz olan bu millet” söyleminin pek de doğru olmadığını bu süreç vesilesiyle öğrenmiş bulunuyorum.
Hayır, bu millet “azizlerden aziz” değilmiş.
Belki milletin bir kısmı olabilir, bilemiyorum ama sınandığı andan sonra görüyoruz ki, bu milletin kahir ekseriyeti bırakınız azizlerden aziz olmayı, fırsatçı, ‘neme lazım’cı, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’cıymış…
Bırakanız zor durumdaki insanlara, zor durumdaki komşusuna yardım etmek bir yana ona kötülük edebilmek için fırsat kolluyormuş. Yıllarda yediği içtiği ayrı gitmeyen dostunu, ilk baskıda, zor durumda terkedip, sırt çevirip rahatına bakabiliyormuş.
Örneğin Erdoğan’ın arabasını durdurup canhıraş şekilde ağlayarak “Evine el koyun” diye yalvaran kadının böyle bir sınavdan geçmeden bu yüzünü görmek mümkün olabilir miydi?
Yaşanılan süreç çok acılı.
Sadece Hizmet Hareketi için değil.
Hatta şunu söyleyeyim, korkarım ki yaşadığımız acılar daha hiçbir şey.
Belki cemaat değil ama bu ülke, sınandığı bu sürecin bedelini çok daha büyük acılarla ve yoklukla ödeyecek gibime geliyor.
Bugünkü zalim rejim bir anda bitmeyecek. Hemen yarın bitse bile etkisi belki onlarca yıl devam edecek, acıları ve neticelerini birkaç jenerasyon hissedecek maalesef.
Siyasetçisinden sıradan vatandaşına, akademisyeninden din adamına kadar muazzam bir ahmaklaşma süreci filan mı geçiriyoruz tam olarak kavrayabilmiş değilim.
Mesela bir ekonomiden sorumlu bakan böyle konuşunca akıl sağlığı konusunda soru işareti oluşmuyor mu?
Sonra da şöyle:
Zeybekçi yalnız zannediyorsanız yanılıyorsunuz:
Sanatçısına da bakalım mı?
Muhtarlar mesela…
Hani seçiyoruz filan değil mi?
Muhtarların şirazesinden çıkıp, tuhaf bir figüre dönüşebileceğine kim ihtimal verirdi.
Siyasi ikbal uğruna her ay sarayda ağırlanan, kep giydirilip mizah figürüne dönüştürülen, silah eğitimi verilen, İspanya’ya geziye gönderilen muhtarları tarih nasıl hatırlayacak dersiniz?
Bu muhtarların Dolar protestosu da farklı olacaktı elbette! Buyrun…
Trump’u turp yiyerek, Merkel’i yüzüne tükürerek, asfalt yol için donla yola yatarak protesto edecekti…
Diriliş Ertuğrul’u nasıl bir motivasyonla izlediğini de unutmak mümkün mü? (Ayrıca BKZ)
Muhtarlar böyle sıyırdı da din adamı diye geçinenler geri mi kaldı. Mesela İhsan Şenocak denen bir bu devrin din adamı var. Memlekette, akıl, vicdan, iman tehlikedeyken kadınların pantolonuna, -çok afedersiniz- apış aralarına takılan bu zat, (BKZ) sözgelimi şu görüntüden rahatsız olmuyordu.
Portakal bıçaklayarak Hollanda’yı, İtalya bayrağı yakarak Fransa’yı, Koreli döverek Çin’i protesto eden insanlarla dolu bir çağın bahtsızlarıyız.
Yılbaşında Yeniçeri kıyafetiyle Noel Baba kovalamak için sokağa çıkanlar oldu ya Hu!
Pirleri “yolsuzluk hırsızlık değildir, Devlet vatandaşın malına el koyar” gibi fetvalar veren bir zihniyetin ekran yıldızından ne bekleyebilirsiniz ki?
Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, bir günde bin tane örnek bulabiliriz dersek abartma olmaz.
İsterseniz hemen ortaya bir karışık yapabilirim mesela:
Şu fotoğraf geçen hafta çekildi.
Meseleyi tamamen yanlış anlamak bir yana, genel bir devlet politikasından yerel menfaat temin etmek gibi son devrin mide bulandırıcı bir fırsatçılığını göz ardı edebilir miyiz?
Kitabu’l-Hamka ve’l-Mugaffilin (Ahmak ve Dalgınlar Kitabı), ahmak ve gafil insanların komik hikayelerini anlatarak aptallığı hicveden bir eseri gibi görünür ama yazar İbnü’l-Cevzi belki de farkına varmadan çağları aşan bir gerçeği sığ sularda bile olsa talbolaştırır kitabında.
İbnü’l-Cevzi Ahmaklar ve Gafiller kitabında belli bir ‘proses’e tabi olan yani ‘sınanan’ insanın geçirdiği evre sonucunda düşebileceği durumları kolajlar adeta. Üstelik bu insanlar önceden aptal filan da değildir. En azından öyle bilinmezler. Aralarında yöneticiler, hakimler, ilim adamları gibi toplumun farklı kesimlerinden insanlar vardır ve kitap bunlardan örneklerle doludur.
Her ne kadar Abbasi dönemi toplumunun çeşitli yönlerini yansıtsa da, insanların zaman ve mekanla değişmeyen temel nitelikleri dolayısıyla bu eserin günümüze bakan pek çok yönünü görmek mümkündür Ahmaklar ve Gafiller kitabında. Ve anlarız ki, her devir bir anda ahmaklar ve gafiller çağına dönüşebilir!
[Naci Karadağ] 23.5.2018 [TR724]
Kendine aşık adam! [Umut Vera Tuna]
Narsistik kişilik bozukluğuna adını veren, Mitolojik karakter Narcissus’dur, Kendine Aşık Adam. Efsaneye göre, Narcissus (Narkissos) doğduğunda bir kahin, kendi yüzüne asla bakmaması şartıyla onun çok uzun bir ömür süreceğini söyler. Narsiccus büyür ve olağanüstü güzelliğiyle ormandaki bütün kadın ve perileri kendine aşık eden genç bir delikanlı olur. Echo (Eko) adında peri kızı da Narcıssusa aşık olur ve bir gün ormanda onu takip eder. Çalılıklardaki sesi duyan Narcıssus, ‘Kim var orada’ deyince, Echo ‘ben’ demeye utanır ve ‘Kim var orada’ diye cevap verir. Sonrasında bir cesaretle kendini gösterir ama Narcissus onu küçümseyerek oradan uzaklaşır. Kalbi paramparça olan Echo üzüntüden erir ve geride inleyen bir ses olarak kalır. Echo’ya üzülen ve Narcissus’un hiç umursamadan kalplerini kırdığı diğer kadınlar onun cezalandırılması için Tanrı’ya yalvarırlar. Bir gün, ormanda ava çıkan Narcissus çok susar ve göl kenarına gider. Suda yansımasını görür görmez kendisini hayran hayran izlemeye koyulur. Dudaklarını suya değdirdiğinde görüntüsü kaybolduğu için su içmekten vazgeçer ve susuzluktan bitap düşene kadar yansımasını seyretmeye devam eder. Kendine olan aşkı ve susuzluk hayatına mal olur. Öldüğü yerde kaybolan bedeni bir çiçeğe dönüşür, Nergis çiçeğine (Narcıssus flower).
Narsisizm, en geniş tabirle aşırı ben merkeziyetçilik ve kendini herkesten üstün görme olarak tanımlanabilir. Narsist kişiler kendini nesneleştirdiğinden, başkalarından da tapınma ölçüsünda bir bağlılık ve hayranlık bekler.
Sebebi henüz net olarak bilinmese de, genetik ve çocuklukta dönemindeki değersiz hissetmelerin etkisinin olabileceği varsayılıyor.
İyileşmenin ilk şartı, hasta olduğunu kabul etmektir. Narsist kişiler, narsist olduklarını kabul etmediklerinden onları tedavi etmek neredeyse imkansız. Bu yüzden bazen Narcıssus gibi çok ağır bedeller öderler. Patalojik seviyede narsist olmanın dışında, çoğu insanın kişiliğinde narsistik taraflar olabilir. Bunları tespit etmek mevcut ilişki sorunlarını onarım, kaliteli ilişkiler kurmak, ruhsal olgunlaşma ve kalıcı huzur için çok önemli.
O halde sormak istiyorum:
Hiç narsist biri olabileceğinizi düşündünüz mü?
Mesela, “ben dert çekiyorum kimse rahat etmesin” dediğiniz oldu mu? Başkalarını benliğinizin uzantısı görür müsünüz?
Ya da kırılgan EGO’nüza gelen eleştirilere hazımsız, karşı görüşlere öfkeli, kendinizle yüzleşmede korkak mısınız?
Kusurlarınızı, kusursuz gibi görünerek kapatır, herkesten farklı olduğunuza inanır, aynadaki görüntünüze hayranlık duyar mısınız?
Kendinize itiraf edemediğiniz zayıf yanlarınızı, kibrinizin arkasına saklar ve biri onlara dokunduğu zaman kabalık ve saygısızlığı kendinize hak mı görürsünüz?
Aslında kıskanan sizken, herkesin sizi kıskandığına mı inanırsınız?
El alem “beni başarılı, zengin, mükemmel tanımalı” düşüncesi, sizi kendinizle ilgili abartılı cümleler kurmaya iter mi? Sırf bu yüzden yalan söylemekten çekinmez misiniz?
Kural tanımaz yanınız, egosantrik tarafınız, istediğinizi yapmayı, toplumun ihtiyaçlarına
kolayca tercih etmenize mi sebep olur?
