Ahmet Kaya'dan Altan kardeşlere! [Ali Emir Pakkan]

Eğer bir gazete cinayete ortaklıktan suçlanacaksa, bu Ahmet Kaya'nın sürgünde ölmesine gidecek süreci tetikleyen Hürriyettir! "Vay şerefsiz vay!" manşeti ile Kaya'yı kurtların önüne atan gazete, kan kokusunu daha da keskinleştiren haber ve yorumlarla sanatçıya ülkeyi dar etti... Montaj bir fotoğrafla sanatçıyı terör örgütü ile özdeşleştirdi! Kaya'ya tehditler yağıyordu! 

Oysa Kaya, bir mağara kovuğundan çıkmamıştı. Hayatı herkesin önündeydi! Fikirleri biliniyordu. Nice mücadeleler vermişti! Demokrasi, barış, özgürlükler en zor zamanlarda bile dilinden düşmemişti. Milyonların sevdiği bir sanatçıydı! Ama bir anda, "bölücü", "şerefsiz", "hain", "satılmış", ve daha neler neler oldu! 

Ahmet Kaya, 28 Ekim 1957’de Malatya’da doğdu. Beş kardeşin en küçüğüydü. Babası Sümerbank’ta işçiydi. Annesi Zekiye ise ev hanımıydı. Adıyaman’dan Malatya’ya göçmüşlerdi. Sahneye ilk kez dokuz yaşında çıktı. Çocukken okuldan geri kalan zamanlarında plak ve kaset satan bir dükkânda çalışıyordu. 1972’de babası emekli olunca, İstanbul’a taşındılar. Kaya, okulu bırakmak zorunda kaldı. 

1977’de Nâzım Hikmet Anma Gecesi’nde yaptığı bir konuşmadan ötürü hakkında soruşturma açıldı. Sağmalcılar Cezaevi’nde 5 ay hapis yattı. 12 Eylül Askeri Darbesi döneminde yine cezaevine girdi. Babası vefat etti. Boşandı. Ekonomik sıkıntıya düştü. Kaset çıkardı. Albümünde, “Çok uzakta öyle bir yer var / o yerlerde mutluluklar / bölüşülmeye hazır bir hayat var” derken komünizmi kast ettiği iddia ediliyordu! Kasetler toplatıldı.

28 Şubat (1997) postmodern darbe sürecinde Ahmet Kaya barış, demokrasi ve özgürlükleri savunan demeçleri ile yine ezberleri bozuyordu! Başörtüsü yasağını eleştiriyordu. "Demokraside çifte standart yoktur! " diyordu. Zinde güçler çok rahatsızdı!

10 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin yılın en iyi sanatçısı ödülünü aldı. Törende Kürtçe şarkı söyleyeceğinden bahsedince kıyamet koptu. Davetlilerin bir kısmı marşlar söyleyip Kaya’ya çatal, bıçak fırlattı. Daha sonra sanatçı, eşi Gülten Kaya ile birlikte törenden ayrılmak zorunda kaldı. Uydurma fotoğraflar, yalan haberler ile linç sürdü. Gazetelerin manşetlerinden hedef gösteriliyordu. Çok geçmeden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde hakkında iki dava açıldı. Yalan haberler iddianameyi süslüyordu! 10,5 yıl ağır hapsi istendi. Sanatçı, 16 Haziran 1999’da Paris’e gitti. Yargılamaların sonucunda gıyabında toplam 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı. Sürgünde ve yalnızdı. Haksızlara tahammül edemiyor, ülkesi ve ailesini özlüyordu. 

Eşi Gülten Hanım da aynı ızdırabı çekiyordu: "O sürgündeyken ben tek başınaydım. Kızım dokuz yaşındaydı, tek başına okula gidiyor, 'senin baban Apocu, bölücü' suçlamalarını tek başına üstleniyordu. Eve elektrik tamircisini çağırdığımda bile 'bunlar bölücü' diye gelmiyordu. Can güvenliğimiz yoktu. Hiçbir demokratik örgüt kişi ve kurum benim kapımı çalıp ya da Ahmet'i arayıp 'dostum merak etme, biz buradayız. Melisciğim merak etme bir şeye ihtiyacın olursa ben de senin amcanım. Baban Paris'te ama ben buradayım.' demedi. 'Gülten biz dostuz, bir şeye ihtiyacın var mı?' demedi bana”

Kaya, daha fazla dayanamadı. 16 Kasım 2000’de bir kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. 30 binden fazla seveninin katıldığı törenle Paris’te son yolculuğuna uğurlandı. 43 yıllık ömre, 20 albüm 200 civarında şarkı sığdırmıştı. Türkiye’de her kesimden dinleyicisi vardı. Şarkıları acılarımızın tercümanıydı. Gülten Kaya, 'Dostları onu yalnız bırakmasaydı Ahmet'in ömrü uzardı. Bir tek selama, bir telefona hasret bırakılması, Ahmet'in ömrünü kısalttı” diyecekti.

Ahmet Kaya'yı ölüme götüren zulüm makinesi, bütün aktörleri ve gücüyle, toplumun bütün değerlerini biçmeyi sürdürüyor! Dün Kaya'nın yaşadıklarını bugün Altan kardeşler, Nazlı Ilıcak, zindanlar ve sürgündeki binlerce masum insan yaşıyor! 

[Ali Emir Pakkan]
aliemirpakkan@gmail.com
Twitter@AliEmirPakkan

Büyük mağdurdan gadre ve zulme uğrayanlara [Safvet Senih]

Söz kesen bir cihan devletini; yolsuzluklarla, soysuzluklarla Devletler muvazenesinde şamar oğlanlarına  dönen piyon bir ülke haline getirdiler.

Nasıl ağaç kurumamışsa baharı duyar.  İnsanın vicdanı varsa bugünkü acıları derinlemesine duyar. Nefsinin güdümünde olanlar da zil takar oynar.

Kiminin derdi dünyadır, hep dünya der durur. Kimin derdi ukbadır, ukba der durur. Kiminin derdi de likâdır (Allah’a kavuşma, vuslata  ermedir),  aşk ve iştiyakıyla yanar durur.

Firavunların mürşidi şeytandır. Geçmişteki ve çağımızın bütün Firavunların kullandığı ağız ve metot hep aynıdır. Hepsi laf cambazıdır...

Her şeyinizi Allah'a bağlamazsanız, Peygamber düsturlarıyla hareket etmezseniz, düz yolda giderken bile orada düşer kalırsınız...

Hizmet Hareketi’nin müspet hareket olması, hiçbir olumsuzluğa taviz vermemesi,bunların hepsi Allah'tan, ALLAH'IN istihdam ve sevk buyurmasındandır. .

Bu kadar zulüm ve soykırıma rağmen; Hizmet Hareketi’nin şiddetin hiçbirine taviz vermemesi onun ne kadar masum ve haklı olduğunu gösteriyor.

İstanbul'un fethi gibi bir çağ açıp kapayan bir projenin en önemli bir elemanı dahi olsan, kendini sıradan bir adam gibi görebilmelisin...

Herşeyi bilme her şeye burnunu sokma,  olan, bir başarı karşısında ben de orda vardım deme,  bunların hepsi enaniyetlilerin Şeytanî hırıltısıdır.

Sen, cansiperhane mücadele edeceksin, bin adam kadar koşturacaksın ama bir adam kadar dahi sana pay verildiğinde de Estağfurullah diyeceksin.

