Putin, Dugin Ve 15 Temmuz [Doç. Dr. Mahmut Akpınar]

Putin ve Rusya son dönem Batı’da cereyan eden olaylara haricen müdahale etmekle itham ediliyor. Özellikle seçimlerin elektronik yöntemlerle yapıldığı ülkelerde Putin’in bazı adaylar lehine müdahale ve maniplasyonda bulunduğu tartışılıyor. Rusya’nın hackerleri dünyaca meşhur ve bütün büyük kurumların, ülkelerin korkulu rüyası. Putin’in güçlü hacker ve IT ekipleriyle Trump’ın seçildiği ABD seçimleri dahil bazı batı ülkelerinde adayların propagandasının yapılmasından, sandık sonuçlarına kadar pek çok konuya müdahil olduğu yönünde güçlü iddialar var. Putin Rusya’sının destek verdiği iddia edilen liderler-partiler genellikle sağ, aşırı sağ eğilimlere sahip, zaafı olan ve otoriterleşme potaansiyelindeki liderler. Sanki Rusya defolu ve demokratik değerleri aşındıracak liderlerin seçilmesini, öne çıkmasını temin ederek batı kulübünün zayıflamasını ve NATO, AB gibi paktların güç kaybetmesini sağlayacak stratejik adımlar atıyor.
Peki Rusya bunu neden yapıyor?

Bunun ipuçlarını Rusya’nın politikalarına yön veren ve Putin’in en etkili danışmanlarından olan darbe öncesi AKP’lilerle görüşen, darbe sonrası Türkiye’yi ziyaret eden Aleksandr Dugin’in Yeni Avrasyacılık stratejisinde bulabiliriz.

Klasik Arasyacılık Bolşevik Devriminden sonra ortaya çıkan bir akımdır. Rus aydınların öncülük ettiği bu akım Rus kültürünün batı kültüründen farklı ve özgün olduğunu, doğu ile batıyı, Asya ile Avrupayı mezceden bir yapıda olduğunu iddia etmekteydi. Ortadoksluğu ve Slavlığı öne çıkaran Avrasyacılar batının kapitalist, bireyci, tüketime dayanan kültürünü ağır şekilde eleştiriyolardı. Türk-Moğol kültürünü Avrasya kültürünü besleyen alt kültür olarak görmekte, Türki halkların Avrasyacılık yaklaşımına olumlu katkılarının olduğunu/olacağını düşünmekteydiler. Bu nedenle Avrasyacılık ulusalcı-Turancı bazı kişilere sıcak gelmiştir. Rus aydınlarından oluşan Avrasyacılar batıya karşı dönemin Rusya’sı içinde önemli oranda varlığı bulunan Türki toplulukların desteğini de almak istemiş olabilirler. Roma ve Alman geleneğine açıktan karşı olan Avrasyacılar Moskova’yı Asya ve Avrupa için “merkez” “esas güç” kabul ederek, Rusya’ya hem Asya hem de Avrupa’ya yönelik projeksiyonlar, hedefler çizen bir strateji belirlemişlerdir.

Son dönem Rusya stratejilerinin şekillenmesinde etkili olan Aleksandr Dugin’in yeni Avrasyacılık Stratejisi ise ABD’yi ve NATO’yu Avrupa’dan dışlamayı hedeflemektedir. ABD’nin siyasi ve coğrafi olarak “uzak” ve “yabancı bir güç” olduğunu, Avrupa-Asya coğrafyasından uzaklaştırılarak daha benzeşik ve ortak tarihe-kültüre, değerlere sahip olan Avrupa’nın Rusya ile birlikte hareket ederek Avrasyacı yeni bir ittifak kurması gerektiğini ileriye sürmektedir. Dugin’in ana stratejisi Avrupa üzerindeki ABD ve NATO etkisini kırarak Avrupayı Rusya ile ittifaka zorlamak ve Avrupayı da kontrol eden büyük Rusya’yı inşa etmektir. Yeni Avrasyacılık bu doğrultuda taktik ve stratejik mücadaleler vermektir. Bu hedefe ulaşmanın önündeki en önemli engel ABD ve onun liderliğini yaptığı NATO’dur. AB projesini de bir tehdit olarak görmekle birlikte yeni Avrasyacılar kendilerinin dahil oldukları, ABD etkisinin kırıldığı bir Avrupayı kontrol edebilecekleirni  düşünmektedirler. Yeni Avrasyacılık Avrupa’yı ve Asya’nın önemli kısmını içine alan büyük, güçlü Rus etki alanı oluşturma, yeni Rusya imparatorluğu kurma projesidir. Tabii olarak Türkiye böylesi bir amaç için çok önemlidir. NATO üyesi olan, AB ile güçlü angajmanları bulunan, Rusya’ya, Ortadoğu’ya komşu, Türk dünyasında etkisi olan Türkiye’nin Batı paktından kopartılıp Rusya’ya yaklaştırılması Dugin’in stratejileri açısından oldukça önemlidir. NATO’nun Türk ordusu üzerindeki baskın rolü bu hedefe gitmenin önündeki başlıca engellerden birisidir.

15 Temmuz sonrası özelde TSK’de genelde devlette yaşanan tasfiyelere baktığımızda Dugin’in stratejileri açısından çok iyi işler çıkarıldığını görüyoruz. 15 Temmuz güdümlü darbesi ve sonrasında yapılan karşı darbe en büyük hasarı TSK’ya ve NATO-TSK ilişkilerine vermiştir. Zira gelinen noktada NATO’nun güney kanadındaki en güçlü askeri güç olan TSK’dan neredeyse bütün NATO subayları tasfiye edilmiştir.[1] NATO subaylarından boşalan noktalara ve stratejik komutanlıklara Avrasyacı, Rusya yanlısı subaylar konmuştur. Türk ordusu bu tasfiye ile güç potansiyelini ve hareket-caydırıcılık kabiliyetini önemli oranda yitirmiştir.

Erdoğan bunu neden tercih etti? Rusya ve Avrasyacılarla birlikte haraket etmek Erdoğan’a yarın fatura olarak çıkmaz mı?

Bu ittifakın sıkışmışlıktan ve tıkanmışlıktan kaynaklanan zoraki bir ittifak olduğu açıktır. Darbe davalarında “Ergenekon ve Balyoz’un savcısıyım” derken birden Ergenekoncuların avukatı haline gelen Erdoğan 17-25 sonrası düştüğü durumdan kurtulma yolları arıyordu. İçte ve dışta ittifaklarını, düşmanlıklarını yeniden tanımladı. Bireysel konumunu-çıkarlarını merkeze alacak şekilde 17/25 sonrası sadece hükümetin değil, devletin yıllardır devam edegelen politikalarında keskin değişiklik arayışına girdi. Açığa çıkmış ve soruşturulan yolsuzluk, rüşvet, suistimal gibi ağır ithamların Batı tarafından aklanmasının ve desteklenmesinin mümkün olmayacağını biliyordu.  Bu nedenle Erdoğan ve çevresi ülkenin eksenini değiştirmeyi ve içte Ululsacı/Avrasyacı/Ergenekoncu ekibe, dışta Rusya’ya yanaşmayı tercih etti. Bu tercihten sonra AKP Avrasyacı subaylar tarafından organize edildiği bilinen Ergenekon ve Balyoz darbe davalarını kapattı. Bu keskin dönüş “Milli orduya kumpas kuruldu” denerek tabana pazarlandı. Tutuklu subaylar salınmakla yetinilmedi, yüklü tazminatları da ödenerek TSK deki görevlerine acelece iade edildiler. Zira Erdoğan Avrasyacı-Ergenekoncu askerlere şiddetle muhtaçtı. Ergenekoncu/Avrasyacı ekip zora girmiş, sıkışmış bir liderin durumundan yararlanma fırsatını kaçırmadı ve Erdoğan’la “ortak düşman” Cemaati hedefe koymak üzere anlaştılar. Bu safhadan sonra Erdoğan kişisel kininin (belki de Partiyi kurmadan önce yüklenen temel misyonun) takipçisi olurken, Ergenekoncular sürecin stratejik ve taktik planlayıcısı ve beyni haline geldiler. İslamcılara, tarikatlere ve cemaatlere ise bu ittifakın figüranları, hamaset peşinden koşturan kitlesi, oy deposu olmak düştü.

Günümüze kadar yaşanan olaylara bu çerçeveden bakmak bazı bilinmezleirn çözülmesine yardımcı olacaktır. Gövdesini dindarların, beynini Ergenekoncuların, siyasi gücünü AKP’nin oluşturduğu bu yeni ve kozmopolit ittifakın birlikte yapacakları vardı. Pragmatizmin üstadı, siyasetin büyük ustası Erdoğan 17/25’in bagajıyla/yüküyle hukuk, şeffaflık, hesap verebilirlik, gibi demokratik değerlere asla dönemezdi. Bu ilkeleri paydaşlarında şart koşan NATO ve AB ile yürüyemezdi. Onun yerine kirli bohçalarını problem yapmayacak Avrasyavcılar ve onların hamisi Rusya ile iş tutmayı, yakınlaşmayı tercih etti. Bunu yaparken kendi tabanına, iç kamuoyuna “büyük devlet” pozu vermeyi ihmal etmedi. Zira oy oradan geliyordu…

Erdoğan’ın Ergenekoncularla ve Avrasyacılarla ittifakı sözcüsü Yalçın Akdoğan’ın “milli orduya kumpas kuruldu” cümlesiyle devreye sokuldu. Bu söz 180 derecelik dönüşle Erdoğan’ın yeni ittifakının kimlerle, hangi hatta kurulacağını gösteriyordu. Türk sınırlarını ihlal eden uçak düşürme vak’ası Rusya ile ilişkileri germiş gibi görünse de sonuçta Erdoğan’ın ve Türkiye’nin Rusya’ya olan bağımlılığını, mecburiyetini ve mahkumiyetini perçinledi. Nitekim Erdoğan iç politikada uçak düşürmeyi “kahramanlık” olarak satarken özür dileme, tazminat, yaptırımlara boyun eğme dahil her tavizi verdi. AKP medyası klasik keskin dönüşlerinden birini daha yaparak Davutoğlu’nun: “vur emrini ben verdim” sözüne rağmen faturayı Cemaate yıkmakta gecikmedi.

15 TEMMUZ BU İTTİFAKIN MEYVESİ

15 Temmuz öncesinde Rusya ile AKP arasında bir balayının olduğu, Erdoğan ve çevresinin yolsuzluk ve otoriterleşmeye prim vermeyen batıya karşı bir dayanak aradığı havuz medyadan da açıkça görülüyordu. Darbe senaryosoundan 1 ay kadar önce 5 haziran 2016’da Sabah yazarı Ferhat Ünlü “Matruşkanın İlk Bebeği: Dugin” başlıklı yazısında: “Rus devletinin üzerinde durduğu derin devlet konseptinin, ‘çekirdek devlet aklı’nın kodlarını anlamak gerekiyor” diyerek Dugin’İn “Doğu Perinçek başta olmak üzere Türk Avrasyacılarıyla yakın irtibatı” olduğunu söylüyor. Ferhat Ünlü 2009’da Dugin’le yaptığı röportajdan alıntılar yaparak Dugin’in Erdoğan’ı “Avrasyacı bulduğunu” ifade ediyor. Bu röportajda Dugin Ünlü’ye: “Türkler ve Ruslar geçmişte imparatorluklar kurdu. Tarihteki yanlış anlamaların üzerine bir sünger çekip güçlerimizi birleştirmeliyiz. Türkler sıcak denizlere inme emellerimize mani oldular. Ama şimdi birlikte hareket edersek çok kutuplu bir dünyanın kurulmasına yardımcı olabiliriz. Bir tür jeopolitik müttefik olabiliriz. ..Bence gelecekte NATO bitebilir, çünkü artık daha fazla seçenek var. .. Ben 1990’larda kişisel olarak Türkiye’yi Rusya’nın politik düşmanı olarak addettim. Fakat şimdi fikrimi değiştirdim.” diyor. Ferhat Ünlü Dugin’i pragmatist olarak tanımlıyor ve “ABD’nin küresel hâkimiyetini kırmak için her türlü bölgesel ittifakı teşvik ettiğini” söylüyor.[2]