***
Veya narsist bir eş olup olmadığınızı hiç sorguladınız mı?
Eşinizi sevmekten öte, onu kendi yalnızlığınızdan kurtulmak için mi yanınızda tutuyorsunuz?
Veya onun yokluğuna üzülmeniz gereken yerde, kendi yalnız kalmalarınıza mı ağlıyorsunuz?
Eşinizin varsa sizden üstün tarafları, bundan rahatsız olur musunuz?
Echo’nun Narcıssus’a olan aşkı gibi bir aşk,
Kendi olmaktan vazgeçecek bir aşık mı istiyorsunuz?
Yanınızda sizi bütünleyen biri değil, Bir olmak için bireyliğini unutmuş eş bağımlısı biri mi bekliyorsunuz?
Peki sevginiz?
Aslında eşinizi değil de, eşinizin sizi sevmesini mi seviyorsunuz?
***
Peki ya, Narsist ebeveyn olma ihtimalinizi düşündünüz mü?
Çocuğunuza ben olamadım sen ol diye dayattığınız şeyler var mıdır?
Ne giyeceğine, ne yiyeceğine onun yerine karar verip, seçme özgürlüğünü kolayca elinden alır mısınız? Çocuğun kendi’ligi sızın için bir tehdit olduğundan, birey olmasını istemediğiniz,
Ayşe Ahmet olacakken, hep falancanın kızı oğlu mu kalsın istersiniz?
Sevmek için koşullarınız var mıdır veya kızınızın ne olmak istediğini sormadan “Benim kızım doktor olacak” umudunuz?
Çocuğunuzu kendinizden ayrı görmediğiniz için, Sen demek yerine biz mi dersiniz? Şimdi yemek yiyoruz, Hayır biz öyle davranmıyoruz gibiler?
Başarı odaklı olmanız, mükemmeliyetçi tavrınız, çocuğunuzun ne istediğini görmenize engel olur mu? Sizin sözünüzü dinlemediği zaman, onu küçümser misiniz? Yapamazsın, Başaramazsın, Benim sözüme geleceksin der misiniz?
Başarı karşısında Benim kızım/oğlum derken, başarısızlıkları kime verirsiniz?
Evde baskıcı bir anne-babayken, dışarıda farklı mı görünürsünüz?
Çocuğunuz 30 yasına bile gelse, onun sizsiz yapamayacağını düşündüğünüz için, hayatına müdahale etmeyi kendinize hak mı görürsünüz?
Hatta bu müdahale bazen onun evliliğine uzanır ve onun yerine anne, onun yerine eş(!) mi olursunuz!
***
Sorulara verdiğiniz bütün cevaplar hayır’sa ya gerçekten hiç narsisttik bir tarafınız yoktur, ya da kendi yansımanıza olan hayranlığınız aslınızı görmenize engel oluyor. ‘Evet’ cevaplarınız ise daha iyi anne-baba, eş dost kardeş olma’nın başlangıç noktasıdır. Düzelmek istiyorum ama nereden başlasam bilmiyorum diyorsanız, işte tam aradığınız yerdesiniz.
[Umut Vera Tuna] 23.5.2018 [TR724]
Narsisizm, en geniş tabirle aşırı ben merkeziyetçilik ve kendini herkesten üstün görme olarak tanımlanabilir. Narsist kişiler kendini nesneleştirdiğinden, başkalarından da tapınma ölçüsünda bir bağlılık ve hayranlık bekler.
Sebebi henüz net olarak bilinmese de, genetik ve çocuklukta dönemindeki değersiz hissetmelerin etkisinin olabileceği varsayılıyor.
İyileşmenin ilk şartı, hasta olduğunu kabul etmektir. Narsist kişiler, narsist olduklarını kabul etmediklerinden onları tedavi etmek neredeyse imkansız. Bu yüzden bazen Narcıssus gibi çok ağır bedeller öderler. Patalojik seviyede narsist olmanın dışında, çoğu insanın kişiliğinde narsistik taraflar olabilir. Bunları tespit etmek mevcut ilişki sorunlarını onarım, kaliteli ilişkiler kurmak, ruhsal olgunlaşma ve kalıcı huzur için çok önemli.
O halde sormak istiyorum:
Hiç narsist biri olabileceğinizi düşündünüz mü?
Mesela, “ben dert çekiyorum kimse rahat etmesin” dediğiniz oldu mu? Başkalarını benliğinizin uzantısı görür müsünüz?
Ya da kırılgan EGO’nüza gelen eleştirilere hazımsız, karşı görüşlere öfkeli, kendinizle yüzleşmede korkak mısınız?
Kusurlarınızı, kusursuz gibi görünerek kapatır, herkesten farklı olduğunuza inanır, aynadaki görüntünüze hayranlık duyar mısınız?
Kendinize itiraf edemediğiniz zayıf yanlarınızı, kibrinizin arkasına saklar ve biri onlara dokunduğu zaman kabalık ve saygısızlığı kendinize hak mı görürsünüz?
Aslında kıskanan sizken, herkesin sizi kıskandığına mı inanırsınız?
El alem “beni başarılı, zengin, mükemmel tanımalı” düşüncesi, sizi kendinizle ilgili abartılı cümleler kurmaya iter mi? Sırf bu yüzden yalan söylemekten çekinmez misiniz?
Kural tanımaz yanınız, egosantrik tarafınız, istediğinizi yapmayı, toplumun ihtiyaçlarına
kolayca tercih etmenize mi sebep olur?
***
Veya narsist bir eş olup olmadığınızı hiç sorguladınız mı?
Eşinizi sevmekten öte, onu kendi yalnızlığınızdan kurtulmak için mi yanınızda tutuyorsunuz?
Veya onun yokluğuna üzülmeniz gereken yerde, kendi yalnız kalmalarınıza mı ağlıyorsunuz?
Eşinizin varsa sizden üstün tarafları, bundan rahatsız olur musunuz?
Echo’nun Narcıssus’a olan aşkı gibi bir aşk,
Kendi olmaktan vazgeçecek bir aşık mı istiyorsunuz?
Yanınızda sizi bütünleyen biri değil, Bir olmak için bireyliğini unutmuş eş bağımlısı biri mi bekliyorsunuz?
Peki sevginiz?
Aslında eşinizi değil de, eşinizin sizi sevmesini mi seviyorsunuz?
***
Peki ya, Narsist ebeveyn olma ihtimalinizi düşündünüz mü?
Çocuğunuza ben olamadım sen ol diye dayattığınız şeyler var mıdır?
Ne giyeceğine, ne yiyeceğine onun yerine karar verip, seçme özgürlüğünü kolayca elinden alır mısınız? Çocuğun kendi’ligi sızın için bir tehdit olduğundan, birey olmasını istemediğiniz,
Ayşe Ahmet olacakken, hep falancanın kızı oğlu mu kalsın istersiniz?
Sevmek için koşullarınız var mıdır veya kızınızın ne olmak istediğini sormadan “Benim kızım doktor olacak” umudunuz?
Çocuğunuzu kendinizden ayrı görmediğiniz için, Sen demek yerine biz mi dersiniz? Şimdi yemek yiyoruz, Hayır biz öyle davranmıyoruz gibiler?
Başarı odaklı olmanız, mükemmeliyetçi tavrınız, çocuğunuzun ne istediğini görmenize engel olur mu? Sizin sözünüzü dinlemediği zaman, onu küçümser misiniz? Yapamazsın, Başaramazsın, Benim sözüme geleceksin der misiniz?
Başarı karşısında Benim kızım/oğlum derken, başarısızlıkları kime verirsiniz?
Evde baskıcı bir anne-babayken, dışarıda farklı mı görünürsünüz?
Çocuğunuz 30 yasına bile gelse, onun sizsiz yapamayacağını düşündüğünüz için, hayatına müdahale etmeyi kendinize hak mı görürsünüz?
Hatta bu müdahale bazen onun evliliğine uzanır ve onun yerine anne, onun yerine eş(!) mi olursunuz!
***
Sorulara verdiğiniz bütün cevaplar hayır’sa ya gerçekten hiç narsisttik bir tarafınız yoktur, ya da kendi yansımanıza olan hayranlığınız aslınızı görmenize engel oluyor. ‘Evet’ cevaplarınız ise daha iyi anne-baba, eş dost kardeş olma’nın başlangıç noktasıdır. Düzelmek istiyorum ama nereden başlasam bilmiyorum diyorsanız, işte tam aradığınız yerdesiniz.
[Umut Vera Tuna] 23.5.2018 [TR724]
İnsan yenildiği anda her şey bitmez, pes ettiğinde biter [Tarık Toros]
Selahattin Demirtaş’ın tek iletişim aracı, 1.63 milyon takipçili Twitter hesabı.
Kendi kullanamıyor, cezaevinde internet yasak.
Görüştüğü avukatları, vekiller veya yakınları aracılığıyla mesajları paylaşılıyor.
Bilgisi haricinde paylaşım oluyor mu, bilemeyiz.
Yine, cezaevinde dikte ettirdiği kimi konular ifadeye dökülürken Demirtaş’ın değil de bunu yazanın bakış açısı etkili oluyor mu, bunu da bilemeyiz.
**
21 Mayıs Pazartesi günü, Twitter hesabından ard arda 9 mesaj paylaşıldı.
Kullandığı sıfatları değiştirmeden özetle şöyle:
-Tutukluluğuma gerekçe deliller sahte.
-Hepsi FETÖ savcıları tarafından uyduruldu.
-Bu dönemin savcıları beni tutuklamak için 2012’deki gizli tanığın beyanlarını dosyama koydular.
