Turkcell’in büyük ortağı Telia Sonera Türkiye’den çıktı [Tarık Ziya]

‘Şirketlere el koymayın, kayyım kılıklı gaspa teşebbüs etmeyin. Aklınızın ucundan dahi geçmesin. Mülkiyet hakkını ayaklar altına alırsanız senelik 70-80 milyar dolar döviz takviyesine muhtaç Türkiye’yi girdaba sürüklersiniz. Zira yatırımcıyı ürkütmenin telafisi yok.’ demiştik. 

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan ne diyorsa o kanun yerine geçtiği için tabiî bu ikazları kale alan olmadı. Bildiklerini okudular. Bine yakın şirketi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devrettiler. 

SANAYİNİN DEVLERİNE EL KOYDULAR

Hukuku çoktan mezara gömenler bu kadar şirketi TMSF’ye devrederken kanunî olma şartını bile aramadılar. Ne Türk Ticaret Kanunu ne de Bankacılık Kanunu böyle bir işleme ruhsat veriyor. 

Boydak, Koza İpek, Naksan, Kaynak, Bank Asya, Alfemo, Süvari gibi nice holding ve şirketin idaresi 21. asırda mahkeme kararı olmadan el değiştirdi.  

ANADOLU SERMAYESİ BU HALDE İSE!

AKP’nin Anadolu sermayesine bunları reva görmesi yabancı yatırımcıyı ziyadesiyle endişelendirdi. Öyle ya! Kendi şirketlerini herkesin gözünün içine baka baka gasp eden bir iktidar dünyanın öbür ucundan gelmiş yatırımcılara neler yapmaz! 

Demokratik reformların hızlandığı günlerde Avrupa Birliği (AB) ile üyelik müzakerelerini itimat edip gelmişlerdi. O çıpa da her an koptu kopacak. Vakit geç olmadan yola koyulmak istiyorlar. 

Hadd-i zatında Türkiye’nin üç beş sene evvelki Türkiye ile uzaktan yakından alakası kalmamıştı. Yabancılar mesajı aldı ve ‘o gün’ gelmeden bavulları topluyor. 

TELİA SONERA, TURKCELL’DE KALAN HİSSELERİNİ DE SATIYOR

35 milyona yakın abonesi olan Turkcell’in İskandinav ortağı Telia Sonera Grubu (Telia Company) Türkiye’ye veda etti. 19 Eylül 2017 itibarıyla 153,5 milyon adet Turkcell hissesini satışa çıkardı. 

Yüzde 7 oranındaki hisse, kurumsal yatırımcılara satılacak. Satış ikmal edildiğinde Telia'nın Turkcell'de doğrudan payı kalmayacak. Dolaylı hisse yoluyla Turkcell'in yüzde 24'lük payı kalacak ki bu payın yönetim kurulunda bir hükmü yok. 

Turkcell’in ana hissedarlarından Telia Company, 4 Mayıs'ta Turkcell'in sermayesinin yüzde 7'sine karşılık gelen, doğrudan sahip olduğu 155 milyon adet hisseyi yaklaşık 1,8 milyar liraya elden çıkarmıştı. 

Mehmet Emin Karamehmet’in (Çukurova Holding) payı zaten ellerinde. Telia da devre dışı kaldığına göre emaneten geldikleri Turkcell idaresini hiç bırakmazlar artık. Turkcell’in ismini de Akcell olarak değiştirirler herhalde. O kısmı eksik kalmasın bu gaspın.

AKP, TURKCELL’İ BÖYLE ELE GEÇİRDİ

Ortaklar arasındaki ihtilaf giderilinceye kadar emaneten yönetime tayin edilen, bağımsız/tarafsız olduğu iddia edilen isimler kim? Hilmi Güler (Eski Enerji Bakanı), Atilla Koç (Eski Turizm Bakanı), Mehmet Bostan (Azledilen Varlık Fonu Başkanı), Ahmet Akça (Bezm-i Alem Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı) ve Bekir Pakdemirli (Eski AKP İzmir İl Başkan Yardımcısı)… 

Ne kadar da hakkaniyetli (!) bir bağımsız üye taksimatı olmuş. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) bu isimleri münasip gördü. Daha doğrusu Saray’ın verdiği listeyi imzaladı. 

ALIŞTIRA ALIŞTIRA GELEN MAHRUMİYET

Taktikleri bu zaten. Alıştıra alıştıra haklardan mahrum bırakmak… Akabinde son öldürücü darbeyi indirmek… 

Bir devletin üslubu ve tavrı böyle olur mu? Maalesef Türkiye’de oluyor… 

Mafyanın şiar edindiği ne varsa AKP’nin son devrinde devlette teamüle dönüştü. Hak ve hukuk tanımazlık yol oldu… 

O yol birilerinin şahsî servetine servet katarken memleketi, hassaten vatandaşı fukara beldesine götürüyor…

Telia Sonera gibi başka yatırımcılar için de referans olabilecek bir dev gitti. Sırada onlarca yabancı firma var. 

Memleket namına hicrana düşmemek ne mümkün! 

Yazık ettiler memlekete…  

[Tarık Ziya] 19.9.2017 [Samanyolu Haber]
tziya@samanyoluhaber.com

Kalkışa hazır mısın Türkiyem! [Ali Uyandıran]

Türkiye'de hiç olmadı böyle bir keyfilik...

'Parlamenter demokrasi artık bitti' dediğinde inanmayanlar vardı aramızda. 

Muhalefet partileri en basit bir konuda bile artık sadece duvara konuşmak, belki kendilerini kandırmakla vakit harcayadursun birileri kafasındaki düzeni oturttu bile. 

Bir yıllık OHAL keyfiliği deneyimi, üç-beş kanun derken staj dönemini geçip artık gerçekten kafasındaki ustalık dönemini başlatmış görünüyor. Üstelik ilk büyük golü de Milli Eğitim'e evlatlarını emanet eden velilere atarak. 

Bundan sonra böyle... 

Geçtiğimiz Cuma günü her şeyden habersiz TEOG takvimi açıklayan MEB'in bütün mekanizmalarını çöpe atarak Cumartesi günü 'TEOG kaldırılmalı' lafını ortaya atıveren, pazar günü de Amerika'ya uçarken havaalanında 'Başbakan'la istişare ettim kaldıracağız diyen' ve bu talimatı Salı günü resmen sınavı kaldırarak yerine getiren Milli Eğitim. 

Sen eğitimci misin, Başbakan eğitimci mi? (ya da doğru soru bir Başbakan var mı) diye soramadan neticeyi görüp başı dönen bir tek ben miyim?

Şimdi etrafındaki danışmanlarına hava da atıyordur belki kim bilir. 'Gördünüz mü yüz binlerce çocuğun, ailenin hayatını etkileyecek değişikliği 3 günde yaptırdım' diyordur, gurur duyuyordur:
'Hani diyordum ya senelerdir, memleketi şirket gibi yöneteceğim diye, işte al sana şirket gibi yönetim. Hem bakın sıfır AR-GE harcamasıyla sorunu çözdüm geçtim gittim...'

Şirket benim, mal benim, mülk benim. 
Ben Milli iradeyim. 
İtirazınız varsa sandık orda. 
Hadi değiştirin de görelim...

TEOG sınavı kaldırılır, yerine başka bir sistem getirilir. Ancak asıl konu inanılmaz ve korkunç bir keyfilik. Silahlı insansız hava aracını idare ettiği joystick'le binlerce kilometre öteden Afgan köylüleri tarayan, sonra hiçbir şey olmamış gibi otomattan kahve doldurup gelen Amerikan askeri misali.

Hem empati yoksunu hem de cahil. Üstelik gezip tozduğu dış dünyadan da haberi yok!

Gerçi Başkanlık sistemini getirirken bu konuda açık davranmıştı. Hızlanacak işler demişti. Evet hızlandı. Baksanıza 3 günde dükkanın raflarını değiştirdi bizim şirket müdürü. Yarın beğenmez gene değiştirir. Kim hesap soracak?

Şu an yaptıkları yapacaklarının teminatı emin olun. Bundan sonra işler üç günde olacak. Dağ gibi gördüğünüz, çözülmez dediğiniz sorunlar üç günde sıfır AR-GE maliyetiyle çözülecek. Buna kendinizi hazırlayın. 

Ha biz cemaatin fertleri o konuda şerbetliyiz. Cemaatin malına mülküne bir gecede çökmedi mi? Öne çıkan hizmet insanını çoluk çocuk hapislere birkaç haftada doldurmadı mı? 

Bizlere gösterdiği el çabukluğunu artık Türkiye de tanıyacak. Hakkari'den Edirne'ye cemaati bitir diye tempo tutan tutmayan kim varsa Başkan Tayyip Erdoğan'ın süper zeka çözüm metodlarıyla tanışacak. Bize bir şey olmaz diyen varsa ona da dokunacak. 

Yarın güneye savaş, ertesi gün NATO'dan çıkış, haftaya Şangay'a giriş formu doldurma mesaisi, sonraki gün AB ile barışma (ya da ilişkileri tam koparma, bilemedim) önümüzdeki ay anamuhalefet liderini tutuklama... Say sayabildiğin kadar. 

Bu gurur senin, eline sağlık Türkiyem. 

[Ali Uyandıran] 19.9.2017 [Samanyolu Haber]

Tweet çekeceğine Tevhid çek ve Tevhidname oku [Abdullah Aymaz]

Mâdem ki, haklı olduğuna inanıyor ve mazlum-mağdur olduğunun şuurundasın, Allah’a dayan, Allah zâlim ve gaddarların hakkından gelecektir. Zaten “Onları bana bırak!” buyuruyor. Vaktimizi boşu boşuna, birilerinin iftiralarıyla, onları izleyerek öldürmeyelim. Bizim işimiz var: Hizmet-i imâniye ve Kur’aniye… Onlarla uğraşmaktan bu Hizmeti yapamayız. Halbuki cihanda bir EVRENSEL MERAK UYANMIŞ ve DÜNYA KADAR MÜŞTERİ MEYDANA GELMİŞ. Onlar bekliyor!..

Kur’an-ı Kerim’deki bütün âyetler, bizim için inmiştir. Âyetlerin hepsinde de “Bu bana indi, muhatabı benim; bana hitap ediyor.” diye ders ve ibret almamız gerekir. Kâfirler hakkında inen azap âyetleri için bile, “Acaba bize burada ne gibi dersler vardır?” diye düşünmemiz gerekir. Çünkü bazen Müslüman kimselerde, Müslüman olmayan vasıflar, İslâmiyete uymayan sıfatlar bulunabiliyor. O kötü hallerin de gerektirdiği cezalar vardır…

Meselâ diyelim ki: “Sonra bunların arkasından (Musa Aleyhisselamın, bütün mucizelerine şâhit olduktan sonra, ey İsrail oğulları)  sizin kalbleriniz katılaştı, artık onlar taş gibi, hatta ondan katı!.. Çünkü öyle taşlar var ki, içinden ırmaklar fışkırır. Öylesi var ki, çatlar da bağrından su kaynar.  Öylesi de var ki, Allah’ın haşyetinden, O’na tazimi sebebiyle yukarıdan düşüp parçalanır.” Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (Bakara Suresi, 2/74)

Şimdi biz ifadeler karşısında “Buralar zaten İsrail oğulları ile ilgili; öyleyse, hâşâ, bizi ilgilendirmez” diyebilir miyiz? Bize düşen, orada anlatılan ârızalara bakıp, “Acaba bizde de, öyle şey var mı?” diye kendimizi bir muhasebe ve muhakemeden geçirmek gerekir.

Bakınız, bu âyetten neler hissediyor?” En sert ve hissiz koca taşlar, nasıl bal mumu gibi, tekvînî emirlere, Allah’ın koyduğu fıtrî kanunlara karşı yumuşaklık gösteriyorlar. İlahî memur olan o lâtif sulara, o nazik ağaç köklerine, o ipek gibi damarlara o derece mukavemetsiz ve yumuşak davranıyorlar ki, güya bir âşık gibi o lâtif ve güzellerin temasıyla kalbini parçalıyorlar! Yollarında toprak oluyorlar! Hz. Musa Aleyhisselamın aşasına karşı tam bir şevk ile yarılıp on iki gözünden on iki göze (çeşme) akıtıyorlar. İşte Musa Aleyhisselamın bir tek mucizesine karşı koca taşlar parçalanır. Yâ haşyetinden veya sürurundan ağlayarak sel gibi yaş akıttığı halde, hangi insafla Musa Aleyhisselamın bütün mucizelerine karşı inatla, direnerek ağlamayıp gözünüz donukluk, kalbiniz katılık gösteriyor? 

“Tur-i Sîna’da Musa Aleyhisselam dua ve münacatı sırasında Cenab-ı Hakkın Celâl ve heybetinden  koca dağ parçalanıp dağıldığı halde, ne cesaretle Allah’ın haşyetinden titremiyorsunuz? Kalbinizi de kaskatı bir kasavette bulunduruyorsunuz? 

“Ey benî İsrail ve ey benî Âdem! Kalb katılığınız ve kasâvetinizle öyle bir Zât’ın (c.c.) emirlerine karşı itaatsizlikte bulunuyor ve öyle Ebedî –Ezelî bir Güneş’in marifet ziyasına karşı, gafletle gözlerinizi yumuyorsunuz ki!..” Yani taşlardan daha taş ve katı bir görüntü sergiliyorsunuz! Kör olmuşsunuz da gerçekleri görmüyorsunuz!..