Kasım 2016’da Türkiyeye gelen ve AKP grup toplantısına katılan, TBMM Darbeyi Araştırma Komisyonu’nun ifadesine başvurduğu Dugin, “Putin’in Türkiye’ye “stratejik ortaklık teklif ettiğini”[3] söylüyor. Türk medyasına verdiği beyanatta ise Erdoğan’ın darbe teşebbüsü sonrası ifade ettikleriyle örtüşür şekilde “NATO, ABD, CİA” vurgularıyla 15 Temmuz’la ilgili Batılı güçleri hedef gösteriyor; Rusya’nın dostluğuna, desteğine dikkati çekiyordu. Ayrıca Dugin: “Bu darbe girişimi ABD’nin Erdoğan  rejimine yaptığı bir savaş ilanıydı. Bunun Amerika’nın Erdoğan ve Türkiye’ye yönelik bir girişimi olduğu artık çok açıktır. ..Bu durumda jeopolitik bir darbe girişimi ile uğraşıyoruz demektir. Bu da diğer büyük jeopolitik güç olan Rusya’nın davet edilmesini gerektiriyor.“[4] demiştir. Dugin’in 15 Temmuz’un bir kaç gün sonrası sarf ettiği: “Türk vatanseverler darbeyi bastırdı. Artık Türkiye’yi Moskova’yla arayı düzeltmekten hiçbir güç alıkoyamaz”[5] sözleri “Batı kulübünü bırakın birlikte hareket edelim” anlamına gelmekte ve Rusya’nın Darbe senaryosundan beklentilerini özetlemektedir. Aleksandre Dugin’in 15 Temmuzdan kısa süre önce Putin tarafından gizlice Ankara’ya gönderildiği ve darbe ile ilgili bilgiler ve sonrası tutuklanacaklarla ilgili listeler verdiği bilgisi de medyada yer aldı[6]. Erdoğan’ın: “Putin’in darbe girişminde hızlı desteğinden memnunum”[7] ifadesi ve CB sözcüsü İ. Kalın’ın Erdoğan’ın Rusya ziyareti öncesi: “Bu süreçte Sayın Putin’in Cumhurbaşkanımızı telefonla arayarak Türk demokrasisine desteğini ve darbe teşebbüsüne tepkisini dile getirmesi çok önemli bir mesajdı.“[8] sözleri 15 Temmuz üzerindeki Rusya-Erdoğan işbirliği sorgulamarını artırıyor. 15 Temmuz sonrası Rusya’nın tepeden bakan tavrına rağmen verilen tavizler, ezik tutum, Suriyede Rusya’ya boyun eğme, bazı büyük ihaleleri Rusya’ya verme üzerinde düşünülmesi gereken sıkıntılı konular. Başta GK Başkanı Hulusi Akar’ın itiraf niteliğindeki açıklaması ve Darbe duruşmalarındaki diğer asker ifadelerini ve çelişkileri birarada değerlendirdiğimizde taşlar yerine oturuyor.

Bütün bunlara rağmen pragmatizm ustası Erdoğan’ın batı paktından çıkmaya cür’et edebileceğini ve Rusya ile sıkı bir pakt ilişkisine girecebileceğini sanmıyoruz. Erdoğan gündelik politikalarla kendini kurtarmanın hesabını yapıyor ve bu konuda ülke aleyhine taviz vermede, birileriyle masaya oturmada çizgisi, ilkeleri yok. Onun en önemli çizgisi kendisi ve çıkarları.

Bir senaryo üzerinden geliştirilen bu ortaklık bir stratejik ortaklıkla, Türkiye’nin Batıdan, NATO’dan ve AB sürecinden bütünüyle kopup Rusya liderliğindeki paktlara girme şeklinde sonuçlanır mı bilemiyoruz. Ama Erdoğan, Ergenekoncular, Avrasyıclar Rusya’nın himaye ve desteğinde bir proje yürüttüler ve hepsi bundan son derece karlı çıktı.

Bu ortaklık, işbirliği sonucu kimler neler kazandı?

RUSYA: NATO subayları TSK’den bütünüyle tasfiye edildi. NATO’nun 65 yıllık birikimi sıfırlandı. NATO subaylarının yerini Arasyacı darbeci Rusya yanlısı subaylar aldı. Erdoğan’ın Rusya ile bireysel çıkar ilişkisi nedeniyle Türkiye kadim Türk yurdu Kırım’a, Kırım Tatar Parlemantosunun feshine, işgale sessiz kaldı. Ortadoğu’da milli çıkarlarımızla örtüşmeyen Rusya politikalarına göz yumuldu. Suriye, bu işbirliği nedeniyle bütünüyle Rusya insiyatifini terk edildi. Ortadoğu’da Rusya ile tezleri örtüşmeyen Türkiye “kuzu” haline getirildi ve bütünüyle oyun dışına itildi.

Rusya ile bir kısım silah anlaşmaları yapıldı. Rusya Türk dünyası üzerinde etkili olabilecek potansiyele sahip bir rakibini kontrol altına aldı, politik ve diplomatik etkisini zayıflattı. Dugin’in Avrupayı kuşatmayı ve kontrolü hedefleyen Yeni Avrasyacılık stratejisi gereği önemli bir kanat ülke olan Türkiye Batıdan, NATO’dan uzaklaştırıldı; en azından eylemsiz bırakıldı.

Bu arada Erdoğan “Batıyı dengeleyeceğim” diye dünyanın türlü coğrafyalarında otoriter yönetimlerle ilişkilere girdi. İran’ın bölgede kazandığı mevzileri problem etmedi, hatta Türkiye’yi ve kendisini aşağılamasını bile sineye çekti. Doğu Türkistan davasını sattı, Doğu Türkistanlıları “terörist” olarak Çin’e iade etti. Yıllarca “Kırmızı çizgimiz” diye bağırdıkları Kerkük Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne katıldı. MHP’nin, milliyetçierin sesi dahi çıkmadı. Yunanistan’ın nerdeyse her hafta bir adamızı işgal etmesini görmezden geldi. Kıbrıs meselesinde aleyhe gelişmeler yaşandı ama hiç ses verilmedi. Suriyede dibimizde PYD devleti kuruldu, Erdoğan içeriye kükrerken dışardaki tüm olumsuz gelişmeleri yuttu.

ERDOĞAN: Erdoğan Ergenekoncularla ve Avrasyacılarla ittifak kurduktan sonra iç politikada ciddi bir hareket alanı kazandı, üzerindeki baskıları hafifletti. Ergenekoncuların devletteki kadroları (yargı-Ordu-bürokrasi) ve medyadaki destekçileri sayesinde hızlı fişlemeler yaptı, kamuoyundaki olumsuz algıyı değiştirmede stratejik üstünlük elde etti. 17/25 Aralık yolsuzluk dosyalarından kurtuldu. Paralarını, ailesini ve çıkarlarını (şimdilik) güvence altına aldı. 15 Temmuz olayı Erdoğan için tam bir “Allah’ın lütfu” oldu. Bu kurgu ve işbirliği Erdoğan’ın tartışmasız Tek Adam haline gelmesine, devletin bütün güç ve unsurları üzerinde denetim sağlamasına sebep oldu. Tekmil manada diktatörlüğünü kurdu. Para trafiğini istediği gibi yönetme, ihale-komisyon işlerinde kimseden çekinmeden hareket etme fırsatı yakaladı. Her kesime karşı ve dilediği gibi kullanabileceği çok güçlü ve yeni bir “mağduriyet” daha elde etti ve gelecekle ilgili kendine güveni geldi. Artık 2030’ları planlayabiliyordu! Kendisine biat etmeyen kesimlere “darbe” üzerinden diz çöktürdü. Kişisel intikam planlarını devreye soktu ve AKP içindekiler dahil bir kenara yazdıklarından intikam almaya başladı. 15 temmuz Erdoğan’a MHP’yi ve diğer küçük muhalifleri tam kontrol etme, HDP’yi kodese tıkma-sindirme ve CHP’yi uysallaştırma imkanı verdi.

ERGENEKONCULAR: Dün kanlı-bıçaklı olan iki kesim ortak düşmana karşı stratejik işbirliği kurdular ve kazan kazan formülüyle çalıştılar. Bu sürecin sonuçta kazananı kim olacak, menfeate dayalı bu sun’i ittifak neye evrilecek bilemiyoruz ama Ergenekoncular bu işbirliğinden en kazançlı çıkan grup oldu. İçi gayet dolu ve sağlam olan darbe davaları kapatıldı, hepsi hapisten çıktı. TSK ve Bürokrasideki konumlarını eskisinden daha güçlü şekilde yeniden kazandılar. Üstelik bu defa hükümetin kendilerine duyduğu ihtiyacın farkındaydılar. Ergenekon Yargılamaları sürecinde dedikleri gibi onları içeriye atan polisler-yargıçlar tam da onların çıktıkları koğuşlara kondu, Silivri’ye dolduruldular. Anayasa ve yasalardan kaynaklanan görevlerini yapan polis-hakim-savcıları hapse atmakla kalmadı, içerde kendilerine dışarda çoluk çocuğuna işkenceler ettiler. Nitelikli bütün kadroların tasfiyesi nedeniyle devletin stratejik, hassas noktalarını tekrar ele geçirdiler. Özellikle TSK’dan bütün başarılı namuslu subayları tasfiye ettiler. Ordu neredeyse tümüyle Ergenekoncu paşaların eline geçti.

2014 yılı başlarında kurulan Erdoğan-Ergenekon-Avrasyacı ittifakı, projesini 15 Temmuz senaryosu ile taçlandırdı. Bu tabloda kaybeden demokratik blok, AB, NATO oldu. Demokrasi, hukuk, insan hakları ve elbette ki Türkiye’nin geleceği oldu. İslami söylemlerle Erdoğan’ın peşine takılan dindarlar ve cemaatler ise dindar kesime kesilen faturanın, yıkımın büyüklüğünün hala farkında değiller. Cemaatler-tarikatler küçük ve kısa vadeli hesaplar için ağır bir yozlaşma sürecine girdi ve 40-50 yılda Anadolu’dan yetişmiş dindar, muhafazakar ve eğitimli nitelikli insan kaynaklarının, sermayesinin biçilmesine göz yumdular.

15 Temmuz üzerindeki sisler dağıldıkça Saray-TSK-MİT’in içinde olduğu, bir yabancı ülkenin himaye ettiği bir kumpasla karşı karşıya olduğumuz ortaya çıktı. 15 Temmuz’la ilgili üretilen argümanlar hızla çöküyor. Tarih Milli orduya kimin ve kimlerin tuzak kurduğunu gösterecektir. Gelecek nesiller, kendisine emanet edilen mehmetçikleri-değerli komutanları bir senaryo uğruna heder eden GKB Hulusi Akar’ı bu kara tablo ile anacaktır. Başında Milli olan bir istihbarat kurmunu milletin aleyhine çalıştıran bir MİT müsteşarını millet unutmayacaktır. Tarih boyunca Türklerin en önemli kurumu ordu olmuştur. Ordunun çökertilmesi durumunda devlet ve toplum ciddi zaafa uğramıştır. Maalesef devleti, milleti, orduyu koruması gerekenler işbbirliği içinde imha-tahrip işine koyulmuşlardır.

Bu arada ironik bir durumu hatırlamakta yarar var. NATO’yu sevmeyebilirsiniz ama biz II. Dünya Savaşı sonrası NATO’ya neden girmiştik?

Stalin Rusyası’nın (SSCB) tehdidinden korunmak için ve yalvar yakar, Kore’de canlarımızla bedel ödeme mukabili girmiştik Atlantik Paktına. Rusya’dan bizi korusun diye girdiğimiz NATO Rusya’ya çerez yapılıyor. Daha fecaati yetişmiş, nitelikli, kahraman Türk subayları Rusya için feda edildi. Kirlenmiş bir kişiyi ve kadroyu korumak için bir tiyatro sahnelendi devletin, ordunun, toplumun genetik kodlarıyla oynandı.

Eğer aksi iddia ediliyorsa hodri meydan!

Neden silahların balistikleri yapılmadı, sahnelenen olayda şehit edilen 254 insanın neden hiçbirine otopsi yapılmadı, SADAT bu kurgunun neresindeydi sorularına cevap verilsin.

Eğer darbe olduğundan eminseniz duruşmalar, yargılamalar U.A ve ulusal medyaya, kamuoyuna açık yapılsın, bütün dünya neler yaşandığını görsün!

Her gün yeni doğum yapmış anaları bebeğiyle tutuklayarak, 80’lik dedeleri, nineleri, esnafları, ev hanımlarını hapsederek kimseyi darbeye ikna edemezsiniz. Sadece zulmünüzü katlarsınız.

Can alıcı soru: NATO bu yapılanları yutar ve hazmeder mi? Böylesine ağır ve aşağılayıcı bir tavrı NATO’nun ve NATO’ya liderlik eden ABD’nin hazmedeceğini ve Türkiye gibi önemli bir ülkeyi, TSK gibi etkili bir orduyu Rusya angajmanı olan Avrasyacılara feda edeceğini sanmıyoruz. Bir kurgu ve senaryo ile TSK’yı pazarlık aracı yapan, Avrasyacı-Ergenekonculara teslim eden Erdoğan’a bir gün bir şekilde bedel ödetilecektir. En azından NATO’ya karşı yaptıkları sineye çekilmeyecektir.

[Doç. Dr. Mahmut Akpınar] 7.6.2017

Koza Altın işletmeleri, kendi grubuna ait İpek medyaya dahi hiç reklam vermedi. [Akın İpek]

Koza Altın işletmeleri, kendi grubuna ait İpek medyaya dahi hiç reklam vermedi. 

Çünkü altın satmak için reklam yapmaya gerek yok.

Artık özel sektör olan havuz medyasına reklam verdiriyorlar. 

Bu bir para aktarma operasyonudur. 

İpek grubu varlıklarına, bakan ve siyasetçi çocukları dadandılar. Ak akçe kara gün içindir deyip yağmalıyorlar...

