Bankalarda batık kredi tutarı Merkez Bankası (TCMB) ile Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurumu’nun (BDDK) törpülediği haliyle bile 113 milyar TL’ye ulaştı.
Sektörde "Grup 2” diye isimlendirilen ve yüzdürülen kredi tutarı ise 100 milyar liraya yakın. Bunlar da ilave edildiğinde batık krediler 200 milyar lirayı aşıyor.
Kriz şartları devam ettikçe fiilen batmış bu kredilerin tahsilatı imkânsız hâle geliyor. Dolayısıyla bankalar için batık kredi tutarı da sermaye ihtiyacı da artacak.
S-400 KRİZİNDE BANKALARDAKİ PARALAR DA TEHDİT ALTINDA
Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ile Rus hava savunma sistemi S-400 için giriştiği bilek güreşinde Amerika’nın müeyyide kararı alması an meselesi olarak görülünce herkes parasını daha güvenli limanlara taşıyor.
Muhtemel bir ABD müeyyide döneminde hükümetin bankalardaki hesaplara müdahale edilebileceği endişesi hâkim.
Bizim meslektaşlar arasında bugünlerde en fazla cevabı merak edilen soru şu: Mevduat sahipleri niçin paraları bankalardan çekiyor?
MEVDUAT AZALIYOR; PARA NEREYE GİDİYOR?
Her bankacı çıkışın giderek hızlandığında hem fikir. Pekâlâ mevduattan çıkan para nereye gidiyor?
Bazı mudiler bankaların kiralık kasalarına taşıyor paralarını. Kiralık kasalardaki para için mevduata verilen garanti (her hesap için 100 bin TL’ye kadar) söz konusu olmasa da devletin oradaki paraya müdahale etme yetkisi de yok.
Kiralık kasaları bile riskli görenler var. Onlar da parasını kendisine ait çelik kasada saklamayı tercih ediyor.
BANKALARA GÜVENİN NE KADAR AZALDIĞININ RESMİDİR
Prof. Dr. Haluk Savaş, şahsi Twitter hesabında bir fotoğraf paylaştı. Adana’da sokaktan çekilen bir fotoğraf çelik kasa talebinin nasıl patladığını gözler önüne serdi.
Çelik kasanın başşehri Gaziantep’ten bir firmanın kasaları kavun-karpuz gibi kamyonette satılıyor. Kamyonetin üzerinde “Çelik para kasaları satış aracı” afişi asılı.
Kamyonetin kasasında irili ufaklı her çapta esnaf ya da şahsın ihtiyacına göre çelik kasalar istiflenmiş vaziyette.
O fotoğraf bankalardan kaçışı gayet güzel özetliyor. Para kasası, kavun-karpuz kadar ucuz mu ki mahalle aralarında pazarlaması yapılıyor?
Talebin ne kadar canlı olduğunu varın siz hesap edin. Seyyar satıcıya kadar inmiş çelik kasa ticareti.
Vatandaş parasını bankadan çekmeye başladı. Talep patlamasını gören firmalar mahalle aralarında bile çelik kasa satıyor.
2001 KRİZİNDE BATAN BANKALAR HÂLÂ ŞUURALTINDA
Bankalara duyulan güven ile çelik kasa satışları arasında ters bir ilişki vardır. Ne vakit kriz çıkar o vakit kasa satışları patlar.
Çünkü 2001 krizinde 22 bankanın bir gecede nasıl battığı halkın şuuraltına yerleşti. Benzer endişeler yeniden artmaya başladı ki insanlar bankalardan kaçıyor.
Sadece esnafa dönük çelik kasa talebi artmadı. Altın fiyatlarının ve dövizin sürekli dalgalanması vatandaşları ev tipi çelik kasalara yöneltti. Kriz şartlarında bankaların da hükümet müdahalesine daha açık geldiği malum.
Talep artışına yetişmekte zorlanan Gaziantepli sanayici vardiya sayısını artıyor.
Krizde otomotiv gibi sektörlerde işçi çıkarılırken çelik kasacı firmaları ek mesai yapıyor.
Merkez Bankası'nın verilerine göre 14 Haziran'da vadeli mevduat 7 Haziran ile biten haftaya kıyasla 6,3 milyar TL azaldı.
BİR HAFTADA 6,3 MİLYAR TL BANKALARDAN KAÇTI
Mudinin bankalardan kaçtığını Merkez Bankası’nın (TCMB) rakamları da teyit ediyor. 7 Haziran’dan 14 Haziran’a geçen bir haftalık dönemde bankaların mevduat tutarı toplam 6,3 milyar TL azaldı.
Bir haftada döviz tevdiat hesaplarından (DTH) 4 milyar TL çıktı. Türk Lirası mevduattan çıkış tutarı ise 2,3 milyar TL’yi buldu.
Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK), 31 Mart Mahalli İdareler Genel Seçimi’nde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasını iptal ettiği 6 Mayıs’tan 14 Haziran’a kadar olan zaman zarfında mevduatların nasıl seyrettiğini tahkik ettim.
BİR AYLIK MEVDUAT ÇIKIŞI 22,8 MİLYAR TL
Tablo vahim: 10 Mayıs-14 Haziran döneminde bankalardan toplam 22,8 milyar TL mevduat kaçtı. Mevduat çıkışının döviz hesaplarında daha fazla olması dikkati çekiyor.
Zahiren enflasyona karşı riski sıfırlanmış olduğu halde DTH’nin azalması başka bir endişeyi ele veriyor.
O endişe de hükümetin geçen ay döviz işlemlerine yüzde 0,1 Kambiyo Gider Vergisi getirmesi ve 100 bin dolar alımı için bir gün sonra valorlü şartı getirmesi ile yakından alâkalı.
Bankacıların bile sabah gazetelerden haberdar olduğu iki kritik değişikliğin sermaye kontrolleri ve döviz hesaplarına müdahale yolunda atılmış adımlar olduğu sır değil.
DÖVİZ HESAPLARI TL’YE SABİTLENEBİLİR
Dolayısıyla bankadaki dövize el konulacağı ya da belli bir kurdan TL’ye sabitleneceği gibi şuyuu vukuundan beter iddiaları Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti kendi kararları ile tescilledi.
Doğu komşumuz İran, Amerika’nın müeyyide kararı aldığı anda ilk olarak döviz alış-verişini yasakladı ve doları belli bir İran Tümeni üzerinden sabitledi.
S-400 krizinde Ankara’nın mevcut temayülü ve ısrarı devam ederse Türkiye temmuz ayından itibaren hiç tahmin edilmeyecek kadar ağır mali şartlarla karşı karşıya gelecek. Böyle bir kriz bankaları derinden sarsacak.
HERKES KENDİ TEDBİRİNİ ALIYOR
Hükümetin geçen yıl ağustos krizinde ne kadar aciz duruma düştüğünü herkes gördü.
Amerika ile yeni bir bilek güreşinin kaybedeni şimdiden belli olduğu için parası olan kendine göre tedbirini de alıyor.
Mevduat ile kredilerin vadesi arasında mevduat aleyhine makasın açık olduğu Türkiye’de bu yetmezmiş gibi para çıkışı bankalar için hiç iyi olmayacak.
Mevduat çıkışının hızlanması ve çelik kasa satışlarının patlaması hükümetin bütün algı oyunlarına rağmen vatandaşın ekonomik krizin bankaların kapısında dayandığının farkında olduğunu gösteriyor.
Vatandaş bizim gibi bankacılara bile şapka çıkartacak kadar ileri görüşlü.
[Gölge Bankacı] 21.6.2019 [Samanyolu Haber]
Bir mümin nasıl olur da intihar eder? [Dr. Ali Demirel]
Şu ifritten günlerde acı üstüne acı yaşıyoruz maalesef. Geçtiğimiz günlerde malumunuz KHK ile öğretmenlik mesleğinden ihraç edilen iki çocuk annesi Canan Deniz Hanımefendi intihar ederek hayatına son verdi.
İster istemez insanın zihnini şu soru işgal ediyor: Bir insan, nasıl olur da iki çocuğunu, hapishanedeki eşini arkasında bırakarak canına kıyar? Hele de inanmış olduğu dinin intihar konusundaki hükümlerini bildiği halde...
Bunu ancak yaşayan bilir ama bazen olur, böylesi zorlu süreçlerde insan sabır gücümün tamamen tükendiğini hisseder. İmtihan günlerinin, zulüm sağanağının hiç bitmeyeceğini düşünür. Yaşama sevincini tamamen yitirir. Dolayısıyla sağlıklı düşünebilme mekanizmasının adeta felç olmasına sebebiyet verir.
Tünelin ucunu karanlık görür ve hatta o kadar ki, üst üste yaşamış olduğu acılar aklını sıfıra indirir. Ve akıl gidince de kendisini hayata bağlayan çocuklarını, eşini, hatta davasını bile düşünemez olur. Neticede asla yapmaması gereken şeye teşebbüs edebilir.
Aslında böylesi durumlarda insan, karanlığa gömülmek üzere olan gönül dünyasına bir ışık, kalbine dokunacak bir söz, elinden tutacak bir hayırhah bulsa belki de hayata tutunabilecektir.
O yüzden şu süreçte bir telefon veya mesaj ile olsun insanların hal ve hatırını sormanın, hapishanedeki mazlumlara mektup yazmanın bazen maddi yardımlardan bile daha hayati olduğunu düşünüyoruz.
Bilemiyoruz ama Canan Hanıma içine düştüğü girdaptan kurtulma adına bir el uzatılsa veya bir dost mesajı ulaşsa yine de canına kıyar mıydı? Bir okurumuzun yüreğimizi dağlayan ifadeleriyle yazacak olursak neden duymadı kardeşlerinin sesini? Ya da niçin duyuramadı kardeşleri ona sesini?
Belki de son soruyu biraz değiştirerek her gün kendimize sormamız gerekir:
Bugün mazlum ve mağdur kardeşlerimin yanında olma ve onlara sesimi duyurma adına ne/neler yaptım?
İntihar edenin cenaze namazı kılınmaz mı?
Peki intihar edenin cenaze namazının kılınması veya kılınmaması ile alakalı meseleye nasıl yaklaşılmalı?
Bu mesele sosyal medyada bir kere daha tartışma konusu yapıldı. Soruya hemen kestirmeden cevap verecek olursak, fıkıh ulemasının ekserisi intihar edenin büyük günah işlediğini kabulle birlikte o kişinin dinden çıkmadığı ve cenaze namazının kılınabileceği konusunda ittifak etmişlerdir.
Çünkü ortada imandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Sadece hadiselerin tazyikine dayanamama durumu söz konusudur. Böylesi bir durumda insan zaten akıl sağlığını kaybetmiş demektir.
Malumunuz hayat, insana Allah’ın vermiş olduğu bir emanettir. Bu emaneti ancak emaneti sahibi alabilir. O yüzden insan, emanetini alıncaya kadar onu korumakla mükelleftir.
Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda intihar ile alakalı direkt bir ayet-i kerimenin olmadığını görüyoruz. Ancak bazı alimlerin “…kendinizi öldürmeyin” (4/29) ve “Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız” (2/195) ayetlerini intihar ile ilişkilendirdiklerini biliyoruz. Hadis kaynaklarımızda ise açık bir şekilde intihar etmenin yasaklandığı bilgisi yer alıyor. (Buhari, Cenaiz, 84; Müslim, İman, 175; Cenaiz, 107)
Dinimizin intihara bakış açısı bu kadar net olmasına rağmen intihar eden insan hakkında, “İntihar etmek haramdır. İntihar ettiğine göre dinden çıkmıştır. Ahirette ebediyen cehennemde kalacaktır. İmanı intihar etmekten onu alıkoyamadığına göre demek ki iman zafiyeti varmış. Her şeye rağmen sabretmeli ve “Bu da geçer ya hu!” demesi gerekirdi. Dolayısıyla böyle bir insanın cenaze namazı da kılınmaz.” türünden ileri geri konuşmalar elbette doğru değildir.
Bize düşen, dua etmek ve meseleyi Hakimler Hakimine havale etmektir.
Bu vesileyle biz de Canan Hanıma, Rabb-i Rahimimizden rahmet ve mağfiret diliyor, zalimlere verdiği mühleti bir an önce sonlandırması için Cenab-ı Hak’a dua dua yalvarıyoruz.
BİR SORU-BİR CEVAP
Tasarruf, en büyük zenginliktir
Günümüzde israfın, toplumun hemen her kesiminde büyük bir felaket halini aldığını görüyoruz. Çünkü lüks sayılabilecek pek çok eşya, artık zaruri ihtiyaç maddesi telakki ediliyor.
İktisat her şeyi yerinde ve ölçüsünde kullanmaktır. İktisat eden nimete hürmet göstermiş sayılır. İsraf ise eşyayı yersiz, ölçüsüz ve zamansız kullanmaktır. İktisat manevî bir şükürken israf nimete değer vermemektir.
Günümüzde anlamını ve ehemmiyetini daha iyi kavradığımız tasarruf ve kanaatin düşünce dünyamızda ve pratik hayatta hak ettiği yeri bulabilmesi amacıyla Yeni Ailem dergisi Haziran sayısında bu konuya dikkatleri çekiyor.
Malumunuz, birbirinden istifadeli kapak konuları, haberleri ve yazılarıyla ailemizi adeta bir anne şefkatiyle saran Yeni Ailem dergisi, yayıncılık hayatında bir yılını geride bıraktı.
Derginin yeni sayısında tasarrufun zenginlik ve bereket sebebi olduğu hem geçmişten hem de günümüzden yaşanmış örneklerle anlatılıyor.
Dergide hangi konular işleniyor?
Sizleri “Acaba hangi yazılar bizi bekliyor?” diye daha fazla meraklandırmadan Haziran sayısının muhtevasıyla baş başa bırakmak istiyorum.
Emine Eroğlu, “Sonsuzluk ve bugün” yazısıyla bizi yine tefekkür iklimine davet ediyor. Dikenler içinde olsa da gül kokmak, geceler içinde olsa da aydınlık kalmak isteyenlere sesleniyor.
Cemil Tokpınar Hoca bu ayki köşe yazısında, “Çekilen geçim sıkıntısı ne kadar büyük olursa olsun iktisat ve kanaat vazgeçilmez bir düstur olmalı” diyerek bizleri iktisada sarılmaya davet ediyor ve bunun uygulanabilir yöntemlerini anlatıyor.
NBA yıldızımız Enes Kanter, bu ayki yazısında “İnsan hayal ettikçe yaşar” diyor ve gençlere başarısının sırlarını anlatıyor.
Ebru Nida Bilici, Bediüzzaman Hazretleri’nin kanaat anlayışını kendilerine rehber edinen Polat ailesinin örnek hayatını kaleme alıyor.
Dr. İnci Gürsoy “Yazın nasıl beslenmeliyiz?” sorusunu cevaplandırıyor.
Dr. Anne, “Göze gelmeyin!” başlıklı yazısıyla çocuklarımızın göz sağlıyla ilgili ipuçları veriyor ve görme organımıza zarar gelmesi durumunda ilk yardım adına neler yapılması gerektiğini maddelendiriyor.
Her sayıda olduğu gibi bu sayıda da derginin orta sayfasında tam 16 sayfa çocuklar için hazırlanmış ayrı bir dergi mevcut. Çocuklarımızı bu sayıda da birbirinden istifadeli bilmece, bulmaca, hikâye ve masallar bekliyor.
Osman Karyağdı, “İsraf ölçülerin dışına çıkmaktır” diyerek israf konusunu işliyor.
İsmet Macit, Efendimiz’in (s.a.s.) ruhunun ufkuna yürüdükten sonra defnedildiği Hücre-i Saadetlerini kaleme alıyor.
Neda Özgür, “Çocuk israf ve kanaati nasıl öğrenir?” sorusunu cevaplandırıyor ve pedagojik açıdan meseleye yaklaşıyor.
Abdullah Yiğit, “Edep, başımızı tacı” diyerek unutulmaya yüz tutmuş görgü kurallarından bahsediyor ve bizi adeta silkeliyor.
Daha bunun gibi pek çok istifadeli yazı mevcut Yeni Ailem dergisinin sayfaları arasında.
Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden sorularınızı yöneltebilirsiniz.
İster istemez insanın zihnini şu soru işgal ediyor: Bir insan, nasıl olur da iki çocuğunu, hapishanedeki eşini arkasında bırakarak canına kıyar? Hele de inanmış olduğu dinin intihar konusundaki hükümlerini bildiği halde...
Bunu ancak yaşayan bilir ama bazen olur, böylesi zorlu süreçlerde insan sabır gücümün tamamen tükendiğini hisseder. İmtihan günlerinin, zulüm sağanağının hiç bitmeyeceğini düşünür. Yaşama sevincini tamamen yitirir. Dolayısıyla sağlıklı düşünebilme mekanizmasının adeta felç olmasına sebebiyet verir.
Tünelin ucunu karanlık görür ve hatta o kadar ki, üst üste yaşamış olduğu acılar aklını sıfıra indirir. Ve akıl gidince de kendisini hayata bağlayan çocuklarını, eşini, hatta davasını bile düşünemez olur. Neticede asla yapmaması gereken şeye teşebbüs edebilir.
Aslında böylesi durumlarda insan, karanlığa gömülmek üzere olan gönül dünyasına bir ışık, kalbine dokunacak bir söz, elinden tutacak bir hayırhah bulsa belki de hayata tutunabilecektir.
O yüzden şu süreçte bir telefon veya mesaj ile olsun insanların hal ve hatırını sormanın, hapishanedeki mazlumlara mektup yazmanın bazen maddi yardımlardan bile daha hayati olduğunu düşünüyoruz.
Bilemiyoruz ama Canan Hanıma içine düştüğü girdaptan kurtulma adına bir el uzatılsa veya bir dost mesajı ulaşsa yine de canına kıyar mıydı? Bir okurumuzun yüreğimizi dağlayan ifadeleriyle yazacak olursak neden duymadı kardeşlerinin sesini? Ya da niçin duyuramadı kardeşleri ona sesini?
Belki de son soruyu biraz değiştirerek her gün kendimize sormamız gerekir:
Bugün mazlum ve mağdur kardeşlerimin yanında olma ve onlara sesimi duyurma adına ne/neler yaptım?
İntihar edenin cenaze namazı kılınmaz mı?
Peki intihar edenin cenaze namazının kılınması veya kılınmaması ile alakalı meseleye nasıl yaklaşılmalı?
Bu mesele sosyal medyada bir kere daha tartışma konusu yapıldı. Soruya hemen kestirmeden cevap verecek olursak, fıkıh ulemasının ekserisi intihar edenin büyük günah işlediğini kabulle birlikte o kişinin dinden çıkmadığı ve cenaze namazının kılınabileceği konusunda ittifak etmişlerdir.
Çünkü ortada imandan çıkmak gibi bir durum yoktur. Sadece hadiselerin tazyikine dayanamama durumu söz konusudur. Böylesi bir durumda insan zaten akıl sağlığını kaybetmiş demektir.
Malumunuz hayat, insana Allah’ın vermiş olduğu bir emanettir. Bu emaneti ancak emaneti sahibi alabilir. O yüzden insan, emanetini alıncaya kadar onu korumakla mükelleftir.