Şimdi bu işârî, îmâî ve telmîhî mânalar biz Müslümanlara da bakmıyor mu? Bunlardan bizler de derslerimizi almayacak mıyız? Elbette kendi hesabımıza, kendimizi bir gözden geçirip hissemizi, payımızı almalıyız. 

Aynı şekilde hak karşısında haksızlığa giren, zulmeden, mazlum ve mağdur Müslümanlara ve onların başındaki Zat’a (S.A.S.) çeşitli yakıştırmalar yapan, iftiralar atanlar için de Cenab-ı Hak: “Bana bırak… (Başbaşa bırak ki:) Öylelerini bilmedikleri farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz. Onlara sadece mühlet veriyorum. Benim düzenim (hilelerini başlarına geçirme işim) pek sağlamdır.”  (Kalem Suresi, 68/44-45)  

“Onların dediklerine sabret (onların sana yaptıkları ile mukabelede bulunma). Araya koyacağın yerinde bir mesafe ile tebliğine devam et. Güzel bir hicretle onlardan ayrılıp hicret et. Nimetler içinde yüzenleri ve sana yalancı diyenleri Bana bırak ve kendilerine bir süre tanı.” (Müzemmil Suresi, 73/10-11)  “

Bırak Bana o kişiyi (ailesiz, ailesiz) tek olarak yarattığım. Sonra kendisine bol bol mal verdiğim ve etrafına güç, kuvvet sebebi oğullar, ayrıca rahat bir hayat için her türlü imkanı önüne serdiğim kişiyi Bana bırak”  (Müddesir Suresi, 74/11-14)  

“Derken o azabın gökte belirdiğini gördüler ‘Bu bize yağmur getiren bulut!’ dediler. Hayır o bir an önce gelmesini istediğiniz azaptır. (Ahkaf Suresi, 46/24) 

Bütün bu âyetler hepimize inmişti. “Bu Allah’ın lütfu!”  dediğimiz şeyler, Allah korusun azap vesilesi olabilir… Kendimizi bir gözden geçirelim…  

[Abdullah Aymaz] 19.9.2017 [Samanyolu Haber] 
aaymaz@samanyoluhaber.com

İki devlet başkanının tarihi duruşu... [Faruk Mercan]

Anadolu'nun diğer ismi Küçük Asya...

Ahmet Yesevi'nin torunları, Anadolu'yu fethetmeye Büyük Asya'dan geldiler. 

İslam'ın büyük alimlerine bakın, çoğu Büyük Asya'da yetiştiler. 

Derken yıllar sonra Küçük Asya'da Hizmet hareketi zuhur etti. 

Bu sefer, onlar Büyük Asya'ya olan borçlarını ödemek için yollara düştüler. 

Yıl 1992'ydi... Kazakistan ve Kırgızistan'da okullar böyle açıldı. 

Kazakistan'ın önde gelen entellektüellerinden Oljas Hudaybergenov, şimdiye kadar Kazakistan'daki okullardan 35 bin kazak gencinin mezun olduğunu belirtiyor. Bir şey daha var. Kazakistan'a uluslararası olimpiyatlarda madalya getiren öğrencilerin yüzde 90'ı bu okullardan... 

Aynı şey Kırgızistan için de geçerli. Kırgızistan'daki okullar şimdiye kadar 15 bin civarında mezun vermiş. Rakamın Kazakistan'dan düşük olması, Kırgızistan'ın nüfusu küçük bir ülke olmasından... 

Halen Kazakistan ve Kırgızistan'daki bu okullarda binlerce öğrenci öğrenim görmeye devam ediyor. 

1993'te bu okulları ziyaret eden merhum Turgut Özal, “Yıllar önce Ahmet Yesevi'nin erenleri Anadolu'ya geldiler. Şimdi onların torunları geri döndü” diyordu. 

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, en başından itibaren bu sürece şahitlik yaptı. Turgut Özal'ı karşıladı, yeni açılan okulları beraber ziyaret ettiler. O tarihten beri bu okulları himaye ediyor Nazarbayev...

Turkiye'deki meşum sürecin başlamasından sonra, Saraydaki şahıs zehirini dünyanın her tarafına sıçratırken Kazakistan'a da gitti. 

Nursultan Nazarbayev gibi, Sovyet döneminde de rüştünü kanıtlamış tecrübeli bir devlet adamını yalanlarıyla kandırabileceğini hayal etti. Ama 2015'te eli boş döndü Kazakistan'dan... 

Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev de 1990'lı yıllardan beri ülkesi Kırgızistan'daki okulların hikayesini bilen bir devlet adamı... Saraydaki şahıs, 2014'te ve 20015'te Atambayev'e çok baskılar yaptı. Ama gerçek bir Kırgız evladı olan Atambayev, duruşu ve sözleriyle Saraydaki şahsı hüsrana uğrattı. Saraydaki şahsın geçici vaatlerine itibar etmedi. Ülkesindeki okulları korudu. 

Bana göre yaşadığımız bu tarihi sürecin, tarihe geçen sözlerinden biri Kırgızistan Cumhurbaşkanı Almazbek Atambayev'e ait şu ifade oldu:

“Bu öğretmenlere terörist diyen gidip doktora görünsün...” 

Evet, Saraydaki şahıs Türkiye'deki bu öğretmenlerin binlercesini terörist diye hapislere attırdı. Bu öğretmenlerin 40 binini, terörist diye Milli Eğitim'den attırdı. Bu öğretmenleri mafyatik yöntemlerle Malezya'dan, Myanmar'dan kaçırıp Türkiye'de hapishanelere attırdı. Bir çok ülkedeki kaçırma tezgahları açığa çıkarılıp önlendi. 

Aynı şeyleri Kazakistan'da, Kırgızistan'da, Afganistan'da, Güney Afrika'da, Bosna'da, kısacası dünyanın 175 ülkesinde yaptırmak istiyor... 

Keşke devlet başkanlarıyla bu görüşmeleri yaptığı odaların duvarları dile gelse ve Saraydaki şahsın düştüğü zilleti, işittiği azarları bütün dünya duysa... Yetmiyor, bir daha gidiyor. Aynı zilleti bir daha yaşıyor, aynı azarları bir daha işitiyor. 

Bütün bunlar, büyük maddi imkanlar vaad ettiği, ama sonuç alamadığı bir devlet başkanı için “Bu adam satın alınamaz” deyişi, bir gün tarihe mal olacak elbet... 

Geçenlerde bir daha Kazakistan'a gitti. ABD Başkanı Barack Obama'ya kurduğu tuzağın aynısını Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'e kurmaya kalkıştı. Kameralar önünde, “Anlaştık, bunları beraber bitireceğiz” dedi. 

Obama'ya da kendince öyle tuzak kurmuştu. Obama'nın “Mesajı aldım” dediğini iddia ediyordu. Ve Beyaz Saray tarihinde yalanlanan ilk Türkiye Başbakanı olarak tarihe geçti. 

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev bir kaç gün önce basın toplantısında dünyaya ilan etti: “Bu öğretmenler suçlu değil, ben onlara hiç bir kötülük yapamam...” 

İki yıl önce hayat hikayesini ve anılarını kapsayan bir kitapta okumuştum. Nursultan Nazarbayev'e ismini babaannesi koymuş. Allah'ın 99 ismi arasında yer alan Nur ve Sultan isimlerini birlikte torununa verirken o zaman hocalara danışmış, acaba yanlış mı yapıyorum diye... Çünkü Kur'an-ı Kerim'de bu iki ismin birlikte geçmediğini biliyormuş. 

Nursultan Nazarbayev, bu hikayeyi bizzat kendisi anlatıyor. İşte böyle bir devlet adamı Nursultan Nazarbayev... Sıfırdan kurduğu yeni başkent Astana'da Nazarbayev'in oturduğu Beyaz Saray büyüklüğündeki Başkanlık Sarayı'na bakın, bir de Saraydaki şahsın bin 1000 odalı israf sarayına... Aradaki farkı gösteren en güzel manzara budur. 

Fethullah Gülen Hocaefendi ve Hizmet hareketinin temsil ettiği İslam'ı da, Saraydaki şahsın radikal gruplara kol kanat geren İslam anlayışını da çok iyi bilen bir devlet başkanı Nazarbayev... Bir tarafta, 25 yıldır ülkesinde bizzat gördüğü Hizmet'e gönül vermiş öğretmenler ve onların yetiştirdiği 35 bin Kazak genci... Diğer tarafta ise, Türkiye'yi IŞİD ve benzeri radikal örgütlerin limanı haline getiren, Orta Asya ülkelerinden IŞİD'e katılan elemanları için bir istasyon görevi yapan, Saraydaki şahsın halifelik düzeni getirmek istediği Türkiye... 

Geçenlerde Irak Başbakanı açıkladı. Musul'un düşmesinden sonra esir alınan IŞİD mensuplarının yarısı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları... Sayıları 500... 

Bunlar nasıl IŞİD'e katıldılar? Bütün dünya biliyor. Türkiye'den binlerce genç, bugün Türkiye'yi esir almış zihniyetin zehirlediği bir İslam anlayışı ile bu radikal akımlara kapıldılar. 

Evet bir tarafta, bütün dünyada insanlığa eğitimli ve ahlaklı gençler armağan etmek isteyen bir Hizmet, diğer tarafta gençleri radikal akımlara sevk eden, onları terörün kucağına iten Saraydaki şahıs ve ekibi... 

Dünya aradaki farkı ayan beyan görüyor. Kim dünyaya terörist ihraç ediyor, kim eğitim ordusuyla terörün panzehiri... 

Yalanlarla, dolanlarla hakikatleri 7 milyar dünyalının gözünden kaçırması mümkün değil Saraydaki şahsın... 

Elindeki devlet imkanları ve medya gücüyle kurduğu hipnoz mekanizmasını Kazakistan'a, Kırgızistan'a, Afganistan'a, Güney Afrika'ya, Bosna'ya kurma hayelleri beyhude gayretler... 

Üstelik, sadece yalanları değil, yolsuzlukları ve kara para ağı da patlıyor. Rıza Sarraf, kabusu haline gelmiş durumda... Oğlu ve damadı her an Rıza davasına eklenebilir. Çünkü Rıza'nın gerçek patronunun o olduğunu artık herkes biliyor. Rıza onun hayırseveri... 

Nursultan Nazarbey ve Almazbek Atambayev de görüyorlar herşeyi... Tarihin en büyük kara para şebekelerinden birini yöneten Rıza Sarraf'a hayırsever, dünyanın 175 ülkesinde eğitim kurumlarına ilham kaynağı olan Fethullah Gülen Hocaefendi'ye terörist diyen bir kafa bu... 

Evet, Büyük Asya'nın iki devlet başkanı bu duruşlarıyla hem tarihe geçiyorlar, hem de Küçük Asya'ya bir mesaj veriyorlar... 

Küçük Asya'nın yörüngesi Büyük Asya'dır ve Selçuklu'dan, Osmanlı'dan beri yüzü her zaman Batıya dönük olmuştur. Sahte bir halifelik iddiasıyla Suriye batağına çekilen ve bugün dünyaya terör ihraç eder hale gelen Küçük Asya'nın bu esareti uzun sürmeyecek... 

Küçük Asya'nın tekrar yörüngesine oturacağından en ufak bir şüpheniz olmasın. 

[Faruk Mercan] 19.9.2017 [Samanyolu Haber]

Üç S formülü [Dr. Hüseyin Kara]

İnsanın kemâlâtına medar olan ve onu tenvir edip yükselten amillerin arasında sayılan üç unsur, bu yazının konusunu teşkil etmektedir. Her üçünün, mümine yakışır seviyede ‘’SELÎM’’ olmaları ise büyük bir öneme haizdir. ‘’ Varlıklar zıtları ile bilinir.’’ fehvasınca; selîm kavramının zıttı da sakîmdir. Yani sağlamın zıttı olarak sakîm kelimesinin dilimizde karşılığı hastalık olarak kullanılmaktadır. Yazının ilerleyen bölümlerinde bu zıtlıkların karşılaştırılmalarına da yer verilecektir.

1- Akl-ı Selîm
2- Kalb-i Selîm
3- Ruh-i Selîm

1-AKL-I SELÎM

Akıl nimeti, Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimetlerin başında yer almaktadır. Diğer nimetler gibi her insana farklı seviyelerde verilen akıl sayesinde insan; bir mükellef kul olarak Allah’a muhatap olmakta ve varlıklar arasında seçkin yerini almaktadır. Akıl nimetinden mahrum bırakılanlar, kulluk mükellefiyetinden de âzâd edilmişlerdir. ‘Aklı olmayanın dini de yoktur’’ hükmü tam da bunu anlatmaktadır. Elbette akıl her şeyi anlayıp açıklama gücüne sahip değildir. Fakat iyi bir mürşidin yönlendirmesiyle de akıl, çok hârika işler yapılabilir. İslam dini akıl sahiplerine hitap etmekle kalmaz, vahyin aydınlatıcı tayfları altında akıllarını çok rantabl olarak kullanmasını da ister. Kadın-erkek her müminin  akl-ı selîme ulaşma konusunda ciddi bir çaba ve gayretin içinde olması gerekmektedir. Aklın mahiyeti ve keyfiyeti üzerine pek çok ilim erbabının kafa yormasına, sınırları ve diğer unsurlarla olan ilişkileri derinden derine tetkik edilmesine rağmen akıl, hala pek çok bilinmez yanı ile gizemini korumaya devam etmektedir. 