Muhteremler;

Doğrusu üzülüyorum; Fakat daha çok... Sizin bu halinize... Davamız deyip, vatandaşın malını yağmalıyorsunuz...

Yaptığınız suç. Hem de organize suç.

Kayyım atayanlar ve suçsuzluğu belgelenmesine rağmen Kayyımı kaldırmayanlar da bu suçlara ortaktırlar.

Suçsuz insanları hapsetmek, mahkemelerde süründürmek de; "Maymuna bak" deyip yağmayı unutturmaktır.

Bizim kanuni, ahlaki, insani olarak hiçbir suçumuz yok. İddianame ortada... Cevapları da belgeleri ile yayınladım. Gerisi boş laf...

Sezaryenden sonra normal doğum mümkün değil mi? [TR724]

İlk doğumunuzda çeşitli sebeplerle istemeseniz de sezaryen yapmış olabilirsiniz. Bu bir daha normal doğum yapamayacağınız anlamına gelmiyor. Ancak bu her zaman mümkün değil. Belli şartların sağlanması gerekiyor. Bunlardan bazıları şöyle:

-Daha önce sezaryenin yapılış şekli önemli. ‘Alt segment transvers’ olarak adlandırılan yatay kesinin şansı daha yüksek.

– Normal doğum için bir önceki sezaryenden sonra en az iki yıl geçmiş olması tercih edilir. Bir önceki sezaryenle sonuçlanmış iki doğum arasında daha kısa süre olması rahmin yırtılma riskini artırır.

– İki ya da daha fazla sezaryenden sonra normal doğum şansı azalır. Tek sezaryenden sonra şans daha yüksektir. Annenin obez olması, bebeğin iri olması da aynı şekildedir.

Normal doğumda en büyük risk, doğum sırasında rahmin yırtılmasıdır ve acil sezaryen gerektirir. Bu sebeple rahmin alınma veya bebek ve annenin hayati riski olma ihtimaline karşı normal doğum planlanan hastanenin günün 24 saatinde birkaç dakika içinde sezaryen koşullarını sağlayabilecek durumda olmasına dikkat etmek gerekir. 

Neden normal doğum?

Yaygın olmasa da daha önce sezaryen yapmış bir kadının normal doğum istemesini makul kılan sebepler var.

-Normal doğumda iyileşme süreci daha çabuk, hayata dönüş daha kolaydır. Çok zor bir doğum değilse anne doğumdan hemen sonra normal beslenebilir. Daha rahat hareket edebilir ve bebeğiyle daha rahat ilgilenebilir.

-Kan kaybı genel olarak sezaryene göre daha azdır. Sezaryende normal doğuma göre ortalama kan kaybı iki kat fazladır.

-Doğuma aktif katılabilmek bazı anneler için önemli. Bebeğin doğuşunu hissetmek, hemen ilk teması sağlamanın özellikle daha başarılı emzirme ve bebeğe ait bazı stres faktörlerini azalttığına dair bulgular var.

-Tekrarlayan sezaryenler anne açısından ciddi tehlikeler taşıyan bazı komplikasyonların artmasına neden olur. Plasentanın yerleşmesi ve karın içi yapışıklıklarla ilgili sorunlar bazı durumlarda rahimin alınmasına, mesane ve bağırsak yaralanmalarına neden olabilir. Bazı durumlarda hayati tehlike ortaya çıkabilir. Bu nedenle özellikle üç veya daha fazla çocuk sahibi olmayı planlayan anneler için normal doğum daha doğru bir tercih.

-Enfeksiyon, emboli gibi ciddi komplikasyonlar sezaryene göre daha az görülür. Ancak bugün bu risklerin sezaryen için de oldukça düşük olduğunu belirtmek gerekir.

[TR724] 21.10.2017

Bir futbolcudan çok ötesi: Mesut Özil [Efe Yiğit]

Mesut Özil, Türk kökenli futbolcuların en başarılısı. Schalke 04, Werder Bremen, Real Madrid ve Arsenal formalarıyla harika maçlar çıkardı. Zonguldaklı bir ‘gurbetçi’ ailesinin çocuğu olan Mesut, milli tercihini Almanya’dan yana kullandı. Alman milli takımının değişmezlerinden oldu. Mesut Özil, sadece iyi bir futbolcu değil aynı zamanda Avrupa’da doğan birçok Türk gencine rol model olarak öne çıkıyor.

ALMAN KUPASINI BREMEN’E GETİREN GOL

Mustafa-Gülizar Özil çiftinin oğlu Mesut, 15 Ekim 1988’de Gelsenkirchen şehrinde doğdu. Meşin yuvarlakla henüz 7 yaşında tanışan Mesut’un ilk kulübü Westfalia 04 Gelsenkirchen oldu. 2005’te Schalke’nin kapısından adımını atan Mesut, bir yıl sonra profesyonel olarak sözleşme imzaladı. Yetenekliydi, sol ayağı raket gibiydi. Attığı uzun paslar öldürücüydü. Bundesliga’ya 12 Ağustos 2006’da oynanan Frankfurt maçıyla merhaba diyen Mesut, bu maçın 80. dakikasında oyuna girerken, oyundan çıkan Hamit Altıntop’tu. Mesut, o anı “Olup bitenlere inanamıyordum ve oldukça tedirgindim. Ama buna rağmen tamamen oyuna konsantre olmuştum” diye anlatacaktı.

Schalke’de bulunduğu 2 yıl içinde 30 maçta forma şansı bulan Mesut Özil, 31 Ocak 2008’de 4,3 milyon Euro karşılığında Werder Bremen’e transfer oldu. Bu transfer sonrası yapılan ilk yorum, “Schalke, Mesut’un değerini bilemedi” şeklindeydi. Mesut, Werder Bremen’de kısa sürede takımın değişmezleri arasına adını yazdırdı. 2009’da fırtına gibi esen Özil, Werder Bremen ile lig ikinciliği yaşadı. Almanya Kupası finalinde Bayer Leverkusen’i 1-0 yendikleri maçın tek golünü atarak takımını zirveye çıkaran isim oldu.

İsveç’in 2009’da ev sahipliği yaptığı U21 Avrupa Şampiyonası’nda Almanya formasını giyen Mesut Özil, bu turnuvaya da damgasını vurdu. Grup maçlarında İngiltere’nin ardından 2. olarak yarı finale yükselen Almanya, yarı finalde İtalya’yı geçerek finalde İngiltere’nin rakibi oldu. Mesut Özil önderliğindeki Panzerler, İngilizleri sahadan sildi. Özil, 90 dakikayı 1 gol ve 2 asistle tamamlarken, maçı 4-0 kazanan Almanya kupaya uzandı. Mesut da ‘maçın adamı’ seçildi.

Werder Bremen’in en önemli yıldızı Brezilyalı Diego’nun Juventus’a transfer olmasıyla tüm gözler Mesut’a çevrilmişti. ‘Acaba Diego’nun boşluğunu dolduracak mı?’ soruları akıldaydı. Takımın dümenine geçen Özil, kısa sürede taraftarın sevgilisi oldu. Diego’nun yıldızı Juventus’ta hızla sönerken, Mesut’un yıldızı Werder Bremen’de aynı hızla parladı. Mesut; Toni Kroos ve Sami Khedira ile birlikte Almanların gelecekte ümit bağladıkları isim oldu.

MİLLİ TERCİHTE ZORLANDI

Almanya, U21 Millî Takımı’nın formasını giyerken Mesut’a Türkiye’den davet geldi. Bosna ile oynayacağımız 2010 Dünya Kupası grup eleme maçı öncesiydi. Mesut Özil, Fransa ile oynanacak hayati maçı gerekçe göstererek Türkiye’den gelen millî davete ‘evet’ demedi. Köklerinin geldiği ülke ile doğduğu ve doyduğu ülkeyi tercihte zorlanan Mesut’un bir karar vermesi gerekiyordu. Almanların ünlü spor dergisi Kicker’e o günlerde yaşadıklarını şöyle anlatıyordu: “Tercihimi yapmadan önce Halil ve Hamit Altıntop abilerle, arkadaşlarımla, ailemle ve hocalarımla konuştum. Hamit ve Halil abiler, Fatih Terim’in beni takımda görmek istediğini söylediler. Çok zorlandım ama iddia edildiği gibi hiçbir zaman beni ayartmaya çalışmadılar. Onlar hep kararı benim vermem gerektiğini belirttiler.”

Sonunda Mesut Özil kesin kararını vererek tercihini Almanya’dan yana kullandı. Almanya’yı tercih etmesi uzun süre polemik konusu oldu. Mesut Özil, milli tercihini Almanya’dan kullanmasına rağmen “Ben ve ailem her zaman Türk kalacağız. Fakat doğduğum, yaşadığım ülke olan Almanya’nın formasıyla kendimi daha iyi hissediyorum” açıklamasını yapacaktı.  2010 ve 2014 Dünya Kupaları ve Euro 2016’da Almanya adına başarılı maçlar çıkaran Mesut Özil, 2014’te kazanılan Dünya Kupası’nda takımın en iyilerinden biri oldu. Almanya adına 85 maçta sahaya çıkıp 22 gol attı.

ALMANLARIN GÖZÜNDEKİ TÜRK ALGISINI DEĞİŞTİRDİ

2010’da 15 milyon Euro bedelle Real Madrid’in yolunu tutan Mesut Özil, yıldızlar topluluğu İspanya takımında başarıyla 3 sezon top koşturdu. 2013’te Real Madrid, Gareth Bale’i 100 milyon Euro bedelle kadrosuna katınca, Mesut da transferin son saatlerinde 50 milyon Euro karşılığında Arsenal’e satıldı. Arsenal’in en pahalı transferi olan Mesut Özil, Premier Lig’de resital sunmaya devam etti. Arsenal’in gençlere yatırım yapma adına şampiyonluğa oynayan bir takım kuramayışını eleştirdi. Şilili Alexis Sanchez’le birlikte geçen sezon rahatsızlıklarını teknik direktör Arsene Wenger’e ilettiler. Artık Arsenal’de mutsuz olan Mesut şampiyonluklar kazanacağı bir takıma gitmek istiyor.

Mesut Özil’in başarı hikâyesi, arkasından gelen İlkay Gündoğan, Emre Can ve Kerem Demirbay gibi oyunculara da örnek oldu. Bu isimler de milli takım tercihini doğdukları ülke Almanya’dan yana kullandı. Mesut Özil, Alman futboluna yaptığı katkı ile Türkler’in Almanlar tarafından kabullenmesinin yolunu açan isimlerden biri. Zira Mesut gibi değerler sayesinde Almanlar, Türkleri ’ülkelerinin nimetlerinden yararlanan değil, ülkelerine katkı sağlayanlar’ olarak görmeye başladı. Böylece Mesut Özil bir futbolcudan çok ötesi hâline geldi.

[Efe Yiğit] 21.10.2017 [TR724]

Kerkük krizinin kazananları ve kaybedenleri [Deniz Ayhan]

Hemen başta belirtelim: Kerkük krizinin iki kaybedeni ve iki kazananı var. Kazananlar İran ve PKK, kaybedenler ise Türkiye ve Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi. Neden mi? Açıklayalım.

KAYBETMEYE MAHKÛM BİR GİRİŞİMDİ

Kerkük, Irak Anayasası’nın 140. maddesine göre Bağdat ve Erbil arasında üzerinde anlaşılamayan ihtilaflı bölgelerden birisi. Irak Anayasası ihtilaflı bölgelerde halkın kendi kaderini tayin edeceği referandumlara müsaade etse de, Kuzey Irak Kürt Federe Yönetimi’nin 25 Eylül’de yaptığı ve içerisine Kerkük vilayetini de dahil ettiği referandum Irak başbakanı Haydar el-İbadi tarafından yok hükmünde sayıldı ve bu açıklamanın ardından bir dizi askeri operasyon talimatı verilerek Kerkük şehri kısa bir süreliğine de olsa savaş alanına döndü.

Referandumun sonuçlarının geçersiz kılınması çağrısı sadece Irak merkezi hükümetinden değil, Türkiye, İran gibi bölge ülkeleri ile beraber ABD, Almanya ve Fransa gibi küresel güçler tarafından da yapıldı. Tüm bu çağrılara rağmen Mesut Barzani, referandumun ve sonuçlarının son derece meşru olduğunu ve dolayısıyla referandumun geçerliliğine gölge düşürecek hiçbir eylemde bulunmayacaklarını defaatle belirtti.