Kur’an-ı Kerim’e baktığımızda intihar ile alakalı direkt bir ayet-i kerimenin olmadığını görüyoruz. Ancak bazı alimlerin “…kendinizi öldürmeyin” (4/29) ve “Kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız” (2/195) ayetlerini intihar ile ilişkilendirdiklerini biliyoruz. Hadis kaynaklarımızda ise açık bir şekilde intihar etmenin yasaklandığı bilgisi yer alıyor. (Buhari, Cenaiz, 84; Müslim, İman, 175; Cenaiz, 107)
Dinimizin intihara bakış açısı bu kadar net olmasına rağmen intihar eden insan hakkında, “İntihar etmek haramdır. İntihar ettiğine göre dinden çıkmıştır. Ahirette ebediyen cehennemde kalacaktır. İmanı intihar etmekten onu alıkoyamadığına göre demek ki iman zafiyeti varmış. Her şeye rağmen sabretmeli ve “Bu da geçer ya hu!” demesi gerekirdi. Dolayısıyla böyle bir insanın cenaze namazı da kılınmaz.” türünden ileri geri konuşmalar elbette doğru değildir.
Bize düşen, dua etmek ve meseleyi Hakimler Hakimine havale etmektir.
Bu vesileyle biz de Canan Hanıma, Rabb-i Rahimimizden rahmet ve mağfiret diliyor, zalimlere verdiği mühleti bir an önce sonlandırması için Cenab-ı Hak’a dua dua yalvarıyoruz.
BİR SORU-BİR CEVAP
Tasarruf, en büyük zenginliktir
Günümüzde israfın, toplumun hemen her kesiminde büyük bir felaket halini aldığını görüyoruz. Çünkü lüks sayılabilecek pek çok eşya, artık zaruri ihtiyaç maddesi telakki ediliyor.
İktisat her şeyi yerinde ve ölçüsünde kullanmaktır. İktisat eden nimete hürmet göstermiş sayılır. İsraf ise eşyayı yersiz, ölçüsüz ve zamansız kullanmaktır. İktisat manevî bir şükürken israf nimete değer vermemektir.
Günümüzde anlamını ve ehemmiyetini daha iyi kavradığımız tasarruf ve kanaatin düşünce dünyamızda ve pratik hayatta hak ettiği yeri bulabilmesi amacıyla Yeni Ailem dergisi Haziran sayısında bu konuya dikkatleri çekiyor.
Malumunuz, birbirinden istifadeli kapak konuları, haberleri ve yazılarıyla ailemizi adeta bir anne şefkatiyle saran Yeni Ailem dergisi, yayıncılık hayatında bir yılını geride bıraktı.
Derginin yeni sayısında tasarrufun zenginlik ve bereket sebebi olduğu hem geçmişten hem de günümüzden yaşanmış örneklerle anlatılıyor.
Dergide hangi konular işleniyor?
Sizleri “Acaba hangi yazılar bizi bekliyor?” diye daha fazla meraklandırmadan Haziran sayısının muhtevasıyla baş başa bırakmak istiyorum.
Emine Eroğlu, “Sonsuzluk ve bugün” yazısıyla bizi yine tefekkür iklimine davet ediyor. Dikenler içinde olsa da gül kokmak, geceler içinde olsa da aydınlık kalmak isteyenlere sesleniyor.
Cemil Tokpınar Hoca bu ayki köşe yazısında, “Çekilen geçim sıkıntısı ne kadar büyük olursa olsun iktisat ve kanaat vazgeçilmez bir düstur olmalı” diyerek bizleri iktisada sarılmaya davet ediyor ve bunun uygulanabilir yöntemlerini anlatıyor.
NBA yıldızımız Enes Kanter, bu ayki yazısında “İnsan hayal ettikçe yaşar” diyor ve gençlere başarısının sırlarını anlatıyor.
Ebru Nida Bilici, Bediüzzaman Hazretleri’nin kanaat anlayışını kendilerine rehber edinen Polat ailesinin örnek hayatını kaleme alıyor.
Dr. İnci Gürsoy “Yazın nasıl beslenmeliyiz?” sorusunu cevaplandırıyor.
Dr. Anne, “Göze gelmeyin!” başlıklı yazısıyla çocuklarımızın göz sağlıyla ilgili ipuçları veriyor ve görme organımıza zarar gelmesi durumunda ilk yardım adına neler yapılması gerektiğini maddelendiriyor.
Her sayıda olduğu gibi bu sayıda da derginin orta sayfasında tam 16 sayfa çocuklar için hazırlanmış ayrı bir dergi mevcut. Çocuklarımızı bu sayıda da birbirinden istifadeli bilmece, bulmaca, hikâye ve masallar bekliyor.
Osman Karyağdı, “İsraf ölçülerin dışına çıkmaktır” diyerek israf konusunu işliyor.
İsmet Macit, Efendimiz’in (s.a.s.) ruhunun ufkuna yürüdükten sonra defnedildiği Hücre-i Saadetlerini kaleme alıyor.
Neda Özgür, “Çocuk israf ve kanaati nasıl öğrenir?” sorusunu cevaplandırıyor ve pedagojik açıdan meseleye yaklaşıyor.
Abdullah Yiğit, “Edep, başımızı tacı” diyerek unutulmaya yüz tutmuş görgü kurallarından bahsediyor ve bizi adeta silkeliyor.
Daha bunun gibi pek çok istifadeli yazı mevcut Yeni Ailem dergisinin sayfaları arasında.
Abonelik ve detaylı bilgi için aşağıdaki linki tıklayabilir, ayrıca müşteri hizmetlerine Whatsapp üzerinden sorularınızı yöneltebilirsiniz.
[Dr. Ali Demirel] 21.6.2019 [Samanyolu Haber]
İnşaat çakıldı; Harç bitti, yapı paydos! [İlker Doğan]
Ahmet K. 47 yaşında. Kule vinç operatörü. Ancak tam 8 aydır boşta olduğunu, iş bulamadığını anlatıyor. İkamet ettiği Mersin’de inşaatların neredeyse tamamen durduğunu anlatıyor. “Devam eden birkaç inşaatta çalışan arkadaşlar ise parasını alamıyor.” diyor. Son açıklanan veriler de Ahmet K.’yı doğruluyor. Buna göre ülke genelinde konut satışları 2019 Mayıs ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 31 azaldı… Konut stoğu 1 milyona ulaştı. Mevduat ve kredi faiz oranları düşmezse, inşaat sektörü 2018’i mumla arayacak.
İnşaat sektöründeki kriz konut satışlarının da çakılmasına neden oldu. TÜİK’in rakamlarına göre Mayıs ayında Türkiye genelinde toplam konut satışı 82 bin 252 olarak kayıtlara geçti. Konut satışlarında, İstanbul 15 895 konut satışı ve yüzde 19,3 ile en yüksek paya sahip. İstanbul’u 8 bin 240 konut satışı ile Ankara, onu ise 5 bin 91 satışla Antalya izledi. En az satış olan il ise 4 konutla Ardalan oldu. Türkiye genelinde konut satışları Mayıs’ta bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 31 düştü.
İPOTEKLİ SATIŞLAR NEREDEYSE DURDU
Kredi faizlerinin yüksek olması ipotekli satışları neredeyse durma noktasına getirdi. Türkiye genelinde ipotekli konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 85,8 azaldı. Banka kredili konut satışı 5 bin 231 olarak açıklandı. Toplam konut satışları içinde ipotekli satışların payı yüzde 6,4 olarak gerçekleşti.
SEKTÖRÜ YABANCILAR AYAKTA TUTUYOR
Yabancılara yapılan konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 62,5 artarak 3 bin 925 oldu. Yabancılara yapılan konut satışlarında, Mayıs 2019’da ilk sırayı 1.734 konut satışı ile İstanbul aldı. İstanbul’u 850 konut satışı ile Antalya, 216 konut satışı ile Ankara takip etti.
DARALMA ARTARAK SÜRÜYOR, KONUT STOĞU 1 MİLYON
Resmi verilere göre Türkiye genelinde konut satışları 2019 Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 5,3 oranında azalmıştı. İlk çeyrekteki daralma ise geçtiğimiz yıla göre yüzde 18,5 olarak açıklanmıştı. Teknoloji odaklı gayrimenkul değerleme platformu Endeksa.com’un verilerine göre Ocak 2019 sonu itibariyle İstanbul’da 371 bin 411, tüm Türkiye’de ise 833 bin 569 konut satılmayı bekliyordu. Söz konusu rakamın 1 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Bu arada konut stoğunun 2 milyonun üzerinde olduğunu iddia edenler de var.
100 bin liralık krediye, 170 bin lira faiz!
Konut satışlarının çakılmasının en önemli nedenlerinden biri mevduat ve kredi faiz oranlarının artması. Mart ayı başında bankalar konut kredi faiz oranlarını yüzde 1,28’e kadar çekmişti. Ancak Nisan ayının sonunda bankalardan açıklanan rakamlara göre ortalama faiz oranları 1,70’e yükseldi. Yüzde 2,05’le konut kredi faizi veren bankalar bile var!
Bugün bir bankadan 100 bin TL kredi çekmeniz durumunda, 10 yılın sonunda 235 bin lira ile 270 bin lira arasında ödeme yapmanız gerekiyor.
[İlker Doğan] 21.6.2019 [TR724]
İnşaat sektöründeki kriz konut satışlarının da çakılmasına neden oldu. TÜİK’in rakamlarına göre Mayıs ayında Türkiye genelinde toplam konut satışı 82 bin 252 olarak kayıtlara geçti. Konut satışlarında, İstanbul 15 895 konut satışı ve yüzde 19,3 ile en yüksek paya sahip. İstanbul’u 8 bin 240 konut satışı ile Ankara, onu ise 5 bin 91 satışla Antalya izledi. En az satış olan il ise 4 konutla Ardalan oldu. Türkiye genelinde konut satışları Mayıs’ta bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 31 düştü.
İPOTEKLİ SATIŞLAR NEREDEYSE DURDU
Kredi faizlerinin yüksek olması ipotekli satışları neredeyse durma noktasına getirdi. Türkiye genelinde ipotekli konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 85,8 azaldı. Banka kredili konut satışı 5 bin 231 olarak açıklandı. Toplam konut satışları içinde ipotekli satışların payı yüzde 6,4 olarak gerçekleşti.
SEKTÖRÜ YABANCILAR AYAKTA TUTUYOR
Yabancılara yapılan konut satışları bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 62,5 artarak 3 bin 925 oldu. Yabancılara yapılan konut satışlarında, Mayıs 2019’da ilk sırayı 1.734 konut satışı ile İstanbul aldı. İstanbul’u 850 konut satışı ile Antalya, 216 konut satışı ile Ankara takip etti.
DARALMA ARTARAK SÜRÜYOR, KONUT STOĞU 1 MİLYON
Resmi verilere göre Türkiye genelinde konut satışları 2019 Mart ayında bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 5,3 oranında azalmıştı. İlk çeyrekteki daralma ise geçtiğimiz yıla göre yüzde 18,5 olarak açıklanmıştı. Teknoloji odaklı gayrimenkul değerleme platformu Endeksa.com’un verilerine göre Ocak 2019 sonu itibariyle İstanbul’da 371 bin 411, tüm Türkiye’de ise 833 bin 569 konut satılmayı bekliyordu. Söz konusu rakamın 1 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. Bu arada konut stoğunun 2 milyonun üzerinde olduğunu iddia edenler de var.
100 bin liralık krediye, 170 bin lira faiz!
Konut satışlarının çakılmasının en önemli nedenlerinden biri mevduat ve kredi faiz oranlarının artması. Mart ayı başında bankalar konut kredi faiz oranlarını yüzde 1,28’e kadar çekmişti. Ancak Nisan ayının sonunda bankalardan açıklanan rakamlara göre ortalama faiz oranları 1,70’e yükseldi. Yüzde 2,05’le konut kredi faizi veren bankalar bile var!
Bugün bir bankadan 100 bin TL kredi çekmeniz durumunda, 10 yılın sonunda 235 bin lira ile 270 bin lira arasında ödeme yapmanız gerekiyor.
[İlker Doğan] 21.6.2019 [TR724]
Erdoğan varsa kriz var [Semih Ardıç]
Türkiye’nin maruz kaldığı iktisadî ve siyasî krizin temelinde Recep Tayyip Erdoğan vardır.
Zahiren enflasyonun yükselmesi, bütçe açığının patlaması ve iflaslara bağlı işsizlik dalgası şeklinde müşahede edilen buhran, parlamenter sistemden mevcut ucube idare sistemine geçilmesinden mütevellit bir doku uyuşmazlığı krizidir.
24 HAZİRAN’DAN BUGÜNE HEP HÜSRAN
Bunu kabul etmek istemeyen Erdoğan fanatiklerinin inkârı neticeyi değiştirmiyor.
24 Haziran 2018 tarihinde Erdoğan tipi başkanlık sisteminin ilk sandığından çıkan netice ile aradan geçen bir sene gibi kısa bir zaman diliminde memleketin ahvalinin ne kadar perişan hale geldiği fazla söze hacet bırakmıyor.
Erdoğan’ın lağvettiği parlamenter sisteme göre 10 Ağustos 2014’te yapılan son seçimden itibaren Türkiye’nin tek adam rejiminin cenderesine nasıl girdiği de sır değil.
Erdoğan ayak bağı olarak gördüğü kuvvetler ayrılığını yerle bir ederken ikide bir anayasanın ördüğü duvarlara tosluyordu.
17/25 ARALIK 2013’TE YAKALANAN TARİHİ FIRSAT HEBA EDİLDİ
Gazetecileri uslu durdukları ölçüde “gazeteci” kabul eden Erdoğan’ın medyayı doğrudan kendisine bağladı.
17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarında tereddüte mahal bırakmayacak kadar kati delillere rağmen operasyona imza atan hâkim-savcı ve polislerin cezalandırılmasına herkes sessiz kaldı.
Erdoğan muhalifleri, yargının Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) arka bahçesine dönüştürüldüğünü bile bile Reza Zarrab ve diğer hırsızların serbest bırakılmasına “Hizmet Hareketi’nin tasfiyesi için fırsat” gözüyle baktı.
Bin yılda bir yakalanabilecek fırsat basiretsiz ve samimiyetsiz demokratların elinde heba edildi.
“Sivil bir darbe” karşısında böylesine bir iki yüzlü tavır sergileyen muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları, Erdoğan’ın kendileri için kazdığı mezarı dahi göremeyecek kadar basiretten mahrumdu.
HAZİNE TALAN EDİLDİ
Erdoğan bir taraftan tatlı su gazetecilerini besleyeceği rüşvet havuzunu büyütürken, diğer taraftan Hazine’nin, bir başka ifadeyle 82 milyonun mülkiyetinde ne varsa yağmalamak için Kamu İhale Kanunu’nda onlarca defa değişiklik yaptı.
Hazine garantili projeler, kamu kredileri ile satılan gayrimenkuller ve nereye gittiği belli olmayan milyarlarca liralık teşvikler “türedi” bir sermaye sınıfı tesis etmek için kullanıldı.
Madem kendisine yakın işadamları çapsızdı, o hâlde yap-işlet-devret modelinin içine sakladığı kıyak ekonomisi imdadına yetişebilirdi. Nitekim yetişti de.
Bugün milyarlarca lira batığa denk çılgın projelerin yegane gayesi yandaşı ve rüşvet havuzunu ihya etmek için icat edilmiştir.
ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ
Erdoğan’ın kafasındaki siyasî ve iktisadî model Türkiye’yi batı liginden uzaklaştırırken lokomotifin makas değiştirdiğini görmek istemeyen muhalefet bugün ne yapsa nafile!
Artık ne bağımsız bir yargı ne 4’üncü kuvvet medya var. Erdoğan nasıl olsa kendisine bağladığı medya sayesinde halkın fakru zaruret içinde inlemesini gözden ırak tutabiliyor.
Soğan-patates kuyruklarının “varlık kuyruğu” diye tarif edildiği vicdansız bir propaganda dönemindeyiz. Propaganda canavarının dizginleri Erdoğan’ın elinde.
Askerî ve sivil bürokrasi liyakatsiz kadroların elinde sefil bir halde. Turgut Özal’ın temellerini attığı serbest piyasa Saray’dan idare edilen yarı kapalı bir piyasaya dönüştü.
HAZİNE’NİN ANAHTARI DAMATTA
Hazine’nin anahtarı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın elinde. Bütçe geçen sene 71 milyar TL açık vermişti.
2019’un ilk 5 ayında bütçe açığı Merkez Bankası’ndan gelen 38 milyar TL takviyeye rağmen 66,5 milyar TL’yi buldu.
Faiz dışı fazla vermesi lazım gelen kalemdeki 20 milyar liralık açıkla kara delik önüne gelen her şeyi yutuyor.
Hazine mayıs ve haziranda 11,5 milyar TL borçlanacaktı. Bütçe bu halde olduğu için borçlanma 15 milyar TL’ye çıkarıldı.
Faiz yüzde 24’ü buluyor. Yüzde 1’lik faiz artışının ilave 2 milyar liralık maliyet olduğu dikkate alındığında 2019 bütçesi senenin yarısı bitmeden çökmüştür.
Açık sene sonunda 150 milyar TL’nin altında kalırsa damat Berat namına büyük başarı sayılabilir.
Erdoğan tam da bu sebeple yine faiz faslını açtı. “Enflasyonla faiz doğru orantılıdır. Faizi aşağı çekerseniz enflasyon aşağı düşer.” nevinden kendisinden başka kimsenin inanmadığı tezini yeniden tedavüle sürdü.
ERDOĞAN TALİMAT VERİR, FAİZ DÜŞER
Yüksek faize karşı olduğunu tekrarladı. Merkez Bankası’nın (TCMB) uyguladığı politika faizi olan yüzde 24 için “Böyle bir şey olamaz.” dedi. Erdoğan’ın yüksek faize yakında kesin bir çözümü olacakmış.
Nasıl olacak bu? Dünyanın en yüksek 8’inci enflasyonunu masa başında düşürmek için Türkiye İstatistik Kurumu’nda dönmeyen dolap kalmadı. Erdoğan talimat verir. Faiz düşer, öyle mi?
Faizlerin Türkiye’nin bütün risklerinin bir toplamı olduğu niye kabul edilmiyor?
Kendisinin iktidar koltuğunda oturduğu son 17 senede 200 milyar dolar sadece faize gitse de Erdoğan faize karşı!
Başkan seçildiği günden bu yana faizler ikiye katlandı. Bütçede faize giden para tutarı 2014’te 30 milyar TL’ye kadar inmişti. Bu sene bütçeden 117 milyar TL faize gidecek.
FAİZ KAYMAĞI İÇİN DURUYORLAR
Piyasa onun sözleri ile fiilleri arasındaki makasın hiç olmadığı kadar açıldığının farkında. Kalan yatırımcı yüksek faizin kaymağın hatırına bekliyor.
Türkiye’nin fiilen battığının cümle âlem farkında. Kur ve faiz üzerinden vur-kaç yapmanın keyfini süren sıcak paracılara hiç olmadığı kadar muhtacız.
Serbest piyasa için gece yarısı 100 bin dolar ve üzerinde döviz almak isteyenlere “bir gün sonra gel” şartı getiren, döviz işlemlerinden yüzde 0,1 Kambiyo Gider Vergisi tahsil etmeye başlayan ve kamu bankalarına talimatla faiz indirimi yaptıran bir siyasetçiden daha büyük bir belirsizlik olamaz.
Türkiye’nin sistem krizi kronik bir hâl almıştır.
Erdoğan aile şirketi idare etmekle devlet idaresini aynı kefeye koyduğunu saklamıyor.
Erdoğan varsa kriz var. Acı hakikati anlamak istemeyenler yüzünden maliyet her geçen gün artıyor.