Eğer insan, aklı ile Allah’ın teklif ettiği kulluğu kabul edip, iyiyi kötüden ayırmaya, hayrı şerden tefrik etmeye yarayacak bir seviyeye yükselmiş ise, sahip olduğu bu akıl fıtrî ve selîm bir akıldır. Böyle bir akıl aynı zamanda ruhun ve kalbin de tercümanı demektir. İnsan akl-ı selîm ile, sınırlı da olsa etrafındaki eşya ve hadiseleri yorumlamakta; dünü,bugünü ve yarını algılamakta, dünya-ahiret dengelerini ayarlamaktadır. Yok eğer insana verilen bu akıl, nefs-i emarenin güdümünde kalmışsa, heva ve hevesinin izinde yol alıyorsa, böyle bir akıl, sakîm (arızalı) bir akıl olup sahibini ahmaklaştırıp asla yükseltmeyeceği gibi, bu akıl o insanın başına  bela da olur. Bundan dolayı, Allah dostları; akıl insanı hidayete götüren bir vasıta olabildiği gibi, insanın dalaletine sebep olup felakete de sürükleyebilir, demişlerdir.

2- KALB-İ SELÎM

İnsan vücudunda beyin ile aklın ne kadar yakınlığı varsa, kalp ile yüreğin de o kadar irtibatı vardır. Birinci kavramlar organ olarak tanımlanıp, vazifelerinin ne olduğu bilinirken, ikincileri ise birer latifeden ibaret olup mahiyetleri organlar gibi net bilinememektedir. İnsanda Allah’ın nazargâhı olarak tarif edilen gönül, aynı zamanda Allah’ın gerçekten bilinip iman edildiği yer olması ile dillendirilen kalp, müminin manevî şahsiyetinin tam kendisidir. Çünkü, kalb-i selîm sahibi bir mümin, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i  ruhanî  gibi değerlere hep kalp yolu ile ulaşır. 

Kalbin, iman ve mârifetle nurlandırılıp ibadetlerle ihya edilmesi ve Allah’ın esmasının tecelligâhı olarak korunması bir mümin için ne kadar mühimse, günahlarla kirlenmemesi de o kadar önemlidir.
Üç S nin sıralanmasında riayet edilen tertipte de görüleceği üzere, kalb-i selîm ikisinin ortasında bulunmaktadır. Zira kalbin mânâ aleminde gördüğü vazife itibariyle, ruhtan aldığı sinyalleri akla iletmekte ve bu iki latîfe arasında köprü görevi görmektedir. Bundan dolayı Efendimiz ( sav ) ‘’Bakın! Cesette bir çiğnem et vardır ki, o sıhhatli olunca bütün ceset de sağlam olur; o fesada yüz tutunca da bütün ceset bozulur gider. Dikkat! İşte o, kalbdir.’’ (Buhâri-Müslim) Allah kâfir ve münafıkların kalplerini mühürlemekle aslında latîfeler arası geçişgenliği ortadan kaldırmış ve iki tarafı kilitli hale getirmiş oluyor.(2/7)

Müminde olması gereken kalp saffeti, itminan ve duygu-tefekkür duruluğu sahip olduğu kalb-i selîm ile sağlanmaktadır. Bu vasfın korunması için hem fiilî dua olan tahkîkî bir imana, hem o imanı besleyen sürekli kulluk içindeki kavlî dualara yer verilmelidir. Kitap ve sünnetin bize bu duaları öğretmesinin temel espirisi bu olsa gerek.’’Rabbimiz bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma!’’ ( 3/8 )  ‘’Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dininle sabitleyip perçinle!’’ ( Tirmizî-İbn mace ) 

İnsandaki bu önemli latifeyi; şirk, küfür ve nifak gibi büyük günahlar tamamen işlevsiz hale getirir. Bunun yanında, müminin küçük günahlarına ısrarla devam etmesiyle, bu latifenin kararan bir kalbe ve katılaşan bir gönüle dönüşmesi mukadderdir. Ancak tövbe ve istiğfar ile yeniden kalb-i selîme dönmek mümkün olabilir. Çünkü mahşerdeki hesaplaşmada kalb-i selîmden başka hiçbir şeyin fayda vermeyeceğini Kur’an şöyle ferman ediyor.’’O gün, ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a kalb-i selim  ( temiz bir kalp ) ile gelenler ( o günde fayda bulur).  ( 26/88,89 )    Şairin dilinde ise bu ayetin manası şöylece kelimelere dökülmüştür.  Sanma ey hâce ki senden zer u sim isterler. Yevme la yenfaüde kalb-i selîm isterler.

3-RUH-İ SELÎM

İlk iki unsurun çatısı konumundaki ruhun selîm olması, iman ile şereflenmesine bağlanmıştır. İnsan bedenine canlılık kazandıran bu güç hakkında , bir emr-i ilâhî olması itibarı ile, çok ma’lûmat sahibi değiliz. (17/85 ) İnsana temiz bir biçimde teslim edilmiş olan ruhun dünya hayatında iman ve ibadetlerle cennete ehil hale getirilmesi, böylece günahlarla kirlenmesine müsaade edilmemesi gerekmektedir. Beden ağırlıklı ruh birlikteliğinin yaşandığı dünya hayatında iyi veya kötü (sevap-günah), insan ne işlemiş ise onları melekler o insanın ruhuna kaydetmektedir. Çünkü çürüyüp yok olan bedene karşı yok olmayan ruhtur. ‘’İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın.’’ ( 50/18 ) , ‘’ Şunu iyi bilin ki üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilirler.’’ ( 82/10,11,12 )

İnsan vücudunu organlar meydana getirdiği gibi, ruhunu da latîfeler teşkil etmektedir. Bu latîfelerin canlılığı imanın nuru ile olsa da; inkişafları ibadetlerle olmaktadır.  Günahlar ise tam tersine onların sönmesine sebep olurlar. Hatta bazı günahlar bir kısım latîfeleri öyle söndürürler ki bir kez daha onlar yanmaz ve parlamazlar. Tasavvufta, kâmil bir mürşidin nezaretinde yapılan seyr-i sülûk-i ruhaniyede müridin ruh dünyasındaki latîfelerinin parlama ameliyesi onun kabiliyetine bağlı olarak sürdürülür. Sonuçta o da kâmil bir mürşid olma keyfiyetini kazanabilir. Bunlar biraz müridin  cehd ve gayretine ötesi de Allah’ın lütuf ve ihsanına vabeste ikramlardır.

Ruh-i selîm; akl-ı selîm ve kalb-i selîmin aracılığı ile yaptığı kaliteli okumalarını derin tefekküre; bu tefekkürü de şuurlu ve sürekli bir kulluğa dönüştürebildiği ölçüde diğer latîfelerin çatısı konumunda olması dolayısıyla vücudu bile tenvir edecek güç ve kuvvettedir. Yeter ki insan, kendisine baştan tertemiz olarak teslim edilmiş olan ruhunu günahlarla karartmasın ve bu emanete sahip çıksın…       

[Dr. Hüseyin Kara] 19.9.2017 [Samanyolu Haber]
baarankara53@gmail.com  

IŞİD’e helal, Kürtlere haram; Erdoğan’a mübah, Barzani’ye mekruh [Bülent Keneş]

Bünyesi pek çok şeyi kaldırmaya müsait milliyetçi/ırkçı faşizmin kimyası, mevzu Kürtler olduğunda aniden bozuluyor. Klasik faşizmde durum böyle iken daha fazla güç için her şekle girebilen siyasal İslamcılarla birbirlerine eklemlenerek oluşturdukları zehirli bileşimin, yani İslamofaşizmin, bu konudaki iki yüzlülüğü çok daha vahim bir görüntü arzediyor.

Türkiye’nin sınırlarının yıllar boyu Hollanda peyniri gibi delik deşik olmasından; ülkenin eli kanlı türlü uluslararası cihadist grupların emniyetli bir otobanı haline gelmesinden; sınırlarımızın dibine ve hatta sınır kapılarına IŞİD bayraklarının çekilmesinden; güney sınırlarımız boyunca uzanan Suriye ve Irak topraklarında IŞİD’in yıllarca hakimiyet kurmasından; buradaki konsolosluklarımızı ele geçirmelerinden; atalar yadigarı aziz bir vatan toprağı olan Süleyman Şah Türbesi’nin bulunduğu alanı işgal etmelerinden; Telafer’de soydaş Türkmenlerden binlercesinin ırzına geçmelerinden ya da katletmelerinden zerre rahatsızlık duymayan; rahatsızlık duymak şöyle dursun bu yobaz katil sürülerine doğrudan, dolaylı veya örtülü şekilde destek olan bu zehirli bileşim, mevzu söz konusu bu coğrafyanın binlerce yıllık otokton halklarından biri olan, dahası son 15 yıldır fiilen devlet gibi hareket eden Irak Kürtlerinin ağır bedeller ödeyerek vardıkları kendi kaderlerini tayin etme ihtimali olduğunda ise hop oturup hop kalkıyor.

IŞİD’DEN RAHATSIZ OLMAYANLAR NEDENSE KÜRTLERDEN HEP RAHATSIZ

IŞİD gibi eli kanlı katil sürülerinin hemen yanı başlarında hakimiyet kurmasından zerre rahatsızlık duymayanlar, sınırlarında bir ‘IŞİDistan’ kurulmasını sorun etmeyenler binlerce yıldır yaşadıkları kendi topraklarında bağımsızlıklarını ilan etmek isteyen Kürtlere bunu haram görüyorlar. Ahlak ve insanlık yoksunu bir despotluk kurmak için demokrasi ve hukukun çanına ot tıkayıp muazzam bir baskı ortamı oluşturarak yarattıkları bu ortamda hile ve hurdanın gırla gittiği bir referandumu kendileri için mubah görenler, kendilerini hiç alakadar etmeyecek bir başka coğrafyada normal bir demokratik süreci takip ederek düzenlenecek referandumu ise mekruh ve hatta haram görüyorlar.

Dün Bağdat’tan kaçırıp illegal bir şekilde İsrail’e pazarladıkları petrol paralarını kırışırken el üstünde tuttukları Mesud Barzani’yi ve yönetimini, bugün o paraları kendi halkının iradesini hâkim kılmakta kullanınca, düne kadar küfrettikleri Bağdat yönetimi ile hem dem olup ezmeye çalışıyorlar.

Erdoğan ve avenelerine söylenmedik söz bırakmayan, sonra da tüm tükürdüklerini bir güzel yalayarak Erdoğan dikta rejiminin her şekilde kullandığı adi bir aparatı haline gelen Devlet Bahçeli, bu durumda hiç boş durur mu? IŞİD, Türkmenlerin ırzına, namusuna, canına iliştiğinde gıkı çıkmayan Bahçeli, konu Kürtler olunca aslan kesilip kof hamaset literatürünü sil baştan yazdıracak ‘küçük enişte’ coşkunluğunda boş lafları ardı ardına sıralayıveriyor. Masada muhtemelen bir büyük rakı, elde hayali bir kılıç-kalkan önceden hazırlanmış hamasi ifadeleri Twitter’da birbiri peşi sıra diziveriyor. Haçlılardan girip Barzani’den çıkıyor, Orta Asya’dan girip Kerkük’ten çıkıyor. Hey aman da hey heyyy!…

YİNE DE ŞAHLANIYOR AMAN, KOLBAŞININ YANDIM DA KIR ATI…

Davutoğlu-meşrep bir söylemle mesela, “Kerkük oldubittiye getirilip Peşmerge’nin hâkimiyetine girerse, dahası güney sınırlarımız boyunca Kürdistan kurulursa Türkiye felç olacaktır,” diyor. Sonra, “Kerkük’ün güvenliği Ankara’nın güvenliği demektir. Tarih, coğrafya ve milli müktesebata göre Ankara ile Kerkük’ün kaderi bir ve aynıdır,” diyor. Sonra, “Kerkük Lord planlarına kurban verilirse, Musul, Telafer, Tuzhurmatu; ezcümle Türkmeneli tasfiye ve telef olursa Anadolu’ya ateş yağacaktır,” diye korku salıyor. Sonra, “Yedi koldan, yirmi dört boydan geldik Orta Asya’dan. Tıpkı yayından fırlayan ok, çakan yıldırım, huduttan hududa atılan mızrak gibi,” gibi bir şeyler söylüyor ama tam olarak ne demek istediği pek anlaşılamıyor. Sonra, bu kof hamasetinin pek ciddiye alınmayacağından kendisi de işkillenmiş olacak ki, “Kerkük Türk’tür diyoruz. Hamaset yapmıyoruz. Şaka hiç yapmıyoruz. Bedel ödemekten bahseden Barzani’ye bedeli ödettirecek de güçteyiz,” diyor.