Bir bakıyorsun, en safi insanlar bile bir şeyler ortaya koyunca, olup bitenden hemen nefsine pay çıkarma derdine düşüyor ve orda kaybediyor.

İnşallah ve maşallahı kullanarak, kendi bencilliklerini ifade etmeye kalkmak, münafıkca bir kullanma olur. Sen kendine pay çıkarmamalısın... 

Kur’an-ı  Kerim'de Allah: Anaya babaya "of" bile demeyi men ediyor. Bugünkü nesillerin onlara karşı gelip hiçe sayması, hakareti haydi haydi haram olur.

Kur’an-ı  Kerim'de  Allah; "Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir kavmi cezalandırmayız." buyuruyor. İslam aleminin görüntüsü peygamberî bir görüntü mü?

Yakın bir gelecekteki gerçek şafak Rabbimizin ekstradan bir lütfu olur İnşâAllah. O'nun (c.c.) muradı bizim muradımız olduktan sonra ne gam.

Şimdi şafak öncesi yalancı bir gece içindesiniz.  Yakın bir gelecekte gerçek şafak atacak  bir de bakacaksınız her yer ap-ak ve gayet berrak!..

Saddam, Kaddafi ve bütün Tiranların  hiç biri iflah olmadı. Zalimlikleriyle birer lanetli olarak tarihin çöplüğüne atıldılar. Benzerleri de  atılacak. Hiç şüpheniz olmasın.

Dayandığımız,  tutunduğumuz  O (c.c. ) ise... Varlığımızın dayanağı O (c.c.) olduktan sonra kim ne derse desin, O (c.c.) bizimle ise ne gam...

Akibetinden endişe etmeyen hain ve hainler, fâsık ve fâsıklar, münafık ve münafıklar, yapa geldikleri zulümlerin altından kalkamayacaklar...

Bugün sağlam duranlar,  yarın bu duruşlarından dolayı Elhamdülillah diyecekler. Zalimler kendilerini ebedi görüyorlar ama nafile savrulup gidecekler...

Hazan yaprakları gibi savrulacaklar, buna böyle inanın…  Toprağın bağrında çürüyüp gidecekler. Sizler de yepyeni bir baharla geleceksiniz...

Fuhşiyatı büyütme nasıl safi zihinleri meşgul eder,  musibetleri de kafada büyütme zihni karartır.  Musibeti savma adına projeler geliştirilemez, bu durumda.. 

Ümitsizlik yok.  Yeis bataktır insanı boğar. ALLAH'IN lütuflarını bilmeyen ümitsizliğe düşer. Allah bilinmedik bir şekilde Zalimin sesini keser.

Zulm ile âbâd olanın ahiri hep berbat olmuştur. Yeter ki mazlumun ahı Arşa dayansın.  Allah zalimin hakkından gelir. Ne zaman, onu Allah bilir.

Küfür devam eder ama zulüm devam etmez. Küsuf kendini aydınlığa terk etmeye mecburdur. Eğer zulüm zirveleşmişse,  zalimin yıkılışı yakındır...

[Safvet Senih] 23.6.2017 [Samanyolu Haber]
ssenih@samanyoluhaber.com

Cemaat 15 Temmuz’un neresinde (8) [Ahmet Dönmez]

Cemaat ile 15 Temmuz darbe girişiminin irtibatlandırılmasında kullanılan bir diğer gerekçe, Hizmet Hareketi ile bağlantılı olduğu öne sürülen bazı sivil şahısların o gece TRT’nin İstanbul Ulus binası ile Digitürk’e gittiği, böylece yayınların kesilmesi için darbecilere destek oldukları iddiası.

15 Temmuz’un bütününe dair ipuçları verdiği ve o gece sahnelenen garipliklerin konsantresini içerdiği için bu bölümü çok önemsiyorum. Dizinin başında ortaya koyduğum ‘kumpas’ tezini destekleyen en önemli parçalardan bir tanesi bu. Ancak yine cemaatin kendi içerisinde sorgulama yapmasını gerekli kılan çarpıcı detaylar da var.

TRT’nin Ulus binası, Digitürk ve Vodafone Arena Stadı’nın ele geçirilmeye çalışılmasıyla ilgili 94 şüpheli hakkında hazırlanan bir iddianame var. Bu iddianamede Kaynak Holding’e bağlı Sürat Teknoloji’de çalıştığı belirtilen 6 şahıstan söz ediliyor. Bunların 3 tanesinin darbeci askerler tarafından TRT Ulus binasına, 3’ünün de  Digitürk’e götürüldüğü anlatılıyor.

İddianameye göre TRT’ye götürülen 3 teknik elemanın görevi, yayınları kesmekti. Bu isimler; Supercom şirketi sahibi ve Sürat Teknoloji Genel Müdürü H.Ş., Supercom CEO’su S. G. ve Sürat Teknoloji bilişim uzmanı N. A. idi. Bu isimlerin aynı zamanda İstanbul’un MOBESE sistemini kuran ekipte yer aldığı belirtiliyor.

Bu 3 kişi, sabah saatlerinden TRT’nin çitlerinden atlarken güvenlik kameralarına takıldı. Daha sonra yakalanıp tutuklandılar.

İddianameye göre Harp Akademileri Komutanlığından çıkış yapan Albay Hamdi Acar, Üsteğmenler Erkan Demir, Alper Soydan ve Murat Bilgen, 6 sivil teknik ekibi almak üzere Ümraniye’ye gitti. 6 kişi de N.A.’nın evinde toplanmıştı.

SİVİLLER BİR EVDE TOPLANMIŞ BEKLİYORDU

Askerler 6 sivili N.A.’nın evinden alarak Ümraniye’deki Casper Plaza’nın çatısındaki piste getirdi. Vatandaşların sokağa çıkması ve yolların trafiğe kapanması üzerine bir helikopter, Albay Hamdi Acar ve sivilleri almak üzere buraya indi. Helikoptere binen şahıslar önce TRT binasına, sonra da Vodafone Arena’ya iniş yaptı.

İddianamede, bu sivil şahısların darbeden haberdar oldukları ve gece 00.00 sıralarında evden alındıkları göz önünde bulundurulursa darbecilere destek olmak amacıyla bekledikleri öne sürülüyor. Ancak ilerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere ortada son derece dikkat çekici tuhaflıklar serisi ve soru işaretleri var.

Biz devam edelim.

Albay Acar, 3 teknik elemanı TRT’ye bıraktıktan sonra diğer teknik personel Ö. Ş., S. Ç. ve açık kimlik bilgileri tespit edilemeyen “Çağrı” kod adlı kişilerle havalanarak Dolmabahçe’deki Vodafone Arena Stadına iniş yaptı. Buraya 3 helikopterden inen toplam 43 asker ve 3 sivil bırakıldı. İddianameye göre bunların iniş amacı Levent’teki Digitürk binasının ele geçirilmesi ve yayınların kesilmesi idi.

İETT OTOBÜSÜ İLE YAYIN KESMEYE GİDEN DARBECİLER

Bundan sonrası iddianamede aynen şöyle anlatılıyor: “Digitürk binasına ulaşım amacıyla yoldan geçmekte olan bir İETT otobüsünün havaya ateş edilmek sureti ile durdurulduğu, yine burada durdurulan bir sivil cipe Üsteğmen Erkan Demir ve 3 sivil teknik personelin bindiği, diğerlerinin de gasp edilen İETT otobüsü ve şoförü ile birlikte Digitürk binasına yakın bir alana geldiği, buradan yürüyerek Digitürk binasına gidildiği, buranın işgal edildiği, ele geçirildiği, yayını durdurma amacıyla faaliyetler yürütüldüğü, Digitürk personeline yayının kesilmesi için baskı yapıldığı, bağırıldığı, yayın kesilemeyince Binbaşı Ali Akkaş tarafından içerideki cihazlara ateş edildiği, daha sonra gelen polis ekiplerinin yapmış olduğu yoğun müzakerelerden sonra şüphelilerin yakalandığı hususları tespit edilmiştir.”