[Semih Ardıç] 21.6.2019 [TR724]
Zahiren enflasyonun yükselmesi, bütçe açığının patlaması ve iflaslara bağlı işsizlik dalgası şeklinde müşahede edilen buhran, parlamenter sistemden mevcut ucube idare sistemine geçilmesinden mütevellit bir doku uyuşmazlığı krizidir.
24 HAZİRAN’DAN BUGÜNE HEP HÜSRAN
Bunu kabul etmek istemeyen Erdoğan fanatiklerinin inkârı neticeyi değiştirmiyor.
24 Haziran 2018 tarihinde Erdoğan tipi başkanlık sisteminin ilk sandığından çıkan netice ile aradan geçen bir sene gibi kısa bir zaman diliminde memleketin ahvalinin ne kadar perişan hale geldiği fazla söze hacet bırakmıyor.
Erdoğan’ın lağvettiği parlamenter sisteme göre 10 Ağustos 2014’te yapılan son seçimden itibaren Türkiye’nin tek adam rejiminin cenderesine nasıl girdiği de sır değil.
Erdoğan ayak bağı olarak gördüğü kuvvetler ayrılığını yerle bir ederken ikide bir anayasanın ördüğü duvarlara tosluyordu.
17/25 ARALIK 2013’TE YAKALANAN TARİHİ FIRSAT HEBA EDİLDİ
Gazetecileri uslu durdukları ölçüde “gazeteci” kabul eden Erdoğan’ın medyayı doğrudan kendisine bağladı.
17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarında tereddüte mahal bırakmayacak kadar kati delillere rağmen operasyona imza atan hâkim-savcı ve polislerin cezalandırılmasına herkes sessiz kaldı.
Erdoğan muhalifleri, yargının Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) arka bahçesine dönüştürüldüğünü bile bile Reza Zarrab ve diğer hırsızların serbest bırakılmasına “Hizmet Hareketi’nin tasfiyesi için fırsat” gözüyle baktı.
Bin yılda bir yakalanabilecek fırsat basiretsiz ve samimiyetsiz demokratların elinde heba edildi.
“Sivil bir darbe” karşısında böylesine bir iki yüzlü tavır sergileyen muhalefet partileri ve sivil toplum kuruluşları, Erdoğan’ın kendileri için kazdığı mezarı dahi göremeyecek kadar basiretten mahrumdu.
HAZİNE TALAN EDİLDİ
Erdoğan bir taraftan tatlı su gazetecilerini besleyeceği rüşvet havuzunu büyütürken, diğer taraftan Hazine’nin, bir başka ifadeyle 82 milyonun mülkiyetinde ne varsa yağmalamak için Kamu İhale Kanunu’nda onlarca defa değişiklik yaptı.
Hazine garantili projeler, kamu kredileri ile satılan gayrimenkuller ve nereye gittiği belli olmayan milyarlarca liralık teşvikler “türedi” bir sermaye sınıfı tesis etmek için kullanıldı.
Madem kendisine yakın işadamları çapsızdı, o hâlde yap-işlet-devret modelinin içine sakladığı kıyak ekonomisi imdadına yetişebilirdi. Nitekim yetişti de.
Bugün milyarlarca lira batığa denk çılgın projelerin yegane gayesi yandaşı ve rüşvet havuzunu ihya etmek için icat edilmiştir.
ATI ALAN ÜSKÜDAR’I GEÇTİ
Erdoğan’ın kafasındaki siyasî ve iktisadî model Türkiye’yi batı liginden uzaklaştırırken lokomotifin makas değiştirdiğini görmek istemeyen muhalefet bugün ne yapsa nafile!
Artık ne bağımsız bir yargı ne 4’üncü kuvvet medya var. Erdoğan nasıl olsa kendisine bağladığı medya sayesinde halkın fakru zaruret içinde inlemesini gözden ırak tutabiliyor.
Soğan-patates kuyruklarının “varlık kuyruğu” diye tarif edildiği vicdansız bir propaganda dönemindeyiz. Propaganda canavarının dizginleri Erdoğan’ın elinde.
Askerî ve sivil bürokrasi liyakatsiz kadroların elinde sefil bir halde. Turgut Özal’ın temellerini attığı serbest piyasa Saray’dan idare edilen yarı kapalı bir piyasaya dönüştü.
HAZİNE’NİN ANAHTARI DAMATTA
Hazine’nin anahtarı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın elinde. Bütçe geçen sene 71 milyar TL açık vermişti.
2019’un ilk 5 ayında bütçe açığı Merkez Bankası’ndan gelen 38 milyar TL takviyeye rağmen 66,5 milyar TL’yi buldu.
Faiz dışı fazla vermesi lazım gelen kalemdeki 20 milyar liralık açıkla kara delik önüne gelen her şeyi yutuyor.
Hazine mayıs ve haziranda 11,5 milyar TL borçlanacaktı. Bütçe bu halde olduğu için borçlanma 15 milyar TL’ye çıkarıldı.
Faiz yüzde 24’ü buluyor. Yüzde 1’lik faiz artışının ilave 2 milyar liralık maliyet olduğu dikkate alındığında 2019 bütçesi senenin yarısı bitmeden çökmüştür.
Açık sene sonunda 150 milyar TL’nin altında kalırsa damat Berat namına büyük başarı sayılabilir.
Erdoğan tam da bu sebeple yine faiz faslını açtı. “Enflasyonla faiz doğru orantılıdır. Faizi aşağı çekerseniz enflasyon aşağı düşer.” nevinden kendisinden başka kimsenin inanmadığı tezini yeniden tedavüle sürdü.
ERDOĞAN TALİMAT VERİR, FAİZ DÜŞER
Yüksek faize karşı olduğunu tekrarladı. Merkez Bankası’nın (TCMB) uyguladığı politika faizi olan yüzde 24 için “Böyle bir şey olamaz.” dedi. Erdoğan’ın yüksek faize yakında kesin bir çözümü olacakmış.
Nasıl olacak bu? Dünyanın en yüksek 8’inci enflasyonunu masa başında düşürmek için Türkiye İstatistik Kurumu’nda dönmeyen dolap kalmadı. Erdoğan talimat verir. Faiz düşer, öyle mi?
Faizlerin Türkiye’nin bütün risklerinin bir toplamı olduğu niye kabul edilmiyor?
Kendisinin iktidar koltuğunda oturduğu son 17 senede 200 milyar dolar sadece faize gitse de Erdoğan faize karşı!
Başkan seçildiği günden bu yana faizler ikiye katlandı. Bütçede faize giden para tutarı 2014’te 30 milyar TL’ye kadar inmişti. Bu sene bütçeden 117 milyar TL faize gidecek.
FAİZ KAYMAĞI İÇİN DURUYORLAR
Piyasa onun sözleri ile fiilleri arasındaki makasın hiç olmadığı kadar açıldığının farkında. Kalan yatırımcı yüksek faizin kaymağın hatırına bekliyor.
Türkiye’nin fiilen battığının cümle âlem farkında. Kur ve faiz üzerinden vur-kaç yapmanın keyfini süren sıcak paracılara hiç olmadığı kadar muhtacız.
Serbest piyasa için gece yarısı 100 bin dolar ve üzerinde döviz almak isteyenlere “bir gün sonra gel” şartı getiren, döviz işlemlerinden yüzde 0,1 Kambiyo Gider Vergisi tahsil etmeye başlayan ve kamu bankalarına talimatla faiz indirimi yaptıran bir siyasetçiden daha büyük bir belirsizlik olamaz.
Türkiye’nin sistem krizi kronik bir hâl almıştır.
Erdoğan aile şirketi idare etmekle devlet idaresini aynı kefeye koyduğunu saklamıyor.
Erdoğan varsa kriz var. Acı hakikati anlamak istemeyenler yüzünden maliyet her geçen gün artıyor.
[Semih Ardıç] 21.6.2019 [TR724]
Afrika Uluslar Kupası, Avrupa’yı bu kez sevindirdi [Hasan Cücük]
Takvim yaprakları 1956 yılını gösterirken Mısır, Etiyopya, Sudan ve Güney Afrika’dan oluşan Afrika Futbol Birliği CAF kuruluyordu. CAF üyeleri hemen bir yıl sonra Afrika Uluslar Kupası’nın hayata geçirilmesi kararını da alıyordu. İlk kupaya Sudan ev sahipliği yapıyordu. Hepi topu 4 üyeli CAF’ın tüm üyeleri ilk Afrika Uluslar Kupası’nın doğal katılımcısı oluyordu. Şubat 1957’de yapılacak finaller öncesi ırkçı Güney Afrika rejimi “Oyuncular ya tamamen siyahî olacak ya da tamamen beyaz olacak” teklifini getirir. Diğer 3 ülke bu teklifi geri çevirince Güney Afrika, ilk Afrika Uluslar Kupası finallerine katılmaktan vazgeçer. Sudan’ın başkenti Hartum’daki finallerde Etiyopya direk finale kalır, Mısır ise Sudan’ı yarı finalde 2-1, finalde Etiyopya’yı 4-0 yenerek ilk Afrika Uluslar Kupası şampiyonu olur.
Dört ülke ile başlayan Afrika Uluslar Kupası’nın 32.si bugün Mısır’ın ev sahipliğinde başlayacak. Kupaya ilk kez 24 takım katılacak ve yine ilk kez kupa yaz aylarında yapılacak. 21 Haziran – 19 Temmuz arasında 24 ülke Afrika’nın en büyüğü olmak için mücadele edecek. Ev sahibi Mısır, Afrika Uluslar Kupası ya da kısa adıyla AFCON’u tam 7 kez kazanarak, en çok kazanan sıralamasında ilk sırada yer buluyor. 2017’de kupayı müzesine Kamerun götürmüştü.
İki yılda bir yapılan Afrika Uluslar Kupası, kara kıta için şölen Avrupa için ızdırap oldu. Avrupa’da ligler devam ederken ocak- şubat aylarında düzenlenen AFCON 1990’lı yıllara kadar sorun teşkil etmiyordu. 1990’lı yıllarda şahlanan Afrika futbolu dünya çapında yıldızlar yetiştirmeye başladı. Bu yıldızlar Avrupa’nın önde gelen liglerinde top koşturmaya başlayınca AFCON da sorun olmaya başladı. Sezon devam ederken Afrikalı yıldızlarının kupa için milli takımlarının yollarını tutması kulüpler tarafından hoşnutsuzlukla karşılandı. Sonunda Avrupa’nın baskısı galip geldi. 32. Afrika Uluslar Kupası’yla birlikte AFCON’un yaz aylarında düzenlenme kararı çıktı. Bu karara şüphesiz en çok Avrupa kulüpleri sevindi.
Muhammed Salah sahne alıyor
Avrupa futboluna damga vuran Afrikalı yıldızların bir çoğu 32. AFCON’da ter dökecek. Bu isimlerden başında Muhammed Salah geliyor. Liverpool formasıyla Premier Lige son iki yılda damga vuran Salah, ev sahibinin en büyük kozu olacak. AFCON’u en son 2010’da kazanan Mısır, Salah’la 9 yıllık kupa hasretini dindirmek istiyor. Salah, Liverpool’un başarısı için birlikte ter döktüğü Saido Mane ile bu kez AFCON’da rakip olacak. Senegal’in en büyük silahı olan Mane, bu sezon Liverpool formasıyla harika bir sezon geçirdi. Senegal’le aynı grupta yer alan Cezayir’in kadrosunda Manchester City’den tanıdığımız Riyad Mahrez var. Leicester City formasıyla Premier Lige damga vuran Mahrez, 2015’te gelen şampiyonlukta başrol oynayıp, Ada’da yılın futbolcusu seçilmişti. City’de Leicester City yıllarını aratsa da Cezayir’in en önemli gol umudu olmaya devam ediyor. Fas’ın kadrosunda ise bu sezon adını tüm Avrupa’nın ezberlediği bir yıldız bulunuyor. Bu isim Ajax’lı Hakim Ziyech. 26 yaşındaki yıldız oyuncusu bu sezon Ajax formasıyla özellikle Şampiyonlar Ligi’nde herkesi hayran bırakan bir performans ortaya koydu.
Afrika Uluslar Kupası’nda Süper Lig’den tanıdığımız birçok isim de ter dökecek. Son şampiyon Galatasaray ile Fenerbahçe, turnuvaya en çok oyuncu gönderen takımlar olarak öne çıkıyor. Sarı-kırmızılı ekipten Christian Luyindama (Demokratik Kongo Cumhuriyeti), Mbaye Diagne (Senegal), Sofiane Feghouli (Cezayir) ve Younes Belhanda (Fas) milli takımlarının kadrosuna çağrılırken, geçen sezon kiralık olarak forma giyen Henry Onyekuru Nijerya’nın, Badou Ndiaye de Senegal’in kadrosunda yer alıyor.
Fenerbahçe’den ise Nabil Dirar (Fas) ve Carlos Kameni (Kamerun) ile geçen sezon kiralık olarak görev alan Islam Slimani (Cezayir) ve Andre Ayew (Gana), ülkelerini Afrika Uluslar Kupası’nda temsil edecek. Geçen sezon Spor Toto Süper Lig ve Spor Toto 1. Lig’de forma giymesinin ardından Afrika Uluslar Kupası’nda milli takıma davet edilen diğer oyuncular şöyle: Kasımpaşa’dan Mahmoud Ahmed İbrahim Hassan “Trezeguet” (Mısır), Bengali-Fode Koita (Gine), Trabzonspor’dan Caleb Ekuban (Gana), Başakşehir’den Joseph Larweh Attamah (Gana), Çaykur Rizespor’dan Chidozie Awaziem (Nijerya), Göztepe’den Lumor Agbenyenu (Gana), Lamine Gassama (Senegal), Alanyaspor’dan Djalma Campos (Angola), Antalyaspor’dan Fredy (Angola), MKE Ankaragücü’den Wilfred Moke (Demokratik Kongo Cumhuriyeti), Kayserispor’dan Jean-Armel Kana-Biyik (Kamerun), Asamoah Gyan (Gana), Yeni Malatyaspor’dan Fabien Farnolle (Benin), Gençlerbirliği’den Stephane Sessegnon (Benin), Adana Demirspor’dan Mickael Pote (Benin), Elazığspor’dan Diallo Guidileye (Moritanya), Giresunspor’dan Adama Ba (Moritanya) ve Bursaspor’dan Abdullahi Shehu (Nijerya), Henri Saivet (Senegal).
32.Afrika Uluslar Kupası, Kahire, İskenderiye, Süveyş ve İsmaliye şehirlerinde oynanacak. Kupaya 3’ü Kahire’de olmak üzere toplam 6 stat ev sahipliği yapacak. Kıtanın en güçlü 24 takımının sahne alacağı turnuva 21 Haziran’da ev sahibi Mısır ve Zimbabwe arasında oynanacak maçla başlayacak. Mücadelenin adresi Kahire Uluslararası Stadyumu’nda da hazırlıklar sona erdi. Ülkenin tarihi motifleriyle süslenen 74 bin kapasiteli stat 19 Temmuz’daki final maçında da futbolseverleri ağırlayacak.
[Hasan Cücük] 21.6.2019 [TR724]
Dört ülke ile başlayan Afrika Uluslar Kupası’nın 32.si bugün Mısır’ın ev sahipliğinde başlayacak. Kupaya ilk kez 24 takım katılacak ve yine ilk kez kupa yaz aylarında yapılacak. 21 Haziran – 19 Temmuz arasında 24 ülke Afrika’nın en büyüğü olmak için mücadele edecek. Ev sahibi Mısır, Afrika Uluslar Kupası ya da kısa adıyla AFCON’u tam 7 kez kazanarak, en çok kazanan sıralamasında ilk sırada yer buluyor. 2017’de kupayı müzesine Kamerun götürmüştü.
İki yılda bir yapılan Afrika Uluslar Kupası, kara kıta için şölen Avrupa için ızdırap oldu. Avrupa’da ligler devam ederken ocak- şubat aylarında düzenlenen AFCON 1990’lı yıllara kadar sorun teşkil etmiyordu. 1990’lı yıllarda şahlanan Afrika futbolu dünya çapında yıldızlar yetiştirmeye başladı. Bu yıldızlar Avrupa’nın önde gelen liglerinde top koşturmaya başlayınca AFCON da sorun olmaya başladı. Sezon devam ederken Afrikalı yıldızlarının kupa için milli takımlarının yollarını tutması kulüpler tarafından hoşnutsuzlukla karşılandı. Sonunda Avrupa’nın baskısı galip geldi. 32. Afrika Uluslar Kupası’yla birlikte AFCON’un yaz aylarında düzenlenme kararı çıktı. Bu karara şüphesiz en çok Avrupa kulüpleri sevindi.
Muhammed Salah sahne alıyor
Avrupa futboluna damga vuran Afrikalı yıldızların bir çoğu 32. AFCON’da ter dökecek. Bu isimlerden başında Muhammed Salah geliyor. Liverpool formasıyla Premier Lige son iki yılda damga vuran Salah, ev sahibinin en büyük kozu olacak. AFCON’u en son 2010’da kazanan Mısır, Salah’la 9 yıllık kupa hasretini dindirmek istiyor. Salah, Liverpool’un başarısı için birlikte ter döktüğü Saido Mane ile bu kez AFCON’da rakip olacak. Senegal’in en büyük silahı olan Mane, bu sezon Liverpool formasıyla harika bir sezon geçirdi. Senegal’le aynı grupta yer alan Cezayir’in kadrosunda Manchester City’den tanıdığımız Riyad Mahrez var. Leicester City formasıyla Premier Lige damga vuran Mahrez, 2015’te gelen şampiyonlukta başrol oynayıp, Ada’da yılın futbolcusu seçilmişti. City’de Leicester City yıllarını aratsa da Cezayir’in en önemli gol umudu olmaya devam ediyor. Fas’ın kadrosunda ise bu sezon adını tüm Avrupa’nın ezberlediği bir yıldız bulunuyor. Bu isim Ajax’lı Hakim Ziyech. 26 yaşındaki yıldız oyuncusu bu sezon Ajax formasıyla özellikle Şampiyonlar Ligi’nde herkesi hayran bırakan bir performans ortaya koydu.
Afrika Uluslar Kupası’nda Süper Lig’den tanıdığımız birçok isim de ter dökecek. Son şampiyon Galatasaray ile Fenerbahçe, turnuvaya en çok oyuncu gönderen takımlar olarak öne çıkıyor. Sarı-kırmızılı ekipten Christian Luyindama (Demokratik Kongo Cumhuriyeti), Mbaye Diagne (Senegal), Sofiane Feghouli (Cezayir) ve Younes Belhanda (Fas) milli takımlarının kadrosuna çağrılırken, geçen sezon kiralık olarak forma giyen Henry Onyekuru Nijerya’nın, Badou Ndiaye de Senegal’in kadrosunda yer alıyor.