Sonra, uçtukça uçuyor mübarek ve “Gerekirse güneşe ateş taşırız, gerekirse buzdan ateş yakarız, gerekirse cepheden cepheye kan naklederiz, yine de bekamıza el sürdürmeyiz,” diyor ve işin içine yerle bir ettikleri Anadolu’daki Kürt şehirlerini de katarak biraz daha paranoya pompalıyor. Sonra, müthiş bir özgüvenle stratejik derinliğini sergiliyor ve bu referandum planının arkasında olmakla suçladığı ABD’yi “Mesela Kaliforniya’nın içten içe büyüyen, devamlı zemin tutan ayrılma talepleri iyice somutlaşır, gün yüzüne çıkarsa ABD ne yapacaktır?” diyerek bölmekle tehdit ediyor. Sonra, eşsiz genel siyasi kültürünün ayak bileklerine varan derinliğinde boy vererek “Veya İngiltere’nin atadığı valilerce yönetilen Kanada, Avusturalya, Yeni Zelenda gibi ülkeler yeter derse neler olacağını düşünen var mıdır?” diyor. Diyor ve cehaletiyle alay konusu olmasını sarsılmaz iradesine sığınıp hiç umursamıyor. Coştukça coşuyor…

İNGİLİZ YAPIMI SINIRLARI KUTSAYARAK İNGİLİZLERE MUHALEFET ETMEK

Mazisi şunun şurasında 100 yıl olan İngiliz-Fransız yapımı Sykes-Picot sınırlarına değiştirilemez bir kutsallık atfedip sonra da referandum planının arkasında İngilizleri aramak ayık kafayla olacak iş değil gerçi ama biz nadir rastlanabilecek bu kof hamaseti okumaya devam edelim: “Yılanlar tıslasa da, çakallar hırlasa da, fedakârlık dehlizinde son ferdimize kadar ıslanıp kutlu vatanı ve soydaşlarımızı bırakmayacağız… Irak’ın toprak bütünlüğü bozulamayacaktır. Türk devletinin kırmızı çizgileri örtbas edilemeyecektir. Irak Türkmenleri yok sayılamayacaktır… Niyet sahiplerini uyarıyorum, gayri meşru referandum yapılırsa bölgesel ve küresel fay hatları kırılacak, azdan az, çoktan ise çok gidecektir.” Hey aman hey hey! Ver mehteri verrrr!..

Fedakârlık dehlizinde ıslanmanın nasıl bir şey olduğuna kafayı fazla takmadan, denklem itibariyle “çok olan bizden çok ölecek” anlamına gelen “azdan az çoktan çok gidecektir” hesabında kaybolmadan bu faslı buracıkta bitirelim. Çünkü ciddi bir yazı arası bu kadar mola ve eğlencelik yeter. Şimdi asıl mevzumuza dönelim.

Barzani ve yönetimi her ne kadar kararlılık gösterileri yapsa da 25 Eylül’de yapılması planlanan Bağımsızlık Referandumu’nun kesin gerçekleşeceğine dair henüz bir garanti yok. Bağdat, Tahran, Ankara, Washington ve daha birçok başkentten gelen baskılar karşısında Barzani işi pazarlığa dökebileceğinin sinyallerini de vermiyor değil. Ancak, 2 yıl aradan sonra Cuma günü 68 parlamenterle olağanüstü toplanan 111 sandalyeli Kürdistan Bölge Parlamentosu’nda referandum kararanı 65 oyla kesinleştirerek elini yükseltmiş bulunuyor.

Bu kararın ABD’nin sunduğu referandumu 2 yıl erteleme ve meseleyi Birleşmiş Milletler’in gündemine alma önerisine rağmen alınması belirli bir kararlılığa işaret etse de Barzani’nin pazarlık kapısını aralık bıraktığını bir kez daha hatırlatmakta fayda var. Geçtiğimiz günlerde Ninova bölgesindeki farklı din ve etnik yapılarla bir araya gelen Barzani, burada yaptığı konuşmada ABD’nin yaptığı önerinin herhangi bir garanti içermediğini belirterek “Referandum kararı, Kürdistan’daki tüm taraflarca alındı. Şu an sunulan öneri ve alternatifler için çok geç kalındı. Referandum sınırların çizilmesi anlamına gelmiyor. Aksine sorunları çözmek için kapıların aralanması anlamına geliyor,” dedi.

BARZANİ 2015’TE OBAMA’DAN SÖZ ALMIŞ

Duhok’ta kalabalıklara yaptığı bir konuşmada ise, yine referandum kararının tek bir kişinin kararı değil, bir halkın bağımsızlık için verdiği karar olduğunu savunan Barzani, “Referandum konusu yeni bir konu değildir. 2015 yılında dönemin ABD Başkan Barack Obama ile Beyaz Saray’da bu konuyu konuştum,” dedi. Ancak, Barzani ve partisindeki kararlılık Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) başta olmak üzere bölgedeki diğer partiler tarafından tam olarak paylaşılmıyor.

Bağdat’ın 25 Eylül’deki referanduma tepkisi ise uyarı seviyesini çoktan aştı. Oylamayı yasadışı ilan eden Irak Parlamentosu’nun her türlü önlemi alma yetkisi verdiği Irak Başbakanı Haydar el-Ebadi, savaş tehdidinde bile bulundu. “Kürtlerin bağımsızlık referandumunu düzenleyerek ateşle oynadığını” savunan Ebadi, “askeri müdahaleye hazır olduklarını,” söyledi.

Erdoğan rejimi ise, düne kadar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen Barzani Yönetimi’ne karşı Bağdat-Tahran çizgisine yaklaşmış durumda. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hayt huyt içeren birkaç açıklamadan sonra kritik bir hamleye yönelik kararlı bir tutum almak yerine zaman kazanmak üzere işi 22 Eylül’de yapılacak Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısında alınacak karara bıraktı. Referandum kararını “bir akıl tutulmasından öte bir şey” şeklinde niteleyerek aşağılayıcı bir dil kullanan Erdoğan, bilindik üslubuyla bunu “siyasi acemilik” olarak tanımladı.

IRAK’I BÖLECEK OYLAMA ANKARA, BAĞDAT, TAHRAN VE ŞAM’I YAKLAŞTIRIYOR

Kaderin şu garip cilvesine bakın ki Irak Kürt Yönetimi’nin Irak’ı bölecek referandum çıkışı, her birinin bir diğeriyle onlarca sorunu olan Ankara, Bağdat, Şam ve Tahran’ı yakınlaştırma potansiyeli bile taşıyor.

Öte yandan, tıpkı Şam gibi Tahran da referanduma karşı pozisyon almış durumda. İran yönetimi Irak’tan bağımsızlık referandumunu gerçekleştirmesi durumunda bölgeyle olan tüm sınırlarını kapatacağı tehdidinde bulundu. Şii Bağdat yönetimi üzerinde tarihin en yüksek nüfuz düzeyine erişmiş bulunan İran’ın Irak’ın bir bölümünün dolaylı olarak etki alanından çıkmasına rıza göstermeyeceği tahmin ediliyor. İran MGK’sının genel sekreteri Ali Şamkani, böyle bir durumda bölge ile yapılan ikili güvenlik düzenlemelerine ve askeri anlaşmalara son vereceklerini de duyurdu. Yani böylece dost ülke konumundan hasım ülke konumuna geçeceklerini beyan etmiş oldu.

1970 yılında Bağdat yönetimi ile yapılan bir anlaşma çerçevesinde özerk bir bölge olarak şekillenen Irak Kürdistanı, anayasal olarak Bağdat’a bağlı olmakla birlikte 2005 yılında geniş yetkilere sahip özerk bir yönetime kavuşmuştu. Bu bölgeye hep destek olan Batılı devletlerin bazıları IŞİD ile mücadelede önemli role sahip Kürtler ile Irak hükümeti arasındaki işbirliğinin zarar göreceği endişesiyle referanduma mesafeli yaklaşıyor ve ertelenmesini istiyor. ABD ve AB’nin en büyük endişelerinden bir diğerini ise, referandumun 2018 seçimlerinden önce olması nedeniyle Ebadi’yi güçsüzleştireceği ve bunun da ister istemez İran’ın Irak’taki etkisini arttıracağı oluşturuyor.

Benzer kaygıları taşıyan Washington da aynı pozisyonda bulunuyor. Barzani’nin geri adım atmaması üzerine ABD Başkanı Trump’un 13 Eylül’de IŞİD’le Mücadele Özel Temsilcisi Brett McGurk’u alelacele bölgeye göndererek yukarıda bahsini ettiğimiz kabul görmeyen öneriyi gündeme getirmesi gerilimin düzeyine dair bir fikir veriyor. Bu görüşmeler sırasında ABD’nin referanduma yüzde yüz karşı olduğu ve icap ederse Barzani Yönetimi ile Bağdat arasında yeni bir ilişki sistematiğinin geliştirebileceğini açıkça dile getirildiği ifade ediliyor. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada ise, “ABD, Kürt Bölgesel Yönetimi’nin bu ay sonunda bir referandum yapma niyetine destek vermemektedir” denildi.

ZEMİN KAYGAN, TAHMİN ZOR

ABD teklifinden sonra Barzani başkanlığında toplanan Kürdistan Referandum Yüksek Konseyi referandumun ertelenmeyeceğini ve 25 Eylül’de yapılacağını duyurdu. Referandumun Kürdistan halkının kendi kaderini tayin etme hakkını elde etmesinde nihai amaç olan bağımsızlık için bir araç olduğunun altının çizildiği açıklamada, “Kürdistan halkının kaderini tayin hakkını garanti etmeyen öneriler kabul edilmemiştir ve referandumun belirlenen tarihte gerçekleştirilmesine karar verilmiştir. Bununla birlikte Kürdistan Yönetimi, hem bölge hem de uluslararası düzeyde konuyla alakalı taraflarla diyaloğu sürdürecektir,” denildi.

Bölgenin kaygan zemini göz önüne alındığında sadece birkaç gün kalan 25 Eylül’de referandumun yapılıp yapılmayacağından son dakikaya kadar emin olmak imkânsız. Ancak, çok güçlü bir niyet beyanı anlamına gelen mevcut durum bile bölgedeki dengelerin yerinden oynaması için yeterli. Referandumun gerçekleşmesi durumunda ise, çok daha köklü ayrışmalar ve yeni ittifakların baş göstereceği muhakkak. Bununla birlikte, Kürtlerin bölgede yıldızının parladığı, küresel çekiciliklerinin arttığı bir ortamda, Barzani’nin referandumda ısrarcı olması durumunda amacına ulaşmasının engellenebileceği kanaatine varmak için ortada pek fazla bir gerekçe bulunmuyor.

Kaldı ki, Kürt karşıtlığının bölgede olmazları bile bir araya getirdiği bir ortamda Kürtlerin farklı fraksiyonları arasındaki anlaşmazlıkları yok sayacaklarını ve birbirlerine iyice yakınlaşarak kenetleneceklerini, bunun da bambaşka bir bölgesel siyasi/askeri güç formasyonuna ve bambaşka bir jeopolitik gerçekliğe yol açabileceğini tahmin etmek güç değil. Suriye’de belirli bir hat boyunca uzanan PYD varlığına bakıldığında ne demek istediğimiz sanırım daha iyi anlaşılacaktır.

Çek Cumhuriyeti ve Slovakya’nın ayrılmasına imkân veren Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi barışçıl yollarla siyasi ayrılmalar veya birleşmeleri öğreninceye kadar bu bölgede acı, yıkım ve gözyaşının sonu gelmeyecek gibi. Tabii Bahçeli’nin yaptığı gibi fantastik kof hamasetin de…

[Bülent Keneş] 19.9.2017 [TR724]

Zarrab Erdoğan için neden önemli [Mehmet Efe Çaman]

Erdoğan rejiminin uluslararası arenada giderek köşeye sıkıştığını daha önceki analizlerde sıklıkla ele aldım. İran kökenli Türkiye vatandaşı Reza Zarrab’ın ABD’de tutuklanması ve ardından gelişen yargı sürecini de, Erdoğan rejiminin Türkiye dışında karşılaştığı majör zorluklardan biri olarak görüyorum. Bu görüş okur açısından yeni bir şey değil. Bu nedenle yazıyı okumayı bırakmadan, okura hemen şunu belirteyim: Erdoğan için Zarrab davası, mutlak surette Türkiye boyutu içeriyor. Türkiye’de kurgulanan ve 17/25 Aralığın resmi söylemi olarak benimsenen üç önemli tezin de antitezini oluşturması bakımından, Erdoğan’ın Zerrab davasından fazlasıyla korkması anlaşılır bir durum.

Neydi bu temel üç resmi söylem? 1) 17/25 Aralık Erdoğan’ı devirmeye yönelik bir darbe girişimidir. 2) 17/25 Aralık darbe girişiminin arkasında “paralel devlet yapılanması” (PDY) vardır. 3) 17/25 Aralık tümüyle düzmece ve sahte deliller ve tapeler üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla 17/25 Aralık Cemaat’in Erdoğan tarafından şeytanlaştırılması ve devlet düşmanı ilan edilmesinin temel taşını oluşturmaktadır. Akabinde 15 Temmuz kontrollü darbe teşebbüsü sonrasında bu üç resmi söyleme “FETÖ” söylemi eklendi.