Yaşananların absürtlüğü karşısında sıralayacağımız soru işaretlerini okumak için sabırsızlık gösterenler, maalesef yarınki bölümü beklemek zorunda kalacak. Biz bugün olayları normal seyrimizde incelemeye devam edelim.

Bu sivil şahıslar arasından yakalanıp tutuklanmış olanlar mahkemedeki savunmalarında neler söylediler?

‘BİZİ SABAHA KADAR MAKYAJ ODASINDA TUTTULAR’

İstanbul 24. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan 24 Nisan 2017 tarihli duruşmada savunma yapan ev sahibi N.A., şunları aktardı: “Albay Hamdi Acar ve beraberinde bazı askerler evimize geldi. Ben böyle bir durumu daha önce yaşamadığım için korkmuştum. Silahlı askerler evime gelmişti. Kimse bana silah doğrultmadı ama askerler ‘hadi gidiyoruz’ deyince bir şey yapamadık.”

Hâkim Hulusi Pur’un “Bunlar seni nereden tanıyor, neden senin evine geldiler?” sorusunu ise “Bilmiyorum” diye cevapladı.

N.A. gibi TRT binasına bırakılan isimlerden H.Ş., mahkemedeki savunmasında şunları dile getirdi: “N.A.’nın daveti üzerine evine gittik.

Evde oturuyorduk. Kapı çaldı ve askerler içeri girdi. ‘Bizimle geliyorsunuz, bu devlet meselesidir’ dediler. Biz de onlara zorluk çıkarmadık. N.’nin adresini nasıl bulduklarını bilmiyorum. O gece arkadaşımın evinde bulunduğum için buradayım. TRT’ye helikopterle gittik. Bir rütbeli asker, bizi yayınlarla alakalı sistem odasına götürerek yayınları açmamızı söylediler. TRT’ye gittiğimizde elektrikler kesilmişti. Bu yüzden yayın yapılamıyordu.”

Hakim Pur’un “Yayınları açıp ne yapacaklar, yoksa korsan bildiri mi yayınlayacaklardı?” sorusu üzerine Ş., konu hakkında bilgisi olmadığını söyledi. Yayın kesme eylemine katılmadığını savunan H. Ş., “Televizyon yayınlarından anlamadığımızı söyledik. Sanırım bizden umudu kesmişlerdi ki bu yüzden bizi makyaj odasında tutuyorlardı. Bir süre bekledikten sonra binayı terk ettik. Beşiktaş’taki iskeleye kadar ilerledik ve vapurla karşıya geçtik. O gece o binada pasif direnişle hayatta kalmaya çalıştım.”

‘4 ARABA, KÖPRÜDE POLİS NOKTASINA TAKILMADAN TERS YÖNDEN ÜMRANİYE’YE GİTTİK’

Peki, Albay Hamdi Acar ne diyor bütün bu olanlara? Aynı mahkemede 26 Nisan 2017 tarihinde savunma yapan Acar, “Bize terör saldırısı olacağı söylendi. Darbeye katılma şeklinde herhangi bir emir almadım. 25-30 civarında canlı bombanın büyükşehirlerde eylem yapacağı bilgisi verildi.” dedi. 2015 baharından itibaren PKK ve DEAŞ’ın yaptığı bazı eylemleri örnek gösterdi. Bu 6 sivili ise MİT veya Başbakanlık çalışanı olarak bildiğini öne sürdü.

Acar, 6 kişiyi alma emrinin kimden geldiğini de şöyle anlattı: “15 Temmuz akşamı saat 21.00 civarında Hava Harp Okulu’ndan Albay Levent Özalp, Ümraniye’deki bir adresten sivil personellerin alınarak Hava Harp Okulu öğrencileriyle birlikte Digitürk’e gitme emrini verdi. Digitürk’ün yayın kontrolünün sağlanması yönünde emir aldık. Bu personelin MİT veya Başbakanlık çalışan olduğunu düşündüm. 4 araçla yola çıktık. Anadolu yakasına giderken polis kontrol noktasını geçtik. Aracımızın tepe lambalarını yaktık. Yani kendimizi gizleme çabası içinde değildik. Bu sırada saat 24.00 civarındaydı. Köprüde trafik sıkışıktı. Bu durumu Albay Özcan Korhan’a ilettim. ‘Sivilleri alabilirsek helikopter yönlendirebileceğiz’ dedi. Hava aracının bile tahsis edilmesi, konunun önemini gösterdiği için olayın aciliyeti ve önemi konusunda beni motive etti. Bu nedenle sıkışık köprü trafiğinde tepe lambası ile ters yönden devam ederek Ümraniye’ye gittik. Adrese girdiğimizde içeridekileri pijamalarıyla görünce ‘Ne biçim iş yapıyorlar’ dedim. Evden aldıklarımı Casper Plaza’ya götürdüm. 6 kişi diye hatırlıyorum. Casper Plaza’ya giderken halkın arasından da girdik, ellerinde Türk bayrağıyla tezahüratlar yapıyorlardı. Halkın da bu terör saldırısına karşı durduğunu sandım. Bu nedenle halkın durumunda anormallik hissetmedim. Casper’a geldiğimde helikopterin sesini duydum görevini tamamladığımı düşündüğüm için biraz daha rahatladım.”

OTOSTOPLA DİGİTÜRK’Ü BASMAYA GİTMEK

Albay Acar, Vodafone Arena’dan Digitürk’e gidişlerini ise şöyle paylaştı: “Stattan çıktıktan sonra yoldan geçen bazı araçları durdurduk. Bir araç durdurduk aile vardı, onları bıraktık. Bir aracı durdurduk yardım istedik. Sonra geçen 3 İETT otobüsünden boş olanını durdurduk ve buna binerek Digiturk binasına gittik. İddianamede otobüsü gasp ettiğimiz söyleniyor. Bunu kabul etmiyorum, görev yerine ulaşmak için bindik.”

Hamdi Acar, PKK ve DEAŞ’a karşı mücadele ettiklerini düşünerek görevini yapmaya çalıştığını öne sürdü. Durumun gerçekliğini anladığı anda kolluk kuvvetleriyle birlikte hareket ederek teslim olduğunu kaydetti.

O gün Acar’ın ekibinde olan tutkulu sanık Üsteğmen Alper Soydan da benzer şeyler söyledi: “Komutanımız Albay Hamdi Acar, Genelkurmay Başkanlığınca ‘Yıldırım Harekâtı’ emrinin verildiğini ve bizim de kendilerine yardımcı olacağımızı ve Ümraniye’de bazı kişileri de alacağımızı emretmişti. Bu sivil giyimli kişileri de alarak, TRT’nin binasına gittik. Ben, aldığımız sivilleri tanımıyorum.” diye konuştu.

Bir diğer tutuklu sanık Mustafa Doğan da savunmasında, Digitürk binasına gittikleri sırada tanımadığı bazı sivil subayların kendileriyle birlikte hareket ettiğini aktardı.