Esasen, Irak merkezi hükümeti 2014 yılından bu tarafa Barzani yönetiminin Bağdat’a sormadan Türkiye ile Kerkük petrolleri üzerinden yaptığı petrol anlaşmalarına, Rusya’nın Rosneft enerji şirketi ile yapılan bir milyar dolarlık yatırım sözleşmesine ve Kerkük valisinin tek taraflı bir takım kışkırtıcı beyanat ve fiillerine karşı olduğunu her defasında ifade etti. Fakat, bağımsızlık referandumu bardağı taşıran son damla oldu ve maalesef olan oldu…

IRAK VE İRAN İTTİFAKI ‘POZ VERDİ’

Geçen hafta başında Iran destekli Haşdi Şabi milisleri ve Irak ordusu ansızın Kerkük şehrine doğru ilerleyerek şehrin güney ve batısını kapsayacak saldırılarda bulundu. Kamuoyunun şaşkınlıkla izlediği bu hadise yaşanırken enteresan bir şekilde Peşmerge güçlerinin binlerce siville birlikte şehri terk ettiklerine şahit olduk. Fakat, Peşmerge güçleri şehrin güneyinden ve batısından Süleymeniye’ye doğru çekilseler de özellikle Kerkük’te bulunan önemli petrol kuyularının güvenliğini elden bırakmadı.

Tüm bu gelişmelerden sonra Irak ordusu IŞİD’in Kerkük’ün güneyindeki şehirlere saldırmasını bahane ederek şehirden geri çekileceğini duyurdu. Bu duyuruya paralel olarak, Kürdistan bağımsızlık referandumuna öteden beri karşı çıkan PKK bir anda Kerkük sokaklarında kameramanlarla mevzilenerek, Irak ordusunu şehirden attıklarına dair Kürt ve uluslararası kamuoyuna adeta ‘poz vermek’ istedi. Nihayet Irak ordusu ve İran destekli Haşdi Şabi milisleri şehirden ayrıldı.

Bu durumda ve son gelişmeleri de dikkatte aldığımızda Kerkük Krizinin galiplerinin İran ve PKK olduğunu açıkça ifade edebiliriz. İran, çünkü Şii motivasyonlu Haşdi Şabi milislerini etkin bir şekilde mobilize eden Tahran yalnızca Kerkük gibi ihtilaflı bölgelerde değil, IŞİD’in Irak’ta boşalttığı hemen hemen tüm alanlara Haşdi Şabi marifetiyle yerleşmiş durumda. Buna Tahran’ın Bağdat merkezi hükümeti ve özellikle Irak başbakanı Haydar el-İbadi üzerinde ki etkinliğini de eklersek, Kerkük krizinin İran’ın istek ve planları doğrultusunda nihayete erdirildiğini ifade etmek yanlış olmaz.

PKK, BÖLGEDEKİ ETKİNLİĞİNİ ARTTIRDI

Kerkük krizinin ikinci bir galibi ve İran’ın ayağına basmamaya son derece ihtimam gösteren diğer bir aktör ise şüphesiz PKK oldu. Özellikle, İran ile öteden beri son derece yakın ilişkiler içerisinde olan Cemil Bayık üzerinden Kürdistan referandumuna karşı olduğunu belirten PKK, İran’da faaliyet gösteren PJAK’ı da Kerkük krizine kayıtsız kalmaya zorlayarak adeta Barzani’nin burnunun iyice sürtünmesini istedi. Kerkük krizini fırsata çeviren PKK, bölgedeki Kürtler üzerinde tekrar etkinliğini arttırarak, referanduma karşı olmalarının ne kadar doğru bir karar olduğunu Kerkük krizine işaret ederek anlatmaya devam etmekte. Kerkük krizinin bitmesine yakın, özellikle Talabani’nin Yurtseverler Birliği’nin güçlü olduğu yerlere tekrar yerleşmeye başlayan PKK’nın, Irak Kürdistan’ındaki etkinliğini tekrar arttırdığına şahit oluyoruz.

BARZANİ ALEYHİNE PROPAGANDA BAŞLADI

Kaybedenlere gelirsek, Barzani patlak veren Kerkük krizinin en büyük mağlubiyet yaşayanlarından. Referandum öncesi Peşmerge’nin kontrol ettiği toprak yekûnunun yaklaşık yüzde kırkından çekilmek zorunda kalan Kuzek Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nde, paralel bir şekilde Barzani aleyhine büyük bir tartışmanın da fitilinin ateşlendiğini görmekteyiz. Daha birkaç hafta öncesine kadar referanduma dair kaygılarını belirten Goran ve PUK gibi Barzani karşıtı Kürt partileri an itibariyle haklılıklarının tescillendiğini ve Barzani’nin tüm Kürtleri kendi şahsi istikbali için felakete sürüklediğini belirtmekteler. Diğer taraftan, özellikle PKK ve PYD de boş durmayarak Barzani’nin Kürt siyasal hareketi için artık son derece ağır bir yük olduğu söylemini tüm basın yayın kurumlarında işlemekteler. Dolayısıyla, an itibariyle gerek Irak Kürdistanı’nın elde ettiği birçok kazanımın yitirilmesi gerekse de Barzani’nin şahsına dair yapılan eleştirilerin ayyuka çıkması, Kerkük krizinin en büyük kaybedenlerinden birinin Barzani olduğu gerçeğini karşımıza çıkarmakta.

TÜRKİYE, İÇERİDE DE DIŞARIDA DA KÜRTLERİ KAYBETTİ

Kerkük krizinin en önemli kaybedenlerinden biri de şüphesiz Türkiye. İç siyaset doneleri ile meseleye baktığımızda, Erdoğan yönetimindeki Türkiye başından beri Kürdistan referandumuna hasmane bir tutum takınarak gerek bölgede gerekse de Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürdü tekrar hayal kırıklığına uğrattı. Diğer taraftan, PKK ve ilintili örgütlerin genişlemesini durdurmak için on yıllardır aktif mücadele veren Türkiye, yaklaşık 10 yıldır PKK’yı Irak sathında etkisizleştirme noktasında işbirliği yaptığı çok önemli bir müttefiki olan Barzani yönetimini kaybetti.

Bununla birlikte, Türkiye’nin bölgedeki siyaseti açısından bu ihtilafa baktığımızda ise karşımıza benzer şekilde büyük bir iflas tablosu çıkıyor. İran özellikle Haşdi Şabi milisleri ile Türkiye sınırına yakın sayılabilecek bölgelere nüfuz etmeyi başardığı, artık Türkiye kamuoyu tarafından da bilinen bir gerçek. Dolayısıyla, bir tarafta asırlardır güç mücadelesi verdiği komşularından olan Iran tarafından çevrelenen bir Türkiye profili karşımıza çıkarken, diğer taraftan PKK’ya karşı kurulmuş olan en önemli ittifaklarından birini kendi eli ile yıkan bir Türkiye, Kerkük krizinin en büyük kaybedenlerinden biri olduğunu kendi marifetiyle ispatlamış oluyor.

[Deniz Ayhan] 21.10.2017 [TR724]

Erdoğan, Perinçek’in neden ve ne zaman esiri oldu? [Erman Yalaz]

Doğu Perinçek, iki gün önce Cem TV’ye konuşarak 15 Temmuz kontrollü darbesinin Tayyip Erdoğan ve ekibiyle, kendisi dahil kalabalık bir güruh tarafından bilindiğini açıkladı. İki saatlik programda Perinçek, “Bizim de MİT ve Melih Gökçek’in de darbe girişiminden haberi vardı” diyor. “Ama Cumhurbaşkanı ‘saat 4 civarında öğrendim’ dedi “ diye sorulduğunda en yüksek perdeden cevap veriyor: “Onlar doğru değil, gerçekle hiç ilgisi yok. Herkes biliyor. Bakın Ben biliyorum onların bildiğini…” Perinçek bunu ilk kez yapmıyor. Üstelik o programda Ergenekon-Erdoğan ilişkilerine dair söyledikleri yüzeysel gözükse de satır arasında derin açıklamalar var.

Klasik gözüken ancak Perinçek ve Ergenekon tayfasının hafıza yapmak istediğini açıkça gösteren haliyle anlatımları şöyle: “2014’e kadar Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen (cemaat kadrolarını kastediyor) ülkeyi birlikte yönetti. Ülkeyi bölmek istediler. Bu nedenle Ergenekon ve Balyoz ismiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve vatanseverlere tuzak kuruldu. Kumpas davalarını cemaat açtı. Erdoğan destekledi. Sonra 2014’te milli güçler ağır bastı, Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ittifakı bozuldu; Erdoğan, Gülen’in (cemaatin)  üzerine yürümek zorunda kaldı.” Perinçek’in janjanlı diğer laflarını kenara koyarsanız temel tezi bu.

Gerçekler böyle değil. Ancak Perinçek’in açıklamaları artık birlikte yürüdükleri (Erdoğan-Ergenekon) yol haritasında da işaret taşı niteliğinde bilgi ve değerlendirmeleri barındırıyor. Perinçek, ‘2014’ten sonra Erdoğan iyi adam oldu’ diyor. Ne oldu peki o dönemde? 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasıyla önce AKP’li 4 bakan ve bürokratlarıyla Reza Zarrab dosyası açıldı, sonra Bilal Erdoğan’ın Binali Yıldırım ve Erdoğan’ın işadamlarından oluşan diğer şurekası ile havuz medyası yolsuzluklarının yer aldığı Türkiye siyasi tarihinin en önemli iki soruşturması patlak verdi. Erdoğan ve ekibince engellendi ve üstü kapatıldı.

Ben Perinçek’in sözlerini bir yıl daha geriye alıyorum. Ergenekon ve Balyoz davaları açısından kırılma 9 Şubat 2013’te yaşandı. Erdoğan bu tarihte Balyoz davasından tahliye olan 1. Ordu eski Komutanı Ergin Saygun’u tedavi gördüğü hastanede ziyaret etmişti. Saygun ziyareti, Ergenekon ve Balyoz camiaları ile o dönem kendilerine destek çıkan medya tarafından bile büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı.Oysa ziyaretten bir ay önce doktorları ve başhekimleri bile Dolmabahçe’ye çağırıp, ziyareti ayarlayan Erdoğan’ın kendisiydi. Balyozcularla anlaşma masasına o tarihte oturdu Erdoğan.

Neydi bu Balyoz davası peki? On yıl önce, Mart 2003’te 1. Ordu Komutanlığı’nda dönemin hükümetini devirmek için Çetin Doğan başkanlığı ve komutasında Balyoz isimli bir askeri darbe planı hazırlanmıştı.Üstelik darbe hazırlık toplantısı yapılmış, fişleme, psikolojik harp, istihbarat ayaklarıyla süreç başlamıştı. Taraf gazetesinin 30 Ocak 2010’daki manşeti ve devam haberleriyle önce soruşturma başladı, delillerin ciddiyetiyle iddialar davaya dönüştü.

Doğan ve cuntasının darbe zeminini hazırlama amaçlı hükümete yönelik; Hava Kuvvetleri’nin tasarladığı Oraj ve Deniz Kuvvetleri’nin hazırladığı Suga eylem planları; dini grup liderlerine yönelik ‘Döküm’; gayrimüslim cemaat önderlerine yönelik ‘Sakal’; darbe karşıtı akademisyenlere yönelik ‘Tırpan’; ve darbe karşıtı liberallere yönelik de ‘Testere’ eylem planlarının uygulanmasının hedeflendiği ortayı çıkmıştı. Ses kayıtları, onbinlerce belge, CD’ler… Fatih ve Bayezid Camiilerinde bomba patlatılarak hükümetin sıkıyönetim ilan etmeye zorlanması, Yunanistan hava sahası üzerinde bir Türk jetinin düşürülerek halkın galeyana getirilmesi ve darbe sonrası demokrat görüşlü gazetecilerin tutuklanması gibi planlarda bunun içindeydi. Binlerce dindar insan gözaltına alınacak stadyumlara toplanacaktı. İşte Erdoğan’ın o Ergin Saygun görüşmesinden sonra dava terse döndü, dijital deliller sahte yaygarası ile mevcut deliller bile yok sayıldı. Oysa en büyük şahit Erdoğan’ın kendisi, Abdullah Gül, Bülent Arınç’tı. AK Parti, iktidara geldiğinin tadına bile varamadan masada Çetin Doğan gibi isimlerin; 28 Şubattan kalma planları uygulama ısrarı ve askeri vesayetle yüz yüze gelmişti. Bilinen bütün bu gerçekleri hatırlatmamın tek sebebi var. Perinçek, ‘2014’te Milli Güçler Ağır Bastı’ diyor.

AK Partililer de cemaatle siyasi iktidar arasındaki çekişmenin 7 Şubat 2012 MİT Müsteşarlarını da içine alan KCK-PKK soruşturma dosyasına bağlıyor. Yani onlar Erdoğan’daki değişimi bir yıl daha geri alıyor. Oslo süreci sonrasında PKK-KCK yapılarının şehirleri bombalarla doldurduğunu gösteren, bunun MİT kontrolünde icra edildiğini ortaya koyan o soruşturmalar da tarih oldu, kapatıldı. Ülke terör sarmalından kurtulamadı o gün bugündür. Erdoğan da Ergenekon tayfası da bu açıkları kullanarak, şehit edebiyatlarıyla suçları örttü, suçluları korudu. Daha büyük günahlar işledi.