17/25 Aralık 2013 ile 15 Temmuz 2016 tarihleri arasında 2,5 yıl boyunca PDY söylemi kamuoyuna pompalandı. Bu arada polis soruşturmaları ve yargı süreci, Erdoğan’ın doğrudan müdahalesiyle durduruldu. Soruşturmalarda yer alan yönetici ve uygulayıcı tüm emniyet görevlisi memurlar görevlerinden alındı. Yargı sürecini yürüten cumhuriyet savcılarının da görevlerine son verildi. Bu süreçte yüzlerce emniyet görevlisi polis memuru başka görev yerlerine sürüldüler. Çok büyük bir bölümü kovuşturmaya tabii tutuldular. Bu durum, meslektaşlarının gözünü korkuttu. Sürülen ve görevden alınan savcılar, görevlerine son verilen mahkeme heyetleri, onların yerine aranan yargıçların da görevlerine son verilmesi, sonrasında yolsuzluk soruşturmalarının ve yargı sürecinin tümden sonlandırılması gibi iktidarın yargının sorumluluk sahasına doğrudan müdahalesi ile beraber, Türkiye’de tüm Cumhuriyet tarihinde hiç görülmemiş bir yargı üzerinde yürütme denetimi dönemi başladı. HSYK’nın adalet bakanına bağlanmasıyla beraber zaten neredeyse tükenmiş olan yargı bağımsızlığı tümden sona erdi. Bakanlar hakkındaki davalar düşürüldü. Zarrab 72 gün hapiste kaldıktan sonra serbest bırakıldı.

Tüm bunlar Erdoğan’ın kontrolünde olan yargı eliyle tereyağından kıl çeker gibi yapıldı. Bu arada internete düşen tapelerin kes-yapıştır olduğu ve gerçek kanıt olmadığı, bunun böyle olduğunu “hisseden” Erdoğan enstrümanı bakanlar ve bürokratlarca tescillendi, paketlenerek halka pompalandı.  Tüm bunlar Erdoğan’ın onayı olmadan gerçekleştirilebilir miydi? Bu sorunun yanıtını Türkiye’de de dünyada da herkes biliyor.

TEK ADAM REJİMİNİN KURULUŞ AŞAMASI

2013-2016 yılları arasındaki dönem, Erdoğan’ın tek adam rejiminin kuruluş aşamasına tekabül ediyor. Eğer yargı süreci kesilmeden devam edebilmiş olsaydı, Zarrab ve Erdoğan hükümeti arasındaki tüm organik ilişkiler kanıtlanacaktı. Ucunda Yüce Divan olan bu sürecin durdurulması, Erdoğan için hayati önem taşıyordu. Erdoğan bunu Avrasyacı derin devletle pazarlık ederek başardı. Bu pazarlığı daha önceki analizlerde ele almıştım. Bu nedenle sadece şunu belirtmekle yetineyim, Avrasyacı derin devlet, Erdoğan’la sağlamış olduğu Cemaat’in bitirilmesi mutabakatı temelinde, Çözüm Süreci’nin de sonlandırılması ve NATO’dan uzaklaşarak Rusya’ya yanaşma koşulları altında, yani istediği politikaları Erdoğan’a uygulatma karşılığında Erdoğan hükümetini kurtarma operasyonuna destek verdi. Böylelikle yukarıda değindiğim üç söylem devreye sokularak Cemaat günah keçisi ilan edildi.

Hiç kimse, iyi de soruşturmaların içeriğine neden bakmıyorsunuz, neden ‘soruşturmaları Cemaat kurguladı’ söylemi akabinde soruşturmaların içeriği ortadan kalksın ki gibi analitik sorgulamalarla uğraşmadığından, Türkiye kamuoyu bu söylemi akıl almaz şekilde kabullendi. Erdoğan böylelikle yargı erkine darbe yaparak, yürütmenin güçlendirildiği bir tek adam yönetimini kotarmış oldu. Bu darbeye muhalefetin neden yeterli sertlik ve etkide karşılık vermediği, bir başka yazının konusudur. Şimdi, Zarrab davası ile Erdoğan rejiminin geleceği arasındaki bağlantıya gelelim. Çünkü asıl yazı bu noktada başlıyor.

ULUSLARARASI ORGANİZASYONUN TÜRKİYE AYAĞI

Erdoğan her ne kadar Zarrab ABD’de tutuklandıktan sonra bu konunun Türkiye için önemli olmadığını vurgulamış da olsa, bunun gerçeğe tekabül etmediğini biliyoruz. Çünkü ilerleyen dönemlerde Erdoğan ABD’deki Zarrab davasıyla bizzat ilgilenmeye başladı. Bugüne dek de bu konudaki tutumunda bir değişiklik olmadığını görüyoruz.

34 yaşındaki hayırsever işadamı Zarrab Erdoğan ve çevresine yakınlığı ile biliniyor. Zarrab’ın bağlantıları Emine Erdoğan’ın TOGEM-DER vakfından Bilal Erdoğan’ın da dâhil olduğu rüşvet ve yolsuzluk ağına kadar uzanmaktaydı. Erdoğan’ın muhtelif bakanları ve üst seviye bürokratlar ile bunların aile üyeleri de işin içindeydiler. Zarrab, etkili ve büyük bir uluslararası suç kumpasının Türkiye ayağını koordine ve organize ediyordu. Kumpasın diğer ayağı İran’daydı. Burada da aynı işlevi Zarrab’ın ortağı Babek Zencani yürütüyordu. İran devlet başkanı – nükleer programın ardındaki siyasi irade – Batı ve ABD karşıtlığı ile bilinen Ahmedinejat İran’a uygulanan yaptırımları, NATO üyesi ve ABD müttefiki Türkiye’nin devlet bankalarından Halkbank kanalıyla başarıyla deliyor, bu sayede İran’a ekonomik anlamda soluk aldırarak İran uranyum zenginleştirme programının değirmenine su sağlıyordu.

Bunun öncesinde Türkiye, hararetle İran’a yaptırımları yumuşatmak ve nükleer konuda İran’ı rahatlatacak bir metot bulmak için ciddiyetle diplomatik çaba sarf ediyordu. Bu konuda Türkiye’nin neden böyle yaptığını sorguladığım iki yazıyı 2010 yılında Zaman gazetesindeki iki yazımda incelemiştim. Çok sonra, Zarrab skandalı patladığında, asıl nedenin Türkiye’nin ulusal çıkarları değil, Türkiye’yi yönetenlerin şahsi ihtirasları öğrenecektik. Türkiye’deki 17/25 Aralık sürecinin yansımaları, İran’da Ahmedinejat’ın yerine Hasan Ruhani’nin gelmesiyle İran’a da yansıyacaktı. Nitekim muhtemelen ABD ile pazarlıklarda elini güçlendirmek amacıyla Ruhani, Zarrab’ın “iş” ortağı Babek Zencani’yi tutuklattı. İran yargısı Zencani’yi idama mahkûm ederken, Türkiye’de Zarrab yargıya yapılan etkili darbe sonucunda hapishaneden elini konunu sallayarak çıktı. Dahası, suç ortakları, soruşturma sürecinde el koyulan paraları da yasal faizlerini almayı ihmal etmeden geri alarak serbest bırakıldılar.

HAYIRSEVER İŞADAMININ BEKLENMEDİK ABD SEYAHATİ

Sonra beklenmedik bir şey oldu. Zarrab Mart 2016’da ABD’ye gitti ve tutuklandı. Zarrab’ın kendisi hakkında ABD’de soruşturma yapıldığını bilmeme ihtimali var mı? Tüm illegal şebekesini BM ve ABD’nin yaptırımlarını delmek üzerine kurmuş bir adamın, bu yaptıklarının suç olduğu gayet açık olarak ortadayken, ABD’ye gitmesinin aptalca bir hata olduğunu düşünecek kadar saf mıyız? Zarrab 75 yıl hapis cezasıyla yargılanacağı ABD’ye neden gitsin durup dururken?

Zarrab’ın ABD’ye gitme kararının aptalca bir hata değil, bir seçim olduğunu düşünüyorum. Bunun birçok mantıklı açıklaması olabilir. Ancak en başta Zarrab’ın çok şey bildiğini, daha da önemlisi pek çok “etkili ismin” kirli işlerini bildiğini, bunların önemli bir bölümünü ise organize ettiğini artık biliyoruz. Yine bildiğimiz diğer bir şey, Erdoğan’ın tüm kanallardan Zarrab’ın ABD’deki davasını düşürtmeye ve onu Türkiye’ye getirtmeye çabaladığı. Her ne kadar başlangıçta Zarrab’ın Türkiye için önemli olmadığını ifade etmiş de olsa, sonrasında yaşananlar bunun tam tersine işaret ediyor.

Zarrab ABD’ye konuşmaya gitti. Çünkü çok şey bilmesinin Türkiye’de kendi kişisel güvenliği bakımından çok ciddi riskler taşıdığını biliyordu. ABD’de koruma elde etmek ve adalet sistemine çok önemli bilgiler vererek, görece kısa bir süre hapis yatıp, sonra da tanık koruma programından yararlanmak istiyor. Bence ABD de zaten küçük balığın peşinde değil. Çok yakında Zarrab konuşacak. Çağlayan’ın davaya dâhil edilmesi, Zarrab’ın konuşmaya başladığının göstergesi. Çağlayan’ın ardından davada çok daha şoke edici isimlerin gündeme geleceğini tahmin ediyorum. Erdoğan bu ihtimali gayet net görüyor olmalı ki, gerek Obama gerekse de Trump yönetimleri ile Zarrab konusunda defalarca pazarlık yapmaya çalıştı. Bu nedenle Erdoğan ABD eski Başkan Yardımcısı Joe Biden’dan devreye girmesini rica etti. Bu nedenle Erdoğan ABD ziyaretlerinde tüm ikili görüşmelerinde Zarrab’ın serbest bırakılmasını ve Türkiye’ye iadesini (kendisi için bir numaralı düşman olarak gördüğü Gülen konusunun bile önünde) ABD’li yetkililerle pazarlık etmeye çabaladı ve çabalıyor. Bu nedenle Erdoğan New York eski belediye başkanı ve Trump’a yakınlığıyla bilinen Gulliani’ye randevu vererek bu konuyu görüştü.

ZARRAB KORKUSUNUN TEMEL GEREKÇELERİ

Erdoğan neden Zarrab’ı bu kadar önemsiyor? Neden Zarrab’ın bir an önce ABD’den Türkiye’ye getirilmesini birincil bir hedef olarak belirlemiş durumda?

Erdoğan’ın korktuğu iki somut konu var. Bunlardan birincisi, Zarrab’ın konuşmasının ardından ABD tarafından resmi olarak İran’a uygulanan yaptırımları delme konusunda birinci dereceden sorumlu ilan edilmesi ve bunun sonucunda bir daha Türkiye sınırlarından dışarıya çıkamayacak bir uluslararası siyasi ve hukuki sürecin başlaması. İkincisi ise, Erdoğan’ın tüm rejimini, 17/25 Aralığın bir darbe girişimi olduğu iddiasının sağladığı meşruiyet zemini üzerine inşa etmiş olması. Birinci konu, elbette Erdoğan için büyük önem arz ediyor. Ancak ikincisi çok daha hayati. Çünkü Erdoğan yurt dışına çıkamasa da iktidarını (Avrasyacı derin devletin iktidarına biçtiği siyasi ömür kadar) devam ettirebilir. Yani bu ihtimal, daha ehveni şer olanı.

Ancak Zarrab’ın ABD mahkemeleri önünde konuşması ve böylelikle 17/25 Aralık soruşturma ve yargı süreçlerinin doğruluğunun tescil edilmesi, rejiminin balonunu patlatabilir. Herkesin kralın çıplak olduğunu görmesi, en büyük korkusu. Çünkü 15 Temmuz sonrası rejimin de temelleri, 17/25 Aralık’ın bir darbe girişimi olduğu iddiasına dayanıyor. Zarrab’ın ABD yargısı önünde ortaya saçacağı kirli çamaşırlar, uyuşmuş ve ürkmüş Türkiye siyasetinde kartların yeniden karıştırılmasına ve Erdoğan döneminin kapanmasına giden süreci başlatacak.

Zarrab davasını izlemeye devam edelim.

[Mehmet Efe Çaman] 19.9.2017 [TR724]

‘Rindlerin’ muhafazakârlığı [Türk Sağı’nın hikâyesi-4] [Kemal Ay]

İlk üç yazıda, özellikle Türkçülük bahsi üzerinden anlatmaya çalıştığım şeylerin özeti şu: Türkiye Cumhuriyeti’nin neredeyse 100 yıllık bir siyasî geçmişi var ve vatandaşlarının kaderi neredeyse bu siyasî mücadelenin bir neticesi olmuş. Bu sürede bir de fikrî mücadele var ve fakat fikirler, siyaset kadar etkili değiller. Bunun iki sebebi var: Ya fikrî mücadele verenler pragmatik siyasetin çarklarına dahil edilerek ufalanıyor, ya da fikrî mücadelede polemikçilikle popülarite kazanılıyor fakat altı boş tartışmalardan öteye geçilemiyor. Tutarlı, ilkeleri belirgin ve kendi kendini eleştirerek ilerleyen bir fikrî miras bırakmış entelektüel sayısı bir elin parmaklarını geçmez. En bariz örneği Kemalizm: 1920’lerdeki Mustafa Kemal ile 1930’lardaki Atatürk iki farklı ‘kült’. Bugün Kemalist olduğunu söyleyenler de, bu farklılığı bir çeşit ‘pragmatizme’ çevirerek, esneklik kazanıyorlar. İşlerine geldiğinde Atatürk, Medine’yi müdafaa ediyor, işlerine geldiğinde Atatürk ateizmin ufuklarını çiziyor.