Yarın bu konuyla ilgili asıl bomba iddialar ve soru işaretlerini sıralayacağım.

[Ahmet Dönmez] 23.6.2017 [TR724]

Katar krizinde son durum [Kemal Ay]

Televizyonunu yeni açanlar için hatırlatalım: Başını Suudi Arabistan’ın çektiği bir grup Körfez ülkesi, yüzölçümü Çorum’dan az hallice olan Katar’a boykot uygulamaya karar verdi. Meğer Katar, radikal terörizmi finanse ediyormuş, İran’la işbirliği yaparak ‘Sünni bloku’ sabote ediyormuş ve böylece Körfez ülkelerine ihanet içindeymiş.

Olayların ABD Başkanı Donald Trump’ın Suudi Arabistan’ı ziyaret edip Suud Kralı Faysal ve Mısır Devlet Başkanı El-Sisi ile birlikte o meşhur ‘ışıklı top’ pozunu vermesinden sonra vuku bulması, tabi daha enteresandı. Gelişmeler, Suriye iç savaşı sebebiyle bir ‘günah keçisi’ arandığını ve Katar’ın da bu role uygun düştüğünü gösteriyordu.

Saflar kısa süre netleşti: Türkiye, Katar’a sahip çıktı. Körfez ülkelerinin boykotunu delerek, gıda yardımında bulundu. Asker gönderme tezkeresini Meclis’ten geçirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sağa sola telefon ederek, arabuluculuk üstlenmeye çalıştı. Bu arada meselenin resmi arabulucusu Kuveyt Dışişleri olarak belirlendi.

SUUDİ ARABİSTAN’DA DEĞİŞİM ZAMANI

Bu arada Katar’ın öyle hemen kırılacak bir ceviz olmadığı da ortaya çıktı. Kişi başına düşen gelirde dünya lideri olan (nüfusu 1 milyonu bile bulmuyor) emirliğin yurtdışındaki milyar dolarlık yatırımları, bilhassa Batı dünyasında fikir ayrılıklarına sebep oldu. Meselenin sadece ekonomik olmadığını, politik olarak da İran blokuna yakın olanların Katar’ı desteklediğini düşünebilirsiniz. Ancak para olmasa, politikaya ne gerek var, değil mi?

Kriz derinleşirken Suudi Arabistan’da veliaht prens değişti. Herkes çok anlam yüklemeye çalışıyor ama bu biraz da beklenen bir gelişmeydi. Yeni kral, haklı olarak (sonuçta adamı kral yapmışsınız) kendi evladını veliaht ilan etme yolunu tercih etti. Yine de Ortadoğu uzmanları bu gelişmeyi “daha dinamik ve etkili bir Suudi Arabistan” olarak yorumluyor. İnanmazsınız, Suudi Arabistan ekonomisi ciddi sıkıntı içinde. Eğer petrol fiyatları yükselmezse, petrole bağımlı olmayan bir ekonomi kurgulamaları gerekecek. Bunun için adımlar atan Suud yönetiminde Muhammed bin Salman’dan beklenti de bu yönde.

Bu, Katar için daha kötü haber demek zira bölgede ‘dinamik ve etkili’ denince herkesin aklına Katar Emiri Şeyh Temim El-Tani geliyordu. Suudi Arabistan, Katar’ın yatırımlarına ‘ortak’ çıkmak isteyecek muhtemelen.

ABD: İYİ POLİS, KÖTÜ POLİS

Öte yandan ABD Başkanı Trump’ın krizin daha ilk gününden Katar’ı ‘terör destekçisi’ ilan etmesi herkesi şaşırmıştı ki, Beyaz Saray’dan ilginç bir manevra geldi. Şu anda ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Katar konusunda ‘kötü polisi’ oynadığını, Trump’ın ise ‘iyi polis’ olmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bunda, ABD’deki etkili lobicilerin Katar’dan deve yüküyle para almasının bir etkisi olabilir. Şeyh Temim, kriz zamanlarını sessiz geçirip perde arkasında iş yapan bir idareci.

RUSYA, İRAN, SURİYE İTTİFAKI ÇATIRDAR MI?

Katar krizinin bir başka ‘etki alanı’ Rusya, İran ve Suriye ittifakı. İran’ın bölgedeki ‘arabuluculuğu’ ile Türkiye ve Katar yavaş yavaş iç savaştaki inisiyatifi bırakmak üzereydi ki, Körfez ülkelerinden Katar hamlesi geldi. Yani piyasaya anlatılanın aksine Katar, Suriye iç savaşında radikal İslamcılara destek vermekten değil, bu desteğini Rusya, İran ve Suriye lehine çekmekten ‘sorumlu tutuluyor’. 5 gün önce ABD’nin, PYD militanlarına saldıran Suriye rejimi uçağını düşürmesi, ittifaka yönelik “Herkes kendi işine baksın” mesajıydı.

Gerçi Rusya, İran ve Suriye ittifakı her açıdan problemlere gebe bir işbirliği. Batı dünyasının liberal kanadı Rusya konusunda ‘düşmanca’ bir tavra bürünürken (sosyalistler bile Rusya’ya tereddütle bakmaya başladı), muhafazakârlar (Trump-Brexit kuşağı) Rus yanlısı olmaya başladı. Yine liberal kanat Körfez ülkelerine karşılık İran’ın yanında yer almayı tercih ederken, muhafazakârlar Suudi Arabistan’ın liderliğine yatırım yapıyor. Suriye konusunda önceliğin IŞİD’i yok etmeye dönmesi, şimdilik Beşşar Esad için rahatlatıcı bir unsur. Ancak İran’ın Esad’ı pek istemediği de dedikodular arasında.

HASADI KİM KALDIRACAK?

Bu arada konuya sonradan dâhil edilen Hamas’la ilgili problemlerin başında Rusya’nın İran’ın kanallarını da kullanarak Ortadoğu’da ‘hegemon güç’ olma çabasının yattığını söylemek gerekir. Rusya 2005’te, o zamanki adıyla İslam Konferansı Örgütü’ne gözlemci statüsüyle katılmaya başlamıştı. Zaman içerisinde Ortadoğu’da çok yol kat eden Rusya, Suriye’ye verdiği adeta karşılıksız destekle, bölgeye önemli bir kapı açtı. Ortadoğu’daki petrol pazarında masada olmak isteyen Rusya, aynı zamanda Filistin meselesinde bile arabuluculuk yapıyor. Ocak 2017’de Hamas ve El Fetih temsilcileri Moskova’da bir araya geldi mesela. Bir nevi, Ortadoğu’nun ‘ikincil önemdeki’ aktörlerini yanına çekerek, bölgede söz sahibi olmak istiyor.

Türkiye, daha doğrusu Erdoğan rejimi, önemli bir risk alarak Ortadoğu’daki bu tuhaf krizde Katar’ın safını seçti. Önümüzdeki günlerde işler kızışırsa, safların yeniden belirlenmesi mümkün. Pehlivanlar henüz güreşe başlamadı ve saha kenarında ısınıyorlar. Ani, çabuk hamleler beklememek gerekir. Ancak bu kriz bölgede ciddi değişikliklere gebe.