Fenerbahçe’den ise Nabil Dirar (Fas) ve Carlos Kameni (Kamerun) ile geçen sezon kiralık olarak görev alan Islam Slimani (Cezayir) ve Andre Ayew (Gana), ülkelerini Afrika Uluslar Kupası’nda temsil edecek. Geçen sezon Spor Toto Süper Lig ve Spor Toto 1. Lig’de forma giymesinin ardından Afrika Uluslar Kupası’nda milli takıma davet edilen diğer oyuncular şöyle: Kasımpaşa’dan Mahmoud Ahmed İbrahim Hassan “Trezeguet” (Mısır), Bengali-Fode Koita (Gine), Trabzonspor’dan Caleb Ekuban (Gana), Başakşehir’den Joseph Larweh Attamah (Gana), Çaykur Rizespor’dan Chidozie Awaziem (Nijerya), Göztepe’den Lumor Agbenyenu (Gana), Lamine Gassama (Senegal), Alanyaspor’dan Djalma Campos (Angola), Antalyaspor’dan Fredy (Angola), MKE Ankaragücü’den Wilfred Moke (Demokratik Kongo Cumhuriyeti), Kayserispor’dan Jean-Armel Kana-Biyik (Kamerun), Asamoah Gyan (Gana), Yeni Malatyaspor’dan Fabien Farnolle (Benin), Gençlerbirliği’den Stephane Sessegnon (Benin), Adana Demirspor’dan Mickael Pote (Benin), Elazığspor’dan Diallo Guidileye (Moritanya), Giresunspor’dan Adama Ba (Moritanya) ve Bursaspor’dan Abdullahi Shehu (Nijerya), Henri Saivet (Senegal).
32.Afrika Uluslar Kupası, Kahire, İskenderiye, Süveyş ve İsmaliye şehirlerinde oynanacak. Kupaya 3’ü Kahire’de olmak üzere toplam 6 stat ev sahipliği yapacak. Kıtanın en güçlü 24 takımının sahne alacağı turnuva 21 Haziran’da ev sahibi Mısır ve Zimbabwe arasında oynanacak maçla başlayacak. Mücadelenin adresi Kahire Uluslararası Stadyumu’nda da hazırlıklar sona erdi. Ülkenin tarihi motifleriyle süslenen 74 bin kapasiteli stat 19 Temmuz’daki final maçında da futbolseverleri ağırlayacak.
[Hasan Cücük] 21.6.2019 [TR724]
Demirtaş yine ‘Cemaat’ dedi yine olmadı!.. [Ramazan Faruk Güzel]
Selahattin Demirtaş’ın duruşması vardı yine bu hafta.
Ankara Sincan Cezaevi Kampüsü’nde 18 ila 19 Haziran’da yapılan duruşmalarda Demirtaş, bulunduğu konumu kanıksamış ve kabüllenmiş durumda idi bir bakıma, şu sözlerinde ifade ettiği gibi:
“Ben hukuk ve kanun çerçevesinde tutuklu olsaydım tahliyemi talep ederdim. Ama ben bir siyasi rehineyim. Siyasi rehineler tahliye talep etmezler. Ben de tahliyemi talep etmiyorum.”
Demirtaş savunmasını yine “Fezlekeyi hazırlayan savcıların şu an hapiste olmasından” hareketle Cemaat’e yüklenerek, “Cemaat’e asıl kendisinin karşı olduğunu” vurgulama üzerine kurmuştu. 2010 ve 2012 yılındaki konuşmalara atıflarla geçen yargılamanın duruşması sonunda mahkeme heyeti, 1’e karşı 2 oyla Demirtaş’ın tutukluluğunun devamına kararı verdi.
Yeni duruşma tarihleri 16-17 Temmuz 2019 olarak belirlenirken, mahkeme heyetindeki muhalif üyenin karşı oy gerekçesi şöyle idi:
Ne kadar yerinde bir şerh!
Bakalım o muhalif oy kullanan ve Demirtaş “salıverilsin” diyen meslektaşımın başına ne gelecek?
Bundan önce bu tür kritik davalarda özgürlükler yönünde muhalif oy kullanmışların başına hiç iyi şeyler gelmemişti. Umarım bu muhalif hakime de öyle bir şey olmaz…
ORTAK REFLEKS!
Şu an herkes mağduriyetini giderme adına Cemaat’e atıfta bulunma, ona bir salvo atma gereği duyuyor. Ortada dönen bir başka “mağduriyet” ve “kumpas” söylentisi ise İmamoğlu ile Yıldırım’ın ekranlardaki “düellosu” ile ilgili…
Ekrem İmamoğlu ile o seçim tartışması programının moderatörlüğünü yapmış olan İsmail Küçükkaya’nın The Marmara Otel’de buluşması ve bu görüntülerin hükümetçe otelden alınıp kamuoyuna servis edilmesi… Bunun böyle yapılacağını da Erdoğan bizzat duyurmuştu zaten…
Erdoğan ayrıca, “Ekrem İmamoğlu’nun ‘it’ dediği iddia ettiği Ordu Valisinden özür dilenmemesi halinde kendisine mazbata vermeyeceğini,” ayrıca “zaten seçilse bile Vali’nin şikayeti halinde yargının gereğini yapacağını” da ilan etmişti… (Hasseten ekliyorum ki, bütün bu orkestranın şefinin kim olduğu, çarkın nasıl döndüğü daha iyi bilinsin diye. Bilen biliyor da, bilmiyor numarası yapanlara nazire olsun diye…)
Bu aleni kumpasta bile anamuhalefet CHP’nin vekili ve Grup Başkan Vekili Özgür Özel bir şekilde meseleyi Cemaat’e bağlayarak hak iddia etmesini bildi:
“Yapılan iş tam bir kumpas, bu kumpası kuranlar, eski ortaklarından öğrenmişler. Bu kadar kusursuz kumpası kimse kuramaz. Kusursuz bir kumpastır, Fetö işidir.”
İlk gördüğünüzde, “Cemaat, son 3-4 yıldır sürekli olarak iftira ve kumpaslara maruz kalıyor. CHP ilk defa böyle bir muameleyle karşılaşıyor. Acaba ondan mı böyle bir şok ve panik haliyle bir başka mağdura vurma ihtiyacı hissetti ki!” diyebilirsiniz… Ama sayın Özel’i bilenler, onun bu çıkışının ilk olmadığını, hemen her olayda işi Cemaat’e bağlayıp, ona atıfta bulunup hakaret ettiğini bilir. Yani mütemati bir durum bu…
Düşene vurmak bu toprakların rajonlarındandır zaten, normal…
DEĞSEYDİ BARİ!
Demirtaş’ın yargılamalarını başından beri takip etmekteyim…
Son görev yerim Diyarbakır Adliyesi olduğu için de bölgeye ve o bölge siyasetçilerine karşı özel bir ilgim olması normal sanırım… Şu son bir yıldır Demirtaş’ın yargılamaları ile ilgili yer yer değinmelerde bulunuyorum. Bazen bizzat kendisinin de yaptığı bazı açıklamalara dair tashihler yapma ihtiyacı duydum ve bilebildiğim kadarıyla yanlışları düzeltmeye çalıştım. Hatta bu açıklamalarımızla ilgili de dolaylı bazı göndermelerde bulunmuşlardı da…
Son savunmaları üzerine yine soranlar oldu, “Ne düşünüyorsun, bir diyeceğin var mı?” diye…
Ne diyeceksin ki?! (Zaten duvara konuşuyormuşuz gibi.. Duvar bile arada eko, yankı verir.)
İçeride rehin tutulan etkili bir siyasetçi var ortada… Oradan çıkmaya, kendisine hareket alanı oluşrurmaya çalışan birisi. Öbür taraftan ise onun suçladığı, sırtlarına basıp çıkmaya çalıştığı başka mağdurlar. “Aşağı tükürsen sakal…” hesabı.
İlk zamanlar, içeride tutulduğu için yanlış bilgilendirildiğini düşündüğüm Demirtaş’a hatırlatmalar yapmaya, onu asıl içeriye atanları ve tutanları göstermeye çalışmıştım. Bu kadar zaman sonunda görülen o ki yine işin başındayız!
Savunmasını ta en baştan yanlış hukuki zemine oturtmuş olan Demirtaş ve ekibi her defasında fezlekeyi hazırlayan savcılara yüklenerek, işi Cemaat’e bağlayarak, onları suçlayarak, “Asıl kendisinin Cemaat düşmanı olduğunu” ispatlayarak bir huruç yapmanın arayışında…
“Ne olacak?” diye soranlara, “İnşallah bari bu sefer değse de onu bir şekilde salsalar” demekle yetinmiştim. Neticede Demirtaş “Ortak düşman Cemaat” mottosuna yaslanarak bir uzlaşma eli uzatmış oldu iktidara yine/ yeniden. Ama olmadı yine maalesef!
Keşke dokunulmazlığını kaldıran muhalefete ve kendisini tutuklayan Erdoğan yargısına diyecek daha etkili bir söylemi olsaydı!
Evet, soruşturmanın başlangıcı olan fezlekeler hukuki hatalarla dolu ve orda imzası olanların bir kısmı “Cemaat soruşturması” kapsamında halen hapiste… Ama onun ısrarla soruşturmanın ve yargılamanın bütününü, görmeden yaptığı savunması hem etkili olmuyor, hem de onun imajına zarar veriyor, tarihi bir fırsayı kaçırıyor.
BİR MEKTUBA DAİR…
Sosyal medya hesabıma özelden bir mesaj geldi, isminin açıklanmasını istemeyen bölgedeki Kürt avukatlardan birisinin o yazdıklarını çok dikkate değer buldum ve paylaşıyorum:
“…Selocan’a kızdınız, ‘Cemaat üzerinden savunma yapıyor’ diye. Bilmiyorum bilginiz var mı ama şimdiye kadar girdiğim bütün duruşmalarda, okuduğum bütün savunmalarda, bir tane kişinin “evet ben cemaat üyesiyim” dediğini duymadım… Diyen de zaten itirafçı oluyor. Herkes inanılmaz bir şekilde inkar halinde. Kimse düşüncesinin arkasında değil.
‘Fetö’ demeye haya ediyoruz, ama yargılananlar lanet ediyor,’ fetö’ diyor, ‘terör örgütü” diyor, küfür/ hakaret ne deseniz var… Açıkçası şaşırıyorum. Halbuki herkes inandığının arkasında dursaydı, savunmasını bu yönde yapsa, bence bu kadarını yapmaya cesaret edemezlerdi.
Yargılayan hakimlerin karşılarında doğruyu söylemekten çekinmeyen insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Tecrübelerim bu yönde…
Bir duruşmada, sanık avukatı yaşlıca bir avukat hanımdı. Sıra ona geldi, hiç beklemediğimiz bir şekilde, yerinde oturarak hakimleri azarladı: “Savunma yapmayacağım, sizden adil bir karar beklemiyorum, bağımsız değilsiniz, dosyadaki delillere göre karar vermiyorsunuz, sizleri kınıyorum.”
Mahkeme askerin tahliyesine karar verdi.. Sonra sıra bize geldi, gür bir sesle dosyanın incelenmediğini, dilekçelerin okunmadığını, itirafçılara meydan okuduğunu, onlarla yüzleşmek istediğini dile getirdik, biz de tahliye aldık..
Diyecegim o ki, haksızlığa uğrayanın her şeyden önce cesur olması gerekir… Yüzlerine yüzlerine haykırmak lazım. Hakimler, sanıklardan daha çok korkuyor.. inkar üzerinden savunma etkili olmuyor.
Yüksekova’da büyüdüm, çocukluğum OHAL’le geçti. Asker görünce, beni görmesinler diye kendimi kanalizasyona attığımı bilirim. Çok korkardım, gördükleri yerde beni öldüreceklerini düşünürdüm… Gün geldi o askerlerin duruşma salonlarında ağlamalarına, bayılmalarına şahit oldum.
“Bunu göreceğime korkudan saklandığım günü tekrar yaşasaydım!” dedim, onların benden hiç de farkları yokmuş.
Hiç bir kimseye boşuna ümit vermem ama bu şerde çok büyük hayırlar olduğuna inanıyorum… Sürgünü bizzat babamla yaşadık, babam onurlu davrandı ve istifa etti ama aradan çok da uzun bir zaman geçmeden hayatımız tamamen değişti.. Allah isteyince hiç hayal edemeyeceğiniz yerlere gelebiliyorsunuz, hem de şerefinize, onurunuza sahip çıkarak..
Cemattekilere, hep şunu demek istiyorum, bu günler geçecek, bu zulüm bitecek ama siz yeterki dik durun. Cesur olun.”
Doğu bölgesinde neşet etmiş, orada görev yapmış, muhtemelen bir çok örgüt davalarına da bakmış olan bu avukat beyin sözleri çok hakikatli geldi bana. Fakat şu kadarını diyeyim;
Bir zamanlar Kürtler, Cemaat mensupları ya da bir başkaları… ferden ferda olarak, ya da grup halinde yanlışlar yapmış olabilirler. Ama yaşadıklarından dersler almalı, kendilerini geliştirip yol almalı. Diğer insanlar da onların kendisini değiştirme ve gelişmesine fırsat tanımalı, insanlara “doğal suçlu” muamelesi yapmamalı!
O hakkaniyetli Kürt avukat beyin Cemaat’ten beklediğini ben de beklemekle birlikte, bu “dik durma” beklentisini Demirtaş ve arkadaşlarından da umduğumu eklemek istiyorum. İktidarın kurduğu bu retorik parçalanmadan o ağdan kurtulmak imkansız yoksa!
Ve ayrıca kimse “suçu”nu itiraf etmeye zorlanamaz! Ağır ceza yargılamalarımızda sayısız PKK üyesi olmakla suçlanan kimseyi yargıladık, hatırladığım kadarı ile bir kişi hariç, kimse üyeliğini açıkça itiraf etmedi. (O itiraf eden bir de salonda slogan da atmıştı, takdiren ve teşdiden de ağır bir ceza almıştı nihayetinde…)
Evet; insanlar, ortada bir suç varsa bile onu itirafa zorlanamaz. Ama kendini savunamaz durumdaki insanlara iftiralar üzerinden savunma yapmaya kalkmak da insafsızlık olur! Hem kuklacıyı görmeden kuklalara ateş edip durmak biraz da abesle iştigal olsa gerek!
Şu an cezaevlerinde rehin tutulan bütün mağdurların serbest kalması ve haklarına ulaşması dilek ve temennileriyle…
[Ramazan Faruk Güzel] 21.6.2019 [TR724]
Ankara Sincan Cezaevi Kampüsü’nde 18 ila 19 Haziran’da yapılan duruşmalarda Demirtaş, bulunduğu konumu kanıksamış ve kabüllenmiş durumda idi bir bakıma, şu sözlerinde ifade ettiği gibi:
“Ben hukuk ve kanun çerçevesinde tutuklu olsaydım tahliyemi talep ederdim. Ama ben bir siyasi rehineyim. Siyasi rehineler tahliye talep etmezler. Ben de tahliyemi talep etmiyorum.”
Demirtaş savunmasını yine “Fezlekeyi hazırlayan savcıların şu an hapiste olmasından” hareketle Cemaat’e yüklenerek, “Cemaat’e asıl kendisinin karşı olduğunu” vurgulama üzerine kurmuştu. 2010 ve 2012 yılındaki konuşmalara atıflarla geçen yargılamanın duruşması sonunda mahkeme heyeti, 1’e karşı 2 oyla Demirtaş’ın tutukluluğunun devamına kararı verdi.
Yeni duruşma tarihleri 16-17 Temmuz 2019 olarak belirlenirken, mahkeme heyetindeki muhalif üyenin karşı oy gerekçesi şöyle idi:
Ne kadar yerinde bir şerh!
Bakalım o muhalif oy kullanan ve Demirtaş “salıverilsin” diyen meslektaşımın başına ne gelecek?
Bundan önce bu tür kritik davalarda özgürlükler yönünde muhalif oy kullanmışların başına hiç iyi şeyler gelmemişti. Umarım bu muhalif hakime de öyle bir şey olmaz…
ORTAK REFLEKS!
Şu an herkes mağduriyetini giderme adına Cemaat’e atıfta bulunma, ona bir salvo atma gereği duyuyor. Ortada dönen bir başka “mağduriyet” ve “kumpas” söylentisi ise İmamoğlu ile Yıldırım’ın ekranlardaki “düellosu” ile ilgili…
Ekrem İmamoğlu ile o seçim tartışması programının moderatörlüğünü yapmış olan İsmail Küçükkaya’nın The Marmara Otel’de buluşması ve bu görüntülerin hükümetçe otelden alınıp kamuoyuna servis edilmesi… Bunun böyle yapılacağını da Erdoğan bizzat duyurmuştu zaten…
Erdoğan ayrıca, “Ekrem İmamoğlu’nun ‘it’ dediği iddia ettiği Ordu Valisinden özür dilenmemesi halinde kendisine mazbata vermeyeceğini,” ayrıca “zaten seçilse bile Vali’nin şikayeti halinde yargının gereğini yapacağını” da ilan etmişti… (Hasseten ekliyorum ki, bütün bu orkestranın şefinin kim olduğu, çarkın nasıl döndüğü daha iyi bilinsin diye. Bilen biliyor da, bilmiyor numarası yapanlara nazire olsun diye…)
Bu aleni kumpasta bile anamuhalefet CHP’nin vekili ve Grup Başkan Vekili Özgür Özel bir şekilde meseleyi Cemaat’e bağlayarak hak iddia etmesini bildi:
“Yapılan iş tam bir kumpas, bu kumpası kuranlar, eski ortaklarından öğrenmişler. Bu kadar kusursuz kumpası kimse kuramaz. Kusursuz bir kumpastır, Fetö işidir.”
İlk gördüğünüzde, “Cemaat, son 3-4 yıldır sürekli olarak iftira ve kumpaslara maruz kalıyor. CHP ilk defa böyle bir muameleyle karşılaşıyor. Acaba ondan mı böyle bir şok ve panik haliyle bir başka mağdura vurma ihtiyacı hissetti ki!” diyebilirsiniz… Ama sayın Özel’i bilenler, onun bu çıkışının ilk olmadığını, hemen her olayda işi Cemaat’e bağlayıp, ona atıfta bulunup hakaret ettiğini bilir. Yani mütemati bir durum bu…
Düşene vurmak bu toprakların rajonlarındandır zaten, normal…
DEĞSEYDİ BARİ!
Demirtaş’ın yargılamalarını başından beri takip etmekteyim…
Son görev yerim Diyarbakır Adliyesi olduğu için de bölgeye ve o bölge siyasetçilerine karşı özel bir ilgim olması normal sanırım… Şu son bir yıldır Demirtaş’ın yargılamaları ile ilgili yer yer değinmelerde bulunuyorum. Bazen bizzat kendisinin de yaptığı bazı açıklamalara dair tashihler yapma ihtiyacı duydum ve bilebildiğim kadarıyla yanlışları düzeltmeye çalıştım. Hatta bu açıklamalarımızla ilgili de dolaylı bazı göndermelerde bulunmuşlardı da…
Son savunmaları üzerine yine soranlar oldu, “Ne düşünüyorsun, bir diyeceğin var mı?” diye…
Ne diyeceksin ki?! (Zaten duvara konuşuyormuşuz gibi.. Duvar bile arada eko, yankı verir.)
İçeride rehin tutulan etkili bir siyasetçi var ortada… Oradan çıkmaya, kendisine hareket alanı oluşrurmaya çalışan birisi. Öbür taraftan ise onun suçladığı, sırtlarına basıp çıkmaya çalıştığı başka mağdurlar. “Aşağı tükürsen sakal…” hesabı.
İlk zamanlar, içeride tutulduğu için yanlış bilgilendirildiğini düşündüğüm Demirtaş’a hatırlatmalar yapmaya, onu asıl içeriye atanları ve tutanları göstermeye çalışmıştım. Bu kadar zaman sonunda görülen o ki yine işin başındayız!