Bütün bu hatırlatmalardan sonra günümüze gelelim. Perinçek’in anlatımıyla 51 bin kişi hapiste 30 bin kişi TSK’dan tasfiye edildi. Perinçek ve Erdoğan bunların Fethullah Gülen ve Hizmet Hareketiyle irtibatları olduğunu ileri sürüyor.  Perinçek o kadar mutlu ve 2014’te kurulan ittifakın bitmemesi için o kadar Erdoğancı ki, prensiplerini bile yerle bir ediyor. “Eskiden YAŞ toplantılarında 2-3 kişi tasfiye olsa alkışlıyorduk, Türkiye’nin önü açıldı. Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor. Arslanlar gibi…” diyor. Aksiyon Dergisi’nin  12 yıl önce manşetten adını koyduğu haliyle ‘Bay Matruşka’ Perinçek  “Biz değişmedik, Erdoğan bizim çizgimize geldi” diyor. 28 Şubat devrinde de,  geçmiş 50 yılda da Fethullah Gülen ve camianın hep hedefte olduğunu ekliyor.

Ee tabi Perinçek, Erdoğan, danışmanları, askerler, MİT, Melih Gökçek, Ergenekon sanıkları ve kendisiyle, Aleksander Dugin dahil Rusya gibi dış güçlerin de darbeyi bildiğini anlatıyor. Atilla Uğur’un YAŞ öncesi darbe olacağını söylediğini, ama bunun ezileceğini de anlattığını belirtiyor. Bilinen bu 15 Temmuz darbe girişiminin üstüne gidilip gidilmemesi Perinçek ve ekibini çok ilgilendirmiyor. Onlar 15 Temmuz sonrası gerçek darbeyle masum yüz binlerin ezilmesini alkışlıyor. ‘Biz zaten 28 Şubat’ta da öncesinde ve sonrasında da yapmak istediklerimizi Erdoğan’a yaptırıyoruz’ diyor Ergenekon’un sözcüsü olarak. Aslında itiraflar ve yaşananlar bununla sınırlı değil. Bugün yüz binlerce müteddeyyinin cezaevine atılıp, işkence, faili meçhullere maruz kaldığı; yine devletten, memuriyetten tasfiye edildiğine bakıldığında Ergenekon ve 28 Şubatçıların yapamadığı yapılıyor. İhale Erdoğan ve Perinçekgillerde. Çetin Doğan’ın, İlker Başbuğ’un ‘milli ordu cami mi bombalar’ dediği Balyoz süreçlerinde ve planda istenen her şey adım adım uygulandı.

İyi mi Perinçek çıkıp şimdi ‘Erdoğan ve ekibi darbeyi biliyordu’ diyor. Yani kurgu darbe ve sonrasında yaşananları birlikte yönettik demeye getiriyor.  AKP ise belediye başkanlarını tasfiye kararı alan Erdoğan’ın dediğinin olup olmayacağıyla debeleniyor. Türkiye, diğer mütedeyyinler uyusun bakalım. Balyoz’un ve 28 Şubat’ın yeni versiyonu bu süreçte sıra onlara yakında da geleceğe benziyor. Ben demiyorum.Perinçek diyor. “Kandırıldık deyince hukuki sorumluluktan kurtulmaz. İndirim sebebi olabilir yargıçlara. Türkiye’yi yöneten biri sık sık kandırıldım diyor. Bu kadar kolay kandırıldığı söyleyen insanlarla Türkiye’yi yönetemeyiz, onlara emanet edemeyiz. Yarın onu kim kandıracak? AKP’ye Türkiye’yi emanet edemeyiz?” diye haykırıyor. Erdoğan’ın ve AKP’nin Ergenekon ve Perinçeklere esaretini ilan ediyor. Dün söylediklerine de ilaveleri var Bay Matruşka’nın: “2019’de Erdoğan olmayacak. Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanma imkanı gözükmüyor. Türkiye’nin milli kuvvetleri onu yıkacak, 2014 Silivri duvarlarının yıkılmasından sonra başladı. Okullarda mescit açan, abdesthane açan bir hükümet iktidarda kalamaz. Laik ve milli bir hükümet kurulacak. Götüreceğiz onları ve bir Milli hükümet kuracağız.”

[Erman Yalaz] 21.10.2017 [TR724]

Breh breh breh! Dünyanın vicdanıymışlar! [Bülent Keneş]

Kökeni Yunanca olan ve bölünmek, yarılmak, ayrılmak, parçalanmak anlamına gelen ‘şizofreni’, bir ruh hastalığı olarak algılama ve düşünme yetilerinde meydana gelen arızaların kişilerin davranışlarında yol açtığı ciddi bozulmalara karşılık gelir.

İşin uzmanlarına göre, bir şizofreni hastası, kendisini rahatsız eden dış dünyadan bağını koparır. Gerçeklerden uzaklaşarak kendi kendine yeni bir dünya kurar. Şizofreni, yaygın olarak bilinenin aksine, kişilik bölünmesi sonucu bir çift kişilikli olma hali değildir. Aynı anda iki farklı gerçekliğe inanmaktır. ‘Gerçek gerçeklik’ normal bir insanın algıladıklarına denk düşerken, ‘ikinci gerçeklik’ normal bir insanın asla anlayamayacağı tuhaflıklara karşılık gelir.

Devletin tepesine tebelleş olmuş AKP Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve profil çapından ya da kişilik irtifasından dolayı başbakanlık koltuğuna oturtmaya layık gördüğü Binali Yıldırım’ın davranışlarının azıcık aklı başında olan her insana tuhaf gelmesi bundan olsa gerektir. Çıplak gözle görülebilen gerçeklikle Erdoğan ve Yıldırım’ın gördükleri, göstermeye çalıştıkları; inandıkları, inanmak istedikleri ya da inanıyormuş gibi yaptıkları gerçeklik arasındaki uçurumun derinliği düçar oldukları hastalığın ciddiyetini gösterir niteliktedir.

…VE DİKTATÖR SORDU: DEMOKRATLAR OLARAK BİZ NE YAPACAĞIZ?

İrili ufaklı 200’e yakın medya organını kapatmış, en az 250 gazeteciyi hapsetmiş; binlerce akademisyeni üniversiteden atmış, yine binlercesini hapse tıkmış; 4 binden fazla savcı ve hakimi konumundan etmiş, 2 binden fazlasını hapse tıkmış; binden fazla avukatı gözaltına aldırtmış, 500’den fazlasını mahpus etmiş; onlarca holdingi, binlerce özel mülkü gaspetmiş; en az 150 bin kamu çalışanını sorgusuz sualsiz işlerinden etmiş; 55 bin masum insanı psikopatik manyaklığa varan görülmedik bir keyfilikle tutsak almış; hamile ya da lohusa kadınlardan ve hatta yeni doğmuş bebeklerden yüzlercesini hapse atmaktan geri durmamış; sırf Kürt oldukları için onbinlerce insanı içeri tıkmış; sivil halkın yaşadığı şehirleri, kasabaları, köyleri tanklarla, toplarla yerle bir etmiş; ülkede demokratik hukuk kurallarına göre çalışır tek bir kurum bırakmamış; polisi partizan milise, çapulculaştırdığı orduyu kapıkuluna çevirmiş; sistematik işkenceyi alenileştirecek kadar ileri gitmiş;  haydutlar gibi adam kaçırmayı sıradanlaştırmış; mafyatik bir maharetle masumları rehin alma alçaklığını sınır aşar hale getirmiş ve dünyanın kendisinden haklı olarak “diktatör” diye bahsetmesini sağlamış Erdoğan, Perşembe akşamı yaptığı bir konuşmada ne derse beğenirsiniz?

Başında bulunduğu ülkede, ana hatlarıyla özetlediğimiz acınası gerçeklik buyken, onu bambaşka bir gerçekliği anlatırken görüyoruz. “Emperyalizmin acımasız vukuatları karşısında demokratlar olarak ne yapacağız?” sözünü pervasızca edebilmek için nasıl bir ruh haletine, nasıl bir şizofreniye, nasıl bir manyaklığa düçar olmak lazım artık siz tahmin edin. Hile hurda ile de olsa seçilmiş başbakanı ipleri elindeki Pelikanlara yem etmiş; hile hurda ile de olsa seçilmiş belediye başkanlarını saplantılı bir şekilde kafaya takmış; ülkede hukukun ‘h’sini, adaletin ‘a’sını bırakmamış; her yeri ah-u zarların ayyuka çıktığı karanlık birer zulümhaneye, her köşesi feryatların kulak tırmaladığı birer işkencehaneye dönen bir ülkenin tepesinde olduğu halde bir insan nasıl bir hastalığın dramını veya nasıl bir yüzsüzlüğün konforunu yaşıyor olmalı ki, hiç utanıp sıkılmadan kendisinden “demokrat” diye bahsedebilsin?

NE MENEM BİR ŞEYDİR BU GÜÇLÜNÜN HAKLI OLMA HALİ?

Duydunuz mu? Zat-ı şahaneleri Erdoğan hazretleri “Güçlünün haklı olduğu bir dünyada yaşamak da istemiyormuş.” “Güçlünün haklı olması” vicdanlarında kırık dökük de olsa hala adalet hissi taşıyan insanlar için ne büyük bir zulümdür hiç düşündünüz mü? Suçlunun, ahlaksızın, zalimin, hayının ve alçağın güçlüsünün hakkını yediklerine zulüm üstüne zulüm yapıp bir de üstüne haklıymış, vicdanlıymış gibi ahkam kesmesi, ahlak ve vicdan dersi vermesi ne çekilmez bir zulümdür bilir misiniz?

Zalimin zulümlerden şikâyet etme yüzsüzlüğü, ahlaksızın ahlaksızlıklardan bizarmış gibi rol kesmesi fiili zulümden daha büyük bir zulüm, fiili ahlaksızlıklardan daha büyük bir ahlaksızlık değil midir? Güçlünün haklı gibi racon kesme ahlaksızlığına asırlar boyunca örnek olacakların çıkıp bir de başkalarına yansıttıkları bu kepazelikten muzdariplermiş gibi ahkam kesmelerine ne buyurulur peki?

Sahi ne menem bir şeydir bu güçlünün haklı olma hali? Mesela, 17/25 Aralık 2013’te yaşanan kepazelikler gibi bir şey midir bu? Yakın çevresiyle birlikte Erdoğan ve ailesinin adi bir hırsızlıkta, hayasız bir yolsuzlukta, yönettiği ülkeye ihanet edip milli çıkarlarını başka bir ülkenin çıkarlarına peşkeş çekme karşılığında İran’ın Reza’sından kasa kasa, kutu kutu rüşvetler alırken suçüstü yakalandığında güçlü olmanın kendisini haklı çıkarması gibi bir şey midir? O güçle, yakasını kaptırdığı hukuku tarumar etmek midir güçlünün haklı olma hali? Yoksa, sanki o ahlaksızca cürümleri işleyenler onlarmış gibi, kanun adamlarını oradan oraya sürmek, hapse tıkmak mıdır? Hatta kendi rezilliklerinin ortalığa dökülüp saçılmasından sorumlu tuttuğu kesimlerin doğmamış bebeklerinden bile intikam alacak kadar alçalmak, gözü dönmek ve canileşmek midir?

YOZ VE MÜRAİ BİR VİCDANIN SAHİ KAÇTIR HAVA PARASI?

Nasıl bir şeydir sahi güçlünün haklı olması? Cürm-ü meşhud halindeyken yakalanmış olmanın verdiği korkuyla kısık mı kısık bir ses tonuyla talimat verdiğin evladınla birlikte tüm sülalenin gece boyunca sıfırlayamadığı haram milyarların üzerinde otururken ahlaksız gücünün verdiği şımarıklık ve küstahlıkla başkalarına ahlak dersi vermek midir? Sırf kepazeliklerin daha fazla ayyuka çıkmasın diye gerçeklerin sesi olma cesareti gösteren gazeteleri kapatmak, televizyonları susturmak, geriye bıraktıklarını da önünde secdeden kalkmayan her şekle girebilen omurgasız şebeklere çevirmek midir? Nedir güçlünün haklı olması?

Güçlünün haklı olması, kirli siyasi hesaplarla IŞİD’inden PKK’sına varıncaya kadar türlü terör örgütleriyle iş tutup, evdeki hesap çarşıya uymayınca aynı terör örgütlerini bahane ederek zavallı gariban insanların evlerini başlarına yıkmak mıdır? Güçlünün haklı olması, demokratik hukuk devletlerinden haksız yere istediklerini alabilmek için o ülkelerin masum vatandaşlarını rehin almak, şantaj ve blöflerle ahlaksız mı ahlaksız pazarlıklara girişmektir belki de. Kim bilir?

Güçlünün haklı olması sanki yetmezmiş gibi bir de yüzsüz olmasına ne demeli peki? Kendi ülkesinde kendi eseri olan devasa hukuksuzluklar, adaletsizlikler, devlet kılığına bürünmüş zulümler, haydutluklar ve alçaklıklar sanki hiç yokmuş gibi davranıp “Maalesef dünyada adalet yok. Özellikle ekonomik noktada güçlü olanın haklı olarak takdim edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Haklı olanın güçlü olduğu değil, güçlü olanın haklı olduğu bir dünya. Böyle bir dünyayı kabullenmek mümkün değil. Ben böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Böyle bir dünyada yaşamak bize bir zul,” diyerek insaniyet havaları basan pörsümüş yoz ve mürai bir vicdanın sahi kaçtır hava parası?