-Gerçek ortaya çıkınca aynı savcılık, “böyle bir gizli tanık beyanı yok” diye cevap yazdı.
-Hani uydurma FETÖ delilleriyle mağdur olanların davaları düşürülüyordu?
-Tutuklu 12 FETÖ savcısının ayrı ayrı hazırladıkları fezleke ve sahte delillerle halen tutukluyum.
-Ben 6-8 Ekim nedeniyle yargılanmıyorum, öyle bir suçlamadan tutuklu da değilim.
-“Demirtaş’ın Kobani çağrısı” iftiralarıyla böyle bir algı yaratıldı.
-7, 8 ve 9 Ekim’de yaptığım üç çağrı, şiddetin ve provokasyonların durması çağrısı.
-Hakkımdaki kampanya, siyasi rakibi yıpratmak amaçlı karalama kampanyası.
**
İki gündür bu mesajlar önüne arkasına bakmadan paylaşılıyor.
ODA TV, “Beni fetö içeri attı” diye başlık atmış.
Her olaya aynı gözlükle bakan ve belki de başından bu yana Cemaat nefreti üzerine bina edilen bir internet sitesi açısından bu doğal.
Sıkıntı, bu algının psikolojik harp unsurlarıyla genele hakim olması.
Pergeli sıfır noktasına koymazsanız, çizdiğiniz daire her defasında birilerini dışarıda bırakır.
Sıfır noktası da;
-Suçun şahsiliği,
-Kanunların geriye yürümezliğidir.
**
Muhaliflerdeki en temel sıkıntı, iktidarın söylemine teslim olmak:
-İktidardan hem nefret ediyorlar,
-Hem de tutuşturduğu “fetö” ateşine odun atmaktan geri durmuyorlar.
Oysa, iktidar aynı ateşe bunları da atıyor.
O zaman da “asıl fetö sizsiniz” diye mızmızlanıyorlar.
Fıkradaki gibi, kazanın doğurduğuna inanıyorlar, öldüğüne inanmıyorlar.
**
Demirtaş’ın tweet’lerine dönelim.
Mesajları alt alta okuyunca anladığım şu:
Demirtaş’ı tutuklamak isteyen savcılar bir şey bulamayınca…
Eski dosyaları karıştırmışlar.
Bir gizli tanık ifadesini tutuklamaya gerekçe yapmışlar.
Sahte veya üretilmiş bir delil olduğu ortaya çıkınca da…
Savcılık bunu kullandığını reddetmiş.
Demirtaş diyor ki; sahte tanık ortadan kalktığına göre tutuklama düşmeli.
Tweet’lerin ikinci bölümünde;
-Ekim 2014’teki Kobani olayları yüzünden içeride tutulduğunu anlatıyor,
-Bu konuda hakkında herhangi bir soruşturma veya dava olmadığını vurguluyor.
**
Anglo-Sakson hukukunda savcılığın dosyaya koyduğu delillerden biri bile sahte çıkarsa dava düşer.
Onun için İngiliz ve ABD hukukunda savcılık çok titiz olmak zorundadır.
Bizim hukukta bu yok.
Suçlamayı destekleyen başka delil varsa dava devam eder.
**
Yani Demirtaş’ı ne “fetö” tutuklamış, ne de içeride tutuyor.
Tutuklayan da içeride tutan da belli.
Bunu Selahattin Demirtaş da çok iyi biliyor, HDP’liler de.
Fakat anlatmaya çalışırken, malum keçiye iki tekme sallamaktan geri durmuyorlar.
Sol siyaset;
-Cemaat ve cemaatçiler bitti,
-İmkanı yok bir daha kafayı kaldıramazlar,
-İki tokat da biz atsak ne olur.
-Zaten ileride bunu gözümüze sokacak kimse de olmayacak.
..güdüsüyle hareket ediyor.
**
Cemaat veya cemaatçileri bilmem.
Fakat hayatta olduğum müddetçe;
-İkiyüzlülüklerini,
-Sahte demokratlıklarını,
-Hukuksuzluklarını,
-Ve faşistliklerini yüzlerine haykıracağım.
Elimden kurtulamazlar.
**
Devrimci görünümlü olanları da dahil buna.
Mala mülke çökülürken, “O varlıklar kamunundur. Kamulaştırılacaktır” diye tweet atanları…
Şimdi “uzman ekonomist” diye programlara çıkarıyorlar.
Topunun maskesini düşürüp gerçek yüzlerini ortaya koyacağım.
**
Selahattin Demirtaş hapiste.
Bu yazıyı görüp okuması mümkün değil.
Kimse de götürmez zaten, başka işleri mi kalmadı.
Ama ben ileride bunu hatırlatırım.
AKP, cemaatçi diye hedefe koyduklarına operasyon yaparken kullandığı aparatları dahi “cemaatçilikten” tutukladı.
Onları tutuklayanları da aynı akıbetle tehdit ediyor.
Bu durum sür-git devam edecek.
Avukat Sibel Deveci, By-Lock kullanıcıları ile irtibatlı olmaktan tutuklandı geçen hafta, biliyor musunuz?
Uygulayın bunu herkese, sokakta insan kalmaz.
Bugün ülkede yaşayan herkesin ama herkesin yolu bir “cemaatçi” ile kesişmiştir bir yerde.
Aynı mantıkla;
Mahkemelerdeki davaların hemen tamamında da “cemaatçi” bir hakim veya savcının parmağı vardır.
Gerçekten buna inanıyorsanız, adliyeyi komple yakmadan da çıkamazsınız işin içinden.
Salaklaşmamak lazım.
**
Bir gün AKP gidecek, Erdoğan rejimi sona erecek, buna şüphe yok.
Peki kafalar değişecek mi?
Soru bu.
İslamcılar hangi hastalıklarla malulse…
Karşısındaki gruplar da farksız, maalesef.
**
Yenme ve yenilme değildir, başarı kriteri.
Şunu herhalde en iyi Kürtler bilir:
İnsan yenildiği anda her şey bitmez, pes ettiğinde biter.
[Tarık Toros] 23.5.2018 [TR724]
Kendi kullanamıyor, cezaevinde internet yasak.
Görüştüğü avukatları, vekiller veya yakınları aracılığıyla mesajları paylaşılıyor.
Bilgisi haricinde paylaşım oluyor mu, bilemeyiz.
Yine, cezaevinde dikte ettirdiği kimi konular ifadeye dökülürken Demirtaş’ın değil de bunu yazanın bakış açısı etkili oluyor mu, bunu da bilemeyiz.
**
21 Mayıs Pazartesi günü, Twitter hesabından ard arda 9 mesaj paylaşıldı.
Kullandığı sıfatları değiştirmeden özetle şöyle:
-Tutukluluğuma gerekçe deliller sahte.
-Hepsi FETÖ savcıları tarafından uyduruldu.
-Bu dönemin savcıları beni tutuklamak için 2012’deki gizli tanığın beyanlarını dosyama koydular.
-Gerçek ortaya çıkınca aynı savcılık, “böyle bir gizli tanık beyanı yok” diye cevap yazdı.
-Hani uydurma FETÖ delilleriyle mağdur olanların davaları düşürülüyordu?
-Tutuklu 12 FETÖ savcısının ayrı ayrı hazırladıkları fezleke ve sahte delillerle halen tutukluyum.
-Ben 6-8 Ekim nedeniyle yargılanmıyorum, öyle bir suçlamadan tutuklu da değilim.
-“Demirtaş’ın Kobani çağrısı” iftiralarıyla böyle bir algı yaratıldı.
-7, 8 ve 9 Ekim’de yaptığım üç çağrı, şiddetin ve provokasyonların durması çağrısı.
-Hakkımdaki kampanya, siyasi rakibi yıpratmak amaçlı karalama kampanyası.
**
İki gündür bu mesajlar önüne arkasına bakmadan paylaşılıyor.
ODA TV, “Beni fetö içeri attı” diye başlık atmış.
Her olaya aynı gözlükle bakan ve belki de başından bu yana Cemaat nefreti üzerine bina edilen bir internet sitesi açısından bu doğal.
Sıkıntı, bu algının psikolojik harp unsurlarıyla genele hakim olması.
Pergeli sıfır noktasına koymazsanız, çizdiğiniz daire her defasında birilerini dışarıda bırakır.
Sıfır noktası da;
-Suçun şahsiliği,
-Kanunların geriye yürümezliğidir.
**
Muhaliflerdeki en temel sıkıntı, iktidarın söylemine teslim olmak:
-İktidardan hem nefret ediyorlar,
-Hem de tutuşturduğu “fetö” ateşine odun atmaktan geri durmuyorlar.
Oysa, iktidar aynı ateşe bunları da atıyor.
O zaman da “asıl fetö sizsiniz” diye mızmızlanıyorlar.
Fıkradaki gibi, kazanın doğurduğuna inanıyorlar, öldüğüne inanmıyorlar.
**
Demirtaş’ın tweet’lerine dönelim.
Mesajları alt alta okuyunca anladığım şu:
Demirtaş’ı tutuklamak isteyen savcılar bir şey bulamayınca…
Eski dosyaları karıştırmışlar.
Bir gizli tanık ifadesini tutuklamaya gerekçe yapmışlar.
Sahte veya üretilmiş bir delil olduğu ortaya çıkınca da…
Savcılık bunu kullandığını reddetmiş.
Demirtaş diyor ki; sahte tanık ortadan kalktığına göre tutuklama düşmeli.
Tweet’lerin ikinci bölümünde;
-Ekim 2014’teki Kobani olayları yüzünden içeride tutulduğunu anlatıyor,
-Bu konuda hakkında herhangi bir soruşturma veya dava olmadığını vurguluyor.