[Kemal Ay] 23.6.2017 [TR724]

Avrupa’da ırkçılık, İslamofobi ve antisemitizm hiç olmadığı kadar yükseldi [Haber-Analiz: Mehmet Dinç]

Avrupa Konseyi’nin ırkçılık ve hoşgörüsüzlükle mücadele kurumu (ECRI), özellikle 2016 yılında ırkçılık, ayrımcılık, hoşgörüsüzlüğün şimdiye kadar hiç görülmediği kadar arttığına dikkat çekti. Başörtülü Müslüman kadınlar başta olmak üzere, Müslümanlar, Yahudiler ve göçmenler ırkçı saldırılar ve ayrımcılığa maruz kalıyor. Popülist partiler ise yabancı düşmanlığına çanak tutuyor.

Popülizm ve milliyetçilik güçlü bir şekilde artarak büyüyor. Göçmenleri entegre etme çabaları, Avrupa’yı etkileyen terör saldıranlarına karşı Avrupa devletlerinin tepkileri, Avrupa Konseyi’nin ırkçılık karşıtı komisyonu ECRI’nin 2016 yıllık raporundaki başlıca konulardı. Bunun yansıra, Müslümanlara karşı hoşgörüsüzlük ve ayrımcılıkla mücadele; Antisemitizmle mücadele, okul eğitiminde ırkçılık ve ırk ayrımcılıktan korunma, nefret söylemlerine karşı mücadele ve göçmenlerin ayrımcılığa karşı korunması gibi ciddi sorunlar üzerine üye devletlere tavsiyeler yer alıyor.

2015’te Fransa’da yaşanan saldırılarla tırmanışa geçen korkunç terör dalgası 2016 yılında Avrupa’da milliyetçi ve popülist dalgalanmaları getirdi, ECRI’ye göre 2016 yılının en belirgin özelliği “milliyetçi halkçı dalgalanmalar”. Korkular ve belirsizlikler ulusalcı ve yabancı düşmanı hareketler tarafından kullanıldı. Irkçı hakaretler ve yabancı düşmanı nefret söylemi benzeri görülmemiş seviyelere ulaştı ve birçok durumda ana siyasi akımlar da bu durumdan etkilendi.

Jagaland: En önemli görev ülke yöneticilerine düşüyor.

Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjørn Jagland ise korkunç tabloya dikkat çekerek 820 milyon insanı ilgilendiren 47 ülkenin yöneticilerine çağrıda bulundu: “Avrupa’da özellikle göçmenler ve mülteciler olmak üzere azınlıklara yönelik artarak devam eden popülist siyaset, derinde endişe uyandırıyor. Bu tehlikeli eğilimi durdurmak ve kapsayıcı toplumlar oluşturma yönünde ellerinden gelen her şeyi yapmaları için sorumlu politikacılara çağırıda bulunuyorum. Bu tehlikeli eğilime kırmak için ellerinden gelen her şeyi yapmak ve kapsayıcı toplumlar yaratmak için çalışmak bütün siyasi liderlerin görevidir.”

Medya ve siyaset nefret söyleminden kaçınmalı

ECRI Başkanı Christian Åhlund ise medya ve siyaset dilinde nefret söyleminin yükselişini işaret ederek “Nefret söylemlerini suç haline getirmek ve sadece izlemek yeterli değil; aktif olarak karşı koymamız gerekiyor. Medya ve milletvekilleri iç etik kuralları gereği yaptırım öngörmelidir. Siyasi, dini, kültürel seçkinler, ünlüler, sanatçılar ve sporcular aktif olarak karşı-konuşmaya girmeli ve teşvik etmeliler” ifadelerini kullandı.

Mülteciler ayrımcılığa uğruyor

Avrupa hükümetleri 2016 yılında, mültecilerin kabul edilmesi, barınma, göçmenlerin entegrasyonu ve refakatsiz çocukların korunması gibi entegrasyon süreci konularına öncelik verdi. ECRI, göçmenlere yardım etmek için gönüllü yerel sakinlerin seferber edilmesi ve teşvik edilmesini özellikle talep ediyor.

En çok başörtülü kadınlar mağdur oluyor

ECRI’ye göre İslamofobi, antisemitizm ve homofobi eğilimleri devam ediyor, başörtüsü gibi görünür dini semboller kullanan kadınlar özellikle savunmasız durumda kalıyor. Romen vatandaşlar için ülke yetkilileri önlem almasına rağmen büyük ölçüde önyargı, yaftalama, şiddet ve sosyal dışlanma gibi sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar. Afrika kökenli İnsanlar genelde ırkçı tehditlere maruz kalıyor; ayrıca taraftarların oyunculara karşı nefret söylemleri de henüz çözülmüş değil. Birçok devlet henüz tam olarak ırkçılığa ve ırk ayrımcılığına karşı denetim yasalarını geçerli değildir.

ECRİ Christian Ahlund’un Başkanı “Zor zamanlardan geçiyoruz ve hiçbir şey düzelmiyor” dedi. “En önemli konu şimdi Avrupa Konseyi ülkelerinin el ele vererek aynı yönde çalışması. Ülkelerin birbirleri ile arasındaki dayanışma, başarının anahtarı olacaktır” dedi.

Bağımsız uzmanlardan oluşan ECRİ, üye devletlerdeki ırkçılık sorunlarını izler,  yabancı düşmanlığı, antisemitizm, hoşgörüsüzlük ve etnik ve ulusal kökenli ırkçılık, renk, milliyet, din ve dil ayrımcılığı sorunlar konusunda raporlar hazırlar ve üye devletlere öneriler verir.

En çok Müslüman kadınlar hedef oluyor

ECRİ İslamofobi ve antisemitiz konularından özellikle duruyor, hükümetlere tavsiyeler sunuyor. Müslüman kadınlar cinsiyet ve din temelli etnik kökenden dolayı oldukça hassas bir grup olarak çok sayıda ayrımcılıkla uğrayabilirler. Bu nedenle hükümetler durumlarına özel dikkat göstermelidir.

Ortadoğu’da uzun süren kriz ve krize bağlı göçler Avrupa’daki terör saldırıları, İslam’ın terörle birlikte anılmasına yol açtı. Bu nedenle İslamofobi Avrupa’da yükselişte ve Müslüman toplulukların üyeleri, daha önce hiç olmadığı kadar ayrımcılığa uğrama risk taşıyorlar.

ECRİ, Müslümanlara karşı hoşgörüsüzlük ve ayrımcılığı önlemek için hükümetlere hoşgörüyü teşvik edecek pratik öneriler tavsiyesinde bulundu

-Hükümetler din özgürlüğünü korumakla yükümlüler. Her inancın müntesiplerinin hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık korkusu olmadan toplumlarında yaşayabilmelerini garanti etmek zorundadırlar.

-Müslümanlara yönelik hoşgörüsüzlük ve ayrımcılık ölçeğinin değerlendirilmesi;

-Dinlerini uygulama hakkının toplum hayatının her alanında etkin olmasını sağlamak,

-Bütün Müslümanları terörist gibi yaftalayan düşmanca kalıplaşmış düşüncelerle mücadele,

-Müslümanların dinlerini uygulamaya koyma hakkının toplumsal yaşamın her alanında etkin ve korunmasını sağlama

-Kamu kurumlarının, diğer inanç uygulayıcıları gibi Müslümanların da gündelik dini uygulamaları ve şartları için ortamların oluşturmasını sağlayın.

-Eğitim ve istihdama erişimde, okullarda ve işyerlerinde dini ayrımcılıkla mücadele edin.

-İslam’ın çarpıtılmış yorumlarının öğretilebileceği okullarda dini ayrımcılığın teşvik edilmemesini sağlayın.