Savunmasını ta en baştan yanlış hukuki zemine oturtmuş olan Demirtaş ve ekibi her defasında fezlekeyi hazırlayan savcılara yüklenerek, işi Cemaat’e bağlayarak, onları suçlayarak, “Asıl kendisinin Cemaat düşmanı olduğunu” ispatlayarak bir huruç yapmanın arayışında…
“Ne olacak?” diye soranlara, “İnşallah bari bu sefer değse de onu bir şekilde salsalar” demekle yetinmiştim. Neticede Demirtaş “Ortak düşman Cemaat” mottosuna yaslanarak bir uzlaşma eli uzatmış oldu iktidara yine/ yeniden. Ama olmadı yine maalesef!
Keşke dokunulmazlığını kaldıran muhalefete ve kendisini tutuklayan Erdoğan yargısına diyecek daha etkili bir söylemi olsaydı!
Evet, soruşturmanın başlangıcı olan fezlekeler hukuki hatalarla dolu ve orda imzası olanların bir kısmı “Cemaat soruşturması” kapsamında halen hapiste… Ama onun ısrarla soruşturmanın ve yargılamanın bütününü, görmeden yaptığı savunması hem etkili olmuyor, hem de onun imajına zarar veriyor, tarihi bir fırsayı kaçırıyor.
BİR MEKTUBA DAİR…
Sosyal medya hesabıma özelden bir mesaj geldi, isminin açıklanmasını istemeyen bölgedeki Kürt avukatlardan birisinin o yazdıklarını çok dikkate değer buldum ve paylaşıyorum:
“…Selocan’a kızdınız, ‘Cemaat üzerinden savunma yapıyor’ diye. Bilmiyorum bilginiz var mı ama şimdiye kadar girdiğim bütün duruşmalarda, okuduğum bütün savunmalarda, bir tane kişinin “evet ben cemaat üyesiyim” dediğini duymadım… Diyen de zaten itirafçı oluyor. Herkes inanılmaz bir şekilde inkar halinde. Kimse düşüncesinin arkasında değil.
‘Fetö’ demeye haya ediyoruz, ama yargılananlar lanet ediyor,’ fetö’ diyor, ‘terör örgütü” diyor, küfür/ hakaret ne deseniz var… Açıkçası şaşırıyorum. Halbuki herkes inandığının arkasında dursaydı, savunmasını bu yönde yapsa, bence bu kadarını yapmaya cesaret edemezlerdi.
Yargılayan hakimlerin karşılarında doğruyu söylemekten çekinmeyen insanlara ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Tecrübelerim bu yönde…
Bir duruşmada, sanık avukatı yaşlıca bir avukat hanımdı. Sıra ona geldi, hiç beklemediğimiz bir şekilde, yerinde oturarak hakimleri azarladı: “Savunma yapmayacağım, sizden adil bir karar beklemiyorum, bağımsız değilsiniz, dosyadaki delillere göre karar vermiyorsunuz, sizleri kınıyorum.”
Mahkeme askerin tahliyesine karar verdi.. Sonra sıra bize geldi, gür bir sesle dosyanın incelenmediğini, dilekçelerin okunmadığını, itirafçılara meydan okuduğunu, onlarla yüzleşmek istediğini dile getirdik, biz de tahliye aldık..
Diyecegim o ki, haksızlığa uğrayanın her şeyden önce cesur olması gerekir… Yüzlerine yüzlerine haykırmak lazım. Hakimler, sanıklardan daha çok korkuyor.. inkar üzerinden savunma etkili olmuyor.
Yüksekova’da büyüdüm, çocukluğum OHAL’le geçti. Asker görünce, beni görmesinler diye kendimi kanalizasyona attığımı bilirim. Çok korkardım, gördükleri yerde beni öldüreceklerini düşünürdüm… Gün geldi o askerlerin duruşma salonlarında ağlamalarına, bayılmalarına şahit oldum.
“Bunu göreceğime korkudan saklandığım günü tekrar yaşasaydım!” dedim, onların benden hiç de farkları yokmuş.
Hiç bir kimseye boşuna ümit vermem ama bu şerde çok büyük hayırlar olduğuna inanıyorum… Sürgünü bizzat babamla yaşadık, babam onurlu davrandı ve istifa etti ama aradan çok da uzun bir zaman geçmeden hayatımız tamamen değişti.. Allah isteyince hiç hayal edemeyeceğiniz yerlere gelebiliyorsunuz, hem de şerefinize, onurunuza sahip çıkarak..
Cemattekilere, hep şunu demek istiyorum, bu günler geçecek, bu zulüm bitecek ama siz yeterki dik durun. Cesur olun.”
Doğu bölgesinde neşet etmiş, orada görev yapmış, muhtemelen bir çok örgüt davalarına da bakmış olan bu avukat beyin sözleri çok hakikatli geldi bana. Fakat şu kadarını diyeyim;
Bir zamanlar Kürtler, Cemaat mensupları ya da bir başkaları… ferden ferda olarak, ya da grup halinde yanlışlar yapmış olabilirler. Ama yaşadıklarından dersler almalı, kendilerini geliştirip yol almalı. Diğer insanlar da onların kendisini değiştirme ve gelişmesine fırsat tanımalı, insanlara “doğal suçlu” muamelesi yapmamalı!
O hakkaniyetli Kürt avukat beyin Cemaat’ten beklediğini ben de beklemekle birlikte, bu “dik durma” beklentisini Demirtaş ve arkadaşlarından da umduğumu eklemek istiyorum. İktidarın kurduğu bu retorik parçalanmadan o ağdan kurtulmak imkansız yoksa!
Ve ayrıca kimse “suçu”nu itiraf etmeye zorlanamaz! Ağır ceza yargılamalarımızda sayısız PKK üyesi olmakla suçlanan kimseyi yargıladık, hatırladığım kadarı ile bir kişi hariç, kimse üyeliğini açıkça itiraf etmedi. (O itiraf eden bir de salonda slogan da atmıştı, takdiren ve teşdiden de ağır bir ceza almıştı nihayetinde…)
Evet; insanlar, ortada bir suç varsa bile onu itirafa zorlanamaz. Ama kendini savunamaz durumdaki insanlara iftiralar üzerinden savunma yapmaya kalkmak da insafsızlık olur! Hem kuklacıyı görmeden kuklalara ateş edip durmak biraz da abesle iştigal olsa gerek!
Şu an cezaevlerinde rehin tutulan bütün mağdurların serbest kalması ve haklarına ulaşması dilek ve temennileriyle…
[Ramazan Faruk Güzel] 21.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Ramazan Faruk Güzel
Dış siyasette çözülme [Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman]
Dış politika her devlet için çok önemli ve hayati, teknik yönü ağır basan, ideolojilerden en az etkilenmesi gereken siyaset alanı. Dış ilişkiler, bir devletin güvenliği ile doğrudan ilintili olduğu için merkezi bir önemdedir. Devlet olmanın önemli koşullarından biri de merkezi hükümetin sınırları belirlenmiş bir toprak parçası üzerinde diğer devletlerle dış ilişkilere girebilme durumudur. Her devlet hukukun en az yaptırımlarla desteklendiği ve bu nedenle normatif zorlayıcılık eksikliğinden muzdarip uluslararası sistemde, maksimum güvenlik sağlamaya çalışır. Ne kadar bağımsız olarak nitelenirlerse nitelensinler, devletler dış politika yaparken kendileri dışında var olan geniş ve etkili bir dış evreni dikkate almak durumundadır. Dış politika bu bakımdan salt etkisel bir alan değil, tepkisel bir alandır da. Bir başka ifadeyle, devletler dış siyaset yaparken sadece kendi arzularına göre hareket edemez. Diğer uluslararası sistem aktörlerinin davranışlarından da etkilenir ve hareketini, davranışını ve stratejilerini oluştururken uluslararası sistemi bir bütün olarak dikkate alır.
Uluslararası sistem işbirliği ve rekabet ekseninde şekillenir. İşbirliklerini maksimize edebilen, çatışmaları minimal seviyeye çekebilen bir dış politika başarılı addedilebilir. Detaylandırmak gerekirse, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde formüle ettikleri çıkarları çok belirleyicidir. Kısıtlı kaynakların olduğu bir dünyada, çıkarları doğrultusunda kendileri için en fazla kar getirecek şekilde davranan devletler, ister istemez kimi zaman diğer devletlerle rekabete ve çatışmaya girer. Bazen potansiyel çatışmalar eskale olur, yani sıcak çatışmaya kadar varabilir. Çakışan çıkarlardan dolayı sıklıkla devletler birbirleriyle sürtüşmeli ilişkilerde diplomasi yürütür. Çoğu zaman diğer devletlerle ilişkilerini yoğunlaştırarak ve işbirliğine, hatta ittifaklara giderek, kendileri için tehdit haline gelen devlet ya da devletleri dengelemeyi dener. Bunu başardıklarında güç dengesi kuruldu deriz. Devletler karar alma süreçlerini bu güç hesaplamaları üzerine kurar. Her istediklerini alamayacağını bilen devletlerin başarısı, kendi güçlerini ve diğer aktörlerin güçlerini doğru teşhis edebilmelerinde yatar. Yani kendi gücünü abartmamak, gücü doğrultusunda dengeli çıkarlar formüle etmek stratejinin temeli olmalıdır. Tahayyüller dış politikada önemli olsa da, mutlaka rasyonel akılla dengelenmelidir.
Türkiye Anadolu coğrafyasında çok stratejik bir toprak parçası üzerinde var olan bir devlettir. Tarih boyunca üç eski kıtanın birleşme halkası içinde kalan sınırları ile hem yoğun göçlere, hem yoğun güç mücadelelerine, hem de savaşlara maruz kalmış Anadolu coğrafyası, gücü ile hedefleri arasında denge kuramayan devletleri bünyesine kabul etmez. Bu tür devletler bir şekilde yiter gider. Ya güçlüyken izlediği tutumu güçsüzleşince de devam ettirmek istemekten, ya da güçsüzken gücüyle orantısız hedefler takip etmekten dolayı devletler ciddi varoluş sorunu yaşayabilir. Bugün Ankara’nın takip ettiği tutarsızlıklarla dolu dış ve güvenlik yaklaşımları, gücüyle orantı kuramayan dış ve güvenlik politikaları karar alıcılarının ülkelerini tehlikeye atmalarına tipik bir örnektir.
1800’leerin sonunda ve 1900’lerin il yirmi yılında gücüyle orantı kuramayan dış siyaset nedeniyle 1299 tarihinden beri bulunduğu coğrafyada majör etkilerde bulunmuş Osmanlı İmparatorluğu çökmüştür. 1920’deki TBMM hükümetinden itibaren, askeri-bürokratik cumhuriyet elitleri dış politikayı ayakları yere basan ve tutarlı bir yaklaşımla yönettiler. İmparatorluk rüyalarından ve Sevr sendromundan arındırılmış, rasyonalize edilmiş bir yaklaşımla Türkiye iç konsolidasyonunu bu sayede sağlamayı başardı. Daha fazla toprak ve güç kaybetmeden, kendi Misak-ı Milli sınırlarının içerisinde güçlenmeyi seçti. Avrupa ve Ortadoğu’da paktlar çerçevesinde işbirliklerine giderek 30’lu yılların artan istikrarsızlığında güvenliğini sağlamaya çalıştı. Bağıtlar temelinde Sovyetlerle, İngiltere ve Fransa’yla, Almanya ve İtalya’yla dengeli ve gücüne oranlı bir siyaset güttü. Savaş sonrasında Sovyetler, Türk-Sovyet Dostluk Antlaşmasını uzatmayıp, Türkiye topraklarına ve Boğazlara göz dikince, tek başına bu büyük güce karşı duramayacağını teşhis etti ve ABD önderliğindeki Batı ittifakına yönelerek Sovyet tehdidini nötralize etmeye çalıştı. Truman Doktrini ve Marshall Yardımı stratejileri çerçevesinde yoğun bir destek alarak, Karadeniz-Akdeniz hattını Sovyetler’e kapatmak karşılığında toprak bütünlüğünü ve güvenliğini sağladı. Devletler arasında dostluklar yoktur, çıkarlar vardır. Uluslararası ilişkilere giriş derslerinde öğrencilere öğretilen en temel yaklaşımlardan biri budur. Türkiye, ABD ve Batı ile ittifak kurarken, bir güç hiyerarşisi içine girdiğini biliyordu.
İttifaklar aşk evlilikleri değildir. Çıkarların ve karşılıklı beklentilerin söz konusu olduğu mantık ilişkileridir. Türkiye, ABD ve Batı ile kurduğu ittifak ve işbirliği ilişkisinde bu gerçeği daima göz önünde tutmuştu. Ta ki AKP’nin son dönemlerine dek! NATO üyeliği Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve güvenliğini sağlarken, haliyle ABD ve NATO da Türkiye’ye bazı işlevler yükledi. Bu işlevlerin en birincil olanı, anti-komünist bir ülke olarak kalması ve Türk-Sovyet sınırı ile Karadeniz-Akdeniz geçiş güzergâhının kontrolünü Batı lehine sağlamasıydı. Soğuk Savaş döneminin en önemli jeopolitik rollerinden biridir bu. Ankara bu sorumluluğu bilmiyor değildi. Güvenlik gerekliği, jeopolitik sorumluluk almasını gerektiriyordu. Ancak dolaylı fayda olarak, çok partili demokrasisini ve insan haklarını geliştirme olanağı da elde ediyordu. Çünkü Soğuk Savaş’ın ideolojik boyutu vardı. Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi (temel insan hakları ve özgürlüklerin garanti edildiği özgür ülke statüsü) Batı kulübünün üyeliği için ön şarttı. Esasında bu değerleri ne Osmanlı siyasal sisteminde ne de 1920’lerin ve 1930’ların erken cumhuriyet döneminde bir hedef olarak almamış olan Türk entelijensiyası için NATO üyeliği bir şans olabilirdi. Türkler Batılı olarak kabul gördükleri bu ligde, tüm standartları sağlayabilir, NATO rolünü güvenliğe ve istikrara çevirebilen diğer üye ülkeler gibi daha kalkınmış ve demokratik bir topluma dönüşebilirdi. Ancak dış dinamikler (NATO üyeliği ve Türkiye’nin Batı kulübüyle olan ilişkileri) bu gelişimi sağlamak için tek başına yeterli değildi. Yine de bu dış politika tercihi (Batı yönelimi) Türkiye için bir şanstı.
ABD ve NATO hiçbir zaman Türkiye’ye zarar vermeye çalışmadı. Aksine 1945-1991 arasında Türkiye topraklarının Sovyet işgaline uğramaması için bir güvenlik sigortası oldu. Ankara ise Johnson mektubuna, Kıbrıs krizine, ambargolara, haşhaş meselesine, çuval olayına ve diğer ikili-çoklu sorunlara karşın NATO ve ABD ilişkileriyle Batı yönelimini daima birincil dış politika önceliği olarak korudu. Ordusunu modernize etti, eğitti ve donattı. Dahası Kemalist elitler Batı yönelimli dış politikayı Atatürk’ün “muasır medeniyet” hedefine ulaşma yolunda bir kaldıraç olarak algıladı. Laik Türkiye’nin Batı’yla entegre olmuş, Batılı kurumlarda üye olan konumunu, Türkiye modernleşmesinde bir dinamik etki olarak kullandı. AB yönelimi de dahil, tüm Batı ilişkilerinde Batılı olduğunu bu güvenlik ve dış politika kimliği ile meşrulaştırdı.
Bu dış ve güvenlik politika yönelimi olmasaydı, Osmanlı Devletinin son asrından itibaren yaşamsal bir tehdit haline gelen Rusya etkisini dengeleyemezdi. Rusya’nın 1945 sonrasında Türkiye’den toprak talep etmesi ve Boğazlara-Marmara’ya gözünü dikmesi, NATO ve ABD ittifakı sayesinde bertaraf edilebildi. Aynı zamanda Atatürk dönemindeki Türkiye olduğu gibi, NATO statüko yanlısı bir grubu temsil etmekteydi. Yani sınır değişimlerine karşı çıkıyor, Sovyetler tarafından işgal edilen doğu Avrupa’nın kaderinin Avrupa’nın batısında ve güneydoğusunda tekrar etmesine karşı bir statüko cephesi kuruyordu. Türkiye 1920’deki TBMM hükümeti ve 1023’teki Türkiye Cumhuriyeti’nden beri statüko yanlısı bir güç oldu. 1950’lerin sonlarında Kıbrıs meselesine girene kadar aklına statükoyu değiştirmek gelmedi. Ne İkinci Dünya Savaşı sonrasında 12 adanın İtalya’dan Türkiye’ye iadesi, ne de Kıbrıs ve Balkanlar Türkiye’nin heves duyduğu dış politika hedefleri olmamıştı. Ne var ki 1950’lerde özellikle Demokrat Parti iktidarıyla ve konjonktürel olaylarla beraber, Türkiye Ege ve Kıbrıs’a aniden ilgi duymaya başladı. Yine de 1974 harekâtına dek bir hamle yapmadı. 1974’te birinci harekâtta durup Kıbrıs Türklerine soluk aldırmıştı ve Yunanistan’daki darbecileri devirmişti. Kaldı ki Kıbrıs’ta Nikos Simpson darbesi de çökmüştü. Ama Ankara derinleri hızlarını alamadı. Bahaneyle ikinci askeri operasyonla adanın yüzde kırkını işgal ederek bugünkü KKTC bölgesini ele geçirdi. Tabi bu adımı Batı olumlu karşılamadı.
Böylece Türkiye’de “Batı bizim çıkarlarımıza karşı” algısı yerleşti. Kimse bu algıyı sorgulamadı. Ecevit Kıbrıs fatihi olarak algılanırken, ortanın solu yaklaşımında ulusalcı refleksler başat oldu. Yani Türk solu hem Marksiyan hem de Kemalist-ulusalcı reflekslerle anti-Amerikan bir algıya evrildi. ABD’nin üçüncü dünyada ve Türkiye’de bazı darbe girişimlerine destek vermesi ya da en azından göz yumması bu algıyı pekiştirdi.
Türk sağı da İslamcı ve Pantürkist okumalarla ABD ve Batı karşıtı akımların rahatlıkla palazlanabildiği bir toplumsal taban oldu. Antisemitizm ve dar-ül harp karşıtı reflekslerle okunan Batı ile ilişkilerde Türk-İslam kesimi devamlı “özüne dönen Türkler-Müslümanlar” retoriğiyle tabanlarını dinamik tutmaya çalıştı. Ve başarılı da oldu.
Yine de ülkedeki ana yönelim NATO etkisiyle sürdü. Askeriye de bürokrasi de 1991’den sonra ayyuka çıkan “yeni arayışlar” özlemlerini pratiğe dökemediler. Ancak dış politikada artan AB etkisi 1999 Helsinki Zirvesi sonrasında çok belirleyici olunca ve ciddi bir demokratikleşme beklentisini gündeme getirince, pozisyon belirlemek durumunda kaldılar. Yalnız bu arada Kürtler ve İslamcılar (sistemden dışlanan iki ideolojik grup) AB değerleri içinde özgürlük alanlarını genişletebileceklerini keşfettiler. Kürtler zaten 1990’lardan beri Batı’yla iyi ilişkiler kurarak ciddi bir lobi elde etmişti. Refah Partisi’nin 28 Şubat deneyimi sonrasında, yeni AKP AB ve ABD ile iyi ilişkiler kurmanın hayati önemini anlamıştı. 2002’den sonra bu ipe tutunarak, AB üzerinden vesayeti eritme stratejisini izlediler. Derin devlet bu olanları korkuyla izliyordu. Hem küçülüyor, hem de endoktrine etmek istedikleri Türkiye tehlikeye giriyordu. Kürtler haklar elde ediyor, İslamcılar katı-laikçi devleti dönüştürüyordu. Böylece 28 Şubat’ta ilk erken reflekslerini gördüğümüz anti-AB’ci kanat, giderek daha topyekûn bir anti Batıcı yönelime evrildi. Özellikle hapse giren darbe planlayıcısı subaylar (Ergenekoncu yapılar) Batı yöneliminin normlarının Türkiye’de kendi etkilerini sıfırladığını acı şekilde öğrendiler.