**
Anglo-Sakson hukukunda savcılığın dosyaya koyduğu delillerden biri bile sahte çıkarsa dava düşer.
Onun için İngiliz ve ABD hukukunda savcılık çok titiz olmak zorundadır.
Bizim hukukta bu yok.
Suçlamayı destekleyen başka delil varsa dava devam eder.
**
Yani Demirtaş’ı ne “fetö” tutuklamış, ne de içeride tutuyor.
Tutuklayan da içeride tutan da belli.
Bunu Selahattin Demirtaş da çok iyi biliyor, HDP’liler de.
Fakat anlatmaya çalışırken, malum keçiye iki tekme sallamaktan geri durmuyorlar.
Sol siyaset;
-Cemaat ve cemaatçiler bitti,
-İmkanı yok bir daha kafayı kaldıramazlar,
-İki tokat da biz atsak ne olur.
-Zaten ileride bunu gözümüze sokacak kimse de olmayacak.
..güdüsüyle hareket ediyor.
**
Cemaat veya cemaatçileri bilmem.
Fakat hayatta olduğum müddetçe;
-İkiyüzlülüklerini,
-Sahte demokratlıklarını,
-Hukuksuzluklarını,
-Ve faşistliklerini yüzlerine haykıracağım.
Elimden kurtulamazlar.
**
Devrimci görünümlü olanları da dahil buna.
Mala mülke çökülürken, “O varlıklar kamunundur. Kamulaştırılacaktır” diye tweet atanları…
Şimdi “uzman ekonomist” diye programlara çıkarıyorlar.
Topunun maskesini düşürüp gerçek yüzlerini ortaya koyacağım.
**
Selahattin Demirtaş hapiste.
Bu yazıyı görüp okuması mümkün değil.
Kimse de götürmez zaten, başka işleri mi kalmadı.
Ama ben ileride bunu hatırlatırım.
AKP, cemaatçi diye hedefe koyduklarına operasyon yaparken kullandığı aparatları dahi “cemaatçilikten” tutukladı.
Onları tutuklayanları da aynı akıbetle tehdit ediyor.
Bu durum sür-git devam edecek.
Avukat Sibel Deveci, By-Lock kullanıcıları ile irtibatlı olmaktan tutuklandı geçen hafta, biliyor musunuz?
Uygulayın bunu herkese, sokakta insan kalmaz.
Bugün ülkede yaşayan herkesin ama herkesin yolu bir “cemaatçi” ile kesişmiştir bir yerde.
Aynı mantıkla;
Mahkemelerdeki davaların hemen tamamında da “cemaatçi” bir hakim veya savcının parmağı vardır.
Gerçekten buna inanıyorsanız, adliyeyi komple yakmadan da çıkamazsınız işin içinden.
Salaklaşmamak lazım.
**
Bir gün AKP gidecek, Erdoğan rejimi sona erecek, buna şüphe yok.
Peki kafalar değişecek mi?
Soru bu.
İslamcılar hangi hastalıklarla malulse…
Karşısındaki gruplar da farksız, maalesef.
**
Yenme ve yenilme değildir, başarı kriteri.
Şunu herhalde en iyi Kürtler bilir:
İnsan yenildiği anda her şey bitmez, pes ettiğinde biter.
[Tarık Toros] 23.5.2018 [TR724]
Efendimiz’in hediyesi dört altın bilezik [Süleyman Sargın]
Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sabah akşam dilinden düşürmediği ve bizlere de tavsiye ettiği kısa bir duası var: ”Allâhümme innî es’elüke’l-hüdâ ve’t-tukâ ve’l-afâfe ve’l-ğinâ”. Bu duasında Efendimiz, Rabb-i Rahîm’den şu dört hususu istiyor: ‘Allah’ım! Senden hidâyet, takvâ, iffet ve insanlara muhtaç olmayacak kadar zenginlik istiyorum.’ Talep edilen hususların dördü de insan için inci mercan kıymetindedir.
Hüdâ (hidayet), dinin tarif ettiği istikamet yolunu ifade eder. Bakara Sûresi’nin ilk ayetlerindeki (Elif lâm mîm. İşte Kitap! Onda şüphe yoktur. O, müttakiler için bir hidâyettir.) ‘hüden’ kelimesi de bu anlamdadır. Âyet-i kerime ‘hüdâ’ ile ‘takvâ’ kelimeleri arasında da ciddi bir irtibat ortaya koyar. Fâtiha’da geçen ‘İhdina’s-sırâta’l-müstakîm – Bizi doğru yola hidâyet eyle.’ duasıyla da işte bu hidâyet istenmektedir.
Efendimiz’in bu kısa ama oldukça muhtevalı duasında talep ettiği ‘hüdâ’dan kastı ‘Lâ ilâhe illallah’ hakikati olabilir. Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde ‘İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe illallah’la yenileyin’ buyuruyor. İnsan gerek maddi bünyesi gerekse psikolojik ve manevi yapısı itibariyle sürekli değişime ve yenilenmeye maruz kaldığından her an ‘Lâ ilâhe illallah’ diyerek imanda da yenilenmeyi talep etmelidir.
Ayrıca ‘hüdâ’ kelimesi, Nebiler Serveri’nin bütün hayatı boyunca ortaya koymuş olduğu örnek hayatını ve Sünnet’ini yaşamayı da ifade eder. Nasıl ki Efendimiz’e bakıldığında Allah hatırlanıyor, mümine bakıldığında da Efendimiz hatırlanmalıdır. Mümin, ahlâk ve terbiye bakımından Muhammedî bir ruhla bezenmelidir. Bunun için, ahlâken ve terbiye cihetiyle O ruhla yaşamayı kendisine ideal bir yaşam tarzı olarak seçmelidir.
Sahabenin önde gelenlerinden İbni Mesud, bu konuda gösterilebilecek sayısız örnekten bir tanesidir. İbni Mesud, konuşması, mimikleri, oturması ve kalkması ile Allah Resûlü’ne en çok benzeyen sahâbilerden biridir. Kûfe’de İslâmî duygu ve düşüncenin sistematik olarak yapılanması ve şekillenmesinde O’nun rolü çok büyük olmuştur. Bu sebeple Kûfe’de hemen herkes onu tanıma fırsatı bulmuştu. Öte yandan tâ gençlik ve çocukluk yıllarında İslâm’la müşerref olan İbni Mesud, Efendimiz’e ve hane-i saadetlerine çok yakın olmuştu. Hatta bazıları onun Ehl-i Beyt’ten olduğunu zannederlerdi. Bu sebeple Efendimiz’in tavır ve davranışları onun tabiatı haline gelmişti. İbadetlerinde de O’na bakan, Efendimiz’i seyreder gibi olurdu. Maneviyat tarihimiz tavır ve davranışlarıyla, ibadete hassasiyetleriyle, odalarının duvarlarından semaya taşan ızdırapları ve seccadelerinde iz yapan gözyaşlarıyla Efendimiz’i andıran örneklerle doludur. Bu kutluların hepsi, duada talep edilen ’hüdâ’ya mazhar bahtiyarlardır.
İşte Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bu duasıyla bize ‘Ey Ümmetim, Rabbinize kurbet yolunda kanatlanmanız için bu çok önemli bir esastır.. buna sahip çıkın..’ diyerek hidâyet mevzuunda irşatta bulunuyor. Şu halde Mümin her an Allah’tan hidâyet istemelidir. Ancak o hidâyetin kapısı sırlı ”takvâ” anahtarıyla açılmadığı takdirde gerekli olan yere girilmemiş olacaktır. Onun için Allah Rasulü, ‘hüdâ’nın hemen arkasından ‘takvâ’yı istemiştir.
Takvâ, en kısa tarifiyle farzları eksiksiz yapmak, haramları ve kebâiri (büyük günahları) terk etmektir. Bunları yapan bir mümin, takvâ dairesine adım atmış sayılır. Gerçi, farzları yapıp, haram ve kebâirden kaçınmak ile girilen yer Hocaefendi’nin tabiriyle ”takvânın sofasıdır”. Daha sonra şüpheli şeylerden uzak durup haramları tamamen terk etmekle biraz daha ilerlenmiş olur ve takvâ kapısından içeriye adım atılmış sayılır. Son adım ise bir kısım mübahları bile ‘şüphelidir’ endişesiyle terk etmektir. Bu şekilde asıl takvâya ulaşılmış olunur.
Hidayet ile takva adeta ikiz kardeş gibidir. Bir müminin, hidayetten ve hidayet rehberi sayılan Kur’an’dan tam nasiplenmesi böyle bir takvaya bağlıdır. İstifade oranı da takvanın derecesine göre artar.
Gören onları zengin zanneder
Duada talep edelin üçüncü husus ise ‘iffet’tir. İffet, şehevânî yanları itibarıyla insanın elini, ayağını, dilini, dudağını, gözünü, kulağını günahlardan koruyarak haramlara girmemesi demektir. İnsan, büyük günahları genellikle ağız ve apış arası ile işler. Allah Resûlü bir hadîslerinde, ‘İki çene arası ile apış arası mevzuunda günaha girmeyeceğinize dair bana söz verin ben de cennete gireceğinize dair size söz vereyim.’ buyurarak ağız ile apış arasını aynı hat üzerinde bir araya getirmektedir. Elbette iffet sadece bundan ibaret değildir.