-Din gerekçesiyle ayrımcılık yapılması durumunda uygun yaptırımları uygulayın

-Cami ve mezarlık yapımına yönelik keyfi engelleri ortadan kaldırın.

-Medyada ve reklam endüstrilerinde, İslam ve Müslüman topluluklar hakkında önyargılı bilgileri engellemek için olumlu tartışmayı teşvik edin

Bazı hükümetler Müslüman mültecileri kabul etmiyor

ECRİ’ 2015 yılı raporunda bir diğer dikkat çeken konu ise mültecilerin dini inanışlarına göre ayrımcılığa uğraması. ECRI’ye göre bazı hükümetler açık bir şekilde, az sayıdaki mülteci almayı planlarken, sadece Müslüman olmayanları kabul ettiklerini belirtiyor. Dini gerekçelerle ilgili bu tür açık ayrımcılık, kıtada giderek artan İslamofobi’nin iklimine katkıda bulunur” ifadeleri yer alıyor.

Yükselen antisemitizm ciddiye alınmalı

ECRI’nin en çok dikkat çektiği konulardan birisi de antisemitizm, ECRI, birçok Yahudi’nin, Avrupa çapında artan antisemitizm yüzünden kendisini güvensiz hissettiğini ifade ediyor. Ecri hükümetlere “Yahudilere karşı tüm kasıtlı antisemitik eylemleri cezalandıran sağlam antisemitizm yasalarının yürürlüğe girmesi” çağrısında bulunuyor: “Hükümetler, antisemitizm karşısında ciddiye almalı, sorunu çözmek için güçlü yasaları yürürlüğe koymuş ve yürürlüğe koymuş ve farkındalık yaratmak ve olumlu bir tutum değişimini teşvik etmek için sivil toplumla yakın işbirliği içinde çalışmalıdır.”

ECRI’NİN ANTİSEMİTİZMLE MÜCADELESİ İÇİN HÜKÜMETLERE PRATİK ÖNERİLERİ

-Hükümetler, antisemitizmle mücadele etmek için toplumun her katmanında etkili politikalar geliştirmelidir.

-Kasıtlı antisemitik eylemler cezai eylemlerdir ve antisemitik söylem nefret söylemidir. Avrupa’daki antisemitik saldırılar, bir çok ülkede bir önceki yıl zirve noktasına ulaştı.

-Birçok ülkede, Müslüman göçmen topluluklar, özellikle de genç nesiller arasında artan antisemitik eğilimler gözlemlendi.

-Ortadoğu’da şiddet olaylarının tekrar ortaya çıkması sonrasında gerginlik artmakta ve tüm Yahudilere karşı kapsamlı genellemelere yol açmaktadır.

-Antisemitizmi teşvik eden politik partiler de dâhil olmak üzere, kamu kurumlarından bu tür organizasyonlar için mali ve diğer destek biçimleri geri çekilmeli ve bu tür örgütler yasaklanmalı.

Avrupa Konseyine üye 47 ülkeden sadece 20 tanesi ayrımcılığı yasaklayan 12 no’lu protokolü onayladı. Türkiye, 1993 yılında kurulan komisyona ilk üye olan ülkelerden birisi. 1996 yılında da anlaşmayı imzaladı.

[Mehmet Dinç] 23.6.2017 [TR724]

Harun diye gelip, Karun olanlar [Alper Ender Fırat]

Harun (as) olmak için yola çıkmışlardı. Ezilen, horlanan, yok sayılan, özgürlükleri kısıtlananların haklı sesi olacaklardı. Güçlünün değil haklının yanında duracaklar, mazlumu zalimin elinden kurtaracaklardı. Hz. Ömer gibi adalet dağıtacaklardı. Devleti yönetirken Ebubekir gibi kılı kırk yaracaklar, kamunun malını yetim malı gibi görecekler, adaletle nasıl yönetilirmiş modern çağlara da göstereceklerdi. Endülüs gibi yepyeni bir medeniyet inşa edeceklerdi. Her şeyi sadece bunun için istiyorlardı, parayı, iktidarı, makamı… Başını bir gayeye vermiş kahraman gibi, kendilerini insanlığa adamışlardı.

Tıpkı Karun gibi…

Karun da Hz. Musa’nın (as) yakın bir akrabasıydı. Önceleri Hz. Musa’ya samimi olarak inanan, gündüzleri oruç tutup geceleri ibadet eden, fakir bir kimseydi. Musa’ya (as) inandıktan sonra, kendisini ilim ve ibadete verdi. Ondan pek çok şey öğrendi. Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’dan sonra, İsrailoğullarının en bilgilisi haline geldi. Tevrat’ı ezbere bilir ve çok güzel okurdu. Musa (as) buna dua etti ve bir rivayete göre değersiz madenleri altına çeviren simya ilmini öğretti. Bu ilim sayesinde değersiz basit madenler bunun elinde altına dönüşüyordu.

Önceleri ibadet ve itaatine düşkün olan Karun, bu ilim sayesinde zengin olunca ibadetlerini önce gevşetmeye daha sonra da ihmal etmeye başladı. Kendisi çok zengin olduğu için, Hz. Musa (as) ona Allah’ın emri olan zekatı vermesi gerektiğini hatırlattı. Karun zekatını hesap edip önüne büyük bir rakam çıkınca bunu vermek istemedi. Musa (as) kendisine ne kadar nasihat ettiyse de hiç kâr etmiyordu. Zekat diye bir şeye ikna olmuyordu. Hatta Musa’ya (as) karşı gelerek, kendisinin haklı olduğunu savundu. Hatta ona çirkin iftiralar atmaya kalkıştı.

“Allâh’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste; ama dünyâdan da nasîbini unutma! Allâh sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsanda bulun! Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama! Şüphesiz ki Allâh, müfsitleri sevmez!” (el-Kasas, 77)

“Kârûn ise:

«O (servet), bana ancak kendimdeki bilgi sâyesinde verildi.» dedi.

“Kârûn, Mûsâ’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazîneler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü-kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona şöyle demişti: «–Şımarma! Bil ki Allâh, şımarıkları sevmez!»” (el-Kasas, 76)

Bilmiyor muydu ki, Allâh, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helâk etmişti! Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allâh onların hepsini bilir). Derken, Kârûn, ihtişâmı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünyâ hayâtını arzulayanlar: «–Keşke Kârûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi; doğrusu o çok şanslı!» dediler.

Kendisine ilim verilmiş olanlar ise: «–Yazıklar olsun size! Îmân edip sâlih amel işleyenler için Allâh’ın mükâfâtı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.» dediler.” (el-Kasas, 78-80)

Karun gibi iyi niyetle başladıkları yolda, onun simya ilmini öğrenmesi gibi onlar da iktidar ilmini öğrendi. Karun’un basit madenleri altına çevirip çok büyük servet elde etmesi gibi bunlar da iktidar sayesinde dokundukları her şeyin altına dönüştüğünü fark ettiler. Dokundukça zenginleştiler, zenginleştikçe güçlendiler, güçlendikçe azgınlaşıp çığırdan çıktılar. Güç ve zenginliğin Karun’u ahireti unutmuş azgın bir Nemrut’a dönüştürmesi gibi bunları da ondan daha beter azgın bir zalime dönüştürdü. Dünyanın yalancı mutluluğu onlara Karun gibi her şeyi unutturdu.

Karun yaptıklarının cezasını bu dünyada mallarıyla birlikte yere gömülmekle ödedi. Bütün zalim ve yoldan çıkmışların sonu bundan farklı değildi zaten.