AB sürecinin dinamiği AB, Cemaat, liberaller, Kürtler, azınlıklar vs. AKP’ye süreçte destek oldular ve derin yapının tepkisini çektiler. AKP 17 Aralık sonrasında Ergenekoncu derin yapılarla pazarlık yapıp devletin ana dış politika yönelimini derin yapıya teslim edince, tüm bu gruplar derin yapının ve Erdoğan’ın doğal düşmanları haline geldiler. Ancak bu grupları tasfiye etmek için Batılı normlardan tümüyle uzaklaşmış bir Türkiye gerekiyordu. Bu ise ancak bir kırılmayla olabilirdi. 15 Temmuz bu kırılmadır. 180 derecelik yön değişikliğinin meşruiyetini sağlayan şey 15 Temmuz’dur. Batı’nın dürencini dengeleyecek aktörse Rusya’dır. Derinlere göre Rusya’nın yörüngesine girmeden Batı’nın çekim alanından kurtulmak imkânsızdı. Böylece derin yapı Avrasyacılaştırıldı. Ayrıca Avrasyacılık içinde barındırdığı ABD ve Batı karşıtlığı sayesinde İslamcı, milliyetçi ve ulusalcıları aynı hedef çevresinde birleştirebiliyordu. Bu konsensüs tabanı üzerinden dış politikayı tümden değiştirdiler. S-400 krizi aslen bunun dışa vurumudur. Batı’nın son direniş hattı S-400’lerdir.
Rusya bir Pitbull köpeği gibi ısırdığını kolay bırakmaz. Türkiye’nin gücünün ve imkânlarının çok ötesinde kurduğu hayaller, Rusya’nın en büyük şansıdır. Moskova Türklerin zaafını biliyor. Tıpkı Almanların Birinci Dünya Savaşı’nda ve İkinci Dünya Savaşı’nda yaptığı gibi, Türk’lere jeopolitik hayaller satıyor. Avrasyacılar, Erdoğan, İslamcılar, Ülkücüler ve Türk “solu” Rusların zokasını yuttu. Gücünü abartan ve karşısındaki güçleri küçümseyen Türk entelijensiyası, Ruslarla kuralları olmayan bir oyuna girişti. Ruslar bu sayede Türk dış politikasını istedikleri kıvama getirerek kendi çıkarlarına en uygun zemini hazırladı. Türkiye yalnızlaştırıldı. Kremlin’den gelen direktiflere uygun hareket ettiği sürece, bu kuralsız oyun kör topal devam eder. Ama ne zaman ki Ruslar hazmı güç bir taleple gelir ve Ankara yön yan çizer, işte o zaman bu yalnızlık Türkiye için ciddi bir varoluş tehdidi olur. O gün uzak değil.
Dış politika dediğim gibi teknik bir alan. Hata kabul etmez! Hata üzerine hata yapan ve oradan oraya savrulan bugünkü dış siyasetin sonucu hüsran ve hicran olacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.6.2019 [TR724]
Uluslararası sistem işbirliği ve rekabet ekseninde şekillenir. İşbirliklerini maksimize edebilen, çatışmaları minimal seviyeye çekebilen bir dış politika başarılı addedilebilir. Detaylandırmak gerekirse, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde formüle ettikleri çıkarları çok belirleyicidir. Kısıtlı kaynakların olduğu bir dünyada, çıkarları doğrultusunda kendileri için en fazla kar getirecek şekilde davranan devletler, ister istemez kimi zaman diğer devletlerle rekabete ve çatışmaya girer. Bazen potansiyel çatışmalar eskale olur, yani sıcak çatışmaya kadar varabilir. Çakışan çıkarlardan dolayı sıklıkla devletler birbirleriyle sürtüşmeli ilişkilerde diplomasi yürütür. Çoğu zaman diğer devletlerle ilişkilerini yoğunlaştırarak ve işbirliğine, hatta ittifaklara giderek, kendileri için tehdit haline gelen devlet ya da devletleri dengelemeyi dener. Bunu başardıklarında güç dengesi kuruldu deriz. Devletler karar alma süreçlerini bu güç hesaplamaları üzerine kurar. Her istediklerini alamayacağını bilen devletlerin başarısı, kendi güçlerini ve diğer aktörlerin güçlerini doğru teşhis edebilmelerinde yatar. Yani kendi gücünü abartmamak, gücü doğrultusunda dengeli çıkarlar formüle etmek stratejinin temeli olmalıdır. Tahayyüller dış politikada önemli olsa da, mutlaka rasyonel akılla dengelenmelidir.
Türkiye Anadolu coğrafyasında çok stratejik bir toprak parçası üzerinde var olan bir devlettir. Tarih boyunca üç eski kıtanın birleşme halkası içinde kalan sınırları ile hem yoğun göçlere, hem yoğun güç mücadelelerine, hem de savaşlara maruz kalmış Anadolu coğrafyası, gücü ile hedefleri arasında denge kuramayan devletleri bünyesine kabul etmez. Bu tür devletler bir şekilde yiter gider. Ya güçlüyken izlediği tutumu güçsüzleşince de devam ettirmek istemekten, ya da güçsüzken gücüyle orantısız hedefler takip etmekten dolayı devletler ciddi varoluş sorunu yaşayabilir. Bugün Ankara’nın takip ettiği tutarsızlıklarla dolu dış ve güvenlik yaklaşımları, gücüyle orantı kuramayan dış ve güvenlik politikaları karar alıcılarının ülkelerini tehlikeye atmalarına tipik bir örnektir.
1800’leerin sonunda ve 1900’lerin il yirmi yılında gücüyle orantı kuramayan dış siyaset nedeniyle 1299 tarihinden beri bulunduğu coğrafyada majör etkilerde bulunmuş Osmanlı İmparatorluğu çökmüştür. 1920’deki TBMM hükümetinden itibaren, askeri-bürokratik cumhuriyet elitleri dış politikayı ayakları yere basan ve tutarlı bir yaklaşımla yönettiler. İmparatorluk rüyalarından ve Sevr sendromundan arındırılmış, rasyonalize edilmiş bir yaklaşımla Türkiye iç konsolidasyonunu bu sayede sağlamayı başardı. Daha fazla toprak ve güç kaybetmeden, kendi Misak-ı Milli sınırlarının içerisinde güçlenmeyi seçti. Avrupa ve Ortadoğu’da paktlar çerçevesinde işbirliklerine giderek 30’lu yılların artan istikrarsızlığında güvenliğini sağlamaya çalıştı. Bağıtlar temelinde Sovyetlerle, İngiltere ve Fransa’yla, Almanya ve İtalya’yla dengeli ve gücüne oranlı bir siyaset güttü. Savaş sonrasında Sovyetler, Türk-Sovyet Dostluk Antlaşmasını uzatmayıp, Türkiye topraklarına ve Boğazlara göz dikince, tek başına bu büyük güce karşı duramayacağını teşhis etti ve ABD önderliğindeki Batı ittifakına yönelerek Sovyet tehdidini nötralize etmeye çalıştı. Truman Doktrini ve Marshall Yardımı stratejileri çerçevesinde yoğun bir destek alarak, Karadeniz-Akdeniz hattını Sovyetler’e kapatmak karşılığında toprak bütünlüğünü ve güvenliğini sağladı. Devletler arasında dostluklar yoktur, çıkarlar vardır. Uluslararası ilişkilere giriş derslerinde öğrencilere öğretilen en temel yaklaşımlardan biri budur. Türkiye, ABD ve Batı ile ittifak kurarken, bir güç hiyerarşisi içine girdiğini biliyordu.
İttifaklar aşk evlilikleri değildir. Çıkarların ve karşılıklı beklentilerin söz konusu olduğu mantık ilişkileridir. Türkiye, ABD ve Batı ile kurduğu ittifak ve işbirliği ilişkisinde bu gerçeği daima göz önünde tutmuştu. Ta ki AKP’nin son dönemlerine dek! NATO üyeliği Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve güvenliğini sağlarken, haliyle ABD ve NATO da Türkiye’ye bazı işlevler yükledi. Bu işlevlerin en birincil olanı, anti-komünist bir ülke olarak kalması ve Türk-Sovyet sınırı ile Karadeniz-Akdeniz geçiş güzergâhının kontrolünü Batı lehine sağlamasıydı. Soğuk Savaş döneminin en önemli jeopolitik rollerinden biridir bu. Ankara bu sorumluluğu bilmiyor değildi. Güvenlik gerekliği, jeopolitik sorumluluk almasını gerektiriyordu. Ancak dolaylı fayda olarak, çok partili demokrasisini ve insan haklarını geliştirme olanağı da elde ediyordu. Çünkü Soğuk Savaş’ın ideolojik boyutu vardı. Piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi (temel insan hakları ve özgürlüklerin garanti edildiği özgür ülke statüsü) Batı kulübünün üyeliği için ön şarttı. Esasında bu değerleri ne Osmanlı siyasal sisteminde ne de 1920’lerin ve 1930’ların erken cumhuriyet döneminde bir hedef olarak almamış olan Türk entelijensiyası için NATO üyeliği bir şans olabilirdi. Türkler Batılı olarak kabul gördükleri bu ligde, tüm standartları sağlayabilir, NATO rolünü güvenliğe ve istikrara çevirebilen diğer üye ülkeler gibi daha kalkınmış ve demokratik bir topluma dönüşebilirdi. Ancak dış dinamikler (NATO üyeliği ve Türkiye’nin Batı kulübüyle olan ilişkileri) bu gelişimi sağlamak için tek başına yeterli değildi. Yine de bu dış politika tercihi (Batı yönelimi) Türkiye için bir şanstı.
ABD ve NATO hiçbir zaman Türkiye’ye zarar vermeye çalışmadı. Aksine 1945-1991 arasında Türkiye topraklarının Sovyet işgaline uğramaması için bir güvenlik sigortası oldu. Ankara ise Johnson mektubuna, Kıbrıs krizine, ambargolara, haşhaş meselesine, çuval olayına ve diğer ikili-çoklu sorunlara karşın NATO ve ABD ilişkileriyle Batı yönelimini daima birincil dış politika önceliği olarak korudu. Ordusunu modernize etti, eğitti ve donattı. Dahası Kemalist elitler Batı yönelimli dış politikayı Atatürk’ün “muasır medeniyet” hedefine ulaşma yolunda bir kaldıraç olarak algıladı. Laik Türkiye’nin Batı’yla entegre olmuş, Batılı kurumlarda üye olan konumunu, Türkiye modernleşmesinde bir dinamik etki olarak kullandı. AB yönelimi de dahil, tüm Batı ilişkilerinde Batılı olduğunu bu güvenlik ve dış politika kimliği ile meşrulaştırdı.
Bu dış ve güvenlik politika yönelimi olmasaydı, Osmanlı Devletinin son asrından itibaren yaşamsal bir tehdit haline gelen Rusya etkisini dengeleyemezdi. Rusya’nın 1945 sonrasında Türkiye’den toprak talep etmesi ve Boğazlara-Marmara’ya gözünü dikmesi, NATO ve ABD ittifakı sayesinde bertaraf edilebildi. Aynı zamanda Atatürk dönemindeki Türkiye olduğu gibi, NATO statüko yanlısı bir grubu temsil etmekteydi. Yani sınır değişimlerine karşı çıkıyor, Sovyetler tarafından işgal edilen doğu Avrupa’nın kaderinin Avrupa’nın batısında ve güneydoğusunda tekrar etmesine karşı bir statüko cephesi kuruyordu. Türkiye 1920’deki TBMM hükümeti ve 1023’teki Türkiye Cumhuriyeti’nden beri statüko yanlısı bir güç oldu. 1950’lerin sonlarında Kıbrıs meselesine girene kadar aklına statükoyu değiştirmek gelmedi. Ne İkinci Dünya Savaşı sonrasında 12 adanın İtalya’dan Türkiye’ye iadesi, ne de Kıbrıs ve Balkanlar Türkiye’nin heves duyduğu dış politika hedefleri olmamıştı. Ne var ki 1950’lerde özellikle Demokrat Parti iktidarıyla ve konjonktürel olaylarla beraber, Türkiye Ege ve Kıbrıs’a aniden ilgi duymaya başladı. Yine de 1974 harekâtına dek bir hamle yapmadı. 1974’te birinci harekâtta durup Kıbrıs Türklerine soluk aldırmıştı ve Yunanistan’daki darbecileri devirmişti. Kaldı ki Kıbrıs’ta Nikos Simpson darbesi de çökmüştü. Ama Ankara derinleri hızlarını alamadı. Bahaneyle ikinci askeri operasyonla adanın yüzde kırkını işgal ederek bugünkü KKTC bölgesini ele geçirdi. Tabi bu adımı Batı olumlu karşılamadı.
Böylece Türkiye’de “Batı bizim çıkarlarımıza karşı” algısı yerleşti. Kimse bu algıyı sorgulamadı. Ecevit Kıbrıs fatihi olarak algılanırken, ortanın solu yaklaşımında ulusalcı refleksler başat oldu. Yani Türk solu hem Marksiyan hem de Kemalist-ulusalcı reflekslerle anti-Amerikan bir algıya evrildi. ABD’nin üçüncü dünyada ve Türkiye’de bazı darbe girişimlerine destek vermesi ya da en azından göz yumması bu algıyı pekiştirdi.
Türk sağı da İslamcı ve Pantürkist okumalarla ABD ve Batı karşıtı akımların rahatlıkla palazlanabildiği bir toplumsal taban oldu. Antisemitizm ve dar-ül harp karşıtı reflekslerle okunan Batı ile ilişkilerde Türk-İslam kesimi devamlı “özüne dönen Türkler-Müslümanlar” retoriğiyle tabanlarını dinamik tutmaya çalıştı. Ve başarılı da oldu.
Yine de ülkedeki ana yönelim NATO etkisiyle sürdü. Askeriye de bürokrasi de 1991’den sonra ayyuka çıkan “yeni arayışlar” özlemlerini pratiğe dökemediler. Ancak dış politikada artan AB etkisi 1999 Helsinki Zirvesi sonrasında çok belirleyici olunca ve ciddi bir demokratikleşme beklentisini gündeme getirince, pozisyon belirlemek durumunda kaldılar. Yalnız bu arada Kürtler ve İslamcılar (sistemden dışlanan iki ideolojik grup) AB değerleri içinde özgürlük alanlarını genişletebileceklerini keşfettiler. Kürtler zaten 1990’lardan beri Batı’yla iyi ilişkiler kurarak ciddi bir lobi elde etmişti. Refah Partisi’nin 28 Şubat deneyimi sonrasında, yeni AKP AB ve ABD ile iyi ilişkiler kurmanın hayati önemini anlamıştı. 2002’den sonra bu ipe tutunarak, AB üzerinden vesayeti eritme stratejisini izlediler. Derin devlet bu olanları korkuyla izliyordu. Hem küçülüyor, hem de endoktrine etmek istedikleri Türkiye tehlikeye giriyordu. Kürtler haklar elde ediyor, İslamcılar katı-laikçi devleti dönüştürüyordu. Böylece 28 Şubat’ta ilk erken reflekslerini gördüğümüz anti-AB’ci kanat, giderek daha topyekûn bir anti Batıcı yönelime evrildi. Özellikle hapse giren darbe planlayıcısı subaylar (Ergenekoncu yapılar) Batı yöneliminin normlarının Türkiye’de kendi etkilerini sıfırladığını acı şekilde öğrendiler.
AB sürecinin dinamiği AB, Cemaat, liberaller, Kürtler, azınlıklar vs. AKP’ye süreçte destek oldular ve derin yapının tepkisini çektiler. AKP 17 Aralık sonrasında Ergenekoncu derin yapılarla pazarlık yapıp devletin ana dış politika yönelimini derin yapıya teslim edince, tüm bu gruplar derin yapının ve Erdoğan’ın doğal düşmanları haline geldiler. Ancak bu grupları tasfiye etmek için Batılı normlardan tümüyle uzaklaşmış bir Türkiye gerekiyordu. Bu ise ancak bir kırılmayla olabilirdi. 15 Temmuz bu kırılmadır. 180 derecelik yön değişikliğinin meşruiyetini sağlayan şey 15 Temmuz’dur. Batı’nın dürencini dengeleyecek aktörse Rusya’dır. Derinlere göre Rusya’nın yörüngesine girmeden Batı’nın çekim alanından kurtulmak imkânsızdı. Böylece derin yapı Avrasyacılaştırıldı. Ayrıca Avrasyacılık içinde barındırdığı ABD ve Batı karşıtlığı sayesinde İslamcı, milliyetçi ve ulusalcıları aynı hedef çevresinde birleştirebiliyordu. Bu konsensüs tabanı üzerinden dış politikayı tümden değiştirdiler. S-400 krizi aslen bunun dışa vurumudur. Batı’nın son direniş hattı S-400’lerdir.
Rusya bir Pitbull köpeği gibi ısırdığını kolay bırakmaz. Türkiye’nin gücünün ve imkânlarının çok ötesinde kurduğu hayaller, Rusya’nın en büyük şansıdır. Moskova Türklerin zaafını biliyor. Tıpkı Almanların Birinci Dünya Savaşı’nda ve İkinci Dünya Savaşı’nda yaptığı gibi, Türk’lere jeopolitik hayaller satıyor. Avrasyacılar, Erdoğan, İslamcılar, Ülkücüler ve Türk “solu” Rusların zokasını yuttu. Gücünü abartan ve karşısındaki güçleri küçümseyen Türk entelijensiyası, Ruslarla kuralları olmayan bir oyuna girişti. Ruslar bu sayede Türk dış politikasını istedikleri kıvama getirerek kendi çıkarlarına en uygun zemini hazırladı. Türkiye yalnızlaştırıldı. Kremlin’den gelen direktiflere uygun hareket ettiği sürece, bu kuralsız oyun kör topal devam eder. Ama ne zaman ki Ruslar hazmı güç bir taleple gelir ve Ankara yön yan çizer, işte o zaman bu yalnızlık Türkiye için ciddi bir varoluş tehdidi olur. O gün uzak değil.
Dış politika dediğim gibi teknik bir alan. Hata kabul etmez! Hata üzerine hata yapan ve oradan oraya savrulan bugünkü dış siyasetin sonucu hüsran ve hicran olacak.
[Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman] 21.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman
Çok saçma bir final [Tarık Toros]
Bizim “Beyaz Türkler” yabancı dizi muhabbetine bayılır.
Tuhaftır.
Günlük hayata zerre tesiri yoktur.
Dizilerde anlamlandırdığı nice şeyi…
Yaşadığı toplumun ne özelinde ne genelinde görmez, görmek de istemez.
**
‘Game of Thrones’ 2011’de başladı, yeni bitti.
Taht oyunlarının daniskasının yaşandığı başyapıtlardan biri.
Dizi, insanların gözünün içine şunları soktu:
-İktidara giden yolda her şey mübahtır.
-Komşunu, arkadaşını, kardeşini, evladını dahi satabilirsin.
-Kaç kral/kraliçe olursa olsun, “asıl kral/kraliçe benimki” diyeceksin.