İffetin bir diğer anlamı ise dünyevi beklentiler için yaltaklanmalarda bulunmamak, dilencilik yapmamak ve başkalarına yüz suyu dökmemektir. Duada sayılan diğer kelimelerle birlikte ele alındığında, iffetin manasını böyle anlamak daha uygun olacaktır. Kur’an iffet sahibi yiğitleri anlatırken bu onurlu duruşu nazara verir: ‘Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.’ (Bakara, 2/273) Ayette bahsedilen hayatı yaşayanlardan birisi olan iffet âbidesi Ebû Hüreyre (ra) o dönemdeki durumunu şöyle nakleder: ‘İnsanlardan bir şey istemeye çok utanırdım. Çok defa açlıktan bayılırdım da beni saralı zannederlerdi; çocuklar gelir benimle eğlenirlerdi.’
Hakim b. Hizam da sahâbe-i kirâmın ileri gelenlerindendir. Bu sahâbi de Ebu Hüreyre gibi kimseden bir şey istememeyi ahlâk haline getirmişti. Efendimiz, Hakim b. Hizam’dan insanlardan bir şey istememe konusunda söz almıştı. O da ömrünün sonuna kadar bu sözünde durmuştu. Hatta kırbacı yere düşürdüğünde onu bile kimseden istememek için devesinden inip alır, yine devesine binerdi. Daha sonraları da Hakim b. Hizam’a sadaka ve teberru olarak hiçbir şey kabul ettirilememişti.
Gönül Zenginliği
Ashab efendilerimiz çok ciddi sıkıntılara da maruz kalmalarına rağmen kimseden bir şey istememiş ve hep afif yaşamışlardı. Efendimiz de ömrü boyunca afif yaşamış; hurma elyafından yapılmış, mübarek vücudunda derin izler bırakan bir hasır üzerinde yatmıştı. Bazı günler evinde hiç ocak yanmaz; O, aç sabahlar, aç akşamlardı. Fakat bütün bu sıkıntılara rağmen gerek Efendimiz, gerekse sahâbe-i kiram ‘Susuzum, bittim, bu insanlarda vefa yok, bize bakmıyorlar, biz hayatlarımızı bunların saadetlerine, mutluluğuna, hidâyetine vakfetmişiz, bu ne büyük bir vefasızlık..’ şeklinde, yarım kelimeyle dahi olsun bir sitemde bulunmamışlardı.
Duada iffetin hemen arkasından gelen ‘gınâ’ kelimesi de iffeti takviye eder mahiyettedir. ‘Gınâ’ ‘başkalarına el açtırmayacak kadar bir imkâna mâlik olma’ ve bir de ‘gönül zenginliği’ne sahip bulunma manalarına gelir.
Her ne kadar iffet güzel bir şey olsa da herkes buna dayanabilecek seviyede olmayabilir. O yüzden bir insan başkalarına muhtaç olmayacak şekilde Allah’tan zenginlik de isteyebilir/istemelidir. Helalinden böyle bir zenginliği arzu etmek, başkalarına muhtaç olmamak ve muhtaçlara kol kanat gerip sahip çıkmak adına önemlidir. Ayrıca ‘gönül zenginliği’ mânasına da gelen gınâ, çok ulvi bir pâyedir. Bu pâyeye ermiş birisi ne kazandığı şeyden memnun olur, ne kaybettiklerinden mahzun. Dünyayı kesben değil kalben terk eden böylesi insanlar, her dem şükürle oturur kalkarlar.
Ramazan’ın bütün nuraniyetiyle hayatımızı kuşattığı bu zaman diliminde yukarıdaki Nebî duasını dilimizden düşürmemeliyiz…
[Süleyman Sargın] 23.5.2018 [TR724]
Hüdâ (hidayet), dinin tarif ettiği istikamet yolunu ifade eder. Bakara Sûresi’nin ilk ayetlerindeki (Elif lâm mîm. İşte Kitap! Onda şüphe yoktur. O, müttakiler için bir hidâyettir.) ‘hüden’ kelimesi de bu anlamdadır. Âyet-i kerime ‘hüdâ’ ile ‘takvâ’ kelimeleri arasında da ciddi bir irtibat ortaya koyar. Fâtiha’da geçen ‘İhdina’s-sırâta’l-müstakîm – Bizi doğru yola hidâyet eyle.’ duasıyla da işte bu hidâyet istenmektedir.
Efendimiz’in bu kısa ama oldukça muhtevalı duasında talep ettiği ‘hüdâ’dan kastı ‘Lâ ilâhe illallah’ hakikati olabilir. Çünkü O (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde ‘İmanınızı sık sık ‘Lâ ilâhe illallah’la yenileyin’ buyuruyor. İnsan gerek maddi bünyesi gerekse psikolojik ve manevi yapısı itibariyle sürekli değişime ve yenilenmeye maruz kaldığından her an ‘Lâ ilâhe illallah’ diyerek imanda da yenilenmeyi talep etmelidir.
Ayrıca ‘hüdâ’ kelimesi, Nebiler Serveri’nin bütün hayatı boyunca ortaya koymuş olduğu örnek hayatını ve Sünnet’ini yaşamayı da ifade eder. Nasıl ki Efendimiz’e bakıldığında Allah hatırlanıyor, mümine bakıldığında da Efendimiz hatırlanmalıdır. Mümin, ahlâk ve terbiye bakımından Muhammedî bir ruhla bezenmelidir. Bunun için, ahlâken ve terbiye cihetiyle O ruhla yaşamayı kendisine ideal bir yaşam tarzı olarak seçmelidir.
Sahabenin önde gelenlerinden İbni Mesud, bu konuda gösterilebilecek sayısız örnekten bir tanesidir. İbni Mesud, konuşması, mimikleri, oturması ve kalkması ile Allah Resûlü’ne en çok benzeyen sahâbilerden biridir. Kûfe’de İslâmî duygu ve düşüncenin sistematik olarak yapılanması ve şekillenmesinde O’nun rolü çok büyük olmuştur. Bu sebeple Kûfe’de hemen herkes onu tanıma fırsatı bulmuştu. Öte yandan tâ gençlik ve çocukluk yıllarında İslâm’la müşerref olan İbni Mesud, Efendimiz’e ve hane-i saadetlerine çok yakın olmuştu. Hatta bazıları onun Ehl-i Beyt’ten olduğunu zannederlerdi. Bu sebeple Efendimiz’in tavır ve davranışları onun tabiatı haline gelmişti. İbadetlerinde de O’na bakan, Efendimiz’i seyreder gibi olurdu. Maneviyat tarihimiz tavır ve davranışlarıyla, ibadete hassasiyetleriyle, odalarının duvarlarından semaya taşan ızdırapları ve seccadelerinde iz yapan gözyaşlarıyla Efendimiz’i andıran örneklerle doludur. Bu kutluların hepsi, duada talep edilen ’hüdâ’ya mazhar bahtiyarlardır.
İşte Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bu duasıyla bize ‘Ey Ümmetim, Rabbinize kurbet yolunda kanatlanmanız için bu çok önemli bir esastır.. buna sahip çıkın..’ diyerek hidâyet mevzuunda irşatta bulunuyor. Şu halde Mümin her an Allah’tan hidâyet istemelidir. Ancak o hidâyetin kapısı sırlı ”takvâ” anahtarıyla açılmadığı takdirde gerekli olan yere girilmemiş olacaktır. Onun için Allah Rasulü, ‘hüdâ’nın hemen arkasından ‘takvâ’yı istemiştir.
Takvâ, en kısa tarifiyle farzları eksiksiz yapmak, haramları ve kebâiri (büyük günahları) terk etmektir. Bunları yapan bir mümin, takvâ dairesine adım atmış sayılır. Gerçi, farzları yapıp, haram ve kebâirden kaçınmak ile girilen yer Hocaefendi’nin tabiriyle ”takvânın sofasıdır”. Daha sonra şüpheli şeylerden uzak durup haramları tamamen terk etmekle biraz daha ilerlenmiş olur ve takvâ kapısından içeriye adım atılmış sayılır. Son adım ise bir kısım mübahları bile ‘şüphelidir’ endişesiyle terk etmektir. Bu şekilde asıl takvâya ulaşılmış olunur.
Hidayet ile takva adeta ikiz kardeş gibidir. Bir müminin, hidayetten ve hidayet rehberi sayılan Kur’an’dan tam nasiplenmesi böyle bir takvaya bağlıdır. İstifade oranı da takvanın derecesine göre artar.
Gören onları zengin zanneder
Duada talep edelin üçüncü husus ise ‘iffet’tir. İffet, şehevânî yanları itibarıyla insanın elini, ayağını, dilini, dudağını, gözünü, kulağını günahlardan koruyarak haramlara girmemesi demektir. İnsan, büyük günahları genellikle ağız ve apış arası ile işler. Allah Resûlü bir hadîslerinde, ‘İki çene arası ile apış arası mevzuunda günaha girmeyeceğinize dair bana söz verin ben de cennete gireceğinize dair size söz vereyim.’ buyurarak ağız ile apış arasını aynı hat üzerinde bir araya getirmektedir. Elbette iffet sadece bundan ibaret değildir.
İffetin bir diğer anlamı ise dünyevi beklentiler için yaltaklanmalarda bulunmamak, dilencilik yapmamak ve başkalarına yüz suyu dökmemektir. Duada sayılan diğer kelimelerle birlikte ele alındığında, iffetin manasını böyle anlamak daha uygun olacaktır. Kur’an iffet sahibi yiğitleri anlatırken bu onurlu duruşu nazara verir: ‘Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.’ (Bakara, 2/273) Ayette bahsedilen hayatı yaşayanlardan birisi olan iffet âbidesi Ebû Hüreyre (ra) o dönemdeki durumunu şöyle nakleder: ‘İnsanlardan bir şey istemeye çok utanırdım. Çok defa açlıktan bayılırdım da beni saralı zannederlerdi; çocuklar gelir benimle eğlenirlerdi.’