Hukukun, adaletin, en temel hak ve özgürlüklerin, evrensel insani değerlerin yerlerde süründüğü, haydutluk, katliam, zulüm ve işkencelerin ayyuka çıktığı bir ülkede insanların aklıyla dalga geçercesine “Biz otoriter bir rejim mi kurduk?” diye sorup, ardından da “Hayır” diye cevap verebilmek ne türden bir duygu durum bozukluğunun işaretidir acaba? Bu vahim hastalığın isabetli teşhisi için sanırım girişteki ruh hastalığı tanımına dönüp yeniden bir bakmak gerekir.

ZİNDANDAKİ 669 BEBEKTEN UTANMADAN VİCDANDAN BAHSEDEN BAŞBAKAN

Ağababası böyle olur da, düşük profil kontenjanından başbakanlık koltuğuna oturttuğu, yolsuzluklarındaki yoldaşı, hırsızlıklarındaki sırdaşı, rüşvetlerindeki paydaşı geride kalır mı hiç? O da, insanlığın sükut ettiği, vicdansızlığın zirve yaptığı, insafın kuruduğu bir devr-i zulmetin nesiller boyunca lanetle anılacak kapkaranlık bir figürü olduğunu unutmuş, hiç utanıp sıkılmadan, “Türkiye’nin misyonu, mazlumların sesi, aklı ve vicdanı olmaktır. Faaliyetlerimiz Türkiye olarak kendi topraklarımızla sınırlı değil. Bir anlamda Türkiye yaptıklarıyla dünyanın vicdanı olmaya devam ediyor,” deyivermiş.

He ya, hiç utanıp sıkılmadan adam çıkmış bunu demiş… Hem de 669 bebeğin zindanlarda olduğu, her gün onlarcasına ters kelepçe vurulan 20 binden fazla fazilet timsali mütedeyyin kadının kodeslere tıkıldığı bir cehenneme dönen ülkenin utanç tarihine ibretle geçecek Başbakanı olarak demiş. Hem de, bir şekilde getirmeyi başardıkları kızının bulunduğu bir salonda, Malcolm X’in “Eğer dikkatli olmazsanız gazeteler sizin mazlumlardan nefret etmenizi, zalimleri ise sevmenizi sağlar,” sözüne atıfta bulunmuş hayasızca.

Oysa, bunu diyen şarlatan ve ağababasının tamamını foseptik medyası haline getirerek, yalan ve iftiranın binin bir para etmediği Türk medyası üzerinden kesintisiz yaptığı şey tam da Malcolm X’in uyarıda bulunduğu kepazelikten başkası değil. Bu şarlatanların ellerine geçirdikleri gücün verdiği sarhoşluk, arsızlık ve sınırsız küstahlıkla masum insanları en alçakça yalanlarla, en soysuz iftiralarla her gün nasıl şeytanlaştırdıklarını, nasıl düşmanlaştırdıklarını, nasıl kriminalize ettiklerini bilmesek, Allah muhafaza, belki Malcolm X’in onurlu birer varisleri olduklarını bile düşünme hatasına düşebilirdik.

‘KIRAN VURDU MEMLEKETİ, ZALİMLER HAKAN OLMUŞTUR’

Sadece Suriye’den kaçıp Türkiye’ye sığınanların değil, kendi yönettiği ülkenin vatandaşlarının da akın akın kaçarak sığındığı Batılı demokrasilere utanmadan laf edecek kadar gerçeklikle bağını koparmış olan Yıldırım, belli ki bu konuda da ağababasının izinde. “Radikalleşmenin yanı sıra yabancı düşmanlığı gibi akımların da özellikle gelişmiş ülkelerde artmaya başladığına şahit oluyoruz. Üstelik bu radikalleşme dalgasının demokrasilerinin gelişmiş olduğunu düşündüğümüz Avrupa’da başlamış olması, ayrı bir endişe kaynağıdır,” incileri ona ait. Acınası Yıldırım’ın düçar olduğu bu vahim hastalığın isabetli teşhisi için de yazının girişine şöyle bir bakmak yeterli olur sanırım.

Arsız zalimlerin gerçek diye sundukları acayip palavralar bir yana, yönettikleri ülkenin acı gerçekleri en iyi Ataol Behramoğlu’nun “Yunus Gibi” şiirinde karşılığını buluyor. Hakikaten de bu harami dinbaz zalimlerin elinde, şairin dediği gibi, bahtsız memleketimizde korkulan ne varsa olmuştur…

Kıran vurdu memleketi
Zalimler hakan olmuştur
Yedikleri yoksul eti
İçtikleri kan olmuştur.

Kula kulluk etmeyenin
Vicdanını satmayanın
Haram lokma yutmayanın
Mekânı zindan olmuştur.

Yalan dolan yazıp çizen
Kudretliye övgü düzen
Dün dinsizim diye gezen
Bugün Müslüman olmuştur.

Emeksiz zengin olanın
Kitapsız bilgin olanın
Sermayesi din olanın
Rehberi şeytan olmuştur.

Haramisi, soyguncusu
Uğursuzu, vurguncusu
Cellat ruhlusu, soysuzu
Bakan, sadrazam olmuştur.

Korkan varsa konuşmaya
Anlam yükleyip susmaya
Gerek kalmadı korkmaya
Çünkü korkulan olmuştur.

Sesime kulak ver gülüm
Tutsaklığa yeğdir ölüm
Nerde varsa böyle zulüm
Çaresi isyan olmuştur.

[Bülent Keneş] 21.10.2017 [TR724]

Rejimin dili ve işlevi [Mehmet Efe Çaman]

İslamcıların, özellikle de Erdoğan’ın yakın çevresinde olan ve İbrahim Kalın başta olmak üzere SETA kökenli akademisyenlerin, NAZİ Alman siyaset bilimci Carl Schmitt’e olan sempatileri sır değil. Schmitt 1930’lu yıllarda Adolf Hitler’in NAZİ partisine katılmış olan, muhalif ve özellikle de Yahudi yazarların kitaplarının kült törenler eşliğinde yakılması olaylarında aktif olarak yer almış bir ideolog ve siyaset teorisyeni. Yani sadece durumu kurtarmak ve kendini tehlikeye atmamak için korkunç NAZİ diktatörlüğüne ve Adolf Hitler’e ses çıkartmamış bir profesör değil Schmitt, bilakis aktif olarak NAZİ rejimi için çalışmış, bu rejimde görevler almış bir ideolog.

Carl Schmitt radikal bir anti-semitist, yani ırkçı bir Yahudi düşmanı. Gayet açık ve aktif bir şekilde ırk ayrımcılığı yapan düşünceleri savunduğu, kaleme aldığı biliniyor. Her ne kadar Katolik olması nedeniyle NAZİ rejiminde kilit bir göreve getirilmediyse de, hem parti üyesi, hem Hitler ve rejimine inanmış bir ideolog olması, hem de rejim aparatının fikir üreten beyinlerinden biri olarak bilinmesi nedeniyle, İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD ordusu tarafından tutuklanıyor. 1950’lerde ve 60’larda Schmitt Almanya’da NAZİ ideolojisinden arındırma politikasına şiddetle karşı çıkıyor, NAZİ geçmişi ile yüzleşmeyi reddediyor, bu nedenle de Almanya’da bir daha üniversiteye dönüşü mümkün olmuyor. Akademik çalışmaları için kendine ancak 1960’larda faşist Franco rejiminin hüküm sürdüğü İspanya’da yer bulabiliyor. İşte Erdoğancıların peşinden koştuğu, çok değer verdiği, fikirlerini kullandığı ünlü Alman siyaset bilimci Carl Schmitt’in özet yaşam öyküsü bu. Neden Carl Schmitt bu kadar önemli Erdoğan rejimi ve o rejimin enstrümanları için? Neden Türk İslamcıları ve İslamo-faşistleri Schmitt’in düşüncelerine başvuruyorlar?

SİYASETİ DOST-DÜŞMAN İKİLİĞİNE İNDİRGER

Carl Schmitt siyaseti biz ve öteki ayırımı üzerinden tanımlar. Dost ve düşman zıtlığının tüm siyasi eylemlerin temeli olduğunu ileri sürer. Kuramında bu kavram ikilisi temelinde siyasi birleşmenin ya da ayrışmanın gerçekleştiğini anlatır. Kamplaşmanın siyasi safları sıklaştırdığını NAZİ rejimi sırasında ampirik olarak gözlemlemiş, Hitler’in Yahudileri, Çingeneleri, eşcinselleri, engellileri, Slavları ve Afrikalı siyahları nasıl ötekileştirdiğine, bunun Alman toplumunu nasıl Hitler etrafında kenetlediğine, onları nasıl “hipnotize” ettiğine bizzat şahit olmuştur. Dahası, kendi siyaset teorisiyle ve aktif yazıları ve eylemleriyle de bu korkunç rejimin fiillerine katkıda bulunmuş beyin takımındandır. Almanya’da iki savaş arası dönemde ve İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan soykırım ve insanlık suçunun fikir ortağı olan Schmitt, şüphesiz teorik olarak bu tür bir barbar sistemin nasıl çalıştığını ve kendisini meşrulaştırdığını ortaya koyması bakımından önemli bir kuramcıdır. Ancak bu, Schmitt’in teorilerini kullanmayı, onlara hayranlık duymayı, bu kuramsal temeli siyasette kullanmanın yollarını aramayı asla haklı çıkartmaz.

İSLAMCILARDAKİ SCHMİTT SEVGİSİ VE BİLGİSİ

2006 yılında Almanya’da tamamladığım lisans-yüksek lisans ve doktora eğitimlerinden sonra idealizmin onurlu büyüsüne kapılıp Türkiye’ye döndüğümde, İslamcı akademisyenlerin inanılmaz Schmitt hayranlığı ve bilgisi dikkatimi çekmişti. Almanya’dan doktoralı bir akademisyen olmam nedeniyle sıklıkla Schmitt ile ilgili sorulara muhatap oluyor, buna itiraf edeyim ki çok şaşırıyordum. Nereden geliyordu İslamcıların bu Schmitt ilgisi? Almanya’da aldığım siyaset bilimi eğitimi sırasında Schmitt’in çok önemsenmediğini, birkaç cümle dışında siyaset teorisi derslerinde üzerinde durulan bir kuramcı olmadığını bildiğimden, neden Max Weber, Hegel, Kant, Morgenthau ve daha onlarca önemli Alman kuramcı varken İslamcılar arasında neden Schmitt’in bu kadar popüler olduğunu anlayamıyordum. Diğer Alman kuramcılar hakkında hiçbir şey bilmeyen İslamcı akademisyenler bile Schmitt’in fikirlerine ve kuramlarına aşinaydılar.

Erdoğan’ın otoriterleşmeye başladığı ve İslamo-faşist rejiminin prototipik yöntemlerini test ettiği Gezi Parkı olayları sırasında, Schmitt’in kuramlarının nasıl siyasi söylem üretiminde kullanıldığını fark edene dek bu durumu kendime pek izah edemedim. Ancak “Çapulcular” konseptinin nasıl enstrümantalize edildiğini gördüğümde durum değişti. Kendi saflarını sıklaştırmada öteki ve düşman üretiminin nasıl Hitler dönemindeki gibi başarıyla kullanıldığına hepimiz tanık olduk. Ancak bunun daha başlangıç olduğunu fark edemedik. O dönemde orantısız polis şiddetini eleştiren birkaç yazım sonrasında çalıştığım üniversitenin benden yirmi yaş büyük rektörü beni makamına çağırarak utana-sıkıla uyardığında, birilerinin nasırına bastığımı anladım. Haklı olduğumun tescili de olsa, hala genelleme yapmıyor, bunun tekil bir olgu olduğunu sanıyordum.

SCHMİTT’İN KURAMINA UYGUN DÜŞMANLAŞTIRMA

Sonra 17/25 Aralık soruşturmaları gündeme bir bomba gibi düştü. Aniden ortaya çıkan “Paralel Devlet” söylemi de yine Schmitt’in kuramına dayanarak başarıyla AKP seçmenine satıldı. Ötekileştirilen ve şeytanlaştırılan Hizmet Hareketi, kendi haklılığını ortaya koyabilecek hiçbir şansa sahip değildi, çünkü Erdoğan medyaya hâkimdi ve düşman söylemini kolaylıkla hakla kabul ettirdi. Yine bir Alman faşist, Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels’in tekrarlanan yalan halk tarafından sonunda kabul edilir yöntemini kullanıyorlardı. Bunun için medyayı rüşvet-tehdit ekseninde havuzlaştırmışlar, dâhil olmayanların canını çıkartıyorlardı. Yargıya sivil darbede Schmitt’in yöntemlerini kullanarak iktidarı yoğunlaştırmak, Hitler’in de efektif şekilde – yine Schmitt’in olağanüstü dehasını onaylarcasına – kullandığı bir metottu. Erdoğan’ın üniversite mezunu ve Nazizm ve faşizm uzmanı mürekkep yalamış danışmanları, Schmitt’e işte bu nedenle bu kadar önem vermişlerdi ve ben bunca yıl merak ettiğim bir muammaya en sonunda yanıt bulabilmiştim.