-Şantaj, tehdit, rehin alma, rüşvet, işkence, insan kaçırma, verdiği sözü çiğneme, emanete hıyanet vs. alayı serbesttir, hatta meşrudur.
-Halkı korkuyla yola getirirsin. Ne söylersen alırlar. Doğru söyleyenleri susturacaksın.
-Kirli çamaşırlarını öğrenen çıkarsa.. Cezası ölümdür. Mümkünse suikast değilse yargı icabına bakar. Gerekçe nasılsa bulunur.
**
Sonuçlar çoğaltılabilir.
Mesela:
Saraya biat etmeyen haindir.
Seyirci onun hain olmadığını bilir.
Zindana atılınca çıkması için adeta dua eder.
Diziyle öyle bütünleşmiştir ki…
Kafası kesilince o gün uykuyu kaçırır.
Aynı seyirci.. Hainin kafası kesilirken alkışlayıp kötü tezahürat yapan ahaliyi ibretle izler, acır onlara.
İçinden, “Keşke birileri şu vatandaşa gerçekleri gösterse de dizinin akışı değişse” diye geçirir.
Umutsuz bir dilektir bu.
Hoş, bunu seyirci de bilir.
**
Sonra…
Kötü bir kral veya kraliçe oturur tahta.
Astığı astık kestiği kestiktir.
İki korkusu vardır:
Günahları ortaya dökülmesin, koltuğu kaybetmesin.
Bilir ki, ucunda kellesi var.
Çevresindeki saray kıdemlilerinin işi hükümdarın yanlışlarını düzeltmektir.
Kimi.. Vahşeti tevil eder.
Kimi.. Kalın kitaplardan fetvalar üretir.
Seyirci bunları da görür.
Tiksinir bu heriflerden.
Tiksintinin bir nedeni de, saraya yalakalık eden bu “birikimli ve tecrübeli” kadroların esasen hükümdardan hiç hazzetmemesidir.
Lakin, işlerini yaparlar.
Onlarda da ‘kelle’ ve ‘konfor’ korkusu paralel yürür.
**
Game of Thrones’un çok yerinde görürsünüz.
İktidara kol kanat geren saray seçkinlerinin mazereti şudur: “Krallığa bağlılık.”
Bunu işitince bir kez daha iğrenirsiniz bu tiplerden.
**
Dizi biter.
Gelgelelim hayat akmaktadır.
Seyirci sabah işine gider.
Kahvesini alıp gazetesini okur.
Arkadaşlarıyla çıkar.
Akşam TV’sinin başına oturup haber seyreder.
Bir tam gün içinde Game of Thrones’a rahmet okutacak onca şey önünden film şeridi gibi geçer.
Sonra…
**
Sonra…
Desteklediği belediye başkanı, belediye tabelasına “TC” ifadesini ekleyince “oldu bu iş” diye tweet atar.
Son dönem dizi muhabbetinde ise konu şudur:
“Çok saçma bir final.”
[Tarık Toros] 21.6.2019 [TR724]
Tuhaftır.
Günlük hayata zerre tesiri yoktur.
Dizilerde anlamlandırdığı nice şeyi…
Yaşadığı toplumun ne özelinde ne genelinde görmez, görmek de istemez.
**
‘Game of Thrones’ 2011’de başladı, yeni bitti.
Taht oyunlarının daniskasının yaşandığı başyapıtlardan biri.
Dizi, insanların gözünün içine şunları soktu:
-İktidara giden yolda her şey mübahtır.
-Komşunu, arkadaşını, kardeşini, evladını dahi satabilirsin.
-Kaç kral/kraliçe olursa olsun, “asıl kral/kraliçe benimki” diyeceksin.
-Şantaj, tehdit, rehin alma, rüşvet, işkence, insan kaçırma, verdiği sözü çiğneme, emanete hıyanet vs. alayı serbesttir, hatta meşrudur.
-Halkı korkuyla yola getirirsin. Ne söylersen alırlar. Doğru söyleyenleri susturacaksın.
-Kirli çamaşırlarını öğrenen çıkarsa.. Cezası ölümdür. Mümkünse suikast değilse yargı icabına bakar. Gerekçe nasılsa bulunur.
**
Sonuçlar çoğaltılabilir.
Mesela:
Saraya biat etmeyen haindir.
Seyirci onun hain olmadığını bilir.
Zindana atılınca çıkması için adeta dua eder.
Diziyle öyle bütünleşmiştir ki…
Kafası kesilince o gün uykuyu kaçırır.
Aynı seyirci.. Hainin kafası kesilirken alkışlayıp kötü tezahürat yapan ahaliyi ibretle izler, acır onlara.
İçinden, “Keşke birileri şu vatandaşa gerçekleri gösterse de dizinin akışı değişse” diye geçirir.
Umutsuz bir dilektir bu.
Hoş, bunu seyirci de bilir.
**
Sonra…
Kötü bir kral veya kraliçe oturur tahta.
Astığı astık kestiği kestiktir.
İki korkusu vardır:
Günahları ortaya dökülmesin, koltuğu kaybetmesin.
Bilir ki, ucunda kellesi var.
Çevresindeki saray kıdemlilerinin işi hükümdarın yanlışlarını düzeltmektir.
Kimi.. Vahşeti tevil eder.
Kimi.. Kalın kitaplardan fetvalar üretir.
Seyirci bunları da görür.
Tiksinir bu heriflerden.
Tiksintinin bir nedeni de, saraya yalakalık eden bu “birikimli ve tecrübeli” kadroların esasen hükümdardan hiç hazzetmemesidir.
Lakin, işlerini yaparlar.
Onlarda da ‘kelle’ ve ‘konfor’ korkusu paralel yürür.
**
Game of Thrones’un çok yerinde görürsünüz.
İktidara kol kanat geren saray seçkinlerinin mazereti şudur: “Krallığa bağlılık.”
Bunu işitince bir kez daha iğrenirsiniz bu tiplerden.
**
Dizi biter.
Gelgelelim hayat akmaktadır.
Seyirci sabah işine gider.
Kahvesini alıp gazetesini okur.
Arkadaşlarıyla çıkar.
Akşam TV’sinin başına oturup haber seyreder.
Bir tam gün içinde Game of Thrones’a rahmet okutacak onca şey önünden film şeridi gibi geçer.
Sonra…
**
Sonra…
Desteklediği belediye başkanı, belediye tabelasına “TC” ifadesini ekleyince “oldu bu iş” diye tweet atar.
Son dönem dizi muhabbetinde ise konu şudur:
“Çok saçma bir final.”
[Tarık Toros] 21.6.2019 [TR724]
Kırmızı Bülten nasıl fırsata çevrilir? [Av. Nurullah Albayrak]
Mahkemelerimiz harıl harıl çalışıyor; Dünyanın en büyük ve eğitim seviyesi en yüksek ‘örgütü’nün mensubu olduğu iddia edilen kişileri yargılayıp cezalandırmak için… Ancak, mahkemelerin aleyhe gibi görülen bazı çabalarının bizim lehimize olduğu, yaşanan zulmü ve hukuksuzluğu anlatmak için aradığımız fırsatın ta kendisi olduğunu gözden kaçırmamak lazım. Buyrun size bir örnek;
Yargılandığım davanın mahkeme heyeti de sözde örgütle mücadelede üzerine düşeni yapmaya çalışıyor. Bu kapsamda 2 ay önce tutuklu olan avukat arkadaşlar hakkında değişik miktarlarda hapis cezaları verdi. Şimdi ise ceza veremediği avukatları bulmak için uğraşıyor. Bu kapsamda ‘kırmızı bülten’ çıkarılması için kararlar alıyor. Benimle ilgili olarak da kısa süre önce kırmızı bülten çıkarılması için karar aldılar.
Alınan bu karar mahkeme için kötü, sözde örgüt mensupları için güzel ve tam olarak fırsata çevrilebilecek bir gelişme. Mahkemenin bu kararıyla birlikte başta İnterpol olmak üzere uluslararası kurum ve kuruluşlar örgüt gerçeğini bir de bu karar üzerinden öğrenecek. Ben de bu kapsamda mahkemeye yardımcı olacağım ve mahkemenin bu kararını, yöneltilen suçlamaların ne olduğunu herkese duyurmak için tabiki çalışacağım.
Silahlı Terör Örgütü Kurucusu ve lideri olduğu iddia edilen Sayın Fetullah Gülen’in avukatı ve silahlı terör örgütünün yöneticisi olduğu söylenen kişiye yöneltilen suçlamalara birlikte bakalım ve büyük bir örgütün suçlarının ne olduğunu bir kez daha görelim. Ekte kararı da paylaşacağım, bu kadar değildir diyecekler kendi gözleriyle örgütün büyüklüğüne delil olan suçlamaları görebilir!
Silahlı terör örgütü yöneticisi olarak işlediğim suçlar kırmızı bülten talep gerekçesinde şu şekilde sıralanmış;
İnterpole gönderilen kırmızı bülten talep formunda yazılı olan suçlar bunlar. Bu suçlar, terör örgütü yöneticisi olma suçlamasının gerekçesi ve Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinin kırmızı bülten çıkartılması talebinin de dayanağı.
Aslında ortada cevap vermeyi gerektirecek bir durum yok ama kendilerine göre önem verdikleri ve örgüt yöneticisi olarak suçladıkları kişiye ait iddiaların ne kadar boş olduğunu göstermek amacıyla kısaca bu iddialara cevap vermek istiyorum.
Sayın Gülen’in kitapları evimde olduğu gibi ofisimde vardı ve ben bu kitapları mahkemelere de delil olarak sundum. Müvekkilime ait kitapların ve CD’lerin evimde bulunmasından yola çıkarak suçlama yöneltmenin, hem de terör örgütü yöneticisi demenin, ben suçlamayı kafaya koydum delil önemli değil demekten başka bir anlamı olamaz.
1 dolar meselesi hiç şüphe yok ki, tarihi kayıtlarda en absürt suçlamalar arasında ilk sıralarda kabul edilecektir. Evimde yapılan aramada sadece F serisi değil diğer serilerden de 1 dolar bulunduğu, ayrıca başka ülkelere ait ufak miktarlı paraların olduğu arama tutanağında yazılmış. Ancak, bizim terör uzmanı! ekibin aklı casus filmlerinin senaryolarına paralel çalıştığı için basit bir durum, romanlık bir esere dönüşmüş oldu.
Örgütle bağlantılı dediği kişi ya da kurumlar müvekkilim olan kişiler. Bahsedilen para transferi de avukatlık ilişkisinden kaynaklı hesap hareketleridir. Gizli, saklısı olmayan, açık kaynaklarda yer alan legal hesap hareketleri.
Örgüt adına para toplama iddiası benim için iftiharla anlatacağım bir faaliyet. Hukukçu arkadaşlarla birlikte kurduğumuz dernek faaliyeti kapsamında hukuk fakültesi öğrencilerine burs veriyorduk. 20 kişiye verelim düşüncesiyle çıktığımız yolda, öğrencilerden dinlediğimiz hikayeler, yardıma muhtaç kişilerin sayısının fazla olması üzerine 100’lerce kişiye burs verdik. Burs verilmesi için de avukat arkadaşları ziyaret ederek para istedik ve alınan paraların her kuruşunu da hukuk fakültesi öğrencilerine verdik. Burs verirken tek kriterimiz de yardıma muhtaç olunmasıydı. Evet, yaptım ve iftihar ediyorum.
Bylock kullandığım iddiasının hukuki değerlendirmesi bir tarafa, insanlarda özel hayatlarına ait bilgilerin ifşa edilmesini engellemek için çeşitli programlar kullanmak suretiyle özel hayatın gizliliğini muhafaza etme isteği vardır, olması da gayet makul. Avukatlarda da müvekkil mahremiyetini sağlamak için çeşitli programlar kullanarak, ‘bir çete tarafından’ özel konuşmaların ifşa edilmesini engelleme çabası olmuştur. Geldiğimiz aşamada bu düşüncenin ne kadar haklı olduğu anlaşılıyor. İktidara ait bir çete tarafından özel hayata ait konuşmalar ifşa ediliyor. Bu aşamada bana ait olduğu söylenen ve ifşa edilen konuşma içeriklerine bakıldığında bir avukat olarak kendisine danışan kişilere verdiği hukuki mütalaadan başka bir şey değil. Tüm konuşma içeriğim çıkartılsın, suç unsuru olacak tek bir konuşmam yoktur.
Bank Asya’da hesabımın olması kadar doğal ve benim açımdan haklı bir gerekçe olmaz. Sadece iktidara muhalif olduğum için bile bu bankayı kullanırdım. İktidarın yapmayın dediği her düşünce benim için dikkate alınmaması hatta tam tersinin yapılması şeklinde anlaşılan bir tavsiyedir. İktidarın hukuk dışı hiçbir tavsiyesine uymak zorunda değilim. Ayrıca, banka hesap hareketlerine bakıldığında tamamen bankacılık faaliyeti yapıldığı da görülecektir.
Bağış makbuzu karşılığında himmet toplayan var mı bilmiyorum, ancak bana bu şekilde bir suçlama yöneltmek için ya gerizekalı olmak ya da körü körüne suçlama yöneltmek lazım. Makbuz karşılığı himmet toplamak nedir? İmzasız, düzmece bir belgeden yola çıkılarak suçlama yöneltmek hiç şüphe yok ki lehime önemli bir delil, mahkeme açısından ise tüm suçlamaların boşa çıkmasını sağlayacak bir gerekçe.
Kısaca anlatmaya çalıştığım üzere, terör örgütü suçlaması boş ve mesnetsizdir. Bu vesileyle bir kez daha bu kararı alanlarla, destekleyenlerle, karşı çıkmayanlarla, Fetö diyerek insanları suçlayanlarla sonuna kadar mücadele edeceğimin bilinmesi isterim.
Yurt dışında yaşamak, İnterpol, Kırmızı Bülten ve Siz
[Av. Nurullah Albayrak] 21.6.2019 [TR724]
Yargılandığım davanın mahkeme heyeti de sözde örgütle mücadelede üzerine düşeni yapmaya çalışıyor. Bu kapsamda 2 ay önce tutuklu olan avukat arkadaşlar hakkında değişik miktarlarda hapis cezaları verdi. Şimdi ise ceza veremediği avukatları bulmak için uğraşıyor. Bu kapsamda ‘kırmızı bülten’ çıkarılması için kararlar alıyor. Benimle ilgili olarak da kısa süre önce kırmızı bülten çıkarılması için karar aldılar.
Alınan bu karar mahkeme için kötü, sözde örgüt mensupları için güzel ve tam olarak fırsata çevrilebilecek bir gelişme. Mahkemenin bu kararıyla birlikte başta İnterpol olmak üzere uluslararası kurum ve kuruluşlar örgüt gerçeğini bir de bu karar üzerinden öğrenecek. Ben de bu kapsamda mahkemeye yardımcı olacağım ve mahkemenin bu kararını, yöneltilen suçlamaların ne olduğunu herkese duyurmak için tabiki çalışacağım.
Silahlı Terör Örgütü Kurucusu ve lideri olduğu iddia edilen Sayın Fetullah Gülen’in avukatı ve silahlı terör örgütünün yöneticisi olduğu söylenen kişiye yöneltilen suçlamalara birlikte bakalım ve büyük bir örgütün suçlarının ne olduğunu bir kez daha görelim. Ekte kararı da paylaşacağım, bu kadar değildir diyecekler kendi gözleriyle örgütün büyüklüğüne delil olan suçlamaları görebilir!
Silahlı terör örgütü yöneticisi olarak işlediğim suçlar kırmızı bülten talep gerekçesinde şu şekilde sıralanmış;
- Evimde Sayın Fethullah GÜLEN’e ait çok sayıda kitap ve CD bulundurduğum,
- Örgütün önde gelen mensuplarına dağıtılan F seri numarasıyla başlayan 1 Doların ele geçirildiği,
- Örgütle bağlantılı kişi ve kurumlarla para transferimin olduğu,
- Örgüt için para topladığım,
- Bylock isimli programı kullandığım,
- Bank Asya’da hesabımın olduğu,
- Bağış makbuzu karşılığında himmet topladığım.
İnterpole gönderilen kırmızı bülten talep formunda yazılı olan suçlar bunlar. Bu suçlar, terör örgütü yöneticisi olma suçlamasının gerekçesi ve Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesinin kırmızı bülten çıkartılması talebinin de dayanağı.
Aslında ortada cevap vermeyi gerektirecek bir durum yok ama kendilerine göre önem verdikleri ve örgüt yöneticisi olarak suçladıkları kişiye ait iddiaların ne kadar boş olduğunu göstermek amacıyla kısaca bu iddialara cevap vermek istiyorum.
Sayın Gülen’in kitapları evimde olduğu gibi ofisimde vardı ve ben bu kitapları mahkemelere de delil olarak sundum. Müvekkilime ait kitapların ve CD’lerin evimde bulunmasından yola çıkarak suçlama yöneltmenin, hem de terör örgütü yöneticisi demenin, ben suçlamayı kafaya koydum delil önemli değil demekten başka bir anlamı olamaz.
1 dolar meselesi hiç şüphe yok ki, tarihi kayıtlarda en absürt suçlamalar arasında ilk sıralarda kabul edilecektir. Evimde yapılan aramada sadece F serisi değil diğer serilerden de 1 dolar bulunduğu, ayrıca başka ülkelere ait ufak miktarlı paraların olduğu arama tutanağında yazılmış. Ancak, bizim terör uzmanı! ekibin aklı casus filmlerinin senaryolarına paralel çalıştığı için basit bir durum, romanlık bir esere dönüşmüş oldu.
Örgütle bağlantılı dediği kişi ya da kurumlar müvekkilim olan kişiler. Bahsedilen para transferi de avukatlık ilişkisinden kaynaklı hesap hareketleridir. Gizli, saklısı olmayan, açık kaynaklarda yer alan legal hesap hareketleri.
Örgüt adına para toplama iddiası benim için iftiharla anlatacağım bir faaliyet. Hukukçu arkadaşlarla birlikte kurduğumuz dernek faaliyeti kapsamında hukuk fakültesi öğrencilerine burs veriyorduk. 20 kişiye verelim düşüncesiyle çıktığımız yolda, öğrencilerden dinlediğimiz hikayeler, yardıma muhtaç kişilerin sayısının fazla olması üzerine 100’lerce kişiye burs verdik. Burs verilmesi için de avukat arkadaşları ziyaret ederek para istedik ve alınan paraların her kuruşunu da hukuk fakültesi öğrencilerine verdik. Burs verirken tek kriterimiz de yardıma muhtaç olunmasıydı. Evet, yaptım ve iftihar ediyorum.
Bylock kullandığım iddiasının hukuki değerlendirmesi bir tarafa, insanlarda özel hayatlarına ait bilgilerin ifşa edilmesini engellemek için çeşitli programlar kullanmak suretiyle özel hayatın gizliliğini muhafaza etme isteği vardır, olması da gayet makul. Avukatlarda da müvekkil mahremiyetini sağlamak için çeşitli programlar kullanarak, ‘bir çete tarafından’ özel konuşmaların ifşa edilmesini engelleme çabası olmuştur. Geldiğimiz aşamada bu düşüncenin ne kadar haklı olduğu anlaşılıyor. İktidara ait bir çete tarafından özel hayata ait konuşmalar ifşa ediliyor. Bu aşamada bana ait olduğu söylenen ve ifşa edilen konuşma içeriklerine bakıldığında bir avukat olarak kendisine danışan kişilere verdiği hukuki mütalaadan başka bir şey değil. Tüm konuşma içeriğim çıkartılsın, suç unsuru olacak tek bir konuşmam yoktur.