Hakim b. Hizam da sahâbe-i kirâmın ileri gelenlerindendir. Bu sahâbi de Ebu Hüreyre gibi kimseden bir şey istememeyi ahlâk haline getirmişti. Efendimiz, Hakim b. Hizam’dan insanlardan bir şey istememe konusunda söz almıştı. O da ömrünün sonuna kadar bu sözünde durmuştu. Hatta kırbacı yere düşürdüğünde onu bile kimseden istememek için devesinden inip alır, yine devesine binerdi. Daha sonraları da Hakim b. Hizam’a sadaka ve teberru olarak hiçbir şey kabul ettirilememişti.
Gönül Zenginliği
Ashab efendilerimiz çok ciddi sıkıntılara da maruz kalmalarına rağmen kimseden bir şey istememiş ve hep afif yaşamışlardı. Efendimiz de ömrü boyunca afif yaşamış; hurma elyafından yapılmış, mübarek vücudunda derin izler bırakan bir hasır üzerinde yatmıştı. Bazı günler evinde hiç ocak yanmaz; O, aç sabahlar, aç akşamlardı. Fakat bütün bu sıkıntılara rağmen gerek Efendimiz, gerekse sahâbe-i kiram ‘Susuzum, bittim, bu insanlarda vefa yok, bize bakmıyorlar, biz hayatlarımızı bunların saadetlerine, mutluluğuna, hidâyetine vakfetmişiz, bu ne büyük bir vefasızlık..’ şeklinde, yarım kelimeyle dahi olsun bir sitemde bulunmamışlardı.
Duada iffetin hemen arkasından gelen ‘gınâ’ kelimesi de iffeti takviye eder mahiyettedir. ‘Gınâ’ ‘başkalarına el açtırmayacak kadar bir imkâna mâlik olma’ ve bir de ‘gönül zenginliği’ne sahip bulunma manalarına gelir.
Her ne kadar iffet güzel bir şey olsa da herkes buna dayanabilecek seviyede olmayabilir. O yüzden bir insan başkalarına muhtaç olmayacak şekilde Allah’tan zenginlik de isteyebilir/istemelidir. Helalinden böyle bir zenginliği arzu etmek, başkalarına muhtaç olmamak ve muhtaçlara kol kanat gerip sahip çıkmak adına önemlidir. Ayrıca ‘gönül zenginliği’ mânasına da gelen gınâ, çok ulvi bir pâyedir. Bu pâyeye ermiş birisi ne kazandığı şeyden memnun olur, ne kaybettiklerinden mahzun. Dünyayı kesben değil kalben terk eden böylesi insanlar, her dem şükürle oturur kalkarlar.
Ramazan’ın bütün nuraniyetiyle hayatımızı kuşattığı bu zaman diliminde yukarıdaki Nebî duasını dilimizden düşürmemeliyiz…
[Süleyman Sargın] 23.5.2018 [TR724]
Mit’ten almış haberi! [Veysel Ayhan]
Yahu ne Mit’i ya. Ne Mit’i. Oruç ağız halim yok, “has” diye başlıyorum, dilim damağım kuru, gerisi gelmiyor.
Malum, yine uydurdukları suikast haberlerini kastediyorum. Düzenli aralıklarla dolaşıma soktukları bu tezvirat ile safları sıklaştırma adına ucundan azıcık bir müsamere mi yapacaklar nedir bilemiyoruz.
Ben hadisenin Mit tarafındayım. Senin ağzını uzata uzata Milli İstihbaaarat Teşkilatımızzz dediğin teşkilat yine senin bize anlattığın hikayeye göre 15 Temmuz’un olacağını; bırak olacağını olduğunu bile sana haber vermemiş bir teşkilat, sana neyin suikast bilgisini verecek. Kendi adamlarınız, kendi sahte ihbarlarınız. Darbe olduğunda telefonlarına çıkmayan müsteşarı hala orada tuttuğuna göre herhangi bir sorun yok demektir. Sizce canı bu kadar tatlı, 400 araçlık konvoyla evden camiye, 400 kişilik korumayla su dökmeye giden bir adamın hayatına bu kadar kastedecek olayda kendisine haber veremeyen en baş sorumluyu görevde tutar mı? Onların bize anlattığına göre Erdoğan yana yakıla sözde Hakan Fidan’ı ararken, Fidan ve Diyanet eski reisi Görmez beraber çorba içiyormuş. İsteyen ifadeleri okuyabilir.
Balkanlar’da suikast ihbarı ile ilgili olarak 15 Temmuz’da nasıl korkmadıysak falan bir şeyler söylüyor. Erdoğan o gece ben de meydanlara geliyorum demiş ama ne kendisi ne de ailesinden herhangi birisi o gece asla sokağa çıkmamıştı. Herkesin tedirgin olduğu anlarda yanında damadı sırıta sırıta kameralara görüntü vermişti. Neyse…
Bakın MİT’in verdiği suikast ihbarı ve haberi nasıl oluyor, kendi çıkardıkları gazetelerden örnekle inceleyelim:
Günlerden meşum 15 temmuz 2016. Büyükada’da İran ve Komşuları çalıştayı var. Biliyorsunuz bu toplantıya katılan akademisyen Henry Barkey hakkında darbeyi organize etmekten yakalama kararı çıkarılmıştı. Aralarında havuz yazarları olmasına rağmen sadece işlerine gelen katılımcıları hedef göstermişlerdi. Esas bomba başka. Katılımcılardan birisi Scott Peterson. Havuza göre Amerika’da idama mahkum olmuş azılı bir katil ve gizlice Türkiye’ye Erdoğan’a suikast yapması için sokuldu. Yani gizlice Türkiye’ye giren katil gidip bir akademik toplantıya kendi ismi ile kayıt yaptırıyor. Varan, Varan, Varan diye yayınlanan bu haberden sonra ismi yazılı katilin aslında Christian Science Monitor muhabiri olduğu, isim benzerliği yüzünden böyle bir senaryoyu döşedikleri ortaya çıktı. Rezil olmak ya da özür dilemek gibi bir dertleri olmadığı için ertesi gün başka bir haber yaptılar: “Suikastçı, Yunanistan’a kaçtı”. Hiç olmayan bir suikastçıyı uydurup onu ertesi gün Yunanistan’a kaçıran ahlaksız insanlardan bahsediyoruz.
Bamya’nın üfürmesi ile yok cemaat suikast yapacak masallarına ara ara girmek istiyorlar. Ama çok daha kendilerini bırakamıyorlar suya. Medya ellerinde her türlü tezviratı yapacak güçleri var. Erdoğan’ın 5 yaverinin 4’ü cemaattenmiş, bu haberleri yapanlar kendileri. Arkanızda 24 saat beli silahlı adam bekleyecek ve seni ortadan kaldırmak yerine bir sürü macera peşine düşecek. Hem bu topluluğa terör örgütü, Haşhaşiler, Mankurtlar diyeceksin hem de Mankurtlar senin canını bağışlayacak. Geçelim. Senden en çok nefret eden insanların bile senin bir suikastla kahraman olarak gitmene gönlü razı değil.
Ölümden, gitmekten söz etmişken nasıl gideceğini anlatayım. Hangisinin olacağı senin kaderin. Burası Ortadoğu ve ülke de elbirliği ile Ortadoğu’ya çevrildiğine göre elbette buradaki diktatörler ve zalimler gibi gideceksin. Bunu bilmek için çok dahi olmaya gerek yok.
Mesela Baba Esed gibi gidebilirsin. Yıllarca ülkeyi yönetip yatağında yaşlılıktan mütevellit sağlık sorunları ile. Ya da Bin Ali gibi. Ülkeyi paralarını uçağa yükleyip terk ederek. Ya da Kaddafi gibi. Kendisini yakalayanlara “n’apıyorsunuz ben sizin babanızım” dediğinde “sus konuşma” dedikleri gibi bir sahne yaşarsın. Ya da Saddam gibi. “Siz kim beni neye göre yargılıyorsunuz” diye sorduğu hakimin “Senin çıkardığın yasalarla seni yargılıyorum” dediği gibi. Hep Müslüman olmasın, ya da Ukrayna’da Yanukoviç gibi gidersin. İnsanlar Saray’ı basıp varaklı koltuklarda selfie çekerler.
Ama ne olursa olsun sandıkta seçimi kaybetmiş bir lider gibi gitmeyecek. Bu artık kendisini aşan bir şey. Kurduğu ve yönettiği suç örgütü ve rant ekibi, yanındakilerle beraber son ana kadar…
*****
BİRAZ AKILLANALIM LÜTFEN
Eren Erdem’e ve Barış Yarkadaş’a çok üzülmüşler. Kendi mahallesi üzülebilir. Ben hiç üzülmedim. Bizim mahalleden kendilerine atılan çiçeklere de şaşırıyorum. Gazeteci davalarında çok koşturmuşlar. Yahu arkadaşlar değerli abiler, ablalar aynı yerden bin kere ısırılmayalım. 15 Temmuz’dan önce muhalif kapatılan gazete ve televizyonlara gelip destek oldukları doğrudur. O zaman gelinebiliyordu çünkü. Siz Eren’in, Yarkadaş’ın cemaat ve fetö ile ilgili iğrenç ve aşağılık sözlerine hiç denk gelmediniz mi? Korkularından nasıl ikiyüzlü ve en alçak iftiralara borazanlık yaptıklarını. Fetö diye nasıl böğürdüklerini. Hele Eren’in. Herhalde Erdoğan ile yarışır. Gazeteci davası diye takip ettikleri Cumhuriyet davası. Ilıcak’a, Bulaç’a, Altan’a giden var mı? Yapmayın lütfen .İkiyüzlü konjonktür demokratlarıydı. Şimdi Fetö listelere bizi almadı diye ötede bağırsınlar.