Yumuşak karnını, yani içinde barındırdığı çelişkileri göstermemek ve bunlarla hesaplaşmak istemeyenler de işi cerbezeye vuruyor. Polemikçilik, bir ata sporu olarak burada karşımıza çıkıyor. Hatırlayınız, 2000’lerdeki AKP iktidarında ‘nefes alan’ bir takım kalemler, Kemalizm’in bu çelişkilerine sıklıkla atıf yaptılar. Cumhuriyet Gazetesi’nin Nazım Hikmet’e hakaretler yağdırdığı eski manşetlerini bulup çıkardılar. Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un ırkçılığa varan Türkçülüğü’nü nazara verip durdular. 1930’lardaki ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ hareketlerini, gayrimüslimlere çektirilen ızdırabı hep bir çeşit ‘Kemalist semptom’ olarak vurguladılar. Oysa 6-7 Eylül olaylarının yaşandığı 1955 yılında iktidarda Menderes Hükümeti vardı ve Yunanistan’la yaşanan Kıbrıs krizinin çözümü olarak ‘ırkçılık’ kartı oynamaktan çekinmemişti. İş buraya çekildiğinde ise meseleyi ‘derin devlete’ havale edip muhataplarının kıvraklığını taklit ettiler.

TÜRK-İSLAM SENTEZİ AÇIKLAYICILIKTAN UZAK

Türk Sağı kabaca şu üç akımın birleşimi: Siyasal İslamcılık, muhafazakârlık ve çeşitli desenleriyle Türkçülük. Sol literatür kendi sınırlarını çizerken, bugüne kadar hep Türk sağına da kendince bir çerçeve çizmeye gayret etti ve bunu da Türk-İslam sentezi olarak adlandırdı. Hatta 12 Eylül askerî rejimini, Türk-İslam sentezini ‘iktidara taşımakla’ itham etti. Rejimle kavga dozuna göre Tek Parti dönemini de bu sentezin ‘mucidi’ olarak işaretlediği görüldü. Ancak Türk solunun da buralardan beslendiğini görmezden geldi hep. Tıpkı sağcıların, Tek Parti döneminde hep muhalefette bulunduklarını, ‘merkezdeki’ fikri aşınmalardan hiç nasiplenmediklerini zannettikleri gibi. Bilhassa da ‘muhafazakârlık’ bahsi burada önemli. Zira ‘muhafazakârlık’ bahsinde başlangıca yerleştirilen isimlerin tahayyülü ile bugün anlaşılan ‘muhafazakârlık’ da Türkçülük bahsinde olduğu gibi ciddi, katmansal farklar barındırıyor.

MUHAFAZAKÂRLIK BU KADAR BASİT OLMAMALI

Bunun en bariz iki örneği Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Hamdi Tanpınar. İlki erken Cumhuriyet döneminin şairlerinden, diğeri bir sonraki kuşağın etkili edebî kalemlerinden. Yahya Kemal’i bugünkü muhafazakârlığın kaynaklarından biri hâline getiren, Osmanlı’dan kalan son kırıntıları içinde barındıran şiirleri. Devrinin her münevveri gibi Balkanlara ağıt yakmış olması (zira Makedonya doğumludur), nedense bugünlerde Osmanlı’ya özlem gibi algılanıyor. İstanbul’a baktığında gördükleri, sanki geçmiş devirlere yeniden dönmek isteyen birinin hissiyatı gibi okunuyor. Bu da daha önce bahsettiğimiz üzere muhafazakârlığın şiarı: Geçmişteki bir ‘altın döneme’ yapılan vurgu, yeniden oraya dönme ihtiyacı. ‘Şimdi’den umduğunu bulamama. ‘Kökü mazide bir âtî’ lafzını zikretmesi, onu ‘Kemalist kopuş’ taraftarlarından ayıran bir vasıf gibi algılanır hep.

Oysa Yahya Kemal de, tıpkı devrinin münevverleri gibi evvela şehirli bir modernist, ardından ‘milliyetçi’ bir düşünürdür. ‘Vatan’ fikrinin zihnindeki çağrışımları, diğer Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) vekilleri gibi Namık Kemal’den ve dolayısıyla ‘Batı’dan gelmektedir. Osmanlı’nın son dönemindeki yıkımdan etkilenmiş, Anadolu’yu vatan bellemiş, o vatanı müdafaa edebilmiş ve şimdi o vatanda ‘kökü mazide bir âtî’ inşa edebilmeyi düşlemektedir. Onun şiirlerinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişi bir anlamda ‘yumuşattığını’ düşünebilirsiniz ancak Yahya Kemal’in dönüp de II. Abdülhamit istibdadı altında yaşamak isteyeceğine pek ihtimal vermiyorum. Zira gerek yaşam tarzı (Rindlerin Akşamı), gerekse kişisel zevkleri (Avrupa şehirlerinin meftunudur), gerekse çalkantılı hayatı (bkz. Nazım Hikmet’in annesi ilk Türk kadın ressamlarından Celile Hanım’la ilişkisi) onu bugünkü ‘muhafazakâr’ bakıştan uzağa savurmaktadır. (Zaten aslında ‘muhafazakârlığın’ doğrudan dinî bir söylemle ilişkilendirilmemesi gerektiğini daha sonra konuşalım.)

Bunları Yahya Kemal’i kötülemek yahut onun kabiliyetlerini gölgelemek için anlatmıyorum. Yahya Kemal’i olduğu gibi aktarmak, onda olmayan şeyleri de ona yamayarak kendi rüyalarımıza mesnet bulmak zorunda değiliz, bunu hatırlatmak maksadım. Öte yandan bugünkü fikriyatın temellerinin sarsıklığı, bugünkü savrulmaları da açıklar beklentisindeyim. Çünkü adamakıllı düşünce tarihçiliği yapılmadığı, yapılsa da siyasî heyecanlar her daim ‘fikrin namusunu’ çiğnettiği için, yoğun pragmatizm fikir hayatına da tasallut olmuş durumda. Evvela, neden bahsettiğimizi bilmek, vazifemizdir.

MODERNİTEYE MEFTUN OSMANLI MUHAFAZAKÂRI OLABİLİR Mİ?

Yahya Kemal ve öğrencisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ı tarif edecek bir kelime varsa, evvela o ‘şehirli modernizm’ olmalıdır. Zira Avrupa’da geçirdikleri zaman dilimlerinden, Avrupa sanatına ayırdıkları vakitten de anlaşılabileceği gibi modern bir hayatı aramaktadırlar. Ancak Yahya Kemal mimariye düşkündür ve Osmanlı mimarisinin çağrışımlarının şiirinde yeri büyüktür. Ahmet Hamdi de, (mesela Huzur romanında) Dede Efendi’nin musikisinin peşinden gider. ‘Biz’ meselesine kafa yormuştur ikisi de. ‘Biz kimiz?’ Tanzimat aydınının en çok üzerinde durduğu meselelerin başında gelir bu. Tanzimat edebiyatı, Batılılaşma meselesinde ‘Batı’ya da Doğu’ya da hâkim münevver bir nesil’ yaklaşımını benimsemiştir. Artık ‘baba’ (yani Padişah otoritesi) yoktur, önce Tanzimat, ardından I. Meşrutiyet (yani Meclis’in açılması) entelektüel bir canlılık getirmiştir.

Siyaset, mevcut durumda değişiklik imkânı varsa, mümkün olan bir şeydir. Padişah’ın mutlak otoritesi altında siyaset yapmak imkânsızdır. Ancak eğer Padişah’ı azletmek imkânı varsa yahut onu etkileyerek bürokraside değişiklik yapmak mümkünse, o vakit siyaset işlevini geri kazanır. Önce II. Abdülhamit’in siyaseti yok etme çabası, ardından İttihat ve Terakki’nin benzer politikaları, nihayet savaşlarla geçen 1910’lu yıllar, entelektüel hayatı da boğulma noktasına getirmişti. Cumhuriyet’i kuran kadronun, önemli bir kısmının edebiyatçı, hukukçu ve gazeteci olmasından anlayabileceğiniz üzere ‘entelektüel’ bir idealizmi vardı. Ancak Mustafa Kemal ve onunla birlikte cephede savaş vermiş askerî kadro, entelektüel hayatı tanımakla birlikte hareketlerinde pragmatikti.

‘BİZ KİMİZ’ SORUSUNUN FİKRİ VE PRAGMATİK CEVAPLARI

Mustafa Kemal Paşa için ‘Biz kimiz?’ sorusunun basit bir cevabı vardı: Biz Türk’üz. Vatan toprağı dediğimiz yerse mücadele sonrasında elimizde kalan kara parçasıdır. Tarihsel ya da kültürel yakınlık değil, sahadaki gerçekler belirler geleceğimizi. Nasılsa geçmişte, Tanzimat döneminin fikriyatı içerisinde, elimizde ne kalırsa kalsın onunla övünebileceğimiz bir ‘done’ bulunuyor. Balkanlar Cumhuriyet’e dahil olsaydı mesela, Rumeli türküleriyle koşardık oraya. Kuzey Irak ve Suriye, Misak-ı Millî’ye dâhil edilebilseydi, ‘ata yadigarı topraklar’ diyecektik. Elimizde mevcut Cumhuriyet sınırları var ve buraya ‘vatan’ diyeceğiz. Bu kadar. Mustafa Kemal için bundan sonrası ‘fantezi’ sınırlarına girecektir. Nitekim 1930’larda kendisi de bu fantezilere kapılmış, Güneş Dil Teorisi gibi meselelere kafa yormuştur. Karamanlı Türklerin ‘öz Türkler’ olduğuna dair fikirler yürütmüştür.

Ancak Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi’yi rahatsız eden şey, muhtemelen arkadaş sohbetlerindeki (Yahya Kemal, Çankaya sofralarının müdavimlerindendir ve Ahmet Hamdi de CHP milletvekilidir, o çevreye yakındır) cılızlaşmaydı. Entelektüel hayat giderek zayıflıyordu. Çok dil bilen, Avrupa’ya da Doğu’ya da hâkim, üniversiteyi de bilen, medrese eğitimine de aşina dostların sayısı azalmaktaydı. ‘Biz kimiz?’ sorusunun ise Avrupalılar için muhkem cevapları varken, bu genç Cumhuriyet ehlinin kafasında hala berrak bir anlam bulunmuş değildi. Biz Türk’üz amenna ama musikimizi etkileyen Rumlar, Ermeniler onlar ne olacak? Balkanlar’da kalan ecdad yadigarına ne diyeceğiz? Anadolu vatanımız elbette ama Anadolulu gerçekten bizim ‘vatandaşımız’ mı? (Bu son soruyu dürüstçe soran tek isim Yakup Kadri Karaosmanoğlu’ydu. Yaban isimli romanında, kendisi Antik Yunan’dan etkilenmiş, entelektüel merakları olan ve Anadolu’yu da Troya’dan, Efes’ten dolayı efsaneleştiren bir emekli subayın, Anadolu’daki ‘cehaletle’ tanışması, esaslı bir karşılaşmaydı. Hayalindeki ‘halk’ bu değildi.)

‘Biz kimiz?’ sorusuna kendince cevap bulabilenler ise, bunu topluma mal etme peşindeydi. Doğru ya, ‘vatandaş kim olduğunu bilmiyor olabilir’di. Üsküdar Amerikan Lisesi’nde okumuş Halide Edip Adıvar’ın ‘Büyük Turan’ isimli bir kitabı vardır sözgelimi. Orta Asya ile bağlarımızı hatırlayan bu romanı, bugün bir ülkücü yazar kaleme alsa, hiçbir itirazınız olmaz muhtemelen ancak ülkücüler Halide Edip’i kendi düşünce önderleri arasında görürler mi emin değilim. Büyük Turan’da Halide Edip, sosyal aktivizmi önermiştir. Şehir şehir konferanslar düzenlemeyi, okullar ve yurtlar inşa edip Anadolu insanını ‘özüyle’ buluşturmayı hedefleyen bir kurgusu vardır romanın. (Okuyanlar Hizmet Hareketi’yle benzerliklerini de görebilirler.)

TAHT KAVGALARI İLE DÜŞÜNCE ÜRETİMİ FARKLI ŞEYLER OLMALI

Bu örneklerin bize anlattığı şey berrak: Osmanlı, İstanbul’dan ibaretti. Oradaki entelektüel hayatın bütün bir imparatorluk topraklarında hissedildiğini düşünmek abes. Etkileri vardı muhakkak. Ancak eğer çok büyük etkileri olsaydı, bugün Mısır’da, Irak’ta ya da Suriye’de Ahmet Mithat Efendi’nin tanındığına şahitlik ederdik. İstanbul’un 19. yüzyılına damga vurmuş pek çok ismi, Namık Kemal’i, Ali Suavi’yi, Ziya Paşa’yı, bırakın Arap topraklarını, Anadolu’da o kadar tanıyan çıkar mı? Şehirli münevverler, taşrayla hiçbir zaman hem dem olmadılar. Padişah Abdülaziz’in kafasını bozmak ve Sadrazam Mahmut Nedim Paşa’yı görevden aldırmak için İstanbul’daki medrese öğrencilerinin ayaklanması yeterliydi çünkü onlar büyüyüp bürokrasiye yerleşecek isimlerdi. Taşradaki köylünün Mahmut Nedim Paşa’yla ne işi olur?