Harun gibi yola çıkıp Karun gibi olanlara ‘yazık oldu, çok yazık oldu.’

[Alper Ender Fırat] 23.6.2017 [TR724]

Hz. Yusuf’tan bugüne ümit ve nusret (2) [Veysel Ayhan]

ALLAH’IN DEĞİŞMEYEN KANUNU

Hz. Meryem’den veya Hz. Ayşe’den daha iffetli kim olabilir? Peki ya Hz. Yusuf’tan iffetlisi? Yoktur ve bulunmaz. Ama bu iffet abidelerinin hepsi sahip oldukları bu müstesna vasıfla imtihanı olmuşlardır. Bu, belki de ‘iftira ve bühtan’ın dünya imtihanında insanı, insanlardan uzaklaştırıp Allah’a yaklaştıran en zor ‘soru’ oluşundandır. Hz. Meryem’e iftira atıldığında buna çok inanan oldu. Keza Hz Aişe’ye de… Ne sürpriz isimler iftira korosuna katıldı… Hz. Yusuf, Saray propagandasına maruz kalmış, iffetine çamur atılmıştı. İftirayı atanlar dışında hemen herkes bu propagandaya inanmıştı. İftira ve linç sürecinde en kolay olan, kendini koronun illüzyonuna salmaktır. Bu nedenle ‘karınca ezmekten korkanlara’ terörist yaftası atıldığında, en iffetli kadınlara ‘kötü kadın’ muamelesi yapıldığında dik durmak, propagandaya kanmamak büyük bir hakperestlik ve kadirşinaslıktır.

Bu iftiralar olmasa ne bu insanlar bu kadar yücelir, ne de müfterilere itibar etmeyenler bu kadar gökleşirdi.

Ama Hz. Ayşe’nin gökten beratının gelişi haftalar sürdü. Hz. Yusuf’a ise yıllar gerekti.

Bu zor süreç Fi Zilâli’l Kur’an’da (Seyyid Kutup) şöyle tasvir edilir: “Allah’ın yasası budur. Sıkıntılar mutlaka olacaktır. Üzüntüler sonucunda ümitlerin yitirildiği anlar mutlaka olacaktır. Çabaların, enerjilerin son damlasına varana dek harcandığı, artık takatin hiç kalmadığı bir noktaya mutlaka gelinecektir. İnsanların ilgisini çeken tüm görünürdeki nedenlerden ümit kesildiği anda Allah’ın yardımı yetişiverecektir. Allah’ın yardımı gelecek ve kurtuluşu hak edenleri kurtaracaktır. Onlar, artık yalanlayanların başına musallat olan mahvolma tehlikesinden kurtulacaklardır. Zorbaların onlara yönelik baskı ve sindirme girişimlerinden kurtulacaklardır.”

Tüm bu elenme süreçleri yaşandıktan sonra nusrete erişilme zamanı gelir. Ayetin devamında müminlere bu zulümleri yapan ‘mücrimlerin’ akıbeti söylenir: “…işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vâdede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevrilmez. (Yusuf/110)

Bir başka önemli nokta sürecin umumi bir imtihan oluşudur. Yüz binler aynı anda belaya müptela olur. Ferdi zulümlere, anlık bedel gelmez. Sınav saatinin bitişi beklenir. Gayretullahın ferdî tecellileri art arda eklenir. Zalimlere o an hak ettikleri “Kahhar tokat” her hak ettiğinde gelmez. Kartopu gibi çoğalır ve umumi akıbet anını kollar.

İMTİHANIN YAŞANDIĞI ZAMAN DİLİMİ

Ayet, bu zaman diliminde geniş manasıyla müminlerle savaşanların kâfir değil, müşrik olduğunu ifade eder. “O kâfirler…” demez. Ayet “O müşrikler…” diyerek başlar. Kâfir hepimizin bildiği gibi Allah’ı inkâr eden kabul etmeyen demektir. Müşrik ise Allah’a ortak koşan anlamında kullanılır. “İslami ıstılahta şirk, Allah Teâlâ’ya (c.c.) inanmakla birlikte, kudret ve kuvvette ona denk başka Allah’ların da var olduğunu kabul etmek demektir.”

Şirkin pek çok tür var. “Dua’da şirk, niyet ve talep’te şirk, itaatte şirk, sevgi ve dostlukta şirk, korkuda şirk, tevekkülde şirk, teşride, hüküm vaz etmede şirk…”

Dünya malını putlaştırmak, Allah’ın dışındaki varlıkları kutsamak, o fani varlıklara ulûhiyet sıfatları isnad etmek… Firavuni liderlerin hükümlerini Allah’ın hükümlerine tercih etmek, Allah’a hakaret edildiğinde ses etmeyip ona hakaret edildiğinde kıyametler koparmak…

AHİRZAMAN MÜŞRİKLERİ…

Kur’an bu kelimeyi tercihle müminlerin o dönemlerde imtihan oldukları kişilerin bu tür “müşrikler” olduğunu beyan eder.

Başa dönecek olursak Kur’an-ı Kerim dünya senaryosunun en güzel kıssası olduğunu ifade ettiği Hz Yusuf kıssasıyla, her zaman diliminde Hz. Yusuf’un yaşadığı kuyu gibi kuyuların, köleliklerin, bin bir çeşit iftiraların, türlü türlü zindanların mukadder olduğunu ifade eder. Bu “en güzel hikâye” bir bakıma tüm zamanlarda kâmil mümin yetiştirme sürecinin prototipidir.

HZ YUSUF’UN MUHTEŞEM DUASI

Ve süreç sonrası Hz Yusuf’un tercihi de çok anlamlıdır. Hz. Yusuf tüm bu ağır süreç ve imtihanları aşar. Mısır hazinelerine vezir olur. Hüküm sahibi olur. Ama bunları hiç umursamaz. Mısır’ın ekonomisini ayağa kaldırayım, devleti düzene sokayım, ülkeyi kurtarayım gibi sevdaları gaye-i hayal yapmamıştır. Bu angaryaları yaparsa artık Allah istediği için yapacaktır. Heves için çok iyi yapabilmenin hazzı için değil… Vazife olarak yapacaktır.

Ve sürecin sonunda en güzeli de Hz. Yusuf’un bu muhteşem haletini ifade eden duasıdır. Tüm ağır imtihanlar geçilmiş, süreç bitmiştir. Ama O, kalıp dünyada hükmetmek istemez. Önce Allah’ın nimetlerini zikreder ve ardından şunu der: “… Ey gökleri ve yeri Yaratan! Sen dünyada da ahirette de benim (velim) sahibimsin. Beni Müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat!”

Burada iki nokta daha var ki hayret vericidir. Birincisi kendisi bir peygamberdir ama “Müslüman olarak ölmeme” endişesi taşımaktadır. Duası “Beni Müslüman olarak öldür” dür. İkincisi geçilmez imtihanları aşmıştır ama fevkalade mütevazıdir. Kur’an’da makamları art arda zikredilen “Nebilerle, sıddıklarla, şehidlerle, salihlerle birlikte…” (4/69) olmaktan en sonuncusunu ister. “Beni sâlihler arasına kat!” diye duasını bitirir. İşte “önünde secde edilesi” ve ayakları öpülesi bir peygamber büyüklüğü.

Cenab-ı Allah, Yusufları, Hz. Yusuf’laştırarak bir an önce kanatlandırsın!