Eren Erdem’in pasaportuna el konuldu, havaalanından yurt dışına çıkmasına izin verilmedi.
CHP’nin o zaman medya heyetinde Enis Berberoğlu da vardı. Hapse girdi asla bunlar gibi çirkefleşmedi.
Cemaate ağır eleştiriler getiren Ömer Faruk Gergerlioğlu bir gün bile terör örgütü dedi mi? Demedi…
Evet onların zor günde görünmesine vefa göstermek istiyorsunuz. Ama lütfen, başımıza çıkartıp başımıza pislettiğimiz adamlar tarihi gibiyiz. İkiyüzlü insanlardı masumların hiç bir dertleri ile ilgilenmediler. Listeye de konmamışlar. Zerre umurumda değil.
N’olmuş Eren’i kapıdan mı çevirmişler? Biraz anlamıştır herhalde. Fetö 15 Temmuz’dan bile daha güçlü diyordu, belki kapıdan onu Fetö çıkarmamıştır.
[Veysel Ayhan] 23.5.2018 [TR724]
Malum, yine uydurdukları suikast haberlerini kastediyorum. Düzenli aralıklarla dolaşıma soktukları bu tezvirat ile safları sıklaştırma adına ucundan azıcık bir müsamere mi yapacaklar nedir bilemiyoruz.
Ben hadisenin Mit tarafındayım. Senin ağzını uzata uzata Milli İstihbaaarat Teşkilatımızzz dediğin teşkilat yine senin bize anlattığın hikayeye göre 15 Temmuz’un olacağını; bırak olacağını olduğunu bile sana haber vermemiş bir teşkilat, sana neyin suikast bilgisini verecek. Kendi adamlarınız, kendi sahte ihbarlarınız. Darbe olduğunda telefonlarına çıkmayan müsteşarı hala orada tuttuğuna göre herhangi bir sorun yok demektir. Sizce canı bu kadar tatlı, 400 araçlık konvoyla evden camiye, 400 kişilik korumayla su dökmeye giden bir adamın hayatına bu kadar kastedecek olayda kendisine haber veremeyen en baş sorumluyu görevde tutar mı? Onların bize anlattığına göre Erdoğan yana yakıla sözde Hakan Fidan’ı ararken, Fidan ve Diyanet eski reisi Görmez beraber çorba içiyormuş. İsteyen ifadeleri okuyabilir.
Balkanlar’da suikast ihbarı ile ilgili olarak 15 Temmuz’da nasıl korkmadıysak falan bir şeyler söylüyor. Erdoğan o gece ben de meydanlara geliyorum demiş ama ne kendisi ne de ailesinden herhangi birisi o gece asla sokağa çıkmamıştı. Herkesin tedirgin olduğu anlarda yanında damadı sırıta sırıta kameralara görüntü vermişti. Neyse…
Bakın MİT’in verdiği suikast ihbarı ve haberi nasıl oluyor, kendi çıkardıkları gazetelerden örnekle inceleyelim:
Günlerden meşum 15 temmuz 2016. Büyükada’da İran ve Komşuları çalıştayı var. Biliyorsunuz bu toplantıya katılan akademisyen Henry Barkey hakkında darbeyi organize etmekten yakalama kararı çıkarılmıştı. Aralarında havuz yazarları olmasına rağmen sadece işlerine gelen katılımcıları hedef göstermişlerdi. Esas bomba başka. Katılımcılardan birisi Scott Peterson. Havuza göre Amerika’da idama mahkum olmuş azılı bir katil ve gizlice Türkiye’ye Erdoğan’a suikast yapması için sokuldu. Yani gizlice Türkiye’ye giren katil gidip bir akademik toplantıya kendi ismi ile kayıt yaptırıyor. Varan, Varan, Varan diye yayınlanan bu haberden sonra ismi yazılı katilin aslında Christian Science Monitor muhabiri olduğu, isim benzerliği yüzünden böyle bir senaryoyu döşedikleri ortaya çıktı. Rezil olmak ya da özür dilemek gibi bir dertleri olmadığı için ertesi gün başka bir haber yaptılar: “Suikastçı, Yunanistan’a kaçtı”. Hiç olmayan bir suikastçıyı uydurup onu ertesi gün Yunanistan’a kaçıran ahlaksız insanlardan bahsediyoruz.
Bamya’nın üfürmesi ile yok cemaat suikast yapacak masallarına ara ara girmek istiyorlar. Ama çok daha kendilerini bırakamıyorlar suya. Medya ellerinde her türlü tezviratı yapacak güçleri var. Erdoğan’ın 5 yaverinin 4’ü cemaattenmiş, bu haberleri yapanlar kendileri. Arkanızda 24 saat beli silahlı adam bekleyecek ve seni ortadan kaldırmak yerine bir sürü macera peşine düşecek. Hem bu topluluğa terör örgütü, Haşhaşiler, Mankurtlar diyeceksin hem de Mankurtlar senin canını bağışlayacak. Geçelim. Senden en çok nefret eden insanların bile senin bir suikastla kahraman olarak gitmene gönlü razı değil.
Ölümden, gitmekten söz etmişken nasıl gideceğini anlatayım. Hangisinin olacağı senin kaderin. Burası Ortadoğu ve ülke de elbirliği ile Ortadoğu’ya çevrildiğine göre elbette buradaki diktatörler ve zalimler gibi gideceksin. Bunu bilmek için çok dahi olmaya gerek yok.
Mesela Baba Esed gibi gidebilirsin. Yıllarca ülkeyi yönetip yatağında yaşlılıktan mütevellit sağlık sorunları ile. Ya da Bin Ali gibi. Ülkeyi paralarını uçağa yükleyip terk ederek. Ya da Kaddafi gibi. Kendisini yakalayanlara “n’apıyorsunuz ben sizin babanızım” dediğinde “sus konuşma” dedikleri gibi bir sahne yaşarsın. Ya da Saddam gibi. “Siz kim beni neye göre yargılıyorsunuz” diye sorduğu hakimin “Senin çıkardığın yasalarla seni yargılıyorum” dediği gibi. Hep Müslüman olmasın, ya da Ukrayna’da Yanukoviç gibi gidersin. İnsanlar Saray’ı basıp varaklı koltuklarda selfie çekerler.
Ama ne olursa olsun sandıkta seçimi kaybetmiş bir lider gibi gitmeyecek. Bu artık kendisini aşan bir şey. Kurduğu ve yönettiği suç örgütü ve rant ekibi, yanındakilerle beraber son ana kadar…
*****
BİRAZ AKILLANALIM LÜTFEN
Eren Erdem’e ve Barış Yarkadaş’a çok üzülmüşler. Kendi mahallesi üzülebilir. Ben hiç üzülmedim. Bizim mahalleden kendilerine atılan çiçeklere de şaşırıyorum. Gazeteci davalarında çok koşturmuşlar. Yahu arkadaşlar değerli abiler, ablalar aynı yerden bin kere ısırılmayalım. 15 Temmuz’dan önce muhalif kapatılan gazete ve televizyonlara gelip destek oldukları doğrudur. O zaman gelinebiliyordu çünkü. Siz Eren’in, Yarkadaş’ın cemaat ve fetö ile ilgili iğrenç ve aşağılık sözlerine hiç denk gelmediniz mi? Korkularından nasıl ikiyüzlü ve en alçak iftiralara borazanlık yaptıklarını. Fetö diye nasıl böğürdüklerini. Hele Eren’in. Herhalde Erdoğan ile yarışır. Gazeteci davası diye takip ettikleri Cumhuriyet davası. Ilıcak’a, Bulaç’a, Altan’a giden var mı? Yapmayın lütfen .İkiyüzlü konjonktür demokratlarıydı. Şimdi Fetö listelere bizi almadı diye ötede bağırsınlar.
Eren Erdem’in pasaportuna el konuldu, havaalanından yurt dışına çıkmasına izin verilmedi.
CHP’nin o zaman medya heyetinde Enis Berberoğlu da vardı. Hapse girdi asla bunlar gibi çirkefleşmedi.
Cemaate ağır eleştiriler getiren Ömer Faruk Gergerlioğlu bir gün bile terör örgütü dedi mi? Demedi…
Evet onların zor günde görünmesine vefa göstermek istiyorsunuz. Ama lütfen, başımıza çıkartıp başımıza pislettiğimiz adamlar tarihi gibiyiz. İkiyüzlü insanlardı masumların hiç bir dertleri ile ilgilenmediler. Listeye de konmamışlar. Zerre umurumda değil.
N’olmuş Eren’i kapıdan mı çevirmişler? Biraz anlamıştır herhalde. Fetö 15 Temmuz’dan bile daha güçlü diyordu, belki kapıdan onu Fetö çıkarmamıştır.
[Veysel Ayhan] 23.5.2018 [TR724]
Seçimin asıl fonksiyonu ve “cemaatler” [Veysel Ayhan]
24 Haziran yaklaşırken “cemaat”lerde bayağı bir koşuşturma ve telaş var. Art arda destek açıklamaları yapıyor, gazetelere ilanlar veriyorlar.
Menzil tarikatı,
Risale-i Nur Meşveret Cemaati,
Erenköy Cemaati,
ve saire…
Hiçbiri İslamcı bir gelenekten gelmiyor. İslamcı değiller. Ama AKP İslamcılığının, dinin içini tamamen boşalttığını da görmüyorlar.
Takkeli hırsızları görmüyorlar.