Cumhuriyet’le birlikte bu değişmedi. Sadece Ankara, İstanbul’la yük paylaştı. Ancak ya İstanbul’daki alışkanlıklar Ankara’da da sürdü, yahut Ankara’da sadece belirli bir vakit için toplanıldı. Nitekim milletvekilliği yapmış Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi, Ankara’da çok az zaman geçirdiler. Üstelik Yahya Kemal, Konya’dan milletvekili olmuştu! Yahya Kemal, eski günleri özlemekten haz duyan bir nostalji şairidir. Ahmet Hamdi ise Beş Şehir’inde yaptığı gibi eski ve yeniyi çarpıştırmak ve buradan orijinal bir fikir edinmekle, bir kültür inşa edebileceğine inanan bir idealisttir.

Gelecek yazıda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü eseri üzerinden, nasıl hayal kırıklığı yaşadığını ve muhafazakârlığın sonraki kuşaklardaki temsilini ele alalım.

[Kemal Ay] 19.9.2017 [TR724]

Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa [Semih Ardıç]

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) geçen hafta millî gelirin (GSYH) yüzde 5 büyüdüğünü açıklamıştı. Aynı TÜİK 18 Eylül’de Gelir ve Hayat Şartları Araştırması’nın 2016 neticelerini ilan etti. Yüzde 5 büyüme için Alman finans devi Commerzbank, “Bu bir şaka olmalı” mukabelesinde bulunmuştu. Gelir ve hayat şartları verileri de ‘aynen öyle’ diyor… Gelir artışı mahdut kaldığı gibi toplam hasılanın taksimatı dar gelirlerin aleyhine.

TÜİK’e kalsa geçen sene hem büyüdük hem de fakir sayısı arttı. Türkiye’de ‘ciddi manada maddi mahrumiyet’ yüzde 30,3’ten 32,9’a çıktı. Demek oluyor ki üç kişiden biri evden uzakta bir haftalık tatil, iki günde bir et, tavuk, balık ihtiva eden yemek, evin ısınma ihtiyacı, çamaşır makinesi, renkli televizyon, telefon, otomobil sahipliği gibi dokuz maddenin en az dördünü karşılayamayacak kadar fakir.

Nüfusun içinde bu şekilde mahrumiyet yaşayanların sayısı 2015’e nazaran yüzde 2,6 arttı. Hani büyüyorduk? Kâğıt üzerinde büyüme ile olmuyormuş demek ki.

GELİRİN YÜZDE 47,2’Sİ EN ZENGİN YÜZDE 20’YE

TÜİK’in açıkladığı rapor millî gelirden zenginlerin daha fazla pay almaya devam ettiğini gösteriyor. En zengin yüzde 20’nin (16 milyon) gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 0,7 puan artarak yüzde 47,2 oldu. Bir başka ifadeyle gelirin yarısını 16 milyon alıyor, kalan yarısını da 64 milyon paylaşıyor. Kurt yapmaz bu taksimi kuzulara şah olsa! İsminde ‘adalet’ kelimesi olan AKP, mevcut gelirin daha adil taksim edilmesinde bile başarılı olamadı.

EN FAKİRİN ALDIĞI PAY YÜZDE 6,2

En düşük gelire sahip yüzde 20’lik grup gelirden sadece yüzde 6,2 pay alabildi. En zengin yüzde 20’lik kesimin gelirinin en fakir yüzde 20’nin gelirine oranı şeklinde hesaplanan P80/P20 oranı 7,6’dan 7,7’ye yükseldi. Fakir daha da fakirleşti!

Değeri sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımında eşitliği, 1’e yaklaştıkça gelir dağılımında bozulmayı ifade eden gelir dağılımı eşitsizliği birimi (Gini katsayısı) 2016’da bir önceki seneye nazaran 0,007 puan artış ile 0,404 oldu.

TÜRKİYE, BULGARİSTAN VE MACARİSTAN’IN GERİSİNDE

0,40’lık bir Gini katsayısı ile Türkiye’nin sicili pek parlak değil. Gelir dağılımının adaletli olduğu Kuzey Avrupa ülkelerinde (İsveç, Norveç, Finlandiya) Gini katsayısı 0,25 civarında, eski sosyalist ülkelerde (Romanya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan) 0,30’larda bulunuyor. Türkiye gelirin adil dağıtılamadığı ekonomiler liginde açık ara önde.

2010-2013 arasında 0,40 seviyesine yerleşen Gini katsayısı 2014’te 0,391’e gerilemişti. Amma velakin müteakip iki sene içinde yükselerek yeniden 0,40’ın üzerine çıktı. ‘Türkiye’de istikrar sürsün’ sözünün içini hakiki manada dolduramayanların bu gerilemeyi de izah etmesini beklemiyorum. Muhakeme ve muhasebe çoktan tedavülden kalktı.

ZENGİNLE FAKİR ARASINDAKİ FARK 7,7 KAT

En yüksek gelir grubuyla en düşük gelir grubu arasındaki farkı gösteren değerlerde 2014’e kadar yaşanan düzelme 2015 ve 2016 senelerinde bozulmuş. Aradaki fark 2014’te 7,4 kata gerilemişken 2016’da 7,7 kata yükseldi. Hani yoksulluğu bitirecektiniz!

TÜİK’in gelire dair açıkladığı verilerle hükûmetin dillendirdiği ‘yüzde 5 büyüdük’ beyanları arasında bir illiyet maalesef görünmüyor. Nüfusun yüzde 42,2’si konutunda ‘izolasyondan dolayı ısınma’ problemi yaşıyor. Yüzde 38’in konutunun çatısı sızdırıyor, duvarları nemli ve pencereleri çürümüş.

Paraları varsa niye bunları tamir ettirip rahata ermiyor bu insanlar? Bir gecede fert başına millî geliri 1.750 dolar artırmayı başaran (!) TÜİK’in buna vereceği bir cevap yok tabiî!

SENELİK ORTALAMA GELİR 19 BİN 139 LİRA

Türkiye’de ortalama senelik eşdeğer hane halkı kullanılabilir fert geliri ise geçen yıl bir önceki yıla göre yüzde 15,9 artarak 16 bin 515 liradan 19 bin 139 liraya ulaştı. Halihazırdaki dolar/TL kuru üzerinden hesaplandığında 5 bin 547 dolar oluyor. Aylık ortalama gelir 462,2 dolara tekabül ediyor.

2016’da emeğin karşılığı olan ücretin payı düşerken, buna karşılık girişimciliğin karşılığı olan kârın payı yükseldi. Bu veri fonksiyonel gelir dağılımında da bozulma olduğunu ortaya koyuyor.

Hangi zaviyeden bakılırsa bakılsın netice değişmiyor. İmar ve arsa rantlarını iktidara yakın birilerine taksim etmekten ibaret bir kalkınma modelinden gurebanın, fukaranın sofrasına ne düşebilirdi ki!

***

TÜRKİYE YÜZDE 5 BÜYÜYORSA BUNLAR NEDİR?

–Nüfusun yüzde 68’i konut alımı ve konut masrafları haricinde taksit ödemeleri veya borçları olduğunu belirtiyor.

–Nüfusun yüzde 65,4’ü para bulamadığı için yıpranmış ve eskimiş mobilyalarını yenileyemediğini ifade ediyor.

–100 kişiden 17,4’ü konut masraflarının hanelerine çok yük getirdiğini beyan ediyor.

–Maddi yoksunluk oranı yüzde 32,9’a yükseldi.

–100 kişiden 14,3’ü yoksulluk sınırının altında maişet mücadelesi veriyor.

–Dört kişiden biri trafik ve endüstrinin sebebiyet verdiği hava kirliliği, çevre kirliliği veya diğer çevre meseleleri ile karşı karşıya.

[Semih Ardıç] 19.9.2017 [TR724]

İstanbul Müftüsünün lojmanında kıldığı namaz…[Abdullah Salih Güven]

Başlığa çektiğim cümle, yarım kaldı. Devamını buraya yazayım: Makbul mü? Namazın Allah tarafından makbul olup olmadığını ne ben ne de başka bir fani bilebilir. Onu bilen sadece ve sadece Allah’tır, onu bildirme zamanı ahiret, mekânı da herhalde mizandır.

Aynı soruyu “sahih mi?” diye sonlandırırsak, müspet veya menfi bir kanaat ileri sürme, bir görüş bildirme mümkündür bizler için. O da şu: Namaza namaz dedirten şartlar vardır. Söz konusu şartlar Peygamber Efendimiz’in beyan ve fiillerinden hareketle fukaha tarafından kayıt altına alınmıştır. İlmihal kitaplarında formüle edildiği şekliyle bunlara biz, 6’sı içinden 6’sı dışından şartlar deriz. Dolayısıyla fani beşer olarak bizler, herhangi birisinin namazının sahih olmadığını söz konusu şartları ikmal edip etmediğine bakarak bir şey diyebiliriz. Bunları yerine getirdiyse nihai kararı elbette Allah’a bırakmak kaydıyla “Namazı namaz yapan şartları tamamlamış. İnşallah ahirette bu namazından dolayı sorguya çekilmez” der geçeriz. Hatta şartlarda eksiklik varsa, ilave hükümlerde bulunur, “Şunları da yapmalıydı; vakti içindeyse tekrarlaması, vakit çıktıysa kaza etmesi lazım; şu şart eksik ama namazın sıhhatini halel getirmez” vs. deriz.

Fakat başlıkta yarım kalan soruyu “caiz mi, meşru mu?” diye sorarsak, işin uzmanlarının hemen fark edeceği gibi başka bir şeyden bahsettiğimiz açıktır ve asıl soru da budur. Nedir mesele? İstanbul müftüsünün namazı değildir. Aksine namazın kılındığı mekandır, evdir, lojmandır. Malum, Türkiye gündemini takip eden herkesin yakından bildiği gibi cevabı açık bu sorunun. Müftünün oturduğu lojman İstanbul eşrafından Ali Kervancı’nın hükümet tarafından el konan ev. İsterseniz çok nazik bir şekilde ifade ettiğim “el koyma” yerine mafya literatürünü kullanarak “çökülen” ya da dini literatürle “müsadere edilen, gasp edilen” ev de diyebilirsiniz. Tabii cesaretiniz varsa.

NAMAZIN KABULÜNÜ ANCAK ALLAH BİLİR

Şimdi, soruyu doğru bir şekilde anlayıp, sorunu sahih bir zemin üzerine oturttuktan sonra lojmanda kılınan namaza gelelim; namazın Allah tarafından kabul edilip edilmediğini yukarıda ifade ettiğimiz gibi sadece ve sadece O (cc) bilir. O’nun yerine ahkam kesme cüretini hiç kimse kendinde bulamaz. Nezaketsizlik değil, haddi aşmışlıktır, küstahlıktır, sınırını bilmemektir bu. Fukahamızın vermiş olduğu hükümlerin hemen arkasında “Allah en doğrusunu bilir” demelerinin sebebi budur.

Pekâlâ hırsızlıkla ele geçirilen, haksız yere müsadere edilen, gasp edilen ev namazdan bağımsız bir mesele midir? Zaten işin içinden çıkamadığımız nokta burası. Onun için yeni atanan Diyanet işleri Başkanı Ali Erbaş’a ilk sorumuz bu. Klasik fıkıh kitaplarına baktığınızda, bu ve benzeri problemlere kazuistik (kurala bağlı) bir metotla yaklaşan fukahanın verdiği cevap meydandadır. Atomik ve parçacı bir yaklaşımı temsil eden zihniyetin takip ettiği bu metoda göre namaz ayrı, evin gaspı, müsaderesi ayrıdır. Namazın şartları yerine getirildiyse sahihtir, evin gaspı veya müsaderesinin hesabı ayrıdır.

Hadiseye parçacı değil de külli bir nazarla bakan ulemaya gelince; onlar İslam’ın emir ve yasaklarını bir bütün halinde mütalaa eder, mahruti bakış sergiler, literatürdeki tabirle merkeze “makasıdu’ş-şeria ve mesalihu’n-nas”ı (şeriatın maksadı ve insanların faydaları) koyarak hüküm verirler. Bu bakış açısının vereceği hükmü tahmin etmek zor olmasa gerek. Bir tarafta hırsızlığa konu edilen, devletin ceberut gücünü kullanarak haksız yere el konulan ev ve bu evin dini temsil makamında bulunan müftüye tahsisi, diğer tarafta işte bu evde kılınan namaz.

PEYGAMBER AHLAKINA SIĞAR MI?