Erdoğan anayasaya aykırı olarak tüm siyasi gücü kendinde topladığında, neden Türkiye Cumhuriyeti rejimi kendi meşru anayasal düzenini savunamadı sorusunun düğümlendiği temel de Schmitt ve siyasi söylem meselesiydi. Siyasi söylem ve anlatı, biz-ötekiler ayrımından dost-düşman ayrımına vardığında, öteki ve düşman olmak durumuna düşmek istemeyen tüm siyasi ve toplumsal güçler rejimin söylemini benimsedi. Bu Hitler dönemi Almanya’sında da böyle olmuştu. Ötekinin kim olduğu ile alakalı olarak, diğerleri de pozisyonlarını belirledi, çoğunlukla – özellikle Hizmet Hareketi, liberaller ve Kürtlerle ilgili bağlamlarda – muktedir tek adamın yanında yer aldı. Schmitt’in teorisi işe yarıyordu; tıpkı 1930’ların Almanya’sında işe yaradığı gibi ve tıpkı NAZİ rejiminin hareket ettiği yönde.

FAŞİZMİN ASGARİ KOŞULU OLARAK SİYASİ DİSKUR

Faşizmin bir ülkeyi kıskacına alabilmesi için belirli asgari koşulları sağlaması gerekir. Bu koşulların temel zemini siyasi diskurdur. Hâkim söylemi topluma kabul ettirdiği oranda bir ahtapotun avına sarılıp onu ele geçirmesi gibi, siyasete ve topluma egemen olur. Hangi ipi çektiğinde kuklanın neresini hareket ettireceğini bilen bir kukla ustası gibi, diktatörlükler ve despot rejimler siyasi gündemi kendi dillerini kullanarak domine eder. Erdoğan Türkiye’sinde olan da bu. Özellikle 15 Temmuz sonrasında “paralel devlet” söyleminden (öteki imajından) “FETÖ” – terör örgütü – söylemine (yani düşman imajına) geçişi başaran Erdoğan, bu retoriği satın alan kamuoyu sayesinde gücünü pekiştirerek anayasal düzeni fiilen ortadan kaldırmak suretiyle sivil darbe yapmış olmasına karşın, her türlü hukuksal soruşturma ve hukuk sürecinden sıyrılabildi. Çünkü yargı da Erdoğan’ın siyasi söylemini benimsemiş, yasalara dayanmayan suç üretimi hamlesini kabullenmişti.

Rejimin dilini benimsemek bir kez gerçekleştikten sonra, oluşan güç vakumundan dışarı çıkabilmek mümkün olmuyor. Tek tük bu dilin dışında hareket eden yargı mensubu vardıysa da, bunlar derhal düşman ilan edilerek – yani “FETÖ’cü” olarak damgalanarak – içeri alındı. Bu söylem öyle yoğun şekilde bir benimsendi ki, tıpkı Hitler Almanya’sında ırk ayrımı politikası nasıl genel-geçer uygulama haline geldiyse ve bunu sorgulayanlar da kendilerini ve ailelerini toplama kampında bulduysa, bugün Türkiye’de de rejimin dilini kullanmayanlar ya ülkeyi terk ederek korkunç cendereden kurtuluyor, ya da kendilerini hapiste buluyor. Ya da susarak onurunu, haysiyetini ve şahsiyetini yitiriyor. Bu durum da aynen faşist, saldırgan ve yıkıcı Hitler rejimi ile benzerlik gösteriyor.

TOPLUM PROJELERİ BU!

Ötekinin yaratılması için onun insanlıktan çıkartılması, şeytanlaştırılması, resimlerinin ve düşüncelerinin tahrif edilmesi ve canavarlaştırılması yöntemleri kullanılıyor. Böylece değersizleştirilen ve şeyleştirilen insanlara bir eşyaymışçasına eziyet etmek konusunda ortaya çıkabilecek soru işaretleri ve tereddütler ortadan kaldırılıyor. Potansiyel vicdani mekanizmalar bertaraf ediliyor. Ahlaki bariyerler indiriliyor. Kanunlar bağlayıcılığını kaybediyor. Bebekleri haklarında mahkeme kararı olmayan anneleriyle beraber hapse tıkarken, doğumhane içinde doğum halindeki veya sezaryen sonrasındaki annelerin başına konan polislerin ve jandarmaların, o gayrı kanuni “görevleri” sorgusuzca-sualsizce yapmaları böylelikle sağlanıyor.

Bu yolla mümkün oluyor, evinde müşfik baba olan polislerin masumlara işkence yapan canavarlar haline dönüştürülmesini sağlamak. Bu şekilde oluyor “devlet görevlilerinin” – yani kamu görevlilerinin – üçüncü dünya ülkelerinden çoluk-çocuk, anne-babaları, aileleri kaçırmalarını olağanlaştırmak, deveti haydut devlete çevirmek. Değersizleştirilen, insanlıktan çıkartılan, canavar ve şeytan olarak lanse edilen insanların terörizmle suçlanarak, ortada tek bir kanıt olmamasına rağmen, hâkimler ve savcılarca aylarca, yıllarca hapishane hücrelerinde çürütülmesi işte böyle oluyor. Ve buna ne adliyeden ne de akademiden tek bir onurlu itirazın yükselmemesi de böyle oluyor işte! Bu zulümleri yapabilmek için Carl Schmitt’i okudular! Bunları yapabilmek için Kant’ı değil, Weber’i değil, Marks’ı ya da Hegel’i değil, faşist Schmitt’i okuttular onlara Alman sosyal biliminden! Dindar ve kindar nesilleri bu! Toplum projeleri bu! İslam ve faşizmi yan yana getiren sakat ve hastalıklı ideolojileri bu! İçlerindeki babası karşısında ezilmiş, birey olamamış, her türlü kültürel üründen ve entelektüel faaliyetten nefret eden ve karşılaşınca kompleksinin dışavurumu saldırmak olan bireylerin, güç elde etmek için Alman entelektüalizminden aşırdıkları tek reçetenin çıktığı sokak, işte bu İslamo-faşizm. Kendinden başka düşünen ve hayatı başka türlü yorumlayan ve yaşayan herkesi sindirmek, sinmeyeni ise yok etmek istiyorlar.

KAYNAK ORTADAYKEN BUGÜN OLANLARA ŞAŞIRMALI MI?

Hiçbir zaman insandan, haktan ve hukuktan yana olmayan, kendi öz evlatlarını bile sevgisiz, ahlaksız ve kindar bir sahte din anlayışına göre yetiştiren, demokrasiye zamanı gelince inilecek bir tramvay olarak bakan, günah-sevap olgusunu banka hesabı gibi aksilerle artıların birbirini nötrlemesi olarak algılayan bir güruhun, Schmitt’in faşist kuramları üzerine toplumsal denetim, kontrol ve diktatoryal iktidar inşa etmelerine şaşırmalı mıyız? Bu kafanın özgürlük, hukuk, adalet, eşitlik, tolerans, insan hak ve özgürlükleri, refah ve demokrasi üretmemiş olmasını garipsemeli miyiz? Namaz kılan insanların yalan söylemesini, rüşvet yemesini, harama el uzatmasını, masum canı almasını ve yakmasını hayretle mi karşılamalıyız? Hitler’in metotlarını kullananların, Türkiye gemisinin dümenini özgürlüklerin, refahın ve demokrasinin sakin sularına doğru mu kıracağını sanıyordunuz? Hala bu ekipten birilerinin çıkıp, bu gidişe dur diyebileceği ümidiniz mi var yoksa?

Tek tesellim, bu geminin de akıbetini de çalkantılı, puslu, soğuk ve acımasız bir okyanusta bulacağı. Carl Schmitt’in faşizmi gibi!

[Mehmet Efe Çaman] 21.10.2017 [TR724]

Genç kızlarımıza bu zulmü nasıl reva gördünüz? [Erhan Başyurt]

Hükümetin talimatı ile MİT’in yürüttüğü bir operasyon sonucunda Pakistan Lahor’da kaçırılan Metin Kaçmaz, eşi ve 14 ile 16 yaşındaki iki kızı Türkiye’ye getirildi.

Kaçmaz Ailesi, gece yarısı evlerine kimliği belirsiz kişilerin baskını ile başlarına çuval geçirilerek kaçırıldı.

Sonradan bunların Pencap Anti-Terör Dairesi mensubu istihbaratçılar olduğu, Türkiye’den kendilerine bir ‘kaçırılacak Türkler listesi’ verildiği ortaya çıktı.

Kaçmaz Ailesi’nin gözaltına alınması için bir mahkeme kararı yok.

Pakistan’da kaçırıldıkları 18 gün avukatlarıyla da görüştürülmediler.

Pencap Eyalet Mahkemesi, Türkiye’ye iade edilmelerini engelleyen bir karar verdi.

***

Ancak Pakistan istihbaratı, 13 Ekim 2018’e kadar Birleşmiş Milletler tarafından verilen ‘mülteci’ belgesine sahip Kaçmaz Ailesi’ni bilinmeyen bir yerde tutup, sonrasında İslamabad’a kaçırarak havaalanında Türk istihbaratına teslim etti.

Bunun adı ‘abduction’ yani ‘adam kaçırma’… Uluslararası literatürde bu tarz yasa dışı adam kaçırmalar için özel bir terim ‘rendition’ kullanılıyor.

‘Rendition’, 11 Eylül sonrası Bush döneminde CIA tarafından El Kaide’ye karşı sıklıkla kullanıldı.

İtalya’dan, Makedonya’dan, Afganistan’dan dünyanın dört tarafından bu şekilde yüzlerce isim kaçırıldı.

CIA, bu iş için paravan şirketlere ait sahte kuyruk numaralı özel uçaklar kullandı.

Bu insanlara, Polonya ve Almanya’da oluşturulan geçici gizli merkezlerde işkenceler yapıldı.

‘Şüphe’ kuvvetliyse, direkt alınıp Guantanamo’ya götürüldüler…

İşkenceler ve adam kaçırmalar ortaya çıkınca ABD aleyhine çok sayıda dava açıldı.

Kaçırılan kişilerin bazıları, bir süre sonra onlara daha kötü davranacak ana vatanlarına, Suriye’ye ve Mısır’a özel bir anlaşma ile teslim edildi.

Bu şahısların bir kısmı, şans eseri uzun işkencelerden kurtulunca, Avrupa’ya dönüp, hem kaçırılmalarına göz yumanlar hem de ABD aleyhine ceza ve tazminat davaları açtılar…

İtalya, kaçırma eylemine katılan 22 CIA görevlisi hakkında ‘tutuklama’ kararı verdi.

***

Bir öğretmen olan, değil şiddete meyil göstermek, en ufak bir hukuksuzluğa bile bulaşmamış Mesut Kaçmaz ve Ailesi’nin durumu, tabii ki El Kaide ve onunla suçlananlarla karşılaştırılamaz. Ancak başlarına gelenler maalesef onların başına gelenlerden farksız…

İktidar yanlısı Hürriyet ve Sabah başta olmak üzere Türk medyası, bu kaçırılma işlemini hukuksuzluk boyutuyla değil, ‘bir başarı hikayesi’ şeklinde okurlarına duyurdular.

İktidarın hukuksuzluğuna alkış tuttular. Ortak oldular. Acınası bir durum…

***

Kaçmaz Ailesi’nin kaçırılması ile ilgili hukuk mücadelesi veren Pakistan’daki avukatı Asma Jahangir yasadışı iadeyi ve yaşananları bir basın toplantısıyla çok net anlattı.

Açıklamaları şöyle:

‘Aile önce Lahor’da tutuldu, ardından İslamabad’a götürüldü. Havaalanına Türkiye’den özel bir uçak geldi. Aile fertlerini havaalanında sürükleyerek uçağa bindirip götürdüler. Demek istediğim: Burası bir ülke midir yoksa orman mıdır? Yoksa sahipsiz bir diyar mıdır? Çünkü burada mahkemeyi takan yok, istedikleri insanları dünya diktatörlerine teslim ediyorlar, daha önce de ettikleri gibi…

Bu sadece oradaki idarecinin buradaki idarecilerle dostluğu var diye… Biz de burada insanları onlara kurbanlık koyun gibi teslim etmeye devam edeceğiz öyle mi? Bu mahkeme bugün yetkililere emretti ve İslamabad’a inen ve İslamabad’dan kalkan bütün uçakların sayı ve listesini istedi. Hâkim, hangi özel uçağın havaalanına indiğinin kayıtlarıyla birlikte havaalanındaki kapalı devre kamera kayıtlarını da istedi ve ailenin ne şekilde götürüldüklerini görmek istediğini söyledi.