Bank Asya’da hesabımın olması kadar doğal ve benim açımdan haklı bir gerekçe olmaz. Sadece iktidara muhalif olduğum için bile bu bankayı kullanırdım. İktidarın yapmayın dediği her düşünce benim için dikkate alınmaması hatta tam tersinin yapılması şeklinde anlaşılan bir tavsiyedir. İktidarın hukuk dışı hiçbir tavsiyesine uymak zorunda değilim. Ayrıca, banka hesap hareketlerine bakıldığında tamamen bankacılık faaliyeti yapıldığı da görülecektir.
Bağış makbuzu karşılığında himmet toplayan var mı bilmiyorum, ancak bana bu şekilde bir suçlama yöneltmek için ya gerizekalı olmak ya da körü körüne suçlama yöneltmek lazım. Makbuz karşılığı himmet toplamak nedir? İmzasız, düzmece bir belgeden yola çıkılarak suçlama yöneltmek hiç şüphe yok ki lehime önemli bir delil, mahkeme açısından ise tüm suçlamaların boşa çıkmasını sağlayacak bir gerekçe.
Kısaca anlatmaya çalıştığım üzere, terör örgütü suçlaması boş ve mesnetsizdir. Bu vesileyle bir kez daha bu kararı alanlarla, destekleyenlerle, karşı çıkmayanlarla, Fetö diyerek insanları suçlayanlarla sonuna kadar mücadele edeceğimin bilinmesi isterim.
Yurt dışında yaşamak, İnterpol, Kırmızı Bülten ve Siz
[Av. Nurullah Albayrak] 21.6.2019 [TR724]
Etiketler:
Av. Nurullah Albayrak
Kaybedince… [Levent Kenez]
Biraz Ömer Üründül gibi olacak, seçimi Ekrem İmamoğlu da kazanabilir Binali Yıldırım da… Adayların belediye başkanı olması için seçimi kazanmaları lazım diyeyim de tam öyle olsun. Görüntü ve hava İmamoğlu’nda yana. Ancak bu tür belirtilerin yanıltıcı olduğunu bir çok kez gördük. Mesela Muharrem İnce’nin İstanbul’da yakaladığı dalgaya rağmen kendisinin, Demirtaş’ın, Akşener’in, ve Karamollaoğlu’nun toplam oyu cumhurbaşkanlığında Erdoğan’ın İstanbuldaki oyunu geçememişti. Bu seçimden kısa bir süre önce yapılan referandumda ise İstanbul’dan hayır oyu çıkmıştı. Son seçimde ne İmamoğlu ne de Binali Yıldırım bir önceki genel seçimde ittifakların toplam oyuna yaklaşamadı.
İmamoğlu kazandığı için iptal edilen İstanbul yerel seçimleri artık bir referandum seçimine dönüşmüştür. Galibiyetinde de hezimetin de anlamı 31 Mart’takinden katmerli olacak. Ancak sanki demokrasi varmış gibi bunun mücadelesinin verildiği gibi yorum yapanlara direk küfür edebilirsiniz.
Ortada büyük bir mağduriyet olmasına rağmen rahatlıkla İmamoğlu’nun yeniden seçileceğini söyleyememenin nedenleri var. Birincisi kutuplaşma daha doğrusu Erdoğan’ın oluşturduğu kamplaşma ve nefret siyasetinin sonucu olarak hem muhalefet tarafı hem de iktidar tarafı keskin çizgilerle ayrışıyor. Kendisini CHP’li ve AKP’li olarak tanımlayan seçmenin fikrini değiştirecek bir gelişme yaşanmadı. Kendisini bu partilerden birisi ile tanımlamayan ama bu partilere son yerel seçimde oy vermiş kişiler içinse durum şöyle: Sandığa gidecek HDP’lilerin ezici bir çoğunlukla tekrar İmamoğlu’na oy vereceği herkesin üzerinde birleştiği bir tahmin. Hangi oranda sandığa gidecekleri merak konusu. Bir önceki seçimde kendilerine terörist dendiği için daha motive olan HDP’lileri bu seçimde çok tahrik etmediler. Saadetlilerin kendi adaylarına mı yoksa AKP adayına mı oy vereceği ise tartışmaya açık. Milli Görüş’ün partisi varsa ona oy verilir deselerde kritik seçimlerde İslamcılık geni ile genelde kale düşmesin tarzı pozisyon aldıkları malum. Yine AKP’li olup da geçen seçimde oy vermeyenlerin kale gerçekten kaybediliyormuş diyerek bu sefer sandığa gideceğini söylemek yanıltıcı olmaz. Ben küçük bir oranda da olsa son seçimde AKP’ye oy veren partizan olmayan seçmenin ya oy vermeyeceğini ya da Binali Yıldırım’a oy vermeyeceğini düşünüyorum. Seçim kılpayı sonuçlandığı için bu bile sonuca etki edebilir. Konda’nın anketi gibi 9 puanlık bir farkın oluşması çok sürpriz olur ve bunun etkileri de.
AKP kazanırsa, seçimin iptali için öne sürdükleri iddiaların doğrulandığını söyleyecekler. ‘Oylar çalınmayınca böyle oluyor işte’den tutun bütün şımarık ve küstah sevinç gösterilerine tanık olacağız. İmamoğlu ile ilgili alay ve tacizleri kestiremiyorum bile. Geçen seçimde asmamaları gereken pankartlardan herhalde bu sefer İstanbul’da göz gözü görmez. Geçen seçiminde esas galibinin kendileri olduğu tezinin doğrulandığını iddia edecekler.
Erdoğan büyük bir pişkinlikle milli iradeden dem vuracak, cehape zihniyetine hakaretler edecek, seçim döneminde ne kadar sömürdüğü şey varsa Mursi ‘den 1453’e kadar yine anacak ve Pirus zaferini büyük bir başarı olarak sunacak. Bütün küfür ve hakaretlerinden sonra da kardeşlik ve birlik mesajı verecek. Artık seçimler geride kaldı Türkiye kazandı da bonusu.
CHP kazanırsa öncelikle hak yerini bulacak. İmamoğlu’nun birleştirici ve bütünleştirici mesajlarının temelini oluşturan stratejisine bağlı kalacağını düşünüyorum. Başkan seçilse de son gördüğü ilgiden sonra artık başkanlık onu ve ekibini kesmeyeceği aşikar. Her adımlarını geleceğe yönelik atacaklar. Ancak seçim zaferinin muhalif tabanda ne kadar büyük bir çoşku yaratacağı tahmin edilebilir.
CHP’nin kazanmasının en büyük avantajı ve dezavantajı şu olacak bu rejim değişikliğinin sandık aracılığıyla olabileceği inancı artacak. Partiye ve ittifaka moral olacak bu gelişmenin pratikte bir gerçekliği yok. İmamoğlu’nun seçimi kazanmasını yanına bırakmayacaklar sadece belediye meclisinde değil yargı yoluyla da önünü kesecekler. Çünkü İmamoğlu kazansa da kaybetse de CHP’nin yeni lideri. Cumhurbaşkanlığına kimi aday göstersek dense herkes İmamoğlu diyecek. Partide kurultay olsa İmamoğlu denecek. O yüzden bu seçimlerin her türlü kazananı İmamoğlu. Ancak kazandıktan sonra da kaybettikten sonra da onu zor günler bekliyor. Demirtaş’tan fazla bir oy potansiyeli olduğunu belirtmekle beraber nefret sıralamasında İmamoğlu yeni Demirtaş olmuştur. Demirtaş demişken içeride olgunlaşmaya başlamış ancak kızarması için biraz daha serada kalmasına ihtiyaç var. Bir kaç mahkeme sonra kıvama gelebilir. Herhalde ülkenin kaderi kimse duruşunu koruyamıyor. ‘İçerdeyim çünkü ben dışarda olsaydım asla başkan olamazdı, içeride olmama tek sebep bu’ diyemiyor. ‘İçerdeyim dünkü 15 temmuz kumpasını mecliste ilk ben haykırdım’ diyemiyor. Hapis sonrası tabanın kahramanı olarak büyük hayalleri olan Demirtaş’ın cortlamaması Türkiye ve toplumsal barış için çok önemli inşallah serbest kalmak için yaptığı derin devlet ezberi güzellemeler geçicidir. Ama son tahlilde siyasetçi işte. En fazla bu kadar oluyor. Yazımızın konusu Demirtaş olmadığı için burada keselim. Örgütmüş, yapılanmaymış, hücreymiş bu konuda cemaate en son söz söyleyecek değil ağzını açamayacak kişi herhalde Demirtaş ve onun gibilerdir. İmamoğlu’na büyük umutlar beslemeye gerek yok çünkü onda da Demirtaş tarzı cortlama potansiyeli var. İnce’yi saymıyorum bile.
Ya AKP kaybederse!
Gelelim esas soruya… Ya AKP kaybederse. İki defa arka arkaya İstanbul’da seçim kaybetmiş olmanın psikolojik etkisi büyük olur. Bütün devlet, iktidar olanaklarının seferber edildiği, bütün medyanın bir adaya çullandığı bir yerde iki defa aynı adama yenildiğinizde bunun sadece bir seçim mağlubiyeti olarak kalmayacağı aşikar. İmamoğlu’na bir tık daha karizma katacak bu gelişme Erdoğan’ın karizmasından da götürecek. Erdoğan hafif sinyallerini verdiği gibi bunun bir sembolik seçim olduğu çoğunluğun yine kendilerinde olduğunu söylemeye devam edecek. 100 gazete ve televizyon sahibi değilmiş gibi mağlubiyeti kendilerini yeterince anlatamamaya bağlayacak. 4 yıl daha seçimin olmadığı, tek başına ülkeyi yönetmeye devam ettiklerini tekrar edecek. Sonrası teşkilatta değişiklikler. Bir çare de kabine değişikliği yaparak parti içi dengelere bir balans yapabilir. Yeni parti hazırlığında olanlara da bir umut gelecek. Ama hızlı İstanbul’u gündemden düşürmeye çalışacaklar.
AKP lideri Erdoğan, “S-400 alınacak değil, alındı bile. O iş bitti.” diyerek S-400 kizinde son sözünü söyledi.
İstanbul seçimlerinden çok daha önemli olan S-400 ve Kıbrıs meselelerini nasıl yöneteceği Erdoğan’ın kaderini belirleyecek. Eğer Amerika’yı tamamen karşısına alması ile beraber yaşanacak ekonomik krizi Haçlılar saldıraya geçti basitliğinde atlatması pek mümkün değil.
MHP’nin her zamanki gibi bir araç olarak kullanılacağı bir döneme gireceğimizi düşünüyorum. O yüzden Bahçeli’nin alacağı pozisyon belirleyici olacak gibi.
Rejim değişikliği kanlı mı olacak kansız mı? Türkiye bu sorunun cevabına doğru ilerliyor. Erdoğan yakıp yıkma pahasına kalmak için mi uğraşacak yoksa anlaşıp kendisine ve parasına çıkış yolu gösterilip bırakmaya razı mı olacak? Her ikisinin de sinyalleri mevcut.
[Levent Kenez] 21.6.2019 [TR724]
İmamoğlu kazandığı için iptal edilen İstanbul yerel seçimleri artık bir referandum seçimine dönüşmüştür. Galibiyetinde de hezimetin de anlamı 31 Mart’takinden katmerli olacak. Ancak sanki demokrasi varmış gibi bunun mücadelesinin verildiği gibi yorum yapanlara direk küfür edebilirsiniz.
Ortada büyük bir mağduriyet olmasına rağmen rahatlıkla İmamoğlu’nun yeniden seçileceğini söyleyememenin nedenleri var. Birincisi kutuplaşma daha doğrusu Erdoğan’ın oluşturduğu kamplaşma ve nefret siyasetinin sonucu olarak hem muhalefet tarafı hem de iktidar tarafı keskin çizgilerle ayrışıyor. Kendisini CHP’li ve AKP’li olarak tanımlayan seçmenin fikrini değiştirecek bir gelişme yaşanmadı. Kendisini bu partilerden birisi ile tanımlamayan ama bu partilere son yerel seçimde oy vermiş kişiler içinse durum şöyle: Sandığa gidecek HDP’lilerin ezici bir çoğunlukla tekrar İmamoğlu’na oy vereceği herkesin üzerinde birleştiği bir tahmin. Hangi oranda sandığa gidecekleri merak konusu. Bir önceki seçimde kendilerine terörist dendiği için daha motive olan HDP’lileri bu seçimde çok tahrik etmediler. Saadetlilerin kendi adaylarına mı yoksa AKP adayına mı oy vereceği ise tartışmaya açık. Milli Görüş’ün partisi varsa ona oy verilir deselerde kritik seçimlerde İslamcılık geni ile genelde kale düşmesin tarzı pozisyon aldıkları malum. Yine AKP’li olup da geçen seçimde oy vermeyenlerin kale gerçekten kaybediliyormuş diyerek bu sefer sandığa gideceğini söylemek yanıltıcı olmaz. Ben küçük bir oranda da olsa son seçimde AKP’ye oy veren partizan olmayan seçmenin ya oy vermeyeceğini ya da Binali Yıldırım’a oy vermeyeceğini düşünüyorum. Seçim kılpayı sonuçlandığı için bu bile sonuca etki edebilir. Konda’nın anketi gibi 9 puanlık bir farkın oluşması çok sürpriz olur ve bunun etkileri de.
AKP kazanırsa, seçimin iptali için öne sürdükleri iddiaların doğrulandığını söyleyecekler. ‘Oylar çalınmayınca böyle oluyor işte’den tutun bütün şımarık ve küstah sevinç gösterilerine tanık olacağız. İmamoğlu ile ilgili alay ve tacizleri kestiremiyorum bile. Geçen seçimde asmamaları gereken pankartlardan herhalde bu sefer İstanbul’da göz gözü görmez. Geçen seçiminde esas galibinin kendileri olduğu tezinin doğrulandığını iddia edecekler.
Erdoğan büyük bir pişkinlikle milli iradeden dem vuracak, cehape zihniyetine hakaretler edecek, seçim döneminde ne kadar sömürdüğü şey varsa Mursi ‘den 1453’e kadar yine anacak ve Pirus zaferini büyük bir başarı olarak sunacak. Bütün küfür ve hakaretlerinden sonra da kardeşlik ve birlik mesajı verecek. Artık seçimler geride kaldı Türkiye kazandı da bonusu.
CHP kazanırsa öncelikle hak yerini bulacak. İmamoğlu’nun birleştirici ve bütünleştirici mesajlarının temelini oluşturan stratejisine bağlı kalacağını düşünüyorum. Başkan seçilse de son gördüğü ilgiden sonra artık başkanlık onu ve ekibini kesmeyeceği aşikar. Her adımlarını geleceğe yönelik atacaklar. Ancak seçim zaferinin muhalif tabanda ne kadar büyük bir çoşku yaratacağı tahmin edilebilir.
CHP’nin kazanmasının en büyük avantajı ve dezavantajı şu olacak bu rejim değişikliğinin sandık aracılığıyla olabileceği inancı artacak. Partiye ve ittifaka moral olacak bu gelişmenin pratikte bir gerçekliği yok. İmamoğlu’nun seçimi kazanmasını yanına bırakmayacaklar sadece belediye meclisinde değil yargı yoluyla da önünü kesecekler. Çünkü İmamoğlu kazansa da kaybetse de CHP’nin yeni lideri. Cumhurbaşkanlığına kimi aday göstersek dense herkes İmamoğlu diyecek. Partide kurultay olsa İmamoğlu denecek. O yüzden bu seçimlerin her türlü kazananı İmamoğlu. Ancak kazandıktan sonra da kaybettikten sonra da onu zor günler bekliyor. Demirtaş’tan fazla bir oy potansiyeli olduğunu belirtmekle beraber nefret sıralamasında İmamoğlu yeni Demirtaş olmuştur. Demirtaş demişken içeride olgunlaşmaya başlamış ancak kızarması için biraz daha serada kalmasına ihtiyaç var. Bir kaç mahkeme sonra kıvama gelebilir. Herhalde ülkenin kaderi kimse duruşunu koruyamıyor. ‘İçerdeyim çünkü ben dışarda olsaydım asla başkan olamazdı, içeride olmama tek sebep bu’ diyemiyor. ‘İçerdeyim dünkü 15 temmuz kumpasını mecliste ilk ben haykırdım’ diyemiyor. Hapis sonrası tabanın kahramanı olarak büyük hayalleri olan Demirtaş’ın cortlamaması Türkiye ve toplumsal barış için çok önemli inşallah serbest kalmak için yaptığı derin devlet ezberi güzellemeler geçicidir. Ama son tahlilde siyasetçi işte. En fazla bu kadar oluyor. Yazımızın konusu Demirtaş olmadığı için burada keselim. Örgütmüş, yapılanmaymış, hücreymiş bu konuda cemaate en son söz söyleyecek değil ağzını açamayacak kişi herhalde Demirtaş ve onun gibilerdir. İmamoğlu’na büyük umutlar beslemeye gerek yok çünkü onda da Demirtaş tarzı cortlama potansiyeli var. İnce’yi saymıyorum bile.
Ya AKP kaybederse!
Gelelim esas soruya… Ya AKP kaybederse. İki defa arka arkaya İstanbul’da seçim kaybetmiş olmanın psikolojik etkisi büyük olur. Bütün devlet, iktidar olanaklarının seferber edildiği, bütün medyanın bir adaya çullandığı bir yerde iki defa aynı adama yenildiğinizde bunun sadece bir seçim mağlubiyeti olarak kalmayacağı aşikar. İmamoğlu’na bir tık daha karizma katacak bu gelişme Erdoğan’ın karizmasından da götürecek. Erdoğan hafif sinyallerini verdiği gibi bunun bir sembolik seçim olduğu çoğunluğun yine kendilerinde olduğunu söylemeye devam edecek. 100 gazete ve televizyon sahibi değilmiş gibi mağlubiyeti kendilerini yeterince anlatamamaya bağlayacak. 4 yıl daha seçimin olmadığı, tek başına ülkeyi yönetmeye devam ettiklerini tekrar edecek. Sonrası teşkilatta değişiklikler. Bir çare de kabine değişikliği yaparak parti içi dengelere bir balans yapabilir. Yeni parti hazırlığında olanlara da bir umut gelecek. Ama hızlı İstanbul’u gündemden düşürmeye çalışacaklar.
AKP lideri Erdoğan, “S-400 alınacak değil, alındı bile. O iş bitti.” diyerek S-400 kizinde son sözünü söyledi.
İstanbul seçimlerinden çok daha önemli olan S-400 ve Kıbrıs meselelerini nasıl yöneteceği Erdoğan’ın kaderini belirleyecek. Eğer Amerika’yı tamamen karşısına alması ile beraber yaşanacak ekonomik krizi Haçlılar saldıraya geçti basitliğinde atlatması pek mümkün değil.
MHP’nin her zamanki gibi bir araç olarak kullanılacağı bir döneme gireceğimizi düşünüyorum. O yüzden Bahçeli’nin alacağı pozisyon belirleyici olacak gibi.
Rejim değişikliği kanlı mı olacak kansız mı? Türkiye bu sorunun cevabına doğru ilerliyor. Erdoğan yakıp yıkma pahasına kalmak için mi uğraşacak yoksa anlaşıp kendisine ve parasına çıkış yolu gösterilip bırakmaya razı mı olacak? Her ikisinin de sinyalleri mevcut.
[Levent Kenez] 21.6.2019 [TR724]
Kaydol:
Yorumlar (Atom)