[Veysel Ayhan] 23.6.2017 [TR724]

Başbakan, iflası itiraf etti [Haber-Analiz: Semih Ardıç]

Başbakan Binali Yıldırım, İstanbul Sanayi Odası (İSO) mensuplarına hitap ediyor. Kürsüde sarf edilen sözler Başbakan’dan ziyade ana muhalefet partisi liderini tedai ettirdi. Zira Yıldırım’ın cümlelerinin her biri, ‘Başkanlık’ muradına erene dek milleti sanal baharla avutmaya çalışan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın muhtarlara, kamyonculara, ceketi ilikli medya patronlarına, ricasını emir telakki edip sakal-bıyık bırakan gazetecilere tekrar edip durduğu muhayyel tabloyu tarumar edebilecek kadar keskindi. Bir o kadar da hakikatin itirafı nevinden cümlelerdi.

Esasında Yıldırım bankacıları hedef tahtasına koyarken bilerek ya da bilmeyerek iş âleminin perişan halini hülasa etti. O konuşmadan bir-iki paragraf iktibas ettim…

Başbakan diyor ki…

“Tren kalkıyor. Hareketten önce son çağrıyı yapıyorum. Ya adam gibi bir faiz oranını benimsersiniz ya da biz bunun da tedbirini alırız. Bunu bankacılarımız tehdit olarak algılamasın. Ellerinden paralarını alacak değiliz. Elimizde araçlarımız var. Nasıl ki tedbirlerimizle sanayicilerimizi rahatlattıysak, bankacılar için de gerekeni yaparız.”

“Bankalara bakıyoruz, faize, enflasyona vesaire, burada işler tersine dönüyor. Bunda bir yanlışlık yok mu? Siz bu işin erbabısınız, burada bir yanlışlık var. Bu doğal bir şey değil, sürdürülebilir de bir şey değil.”

“Bankalara diyoruz ki ‘gelin kardeşim, bak aklınızı başınıza alın, mevduat toplama yarışına girmeyin.’ Birbirleriyle yarışıyorlar. ‘Ne veriyorsun?’, ’13’, ‘Ben 13,2.’ Sanki efendim, balık mezbahasında müzayede yapıyor. Olur mu böyle şey? Parayı toplayacaksınız, sonra o parayı kullandıracak kimse bulamazsan ne yapacaksın? Turşusunu mu kuracaksın paranın.”

“Şimdi bankaların yüz yıkama zamanı. Bankacılarımızdan gerekeni yapmasını bekliyoruz. Ama çok zamanımız da yok. Hepimiz aynı gemideyiz. Her durumda kâr eden bir sektör olur mu kardeşim? Sanayici akıl teri, alın teri döküyor sonunda bakıyor el elde baş başta. Türkiye’nin kalkınamamasının en büyük sebebi faizdir. Türkiye nasıl kalkınacak? Üreterek, istihdam yaparak.”

BAŞBAKAN İFLASI İTİRAF ETTİ



Başbakan Yıldırım sanayicileri karşısında görünce biraz da içini dökmüş. ‘Takke düştü kel göründü’ diyor. Ekonominin TÜİK’in açıkladığı (yüzde 5) kadar büyümediğini, doların ateşi düşmüş gibi görünse de bunun görünmeyen bir başka maliyetinin olduğunu, yüzde 20’lerin fevkinde faizlerin sanayiciyi perişan ettiğini itiraf etmiş.

Millî geliri (GSYH) hakikaten yüzde 5 artmış, işsizliği dünya ortalamasına indirmiş, döviz fazlası veren, ihracat siparişlerini yetiştirmek için fabrikaların üç vardiya mesai yaptığı bir memlekette Başbakan niye böyle konuşsun.

İşler sarpa sarınca ‘faiz lobisi’ diye bağıran AKP’nin devr-i iktidarında 180 milyar dolar faize ödendi. Faizler Avrupa Birliği seviyesine hiç inmedi ki! Yüzde 12-13 senelik maliyet bile ekonomiye can suyu olmuştu. Bir senedir yeniden tırmanışa geçen faizlerin esas maliyeti 2017’nin ikinci yarısında ve 2018’de ortaya çıkacak. Faiz artışı sadece şirket bilançolarında değil merkezi idare bütçesinde de kocaman bir gedik açacak.

Geçen sene dolar ve Euro’daki artış yüzünden zarar eden sanayici 2017 ve 2018’de yüzde 20 bandına çıkan faizlerin altından kalkamayacak. Almanya’da muadilleri senelik yüzde 2-3 maliyetle finansman bulabilirken yüzde 20-25’le borç bulabilen sanayicinin takati kalmadı.

BANKALAR BİLE YURT DIŞINDAN BORÇ BULAMIYOR

Başbakan bu perişan tablonun bütün mesuliyetini bankaların üzerine yıkıp mevzuyu kapatamaz. Bankalar piyasa şartlarına göre çalışıyor. Ne kadar çok kredi satarsa o kadar çok kazanırlar. Enflasyon yükseldiyse, Merkez Bankası bankalara geçen seneye nazaran yüzde 50 daha fazla para isteyerek borç veriyorsa mevcut tabloya niye şaşırıyorsunuz ki!

Vaziyet, Türkiye menşeli bankaların yüksek maliyetleri kabul etmesine rağmen yabancı bankalardan borç alamayacağı kadar vahim. Topladıkları mevduat 100 ise dağıttıkları kredi 147’ye çıkmış. Bu değirmenin suyu kesildi kesilecek. Hükûmet batık kredilerin üzerine gidilmesi yerine aynı firmalara kredi tahsisatı yaptırdı. Gemi altı aydır bu şekilde yüzdürülüyor.

Bu batıkları Hazine’nin sırtına yıkmaktan başka bir netice vermeyecek. Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) ismindeki şaşaa vatandaşın cebinde kalan üç kuruşun hükûmete yakın firmaların kasasına konulduğu hakikatini değiştirmiyor.

GAZETECİLER PAZARLAMACIYA DÖNDÜ

Patronları Saray kapısında iki büklüm olan gazetecilerin ‘hakikatin peşine düşmekten vazgeçtiği’ günlerin üzerinden hayli vakit geçti. Gazeteciler, hükûmetin yalanlarını satan pazarlamacılara döndü.

AKP kronikleşen enflasyon ve işsizliğe çare bulamadığı gibi Türkiye’nin yıldızının parladığı senelerde gelen yabancı sermayeyi kalıcı yatırımlara dönüştürmedi, inşaat gibi ranta dayalı sektörlerle istikrarlı kalkınma hedefine ulaşılacağı vehmine kapıldı.

Ucuz ve bol döviz tükendi, Merkez Bankası’nın net rezervi 30 milyar doların altına indi. Dünyanın önde gelen yatırımcılarının hukuk ve demokrasi teminatına itimat edip Türkiye’ye para yatırmaya devam ettiği günler geride kaldı.

Hal-i hazırda Türkiye, sermaye için en riskli limanlardan biri olarak gösteriliyor. Suyun akışı durdu. Havuzun dibi delik. Katar katar gelen paralar da gelmez oldu. Tecrit Katar’a, ihtiyati tedbir Erdoğan’ın kriminal paralarına.

Başbakan da biliyor ki bu devran böyle gitmez. İstatistiklerle oynayarak, bütün iflasın faturasını sadece bankacılara yıkarak bir yere kadar…

[Semih Ardıç] 23.6.2017 [TR724]