Yolcular bizi arayıp kızların nasıl sürüklendiğini, nasıl çığlıklar attıklarını ve onların nasıl zorbalıkla uçağa götürüldüklerini anlattılar. Oraya iner inmez hapise atıldılar, şu an karı ve koca ikisi de hapisteler, onlara işkence edildi ve dayak atıldı havalimanında…

Mahkeme, gelen bilgiye göre ailenin Pencap Anti-Terör Dairesi tarafından kaçırılmış olduğu detayını atlamadı ve şikayetçi olduğumuz bu timin üst düzey müsteşar yardımcısını ifade vermeye çağırdı. Biz bu meselenin sonuna kadar takipçisi olacağız, köküne kadar ineceğiz ve bu emri verenin kim olduğunu öğreneceğiz. Acaba o mahkeme emirlerini çiğneyip kendi emrini bastıran yönetici kim?

Size ayrıca ilginç bir şey daha söyleyeyim: İçişleri Bakanlığı bu konuyla ilgili açıklama yaptı ve ailenin sınır dışı edilmesi hakkında bilgi sahibi olmadığını belirtti. Federal İstihbarat Dairesi’nin (FIA) bile haberi yokmuş olan bitenden. Ailenin ülkeden çıkış yaptıklarına dair herhangi bir kayıt yok. Dışişleri Bakanlığı da aynı şekilde bilgi sahibi olmadığını belirtti. Madem bu iki bakanlığın hiçbir şeyden haberi yok, o zaman burada oturmuş her şeyi emreden o üçüncü şahıs kim acaba? Madem bir üçüncü şahıs var, o zaman o da şu anda oturmuş bizi dinliyordur. Biz de biliyoruz onun kim olduğunu ve yakasını bırakmayacağız.

İçişleri Bakanlığı, FIA’nın bile haberi olmadığını söylüyor. O zaman bu aile ülkeden nasıl ayrılabildi? Pasaportları bizde olduğu halde aile nasıl gönderildi? Kim götürdü pasaportları olmadan onları? Kimin gücü pasaportu olmayan insanları ülkeden çıkarmaya yeter? Siz gidebilir misiniz pasaportsuz ülke dışına? Ben gidebilir miyim pasaportsuz? Devlet yetkililerden birisi bunu emretmediği müddetçe, ‘götür’ demediği müddetçe nasıl olur bu?’

***

Pakistan’da vicdan sahibi bir hukukçu, Türkiye’de vicdan yoksunu medya mensupları ve iktidarın hukuksuz talimatlarını yerine getiren ‘kapı kulları’na insanlık ve hukuk dersi veriyor.

BM’nin ‘mülteci’ statüsündeki yani korumasındaki bir Aile, pasaportları olmadan, kaçırılarak kuyruk numarası gizlenen Türk istihbaratının özel uçağındaki istihbaratçılarına teslim ediliyor.

14 ve 16 yaşındaki gözleri bağlı masum kız çoçuklarının çığlıklarına, yerde sürüklenmelerine, zorbalıkla uçağa bindirilmelerine havalimanındaki yolcular şahit oluyor.

İranlı Rıza Zerrab için ‘benim vatandaşımı gözaltına almışlar’ diyerek ABD’ye kafa tutan iktidar, ‘benim başörtülü bacıma’ diyerek yıllarca kadınlardan oy devşiren iktidar, başları örtülü Türk kızlarına işkence yapıyor ve yapılmasına imkân sağlıyor.

14 ve 16 yaşındaki masum çocuklar (anne ve babaları da masum olduğu halde) gece yarısı başlarına çuval geçirilerek kaçırılıyor, gözleri bağlı bilmedikleri bir uçağa çığlıklar içinde zorla sürüklenerek ve zorbalıkla bindiriliyor, sonra da Türkiye’de yakınlarına teslim ediliyor.

***

Bu zulmü masum yavrulara yaşatmaya ne hakkınız var?

Bu yaşadıkları acı ve uzun travmayı nasıl atlatacaklar?

O masum yavrulara bu zulmü nasıl reva gördünüz?

Dünyada hesap vermekten kurtulsanız bile ‘Mutlak Adalet’ sahibi Allah’a hesap vermeyecek misiniz?

İdamla haksız yere yargılandığı mahkemeden serbest kaldıktan sonra meydana sıralanmış darağacındaki masumları gören Bediüzzaman gibi bu zorbalık karşısında biz de ‘YAŞASIN ZALİMLER İÇİN CEHENNEM’ diye avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz…

[Erhan Başyurt] 21.10.2017 [TR724]

Mafya mı demiştiniz! [Barbaros J. Kartal]

Değerli hâzirûn durum galiba aynen şöyle:

Partisinin genel başkanı ve Cumhurbaşkanı ve Türkiye’deki her şeyin başı Erdoğan, dünyada örneği görülmemiş bir şekilde belediye başkanlarına istifa etmeleri talimatı veriyor. O şehirlerde yaşayanların değil, kendisinin buna karar vereceğini; çünkü onları oraya partinin yani kendisinin getirdiğini söylüyor. Buradaki çarpıklıkları bir kenara bırakarak devam edelim.

Bu başkanlardan biri Melih Gökçek. Kamuoyunda konuşulan ne? Gökçek’i yemek kolay değildir. Gökçek pis işleri bilir. Kasetti, tehditti, şantajdı mutlaka bir kozu vardır. Dikkat edin bir belediye başkanından bahsediyoruz. Dilen Melih ile Diren Melih arasında gidip geliyor top. Hileli bir seçimle göreve gelen başkan yine hileli bir yoldan görevden alınacak. Su testisi su yolunda misali. Eğer iddialar doğruysa başkan paralarını ve oğlanları yurt dışına çıkarmış. Nasıl bir ülke değil mi?

Bir başka belediye başkanı Balıkesir’den. Başkan, zamanında Erdoğan’ın akçeli işleri ile ilgilenmiş, arşivi olan birisi olarak biliniyor. Ne konuşuluyor kamuoyunda “üstüme gelirseniz kimden ne kadar haraç alındı açıklarım” mesajları. Başkan’ın eşi tehdit altında, gözaltına alınma ihtimali iddiaları var.

Ha açıklasa ne olacak o ayrı mesele. Ama bu işler biraz kar topu misali. Bir başkanın değişmesi demek adamlarından iş adamlarına, teşkilattaki kankalarından akrabalarına bir yığın insanın etkilenmesi demek.

Ülkede ali kıran baş kesen cumhurbaşkanı uçakta gazetecilere istifa etmezlerse sonuçları ağır olur diyor. Bütün yandaşlar bu mesajı manşete taşıyor. Kim Erdoğan’ın söylemediği bir sözü yazabilir ki o uçakta. Buna ne cesaret ne cüret edebilirler. Zaten tek metin oluşturuyor. Adamları bakıp ona göre yayımlıyor. Gelin görün ki herkese aslan kesilen zat ertesi gün  “bedeli ağır olur demedim bedelli bu sene zor” dedim diyerek manşetleri yalanlıyor. Yani tehdit etmedim kimseyi demeye getiriyor. Yine yapacağını yapacak da kimseyi tahrik etmek istemiyor.

Başkanın bir oğlu ailenin ticari işleri ile meşgul. Eğitim gönüllüsü maskesi altında iş adamları ile oturup kalkıyor, kime ne ihale verilecek babası için not alıyor. Haber getirip götürüyor. Eksik para verecekleri babasına şikayet ediyor.

Diğer oğlan sıfır sermaye ile yola çıkıp bir gemi filosu sahibi. Acık psikopat. Pek karelere sokmuyorlar. Ama o da küçük dağları ben yarattım misali ortalarda caka satmıyor değil.

Anne tam bir muamma. Hangi hastane onun hangi şirkette ne hissesi var bilinmiyor. En son 150 asgari maaş toplamında bir çanta vardı elinde. 2003-2017 arası Emine Erdoğan fotoğraf sergisi yapılsa ne demek istediğim anlaşılır. Temsil görevi gereği konuştuğu yabancılardan yolsuzluk sanıklarını istiyor. Ki sanık milyonlarca lira bağış yapmış kendi vakfına.

Damat darbe gecesi kıkır kıkır gülünce biraz fırça yemişti ama işte naparsın oğlanlardan zeki

Bir tane damat var. Sahibi oldukları gazetelerde başköşe. Başbakan’dan daha fazla söz sahibi. Darbe gecesi kıkır kıkır gülünce biraz fırça yemişti ama işte naparsın oğlanlardan zeki. Geçenlerde bu damadın mail kutusu hacklendi. Kuzey Irak’taki petrol işinden tutun ülkedeki bütün alengirli işlerde aktif. Kaçak petrol taşıyorlar ama enerji bakanı. Bir tane abisi var el konulan mallardan kendisine gayrimenkul koleksiyonu yapmakla meşgul.

Diğer damat orduya silah satıyor. Yere göğe sığdırılamayan SİHA’ları ile pikniğe giden insanları öldürüyor devlet.

Amerika’da yakalanan İran asıllı bir işadamı var. Önceleri “bize ne” dendi şimdi bütün devlet seferber. Devletin bütün kaynakları bu oğlanın selameti için ayrılmış durumda. İranlı genç bütün bakanları maaşa bağlamış, bahşişlerini önden vermiş. Erdoğan ailesine para vermiş ve İran ile ticaret maskesi altında epey bir parayı götürmüşler. Şimdi bu genç “beraber yedik ben niye yanıyorum” diye itirafçı olup kurtulmak istiyor. Neredeyse ABD ile savaşa gireceğiz. Daha önce Türkiye’de tutuklanan bu hayırsever genç uğruna bütün polis teşkilatını dağıtmışlar mahkemede de dosyaları örtbas etmişlerdi. Ama masumların ahı tuttu çok daha büyük bir çığ olarak üzerlerine doğru geliyor.

Hükümetin el koyduğu Bugün televizyonu Bursa’da yıllar önce bir tefeciyi öldüren mafya liderine peşkeş çekiliyor.

Bir başka mafya lideri hapisten çıkınca biraz dinleneyim demişti. “Madem oturacaktı ne diye seni çıkardık” mesajı gidince icraatlarına başladı. Önce bir gazeteci bozuntusunu dövdürdüler. Sonra adam önüne gelene tehdit savurmaya kanla banyo yapmaya kadar vardırdı işi. Artık adamları vatandaş  dövüp videolarını yayımlıyor.

Eski bir cumhurbaşkanı var. Arada bir duayen siyasetçi gibi suya sabuna dokunmayan kitabi cümleler yazıyor. Bütün bu pisliklerin oluşmasında ne kadar payı olduğu tarihe geçmiş. Madem bu kadar farklı düşünüyorsun gel sahneye dendiğinde olmaz diyor. Duyuyoruz ki oğlanlarının akçeli işleri hiç de partidaşlarından geri kalır değilmiş. Şimdi damadının villasında talihin kendisine bir fırsat vereceği umuduyla gün geçiriyor.

Bir tane yıldızı parlayan bir hanımefendi var. Bir parti kuracak. Ne kadar Ergenekon artığı eski mafyatik adam varsa yanına geldi. Vitrindeki bir adamı televizyona çıkıp en büyük insanlık suçu işkenceyi savunuyor. Eli kanlı adamlar umut diye sokaklarda dolaşacak. Hanımefendi çıktı televizyona Sayın Cumhurbaşkanının FETÖ ile mücadelesinde samimi olduğuna inanıyorum dedi. Böylece ne kadar samimi bir insan olduğunu görmüş olduk. Bunun ki Allah’tan erken oldu.

Bir diğer muhalefet partisi iktidara eklemlenmiş durumda. Devlet ile devlet işbirliği. Bütün hukuksuzluklara ve hırsızlıklara ortaklar. Biraz daha büyük olan muhalafet partisinin tek olayı selfie çektirmek. Hiç bir seçimi kazanması mümkün olmayan genel başkanları ile ülkede olup biten karşısında somut ve sonuç alıcı tek bir şey yapmış değiller. Vatandaşla beraber ağlaşıyorlar. Geçenlerde Erdoğan bir tane vekillerini hapse attı şimdi hepsi mum gibi oldu. Tanallar Yarkadaşlar bile patladı gitti.

Polis teşkilatı var. Ev aramasında evden para çalıyor. Her dönem on binlerce parti militanı polis yapılıyor. Devrim muhafızı hesabı. Sokakta adam dövüyor, nezarethanelerde işkence yapıyor. Sorumlu Bakan eski döneklerden kraldan çok kralcı olacağım diye ne kadar hukuksuzluk varsa yapıyor. Eski genel başkanı karanlık eski bakanla beraber iş tutuyor.

Ordu evlere şenlik uçağını uçuracak pilotu yok. Bitişik nizam yürümeyi beceremeyen nargile kafeden toplama tiplere emanet. Sayın Genelkurmay başkanının veciz ifadesiyle başı k.çı belli değil.

Adliye, hastane hiç girmiyorum. Gücün varsa dışarıdasın paran varsa iyisin.

Ekonomiye,  eğitime sıra gelmedi yazı bitti.

Yani sözün özü devlet falan bitmiş, geçmiş olsun. Türkiye bir mafya ülkesidir. Ve kurtuluşu da bu mafyanın kendi içinde hesaplaşmasıdır. Ama umutlu bitirelim bu hesaplaşmaya doğru yaklaşıyoruz.

[Barbaros J. Kartal] 21.10.2017 [TR724]