Tespihli soyguncuları fark etmiyorlar.
(Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre) AKP döneminde madde bağımlılığı ve uyuşturucu kullanımının 25 kat artmasını, 15 yaş altı madde kullanımında ise yüzde 92 artışını görmezden geliyorlar.
Alkol kullanımının 2003’te 500 milyon litre iken şimdi 5 katına çıkmasını umursamıyorlar.
Zorla açılan İmam Hatip’lerle gençliğin nasıl dinden soğuyup uzaklaştığını, deizme yöneldiğini görmüyorlar.
ELHAMDULİLLAH KÖRÜZ
Sorsan hepsi “Elhamdülillah müslüman”dır, hatta Mecelle’yi bilirler.
Ama “Suçun şahsiliği”,“Suçu sabit olana kadar suçsuzluk”,“Beraat-ı zimmet asıldır”, “Cezanın yasaya dayanması, kanunilik”,“Masumiyet karinesi”, “Mülkiyetin kutsallığı” gibi kaidelere KÖRLER.
15 Temmuz darbe girişimi dolayısıyla sadece 2.064 sanık yargılanıyor. Ama darbe bahanesiyle milyonları aşan bir camiaya “darbeci” ve “terörist” denmesine KÖRLER.
Darbeyle hiç bir ilgisi olmayan 80 bin masumun (öğretmen, doktor, mühendis, ev hanımı, engelli, koltuk değnekli, tekerlekli sandalyede.) zindana atılmasına KÖRLER.
200 bin insanın “hukuki” hiç bir delil gösterilmeden işsiz sokağa atılmasına KÖRLER.
“Canlı bomba eyleme geçmedi” diye peşine düşmeyen polisin, sezaryenle doğum yapmış kadınların kapısında nöbet beklemesine KÖRLER.
Toplam 17 bin kadının (hamile, yeni doğum yapmış, emzikli…) hapse atılmasına KÖRLER.
İsrail’in kurulduğu günden beri 70 yılda Filistinli kadınlara yapmadığı eziyet ve işkence kat katının Türkiye’de yapılmasına KÖRLER.
Cari yasalara rağmen 700 bebeğin zindanda büyümesine KÖRLER.
Binlerce esnafın iş yerine ve fabrikasına çökülmesine KÖRLER.
Yüzlerce yargıcın, binlerce polisin işkenceden zevk alır bir ‘çakal ve sırtlan’a dönüşmesine ve her sabah yeni bir gruba gözaltı için saldırmasına KÖRLER.
Maalesef kâhir ekseriyeti “Sagır, dilsiz ve KÖRLER.”(2/18)
SEÇİMLERİN ASIL SONUCU
Bu seçimlerin asıl sonucu yapılan mezalime destek olanların, bu desteklerini açıkça kayda geçirmeleri olacak.
Atacakları oylarla “Evet biz bu zulümleri destekliyoruz, mutluyuz ve devamını istiyoruz.” demiş olacaklar.
Zulmün fâilleriyle yani hırsızlarla, rüşvetçilerle, işkencecilerle, katillerle hatta bebek katilleriyle ve haramilerle dünya ve ahiret beraberliklerini ilan edecekler.
ATEŞE SU DEĞİL ODUN TAŞIYANLAR
Güzel hikayedir. Nemrut, Hz. İbrahim’in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydanda dev bir ateş yaktırmış. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutuşacağını sanmış çocuklar. Bütün hayvanlar korkup kaçmış. Bu sırada bir karınca ağzında bir damla su ile ateşe doğru koşa koşa gidiyormuş. Gölgede sırtüstü yatıp dinlenen başka bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş:
– Bu acelen niye, nereye koşuyorsun?
Karınca nefes nefese o bir damlayı ellerinin arasına alıp:
-Duymadın mı?” demiş.
– Nemrut, Hz. İbrahim’i ateşe atacak. İşte o ateşi söndürmek için su götürüyorum.
Bu sözleri duyan karınca kahkahalarla gülmeye başlamış:
-Senin bir damla suyun o dev ateşe ne yapabilir ki?
Su taşıyan karınca, “olsun!” demiş. “Hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır!”
Aynı gayret cemaatlerde de var. Ama basiretleri bir karınca kadar bile olmadığı için destekleri yanlış tarafa.
Ateşe su değil, odun taşıyorlar.
Damla damla değil, tanker tanker su taşıyabilecekken, balya balya odun taşıyorlar.
“odun hamallığı” yapıyorlar.
Müslümanlıklarını Nemrut’ların saltanatına payanda ediyorlar.
[Veysel Ayhan] 23.5.2018 [TR724]
Menzil tarikatı,
Risale-i Nur Meşveret Cemaati,
Erenköy Cemaati,
ve saire…
Hiçbiri İslamcı bir gelenekten gelmiyor. İslamcı değiller. Ama AKP İslamcılığının, dinin içini tamamen boşalttığını da görmüyorlar.
Takkeli hırsızları görmüyorlar.
Tespihli soyguncuları fark etmiyorlar.
(Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre) AKP döneminde madde bağımlılığı ve uyuşturucu kullanımının 25 kat artmasını, 15 yaş altı madde kullanımında ise yüzde 92 artışını görmezden geliyorlar.
Alkol kullanımının 2003’te 500 milyon litre iken şimdi 5 katına çıkmasını umursamıyorlar.
Zorla açılan İmam Hatip’lerle gençliğin nasıl dinden soğuyup uzaklaştığını, deizme yöneldiğini görmüyorlar.
ELHAMDULİLLAH KÖRÜZ
Sorsan hepsi “Elhamdülillah müslüman”dır, hatta Mecelle’yi bilirler.
Ama “Suçun şahsiliği”,“Suçu sabit olana kadar suçsuzluk”,“Beraat-ı zimmet asıldır”, “Cezanın yasaya dayanması, kanunilik”,“Masumiyet karinesi”, “Mülkiyetin kutsallığı” gibi kaidelere KÖRLER.
15 Temmuz darbe girişimi dolayısıyla sadece 2.064 sanık yargılanıyor. Ama darbe bahanesiyle milyonları aşan bir camiaya “darbeci” ve “terörist” denmesine KÖRLER.
Darbeyle hiç bir ilgisi olmayan 80 bin masumun (öğretmen, doktor, mühendis, ev hanımı, engelli, koltuk değnekli, tekerlekli sandalyede.) zindana atılmasına KÖRLER.
200 bin insanın “hukuki” hiç bir delil gösterilmeden işsiz sokağa atılmasına KÖRLER.
“Canlı bomba eyleme geçmedi” diye peşine düşmeyen polisin, sezaryenle doğum yapmış kadınların kapısında nöbet beklemesine KÖRLER.
Toplam 17 bin kadının (hamile, yeni doğum yapmış, emzikli…) hapse atılmasına KÖRLER.
İsrail’in kurulduğu günden beri 70 yılda Filistinli kadınlara yapmadığı eziyet ve işkence kat katının Türkiye’de yapılmasına KÖRLER.
Cari yasalara rağmen 700 bebeğin zindanda büyümesine KÖRLER.
Binlerce esnafın iş yerine ve fabrikasına çökülmesine KÖRLER.
Yüzlerce yargıcın, binlerce polisin işkenceden zevk alır bir ‘çakal ve sırtlan’a dönüşmesine ve her sabah yeni bir gruba gözaltı için saldırmasına KÖRLER.
Maalesef kâhir ekseriyeti “Sagır, dilsiz ve KÖRLER.”(2/18)
SEÇİMLERİN ASIL SONUCU
Bu seçimlerin asıl sonucu yapılan mezalime destek olanların, bu desteklerini açıkça kayda geçirmeleri olacak.
Atacakları oylarla “Evet biz bu zulümleri destekliyoruz, mutluyuz ve devamını istiyoruz.” demiş olacaklar.
Zulmün fâilleriyle yani hırsızlarla, rüşvetçilerle, işkencecilerle, katillerle hatta bebek katilleriyle ve haramilerle dünya ve ahiret beraberliklerini ilan edecekler.
ATEŞE SU DEĞİL ODUN TAŞIYANLAR
Güzel hikayedir. Nemrut, Hz. İbrahim’in ateşte yakılması emrini verdikten sonra meydanda dev bir ateş yaktırmış. Alevler o kadar yükselmiş ki bulutların tutuşacağını sanmış çocuklar. Bütün hayvanlar korkup kaçmış. Bu sırada bir karınca ağzında bir damla su ile ateşe doğru koşa koşa gidiyormuş. Gölgede sırtüstü yatıp dinlenen başka bir karınca onun bu telaşını görüp sormuş:
– Bu acelen niye, nereye koşuyorsun?
Karınca nefes nefese o bir damlayı ellerinin arasına alıp:
-Duymadın mı?” demiş.
– Nemrut, Hz. İbrahim’i ateşe atacak. İşte o ateşi söndürmek için su götürüyorum.
Bu sözleri duyan karınca kahkahalarla gülmeye başlamış:
-Senin bir damla suyun o dev ateşe ne yapabilir ki?
Su taşıyan karınca, “olsun!” demiş. “Hiç olmazsa hangi taraftan olduğum anlaşılır!”
Aynı gayret cemaatlerde de var. Ama basiretleri bir karınca kadar bile olmadığı için destekleri yanlış tarafa.
Ateşe su değil, odun taşıyorlar.
Damla damla değil, tanker tanker su taşıyabilecekken, balya balya odun taşıyorlar.
“odun hamallığı” yapıyorlar.
Müslümanlıklarını Nemrut’ların saltanatına payanda ediyorlar.
[Veysel Ayhan] 23.5.2018 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)