Burada neye bakacağız o zaman? Hırsızlığa, müsadereye, gaspa, din adamının böylesi bir evde oturmasına ve kılınan namazın şartlarına uygun bir şekilde eda edilip edilmemesine. Eda edildiyse sahih diyelim. Ya ilk kısımdaki sorular ne olacak? Hırsızlık haram. Gasp haram. Müsadere caiz değil. Dolayısıyla bunun başta bu kararı alan, sesini çıkartmadan uygulayanlar olmak üzere -ki müftü efendi buna dahil- dinimize verdiği ve vereceği zararı tahmin edebiliyor musunuz? Tam aksini düşünün: “Her ne kadar kanunen siyasi makamlara bağlı olsa da dinin izzet ve şerefini, din adamının toplum nezdinde var olan saygı ve hürmetini nazara alıp onlara zarar gelmemesi için bu karar yanlış. Müftülük gibi Peygamber misyonunu eda eden kutsal bir makamın, hak ve adalet başta olmak üzere onlarca, yüzlerce insanı, İslami, hukuki, ahlaki ve mesleki kaideyi çiğneyen bu kararı kabul etmesi mümkün değildir” denilseydi, dinin ve din adamının itibarı adına çok daha farklı bir sonuç ortaya çıkmaz mıydı? Aklıma nedense ibret-i alem için iade edilecek denilen ve bir türlü iade edilmeyen Mercedes geldi ve ağzımdan “Sen neden bahsediyorsun Allah aşkına!” sözleri çıktı.

Sorumu tekrar ederek yazıyı bitiriyorum. Sorum yeni Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’a: İstanbul Müftüsü’nün lojmanında kıldığı namaz caiz midir? Zannım o ki yeni başkan bu soruya cevap ararken kıyas değil istihsan ya da maslahat prensibini kullanacaktır. Fıkhın hala yürürlükte olan katı, şekilci kuralcılığının dışına çıkıp hikmet-i teşri, maslahatu’n nas, makasıdu’ş-şeria, menfaat-ı celb, mefsedet-i def gibi kaidelerini merkeze alacaktır.

[Abdullah Salih Güven] 19.9.2017 [TR724]

Tarihi dönüm noktası! [Mahmut Akpınar]

Hizmet Hareketi geride kalan 30-40 yılda çok güzel işler yaptı. Anadolu insanını eğitti, yetiştirdi, önündeki bariyerleri kaldırdı ve hayatın merkezine koydu. Her alanda harika açılımlar yaptı, insanlık için umut vadeden projeler geliştirdi. Şiddet ve nefret sarmalından kurtulamayan insanlara Türkiye’nin ve insanlığın ortak yararına ve Müslüman kimliğiyle yapılabilecek çok şeyler olduğunu gösterdi. Köyden, kırdan, varoşlardan çocukları aldı, kendi değerlerinden kopmadan dünyayı anlayan ve dünyaya dağılmış bir entelektüel ordusu, işadamı ordusu yetiştirdi. Sanırım tam da bu nedenlerle bazıları husumetinden, bazıları hasedinden Hizmet Hareketine diş biliyordu. Bir Darbe Senaryosu herkesin içindeki müzahrefatı dökmesine neden oldu. Tarihin her döneminde ıslah cemaatlerinin, salih toplulukların başına gelenler Hizmet insanlarının da başına geldi, geliyor.

BÜYÜK İDEALLERİ OLANLARIN YOLU

Bunlar yaşanmasaydı belki de bir şeyler eksik olacaktı. Sadece ülkesi ve Müslümanlar için değil tüm insanlık için projeleri, hayalleri olan bir topluluğun bunları yaşaması gerekiyordu. Hizmet insanlarının olgunlaşması için, heyecana dayalı bir hizmet performansından ayakları daha sağlam basan bir topluluk olması için gerekliydi. Hayata hep hüsnü zanla bakan güzel insanlar adem-i itimatı da öğrenmeliydi. Kötülerin hükmettiği bir dünyayı bizzat tecrübe etmeleri gerekiyordu. Anadolu’ya yoğunlaşmış insanların, mesaisini dünyaya daha fazla verebilmesi için yurdundan hicrete zorlanması, bir zalimin eliyle yurdundan itilmesi, rahatından edilmesi gerekiyordu. Diğer toplumlara, kültürlere yarı açık gözlerinin, bütünüyle açılması gerekiyordu. Hep kıssalarını dinlediği Peygamberlerin, büyüklerin nasıl dışlandığını, aşağılandığını, davası uğruna nelere katlandığını yaşayarak görmesi gerekiyordu. Sinesini herkese açabildiği kadar açmış ve bütün renkleri, tonları kucaklamıştı. Ama bazı insanların nifaka, fesada ve husumete kilitli olduklarını gözardı etmişti. Belki de Türkiye’de yaşanan süreç yarın dünyada karşılaşılacak daha büyük fesat ve husumet odakları için bir eğitim anlamı taşıyordu.

Kader hizmet insanlarını çok ağır ve yoğun bir şekilde sınıyor. Aynı sınava girdiğimiz insanları suçlamanın, atfı cürümlerde bulunmanın, “Neden bunlar başımıza geldi” diye kadere taş atmak abesle iştigal! Allah, İslam ve insanlık adına yapılan hayırlı-bereketli işleri boşa harcamanın anlamı yok! Keşkeler, eyvahlar üzerine odaklanmak, hazzetmediğimiz kişileri hedef yapmak yerine neler yapılabileceğine yoğunlaşmak lazım. Bir kısım hatalar, kusurlar elbette vardır, olmuştur, olacaktır. İnsanın olduğu yerde hata, ihmal, problem olur. Ama bu Hareket insanlık tarihinde pek az kesime nasip olacak şekilde, kısa denecek sürede, dünyanın her yerine yayıldı ve çok başarılı işler yaptı; örnek kurumlar açtı. Yeryüzünün her coğrafyasında, her kültüründe Anadolu insanlarının mayaladığı, finanse ettiği her biri birbirinden değerli, eğitimli, nitelikli ufku açık insanlardan oluşan devasa bir insan kaynakları portföyü oluştu.

BUNDAN SONRA NE YAPILACAK?

Can alıcı soru şu:

Bu insanlar bundan sonra ne yapacak? Yaşanan travma bu başarıları, nitelikli insan stokunu nasıl etkileyecek? Bu türkü yarım mı kalacak?

Öncelikle, bundan sonra Hizmet Hareketi’yle ilgili tek yeni hayır, iyilik olmasa, yeni bir tuğla konmasa dahi yapılanlar çok büyük işler! Çekilen çilelere, emeklere değecek işler! Hizmete omuz ve destek vermiş her kişi “ben gönül huzuruyla vazifemi yaptım, bir nöbet vardı tuttum, görevimi icra ettim; karşılığını Cenabı Hak’tan bekliyorum” diyebilir. Çünkü dünyanın her yerinde milyonlarca ferdi, destekçisi bulunan bu Harekette sistematik zulüm, sistematik ahlaksızlık, sistematik hırsızlık, yalan, talan, hak gaspı olmadı. İslam’ın esaslarına ve insanlığın genel kabul gören değerlerine aykırı şeyler yapılmadı. En başta ülkemiz insanı, sonra aynı kültür havzamızda yaşayan ülke insanları ve insanlık için hayırlı-yararlı işler üretme dışında bir ajanda olmadı. Dünyanın en büyük ve profesyonel ülkelerinin yüzlerce servisi, istihbarat birimi de buna muhalif bir şey söylemiyor, ortaya koyamıyor. Türkiye’de kendi kirlenmişliklerinden kurtulmak için teatral gösteri yapanların foyası da er geç ortaya çıkacaktır.

Bu türkü elbette burada yarım kalmayacaktır. Hizmet 1970’lerde Ege bölgesinde lokal bir hareketti. 1980 Darbesinin paletlerinden sonra yetişen insanlar bütün Anadolu’ya yayıldı ve Hizmet, Türkiye’nin her coğrafyasına kök saldı. 1980’ler boyunca doğudan batıya her kentte nice yiğitler, civanlar boy verdi. 1990’larda çöken SSCB’nin ardından bu yiğitler, dava insanları Asya’ya dağıldı. 2000’ler boyunca hem Anadolu’dan hem de Asya’dan bu defa dünyaya yayılmalar devam etti. Beklentisizler Hareketi 160-170 ülkeye ulaştı. Ne var ki bu dağılma yeterli miktarda ve yoğunlukta olamadı. Hizmet, insanlığa söyleyecek sözü olan bir Hareketti, oysa enerjisinin-kaynaklarının kahir ekseriyetini Türkiye’ye yoğunlaştırıyordu. “AKP iktidarının nitelikli insan ihtiyacını karşılayacağım” diye tebliğe, gönüllere girmeye, irşada odaklanması ve dünyaya mesajını yayması gereken dava erleri gereğinden fazla memuriyete yönlendiriliyordu. İnsanlığın ihtiyaç duyduğu bu yiğit insanlar politize olmuş ve kutuplaşmış, hasedlerin ve husumetlerin öne çıktığı Türk toplumuna fazla geldi. Dünyevi beklenti ve mücadele içindeki gruplar bazen kullanamadığı için, bazen çekemediği için Hizmet insanlarını hasım belledi. Öyle anlaşılıyor ki epeyce siyasi-dini hareketin yönetici kadrosu kendi ikballerine, çıkarlarına engel gördükleri Hizmeti linç etmek için nefret biriktirmiş ve uygun zamanı kollamışlar. Aslında bunun böyle olacağı belliydi ve dünyanın her yerine milyonlarla dağılmak gerektiği defalarca ifade edilmişti. Ama farklı sebeplerle bu yapılamadı. Hizmet dünyaya en fazla dağılmış hareket olmasına rağmen, ideal manada açılamadı.

İNSAN KAYNAĞI HİZMET’İN EN DEĞERLİ VARLIĞI

Hizmet dramatik ve travmatik bir durumla, aynı zamanda büyük ve yeni bir fırsatla karşı karşıya. Nitelikli, donanımlı, yetişmiş müthiş bir insan kaynağına sahip. Ufak tefek kırgınlıklar, kafa karışıklıkları hariç Hizmet’teki insanlar Hizmet’in felsefesine, mantığına sahip çıkıyor ve 40 yıllık geçmişini başarılı bulup sahipleniyor. Hizmetin 30-35 yaş altı, lisan bilen, teknolojiyi çok iyi kullanan, dünyaya açık, Allah’a inanç yanında kendine güveni güçlü, fazlasıyla dinamik bir genç kitlesi var. Eğer Hizmet çile çekmiş ve ağır bir preslenmeyle pişmiş, irrasyonel, ütopyacı taraflarından kurtulmuş kadrolarına yeni hedefler gösterip, geleceği kuşatan ufuklar çizebilirse, Hizmet hareketi bu defa en büyük sıçramasını yapıp bütün dünyaya dağılacaktır. Yaşadığı mağduriyetlerden dolayı da ilgiyle, şefkatle karşılanacaktır. Zindanlarda tutulanından, pasaportu elinden alınmışına, malına-mülküne çökülmüşüne, yurt dışında tutunmaya çalışanlara kadar insan kaynağı Hizmetin en değerli, daha doğrusu tek değerli varlığı. Elbette devran böyle gitmeyecek ve bu insanlar özgürlüklerine kavuşacak! Fakat ailesi, yakınları tarafından dışlananlar dile getirmese, kem söz etmese de çevresine, toplumuna kırgınlık yaşayacak. Bu hislerle yeni hizmet ve hicret mekanları arayacak.

Eğer Hizmet çilesini tamamlamış bu nitelikli insanlara yeni mecralar, koşma alanları, faaliyet çeşitleri geliştirir, motive eder ve bunun için zemin hazırlarsa müthiş bir açılım ve inkişaf olur. Fakat yeni aksiyon alanları, koşturma hedefleri gösterilmezse insanların birbirini çekiştirip, itip kalkmasına fırsat tanınırsa nitelikli donanımlı pek çok insan küser, kenara çekilir ve âtıl kalır. Dahası eleştirmeye başlar. Bunları düşünüp tedbir alması gerekenler için “bekleyelim görelim, dur bakalım” yaklaşımının krizi derinleştireceği ve dönülmez noktalara çekebileceği konusunda yaygın endişeler var.

GENÇLERİN ÖNÜNÜ AÇMAK GEREKİR

Hizmet, binaları, yapıları, makamları, sermayesi dışında bir şey kaybetmedi. Sosyal hareketlerin en önemli sermayesi insandır. O olduktan sonra diğerlerini çok kısa sürede tekrar kurarsınız. Ama insanlar küstürülür, kenara çekilmeye zorlanır, dışlanır veya anlaşılamazsa sosyal hareketler içinde çözülmeler, çekişmeler, bölünmeler baş gösterir.

Son dönemde pek çoğu itibariyle okuyan yazan, dünyayı tanıyan, ufku olan insanlar sorumluluk duygusuyla ve vicdani gerekçelerle geleceğe dair yapılması gerekenlerin yapılıp yapılmadığından emin olmak istiyorlar. Böylesi müthiş ve mükemmel bir yetişmiş insan kaynağının çarçur edilmemesini arzu ediyor ve yardımcı olmak istiyorlar. Hizmet yıllarca emek verdiği aydınlarını, entelektüellerini değerlendirmeli, dikkate almalı. Özellikle genç, dinamik kitleyi asla göz ardı etmemeli. Hep gençlerin omuzlarında yükselmiş bu hareket yeni açılımları yine genç kitle ile yapabilecektir. Onları küstürmemeli, kenara itmemeli, dinlemeli ve önünü açmalı!

[Mahmut Akpınar] 19.9.2017 [TR724]